‘Türkiye’nin Suriye’deki aktiviteleri için komisyon kurulsun’

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Kürtleri tutarsızlıkla suçlamasına Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nden yanıt geldi. Özerk Yönetim, tutumlarında bir değişiklik olmadığını aksine Rusya’nın garantörlük rolünde daha aktif olması gerektiğini söyledi.

Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi, Lavrov’un açıklamalarına yazılı metinle yanıt verdi. Açıklamada, Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik 9 Ekim’de başlattığı askeri harekattan bu yana saldırılarına devam ettiği belirtildi ve “Özellikle ABD ile 17 Ekim’de, Rusya ile de 22 Ekim’de varılan ateşkesin gerekliliklerine uymamaktadır. Ateşkes ve sözde güvenli bölge gerekçesiyle Til Temir, Eyn İsa ve M-4 yolu başta olmak üzere Kuzey ve Doğu Suriye geneline saldırılar yapılmaktadır. Saldırılar sonucu 350 bin kişi yerlerinden göç etmek zorunda kalmış, yüzlerce sivil şehit ve yaralı olmuş ve bölge demografisi değiştirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’ın dünkü açıklamasında Özerk Yönetim’in diyaloglar konusunda ‘ciddi olmadığı’nı söylediğinin hatırlatıldığı açıklamada, şu ifadeler yer aldı:

“Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi diyaloglara başlamıştır ve QSD’nin sınırdan çekilmesini ön gören ateşkes anlaşmasına bağlı olarak bu çerçevede çalışmalarına devam etmektedir. Bununla birlikte Özerk Yönetim ve QSD, Rusya ile Türkiye’nin üzerinde vardığı Soçi anlaşmasını göz önünde bulundurarak, Rusya’nın da onayıyla Şam ile diyaloga geçmiş ve Suriye ordu güçleri sınır hattında konuşlanmıştır. Özerk Yönetim bu kapsamda çalışmalarını sürdürmektedir. Bununla birlikte Rusya, Türkiye ile askeri polislerinin devriyelerini onaylamış, Suriye’de ulusal diyalog ve çözüme vurgu yapmıştır.

Ancak ortaya çıkan tabloya göre Rusya, rolünü daha aktif bir şekilde oynamalıdır. Çünkü anlaşmanın pratik gerçekliği uygunluk taşımamaktadır. Bu temelde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi olarak Şam ile diyalogların gelişimi için tarafımızca tüm tedbirleri aldığımızı ve buna hazır olduğumuzu belirtiyor, her zaman Suriyelilik çerçevesinde çalışacağımızı vurguluyoruz.”

Özerk Yönetim, Şam ile diyalog gerçekleştirerek attıkları adımların önemli ve olumlu solduğunu hatırlattı ve *Fakat Şam tarafı siyasi diyalog isteyip istemediği konusunda kendini tam olarak netleştirmediği için Rusya’nın garantör rolünü daha aktif getirme çağrımızı yineliyoruz. Barıştan yana olduğumuzu belirtiyor ve Türkiye’nin saldırılarının durmasını istiyoruz. Hiçbir uzlaşı zemininden geri dönmediğimizi, her diyaloga açık olduğumuzu ve diyaloglara karşı tutumumuzun değişmediği daha önce de dile getirdiğimiz gibi yine dile getiriyoruz. Ayrıca ABD’nin bölgedeki varlığı ve konum değişikliğiyle ilgili hiçbir anlaşmamızın bulunmadığının da altını çiziyoruz” dedi.

Özerk Yönetim yazılı açıklamasında,”Türk devleti tarafından hedef alınan bölgelerin Rusya-Türkiye anlaşmasının kapsamı dışında olduğunu Rus yönetimi çok iyi bilmektedir. Bu temelde Türkiye’nin Suriye genelindeki uygulamalarının araştırılması için komite oluşturulmalıdır” ifadelerine de yer verdi.

[Kronos.News] 27.11.2019

Büyükada Davası: Savcı, olmayan ByLock’tan ceza istedi

İstanbul Büyükada’da 5 Temmuz 2017 tarihinde gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra haklarında dava açılan 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı dava savcı mütalaasını açıkladı. Bir kişiye “örgüt üyeliğinden” 5 kişiye ise “örgüte yardım” iddiasından 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası talep eden savcılık, 5 kişinin ise beraatini istedi. Gözaltına alınan şahıslar için “Gülen Cemaati’ne yardım” ve “ajanlık” iddiası ortaya atılmıştı.

“KIZ KARDEŞİNİN EŞİ FİRARİ”

Sözcü’nün aktardığına göre, duruşma savcısı Emre Us esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Mütalaada, Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Şubesi’nin onursal başkanı olan Taner Kılıç’ın örgütün gizli Bylock’u kullandığı öne sürüldü. Öte yandan Bank Asya’ya “örgüt liderinin” talimatından sonra para yatırdığı, kız kardeşinin eşinin halen firari olan ve hakkında yakalama kararı bulunan Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Mehmet Kamış olduğu, dijital materyallerinde Gezi Parkı eylemlerine ilişkin olarak “Başbakanın sözleri şiddet olaylarını kızıştırıyor”, başlıklı yazıların bulunduğu belirtildi. Ayrıca cep telefonunda Fethullah Gülen’in konuşmasının yer aldığı 41 saniyelik videonun bulunduğu belirtildi. Söz konusu iddiaların süreklilik, çeşitlilik ve ve yoğunluk arz edecek şekilde örgütün hiyerarşik yapısı içinde yer aldığı ve bu şekilde gerçekleştirdiği eylemlerle “FETÖ/ PDY Silahlı Terör Örgütüne üye olma” suçunu işlediği iddia edilen mütalaada, 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapsi talep edildi.

“KAOSA DÖNÜŞECEK HAREKETLENMELERİN TOPLANTILARI YAPILDI”

Sözcü’den Ümit Türk’ün aktardığına göre, mütalaada, Günal Kurşun, İdil Eser, Özlem Dalkıran, Nejat Taştan ve Veli Acu hakkında ise, Türkiye’de terör örgütlerinin organize ettiği öne sürülen şiddet olaylarını toplumsal kaosa dönüştürecek hareketlenmeler yaratmak amacıyla toplantılar düzenledikleri iddia edildi. Bu sanıkların da “Silahlı terör örgütlerine (FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C) yardım etme” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapisleri istendi.

5 KİŞİ HAKKINDA BERAAT TALEP ETTİ

Savcılık, Ali Ghravi, İlknur Üstün, Nalan Erkem, Peter Frank Steudtner ve Muhammed Şehmus Özbekli hakkında ise, sanıkların dijital incelemelerinde bulunan belgelerde ve masak raporunda terör örgütlerine yardım yapıldığına dair delil olmadığı, kişilerin örgüt üyeliğinden haklarında dava açılan kişilerle yaptıkları görüşmelerin hayatın olağan akışına uygun görüşmeler olduğu belirtilerek bu sanıklar hakkında beraat talep etti.

CASUSLUK SUÇLAMASINA TAKİPSİZLİK

Mütalaada, tüm ilgili kişiler hakkında uluslararası casusluk ve terörizmin finansmanı suçlarından yürütülen soruşturmanın ise takipsizlikle sonuçlandığını belirtti. Sanıklar ve avukatları mütalaaya karşı beyanda bulunmak için süre talep etti. Mahkeme duruşmayı 19 Şubat’a erteledi.

Yargı önüne çıkan insan hakları savunucuları şunlardı: Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye direktörü İdil Eser, örgütün Türkiye şubesinin yönetim kurulu başkanı ve onursal başkanı Taner Kılıç, Alman vatandaşı Peter Frank Staudtner ve İsveç vatandaşı Ali Gharavi Helsinki Yurttaşlık Derneği’nden Nalan Erkem, Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün, Helsinki Yurttaşlar Derneği’nden Özlem Dalkıran, İnsan Hakları Gündemi Derneği’nden Günal Kurşun ve Veli Acu. Nejat Taştan ve Muhammed Şehmus Özbekli

5 KİŞİ HAKKINDA BERAAT TALEP ETTİ

Savcılık, sanıklardan Ali Ghravi, İlknur Üstün, Nalan Erkem, Peter Frank Steudtner ve Muhammed Şehmus Özbekli hakkında ise, sanıkların dijital incelemelerinde bulunan belgelerde ve masak raporunda terör örgütlerine yardım yapıldığına dair delil olmadığı, sanıkların örgüt üyeliğinden haklarında dava açılan kişilerle yaptıkları görüşmelerin hayatın olağan akışına uygun görüşmeler olduğu belirtilerek bu sanıklar hakkında beraat talep etti.

NE OLMUŞTU?

Kamuoyunda “Büyükada Davası” olarak bilinen 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı davaya konu olan soruşturma 5 Temmuz 2017 tarihinde başladı. Büyükada’daki bir otelde toplantı yapan 11 kişi düzenlenen operasyonla gözaltına alındı.

İddianamede, sanıkların “silahlı terör örgütlerine yardım etme” ve “silahlı terör örgütüne üye olma” suçlamalarıyla 10 ila 15 yıl hapisleri isteniyordu.

Yargı önüne çıkan insan hakları savunucuları şunlardı:
Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye direktörü İdil Eser,
örgütün Türkiye şubesinin yönetim kurulu başkanı Taner Kılıç,
Alman vatandaşı Peter Frank Staudtner ve İsveç vatandaşı Ali Gharavi
Helsinki Yurttaşlık Derneği’nden Nalan Erkem,
Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün,
Helsinki Yurttaşlar Derneği’nden Özlem Dalkıran,
İnsan Hakları Gündemi Derneği’nden Günal Kurşun ve Veli Acu.
Nejat Taştan ve Muhammed Şehmus Özbekli

[Kronos.News] 27.11.2019

İnsan Hakları İzleme Örgütü HRW: Suriye’de Türkiye destekli gruplarca infazlar yapılıyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu (SMO) isimli oluşumun, Suriye’nin kuzey doğusundaki ‘güvenli bölge’de sivillere yönelik yargısız infazlar yaptığını öne sürdü.

BOLD – HRW’nin yayımladığı raporda, SMO çatısı altında faaliyet gösteren fraksiyonlar yargısız infaz yapmak ve Türkiye’nin düzenlediği operasyonların ardından Kürt ailelerin yeniden evlerine dönüşüne engel olmakla suçlanıyor.

Raporda, “SMO bu ailelerin mülklerini yağmaladı ve hukuksuz olarak müsadere veya işgal etti” ifadesi yer aldı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün iddia edilen ihlalleri belgelemek amacıyla aralarında iki doktor ve üç mağdur yakınının da bulunduğu 10 kişi ile görüştüğü, HRW’nin aktivistlerin ve mağdur yakınlarının sunduğu, söz konusu ihlalleri teyit edici video ve fotoğrafları da mercek altına aldığı belirtildi.

TÜRKİYE’YE ÇAĞRI

Türkiye’ye yönelik çağrıda bulunan İnsan Hakları İzleme Örgütü, “Türkiye, fiilen kontrolü altında bulunan bölgelerde yaşanan ve birçok hadisede savaş suçu olma potansiyeli taşıyan insan hakları ihlallerini soruşturmalı, Suriye Milli Ordusu’na bağlı güçlere, bu ihlallere son vermeleri için baskı uygulamalı ve ihlallerin sorumlularından hesap sorulmasını temin etmelidir” ifadelerini kullandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Orta Doğu Direktörü Sarah Leah Whitson, rapora ilişkin açıklamasında, “İnsanların infaz edilmesi, mülklerinin yağmalanması ve yerlerinden olmuş kişilerin evlerine geri dönmelerinin engellenmesi, Türkiye’nin ‘güvenli bölge’ önerisinin neden güvenli olmayacağının kanıtıdır.” dedi.

Ayrıca Whitson, “Türkiye’nin düzenlediği askeri harekatın güvenli bir bölge oluşturacağına ilişkin açıklamalarının tam aksine, söz konusu bölgeyi yönetmek için kullandığı grupların bizzat kendileri, sivillere yönelik hak ihlalleri ve etnik ayırımcılık yapıyorlar.” iddiasında bulundu.

TÜRKİYE’YE AĞIR SUÇLAMALAR

Türkiye’nin düzenlediği Barış Pınarı Harekatı’na atıfta bulunulan raporda, “Türkiye ve desteklediği gruplar, askeri harekatın başladığı andan itibaren sivillerin yaşadığı bölgelere ayırım gözetmeksizin topçu ateşi açtı, en az yedi yargısız infaz gerçekleştirdi, sivillerin özel mülkleri olan ev ve dükkanlarını hukuksuz olarak işgal etti ve kontrolleri altındaki bölgelerde faaliyet gösterirken zorla kaybedilmiş olmasından endişe duyulan insani yardım çalışanlarının akibetleri konusunda da açıklama yapmadılar” denildi.

HRW’nin bir başka suçlaması da ‘güvenli bölge’de kaybolan yardım görevlilerinin akıbetlerinin bilinmediği yönünde oldu.

Operasyon nedeniyle 200 bin kişinin evlerinden ayrıldığı ancak bunlardan 100 binin geri döndüğü belirtilen İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporunda şöyle denildi:

Raporda, örgütün Orta Doğu Direktörü Sarah Leah Whitson’ın “Türkiye, silahlandırdığı fraksiyonların gösterdiği menfur davranışlara göz yumuyor. Bu bölgeler Türkiye’nin kontrolü altında kaldığı sürece, bu ihlalleri soruşturmak ve onları sonlandırmak, Türkiye’nin sorumluluğundadır.” sözlerine yer verildi.

[BoldMedya] 27.11.2019

Köln’den Türkiye'de hapisteki 'Bebekler ve Anneler ' için özgürlük çağrısı

İnsan Hakları Savunucuları (Human Rights Defenders - HRD) Derneği ile Köln-Yeni Almanyalılar İnsiyatifi Köln-Dom meydanında "Türkiye'deki tutsak bebekler ve Kadinlar" için ortaklaşa bir program düzenledi.

AKP hükümeti, yaklaşık dört yıldır Hizmet Hareketi’ne yönelik yaptığı cadı avında yarım milyonun üzerinde masum insanı hapse attı. Bu masum ve mağdur insanların içindeki en üzücü olanları ise hamile kadınlar ve masum bebeklerin tutuklanması oldu.Gönüllü aktivistler Almanya’nın her şehrinde hapisteki bebekler için seslerini yükseltti.

Eylemlerin son adresi Almanya'nın Köln şehriydi....

Köln -Dom meydanına ellerinde pankart ve afişle gelen Yeni Almanyalılar İnsiyatifi ve HRD gönüllüleri Türkiye'deki hapishanelerde büyüyen bebeklere çocuklara dikkat çektiler

KHK mağdurlarının da destek verdiği  programa aileler çocukları ve bisikletleri ile birlikte katıldılar. 

Meydanda  864 bebeği anlatan balonlar küçük küçük hediyelere monte edilerek gelen Alman dostlarına hediye edildi.

Köln- Dom meydanından  Türkiye'deki hapishanelerde kalan masum  bebeklerin ve kadınların serbest bırakılması ile ilgili bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanya'ya çok sayıda Alman ve Türk vatandaşı imzaladı.

HRD tarafından hazırlanan basın bildirisi hem Almanca hem de Türkçe okundu..
   
Almanların da büyük ilgi gösterdiği etkinlik   "Türkiye'de çocuklara ve kadınlara özgürlük" diyerek balonlarının gökyüzüne bırakılmasıyla sona erdi

[Samanyolu Haber] 27.11.2019

Gardiyan amca şu camı açar mısın? Babama bir kere sarılayım... [Ali Turna]

BİR KETILIN GÜNLÜĞÜ

Savcı beye bir itirafta bulunmak istiyorum. Tüm F. koğuşlarında örgüte en büyük desteği veren kuşkusuz AKSEL marka olan ketıl ve semaverdir. O semaver neler çekti elimizden bir bilseniz. İki semaver bir de ketılımız vardı bizim koğuşta. Bir semaver sabah yedide iş başı yapar, gece on ikiye kadar da mesaisi bitmezdi.

