Almanya’nın Hanau kasabasında düzenlenen ırkçı saldırıyla ilgili açıklama yapan Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın saldırıda beş Türk vatandaşının hayatını kaybettiğini söyledi.
KRONOS -20 Şubat 2020
İki nargile kafenin ırkçı bir Alman vatandaşı tarafından hedef alındığı saldırıda ölenlerin kimliği henüz açıklanmış değil.
Soruşturmayı Federal Savcılık üstlenirken, Almanya Başbakanı Angela Merkel saldırıyla ilgili ilk açıklamasında “Irkçılık ve nefret bir zehirdir” dedi. Merkel, saldırıların arka planının aydınlatılması için ellerinden geleni yapacaklarını ekledi.
[Kronos.News] 20.2.2020
AKP’li belediye ‘ödül aldık’ demişti: UNESCO yalanladı
AKP'li belediyelerin aldığını açıkladıkları 'UNESCO Uluslararası İdeal Kent Ödülü' sahte çıktı. UNESCO'nun “Biz vermedik” dediği ödüller, Paris'te törenle dağıtıldı. CHP Grup Sözcüsü Yılmaz, "Hepiniz toplanıp ödülü almak için Paris’e gittiniz" dedi.
KRONOS -20 Şubat 2020
AKP’li belediyelerin müjdesini verdiği ödüllerle Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) ilgisinin olmadığı ortaya çıktı. UNESCO’nun “Biz vermedik” açıklaması yaptığı ödüller Paris’te Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetim Kurulu Başkanvekili Şükrü Karatepe’nin de katıldığı törende dağıtılmıştı.
AKP’YE YAKINLIĞI İLE BİLİNEN GAZETELERDE HABER YAPILDI
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre, 16 Ocak tarihinde Paris’te UNESCO’ya ait olduğu bildirilen bir binada düzenlenen törenden sonra bazı belediye başkanları “UNESCO’dan ödül aldıklarını” açıklasa da belediyeleri bu ödüllere merkezi Ankara’nın Balgat semtinde bulunan “Kent Araştırmaları Enstitüsü”nün “layık gördüğü” öğrenildi. Ödül töreninin ardından AKP’ye yakınlığıyla bilinen çok sayıda gazete ve haber sitesi ile bazı televizyonlarda “UNESCO’dan ödül” başlıklarıyla haberler yapıldı.
UNESCO: BÖYLE BİR ÖDÜL VERMEDİK
UNESCO Türkiye Ofisi yetkilisi, “UNESCO’nun belediyelere bu nitelikte bir ödül vermediğini” bildirdi. UNESCO, ödül aldıklarını açıklayan belediyelere bir uyarı yazısı gönderdi. UNESCO, kendisinin vermediği ödüller için belediyelerin ismini kullanmamasını istedi.
‘HEPİNİZ TOPLANIP OLMAYAN ÖDÜLÜ ALMAK İÇİN PARİS’E GİTTİNİZ’
Osmangazi Belediye Meclis Toplantısı’nda ödül törenini gündeme getiren CHP Grup Sözcüsü Sefa Yılmaz, “Belediyemizin internet sitesinde ‘UNESCO’dan uluslararası ödül aldık’ diyorsunuz. Ödülü UNESCO’dan mı aldınız, UNESCO’da mı aldınız? Ödülü veren enstitü Ankara merkezli bir enstitü. Ödülü alan belediyelerin tamamı Türkiye belediyesi. Hepiniz toplanıp ödülü almak için neden Paris’e gittiniz. Neden gereksiz israf ve masraf yaptınız?” diye konuştu.
[Kronos.News] 20.2.2020
KRONOS -20 Şubat 2020
AKP’li belediyelerin müjdesini verdiği ödüllerle Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) ilgisinin olmadığı ortaya çıktı. UNESCO’nun “Biz vermedik” açıklaması yaptığı ödüller Paris’te Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetim Kurulu Başkanvekili Şükrü Karatepe’nin de katıldığı törende dağıtılmıştı.
AKP’YE YAKINLIĞI İLE BİLİNEN GAZETELERDE HABER YAPILDI
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre, 16 Ocak tarihinde Paris’te UNESCO’ya ait olduğu bildirilen bir binada düzenlenen törenden sonra bazı belediye başkanları “UNESCO’dan ödül aldıklarını” açıklasa da belediyeleri bu ödüllere merkezi Ankara’nın Balgat semtinde bulunan “Kent Araştırmaları Enstitüsü”nün “layık gördüğü” öğrenildi. Ödül töreninin ardından AKP’ye yakınlığıyla bilinen çok sayıda gazete ve haber sitesi ile bazı televizyonlarda “UNESCO’dan ödül” başlıklarıyla haberler yapıldı.
UNESCO: BÖYLE BİR ÖDÜL VERMEDİK
UNESCO Türkiye Ofisi yetkilisi, “UNESCO’nun belediyelere bu nitelikte bir ödül vermediğini” bildirdi. UNESCO, ödül aldıklarını açıklayan belediyelere bir uyarı yazısı gönderdi. UNESCO, kendisinin vermediği ödüller için belediyelerin ismini kullanmamasını istedi.
‘HEPİNİZ TOPLANIP OLMAYAN ÖDÜLÜ ALMAK İÇİN PARİS’E GİTTİNİZ’
Osmangazi Belediye Meclis Toplantısı’nda ödül törenini gündeme getiren CHP Grup Sözcüsü Sefa Yılmaz, “Belediyemizin internet sitesinde ‘UNESCO’dan uluslararası ödül aldık’ diyorsunuz. Ödülü UNESCO’dan mı aldınız, UNESCO’da mı aldınız? Ödülü veren enstitü Ankara merkezli bir enstitü. Ödülü alan belediyelerin tamamı Türkiye belediyesi. Hepiniz toplanıp ödülü almak için neden Paris’e gittiniz. Neden gereksiz israf ve masraf yaptınız?” diye konuştu.
[Kronos.News] 20.2.2020
Rusya: Hava saldırısını Suriye’nin talebi üzerine biz düzenledik
Türkiye'nin Suriye'de rejim güçlerinin hava saldırısı sonucu 2 askerin şehit olduğunu, 5 askerin yaralandığını duyurmasından sonra Rusya'dan açıklama geldi: Hava saldırısını Suriye'nin talebi üzerine biz düzenledik.
KRONOS -20 Şubat 2020
Rusya’nın Tass haber ajansı, Rus Hava Kuvvetleri’ne bağlı Su-24 savaş uçaklarının İdlib’de teröristlere hava saldırısı düzenlediğini, Suriye’nin talebiyle düzenlenen operasyonun ardından terörist saldırı püskürtüldüğünü öne sürdü.
Moskova’dan yapılan başka bir açıklamada da Ankara’nın Suriye’de ‘terörist gruplara destek vermeyi durdurması’ için çağrı yapıldı. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin desteklediği ‘terörist gruplara’ hava saldırı düzenlediklerini duyurdu.
[BoldMedya] 20.2.2020
KRONOS -20 Şubat 2020
Rusya’nın Tass haber ajansı, Rus Hava Kuvvetleri’ne bağlı Su-24 savaş uçaklarının İdlib’de teröristlere hava saldırısı düzenlediğini, Suriye’nin talebiyle düzenlenen operasyonun ardından terörist saldırı püskürtüldüğünü öne sürdü.
Moskova’dan yapılan başka bir açıklamada da Ankara’nın Suriye’de ‘terörist gruplara destek vermeyi durdurması’ için çağrı yapıldı. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin desteklediği ‘terörist gruplara’ hava saldırı düzenlediklerini duyurdu.
[BoldMedya] 20.2.2020
Kısa vadeli dış borç stoku 118 milyar dolara ulaştı
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre, kısa vadeli dış borç stoku 2019 sonunda 118.2 milyar dolar oldu.
KRONOS -20 Şubat 2020
Aralık sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stoku, 2018 yıl sonuna göre % 4,3 oranında artışla 118,2 milyar ABD doları olarak gerçekleşti.
Bu dönemde, bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku % 1,7 oranında azalarak 56,2 milyar ABD doları olurken, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku yüzde 6,6 oranında artarak 53,6 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşti.
[Kronos.News] 20.2.2020
KRONOS -20 Şubat 2020
Aralık sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stoku, 2018 yıl sonuna göre % 4,3 oranında artışla 118,2 milyar ABD doları olarak gerçekleşti.
Bu dönemde, bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku % 1,7 oranında azalarak 56,2 milyar ABD doları olurken, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku yüzde 6,6 oranında artarak 53,6 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşti.
[Kronos.News] 20.2.2020
Moldova’dan ayçiçeği, mısır ve çoban ithal edildi
Dünya gazetesi yazarı Ali Ekber Yıldırım, "İnsanın canını acıtan haberler, olaylar, rakamlar vardır. Okuyacağınız bu yazı gerçekten can acıtıcı," yazarak Türkiye'nin tarımsal ihracat rakamlarını verdi.
KRONOS -20 Şubat 2020
Dünya gazetesinde, “Moldova’dan ayçiçeği, mısır ve çoban ithal etmenin utancı” başlıklı bir yazı yazan Ali Ekber Yıldırım, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı Ürün Masaları raporlarını ele aldı. Yıldırım’ın verdiği bilgilere göre Türkiye, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden sadece 3.5 milyon nüfuslu Moldova’dan ayçiçeği ve mısır ithal ediyor.
“SADECE ÜRÜN DEĞİL ÇOBAN İTHAL EDİYORUZ”
“Sadece tarım ürünü ithal etmiyoruz. Çoban ithal ediyoruz çoban. Türkiye’deki birçok hayvancılık işletmesinde Moldova vatandaşları hayvan bakıcılığı yapıyor” yazan Ali Ekber Yıldırım’ın yazısından bölümler şöyle:
* “Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı Ürün Masaları raporlarına göre; Türkiye’nin 2019’da ithal ettiği 1 milyon 136 bin ton ayçiçeğinin yüzde 33’ü, 3 milyon 593 bin ton ithal mısırın ise yüzde 7’si Moldova’dan yapıldı.”
* “Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı ürün raporlarına göre, 2019’da mısır, buğday, ayçiçeği ve pamuk ithalatı deyim yerindeyse patladı. Bakanlığın raporlarına göre son 4 yıllık dönemde bu 4 üründe de ithalat en üst seviyeye çıktı.”
* “Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü bünyesinde ‘Ürün Masaları’ oluşturuldu. Ürün Masaları yayınladıkları raporlarla tarım ürünleri ile ilgili aylık bazda dünyada ve Türkiye’deki gelişmeleri paylaşıyor. Şubat ayı raporlarında ürünlerin 2019 yılı performansı da yer aldı. Buna göre pamuk, mısır, buğday ve ayçiçeği ithalatında son yılların en yüksek seviyesine ulaşıldı.”
MISIR, BUĞDAY, PAMUK VE AYÇİÇEĞİ İTHALATI PATLADI
* “Mısır ithalatı 2016 yılında 534 bin 791 ton seviyesindeyken, 2017’de 2 milyon 55 bin tona, 2018’de 2 milyon 122 bin tona yükseldi. Türkiye’nin 2019 yılı mısır ithalatı 3 milyon 593 bin tona ulaştı. 2016’ya göre 2019’da 3 milyon ton daha fazla ithalat yapıldı. İthalatın yüzde 51’i Ukrayna’dan, yüzde 24’ü Romanya’dan, yüzde 11’i Rusya ve yüzde 7’si Moldova’dan yapıldı.”
* “Buğday ithalatındaki artış çok daha yüksek. 2016’da 4 milyon 341 bin ton, 2017’de 5 milyon 159 bin ton 2018’de ise 5 milyon 821 bin ton buğday ithal edilirken 2019’da 9 milyon 844 bin tonluk ithalat gerçekleşti. 2016’ya göre 5.5 milyon ton daha fazla ithalat var, buğday ithalatının yüzde 80’den fazlası Rusya’dan.”
* “Ayçiçeği ithalatı da yine katlanarak arttı. 2016’da 382 bin ton olan ithalat 2017’de 640 bin tona 2018’de 712 bin tona ve 2019’da 1 milyon 136 bin tona ulaştı. Ayçiçeği ithalatı 2016’ya göre 2019’da yaklaşık 1 milyon ton daha fazla.”
* “Ayçiçeği ithalatının yüzde 33’ü Moldova’dan yüzde 24’ü Romanya’dan yüzde 20’si Rusya’dan, yüzde 7’si Çin’den yüzde 7’si Bulgaristan’dan yapıldı.”
* “Pamuk ithalatında daha dalgalı bir seyir var. 2016’da 832 bin ton lif pamuk ithal eden Türkiye, 2018’de 766 bin ton ithalat yaparken, diğer ürünlerde olduğu gibi pamukta da ithalat en yüksek seviyeye 950 bin ton ile 2019’da ulaştı.”
* “Pamuk ithalatının yüzde 42’si Amerika Birleşik Devletleri’nden yapılırken, yüzde 18’i Yunanistan’dan, yüzde 14’ü Brezilya’dan, yüzde 9’u Azerbaycan ve yüzde 3›ü Türkmenistan›dan gerçekleştirildi.”
[Kronos.News] 20.2.2020
KRONOS -20 Şubat 2020
Dünya gazetesinde, “Moldova’dan ayçiçeği, mısır ve çoban ithal etmenin utancı” başlıklı bir yazı yazan Ali Ekber Yıldırım, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı Ürün Masaları raporlarını ele aldı. Yıldırım’ın verdiği bilgilere göre Türkiye, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden sadece 3.5 milyon nüfuslu Moldova’dan ayçiçeği ve mısır ithal ediyor.
“SADECE ÜRÜN DEĞİL ÇOBAN İTHAL EDİYORUZ”
“Sadece tarım ürünü ithal etmiyoruz. Çoban ithal ediyoruz çoban. Türkiye’deki birçok hayvancılık işletmesinde Moldova vatandaşları hayvan bakıcılığı yapıyor” yazan Ali Ekber Yıldırım’ın yazısından bölümler şöyle:
* “Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı Ürün Masaları raporlarına göre; Türkiye’nin 2019’da ithal ettiği 1 milyon 136 bin ton ayçiçeğinin yüzde 33’ü, 3 milyon 593 bin ton ithal mısırın ise yüzde 7’si Moldova’dan yapıldı.”
* “Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı ürün raporlarına göre, 2019’da mısır, buğday, ayçiçeği ve pamuk ithalatı deyim yerindeyse patladı. Bakanlığın raporlarına göre son 4 yıllık dönemde bu 4 üründe de ithalat en üst seviyeye çıktı.”
* “Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü bünyesinde ‘Ürün Masaları’ oluşturuldu. Ürün Masaları yayınladıkları raporlarla tarım ürünleri ile ilgili aylık bazda dünyada ve Türkiye’deki gelişmeleri paylaşıyor. Şubat ayı raporlarında ürünlerin 2019 yılı performansı da yer aldı. Buna göre pamuk, mısır, buğday ve ayçiçeği ithalatında son yılların en yüksek seviyesine ulaşıldı.”
MISIR, BUĞDAY, PAMUK VE AYÇİÇEĞİ İTHALATI PATLADI
* “Mısır ithalatı 2016 yılında 534 bin 791 ton seviyesindeyken, 2017’de 2 milyon 55 bin tona, 2018’de 2 milyon 122 bin tona yükseldi. Türkiye’nin 2019 yılı mısır ithalatı 3 milyon 593 bin tona ulaştı. 2016’ya göre 2019’da 3 milyon ton daha fazla ithalat yapıldı. İthalatın yüzde 51’i Ukrayna’dan, yüzde 24’ü Romanya’dan, yüzde 11’i Rusya ve yüzde 7’si Moldova’dan yapıldı.”
* “Buğday ithalatındaki artış çok daha yüksek. 2016’da 4 milyon 341 bin ton, 2017’de 5 milyon 159 bin ton 2018’de ise 5 milyon 821 bin ton buğday ithal edilirken 2019’da 9 milyon 844 bin tonluk ithalat gerçekleşti. 2016’ya göre 5.5 milyon ton daha fazla ithalat var, buğday ithalatının yüzde 80’den fazlası Rusya’dan.”
* “Ayçiçeği ithalatı da yine katlanarak arttı. 2016’da 382 bin ton olan ithalat 2017’de 640 bin tona 2018’de 712 bin tona ve 2019’da 1 milyon 136 bin tona ulaştı. Ayçiçeği ithalatı 2016’ya göre 2019’da yaklaşık 1 milyon ton daha fazla.”
* “Ayçiçeği ithalatının yüzde 33’ü Moldova’dan yüzde 24’ü Romanya’dan yüzde 20’si Rusya’dan, yüzde 7’si Çin’den yüzde 7’si Bulgaristan’dan yapıldı.”
* “Pamuk ithalatında daha dalgalı bir seyir var. 2016’da 832 bin ton lif pamuk ithal eden Türkiye, 2018’de 766 bin ton ithalat yaparken, diğer ürünlerde olduğu gibi pamukta da ithalat en yüksek seviyeye 950 bin ton ile 2019’da ulaştı.”
* “Pamuk ithalatının yüzde 42’si Amerika Birleşik Devletleri’nden yapılırken, yüzde 18’i Yunanistan’dan, yüzde 14’ü Brezilya’dan, yüzde 9’u Azerbaycan ve yüzde 3›ü Türkmenistan›dan gerçekleştirildi.”
[Kronos.News] 20.2.2020
Ahmet Şık: Kavala’nın tahliyesi ve tutuklanması Erdoğan’ın planıydı; Beştepe’den gelen müjde
HDP Milletvekili Ahmet Şık, Gezi davasında tahliye edilen, cezaevinden çıkmadan 15 Temmuz kapsamında tutuklanan iş adamı Osman Kavala’ya Erdoğan’ın planının uygulandığını yazdı. Şık, “Beraat ve tahliye kararı bizzat Erdoğan tarafından verildi” dedi.
BOLD – Osman Kavala’nın tahliyesi ve tutuklanmasıyla ilgili Çağlayan Adliyesi’nden edindiği bilgileri sosyal medya hesabından paylaşan Şık, Kavala’nın tahliye ve beraat kararının AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın planı olduğunu iddia etti. Kavala’nın yeniden tutuklanmasıyla ilgili Çağlayan Adliyesi’nde savcılar arasında yaşananlarla ilgili edindiği bilgileri paylaşan Şık, “Gezi davası ile ilgili beraat ve tahliye kararı bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildi.Hatta bu karar, kamuoyunun yakından tanıdığı bazı gazeteciler tarafından duruşmadan bir gün önce, pazartesi gecesi bazı sanık avukatlarına da “Beştepe’den gelen müjde” olarak iletildi” ifadelerini kullandı.
Şık’ın konuyla ilgili paylaşımları şöyle:
BEŞTEPE’DEN GELEN MÜJDE
“İstanbul Çağlayan Adliyesi içinden edinilen bilgileri sıralayalım:Gezi davası ile ilgili beraat ve tahliye kararı bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildi.
Hatta bu karar, kamuoyunun yakından tanıdığı bazı gazeteciler tarafından duruşmadan bir gün önce, pazartesi gecesi bazı sanık avukatlarına da “Beştepe’den gelen müjde” olarak iletildi.
Soruşturma/dava süreci boyunca sadece verilen talimatları yerine getiren heyetin karar günü takındığı tutuma, acelesine (belli bir saate kadar kararın açıklanması istenmişti) bakarak herkes iddianame ve mütalaaya uygun bir ceza beklerken “sürpriz” biçimde beraat kararı açıklandı.
Pelikan Terör Örgütü (PETÖ) çatışma halinde oldukları Abdülhamit Gül’ün bu hükmün çıkmasında etkili olduğu düşüncesiyle kendilerine rağmen alınan bu kararın çıkacağını duymuş ve karşı hamle için bazı planlamalar yaptılar.
30.ACM kalemi memurlarına, başsavcılık tarafından kararla ilgili dlekçe gönderileceği ve işleme sokulmasınınstendiği ve bu nedenle mesai saati bittikten sonra gece yarısına dek kimsenin görev yerinden ayrılmaması talimatı iletildi.
Aldıkları talimatın gereğini yerine getirmelerine rağmen şimdi haklarında “kripto FETÖ” suçlaması yöneltilen heyetin kararını açıklamasından sonra herkes Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını beklerken başsavcılık süre turum dilekçesi vererek istinafa itiraz hakkını korudu.
SİLİVRİ’YE TAHLİYEYİ GECİKTİRME TALİMATI
Silivri hapishanesine tahliyeyi geciktirme talimatı verildikten sonra da Osman Kavala’nın yeniden tutuklu kalması için ne yapılacağı tartışıldı. Tahliye edildiği, darbecilik suçlaması yöneltilen 309. madde ile ilgili dosyadan yendien tutuklama kararı verilmesine karar verildi.
SAVCILAR İMZA ATMADI
Ancak Çağlayan’daki savcılar, Erdoğan’ın talimatıyla beraat ve tahliye kararı verilen Kavala’nın re’sen tahliye edildiği bir dosyadan yine tutuklanması kararına Erdoğan’a karşı çıkıyor pozisyonuna düşmemek ve aleyhlerinde kullanılmasını istemediklerini söyleyerek imza atmadı.
Bunun üzerine Osman Kavala’nın ilk tutuklamasını yapan ve aynı zamanda 309 soruşturmasınında yürüten terör suçlarından sorumlu başsavcı vekili Hasan Yılmaz’a imza attırıldı. Yapılan basın açıklamasında ise TCK 309 ile ilgili yeni bir soruşturma olduğu belirtildi.
UYAP’A SORUŞTURMA GİRİŞİ YAPILMADI
Ancak UYAP sisteminde Osman Kavala ile ilgili yeni bir TCK 309 soruşturması olduğuna dair herhangi bir belge/bilgi girişi yapılmadı. Tahliye edildiği soruşturma dosyasında zaten ifadesi alındığı için Kavala,yine Hasan Yılmaz tarafından tutuklanması istemiyle hakimliğe sevkedildi.
İlk günden bu yana Gezi direnişini “darbe” diye niteleyen ve tüm siyasi diskurunu bunun üzerine kuran AKP kadroları ve PETÖ, beraat kararından sonra sosyal medyada ortaya çıkan zafer havasının yarattığı olumsuz etkinin Erdoğan’ın yenilgisi anlamına geldiğini iknaya çalıştı.
Gezi davasının Batı’yla ilişkilerdeki yükselen maliyeti nedeniyle bazı pazarlıklar sonucu beraat kararı aldırtan ancak kitlesi nezdinde zayıflamış görüntüsü ortaya çıkan Erdoğan çark ederek bu kez tutuklama kararı alınması için yolu açtı.
Çağlayan Adliyesi’nin üst makamı da HSK’nin güya sosyal demokrat kontenjanından yer işgal eden yetkilisini arayarak beraat kararı veren 30. ACM heyeti hakkında “kripto FETÖ” suçlamasıyla inceleme başlatılmasını istedi ve talep yerine getirildi.”
[BoldMedya] 20.2.2020
BOLD – Osman Kavala’nın tahliyesi ve tutuklanmasıyla ilgili Çağlayan Adliyesi’nden edindiği bilgileri sosyal medya hesabından paylaşan Şık, Kavala’nın tahliye ve beraat kararının AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın planı olduğunu iddia etti. Kavala’nın yeniden tutuklanmasıyla ilgili Çağlayan Adliyesi’nde savcılar arasında yaşananlarla ilgili edindiği bilgileri paylaşan Şık, “Gezi davası ile ilgili beraat ve tahliye kararı bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildi.Hatta bu karar, kamuoyunun yakından tanıdığı bazı gazeteciler tarafından duruşmadan bir gün önce, pazartesi gecesi bazı sanık avukatlarına da “Beştepe’den gelen müjde” olarak iletildi” ifadelerini kullandı.
Şık’ın konuyla ilgili paylaşımları şöyle:
BEŞTEPE’DEN GELEN MÜJDE
“İstanbul Çağlayan Adliyesi içinden edinilen bilgileri sıralayalım:Gezi davası ile ilgili beraat ve tahliye kararı bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildi.
Hatta bu karar, kamuoyunun yakından tanıdığı bazı gazeteciler tarafından duruşmadan bir gün önce, pazartesi gecesi bazı sanık avukatlarına da “Beştepe’den gelen müjde” olarak iletildi.
Soruşturma/dava süreci boyunca sadece verilen talimatları yerine getiren heyetin karar günü takındığı tutuma, acelesine (belli bir saate kadar kararın açıklanması istenmişti) bakarak herkes iddianame ve mütalaaya uygun bir ceza beklerken “sürpriz” biçimde beraat kararı açıklandı.
Pelikan Terör Örgütü (PETÖ) çatışma halinde oldukları Abdülhamit Gül’ün bu hükmün çıkmasında etkili olduğu düşüncesiyle kendilerine rağmen alınan bu kararın çıkacağını duymuş ve karşı hamle için bazı planlamalar yaptılar.
30.ACM kalemi memurlarına, başsavcılık tarafından kararla ilgili dlekçe gönderileceği ve işleme sokulmasınınstendiği ve bu nedenle mesai saati bittikten sonra gece yarısına dek kimsenin görev yerinden ayrılmaması talimatı iletildi.
Aldıkları talimatın gereğini yerine getirmelerine rağmen şimdi haklarında “kripto FETÖ” suçlaması yöneltilen heyetin kararını açıklamasından sonra herkes Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını beklerken başsavcılık süre turum dilekçesi vererek istinafa itiraz hakkını korudu.
SİLİVRİ’YE TAHLİYEYİ GECİKTİRME TALİMATI
Silivri hapishanesine tahliyeyi geciktirme talimatı verildikten sonra da Osman Kavala’nın yeniden tutuklu kalması için ne yapılacağı tartışıldı. Tahliye edildiği, darbecilik suçlaması yöneltilen 309. madde ile ilgili dosyadan yendien tutuklama kararı verilmesine karar verildi.
SAVCILAR İMZA ATMADI
Ancak Çağlayan’daki savcılar, Erdoğan’ın talimatıyla beraat ve tahliye kararı verilen Kavala’nın re’sen tahliye edildiği bir dosyadan yine tutuklanması kararına Erdoğan’a karşı çıkıyor pozisyonuna düşmemek ve aleyhlerinde kullanılmasını istemediklerini söyleyerek imza atmadı.
Bunun üzerine Osman Kavala’nın ilk tutuklamasını yapan ve aynı zamanda 309 soruşturmasınında yürüten terör suçlarından sorumlu başsavcı vekili Hasan Yılmaz’a imza attırıldı. Yapılan basın açıklamasında ise TCK 309 ile ilgili yeni bir soruşturma olduğu belirtildi.
UYAP’A SORUŞTURMA GİRİŞİ YAPILMADI
Ancak UYAP sisteminde Osman Kavala ile ilgili yeni bir TCK 309 soruşturması olduğuna dair herhangi bir belge/bilgi girişi yapılmadı. Tahliye edildiği soruşturma dosyasında zaten ifadesi alındığı için Kavala,yine Hasan Yılmaz tarafından tutuklanması istemiyle hakimliğe sevkedildi.
İlk günden bu yana Gezi direnişini “darbe” diye niteleyen ve tüm siyasi diskurunu bunun üzerine kuran AKP kadroları ve PETÖ, beraat kararından sonra sosyal medyada ortaya çıkan zafer havasının yarattığı olumsuz etkinin Erdoğan’ın yenilgisi anlamına geldiğini iknaya çalıştı.
Gezi davasının Batı’yla ilişkilerdeki yükselen maliyeti nedeniyle bazı pazarlıklar sonucu beraat kararı aldırtan ancak kitlesi nezdinde zayıflamış görüntüsü ortaya çıkan Erdoğan çark ederek bu kez tutuklama kararı alınması için yolu açtı.
Çağlayan Adliyesi’nin üst makamı da HSK’nin güya sosyal demokrat kontenjanından yer işgal eden yetkilisini arayarak beraat kararı veren 30. ACM heyeti hakkında “kripto FETÖ” suçlamasıyla inceleme başlatılmasını istedi ve talep yerine getirildi.”
[BoldMedya] 20.2.2020
İtalya, Türkiye’den Libya’ya silah taşıdığı iddia edilen geminin kaptanını gözaltına aldı
İtalya, Türkiye’den Libya’ya silah taşıdığı iddia edilen geminin kaptanını gözaltına alındı. İtalyan polisine itiraflarda bulunan gemi mürettebatından bir tanık, geminin Mersin Limanı’ndan silah ve askeri araç yükleyerek Trablus’a gittiğini anlattı.
BOLD – Türkiye’nin Libya’ya askeri araç yollamak için kullandığı iddia edilen ve 3 Şubat’tan bu yana İtalya’nın Genova Limanı’nda tutulan “Bana” gemisinin kaptanı, uluslararası silah kaçakçılığı suçlamasıyla gözaltına alındı.
Lübnan bandıralı geminin 55 yaşındaki Lübnanlı kaptanı Joussef Tartoussi, “kimlikleri bilinmeyen Türk askerlerle birlikte” uluslararası silah kaçakçılığına karıştığı suçlamasıyla gözaltında. Savcılık soruşturmayı, İtalya Adalet Bakanlığı’nın izniyle yürütüyor.
MÜRETTEBAT TANIK OLDU
Kaptan, gemi mürettebatından bir görevlinin tanık olarak İtalyan polisine verdiği ifadelerin ardından gözaltına alındı.
Gemide görevli bir kişinin İtalya’dan siyasi sığınma talep ederek itiraflarda bulunduğu daha önce İtalyan basınında yer yer almıştı.
TÜRK ASKERİ VE İSTİHBARAT YETKİLİLERİ GEMİDEYDİ
Polise itiraflarda bulunan ve halen güvenli bir yerde tutulan tanık, Bana gemisinin Mersin Limanı’nda silah ve askeri araç yükleyerek Trablus’a gittiğini anlattı. Tanık, gemide Türk ordusu ve istihbarat servisinden 10 kadar yetkilinin de bulunduğunu öne sürdü.
Tanığın iddiasına göre Bana gemisiyle Libya’ya götürülen kargoda tanklar, kamyonlar, tanksavarlar, roketler, toplar, tüfekler de yer alıyordu. İtalyan basını, gemide yapılan incelemelerde paletli araç izine rastlandığını da yazdı.
GEMİ, KONUMUNU GÖSTEREN SİSTEMİ KAPATTI
Haberlere göre Bana gemisi, Mersin Limanı’ndan ayrılmasının ardından Yunanistan’ın Girit adasını geçtikten sonra, coğrafi konumunu gösteren sistemi kapattı.
