Okullarda bir şeylerin ders olarak verilmesi önemli değildir. Çünkü ders almayı insanlar her yerden yapabilirler, mesela aileden, sokaktan ve hatta ufacık bir karıncadan bile insan ders alabilir. Önemli olan alınan dersin insan hayatında yapması gereken değişiklik ve insanin hayatını ona göre prensipleştirmesi ve yaşamasıdır. Neslihan Atagül bir röportajında sorulan bir soruya "Kime sorsan, 'Kişisel gelişim, pilates, yoga ve enerji arınıyoruz' diyor. Ama biz bunu pratikte göremiyoruz. Üç bacak açınca arınmıyorsun. Beynini arındırman gerekiyor" şeklinde cevaplamış. (Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/magazin/neslihan-atagul-uc-bacak-acinca-arinmiyorsun-40760572)
Demek ki bir şeyleri yapıyor olmak onlardan ders alıyoruz manasına gelmediği gibi öğrendiğin bilgiyi de pratiğe çeviremiyorsan boşuna öğrenmiş oluyorsun.
Bir arkadaşım ile yeni bir okul projesi üzerinde çalışırken, çalışacağımız öğretmenlere 'format atmamız' gerektiğini söyledi. Onun için daha okulun fiziki altyapısı hazırlanmadan öğretmenleri bulmamız ve onları en az bir yıl içinde yeniden formasyona tabii tutmamız gerektiğinden bahsetmişti. Çünkü mevcut eğitim sisteminden çıkan bir öğretmenin pek yenilikçi olamayacağını, yaratıcı düşünme yetisinin çok düşük olacağını ve inovatif bir okul açacak isek öğretmenlerin bu yeni fikre göre yeniden formatlanması gerektiğini düşünmüştü. Bu fikrini destelemek için de şu anda eğitim fakültelerinde verilen dersleri öğretmen adaylarının sadece ders olarak gördüğünü ve diploma için aşılması gerekli birer engel olarak kabul edildiği için hayatlarına geçirmediklerini gösterirdi. Buna geçenlerde yazdığım ödev yazısında bir öğrencinin beyanı da güzel bir örnektir. Kısacası birkaç resmi ders alınca bir şeyler öğrenmiyorsunuz esas olan 'pratikte bir şeyler gösterebilmektir.'
Birçok önemli şeyi sadece göstermelik olarak yaptığımıza sayısız örnek göstermek mümkündür. Belki de onun için muasır medeniyetler seviyesine ulaşamıyoruz. Örneğin ülkemizde hatırı sayılır sayıda kişisel gelişim kursları, seminerleri, dersleri veren kişi ve kurumlar var. Bunların bir tanesinin web sitesinde son üç-beş yıl içinde bir milyondan fazla kişiye eğitim verdiği yazıyordu. Bir diğeri kişisel twitter adresinden yaklaşık olarak 900 bin civarında kişiye bir iki sene içerisinde ulaştığını söylüyordu. Sonuç olarak bu eğitim(!) faaliyetleri hemen her gün binlerce kişiye ulaşıyor demektir. Bu servislerin uzun yıllardır ülkemizde faaliyette olup para kazandığını düşünürseniz ulaşılan insanların sayısı milyonları geçecektir. Yine bu faaliyetlerin konularına bakarsanız en çok aile eğitimi, ailede mutluluk, kadına şiddetin engellenmesi vs. gibi konuların olduğunu görürsünüz. Anlayacağınız milyonlarca insanımız bu faaliyetler sonucunda şiddetsiz, sevgili ve saygılı bir aile hayatı nasıl olur onu öğrenmişler! Ama gerçek hayata bakarsanız bu zaman zarfında kadına şiddetin azalmadığını, boşanmaların arttığını ve evlilik sayısının düştüğünü görürsünüz (Bkz. https://www.ntv.com.tr/turkiye/evlenmeler-azaldi-bosanmalar-artti)
Demek ki katıldığımız, ister okulda isterseniz herhangi bir kişisel gelişim seminerinde olsun, eğitim(!) faaliyetlerinde öğrendiğimiz şeyler bir kulağımızdan girip ötekinden çıkıyor, anlatılan şeyler orada kalıyor ve dinleyene hiçbir faydası olmuyor. Sadece seminer veren için iyi bir maddi kazanç oluyor, hepsi o kadar. Kısacası 'üç seminere katılınca arınmıyorsunuz. Önce beyninizi arındırmanız gerekiyor.'