Günün nöbetçisi yapardı bize çayları. Çayımızın markası 'sayılı gün' çayıydı. Kahvaltı ve çay saatlerinde, semaverdeki su ve üstündeki iki demlik çabuk biter, hemen ketıl devreye girerdi. Bu semaver çayın tadını bozmasın diye sadece bize çay yapmaktan hüküm yemişti. Diğer semaver ne iş yapardı diye sorarsanız, ne yapmazdı ki...

Duş için yönetim sıcak suyu kestiğinde semaver ve ketıl devreye girerdi. Saat üç gibi gelen yemek, akşam yediye kadar soğurdu bu yüzden semaver ısıtma işini üstlenirdi. Semavere çorbayı koyar, içinde ona yemek olan karavanı üstüne koyar ve buharıyla ısıtırdık. Biri pasta mı yapacak, semavere işi düşer ve gene petibörleri saklama kabına dizer semaverde yaptığı pudingi de üstüne dökerdi. Yeni icat ettiğimiz birkaç çeşit bisküviyi kırıp, üstüne süt döküp buzdolabında dondurduğumuz pasta ile semaver biraz rahatlamıştı. Canın tost mu istedi, semaverde suyu kaynatır, buharından gelen sıcaklıkla iç içe koyduğumuz karavana semaverin üstüne koyar, üstteki karavana kaynar su döker ve iki karavan arasında tostumuzu veya gözlememizi yapardık. Hatta bir ara sınır tanımayıp waffle bile yapmışlığımız var. Çiğ köfte ile verilen yufkayı, semaverin üstündeki karavana koyar, bitter çikolata ve meyvelerle waffle yapardık. Devletin verdiği mantarlı yemeğin tadı çok iyi olmazdı, biz de yağını süzüp soğan, biber ekleyip semaverde yeni yemekler yapardık...

Her  gece  saat  11’de,  kantinden  aldığımız  sütleri  o semaverde kaynatırdık. Nuri, kantinden aldığımız beyaz peynirin suyunu iyice sıkar ve lor peynir haline getirirdi.  Biberleri de ufak ufak doğrar, domatesi rendeler, sarımsaklı ve kırmızı pul biberli peyniri karıştırır, koğuşa farklı bir ziyafet çektirirdi.

Gece gündüz çalışan semaverler çabuk bozulurdu. Varsa koğuşta elektrik mühendisi, tamir etmeye çalışırdı, yenisi çok pahalıydı malum. Hüso dayı çok kere semaver tamiri yaparken şalterleri attırırdı. Bu yüzden Hüso dayıya semavere yaklaşmasını yasaklamıştık. Gerçi o da haklı, kaşıkla vida sökerek semaveri parçalarına ayırması bile bir maharetti sonuçta. Aynı kaşıkla semaveri toplasa da takım çantası eksikliğinden kablo bağlantılarında sıkıntı yaşıyordu. Sonuçta semaver olmazsa olmazımızdı bizim. Bütün yiyecek ve içecekler semaverde hayat buluyordu. Farklı yemekler yapabilmek de bize kısa süreliğine de olsa özgürlük hissini veriyordu.

Bir semaverde aynı anda iki hatta üç yemek birden yapabiliyorduk. Yumurtasız kavurmalı menemen en büyük ziyafetlerimizdendi. Altı aylık hapis hayatım boyunca hiç yumurta görmedim. Ancak tahliye olmama yakın, kantinde pişmiş şekilde satmaya başladılar. Haşlanmış yumurtayı rendeleyip semaverde menemen yapıyorduk. Bu ne ki, bir ara top keklerden yaş pasta bile yapmıştık.

Cezaevinde her nesne, birden fazla işe yarayabiliyordu. Çöp torbasından ip hatta fiber kablo bile yapmıştık. Torbanın içine kulaklık teli koyup, malum içeride radyo çekmiyor, biz de kendi antenimizi keşfetmiştik. Bozuk olan semaver atılmazdı, çünkü anten için semaverin kabloları çok değerli olurdu.

Semaver gibi, hiçbir eşya atılmaz, mutlaka bir yerde değerlendirilirdi.

AVLUYA SIĞMAYAN HAYATLAR

Avlu bir nevi özgürlük gibiydi bizim için. Tel arasından bile olsa gökyüzünü görebildiğimiz tek yer olan avludan, göçmen  kuşları  izlerdik.  Beş  metre  duvarlarla  çevrili, üstü tel örgüyle kaplı, 6 adıma 16 adım genişliğinde, tam ortasında  mazgalı  olan  bir avluydu  bizimkisi.  Sabahları volta  attığımız,  spor  yaptığımız,  voleybol  oynadığımız, kitap okuduğumuz ve nefes alabildiğimiz tek yerdi avlu aynı  zamanda. 

Rüzgâr  ve  radyo  sinyalleri  bir  köşeden girer,  girdap  yapar  ve  çıkardı.  Ama  biz  gene  de  orada kalırdık.  Kimi  zaman  da  avluda,  zeytin  çekirdeklerini sürtüp sevdiklerimizi tesbih yapardık.

Avlu bir nevi yazlığımızdı bizim. Yazın hava çok sıcak olduğundan, genellikle avluda vakit geçirirdik. Yazın hep güneş altında kalan avlumuza kışın, yüksek duvarlardan olsa gerek güneş hiç uğramazdı. Yağmur damlaları tel örgülere takıla takıla düşerdi avlunun zeminine. Pazar günleri de avlumuzu yıkama günüydü.
Selim abi, her gün avlunun aynı köşesinde bir kitap bitirirdi. Nevzat abi ve ekibi, kahvaltıdan sonra başlarlardı sporlarına öğlen bire kadar... Spor aletlerimiz ise beş litrelik damacanalar ve birkaç çöp poşetini  birleştirerek yaptığımız kalın ipti. Önceleri 1,5 litrelik pet şişelerde veriyorlarmış suyu. İçine tuz basıp ağırlık yapmışlar spor için. Her aramada almasınlar diye de özenle saklıyorduk bu şişeleri. Bayram sabahı açık büfemizi avluya  hazırlamış, bayramlaşmamızı da yapmıştık. Avluya sığmazdı hayatlarımız. Plastik sandalyesini alan avluya çıkar, oturur ve tel örgülere inat gökyüzüne bakıp, özgürlük hayalleri kurardı. Bedenlerimiz tutsaktı evet, fakat hayallerimize de pranga vuracak değillerdi ya...

Sabah sekizde sayımla açılan avlu, hava kararmaya yakın kapanırdı ve gece penceremizden gördüğümüz tek manzara, avlunun yamalı duvarlarıydı. Kimi bir türkü söyler, kimi şiirini okur, kimi feryadını salıverirdi tel örgüler arasından semaya. Ama genellikle dualarımızla doldurur inletirdik semayı, insanlar duymazdı.

Aramalarda bizi avluya dizen gardiyanlar, koğuşu arar, üstümüzü arar ama yine de bulamazlardı  hayallerimizi. Görüş sonraları eline sigarasını alan avluya çıkar, yeni havadislerini anlatırdı arkadaşına. Kırk kişilik teröristlerden oluşan koğuşta sigara içen kişi sayısı 5-10’u geçmezdi. Bu yüzden avluda içerdik, kimseye rahatsızlık vermemek için. Avluda voleybol oynarken de mazgala  takılıp  ayağını kıranlar  veya  burkanlar  olurdu.  Her  şeye  olduğu  gibi buna  da  kendimizce  çare  bulmaya  çalışmıştık  ve  çöp poşetine doldurduğumuz gazete parçalarıyla kapatmıştık mazgalı. Son bulmuştu sakatlıklar. Gökyüzümüzü böldüğü yetmiyormuş gibi futbol oynarken de toplarımızı patlatıyordu o tel örgüler. Beton zeminde zıplamaktan eklem yerlerimizde ağrılar başlamıştı. Her tarafımız betondu, toprağa hasret kalmıştık. Kışın sebzeleri poşete koyup  avludaki  demir  parmaklıklara  asardık. Yağmurla beraber bütün turplar yeşerir,  çiçek açardı ve turpları yemektense, yeşilliğini seyretmek daha çok haz verirdi bize.

Kışın soğuktan ve yağmurdan dolayı pek çıkamasak da yine de avlu bizim için özgürlüktü. Yürüyüş saatlerinde daire şeklinde yürürdü koğuştakiler. Kulaklıklar takılır ve yürüyüş başlardı. Ben çok beceremezdim volta atmayı. Kulağınıza eğer avluda herkes yürürken köşede oturup onları izleyen biri gelirse bilin ki o benim...

KAPALI GÖRÜŞ

Kahvaltıdan sonra genellikle uyurdum. Ama bugün farklıydı. Yatakhaneye çıkıp dolabımdaki en temiz ve güzel  olan  pantolonumla  tişörtümü  giydim  ve  salona indim. Saklama kabından, cezaevinin verdiği isim soy isim ve terör örgütüne üye yazılı  kimliğimi aldım. Bu kimlik olmadan kapıdan çıkamıyorduk.

Gardiyanın  gelmesine daha saatler vardı,  fakat ben içimdeki görüş heyecanını bastıramamış bir şekilde  salonda bekliyordum. Arada bir çayımı ve sigaramı alıp avluya çıkar, vaktin geçmesini beklerdim. Sadece  ben değildim böyle. Koğuş, kiminin eşine, kiminin çocuğuna, kiminin de anne babasına olan özlemiyle inliyordu sanki. Saat 11 gibi, beklenen an gelirdi ve demir paslı kapı iki üç tane kilit sesinin ardından açılırdı. Gardiyan ziyaretçisi gelenlerin listesini verir, kapıya en yakın arkadaş alır ve isimleri okumaya başlardı. Kapalı görüşe, ailesi başka şehirde olanlar gelemezdi. Ziyaretçisini bekleyen ama ismi okunmayan  olursa vay haline...

Bir keresinde benim başıma gelmişti, iyi bilirim o yüzden bu duyguyu. Yine günlerden görüş günüydü, giyinmiş kuşanmış bekliyordum. Fakat isim listesinde benim ismim okunmamıştı. Normalde eşim, kapalı-açık her görüşe mutlaka gelirdi. Telefon açıp ne olduğunu öğrenme gibi bir şansım da yoktu. Avluya çıkmış sigara üstüne sigara yakıyordum. Olabilecek tüm kötü musibetler tek tek aklıma gelip yerleşiyorlardı. Yolda gelirken kaza mı geçirdi veya evde başına kötü bir şey mi geldi?.. En azından babam gelirdi. Acaba o da kötü haberi nasıl veririm derdine düştü de ondan mı gelmedi?.. Çocuklarıma mı bir şey olmuştu veya babama mı?.. Bunlar gibi birçok düşünce kafamda dolanıyordu. Ve bu düşünceler, çarşamba gününki telefon hakkıma kadar kafamı meşgul etmeye devam edeceklerdi.

Meğer kimlikte problem çıkmış. İki saat sonra gelip gardiyanlar beni aldı görüşme için. Fakat o iki saatte yaşadığım stresi ancak cehennem azabına benzetebilirim. O halimi gören arkadaşlarım da kendi sıkıntılarını bırakıp beni teselli etmeye çalışmışlardı. Ve ismi okunanlar, ellerinde sahte cezaevi kimlikleriyle koridora çıkar, tek sıra halinde dizilirlerdi. Ayakkabı çırpma ritüelinden sonra üstümüz aranır ve tekrar tek sıra halinde görüşme odalarına doğru yürürdük. Attığım her adım, bizi sevdiklerimize daha da yakınlaştırır, sevgiliyle ilk görüşme heyecanı gibi kalbimiz yerinden çıkacakmış gibi atardı. Harf sırasına göre odalara dörder kişi halinde girer ve tek kişilik bölmelerin önüne geçerdik. Bölmelerdeki camlardan karşı odadaki ziyaretçileri görürdük.
Hayvanat bahçesindeki tehlikeli hayvanlar gibi camın bu tarafından ziyaretçimizi beklerdik. Kapalı görüşlerde benim ziyaretime çoğunlukla eşim, babam ve oğlum gelirdi. Ufak kızımı, ilk kapalı görüşten sonra getirmemesini istemiştim eşimden. Çünkü hem bana acı veriyordu hem de kızımın sorularına verebilecek hiçbir cevabım olmuyordu. İlk kapalı görüşte kızım geldiğinde, çok koymuştu bana. Hatta görüşmenin ilk on dakikası konuşamamıştık, dilim tutulmuştu sanki. Karşımda günahsız, üç yaşındaki meleğim. Burnumda tütüyordu, görüyordum, duyuyordum fakat tam dokunacağım, saçlarını okşayacağım zaman elim kalın cama tosluyordu. Ahizeden konuşabildiğim meleğimin “Baba sen niye o taraftasın? Sana sarılamayacak mıyım?” cümlelerini duyduğum anda, kelimelerim ve duygularım kilitleniyor, en yoğun hissettiğim hüznü ve acıyı ise gözyaşlarım olarak bırakıveriyordum. İlk kapalı görüşte, bir saate yakın olan zaman diliminde ya beş ya da on dakika anca konuşabilmiştik. Eşim, babam, çocuklarım bana; ben de onlara bakıyordum. Bakışlarım aslında her şeyi özetlemişti. Kelimeler fazlalıktı bu lahzada... Diğer bölmelerdeki arkadaşlarımın, duygu yüklü konuşmaları hatta hıçkırıkları tüm odayı kaplıyor, gardiyanları bile etkiliyordu.

Eşim tahliye sonrası anlatmıştı. Kapalı görüş bitmiş. Bizi, yani mahkûmları, gardiyanlar götürürken ve ziyaretçiler son bakışlarını atarken bize, tam o sırada ziyaretçilerden bir kız çocuğu gardiyana sarılıp “Gardiyan amca şu camı açar mısın? Babama bir kere sarılayım Söz yine kapatırsın.” çığlıkları gardiyanın bile ağlamasını sağlamış.

Ne içerdekiler suçluydu ne de ziyaretçiler uzaylı. Hem mahkûm sıfatındaki bu insanlar karıncayı bile incitmeyen insanlardı hem de gelen ziyaretçiler tesettürlü, dindar, hak yemeyen güzel insanlardı. Bunu görüp bilen gardiyanlar da bu yüzden bize ve gelen ziyaretçilerimize çok iyi davranırlardı.

Burada bir kere daha belirtmeliyim ki hem gardiyanlar hem de jandarmalar son derece nezaketli ve bize karşı saygılıydılar. İstisnalar vardı belki ama ben yine de genelinden müteşekkirim ve tek sıra halinde üstümüz aranıp, ayakkabılarımız çırpılınca tekrar koğuşa, cebimizde duygularımız ve üstümüzde sevdiklerimizden koparılmanın hüznü ile geri dönerdik. İlk bir saat çıt çıkmaz, herkes kendi dünyasında duygularıyla boğuşurdu. Sonlara doğru duygularımızı bastırmayı başarınca, başlardık arkadaşlarımıza anlatmaya. Kimisi çocuğunu anlatır, anlattıkça sanki yanı başındaymış gibi hissederdi; kimisi aldığı güzel haberleri paylaşır; kimisi de derdine dert ekleyen yeni problemlerini anlatırdı... Yine de günün şerefine, genellikle güzel şeylerden bahsedilirdi. Kötü haber alan genellikle, diğerlerini üzmemek için kalbine gömmeye çalışırdı. Bazıları da dayanamaz derman arardı.

Görüş günlerinde hem biz hem de ziyaretçilerimiz yoğun duygular yaşadığımızdan hep hüzünlü olurduk. Ve biz içeridekiler bu yüzden ailelerimizin hep üzüntülü olduğunu düşünür, daha da çok üzülürdük. Ziyaretçilerimiz de bizi o son ayrılma anındaki hüzünlü çehremizle görür ve içeride hep üzgün olduğumuzu zannederlerdi. Bu yüzden onlar da çok üzülürlerdi.