Geminin izlediği rotanın tam olarak belirlenmesi için savcılığın, mürettebatın cep telefonları da dahil olmak üzere gemideki bilgisayar ve teknik cihazları incelediği belirtildi.
Bana gemisinin resmi kayıtları, Avrupa’dan kullanılmış otomobil alarak Kuzey Afrika’ya götürmek için kullanıldığını gösteriyordu.
Tanık ifadesine göre geminin kaptanı mürettebata, Libya’ya neden gittikleri sorulursa yalan söylemeleri, gemide bir arıza çıktığı için Trablus’ta durmak zorunda kaldıklarını söylemeleri talimatını vermişti.
MACRON GÜNDEME GETİRMİŞTİ
Bana gemisinin, Türkiye’den Libya’ya silah ve askeri araç sevkiyatı için kullanıldığı iddiası ilk olarak geçen ay sonunda Fransız basınında yer almıştı.
Fransız basını, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait fırkateynlerin Türkiye’den Trablus’a eşlik ettiği Bana gemisinin, Fransa ordusu tarafından tespit edildiğini yazmıştı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da 29 Ocak’ta yaptığı bir açıklamada, “Suriyeli paralı askerlerle birlikte Türk savaş gemilerinin son günlerde Libya topraklarına ulaştığını görüyoruz. Bu, Berlin’de varılan anlaşmanın açık ve ciddi bir ihlalidir. Verilen sözler tutulmamıştır” demişti.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy ise Macron’a cevaben yaptığı açıklamada iddiaları “gerçek dışı” diye nitelemişti.
[BoldMedya] 20.2.2020
BOLD – Türkiye’nin Libya’ya askeri araç yollamak için kullandığı iddia edilen ve 3 Şubat’tan bu yana İtalya’nın Genova Limanı’nda tutulan “Bana” gemisinin kaptanı, uluslararası silah kaçakçılığı suçlamasıyla gözaltına alındı.
Lübnan bandıralı geminin 55 yaşındaki Lübnanlı kaptanı Joussef Tartoussi, “kimlikleri bilinmeyen Türk askerlerle birlikte” uluslararası silah kaçakçılığına karıştığı suçlamasıyla gözaltında. Savcılık soruşturmayı, İtalya Adalet Bakanlığı’nın izniyle yürütüyor.
MÜRETTEBAT TANIK OLDU
Kaptan, gemi mürettebatından bir görevlinin tanık olarak İtalyan polisine verdiği ifadelerin ardından gözaltına alındı.
Gemide görevli bir kişinin İtalya’dan siyasi sığınma talep ederek itiraflarda bulunduğu daha önce İtalyan basınında yer yer almıştı.
TÜRK ASKERİ VE İSTİHBARAT YETKİLİLERİ GEMİDEYDİ
Polise itiraflarda bulunan ve halen güvenli bir yerde tutulan tanık, Bana gemisinin Mersin Limanı’nda silah ve askeri araç yükleyerek Trablus’a gittiğini anlattı. Tanık, gemide Türk ordusu ve istihbarat servisinden 10 kadar yetkilinin de bulunduğunu öne sürdü.
Tanığın iddiasına göre Bana gemisiyle Libya’ya götürülen kargoda tanklar, kamyonlar, tanksavarlar, roketler, toplar, tüfekler de yer alıyordu. İtalyan basını, gemide yapılan incelemelerde paletli araç izine rastlandığını da yazdı.
GEMİ, KONUMUNU GÖSTEREN SİSTEMİ KAPATTI
Haberlere göre Bana gemisi, Mersin Limanı’ndan ayrılmasının ardından Yunanistan’ın Girit adasını geçtikten sonra, coğrafi konumunu gösteren sistemi kapattı.
Geminin izlediği rotanın tam olarak belirlenmesi için savcılığın, mürettebatın cep telefonları da dahil olmak üzere gemideki bilgisayar ve teknik cihazları incelediği belirtildi.
Bana gemisinin resmi kayıtları, Avrupa’dan kullanılmış otomobil alarak Kuzey Afrika’ya götürmek için kullanıldığını gösteriyordu.
Tanık ifadesine göre geminin kaptanı mürettebata, Libya’ya neden gittikleri sorulursa yalan söylemeleri, gemide bir arıza çıktığı için Trablus’ta durmak zorunda kaldıklarını söylemeleri talimatını vermişti.
MACRON GÜNDEME GETİRMİŞTİ
Bana gemisinin, Türkiye’den Libya’ya silah ve askeri araç sevkiyatı için kullanıldığı iddiası ilk olarak geçen ay sonunda Fransız basınında yer almıştı.
Fransız basını, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait fırkateynlerin Türkiye’den Trablus’a eşlik ettiği Bana gemisinin, Fransa ordusu tarafından tespit edildiğini yazmıştı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da 29 Ocak’ta yaptığı bir açıklamada, “Suriyeli paralı askerlerle birlikte Türk savaş gemilerinin son günlerde Libya topraklarına ulaştığını görüyoruz. Bu, Berlin’de varılan anlaşmanın açık ve ciddi bir ihlalidir. Verilen sözler tutulmamıştır” demişti.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy ise Macron’a cevaben yaptığı açıklamada iddiaları “gerçek dışı” diye nitelemişti.
[BoldMedya] 20.2.2020
Türk medyasının öldürdüğü iki çocuk: Atakan ve Ahmet
Türk medyası zekasıyla gündemde olan Atakan’ı medya maymununa çevirerek, kemik kanseri Ahmet’i ise görmezden gelerek ‘öldürüyor.’
BOLD- Geçtiğimiz günlerde düzenlenen CNR’da bir kişisel gelişim uzmanı tarafından keşfedilen ve sosyal medyaya videosu düşen Atakan, gerçekten herkesin çok ilgisini çekti. Atakan daha 10 yaşındaydı. 5 ayda 250 kitap okumuştu. Kitaplar daha çok felsefe ağırlıklıydı. Konuşmalarında Nihilizmden, felsefeden, evrimden bahsediyordu.
Atakan gazete röportajları ve televizyon yayınlarla ilgi odağı olmaya devam ediyor. Ailesiyle birlikte kanal kanal dolaşıyor. Bir günde Twitter’da 80 bin takipçiye ulaştı. Basın toplantısı bile düzenledi. Kullanışlı medya malzemesine dönüşme/dönüştürülme yolunda adım adım ilerliyor.
Bugün düzenlenen basın toplantısında eğitim sistemini değiştirmek istediğini söyleyen Atakan, insanların okul öncesinde ahlak, saygı ve terbiye eğitimi alması gerektiğini söylerken şaşırtıyor. Öğrencilere kendilerini eğitmeyi öğrenmelerini tavsiye ediyor. Daha sonra almak istediği eğitime dair düşüncelerini açıklıyor:
“İstediğim eğitim şekli tek. Sınıfta benden başka kimse bulunmayacak. Öğretmenin bana bilgiyi en uygun en doğru şekilde aktarması böyle oluyor. Mustafa Kemal Paşa Ortakulunda okuyorum. Okulumu değiştirmek istiyorum. Gerçekten iyi bir eğitim görmek istiyorum. Onların öğretebilecekleri çoğu şeyi neredeyse biliyorum.”
TAKİPÇİLERİ İKİYE BÖLÜNDÜ
Atakan’ı takip edenler ikiye bölünmüş durumda. Kimi öğretmenlerini aşağıladığını, yaşıtlarıyla aynı ortamda olmak istemediğini, bunun normal olmadığını belirterek aileyi eleştiriyor. Birçok sosyal medya kullanıcısı ise bu sözlerini destekliyor. Kimine göre itici, kimine göre haklı. Kimi de bu ölçüsüzlüğün onu yalnızlaştırıp geleceğini etkileyeceğini savunuyor.
ATAKAN’IN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ
Atakan’ın bu önlenemez yükselişi devam ederken hasta bir çocuğun ve ailesinin yaşadıkları, dünyanın neresine giderseniz gidin haber değeri taşıyacak ölçüde olmasına rağmen görmezden geliniyor. O çocuk kanser hastası Ahmet Burhan. İki yıldır kemik kanseriyle mücadele ediyor. Hastalığı kritik aşamada. Almanya’da tedavi imkanı doğdu, çok yüksek bir tedavi masrafı istenmesine rağmen kampanya yapılarak 50 Euro toplandı ama Ahmet buna rağmen bu imkandan yararlanamıyor. Babası hapiste. Annesinin yurt dışı yasağını bir mahkeme kaldırıyor, öteki tekrar yasak koyuyor. Anne ve baba Cemaat soruşturması geçirdiği için Ahmet’e canı pahasına bir ‘bedel’ ödeteliliyor.
Atakan’ın başına üşüşen medya, Ahmet’in yaşadığı haksızlık, vicdansızlık karşında sus pus. Asında iki çocuk da herhalükarda öldürülüyor. Biri kontrolsüz yüceltilerek, diğeri görmezden gelinerek.
[BoldMedya] 20.2.2020
BOLD- Geçtiğimiz günlerde düzenlenen CNR’da bir kişisel gelişim uzmanı tarafından keşfedilen ve sosyal medyaya videosu düşen Atakan, gerçekten herkesin çok ilgisini çekti. Atakan daha 10 yaşındaydı. 5 ayda 250 kitap okumuştu. Kitaplar daha çok felsefe ağırlıklıydı. Konuşmalarında Nihilizmden, felsefeden, evrimden bahsediyordu.
Atakan gazete röportajları ve televizyon yayınlarla ilgi odağı olmaya devam ediyor. Ailesiyle birlikte kanal kanal dolaşıyor. Bir günde Twitter’da 80 bin takipçiye ulaştı. Basın toplantısı bile düzenledi. Kullanışlı medya malzemesine dönüşme/dönüştürülme yolunda adım adım ilerliyor.
ÖĞRETMENLERİMİN ÖĞRETEBİLECEKLERİ ÇOĞU ŞEYİ BİLİYORUMBu ölçüsüz ilgi ve övgünün çocuğu mahvedeceğini görüp buna mani olacak kimse yok mu? #Atakan pic.twitter.com/pvNahXjX79— Siyasetname (@Kadimsiyaset) February 20, 2020
Bugün düzenlenen basın toplantısında eğitim sistemini değiştirmek istediğini söyleyen Atakan, insanların okul öncesinde ahlak, saygı ve terbiye eğitimi alması gerektiğini söylerken şaşırtıyor. Öğrencilere kendilerini eğitmeyi öğrenmelerini tavsiye ediyor. Daha sonra almak istediği eğitime dair düşüncelerini açıklıyor:
“İstediğim eğitim şekli tek. Sınıfta benden başka kimse bulunmayacak. Öğretmenin bana bilgiyi en uygun en doğru şekilde aktarması böyle oluyor. Mustafa Kemal Paşa Ortakulunda okuyorum. Okulumu değiştirmek istiyorum. Gerçekten iyi bir eğitim görmek istiyorum. Onların öğretebilecekleri çoğu şeyi neredeyse biliyorum.”
TAKİPÇİLERİ İKİYE BÖLÜNDÜ
Atakan’ı takip edenler ikiye bölünmüş durumda. Kimi öğretmenlerini aşağıladığını, yaşıtlarıyla aynı ortamda olmak istemediğini, bunun normal olmadığını belirterek aileyi eleştiriyor. Birçok sosyal medya kullanıcısı ise bu sözlerini destekliyor. Kimine göre itici, kimine göre haklı. Kimi de bu ölçüsüzlüğün onu yalnızlaştırıp geleceğini etkileyeceğini savunuyor.
ATAKAN’IN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ
Atakan’ın bu önlenemez yükselişi devam ederken hasta bir çocuğun ve ailesinin yaşadıkları, dünyanın neresine giderseniz gidin haber değeri taşıyacak ölçüde olmasına rağmen görmezden geliniyor. O çocuk kanser hastası Ahmet Burhan. İki yıldır kemik kanseriyle mücadele ediyor. Hastalığı kritik aşamada. Almanya’da tedavi imkanı doğdu, çok yüksek bir tedavi masrafı istenmesine rağmen kampanya yapılarak 50 Euro toplandı ama Ahmet buna rağmen bu imkandan yararlanamıyor. Babası hapiste. Annesinin yurt dışı yasağını bir mahkeme kaldırıyor, öteki tekrar yasak koyuyor. Anne ve baba Cemaat soruşturması geçirdiği için Ahmet’e canı pahasına bir ‘bedel’ ödeteliliyor.
Atakan’ın başına üşüşen medya, Ahmet’in yaşadığı haksızlık, vicdansızlık karşında sus pus. Asında iki çocuk da herhalükarda öldürülüyor. Biri kontrolsüz yüceltilerek, diğeri görmezden gelinerek.
[BoldMedya] 20.2.2020
Sıra ASELSAN'a geldi!
Tank-Palet Fabrikası tartışması sürerken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin yeni bir “peşkeş” için hazırlık yaptığı iddia edildi.
Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ bugün yayımlanan “Tank-Palet'ten sonra sıra ASELSAN da mı?” başlıklı makalesinde, “Bir dönem 1919 cep telefonu yaparak dünyaya kafa tutan ASELSAN; asrın liderinin kararlı (!) tutumu yüzünden ne hallere düştü bilen var mı?” sorusunu yöneltti.
“MENZİL'İN GENERALLERİ GELDİ”
Demirağ, “ASELSAN çökmek üzere. Dolar 7 lirayı bulduğu günlerde Reis'in (Erdoğan) talimatı ile dövizleri bozduran ASELSAN tam 80 milyon TL zarar etti.” tespitinde bulundu.
Demirağ şöyle devam etti: “Yönetim kurulu ayrı dert. Menzil'in generalleri geldi. Genel müdür aynı zamanda yönetim kurulu başkanı ve 80 bin TL maaş alıyor. Yerli İHA vs hep hikâye. Personel maaşını ödemek için devlet bankalarından kredi almaya başladılar."
PERSOEL MAAŞINI ÖDEMEKTE ZORLANIYOR
AKP'nin ASELSAN'ı Katar'a satmaya hazırlandığını iddia eden Demirağ, "Katar'lı şirketin sözde satın aldığı yada kiraladığı şirkette ‘Altay tankı’ ne durumda? Motor yok! Şanzıman yok! Güç monitörü yok!” ifadelerini kullandı.
“ASELSAN personel maaşına sıkışınca çare KATAR... Önümüzdeki günler bunu tartışacağız." diyen Demirağ, "Haberiniz olsun!.. ASELSAN'dan sonra sırada HAVELSAN ve ROKETSAN var. Bir dönem milli diye övündüğümüz bu kuruluşlardan da iyi kokular gelmiyor. Aselsan ve BMC'yi yazmaya devam edeceğim...” dedi.
TANK-PALET FABRİKASI ETHEM SANCAK'A PEŞKEŞ ÇEKİLMİŞTİ
Sakarya'nın Arifiye ilçesinde 1971 yılından beri Türk Silahlı Kuvvetleri'nin zırhlı taşıtlarının tadilatını üstlenen Tank-Palet Fabrikası, "Recep Tayyip Erdoğan'a aşığım." diyen işadamı Ethem Sancak'a bedelsiz devredilmişti.
Sancak'ın Katar ordusu ile ortak olduğuna işaret eden Cumhuriyet Halk Partisi, "Savunma sanayii Katar ordusuna verildi." diyerek dikkatleri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın peşkeş kararına çekmişti.
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ bugün yayımlanan “Tank-Palet'ten sonra sıra ASELSAN da mı?” başlıklı makalesinde, “Bir dönem 1919 cep telefonu yaparak dünyaya kafa tutan ASELSAN; asrın liderinin kararlı (!) tutumu yüzünden ne hallere düştü bilen var mı?” sorusunu yöneltti.
“MENZİL'İN GENERALLERİ GELDİ”
Demirağ, “ASELSAN çökmek üzere. Dolar 7 lirayı bulduğu günlerde Reis'in (Erdoğan) talimatı ile dövizleri bozduran ASELSAN tam 80 milyon TL zarar etti.” tespitinde bulundu.
Demirağ şöyle devam etti: “Yönetim kurulu ayrı dert. Menzil'in generalleri geldi. Genel müdür aynı zamanda yönetim kurulu başkanı ve 80 bin TL maaş alıyor. Yerli İHA vs hep hikâye. Personel maaşını ödemek için devlet bankalarından kredi almaya başladılar."
PERSOEL MAAŞINI ÖDEMEKTE ZORLANIYOR
AKP'nin ASELSAN'ı Katar'a satmaya hazırlandığını iddia eden Demirağ, "Katar'lı şirketin sözde satın aldığı yada kiraladığı şirkette ‘Altay tankı’ ne durumda? Motor yok! Şanzıman yok! Güç monitörü yok!” ifadelerini kullandı.
“ASELSAN personel maaşına sıkışınca çare KATAR... Önümüzdeki günler bunu tartışacağız." diyen Demirağ, "Haberiniz olsun!.. ASELSAN'dan sonra sırada HAVELSAN ve ROKETSAN var. Bir dönem milli diye övündüğümüz bu kuruluşlardan da iyi kokular gelmiyor. Aselsan ve BMC'yi yazmaya devam edeceğim...” dedi.
TANK-PALET FABRİKASI ETHEM SANCAK'A PEŞKEŞ ÇEKİLMİŞTİ
Sakarya'nın Arifiye ilçesinde 1971 yılından beri Türk Silahlı Kuvvetleri'nin zırhlı taşıtlarının tadilatını üstlenen Tank-Palet Fabrikası, "Recep Tayyip Erdoğan'a aşığım." diyen işadamı Ethem Sancak'a bedelsiz devredilmişti.
Sancak'ın Katar ordusu ile ortak olduğuna işaret eden Cumhuriyet Halk Partisi, "Savunma sanayii Katar ordusuna verildi." diyerek dikkatleri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın peşkeş kararına çekmişti.
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Bir haftada 5 milyar lira kaçtı!
Doların 6,10 TL'nin eşiğine gelmesi yabancı yatırımcıyı tedirgin etti. Yabancı yatırımcılar Borsa İstanbul'da son bir haftada 825 milyon dolar (5 milyar TL) değerinde hisse senedi ve devlet tahvilini elden çıkardı.
SAMANYOLUHABER- Merkez Bankası'nın (TCMB) verilerine göre yabancı yatırımcılar geçen hafta net 825 milyon dolarlık menkul kıymet sattı.
Yabancılar ocak ayında da 600 milyon dolara yakın net satış yaparak Borsa İstanbul'a (BİST) veda etmişti.
HAZİNE KÂĞITLARINI ELDEN ÇIKARIYORLAR
14 Şubat ile biten haftade net 259,1 milyon dolarlık hisse senedi ve 566,2 milyon dolarlık Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) sattı.
Buna göre 7 Şubat itibarıyla 33 milyar 862,3 milyon dolar olan hisse senedi stoku, geçen hafta 33 milyar 185,2 milyon dolara geriledi.
Yabancıların DİBS stoku ise 14 milyar 859,8 milyon dolardan 13 milyar 861,8 milyon dolara düştü.
BORSA DÜŞÜYOR, DOLAR 6,10 TL'Yİ DE TEST ETTİ
Türkiye saati ile 15:05'te yüzde 2'ye yakın değer kaybeden BİST 100 endeksi 117 bin 151 puana kadar geriledi.
Aynı dakikalarda 1 Amerikan Doları 6,09 TL'den, euro ise 6,58 TL'den satılıyor.
ÇEYREK ALTIN 516 TL OLDU
Dolar gün içinde 6,10 TL eşiğine de aşmıştı. İstanbul Kapalıçarşı'da 24 ayar altının gram fiyatı 316 TL'ye yükseldi.
Çeyrek altın 516,41 TL, Cumhuriyet altını ise 2 bin 120 lira. Altının dünya fiyatı olarak nitelenen ons (31,1 gram) 1.618 dolar ile yeni bir rekor kırdı.
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
SAMANYOLUHABER- Merkez Bankası'nın (TCMB) verilerine göre yabancı yatırımcılar geçen hafta net 825 milyon dolarlık menkul kıymet sattı.
Yabancılar ocak ayında da 600 milyon dolara yakın net satış yaparak Borsa İstanbul'a (BİST) veda etmişti.
HAZİNE KÂĞITLARINI ELDEN ÇIKARIYORLAR
14 Şubat ile biten haftade net 259,1 milyon dolarlık hisse senedi ve 566,2 milyon dolarlık Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) sattı.
Buna göre 7 Şubat itibarıyla 33 milyar 862,3 milyon dolar olan hisse senedi stoku, geçen hafta 33 milyar 185,2 milyon dolara geriledi.
Yabancıların DİBS stoku ise 14 milyar 859,8 milyon dolardan 13 milyar 861,8 milyon dolara düştü.
BORSA DÜŞÜYOR, DOLAR 6,10 TL'Yİ DE TEST ETTİ
Türkiye saati ile 15:05'te yüzde 2'ye yakın değer kaybeden BİST 100 endeksi 117 bin 151 puana kadar geriledi.
Aynı dakikalarda 1 Amerikan Doları 6,09 TL'den, euro ise 6,58 TL'den satılıyor.
ÇEYREK ALTIN 516 TL OLDU
Dolar gün içinde 6,10 TL eşiğine de aşmıştı. İstanbul Kapalıçarşı'da 24 ayar altının gram fiyatı 316 TL'ye yükseldi.
Çeyrek altın 516,41 TL, Cumhuriyet altını ise 2 bin 120 lira. Altının dünya fiyatı olarak nitelenen ons (31,1 gram) 1.618 dolar ile yeni bir rekor kırdı.
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür, ama arşiv unutmaz: İşte havuzun arşivinden
Yıllardır süren Gezi davalarında yeni bir safhaya geçildi. Abant Platformu’nun Gezi protestoları sırasında hükümete yaptığı uyarı deklarasyonu tekrar gündeme geldi.
Gezi Davası, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) atadığı savcıların iddianamesi ile 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüs sonrası başlamıştı.
Yine iktidarın atadığı hakimler tarafından beraat ile sonuçlanmıştı.
İşadamı Osman Kavala'nın tahliye edilmesi hemen ardından tutuklanması iktidarı da muhalefeti de aynı hedefte birleştirdi.
Her ikisi de yapılanları konuşulanları unutup 'hizmet Hareketi' gönüllüleri ile Gezi olaylarını birleştirdi.
ABANT PLATFORMU HÜKÜMETİ UYARMIŞTI
Oysa gerçeğin peşinde olan yok. Malum 'hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.' Ancak hem havuz medyasının arşivlerinde hem de kendini 'muhalif' medyanın arşivlerinde Hizmet Hareketi'ne yakın isimlerin açıklamaları duruyor.
Gezi protestoları yaşandığı günlerde toplanan Abant Platformu herkesime yaptığı sağ duyu açıklaması hala kayıtlarda.
T24.COM'da yer alan açıklamanın haberi için TIKLAYIN
TRTHABER'de yer alan açıklamanın haberi için TIKLAYIN
HABERLER.COM'da yer alan açıklamanın haberi için TIKLAYIN
Ayrıca açıklamada hükümete yaşam biçimlerine saygı duyması gerektiği gibi uyarılar yapılırken, açıklamanın altındaki imzalardan biri de Hüseyin Gülerce'ye ait.
Şimdilerde yandaş medyanın bir çalışanı olan Gülerce’nin Kavala’dan daha Gezici olduğu ve tutuklanması gerektiği yönünde sosyal medya paylaşımları oldu.
5 HAZİRAN 2013'te Abant'ta toplanan platformun açıklaması:
Siyasal ve kültürel farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması için projeler yürüten Abant Platformu, Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmemesi için yapılan ve giderek şiddet eylemlerine dönüşen gösterilerle ilgili sağduyu çağrısı yaptı.
6 maddelik itidal davetinde çevreci kaygılarla başlayan ancak kısa sürede şiddete dönüşen eylemlerin Türkiye’yi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe edildiği belirtildi.
Protestolar karşısında orantısız güç kullanılmasının olayların yayılıp şiddetlenmesine yol açtığı kaydedilerek, AKP iktidarından ‘76 milyonun hükümeti olarak davranması’, eylemcilerden de gösterilerinde barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaları istendi.
Hem hükümete hem siyasi partilere hem de eylemcilere yönelik önemli çağrı ve uyarıların bulunduğu açıklama şöyle: “Taksim Gezi Parkı’nda çevreci kaygılarla başlayan, ancak kısa sürede demokratik ve insani çerçevenin dışına taşan ve yer yer karşılıklı şiddet içeren eylemlerin ülkemizi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe ediyoruz.
Protestolar karşısında orantısız güç kullanılması, olayların yayılmasının ve şiddetlenmesinin sebebi olmuştur.
Toplumsal barışı, demokratik istikrarı ve can güvenliği başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri tehdit eden bu olayları bir an önce sona erdirmek, başta hükümet ve eylemciler olmak üzere siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin ahlaki ve insani sorumluluğudur.
Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde elemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz. Demokrasilerde sandık elbette her şey demek değildir.
Ancak demokrasilerde sandıkla gelenin sandıkla gideceği de akıldan çıkarılmamalıdır.
Hayat tarzlarına müdahale olarak algılanan birtakım düzenlemeler toplumda rahatsızlık meydana getirmektedir. Benzer şekilde toplumdaki değişik inanç gruplarının hassasiyetlerini göz ardı eden söylem ve kararlar gözlenmektedir.
Söz konusu söylem ve kararların toplumsal huzuru bozmayacak şekilde yeniden değerlendirilmesi hiç şüphesiz ülkemizin faydasına olacaktır.
Türkiye’nin gerçek zenginliği, farklılıklara saygıya dayanan çoğulculuğudur. Her birey kendi tercihleri ve inançlarıyla saygıya layıktır. Hükümet başta olmak üzere bütün siyasi kurumların ve toplumun her kesiminin buna özen göstermesi toplumsal huzurun teminatıdır.
Ülkemizin demokratikleşme bağlamında elde ettiği ve hepimizin başarısı sayılması gereken kazanımları yitirmek değil, daha da ileriye taşımak gerektiğine inanıyoruz.”
POLİSLERİN AVUKATI DA TEPKİ GÖSTERDİ
Kavala’nın cezaevine gönderilmesi ve 2 yıldır tutuklu kalmasının sorumlusunun Nazmi Ardıç olarak gösterilmesinin ‘haksızlık’ olduğunu belirten Şahinler, “Müvekkilimin hazırladığı dosya kriminal anlamda tekemmül etmediği için soruşturma aşamasında kalmıştır. Yani adli kovuşturmaya dönüştürülmemiştir. Yani Osman Kavala’nın değil yargılanması, tutuklanması bile Nazmi Ardıç döneminde gerçekleşmemiştir. Elde edilen delillerin uyduruk olduğunu iddia etmek ise en masum ifadesiyle haksızlık olur.” ifadelerini kullandı.
Fatih Şahinler’in açıklaması şöyle: “Adil bir yargılamada, tutuksuz yargılama ve masumiyet karinesi esas olması gerekirken AKP Hükümetinin müdahaleleriyle bağımsız kararlar veremeyen/vermeyen yargı, tutuklamanın bir sindirme ve cezalandırma aracı olarak kullanmasına aracı olmaktadır."
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Gezi Davası, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) atadığı savcıların iddianamesi ile 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüs sonrası başlamıştı.
Yine iktidarın atadığı hakimler tarafından beraat ile sonuçlanmıştı.
İşadamı Osman Kavala'nın tahliye edilmesi hemen ardından tutuklanması iktidarı da muhalefeti de aynı hedefte birleştirdi.
Her ikisi de yapılanları konuşulanları unutup 'hizmet Hareketi' gönüllüleri ile Gezi olaylarını birleştirdi.
ABANT PLATFORMU HÜKÜMETİ UYARMIŞTI
Oysa gerçeğin peşinde olan yok. Malum 'hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.' Ancak hem havuz medyasının arşivlerinde hem de kendini 'muhalif' medyanın arşivlerinde Hizmet Hareketi'ne yakın isimlerin açıklamaları duruyor.
Gezi protestoları yaşandığı günlerde toplanan Abant Platformu herkesime yaptığı sağ duyu açıklaması hala kayıtlarda.
T24.COM'da yer alan açıklamanın haberi için TIKLAYIN
TRTHABER'de yer alan açıklamanın haberi için TIKLAYIN
HABERLER.COM'da yer alan açıklamanın haberi için TIKLAYIN
Ayrıca açıklamada hükümete yaşam biçimlerine saygı duyması gerektiği gibi uyarılar yapılırken, açıklamanın altındaki imzalardan biri de Hüseyin Gülerce'ye ait.
Şimdilerde yandaş medyanın bir çalışanı olan Gülerce’nin Kavala’dan daha Gezici olduğu ve tutuklanması gerektiği yönünde sosyal medya paylaşımları oldu.
5 HAZİRAN 2013'te Abant'ta toplanan platformun açıklaması:
Siyasal ve kültürel farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması için projeler yürüten Abant Platformu, Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmemesi için yapılan ve giderek şiddet eylemlerine dönüşen gösterilerle ilgili sağduyu çağrısı yaptı.
6 maddelik itidal davetinde çevreci kaygılarla başlayan ancak kısa sürede şiddete dönüşen eylemlerin Türkiye’yi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe edildiği belirtildi.
Protestolar karşısında orantısız güç kullanılmasının olayların yayılıp şiddetlenmesine yol açtığı kaydedilerek, AKP iktidarından ‘76 milyonun hükümeti olarak davranması’, eylemcilerden de gösterilerinde barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaları istendi.
Hem hükümete hem siyasi partilere hem de eylemcilere yönelik önemli çağrı ve uyarıların bulunduğu açıklama şöyle: “Taksim Gezi Parkı’nda çevreci kaygılarla başlayan, ancak kısa sürede demokratik ve insani çerçevenin dışına taşan ve yer yer karşılıklı şiddet içeren eylemlerin ülkemizi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe ediyoruz.
Protestolar karşısında orantısız güç kullanılması, olayların yayılmasının ve şiddetlenmesinin sebebi olmuştur.
Toplumsal barışı, demokratik istikrarı ve can güvenliği başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri tehdit eden bu olayları bir an önce sona erdirmek, başta hükümet ve eylemciler olmak üzere siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin ahlaki ve insani sorumluluğudur.
Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde elemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz. Demokrasilerde sandık elbette her şey demek değildir.
Ancak demokrasilerde sandıkla gelenin sandıkla gideceği de akıldan çıkarılmamalıdır.