Toparlamak gerekirse "Eğitim bireyde istendik yönde davranışlar oluşturma veya istendik olmayan davranışları istendik yönde değiştirme sürecidir." (Bkz. http://www.webdersanesi.com/egitim-bilimleri/ogrenme-psikolojisi/egitim-ogrenme-davranis/94/) şeklinde tanımlanır. Bu değişikliklerin kalıcı olması temel amaçtır ve bir eğitim sisteminin başarısını gösterir. Bir şeyleri sadece yapmak ve hayatına geçirmemek eğitim faaliyeti olarak kabul edilmemelidir. Böyle bir durum birkaç kişiye maddi kazanç sağlarken katılanlara da zaman kaybettirir. Günümüz eğitim sisteminden bir iki diploma almak ile bir şey olmuyorsunuz, önce beyninizi arındırmanız gerekir. Beyinleri formatlamak şart.
Bir başka yazıda fırsat bulursak ruhlarımızı formatlamaktan da bahsederiz.
[Mehmet Yekta Eraltay] 21.3.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Asr-ı Saadet'i günümüzde yaşayan [Safvet Senih]
Prof. Dr. Ayhan Songar’ın dayısı Eşref Edip Fergan 1952’de “Uzun Bir Ayrılıktan Sonra” başlıklı yazısında Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden şöyle bahsediyor:
“Belki 27-28 sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek sîmasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o kalblerde yaşadığı için mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
“Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar, hemen her gün idarehaneye gelir; Akif’ler, Naim’ler, Ferit’lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı muhasebelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâlet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, ilahî bir mevhibe. En mudıl (kafa karıştırıcı, çözülmez) meselelerde, zekasının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa… Nakillerle meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur’an. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün Lem’alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan bebean edip kaynıyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sâhibi. Kalbi bir Sahibi kadar imanla dolu. Ruhunda Ömer’in şehâmeti var. Yirminci asırda devr-i saadetin nefsinde yaşatan bir mümin. Bütün hedefi iman ve Kur’an.
“İslâm’ın gâyetü’l-gayâtı olan TEVHİD ve ALLAH’a İMAN esası, onun ve Risale-i Nur’un en büyük umdesidir. Devr-i saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hz. Peygamber, Kâbe’deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirke ve putperestliğe o derece düşmandır.
“Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur’an hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılıç elinde, dimdik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanlarını düşündüren, insafa getiren bir kahraman…
“Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedai. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir.
“Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle gıdasını alır. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek (mal-mülk) namına dünyadan hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
“Yapısı ufak tefektir; fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri bir şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhânedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır; fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
“Seksen küsur senenin elemleri yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi, pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
“En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya işleriyle alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle men eder. Memleketin her tarafında 600 bini geçen belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletleri evlatlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden talebeleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risale-i Nur talebesinden hiç birinin, hiçbir yerde âsayişi bozup ihlâl eden hiçbir hareketi yoktur.
“İstanbul seyahatinden muzdarip olup olmadığını sordum:
-Bana ızıdırap veren, dedi, yalnız İslamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler HÂRİÇ’ten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike İÇERİ’den geliyor. KURT, gövdenin içine girdi. Şimdi MUKAVEMET güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz; çünkü DÜŞMANI sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin BASÎRET GÖZÜ böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!...
Üstad Hazretleri aslında esas tehlikeye dikkati çekiyor. Pirinç içindeki siyah taşları hemen fark edersiniz ama pirinç ebadındaki bembeyaz taşları kolay kolay fark edemezsin. Sezemeyince de dişlerinizi kırabilir, sindirim sisteminizi harap edebilirsiniz. Bunun için algı operasyonlarına karşı hep basiretli davranmak gerekir. 1960 Martının Nevruz gününde vefat eden Üstadımızın bu ikazlarını yeniden bir gözden geçirelim.
[Safvet Senih] 21.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Belki 27-28 sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek sîmasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o kalblerde yaşadığı için mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
“Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar, hemen her gün idarehaneye gelir; Akif’ler, Naim’ler, Ferit’lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı muhasebelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâlet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, ilahî bir mevhibe. En mudıl (kafa karıştırıcı, çözülmez) meselelerde, zekasının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa… Nakillerle meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur’an. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün Lem’alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan bebean edip kaynıyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sâhibi. Kalbi bir Sahibi kadar imanla dolu. Ruhunda Ömer’in şehâmeti var. Yirminci asırda devr-i saadetin nefsinde yaşatan bir mümin. Bütün hedefi iman ve Kur’an.
