8 Mart’ta Taksim ve İstiklal Caddesi kadınlara kapatıldı

8 Mart Dünya Kadınlar Günü için kadınlar İstanbul'da ve Türkiye genelinde sokağa çıktı. Taksim ve İstiklal Caddesi yürüyüş ve gösterilere kapatıldı. Kadıköy'de ise ellerinde pankart ve bayraklar taşıyan kadınlar, şarkılar söyleyip halay çekti.

KRONOS -8 Mart 2020

Kadınlar, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için İstanbul’da sokağa çıktı. Ellerinde pankart ve bayraklar taşıyan kadınlar, şarkılar söyleyip halay çekti.

Taksim ve İstiklal Caddesi kutlamalara kapatılırken Kadıköy’de toplanan kadınlar coşkulu gösteriler yaptı. 8 Mart Dünya Kadınlar gününü kutlamak için bir araya gelen çeşitli siyasi partiler, meslek ve kadın örgütlerinin de içinde bulunduğu yaklaşık 2 bin kadın Kadıköy, Beşiktaş iskelesi önünde saat 14.00’te toplandı. Kortejler halinde iskeleye gelen kadınlar, ellerindeki pankart ve bayraklarla şarkılar söyleyip halay çekerken, kadına yönelik şiddet ile kadın cinayetlerine karşı sloganlar attı.

[Kronos.News] 8.3.2020

İsveç’te kadınlar, “Zalim ellerinizi; kadın ve çocukların üzerinden çekin!” diye haykırdı

İsveç’te, Türkiye’de kadınlara yapılan zulümler başta olmak üzere tüm insan hakları ihlalleri resim sergisiyle anlatıldı.

BOLD-İsveç’te yaşayan Türkiyeliler, İsveç’in Lund şehrinde Türkiye’de yaşanan zulümleri anlatan resim sergisi açtı. Stortorget meydanında açılan sergiyi ziyaret eden başta İsveçliler ve farklı birçok ülke vatandaşına; Türkiye’de yapılan zulümler anlatıldı. Serginin açılış sırasında yapılan basın açıklamasında Türkiye’de, son dört yılda, yaklaşık 30 bini kadın olmak üzere; 150 bin insan tutuklandığı açıklandı.

“ZULMÜN FATURASINI KADINLAR VE ÇOCUKLAR ÖDEMEKTEDİR”

Yapılan basın açıklamasında “Türkiye, 2016 yılındaki sahte darbe tuzağından sonra,  maalesef hızla demokrasi, insan hakları ve adaletten uzaklaşmıştır. Medya susturulmuş, şeffaflık ve ifade özgürlüğü de yok edilmiştir. Her kirli savaşın faturasını, en başta kadın ve çocuklar ödediği gibi, bu zulüm sürecinin faturasını da yine kadın ve çocuklar ödemektedir.” vurgusu yapıldı.

“ON BİNLERCE ÇOCUK ANNESİZ BIRAKILDI”

Türkiye’de son dört yılda yaklaşık 30 bin kadının tutuklandığını veya gözaltına alındığını belirten eylemciler, “Bunlardan 11 bin kadın, halen hapistedir. Kadınların 780 tanesi, bebekleriyle birlikte hapistedir. Ne acıdır ki Türk kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı olmasına rağmen, kadınlar; ağır hastalık, hamilelik, yaşlılık ve bebekli olmalarına bakılmaksızın tutuklanmaktadır. Tutuklanan her kadın, aynı zamanda annesiz kalan çocuklar demektir.  Böylece, on binlerce çocuk, annesiz bırakılmıştır.” dedi.

“Demokrasisini ve adaletini  kaybeden bir ülke, sadece kendine değil, tüm dünyaya, her alanda zarar vermektedir” denilen açıklamada “Bunun en acı örneğini, Suriye  de gördük ve görüyoruz! Bu manada, tüm ülkeler ve herkes ‘bana ne?’ demeden duyarlı olmak zorundadır.” şeklinde ifade edildi.

“Bu tarifsiz kötülüğün bitmesi için herkesi bir şeyler yapmaya davet ediyoruz” diyen kadınlar, “Son olarak, bir kere daha haykırmak istiyoruz: Savaşta bile, kadın ve çocuklara dokunulmaz! Siz de, o; kirli, acımasız ve zalim ellerinizi; kadın ve çocukların üzerinden çekin!” şeklinde konuştu.

[BoldMedya] 8.3.2020

Amsterdam sokaklarında “Türkiye’deki 11 bin kadına özgürlük” sesleri yükseldi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da düzenlenen eylemde Türkiye’deki cezaevlerinde tutsak olan 11 bin kadının sesi dünyaya duyuruldu.

BOLD-Türkiye’de cezaevindeki annelerin ve çocuklarının serbest bırakılması için çağrıda bulunan aktivistler, ellerindeki dövizlerle yaşanan trajedileri kamuoyuyla paylaştı. Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) ve gönüllü aktivistler tarafından organize edilen protesto için bisikletleriyle Amsterdam Dam Meydanı’ndaki Kraliyet binası önüne gelen eylemciler burada basın açıklaması yaptı.

Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) basın açıklamasında “8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanır iken peki Türkiye hapishanelerindeki kadınlar ne durumda?” diye sordu.

Türkiye’de AKP rejiminin baskısı ile 11 bin kadın ve 780 bebeğin hala cezaevinde olduğunu vurgulayan Kırık Tebeşir Platformu, “15 Temmuz sonrası OHAL kapsamında tutuklanan 11 bin kadın ve 800’ün üzerindeki bebeğin mağduriyetleri 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde de devam ediyor. Bu amaçla BrokenChalkPlatfom kadınlara destek için Amsterdam’da Hollandalı aktivistlerle buradayız” diye seslendi.

[BoldMedya] 8.3.2020

Almanya Köln'de kadınlara destek eylemi

"Peaceful Actions Platform" ismi altında toplanan birçok dernek, platform ve inisiyatif Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle etkinlikler düzenledi. Köln'deki Eylemin adresi Tarihi DOM Meydanıydı

Dünya Kadınlar Günü Almanya'nın Köln şehrinde geleneksel olarak yapılan Kadın yürüyüşü farklı sivil toplum örgütleri ve derneklerin farklı cadde ve sokaklardan Tarihi DOM Kilisesi Meydanına doğru başladı.

"Peaceful Actions Platform' çatısı altında toplanan gönüllü kuruluşlar ve Yeni Almanyalılar inisiyatifi gönüllüleri de hep birlikte meydana doğru yürüdü ...

Programda farklı dernek ve sivil toplum örgütlerine mensup gönüllüler tarihi meydanda bir araya geldi

Farklı sanatsal etkinlikler yapan her kuruluş kendi basın açıklamasını yaptı...

"Peaceful Actions Platform'  olarak hazırlanan broşürler dağıtıldı

Ayrıca diğer katılımcılar da Türkiye'deki Kadınların problemlerini anlatmak için hazırlanan 'Selfie Card'lar ile fotoğraf çektirdiler

Programa katılan KHK mağdurları da büyük ilgi çekti. 

İnisiyatif gönüllüleri  meydanda toplananlara  Gül ve Laleler hediye etti..

Ayrıca  programda Türkiye'de  hapiste olan 11 bin kadın ve 780  bebek ile cinayetlere kurban giden 457 kadın anlatıldı

Program Yeni Almanyalılar İnisiyatifi'nin basın bildirisinin Almanca okunması ile sona erdi.

[Samanyolu Haber] 8.3.2020

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 8 Mart Kadınlar Günü vesilesiyle mesajı

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 8 Mart Kadınlar Günü vesilesiyle mesajını bir kez daha hatırlayalım
Hocaefendi'nin 8 Mart Kadınlar Günü vesilesiyle mesajı.

Hocaefendi  2017 yılında bir televizyon kanalına verdiği mülakatta Dünya Kadınlar günü sebebiyle görüşlerini açıklamıştı..

Kadınların sosyal hayattaki öneminin günümüzde bile anlaşılmadığını ifade eden Hocaefendi  'dünyada kaç kadın Genelkurmay başkanı var, kaç ülke lideri var?' diye sordu.

Gülen, mülakatında kadınların dünyada hak ettiği değeri alabilmesi için dünya çapında girişimlere ihtiyaç bulunduğunu, bunun dünya merkezlerinde farklı dillere, dinlere mensup kişilerin bir araya gelmesiyle tartışılması gerektiğini ifade etti.

Bunun okulların müfredatına sokulmasının öneminden bahseden Hocaefendi, genç dimağların bilinç altına konunun işlenmesi gerektiğini vurguladı.

Burada yine eğitimin öneminden bahseden Hocaefendi, Peygamber Efendimiz'in (sav) hayatına ve sözlerine kadın hakları konusunda özellikle mercek tutulmasını istedi.

[Samanyolu Haber] 8.3.2020

Hollanda Yeşil Sol Milletvekili Özütok: Türkiye’de hapse atılan kadınları duyduğumuzda yüreğimiz acıyor [Basri Doğan]

BASRİ DOĞAN | AMSTERDAM, TR724

Hollanda Yeşil Sol Milletvekili (Groen Links) Nevin Özütok, 11 bin kadın ve 780 bebeğin Türkiye’de hapiste olmadı ve her gün bunlara yenilerinin eklenmesi karşısında yüreğinin acıdığını söyledi.

Groen Links (Yeşil Sol) Milletvekili Nevin Özütok, Başkent Amsterdam Dam Meydanı’nda BrokenChalkPlatform ve değişik aktivist grupların ortaklaşa düzenlediği 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliğinde TR724’e açıklamalarda bulundu. Türkiye’de tutuklu kadınlara işaret eden Özütok, “Hollanda meclisi olarak bizi çok meşgul eden bir konu. Her gün Türkiye’de hapse atılan kadınların sayılarını duyduğumuzda yüreğimiz acıyor. Mümkün olduğu kadar hem politik destek veriyoruz. Ayağa kalkan emekçi kadınlara ve gruplara yanlarında olduğumuzu belirtmek için destek veriyoruz. Böylelikle onların sesini aktarıp bu drama bir çözüm bulunması için taleplerde bulunuyoruz. Bugün Hollanda’da da kadının yeri gerçekten istediğimiz gibi değil. Halen aynı işte çalışan kadınlar aynı erkek iş arkadaşlarından daha az maaş almaktadırlar. Gerçekten kadının özgürlüğü bütün dünya çapında bir problem. Onun için hep beraber el ele verip sesimizi duyurmalıyız. O yüzden bu gün kadınlar günün de onlarla dayanışma içinde olmak için Amsterdam Dam meydanındayım.” dedi.

TÜRKİYE’DE, BİZİM SÖZLERİMİZE DUYARSIZ KALIYOR

Türkiye’de yaşananların içler acısı bir durum olduğuna vurgu yapan Yeşil Sol Milletvekili (Groen Links) Nevin Özütok, “Yeşil Sol Partisi olarak gerek meclis grup toplantısında gerekse ayrı platformlarda bu durumu dile getiriyoruz. Maalesef Türkiye’de olan rejim bu duruma duyarsız kalarak kulaklarını tıkıyor. Sözlerimize ne yanıt alabiliyoruz. Ne de bir şeylerin Türkiye’de değiştiğini görüyoruz. Hep aynı kalıyor. Gerçekten bu gün sokaklara dökülüp kadınlara yapılan zulümleri duyurmamız gerekiyor. Kadının yeri hapishane değil. Evi ve çocuklarının yanıdır.” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE’DE KADINLARA YAPILANLARI DİLE GETİRİYORUZ

Kadınlara yönelik şiddet ve hapiste tutulmalarınıa yönelik konunun peşinin bırakılmaması gerektiğine vurgu yapan Yeşil Sol Milletvekili (Groen Links) Nevin Özütok, şunları anlattı: “Gerçekten konunun peşini bırakmamak gerekir. Bu tür yürüyüş ve organizelerin faydalı olduğuna inanıyorum. Elimizden geldiği kadar Hollanda ne kadar küçük olsa dahi sesini duyurabilecek bir ülke. Maalesef şuanda iktidarda olanlar bu konun peşinde koşmuyorlar. Biz Hollanda’da Yeşil Sol olarak muhalefette olan bir partiyiz. Ve her fırsatta Türkiye’de kadınlara yapılan zulümleri dile getiriyoruz. “

[Basri Doğan] 8.3.2020 [TR724]

Hapisteki binlerce anneye ve bebeğe ithafen: Uyu benim tatlı meleğim; ilk beşiği bir ranza, dört duvar arasında…

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde cezaevlerinde tutulan binlerce kadına ve bebeğini demir parmaklıklar arkasında büyütmek zorunda kalan annelere ithafen bir ninni bestelendi.

Ümit Nağmeleri isimli Twitter ve YouTube hesabında yayınlanan videoda, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle…Haksız şekilde özgürlüğü elinden alınıp Türkiye’deki cezaevlerinde tutulan binlerce kadına ve bebeğini demir parmaklıklar ardında büyütmek zorunda kalan annelere…” ifadeleri kullanıldı.

İşte o video;


[TR724] 8.3.2020

Deprem uzmanı Naci Görür uyardı: Adalar fayı çatırdıyor!

Deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, sabah erken saatlerde Yalova açıklarında meydana gelen 4 büyüklüğündeki depremin kilitli olan Adalar fayının çatırdadığının göstergesi olduğunu açıkladı.

Prof. Dr. Naci Görür, bu sabah 07:21 sularında Yalova açıklarında meydana gelen 4.0 şiddetindeki depremle ilgili sosyal medya hesabından paylaşımda bulundu. Söz konusu depremin kilitli olan ve enerji biriktiren Adalar fayının harekete geçtiğinin göstergesi olduğunu söyledi.

İşte Görür’ün Twitter hesabından yaptığı o açıklama:

“Saat 07:21 de Yalova açıklarında olan 4 büyüklüğünde deprem olasılıkla Adaların güneyinden geçen fay zonu üzerinde veya yakınında oldu. Depremin yeri ilginç. Burası KAF’ın 1999 İzmit depreminde kırılıp Marmara’da en son durduğu yere yakın. Biliyorsunuz, Adaların güneyindeki fay da kilitli ve stres biriktiriyor. Eğer bu deprem geçekten bu fay üzerinde ise Adalar fayı da GD ucundan çatırdıyor demektir”

[TR724] 8.3.2020

Kaçakçılardan açıklama

Avrupa'ya giden mültecilere kapıları açan Türkiye'nin Suriye’den gelenlere ise kapılarını kapatması insan kaçakçılarına yaradı. Hatay'da insan kaçaklığı yapanlar, "Devletin haberi olmadan bu bölgeden kuş uçamaz” diyerek, yetkililere pay verdiklerini söyledi.

Suriye’de yaşanan krizin düğüm noktası haline dönüşen İdlib’de rejim  güçleri ile Türkiye ve desteklediği gruplar arasında yaşanan çatışmalar, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 5 Mart’ta Moskova’da gerçekleştirdiği görüşme sonucunda şimdilik ateşkese evrildi. Türkiye’nin bu süreçte Avrupa’ya karşı "şantaj unsuru" olarak kullandığı mültecilerin Yunanistan sınırında dramı ise halen sürüyor.

Edirne sınırına gelmelerinin önü açıp, dahası bu yönde teşvik edici bir politika izleyen Türkiye’nin İdlib’deki savaştan kaçan sivillere ise kapıları kapalı. Türkiye’nin güney sınırındaki sınır kapılarının kapalı olması insan kaçakçıları için büyük bir rant kapısı.

Suriye’de 2011’de başlayıp 9’uncu yılını dolduran iç savaşın başlarında Hatay başta olmak üzere diğer sınır kentlerinin sınıra yakın ilçe ve mahallelerinde mazot kaçakçılığı yapılıyordu. Ancak rejim askerleri ve Demokratik Suriye Güçleri'nin (QSD) petrol sahalarını kontrol altına almalarıyla düşüş yaşanmaya başlayan mazot kaçakçılığının yerini daha az risk barındırıp, daha çok gelir getiren insan kaçakçılığı aldı.