Hayat tarzlarına müdahale olarak algılanan birtakım düzenlemeler toplumda rahatsızlık meydana getirmektedir. Benzer şekilde toplumdaki değişik inanç gruplarının hassasiyetlerini göz ardı eden söylem ve kararlar gözlenmektedir.
Söz konusu söylem ve kararların toplumsal huzuru bozmayacak şekilde yeniden değerlendirilmesi hiç şüphesiz ülkemizin faydasına olacaktır.
Türkiye’nin gerçek zenginliği, farklılıklara saygıya dayanan çoğulculuğudur. Her birey kendi tercihleri ve inançlarıyla saygıya layıktır. Hükümet başta olmak üzere bütün siyasi kurumların ve toplumun her kesiminin buna özen göstermesi toplumsal huzurun teminatıdır.
Ülkemizin demokratikleşme bağlamında elde ettiği ve hepimizin başarısı sayılması gereken kazanımları yitirmek değil, daha da ileriye taşımak gerektiğine inanıyoruz.”
POLİSLERİN AVUKATI DA TEPKİ GÖSTERDİ
Kavala’nın cezaevine gönderilmesi ve 2 yıldır tutuklu kalmasının sorumlusunun Nazmi Ardıç olarak gösterilmesinin ‘haksızlık’ olduğunu belirten Şahinler, “Müvekkilimin hazırladığı dosya kriminal anlamda tekemmül etmediği için soruşturma aşamasında kalmıştır. Yani adli kovuşturmaya dönüştürülmemiştir. Yani Osman Kavala’nın değil yargılanması, tutuklanması bile Nazmi Ardıç döneminde gerçekleşmemiştir. Elde edilen delillerin uyduruk olduğunu iddia etmek ise en masum ifadesiyle haksızlık olur.” ifadelerini kullandı.
Fatih Şahinler’in açıklaması şöyle: “Adil bir yargılamada, tutuksuz yargılama ve masumiyet karinesi esas olması gerekirken AKP Hükümetinin müdahaleleriyle bağımsız kararlar veremeyen/vermeyen yargı, tutuklamanın bir sindirme ve cezalandırma aracı olarak kullanmasına aracı olmaktadır."
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Rusya ile gerim yaşayan Türkiye, ABD'den Patriot hava savunma sistemi talep etti
Ankara'dan bir üst düzey yetkiliye göre Türkiye, talebini geçen hafta bildirdi
Bloomberg'in Ankara'daki üst düzey bir yetkiliye dayandırdığı habere göre Türkiye, Suriye ordusunun Rusya hava desteğiyle yapacağı potansiyel saldırıları durdurmak için ABD'den Patriot hava savunma sistemi talep etti.
Yetkilinin aktardığına göre Türkiye, iki Patriot bataryasının güney sınırına konuşlandırılmasını istedi.
Bloomberg'e konuşan üst düzey yekilinin aktardığına göre Ankara, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'e Patriot talebini geçen hafta iletti. ABD'nin bu talebe henüz yanıt vermediği bildirildi.
Yetkilinin aktardığına göre Ankara, NATO müttefikinden talep ettiği Patriot'lar karşısında bir imtiyaz verilmesi gerektiğini düşünmüyor.
ABD'nin Türkiye Büyükelçiliği konu ile ilgili yorum yapmayı reddetti.
ABD, daha önce Türkiye'nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerinden vazgeçmediği sürece Patriot alamayacağını bildirmişti.
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Bloomberg'in Ankara'daki üst düzey bir yetkiliye dayandırdığı habere göre Türkiye, Suriye ordusunun Rusya hava desteğiyle yapacağı potansiyel saldırıları durdurmak için ABD'den Patriot hava savunma sistemi talep etti.
Yetkilinin aktardığına göre Türkiye, iki Patriot bataryasının güney sınırına konuşlandırılmasını istedi.
Bloomberg'e konuşan üst düzey yekilinin aktardığına göre Ankara, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'e Patriot talebini geçen hafta iletti. ABD'nin bu talebe henüz yanıt vermediği bildirildi.
Yetkilinin aktardığına göre Ankara, NATO müttefikinden talep ettiği Patriot'lar karşısında bir imtiyaz verilmesi gerektiğini düşünmüyor.
ABD'nin Türkiye Büyükelçiliği konu ile ilgili yorum yapmayı reddetti.
ABD, daha önce Türkiye'nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerinden vazgeçmediği sürece Patriot alamayacağını bildirmişti.
[Samanyolu Haber] 20.2.2020
Kuranın Aşıkları [Safvet Senih]
Öğrencilik yıllarımda, Kur’an ve Arapça âşığı Hacı Ali Tosun Efendiden Arap Edebiyatı üzerine yazılmış Meânî kitabından Bedi, Beyan ve Meânî ilimleri okuduktan sonra Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin İşârâtü’l-İ’caz tefsirini okuyunca ve bu edebî güzelliklerin tatbikini görünce Kur’an’a hayran oldum. Daha sonra bütün Risale-i Nur Külliyatını defalarca mütalaa ve müzâkere edince, İlhâmât-ı Kur’aniye, Sünuhat-ı Kur’aniye, İstihrâcât-ı Kur’aniye, İstimbâtât-ı Kur’aniye ve Tefeyyüzât-ı Kur’aniye olan bu harika eserler ile hazzına doyum olmaz bir Kur’an bahçesine dalmış olduğumu hissettim ve iliklerime kadar bu zevkin lezzetleriyle dolup taştım…
Daha sonra da bu Kur’anî programı, hayata taşıyan M. Fethullah Gülen Hocaefendiyi tanıma mazhariyetine ve kavuşunca da bu Kur’anî güzelliklerin tebellür ve temessül eden ve hayata yansıyan tezahürleriyle mestoldum…
Ayrıca bu hususta meselenin birinci bölümüyle ilgili olarak Şemsinur Özdemir’in güzel bir gayretle derleyip takdim ettiği “Hocaanne ve Ailesi” isimli kitaptan bazı aktarmalar yapmak istiyorum: ‘(Hocaefendinin annesi) Refia Hanım babası Seyyid Ahmed Efendiden Kur’an öğretme gayretini, şuurunu görmüş, onun bu konuda dertlenmesine şahit olmuştu. (…) Korucuk köyündeki çoğu genç kız ve kadın (1930 ve 1940’larda Tek Parti zihniyetinin hakim olduğu o yıllarda) Kur’an okumasını bilmiyor, namaz kılamıyordu. Refia Hanım, baba evinde alışmıştı. Kur’an öğretmeye, talebe yetiştirmeye… Hizmet etmek için elinden geleni yapıyordu. Kur’an öğrenmek isteyen de hâliyle onun kapısını çalıyordu. Gelen herkesi kabul ediyordu, onca işinin arasında… Fakat köyde Jandarma Karakolu vardı ve Kur’ân öğretmek yasak olduğu için her an bir baskın korkusu yaşanıyordu. Talebeleri kitaplarını kıyafetlerinin içine saklayarak gelip gidiyorlardı. Bu odadan hayvanların kaldığı yere küçük bir kapı açılmış önüne kapı boyutlarında deriden örtü asılmıştı. Jandarmanın baskına geleceği haber alınınca çocuklar bu küçük kapıdan dışarı kaçırılıyordu. Birkaç kere bu tür hadiseler olmuştu. Bu baskınlarla ilgili bir hadiseyi yıllar sonra Refia Hanım İzmir’de anlatacaktı. Buna göre, bir gün talebelerine ders verirken kayınvalidesi Munise Hanım içeri girer. ‘Bizim yolun kenarlarını polisler sardı, nedendir bilmiyorum. Eve doğru baktılar baktılar, sonra gittiler.’ der. Ardından komşusuna gidip sorar, ‘Üç oldu bunlar niye gelip gidiyor?’ diye. Komşu hanım, ‘Gelin çocuk okutuyor diye sizi ihbar etmişler. Geliyorlar fakat davul zurna sesinden size giremiyorlar. Bu evde öyle bir şey yok çalgı sesi var, deyip gidiyorlar’ der. Refia Hanım ‘Allah öyle duyuruyor onlara…’ deyip tamamlarmış hatırasını. (…) Severek iltifatlar ederek, gayrete getirerek eğitiyordu onları. Kur’an okumayı öğrenen hatim etsin, kabiliyeti olan hafızlık yapsın diye hep bir adım ötesine yönlendiriyordu. Biraz önden giden talebelere, geride kalanlara bildiklerini öğrettiriyordu. Böylece hem kendi yükü hafifliyor, hem de öğreten talebenin bilgisi pekişiyor, tecrübe kazanıyordu. (…) Derse gelen talebelerle Munise Hanım da ilgileniyor, yerine göre ikramlarda bulunuyordu. Özellikle kış günleri köyün uzak yerlerinden gelen talebelere yemek ikram ediyor, o havada yemek için kendi evlerine gidip gelmelerine gönlü râzı olmuyordu. Kiminin ayağına çorap kiminin başına örtü veriyordu.
“Ramiz Hoca Korucuk’a imam olunca küçük çocukları okutmaya başladı. Ancak o da camide değil imam evi denilen odada ders veriyordu. Bu sayede Refia Hanım’ın yoğunluğu da biraz azalmış oldu. Ancak Refia Hanım da genç kızlara ders vermeye devam edecekti. Alvar’a gidene kadar köydeki onlarca kişiye Kur’an okutmuş, hatim yaptırmış, namaz surelerini ezberletmiş, namaz kılmayı öğretmişti. Bunlarla birlikte, İslamın temel rükünlerini, imanın şartlarını, haramları, helalleri, farzları, sünnetleri, ahlâkî kaideleri anlatmıştı. Bildiği ne varsa, çevresine aktarma çabası içindeydi. Ondan ders alanlar yıllar yılı ismini hayırla yâd edeceklerdi.
“Ramazan aylarında kendi evinde mukabele de okuyan Refia Hanım, ne bunun için ne de talebe okuttuğu için asla bir ücret kabul etmezdi. ‘Kur’an’ı para ile satamam’ der, çok ısrar edildiğinde küçük hediyeleri, yoksullara vermek niyetiyle kabul ederdi. Annesinin bu gayretli çalışmalarını ve kendisi üzerindeki tesirini şöyle anlatır Hocaefendi: ‘Babasından gelen bir terbiye ve Kur’an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi validemin Kur’an öğretmesine mâni olamamıştı. Ne vazifesi ne sorumluluğu vardı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur’an öğretmeye vakit bulabilmesi, beni hayrette bırakan husus budur. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ve işleriyle sınırlı değildir. Davarların sağımını yaptığı gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı. İşte bir taraftan ceberut idarecinin baskısı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler; buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına geceleri de bana Kur’an öğretmek, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğidir… Annemin bu örnek davranışı, Kur’an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetteki kusursuzluğu ve hayatını hep ızdıraplı geçirmesi, çocukluk ihsaslarımla, o gün anlamamış olsam dahi bugün çok iyi anlıyorum ki, bana tesir eden en mühim hususlardandır.”
[Safvet Senih] 20.2.2020 [Samanyolu Haber]
Daha sonra da bu Kur’anî programı, hayata taşıyan M. Fethullah Gülen Hocaefendiyi tanıma mazhariyetine ve kavuşunca da bu Kur’anî güzelliklerin tebellür ve temessül eden ve hayata yansıyan tezahürleriyle mestoldum…
Ayrıca bu hususta meselenin birinci bölümüyle ilgili olarak Şemsinur Özdemir’in güzel bir gayretle derleyip takdim ettiği “Hocaanne ve Ailesi” isimli kitaptan bazı aktarmalar yapmak istiyorum: ‘(Hocaefendinin annesi) Refia Hanım babası Seyyid Ahmed Efendiden Kur’an öğretme gayretini, şuurunu görmüş, onun bu konuda dertlenmesine şahit olmuştu. (…) Korucuk köyündeki çoğu genç kız ve kadın (1930 ve 1940’larda Tek Parti zihniyetinin hakim olduğu o yıllarda) Kur’an okumasını bilmiyor, namaz kılamıyordu. Refia Hanım, baba evinde alışmıştı. Kur’an öğretmeye, talebe yetiştirmeye… Hizmet etmek için elinden geleni yapıyordu. Kur’an öğrenmek isteyen de hâliyle onun kapısını çalıyordu. Gelen herkesi kabul ediyordu, onca işinin arasında… Fakat köyde Jandarma Karakolu vardı ve Kur’ân öğretmek yasak olduğu için her an bir baskın korkusu yaşanıyordu. Talebeleri kitaplarını kıyafetlerinin içine saklayarak gelip gidiyorlardı. Bu odadan hayvanların kaldığı yere küçük bir kapı açılmış önüne kapı boyutlarında deriden örtü asılmıştı. Jandarmanın baskına geleceği haber alınınca çocuklar bu küçük kapıdan dışarı kaçırılıyordu. Birkaç kere bu tür hadiseler olmuştu. Bu baskınlarla ilgili bir hadiseyi yıllar sonra Refia Hanım İzmir’de anlatacaktı. Buna göre, bir gün talebelerine ders verirken kayınvalidesi Munise Hanım içeri girer. ‘Bizim yolun kenarlarını polisler sardı, nedendir bilmiyorum. Eve doğru baktılar baktılar, sonra gittiler.’ der. Ardından komşusuna gidip sorar, ‘Üç oldu bunlar niye gelip gidiyor?’ diye. Komşu hanım, ‘Gelin çocuk okutuyor diye sizi ihbar etmişler. Geliyorlar fakat davul zurna sesinden size giremiyorlar. Bu evde öyle bir şey yok çalgı sesi var, deyip gidiyorlar’ der. Refia Hanım ‘Allah öyle duyuruyor onlara…’ deyip tamamlarmış hatırasını. (…) Severek iltifatlar ederek, gayrete getirerek eğitiyordu onları. Kur’an okumayı öğrenen hatim etsin, kabiliyeti olan hafızlık yapsın diye hep bir adım ötesine yönlendiriyordu. Biraz önden giden talebelere, geride kalanlara bildiklerini öğrettiriyordu. Böylece hem kendi yükü hafifliyor, hem de öğreten talebenin bilgisi pekişiyor, tecrübe kazanıyordu. (…) Derse gelen talebelerle Munise Hanım da ilgileniyor, yerine göre ikramlarda bulunuyordu. Özellikle kış günleri köyün uzak yerlerinden gelen talebelere yemek ikram ediyor, o havada yemek için kendi evlerine gidip gelmelerine gönlü râzı olmuyordu. Kiminin ayağına çorap kiminin başına örtü veriyordu.
“Ramiz Hoca Korucuk’a imam olunca küçük çocukları okutmaya başladı. Ancak o da camide değil imam evi denilen odada ders veriyordu. Bu sayede Refia Hanım’ın yoğunluğu da biraz azalmış oldu. Ancak Refia Hanım da genç kızlara ders vermeye devam edecekti. Alvar’a gidene kadar köydeki onlarca kişiye Kur’an okutmuş, hatim yaptırmış, namaz surelerini ezberletmiş, namaz kılmayı öğretmişti. Bunlarla birlikte, İslamın temel rükünlerini, imanın şartlarını, haramları, helalleri, farzları, sünnetleri, ahlâkî kaideleri anlatmıştı. Bildiği ne varsa, çevresine aktarma çabası içindeydi. Ondan ders alanlar yıllar yılı ismini hayırla yâd edeceklerdi.
“Ramazan aylarında kendi evinde mukabele de okuyan Refia Hanım, ne bunun için ne de talebe okuttuğu için asla bir ücret kabul etmezdi. ‘Kur’an’ı para ile satamam’ der, çok ısrar edildiğinde küçük hediyeleri, yoksullara vermek niyetiyle kabul ederdi. Annesinin bu gayretli çalışmalarını ve kendisi üzerindeki tesirini şöyle anlatır Hocaefendi: ‘Babasından gelen bir terbiye ve Kur’an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi validemin Kur’an öğretmesine mâni olamamıştı. Ne vazifesi ne sorumluluğu vardı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur’an öğretmeye vakit bulabilmesi, beni hayrette bırakan husus budur. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ve işleriyle sınırlı değildir. Davarların sağımını yaptığı gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı. İşte bir taraftan ceberut idarecinin baskısı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler; buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına geceleri de bana Kur’an öğretmek, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğidir… Annemin bu örnek davranışı, Kur’an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetteki kusursuzluğu ve hayatını hep ızdıraplı geçirmesi, çocukluk ihsaslarımla, o gün anlamamış olsam dahi bugün çok iyi anlıyorum ki, bana tesir eden en mühim hususlardandır.”
[Safvet Senih] 20.2.2020 [Samanyolu Haber]
Abdülhamit Bilici ve Adem Yavuz Arslan, Virginia Meclisi’nde ayakta alkışlandı
Türkiye’de yaşanan ağır basın özgürlüğü ihlalleri, Amerika’nın kurucu eyaletlerinden Virginia Meclisi’nin gündemine taşındı.
Genel Kurul’da söz alan milletvekili Mark Sickles, “Türkiye, gazeteciler için dünyadaki en büyük hapishane haline geldi. Tutuklanan gazetecilerin ve kapatılan medya kurumlarının herhangi bir adil yargılanma hakkı bulunmuyor.” dedi.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan ‘geniş çaplı temizlik harekatının’, gazeteciler, akademisyenler, hakimler, savcılar ve işadamları dahil olmak üzere 650 binden fazla insanın hayatını etkilediğini söyleyen Amerikalı milletvekili, gazetelerine el konulan ve sürgünde yaşamak zorunda bırakılan Tr724 yazarları gazeteci Abdülhamit Bilici ve Adem Yavuz Arslan’ı Meclis Genel Kurulu’na davet etti.
Konuşmasına, “Haklarında soruşturma açılan ve vatanlarından edilip sürgünde yaşamak zorunda bırakılan bu gazetecilerden bazıları bugün Virginia’da bizimle birlikte yaşıyor” sözleriyle başlayan Sickles, meslektaşlarını ‘Türk-Amerikan toplumunun bir dostu olarak tutuklu ve gerçeğin peşinde koşma cesaretinden dolayı tutuklu ve sürgün gazetecileri alkışlamaya’ çağırdı. Bunun üzerine milletvekilleri, gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici’yi uzun süre ayakta alkışladı.
Genel Kurul oturumunun ardından bir diğer milletvekili David Bulova, Virginia Meclisi adına Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve sürgündeki meslektaşlarını temsilen yazarlarımız Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici’ye bir onur beratı takdim etti.
Genel Kurul’da söz alan milletvekili Mark Sickles, “Türkiye, gazeteciler için dünyadaki en büyük hapishane haline geldi. Tutuklanan gazetecilerin ve kapatılan medya kurumlarının herhangi bir adil yargılanma hakkı bulunmuyor.” dedi.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan ‘geniş çaplı temizlik harekatının’, gazeteciler, akademisyenler, hakimler, savcılar ve işadamları dahil olmak üzere 650 binden fazla insanın hayatını etkilediğini söyleyen Amerikalı milletvekili, gazetelerine el konulan ve sürgünde yaşamak zorunda bırakılan Tr724 yazarları gazeteci Abdülhamit Bilici ve Adem Yavuz Arslan’ı Meclis Genel Kurulu’na davet etti.
Konuşmasına, “Haklarında soruşturma açılan ve vatanlarından edilip sürgünde yaşamak zorunda bırakılan bu gazetecilerden bazıları bugün Virginia’da bizimle birlikte yaşıyor” sözleriyle başlayan Sickles, meslektaşlarını ‘Türk-Amerikan toplumunun bir dostu olarak tutuklu ve gerçeğin peşinde koşma cesaretinden dolayı tutuklu ve sürgün gazetecileri alkışlamaya’ çağırdı. Bunun üzerine milletvekilleri, gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici’yi uzun süre ayakta alkışladı.
Genel Kurul oturumunun ardından bir diğer milletvekili David Bulova, Virginia Meclisi adına Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve sürgündeki meslektaşlarını temsilen yazarlarımız Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici’ye bir onur beratı takdim etti.
[TR724] 20.2.2020Abdülhamit Bilici ve Adem Yavuz Arslan, Virginia Meclisi’nde ayakta alkışlandı— Tr724 (@Tr724) February 20, 2020
Virginia Meclisi adına, Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve sürgündeki meslektaşlarını temsilen yazarlarımız @ademyarslan ve @ahamitbilici’ye onur beratı takdim edildihttps://t.co/GtK2W9g0Ko pic.twitter.com/3bnFDR0Vws
Gökçek’e ‘ihaleye fesat’ soruşturması: Değerinden 10 kat fazla ihale verilmiş!
Ankara Büyükşehir Belediyesi müfettişleri, 2005’te alınan özelleştirme kararına rağmen Belbeton A.Ş.’ye özelleştirme gerçekleşmeden önce milyonluk yatırımlar yapıldığı, protokole göre belediyeye vermesi gereken kârın Meclis Kararı alınarak şirketin sermayesine eklendiğini ortaya çıkardı. Raporda, oluşan 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın eski Belediye Başkanı Melih Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlardan tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği de yer aldı.
Ankara Büyükşehir Belediyesi müfettişleri, 2005 yılında özelleştirilen Belbeton A.Ş’ye, özelleştirilmeden hemen önce milyonlarca liralık yatırım yapıldığını belirledi. 2011-2015 yılları arasında 145 milyon TL satış yapacağı öngörülen şirket, Melih Gökçek döneminde 1,5 milyar TL tutarında ihale verildi. Özelleştirmeyi belediye kaynakları ile finanse eden şirket, aradaki fark üzerinden haksız kazanç elde etti
Ankara Büyükşehir Belediyesi müfettişleri, 2005 yılında alınan özelleştirme kararına rağmen Belbeton A.Ş.’ye özelleştirmeden önce milyonluk yatırımlar yapıldığını, protokole göre Belediye’ye verilmesi gereken karın Meclis Kararları alınarak şirketin sermayesine eklendiğini belirledi. Müfettişlerin hazırladığı teftiş raporunda, 2012 yılında özelleştirilen Belbeton’un değerini tespit eden Detay Bağımsız Denetim Ve Danışmanlık AŞ’nin, Belediye ve bağlı şirketlerle iş ilişkisi içinde olduğu için şirketin satış bedelinin kasıtlı olarak düşük gösterilmesinin bir yönlendirme ya da bir talimattan kaynaklı olabileceğinin değerlendirildiği yer aldı. Raporda, bu satışı yapan Belediye Encümeni ile dönemin Belediye Başkanı’nın ciddi bir kamu zararına neden oldukları belirtildi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan Belbeton AŞ’nin 2005 alınan Meclis Kararı özelleştirilmesine karar verildi. Şirket, 2012 yılında 12 milyon 500 bin dolara özelleştirildi. Şirketin değer tespitini Ankara Büyükşehir Belediyesi, EGO ve ASKİ’nin ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin ortak olduğu diğer şirketlerle iş ilişkisinde olduğu tespit edilen, “Detay Bağımsız Denetim Ve Danışmanlık AŞ” firması belirledi.
KASITLI OLARAK DÜŞÜK GÖSTERİLDİ
Büyükşehir Belediyesi’nin teftişi sonucunda bu bedelin bariz bir biçimde ve kasıtlı olarak düşük gösterildiği ifade edilerek, o dönemdeki Belediye Encümeni ve üst düzey yönetici sıfatına haiz Belediye Başkanı’nın eksik ya da hileli işlemlerle ciddi bir kamu zararına neden oldukları belirtildi.
Belediye yetkililerince yapılan incelemede, şirketin 12 milyon 500 bin dolara özelleştirilmesinden önce Belediye tarafından sadece 2007 ve 2008 yıllarında bordür ve parke taşı üretimi tesisi için yaklaşık 11 milyon TL yatırım yapıldığı ortaya çıktı. Ayrıca, Büyükşehir Belediyesi ile Belbeton arasında 1994 yılında imzalanan protokole göre şirketin yıl sonu karının yüzde 50’sini belediyeye ödemesi gerektiği halde, 2009 yılında karının yarısı olan yaklaşık 5 milyon TL’lik tutar değerindeki hissesinin Meclis kararı alınarak şirketin öz sermayesine ilave edilmesine karar verildiği belirlendi.
16 Eylül 2011 gün ve 2732 sayılı Meclis kararı ile de sermaye artışının takas-mahsup işlemleriyle yapılmasına karar verilerek şirketin belediyeye ödemesi gereken kâr payının şirket sermayesine eklendiği belirtildi.
DEĞERİNDEN 10 KAT FAZLA İHALE VERİLMİŞ
Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’nin değerlendirme raporunda, Belbeton AŞ’nin 2011-2015 yılları arasında yaklaşık 145 milyon TL satış yapacağı öngörülmesine rağmen, Büyükşehir Belediyesi tarafından aynı yıllar arasında şirkete söz konusu satış tutarının 10 katından fazla olan yaklaşık 1,5 milyar TLtutarında ihale verildiği ortaya çıktı. Bu yolla Belbeton özelleştirilmesi Belediye kaynakları ile finanse edildiği ve geri kalan kısımla ise haksız kazanç elde edildiği öğrenildi.
İSİMSİZ İHBARA TAKİPSİZLİK KARARI
Belbeton’un satışı döneminde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen isimsiz ve imzasız bir ihbar dilekçesinde, belediye tarafından bu şirkete “Ankara Mücavir Alanı Tretuvar Döşeme İhalesinin” verilmiş olduğu, ancak imal edilen taşların ihale şartnamesine uygun üretilmediği bilgilerinin yer aldığı ortaya çıktı. Dilekçede, şirketin taşeron kullanarak ihale takvimine uymadığı bilgisinin yanı sıra, piyasa değeri ile sahip olduğu fabrikaları, kapasitesi, ticaret hacmi ile İSTON AŞ’den sonra Türkiye’nin en büyük şirketi olduğu, sadece 2009 yılında bordür üretimi amacıyla alınan fabrikanın o tarihteki değerinin 9 milyon dolar olduğu yer aldı.
Aynı dilekçede piyasa değeri en az 80 ila 100 milyon TL arasında olan bu şirketin, dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek ve oğlu Osman Gökçek ile ilişkileri olduğu iddia edilen Murat Genç’in şirketi Genç Limited Şirketi’ne 22 milyon TL’ye satıldığı belirtildi. Cumhuriyet Başsavcılığınca dilekçe ile ilgili olarak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ayrıntılı bilgi ve belge istenen yazının gönderilmesinin ardından takipsizlik kararı verildiği ortaya çıktı.
RAPORDAKİ SKANDALLAR SAVCILIĞA BİLDİRİLDİ
Teftiş raporunda şirketin bedelinin çok altında bir satış fiyatı belirlenerek ihale edilmesi, değer belirleyen şirketin belediye, bağlı kuruluşlar ve iş ortakları ile yoğun iş ilişkilerinde bulunması, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na o dönemde yapılan bir ihbarda ihaleyi kazanan firma sahibi ile dönemin Belediye Başkanı ile oğlu arasında yakın ilişkilerin bulunduğunun iddia edilmesi gibi delil ve emarelerin bulunduğu belirtildi. Raporda bu durumun Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesinde yer alan ihaleye fesat suçuna dair ciddi emareler bulunduğu, ihale şartlarını ile özellikle satış fiyatını etkilemeye yönelik örtülü anlaşmaya dayalı işlemler olduğu değerlendirilerek cezalandırılmaları istendi.
Değerlendirme sonucunda Büyükşehir Belediyesi, dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek, encümen üyeleri ve ilgili bürokratları hakkında 3628 sayılı mal bildiriminde bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu ve diğer kanun hükümleri çerçevesinde re’sen takdir edilmek üzere, gereğinin takdir ve ifası için rapor ve ekleriyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyusunda bulundu. Ayrıca değerlemeyi yapan Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ hakkında da, yapılan değerleme raporunun gerçeklere aykırı, eksik ve hatalı hazırlandığının bilimsel mütalaa ile ortaya konulması nedeniyle suça iştirak ettikleri anlaşıldığından ilgili rapor ve eklerinin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletildiği belirtildi.
ZARAR ŞİRKET, GÖKÇEK VE EKİBİNDEN TALEP EDİLECEK
Büyükşehir Belediyesi’nin raporunun son kısmında ise, oluşan 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın eski Belediye Başkanı Melih Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlar, onay mercileri ve Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’den tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği yer aldı.
[TR724] 20.2.2020
Ankara Büyükşehir Belediyesi müfettişleri, 2005 yılında özelleştirilen Belbeton A.Ş’ye, özelleştirilmeden hemen önce milyonlarca liralık yatırım yapıldığını belirledi. 2011-2015 yılları arasında 145 milyon TL satış yapacağı öngörülen şirket, Melih Gökçek döneminde 1,5 milyar TL tutarında ihale verildi. Özelleştirmeyi belediye kaynakları ile finanse eden şirket, aradaki fark üzerinden haksız kazanç elde etti
Ankara Büyükşehir Belediyesi müfettişleri, 2005 yılında alınan özelleştirme kararına rağmen Belbeton A.Ş.’ye özelleştirmeden önce milyonluk yatırımlar yapıldığını, protokole göre Belediye’ye verilmesi gereken karın Meclis Kararları alınarak şirketin sermayesine eklendiğini belirledi. Müfettişlerin hazırladığı teftiş raporunda, 2012 yılında özelleştirilen Belbeton’un değerini tespit eden Detay Bağımsız Denetim Ve Danışmanlık AŞ’nin, Belediye ve bağlı şirketlerle iş ilişkisi içinde olduğu için şirketin satış bedelinin kasıtlı olarak düşük gösterilmesinin bir yönlendirme ya da bir talimattan kaynaklı olabileceğinin değerlendirildiği yer aldı. Raporda, bu satışı yapan Belediye Encümeni ile dönemin Belediye Başkanı’nın ciddi bir kamu zararına neden oldukları belirtildi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan Belbeton AŞ’nin 2005 alınan Meclis Kararı özelleştirilmesine karar verildi. Şirket, 2012 yılında 12 milyon 500 bin dolara özelleştirildi. Şirketin değer tespitini Ankara Büyükşehir Belediyesi, EGO ve ASKİ’nin ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin ortak olduğu diğer şirketlerle iş ilişkisinde olduğu tespit edilen, “Detay Bağımsız Denetim Ve Danışmanlık AŞ” firması belirledi.
KASITLI OLARAK DÜŞÜK GÖSTERİLDİ
Büyükşehir Belediyesi’nin teftişi sonucunda bu bedelin bariz bir biçimde ve kasıtlı olarak düşük gösterildiği ifade edilerek, o dönemdeki Belediye Encümeni ve üst düzey yönetici sıfatına haiz Belediye Başkanı’nın eksik ya da hileli işlemlerle ciddi bir kamu zararına neden oldukları belirtildi.