“İslâm’ın gâyetü’l-gayâtı olan TEVHİD ve ALLAH’a İMAN esası, onun ve Risale-i Nur’un en büyük umdesidir. Devr-i saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hz. Peygamber, Kâbe’deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirke ve putperestliğe o derece düşmandır.
“Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur’an hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılıç elinde, dimdik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanlarını düşündüren, insafa getiren bir kahraman…
“Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedai. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir.
“Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle gıdasını alır. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek (mal-mülk) namına dünyadan hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
“Yapısı ufak tefektir; fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri bir şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhânedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır; fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
“Seksen küsur senenin elemleri yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi, pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
“En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya işleriyle alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle men eder. Memleketin her tarafında 600 bini geçen belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletleri evlatlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden talebeleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risale-i Nur talebesinden hiç birinin, hiçbir yerde âsayişi bozup ihlâl eden hiçbir hareketi yoktur.
“İstanbul seyahatinden muzdarip olup olmadığını sordum:
-Bana ızıdırap veren, dedi, yalnız İslamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler HÂRİÇ’ten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike İÇERİ’den geliyor. KURT, gövdenin içine girdi. Şimdi MUKAVEMET güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz; çünkü DÜŞMANI sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin BASÎRET GÖZÜ böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!...
Üstad Hazretleri aslında esas tehlikeye dikkati çekiyor. Pirinç içindeki siyah taşları hemen fark edersiniz ama pirinç ebadındaki bembeyaz taşları kolay kolay fark edemezsin. Sezemeyince de dişlerinizi kırabilir, sindirim sisteminizi harap edebilirsiniz. Bunun için algı operasyonlarına karşı hep basiretli davranmak gerekir. 1960 Martının Nevruz gününde vefat eden Üstadımızın bu ikazlarını yeniden bir gözden geçirelim.
[Safvet Senih] 21.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Zafer Çağlayan, AKP’ye döndüğüne göre… [Adem Yavuz Arslan]
Eğer AKP sözcüsü Mahir Ünal ‘Hayır, hepiniz yanlış gördünüz, Erdoğan bozkurt işareti değil Rabia yapıyordu’ demeseydi hepimiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP Mersin İl Kongresi öncesi bozkurt işareti yaptığını sanacaktık.
Gerçi konuşma onlarca televizyon kanalından canlı yayınlandı, fotoğraf tüm gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlandı ama olsun.
Sonuçta AKP ‘hayır, bozkurt değil Rabia yaptı’ diyorsa öyledir. Sonuçta AKP sözcüsünden daha iyi görecek, bilecek değiliz!
Fakat bu yazının konusu Erdoğan’ın bozkurt işareti yapması değil.
Erdoğan neye ihtiyacı varsa ona yönelen, kolaylıkla tavır değiştirebilen ve koltuk-sandık denkleminde ‘ne yapması gerekiyorsa onu yapan’ bir siyasetçi.
Nasıl ki PKK ile mücadele ederken de müzakere ederken de oy toplamayı hedeflemişse MHP ile de aynı süreci yürütüyor.
Dün ‘ağza alınmadık’ hakaretler ettiği MHP camiasına şimdi bozkurt selamı gönderiyor.
Oysa ki Erdoğan’ın bozkurt işareti yapıp MHP’li seçmene çiçek attığı günün esas haberi eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın aktif siyasete geri dönmesiydi.
Türkiye de özgür bir medya kalmadığı için konu bir iki küçük haber dışında gündeme bile giremedi. Sosyal medyada biraz konuşuldu ve bitti.
Normal şartlarda manşetlere çıkacak, saatlerce televizyon programlarında tartışılacak bir konuydu.
Fakat olmadı.
Kimse, ‘Zafer Çağlayan hakkında tutuklama kararı var, adı yolsuzluk skandallarında geçiyor. 50 milyon Euro rüşvet söz konusu. Saatler, piyanolar vs. Üstelik yeni davalar da gelebilir. Böyle bir ismin partimizde aktif siyaset yapması bize zarar verir’ demedi.
Bu durumun analizini, yani Zafer Çağlayan’ın AKP’ye dönüşünün ne anlama geldiğini yorumlamadan önce hafızaları toparlamakta fayda var.
Çünkü gündem yoğunluğu içinde Zarrab Davası’nın detayları unutuldu gitti.
Gerçi ülkenin büyük bir kısmı iktidarın uyguladığı yoğun sansür ve baskı nedeniyle rezaleti zaten duymamıştı.
Vergilerimizden finanse edilen ve yasal olarak tarafsız-bağımsız olması gereken ancak iktidarın propaganda makinesi haline gelen Anadolu Ajansı ise davayı izlemek yerine, davayı izleyen gazetecileri taciz etmekle meşgul oldu.