Bölgede bir "sektör" haline dönüşen insan kaçakçılığı özellikle Hatay’ın Reyhanlı, Yayladağı, Kırıkhan ve Altınözü ilçelerine bağlı sınır köylerde bu işi yapmayan neredeyse yok gibi. Astronomik paraların konuşulduğu bu sektör, beraberinde suç şebekeleri de oluşturdu. Bu şebekelerden bazıları sınırdan geçirip, Antakya merkeze götürmek üzere anlaştıkları mültecilerden 500 ila 1000 dolar arasında para alırken, bazılarının ise onları Edirne, İstanbul, İzmir veya Çanakkale’ye götürmek için 30 ila 40 bin dolar arasında değişen paralar talep ettiği öğrenildi. İstenilen parayı vermeyenler ise, ya polis ve askerlere teslim ediliyor ya da dağ başında kendi kaderleriyle baş başa bırakılıyor.

İnsan kaçakçıları sadece Suriye’den kaçmak isteyenleri değil, aynı zamanda oradaki örgütlere katılmak üzere Suriye’ye gitmeye çalışan kişilerin de geçişlerini organize ediyor. Savaşın ilk yılların DAİŞ’liler, daha çok Antep ve Kilis sınırlarını kullanarak Suriye’ye geçiş yaparken, El Nusra, Ahrar El Şam, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi paramiliter güçlere katılmak isteyenler ise Hatay’ın Reyhanlı, Yayladağı, Kırıkhan ve Altınözü ilçelerini kullanıyordu.

Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye yönetiminin kontrolü altındaki Efrin ve diğer kentlere yönelik saldırılarının ardından buradaki örgütlere katılmak için doğrudan sınır karakollarına gelerek, buradan katılıp sağladıkları yönünde bilgiler yansırken, savaştan kaçan siviller için ise insan kaçakçıları devrede kalmaya devam etti.

Altınözü ilçesinin Suriye sınırındaki Karbeyaz köyü, savaştan kaçan sivillerin ana güzergahı. Yine DAİŞ, Heyet Tahrir El Şam (HTŞ/El-Nusra), Ehrar El Şam, ÖSO gibi örgütlerin "güvenli bölgesi" konumunda olan Reyhanlı ilçesinde adı ara ara Türkiye destekli örgütlerin lojistik ihtiyaçlarının karşıladığı merkez olarak öne çıkan bir çiftliğin sahibinin de şimdilerde insan kaçakçılığı işine el attığı yönünde iddialar söz konusu. AKP eski bir Hatay milletvekiliyle yakınlığıyla bilinen çiftlik sahibinin, "devlete yaptığı hizmetlerin" karşılığında yaptığı kaçakçılığa göz yumulduğu ileri sürülüyor.

Kentte yapılan insan kaçakçılığına dair ulaştığımız bazı şebeke üyelerinin, isim, fotoğraf ve görüntülerinin yayınlanmamasıyla kaydıyla önemli bilgiler verdi. Şebeke üyelerinin anlatımlarında öne çıkan ortak noktalar ise, herkesin elini kolunu sallayarak bu işi yapamayacağı ve yapılan bu iş karşılığında sınır hattındaki yetkililere kazanılan paradan pay verildiği yönünde.

Görüştüğümüz şebeke üyelerinden biri, Suriye’nin içlerinden gelen sivillerin, askeri gözlem noktalarından geçtikten sonra sınır duvarlarına geldiğini anlattı. Sınır duvarlarının altında bulunan tahliye kanalları ya da yapılan portatif merdivenler ile duvarların üzerinden atlayarak geçenleri kendilerinin karşıladığını söyleyen şebeke üyesi, “Sınırı geçtikten sonra biz devreye giriyoruz. Burası Reyhanlı Beşaslan köyünde onları karşılıyoruz, ardından Cilvegözü-Antakya anayoluna çıkıyoruz. Orayı da geçtikten sonra ufak bir tepe var, Gazimürsel Tepesi. Yine nektarin bahçelerinin olduğu Yeşilova Mahallesi. Bu nektarin bahçelerinde her kaçakçının yolu vardır. Daha sonra kaçakçı mahallede tuttuğu eve götürür. Birkaç gün bu evde saklar. Sonra gidecekleri yerlere dağıtır” anlatımlarında bulundu.

Daha önce Altınözü ilçesinde insan kaçakçılığıyla uğraştığını ancak artık bu işi yapmadığını söyleyen başka bir şahıs ise, bölgede insan kaçakçılığının yetkililerden gizli yapılmadığını iddia etti. “Devletin haberi olmadan bu bölgeden kuş uçamaz. Kendim bu işi yaptığım sırada önce sınır karakoluna gider durumu anlatırdık” diyen şahıs, devamında şunları ekledi:

“Kaç kişi gelecekse kişi başına bir miktar para veriyoruz ki geçişlerde sorun çıkmasın. Ardından belirlenen saatlerde duvar altında bulunan sulama kanallarının mazgalları açılır ve Suriye tarafından gelenler bu mazgallardan rahat geçerek önceden belirlenen noktaya gelirler. Buradan da onları kapalı kasa araçlarla alır, Antakya merkeze götürürdük. Antakya’da daha çok köy garajları ve merkez otogarına yakın iki ev vardı, onları birkaç gün orada beklettikten sonra otobüslere bindirir, farklı şehirlere dağıtırdık.”

Söz konusu şahıs, bazı kaçakçıların karakoldan habersiz insan kaçırmaya çalıştığını ancak başarılı olmadıklarını da dile getirdi. Bu insan kaçakçısı, “Çünkü bunun haberini alan komutan yolda pusu atıp araçların gelmesini bekliyor. Gelen araçlar durdurularak mülteciler çıkarılıp sınır dışı ediliyor. Bu işi yapan kaçakçılar da tutuklanıyordu. Bazıları yakalanmamak için polis ve jandarmayla çatışması da ölümle sonuçlanıyordu. Bu yüzden devlet bölgeden kuş uçurtmuyor. Altınözü ilçesinde yetkililer bu iş üzerinden para kazanıyor” iddialarında bulundu.

[Samanyolu Haber] 8.3.2020

Bir şantaj hikayesi: ‘Bana bakın ha….’

Türkiye’deki Suriyeli mülteciler siyasi rant unsuru olarak kullanılmaya devam ediyor.

Mağdur insanlar AKP rejiminin çıkarı için her kriz döneminde Avrupa’ya karşı şantaj malzemesi yapıldı yapılıyor. Erdoğan, ‘Para vermiyorsunuz, bana bakın ha… O kapılar açılır…’ tehdidini bu kez icraata dönüştürdü.

Her seferinde bu tehditlere boyun eğen Batılı ülkeler ise yine Erdoğan’ı parayla susturmak derdinde. Olan ise kadın, çocuk yerinden yurdundan edilen milyonlarca göçmene oluyor.


[TR724] 8.3.2020

8 Mart’ta Ankara Emniyeti’nde kadınlara işkence!

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Ankara Emniyeti’nde kadınlara işkence edildiği ortaya çıktı. Gözaltına alınan çok sayıda üniversite öğrencisi kıza günlerdir işkence edildiği avukatlar tarafından rapor edildi.


[BoldMedya] 8.3.2020

Almanya’nın Leipzig şehrinde düzenlenen etkinlikte Türkiye’deki kadınlara özgürlük sergisi!

“Peaceful Actions Platform” ismi altında toplanan birçok dernek, platform ve inisiyatif Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle etkinlikler düzenledi.

BOLD-Forum Dialog Mitteldeutschland Derneği gönüllüleri Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle, Türkiye’de özgürlük ve hukuk mücadelesi veren mağdur kadınların sesi olmak için Almanya’nın Leipzig kentinin ünlü Wilhelm Leuschner Meydanında bir araya geldi.

Meydanda bir günlük açık hava sergisi açan gönüllüler Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerinden insan hakları ve özgürlük mücadelesi veren mağdur ve aktivistlere ait kadın portreleri sergilendi.

Programa katılanlar Peaceful Actions Platform tarafından hazırlanan bileklik ve selfie card’larla fotoğraf çektirdi.

Sergiyi gezenlere aynı zamanda gül dağıtan gönüllü aktivistler ile Alman vatandaşlar arasında duygulu anların yaşandığı görüldü.

Birçok ziyaretçi Türkiye gündemini haberlerden takip ettiklerini ancak bireysel gerçek insan hikâyelerine şahit olmanın çok daha sarsıcı olduğunu dile getirdi.

Çok sayıda ziyaretçi ellerinde Almanca pankartlar ile fotoğraflar çekilerek dayanışma mesajları paylaşıldı.

[BoldMedya] 8.3.2020

Merkez Bankası’ndan tüketici kredilerini sınırlama kararları

Merkez Bankası, tüketici kredilerindeki artışın önüne geçmek için mevcut zorunlu karşılıklarda değişikliğe gitti.

KRONOS -7 Mart 2020

Merkez Bankası (TCMB) tüketici kredilerindeki artışın önüne geçmek için bir dizi önlem aldı. Merkez Bankası zorunlu karşılık hamlesiyle büyüme, enflasyon ve dış denge üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecek tüketici kredileri için düzenleme yaptı.

TCMB yapılan değişiklikle birlikte, “kredi arzının tüketimden ziyade sürdürülebilir büyümeyi destekleyecek verimli ve üretim odaklı sektörlere yönlendirilmesine, cari işlemler dengesinin olumlu etkilenmesine ve finansal istikrarın desteklenmesine katkı sağlayacak” iddiasında bulundu.

Yapılan değişikliğe göre yıllık reel kredi büyüme oranı yüzde 15’in üzerinde olan bankalar için; selektif sektörlere kullandırılan 2 yıldan uzun vadeli krediler ile 5 yıl ve daha uzun vadeli konut kredileri reel değişimlerinin tamamı büyüme oranı formülünün pay kısmından düşülerek hesaplanan uyarlanmış reel kredi büyüme oranının yüzde 15’in altında olması, yüzde 15’in altında olan bankalar için; 5 yıl ve daha uzun vadeli konut kredileri dışında kalan bireysel kredi reel değişiminin yüzde 75’i ve yabancı para nakdi kredilerin erken kapatılması veya vadesinden önce yapılandırılması amacıyla 9 Mart 2020 tarihinden itibaren kullandırılan Türk lirası kredilerin tamamı büyüme oranı formülünün pay kısmından düşülerek hesaplanan uyarlanmış reel kredi büyüme oranının yüzde 5’in üzerinde olması durumunda zorunlu karşılık teşviklerinden yararlanılabilecekler.

Merkez Bankası tarafından yapılan açıklama şöyle:

Merkez Bankası, zorunlu karşılıkları, temel para politikası aracı olan kısa vadeli faiz oranlarını destekleyici, makro ihtiyati bir araç olarak esnek ve etkin bir şekilde kullanmaya devam etmektedir.

Son dönemde tüketici kredilerindeki belirgin artışın, büyüme kompozisyonu, enflasyon ve dış denge üzerinde yaratabileceği etkiler ile yabancı para nakdi kredilerin erken kapatılması veya vadesinden önce yapılandırılması amacıyla kullandırılan Türk lirası kredilerin kredi büyümesinde yol açtığı artış dikkate alınarak mevcut zorunlu karşılık düzenlemesinde bazı değişiklikler yapılmasına karar verilmiştir.

Bu çerçevede, yıllık reel kredi büyüme oranı;

Yüzde 15’in üzerinde olan bankalar için; selektif sektörlere kullandırılan 2 yıldan uzun vadeli krediler ile 5 yıl ve daha uzun vadeli konut kredileri reel değişimlerinin tamamı büyüme oranı formülünün pay kısmından düşülerek hesaplanan uyarlanmış reel kredi büyüme oranının yüzde 15’in altında olması,

Yüzde 15’in altında olan bankalar için; 5 yıl ve daha uzun vadeli konut kredileri dışında kalan bireysel kredi reel değişiminin %75’i ve yabancı para nakdi kredilerin erken kapatılması veya vadesinden önce yapılandırılması amacıyla 9 Mart 2020 tarihinden itibaren kullandırılan Türk lirası kredilerin tamamı büyüme oranı formülünün pay kısmından düşülerek hesaplanan uyarlanmış reel kredi büyüme oranının yüzde 5’in üzerinde olması,
durumunda zorunlu karşılık teşviklerinden yararlanılabilecektir.

Selektif sektörler, Avrupa Topluluğunda Ekonomik Faaliyetlerin İstatistiki Sınıflaması (NACE) çerçevesinde aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

Yeni uygulamanın, kredi arzının tüketimden ziyade sürdürülebilir büyümeyi destekleyecek verimli ve üretim odaklı sektörlere yönlendirilmesine, cari işlemler dengesinin olumlu etkilenmesine ve finansal istikrarın desteklenmesine katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.

Söz konusu değişiklikler, tesisi 20 Mart 2020 tarihinde başlayacak olan 6 Mart 2020 tarihli yükümlülük döneminden itibaren geçerli olacaktır.

Kamuoyunun bilgisine sunulur.

[Kronos.News] 8.3.2020

Erdoğan: Nerede kadınlara aşağılama varsa helak yakındır

Erdoğan, "Nerede kadınlara ayrımcılık aşağılama varsa orada helak vakti yakındır demektir" dedi ve "Vicdanları nasır tutmuş bir dünyanın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlaması kelimenin tam anlamıyla riyakarlıktır." ifadelerini kullandı.

KRONOS -8 Mart 2020

AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Türkiye’nin Kahraman Kadınları” programında konuştu.

“Nerede kadınlara ayrımcılık aşağılama varsa orada helak vakti yakındır demektir” diyen Erdoğan, “Avrupa kapılarına dayanan 100 binlerce insan içindeki kadınlara yapılan eziyetleri, önlerine dikilen tel örgüleri, dövülerek, hatta vurularak geri gönderilme çabalarını kimsenin kınadığını işitmedim. Vicdanları nasır tutmuş bir dünyanın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlaması kelimenin tam anlamıyla riyakarlıktır.” dedi.

“SEN DE KAPILARI AÇ”

Yunanistan’a sığınmacı konusunda çağrıda bulunan Erdoğan, “Ey Yunanistan bu insanlar sende kalmayacak, senden gelip geçecek Avrupa’nın başka ülkesinde kalacak. Neden rahatsız oluyorsun? Ey Yunanistan sana sesleniyorum, sen de kapılarını aç, gitsinler diğer Avrupa ülkelerine” diye konuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarından satırbaşları şöyle:

“Bizim kadına bakış açımız çok nettir. İnsanlığın yarısı erkek yarısı kadındır. Bunlardan hangisini çıkarırsanız çıkarın geriye insanlık kalmaz. Erkek olarak kendimiz için ne istiyor, ne bekliyorsak kadınlar için de aynı duygular içerisinde olmamız gerekiyor. Nerede kadınlara ayrımcılık aşağılama varsa orada helak vakti yakındır demektir. Kadını meta olarak gören hiçbir toplumun geleceği aydınlık olamaz. Biz cahiliye döneminin kız çocuklarını diri diri toprağa gömen zihniyeti yaşamak istemiyoruz. Bazı toplumlarda benzeri var.

“İNSANIN İNSANA YAPTIĞI ZULÜMLERE ŞAHİT OLUYORUZ”

Bizim inancımızın da kültürümüzün de özünde böyle bir ayrımcılık yoktur. İnsanların tamamını tornadan çıkmış gibi değerlendirmek zalimce bir yaklaşım olur. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanın insana yaptığı zulümlere şahit oluyoruz. Bu konuda her gün dünyanın dört bir yanından gelen haber ve görüntülerle karşılaşıyoruz.