Belediye yetkililerince yapılan incelemede, şirketin 12 milyon 500 bin dolara özelleştirilmesinden önce Belediye tarafından sadece 2007 ve 2008 yıllarında bordür ve parke taşı üretimi tesisi için yaklaşık 11 milyon TL yatırım yapıldığı ortaya çıktı. Ayrıca, Büyükşehir Belediyesi ile Belbeton arasında 1994 yılında imzalanan protokole göre şirketin yıl sonu karının yüzde 50’sini belediyeye ödemesi gerektiği halde, 2009 yılında karının yarısı olan yaklaşık 5 milyon TL’lik tutar değerindeki hissesinin Meclis kararı alınarak şirketin öz sermayesine ilave edilmesine karar verildiği belirlendi.
16 Eylül 2011 gün ve 2732 sayılı Meclis kararı ile de sermaye artışının takas-mahsup işlemleriyle yapılmasına karar verilerek şirketin belediyeye ödemesi gereken kâr payının şirket sermayesine eklendiği belirtildi.
DEĞERİNDEN 10 KAT FAZLA İHALE VERİLMİŞ
Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’nin değerlendirme raporunda, Belbeton AŞ’nin 2011-2015 yılları arasında yaklaşık 145 milyon TL satış yapacağı öngörülmesine rağmen, Büyükşehir Belediyesi tarafından aynı yıllar arasında şirkete söz konusu satış tutarının 10 katından fazla olan yaklaşık 1,5 milyar TLtutarında ihale verildiği ortaya çıktı. Bu yolla Belbeton özelleştirilmesi Belediye kaynakları ile finanse edildiği ve geri kalan kısımla ise haksız kazanç elde edildiği öğrenildi.
İSİMSİZ İHBARA TAKİPSİZLİK KARARI
Belbeton’un satışı döneminde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen isimsiz ve imzasız bir ihbar dilekçesinde, belediye tarafından bu şirkete “Ankara Mücavir Alanı Tretuvar Döşeme İhalesinin” verilmiş olduğu, ancak imal edilen taşların ihale şartnamesine uygun üretilmediği bilgilerinin yer aldığı ortaya çıktı. Dilekçede, şirketin taşeron kullanarak ihale takvimine uymadığı bilgisinin yanı sıra, piyasa değeri ile sahip olduğu fabrikaları, kapasitesi, ticaret hacmi ile İSTON AŞ’den sonra Türkiye’nin en büyük şirketi olduğu, sadece 2009 yılında bordür üretimi amacıyla alınan fabrikanın o tarihteki değerinin 9 milyon dolar olduğu yer aldı.
Aynı dilekçede piyasa değeri en az 80 ila 100 milyon TL arasında olan bu şirketin, dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek ve oğlu Osman Gökçek ile ilişkileri olduğu iddia edilen Murat Genç’in şirketi Genç Limited Şirketi’ne 22 milyon TL’ye satıldığı belirtildi. Cumhuriyet Başsavcılığınca dilekçe ile ilgili olarak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ayrıntılı bilgi ve belge istenen yazının gönderilmesinin ardından takipsizlik kararı verildiği ortaya çıktı.
RAPORDAKİ SKANDALLAR SAVCILIĞA BİLDİRİLDİ
Teftiş raporunda şirketin bedelinin çok altında bir satış fiyatı belirlenerek ihale edilmesi, değer belirleyen şirketin belediye, bağlı kuruluşlar ve iş ortakları ile yoğun iş ilişkilerinde bulunması, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na o dönemde yapılan bir ihbarda ihaleyi kazanan firma sahibi ile dönemin Belediye Başkanı ile oğlu arasında yakın ilişkilerin bulunduğunun iddia edilmesi gibi delil ve emarelerin bulunduğu belirtildi. Raporda bu durumun Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesinde yer alan ihaleye fesat suçuna dair ciddi emareler bulunduğu, ihale şartlarını ile özellikle satış fiyatını etkilemeye yönelik örtülü anlaşmaya dayalı işlemler olduğu değerlendirilerek cezalandırılmaları istendi.
Değerlendirme sonucunda Büyükşehir Belediyesi, dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek, encümen üyeleri ve ilgili bürokratları hakkında 3628 sayılı mal bildiriminde bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu ve diğer kanun hükümleri çerçevesinde re’sen takdir edilmek üzere, gereğinin takdir ve ifası için rapor ve ekleriyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyusunda bulundu. Ayrıca değerlemeyi yapan Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ hakkında da, yapılan değerleme raporunun gerçeklere aykırı, eksik ve hatalı hazırlandığının bilimsel mütalaa ile ortaya konulması nedeniyle suça iştirak ettikleri anlaşıldığından ilgili rapor ve eklerinin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletildiği belirtildi.
ZARAR ŞİRKET, GÖKÇEK VE EKİBİNDEN TALEP EDİLECEK
Büyükşehir Belediyesi’nin raporunun son kısmında ise, oluşan 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın eski Belediye Başkanı Melih Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlar, onay mercileri ve Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’den tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği yer aldı.
[TR724] 20.2.2020
Halk, devlet izniyle ‘sahte bal’ yiyecek!
Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından 19 Şubat 2020 itibarıyla sahte bal, sahte pekmez ve sahte peynir üretimi ülke genelinde yasaklandı. Ancak yönetmeliğe eklenen bir geçici maddeyle, firmaların stoklarında bulunan ve bugüne kadar piyasaya süremedikleri sahte balları 2020 yılı sonuna kadar halka satabilmeleri için devlet eliyle özel bir hak tanındı.
Halk sağlığını tehdit eden ve gerçeklerine göre aşırı ucuz olduğu için özellikle dar gelirli tüketicileri hedef alan bu ürünlerin üretimine yönelik bugüne kadar herhangi bir engel bulunmuyordu.
SAHTE BAL SATIŞI 31 ARALIK 2020’YE KADAR SÜRECEK
Yeni yönetmeliğe göre, aroma vericiler veya bal eklenerek bal aromalı şurup, çam aromalı şurup, ballı şurup ve benzer isimlerle bal izlenimi veren ürünler 19 Şubat 2020 tarihi itibarıyla artık üretilemeyecek. Ancak yönetmeliğe ‘uyum zorunluluğu’ başlığıyla eklenen geçici maddeyle, bugüne kadar üretilen sahte balların 31 Aralık 2020 tarihine kadar, yani bu yılın sonuna kadar piyasada satılmasına yasal izin verildi.
Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre tüketiciler, “Sahte ballar sağlığa zararlı değilse niçin üretimi yasaklandı. Sağlığa zararlı olduğu için üretimi yasaklandıysa tezgahlardaki sahte ballar niçin piyasadan toplanmayıp halkın tüketmesine izin verildi?” sorularına yanıt arıyor.
[TR724] 20.2.2020
Halk sağlığını tehdit eden ve gerçeklerine göre aşırı ucuz olduğu için özellikle dar gelirli tüketicileri hedef alan bu ürünlerin üretimine yönelik bugüne kadar herhangi bir engel bulunmuyordu.
SAHTE BAL SATIŞI 31 ARALIK 2020’YE KADAR SÜRECEK
Yeni yönetmeliğe göre, aroma vericiler veya bal eklenerek bal aromalı şurup, çam aromalı şurup, ballı şurup ve benzer isimlerle bal izlenimi veren ürünler 19 Şubat 2020 tarihi itibarıyla artık üretilemeyecek. Ancak yönetmeliğe ‘uyum zorunluluğu’ başlığıyla eklenen geçici maddeyle, bugüne kadar üretilen sahte balların 31 Aralık 2020 tarihine kadar, yani bu yılın sonuna kadar piyasada satılmasına yasal izin verildi.
Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre tüketiciler, “Sahte ballar sağlığa zararlı değilse niçin üretimi yasaklandı. Sağlığa zararlı olduğu için üretimi yasaklandıysa tezgahlardaki sahte ballar niçin piyasadan toplanmayıp halkın tüketmesine izin verildi?” sorularına yanıt arıyor.
[TR724] 20.2.2020
Riskli doğuma bir gün kaldı, Elif Tuğral tahliye edilmiyor
İzmir’de yaşayan 5 aylık hamile Elif Tuğral (31) düşük tehlikesi raporlarına rağmen 4 ay önce tutuklandı. 10 Ekim’de Şakran Cezaevine gönderilen Tuğral, yarın çok riskli bir doğum yapacak ancak mahkeme, ‘hayati tehlike’ olduğuna dair raporlara rağmen tahliye etmiyor.
Elif Hanım’ın eşi Nuri Tuğral, eşinin yarın sezeryanla doğuma gireceğini ve hayati tehlikesi olduğunu söyledi. Tuğral, sosyal medya hesabından eşinin durumuna ilişkin sağlık raporunu paylaşarak, “Doğuma bir gün kaldı, Elif Tuğral tahliye edilmiyor! Eşimin doğumu olacak cuma günü ceza erteleme için heyet Raporu geldi. Mahkeme görmezden geliyor.” ifadelerini kullandı.
Elif Hanım’ın eşi Nuri Tuğral, eşinin yarın sezeryanla doğuma gireceğini ve hayati tehlikesi olduğunu söyledi. Tuğral, sosyal medya hesabından eşinin durumuna ilişkin sağlık raporunu paylaşarak, “Doğuma bir gün kaldı, Elif Tuğral tahliye edilmiyor! Eşimin doğumu olacak cuma günü ceza erteleme için heyet Raporu geldi. Mahkeme görmezden geliyor.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 20.2.2020Eşimin doğumu olacak cuma günü— Nuri tuğral (@Nuri53176021) February 19, 2020
Ceza erteleme için heyet Raporu geldi. Mahkeme görmezden geliyor pic.twitter.com/TJCcl7cmWz
Abant Platformu, Gezi Eylemleri’ni desteklemiş; işte o açıklama
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nca organize edilen Abant Platformu’nun, Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak, tüm Türkiye’ye yayılan Gazi eylemleriyle ilgili 5 Haziran 2013’te yaptığı ‘sağduyu’ çağrısında hükümeti eleştirdiği ortaya çıktı. Söz konusu açıklamada, “Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde eylemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz.” ifadeleri kullanılmış.
Abant Platformu Yönetim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Prof. Dr. Eser Karakaş, Mustafa Yeşil, Prof. Dr. Mümtazer Türköne, Prof. Dr. Serap Yazıcı, Cemal Uşak, Prof. Dr. Mehmet Altan, Dr. Ümit Kardaş, Prof. Dr. Niyazi Öktem, Cafer Solgun, Prof. Dr. Ferhat Kentel, Ümit Fırat, Ali Bulaç, Hüseyin Gülerce, Hüseyin H. Hurmalı’nın imzaladıkları çağrı şöyle:
ŞİDDETTEN KAÇINILMALI
“Taksim Gezi Parkında çevreci kaygılarla başlayan, ancak kısa sürede demokratik ve insani çerçevenin dışına taşan ve yer yer karşılıklı şiddet içeren eylemlerin ülkemizi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe ediyoruz.”
ORANTISIZ GÜÇ KULLANILMAMALI
“Protestolar karşısında orantısız güç kullanılması, olayların yayılmasının ve şiddetlenmesinin sebebi olmuştur. Toplumsal barışı, demokratik istikrarı ve can güvenliği başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri tehdit eden bu olayları bir an önce sona erdirmek, başta hükümet ve eylemciler olmak üzere siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin ahlaki ve insani sorumluluğudur.”
HÜKÜMET BASİRETLİ OLMALI
“Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde eylemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz. Demokrasilerde sandık elbette her şey demek değildir. Ancak demokrasilerde sandıkla gelenin sandıkla gideceği de akıldan çıkarılmamalıdır.”
İKTİDARA ÜSLUP UYARISI
“Yaşam tarzlarına müdahale olarak algılanan bir takım düzenlemeler toplumda rahatsızlık meydana getirmektedir. Benzer şekilde toplumdaki değişik inanç gruplarının hassasiyetlerini göz ardı eden söylem ve kararlar gözlenmektedir. Söz konusu söylem ve kararların toplumsal huzuru bozmayacak şekilde yeniden değerlendirilmesi hiç şüphesiz ülkemizin faydasına olacaktır.”
FARKLILIKLARA SAYGI GÖSTERİN
“Türkiye’nin gerçek zenginliği, farklılıklara saygıya dayanan çoğulculuğudur. Her birey kendi tercihleri ve inançlarıyla saygıya layıktır. Hükümet başta olmak üzere bütün siyasi kurumların ve toplumun her kesiminin buna özen göstermesi toplumsal huzurun teminatıdır. Ülkemizin demokratikleşme bağlamında elde ettiği ve hepimizin başarısı sayılması gereken kazanımları yitirmek değil, daha da ileriye taşımak gerektiğine inanıyoruz.”
[TR724] 20.2.2020
Abant Platformu Yönetim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Prof. Dr. Eser Karakaş, Mustafa Yeşil, Prof. Dr. Mümtazer Türköne, Prof. Dr. Serap Yazıcı, Cemal Uşak, Prof. Dr. Mehmet Altan, Dr. Ümit Kardaş, Prof. Dr. Niyazi Öktem, Cafer Solgun, Prof. Dr. Ferhat Kentel, Ümit Fırat, Ali Bulaç, Hüseyin Gülerce, Hüseyin H. Hurmalı’nın imzaladıkları çağrı şöyle:
ŞİDDETTEN KAÇINILMALI
“Taksim Gezi Parkında çevreci kaygılarla başlayan, ancak kısa sürede demokratik ve insani çerçevenin dışına taşan ve yer yer karşılıklı şiddet içeren eylemlerin ülkemizi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe ediyoruz.”
ORANTISIZ GÜÇ KULLANILMAMALI
“Protestolar karşısında orantısız güç kullanılması, olayların yayılmasının ve şiddetlenmesinin sebebi olmuştur. Toplumsal barışı, demokratik istikrarı ve can güvenliği başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri tehdit eden bu olayları bir an önce sona erdirmek, başta hükümet ve eylemciler olmak üzere siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin ahlaki ve insani sorumluluğudur.”
HÜKÜMET BASİRETLİ OLMALI
“Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde eylemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz. Demokrasilerde sandık elbette her şey demek değildir. Ancak demokrasilerde sandıkla gelenin sandıkla gideceği de akıldan çıkarılmamalıdır.”
İKTİDARA ÜSLUP UYARISI
“Yaşam tarzlarına müdahale olarak algılanan bir takım düzenlemeler toplumda rahatsızlık meydana getirmektedir. Benzer şekilde toplumdaki değişik inanç gruplarının hassasiyetlerini göz ardı eden söylem ve kararlar gözlenmektedir. Söz konusu söylem ve kararların toplumsal huzuru bozmayacak şekilde yeniden değerlendirilmesi hiç şüphesiz ülkemizin faydasına olacaktır.”
FARKLILIKLARA SAYGI GÖSTERİN
“Türkiye’nin gerçek zenginliği, farklılıklara saygıya dayanan çoğulculuğudur. Her birey kendi tercihleri ve inançlarıyla saygıya layıktır. Hükümet başta olmak üzere bütün siyasi kurumların ve toplumun her kesiminin buna özen göstermesi toplumsal huzurun teminatıdır. Ülkemizin demokratikleşme bağlamında elde ettiği ve hepimizin başarısı sayılması gereken kazanımları yitirmek değil, daha da ileriye taşımak gerektiğine inanıyoruz.”
[TR724] 20.2.2020
Mustafa Ünal: Özgürlük bileti bir gece yarısı mesajla geldi ama…
15 Temmuz’un ardından başlayan cadı avında gözaltına alınıp, ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklanan Zaman’ın eski Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal, kendisine ‘bir gece yarısı özgürlük teklifi yapıldığını’ ilk defa açıkladı.
Teklifi ‘doğmamış torununa yazdığı mektupta’ açıklayan Ünal, “Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır’ dedim; hakperestlik çizgimden sapmam… Ayrıntılarını vakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım yani. Kararım karardı.” ifadelerini kullanıyor.
Mustafa Ünal’ın ‘Doğmamış torunuma mektuplar’ dizisinin 3. yazısı şöyle:
Sevgili Can Kuşum!
Seni bir kuşa benzetseydim, “Turna” derdim. Yükseklerden uçuşu şiir gibidir Turnaların, seyrine doyum olmaz. Turna avazı gibi gür sesin ola ve hakikati haykırasın. Baban ise bir kartal. O da yükseklerden uçar lakin yalnızdır. Şiirler, şarkılar hep turnalar üzerinedir. Bundan böyle turnalar bana hep seni hatırlatacak.
Dünyamıza turna olarak görünen meleklerin kanatlarında gelirsin… Turnalar yoldaşın olsun…
Bu sana zindandan yazdığım üçüncü mektup. İtiraf etmeliyim ki sana yazmak bana iyi geliyor. Mahpusluğumu unutturuyor. Mahzunluğumu gideriyor. Silivri’nin karanlığından senin aydınlığını kanatlanıyorum. Duvarlar, tel örgüler aradan kalkıyor. Mekân ve zaman anlamını yitiriyor.
KAĞITTAN FLÜT’ÜN SESİ GELİYOR
Bu satırları gece yarısı yazıyorum. Ortama sessizlik hâkim. Sağımızda, solumuzda, önümüzde arkamızda yüzlerce belki binlerce mahpus var. Akşam üzeri yan taraftan, bitişik koğuştan ‘kağıttan flüt’ün sesi yükseldi şimdilik sükûnet zamanı…
Neden hapiste olduğunu anlatmadım sana… İnanır mısın suçum nedir, ben neden mahpusum, dört yıla yaklaştı hala çözemedim. Mahkemede yargıçlara sordum, cevap vermediler. Onların da bildiğini sanmıyorum. Yargı sürecini ayrıntılarıyla yazacağım sana. Kavramları bozmadan senin anlayacağın şekilde basit, sade, yalın dille anlatacağım.
BENİ NEYLE SUÇLAYABİLİRLER Kİ!
O günle başlayalım, hürriyetine son veren gözaltına alındığım o gün, dün gibi canlı. Savcının kararını sabah erkenden internetten öğrendim. 40 kişilik gazeteci listesinde benim adım da vardı. Ülkede olağanüstü hal hüküm sürüyordu. O yüzden pek sürpriz olmadı. Bu topraklarda kalem ve kelam ehli rahat bırakılmaz. Söz ve yazının gücü korkutur. Hayatımda ilk kez karakolda, yargıyla muhatap olacaktım. Hayır, zerre kadar korkmadım. Biraz heyecanlandım. Daha çok meraklandım. Bana ne suçu isnat edilebilirdi ki! Hangi soruları sorabilirlerdi? Hayatı şeffaf olarak yaşamış biriydim. Düşündüğünü yazmış, ekranda konuşmuş bir gazeteciydim. Binlerce yazı, saatlerce konuşma. Hiçbiri yargı konusu olmadı. Hakaret suçu bile işlemedim. Gizli-saklı faaliyetim olmadı. Kendimden çok emindim. Polislerin eve gelip götürmesini bekledim. Saatler geçti gelen giden yok. Gözüm pencerede, kulağım kapıda…
SAATLERE POLİSLERİN GELMESİNİ BEKLEDİM
Tam 12 saat sonra gün biterken iki polis ellerinde otomatik silahlarla belirdi. “Nerede kaldınız, niye geciktiniz?” diye sordum. “Yoğunluktan…” dediler. Polisleri beklerken iki karar aldım. İlki gözümü dört açacak, her şeyi görecek, duyacak hafızama kaydedecektim. İyi muameleyi de fena tavırları da unutmamalıydım. Tarihin dönüm noktalarından birinin tanığıydım. Şahitliğimin hakkını vermeliydim. İsimler, cisimler, suretler; hiçbirini atlamamalıydım. Başarabildim mi? Evet… O günden itibaren yaşadıklarımı hafızama kazındı. Silinmesi unutulması mümkün değil. Yazıya dökülecek zamanı bekliyor.
NE OLURSA OLSUN DOĞRUYU SÖYLEYECEĞİM
İkinci kararım, her ne pahasına olursa olsun doğruyu söylemeliydim. Yalanın beni kurtaracağını özgürlüğe kavuşturacağını bilsem de doğruluktan ayrılmamalıydım. Ve hakperest olmalıyım. Hiçbir kişi ve kurumun -perest’i olmamalıyım. Velev ki bedeli mahpusluk olsun… On yıl sonra pişmanlık duyacağım hiçbir söz ağzımdan çıkmamalı, hiçbir hareket sanırım olmamalı… Bu kararıma da sadık kaldım. Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır’ dedim; hakperestlik çizgimden sapmam… Ayrıntılarınıvakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım yani. Kararım karardı.
POLİSLER EVDE ARAMA BİLE YAPMADI
Polisler kimlikleri ile birlikte savcının yazısını gösterdiler, “Emniyete kadar bizimle gel…” dediler. “Evde arama yapmayacak mısınız?” diye sordum “Hayır” diye cevap verdiler. Sadece gözaltı kararı için talimatlandırılmışlar. “Cep telefonumu vereyim” dedim “Hayır, almayacağız. Yalnızca seni götüreceğiz” dediler. Suç işleyen insan böyle davranır mı? Ama maalesef yargı sürecinde bu hiç dikkate alınmadı. Yargıçlar tutuklama kararını verirken, “delil karartma” ve “kaçma şüphesi” diye yazabildiler. Her kararları onlar ve Ankara için utanç, benim için şereftir. Bu yüzden hiç yüksünmedim.
TOPLUMA GÜVENİYORDUM
Emniyete doğru giderken polislerle muhabbet ettim. Futbol sohbeti yaptım. Evden iki polisin arasında çıkarken, “Beni düşünmeyin, birkaç ay sonra dönerim…” dedim. Umutluydum, iyimserdim. Neye mi güveniyordum… Türkiye’nin demokrasi tecrübesi ve kazanımlarına. Devletin suçlu ile suçsuzu aylar içinde ayırt edeceğine inanmıştım. Türkiye bir hukuk devleti değil miydi? Bu vasfını gösterirdi elbet. Olmadı toplum adalet trenini rayına oturtur. Sessiz kalmaz. Burası Habib-i Neccar’ı çıkarmış, Nemrud’un karşısına İbrahim’i dikmiş bir coğrafya… Bir gece vakti emniyete bu düşünceli ruh haliyle, bir filmin başrol oyuncusu gibi ellerim ceplerimde, başım yukarIda girdim. O gün böyle başladı.
Mustafa Ünal, 15 Şubat 2020”
[TR724] 20.2.2020
Teklifi ‘doğmamış torununa yazdığı mektupta’ açıklayan Ünal, “Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır’ dedim; hakperestlik çizgimden sapmam… Ayrıntılarını vakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım yani. Kararım karardı.” ifadelerini kullanıyor.
Mustafa Ünal’ın ‘Doğmamış torunuma mektuplar’ dizisinin 3. yazısı şöyle:
Sevgili Can Kuşum!
Seni bir kuşa benzetseydim, “Turna” derdim. Yükseklerden uçuşu şiir gibidir Turnaların, seyrine doyum olmaz. Turna avazı gibi gür sesin ola ve hakikati haykırasın. Baban ise bir kartal. O da yükseklerden uçar lakin yalnızdır. Şiirler, şarkılar hep turnalar üzerinedir. Bundan böyle turnalar bana hep seni hatırlatacak.
Dünyamıza turna olarak görünen meleklerin kanatlarında gelirsin… Turnalar yoldaşın olsun…
Bu sana zindandan yazdığım üçüncü mektup. İtiraf etmeliyim ki sana yazmak bana iyi geliyor. Mahpusluğumu unutturuyor. Mahzunluğumu gideriyor. Silivri’nin karanlığından senin aydınlığını kanatlanıyorum. Duvarlar, tel örgüler aradan kalkıyor. Mekân ve zaman anlamını yitiriyor.
KAĞITTAN FLÜT’ÜN SESİ GELİYOR
Bu satırları gece yarısı yazıyorum. Ortama sessizlik hâkim. Sağımızda, solumuzda, önümüzde arkamızda yüzlerce belki binlerce mahpus var. Akşam üzeri yan taraftan, bitişik koğuştan ‘kağıttan flüt’ün sesi yükseldi şimdilik sükûnet zamanı…
Neden hapiste olduğunu anlatmadım sana… İnanır mısın suçum nedir, ben neden mahpusum, dört yıla yaklaştı hala çözemedim. Mahkemede yargıçlara sordum, cevap vermediler. Onların da bildiğini sanmıyorum. Yargı sürecini ayrıntılarıyla yazacağım sana. Kavramları bozmadan senin anlayacağın şekilde basit, sade, yalın dille anlatacağım.
BENİ NEYLE SUÇLAYABİLİRLER Kİ!
O günle başlayalım, hürriyetine son veren gözaltına alındığım o gün, dün gibi canlı. Savcının kararını sabah erkenden internetten öğrendim. 40 kişilik gazeteci listesinde benim adım da vardı. Ülkede olağanüstü hal hüküm sürüyordu. O yüzden pek sürpriz olmadı. Bu topraklarda kalem ve kelam ehli rahat bırakılmaz. Söz ve yazının gücü korkutur. Hayatımda ilk kez karakolda, yargıyla muhatap olacaktım. Hayır, zerre kadar korkmadım. Biraz heyecanlandım. Daha çok meraklandım. Bana ne suçu isnat edilebilirdi ki! Hangi soruları sorabilirlerdi? Hayatı şeffaf olarak yaşamış biriydim. Düşündüğünü yazmış, ekranda konuşmuş bir gazeteciydim. Binlerce yazı, saatlerce konuşma. Hiçbiri yargı konusu olmadı. Hakaret suçu bile işlemedim. Gizli-saklı faaliyetim olmadı. Kendimden çok emindim. Polislerin eve gelip götürmesini bekledim. Saatler geçti gelen giden yok. Gözüm pencerede, kulağım kapıda…
SAATLERE POLİSLERİN GELMESİNİ BEKLEDİM
Tam 12 saat sonra gün biterken iki polis ellerinde otomatik silahlarla belirdi. “Nerede kaldınız, niye geciktiniz?” diye sordum. “Yoğunluktan…” dediler. Polisleri beklerken iki karar aldım. İlki gözümü dört açacak, her şeyi görecek, duyacak hafızama kaydedecektim. İyi muameleyi de fena tavırları da unutmamalıydım. Tarihin dönüm noktalarından birinin tanığıydım. Şahitliğimin hakkını vermeliydim. İsimler, cisimler, suretler; hiçbirini atlamamalıydım. Başarabildim mi? Evet… O günden itibaren yaşadıklarımı hafızama kazındı. Silinmesi unutulması mümkün değil. Yazıya dökülecek zamanı bekliyor.
NE OLURSA OLSUN DOĞRUYU SÖYLEYECEĞİM
İkinci kararım, her ne pahasına olursa olsun doğruyu söylemeliydim. Yalanın beni kurtaracağını özgürlüğe kavuşturacağını bilsem de doğruluktan ayrılmamalıydım. Ve hakperest olmalıyım. Hiçbir kişi ve kurumun -perest’i olmamalıyım. Velev ki bedeli mahpusluk olsun… On yıl sonra pişmanlık duyacağım hiçbir söz ağzımdan çıkmamalı, hiçbir hareket sanırım olmamalı… Bu kararıma da sadık kaldım. Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır’ dedim; hakperestlik çizgimden sapmam… Ayrıntılarınıvakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım yani. Kararım karardı.
POLİSLER EVDE ARAMA BİLE YAPMADI
Polisler kimlikleri ile birlikte savcının yazısını gösterdiler, “Emniyete kadar bizimle gel…” dediler. “Evde arama yapmayacak mısınız?” diye sordum “Hayır” diye cevap verdiler. Sadece gözaltı kararı için talimatlandırılmışlar. “Cep telefonumu vereyim” dedim “Hayır, almayacağız. Yalnızca seni götüreceğiz” dediler. Suç işleyen insan böyle davranır mı? Ama maalesef yargı sürecinde bu hiç dikkate alınmadı. Yargıçlar tutuklama kararını verirken, “delil karartma” ve “kaçma şüphesi” diye yazabildiler. Her kararları onlar ve Ankara için utanç, benim için şereftir. Bu yüzden hiç yüksünmedim.
TOPLUMA GÜVENİYORDUM
Emniyete doğru giderken polislerle muhabbet ettim. Futbol sohbeti yaptım. Evden iki polisin arasında çıkarken, “Beni düşünmeyin, birkaç ay sonra dönerim…” dedim. Umutluydum, iyimserdim. Neye mi güveniyordum… Türkiye’nin demokrasi tecrübesi ve kazanımlarına. Devletin suçlu ile suçsuzu aylar içinde ayırt edeceğine inanmıştım. Türkiye bir hukuk devleti değil miydi? Bu vasfını gösterirdi elbet. Olmadı toplum adalet trenini rayına oturtur. Sessiz kalmaz. Burası Habib-i Neccar’ı çıkarmış, Nemrud’un karşısına İbrahim’i dikmiş bir coğrafya… Bir gece vakti emniyete bu düşünceli ruh haliyle, bir filmin başrol oyuncusu gibi ellerim ceplerimde, başım yukarIda girdim. O gün böyle başladı.
Mustafa Ünal, 15 Şubat 2020”
[TR724] 20.2.2020
Rusya’dan flaş açıklama: Türkiye, Suriye’de teröristlere silah veriyor
Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi, Türk ordusunun Suriye’deki teröristlere destek verdiğini açıkladı. Sputnik’te yer alan habere göre, açıklamada Ankara’ya teröristlerin faaliyetlerine destek vermeyi ve onlara silah sevk etmeyi durdurma çağrısı yapıldı.
Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi, Türkiye destekli militanların Türk ordusunun desteğiyle Kminas ve Neyrab bölgelerinde Suriye ordusunun savunmasını kırdığını duyurdu. Merkez’den yapılan açıklamada “Bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin militanlara destek verdiği ilk vaka olmadığına dikkat çekmek isteriz. Türk tarafını teröristlerin faaliyetlerine destek vermeyi ve onlara silah sevk etmeyi durdurmaya çağırıyoruz.” denildi.