Tahliye olduktan sonra, içerideki arkadaşlarımın eşlerini aradım ve:
“Zor da olsa, belki imkânsız da olsa lütfen görüş günlerinde veya telefon haklarınızda olabildiğince acılarınızla dalga geçin. En büyük acınıza en sesli kahkahanızı patlatın. Çünkü siz iyi, mutlu olursanız veya gözükürseniz, içeride onlar daha mutlu oluyorlar.” diye tavsiyelerde bulundum hepsine. Çünkü gerçek buydu. Biz insandık, vicdanlıydık ve merhamet duygumuz ağır basıyordu. Koğuşta bir kişinin derdine, kırk çift göz beraber ağlardık. Her görüş sonrası kendi derdimizi sonra yaşamak üzere rafa kaldırır, Ali’nin çocuğunun hastalığını sorar; Ahmet’in eşinin doğumunun nasıl geçtiğini sorar; İlker’in ailevi problemini sorar ve hepsini teselli etmeye çalışırdık. Duygularımız kollektifti, beraber sevinir beraber üzülürdük. Biliyorduk ki ailemizden başka bizi umursayan kimse yoktu ve biz bizeydik.

Görüş sonrası duygu boşalması yaşayan Fatih’e maymun gibi şaklabanlık yapar, ziyaretçisi gelmeyen arkadaşlarımızı da meşgul etmek için havadan sudan hikâyeler anlatırdık. Görüş sonrası “Neden? Neden?” diye kafasına vuran ilahiyat öğrencisi hafıza, tekstilci Mustafa abi sarılır, “Bana vur hafızım vur bana boşalt içini.” diyerek yardım etmeye çalışırdı. Hiç unutamam Mustafa abinin, hafıza seslendiği o sesini...
Kapalı görüşü özetlemek gerekirse: Duyguların kalın cama toslamasıydı...

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 27.11.2019 [Samanyolu Haber]

Çocuklara Kadirşinaslık Hissi ve Allah Sevgisi Kazandırma [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi çocuklara kazandırılacak hususlar üzerine şöyle diyor: 
“Bilindiği üzere çocuk, ilköğretim devresine, bazen onu da aşacak daha ileri bir seviyeye kadar ibadet ve taatte mükellef değildir. Binaenaleyh, o, bu dönemde namazında, orucunda ve sair dini vecibelerinde yaptığı kusurlardan ötürü tedip edilmez; edilmemeli ve hele asla itap edilip azarlanmamalı.

“Ancak, şu da bilinmelidir ki, henüz mükellef olmadığı bu devrede, ona anlattığımız şeylerin hiçbirisi, ömür boyu onun hatırından kafasından, kalbinden çıkmayacaktır. Onlara karşı kadirşinaslığımız da bu  ölçüde  pekiştirilmesi gereken bir husustur. Evet, çocuklarımızın KADİRŞİNAS  olmalarına dikkat etmemiz çok önemlidir. Onlar, kendilerine gelen ihsanları bilmeli, nimet karşısında Allah’a (c.c.) da, insanlara da mutlaka teşekkür etmelidirler. Kadirşinaslık hissi, sonraları daha da derinleşerek Allah’ın (c.c.) nimetleri karşısında onu hep HAMD  ve  SEN   EDEN  biri ve insanlardan gördüğü iyilikler karşısında da müteşekkir biri haline getirecektir. Evet çocuklarımızda İYİLİK  ETME  ve  İYİLİK  BİLME  DUYGULARINI  GELİŞTİREREK  onları birer sarraf gibi CEV HİR  KADRİNİ  BİLİR  H LE   GETİRİP,  Mâbud-u Mutlak olan Cenab-ı Hakkı bütün Cemâli ve Celâlî tecellileriyle kafalarına yerleştirme mecburiyetindeyiz. Nihayet o, yer yer ‘Allah (c.c.)  büyüktür.’  dediği gibi, insanların  ihsanları karşısında kadirşinas davranacaktır. Hatta zamanla kadirşinaslık, onun karakteri haline gelecektir ve böylece her nimet karşısında içinden gelerek ‘teşekkür ederim’ diyebilecektir.

“Bu konuyla alâkalı diğer bir husus da, çocuğumuza nimetleriyle bizi perverde edip besleyen Allah’ın  (c.c.) şefkatinin, Rahmâniyetinin ve Rahimiyetinin anlatılmasıdır. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediğini, baktığını, büyüttüğünü, bize nasıl sevgi verdiğini anlatacak ve ‘O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder’ diyerek çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissini coşturmalıyız. Hatta en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) şefkatiyle, re’fetiyle, rahmetiyle beslendiğini uygun bir dille ona anlatarak Rabbiyle münasebetini sağlama bağlamalıyız.

“Böylece, o çocuğun zihninde, bütünüyle kâinat, Rahman ve Rahîm isimlerini tilavet edip okuyan bir varlık halinde tecessüm etmeye başlayacaktır. (On Dördüncü Lema, İkinci Bölümde Besmele Kainat Simasında, Arz simasında, İnsan Simasında Allah, Rahman, Rahim isimlerinin tecellileri anlatılıyor. Çocuklara gençlere seviyelerine göre anlat. A. Aymaz)  ki, o evin içindeki bütün nimetlerin bir sahibi olduğu duyulup hissedilecek, o nimetlere karşı onların o inkişaf etme sürecindeki VİCDANLARI  ŞÜKÜR  HİSSİYLE  DOLUP  TAŞACAK ve o hâne âdeta bir ŞÜKÜR  TEZG HI  gibi işleyecektir.
“Ancak, bütün bu hususlarda ona, yaşına göre hitap edilmelidir. (Emirdağ Lâhikasında YAĞMUR  DUASI  çocukta Allah inancını nasıl vicdanında mayalar mesela)  Meselâ: ‘O yani ALLAH  vermezse, nar ağacı nar vermez.

 O sahip olmasa hayvanların memelerinden süt akmaz.
O’nun rahmeti olmasa, gökten bir damla yağmur düşmez.
 O merhamet etmezse, yerde bir ot bitmez.
O istemezse biz konuşamayız.
O gördürmezse, bir göremeyiz.
O duyurmazsa biz duyamayız.

O çalıştırmazsa ağzımız ıslanmaz, midemiz çalışmaz, böbrekler iş görmez….  Evet bütün bunların sahibi O’dur evladım… Biz yapmadık bunları, her şey O’ndandır ve O’nun gözetimindedir. Öyleyse evladım, bu nimetleri bize veren, bunları böyle hazırlayan Allah’a (c.c.) karşı içimiz SEVGİ  İLE  DOLUP  TAŞARSA  O da bunları artıracaktır. (Kur’an’da zaten  ‘Eğer şükür ederseniz nimetlerimi artırırım. (….)  buyuruyor.)  Ama eğer nankörlük edip şükretmezsek, O da nimetlerini ya kesecek veya onlardan istifade etme imkânını elimizden alacaktır.’  (İbrahim 14/7)  diyecek, sürekli rehabilitasyonda bulunacağız.

“Evet bütün bunları hem davranışlarımızla, hem sözlerimizle, hem bakışlarımızla, hem de bütün heyecanlarımızla, bir HATİP  GİBİ  ÇOCUĞA  duyurmaya çalışacağız.”

Munise Hanım, Hocaefendinin baba annesi “Munise Hanım çok müşfik, dindar, gözü yaşlı, her an ağlamaklı bir insandı. Kendi işini kendi yapıyor, gelinlerinden bile kendisi için bir şey istemiyordu. Yemek yapıyorken bir şey lâzım olsa, orada bulunan gelini veya çocuğundan istemektense gidip kendisi alacak kadar mütevazi bir yapıya sahipti. İşten vakit buldukça eline Kur’anını alır, hafif sesle okurdu. Delâilü’l-Hayret adlı dua kitabını da sabah akşam elinden düşürmezdi. Sesli okuduğu için yanındaki torunları da bazı bölümlerini farkında olmadan ezberliyordu. AHMEDİYE,  MUHAMMEDİYE, ENV RU’L- ŞIKIN  isimli Osmanlıca kitapları da tek tek heceleyerek çözmeye çalışırdı.

“Tesettür, edep, haya, dini yaşamada titizlik öyle üst seviyede idi ki, onun dünyasında, sadece yabancı erkeklerle değil, örtüsüne dikkat etmeyen kadınlarla bile görüşmek istemezdi. Mesela köy köy dolaşıp elek ve eşyalar satan çingeneler gelirdi kapıya. Örtüsüyle bile yanlarına çıkmaz, eve girmelerine izin vermez, ‘Ne istiyorlarsa verin gitsinler’  derdi. (…)  İnsanlar hakkında konuşmayı sevmez, gıybetten, dedikodudan uzak dururdu. Evi, ailesiyle ilgili mevzuları da dışarıda konuşmazdı. Alvarlı Efe’den dersli, Nakşıbendi tarikatına  bağlı idi. Köyde yapılan hatme dualarına torunu Nurhayat Hanımı da götürürdü. Hatme bitince kadınlar yaşadıkları sıkıntılar hakkında konuşur, birbirlerine anlatırlardı. Konuşmalara katılmayan Munise Hanıma da lâf atar, ‘Senin hiç derdin yok mu, niye konuşmuyorsun?’ diye sorarlardı. ‘Konuşsam ne olacak, çare mi bulacaksınız? Çare olamayacağınız şeyi de duymanıza gerek yok’  der ve mevzuyu kapatırdı.” (Şemsinur Özdemir)

[Safvet Senih] 27.11.2019 [Samanyolu Haber]

Bir ‘yoksulluk intiharı’ daha!

Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz vatandaşları intihara sürüklemeye devam ediyor. Evine ekmek götüremeyen, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamayan babalar canına kıyıyor. Bunun son örneği Kütahya’da yaşandı. 6 aylık bebeği olan Mesut Eruyar, ekonomik sıkıntı nedeniyle hayatına son verdi.

Kütahya Habercim sitesinin haberine göre, Kütahya’da manavlık yaparken kısa bir süre önce iş yerini devreden Mesut Eruyar (36) isimli bir vatandaş, iddiaya göre ekonomik nedenlerden dolayı bunalıma girerek hayatına son verdi. Eruyar’ın henüz 6 aylık olan bir kız çocuğu vardı. Eruyar’ın yakınları son zamanlarda ekonomik sıkıntıdan strese girdiğini ve intiharın sebebinin bu olabileceğini söyledi. Eruyar Mekke Camii’nde kılınan cenaze namazı sonrası Ahi Evran mezarlığına defnedildi.

Resmi rakamlara göre, Türkiye’de yaklaşık 17 milyon kişi sosyal yardımlarla ayakta duruyor.

[TR724] 27.11.2019

Emniyete çöreklenen ‘fidyeci çete’yi kim koruyor?

İzmir’de geçtiğimiz hafta yaşanan fidye skandalında suçüstü yakalanan çete üyelerinden ikisi polis 5’i tutuklandı. Ancak savcılık, adam kaçırıp fidye isteyen çetenin dışarıdaki ayağını soruşturmak yerine, mağdur aileyi tehdit edip hakaretler savuruyor. Kaçırılan Adem Özdaman’ın avukatı Abdi Yaşar, “Gizlilik kararı var denilerek bize bilgi verilmiyor. Savcılık makamı müvekkilimin kaçırılma olayını aydınlatmak yerine hakaret edip, ‘neden şikayetçi olduğunu’ soruyor! Normal giden ve müvekkilimin kurtarılmasını sağlayan soruşturma sürecinde savcı beyi bu kadar gerginleştiren nedir?” diyor.

Geçtiğimiz hafta İzmir’de yaşanan adam kaçırma olayı kamuoyunda geniş yankı buldu. Sözde ‘f.tö’ soruşturması şüphelisi Adem Özdaman, 16 Kasım’da 23.00 sıralarında kimliği belirsiz kişilerce kaçırılmış ve ailesinden fidye istenmişti. Çetenin içinde polisler de vardı. Yapılan operasyonla çete elemanları suçüstü yakalandı.

SAVCI: NEDEN ŞİKAYETÇİ OLUYORSUNUZ?

Söz konusu 6 kişiden 2’si polis 5 kişi tutuklandı. Polislerden biri Aliağa Terörle Müdalede diğeri Karşıyaka Emniyet Müdürlüğü’nde görevli. Ancak çetenin dışarıdaki elemanlarıyla ilgili savcılık kılını bile kıpırdatmıyor. Aksine aile zan altında bırakılıyor, mağdur olan Adem Özdaman, “Şimdi buradan sana uçarım!” sözleriyle tehdit ediliyor. Hatta daha da ileri giden savcı, kaçırılan Adem Özdaman’ın eşine “Neden bu adamlardan şikayetçi oluyorsunuz?!” diyerek tepki gösteriyor.

AVUKAT: SAVCI NEDEN GERİLDİ?

Adem Özdaman’ın avukatı, soruşturmada yaşanan skandallar üzerine yazılı bir açıklama yaptı. Avukat Abdi Yaşar’ın açıklaması şöyle:
[TR724] 27.11.2019

TSK’da Cemaat iltisakı kriterleri: ‘Başarılıysa, astları ve üstleri tarafından seviliyorsa, mesai mefhumu bilmiyorsa…”

Avukat Kemal Uçar, Çağlar Cilara’nın YouTube kanalındaki programa katıldı. Programda 15 Temmuz sürecinde ihraç edilen ve hakkında açılan davadan takipsizlik kararı verilen eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın koruma müdürü eski Binbaşı Yakup Ata gündeme geldi.

Ata’nın masumiyeti ispatlamasına rağmen görevine iade edilmediğinin belirtildiği programda Kemal Uçar, “Masumiyet karinesi ortadan kalktı. Sen bir insana ‘fetö’cü’ dedin mi, artık ne yapsa kurtulamıyor.” ifadelerini kullandı.

Daha sonra Uçar şu anda görevli bir askerle arasında geçen bir diyaloğu anlattı. Askerin kendisine ‘ben fetö’cüyü gözünde tanırım.’ dediğini aktarana Uçar, şunları söyledi.

“O asker kriterlerini bana saydı ve şunları söyledi: “Kurmaysa, yabancı dile puanı yüksekse, yurt dışı görevi ve NATO görevi varsa, astları tarafından seviliyorsa, amirleri tarafından da tam sicil puanı varsa; mesai mefhumu tanımadan çalışıyorsa. O askerde sıkıntı vardır.’

“Dedim ki; ‘Komutan kriter olarak bunları mı söylüyorsun. ‘Bu askerde sıkıntı var.’ diyor. Sonra dedim ki ”Liyakatsiz olanda amiral ve general olunca ‘fetö ittirmiş’ diyorsunuz. Akıllı olana da bunu diyorsun, akılsız olana da bunu diyorsun. Hepsi suç; na yapması lazım”

[TR724] 27.11.2019

17-25 Aralık’ın tek davasındaki 21 sanığa da beraat: “Dosya rüşvet doluydu”

’17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet soruşturmaları’ sonrası açılan tek davada karar çıktı. Anıtlar Kurulu görevlileri, mimarlar ve firma sahiplerinin yargılandığı, dönemin Fatih belediye başkanı Mustafa Demir’in kardeşi Sebahattin Demir dahil 21 sanıklı davada mahkeme beraate hükmetti.

Karara, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü itiraz etti. 57 sayfalık gerekçeli karara ise ilginç rüşvet diyalogları girdi. AKP iktidarının müdahalede bulunduğu 17-25 Aralık süreciyle ilgili yürütülen soruşturmaların hemen hepsinde takipsizlik kararı verilmişti.

Diken’den Ali Yılmaz’ın haberine göre, polis ve yargı üyelerinin kumpası olarak bakılan dosyalara ilişkin anılan süreçte, Fatih ve Beyoğlu gibi belediyelerdeki tarihi binaların otele dönüştürülmesinde, Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu görevlilerine rüşvet verildiği iddiasıyla yürütülen soruşturmada iddianame hazırlandı.

Savcı Ekrem Aydıner’in hazırladığı 21 sanıklı dava İstanbul 20’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Aralarında Günseli Aybay, Oğuz Ceylan, Celalalettin Basatemur, Nesrin Çiçek Akçıl, Şenol Şirin, Murat Akagündüz, Hasan Soysal, Sevinç Doğan, Zeki Koçhisarlılar, Raşit Şentürk’ün de olduğu tüm sanıklar beraat etti. Karar, soruşturma sürecinde toplanan delillerin hukuku aykırı olmasına dayandırıldı.