“FATURAYI ÇOCUKLARIYLA BİRLİKTE KADINLAR ÖDÜYOR”

Her krizin faturasını çocuklarıyla birlikte kadınlar ödüyor. Suriye’deki insani krize baktığınızda altında çocuklar ve kadınları göreceksiniz. Sınırlarımızdaki Suriyeli kardeşlerimizin önemli bir bölümü kadın ve çocuklardan oluşuyor. Bizim yüreğimiz dağlanırken insanlık buna sessiz kalıyor. Avrupa yolunda en çok sıkıntıyı kadınlar ve yavruları çekmiyor mu? Yunan askerleri botları şişlemek suretiyle anne ve çocuklar ölümle mücadeleyi vermiyor mu? Batı bunlar karşısında ne yapıyor, yüreği yanıyor mu? Sesi çıkıyor mu? Bu tablo karşısında yüreği yanmayanın insanlığından şüphe etmek gerekir. Karşımızda sadece kendi konforu için bu manzaraya sırtını dönen koskoca bir dünya var.

Suriye’de 9 yıldır süren insani krizde hayatını kaybeden 1 milyon insandan çok büyük bir bölümü kadın ve çocuk. Avrupa kapılarına dayanan 100 binlerce insan içindeki kadınlara yapılan eziyetleri, önlerine dikilen tel örgüleri, dövülerek, hatta vurularak geri gönderilme çabalarını kimsenin kınadığını işitmedim. Vicdanları nasır tutmuş bir dünyanın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlaması kelimenin tam anlamıyla riyakarlıktır.

AVRUPA’YA YİNE PARA SORDU

Ey Yunanistan bu insanlar sende kalmayacak, senden gelip geçecek Avrupa’nın başka ülkesinde kalacak. Neden rahatsız oluyorsun? Ey Yunanistan sana sesleniyorum, sen de kapılarını aç, gitsinler diğer Avrupa ülkelerine. Kapımıza dayanan 1.5 milyon mülteci var. Geçici de olsa bir ateşkes imzaladık. Temennim odur ki bu burada kalır.

Yarın Belçika’da AB yetkilileriyle bir toplantım var. Umarım Belçika’dan daha iyi neticeler alarak döneriz. AB verdiği sözleri yerine getirmedi. AB taahhütlerini yerine getirmedi. Mülteciler için 40 milyar dolar üzerinde destek sağladık. Avrupa’nın desteği ise 3 milyar avro. 40 milyar dolar nere, 3 milyar avro nere?

[Kronos.News] 8.3.2020

Yargıtay’dan Gülen Cemaati için 7 katlı piramid ve 9 kriter

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Gülen Cemaati ile ilgili bugüne kadar verdiği kararlarla 'örgüt üyeliği' kavramını ve verilecek cezaların ayrıntılarını yeniden belirledi. 7 katlı piramid ve 9 kriter 'belirleyen' Yargıtay söz konusu içtihatı için Anayasaya atıf yapma gereği duymadı.

KRONOS -8 Mart 2020

Türkiye genelinde devam eden Gülen Cemaati üyeliği ile ilgili davaların tümünün temyiz incelemesini yapan Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bugüne kadar verdiği kararlarla ‘örgüt üyeliği’ kavramını ve verilecek cezaların ayrıntılarını belirlediğini duyurdu. Yargıtay içtihatında MGK kararları olmasına rağmen Anayasa’ya atıf olmaması dikkat çekti.

Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre, “Gülen Cemaatini kuran, yöneten veya örgütün gerçek amacını bilerek, hiyerarşisine dahil olan için suç tarihi bakımından bir milat söz konusu değil” diyen Yargıtay, bilmeden örgüte yardım edenlerin hukuki durumlarının da “kusurluluk” ve “hata” bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Yargıtay’ın ‘terör’, ‘örgütlü suçlar’, ‘anayasayı ihlal’ gibi suçlara bakan 16. Ceza Dairesi’nde, Gülen Cemaati ile ilişkilendirilen 15 Temmuz darbe girişiminin ardından açılan Türkiye genelindeki tüm davaların temyiz incelemesi yapılıyor. Daire Başkanı Eyüp Yeşil başkanlığında, üyelik gerekçesiyle yapılan yargılamalarda içtihat haline gelen kararlara imza atan Daire, bu suçlarla ilgili ayrıntılara da gerekçeli kararlarda yer verdi.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin kararlarında, cemaatin kuruluşu, yapısı, işleyişine yer verilirken, üye sayısı, amacı, ekonomik kaynaklarının milletten ve devletten gizli olduğu, örgütün bütün işlemlerinin gizli yürütüldüğü gibi ayrıntılar aktarıldı.

YARGITAY 7 KATLI PİRAMİD YAPTI

Cemaatin dikey yapılanma şeklinde çalıştığı öne sürülerek, 7 katlı piramidine de yer verilen kararlara göre, bu ‘tabakalar’ şöyle sıralandı:

Birinci Kat, Halk Tabakası: Örgüte iman ve gönül bağı ile bağlı olanlar, fiili ve maddi destek sağlayanlardan oluşur. Bunların birçoğu örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayan bilinçli veya bilinçsiz hizmet ettirilen kesimdir. Genellikle faaliyetlerden habersizdirler. Bu katmandakileri örgüte bağlayan ana unsur, istismar edilen İslami duyarlılık ve din duygularıdır.

İkinci Kat, Sadık Tabaka: Okul, dershane, yurt, banka, gazete, vakıf ve kurum görevlilerinden oluşan sadık gruptur. Bunlar, örgüt sohbetlerine katılır, düzenli aidat öder, az veya çok örgüt ideolojisini bilen kişilerdir.

Üçüncü Kat, İdeolojik Örgütlenme Tabakası: Gayri resmi faaliyetlerde görev alırlar. Örgüt ideolojisini benimseyen ve ona bağlı çevresine propaganda yapan kişilerden oluşur.

Dördüncü Kat, Teftiş Kontrol Tabakası: Bütün hizmeti (legal ve illegal) denetler. Bağlılık ve itaatte dereceye girenler buraya yükselebilir. Bu tabakaya girenler örgütte çocuk yaşta kazandırılanlardan seçilir. Örgüte sonradan katılanlar genellikle bu katta ve daha üst katlarda görev alamazlar.

Beşinci Kat, Organize Eden ve Yürüten Tabaka: Üst düzey gizlilik gerektirir. Birbirlerini çok az tanırlar. Örgüt lideri tarafından atanır. Devletteki yapıyı organize edip yürüten tabakadır. Evliliklerinin örgüt içinden olması zorunludur.

Altıncı Kat, Has Tabaka: Fetullah Gülen ile alt tabakaların irtibatını sağlar. Örgüt içi görev değişiklikleri yapar. Azillere bakar. Örgüt liderince bizzat atanırlar.

Yedinci Kat, Kurmay Tabaka: Örgüt lideri tarafından doğrudan seçilen 17 kişiden oluşan örgütün en seçkin kesimidir.”

SEMPATİZAN GRUP

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu tabakalar haricinde cemaat içinde yer alanlar hakkında ise şu iddialarına yer verdi:

“Bu tabakalar dışında örgüte sempati besleyenlerden oluşan alt tabaka vardır. Örgüt hiyerarşisinde yer almazlar. Örgüte yönelik herhangi bir olumsuz düşünceleri yoktur. Örgütün bütün faaliyetlerini illegal bile olsa desteklerler. Talimat almaz ve rapor vermezler. Siyasetçi, sanatçı, yazar, gazeteci, akademisyen gibi çok geniş bir alana yayılmış olan bu sempatizan kitleyi örgüt zaman zaman lehine kamuoyu oluşturmak için kullanmaktadır.”

YARGITAY ‘ÖRGÜT’ İLE CEMAAT AYRIMI YAPTI

Daire kararlarında, Cemaatin başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanında büyük bir kesimce böyle algılanması, amaca ulaşmak için ‘her yolu mübah gören’ fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce erişinceye kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında, bu yapıyı bir terör örgütü olduğunu bilmeksizin cemaat zannı ile katılan veya yardım eden kimselerin ceza sorumluluğu ile karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusuna yanıt aradığı öne sürüldü.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin kararlarında, Cemaat mensuplarının duruşmalarda kendilerini savunurken dile getirdikleri “suç tarihinde hizmet hareketiydi, terör örgütü ilan edilmemişti”, “Örgütün amacını bilmiyorduk”, “15 Temmuz’dan önce gerçek amacı anlamamıştık” şeklindeki savunmalarına yanıtlar da verildi.

YARGITAY’A GÖRE 9 SORUDA CEMAAT YARGILAMALARI

9 soruda Yargıtay 16. Ceza Dairesi kararlarındaki “terör örgütü-örgüt üyesi-örgüte yardım-sempatizan-suç tarihi” iddialarıyla ilgili kriterleri:

1- Darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz’dan önce örgütün terör örgütü ilan edilmesi ceza verilmesi için gerekli mi?

Örgütün ustaca gizlenen amacını bilenler ve bu amaçla ‘örgütte’ görev alanlar açısından suç tarihinden önce bir terör örgütü kararı verilmesine ihtiyaç yoktur.

2- ‘Örgütün’ gerçek amacını bilen mensuplarının hukuki durumu nasıl değerlendirilmeli?

Kuruluş amacı silahlı ya da silahsız yöntemlerle suç işlemek olan, bu amaç ve yöntemlerini açıkça deklare eden ya da örgüt faaliyeti kapsamında işlenen bu durumu açıkça bilinen örgütlere üye olan veya bu ‘örgütlere’ bilerek yardım edenlerin kusurluluğunda tartışılacak bir husus bulunmamaktadır.

3- Yedi katman halinde çalışan ‘örgütün’ kaçıncı tabakasındakilerin cezai sorumluluğunda tereddüt yoktur?

‘Örgütün’ amaç ve yöntemlerini bilen ‘örgüt’ mensuplarının ‘örgütteki’ konumları gözetilerek cezalandırılacağı açıktır. Örgütlenme piramidine göre üç, dört, beş, altı ve yedinci tabakalarda bulunan ‘örgüt’ mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekir.

4- Örgüt, eğitim ve ahlak hareketi olarak algılanmış olabilir mi?

Önce dini bir kült, ardından bir terör örgütü haline dönüşen, eğitim-öğretim faaliyetleri, sivil toplum ve meslek kuruluşları, yerel ve uluslararası ticari işletmeler, basın-yayın medya organları gibi legal yapılar, Abant toplantıları, Türkçe olimpiyatları benzeri organizasyonlar üzerinden oluşturulan sempatizan halkasından insan ve maddi kaynak devşiren ‘FETÖ’nün başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanının büyük bir kesimince böyle algılanması da toplumsal bir gerçekliktir.

5- ‘Örgüte’ bilmeden katılanların hukuki durumu nasıl değerlendirilmeli?

‘Örgüte’ bilmeden katılanların, ceza kanununda benimsenen kusur ilkesi karşısında hukuki durumlarının belirlenmesi gerekir. Bir suç örgütü başından itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olabileceği gibi legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum ‘örgütünün’ sonradan bir suç örgütüne hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür.

Legal zeminde faaliyet gösteren, nihai amacın gizli tutulması nedeniyle açıkça bilinmeyen yapılara dahil olan ya da yardım edenlerin bu suçların doğrudan kast ve özel saikle işlenebilen suçlar olduğu hususu da gözetildiğinde hukuki durumlarının kusurluluk ve hata bağlamında değerlendirilmesinde zaruret vardır.

6- TCK’nin hata hükümleri nasıl uygulanabilir?

‘Örgütün’, silahlı terör örgütü olduğu gerçeğinin, örgütün kurucusu ve yöneticisi ‘Fetullah’ Gülen hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararı ile kesinleşen beraat kararı da nazara alındığında özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer tabakalardaki ‘örgüt’ mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak toplanan deliller muvacehesinde TCK’nin hata hükümlerini düzenleyen 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi lazımdır.

7- Hata hükümleri uygulanırken neler göz ardı edilmemeli?

Bu değerlendirme yapılırken, 2012 yılı ve sonrasında örgüt mensubu kamu görevlileri tarafından yapılan operasyonlar gibi ‘örgütün’ nihai amacını açıkça ortaya koymaya başladığı sansasyonel olaylar sonrasında, Milli Güvenlik Kurulunun 30 Ekim 2014, 29 Nisan 2015 ve 26 Mayıs 2016 tarihli toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda sözde “hizmet hareketi” adlı, legal görünümlü illegal yapının, paralel bir devlet kurma amacında olan, devletin varlığına ve anayasal düzenine karşı ciddi tehdit oluşturan bir örgüt olarak kabul edilmesi, aynı tespit ve açıklamaların devlet ve hükümet yetkililerince en üst düzeyde benimsenip, kamuoyuyla paylaşılması gibi olguların da göz ardı edilmemesi gerekir.

8- ‘Örgütü’ hizmet hareketi zannedenlerin, cezai yönden sorumlu tutulmasında kriter nedir?

‘Örgütün’ birinci ve ikinci katmanında yer alanlar ile yardım edenlerin sorumlulukları kusurluluk ilkesi doğrultusunda belirlenmelidir. Yani bu yapıyı cemaat zannederek yer alanlar, ancak ‘örgüt’ olduğunu ortaya koyan olaylar ortaya çıkmasından sonraki tarihlerde örgüte bağlılıkları devam ediyorsa cezai yönden sorumlu olacaklardır.

9- ‘Örgütün’ gerçek amacını bilenler için suç tarihi bakımından milat var mı?

‘FETÖ’yü anayasal düzeni zorla değiştirmek için oluşturulan bir terör örgütü olarak kuran, yöneten veya ‘örgütün’ gerçek amacını bilerek hiyerarşisine dahil olan için suç tarihi bakımından bir milat söz konusu değildir. Dava zaman aşımı süresince yargılanabilirler.

[Kroonos.News] 8.3.2020

‘Kadınsın yapamazsın, siyaset erkeklerindir’ diyen çok oldu [Eylem Yılmaz]

DTK Eş Başkanı Leyla Güven’le 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Kronos'a konuştu: Bütün kadınların bir isyanının olması gerekiyor. Bu isyan illaki siyasi bir isyan değildir. Aile içerisinde başlayacak bir isyandır.

EYLEM YILMAZ -8 Mart 2020

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkâri Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven’le 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için buluştuk; Türkiye’de kadın olmayı, siyasette kadını konuştuk.

Başlattığı açlık grevini 200 gününe kadar sürdüren Leyla Güven bu yöntemi nedeniyle eleştirilmişti de. Şu anki sağlık durumunu, nasıl bir süreç yaşadığını en baştan başlayarak sorduk. Siyasete başladığı ilk andan bugüne kadar yaşadıklarını anlatan Güven, mahalle baskısının hiç değişmediğini söylüyor. Çözümü ise: “Bütün kadınların bir isyanının olması gerekiyor. Bu isyan illaki siyasi bir isyan değildir. Aile içerisinde başlayacak bir isyandır. İsyan eden kadınların hemen katledildiğini görüyoruz. Kadına olan şiddet neden bu kadar arttı? İsyan ettikleri için. İtaat edenlere bir şey demiyorlar zaten. İsyan edenlere destek olarak, bu isyanı büyüterek kendi üzerimizdeki baskıyı ortan kaldırabiliriz.”

Artan kadın cinayetlerinden, başlık parası, berdel geleneklerine Kürtlerin kadına bakışına, Meclis’te kadın olmaktan güncel siyasete kadar sorularımıza yanıtları için söz Leyla Güven’de…

Uzun bir açlık grevi sürecinden çıktınız. Öncelikle sağlık sorunlarınızı sormak isterim. Nasılsınız?