RUSYA: TÜRKİYE, MİLİTANLARA DESTEK VERİYOR
Kaosun ve şiddetin bitmek bilmediği Suriye’de Suriye Milli Ordusu’nun İdlib’de harekete geçmesi sonrasında Rusya’dan flaş bir açıklama geldi. Rusya Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarının yer aldığı haberlerde, “Türkiye, Suriye hükümetine bağlı güçlere saldıran militanlara topçu atışıyla destek sağlıyor. Türkiye’nin desteklediği militanlar Suriye hükümet güçlerinin İdlib’de kontrol ettiği iki bölgeye girdi. Rus hava kuvvetleri bölgedeki güçlere hava saldırısı düzenledi. Bu durum Suriye ordusunun bu saldırılara başarıyla yanıt vermesini sağladı,” ifadesi yer aldı.
RIA, Interfax ve TASS ajanslarına dayandırılan açıklamada, “Moskova, Ankara ile iletişime geçtikten sonra Türkiye topçu atışını durdurdu” ifadesi kullanıldı. TASS haber ajansı Rusya Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’ye bölgedeki kuvvetlere yardımı ve silah desteğini bırakması çağrısında bulunduğunu duyurdu.
Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi, Türkiye destekli militanların Türk ordusunun desteğiyle Kminas ve Neyrab bölgelerinde Suriye ordusunun savunmasını kırdığını duyurdu. Merkez’den yapılan açıklamada “Bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin militanlara destek verdiği ilk vaka olmadığına dikkat çekmek isteriz. Türk tarafını teröristlerin faaliyetlerine destek vermeyi ve onlara silah sevk etmeyi durdurmaya çağırıyoruz” denildi.
[TR724] 20.2.2020
Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi, Türkiye destekli militanların Türk ordusunun desteğiyle Kminas ve Neyrab bölgelerinde Suriye ordusunun savunmasını kırdığını duyurdu. Merkez’den yapılan açıklamada “Bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin militanlara destek verdiği ilk vaka olmadığına dikkat çekmek isteriz. Türk tarafını teröristlerin faaliyetlerine destek vermeyi ve onlara silah sevk etmeyi durdurmaya çağırıyoruz.” denildi.
RUSYA: TÜRKİYE, MİLİTANLARA DESTEK VERİYOR
Kaosun ve şiddetin bitmek bilmediği Suriye’de Suriye Milli Ordusu’nun İdlib’de harekete geçmesi sonrasında Rusya’dan flaş bir açıklama geldi. Rusya Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarının yer aldığı haberlerde, “Türkiye, Suriye hükümetine bağlı güçlere saldıran militanlara topçu atışıyla destek sağlıyor. Türkiye’nin desteklediği militanlar Suriye hükümet güçlerinin İdlib’de kontrol ettiği iki bölgeye girdi. Rus hava kuvvetleri bölgedeki güçlere hava saldırısı düzenledi. Bu durum Suriye ordusunun bu saldırılara başarıyla yanıt vermesini sağladı,” ifadesi yer aldı.
RIA, Interfax ve TASS ajanslarına dayandırılan açıklamada, “Moskova, Ankara ile iletişime geçtikten sonra Türkiye topçu atışını durdurdu” ifadesi kullanıldı. TASS haber ajansı Rusya Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’ye bölgedeki kuvvetlere yardımı ve silah desteğini bırakması çağrısında bulunduğunu duyurdu.
Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi, Türkiye destekli militanların Türk ordusunun desteğiyle Kminas ve Neyrab bölgelerinde Suriye ordusunun savunmasını kırdığını duyurdu. Merkez’den yapılan açıklamada “Bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin militanlara destek verdiği ilk vaka olmadığına dikkat çekmek isteriz. Türk tarafını teröristlerin faaliyetlerine destek vermeyi ve onlara silah sevk etmeyi durdurmaya çağırıyoruz” denildi.
[TR724] 20.2.2020
Ne beter bir yalnızlıkmış!.. [Bedri Özdemir]
Gezi Davası’nda beraat çıktı. İyi de oldu. Yok yere cezalandırıldı bir sürü insan. Yok yere yatırıldı mapushanelerde, işlerinden aşlarından edildiler. Gün geldi kırıldı boyunlarındaki zincir. İnsan hayret ediyor ama eski Cumhurbaşkanı Gül’e kadar sevinenleri, arka çıkanları oldu. Avrupa Birliği raportörleri, ABD gözlemcileri, muhalefet üyeleri “Türkiye’de yargı iyiye gidiyor” dediler.
Sevindiler.
Sevinsinler de..
Demedi hiç kimse milyona yakın insan yok yere yargılanıyor, hapsediliyor bu ülkede. Hamile tutuklular var, cezaevlerinde senelerden beri büyüyen bebekler var, analar var, hastalar var, yaşlılar var. Onlar da insandır, onların da hakkı hukuku vardır, diye. Demediler ama yine tutuklama haberleri geldi iyiye giden yargıdan.
Hükümet geçenlerde BİSAV’a kayyım atadı. BİSAV bilindiği kadarıyla Davutoğlu’nun öncülüğünde kurulan ve İslamî hassasiyetlerle bilim sanat yapmaya çalışan bir vakıf. Gördüğüm kadarıyla çevreleri de geniş. Felsefeciler var, fıkıhçılar, tefsirciler, yazarlar, düşünürler var. Var oğlu var. Kendi halinde bir şeyler yapıyordu bu vakıf. Ağa’nın önünde el bağlamayınca gözünün yaşına bakılmayıp el konuldu.
Bir zaman sonra da Prof. İhsan Fazlıoğlu’na “Sen buraya kayyım ol” denildiğini duyduk. O da, “Bu görevi kabul etmem demiyorum et(e)mem,” dedi twitter’dan. Artık ne demeye geldiğini size bırakıyorum, her anlama geliyor çünkü. BİSAV’ın başına gelenler hakkında başka sesler de duyuldu. Görüş beyan eden sair âlim ulema izahtan çok bir homurdanmaya benzer açıklamalar yaptı.
Bir homurtu da olsa bu defa bir ses verme arzusu hissedildi dinibütünlerin nezdinde. Hak, dediler, homurdanırken; hukuk, vakıf malı, yetim, talebe, garip gureba filan. Mala çökmenin, onu gasp etmenin Kur’an’daki, sünnetteki acı karşılığından dem vurdular.
Vursunlar da..
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Demedi hiçbir BİSAV sevici dinibütün âlim ulema, “Sayısı belirsiz vakıf malı talan edildi, yok yere şahsi mülkiyetlere çöküldü” diye. Tepelerine en sağlam yiyicilerden kayyımlar deruhte edilen işyerleri hakkında “Ayıptır, günahtır. Bu işlerin göstermelik bile olsa bir muhakemesi yapılmadı, avukatı görülmedi hâkimi konuşmadı” diye bir sözleri işitilmedi. Ama sakalları güzel kiminin, kimi iyi Kur’an okuyorlar, yakasız İran gömlekleri giyip hassasiyet gösteriyor kimi. Düşüncenin değil de düşünmenin yolundan gidiyor. O yüzden Heidegger bile gelse bulamaz gittikleri yolu. Ahir zamanın yol açıcısı her biri. İslam’ın en parlak beyinleri geçecek açtıkları yoldan. Hatta geçiyor bile. Öyle diyorlar da yukarıda saydıklarımı demiyorlar.
Geçenlerde ilkokulda okuyan sevimli bir kızımız. Matematikte bir alanda dünya birincisi oldu. Eğitimin hali ortada. Ne öğretmen ne idareci ne de veli ümitli gidişattan. Bu küçük kızımız zor günde bir su serpti dertli gönüllere. Eğitim sevicileri, talim terbiye âşıkları, Türk’ün başarısıyla gurur duyucular sevindi de sevindi. Yazdı da yazdı. Övdü de övdü.
Övsünler de..
Demedi hiç biri “Ülkenin dünya yarışmalarında gelmiş geçmiş en başarılı okulu Yamanlar Lisesi’nin tabelalarını balyozlarla neden kırıldı” diye. “O kütüphanelere, o laboratuarlara, o dersliklere kimler dolduruldu” diye iki kelam edemedi. “Madem ilimin, başarının peşinden koşuyordunuz. Bu okullar kötüydü, sınavlarda haksızlık yapmışlardı. Ey âlemin geçmiş ve gelecek en büyük gaspçıları, çökücüleri ve talancıları! Önünüze konmayan imkân kalmadı. Çaldığınız okullardan bugüne kadar kimi çıkardınız? Hangi başarıda adınız okundu? Hangi eksik sizin sayenizde tamam oldu? İlim adına, irfan adına, ilmin kapısı Ali’nin aşkı adına! Sizler, sizler ey ahir zamanın boşa nutuk atıcıları! Sinek kadar yaraya merhem olabilecek bir söz söyleyebildiniz mi? Varsa şu millet adına bir dirhem iyiliğiniz çıkın ve gösterin…” dense yeri değil mi?
Diyarbakır’da bir genç çocuk inşaatlarda türkü söylüyormuş. Zülfü Livaneli de beğenmiş çocuğun sesini, sahip çıkmış. “Benim bir konserim var oralarda” demiş. “Gel birlikte söyleyelim.” Kendine yakışanı yapmış Livaneli, iyi demiş.
Doğru demiş de..
“Sekiz yaşında kanserli bir çocuk var” diye yazdılar Livaneli’nin çağrısının altına. “Bu çocuk ölüyor. Anasına uyduruktan bir yasak çıkarmışlar. Oğlunu yurt dışına çıkıp tedavi ettiremiyor bu ana. Onda sahip çıksan. Sanatçısın hassasiyetin vardır, solcusun da zorda olana yardımdan bahsedersin, anlarsın halden” diye.
Baktım bir ses gelmedi Livaneli’den. Livaneli ve dostları yoğun adamlar. Konserlerde solcu arkadaşlarıyla Nazım’ın resmi altında ‘karlı kayın ormanlarında yürüyorlar’ bir yandan. Devrim şarkılarıyla yürekleri depreşiyor öte yandan. Ama ölen bir çocuğa sarı sıcak bir evin kapısını açan yok. Evladı eriyip giden bir ananın elini tutan yok. Ama güzel türkü söylüyorlar. İyi sanat yapıyorlar, iyi laf ediyorlar hem de en halisinden.
Manzara gider de gider ey okur. Ne oradan senin çığlığına bir ses veren var, ne buradan bir elini tutan. Ne beter bir yalnızlıkmış bu!Okunan kitapların, dinlenen sözlerin hitam bulduğu yer burası olmalı: Artık hiçbir kimse yok. Kurtarmaya bir el olmadığı gibi acıyı dinlemeye kulak, sızıya sahip çıkmaya bir vicdan yok. Sağdan gelenlerin sağ taraftan, soldan gelenlerin sol taraftan bir şeyler koparıp götürdüğü deme gelindi, dayanıldı. Susuz beyabanların kupkuru ağaçları gibi yalnızız şimdi.
Şu halde bile aymayıp “Dememiş miydik” diyor kimi, “Ağaç kökleri yiyeceksiniz. Su vereniniz olmayacak!”
Sanıyorlar ki, korkuttular hem de çok korkuttular. Oysa onların gözlerindeki sevgisizliği gördü insanlar. Yüreklerindeki çoraklığı gördü. Çocukları ölüme, kadınları zulme, bakıma muhtaç ihtiyarları yalnızlığa süren zalimliği gördü. Firavun’da, Nemrut’ta görmediğini gördü.
Alıp başını gidebilenler gitti. Gidemeyenler “Bırakın kardeşim, çekip gidelim” diyor nicedir. Kimi mezarı dahi kalsın istemiyor buralarda. Sorarım, korkmak mı bu yoksa sözün bittiğini görmek midir bu?
Söz bitti çoktan. Üç beş yaralı ve güzel insandan öte ses veren çıkmadı. Artık sesi bütün seslerin Duyanına, çaresizliği de Çaresizler Çaresine havale etmekten başka yol kalmadı:
Sana havale ediyoruz Allah’ım!
[Bedri Özdemir] 20.2.2020 [TR724]
Sevindiler.
Sevinsinler de..
Demedi hiç kimse milyona yakın insan yok yere yargılanıyor, hapsediliyor bu ülkede. Hamile tutuklular var, cezaevlerinde senelerden beri büyüyen bebekler var, analar var, hastalar var, yaşlılar var. Onlar da insandır, onların da hakkı hukuku vardır, diye. Demediler ama yine tutuklama haberleri geldi iyiye giden yargıdan.
Hükümet geçenlerde BİSAV’a kayyım atadı. BİSAV bilindiği kadarıyla Davutoğlu’nun öncülüğünde kurulan ve İslamî hassasiyetlerle bilim sanat yapmaya çalışan bir vakıf. Gördüğüm kadarıyla çevreleri de geniş. Felsefeciler var, fıkıhçılar, tefsirciler, yazarlar, düşünürler var. Var oğlu var. Kendi halinde bir şeyler yapıyordu bu vakıf. Ağa’nın önünde el bağlamayınca gözünün yaşına bakılmayıp el konuldu.
Bir zaman sonra da Prof. İhsan Fazlıoğlu’na “Sen buraya kayyım ol” denildiğini duyduk. O da, “Bu görevi kabul etmem demiyorum et(e)mem,” dedi twitter’dan. Artık ne demeye geldiğini size bırakıyorum, her anlama geliyor çünkü. BİSAV’ın başına gelenler hakkında başka sesler de duyuldu. Görüş beyan eden sair âlim ulema izahtan çok bir homurdanmaya benzer açıklamalar yaptı.
Bir homurtu da olsa bu defa bir ses verme arzusu hissedildi dinibütünlerin nezdinde. Hak, dediler, homurdanırken; hukuk, vakıf malı, yetim, talebe, garip gureba filan. Mala çökmenin, onu gasp etmenin Kur’an’daki, sünnetteki acı karşılığından dem vurdular.
Vursunlar da..
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Demedi hiçbir BİSAV sevici dinibütün âlim ulema, “Sayısı belirsiz vakıf malı talan edildi, yok yere şahsi mülkiyetlere çöküldü” diye. Tepelerine en sağlam yiyicilerden kayyımlar deruhte edilen işyerleri hakkında “Ayıptır, günahtır. Bu işlerin göstermelik bile olsa bir muhakemesi yapılmadı, avukatı görülmedi hâkimi konuşmadı” diye bir sözleri işitilmedi. Ama sakalları güzel kiminin, kimi iyi Kur’an okuyorlar, yakasız İran gömlekleri giyip hassasiyet gösteriyor kimi. Düşüncenin değil de düşünmenin yolundan gidiyor. O yüzden Heidegger bile gelse bulamaz gittikleri yolu. Ahir zamanın yol açıcısı her biri. İslam’ın en parlak beyinleri geçecek açtıkları yoldan. Hatta geçiyor bile. Öyle diyorlar da yukarıda saydıklarımı demiyorlar.
Geçenlerde ilkokulda okuyan sevimli bir kızımız. Matematikte bir alanda dünya birincisi oldu. Eğitimin hali ortada. Ne öğretmen ne idareci ne de veli ümitli gidişattan. Bu küçük kızımız zor günde bir su serpti dertli gönüllere. Eğitim sevicileri, talim terbiye âşıkları, Türk’ün başarısıyla gurur duyucular sevindi de sevindi. Yazdı da yazdı. Övdü de övdü.
Övsünler de..
Demedi hiç biri “Ülkenin dünya yarışmalarında gelmiş geçmiş en başarılı okulu Yamanlar Lisesi’nin tabelalarını balyozlarla neden kırıldı” diye. “O kütüphanelere, o laboratuarlara, o dersliklere kimler dolduruldu” diye iki kelam edemedi. “Madem ilimin, başarının peşinden koşuyordunuz. Bu okullar kötüydü, sınavlarda haksızlık yapmışlardı. Ey âlemin geçmiş ve gelecek en büyük gaspçıları, çökücüleri ve talancıları! Önünüze konmayan imkân kalmadı. Çaldığınız okullardan bugüne kadar kimi çıkardınız? Hangi başarıda adınız okundu? Hangi eksik sizin sayenizde tamam oldu? İlim adına, irfan adına, ilmin kapısı Ali’nin aşkı adına! Sizler, sizler ey ahir zamanın boşa nutuk atıcıları! Sinek kadar yaraya merhem olabilecek bir söz söyleyebildiniz mi? Varsa şu millet adına bir dirhem iyiliğiniz çıkın ve gösterin…” dense yeri değil mi?
Diyarbakır’da bir genç çocuk inşaatlarda türkü söylüyormuş. Zülfü Livaneli de beğenmiş çocuğun sesini, sahip çıkmış. “Benim bir konserim var oralarda” demiş. “Gel birlikte söyleyelim.” Kendine yakışanı yapmış Livaneli, iyi demiş.
Doğru demiş de..
“Sekiz yaşında kanserli bir çocuk var” diye yazdılar Livaneli’nin çağrısının altına. “Bu çocuk ölüyor. Anasına uyduruktan bir yasak çıkarmışlar. Oğlunu yurt dışına çıkıp tedavi ettiremiyor bu ana. Onda sahip çıksan. Sanatçısın hassasiyetin vardır, solcusun da zorda olana yardımdan bahsedersin, anlarsın halden” diye.
Baktım bir ses gelmedi Livaneli’den. Livaneli ve dostları yoğun adamlar. Konserlerde solcu arkadaşlarıyla Nazım’ın resmi altında ‘karlı kayın ormanlarında yürüyorlar’ bir yandan. Devrim şarkılarıyla yürekleri depreşiyor öte yandan. Ama ölen bir çocuğa sarı sıcak bir evin kapısını açan yok. Evladı eriyip giden bir ananın elini tutan yok. Ama güzel türkü söylüyorlar. İyi sanat yapıyorlar, iyi laf ediyorlar hem de en halisinden.
Manzara gider de gider ey okur. Ne oradan senin çığlığına bir ses veren var, ne buradan bir elini tutan. Ne beter bir yalnızlıkmış bu!Okunan kitapların, dinlenen sözlerin hitam bulduğu yer burası olmalı: Artık hiçbir kimse yok. Kurtarmaya bir el olmadığı gibi acıyı dinlemeye kulak, sızıya sahip çıkmaya bir vicdan yok. Sağdan gelenlerin sağ taraftan, soldan gelenlerin sol taraftan bir şeyler koparıp götürdüğü deme gelindi, dayanıldı. Susuz beyabanların kupkuru ağaçları gibi yalnızız şimdi.
Şu halde bile aymayıp “Dememiş miydik” diyor kimi, “Ağaç kökleri yiyeceksiniz. Su vereniniz olmayacak!”
Sanıyorlar ki, korkuttular hem de çok korkuttular. Oysa onların gözlerindeki sevgisizliği gördü insanlar. Yüreklerindeki çoraklığı gördü. Çocukları ölüme, kadınları zulme, bakıma muhtaç ihtiyarları yalnızlığa süren zalimliği gördü. Firavun’da, Nemrut’ta görmediğini gördü.
Alıp başını gidebilenler gitti. Gidemeyenler “Bırakın kardeşim, çekip gidelim” diyor nicedir. Kimi mezarı dahi kalsın istemiyor buralarda. Sorarım, korkmak mı bu yoksa sözün bittiğini görmek midir bu?
Söz bitti çoktan. Üç beş yaralı ve güzel insandan öte ses veren çıkmadı. Artık sesi bütün seslerin Duyanına, çaresizliği de Çaresizler Çaresine havale etmekten başka yol kalmadı:
Sana havale ediyoruz Allah’ım!
[Bedri Özdemir] 20.2.2020 [TR724]
Zirveyi golcüler şekillendirdi [Hasan Cücük]
Süper Lig’de 22. haftası geride kalırken, zirvenin şekillenmesinde golcüler başrol oynadı. Trabzonspor’un Norveçli forveti Alexander Sörloth attığı gollerle Karadeniz ekibinin 298 hafta sonra lider olmasını sağlayan isim oldu. Son haftalarda kazandığı üst üste maçlarla zirvede yerini sağlama alan Galatasaray’da parlayan isim ise Adem Büyük oldu. Vedat Muriqi’in durduğu son haftalarda ise Fenerbahçe düşüşe geçti.
Trabzonspor evinde lider Sivasspor’u yenerken, yine Norveçli forveti Alexander Sörloth sahnedeydi. Karadeniz ekibi, 2010-11 sezonunundan sonra tam 298 hafta sonra liderlik koltuğuna oturmasında başrol oynayan Sörloth geride kalan 22 haftada 17 gole imza attı. Sezonun ilk devresinde beklentilerin altında kalan bir Galatasaray vardı. Yarışta geriye düşmesinin en önemli sebebi; gol ayaklarının suskunluğuydu. Dünyaca ünlü forvet Radamel Falcao, uzun süren sakatlıklarından dolayı ilk devre golcü kimliğini konuşturamadı. Sakatlığından dolayı fiziksel olarak arkadaşlarından geride kalan Falcao’nun yanı sıra Rumen forvet Florin Andone’nin uzun süreli sakatlığının da eklenmesi, Galatasaray’ı ilk yarıda zirveden uzaklaştırdı. Sezonun ikinci devresinde Galatasaray oynadığı 5 maçı da kazanırken, sahneye çıkan isim Adem Büyük oldu. Sarı-kırmızılıların ligde oynadığı son 4 maçta (Konyaspor, Kayserispor, Kasımpaşa ve Yeni Malatyaspor) rakip ağları 5 kez sarsan Adem Büyük, takımının zirve yarışında iddialı konuma gelmesinde önemli rol oynadı.
Muriqi atıyor, Fenerbahçe kaybetmiyordu. Son haftalarda Kosovalı forvet suskunluğa bürününce, sarı-lacivertli ekibin de puan kayıpları peş peşe gelmeye başladı. Vedat Muriqi, son 3 maçta gol atmayı başaramadı. Muriqi’in gol orucuna başladığı son 3 maçta Fenerbahçe sadece 1 puan aldı. Sarı-lacivertlilerin, ikinci yarının başında Gaziantep FK ve Başakşehir’i 2-0 yendiği maçlarda ise Kosovalı golcü fileleri havalandırmıştı. 25 yaşındaki oyuncu, bu sezon sarı-lacivertli formayla 12 gol atmayı başardı.
Cuma ginü birbirlerine rakip olacak Sivasspor ve Alanyaspor’un zirve yürüşünde belirleyici isimler forveti oldu. Alanyaspor’da Papiss Cisse, Sivasspor’da ise Mustapha Yatabare’nin bu sezonki performansları, takımlarının zirve yarışına tutunmasında önemli rol oynadı. Uzun süre ligde liderlik koltuğunda oturan Sivas ekibinin golcüsü Yatabare bu sezon 10, Cisse ise 16 gol kaydetti. Cisse, ligde 4 penaltıyı kaçırmamış olsaydı, gol sayısı 20 olacaktı.
Türkiye kariyerine Göztepe formasıyla merhaba deyip Konyaspor’la devam eden Adis Jahovic bu sezonda gollerini sıralamaya devam ediyor. Sezonun ilk yarısında Yeni Malatyaspor, ikinci yarısı itibarıyla da Antalyaspor forması giyen Adis Jahovic, performansıyla göz dolduran isimler arasında. Yeni Malatyaspor formasıyla ilk yarıda 11 gol bularak takımının en etkili ismi olan Makedon golcü, devre arasında transfer olduğu Antalyaspor adına rakip fileleri 2 kez havalandırmayı başarırken, kırmızı-beyazlıların küme düşme hattının üzerine çıkmasına katkı sağladı. Jahovic kaydettiği 13 golle, gol krallığı yarışında Alexander Sörloth ve Papiss Cisse’nin ardından 3. durumda yer alıyor.
Süper Lig’in gediklilerinden Rumen Bogdan Stancu, kariyerinin en başarılı sezonuna imza atıyor. Hamza Hamzaoğlu’nun gelmesiyle yükselişe geçen Gençlerbirliği’nde Stancu 12 golle puanlara katkı sağladı. Okan Buruk yönetiminde zirveye yerleşen Başakşehir’de ise Enzo Crivelli 9, Demba Ba ise 7 gole imza atarken, turuncu-lacivertliler 2 golcüsünden 16 gol katkısı aldı.
[Hasan Cücük] 20.2.2020 [TR724]
Trabzonspor evinde lider Sivasspor’u yenerken, yine Norveçli forveti Alexander Sörloth sahnedeydi. Karadeniz ekibi, 2010-11 sezonunundan sonra tam 298 hafta sonra liderlik koltuğuna oturmasında başrol oynayan Sörloth geride kalan 22 haftada 17 gole imza attı. Sezonun ilk devresinde beklentilerin altında kalan bir Galatasaray vardı. Yarışta geriye düşmesinin en önemli sebebi; gol ayaklarının suskunluğuydu. Dünyaca ünlü forvet Radamel Falcao, uzun süren sakatlıklarından dolayı ilk devre golcü kimliğini konuşturamadı. Sakatlığından dolayı fiziksel olarak arkadaşlarından geride kalan Falcao’nun yanı sıra Rumen forvet Florin Andone’nin uzun süreli sakatlığının da eklenmesi, Galatasaray’ı ilk yarıda zirveden uzaklaştırdı. Sezonun ikinci devresinde Galatasaray oynadığı 5 maçı da kazanırken, sahneye çıkan isim Adem Büyük oldu. Sarı-kırmızılıların ligde oynadığı son 4 maçta (Konyaspor, Kayserispor, Kasımpaşa ve Yeni Malatyaspor) rakip ağları 5 kez sarsan Adem Büyük, takımının zirve yarışında iddialı konuma gelmesinde önemli rol oynadı.
Muriqi atıyor, Fenerbahçe kaybetmiyordu. Son haftalarda Kosovalı forvet suskunluğa bürününce, sarı-lacivertli ekibin de puan kayıpları peş peşe gelmeye başladı. Vedat Muriqi, son 3 maçta gol atmayı başaramadı. Muriqi’in gol orucuna başladığı son 3 maçta Fenerbahçe sadece 1 puan aldı. Sarı-lacivertlilerin, ikinci yarının başında Gaziantep FK ve Başakşehir’i 2-0 yendiği maçlarda ise Kosovalı golcü fileleri havalandırmıştı. 25 yaşındaki oyuncu, bu sezon sarı-lacivertli formayla 12 gol atmayı başardı.
Cuma ginü birbirlerine rakip olacak Sivasspor ve Alanyaspor’un zirve yürüşünde belirleyici isimler forveti oldu. Alanyaspor’da Papiss Cisse, Sivasspor’da ise Mustapha Yatabare’nin bu sezonki performansları, takımlarının zirve yarışına tutunmasında önemli rol oynadı. Uzun süre ligde liderlik koltuğunda oturan Sivas ekibinin golcüsü Yatabare bu sezon 10, Cisse ise 16 gol kaydetti. Cisse, ligde 4 penaltıyı kaçırmamış olsaydı, gol sayısı 20 olacaktı.
Türkiye kariyerine Göztepe formasıyla merhaba deyip Konyaspor’la devam eden Adis Jahovic bu sezonda gollerini sıralamaya devam ediyor. Sezonun ilk yarısında Yeni Malatyaspor, ikinci yarısı itibarıyla da Antalyaspor forması giyen Adis Jahovic, performansıyla göz dolduran isimler arasında. Yeni Malatyaspor formasıyla ilk yarıda 11 gol bularak takımının en etkili ismi olan Makedon golcü, devre arasında transfer olduğu Antalyaspor adına rakip fileleri 2 kez havalandırmayı başarırken, kırmızı-beyazlıların küme düşme hattının üzerine çıkmasına katkı sağladı. Jahovic kaydettiği 13 golle, gol krallığı yarışında Alexander Sörloth ve Papiss Cisse’nin ardından 3. durumda yer alıyor.
Süper Lig’in gediklilerinden Rumen Bogdan Stancu, kariyerinin en başarılı sezonuna imza atıyor. Hamza Hamzaoğlu’nun gelmesiyle yükselişe geçen Gençlerbirliği’nde Stancu 12 golle puanlara katkı sağladı. Okan Buruk yönetiminde zirveye yerleşen Başakşehir’de ise Enzo Crivelli 9, Demba Ba ise 7 gole imza atarken, turuncu-lacivertliler 2 golcüsünden 16 gol katkısı aldı.
[Hasan Cücük] 20.2.2020 [TR724]
Müzakereli, analitik ve terkipçi bir okuma… [Prof. Dr. Osman Şahin]
Fethullah Gülen Hocaefendi, bir halka teşkil edip aralarında müzakerede bulunan insanların rahmet-i ilahîyle sarılıp sarmalanacağını ve koruma altına alınacağına dair Allah Rasülü’nün (sav) müjdesini nazara verdikten sonra, Allah’ın inayet ve lütfuyla, mürşit ve rehberlerin, müzakere vesilesiyle, hemen her müşkili hal yoluna koyacak, her probleme çözüm üretecek, her soruya cevap verecek bir seviyeye ulaştırılmaları gerektiğine dikkat çekmektedirler. Maalesef günümüzde toplum böyle bir okuma tarzından mahrum bulunmaktadır. Kur’ân’ı Kerim dahi böyle bir ülfetin, ünsiyetin ve sathîliğin kurbanı olmuştur.
Hocaefendi Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın hakikatlerini bu çağda bize aksettiren zatın eserlerine karşı da aynı körlüğün yaşandığını “İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma” başlıklı Kırık Testi’de ifade etmektedirler: “Sabahleyin o eserlerden birini elimize alıp günün mutad dersini yapmak, onu anlama adına yeterli değildir. Esas olan, o zatın eserlerinde serdettiği fikir ve düşüncelerin incelik ve nüktelerini görme ve onları başka yerlerle karşılaştırmalar yapmak suretiyle anlamaya çalışmaktır. Meselâ “İmam Gazzâlî Hazretleri şu mevzuda şöyle demiş, ama Hz. Pîr-i Mugân, Şem-i Taban bu meseleye daha farklı yaklaşmıştır.” diyebilecek ölçüde mukayeseli okumalar yapabilmeli ve yeni bir okuma sistemi geliştirmeliyiz. Bir düşünün, bu asar-ı bergüzide, ilk duyduğunuz dönemde içinizde nasıl bir heyecan uyarmış, size nasıl bir sahabe ruhu telkin etmiş, sizi nasıl tetiklemiş ve harekete geçirmişti? Fakat ne oldu da, o eserler, sonradan âdet kabilinden okumalara dönüştü? Hâlbuki ekmek ve su gibi ihtiyaç duyulan bu eserler farklı bakış açılarıyla daha derinden ele alınmalı, hatta sadece o zatın ifade ettikleriyle yetinmeyip onun gösterdiği ufukları da yakalamaya çalışmalı; çalışıp analitik ve terkipçi bir okuma gerçekleştirilmeliydi.”