ZARRAB BİR AÇILDI PİR AÇILDI
Malum olduğu üzere 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ‘esas oğlanı’ Reza Zarrab ailesi ile birlikte Miami’ye tatile gidince FBI tarafından tutuklanmıştı.
‘Kara para aklama’ ve ‘İran’a yönelik ambargoyu delmek’ gibi bir dizi suçlama ile 75 yıla kadar hapsi istenen Zarrab, Erdoğan ve AKP hükümetinin tüm çabalarına rağmen paçayı kurtaramayınca savcı ile işbirliğine gitmiş ve davanın ‘yıldız tanığı’ olmuştu.
Zarrab, New York Güney Bölge Mahkemesi’nin 17. katındaki duruşma salonunda tam 7 gün konuştu.
Çok şey anlattı.
Mesela savcı ile ‘neden anlaşmaya vardığına’ dair bir soruyu cevaplarken aslında ‘Erdoğan ile arasındaki ilişkiye dair’ önemli detaylar verdi.
Erdoğan, Zarrab’ı kurtarmak için elinden geleni ardına koymamış. ABD’li muhatapları ile sürekli konuşmuş, teklifler sunmuş; pahalı ve etkili avukatlar tutulmuş, Trump’ın güvenlik danışmanları ile çalışılmış.
Zarrab ‘son çare’ olarak ‘mahkum takası beklentim vardı, olmadı’ dedi. Yani Türkiye’de tutuklanan ABD vatandaşları ile takas edilmeyi bekleyen Zarrab burada da umduğunu bulamayınca savcıya ‘tamam anlaşalım’ mesajı yollamış.
Dava süresince gördük ki, Erdoğan’ın ‘hayırsever işadamı’ olarak tanımladığı, uğruna ülkeyi yaktığı, bütün AKP kabinesinin ‘önüne yattığı’ Zarrab aslında tam bir suç makinesiymiş. Rüşvet vermiş, uyuşturucu kullanmış, sahte evrak düzenlemiş, yalan söylemiş, fuhşa aracılık etmiş…
Suç listesinde yok yok.
AKP’lilerin iddia ettiği gibi ayakkabı kutularındaki paralar da imam hatip parası filan değilmiş.
EFSANEYİ ‘TÜRKİYE’NİN AVUKATLARI’ YIKTI
Zarrab Davasına dair genel analizi ‘Zarrab Davası’ndan ne öğrendik’ başlığı ile 27 Aralık 2017’de burada anlatmıştım.
Hatırlanacağı gibi parasını Türkiye’nin verdiği avukatlar daha davanın ilk günü kürsüye çıktıklarında Erdoğan’ın 17 Aralık’a dair tüm söylemlerini yerle bir etmişlerdi.
Hakan Atilla’nın avukatı Victor Ricco, Reza Zarrab ile Halkbank yöneticileri ve siyasilerin rüşvet ilişkisi içinde olduğunu anlatıp “ayakkabı kutularında, utanmazca, arsızca rüşvet aldılar” demişti.
Bu ifade şu açıdan önemli: Erdoğan ve Havuz hep bir ağızdan Reza Zarrab’ı casus ilan edip anlattıklarını çürütmeye çalışıyorken, parasını kendilerinin verdiği ve daimi istişare halinde oldukları avukatlar rüşvetleri teyit etmiş oldu.
Yani bu noktada arkasına sığınacakları bir komplo teorisi ya da ‘FETÖ’ senaryosu yok.
Hakan Atilla’nın kendisine yöneltilen 6 suçlamanın 5’inden suçlu bulunması, savcılığın delillerinin jüriyi ikna ettiğini gösteriyor.
ÇAĞLAYAN AKP’YE DÖNDÜĞÜNE GÖRE…
Jürinin uzun müzakereler sonucunda 3 Ocak’ta verdiği karar ile dava sonuçlanmış oldu. Hakan Atilla’nın alacağı ceza 11 Nisan’daki duruşmada açıklanacak.
3 Ocak’ta New York’ta çıkan karar sonrası -tabi normal şartlarda-Türkiye’de yeni bir tartışmanın başlaması gerekirdi.
17 Aralık operasyonunun siyasi baskıyla kapatıldığı, Zarrab’ın hapisten çıkmak için rüşvet verdiği, Halkbank üzerinden İran ambargosunun delinmesinin ‘onay ve talimatının’ Erdoğan’dan geldiği tescillendikten sonra Türkiye’de kapatılan soruşturmanın yeniden açılması gerekiyordu.