Genel anlamda iyiyim. 200 gününün sonunda bu kadar az tahribatla bu süreci atlatabileceğimi düşünmemiştim. Vücudumun en çok zarar gören bölgesi gözlerim oldu. Görmem çok zayıfladı; 3,5 oranına yükseldi. Gözlerimden bir operasyon da geçirdim, sol gözümde hâlâ dikiş var. Bir de vertigo çıktı. Vertigo hastalığı özellikle yolculuklarda çok zorluyor. Bunlar dışında beni çok rahatsız eden bir şeyim yok. Kan düşüklüğü vardı ama geçti. Hızla toparlandım diyebilirim.

Sizin için grev süreci nasıl geçti? Bir annesiniz ve çocuklarınızdan ayrı belki de tekrar göremeyeceğiniz bir süreçti yaşadığınız… Böyle bir karar almanızdaki temel motivasyonuz neydi, endişeleriniz nelerdi ve nasıl ilerledi?

Annelik başlı başına önemli bir olgudur. Annelik sadece biyolojik değil ruhsal bir olay. Bize öğretildiği gibi klasik yaklaşımlar doğru değildir. Mesela annelik duygusu derki; ‘Benim evim’, ‘Benim çocuklarım’ hep ‘Ben’ öndedir. Böyle öğretilmiş. Bunun değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir anne sadece kendi çocuklarının değil dünyadaki tüm çocukların mutlu olmasını ister, istemelidir.  Bir anne; ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diye bakamaz.

Siz “Bana bir şey olursa çocuklarıma ne olur” diye hiç düşünmediniz mi?

Ben ikinci perspektiften baktığım için konu sadece benim çocuklarım değildir. Benim çocuklarım iyi olsun, mutlu olsun ama dünyadaki bütün çocuklar da iyi olsun, özgür olsun istiyorum. Çocuklarımı büyütürken onlarla bu bakış açımızı çeşitli zamanlarda paylaşmıştım. Kızım da oğlum da gerek ulusal gerek kadın mücadelesi içerisindeki bu yaklaşımımı biliyordu. Bazen şaka yollu; “Seni o kadar çok seven çocuk var ki acaba bizden daha mı çok seviyorlar diye şüphe ediyoruz” derlerdi. Bu sevgiyi, bu yaklaşımı, annelik duygusunu örgütlemek gerektiğini düşünüyorum. Dolaysıyla kendi çapımda yapmaya çalıştım. Çocuklarım ben greve başlayınca herkesten daha az şaşırdırlar. Çünkü evrensel bir bakış açım olduğunu en iyi onlar biliyordu.

Yetişkin değil de daha küçük olsalardı elbette böyle bir şey yapamaz, onları koruma, kollama yaklaşımı içerisinde olurdum. Eylemi belki yine yapardım ama onların güvende, iyi olabileceği koşulları yaratarak yapardım. Güvencesiz, korunaksız bırakmazdım. Bir halkın savunması için mücadeleye girdiğiniz duygusal yaklaşarak ‘Benim çocuğum’, ‘Benim ailem’ diyemezsin.

Peki, çocuklarınız küçükken hem siyaseti hem onları büyütmeyi nasıl sürdürüyordunuz? O zamanlar ne gibi zorluklar yaşıyordunuz?

İlk mücadeleye girdiğimde ailem; ‘Kadınsın’, ‘İki çocuğun var’, ‘Tek başınasın’, ‘Nasıl yapacaksın’ gibi şeyler söylemişlerdi. Bu uyarıların etkisinde kalsaydım zaten siyasete adım atmazdım. Onlara da çocuklarımızın gelecekte daha iyi koşullarda yaşaması için olduğunu anlatmıştım. Bu yolda işkence vardı, tutuklanma da vardı. Bunları bilerek yola çıktığımı biliyorlardı. Ne ailem ne çocuklarım açlık grevi kararı aldığımda bu yüzden şaşırmadılar.  Bana en büyük desteği de onlar vardı.

“SİYASAL MÜCADELEDEN ÖNCE KADIN MÜCADELESİ ÇIKTI KARŞIMA”

Türkiye’de siyaset her zaman zor bir alan olmuştur. Fakat Kürt sorunu dediğimiz zaman en sert alanlardan birine dokunmuş oluyorsunuz. Bu alanda siyasete girmeye karar vermek oldukça zorlu olmalı. Nasıl karar verdiniz? Sizi siyasete iten spesifik bir şey mi oldu? Olduysa bizimle paylaşırsanız seviniriz.

1980’de görücü usulüyle teyzemin oğluyla evlendirildim. Yaşça da çok küçüktüm. Evlendiğimin haftası Almanya’ya gittim. Hem gurbetteyim hem yaşım küçük ve aileden uzaklık vardı. Eşim de sol görüşlüydü. Beş yıl sonra Türkiye’ye dönüş yaptım. Eşimle ayrıldık. Ayrıldıktan sonra iki çocuğumu büyütmek ve hem de bir kadın olarak ayakta kalabilir miyim diye sorgulama başladı. Belki aylarca uyumadan hem siyaset, hem çocuklar, hem kadın olarak ayakta kalmayı hesapladım. 

Bir Kürt olarak kimliğim yok sayılıyor, her gün Kürdistan’da çok ciddi katliamlar ve ölümler var. Diğer yandan da bir kadın olarak kadınlar eziliyor, yok sayılıyor ve siyasette de yok denecek kadar azlar. Bunların hepsini hesapladım ve hem çocuklarımın velayetini alırım, onlara bakarım hem de siyasete girer, mücadelemi vermeye karar verdim. Bu süreç gerçekten aylarca sürdü. O zaman HADEP vardı ve HADEP’e girmek ateşten gömlekti. Girdim. 

1994’te eşimden çocukların velayetini aldım, çocuklar artık bendeydi ve geçim kaynağı gerekiyordu. Hemen bir iş buldum çocuklarıma baktım, akşamları da gece yarılarına kadar mahalle toplantılarında çalıştım. Benim için çok yoğun bir süreç başlamış oldu.

Peki, bu “ateşten gömlek” olan siyasetin içinde kadın olmak desem ne dersiniz?

Orada bile kadınsan sorumlulukların karşına çıkıyordu. Kadın olarak sen boyun eğmeyi değil mücadele etmeyi seçiyorsun ama işte yine kadınlığın, anneliğin öne çıkarılabiliyordu. 

Ailem en başında bana çok iyi bir yaşam sunmuştu. Yanlarında kalmamı istemişlerdi. Maddi olanaklarının iyi olduğunu rahat edeceğimi söylemişlerdi. ‘Hayır’ demiştim. Bir kadın olarak ayakta kalacağım ve bunu herkese göstereceğim dedim. Ben ilkokul mezunuyum. Okumak isterdim ama okutmadılar. Küçük yaşta evlendirdiler. Dolayısıyla ben ne iş yapabilirimin sorgulamasına girdim. Okumamış insan ne iş yapabilir? Ulusal, siyasal mücadeleden önce kadın mücadelesi çıktı karşıma. 

Bu aşamalarda ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Eşinden ayrılmış bir kadın da olduğumdan çok fazla baskı vardı. “Kadınsın, yapamazsın”, “Siyaset erkeklerindir sen onların içinde nasıl yapacaksın” denirdi. Bu mahalle baskısı çok fazlaydı. Bu zihniyetle ciddi anlamda mücadele etmek zorunda kaldım. 

Bir de meslek sahibi olmayan bir kadın olarak iş bulmak ve çalışmak çok zordu. Bunda da çok ciddi zorluklar yaşadım. Ama her ikisini de başardım.

Bu mahalle baskısının bugün daha azaldığını düşünüyor musunuz?

Hayır. Aynen devam ediyor. Çünkü bunun tamamen aşılabilmesi için bütün kadınların bir isyanının olması gerekiyor. Bu isyan illaki siyasi bir isyan değildir. Aile içerisinde başlayacak bir isyandır. İsyan eden kadınların hemen katledildiğini görüyoruz. Kadına olan şiddet neden bu kadar arttı? İsyan ettikleri için. İtaat edenlere bir şey demiyorlar zaten. İsyan edenlere destek olarak, bu isyanı büyüterek kendi üzerimizdeki baskıyı ortan kaldırabiliriz.

“ERKEK EGEMENLİĞİNE BAŞKALDIRMIŞ KADINLAR OLARAK DA ÖZGÜR DEĞİLİZ”

Bu konuyu saha sonra konuşmak istiyordum ama laf açılmışken devam etmek isterim. Dediğiniz gibi kadın cinayetleri çok arttı ve hep boşanmak isteyen kadınların daha çok hedef alındığını görüyoruz. “Töre cinayeti” demek istemiyorum ama bölgede berdel, kuma, başlık parası vesaire gelenekler ve buradan doğan cinayetler var. Bunun düzelmesi için sizce atılması gereken adımlar nedir? Neyi öncelemek gerekiyor? Devlet ne yapabilir, STK’lar ne yapabilir, HDP ne yapabilir?

Bunlar hala çok yaygın olarak sürüyor. Burada bizim şanslı olduğumuz bir nokta var; Kürt kadınları olarak biz Sayın Öcalan gibi kadın perspektifi çok güçlü olan lideri biliyoruz, onun perspektifini biliyoruz. Mesela O; “Kendin olmak” demiştir. Bu Kürtçe bir terimdir. Önce kadın olarak kendin olacaksın, kendin olduktan sonra sen artık mücadeleni yürütebilirsin. Bu felsefeyle yola çıktık. Kadınların mücadele alanlarında kendilerini özgür hissedip de “Ben özgürüm, başkaları değil” düşüncesine girmemesi gerekiyor. Hiç kimse özgür değil. Yıllardır erkek egemenliğine başkaldırmış kadınlar olarak da özgür değiliz. Bu bir yanılgıdır.

Neden?

Çünkü gerçek anlamda özgürlük içinde yaşadığımız bu sistem değildir. Şu anda İstanbul’da veya başka bir metropolde bir kadının gece sokağa çıktığında nelerle karşılaştığınız hepimiz biliyoruz. Özgürlük sadece gece tek başına sokağa çıkabilmek de değil. Özgürlük mekânsal değil ruhsal, bir şeydir. Bu yüzden sisteminde en çok korktuğu özgür ruhlu kadınlardır. Çünkü özgür ruhlu kadın her türlü mücadeleyi göze alan kadındır. Dolayısıyla kadınlara önce mücadele edebilecek güçlerinin kendilerinde olduğunu anlatmak gerekiyor. Size a önce anlattığım uzun soluklu o muhasebeyi bütün kadınların yapması gerekiyor. ‘Ben başarabilirim’, ‘Erkek egemen sistemle de baş edebilirim’, ‘Çocuklarımı da büyütebilirim’, ‘Çalışa da bilirim’ demeliler. Çünkü hepsini yapabilirler. Ben hepsini yapmış olarak bunları söylüyorum.

İki çocuğumu büyütürken anketörlük yapıyordum. Bunun dışında hiçbir şeyim yoktu. Ne malım, ne mülküm vardı. Kısmen ailemin desteği vardı. Buna rağmen ayaklarımın üzerinde durabildim ve bugünlere gelebildim. Kadın bunu yapabileceklerine inanmaları gerekiyor. Kadının analitik zekâsıyla duygusal zekâsı birleşince muazzam bir şey ortaya çıkıyor.

Peki, bu cinayetlerin ve şiddetin önüne geçebilmek için sizce devlet, STK’lar ve muhalefet partileri neler yapabilir? En acil atılması gereken adımlar neler? Örneğin size acilen yapılması gereken üç şeyi sorsam ne dersiniz?

Öncelikle kadının kendisi buna inanacak, bu bir. İkincisi; devlet egemen cinsiyetçi dilini terk edecek. Kadının da toplum içerisinde statü sahibi birey olduğunu, olabileceğini öngörecek ve politikalarını buna göre üretecek. Öyle Aile Bakanı’nı kadın yaparak aileciliği kutsayarak kadın özgürleştirilemez. Çünkü kadını en çok baskı altında tutan olgu da aile meselesidir. Aile devletin küçük bir prototipidir. Devletin bu zihniyetten kurtulması gerekiyor. Erkeğin ciddi anlamda toplumsal cinsiyet eğitimine tabi tutulması gerekiyor. Erkeğin, kadını insan olarak görmesi için bir mücadele gerekiyor.

İstanbul Sözleşmesi’ni çok önemsiyoruz. Bu sözleşmenin hayat bulması kadınlar için çok önemlidir. Güçlü bir muhalefet gerekiyor. Muhalefetteki ve iktidardaki kadınların ortaklaşacağı bir şey var; kadın kimliği. Önce kadınız. Önce kadınlara nasıl ulaşabileceğimizi ve kadınların kurtuluş ideolojisini nasıl toplumsallaştırabileceğimizi tartışmamız gerekiyor. Bunu birlikte yürütebiliriz. Bir AKP’li, bir CHP’li, bir HDP’li, bir İYİ Partili kadın yan yana gelip, kadın katliamları konusunda ortak hareket edebilirler.

Sayın Meral Akşener’le sizi yan yana düşünemedim…

(Gülüyor) Doğrudur. Birçok konuda farklı düşünüyoruz. Onlar da bana Sayın Öcalan için açlık grevine girmiş bir kadın olarak bakıyorlar. Hemen dokunulmazlığımın kaldırılmasını istemiştir. Bu bir kadın bakış açısı değildir. Geçmişte Tansu Çiller’de bu ülkede başbakanlık yaptı. Kadın olarak yapmadı. Erkekleşmiş bir kadın olarak yapmıştı. Kadın duygusu sıfırdı. Şimdi Emine Erdoğan var. O da kadın duygusu sıfır bir kadın. Eğer aksi olsaydı bütün kadınları, kadın kurumlarını toplayıp kadın sorununu çözmeye çalışır.

Sayın Emine Erdoğan bu gibi toplantıları yapıyor.

Yapıyor ama kimlerle? Bileşenlerine bir bakalım. Yardım kuruluşları, hep kendilerinin oluşturduklarıdır. Bunlarla yapılmamalı. CHP’li, AKP’li, MHP’li, İYİP’li, HDP’li kadınları bir cumhurbaşkanı eşi kimliğiyle değil, Emine Erdoğan kimliğiyle hepsini bir araya getirip, “Sizi dinlemek istiyorum, bu sorunu nasıl çözebiliriz” demeli. Ya da birçok kadın kurumu var; feminist hareketten de kurumlar var. Bu kadın kurumlarını dinlemek isteyebilir. Onlar da muhtemelen; “Eşiniz cinsiyetçi söylemden vazgeçsin” diyeceklerdir. Bunlar maalesef yapılmıyor ve kadın sorunu da çözülemiyor. Aslında bu kadın sorunu erkek sorunudur. Kadınlar mağdur olan, şiddet gören, öldürülen konumdadır. Dolaysıyla kadın sorunu demek eksik kalıyor.

Sizin dinlemek üzerine Sayın Emine Erdoğan’a ve Sayın Akşener’e eleştiriniz var. Onlar da sizi Diyarbakır Anneleri’ni dinlemediğiniz için eleştirmişti. Siz bu eleştirilere ne dersiniz? Diyarbakır’da partinizin önünde oturan annelere ilişkin tavrınızda bir eksik görüyor musunuz?

Sadece bizim değil bütün Türkiye’de siyaset yürüten ama Kürt sorunu konusunda adım atmayan, bir çözüm geliştirilmeyenler nedeniyle şu an Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük sorunu. Kürt sorununun çözümsüzlüğü ortadayken bir grup annenin gidip HDP’nin önünde oturarak; “HDP çocuklarımızı verin, çocuklarımızı siz aldınız” demeleri ne kadar mantıklıdır? Kendisine insanım diyen hiç kimse buna mantıklı değildir der. 

Çözüm sürecinde Kandil’e gidip PKK’nın rehin tuttuğu insanları aldıkları olmuştu. Buradaki intibadan kaynaklanıyor olamaz mı?