Yazının devamında, günümüzde cemaat olarak yaşadığımız problemlerin temel sebepleri ele alınmaktadır: “İşte hendesî genişlemeye mukabil bu usûl ve bu enginlikte eserleri okuyup yolumuzu aydınlatacak rehber ve mürşitlere ihtiyaç vardır. Yoksa riyazî durumla iktifa ettiğimiz takdirde, ciddi bir beslenme olmadığı için pek çok arıza zuhur edebilir. Zaten zaman zaman ortaya çıkan arızalar da esasen öze ve kendi değerlerimizi keşfe yönelik ciddi bir okuma gayretinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Şeklîlik ve sûrîlikte kalma, sadece kışırda dolaşıp durma, bu gibi problemlerin altında yatan temel saiklerdir.”
Hizmet hareketi yaşadığı çok hızlı büyümesine mukabil bu büyümenin sağlıklı olması için gerekli olan yeterli donanıma sahip rehberleri ve mürşitleri yetiştirememiştir. Kemmi (sayısal) büyüme olmuş ama keyfiyette aynı büyüme gerçekleştirilememiştir. Rehberler öz ve kendi değerlerini anlamaya matuf doğru ve ciddi okumalar yapamadıklarından dolayı, önemli problemlerin yaşanmasına yol açmışlardır.
Bir müzakere konusu: “O halde bu yeni seferberlik ruhu adına neler yapılması gerekir?”
Bu sorunun cevabını aynı yazıdaki Hocaefendi’nin beyanlarında takip edelim. Bunlar üzerinde ciddi müzakerelerde bulunarak bir yol haritası oluşturmaya çalışmamız gerekmektedir: “İşte toplum olarak bugün biz, ister Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, ister Sünnet-i Sahiha, isterse onların çağımıza göre hususi mahiyette tefsir ve izahının yapıldığı eserleri yeniden ele alarak sindire sindire, yedire yedire tabiatının bir yanı hâline getirmiş mürşit ve rehberlere muhtacız. Yoksa bir taraftan açılma son hızıyla gerçekleşirken, diğer taraftan hiç beklenmedik şekilde elli yerde elli tane farklı problemle karşılaşırsınız. Bu defa o problemleri nasıl çözeceğinizi düşünür, onlarla enerjinizi tüketir ve belki de pek çoğunu çözmeye muktedir olamazsınız.”
Mürşit ve rehberlerin temel kaynakları derinlemesine okuyup anlamalarına ve bu hususları benimseyerek, hazmederek hayatlarına mal etmelerine çok ihtiyaç bulunmaktadır. Eda edilmekte olan hizmetler bu beslenmeye engel olmamalıdırlar. Süreç öncesinde, hizmette önde koşturanlardan önemli sayıda insanın, bu beslenmeyi ihmal ettikleri ve bunları hayatlarına tatbik etme hususunda yetersiz kaldıkları görülmektedir. Bu mürşit ve rehberlerdeki yetersizlikler, Kur’an’i ve Nebev-i usullere ve hizmet prensiplerine uygun olarak hareket edilmemesine yol açmış ve haliyle de çok önemli arızaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilmişlerdir.
En önemli mesele insan yetiştirmektir…
Hocaefendi tarih boyu, yetişmemiş insanların hep problem çıkardıklarına dikkat çekerek şu örneği vermektedirler: “Binlerce Haricî bir araya toplanıp kendilerince bazı iddialarda bulunmuşlardır. Ümmetin allamesi unvanıyla serfiraz İbn Abbas Hazretleri onların yanına gidip “Siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz ancak mesele şu şekildedir” dediğinde içlerinden yüzlercesi, “Allah Allah! Biz bu meseleyi hiç böyle anlamamıştık!” cevabını vermişlerdir. Belki bunların içinde her gün yüz rekât namaz kılan, üç günde bir Kur’ân-ı Kerim’i hatmeden insanlar vardı. Fakat aynı insanlar Hz. Ali, Hz. Muaviye, Hz. Amr b. As.. gibi sahabe efendilerimize küfür isnadında bulunabiliyorlardı.”
Hariciler, o kadar ibadetlerine ve Kur’an tilavet etmelerine rağmen, Kur’an’a, hadise ve Siyer-i Nebevi’ye etraflıca muttali olan sahabe efendilerimizin (r.anhum) anladıkları gibi hakikatleri anlayamamış ve çok büyük problemlere yol açmışlardır. Günümüzde de hadiselere bütüncül bakamayan ve sadece ulaşabildikleri bir takım kuru ve yetersiz bilgilerden hareketle, bazı sahabe efendilerimize yakışıksız sözler söyleyenler ile Haricîlerin yaklaşımları ne kadar da benzerlik göstermektedir.
Yazının devamında buna yol açan temel problemin tespiti yapılmaktadır: “Zira şahıslar bilinmesi gerekli olan mevzuları doğru ve etraflıca bilmiyor ve o doğru bilgiye göre hareket etmiyorsa her zaman bir problem olarak ortaya çıkabilirler. Bu durumda kemiyet, keyfiyete rağmen bir gelişme kaydeder ve hafizanallah mesele öyle bir noktaya gelir ki, “Keşke bu ölçüde kemmî bir genişleme olmasaydı!” demek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla insanlara boşluk yaşatmamanız için bilmeniz gerekli olan hususları bilmeniz, yaşamanız gerekli olan şeyleri hayatınıza hayat kılmanız gerekir…”
Ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar…
Hocaefendi ayrıca yazıda, meseleler doğru sunulup, hakkıyla da temsil edildiği zaman problemlerin çözüme kavuşacağına vurgu yapmaktadırlar: “Dolayısıyla insanlar, tabiata mâl olmuş bu derinlik ve keyfiyete muttali olduklarında, bir cazibe-i kudsiyeye kapılmış gibi “Benim aradığım da işte buydu, tam aradığımı buldum!” diyeceklerdir. Hâsılı fikirlerin parlaklığı, revnakdarlığı ve meselelerin doğru sunulması yanında temsildeki cazibenin ayrı bir tesiri, ayrı bir derinliği vardır. Bu açıdan biz insanlık adına yeni bir seferberlik başlatırken, ruh dünyamız ve iç âlemimiz itibarıyla “vira bismillah” deyip yeni başlıyor gibi bir heyecanla işe koyulmalıyız.
Bu mefkûre, Hulusi Efendi, Hafız Ali ve Hüsrev Efendi temsili ölçüsünde temsil edildiği takdirde, bunu gören insanlar koşa koşa gelecek ve gelen kimse de geriye dönüp gitmeyecektir. Unutulmamalı ki, ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar. Yani “Niçin beyhude vakit kaybedeyim ki?” mülâhazasına giriyor ve uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla bu mevzuda bize düşen, kendimize ve heva u hevesimize rağmen, yaşatmak için yaşama, ölüp ölüp dirilme ve bir ömür boyu ölesiye bir ceht ve gayret ortaya koymak olmalıdır.”
Siyer-i Nebevi’den istifade etmeye vesile çok önemli bir hizmetin duyurusu…
Peygamber Yolu sitesinde, Efendimiz’in (sav) hayat-ı Seniye’lerinin her bir gününde yaşananlar ile ilgili yapılan tespitler istifademize sunulmaktadır. Allah (cc), bu değerli hazineden hakkıyla istifade etmeye bizleri muvaffak kılsın.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 20.2.2020 [TR724]
Hocaefendi Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın hakikatlerini bu çağda bize aksettiren zatın eserlerine karşı da aynı körlüğün yaşandığını “İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma” başlıklı Kırık Testi’de ifade etmektedirler: “Sabahleyin o eserlerden birini elimize alıp günün mutad dersini yapmak, onu anlama adına yeterli değildir. Esas olan, o zatın eserlerinde serdettiği fikir ve düşüncelerin incelik ve nüktelerini görme ve onları başka yerlerle karşılaştırmalar yapmak suretiyle anlamaya çalışmaktır. Meselâ “İmam Gazzâlî Hazretleri şu mevzuda şöyle demiş, ama Hz. Pîr-i Mugân, Şem-i Taban bu meseleye daha farklı yaklaşmıştır.” diyebilecek ölçüde mukayeseli okumalar yapabilmeli ve yeni bir okuma sistemi geliştirmeliyiz. Bir düşünün, bu asar-ı bergüzide, ilk duyduğunuz dönemde içinizde nasıl bir heyecan uyarmış, size nasıl bir sahabe ruhu telkin etmiş, sizi nasıl tetiklemiş ve harekete geçirmişti? Fakat ne oldu da, o eserler, sonradan âdet kabilinden okumalara dönüştü? Hâlbuki ekmek ve su gibi ihtiyaç duyulan bu eserler farklı bakış açılarıyla daha derinden ele alınmalı, hatta sadece o zatın ifade ettikleriyle yetinmeyip onun gösterdiği ufukları da yakalamaya çalışmalı; çalışıp analitik ve terkipçi bir okuma gerçekleştirilmeliydi.”
Yazının devamında, günümüzde cemaat olarak yaşadığımız problemlerin temel sebepleri ele alınmaktadır: “İşte hendesî genişlemeye mukabil bu usûl ve bu enginlikte eserleri okuyup yolumuzu aydınlatacak rehber ve mürşitlere ihtiyaç vardır. Yoksa riyazî durumla iktifa ettiğimiz takdirde, ciddi bir beslenme olmadığı için pek çok arıza zuhur edebilir. Zaten zaman zaman ortaya çıkan arızalar da esasen öze ve kendi değerlerimizi keşfe yönelik ciddi bir okuma gayretinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Şeklîlik ve sûrîlikte kalma, sadece kışırda dolaşıp durma, bu gibi problemlerin altında yatan temel saiklerdir.”
Hizmet hareketi yaşadığı çok hızlı büyümesine mukabil bu büyümenin sağlıklı olması için gerekli olan yeterli donanıma sahip rehberleri ve mürşitleri yetiştirememiştir. Kemmi (sayısal) büyüme olmuş ama keyfiyette aynı büyüme gerçekleştirilememiştir. Rehberler öz ve kendi değerlerini anlamaya matuf doğru ve ciddi okumalar yapamadıklarından dolayı, önemli problemlerin yaşanmasına yol açmışlardır.
Bir müzakere konusu: “O halde bu yeni seferberlik ruhu adına neler yapılması gerekir?”
Bu sorunun cevabını aynı yazıdaki Hocaefendi’nin beyanlarında takip edelim. Bunlar üzerinde ciddi müzakerelerde bulunarak bir yol haritası oluşturmaya çalışmamız gerekmektedir: “İşte toplum olarak bugün biz, ister Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, ister Sünnet-i Sahiha, isterse onların çağımıza göre hususi mahiyette tefsir ve izahının yapıldığı eserleri yeniden ele alarak sindire sindire, yedire yedire tabiatının bir yanı hâline getirmiş mürşit ve rehberlere muhtacız. Yoksa bir taraftan açılma son hızıyla gerçekleşirken, diğer taraftan hiç beklenmedik şekilde elli yerde elli tane farklı problemle karşılaşırsınız. Bu defa o problemleri nasıl çözeceğinizi düşünür, onlarla enerjinizi tüketir ve belki de pek çoğunu çözmeye muktedir olamazsınız.”
Mürşit ve rehberlerin temel kaynakları derinlemesine okuyup anlamalarına ve bu hususları benimseyerek, hazmederek hayatlarına mal etmelerine çok ihtiyaç bulunmaktadır. Eda edilmekte olan hizmetler bu beslenmeye engel olmamalıdırlar. Süreç öncesinde, hizmette önde koşturanlardan önemli sayıda insanın, bu beslenmeyi ihmal ettikleri ve bunları hayatlarına tatbik etme hususunda yetersiz kaldıkları görülmektedir. Bu mürşit ve rehberlerdeki yetersizlikler, Kur’an’i ve Nebev-i usullere ve hizmet prensiplerine uygun olarak hareket edilmemesine yol açmış ve haliyle de çok önemli arızaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilmişlerdir.
En önemli mesele insan yetiştirmektir…
Hocaefendi tarih boyu, yetişmemiş insanların hep problem çıkardıklarına dikkat çekerek şu örneği vermektedirler: “Binlerce Haricî bir araya toplanıp kendilerince bazı iddialarda bulunmuşlardır. Ümmetin allamesi unvanıyla serfiraz İbn Abbas Hazretleri onların yanına gidip “Siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz ancak mesele şu şekildedir” dediğinde içlerinden yüzlercesi, “Allah Allah! Biz bu meseleyi hiç böyle anlamamıştık!” cevabını vermişlerdir. Belki bunların içinde her gün yüz rekât namaz kılan, üç günde bir Kur’ân-ı Kerim’i hatmeden insanlar vardı. Fakat aynı insanlar Hz. Ali, Hz. Muaviye, Hz. Amr b. As.. gibi sahabe efendilerimize küfür isnadında bulunabiliyorlardı.”
Hariciler, o kadar ibadetlerine ve Kur’an tilavet etmelerine rağmen, Kur’an’a, hadise ve Siyer-i Nebevi’ye etraflıca muttali olan sahabe efendilerimizin (r.anhum) anladıkları gibi hakikatleri anlayamamış ve çok büyük problemlere yol açmışlardır. Günümüzde de hadiselere bütüncül bakamayan ve sadece ulaşabildikleri bir takım kuru ve yetersiz bilgilerden hareketle, bazı sahabe efendilerimize yakışıksız sözler söyleyenler ile Haricîlerin yaklaşımları ne kadar da benzerlik göstermektedir.
Yazının devamında buna yol açan temel problemin tespiti yapılmaktadır: “Zira şahıslar bilinmesi gerekli olan mevzuları doğru ve etraflıca bilmiyor ve o doğru bilgiye göre hareket etmiyorsa her zaman bir problem olarak ortaya çıkabilirler. Bu durumda kemiyet, keyfiyete rağmen bir gelişme kaydeder ve hafizanallah mesele öyle bir noktaya gelir ki, “Keşke bu ölçüde kemmî bir genişleme olmasaydı!” demek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla insanlara boşluk yaşatmamanız için bilmeniz gerekli olan hususları bilmeniz, yaşamanız gerekli olan şeyleri hayatınıza hayat kılmanız gerekir…”
Ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar…
Hocaefendi ayrıca yazıda, meseleler doğru sunulup, hakkıyla da temsil edildiği zaman problemlerin çözüme kavuşacağına vurgu yapmaktadırlar: “Dolayısıyla insanlar, tabiata mâl olmuş bu derinlik ve keyfiyete muttali olduklarında, bir cazibe-i kudsiyeye kapılmış gibi “Benim aradığım da işte buydu, tam aradığımı buldum!” diyeceklerdir. Hâsılı fikirlerin parlaklığı, revnakdarlığı ve meselelerin doğru sunulması yanında temsildeki cazibenin ayrı bir tesiri, ayrı bir derinliği vardır. Bu açıdan biz insanlık adına yeni bir seferberlik başlatırken, ruh dünyamız ve iç âlemimiz itibarıyla “vira bismillah” deyip yeni başlıyor gibi bir heyecanla işe koyulmalıyız.
Bu mefkûre, Hulusi Efendi, Hafız Ali ve Hüsrev Efendi temsili ölçüsünde temsil edildiği takdirde, bunu gören insanlar koşa koşa gelecek ve gelen kimse de geriye dönüp gitmeyecektir. Unutulmamalı ki, ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar. Yani “Niçin beyhude vakit kaybedeyim ki?” mülâhazasına giriyor ve uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla bu mevzuda bize düşen, kendimize ve heva u hevesimize rağmen, yaşatmak için yaşama, ölüp ölüp dirilme ve bir ömür boyu ölesiye bir ceht ve gayret ortaya koymak olmalıdır.”
Siyer-i Nebevi’den istifade etmeye vesile çok önemli bir hizmetin duyurusu…
Peygamber Yolu sitesinde, Efendimiz’in (sav) hayat-ı Seniye’lerinin her bir gününde yaşananlar ile ilgili yapılan tespitler istifademize sunulmaktadır. Allah (cc), bu değerli hazineden hakkıyla istifade etmeye bizleri muvaffak kılsın.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 20.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
İslam Ceza Hukukuna hakim olan ilkeler (3) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
İslâm ceza hukukuna hâkim olan ilke ve prensipleri ele aldığımız ilk yazımızda masumiyet karinesiyle, şüpheden sanığın yararlanması üzerinde; ikinci yazımızda ise suçun şahsiliği, kanunsuz suç olamayacağı ve suç-ceza dengesi üzerinde durmuştuk. Genellik ilkesiyle kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Genellik (Tarafsızlık) İlkesi
Genellik ilkesi yargı önünde herkesin eşit olması, kanunların herkese eşit olarak uygulanması, imtiyaz ve ayrıcalıkların reddedilmesi, cezalandırmada adamına göre farklı muamele yapılmaması gibi anlamlara gelir. İslam gelmeden önce cahiliye toplumdan cezalar, mahkumun ait olduğu sosyal kesime göre değişiyordu. Eğer suçlu toplumun aristokrat kesiminden ise ya hafif cezayla geçiştiriliyor ya da hiç ceza almıyordu. Cezalar, toplumun alt kesiminden olan kimselere ise katlanarak uygulanıyordu.
Kur’ân-ı Kerim’de üstünlüğün ancak takva ile olduğu beyan buyrulur. Efendimiz (s.a.s), şu hadisleriyle Kur’ân’ın bu beyanını biraz daha açar: “Rabbiniz birdir. Siz Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arab’ın Arab olmayana, Arab olmayanın da Arab’a hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (Ebû Dâvud, Edeb 111) Allah Resûlü, başka bir hadislerinde ise insanları bir tarağın dişlerine benzeterek toplumdaki hiyerarşik yapılanmayı, imtiyaz ve üstünlükleri reddetmiş ve herkesin eşit olduğuna dikkat çekmiştir. (Kudâî, Müsnedü’ş-Şihab, 1/145)
Kur’ân’da yer alan, “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (en-Nisâ, 4/135) ayeti, şahıs ayrımı yapmaksızın herkese karşı adil olunmasını emreder.
Şu ayette ise kin ve düşmanlıkların adalete mani olmaması üzerinde durulur: “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (el-Mâide, 5/8)
Asr-ı Saadet’te yaşanan şu hâdise ise bu eşitlik düşüncesinin ceza hukukuna nasıl yansıdığını ve pratikte nasıl tatbik edildiğini gösterir: Soylu bir ailenin kızının hırsızlık yapmasını müteakip Allah Resûlü’nden (s.a.s) onun affedilmesi istenir. Fakat O, şu kararlı ve kesin ifadeleriyle bunu reddeder: “Ey insanlar, sizden öncekiler ancak ve ancak şu sebeple helak olmuşlardır: Aralarında şerefli biri hırsızlık ederse onu bağışlarlar. Zayıf olan çalarsa ona had tatbik ederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer kızım Fatıma hırsızlık ederse Muhammed mutlaka onun da elini kesecektir.” (Buhârî, Fedâilu’l-ashâb 18)
İslam uleması söz konusu naslardan hareketle cezaların uygulanması açısından en sade vatandaş ile devlet başkanı arasında dahi hiçbir farkın bulunmadığını belirtir. Bir kişinin dininin, dilinin, renginin, ırkının, servetinin, makam ve mevkiinin, onun haklı veya haksız olmasında, ceza almasında veya affedilmesine hiçbir etkisi yoktur. İkna edici somut kanıtlarla suçlu olduğu anlaşıldıktan sonra kim olursa olsun hak ettiği cezaya çarptırılır. İslam, hiç kimseye dokunulmazlık hakkı vermez ve hiç kimseyi ceza hukuku hükümlerinin dışında bırakmaz. Cezai ehliyeti olan herkesi ceza hükümlerine muhatap kılar.
Vatandaşların, kanun önünde herkesin eşit olduğunu ve mahkemelerin verdikleri hükümlerde taraf tutmadıklarını bilmeleri, hukuk ve adalete duyulan güveni artırır. Suçlu kim olursa olsun mutlaka cezasını bulacağı inancı, iktisadi veya siyasi gücü elinde tutanları dizginler. Onların zayıflara musallat olmasının, kanunları ihlal etmesinin, yolsuzluğa bulaşmasının önüne geçer. Kanunların caydırıcılık gücü artar.
Ne var ki günümüzün modern dünyasının henüz bu seviyeyi yakaladığı söylenemez. Eşitlik çok sözü edilen ve teoride çok önemseniyor gibi görülen bir kavram olsa da pratikteki uygulaması hiç de böyle değildir; kısıtlı ve sınırlı bir uygulama alanına sahiptir. Belirli şahıs ve zümrelerin dokunulmazlık zırhı altında âdeta bulundukları konum ve mevkileri suiistimal etmelerine fırsat tanınır. Arkası güçlü olan, iktidara yakın duran çevreler, aleyhlerinde açılan her türlü hukukî ve cezaî davadan bir şekilde sıyrılmanın ve aklanmanın yolunu bulur.
Yargı Bağımsızlığı
Genellik ilkesini tamamlayıcı olan diğer bir ilke de “yargı bağımsızlığı” ilkesidir. Yargının bağımsızlığı, hakimin hiçbir şahıs veya merciden emir almamasını, kararlarını hiçbir etki ve baskı altında kalmaksızın verebilmesini ifade eder. Yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybettiği bir devlette ne adaletten ne de hak ve hukuktan bahsedilemez.
İslam’a göre hakimin vereceği bütün kararları objektif deliller üzerine bina etmesi, hak ve adalet ilkesine bağlı kalması gerekir. İslam tarihinde de, devlet başkanlarının dahi hakimler karşısında yargılandığı göz önünde bulundurulacak olursa, yargının tamamıyla yürütmeden bağımsız olarak hüküm ve kararlarını verdiği anlaşılacaktır.
Hiç şüphesiz son yıllarda ülkemizde yargıya güvenin azalmasındaki en temel faktör de yargının, yürütmenin vesayetine girmesidir. AKP Genel Başkanvekili olan Numan Kurtulmuş’un, “Yargı kurum ve kuruluşları son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı makamına bağlıdır.” dediği bir yerde yargı bağımsızlığından söz edilmesi, özgürlüklerin ve temel insan haklarının korunabilmesi mümkün değildir.
Alenilik/Şeffaflık İlkesi
Yargılama usulüne dair yazılan fıkıh kitaplarının üzerinde durdukları önemli konulardan birisi, yargılamaların ve ceza infazlarının aleni yapılmasıdır. Nur sûresinde, uygulanan cezaya insanlardan bir topluluğun şahitlik yapması emredilir. (en-Nur, 24/2) Söz konusu ayet-i kerime her ne kadar zina suçu dolayısıyla nazil olmuşsa da, buradaki alenilik şartının bütün had cezaları için geçerli olduğu ifade edilir.
Ünlü Hanefi fakihi Cessas, söz konusu ayetin aleniliği emretmesinin hikmetiyle ilgili şöyle der: “Şari Teâlâ’nın buradaki maksadı, herhangi bir sayı belirtmekten ziyade toplumu cezanın infazından haberdar etmek, onların ders ve ibret almasını sağlamaktır. Bu “taife” öyle bir sayıda olmalıdır ki infaz haberi toplum içinde hemen yayılıp herkesin bundan haberi olsun ve aynı suç tekrar işlenmesin. Zira had cezaları caydırıcılık ve önleyicilik için konulmuştur.” (Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/344)
Gerek yargılama gerekse cezanın infazı esnasında uygun sayı ve nitelikte bir grubun hazır bulunması, cezaların caydırıcı olmasını temin edeceği gibi, aynı zamanda cezalandırmada ortaya çıkabilecek ihmalleri, işkence ve kötü muameleleri, yargısız infazları, hukuk dışına çıkılmasını vs. engeller. Alenilik şartının gerçekleşmesiyle yargılamayı yapan hakimler ile cezaların infazıyla görevli olan memurların da töhmet ve zan altında kalmasının önüne geçilmiş olur. Zira gizli yapılan sorgulamalar, gizli yürütülen duruşmalar, gizli icra edilen infazlar en azından şaibeden kurtulamaz.
Maalesef günümüzde bu konuda da çok sayıda suiistimallerin yaşandığı medyaya yansıyor. Özellikle işkence ve insanlık dışı muamelelerle ilgili iddia ve söylentilerin ardı arkası kesilmiyor. Özel sorgu odalarının, hücrelerin, işkence merkezlerinin yer aldığı bir yargılama sisteminde haksızlık ve zulümlerin önüne geçilmesi çok zordur. Failin yakalanmasından cezanın infazına kadar geçen bütün aşamalarda şeffaflık sağlanamadığı sürece, adaletin ayakta tutulabilmesi ve hakların korunabilmesi mümkün değildir.
Merhamet ve İnsanilik İlkesi (Mahkumların Haklarını Muhafaza)
İslam, bir taraftan mağdurların hak zayiatlarına engel olma ve kamusal menfaatleri koruma adına suçluların cezalandırılmasına çok önem vermiş; fakat diğer taraftan onların da haklarını unutmamış, onlara karşı yumuşak ve insanî davranılmasını tavsiye etmiş ve hak ettikleri cezanın dışında kötü muameleye maruz kalmamaları adına gerekli tedbirleri almıştır. Mahkumların, cezalandırmanın hiçbir aşamasında eza ve cefaya maruz bırakılmamaları adına son derece titizlik göstermiştir. Zira İslam asıl mücadelesini günahkar ve suçlulara karşı değil; suç ve günahlara karşı yürütmüştür.
Suçlu bir katil, cani, hırsız veya eşkıya da olsa neticede onur ve şerefi bulunan bir insandır. Herkes gibi onun da ailesi, eşi, dostu ve çevresi vardır. Kanı, malı ve ırzı dokunulmazdır. Her şeyden önce o, savunma hakkına ve adil yargılanma hakkına sahiptir. Yargılamanın olabildiğince seri yapılması ve davanın bir an önce hükme bağlanması da failin mağdur edilmemesi adına son derece önemlidir. Bunlar, sanığın, saygı duyulması ve yerine getirilmesi gereken en tabii ve insanî haklarıdır. Bu hakları kullanmasına hiçbir şekilde mani olunamaz. Zira bu durumda yargısız infaz yapılmış olur. Eğer adil bir yargılama neticesinde suçu sabit olursa ancak kanunda yer alan ceza tatbik edilebilir. Yargısız infaz yapılamaz; onur ve şerefini zedeleyici davranışlarda bulunulamaz; eziyet ve işkence edilemez.
İslam nazarında mücrim, doğru yoldan saptığı için elinden tutulup yeniden hidayet ve istikamete ulaşmasına yardım edilmesi gereken bir insandır; tahkir edilmesi ve aşağılanması gereken birisi değil. Nitekim bir seferinde had cezasına çarptırılan bir zaniye karşı, “Allah seni rezil u rüsvay etsin.” diyen kişilere karşı Efendimiz, “Böyle demeyiniz. Şeytana karşı ona yardım etmeyiniz! Bilakis Allah sana rahmet etsin deyiniz!” sözleriyle tepki vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 13/366) Efendimiz burada mücrime beddua değil, dua edilmesini tavsiye etmektedir.
Hatta Allah Resûlü (s.a.s) işledikleri suçlardan ötürü had cezasına çarptırılan kimselerle ilgili zihinlerde negatif bir algı kalmaması ve onların aleyhinde konuşulmaması adına onların güzel yönlerini zikretmiştir. Mesela bir seferinde içki içtiği için cezalandırılan bir Müslümana lanet okunduğunu duyan Allah Resûlü, “Ona lanet etmeyiniz. Allah’a yemin olsun ki o Allah ve Resûlü’nü sever.” buyurur. (Buharî, Hudûd 6) Başka bir seferinde yine had cezasına çarptırılan bir kadın hakkında Efendimiz (s.a.s) şunları söyler: “Gerçekten öyle bir tövbe etti ki şayet onun bu tövbesi Medine ahalisinden yetmiş kişi arasında paylaştırılsa hepsine yeterdi.” (Müslim, Hudud 24)
Başka bir rivayette Allah Resûlü (s.a.s) cezalandırılan bir kimse aleyhine iki sahabinin kendi aralarında kötü sözler sarf ettiğini duyar. Olayın üzerinden bir saat geçtikten sonra bir eşek ölüsüne rast gelirler. Efendimiz, bu ikisinin nerede olduğunu sorar. Onları karşısında görünce bineklerinden inip rastladıkları laşeden yemelerini söyler. Onların, “Ya Resûlellah, bunu kim yer ki!” demeleri üzerine asıl verilmesi gereken dersi verir ve şöyle buyurur: “Biraz önce kardeşiniz hakkında sarf ettiğiniz kötü sözler şundan yemenizden daha fenadır. Allah’a yemin ederim ki şu anda o, Cennet nehirlerinde sefa sürüyor.” (Ebû Dâvud, Hudûd 24)
Bu tür rivayetleri değerlendiren alimler, işlediği herhangi bir suçtan ötürü cezalandırılan kimseye lanet edilmesinin, onun aleyhinde kötü sözler sarf edilmesinin caiz olmadığı hükmünü çıkarır. Esasında bu tür tavır ve davranışlar, suçluların ıslah edilmesi ve uslandırılması şeklindeki cezalardan umulan faydaların da önüne geçecektir. Toplumun kendisini hakir gördüğünü ve aşağıladığını düşünen bir insanda terk edilme, yalnızlaştırılma ve topluma karşı nefret hisleri galip gelecek, bu da onun toplumdan uzaklaşmasına ve daha farklı suçlara yönelmesine sebep olacaktır.
Halbuki İslam, tövbeye çok önem vermiş, hata ve günah işleyen insanları sürekli tövbeye yönlendirmiştir. Çok sayıda ayet ve hadiste Cenab-ı Hakk’ın rahmeti öne çıkarılmıştır. Kullar ne kadar günah işlerse işlesin, pişman olup tövbeye yöneldikleri takdirde Allah’ın rahmet ve mağfiretiyle karşılaşacakları belirtilmiştir. Bu açıdan yanlış bir kısım söz ve davranışlarla haya perdesi yırtılmamalı, suç ve günah işleyen insanların geri dönmesi zorlaştırılmamalıdır. Bilakis yumuşaklıkla, güzellikle ve nasihatle ıslah-ı hâl etmelerine yardımcı olunmalıdır.
Bazı hükümlülerin içinde bulundukları şartlar gereği cezalarda ertelemeye veya hafifletmeye gidilmesi de insanî ilkelere son derece itina gösterilmesinin, hakkaniyet ve merhametin bir neticesidir. Mesela fakihlere göre, bedene yönelik bir cezaya çarptırılan failin hasta olması durumunda ceza ertelenir. Bunun gerekçesi de şöyle açıklanır: Hastalıkla cezanın birleşmesi mahkumun hak ettiğinden fazlasıyla cezalandırılması sonucunu doğurur veya onu hayatî tehlikeye atabilir. Bu durumda cezalandırmayla gözetilen amacın dışına çıkılmış olur.