Beraat kararına İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü itiraz etti. İtiraz sonrası dosya, İstanbul Bölge Adliye Mahmemesi’ne gitti.

Ece Ajandası’nın binası da dosyada

Öte yandan dava konusu tarihi binalara ilişkin yürütülen görüşmelere ilişkin teknik ve fiziki takibe ilişkin tüm ayrıntılar dosyada yer adı.

Davaya konu tarihi yerlerden biri de ‘Ece Ajandası’ binası ve yanındaki dört binaydı. Fatih Hobyar Mahallesi’ndeki binaları yerine otel yapmak isteyen işadamı Celalettin Basatemur, daha önce Anıtlar Kurulu’nda çalışan Mimar Sevinç Doğan’la çalıştı.

Dava dosyasına göre söz konusu otelin yapılması için 4 Nolu Koruma Bölge Kurulu yetkililerine rüşvet verilmesi için Basatemur, Doğan’ın hesabına 120 bin lira gönderdi. Rüşvete aracılık etmesi için devreye giren isimlerden biri de öğretim üyesi Hüseyin Başçetinçelik’ti.

Dava dosyasına, rüşvete ilişkin çok sayıda ‘tape’ ve fiziki takip tutanağı da girdi.

‘Bu işi çöz 10 kağıt alırsın’

Bir görüşmede Başçetinçelik, Doğan’a, dönemin İstanbul 4 Nolu Koruma Kurulu müdürü Günseli Aybay’ı kastederek, “Sevinç, ben kendisine ‘Bu işi çöz 10 kağıt alırsın’ dedim. Sen yarın 5 kağıt ver” dedi. Anılan konuşmada geçen 5 bin lira, Doğan tarafından Aybay’a verildi.

2 Ekim 2012 tarihli bir görüşmede ise Günseli Aybay, Başçetinçelik ile yaptığı konuşmada kendisine söz verilen paranın getirilmesini ima ederek, “Sen bir şey söylemiştin. Onu çözebilir miyiz. Beni karıştırma sen çöz diyecektim” diyor. Aynı gün Doğan’ı arayan Başçetinçelik ise 5 bin liranın Aybay’a verilmesini istiyor. Binalarla ilgili gerekli onayın alınması için dönemin İstanbul 4 Nolu Koruma Kurulu başkanı Oğuz Ceylan ile de temasa geçiliyor.

Dosyada yer alan bir diğer konuşma ise dönemin Fatih belediye başkanı Mustafa Demir’in kardeşi Sebahattin Demir ile işadam Celalettin Basatemur ve Sevinç Doğan arasında geçiyor. Doğan, Basatemur’u, Mustafa Demir ile görüştürüp görüştüremeyeceklerini soruyor. Sebahattin Demir ise “Eğer sabrederseniz ben bu akşam direkt götürüp bunu vereceğim abime. Abim çağıracak Adnan beyi bu işi öyle çözdüreceğiz. Benim kim olduğumu yalnız siz bilin” diyor.

Yıkımı geç saatlerde yapın

Dosyaya göre rüşvet dağıtılan bir diğer binaysa Fatih Aksaray Caddesi’ndeki boş bir bina. Anılan yere Mehmet Ak isimli kişi otel yapmak istedi. Yıkım işlemleri için zabıtaya rüşvet verilmesi gerekiyordu. Mehmet Ak da, Mimar Sevinç Doğan ile anlaştı. Mehmet Ak’ın verdiği rüşvet paraları, Sevinç Doğan veya çalışanı Bakan Balkı aracılığı yla dönemin Fatih Belediyesi zabıta amiri Şenol Şirin’e verildi.

Telefon konuşmalarına göre Şenol Şirin, Balkı ve Doğan’ı, binada yıkım işlemini geç saate yapmalarını, beton döküleceği zaman önceden kendisine haber vermelerini istiyor. Verilecek rüşvet içinse taraflar arasında birçok telefon görüşmesi yapıldı.

5 bin dolar vereceksin

8 Şubat 2013 tarihli bir görüşmede Sevinç Doğan, Şenol Şirin’e “Ben sana kaç lira vereceğim şimdi” diye soruyor. Şirin ise “5 bin dolar” diyor. İkili, görüşmenin devamında binadaki yıkım işleminin pazar günü yapılmasını görüşüyor. 1 Ekim 2012 tarihli Balkı-Şirin görüşmesindeyse Şirin, Balkı’ya “Sen bugün bu işi hallediyorsun değil mi” diye soruyor. Balkı ise “Bugün en geç yarın” diye yanıt veriyor. Bu yanıta Şirin ise “Bugün halletmeye çalış adamlar bekliyor vallahi” diyor.

Mührü bizzat zabıta amiri söktü

Dava dosyasına göre, 3 Ekim 2012 günü, Balkı, Şirin’e 5 bin lira verdi. Benzer şekilde, Faruk Güreler’e ait Örfi Otelcilik ve Turizm şirketinin Aksaray’daki bir binası için de zabıtaya rüşvet verildiği bilgisi dosyada yer aldı.

Mimar Doğan’ın anılan yer için temasa geçtiği kişi de yine Şirin oldu. Şirin, mühürlenen binadaki mührü kendisinin sökebileceğini söylüyor. Şirin, Doğan ile yaptığı telefon konuşmasında “Ben gelir açarım ne olmuş ki… Ama, o imardaki arkadaşa bir şey atacak ha” diyor.

Rüşvet alan adam hacca gider mi?

Dava dosyasına giren bir diğer bina Özcoşkunlar İnşaat’a ait Beyoğlu’ndaki tarihi bina oldu. Anılan binada, kanuna aykırı yapılan işlemler için, Beyoğlu belediyesinde çalışan Murat Akagündüz, bina sahibinden 50 bin lira aldı ve mimar Ali Tunç’a verdi.

Tunç bu esnada, hanın içindeki bir kişiye “Rüşvet alan adam hacca gidebilir mi Ahmet” diye soruyor. Tunç daha sonra, aldığı 50 bin lirayı İstanbul 2 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nda görevli raportör Hasan Soysal’a teslim etmek için kendisiyle temasa geçiyor ve “Bende emanetin var. Onu şey yapacağım. Bekle beni bir yerde, handa buluşalım” diyor.

Müdür arabasını tamir ettirdi

Benzer şekilde Fatih’te bulunan tarihi Muhsinoğlu Han’ın otele dönüştürülmesine ilişkin gerekli izin ve raporlar için de rüşvet verildiği anlaşıldı.

Dava dosyasında yer alan bilgilere göre anılan yerin sahibi TGB İnşaat Taahhüt AŞ isimli şirket. Bu yere ilişkin işlemlerin takibi için de şirket sahibi Özcan Toplar aracı mimar üzerinden kurul görevlilerine rüşvet verdi.

Raportör olarak ayarlanan Nesrin Çiçek Akçıl’a 7 bin 500 lira rüşvet verilirken, kurul müdürü Raşit Şentürk’ün de otomobili tamir ettirildi, AVM’de kendisi için alışveriş yapıldı.

Benzer şekilde, Akmercanlar Şirketler Grubu’nun Fatih’te yapmayı planladığı bir otele binası için de tapu memuruna rüşvet verildiği iddiası dosyada yer aldı

[TR724] 27.11.2019

Samanyolu TV oyuncusuna ’15 Temmuz’ gözaltısı

Samanyolu TV’de ‘İki Dünya Arasında’ isimli dizide ‘Yusuf Hoca’ karakterini canlandıran oyuncu Süleyman Sacit Konuk, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Whatsapp üzerinden mesaj paylaştığı iddiasıyla gözaltına alındı.

Konuk, emniyetteki işlemleri ardından savcılığa sevk edildi. Savcılıkta da işlemleri tamamlanan Konul,  ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ iddiasıyla tutuklamaya sevk edildi.

Konuk’a yöneltilen suçlamalar arasında ise dizide oynaması, kolejde okuması, kapatılan Fatih Üniversitesi’ni bitirmesi ve Bank Asya’da hesabının bulunması.

ADLİ KONTROLLE SERBEST KALDI

Süleyman Sacit Konuk’un ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan sevk edildiği İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’nce sorgusu tamamlandı. Konuk daha sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

[Tr724] 27.11.2019

Uluslararası Af Örgütü’nden Ahmet Altan için acil eylem planı: “Derhal ve koşulsuz serbest bırakılmalı”

Uluslararası Af Örgütü,  tahliye edilip bir hafta sonra yeniden tutuklanan gazeteci-yazar Ahmet Altan’ın ‘derhal ve koşulsuz’ serbest bırakılması için acil eylem planı başlattı.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e hitaben imza kampanyası başlatan Af Örgütü, Altan’ın görüşlerinden ötürü hapis cezasına çarptırıldığı belirtirken, “Keyfi olarak cezaevinde tutulması, haklarının ağır ihlalidir” açıklaması yaptı.

Af Örgütü’nden yapılan kampanya açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:

“Üç yıldan uzun süren tutukluluk sürecinin ardından 4 Kasım’da tahliye edilen Ahmet Altan, mahkemenin tahliye kararını kaldırması üzerine 12 Kasım’da tekrar gözaltına alındı ve tutuklandı. Taraf gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni ve Türkiye’nin önde gelen yazarlarından olan Ahmet Altan düşünce mahkumudur; bu nedenle derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılmalıdır.

“Ahmet Altan’ın yeniden gözaltına alınması ve tutuklanması her yönüyle siyasi ve keyfi bir karar gibi görünüyor. Bu karar, aynı zamanda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kişinin keyfi şekilde hürriyetinden yoksun bırakılmasını yasaklayan 5. Maddesi’ni ihlal etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yetkililer bakımından kötü niyet unsuru bulunduğunda keyfiyetin doğabileceğini belirtmiştir. Ahmet Altan’ın keyfi olarak cezaevinde tutulması, haklarının ağır ihlalidir.”

[TR724] 27.11.2019

İş hayatında; çok duy, az inan! [Ali Deniz]

Yeni bir hayat yeni bir iş.

Şimdilerde birçok insan dilini, kültürünü, tüketim alışkanlıklarını bilmediği ülkelerde ticaret yapıp yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.

Önceliklerimiz ne olmalı?

Direnmeyin

Yaşadığınız ülkenin kurallarına asla direnmeyin. Her ülkede Türkiyelilerin kurduğu sisteme direnen, kendi dünyasında yaşayan, entegre olmayı reddeden gettolar var.

Aşırı absürd ama; İngilizceyi Türk aksanı ile konuşmuyor diye arkadaşlarını dışlayanlar gördüm!

Avrupa’da Türkiye ortamını yaşamaya çalışan bu kişilerin kapalı dünyalarına kendinizi hapsetmeyin. Ülke gündemini mümkün olduğu kadar takip edin.

Sistem içinde eriyip gidin, benliğinizi unutun, dejenere olun demiyorum. Hassas dengeyi sağlayın.


Dil

Yabancı bir ülkede önünüze çok kolay bir şekilde para kazanacağınız bir iş bile gelse, önce yaşadığınız ülkenin dilini öğrenin.

Çok iyi bir işyeri açıp, çok büyük paralar kazanmaya başlasanız bile kendinize ‘hiç vakit yok’ yalanını söyleyip, dil öğrenmeyi bırakmayın! İş yaptığınız ülkenin dilini öğrenmedikçe her zaman başkalarına muhtaçsınız, sizden çok daha tecrübesiz çevirmenlerin hatalı yorumları ile sürprizlere açıksınız demektir. Hiçbir tercüman, işletmenin sorumlusu veya sahibi kadar iyi bir şekilde olayları yorumlayıp doğru tepkiyi veremez.

Kendi mesleğinizi veya muadilini yapmakta ısrarcı olun.

İnsanlar bilmedikleri sektörlerdeki işlerin genelde çok daha kolay ve karlı olduğunu düşünür.

Kimi devlet memurları akşama kadar başarılı iş adamlarının paralarının hesabını tutar, ‘bende iş adamı olsaydım’ ile başlayan cümlelerle zenginlik hayalleri kurarlar. Biri de istifayı basıp iş hayatına atılmaz! Sakın bu devlet memuru sendromuna girip başkalarının cirolarının esrarına kapılmayın.

Başkalarının sektörlerindeki başarılar sizi büyülemesin! Olmayacak hayaller peşinde sermayenizi harcamayın.

Bu sözü rehber edinin: İŞ HAYATINDA; ÇOK DUY, AZ İNAN!

Yaşadığınız ülkede ticari gündemi takip edin, tüketim alışkanlıklarına, insanların beklentilerine, tedarikçilerin termin sürelerine, vergi sistemine, sağlık güvenlik kurallarına, ödeme sistemlerine vakıf olun.

Trendleri, değişen tüketici davranışlarını, yeni açılan iş sahalarını takip edin. Mümkün olduğu kadar fuarlara gidin. Toplumdaki gelişmekte olan trendleri en iyi göreceğiniz yer fuarlardır.

Mesleğiniz ne olursa olsun belediye veya kolejlerin meslek kurslarına katılın. Öncelikle kendi mesleğinizin eğitimini almanız ve sertifika sahibi olanız daha yerinde olur.

Birkaç örnek verelim;

Muhasebeci iseniz bulunduğunuz ülkede de bu işi yapmak için çaba sarf edin. Türkiye’de ‘Mali Müşavir’ iseniz bile bulunduğunuz ülkede sanki yeni bir öğrenciymiş gibi parasına da aldırmadan bir muhasebe bürosunda çalışmaya başlayın.

İşlerin nasıl gittiğini görün. Eğer bir şekilde çalışma hayatına girerseniz dil öğrenmeniz de çok daha hızlı olacaktır.

Elektrikçilik benzeri teknik bir konuda mesleğiniz varsa veya en azından bu konuda tecrübe sahibi iseniz özellikle batı ülkelerinde ciddi karşılığı olan bir mesleğe sahipsiniz demektir.

Unutmayın illa Türkiye’de sertifika sahibi olduğunuz veya okulunu bitirdiğiniz konuda kursa gitmek zorunda değilsiniz. Türkiye’de sertifika sahibi olmadığınız ama iyi anladığınız (bir kısım ufak detaylarına hakim bile olmayabilirsiniz) işler varsa bunların da kurslarına gidebilir ve sertifika alabilirsiniz. Önemli olan altyapısına sahip olduğunuz konuda ilerlemeyi seçmektir.

İngiltere gibi ülkeler zaten Türkiye’de sahip olduğunuz sertifika veya diplomaları tanımıyor. Mutlaka orda bunların eğitimini tekrar alıp sertifika sahibi olmanız gerekiyor. Bu eğitimlerin çoğu Türkiye’ye göre daha kısa sürmektedir.

İngiltere’de sertifika sahibi elektrikçilik, tesisatçılık vb işleri yapanların günlük 120-200 sterlin gelirleri var.

Türkiye’de öğretmenlik yaptıysanız belki bulunduğunuz ülkede öğretmen olma şartları gözünüzü korkutabilir. Ama bu yoldan dönmeyin. Israrla ve inatla öğretmen olabilmek için çalışın. En önemlisi özel ders verme seçeneğiniz var ve Türkiye’de olduğu gibi önünüzde yasakçı bir zihniyet yok, bu konuda ısrarcı olun. En ucuz özel dersin saati 50 sterlin, ortalama özel dersin saat fiyatı 80 sterlindir, bu rakam 120, 150 sterlin/saati bulmaktadır.

Kişisel becerileriniz varsa bunları değerlendirin.

Müzik, spor, resim vb konularda becerileriniz, tecrübeleriniz varsa bu konularda kendinize iş bulabilir, networkunuzu genişletebilirsiniz.

Kervan yolda düzülmez!

Bulunduğunuz ülkedeki iş hayatıyla alakalı çok okuyun, araştırın, herkesi dinleyin ama gaza gelmeyin.

Her ne iş yapacaksanız işin gerekliklerini tam yerine getirmek zorundasınız. Kervan yolda düzülmez!