“Çocuklarımızı getirin” demiyorlar ki. “Çocuklarımızı neden gönderdiniz” diyorlar. Ta en başa HEP’e gidelim. İlk kurulan partimizdi. Ondan önce bile Kürt sorunu vardı. Ondan önce de dağa gidenler vardı. Dolayısıyla dağa gidenleri HDP götürmemiştir, bu bir HDP politikası değildir. Devletin Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikasıdır. Ben ilk anda çağrı yaptım annelere. “Siz bizim başımızın tacısınız. Neden dışarıda oturuyorsunuz içeri girin, bu parti sizindir” dedim. Bu çağrıyı defalarca yaptık. Onlar bizi dinlemediler. Çünkü bizim aldığımız duyumlara göre gerçekten finanse ediliyorlar. Çocukları belediyelerde işlere konuluyor. Biz de sanki bir bayrak sorunu varmış gibi her yeri de bayraklarla donatmışlar. Bu sorun böyle çözülmez. Devletin bu lokal yaklaşımlardan vazgeçmesi gerek.

Bir de Cumartesi Anneleri var. Artık Galatasaray Meydanı’nda oturmaları yasaklandı. Aslında çözüm süreci de “Analar ağlamasın” diye başlamıştı. Hatta kadını sadece anneliğe indirgeyen bu yaklaşım eleştirilmişti de. Şimdi de sanki anneler üzerinden süren bir çatışmalı süreç var. Ne dersiniz buna?

Anneler üzerinden hiçbir siyasetin yürütülmemesi gerekiyor. Annelik hakikaten kutsaldır. Annelerin kendi çocuklarına duyguları hakikaten başkadır. Bunu suiistimal etmemek lazım. Şu anda HDP’nin önünde anneler konusunda hakikaten devletin bir suiistimali söz konusu. Mesela, Cumartesi Anneleri’ni kimse sokağa çıkarmadı. Onlar kendileri çıktılar. Her birinin çocukları, eşleri, yakınları katledildi. Faili belli olmasına rağmen faili meçhul denildi. Bu ülkede JİTEM’in, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın varlığı biliniyorken çocukların kemikleri bile açığa çıkarılmadı. Yine İstanbul’da Barış Anneleri çıktı ortaya; onların da çocukları dağa çıkmış, ölmüş. “Yeter artık” diyerek ortaya çıktılar. Bunlar doğal gelişen, ortaya çıkan bir şeydir. Orada oturanlar da kendi başlarına ortaya çıkmış olsaydı, istediği gibi oturabilir. Ama böyle değil. Devlet onlara çadır kurmuş, yemek veriyor. Diğer annelerse gaz yiyor. Bu çelişki bile hangisinin devlet eliyle yapılıp, hangisinin doğal geliştiğini açık ediyor. HDP’nin önünde oturan da, Cumartesi Annesi de, Barış Annesi de haklıdır.

“MECLİS’TE HİÇBİR ŞEY KADINLARA GÖRE İNŞA EDİLMEMİŞ”

Peki, Meclis’te kadın olmak nasıl? İlk girdiğiniz anda garipsediğiniz bir şey oldu mu? Bizimle paylaşabileceğiniz bir anınız olur mu?

Meclis’te hiçbir şey kadınlara göre inşa edilmemiş. Her şey erkeklere göre inşa edilmiş. Bunu gördüm. Orada kadın yok, orada engelli yok. Tek bir şet var o da erkek. Kadınlar tek tek aralarda oturarak renk katıyor o Meclis’e.  Normalde o parlamentonun yarısının kadın olması gerekiyor. Çoğu erkek olduğu için kara bir tablo gibi görünüyor. Siyah kafalar görünüyor. Ama dediğim gibi tek tek kadınlar araya renk katmışlar. En renkli grup da HDP’nin grubu. En çok kadın milletvekili HDP’de. Türkiyeli tüm kadınlarla birlikte bu parlamentonun yarısının kadın olmasını başaracağız. Buna inanıyorum.

Grevdeyken Meclis’teki partilerden kadın vekillerin bir ziyaret etmesini çok isterdim. Bunu çok göremedim. Üzücü…

İki milletvekilinin etrafının polislerle çevrildiği bir an… O an neler yaşadınız, neler hissettiniz?

O zaman grev yeni bitmişti… Çok zayıftım… Kayyum tabi halkın iradesine karşı yapılan çok kötü bir şeydir. Bin bir emekle seçimi kazanıyorsun, sonra birisi gelip seni oradan atıyor ve “Burası benim” diyor. Bu gerçekten çok kötü bir duygu… Dolayısıyla arkadaşlarımın yanında olmak için oraya gittim. Partiye gittiğimde vekilimiz Semra Güzel’le bir grup arkadaşımızın içeride mahsur kaldığını gördüm. Ben gelirken kapıyı açtıklarını, içeriye girdiğimi söyledim. Semra vekil de; “İçeri alıyorlar ama çıkışa izin vermiyorlar.” Beraber aşağıya indik ve polislere amirlerini sorduk. Siyasi partiler yasası çok nettir. Bu ablukayı derhal sonlandırmaları gerekiyordu. Amirleri geldiğinde bunları söyledik. Çekmedi polisleri. Ben de; “Zaten yeni bir eylemden çıkmışım ikinci bir eylemi de burada yapalım” dedim ve oturdum, Semra vekil de gelip oturdu. Tam bir despotluk, tam bir faşizmle karşı karşıyayız.

Peki, bu süreçte yalnız bırakıldığınızı düşünüyor musunuz? Örneğin az önce milletvekili arkadaşlarımın gelmesini isterdim dediniz…

Ben tam tersine hiç yalnız değildim. Dünyanın her yerinden insanlar geldi. Karadeniz’den grup grup insanlar geldi. Oradan bir sürü şey getirenler olmuştu. Ben kendi adıma bu kadar çok ziyaretçi, bu kadar sahiplenme beklemiyordum. Buna çok mutlu oldum. Dört dörtlük bir sahiplenme oldu.

Kırgınlığınız var mı?

Hiç yok. Herkes kendine yakışanı yaptı diyeyim…

“DEMOKRASİ CEPHESİ BİR ARADA DURAN MİLYONLAR OLACAK”

Son olarak, yeni partiler üzerinden güncel siyasi gelişmelere ilişkin yorumunuzu almak isterim. Bu parti hazırlıklarına nasıl bakıyorsunuz? Bir erken seçim bekliyor musunuz?

Ben gelebilecek bütün partiler için şunu söyleyebilirim; Türkiye bir halklar, inançlar zengini ülkedir, mozaiktir. Buna göre bir perspektif geliştirirlerse Babacan hareketi başarılı olabilir. Babacan’da siyasi deneyimi olan biridir. Geçmişte mevcut iktidarda denenmiş kadrolar az çok bellidir. Bir şey yaşanırken ortaya irade koyup; “Sen yanlış yapıyorsun” diyen çıktı mı? Bir Mustafa Yeneroğlu çıktı. Bunun ötesinde çok fazla kimse çıkmadı. Dolayısıyla tüzüğü filan ortaya çıkar o zaman daha iyi değerlendirilir. Sağda bir partidir, bu nettir. Eğer AKP çevresine hitap eden bir parti olarak çıkacaksa AKP’den çok da farklı bir şey beklememek lazım. En fazla AKP’nin ilk dönemlerine benzer.

Sayın Selahattin Demirtaş’ın demokrasi bloğu çağrısı var. Bundan ne anlamalıyız? CHP-HDP ortaklığı mı anlamalıyız yoksa daha geniş bir şey mi? Şu an bunun için yapılan görüşmeler var mı?

Ben parlamentoda değilim, orada yapılanlardan haberdar değilim. Daha çok Kürdistan’dan bakıyorum. Aynı zaman DTK Eş Başkanı’yım. Bizim hedefimiz bellidir; Kürt sorunun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi. Demokrasi bloğu önemli, çünkü AKP’nin politikalarından muzdarip olan çok çeşitli kesimler var. Eskiden sınırlıydı, şimdi herkes nasibini aldı. Şimdi ötekileştirilmiş bütün toplumsal kesimler var. Bu kadar çok kesimin olduğu bir yerde, tam da böyle bir zamanda bir demokrasi cephesinin oluşması gerekiyor. Kürt sorununun çözümü, demokrasi çıtasının yükseltilmesi, Avrupa Birliğine giriş, Orta Doğu politikası üzerinde ortak ilkeler altında birleşebilir.  Bununla birlikte böyle bir cephe oluşabilir. Demokrasi cephesi gerçekleştiğinde Türkiye’de siyaset yapanlar kendisine çekidüzen vermek zorunda kalacak. Çünkü demokrasi cephesi bir arada duran milyonlar olacak.

[Eylem Yılmaz] 8.3.2020 [Kronos.News]

İran’da koronavirüs korkusundan etil alkol içen 7 kişi öldü birçok kişi kör oldu

İran’da koronavirüs salgınına iyi geldiği düşünülen, endüstri amaçlı üretilen kimyasal etil alkol içen 7 kişinin hayatını kaybettiği, birçok İranlının da kör olduğu öğrenildi.

BOLD- Çin’den sonra koronavirüs salgınının en yaygın olduğu ülke olan İran’da akıllara durgunluk veren bir olay yaşandı. Ülkenin güneybatısındaki Ahvaz kentinde koronavirüse iyi geldiğini zannederek endüstriyel alkol tüketen 7 kişi hayatını kaybetti. Endüstriyel alkol içenlerin bir kısmı ise görme yetisini yitirdi.

ÖLÜ SAYISI ARTABİLİR

Endüstriyel alkol tüketenlerin sayısının 48 olduğu ve tamamının zehirlendiği öğrenildi. Ahvaz şehri yetkilileri, etil alkol kullanan sayısının daha fazla olabileceğini ve ölü sayısının daha da artmasından endişe duyulduğunu açıkladı.

[BoldMedya] 8.3.2020

8 Mart günü Taksim Meydanı kadınlara yasak!

İçişleri Bakanlığının yürüyüş yasağının delinmesine karşın Taksim’e çıkan metro istasyonunu kapattıran İstanbul Valiliği, Taksim-Kabataş Füniküler hattı seferlerini de durdurttu.

BOLD- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun haftaiçi ‘Kadınlar her yerde yürüyüş yapabilir, Taksim hariç’ açıklamasının ardından 8 Martta gözler Taksim’e çevrildi. İçişleri Bakanlığının yürüyüş yasağının delinmesine karşın Taksim’e çıkan metro istasyonunu kapattıran İstanbul Valiliği, Taksim-Kabataş Füniküler hattı seferlerini de durdurttu.

Valilik kararını İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Sözcüsü Murat Ongun, sosyal medya hesabından paylaştı. Ongun paylaşımında, “İstanbul Valiliği’nin kararı ile M2 Yenikapı-Hacıosman metro hattı Taksim istasyonunun tamamı, Şişhane istasyonu İstiklal ve 6. Daire giriş-çıkışları ile F1 Taksim-Kabataş Füniküler hattı yolcu alımına kapatılmıştır. Ulaşıma açılma kararı da yine Valilikçe belirlenecektir” dedi.

TAKSİM BARİYERLERLE ÇEVRİLDİ

Öte yandan bariyerlerle çevrilen Taksim’e yaya geçişleri belirli yerlerden yapılabiliyor. Önlemler çerçevesinde trafiğe kapatılacak yollar şöyle: Taksim Meydanı (Büfeler Önü)- İstiklal Caddesine bağlanan yol, Refik Saydam Caddesi’nden Asmalı Mescit Caddesi’ne giriş-çıkış, Ensiz Sokak-İlk Belediye Caddesi kesişimi, Balo Sokak-Turnacıbaşı Caddesi kesişimi, Sadri Alışık Sokak-Atıf Yılmaz Caddesi, Yeni Çarşı Caddesi, Kumbaracı Yokuşu, Turnacıbaşı Caddesi, Meşelik Sokak ve Sadri Alışık Sokak’tan İstiklal Caddesi’ne gidiş istikameti, Yeni Çarşı Caddesi-İstiklal Caddesi kesişimi Taksim Tünel girişi İstiklal Caddesi istikameti.” Alternatif güzergâhlar ise Gümüşsuyu Caddesi, Tarlabaşı Bulvarı, Refik Saydam Caddesi, Sıraselviler Caddesi olarak belirlendi.

KADIN DÜŞMANI

Kadın gazeteciler Mehveş Evin ve Banu Güven de valiliğin bu kararına tepki gösterdi. Evin sosyal medyada hesabından yaptığı paylaşımda, ”Pazar günü, herkesin ulaşım hakkını çiğneyerek kadınlar günü yürüyüşünü engelleme çabaları. Kadın düşmanı, barış düşmanı, halk düşmanı” ifadelerini kullandı.

[BoldMedya] 8.3.2020

Oslo’da Türkiye’deki tutuklu kadınlar için yürüdüler!

Norveç’in başkenti Oslo’da bir grup kadın ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ nedeniyle Türkiye’de tutuklu bulunan kadınlar için yürüyüş düzenledi.

BOLD-Oslo merkezli Den Norske Hizmetbevegelsen (DNHB) sivil toplum kuruluşunun düzenlediği ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ etkinliğinde bir grup kadın Norveç Kraliyet Sarayı’nın önünden başlayarak, Oslo Meclis Binası’nın önüne kadar yürüyüş düzenledi.

Kadın katılımcılarının organizatörlüğünde gerçekleştirilen yürüyüşte, Türkiye hapishanelerindeki mağdur kadın ve çocukların seslerinin duyurulması amaçlandı. Ellerinde taşıdıkları dövizlerle Oslo Meclis Binası önüne kadar gelen kadınlar, bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Yapılan açıklamada özgürlük ve demokrasinin hüküm sürdüğü günümüz dünyasında kadınların ve çocukların Türkiye’de maruz kaldıkları sürecin kabul edilemez olduğu vurgulandı.

[BoldMedya] 8.3.2020

'Erdoğan’ın hastalığı Sara’dan dolayı epileptik davranış biçimi...''

Gazeteci ve yazar Ahmet Nesin, Rusya'daki görüşmede ortaya çıkan ve Türk heyeti için utanç kabul edilen manzarayı yorumlarken ilginç tanımlamalarda bulundu

Nesin'e göre Erdoğan'ın davranışları normal değil ve bir hastalığı işaret ediyor. Nesin'in artigercek.com sitesinde çıkan yazısından ilgili bölüm şöyle:

(...)

Önceki gün yapılan görüşmeden 14. ateşkes çıktı. Biz ateşkes dediğimizde terörist olup, suçlanıyoruz, Putin ve Trump dediğinde savaş diyenler birdenbire hazrola geçiyorlar. Ve sonuçta komik bişey çıkıyor ortaya, BARIŞ demek yasak değil ama savaş da serbest. Ne zamana kadar serbest, Putin dur diyene kadar.

Kimsenin bu ateşkesten ciddi bir umudu yok, umudu yok da bu gayrı ciddi politika nereye kadar gidecek. Nereye kadar devlet başkanlarına “Dostum” diye hitap edilecek. Biliyor musunuz, bütün bu işi bozan o “Dostum” sözcüğü. 17 yıldır Türkiye’nin başına ne geldiyse o “Dostum” sözcüğü yüzünden geldi.

Neden böyle oldu, hani kimi meşhur meraklıları vardır ya, bir artistle tanışıp fotoğraf çektirirler de sonra 40 yıllık arkadaşlarıymış gibi anlatırlar, işte Erdoğan da o tiplerden birisi. Siyaset bilmediğinden tanıştığı bütün devlet adamlarını 2. görüşmeden sonra mahalle arkadaşı sanmaya başlıyor ve kıyamet de işte o zaman kopuyor.

Anlatılanlara bakılırsa Erdoğan da mahallenin efesi yada kabadayısı gibiymiş ya, ters bişey yapan yada kendisine ters gelen bir konu olduğunda hemen kin duyuyor ve düşman belliyor. Bunu sadece devlet nezdinde yapmıyor, bir dönem kendisini bişey sanıp da destekleyen liberallere de aynı muameleyi yapıyor, siyasi tartışmalardan dolayı onu terk eden arkadaşlarına da.