Havanın çok sıcak veya soğuk olması da bedenî cezaların tehir edilmesi adına bir gerekçe görülmüştür. Fakihler bu tür hava şartlarında cezalandırmaya gidildiği takdirde failin normalden daha fazla zarar görebileceğini belirtmiş, bu yüzden hava koşulları normale dönünceye kadar beklenmesi gerektiğini hükme bağlamıştır.
Fıkıh kitaplarında kadının lohusa olması da ona uygulanacak bedenî cezanın ertelenmesi adına geçerli bir mazeret olarak görülür. Nitekim konuyla ilgili bir rivayette Efendimiz (s.a.s) kararlaştırılmış bir had cezasını infaz etmesi için Hz. Ali’yi görevlendirir. Fakat o, kadının lohusa olduğunu anlayınca ceza uygulamaktan vazgeçer ve gelip durumu Efendimiz’e bildirir. Efendimiz, öncelikle Hz. Ali’nin bu tavrını takdir eder, arkasından da kadının kanı kesilinceye kadar beklemesini söyler. (Müslim, Hudûd 34; Ebu Dâvud, Hudûd 34)
Hamile kadınlar için de benzer hükümler dile getirilir. Fakihlere göre mahkumun karnındaki çocuğa zarar verme ihtimali olan hiçbir ceza uygulanmaz.
Failin çok yaşlı olması durumunda ise ceza büsbütün terk edilmez fakat sembolik bir cezayla iktifa edilir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) zina eden zayıf ve yaşlı bir ihtiyara 100 celde yerine çok dallı bir ağaç parçasıyla bir defa vurulmasını yeterli görmüştür. (Ebû Dâvud, Hudûd 34)
Hz. Ömer’in kıtlık senesinde hırsızlık suçu için öngörülen cezaları düşürmesi ise muzdar durumda kalan kimselere had cezası tatbik edilemeyeceğine, cezaların takdiri esnasında “ızdırar halinin” ve “mücbir sebeplerin” bulunup bulunmadığının mutlaka araştırılması gerektiğine bir delil olarak gösterilir. Zira zaruretlerin haramları mübah kılacağı, pek çok ayetin hükmünden çıkarılmış genel bir fıkıh kaidesidir.
Had ve kısasın dışında kalan tazir cezalarında kanun yapıcıların veya hakimin takdir yetkisi olduğunu daha önce ifade etmiştik. Efendimiz’in (s.a.s), “Mürüvvet ve güzel ahlakıyla bilinen kimselerin hadler dışında kalan küçük hatalarını affedin.” (Ebû Dâvud, Hudûd 5) şeklindeki hadis-i şerif, tazir gerektiren küçük suçların değerlendirmesinde faillerin tabiatlarına, genel hal ve tavırlarına göre muamele edilmesi gerektiğini belirtir. Tazir cezalarında, ahlaksız ve sefih insanlarla, mürüvvet sahibi ve ahlaklı kimselere farklı muamele edilmesi, ceza vermekle elde edilmesi düşünülen fayda ve maslahatlarla ilgilidir.
İşkence Yasağı
Her ceza tabiatı itibarıyla suçluya belirli ölçüde acı ve ıstırap verir ve onu bir kısım yoksunluk ve mahrumiyetlere maruz bırakır. Aksi takdirde ceza, ceza olmaktan çıkar. Ne var ki ceza ile kötü muamele ve işkence birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Cezalar, kanunidir, suça denktir, sınırları bellidir ve çoğu zaman adaleti temsil eder. Suçlu ve mağdur açısından ve hatta topyekûn toplum fertleri açısından belirli hikmet ve maslahatlara binaen teşri kılınmıştır. Cezaların uygulanması suçluları ıslah eder, suçtan zarar görenlerin mağduriyetlerini giderir ve başkalarını da aynı suçu işlemekten alıkoyar.
Kötü muamele ve işkencede ise asıl maksat suçluya acı çektirmek ve ondan intikam almaktır. Bu yüzden doğrudan suçla bir alakası yoktur. Ortada bir suç bulunsa bile hak edilen cezanın çok ötesinde eziyet etme söz konusudur. İşkenceciler yaptıkları insanlık dışı davranışlarla kin ve öfke duygularını bastırır, suçlunun onur ve şahsiyetini zedelerler. Devletin ve yargı organlarının görevi, şüpheli veya suçlulara karşı şiddet kullanmak ve işkence uygulamak değildir; bilakis kanunlarda öngörülen cezaları tatbik etmektir.
Bu sebeple İslam, her çeşidiyle işkencenin karşısında durmuş, bırakalım işkenceyi mü’minlere verilecek her türlü eza ve cefanın dahi haram olduğunu bildirmiştir. “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya işte onlara Cehennem azabı var, yangın azabı var.” (el-Buruc, 85/10) “Mü’min erkek ve mü’min kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (el-Ahzâb, 33/58) ayet-i kerimeleri her türlü eziyet ve işkenceyi yasaklarken, işkencecilerin de kötü akıbetine dikkat çeker. Suçluların tahkir ve lanet edilmesi karşısında Allah Resûlü’nün nasıl gazaplandığı ve bunu yapanları sert ifadelerle ikaz ettiği üzerinde daha önce durmuştuk.
Bunların yanı sıra Allah Resûlü (s.a.s) bir taraftan “Allah’ın kullarına işkence etmeyiniz!” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 35/382) sözleriyle işkenceyi yasaklarken diğer yandan da, “Dünyada insanlara işkence edenlere Allah da ahirette azap eder.” (Müslim, Birr 117-119) sözleriyle işkencecileri bekleyen acı azabı haber verir.
Değil bir insana işkence etmek Allah Resûlü (s.a.s), “Kuduz bir köpek bile olsa işkence etmekten, organlarını kesmekten sakının.” buyurur. (Teberani, el-Mu’cemu’l-kebir, 1/97) İşkence konusunu daha önceki bir yazımızda detaylı olarak ele aldığımız için bu kadarıyla iktifa edelim.
Hasıl-ı kelam İslam ceza hukukunun hedef ve idealleri, ilke ve prensipleri, norm ve hükümleri en temelde adalet, maslahat, merhamet ve insanilik esaslarında dayanır ve fiiliyatta bunları gerçekleştirmeye çalışır. İslam’ın ceza hükümlerinde vahşetin, şiddetin, işkencenin, öç ve intikam hislerinin, insanlık dışı kötü muamelelerin, zulüm ve hak ihlallerinin yeri yoktur. Despotizm ve zorbalığı kendilerine ilke edinen iktidar sahipleri menfur emelleri uğruna bütün bu kötülükleri kanunlarla meşrulaştırmaya çalışsalar da, İslam nazarında bunlar günah, haram ve zulüm olarak kalmaya devam edecektir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 20.2.2020 [TR724]
Genellik (Tarafsızlık) İlkesi
Genellik ilkesi yargı önünde herkesin eşit olması, kanunların herkese eşit olarak uygulanması, imtiyaz ve ayrıcalıkların reddedilmesi, cezalandırmada adamına göre farklı muamele yapılmaması gibi anlamlara gelir. İslam gelmeden önce cahiliye toplumdan cezalar, mahkumun ait olduğu sosyal kesime göre değişiyordu. Eğer suçlu toplumun aristokrat kesiminden ise ya hafif cezayla geçiştiriliyor ya da hiç ceza almıyordu. Cezalar, toplumun alt kesiminden olan kimselere ise katlanarak uygulanıyordu.
Kur’ân-ı Kerim’de üstünlüğün ancak takva ile olduğu beyan buyrulur. Efendimiz (s.a.s), şu hadisleriyle Kur’ân’ın bu beyanını biraz daha açar: “Rabbiniz birdir. Siz Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arab’ın Arab olmayana, Arab olmayanın da Arab’a hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (Ebû Dâvud, Edeb 111) Allah Resûlü, başka bir hadislerinde ise insanları bir tarağın dişlerine benzeterek toplumdaki hiyerarşik yapılanmayı, imtiyaz ve üstünlükleri reddetmiş ve herkesin eşit olduğuna dikkat çekmiştir. (Kudâî, Müsnedü’ş-Şihab, 1/145)
Kur’ân’da yer alan, “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (en-Nisâ, 4/135) ayeti, şahıs ayrımı yapmaksızın herkese karşı adil olunmasını emreder.
Şu ayette ise kin ve düşmanlıkların adalete mani olmaması üzerinde durulur: “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun. Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (el-Mâide, 5/8)
Asr-ı Saadet’te yaşanan şu hâdise ise bu eşitlik düşüncesinin ceza hukukuna nasıl yansıdığını ve pratikte nasıl tatbik edildiğini gösterir: Soylu bir ailenin kızının hırsızlık yapmasını müteakip Allah Resûlü’nden (s.a.s) onun affedilmesi istenir. Fakat O, şu kararlı ve kesin ifadeleriyle bunu reddeder: “Ey insanlar, sizden öncekiler ancak ve ancak şu sebeple helak olmuşlardır: Aralarında şerefli biri hırsızlık ederse onu bağışlarlar. Zayıf olan çalarsa ona had tatbik ederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer kızım Fatıma hırsızlık ederse Muhammed mutlaka onun da elini kesecektir.” (Buhârî, Fedâilu’l-ashâb 18)
İslam uleması söz konusu naslardan hareketle cezaların uygulanması açısından en sade vatandaş ile devlet başkanı arasında dahi hiçbir farkın bulunmadığını belirtir. Bir kişinin dininin, dilinin, renginin, ırkının, servetinin, makam ve mevkiinin, onun haklı veya haksız olmasında, ceza almasında veya affedilmesine hiçbir etkisi yoktur. İkna edici somut kanıtlarla suçlu olduğu anlaşıldıktan sonra kim olursa olsun hak ettiği cezaya çarptırılır. İslam, hiç kimseye dokunulmazlık hakkı vermez ve hiç kimseyi ceza hukuku hükümlerinin dışında bırakmaz. Cezai ehliyeti olan herkesi ceza hükümlerine muhatap kılar.
Vatandaşların, kanun önünde herkesin eşit olduğunu ve mahkemelerin verdikleri hükümlerde taraf tutmadıklarını bilmeleri, hukuk ve adalete duyulan güveni artırır. Suçlu kim olursa olsun mutlaka cezasını bulacağı inancı, iktisadi veya siyasi gücü elinde tutanları dizginler. Onların zayıflara musallat olmasının, kanunları ihlal etmesinin, yolsuzluğa bulaşmasının önüne geçer. Kanunların caydırıcılık gücü artar.
Ne var ki günümüzün modern dünyasının henüz bu seviyeyi yakaladığı söylenemez. Eşitlik çok sözü edilen ve teoride çok önemseniyor gibi görülen bir kavram olsa da pratikteki uygulaması hiç de böyle değildir; kısıtlı ve sınırlı bir uygulama alanına sahiptir. Belirli şahıs ve zümrelerin dokunulmazlık zırhı altında âdeta bulundukları konum ve mevkileri suiistimal etmelerine fırsat tanınır. Arkası güçlü olan, iktidara yakın duran çevreler, aleyhlerinde açılan her türlü hukukî ve cezaî davadan bir şekilde sıyrılmanın ve aklanmanın yolunu bulur.
Yargı Bağımsızlığı
Genellik ilkesini tamamlayıcı olan diğer bir ilke de “yargı bağımsızlığı” ilkesidir. Yargının bağımsızlığı, hakimin hiçbir şahıs veya merciden emir almamasını, kararlarını hiçbir etki ve baskı altında kalmaksızın verebilmesini ifade eder. Yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybettiği bir devlette ne adaletten ne de hak ve hukuktan bahsedilemez.
İslam’a göre hakimin vereceği bütün kararları objektif deliller üzerine bina etmesi, hak ve adalet ilkesine bağlı kalması gerekir. İslam tarihinde de, devlet başkanlarının dahi hakimler karşısında yargılandığı göz önünde bulundurulacak olursa, yargının tamamıyla yürütmeden bağımsız olarak hüküm ve kararlarını verdiği anlaşılacaktır.
Hiç şüphesiz son yıllarda ülkemizde yargıya güvenin azalmasındaki en temel faktör de yargının, yürütmenin vesayetine girmesidir. AKP Genel Başkanvekili olan Numan Kurtulmuş’un, “Yargı kurum ve kuruluşları son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı makamına bağlıdır.” dediği bir yerde yargı bağımsızlığından söz edilmesi, özgürlüklerin ve temel insan haklarının korunabilmesi mümkün değildir.
Alenilik/Şeffaflık İlkesi
Yargılama usulüne dair yazılan fıkıh kitaplarının üzerinde durdukları önemli konulardan birisi, yargılamaların ve ceza infazlarının aleni yapılmasıdır. Nur sûresinde, uygulanan cezaya insanlardan bir topluluğun şahitlik yapması emredilir. (en-Nur, 24/2) Söz konusu ayet-i kerime her ne kadar zina suçu dolayısıyla nazil olmuşsa da, buradaki alenilik şartının bütün had cezaları için geçerli olduğu ifade edilir.
Ünlü Hanefi fakihi Cessas, söz konusu ayetin aleniliği emretmesinin hikmetiyle ilgili şöyle der: “Şari Teâlâ’nın buradaki maksadı, herhangi bir sayı belirtmekten ziyade toplumu cezanın infazından haberdar etmek, onların ders ve ibret almasını sağlamaktır. Bu “taife” öyle bir sayıda olmalıdır ki infaz haberi toplum içinde hemen yayılıp herkesin bundan haberi olsun ve aynı suç tekrar işlenmesin. Zira had cezaları caydırıcılık ve önleyicilik için konulmuştur.” (Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/344)
Gerek yargılama gerekse cezanın infazı esnasında uygun sayı ve nitelikte bir grubun hazır bulunması, cezaların caydırıcı olmasını temin edeceği gibi, aynı zamanda cezalandırmada ortaya çıkabilecek ihmalleri, işkence ve kötü muameleleri, yargısız infazları, hukuk dışına çıkılmasını vs. engeller. Alenilik şartının gerçekleşmesiyle yargılamayı yapan hakimler ile cezaların infazıyla görevli olan memurların da töhmet ve zan altında kalmasının önüne geçilmiş olur. Zira gizli yapılan sorgulamalar, gizli yürütülen duruşmalar, gizli icra edilen infazlar en azından şaibeden kurtulamaz.
Maalesef günümüzde bu konuda da çok sayıda suiistimallerin yaşandığı medyaya yansıyor. Özellikle işkence ve insanlık dışı muamelelerle ilgili iddia ve söylentilerin ardı arkası kesilmiyor. Özel sorgu odalarının, hücrelerin, işkence merkezlerinin yer aldığı bir yargılama sisteminde haksızlık ve zulümlerin önüne geçilmesi çok zordur. Failin yakalanmasından cezanın infazına kadar geçen bütün aşamalarda şeffaflık sağlanamadığı sürece, adaletin ayakta tutulabilmesi ve hakların korunabilmesi mümkün değildir.
Merhamet ve İnsanilik İlkesi (Mahkumların Haklarını Muhafaza)
İslam, bir taraftan mağdurların hak zayiatlarına engel olma ve kamusal menfaatleri koruma adına suçluların cezalandırılmasına çok önem vermiş; fakat diğer taraftan onların da haklarını unutmamış, onlara karşı yumuşak ve insanî davranılmasını tavsiye etmiş ve hak ettikleri cezanın dışında kötü muameleye maruz kalmamaları adına gerekli tedbirleri almıştır. Mahkumların, cezalandırmanın hiçbir aşamasında eza ve cefaya maruz bırakılmamaları adına son derece titizlik göstermiştir. Zira İslam asıl mücadelesini günahkar ve suçlulara karşı değil; suç ve günahlara karşı yürütmüştür.
Suçlu bir katil, cani, hırsız veya eşkıya da olsa neticede onur ve şerefi bulunan bir insandır. Herkes gibi onun da ailesi, eşi, dostu ve çevresi vardır. Kanı, malı ve ırzı dokunulmazdır. Her şeyden önce o, savunma hakkına ve adil yargılanma hakkına sahiptir. Yargılamanın olabildiğince seri yapılması ve davanın bir an önce hükme bağlanması da failin mağdur edilmemesi adına son derece önemlidir. Bunlar, sanığın, saygı duyulması ve yerine getirilmesi gereken en tabii ve insanî haklarıdır. Bu hakları kullanmasına hiçbir şekilde mani olunamaz. Zira bu durumda yargısız infaz yapılmış olur. Eğer adil bir yargılama neticesinde suçu sabit olursa ancak kanunda yer alan ceza tatbik edilebilir. Yargısız infaz yapılamaz; onur ve şerefini zedeleyici davranışlarda bulunulamaz; eziyet ve işkence edilemez.
İslam nazarında mücrim, doğru yoldan saptığı için elinden tutulup yeniden hidayet ve istikamete ulaşmasına yardım edilmesi gereken bir insandır; tahkir edilmesi ve aşağılanması gereken birisi değil. Nitekim bir seferinde had cezasına çarptırılan bir zaniye karşı, “Allah seni rezil u rüsvay etsin.” diyen kişilere karşı Efendimiz, “Böyle demeyiniz. Şeytana karşı ona yardım etmeyiniz! Bilakis Allah sana rahmet etsin deyiniz!” sözleriyle tepki vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 13/366) Efendimiz burada mücrime beddua değil, dua edilmesini tavsiye etmektedir.
Hatta Allah Resûlü (s.a.s) işledikleri suçlardan ötürü had cezasına çarptırılan kimselerle ilgili zihinlerde negatif bir algı kalmaması ve onların aleyhinde konuşulmaması adına onların güzel yönlerini zikretmiştir. Mesela bir seferinde içki içtiği için cezalandırılan bir Müslümana lanet okunduğunu duyan Allah Resûlü, “Ona lanet etmeyiniz. Allah’a yemin olsun ki o Allah ve Resûlü’nü sever.” buyurur. (Buharî, Hudûd 6) Başka bir seferinde yine had cezasına çarptırılan bir kadın hakkında Efendimiz (s.a.s) şunları söyler: “Gerçekten öyle bir tövbe etti ki şayet onun bu tövbesi Medine ahalisinden yetmiş kişi arasında paylaştırılsa hepsine yeterdi.” (Müslim, Hudud 24)
Başka bir rivayette Allah Resûlü (s.a.s) cezalandırılan bir kimse aleyhine iki sahabinin kendi aralarında kötü sözler sarf ettiğini duyar. Olayın üzerinden bir saat geçtikten sonra bir eşek ölüsüne rast gelirler. Efendimiz, bu ikisinin nerede olduğunu sorar. Onları karşısında görünce bineklerinden inip rastladıkları laşeden yemelerini söyler. Onların, “Ya Resûlellah, bunu kim yer ki!” demeleri üzerine asıl verilmesi gereken dersi verir ve şöyle buyurur: “Biraz önce kardeşiniz hakkında sarf ettiğiniz kötü sözler şundan yemenizden daha fenadır. Allah’a yemin ederim ki şu anda o, Cennet nehirlerinde sefa sürüyor.” (Ebû Dâvud, Hudûd 24)
Bu tür rivayetleri değerlendiren alimler, işlediği herhangi bir suçtan ötürü cezalandırılan kimseye lanet edilmesinin, onun aleyhinde kötü sözler sarf edilmesinin caiz olmadığı hükmünü çıkarır. Esasında bu tür tavır ve davranışlar, suçluların ıslah edilmesi ve uslandırılması şeklindeki cezalardan umulan faydaların da önüne geçecektir. Toplumun kendisini hakir gördüğünü ve aşağıladığını düşünen bir insanda terk edilme, yalnızlaştırılma ve topluma karşı nefret hisleri galip gelecek, bu da onun toplumdan uzaklaşmasına ve daha farklı suçlara yönelmesine sebep olacaktır.
Halbuki İslam, tövbeye çok önem vermiş, hata ve günah işleyen insanları sürekli tövbeye yönlendirmiştir. Çok sayıda ayet ve hadiste Cenab-ı Hakk’ın rahmeti öne çıkarılmıştır. Kullar ne kadar günah işlerse işlesin, pişman olup tövbeye yöneldikleri takdirde Allah’ın rahmet ve mağfiretiyle karşılaşacakları belirtilmiştir. Bu açıdan yanlış bir kısım söz ve davranışlarla haya perdesi yırtılmamalı, suç ve günah işleyen insanların geri dönmesi zorlaştırılmamalıdır. Bilakis yumuşaklıkla, güzellikle ve nasihatle ıslah-ı hâl etmelerine yardımcı olunmalıdır.
Bazı hükümlülerin içinde bulundukları şartlar gereği cezalarda ertelemeye veya hafifletmeye gidilmesi de insanî ilkelere son derece itina gösterilmesinin, hakkaniyet ve merhametin bir neticesidir. Mesela fakihlere göre, bedene yönelik bir cezaya çarptırılan failin hasta olması durumunda ceza ertelenir. Bunun gerekçesi de şöyle açıklanır: Hastalıkla cezanın birleşmesi mahkumun hak ettiğinden fazlasıyla cezalandırılması sonucunu doğurur veya onu hayatî tehlikeye atabilir. Bu durumda cezalandırmayla gözetilen amacın dışına çıkılmış olur.
Havanın çok sıcak veya soğuk olması da bedenî cezaların tehir edilmesi adına bir gerekçe görülmüştür. Fakihler bu tür hava şartlarında cezalandırmaya gidildiği takdirde failin normalden daha fazla zarar görebileceğini belirtmiş, bu yüzden hava koşulları normale dönünceye kadar beklenmesi gerektiğini hükme bağlamıştır.
Fıkıh kitaplarında kadının lohusa olması da ona uygulanacak bedenî cezanın ertelenmesi adına geçerli bir mazeret olarak görülür. Nitekim konuyla ilgili bir rivayette Efendimiz (s.a.s) kararlaştırılmış bir had cezasını infaz etmesi için Hz. Ali’yi görevlendirir. Fakat o, kadının lohusa olduğunu anlayınca ceza uygulamaktan vazgeçer ve gelip durumu Efendimiz’e bildirir. Efendimiz, öncelikle Hz. Ali’nin bu tavrını takdir eder, arkasından da kadının kanı kesilinceye kadar beklemesini söyler. (Müslim, Hudûd 34; Ebu Dâvud, Hudûd 34)
Hamile kadınlar için de benzer hükümler dile getirilir. Fakihlere göre mahkumun karnındaki çocuğa zarar verme ihtimali olan hiçbir ceza uygulanmaz.
Failin çok yaşlı olması durumunda ise ceza büsbütün terk edilmez fakat sembolik bir cezayla iktifa edilir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) zina eden zayıf ve yaşlı bir ihtiyara 100 celde yerine çok dallı bir ağaç parçasıyla bir defa vurulmasını yeterli görmüştür. (Ebû Dâvud, Hudûd 34)
Hz. Ömer’in kıtlık senesinde hırsızlık suçu için öngörülen cezaları düşürmesi ise muzdar durumda kalan kimselere had cezası tatbik edilemeyeceğine, cezaların takdiri esnasında “ızdırar halinin” ve “mücbir sebeplerin” bulunup bulunmadığının mutlaka araştırılması gerektiğine bir delil olarak gösterilir. Zira zaruretlerin haramları mübah kılacağı, pek çok ayetin hükmünden çıkarılmış genel bir fıkıh kaidesidir.
Had ve kısasın dışında kalan tazir cezalarında kanun yapıcıların veya hakimin takdir yetkisi olduğunu daha önce ifade etmiştik. Efendimiz’in (s.a.s), “Mürüvvet ve güzel ahlakıyla bilinen kimselerin hadler dışında kalan küçük hatalarını affedin.” (Ebû Dâvud, Hudûd 5) şeklindeki hadis-i şerif, tazir gerektiren küçük suçların değerlendirmesinde faillerin tabiatlarına, genel hal ve tavırlarına göre muamele edilmesi gerektiğini belirtir. Tazir cezalarında, ahlaksız ve sefih insanlarla, mürüvvet sahibi ve ahlaklı kimselere farklı muamele edilmesi, ceza vermekle elde edilmesi düşünülen fayda ve maslahatlarla ilgilidir.
İşkence Yasağı
Her ceza tabiatı itibarıyla suçluya belirli ölçüde acı ve ıstırap verir ve onu bir kısım yoksunluk ve mahrumiyetlere maruz bırakır. Aksi takdirde ceza, ceza olmaktan çıkar. Ne var ki ceza ile kötü muamele ve işkence birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Cezalar, kanunidir, suça denktir, sınırları bellidir ve çoğu zaman adaleti temsil eder. Suçlu ve mağdur açısından ve hatta topyekûn toplum fertleri açısından belirli hikmet ve maslahatlara binaen teşri kılınmıştır. Cezaların uygulanması suçluları ıslah eder, suçtan zarar görenlerin mağduriyetlerini giderir ve başkalarını da aynı suçu işlemekten alıkoyar.
Kötü muamele ve işkencede ise asıl maksat suçluya acı çektirmek ve ondan intikam almaktır. Bu yüzden doğrudan suçla bir alakası yoktur. Ortada bir suç bulunsa bile hak edilen cezanın çok ötesinde eziyet etme söz konusudur. İşkenceciler yaptıkları insanlık dışı davranışlarla kin ve öfke duygularını bastırır, suçlunun onur ve şahsiyetini zedelerler. Devletin ve yargı organlarının görevi, şüpheli veya suçlulara karşı şiddet kullanmak ve işkence uygulamak değildir; bilakis kanunlarda öngörülen cezaları tatbik etmektir.
Bu sebeple İslam, her çeşidiyle işkencenin karşısında durmuş, bırakalım işkenceyi mü’minlere verilecek her türlü eza ve cefanın dahi haram olduğunu bildirmiştir. “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya işte onlara Cehennem azabı var, yangın azabı var.” (el-Buruc, 85/10) “Mü’min erkek ve mü’min kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (el-Ahzâb, 33/58) ayet-i kerimeleri her türlü eziyet ve işkenceyi yasaklarken, işkencecilerin de kötü akıbetine dikkat çeker. Suçluların tahkir ve lanet edilmesi karşısında Allah Resûlü’nün nasıl gazaplandığı ve bunu yapanları sert ifadelerle ikaz ettiği üzerinde daha önce durmuştuk.
Bunların yanı sıra Allah Resûlü (s.a.s) bir taraftan “Allah’ın kullarına işkence etmeyiniz!” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 35/382) sözleriyle işkenceyi yasaklarken diğer yandan da, “Dünyada insanlara işkence edenlere Allah da ahirette azap eder.” (Müslim, Birr 117-119) sözleriyle işkencecileri bekleyen acı azabı haber verir.
Değil bir insana işkence etmek Allah Resûlü (s.a.s), “Kuduz bir köpek bile olsa işkence etmekten, organlarını kesmekten sakının.” buyurur. (Teberani, el-Mu’cemu’l-kebir, 1/97) İşkence konusunu daha önceki bir yazımızda detaylı olarak ele aldığımız için bu kadarıyla iktifa edelim.
Hasıl-ı kelam İslam ceza hukukunun hedef ve idealleri, ilke ve prensipleri, norm ve hükümleri en temelde adalet, maslahat, merhamet ve insanilik esaslarında dayanır ve fiiliyatta bunları gerçekleştirmeye çalışır. İslam’ın ceza hükümlerinde vahşetin, şiddetin, işkencenin, öç ve intikam hislerinin, insanlık dışı kötü muamelelerin, zulüm ve hak ihlallerinin yeri yoktur. Despotizm ve zorbalığı kendilerine ilke edinen iktidar sahipleri menfur emelleri uğruna bütün bu kötülükleri kanunlarla meşrulaştırmaya çalışsalar da, İslam nazarında bunlar günah, haram ve zulüm olarak kalmaya devam edecektir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 20.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
“Gezi” nedir, ne değildir? [Ramazan Faruk Güzel]
SORU VE CEVAPLARI İLE GEZİ EYLEMLERİ (1)
Yıllardır süren “Gezi Davaları”nda yeni bir sürece girildi.
Bu yazı dizisini hazırlamamıza sevk eden en önemli saik, Gezi iddianamesindeki yanlış bilgiler ve Gezi eylemlerinin hükümete karşı darbe olduğu iddiasının 5 yıl sonra savcılık tarafından da ilan edilmesiydi. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da çok fazla bilgi kirliliği mevcut. Bu konuda zihinlerdeki bilgileri berraklaştırmak için bu yazıyı kaleme aldık.
Bu 2 bölümlük yazı dizisi için uzun süredir üzerinde çalışmakta idik. O dosyanın ilk soruşturma aşamasında yer almış ve sonrasında ihraç olmuş savcılarına ulaşmaya çalıştık. Onlarla sosyal medya üzerinden yazışmaya çalıştık. Gezi Davası ile ilgili akılda kalan bazı soruları kendilerine yönelttik ve gelen cevapları özetleyip derleyerek bir dosyaya dönüştürdük. Belki de burada yazılan bazı bilgileri ilk defa duyuyor olacaksınız.
Beraat sonrası neler yaşandı?
İki yıldan fazla zamandır içeride tutulan Osman Kavala ve arkadaşlarının son duruşmasında sanıkların son savunmaları bile alınmadan apar topar tahliye ve beraat ettirildiler. Sonrasında da kıyamet koptu.
Sonradan öğrenildi ki beraat veren yargı mensupları hakkında soruşturma başlatılmış, tahliye ve beraata savcılık itiraz etmiş ve Kavala bu sefer de “15 Temmuz”dan içeriye alınmış oldu! Başsavcılıktan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Yargılama sonunda tahliyesine karar verilen sanık Mehmet Osman Kavala hakkında 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin Başsavcılığımızca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında TCK’nın 309. maddesi uyarınca ‘Anayasal Düzeni Bozmaya Teşebbüs’ suçundan ayrıca gözaltı kararı verilmiştir.”
Zaten bu beraat sonrasında da soruşturma ve yargılamaların arkasındaki gerçek irade olan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında net tavrını ortaya koymuş ve yargıya da talimatını/ duruşunu şöyle ifade etmişti:
“Bunlar masum bir ayaklanma hadisesi değildir… Bunlar ciddi anlamda Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı malum içerideydi, bir manevra ile onu dün beraat etmeye kalktılar… Her kim Gezi olaylarını masum bir çevre hareketi olarak tanımlıyorsa ya gafildir ya da taammüden bu ülkenin ve milletin düşmanıdır.”