Harcama yaparken israftan kaçınmak gerekli, nereye para harcamanız gerektiğini çok iyi analiz ederek karar vermelisiniz. Sermayeyi harcanması gereken konuya harcamalısınız.

Yahu iki dakika, n’olcak!

‘Yahu iki dakika park ettik cezayı yapıştırmışlar!’

İngiltere’ye yeni gelenler, arabalarını park ederken çok dikkatli olmalarını, yol çizgilerini nasıl okumaları, park kurallarına nasıl bakmaları gerektiğini defalarca dinlemişlerdir. Buna rağmen defalarca park cezası yediklerinden çok eminim.

Park etme kurallarını bile tam olarak çözene kadar ne kadar çok ceza yediyseniz iş hayatında da bunun gibi cezalar çekeceğinizden emin olun.

İngiltere gibi ülkelerde kurallar esastır. Toplumsal düzenin temelidir. Hak ihlalinin 2 dakikası veya 2 saati olmaz. Kurallar yılların tecrübeleri ile ortak kararlarla belirlenmiştir. Türkiye’deki gibi siyasetçiler sabah uyanıp kafalarına göre kanun düzen kurmazlar.

Avrupa’da çöpleri atmanın ciddi kuralları olduğunu Türkiye’de iş yapan birine saatlerce anlatsanız güler geçer. İşyerinizin çöpleri yüzünden de ceza yemeden bu konuda tam ayılacağınıza ihtimal vermiyorum.

Kuracağınız işin kurallarına tam vakıf olun. Kulaktan dolma bilgilerle başkalarının yorumları ile iş yapmayın. Belediyeler kendilerine danışıldığında size her türlü bilgiyi vereceklerdir. Avrupa’da bilgiye ulaşmak kolaydır, kurallar yoruma açık değildir.

Kar

Türkiye’de 80’li yılların nesli ‘voleyi vurma’ hikayeleri ile yetişti. Hakkı ile iş yapmaktan ziyade kısa zamanda nasıl köşeyi döneriz düşüncesindeydiler. 90’larda bu çarpık düşünce bitmek üzereydi.

AKP sayesinde bu düşünce geri geldi, genç neslin zihni bozuldu. Hiçbir bilgi becerisi, diploması, tecrübesi olmayan insanlar kısa sürede zenginleştiler.

Türkiye’den Avrupa’ya bakanların pek çoğu Avrupa’da çok kolay para kazanıldığını, Avrupa’daki herkesin lüks refah içinde olduğunu, ekmek elden su gölden bir hayat yaşandığını düşünür.

Asla böyle boş hayalperest duygulara kapılmayın. Avrupa’da kimse vole vurmuyor, kimse havadan para kazanmıyor.

Elbette Avrupa’da asgari ücret ile Türkiye’deki refahın kat be kat üstünde yaşayabiliyorsunuz. Ama çalışmak ve işinizi çok düzgün yapmak zorundasınız. Hiçbir yerde bedava ekmek yok.

Bu açıdan açacağınız iş yerinde ülkenin genel durumuna göre ‘makul’ kar beklentilerinde olun. Aynı işi, aynı performansta, aynı kalitede yaptığınız halde bir başkasının daha fazla kazanıyor görünmesine aldanmayın, sınırları zorlamayın, illegal yollara girmeyin.

Mesela Avrupa’da inşaat şirketleri %3-10, market zincirleri %3-8 net karlılıkla çalışır. Evet o sağda solda gördüğünüz koca koca şirketlerin karı bu kadardır.

Elbette %5 karlılığı olan işleri yapın demiyorum. Bizim insanımızda ‘yağlı iş’ arama hastalığı var.

Risk Nedir?

Avrupa’lıların anladığı risk: biz bu işten en az %5 en fazla da %12 net kar elde ederiz.

Bizim anlayışımızda risk ise ‘ya batarız ya çıkarız’

[Ali Deniz] 27.11.2019 [TR724]

Yeşil sahaların ince topuklu başkanları [Hasan Cücük]

Berna Gözbaşı adı Süper Lig tarihine ‘ilk kadın kulüp başkanı’ olarak geçti. Kayserispor’un 30 Kasım’da yapılalacak genel kurulu öncesi toplanan yönetim geçici olarak kulüp başkanlığına Berna Gözbaşı’nı seçti. Berna Gözbaşı aynı zamanda genel kurulda başkanlığa aday olduğunu açıkladı. Geçici seçilmesiyle bir ilki gerçekleştiren Berna Gözbaşı’na delegeler genel kurulda yetki verirse Süper Lig’e kadın eli değmiş olacak. Türkiye’de ilk kez bir Süper Lig kulübünün başkanı kadın olurken, dünyada kadınların yönettiği bir çok kulüp bulunuyor. Bunların en ünlüleri La Liga takımlarından Eibar’ın başkanlığını 2016’dan bu yana yapan Amaia Gorostiza.

27 bin sakiniyle La Liga’nın en düşük nüfusuna sahip şehrin takımı olan Eibar, iki yıl üst üste Financial Times tarafından Avrupa’nın en hızlı büyüyen firmaları arasında gösterildi. Bu başarının mimarı hiç şüphesiz kulüp başkanı Amaia Gorostiza’dır. Yıllık ortalama yüzde 44 olarak büyüyen kulüp, maçlarını 7 bin kapasiteli İpurua Stadı’nda oynuyor. Başkanlık ofisi statta yer alırken, mütevazi bir evin oturma salonunu andırıyor. 79 yıllık Eibar tarihinin ilk kadın başkanı olan Amaia Grostiza, herkesin fikrini dile getirmesine imkân tanıyor. ‘Bir takım olarak çalışıyoruz ve tümüyle yatay bir organizasyon yapısı kurduk.’ Başkan Gorostiza ‘Bu bir kişinin veya bir başkanın projesi değil, bir kulübün projesidir.’ diyor.

Amaia Gorostiza, 1961’de Eibar’da doğdu ve 2016’da Alex Aranzabal’ın istifası sonrasında 2016 yılında Eibar yönetim kurulu başkanlığına atandı. Yönetimsel açıdan istikrarsız bir takım olan Eibar’da Gorostiza, 2017 yılında hissedarlarının da desteğini alarak 5 yıl daha başkanlığa seçildi.

2014 hem Eibar hem de Amaia Gorostiza için yeni bir sayfanın açıldığı yıl oldu. Eibar tarihinde ilk kez La Liga’ya çıkarken, Gorostiza ise ilk kez yönetim kuruluna seçildi.  Kulüp La Liga’da ilk kez mücadele ettiği 2014-15 sezonunu düşme hattında tamamlamıştı, ancak mali denetlemeye uygunluk sağlayamayan Elche idari kararla küme düşürülünce, Eibar kümede kaldı. Mükemmel finansal yönetimi sayesinde ligde kalan Eibar, bu fırsatı iyi değerlendirdi. La Liga’da üst üste 6 sezonunu yaşayan Eibar, olduğu yerde saymak yerine geleceğe yatırım yaptı. Kulüp reklam gelirlerinden 50 milyon Euro gelir elde etti. Daha fazla büyümeyi tetikleme ve gelir kalemini çeşitlendirmeye yardım etmek amacıyla Eibar uluslararası pazarlara yöneldi.

2015 yılında Frankfurt’tan transfer edilen Takashi Inui, ülkesi Japonya’da Bask ekibinin popülerliğini artırdı. Bu sayede Barcelona ve Real Madrid’in ardından Japonya’da en çok izlenen üçüncü takım olan Eibar, Japon firması Hikoki ile bir sponsorluk anlaşması imzaladı. La Liga tarafından açıklanan seyirci verilerine göre Eibar, ligin Facebook üzerinden ücretsiz izlenebildiği Hindistan ve bazı kulüp hissedarlarının geldiği Çin gibi pazarlarda büyümeye devam ediyor. Kulüp mottosu ’Başka bir futbol mümkün’ kadın başkanı Amaia Gorostiza yönetiminde finalsal açıdan sorun yaşamadan yıoluna devam ediyor.

Kulüp başkanı kadın olan kulüpler
Alona Barkat (Hapoel Beer Sheva): 2007 yazında İsrailli işkadını Alona Barkat, Hapoel Beer Sheva takımını satın aldı. O tarihe kadar İsrail Ligi’nde sadece 2 şampiyonluk elde edebilen kırmızı beyazlı takım, önce tesisleşme ve altyapıdaki dağınıklığı toparladı. 2015- 16 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan Hapoel Beer Sheva, 3 sene üst üste şampiyon oldu ve bu süreçte aralarında Inter’in de bulunduğu Avrupa’nın dev takımlarını Beer Sheva’da mağlup etti.

Diana Langes-Swarovski (WSG Swarovski Tirol): Dünyaca ünlü Avusturyalı kristal taş üretici firması Swarovski, futbola da el atmış durumda. Firma, 1930 yılından beri WSG Tirol’un başkanlık koltuğuna aile fertlerini oturtuyor. 1984’ten beri Avusturya Bundesliga’dan uzak olan takım, bu sezon yeniden Bundesliga’da yer alma hakkını kazandı ve adını WSG Swarovski Tirol olarak değiştirdi. Başkanlık koltuğunda ise 1972 doğumlu Diana Langes-Swarovski oturuyor.

Alejandra de la Vega (Juarez): 2015 yılında 6 zengin aile, yabancı yatırımcıların da yardımıyla Meksika’nın Ciudad Juarez şehrinde FC Juarez’i kurdu. Kuruluşundan itibaren Alejandra de la Vega takımın başkanlığını yürüttü. Juarez bugün Meksika’nın en üst liginde yer alıyor. Geçtiğimiz sezonu 14. sırada tamamladılar. Alejandra de la Vega aynı zamanda politikacı ve Meksika kabinesinde görevli. 2016’de kulüp başkanlığındaki görevini Alvaro Navarro’ya bıraktı ama bugün kulübün sahibi olarak kalmaya devam ediyor.

Nita Ambani (Mumbai Indians): Henüz 2008 yılında kurulan Mumbai Indians, sonuncusu geçtiğimiz sezon olmak üzere 4 kere Hindistan Ligi’ni zirvede tamamladı. Kulübün sahibi ise farklı dallarda faaliyet gösteren Reliance Industries. Şirketin sahibi ise Dhirubhai Ambani. Mumbai Indians’ın başkanı ise, Dhirbhai’nin gelini Nita. Nita Dalal Ambani, Dhirubhai’nin büyük oğlu Mukesh ile evli.

[Hasan Cücük] 27.11.2019 [TR724]

“Muhafazakâr” Çakmak’tan “Büyük Doğucu” Akar’a Türkiye Siyasetinde Genelkurmay Başkanları [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı’nın son döneminden bugüne dünyadaki gelişmeleri yakından takip etme konusunda toplumun çok ilerisinde olan Türk ordusu, 1998’de “post modern bir darbe” yaparak bilimsel ve teknolojik gelişmelere ne kadar vakıf olduğunu ortaya koymuş ve “bin yıl sürecek” 28 Şubat sürecini başlatmıştı.

Kamuoyu AKP’nin iktidara gelmesiyle 28 Şubat sürecinin birkaç yıl içinde bittiğini düşünmüştü. Ancak 27 Nisan 2007 gecesi Genelkurmay Başkanlığı’nın web sitesinde yayınlanan “muhtıra” durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. TSK bilime ve teknolojiye verdiği önemi bir kez daha ispatlayarak bir “e-muhtıra” ile siyasete yön vermiş ve 2007’den itibaren “Tek adam-Tek parti” iktidarına dayanan “dinî görünümlü, milliyetçi soslu” yeni bir rejim inşasının yolunu açmıştı.

27 Nisan e-muhtırasını yayınlayan ise geçtiğimiz hafta hayata veda eden, o dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’tı. Paşa’nın ölümü ve cenaze töreni basında çok az yer aldı. Ancak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la birlikte 27 Nisan muhtırasına muhatap olan kabinenin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün cenazeye katılması gözlerden kaçmadı. Bu durum, herhalde AKP’ye yeni rejim inşasının yolunu açan Büyükanıt’a “vefanın” bir gereğiydi.

Sadık Bir Rejim Hizmetkârı: Fevzi Çakmak

Eski adı “Erkân-ı Harbiye Riyaseti” olan Genelkurmay Başkanlığı’nın tarihi 1880’lere kadar götürülebilir. Türkiye siyasetinde her dönem önemli bir role sahip olan Genelkurmay Başkanlığı görevini II. Meşrutiyet devrinde Ahmet İzzet ve Hadi Paşalardan sonra İttihatçıların önde gelenlerinden Enver Bey (Paşa) üstlendi.

Yeni Türk devletinin ilk genelkurmay başkanı “albay” İsmet Bey (İnönü) oldu. 1921’de ise bu göreve Fevzi Çakmak tayin edildi. İsmet ve Fevzi Paşaların ortak özelliği Kâzım Karabekir, A. Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Paşa (Bele), Rauf Bey (Orbay) gibi askerlere göre Millî Mücadeleye çok sonra katılmış olmalarıydı. M. Kemal Paşa bundan sonraki süreçte siyaseti İsmet Paşa, orduyu da Fevzi Paşa vasıtasıyla dizayn etti.

Mareşal Fevzi Çakmak cumhuriyet tarihi boyunca en uzun süre genelkurmay başkanlığı görevinde bulunan komutan olurken emekliliğine kadar Atatürk devrimlerinin en büyük destekçisiydi. 1944’de “Millî Şef” İnönü tarafından “yaş haddi” nedeniyle emekli edilince karşı safa geçerek önce Demokrat Parti ile birlikte hareket etti sonra da Millet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. İnönü muhalifliğinin etkisiyle sonraki dönemlerde sağ kesim tarafından “dindar ve muhafazakâr” bir komutan olarak baş tacı edildi.

Halbuki Atatürk muhafazakâr kesimin sürekli şikâyet ettiği “laik tek parti rejimini” inşa ederken Paşa da hem devrimler aşamasında hem de tek parti rejiminin kurumsallaşmasında kayıtsız şartsız destek vermişti. Atatürk’ün ölümünden sonra da en güçlü cumhurbaşkanı adayı olmasına rağmen bu makamı İsmet Paşa’ya sunmuştu.

Mareşal, “sadıkane” icraatlarıyla rejimin temel taşlarından biri olmasına rağmen “dindarlığı” nedeniyle Kemalist kesim tarafından kabullenilmemiş ve “Çankaya” adlı eserinde Falih Rıfkı Atay bunu şöyle ifade etmiştir: “Fevzi Çakmak devletin ve görevinin adamı idi. Muhafazakârdı; devrimlerden hiçbirinin taraflısı olmadığını bilirdik. Genelkurmay Başkanlığından ayrılıncaya kadar eski yazıyı kullanmıştır. Atatürk belli başlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa pek sevdiği Diyanet İşleri Reisi Hoca Rıfat Efendi’yi çağırıp onu tatlı dille kandırır, sonra: — Şimdi Mareşal’e gidelim, derdi. Biri camilerin ve hocaların, biri ordunun başında idi”.

Asker Cumhurbaşkanları Dönemi

Menderes devrinin genelkurmay başkanları ikinci planda kaldılar ve DP iktidarıyla yakın ilişkilerinin karşılığını milletvekili yapılarak aldılar. Hatta 27 Mayıs darbesi sırasında DP milletvekili olan eski genelkurmay başkanlarından Nuri Yamut Paşa Yassıada yargılamaları sırasında vefat etti. Darbe sırasında Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Rüştü Erdelhun Paşa ise Yassıada’da yargılanarak idama mahkûm edildi. Cezası sonradan affedilse de son yılları yalnızlık içinde geçti.

27 Mayıs darbesi ise Türkiye’de askerleri “başat güç” yaparken aynı zamanda “asker cumhurbaşkanları” dönemini başlattı. Cemal Gürsel’le başlayan askerlerin cumhurbaşkanı seçilmeleri süreci Orgeneral Cevdet Sunay ve Oramiral Fahri Korutürk’le devam etti.