Erdoğan’ın hastalığı megalomaniyi geçti, başta babam olmak üzere o kadar megaloman (Hakkıyla olanlar) tanıdım ki, bir psikolog kadar iyi bilirim konuyu. Hakkıyla megaloman olanın şöyle bir özelliği vardır, gerçekten bilgi sahibidir ve az yanılır. Zaten megalomanın hakikisi bilmediği konuda fazla konuşmaz, konuşuyorsa yeteri kadar olgunlaşmamış demektir.

Erdoğan’ın hastalığı önce Sara’dan dolayı epileptik davranış biçimi (Saldırganlık o yüzden) bir de vazgeçilmez olduğunu zannetmek. Kendisinden önceki bütün yaşananları yok sayması da o yüzden, bir cumhuriyeti kurmadığı kaldı ama fazla değil, biraz bekleyin, “Esas, öz ve hakiki cumhuriyeti ben kurdum” demesine az kaldı.

Bu vazgeçilmezlik ve epileptik davranış biçimine bir de vazgeçilmezlik eklenince kendisini mahallesinde sanıp horozlanmaya başlıyor. Bu öyle bir duygu ki, anında kendisinden geçip çiftçiye küfrediyor, bakan dövüyor, gazeteci tersliyor, ülke liderlerine saldırabiliyor, uluslararası platformu terk edebiliyor.

“Dostum” zor bir laftır, benim şu an 5 tane yoktur, olmaması da gerekir zaten. Hele iki ülke lideriysen olanaksızdır, çünkü orada ülke çıkarları vardır ve her zaman çatışmaya yada tartışmaya müsaittir.

Mesela “Dostum” benim uçağımı düşürmez, hatta başbakanıyla ben düşürdüm, sen düşürdün kavgasına hiç girmez. “Dostum” dediğin kişinin uçağını düşürürsen, konsolosunu öldürürsen, o da sana bir gün dostluğunu gösterir, az kaldı hele bir ateşkes 20’lere gelsin, bak o zaman sen de oturamayacaksın Putin’in karşısında. Sandalyene tekme bu işin başlangıcıydı Erdoğan.

[Samanyolu Haber] 8.3.2020

Cadı avında 85 kadın hayatını kaybetti

Kimi için anne, kimi için evlat kimi için kardeş , kimi için de belki bir eş.Listeyi uzatmak mümkün ama değişmeyen bir gerçek var ise o da dünyanın onlar olmadan güzel olamayacağı.Kadınlar… Değerleri anlatılamayacak kadar büyük, yoklukları yüreklerde derin yara…

Dünyanın dört bir yanında kadınlar türlü türlü şiddete maruz kalıyor.Türkiye için bu tablo daha da vahim.Verilere göre, 2017’de 409, 2018’de 440, 2019 yılında ise 474 kadın erkekler tarafından ekonomik sıkıntı, boşanmak istemesi ya da barışma isteğini reddetmesi gibi nedenlerle öldürüldü.

Bu istatistiklere dahil olmayan cinayetler de var tabi.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün ardından yapılan hukuksuzluklar, işkenceler, cezaevlerinde ilaçlarının verilmemesi gibi olaylar neticesinde 85 kadın hayatını kaybetti. Dile kolay… Tam 85 can… Kimi anne olmayı bekliyordu, kimi de evladının yolunu gözlüyordu.Kimi de üzerine yapışan iftira gömleğini çıkarmaya çalışıyor kimi de yüreğinde dert biriktiriyordu.

Yine bu süreçte 48 çocuk(0-18) yaş arası hayatını kaybederken, 33 anne ise evlatlarını(0-18 yaş) toprağa verdi.

85 sayısı bitenhayatlar.com'un kendi çabalarıyla tespit edebildiği sayı.Gerçekte bu rakamın daha yüksek olduğu kesin.Kesin olduğu kadarda yürek dağlayıcı.

Cadı avının kurbanı olanlardan hepsinin ayrı hazin bir öyküsü var.Biz ise onların anısına sadece birkaç tanesinin hikayesini anlatacağız.

Halime Gülsu zulme uğrayan kadınlardan biriydi.15 Temmuz sonrası cadı avının kurbanı olmuştu. İngilizce öğretmeniydi. Yardımseverdi ve derdi olanla oturup dertlenirdi. Mazlumlara yardım etmenin bir gün suç olacağını nereden bilebilirdi ki… Dünyadaki insanların bu kadar kötü olabileceği belki de hiç aklından gelmemişti. Halime öğretmen ve arkadaşları 20 Şubat 2018’de ihtiyaç sahipleri için içli köfte yaparken gözaltına alındı,  daha sonra da tutuklandı.

Suçu yardıma muhtaç olanlara el uzatmaktı. Sancılı hapishane günleri başladı Halime öğretmen için,   zira Gülsu sistemik lupus eritematozus hastası idi. Tüm ısrar ve isteklerine rağmen ilaçları verilmedi. Bu sebeple cezaevinde 2 defa komaya girdi ve dili boğazına kaçtı. Pek çok yetkiliye ilaçlarını alabilmesi için mektup yazdı ancak hiç birine cevap alamadı.Hatta yazdığı son mektubunda Gülsu ;

“Hastalığım (sistemik LUPUS) son derece ölümcül. İlaçlarım verilmiyor. Gardiyanlar yalan söylediğimi düşünüyor ve beni azarlıyorlar. Cezaevi kuralları gereği revire çıkmak için defalarca sayısını dahi hatırlayamadığım ve üzerine ‘Acil’ ibaresi düştüğüm dilekçelerime cevap verilmedi ve revire de götürülmedim”

İfadelerini kullanmıştı. Halime Gülsu göz göre ölüme sürüklendi. Doktor raporlarına rağmen ilaçları verilmeyen ve hastaneye sevk edilmeyen Gülsu, 28 Nisan 2018’de cezaevinde hayata gözlerini yumdu.

Bir başka kadın ise Hamide Şenyurt.

Şenyurt işini çok seven bir anaokulu öğretmeniydi. Mesleğine ve öğrencilerine yürekten bağlı, heyecanlı bir öğretmendi. Ta ki 15 Temmuz’un kurbanı olana kadar. Çok büyük istekleri yoktu hayattan tek isteği iyi bir öğretmen iyi de bir anne olmaktı.

Anne olacaktı ancak onun için bu süreç çok sancılı geçmişti. Tam 8 defa düşük yapmıştı. Sonuncu bebeği anne karnına tutunmayı başarmıştı.Bu sefer anne olacaktı. Hatta öyle ki minik yavrusunun patiklerini bile hazırlamıştı. Ancak onu çok ağır bir imtihan bekliyordu. Doğumuna kısa bir süre kala KHK ile mesleğinden ihraç edildi Hamide öğretmen. Yaşadığı üzüntü neticesinde önce bebeğini kaybetti. Bebeğinin cenazesinde “cennette buluşuruz yavrum” diye gözyaşları döktü. Yüreği kaldıramadı bu iki acıyı. Kanser hastalığına yakalandı. Yürüyemez haldeyken polisler gözaltına aldı. Ancak hastalığının son evresinde olduğu için serbest bırakıldı. İki hafta sonra ise Hamide öğretmen hayata gözlerini yumdu. Geriye hayalleri, umutları bir çiftte bebek ayakkabısı kaldı.

Havva Civelek. Görüş yolunda hayatını kaybeden çileli bir anne.

Kırıkkale Keskin cezaevinde bulunan oğlu Enes Evren Civelek’i ziyarete gidiyorlardı. Her görüşte Düzce’den Kırıkkale’ye gitmek ailece çok zor oluyordu. Ancak ana yüreği evladını görmeden yapamazdı isterse evladı dünyanın diğer ucunda bile olsaydı.
Defalarca başvurmalarına rağmen memleketleri Düzce Cezaevine sevk edilme talebi bakanlık tarafından bir türlü kabul edilmemişti. Kader hükmünü yine bir cezaevi görüşü yolunda vermişti.Ailece trafik kazası geçirdiler. Havva Civelek(58), çok sevdiği torunları Betül (3) ve Naime Civelek (8) ile Emin Balıkçı hayatını kaybetti. Enes Evren Civelek, gözünün nuru evlatları, annesi ve kayınpederinin canazesine elleri kelepçeli getirildi.Ağır imtihana maruz kalan , kazada iki evladını kaybeden ve kazadan yaralı kurtulan Hatice Civelek tarihe geçecek şu cümleleri kurmuştu. “Ben, evlatlarını, babasını, işini, sağlığını kaybetmiş bir insan olarak sizden yardım istiyorum. Hayattaki tek dayanağım olan (ki eşim için de aynısı söz konusu) eşime çok ihtiyacım var. Evlatlarının cenazelerinde bir arada olamayan, birbirine sarılıp ağlayamayan bizler gerçek manada zor günler geçiriyoruz. “ ifadeleri vicdanı olanların yüreğine bir hançer gibi saplanmıştı.

Acının, gözyaşının bir diğer adı Hicran Dalga’ydı.

O da diğer mağdur yakınları gibi suçsuz yere cezaevinde yatan eşini ziyarete gidiyordu. Hatay’dan yola çıkmışlardı. Nerden bilebilirdi ki bu çileli dünya hayatında kendisinin son yolculuğu olacağını…Dalga’nın içinde bulunduğu araç Sivas Sarkışla’da trafik kazası geçirdi. Kazada vefat eden sadece Hicran Dalga değildi elbette. Abisi ve 3 yeğenini de kaybetti.

Acı haber cezaevindeki baba Lütfü Dalgaya tez ulaşmıştı. Eşiyle birlikte 5 akrabasını kaybeden baba Lütfü Dalga’ya cezaevi dar geliyordu. Nasıl gelmezdi ki? Cezaevi yönetimi gürültü yaptığı gerekçesiyle acılı babayı hücreye kapattı. Daha sonra eşinin cenazesine hücreden çıkartılıp elleri kelepçeli bir şekilde getirildi. Minik kızı artık hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Acılı baba cenaze töreninde “Artık sabretmek için bir sebebim yok” diyerek yürekleri dağlamıştı.

Nereden ödenirdi ki annelerin hakkı ödenmezdi tabi. Zira cennet onların ayakları altındaydı. O annelerden biriydi Firdevs Karabekmez. Yıllardır gözünden sakındığı evladı haksızlığa uğramış ve cadı avı kurbanı olmuştu. Adıyaman Cezaevine eşiyle birlikte evlatlarınız ziyaret  etmek için yola çıkmışlardı. Heyhat ne yazık ki evlatlarını son bir defa olsun göremediler. Geçirdikleri trafik kazasında Anne Firdevs Karabekmez hayatını kaybetti. Yaralanan baba ise eşinin vefat ettiğini duyunca  olanlara daha fazla dayanamadı o da hakka yürüdü.

Hayırsever bir esnafın eşiydi Hatice Gündebahar.

Eşi ise Aydın’da bir kırtasiye dükkanı işletiyordu.15 Temmuz’un ardından cadı avından Gündebahar ailesi de nasibini almıştı. Eşi tutuklanmış hayatın ağır yükü Hatice ablanın omuzlarına kalmıştı. Eşinin tutuklanmasının ardından dükkanlarını bir müddet daha işletmeye çalıştı ama olmadı. Hayat yükü ağır geldi ona ve dayanamadı refikayı hayatının başına gelenlere. Evde kimsenin olmadığı bir sırada tavana asılı bir iple intihar ederek hayatına son verdi.

İlkay Mutlu, 38 yaşında işini çok seven bir öğretmendi. Hem kendisi hem de eşi KHK’ların kurbanı oldu mesleklerinden atıldı. İlkay Hoca’ya yaşadıkları çok ağır gelmişti çünkü suçlu değildi ve bunu kimseye anlatamıyordu. Kanser hastalığına yakalandı. 30 Ağustos 2018’de hayata gözlerini yumdu. Asıl olanlar bundan sonra oldu. Onu görevden ihraç edenler vefatından sonra “pardon siz suçsuzmuşsunuz” diyerek görevine iade etti ama her şey için çok geçti.Bir hesap daha Mahkeme-i Kübra’ya kaldı.

Bir başka masum, hayatının baharında, henüz 30 yaşında. Kur’an hafızı. Adı Nesrin Gençosman. Cadı avı onu Ordu’da yakaladı. Tutuklandıktan 41 gün sonra cezaevinin sağlıksız koşullarında zatürre mikrobuna yakalandı. Cezaevi yönetimi Gençosman’ın rahatsızlığını dikkate almayarak geçiştirdi. İlaçları verilmeyince de komaya girerek daha ilk mahkemesine çıkamadan hayatını kaybetti.

Eğer mahkemeye çıkabilseydi suçsuz olduğunu anlatmaya çalışacaktı ama olmadı. Nesrin Gençosman’ın küçük yaşlardan beri hafız olduğunu belirten bir yakını onu şöyle tanımlamıştı: ”Tek işi Kur’ân öğretmekti. Melek gibi bir insandı. Onu tanıdığım 15 yıl boyunca hiç kimseyi incittiğini görmedim. Şimdi hakikaten de melek oldu… Birisine bağırdığını, sesini yükselttiğini hiç duymadım. Etrafında bulunan maddî durumu kötü öğrencilere yardımcı olur, soğuk kış günlerinde onların mont-pardesü almasına yardım ederdi. Acımız, yüreğimizdeki yangın çok büyük. “

Ve pek çok kişinin yakından tanıdığı Maden ailesi.  36 yaşındaydı ve anaokulu öğretmeniydi. Türkiye’deki zulüm onlar için hayatı artık yaşanılmaz hale getirmişti. Sonunda her ne kadar zor olsa da ailecek çok sevdikleri vatanlarını terk etmeye karar verdiler. Ama bu onların da son yolculuğu oldu. Anne Nur Maden, Fizik Öğretmeni Baba Hüseyin Maden, Nadire (13) Nur (10) isimli iki kızı ve Feridun (7) isimli bir oğlu bindikleri teknenin alabora olması neticesinde Ege denizinde hayatını kaybetti.

Bir aile yok oldu. Maden ailesinin çocuklarının cansız bedenleri Midilli Adası’nın Lesvos Plajı’na vurdu. Aylan Bebek için günlerce konuşan kamuoyu Maden ailesi için adeta suspus oldu.

Öldükten sonra bile örnek olan bir yaşamdı onunkisi.Tayland asıllı Rana Öztürk.Eşinin suçsuz yere aylarca hapishanede kalmasını gururuna yediremedi. Kalp krizi geçiren, 3 çocuk annesi genç kadın, hayatını kaybetti. Öztürk yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da insanlığa umut oldu. Tıpkı diğer haksızlığa uğrayanlar gibi. Öztürk’ün ailesi kızının organlarını nakil bekleyenlere bağışladı.

Denizli’den gelen öyle bir haber vardı ki dinleyenler için kurşundan ağırdı. 15 Temmuz sonrası yüzbinlerce insan gibi’ın da hayatı karamıştı. Seher hanım eşinden boşanmış ve 17 yaşındaki Serebral Palsi hastası oğlu Eyüp Öztürk ile birlikte yaşıyordu. Anne Seher Baş ile oğlunun, engelli maaşı ile belediyeler ve komşulardan gelen yardımlarla geçinmeye çalışıyordu. Oğlunun durumu ve uğradığı toplumsal linç hayatı onun için yaşanılmaz bir noktaya getirmişti. Baş sık sık komşularına, “Oğlumu da öldürüp intihar edeceğim” diyordu.Toplum her zamanki gibi bu feryada da duyarsız kalmıştı. Anne Baş av tüfeğiyle önce engelli oğlu Eyüp Öztürk’e doğrulttu ve kafasına ateş ederek öldürdü , ardından yine aynı tüfekle kendini başından vurarak intihar etti.