Daha öncesinde Demirtaş’a ve Ahmet Altan’a da yaptıkları gibi Kavala’da aynı yöntemi uygulamış ve “hiç kimsenin güvende olmadığını”, “asıl güç sahibinin kim olduğunu” bir kez daha hatırlatmış oldular.
Yine Cemaat mi?
Her kritik davada olduğu gibi bu davada da söz yine Cemaat’e getirildi. Konu ile ilgili birçok kimse fikir beyan etti. En dikkat çekici olanı ise İstihbarat ile dirsek temasında olduğu söylenen gazeteci İsmail Saymaz idi ve de her kritik davada olduğu gibi burada da devreye girip şöyle bir algı operasyonu yapmıştı tweetinde:
“Fetullahçı Savcı Muammer Akkaş ve Emniyet Müdürü Nazmi Ardıç’ın hazırladığı uyduruk delillerle oluşturulmuş Gezi Parkı davası, olması gerektiği gibi, beraatle bitti. Hiçbir suçu olmadan 2 yıl 3 aydır tutuklu olan Osman Kavala tahliye edildi. Adalete sevinelim mi, üzülelim mi.”
HDP’nin eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı davalarda da benzer taktikler ve ayak oyunları yaşanmıştı. Bu insanları bu kadar zamandır içeride tutan iktidar sahipleri belli olmasına rağmen yıllar önce dosyada yer almış birkaç savcı üzerinden gidilip bütün sürecin sorumluları onlar gibi gösterilip iktidarı aklama, her olayda “Günah Keçisi” ilan edilmiş olan Cemaat’e bir vebal daha çıkarma yoluna gitmişlerdi.
Öncelikle söyleyelim ki; Saymaz’ın bahsettiği Kişiler 2014 yılından beri kamu görevi icra etmiyorlar.
Evet, Osman Kavala haksız yere 27 aydır tutuklu/ rehin idi… Fakat o dosyalarda ilk soruşturmayı yürüten hakimlerin/savcılar, “17/25 Soruşturması”nda da yer aldıkları için ihraç edileli 43 ayı geçmiş…
Ve illa da eleştirecekse Osman Kavala’yı tutuklayan, tutukluluğunun devamına karar veren hâkim savcılardır… Nitekim Osman Kavala’yı içeriye atan, içeride tutan, iddianamesini hazırlayan, 3 yılda 30 kez tutukluluğunu gözden geçirip uzatan, en az 100 kez yaptığı itirazı reddeden, tayini çıkan, yerine gelen ve itiraza bakan yüksek mahkeme üyeleri dahil yüzlerce hakim/savcı hala görevlerinin başında ve aralarında “cemaatçi” olduğu iddia edilen hiç kimse yok. (Nitekim savcılığın son açıklamasından da görülüyor ki iddianame 19.02.2019 tarihinde açılmış.)
Ve de Davayı açan savcıyı, AİHM kararına rağmen tahliye vermeyen hakimlerin ismini yazma cesareti göstermeyip; cevap verme imkanına sahip olmayan Emniyet görevlisi ile imkânı olduğu halde dava açmayan savcıyı hedef gösteren ilkesiz bir yaklaşım idi bu…
Ki “Gezi parkı” soruşturmasının hükümet direktifleri ile açıldığını Saymaz dahil herkes biliyor. Burada sorulması gereken soru şu olmalıydı: 2014 yılı C. Savcılarının bulamadığı neyi buldular da 3 sene sonra ve 3 yılı bulan tutuklama kararı verilebildiler?…
Peki neden bir anda karara çıkıldı?
Çünkü daha öncesinde AİHM, Kavala’nın başvurusu üzerine Türkiye’yi mahkûm ederken derhal tahliyesini istemişti. Ve AİHM’nin bu kararı, Kavala’nın tutuklanması üzerine yaptığı başvuruya dayanmıştı.
Mahkeme, davayı bir an önce (beraat ile) bitirerek AİHM kararını açığa düşürmüş ve Kavala ve arkadaşları ile ilgili bir “hüküm” vermekle AİHM kararını hükümsüz kılmış oldular. Sonra da başka bir dosya ile (15 Temmuz) kendisini tekrar içeriye almış ve oradan sürecini devam ettirmiş oldular…
Nitekim Selahattin Demirtaş’ın davasında da aynı süreç yaşanmıştı. Demirtaş ile ilgili AİHM kararı uygulanmamış, bu sırada istinaf mahkemesi Demirtaş’ın daha önce ceza aldığı davayı onamıştı. Böylece Demirtaş hükümlü hale gelmişti.
Gezi, darbe mi değil mi?
Şimdi başa dönelim.
Gezi parkı olayları üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen “Gezi eylemleri” ilk günlerde olduğu gibi hala canlılığını koruyor. İktidar çevreleri “Gezi Eylemleri”ni hükümete karşı darbe girişimi olduğunu iddia ederken, toplumun diğer kesimleri ise Gezi olaylarını, iktidarın antidemokratik ve hukuksuz uygulamalarına karşı bir isyanın sembolü olarak görülüyordu.
Gezi olaylarını yakından takip eden birisi olarak bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettik. (Olayın şahitlerinden yola çıkarak kaleme aldığımız daha önceki yazılarımıza göz atılabilir. Dolayısıyla da belli konuları tekrarlamak istemiyorum.)
Gezi Parkı’ndaki isyanın sebeplerinin ne olduğunu anlayabilmek için, ülkeyi (2013 yılı itibariyle) 11 yıldır yöneten AKP hükümetinin uygulamalarını, kendisinden olmayanları ötekileştirici politikalarını, daha önemlisi yönettiği ülkenin insanlarının isteklerini hiçe sayarak devamlı dayatmalarda bulunmasını görmek gerekiyordu.
Gezi Parkı eylemlerinden ne anlamamız gerekir?
Gezi Parkı Eylemleri, %40 gibi bir oy oranıyla iktidara gelen AKP iktidarının, 80 milyon ülke insanının iktidarı olması gerekirken, kendisine oy veren %40’ın iktidarı olma yolunu seçen ve kendisini eleştiren herkesi hain görme anlayışıyla hareket ederek acımasızca müdahale eden, ülkeyi dar oligark kadroya peşkeş çekilmesine karşı insanların sesini yükseltmesidir diyebiliriz.
Gezi Parkı’nda ne olduğunu görebilmek için AKP iktidarının politikalarına bakmak yeterlidir. İstanbul özelinde rant uğruna İstanbul’un beton şehre dönüştürülmesi, yeşil alanların imara açılması ve İstanbullunun nefes alma imkanlarının yok edilmesinde aramak gerekir. Gezi Parkı eylemleriyle toplumda ciddi bir reaksiyon oluşmuş, yanlış politikalara karşı biriken nefretin patlaması yaşanmıştır.
Taksim Meydanı ve çevresi zaten yeteri kadar betonlaşmaya terkedilmişti. Taksime gelen insanların oturup dinlenebilecekleri yeşil alan sadece Gezi Parkı kalmıştı. Gezi Parkı’nda iktidara ait İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin, Taksim Meydanı’nın yayalaştırılması ve Topçu Kışlası yapılması projesi adı altında Taksim de bulunan son yeşil alanı yok etmek istemesini, buna karşılık yeşil alanı, ağacı, parkı korumak isteyen sivil toplum örgütlerinin mücadelesini görüyoruz. Taksim meydanında kalan son yeşil alanı ağaçları keserek doğal dokuyu mahvetmek isteyen iktidar ile ağaca sahip çıkan kestirmek istemeyen ve engel olmak isteyenlerin mücadelesini görüyoruz.
Bu noktaya nasıl gelindi?
İktidar gezi parkını yok ederek Toplu Kışlasını neden yapmak istiyor?
Bu sorunun değişik sebepleri olabilir. İktidarın Toplu Kışlası’nı yapmakta ısrar etmesinin iki önemli sebebi olabilir:
1- İstanbul’un en önemli noktalarından olan Taksim, çevresinde bulunan lokanta, mağaza, otel, eğlence ve kültürel yerleriyle birlikte İstanbul’un en büyük turistik çekim merkezlerinden biridir. Taksim Meydanı, pek çok siyasi ve toplumsal olaya da ev sahipliği yapması nedeniyle değişik toplumsal gruplar için simge konumundadır. Taksime yapılacak toplu kışlası ve çevre düzenlemesi çalışmalarında ısrar edilmesinin sebeplerinden birisi “tamamen duygusal” olmasıydı. Gezi Parkı’na yapılacak Topçu kışlası yani alışveriş merkezleri, rezidanslarıyla çok ciddi rant kokuyordu. Hatta Topçu Kışlası başbakan tarafından ismi mahfuz birilerine vaat edildiğini dönemin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın açıklamalarından öğreniyoruz.
Nitekim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması konusu, Ocak 2013’ün ilk Bakanlar Kurulu toplantısında gündeme getirilmişti. O dönemde Kültür Bakanı olan Ertuğrul Günay’ın projeye karşı çıkması üzerine dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Ertuğrul Günay’a kendisine verilen dosyada inşaat şartlarının sağlandığını söyleyip “Ben bu binanın yapılacağını vadetmiştim.” dediğini aktarmasından ısrar edilmesinin sebebini anlıyoruz. Gezi Parkı ve çevresinde milyarlarca dolarlık rantlık mücadeleyi görüyoruz. Ne tarihi Topçu Kışlası ne de Taksim’in güzelleştirilmesi ve ne de çevre düzenlemesi kimsenin umurunda değildi. Kulağa hoş gelen bunun gibi söylemler, yolsuzluğun kılıfından ibaretti.
2- Diğer bir sebep ise, AKP iktidarında vücut bulmuş bulunan Siyasal İslamcı zihniyetin düşman olarak gördüğü laik kesimin en önemli merkezlerinden ve kalesi konumunda olduğunu düşündükleri Taksim’i “onlardan kurtarmak” istemeleriydi. Bu nedenle Refah Partisi’nin koalisyon ortağı olduğu dönemde başlayan “Taksim’e cami” tartışmalarının sebebi de buydu.
09.01.1995 tarihinde Refah Partisi genel başkanı ve Başbakan Necmeddin Erbakan’ın Taksime cami tartışmalarıyla ilgili olarak “Taksim‘e camiyi yapacağız. Hem de parkın içine yapacağız” sözleri bu çarpık zihniyetin ete kemiğe bürünmüş halini gösteriyordu.
Normal şartlarda Taksim’de küçük bir mescit vardı ve ihtiyacı karşılıyordu. Taksime cami tartışmaları zaruretten kaynaklanmıyordu. Siyasal İslamcıların Taksim’e cami yaparak, İstanbul’u yeniden fethedeceklerini düşünüyorlardı. Gezi Parkı’na yapılması planlanan topçu kışlasının, Taksim’e cami sloganının farklı bir versiyonuydu.
Aslında 1 Mayıs kutlamalarını Taksim’de yapmak isteyen sivil toplum örgütlerinin taleplerinin karşılanmaması da bu anlayıştan kaynaklanıyordu.
“Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’nın yeniden düzenlenmesi” tartışmaları ne zaman başladı?
Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi 16 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanarak kamuoyuna duyuruldu. Bu açıklama üzerine sivil toplum örgütleri tarafından Taksim Platformu kuruldu. Yani sivil toplum örgütleri tarafından kurulan Taksim Platformu, Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi nedeniyle eşzamanlı olarak kuruldu. Ekim 2011 tarihinde “Ayaklan İstanbul” isimli Facebook sayfası oluşturuldu.
Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi, Anıtlar Kurulu tarafından 4 Ocak 2012 tarihinde onaylandı. Projeye göre; Gezi Parkı’na inşa edilecek olan Topçu Kışlası’nın 3 katlı olacağı ve 28.900 metrekarelik inşaat alanına sahip olacağı anlaşıldı. Ancak projenin detayları kamuoyuna ısrarla açıklanmadı. Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası, Gezi Parkı’nın tescillenmesi için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvuruda bulunarak projeye karşı yasal mücadeleye başladı.
Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi’ne karşı 2 Mart 2012 tarihinde sendikalar, odalar, çevre örgütleri dernek ve vakıflar Taksim Dayanışması’nı geniş bir katılım ile kurdu. Toplumun ekseriyeti Taksim Projesi’ne karşı olduğunu, Taksim Dayanışması üyelerinin ve sivil toplum örgütlerinin ekseriyetinden anlıyoruz.
1 Haziran 2012 tarihinde Başbakan RTE’nin Topçu Kışlası’nın aslına uygun yapılacağını deklare ederek projeyi sahiplenmiş ve AKP hükümetinin projesi haline dönüştürerek sivil toplum örgütleri ve toplum ile mücadele yolunu seçmişti.
Sivil toplum örgütleri tarafından çeşitli protesto eylemleri düzenlemesine rağmen projeden geri adım atılmamıştı. Yukarıda açıkladığım üzere Topçu kışlasını yapmakta ısrarın sebebi, söylentilere göre; “RTE’nin Topçu Kışlası’nı birilerine vaat etmesinden” kaynaklanıyordu.
**
Yazımıza burada ara verelim.
Bir sonraki yazımızda ise “Gezi Olayları Nasıl Başladı?”, Gezi olaylarının dönüm noktası ne idi?”, “11 Haziran’da perde arkasında ne oldu?”, “Gezi soruşturmasını yürüten ve ilk gezi iddianamesini hazırlayan Muammer Akkaş’ın hazırladığı İddianame’ye göre eylemler nasıl provoke edilip kontrolden çıkarıldı?”, “Gezi ile ilgili ‘Ajanda’da neler vardı ve bu toplantıları kim organize etmişti?”, “SDP binasındaki bu toplantıları kim organize etti?”, “Her gün SDP binasına geldiği söylenen ‘Metin’ isimli şahıs kimdi ve İstihbarat ile ilintisi ne idi?”, “C. savcısı Muammer Akkaş bu “Metin”in peşine düştüğü için mi soruşturmadan alınmıştı?”… Ve daha fazlası bir sonraki yazımızda.
Görüşmek üzere…
[Ramazan Faruk Güzel] 20.2.2020 [TR724]
Yıllardır süren “Gezi Davaları”nda yeni bir sürece girildi.
Bu yazı dizisini hazırlamamıza sevk eden en önemli saik, Gezi iddianamesindeki yanlış bilgiler ve Gezi eylemlerinin hükümete karşı darbe olduğu iddiasının 5 yıl sonra savcılık tarafından da ilan edilmesiydi. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da çok fazla bilgi kirliliği mevcut. Bu konuda zihinlerdeki bilgileri berraklaştırmak için bu yazıyı kaleme aldık.
Bu 2 bölümlük yazı dizisi için uzun süredir üzerinde çalışmakta idik. O dosyanın ilk soruşturma aşamasında yer almış ve sonrasında ihraç olmuş savcılarına ulaşmaya çalıştık. Onlarla sosyal medya üzerinden yazışmaya çalıştık. Gezi Davası ile ilgili akılda kalan bazı soruları kendilerine yönelttik ve gelen cevapları özetleyip derleyerek bir dosyaya dönüştürdük. Belki de burada yazılan bazı bilgileri ilk defa duyuyor olacaksınız.
Beraat sonrası neler yaşandı?
İki yıldan fazla zamandır içeride tutulan Osman Kavala ve arkadaşlarının son duruşmasında sanıkların son savunmaları bile alınmadan apar topar tahliye ve beraat ettirildiler. Sonrasında da kıyamet koptu.
Sonradan öğrenildi ki beraat veren yargı mensupları hakkında soruşturma başlatılmış, tahliye ve beraata savcılık itiraz etmiş ve Kavala bu sefer de “15 Temmuz”dan içeriye alınmış oldu! Başsavcılıktan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Yargılama sonunda tahliyesine karar verilen sanık Mehmet Osman Kavala hakkında 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin Başsavcılığımızca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında TCK’nın 309. maddesi uyarınca ‘Anayasal Düzeni Bozmaya Teşebbüs’ suçundan ayrıca gözaltı kararı verilmiştir.”
Zaten bu beraat sonrasında da soruşturma ve yargılamaların arkasındaki gerçek irade olan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında net tavrını ortaya koymuş ve yargıya da talimatını/ duruşunu şöyle ifade etmişti:
“Bunlar masum bir ayaklanma hadisesi değildir… Bunlar ciddi anlamda Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı malum içerideydi, bir manevra ile onu dün beraat etmeye kalktılar… Her kim Gezi olaylarını masum bir çevre hareketi olarak tanımlıyorsa ya gafildir ya da taammüden bu ülkenin ve milletin düşmanıdır.”
Daha öncesinde Demirtaş’a ve Ahmet Altan’a da yaptıkları gibi Kavala’da aynı yöntemi uygulamış ve “hiç kimsenin güvende olmadığını”, “asıl güç sahibinin kim olduğunu” bir kez daha hatırlatmış oldular.
Yine Cemaat mi?
Her kritik davada olduğu gibi bu davada da söz yine Cemaat’e getirildi. Konu ile ilgili birçok kimse fikir beyan etti. En dikkat çekici olanı ise İstihbarat ile dirsek temasında olduğu söylenen gazeteci İsmail Saymaz idi ve de her kritik davada olduğu gibi burada da devreye girip şöyle bir algı operasyonu yapmıştı tweetinde:
“Fetullahçı Savcı Muammer Akkaş ve Emniyet Müdürü Nazmi Ardıç’ın hazırladığı uyduruk delillerle oluşturulmuş Gezi Parkı davası, olması gerektiği gibi, beraatle bitti. Hiçbir suçu olmadan 2 yıl 3 aydır tutuklu olan Osman Kavala tahliye edildi. Adalete sevinelim mi, üzülelim mi.”
HDP’nin eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı davalarda da benzer taktikler ve ayak oyunları yaşanmıştı. Bu insanları bu kadar zamandır içeride tutan iktidar sahipleri belli olmasına rağmen yıllar önce dosyada yer almış birkaç savcı üzerinden gidilip bütün sürecin sorumluları onlar gibi gösterilip iktidarı aklama, her olayda “Günah Keçisi” ilan edilmiş olan Cemaat’e bir vebal daha çıkarma yoluna gitmişlerdi.
Öncelikle söyleyelim ki; Saymaz’ın bahsettiği Kişiler 2014 yılından beri kamu görevi icra etmiyorlar.
Evet, Osman Kavala haksız yere 27 aydır tutuklu/ rehin idi… Fakat o dosyalarda ilk soruşturmayı yürüten hakimlerin/savcılar, “17/25 Soruşturması”nda da yer aldıkları için ihraç edileli 43 ayı geçmiş…
Ve illa da eleştirecekse Osman Kavala’yı tutuklayan, tutukluluğunun devamına karar veren hâkim savcılardır… Nitekim Osman Kavala’yı içeriye atan, içeride tutan, iddianamesini hazırlayan, 3 yılda 30 kez tutukluluğunu gözden geçirip uzatan, en az 100 kez yaptığı itirazı reddeden, tayini çıkan, yerine gelen ve itiraza bakan yüksek mahkeme üyeleri dahil yüzlerce hakim/savcı hala görevlerinin başında ve aralarında “cemaatçi” olduğu iddia edilen hiç kimse yok. (Nitekim savcılığın son açıklamasından da görülüyor ki iddianame 19.02.2019 tarihinde açılmış.)
Ve de Davayı açan savcıyı, AİHM kararına rağmen tahliye vermeyen hakimlerin ismini yazma cesareti göstermeyip; cevap verme imkanına sahip olmayan Emniyet görevlisi ile imkânı olduğu halde dava açmayan savcıyı hedef gösteren ilkesiz bir yaklaşım idi bu…
Ki “Gezi parkı” soruşturmasının hükümet direktifleri ile açıldığını Saymaz dahil herkes biliyor. Burada sorulması gereken soru şu olmalıydı: 2014 yılı C. Savcılarının bulamadığı neyi buldular da 3 sene sonra ve 3 yılı bulan tutuklama kararı verilebildiler?…
Peki neden bir anda karara çıkıldı?
Çünkü daha öncesinde AİHM, Kavala’nın başvurusu üzerine Türkiye’yi mahkûm ederken derhal tahliyesini istemişti. Ve AİHM’nin bu kararı, Kavala’nın tutuklanması üzerine yaptığı başvuruya dayanmıştı.
Mahkeme, davayı bir an önce (beraat ile) bitirerek AİHM kararını açığa düşürmüş ve Kavala ve arkadaşları ile ilgili bir “hüküm” vermekle AİHM kararını hükümsüz kılmış oldular. Sonra da başka bir dosya ile (15 Temmuz) kendisini tekrar içeriye almış ve oradan sürecini devam ettirmiş oldular…
Nitekim Selahattin Demirtaş’ın davasında da aynı süreç yaşanmıştı. Demirtaş ile ilgili AİHM kararı uygulanmamış, bu sırada istinaf mahkemesi Demirtaş’ın daha önce ceza aldığı davayı onamıştı. Böylece Demirtaş hükümlü hale gelmişti.
Gezi, darbe mi değil mi?
Şimdi başa dönelim.
Gezi parkı olayları üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen “Gezi eylemleri” ilk günlerde olduğu gibi hala canlılığını koruyor. İktidar çevreleri “Gezi Eylemleri”ni hükümete karşı darbe girişimi olduğunu iddia ederken, toplumun diğer kesimleri ise Gezi olaylarını, iktidarın antidemokratik ve hukuksuz uygulamalarına karşı bir isyanın sembolü olarak görülüyordu.
Gezi olaylarını yakından takip eden birisi olarak bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettik. (Olayın şahitlerinden yola çıkarak kaleme aldığımız daha önceki yazılarımıza göz atılabilir. Dolayısıyla da belli konuları tekrarlamak istemiyorum.)
Gezi Parkı’ndaki isyanın sebeplerinin ne olduğunu anlayabilmek için, ülkeyi (2013 yılı itibariyle) 11 yıldır yöneten AKP hükümetinin uygulamalarını, kendisinden olmayanları ötekileştirici politikalarını, daha önemlisi yönettiği ülkenin insanlarının isteklerini hiçe sayarak devamlı dayatmalarda bulunmasını görmek gerekiyordu.
Gezi Parkı eylemlerinden ne anlamamız gerekir?
Gezi Parkı Eylemleri, %40 gibi bir oy oranıyla iktidara gelen AKP iktidarının, 80 milyon ülke insanının iktidarı olması gerekirken, kendisine oy veren %40’ın iktidarı olma yolunu seçen ve kendisini eleştiren herkesi hain görme anlayışıyla hareket ederek acımasızca müdahale eden, ülkeyi dar oligark kadroya peşkeş çekilmesine karşı insanların sesini yükseltmesidir diyebiliriz.
Gezi Parkı’nda ne olduğunu görebilmek için AKP iktidarının politikalarına bakmak yeterlidir. İstanbul özelinde rant uğruna İstanbul’un beton şehre dönüştürülmesi, yeşil alanların imara açılması ve İstanbullunun nefes alma imkanlarının yok edilmesinde aramak gerekir. Gezi Parkı eylemleriyle toplumda ciddi bir reaksiyon oluşmuş, yanlış politikalara karşı biriken nefretin patlaması yaşanmıştır.
Taksim Meydanı ve çevresi zaten yeteri kadar betonlaşmaya terkedilmişti. Taksime gelen insanların oturup dinlenebilecekleri yeşil alan sadece Gezi Parkı kalmıştı. Gezi Parkı’nda iktidara ait İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin, Taksim Meydanı’nın yayalaştırılması ve Topçu Kışlası yapılması projesi adı altında Taksim de bulunan son yeşil alanı yok etmek istemesini, buna karşılık yeşil alanı, ağacı, parkı korumak isteyen sivil toplum örgütlerinin mücadelesini görüyoruz. Taksim meydanında kalan son yeşil alanı ağaçları keserek doğal dokuyu mahvetmek isteyen iktidar ile ağaca sahip çıkan kestirmek istemeyen ve engel olmak isteyenlerin mücadelesini görüyoruz.
Bu noktaya nasıl gelindi?
İktidar gezi parkını yok ederek Toplu Kışlasını neden yapmak istiyor?
Bu sorunun değişik sebepleri olabilir. İktidarın Toplu Kışlası’nı yapmakta ısrar etmesinin iki önemli sebebi olabilir:
1- İstanbul’un en önemli noktalarından olan Taksim, çevresinde bulunan lokanta, mağaza, otel, eğlence ve kültürel yerleriyle birlikte İstanbul’un en büyük turistik çekim merkezlerinden biridir. Taksim Meydanı, pek çok siyasi ve toplumsal olaya da ev sahipliği yapması nedeniyle değişik toplumsal gruplar için simge konumundadır. Taksime yapılacak toplu kışlası ve çevre düzenlemesi çalışmalarında ısrar edilmesinin sebeplerinden birisi “tamamen duygusal” olmasıydı. Gezi Parkı’na yapılacak Topçu kışlası yani alışveriş merkezleri, rezidanslarıyla çok ciddi rant kokuyordu. Hatta Topçu Kışlası başbakan tarafından ismi mahfuz birilerine vaat edildiğini dönemin Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın açıklamalarından öğreniyoruz.
Nitekim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması konusu, Ocak 2013’ün ilk Bakanlar Kurulu toplantısında gündeme getirilmişti. O dönemde Kültür Bakanı olan Ertuğrul Günay’ın projeye karşı çıkması üzerine dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Ertuğrul Günay’a kendisine verilen dosyada inşaat şartlarının sağlandığını söyleyip “Ben bu binanın yapılacağını vadetmiştim.” dediğini aktarmasından ısrar edilmesinin sebebini anlıyoruz. Gezi Parkı ve çevresinde milyarlarca dolarlık rantlık mücadeleyi görüyoruz. Ne tarihi Topçu Kışlası ne de Taksim’in güzelleştirilmesi ve ne de çevre düzenlemesi kimsenin umurunda değildi. Kulağa hoş gelen bunun gibi söylemler, yolsuzluğun kılıfından ibaretti.
2- Diğer bir sebep ise, AKP iktidarında vücut bulmuş bulunan Siyasal İslamcı zihniyetin düşman olarak gördüğü laik kesimin en önemli merkezlerinden ve kalesi konumunda olduğunu düşündükleri Taksim’i “onlardan kurtarmak” istemeleriydi. Bu nedenle Refah Partisi’nin koalisyon ortağı olduğu dönemde başlayan “Taksim’e cami” tartışmalarının sebebi de buydu.
09.01.1995 tarihinde Refah Partisi genel başkanı ve Başbakan Necmeddin Erbakan’ın Taksime cami tartışmalarıyla ilgili olarak “Taksim‘e camiyi yapacağız. Hem de parkın içine yapacağız” sözleri bu çarpık zihniyetin ete kemiğe bürünmüş halini gösteriyordu.
Normal şartlarda Taksim’de küçük bir mescit vardı ve ihtiyacı karşılıyordu. Taksime cami tartışmaları zaruretten kaynaklanmıyordu. Siyasal İslamcıların Taksim’e cami yaparak, İstanbul’u yeniden fethedeceklerini düşünüyorlardı. Gezi Parkı’na yapılması planlanan topçu kışlasının, Taksim’e cami sloganının farklı bir versiyonuydu.
Aslında 1 Mayıs kutlamalarını Taksim’de yapmak isteyen sivil toplum örgütlerinin taleplerinin karşılanmaması da bu anlayıştan kaynaklanıyordu.
“Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’nın yeniden düzenlenmesi” tartışmaları ne zaman başladı?
Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi 16 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanarak kamuoyuna duyuruldu. Bu açıklama üzerine sivil toplum örgütleri tarafından Taksim Platformu kuruldu. Yani sivil toplum örgütleri tarafından kurulan Taksim Platformu, Taksim Meydanı’nı yayalaştırma projesi nedeniyle eşzamanlı olarak kuruldu. Ekim 2011 tarihinde “Ayaklan İstanbul” isimli Facebook sayfası oluşturuldu.
Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi, Anıtlar Kurulu tarafından 4 Ocak 2012 tarihinde onaylandı. Projeye göre; Gezi Parkı’na inşa edilecek olan Topçu Kışlası’nın 3 katlı olacağı ve 28.900 metrekarelik inşaat alanına sahip olacağı anlaşıldı. Ancak projenin detayları kamuoyuna ısrarla açıklanmadı. Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası, Gezi Parkı’nın tescillenmesi için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvuruda bulunarak projeye karşı yasal mücadeleye başladı.
Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi’ne karşı 2 Mart 2012 tarihinde sendikalar, odalar, çevre örgütleri dernek ve vakıflar Taksim Dayanışması’nı geniş bir katılım ile kurdu. Toplumun ekseriyeti Taksim Projesi’ne karşı olduğunu, Taksim Dayanışması üyelerinin ve sivil toplum örgütlerinin ekseriyetinden anlıyoruz.
1 Haziran 2012 tarihinde Başbakan RTE’nin Topçu Kışlası’nın aslına uygun yapılacağını deklare ederek projeyi sahiplenmiş ve AKP hükümetinin projesi haline dönüştürerek sivil toplum örgütleri ve toplum ile mücadele yolunu seçmişti.
Sivil toplum örgütleri tarafından çeşitli protesto eylemleri düzenlemesine rağmen projeden geri adım atılmamıştı. Yukarıda açıkladığım üzere Topçu kışlasını yapmakta ısrarın sebebi, söylentilere göre; “RTE’nin Topçu Kışlası’nı birilerine vaat etmesinden” kaynaklanıyordu.
**
Yazımıza burada ara verelim.
Bir sonraki yazımızda ise “Gezi Olayları Nasıl Başladı?”, Gezi olaylarının dönüm noktası ne idi?”, “11 Haziran’da perde arkasında ne oldu?”, “Gezi soruşturmasını yürüten ve ilk gezi iddianamesini hazırlayan Muammer Akkaş’ın hazırladığı İddianame’ye göre eylemler nasıl provoke edilip kontrolden çıkarıldı?”, “Gezi ile ilgili ‘Ajanda’da neler vardı ve bu toplantıları kim organize etmişti?”, “SDP binasındaki bu toplantıları kim organize etti?”, “Her gün SDP binasına geldiği söylenen ‘Metin’ isimli şahıs kimdi ve İstihbarat ile ilintisi ne idi?”, “C. savcısı Muammer Akkaş bu “Metin”in peşine düştüğü için mi soruşturmadan alınmıştı?”… Ve daha fazlası bir sonraki yazımızda.
Görüşmek üzere…
[Ramazan Faruk Güzel] 20.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