Dönemin siyasi liderleri İnönü, Demirel ve Ecevit’in süreçteki rolleri, askerler arasından kendilerine göre “ehven-i şer” gördükleri birisinin cumhurbaşkanı seçilmesinden ibaretti. 1980 darbesi öncesinde bir türlü bitmek bilmeyen nafile turlarda CHP’nin cumhurbaşkanı adayı eski Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur, AP’nin adayı da eski Kara Kuvvetleri Komutanı Faik Türün olmuştu. Her iki adayın da 12 Mart muhtırasını veren komuta kademesinde yer almalarına rağmen aday gösterilmeleri, o dönemde askerin gücünü yansıtması bakımından ilginç bir örnektir.

12 Eylül Rejiminin Kurucusu Kenan Evren

27 Mayıs darbecileri “laiklik” merkezli Atatürkçü bir rejim kurmayı amaçlamışlardı. 12 Eylül darbesiyle yönetime el koyan cunta ise Atatürkçülüğü öne çıkarsa da 27 Mayıs’ın seküler anlayışının aksine daha muhafazakâr bir Türkiye hedefledi.

Okullarda din derslerinin zorunlu hale getirilmesi ve eğitim politikalarının Türk-İslam sentezi doğrultusunda şekillendirilmesiyle rejimin “laiklik hassasiyeti” devam etse de muhafazakârlık öne çıktı. Özal’ın da muhafazakâr kesimin ekonomik hayatta etkili bir rol almasını sağlayan girişimleriyle Türkiye, Kemalizm’in farklı bir versiyonuyla yoluna devam etti.

Bu sürecin mimarının da bir genelkurmay başkanı olması, her yönüyle üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. 27 Mayıs’tan farklı olarak 12 Eylülcülerin amacı “devlet kontrolünde ve devletin izin verdiği ölçüde” muhafazakâr bir toplum oluşturmaktı.

12 Eylül’ün inşa etmeyi hedeflediği kontrollü muhafazakârlık, Kemalist kesim ve “laiklik saplantılı” askerlerin endişelerine yol açtı ve 28 Şubat süreciyle bu kaygılar bir “post modern darbeye” dönüştü.

28 Şubat’ta ismi öne çıkan kişi Genelkurmay Başkanlığı ikinci başkanı Orgeneral Çevik Bir olsa da ordu hiyerarşisi düşünüldüğünde darbenin asıl mimarı kuşkusuz Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı idi. Nitekim Karadayı’dan sonra bu görevi üstlenen Hüseyin Kıvrıkoğlu “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” söyleyerek bu sürecin “bir devlet politikası” olduğunu ifade etti.

Allah’ın Özel Bir Lütfu: 27 Nisan Muhtırası

AKP’nin iktidara gelmesiyle, kendisini Kemalizm’in temsilcisi olarak gören ordu kısa bir süre sonra “genç subaylar rahatsız” haberleriyle ve cumhuriyet mitingleriyle tepkisini açığa vurdu. Özellikle Hilmi Özkök’ün emekliliği sonrasında Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay başkanı olmasıyla 12 Eylül’ün inşa ettiği kontrollü dindarlık çizgisinin dışına çıkılma endişesi açıkça ifade edildi.

Beklendiği gibi en büyük fırtına cumhurbaşkanlığı seçimlerinde koptu. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt “laiklik ve demokrasiye sözde değil özde bağlı cumhurbaşkanı” sözüyle siyasi ortamı daha da gerginleştirdi.

27 Nisan 2007’de de AKP’nin önünde engel gibi gözüken bugünse “Allah’ın özel bir lütfu” olarak değerlendirilebilecek e-muhtırayı yayınladı. AKP böylece Büyükanıt Paşa vasıtasıyla tarihi bir fırsat elde etti.

Asıl kırılma noktasıysa Erdoğan ve Büyükanıt’ın “içeriğini iki tarafın da mezara kadar götüreceğini söylediği” Dolmabahçe görüşmesi oldu. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olabilmesi ve sonrasında Türkiye rejiminin “dindar görünümlü-otoriter” bir rejime dönüşmesinin en önemli adımı, 4 Mayıs 2007’deki bu görüşmede atıldı. Kemalist-Ulusalcı kesim varılan mutabakatla 28 Şubat’ta “seküler” söylemlerle gerçekleştiremediği hedeflerini “dindar görünümlü AKP” eliyle gerçekleştirme fırsatına kavuştu.

Seçilmiş bir iktidara karşı 27 Nisan muhtırasını veren, AKP’ye kapatma davası açtıran, Şemdinli olayları sonrası tutuklanan asker Ali Kaya’yı “tanırım iyi çocuktur” diye savunan Büyükanıt’a, emekli olurken AKP tarafından “zırhlı, süper lüks bir araç” tahsis edildi.

Ayrıca Erdoğan’ın başında bulunduğu Bakanlar Kurulu’nun teklifi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tevcihiyle “devletin yüceltilmesi ve milli menfaatlere katkılarından dolayı” da “Devlet Şeref Madalyası” takdim edildi.

15 Temmuz Rejiminin Mimarı Hulusi Akar

Büyükanıt nasıl AKP’nin daha da güçlenmesinin önünü açan genelkurmay başkanı olduysa 15 Temmuz başarısız darbe girişiminde de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, oynadığı rollerle yeni rejime zemin hazırladı.

15 Temmuz bahanesiyle ilan edilen OHAL sayesinde ordu başta olmak üzere kamudaki tasfiyeler ve “irtibat, iltisak, aidiyet” gibi hukuken hiçbir değer taşımayan suçlamalar sonucunda yüzbinlerce insan hakkında başlatılan soruşturma ve yargılamalarla yeni rejimin önündeki engeller ortadan kaldırıldı.

Akar aynı zamanda lise yıllarından arkadaşı olan Abdullah Gül’ün Erdoğan karşısında aday olmasını da engelledi. 2007’de Dolmabahçe’de Büyükanıt’ın desteğiyle yoluna devam eden Erdoğan “tek adam” hayalinin son adımlarını Akar’ın 15 Temmuz ve Abdullah Gül hamleleriyle attı.

Bugün Türkiye rejimi 1930’ların laik ve Kemalist otoriter yapısından “dindar görünümlü, milliyetçi soslu, ulusalcı destekli, otoriter bir Ortadoğu devletine” evrilmiş gözüküyor. Atatürk’ün kurduğu rejimin en sadık destekçisi ordunun başındaki “muhafazakâr, dindar” Fevzi Çakmak’tı.  Bugünkü rejimin mimarının da lise yıllarında “Büyük Doğu” okuyan, Necip Fazıl hayranı “muhafazakâr, dindar” Hulusi Akar olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

Akar bu hizmetlerinin ilk karşılığını adına “cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen otoriter rejimin ilk Milli Savunma Bakanı yapılarak aldı. Şimdi geriye, “yüzbinlerce insanın hayatının mahvolmasına yol açarak” kurulmasına büyük emek verdiği 15 Temmuz rejiminin başına cumhurbaşkanı olarak geçmesi kaldı. Türkiye artık otoriter bir Ortadoğu devletine dönüştüğüne göre Ortadoğu ülkelerinde defalarca örneğini gördüğümüz gibi Paşa’nın tek adam rejiminin başına geçmesi hiç kimseyi şaşırtmayacaktır.

“Muhafazakâr” Mareşal Çakmak’ın emeklilik döneminde çok isteyip de elde edemediği devletin bir numaralı koltuğunun “Büyük Doğucu” Orgeneral Akar’a nasip olup olmayacağını elbette zaman gösterecek.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 27.11.2019 [TR724]

Operasyon kime? [Hakan Taner]

İktidar partisi müthiş bir siyasi satranç oynuyor.

Futbol deyimiyle söylersek ne zaman rakip takım tam saha baskı uygulamaya başlasa, iktidarı kendi sahasında sağlı sollu ataklarla bunaltsa mutlaka bu atakları savuşturmasını başarıp topu ve oyunu rakip sahaya yığmasını başarıyor.

İş bununla sınırlı değil elbette. Bir de saha dışı boyutu var ki masa ve kasa boyutunda zaten rakipsiz.

Son zamanlarda ekonomik kriz dalgası ülkenin her yanında çok sert esmeye devam ederken, önce Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri harekât, sonra ABD ile ilişkilerde yaşanan atışma ve sataşmalar gündemi yatıştırmaya ve unutturmaya yetmeyince bir taşla birkaç kuş birden vurulan bir operasyon hayata geçti.

Bu operasyon başarılı oldu mu? Şimdilik evet.

Ülkede yaşanan sıkıntı ve hukuksuzlukları kısmen gündeme getiren muhalefet bir anda kendi derdine düştü. Bu operasyonla birlikte içinde hain aramaya başladı ve ekonomik ve hukuki sıkıntılar bir anda gündemin arka sıralarına atıldı.

Bu operasyon aslında önce İyi Parti lideri Meral Akşener ve ekibine yapıldı. Meral Akşener yılların verdiği tecrübe ve iktidar ekiplerini iyi tanımanın verdiği avantaj ile bunu şimdilik kısa sürede savuşturdu.

Zaten başarılı olsaydı bu tarla iktidar açısından oldukça verimli bir alandı ve kendisi için oy toparlama anlamında da kazançlı çıkacaktı. Bu noktada hesap tutmadı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) her türlü rüzgâra açık ve korunmasız bir alan olduğu için şimdilik o tarafta kayyım operasyonu halen devam etmekte.

Ana muhalefet partisinde Kemal Kılıçdaroğlu son dönemlerde yapmış olduğu isabetli ve birleştirici bir anlayış akıllı strateji ile tek çıkış yolunu önce gösterdi ve sonra o kapıdan ilerleyerek bütün önemli metropellerin yerel yönetimlerini devraldı. Bunların arasında iktidarın olmazsa olmazı üç il; İstanbul, Ankara ve Antalya bütün ayarları da dengeleri de değiştirdi.

Kılıçdaroğlu madem doğru strateji ve yolu keşfetti, hakeza bu konuda kendisine destek veren Selahattin Demirtaş, Temel Karamollaoğlu, Meral Akşener ve diğer isimler de hedefe konulmalıydı ve öyle de oldu.

Önümüzdeki günlerde başka türlü ve başkalarına da bu ve benzer operasyonlar olacaktır.

OPERASYON ARAÇLARI

Operasyonda kullanılan araç gereçler “kullanışlı gazeteciler”, Pelikan çetesi ve onların şahıs ve kurumlar için önceden hazırladığı ve kullanılmak üzere hazır beklettiği dosyalar, her kurumda mevcut olan içeriden işbirlikçiler ve çevre ekipmanları.

Bu tür olaylarda ilk başvurulan kaynaklar piyasada itibarı olan, izlenen takip edilen kişi ve kurumlar öncelikli kullanılacaklar listesinin başında yer almaktadır.

Bu kişi ve kurumlar hakkında bildik gerekçeler ile gerçek olması gerekmeyen soruşturma dosyaları demoklesin kılıcı gibi başlarının üstüne asılınca bazıları emre itaat eder hale gelebiliyor.

Son dönemde yaşanan iki olay buna bir örnek olarak gösterilebilir.

İlki İstanbul yerel seçimlerinde “videoyu gördüm” sözü. Haberi demiyorum, çünkü tıpkı Kabataş’ta olduğu gibi hâlâ gördüm denilen video ortada yok…

Belki de yapımı hâlâ tamamlanmamıştır.

İkinci vaka Sözcü davası.

Zaten birinciye de Sözcü davası hatırlatılmış.

Sözcü davasının içeriğinin boş olması önemli değil.

Kurt kuzuyu yemeye niyetli ise gerekçe de kim ola ki.

Zaten bu tür soruşturma ve davalarda; “Fuat Avni’nin attığı tweetlere benzer şeyler yazmışsın, bu hesapla ilgili haber yapmışsın veya falan kişiye selam vermişsin” gibi ağır suçlamalardan oluşuyor. İçeriğin çok da önemi yok.

Önemli olan susturulması gereken, kullanılması gereken.

Sözcü davası bundan sonra nasıl bir seyir izleyecek, taraflar yapılan operasyondan memnun kaldı mı? ya da bu operasyon sahiplerine istenilen faydayı sağladı mı?

Önümüzdeki günler bunların cevabı için fazla beklememizi gerektirmeyecek.

Şu bir gerçek; işsizlik ve yoksulluk intiharları, ekonomi konuşmaları, Suriye operasyonu, Trump mektupları falan çoktan gündemin en arkasına sızdı kaldı.

Herkes şimdi şunu merak ediyor: İktidar medyası muhalefete sadece hakaret etmek amaçlı yer verirken, tüm kanallar yek vücut niye Muharrem İnce’nin köyünde yaptığı basın açıklamasını canlı yayınladı.

Canlı yayın bitiminde sorulan yönlendirmeli soruları geçersek niçin kendisini kutlayanlar yandaş medya senaristleri oldu?

Bu hamle iktidara istediği fırsatı ve alanı açmasına ortam sağlayacak mı? Yoksa muhalefet bu hamleyi kısa sürede akıllıca bertaraf edebilecek mi?

Bunun için de fazla beklemeye gerek yok.

Türkiye 24 saatte minimum üç gündem eskitmeyi başaran bir ülkedir.

[Hakan Taner] 27.11.2019 [TR724]

Darbe öncelikle yargıya yapıldı! [Ramazan Faruk Güzel]

15 Temmuz’un tamamlanmış bir operasyon olduğu, özellikle yargı ve TSK’daki kadroların önceden fişlendiği sonra da buna göre tasfiye edildikleri belgeleriyle ortaya çıkıyor.

“Tenkil”e müdahale edebilecek, yargılamalarda adil kararlar vererek bu süreci sekteye uğratabilecek yargı mensupları da ivedilikle ekarte edildi. Böylece adalet sistemi etkisiz hale getirilerek darbe tamamlanmış oldu.

Bu yazımızda, yaşanan sürece kısa bir projeksiyon sunmak istiyoruz.

YARGIYA DARBE YOLUNDA FİŞLER…

“Darbe belgeleriyle fişleme listelerinin örtüşmesi ne demek? başlıklı yazımızda, darbe yargılamalarındaki mahkeme tutanaklarından ve somut durumlardan yola çıkarak; asıl darbenin yargıya karşı yapıldığını irdelemiştik.

Yine o yazımızda, gazeteci Adem Yavuz Arslan’ın da aktarımlarından yola çıkarak, fişlemelerin üç grup tarafından yapıldığını, bunlardan birisinin  ‘Yüksek yargı ekibi’ olduğunu belirtmiştik. Ve de ‘İzmir ekibi’nin sivil uzantıları arasında AKP’li Mustafa Şentop, HSK Genel Sekreteri Bilgin Başaran, DDK üyesi Metin Kıratlı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter yardımcısı Talip Uzun’un olduğunu ifade etmiştik.

Nitekim ihracımdan 3 ay kadar önce (2015 Haziran’ı) özlük işlerime dair bir işlem için uğradığım HSYK’da Bilgin Başaran’ın Hakyol Vakfı cemaatine mensup bir yardımcısı ve onun ekibi tarafından özel bir görüşmeye alınmıştım. Ve orada bana “hakkımda bir takım fişleme bilgileri olduğu, eğer kendileri ile uyumlu çalışmam halinde yardımcı olabilecekleri” ifade edilmişti. “Uyumlu çalışma”dan kasıt da; fişlemelere yardımcı olma ve devam eden davalarda iktidarın iradesine uygun kararlar verme… Uyumlu olmayanlar ise ya benim gibi hemen atıldı ya da toplu listeler halinde (Bu görüşmeden yaklaşık 1 yıl sonra) 15 Temmuz’da birden ihraç edildiler.

Bu yoldaki kilometre taşlarına bir göz atacak olursak:

– Darbe girişimin yaşandığı 2016 yılında 15 Temmuz’u 16’ya bağlayan gece saat 01:00’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “darbe girişimi hakkında soruşturma başlattığı”na dair tutanak düzenlemişti. Bu tutanakta hâkim ve savcılarla ilgili herhangi bir ibare bulunmamakta idi.