Genç bir anne Tuğba Erdoğan. Henüz yeni doğum yapmıştı. KHK mağduru eşinin cezaevinden çıkacağı günü hasretle bekliyoru. Ama olmadı. Erdoğan Yozgat’ın Sorgun ilçesinde geçirdiği kazada hayatını kaybetti.2 aylık bebeğine doyamadan bu dünyadan göçüp gitti. Eşi Mehmet Reşit Doğan Sincan Cezaevi çıkışında eşi ve çocuğunun kendini beklediğini düşünüyordu. Talihsiz baba tahliye olduğuna daha sevinemeden aldığı acı haberle yıkıldı.

Bir başka masum Zeynep Binen. Diyarbakır’da tıbbi sekreter olarak çalışırken 675 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Binen, altı aylık hamile iken yaşadığı üzüntü ve stres sonucunda geçirdiği beyin kanaması sebebiyle karnındaki bebeği ile birlikte vefat etmişti.

Hatice Akçabay sürecin yok ettiği bir ailenin bireyi. 15 Temmuz’dan on binlerce öğretmen gibi onun ve eşi Murat Akçabay’ında hayatı altüst oldu. Hizmet Hareketi’yle bağlantıları nedeniyle haklarında arama kaydı çıkartılınca 23 ay saklanmak zorunda kaldılar. Endişeleri ikisinin de tutuklanıp, üç çocuklarının ortada kalmasıydı. 18 Temmuz 2018 gece yarısı Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışırken botları alabora oldu. Hatice Akçabay(36), ve üç oğlu Ahmet Esat(6), Mesut(5), Bekir Aras(1) Meriç’in sularında can verdi. Aileden geriye sadece baba Murat Akçabay kaldı.

Meriç nehrinin soğuk sularında bindikleri botun batması sonucu hayatını kaybeden 28 yaşındaki Aslı Doğan ile ailesi(Fahrettin Doğan (30) çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5)), aynı botta bulunan Ayşe Abdürrezzak ve ailesi(Halil Münir (3) ve Abdülkadir Enes’e (11)),Atina’da yaşadıklarına dayanamayan ve  hayatını kaybeden Esma Uludağ, eski hakim olan eşinin hapiste olmasına dayanamayıp İstanbul Başaksehir’de 9. kattaki evinden atlayarak intihar eden Adalet Betül Çavdır, strese bağlı aort damarının yırtılması sonucu hayatını kaybeden Emniyet Müdürü Hayati Akça’nın eşi Ayşegül Akça, tutuklu iki evladına hasret giden eski Milli Güreşçi Sebahattin Kasap’ın annesi Fatime Kasap, tutuklu damadını cezaevinde ziyaret ettikten sonra çıkışta karşıya geçmek isterken kamyon çarpması neticesinde vefat eden Hatice Atasever…Mazlumlar listesi maalesef uzayıp gidiyor.

Biten Hayatlar ekibi olarak daha buraya yazamadığımız pek çok hikaye var. Yazarken boğazımızı düğüm düğüm yapan bazı ayrıntılara girmeye ise yüreğimiz dayanamadı.  Bu vesileyle uğradıkları haksızlıklar,baskılar,işkenceler ve zulümler sebebiyle hayatını kaybeden kadınları Dünya Kadınlar Gününde rahmetle ve saygıyla anıyoruz.

Hayatını Kaybeden Kadınlar ve tarihleri

1- Adalet Betül Çağdır🔸27 Mart 2018
2- Aslı Doğan 🔸13 Şubat 2018
3- Aslıhan Dayan🔸16 Ağustos 2018
4- Aydan Menderes🔸26 Temmuz 2016
5- Aysel Özdemir🔸05 Eylül 2018
6- Ayşe Abdürrezzak 🔸13Şubat 2018
7- Ayşe Ateş 🔸28 Haziran 2019
8- Ayşe Aydın  🔸28 Şubat 2018
9- Ayşe Balık🔸02 Mart 2019
10- Ayşe Çalışkan 🔸30 Mart 2018
11- Ayşe Doğan🔸08 Ağustos 2019
12- Ayşe Şahin🔸18 Ağustos 2018
13- Ayşegül Akça 🔸04 Ocak 2018
14- Ayşegül Öztürk 🔸08 Eylül 2014
15- Canan Deniz🔸17 Haziran 2019
16- Dilek Kevci 🔸27 Kasım 2018
17- Dudu İnce Çelikten🔸23 Temmuz 2018
18- Emine Filiz🔸29 Ağustos 2019
19- Emine Yürükçü 🔸12 Haziran 2019
20- Esma Uludağ🔸29 Nisan 2019
21- Esma Özgül  🔸31 Ekim 2018
22- Fadime Güler🔸07 Aralık 2019
23- Fatime Kasap 🔸04 Ocak 2019
24- Fatma Alpay 🔸06 Ekim 2018
25- Fatma Kalem🔹12 Subat 2020
26- Fatma Kaya 🔸13 Mayıs 2019
27- Feride Afşar 🔸08 Eylül 2018
28- Fikriye Çağlar 🔸05 Ağustos 2018
29- Filiz Düvencioğlu🔸17 Ocak 2018
30- Firdevs Karabekmez  🔸15 Mart 2018
31- Firdevs Pekgüzel🔸06 Mayıs 2019
32- Gülcan Aracı🔸22 Nisan 2017
33- Güler Demirbağ🔸14 Mayıs 2018
34- Gülyeter Aydın  🔸28 Şubat 2018
35- Gülhan Köseler 🔸18 Kasım 2018
36- Gülhanım Sessiz 🔸21 Eylül 2018
37- Habibe Eyüpoğlu 🔸03 Şubat 2018
38- Habibe Sevinç Çimen🔸10 Ocak 2019
39- Hacer Atasever🔸11 Ocak 2019
40- Halime Gülsu🔸27 Nisan 2018
41- Hamide Şenyurt🔸13 Haziran 2017
42- Hatice Akçabay🔸18 Temmuz 2018
43- Hatice Demirci 🔸18 Ekim 2018
44- Hatice Ezgi Orçan🔸08 Mayıs 2018
45- Hatice Gündebahar🔸12 Haziran 2017
46- Havva Civelek  🔸07 Aralık 2018
47- Hayriye Öztürk🔸09 Mayıs 2019
48- Hicran Dalga🔸25 Eylül 2019
49- Huriye İnce🔸26 Temmuz 2019
50- İlhan Ataman 🔸18 Aralık 2018
51- İlkay Mutlu🔸30 Ağustos 2018
52- İsimsiz Anne (Konya Ereğli Cezaevinde bebeği ile)🔸05 Kasım 2017
53- Kadriye Irmak🔸28 Ekim 2019
54- Kevser Sezer🔸27 Eylül 2019
55- Lale Yıldız 🔸22 Mayıs 2019
56- Meltem Zenbil🔸27 Eylül 2019
57- Meral Barut🔸03 Ağustos 2019
58- Nazmiye Dabak03 Ekim 2018
59- Nesrin Gençosman🔸11 Temmuz 2018
60- Nevin Dağ🔸28 Ağustos 2018
61- Nihan Nur Çetiner 🔸12 Aralık 2018
62- Nilüfer Gül Çiftçi 🔸10 Mayıs 2019
63- Nur Maden  🔸21 Kasım 2017
64- Okşan Ayhan 🔸25 Ekim 2018
65- Özlem Kurt 🔸05 Aralık 2017
66- Özlem Özkan🔸14 Temmuz 2018
67- Pınar Çınar🔸30 Haziran 2017
68- Rana Öztürk 🔸21 Kasım 2017
69- Rukiye Öztürk🔸16 Temmuz 2018
70- Seher Baş🔸16 Şubat 2018
71- Sena Aksoy🔸29 Temmuz 2018
72- Serpil Tavşanlı🔸24 Ekim 2019
73- Sevgi Balcı 🔸25 Ağustos 2017
74- Sibel Taşdemir🔸07Ağustos 2017
75- Süeda Çeliktürk🔹16 Ocak 2020
76- Sümeyye Avcı 🔸29 Temmuz 2018
77- Şafak Demir 🔸03 Temmuz 2018
78- Şebnem Zehra Şen 🔸09 Eylül 2018
79- Tuğba Erdoğan🔸16 Kasım 2016
80- Tuğçe Ölçer 🔸10 Haziran 2017
81- Ülvan Çullukoğlu 🔸27 Ağustos 2017
82- Yadigar Handanoğlu🔸16 Ağustos 2018
83- Zeliha Sungur🔸03 Mayıs 2018
84- Zeynep Binen🔸08 Ekim 2017
85- Zeynep Bozkurt🔸03 Nisan 2019

Kaynak: bitenhayatlar.com

[Samanyolu Haber] 8.3.2020

Brüksel’den ‘8 Mart’ çağrısı: Türkiye cezaevlerindeki binlerce kadın ve çocuğu bırakın

8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde programlar düzenlendi. Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen programda Türkiye’de yaşanan sosyal soykırım ve kadınların ve çocukları bu durumda yaşadığı hukuksuzluklar gündeme getirildi.

Türkiye cezaevlerinde 11 binden fazla kadın ve bine yakın çocuğun 15 Temmuz sonrası hukuksuzca tutulduğunun belirtildiği programda, bir an önce mağduriyetlerin giderilmesi istendi.

Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan insan hakları derneği ‘OTHERS’ gönüllüleri 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolasıyla gerçekleşen “Marche mondiale des Femmes” isimli yürüyüşe katıldı. Grup yürüyüş sırasında taşıdıkları pankart ve dağıttıkları broşürlerle Türkiye’de yasanan kadın hakları ihlallerine dikkat çekti.

Türkiye’de hapishanelerde bulunan veya dışarıda hukuksuzluğa uğrayan yazar, akademisyen, öğretmen, gazeteci, öğrenci ve anne birçok kadının mağduriyetleri gündeme getirildi.

Programda tutuklu gazeteci Ayşenur Parıldak, Meriç’i geçtikten sonra Yunanistan’da hayatını kaybeden Esma Uludağ, KHK mağduru eğitimci Acun Karadağ, Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya, cezaevinde hayatını kaybeden Halime Gülsu başta olmak üzere mağdur birçok kadının yaşadıkları gündeme getirildi.

“Marche mondiale des Femmes” 2000 yılında Kanada’nın Quebec şehrinde bulunan Fédération des femmes du Québec tarafından kuruldu. O tarihten itibaren yürüyüşler, New York, Bombay ve Brüksel dahil olmak üzere birçok önemli şehirde gerçekleştiriliyor.

Almanya’da KHK’lı ve tutuklu kadınlar unutulmadı
8 Mart dolayısıyla Almanya’nın Stuttgart şehrindeki Peaceful Actions gönüllüleri KHK’lı ve tutuklu kadınlara ses olmak için türküler söyledi.Çocuklar ise demir parmaklıkların arkasına geçerek yüzlerce cezaevlerindeki bebekler ve annelere dikkat çekti.

[TR724] 8.3.2020

Amsterdam’da, Türkiye’de hapisteki 11 bin kadına destek eylemi [Basri Doğan]

BASRİ DOĞAN | AMSTERDAM, TR724

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da düzenlenen eylemde Türkiye’deki cezaevlerinde tutsak olan 11 bin kadının sesi dünyaya duyuruldu.

Annelerin ve çocuklarının serbest bırakılması için çağrıda bulunan aktivistler, ellerindeki dövizlerle yaşanan trajedileri kamuoyuyla paylaştı. Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) ve gönüllü aktivistler tarafından organize edilen protesto için bisikletleriyle Amsterdam Dam Meydanı’ndaki Kraliyet binası önüne gelen eylemciler burada basın açıklaması yaptı.

Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) basın açıklamasında şunlara değinildi: ’’8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanır iken peki Türkiye hapishanelerindeki kadınlar ne durumdalar? 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Türkiye’de AKP rejiminin baskısı ile 11 bin kadın ve 780  bebek hala hapiste bulunuyor. 15 Temmuz sonrası OHAL kapsamında tutuklanan 11 bin kadın ve 800’ün üzerindeki bebeğin mağduriyetleri 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde de devam ediyor. Bu amaçla BrokenChalkPlatfom kadınlara destek için Amsterdam’da Hollandalı aktivistler ile buradayız.


HAPİSHANELERDE Kİ KADIN VE ANNELER İÇİN BURADAYIZ

Türkiye’de hapsedilen annelere ve kadınlara umut vermek, onlarla dayanışma içinde olduğumuzu söylemek ve yalnız olmadıklarını hatırlatmak adına  bu gün Amsterdam Dam Meydanındaki Özgürlük meydanındayız. Hapishanelerdeki kadın ve anneleri güçlendirecek, sevgi ve umut dolu bir eylem için buradayız. Hapishanedeki kadınlara umut vermek ve güçlendirmek için, sivil toplum kuruluşlarına amnesty internatinal, insan hakları örgütleri vb kurumlara çağrıda bulunmak istiyoruz.

11 BİN KADIN HAPİSTE TÜRKİYE KADINLAR İÇİN CEHENNEME DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA

11 bin kadın Türkiye hapishanelerinden çıkmasını istiyoruz.Onlar için onlar ile dayanışma için bu gün Amsterdam’dayız. En az 11 bin kadının hapislerde bulunduğu, her gün onlarcasının suçsuz yere gözaltına alındığı, on binlercesinin işlerinden atılıp, hapsedilen eşlerinin ya da çocuklarının maddi-manevi desteklerinden mahrum bırakıldığı Türkiye, gazetecilerden belki de daha fazla kadınlar için bir cehenneme dönüşmüş durumda.

KADIN HAKLARI SIRALAMASINDA TÜRKİYE SON SIRALARDA

Mevcut fiili durumun ötesinde kadınlara yönelik yaklaşım konusunda da Türkiye’de çok ciddi bir sorun olduğu görülüyor. PEW’in yayınladığı 38 ülkeyi kapsayan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kadınlara eşit haklar verilmesinin önemli olduğunu söyleyenlerin oranı Kanada’da yüzde 94, ABD’de 91, Almanya’da yüzde 92, Lübnan’da yüzde 72, Hindistan’da yüzde 71, İsrail’de yüzde 69, Gana’da yüzde 65, Pakistan’da yüzde 64, Tanzanya’da yüzde 61, Japonya’da yüzde 60, Rusya’da yüzde 58, Nijerya’da yüzde 54 iken Türkiye’de bu oran ancak yüzde 48’i bulabiliyor. Türkiye’nin gerisinde ise yüzde 42 ile Uganda, yüzde 31 ile Burkina Faso gibi ülkeler yer alıyor.

KADIN BARIŞ VE GÜVENLİK ENDEKSİ SIRALAMASINDA TÜRKİYE 153 ÜLKE ARASINDA 105 SIRADA

Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün dünya nüfusunun yüzde 98’ini barındıran 153 ülkeyi kapsayan “Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi” de Türkiye’deki kadınların bu acıklı durumunu teyit ediyor. Söz konusu endekse göre, kadınların durumunun en iyi olduğu ülkeler sıralamasında İzlanda 1. sırada yer alırken Türkiye, Çin’in (87.) ve Suudi Arabistan’ın (99.) bile çok gerisine düşerek kendisine ancak 105. sırada yer bulabiliyor.

TÜRKİYE’DE AYRIMCILIK HAD SAFHADA

Türkiye’de kadınlara yönelik kötü muamele ve ayrımcılık kendisine iş yaşamında da karşılık buluyor. Yeni Zelanda’da, tam zamanlı işlerde çalışan erkekler aynı işte aynı şartlarda çalışan kadınlardan sadece yüzde 5,6 oranında fazla ücret alırken ve bu konudaki OECD ülkeleri ortalaması yüzde 15,3 iken, bu fark Türkiye’de yüzde 20’yi aşıyor.