– Aynı saatlerde Ankara savcısı Musa Yücel, Türkiye genelindeki tüm Ağır Ceza Başsavcılıklarına yazdığı 16.07.2016 tarihli -sayısı olmayan- bir yazı göndermişti. Bu yazıya ekli ve ne şekilde oluşturulduğu belli olmayan bir listede adı yer alan toplam 2745 hâkim ve savcının “darbe girişimini gerçekleştirdiği iddia edilen FETÖ/PDY mensubu askerlerle aynı terör örgütü üyesi olduklarının değerlendirildiği” belirtiliyordu! Yazıda, “Bu şahısların görev bölgesinde bulunması halinde gözaltına alınmaları ve haklarında mahallinde soruşturma yapılması” istenmişti.

– Bu listenin 2013 ve 2014 yıllarında yapılan fişlemelerle oluşturulduğu İbrahim Okur, Ahmet Hamsici ve Birol Erdem’in tanık ve sanık sıfatıyla dinlendiği dosyalarda ortaya çıkmıştı.

Mahkeme tutanaklarından ve gazete köşelerine yansıyan ifadelerden anlıyoruz ki bu hâkim-savcı fişlemelerinin merkezinde Birol Erdem bulunmakta idi. Hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesi´nde “silahlı terör örgütü yöneticisi olmak” suçundan dava açılmış olan Erdem lehine tanıklık yapan Ankara eski Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak, aynen şunları söylemişti:

“2013 yılı bahar ve yaz ayları itibarıyla zamanın Adalet Bakanlığı Müsteşarı olan Birol Erdem’in FETÖ’cü örgütlenmeyi kurumlardan temizlemek amacıyla Yargıtay, Danıştay, Akademi ve HSYK Kanun Tasarılarını hazırladığına şahidim.

Bu tasarılar 17/25 süreci yaşanınca hızla meclise sevk edilerek hatırladığım kadarıyla 2014’ün şubat ayında yasalaşmıştır. Tabii ki bu dönemde yapılan tasarruf üzerine Adalet Bakanlığı Müsteşarı Birol Erdem görevden alınmıştı, yerine Kenan İpek atanmıştı. Kenan İpek, müsteşar olur olmaz yaşanan 17/25 süreci sebebiyle Birol Erdem’in ekibiyle hazırladığı bu tasarıları hazır şekilde önünde bulup hızla yasalaşmasını sağlamıştır.”

Birol Erdem de basına yansıyan ifadelerinde nasıl fişleme yaptığını şöyle anlatıyordu:

“Bu yapıyla mücadeleye, devletin hiçbir kurumunda en ufak bir adli soruşturma başlamamışken, herhangi bir çatışma da yaşanmıyorken 2012’de başladım. Bakanlıktaki, yüksek yargıdaki üyelerini tek tek tespit ettim. Listeyi, Başbakana, eski bakanlara, MİT Müsteşarına ilettim.”

HSYK: FİŞLEME MERKEZİ

Ortaya çıkan beyanlardan ve tutanaklardan anlıyoruz ki fişlemelerin merkezlerinden birisi de HSYK.

Haklarında hukuki işlem başlatılmış 2745 hâkim ve savcının bir çoğunun yargılanması esnasında 2 ismin tanıklık ve itirafçılık yapmış olduğunu görüyoruz.

Bunlardan birisi, Ahmet Hamsici idi. Kendisi 25 Ekim 2010 tarihinde HSYK üyeliği görevine başlamış ve geçici başkanvekili olmuş ve 21 Aralık 2010 tarihinde HSYK Başkanvekilliği ve 3. daire başkanlığı yapmış birisi idi.


Ahmet Hamsici’nin tanık beyanı
İtirafçı olarak ismi geçen diğer isim ise İbrahim Okur…

21 Aralık 2010’dan 25 Ekim 2014’e dek HSYK Birinci Daire Başkanı olarak görevine devam etmiş olan Okur, 15 Temmuz 2016 Kurgu Darbe sonrasında tutuklandı.


İbrahim Okur’un tanık beyanı
Okur’un yargılaması devam ediyor halen ve 4 Aralık’ta karar duruşması var. Onun lehine tanıklık yapan eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Okur’un toplantılarına iştirakini şöyle anlatıyordu son duruşmada:

“17-25 Aralık 2013 operasyonundan altı ay önce, Yargıtay ve Danıştay’ın örgüt mensubu olmadığını düşündüğümüz, bu yapıya mensup olmadığını düşündüğümüz üyeleri ile Müsteşarımız Birol Erdem ve İbrahim Okur yemekli toplantılar yaparak bu örgüt mensuplarına karşı güç birliği oluşturma çalışmasını yaptılar. Bu toplantıların bir kısmına ben de katıldım. Toplantıların tek gündemi bu yapının nasıl etkisiz hale getirileceği, gerekli olan yasal değişikliklerin neler olduğu ve mücadelenin hangi enstrümanlarla yapılması gerektiğiydi. 100’ün üzerinde yüksek yargıç bu toplantılara katıldı. Görüş alınan yüksek yargıçların bugün itibariyle tamamına yakını Yargıtay’da ve Danıştay’da üyeliğe devam ediyor.”

[Ramazan Faruk Güzel] 27.11.2019 [TR724]

Siyasette deniz bitti [Alper Ender Fırat]

Anlaşılan o ki 25 yıldır İstanbul ve Ankara’yı yönetenler hiçbir suç ve kusura bulaşmadan tertemiz yönetmiş. Ne bir yolsuzluk, ne bir usulsüzlük ne de bir görevi kötüye kullanma olmuş.

CHP ve muhalefetin seçimlerden önce iddia ettikleri ‘şehirlerin her tarafından yolsuzluk fışkırıyor’ iddiaları koca bir yalanmış. Muhalefet;  son derece dürüst bir şekilde belediyeleri yöneten AKP’nin büyük günahını almış, onlara büyük iftiralar atmış.

Milyarlarca dolarlık rantın döndüğü Türkiye’nin en büyük şehirleriyle ilgili hiçbir konuyu aydınlatma gereği duymadıklarına göre, CHP’li belediye başkanlarının bazı soruları cevaplaması gerekir.

25 yıl Ankara ve İstanbul’u yönetenler bugüne kadar, kamuoyuna açıklanmayı gerektirecek yolsuzluğa bulaşmamışlar mıdır? Ya da görevlerini kötüye kullanma konusunda hiç mi bir ize rastlamadınız? Yaptılarsa bunu kamuoyuna niye açıklamıyorsunuz, eğer yapmadılarsa çıkıp kamuoyu önünde AKP iktidarından özür dilemeniz gerekmez mi?

Yoksa iktidar partisiyle ‘Biz eskinin tozunu kaldırmayalım. Siz de bizim bundan sonra yapacaklarımıza çok ses etmeyin şeklinde gizli bir mutabakata mı vardınız? Birkaç uyduruk konuyu gündeme getirip yolsuzlukların üzerine gittiğiniz izlenimi vereceğinizi mi zannediyorsunuz?

31 Mart’tan bugüne Adana ve Ankara’yı, 23 Haziran’dan bu tarafa da İstanbul’u elinde tutan CHP’li yönetimler, bugüne kadar uyguladıkları politikalarla AKP hükümeti ile olağanüstü bir uyum içinde olmaya azami gayret göstermekten başka hiçbir şey yapmadılar. Öyle ki kimse yönetimin değiştiğinin başka bir parti tarafından yönetildiğinin farkında bile olmadı.

CHP daha önceki bütün beceriksizlerine rağmen 31 Mart’ta İstanbul, Ankara, Adana gibi Türkiye’nin en büyük şehirlerinde yönetimi AKP’den alarak, ülkenin iyileşmesi konusunda toplumsal heyecana sebep oldu.  Ancak bu heyecanı itina ile boğup atmakta çok gecikmediler.

Seçimden sonraki 7-8 ayı o kadar kötü değerlendirdiler ki bugün gelinen nokta da ülkedeki siyasi karabulutu dağıtma, toplumu derleyip toparlama konusunda en küçük bir ümit ışığı dahi bırakmadılar. Bunu beceriksizlikten mi, yoksa bilerek mi yaptıkları konusundan emin değilim.

CHP değişmeme, gelişmeme, çağı ve toplumsal talepleri anlamama konusunda öylesine ısrarlı ki toplumsal muhalefete ısrarla ‘benden sana yâr olmaz’ türküsünü söylüyor. Oysa demin de söylediğim gibi belediye seçimlerinden sonra toplumda bir ümit belirmişti. Özellikle 23 Haziran’da tekrarlanan seçimlerde İstanbul’u 800 bin oy farkla kazanan CHP’nin bir rüzgar yakalayacağına, toplumsal muhalefeti birleştireceğine kesin gözle bakılıyordu. Ama CHP yönetimi ve yeni seçilen başkanlar bu ümidi kararlılıkla boğdular. Toplumdaki siyasete olan inancı tamamen bitirdiler.

Onlara vereceksiniz kimsenin karışmayacağı üç beş ballı belediye, yöneticilerini ve sanatçılarını oraların rantıyla besleyecek, bir de Atatürk’ün sağına soluna dokunmayacaksınız tamam! Onlar için ülkede hiçbir sorun, dert kalmamış demektir. Tabi en önemlisi rakısını, rokasını, balığını da eksik etmediniz mi onlar için yeryüzü gamdan kederden, dertten tasadan kurtulur.

Peki ya ne olacak? Mazlumu, masumu, anayasayı, yasaları, kitabi olanı, evrensel değerleri bu mafya düzeninden kim koruyacak?

[Alper Ender Fırat] 27.11.2019 [TR724]

Majestelerinin valileri! [Naci Karadağ]

Türk bürokrasi ve devlet idaresinde en büyük kadrolaşma hareketlerinden biri Seyfi Oktay ve Mehmet Moğultay döneminde yapılmıştı. O dönem hızını alamayan sol iktidarın ilgili bakanları “valilik kadrosu” isteyecek kadar coşmuşlardı.

Toplumun tepkisini görünce bu işleri gizli saklı yapmak daha akıllıca gelmişti sanırım o dönem.

Elbette köprünün altından çok sular aktı, artık fişleme ve kadrolaşmayı hiçbir çekincesi olmadan açıkça yapan AKP iktidarı var. Bir dönem şikayetçi olduğu hemen her şeyi misliyle yapan bir iktidar karşımızda.

Kadrolaşmanın şahı onlarda, torpilin, adam kayırmanın, liyakatsizliğin şahikası siyasal İslamcı iktidara nasip oldu.

Bu süflileşme nasıl ve ne kadar sürede düzelir bilemiyorum.

Totaliter rejimlerde korku hakim olduğu için, gücü elinde tutan kadar, onun taklidini yapanların da hüküm sürdüğü görülür. Piramidin en dibinden tepesine kadar sirayet eden bir güç ile yönetme söz konusudur çünkü.

Sistem öyle işler.

Gerçi zaman zaman “Atar yapılacaksa biz yaparız” diyen yöneticiler de çıksa da onlar da çok rahatsız değillerdir bu durumdan. Zira kendileri adına yapılmaktadır tüm baskı ve sindirme.

Mantık “Reis duyarsa hoşuna gitsin”dir bu durumlarda ve kendisinden daha büyük bir makam ile tehdit eder minik tiranlar.

Bu tür rejimlerde kaymakam, vali gibi makamları bırakın, sıradan bir parti ilçe teşkilatı üyesi, başkanı filan bile çoğu zaman “Ali kıran baş kesen” olup çıkabiliyor. Tarih bu tür karakterlerle tıka basa doludur.

Kısacası her rejim yandaşının içine bir diktatör kaçmış oluyor tabiri caizse.

Türkiye’de de nice zamandır bu durum söz konusu.

Devletin hemen her kademesinde, bürokraside, memuriyette irili ufaklı milyonlarca Reis türemiş durumda. Üstelik bu imitasyon Reisler gerçeğinden bile daha zalim olabiliyorlar çoğu zaman.

Ortak noktaları ise, hadsizlik, liyakatsizlik, zalimlik, laf anlamazlık ve adam kayırmacılık gibi bir takım berbat özellikleri.

Konya valisinin yaptığı son hareket başlı başına bir ibret vesikası.

Konuşma tarzı, üslubu, kibri ile tam bir saray izdüşümü karakter.

Kendisi de çok iyi biliyor ki, böyle davrandıkça kariyeri boyunca önünde kimse duramayacak.

Öğretmen zannettiği gazetecin durumu ve salonda valinin yaptığı hareketi çılgınca alkışlayan öğretmenler ise ayrı bir ibret vakıası.

Hakarete uğrayan gazetecinin valilik makamına çıkıp el etek öperek özür dilemesi meselenin zannettiğimizden çok daha büyük bir küflenme olduğunu gösteriyor. Valiyi alkışlayan eğitimciler ise bu defonun kolay kolay kapanmayacağının kanıtı.

Erdoğan ve AKP iktidarı bu ülkenin neredeyse tüm kodlarıyla oynadılar, tüm eklemlerini kopardılar. Tabiri caizse “Mundar” etmedikleri hiçbir şey kalmadı.

Eğitim sisteminden medyaya, akademiden bürokrasiye kadar her şey kokuştu artık bu ülkede.

Durum böyle olunca da saraya sırtını yaslayan her marazi karakter için kariyer kapıları sonuna kadar açık.

Geçiyorlar geçebildiğince…

[Naci Karadağ] 27.11.2019 [TR724]

Kürsüdeki devlet ve toplum [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Vali öğretmenler gününde konuşma yapmak üzere kürsüye çıkıyor. Konuşmasına başladığı sırada gözü salonda bir yerlere takılıyor. Derken işaret parmağını uzatarak “Sen öğretmen misin?” diye soruyor. Sorudan ziyade fırçalamaya giriş esasında. Bir tehlike anı! “Devlet büyüğü” şimdi bir babanın çocuğuna çıkıştığı türden bir tepkiyle bir ders vermeye hazırlanıyor! “Otur da bir görelim ya!” dedi. Vay be! Tarihe geçmeye hazırlanan bir komutan edasında. Az buz yoktur bunlar “yüce tarihimizde” bizim! Nitekim Vali, bulunduğu pozisyonun gereğini yapmanın “haklı” gururunu taşıdığını vücut diliyle ve bakışlarıyla, ses tonu ve “eşsiz” sözcük seçimiyle ortaya koyuyordur şu anda artık! Fırtına kopmuştur! O otorite var ya o otorite! Onu hepimiz yakından tanırız aslında. İsimler ve unvanlar falan önemli değildir. O vali, Türkiye’de bir zihniyettir! O vali Türk “kültürü” diye bizlere kakalanan o garip anlayışın, o hastalıklı patolojinin, o kanser dokusunun dışa vurumudur. O vali değil de, o endoktrine edilen “kültürün” ete kemiğe bürünmüş halidir. “Biz hala ilkokul öğretmenimizin bize söylediği, düstur edindiğimiz hareketle hayatımıza devam ediyoruz…” dedi. Dedi de, neyi kast etti! Estağfurullah, bizim gibi “faniler”, böyle Tanrısal otorite figürlerinin cümlelerinden neyi anlayabilir ki? Bu cümlelerin bir “tefsire” ihtiyacı var belki de. Ve vali, o kürsüde, “ben’in doruklarını” yaşarken, bu ayinsi anın daha da dramatize olması için devam eder. “… Ve öyle öğretmenler görmek istiyoruz, yalan mı?” diyor. Bu bir retorik sorudur. Yani cevaben “hayır” diyemeyeceğiniz türden, yanıtını içinde barındıran, lafın gelişi bir soru cümlesidir. Vali soruyu tekrarlar: “Yalan mı arkadaşlar Yalansa yalan deyin ya!” dediğinde, artık salondaki güruh, otoritenin altında ezik, tapınma merasimine geçmeye hazırdır! Alkışlar. Alkışlar!

Bacak bacak üstüne atmak, saygısızlıktır. Öyle diyorlar! Babanın kendi ebeveynlerinin yanında çocuğunun başını okşaması ve onu öpmesi de öyle! Karı koca el ele tutuşmayacaksın! Zinhar! Sesli gülme, maymun musun sen! Büyüklerinle konuşurken ellerini önden kavuştur! Büyüklerin bir şey sorduğunda “siz daha iyisini bilirsiniz!” de. Bak bunları sorgulama. Büyükler bir hata yapabilir mi? Hiç olur mu öyle şey! Haydi, oldu diyelim! Sen onların gerçek kastını bilebilir misin? Vardır onların bildiği bir şey! Güçlünün yanında ol. Zayıfın karşısında! Zayıfsan zaten zayıflığını bil.


Vatandaşına dışkı muamelesi yapan devletin üzerine oturduğu temeller bunlar işte! O devlet vatandaşına bu nedenle dışkı yedirdi, 1990’larda. Bu muameleye uğrayan Kürtlerdi zaten, değil mi ya? Öyleyse mesele bitmiştir! Hatta mesele hiç olmamıştır! O devletin varlığı – hani varlığına kendi varlığınızı armağan etmeniz beklenen! – bu üç kuruşluk soytarı feodal Ortadoğu “saygı konsepti” üzerine inşa edilmiştir. Devletin yüceliğinin kaynağı, sizin cüceliğinizdir. Onun ihtişamı, sizin sefaletinizden gelir. Devlet, sizi bu değerlerin doğru olduğuna inandırır. Toplum, bu devleti kurarken, devletin kurallarını İsviçre’den almadı. Yasaları bin yıl sonra İsviçre’den alınca, bu nedenle sosyolojik potansiyelde bir farklılaşma da olmadı haliyle. Bu nedenle insanlara Bay veya Bayan unvanları ardında soyadlarıyla hitap oturmadı mesela. Zaten soyadı denen şey de yoktu! Onu da dışarıdan aldık! Dışarıdan şekiller geldi. İçerikle boştu ama genellikle. Askeri merasim, teçhizat, teknik falan ithal edildi de, askeri sille tokat döven oryantal komutan tipolojisi değişmedi mesela. Vals yaparak devleti kuran diktatörün gözüne girmeye çalışan – hatta bunu o öldükten on yıllar sonra medeniyet kıstası olarak pazarlayan – erkek egemen alfalar, evde karılarını hastanelik edince, toplum “aman evlilikleri bozulmasın, çoluk çocuk ortada kalır maazallah!” modunda, işi nasıl meşrulaştırırımın hesabını yaptı. Dayak yemeyen şanslılar, evde işten geldikten sonra yemek hazırlarken, “yorgun” kocaları televizyonda futbol özetlerini izledi. Ve yaşam, aynı şekilde, bir konserve kutusundaki yemekler gibi, değişime uğramadan öylece devam etti.

Devletten herkes b.k yemese de, devletin dayağını yemek hemen herkese nasip oldu. Maça gidenler coplandı, askerler ve ilkokul öğrencileri tokatlandı veya sıra dayağından geçirildi. Askerlik, eğitim gibi kurumlar, sizleri bu devlete ve bu sosyolojinin değişmemesine koşulladı. Arada öğretmenin vurduğu yerde gül biter türü minibüs arabeski seviyesinde vecizelerle yaşamakta olduğunuz acınası yaşamın normalliğine koşullandınız. Hem zaten dayak cennetten çıkma değil miydi canım! Ezik ezilenlerin çilesi, öbür dünya tasavvurlarında bile peşlerini bırakmıyordu. Bunların hepsi, kürsüdeki otoritedir. O otorite, bu sosyolojik ve “devletlû” mirasın üzerinde oturuyor. Size garip gelmiyorsa eğer o bacak bacak üstüne atan adamın vali tarafından fırçalanması, işte bundandır!

O vali değil ki zaten! O, devletle toplum, kürsüde saçmalayan. O kürsüyü ona veren, o kürsünün içini o sapkın ve ataerkil şiddet diliyle dolduran, tam teşekküllü bir beşeri makinedir. O makinede, hepiniz birer dişlisiniz. Doğduğunuz günden beri ve doyduğunuz müddetçe, o otoriteyi sorgulamamayı öğrendiniz. Hepiniz çok iyi öğrencilersiniz! Sınavı geçtiniz vesselam. Çünkü bu kürsü, bu vali, bu zılgıtı yiyen – valinin öğretmen sandığı – muhabir, aslında bir “medeniyet müsameresinin” figüranlarından ibaret! Sadistçe egosunu parlatan ve etrafındakilere şamar oğlanı paryalar muamelesi kapan vali, kendine sosyalleşme sürecinde öğretilen kodlara uygun hareket ediyor. Çünkü zaten kendisi de mutlaka birçok kez o medeniyet müsameresinde figüran olarak yer aldı! Hatta hala alıyor. Onun vatandaşa yaptığı muameleyi, içişleri bakanı ona yapacak. İçişleri bakanına da reisi aynını yapmaktan geri kalmayacak. En tepeden tabana doğru, bir sefalet piramidi, bir hüzün hiyerarşisi, bir insanlıktan çıkma yarışması, etap-etap, kademe-kademe, Türkiye’yi sarmış, sarmakta. O kürsüde karşısındakini ezen valiyle, ezildikten sonra kameraların karşısında iki büklüm ve şahsiyetsizce özür dileyen gariban muhabir, aynı çemberin içinde yer alıyor.

Bu herkesin birbirini kandırdığı zavallı akvaryumun içindeki balıkların her biri, birbirini dünyanın en büyük okyanusundaki en harika mercan resifinde olduğuna inandırıyor. Küçücük rollerini, kendilerini yok sayarak oynayan, sonra da hayatlarının son nefesinde bile neden yaşadıklarını bilemeden ölen bu toplumun çürüdüğünü kendilerinin görmesi mümkün değil. O çürümenin kokusu, o ortamın dışına çıkıp sonra geri dönmeden anlaşılmaz. Karşılaştıracak bir değer veya verisi bulunmayanların, iyisi de kötüsü de olamaz.

Kürsüde vali dudaklarını kıpırdatıyor. Ses olmayınca, yüzü, mimikleri daha da bir anlam kazanıyor. O soğuk ve kibirli yüzü ben çok gördüm. İçi boş olan insanlara özgü bir büyüklük kompleksi, bir hiyerarşi hazzı, bir nereye gelmiş olduğunu hazmedememiş olma hali! Bunların dışında, bir üçüncü dünya “ahlakı”. Esasa giremeyen, şekille ilgilenen her ahlak anlayışı gibi, bu da çökmeye mahkûm. Çökmüş olmasını reddedişi, çökmüş olma haline çare değil zaten.

Yaşadıkları normalin iyi olduğundan emin olmalarının nedeni bu. Daha iyisi olabileceğini bilmiyorlar. Daha fazla neyi hak edebileceklerini bilmiyorlar. Kendileri dışından hiçbir şeyi bilmiyorlar. Akvaryumun dışında ne olduğunu bilmiyorlar. Akvaryumun okyanus olmadığını bilmiyorlar. En büyük balıkların kendileri olmadığını bilmiyorlar.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.11.2019 [TR724]

Hidayet Bey’e her baktığımda… [Ekrem Dumanlı]

Farkında mısınız; 14 Aralık 2014’te gözaltına alınan Hidayet Karaca hapishanedeki 5. yılını dolduruyor. Bu gerçeği hatırlayıp da yüreğine bir sızı düşmeyen adamın insanlıktan nasibi var mıdır acaba? Beş sene…

Bendeki sızı daha bir başka.

Altı gün boyunca göz altında tutulmuştuk o güzel insanla. Mahkemeye çıkmak üzereyken kızımın doğduğunu haber vermişti bir vefalı dost. Adını Saadet koymuştuk. O güzel haberden kısa bir süre sonra Hidayet Bey tutuklanmış ben serbest bırakılmıştım. Sevinmek mümkün mü!

Belki bazı insanlar unutmuş olabilir beş yıl önceki hukuk katlini. Bir senaryo bahane edilerek Samanyolu Televizyonu Genel Müdürü’nün tutuklanmasını zar zor hatırlayan da vardır. Ama biz hiç unutmadık. Ve asla Unutmayacağız da…

Her gün Hidayet Bey’i düşünmek için özel bir nedenim var benim: Saadet. Ona ne zaman baksam, değerli dost, güzel insan, başarılı gazeteci Hidayet Karaca tebellür eder hayalimde.


Ekrem Dumanlı, gözaltındayken dünyaya gelen ve Saadet ismi verilen bebeğini tahliyesinin ardında hastanede görmüştü. Arkadaşı Hidayet Karaca’dan ayrıldığını belirterek, gazetecilere ‘Sevinemedim’ demişti.
Siz de tahayyül edin bu iki portreyi; eminim karşınıza hapishanede çilesini dolduran binlerce, on binlerce Hidayet çıkacak.

Bir de madalyanın öbür yüzünü göreceksiniz Saadetlere bakınca: çilemizin masum şahitleri. Kimi sürgünde, kimi demir parmaklıklar arkasında…


Hani hatırlar mısınız beş sene önce bir kumpas kurmuştu birileri. Sırf hırsızlıkları yolsuzlukları konuşulmasın diye tutuklamalar yapmışlardı. O günleri içerden tasvir edeyim size:

Uydurma suçlar eşliğinde mahkemeye çıkıyoruz tam beş yıl önce. Bizi yargılayanlar da biliyor eften püften bahanelerle adliyede olduğumuzu. Mahçup bir edayla sorular sormaya çalışıyorlar. Aldıkları kesin ve keskin cevapla gözlerini kaçırıyorlar gözlerimizden. Rollerini oynamak zorunda hissediyorlar yine de. Saatler sürüyor sorgular. Yorgun düşüyor zaman, daraldıkça daralıyor mekan. Ve sonuç açıklanıyor. Bir vefalı dostun tutuklandığını söylüyor hakim suçlamalar sahici görünsün diye: Hidayet Karaca!

İşte tam o günden bugüne beş koca yıl geçti, altıncı seneye demir attı saatler. Tam beş yıl!..

Şimdi hayatıma iki sima yön veriyor. Saadet ve Hidayet. Birini gördükçe diğerini hatırlıyor; öbürünü hayal ettikçe birinin yüzüne bakıyorum. Ve mahpus kardeşimi unutmamak için çehreleri birbirine karıştırıyorum.

Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca, İstanbul Adliyesi’ne gidip haklarında soruşturma olup olmadığını sormuştu. Kendilerine, dönemin Başsavcı Vekili imzalı ‘Haklarında yürüyen bir soruşturma yoktur’ imazalı resmi evrak verilmişti. Dumanlı ve Karaca adliye çıkışında bu evrakı basın mensuplarıyla paylaşmıştı.
Ne mi görüyorum?

Hidayet’e bakıyorum; binlerce, on binlerce yiğit Yusuf beliriyor ufukta. Yeryüzü bir Medrese- i Yusufiye’ye dönüşüyor. Dimdik duruyor onurlu insanlar soğuk demirlerin arkasında. Acı bir tebessümle masumiyetin fotoğrafını sunuyor karanlık hücrenin arkasından.

Hidayet’e bakıyorum Mümtazer Türköne’ler, Mustafa Ünal’lar, Fevzi Yazıcı’lar, Yakup Şimşek’ler,  Büşra Erdal’lar, Ayşenur Parıldak’lar, Faruk Akkan’lar, Erkan Acar’lar, Ahmet Böken’ler, Gültekin Avcı’lar, Mehmet Baransu’lar, Emre Soncan’lar, Ünal Tanık’lar ve daha niceleri, niceleri sökün edip geliyor karşıma. Tarih huzurunda her birini tek tek alkışlamak geçiyor içimden. Sarılmak istiyorum Abdullah Kılıç’a, Ercan Gün’e, Ali Akkuş’a, Bayram Kaya’ya. Ve daha nicelerine…

Hidayet’e bakıyorum; ismini bilmediğim, yüzünü görmediğim kahramanlar kanatlanıyor tarihin yansıdığı perdelerde. Akademisyenler, bürokratlar, esnaflar, ev hanımları, öğrenciler…

Nasıl da çınar gibi köklü, çam gibi heybetli. Dönekliğin, kalleşliğin, gaddarlığın, mekkarlığın mağlup edemediği bu güzel insanlar ellerinden tutuyor Habbabların, Ammarların, Sümeyyelerin. Dudaklarında pelesenk olmuş yakarışlar. ‘O’ndan başkasına itaat yok” diyor gürül gürül. Ve tiranların yüreğine korku salıyor bu mehîb duruş, uykularını kaçırıyor bu müstağni tavır. Onların duasına ortak olmayı arzu ediyor gönlüm dışardaki her fert adına…

Hidayet’e bakıyorum; oğlu Sıtkı geliyor gözümün önüne. Büyümüş avukat olmuş, babasına sırdaş olmuş. Bir de oğlu Emin geliyor aklıma. Çıkacak gibi oluyor aklım! Minnacık çocuğun beş seneden beri babadan uzak yaşadığı bayramlar gırtlağımda düğüm düğüm oluyor. Bir de vefalı eşi Şule Hanım’ı hatırlıyorum. Sadakat ve sabır abidesi bu insanı tasvir edecek kelime bulamıyorum; herkes adına ayakta alkışlamak istiyorum bu onurlu insanı…

Hidayet’e bakıyorum; Sıtkı, Emin, Şule Hanım… büyüdükçe büyüyor bu üç insan. Binlerce Sıtkı oluyor delikanlılar, on binlerce Emin yürüyor karanlık ufukların üzerine. On binlerce Şule Hanım asaletin ve hürriyetin destanını yazıyor yeniden. Özgürlük şarkılarının bir gün gerçek bir özgürlüğüne dönüşeceğini ve koro halinde zafer türkülerinin söyleneceğini ispat ediyor bu insanlar…

Bir de Saadet’e bakıyorum; bir neslin yaşadıklarını anlamaya vesile ederek.
Ne mi görüyorum?

Saadet’e bakıyorum; sürgünde büyüyen on binlerce insan geliyor hatırıma. Başka bir ülke, başka bir kültür, başka bir çevre. Parçalanmış aileler, hasret dolu nağmeler, izah edilemeyen mesafeler.

Saadet’e bakıyorum; hapishanede annesiyle büyüyen bine yakın bebek dikiliyor karşımda. Demir parmaklıklar arasında masumiyeti linç etmeye yeltenen hangi firavun nefretidir ki, vahşete adalet maskesi takmış. Hangi tırsak zalim korkmuş bu minnacık yavrulardan. Hangi mütekebbir narsist, parmak kadar çocuklara bu zulmü reva görmüş. Ve hangi akılsız, bu masumlara yapılan zulmün bir gün inceden inceye hesaba çekilmeyeceğini sanmış.

Sulh Ceza Hakimi, Ekrem Dumanlı’yı serbest bırakırken, Hidayet Karaca’yı tutuklamıştı. İki dost duruşma salonunda böyle vedalaşmıştı.
Saadet’e bakıyorum; sürgündeki çocuklar büyüdükçe büyüyor; yürüdükçe yürüyor. Bulundukları toplumla yeni bir sentez oluşturuyor bir nesil. Köprüler inşa ediyor kültürler arasında. Daha güzel bir dünya için şiirler yazıyor dil sorunu yaşamayan bu güzel çocuklar.

Bir Hidayet’e bakıyorum, bir Saadet’e.

Birinde heybetli bir direniş, vefalı bir duruş görüyorum apaçık. Verdiği ilhamla umut devşiriyorum. Diğerinde bir zorbanın kırbacıyla başlayan sürgüne şahit oluyorum. O sürgün ki kültürler arası kaynaşmalara sebep oluyor; olacak da. En az üç dil bilen Anadolu çocuklarının her türlü yobazlığı ayaklar altına alarak insanlığı kucakladığını ve dünya vatandaşlığının bir kimliğe dönüştüğünü görüyorum.

Zalim zulmünü icra ediyor etmesine de kader ağlarını başka türlü örüyor be birader!

Ne zindandaki boyun eğiyor baskıcı rejimin goygoyuna; ne sürgündeki ufka yürümekten vaz geçiyor. Bütün varoluş ve direniş destanları da böyle yazılmadı mı!

[Ekrem Dumanlı] 27.11.2019 [TR724]