OECD VERİLERİNE GÖRE TÜRKİYE 67,8 ORANLA ÇOK GERİDE

Erdoğan rejimi sağlık hizmetleriyle biteviye övünedursun OECD verilerine göre, sağlıklı ya da çok sağlıklı yaşadıklarını söyleyenlerin oranı açısından Türkiye, OECD ortalamasının (yüzde 68,9) gerisinde bulunuyor. Bu konuda yüzde 89,6 ile ilk sırada yer alan Yeni Zelanda’yı, yüzde 88,7 ile Kanada, yüzde 87,5 ile ABD takip ediyor. Türkiye ise yüzde 67,8 ile oldukça gerilerde kalıyor.

15 Temmuz 2016’dan bu yana, Türkiye’nin zaten yıpranan demokratik mekanizmaları, rejim yönetiminin tüm siyasi muhaliflere ve eleştirmenlere toplu olarak zulmetmesi nedeniyle çöküşün eşiğine geldi. 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından, Türk hükümeti keyfi olarak “terörizmi yok etme” adı altında yüz binlerce masum insanı işten çıkardı , göz altına aldı, tutukladı ve işkence yaptı.

Hükümetin bu ağır zulmü, bebekleri ve çocukları ile birlikte olan binlerce kadının hayatına uzandı. Kendi imkanları ölçüsünde bu baskıya karşı çıkan cesur kadınlar ise, mevcut yönetim tarafından keyfi tutuklamalar, hapis cezaları ve uzun süren mahkeme duruşmalarına maruz bırakılarak sindirilmeye çalışıldı.

Bugün, keyfi olarak hapsedilen siyasi kadın mahkum sayısı, yeni kurbanlarla beraber şaşırtıcı bir artışla 11.000’in üzerine çıkmıştır. Zulüm görenlerin arasında şiddet kullanılarak çocuklarından ayrılmış veya bebekleriyle hapsedilmiş 780 den fazla anne bulunmaktadır. Türkiye’de hapsedilmiş düşünce mahkumu bu kadınlar, asgari beslenme, sağlık ve hijyen şartlarından mahrum edilerek elverişsiz hapishane şartlarında yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Biz “BrokenChalkPlatfom” olarak, Türkiye’de devam eden zulüm mağduru kadınların haklarını savunuyoruz. Türkiye’de hapsedilen masum kadınların haklarının korunmasını ve özgürlüklerini talep ediyoruz. 8 Mart’ta insan hakları savunucuları olarak Türkiye’de ve dünyanın geri kalanındaki tüm kadınların hakları konusunda  #IWD2020’ye en içten desteğimizi ilan ediyoruz. Uluslararası kadınlar gününde kenetlenmiş milyonlar olarak, kadınlar için eşit ve yaşanılabilir bir dünya talep ediyoruz.’’

------------------------------------------------------------------------------
KADINLAR GÜNÜ NE ZAMAN VE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 120 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1917 Bolşevik Devrimi’nin önderi ve Sovyetler Birliği’nin kurucusu Lenin’in önerisiyle 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında sosyalizmin yayılmasından çekinen bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen çeşitli gösterilerde anılmaya başlanmasıyla Batı Bloku ülkelerinde daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

[Basri Doğan] 8.3.2020 [TR724]

Kuytul Hocaefendi’nin programına polis tarafından ‘keyfi’ engel

AKP rejimi Türkiye’yi tam anlamıyla yasaklar ülkesi haline getirdi. Alparslan Kuytul Hocaefendi’nin katılımı ile İstanbul’da gerçekleştirilecek konferans ve söyleşi programı polis tarafından engellendi. Alpaslan Kuytul’un sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, “Halkın yoğun katılım gösterdiği programda Hocaefendi salona alınmıyor!” ifadeleri kullanıldı.


Bir sonraki paylaşımda ise “Konferans programına katılım gösteren İstanbul halkı polisin Alparslan Kuytul Hocaefendi’yi haksız şekilde salona almamasına karşılık gerçekleştirilecek basın açıklaması için Saraçhane Meydanında toplandı.” denildi.

[TR724] 8.3.2020

Polis, 8 Mart’ta KHK’lı kadınları yerde sürükledi: 4 gözaltı

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar ile mağdur edilen kadınların basın açıklamasına polis sert müdahale etti. Kadınlar yerlerde sürüklendi.

Kadınlar Günü için basın açıklaması yapmak isteyen KHK’lı Acun Karadağ, Nuriye Gülmen, Merve Demirel ve Alev Şahin gözaltına alındı.

Ankara’da Yüksel Caddesi’nde KHK ile görevden alınan ve görevlerine dönmek için eylemler düzenleyen Acun Karadağ, Nuriye Gülmen, Merve Demirel ve Alev Şahin basın açıklaması yapmak isterken, darp edilerek gözaltına alındı.

[TR724] 8.3.2020

Askeri okullardan ihraç bir subaydan’ soru çalma’ cevabı [Ahmet Dönmez]

Cemaat içi ‘soru verme’ iddialarını ele aldığım “Geç kalmış bir hasbihal-3” başlıklı son yazım üzerine bir çok mail ve telefon aldım. “Ben de bildiklerimi, yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum.” diyen çok sayıda başvuru alıyorum. Elden geldiğince bunları araştırmaya gayret edeceğim.

Fakat bir de tam tersi yönden, yazılanların doğruluğuna itiraz eden mesajlar var. Bunlar içerisinde biri var ki adeta bir yazılı açıklama hüviyetinde ve yazıda geçen bazı iddialara açıklık getiriyor.

Kendini “Askeri okullarda daha önce görev yapmış ve 2016’da ihraç olmuş bir subay öğretim görevlisiyim.” diye tanıtan ve altında ismi yazılı olan bu mektubu, hiç bir yerine dokunmadan aynen paylaşacağım. Açıklamanın bitimine de çok kısa olarak kendi yorumumu ekleyeceğim.

Öğrenci alım komisyonlarında görev almış bu subayın ismini, kendisinin ricası üzerine gizli tutuyorum. Türkiye’deki yakınlarını riske atmamak adına isminin gizli kalmasını rica etti. Ancak ben kendisiyle gerçek ismi ile muhatap oldum ve kimliğini teyid ettim. Ayrıca kendisi ile görüntülü olarak da konuştum. Gerçek bir kişi olduğu konusunda şüphe yok.

****

İlgili öğretim görevlisi subayın yazısı şöyle:

“Sn.Dönmez; Merhaba.

‘Geç kalmış bir hasbihal-3’ adlı yazınızı okuyunca sizinle iletişime geçmek mecburiyetini hissetim. Askeri Okullar hakkında doğru bilgilendirilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda yazacaklarım sadece Askeri Okullar ile ilgilidir. Askeri okulların dışında kalan konularda bilgim olmadığı için o konular hakkında bir şeyler demem veya yorum yapmam uygun olmaz. ‘Geç kalmış bir hasbihal-3’ isimli yazınızda müstear isimli tanık beyanlarına yer vermişsiniz. Bu kişilerin Askeri Okul Sınavları ile ilgili verdikleri bilgiler kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Sebeplerini basit bir şekilde size açıklayayım.

Kerem müstear isimli kişinin:

‘Mesela bir arkadaş GATA’ya girecekti. Sorular verildi. Ancak arkadaş kabul etmedi. Sonra da sırf bu yüzden Hizmet’le ilişkisini kesti.’

Ve

Polat müstear isimli kişinin:

‘Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil.’ ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır. Neden mi? Nedeni çok basit. 2016 yılına kadar (2016 öğrenci alımları da dahil olmak üzere) yükseköğrenim veren bütün askeri okullara ÖSYM tarafından düzenlenen ve her lise mezununun girdiği Üniversite Sınavlarıyla öğrenciler alınmıştır. Bu okullar şunlardır: Kara-Deniz-Hava Harp Okulları, Kara-Deniz-Hava Astsubay Meslek Yüksekokulları, GATA Tıp Fakültesine, GATA Astsubay Meslek Yüksek Okulu ve GATA Hemşirelik Meslek Yüksekokulu.

2016 yılıda dahil olmak üzere bu Askeri Okulların kendi sınavları olmamıştır, bu okullarda soru hazırlanmamıştır, bu okullarda yazılı sınav yapılmamıştır. Bu okullarda öğrenci alım dönemlerinde ön sağlık muayenesi, fiziki yeterlilik testi ve mülakat işlemleri yapılmaktaydı. Üniversite sınavından alınan puanlar, fiziki yeterlilik testinden alınan puanlar ve mülakattan alınan puanların toplamının ortalaması ile öğrenciler başarılı sayılmaktaydı. Örneğin, Askeri Okullarda öğrenci olmak için başvuran binlerce öğrenci içerisinden üniversite sınavı puan sıralamasına göre en yüksekten küçüğe doğru ihtiyacın ortalama 15-20 katı kadar öğrenci; ön sağlık muayenesi, fiziki yeterlilik testi ve mülakat işlemleri için askeri okullarda bu işlemlere tabi tutulurlardı. Örneğin Kara Harp Okuluna 1000 öğrenci alınacaksa, okul için başvuru yapan binlerce öğrenci içerisinden en yüksek puanlı 15000 öğrenci aday adayı olarak bu işlemlerden geçmek için okula davet edilirdi. 1000 öğrenci için neden 15000 kişi çağrılıyor diyebilirsiniz. (1) Ön sağlık muayenesi, (2) fiziki yeterlilik testi, (4) mülakat sınavı, (5) genel saglık kurulu muayenesi ve (6) güvenlik soruşturması aşamalarından sonra ihtiyaç duyulan öğrenci rakamına ancak ulaşılıyordu. Kara Harp Okulu örneğinden devam edelim. Kara Harp Okulunda ilk 5 aşamada görev yapan personeller farklı askeri birliklerden görevlendirilen personellerdir (6. aşamayı Jandarma, Emniyet ve MIT teşkilatları yapmaktadır). Kara Harp Okulunda mülakat komisyonlarının her biri; bir psikolog, üç muharip üye ve komisyon başkanından oluşurdu. Yani her komisyonda 5 kişi görev alırdı. Her üyenin 100 üzerinden maksimum 20 puan verme yetkisi vardı. 5 üyenin maksimum puanı 100 yapıyordu. Mülakat komisyonu üyeleri alımlar boyunca her sabah Okul Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Temin Merkezi temsilcilerinin bulunduğu ortamda kura ile belirlenirdi. Kura çekimleri kamera ile kayıt altına alınırdı. Bu şekilde komisyonlar her gün farklı üyelerden oluşuyordu. Böylece torpil yapmanın adam kayırmanın önüne geçmeye çalışılıyordu. Mülakatta adayın kendini ifade ediş şekli, iletişim becerileri, öz güveni, duruşu, mülakatta göz önünde bulundurulan hususlardı. Bu öğrenci alım sisteminde yüksek rütbeli subaylar, generaller, bürokratlar, siyasiler, veya alımlarda görev yapan kişilerin yakınları bile torpil yaptıramıyordu. Çünkü kurulan sistem bunu engelliyordu. Bütün aşamalar birbirinden bağımsızdı ve görevli personelin görev yaptığı yerin dışında başka bir yerde bulunması yasaktı. Okulda personelin cep telefonu bulundurması da yasaktı. Diğer Askeri Okullarda da sınavlar benzer şekilde yapılıyordu. Yani bir aday adayı ögrencinin, aday öğrenci olabilmesi için ÖSYM’nin yaptığı üniversite sınavlarıda dahil toplam 7 aşamayı geçmesi gerekiyordu. Sadece yazılı sınav sonucu bir öğrencinin Askeri Okulu kazanması için yeterli değildir. Konuyu bu açıdan değerlendirmek daha uygun olur.

Gelelim Askeri Lise sınavlarına. Askeri Lise Sınavlarını 2016 yılına kadar ÖSYM yapıyordu. Askeri Liselerin yaptığı yazılı bir sınav yoktu, Askeri Liselerde sorular hazırlanmıyordu, ÖSYM’nin sınavı Askeri Liseler bünyesinde yapılmıyordu. Askeri Liselerde öğrenci alım dönemlerinde ön sağlık muayenesi, fiziki yeterlilik testi ve mülakat işlemleri yapılmaktaydı.

Sonuç olarak müstear isimli kişilerin; GATA sınavı soruları verildi, Askeri Okulların Sınav Komisyonlarından sorular sızdırılıyordu gibi söylemleri doğru söylemler değildir. Yukarıda belirttiğim üzere Askeri Okullara özgü bir sınavın olmadığı yerde GATA sınavı sorularının verilmesi diye bir şey olmaz. Üniversite ve Askeri Lise sınav sorularının ÖSYM tarafından hazırlandığı ve uygulandığı bir ortamda ise Askeri Okulların Sınav Komisyonlarının sınav sorularını sızdırması diye bir şey olamaz. Zira doğru olmayan bu bilgilerde ısrar etmek, Erdoğan rejimin kendi kadrosunu kurmak için tasfiye ettiği, darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan bir birinden nitelikli ve donanımlı Askeri Okul Personellerine bir hakaret olur..!

Gazeteciler toplumu doğru bilgilendirmekle sorumludur. Sizinle paylaştığım bilgileri göz önünde bulundurup ‘Geç kalmış bir hasbihal-3’ isimli yazınızda düzeltme yapacağınızı ümit ediyorum.

Şuna da değinmekte fayda var. 15 Temmuz 2016 olaylarından sonra Askeri Okulların idari ve akademik personellerinin neredeyse tamamı tasfiye edildi. Askeri Liseler kaldırıldı. Sınav sistemi baştan sona değiştirildi. Yüksek öğrenim düzeyindeki Askeri Okulların artık kendi sınavı var. Üniversite sınavıyla artık öğrenci alınmıyor. Bu sınavı da ÖSYM yapıyor. Mülakat komisyonlarında artık kura ile personel görevlendirilmiyor. Sadece belirli personeller görev yapıyor. Mülakat komisyonlarında artık emekli askerler de görev yapıyor. Bu durum 15 Temmuz 2016’dan sonra KHK ile düzenlendi. Mülakat Komisyonlarının başındaki kişi SADAT başkanı Emekli Tümgeneral Adnan TANRIVERDİ. Artık, Çankaya ilçesi AKP ilçe başkanı bile Personel Temin Merkezlerine faks çekip torpilini yaptırabiliyor. Bu bilgileri toplumun bilmesinde fayda var.

Sevgiler… “

****

Açıklama böyle.

Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi adına bu tür açıklamalar önemli.

İçeriğe gelince…

Kerem müstear isimli tanık, soruların askeri okul komisyonlarından geldiğini söylemiyor zaten. Hatta burada benim bir hatam oldu. ‘Kerem’, “O yıllarda GATA’ya ÖSYM sınavları ile giriliyordu” demiş olmasına rağmen ben bunu önemli bir detay olarak görmeyip ÖSYM kısmını çıkardım. Hata ettiğimi şimdi anlıyorum. Bundan dolayı bütün okuyuculardan ve ’Kerem’den özür dilerim.

Dolayısıyla aslında bu açıklamanın tek muhatabı ‘Polat’ müstear adlı tanık olabilir diye düşünüyorum.

O da zaten benim “Sorular nereden geliyordu?” soruma, “Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil. KPSS, YDS (Yabancı Dil Sınavı) da geliyordu. ALES de geliyordu. Hepsi geliyordu. ÖSYM’nin yaptığı sınavların soruları da geliyordu. Ben konumum itibariyle bunların hepsini bilgi ile söylüyorum size.” demişti. Yani tam olarak nereden geldiğini bilmediğini, kendilerine son ulaştıranının başlarındaki ‘abi’ olduğunu ifade ederek ‘muhtemelen’ kaydı ile bir tahminini paylaşıyordu. Devamında sadece askeri sınavlar değil diğer sivil sınavlar içinde benzer bir ağın kurulduğu iddiasını ÖSYM’yi de dahil ederek ortaya atıyordu.

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra açıklamayı ve haberde geçen diğer iddiaları siz okurların takdirlerine bırakıyorum.

[Ahmet Dönmez] 07/03/2020 https://www.ahmetdonmez.net