Hukuk ve etik bunu gerektiriyordu.
Fakat hem yargı hem iktidar çevreleri üç maymunu oynadı. Cılız bir iki ses dışında ‘17 Aralık operasyonundaki tüm iddialar doğruymuş, bu durumda soruşturmanın yeniden başlatılması gerekir’ diyen çıkmadı.
Hatta kendini Erdoğan rejiminin zulümlerini meşrulaştırmaya adamış, sözde Cemaat uzmanları da ’17 Aralık iddialarının doğru çıkması Cemaati aklamaz’ gibi dahiyane yorumlar yaptılar.
Sonuçta ne soruşturma yeniden açıldı ne de kimse ‘Bu iddialar doğru ise o soruşturmayı yürüten polisler ve savcılar neden 3 yıldır hücrede tutuluyor?’ demedi.
CHP “17 Aralık’ın rantını yiyeyim ama bu işten Cemaat puan toplamasın” politikası takip ettiği için herhangi bir muhalefet partisinin önüne gelebilecek tarihi bir fırsatı heba etti.
Ve milyonlarca Dolar/Euro rüşvetin kahramanı Zafer Çağlayan aktif siyasete geri döndü.
10 Mart’ta yapılan AKP Mersin 6. Olağan İl Kongresi’nde kürsüye çıkan Çağlayan 19 kişilik delege listesinde yer aldı.
Hakkında 9 Eylül 2017 tarihinden bu yana yakalama kararı olan Zafer Çağlayan’ın önümüzdeki seçimlerde tekrar aday yapılması kesin gibi.
17 Aralık skandalına, Zarrab’ın itiraflarına kulak tıkayanların Çağlayan’ın aktif siyasete geri dönmesinden rahatsız olmasını, buna yönelik itirazlar dile getirmesini beklemek abes olurdu.
Zaten AKP ve Havuz bırakın rahatsız olmayı Çağlayan’ın dönüşünü kutsayan ifadeler kullandılar. Dahası Çağlayan’a dönüş talimatını Erdoğan’ın verdiği açıklandı.
Bu durumda iki seçenek akla geliyor;
Birincisi, Zafer Çağlayan söz konusu rüşvetleri ‘sadece şahsı adına’ almadı. Sonuçta ‘etkili ortakları’ olmasa milyonlarca Euro/Dolar rüşvet alan bir siyasetçiyi hiçbir siyasi hareket barındırmaz.
İkincisi, Erdoğan’ın ‘dinde reform yapılmalı’ söylemi çoktan hayata geçirildi ve dinin yasakladığı rüşvet, kara para, sahtecilik, yalan gibi şeyler çoktan günah olmaktan çıkartıldı!
Yaşananlara bakılırsa AKP için her iki seçenek de geçerli gözüküyor.
[Adem Yavuz Arslan] 21.3.2018 [TR724]
Gerçi konuşma onlarca televizyon kanalından canlı yayınlandı, fotoğraf tüm gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlandı ama olsun.
Sonuçta AKP ‘hayır, bozkurt değil Rabia yaptı’ diyorsa öyledir. Sonuçta AKP sözcüsünden daha iyi görecek, bilecek değiliz!
Fakat bu yazının konusu Erdoğan’ın bozkurt işareti yapması değil.
Erdoğan neye ihtiyacı varsa ona yönelen, kolaylıkla tavır değiştirebilen ve koltuk-sandık denkleminde ‘ne yapması gerekiyorsa onu yapan’ bir siyasetçi.
Nasıl ki PKK ile mücadele ederken de müzakere ederken de oy toplamayı hedeflemişse MHP ile de aynı süreci yürütüyor.
Dün ‘ağza alınmadık’ hakaretler ettiği MHP camiasına şimdi bozkurt selamı gönderiyor.
Oysa ki Erdoğan’ın bozkurt işareti yapıp MHP’li seçmene çiçek attığı günün esas haberi eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın aktif siyasete geri dönmesiydi.
Türkiye de özgür bir medya kalmadığı için konu bir iki küçük haber dışında gündeme bile giremedi. Sosyal medyada biraz konuşuldu ve bitti.
Normal şartlarda manşetlere çıkacak, saatlerce televizyon programlarında tartışılacak bir konuydu.
Fakat olmadı.
Kimse, ‘Zafer Çağlayan hakkında tutuklama kararı var, adı yolsuzluk skandallarında geçiyor. 50 milyon Euro rüşvet söz konusu. Saatler, piyanolar vs. Üstelik yeni davalar da gelebilir. Böyle bir ismin partimizde aktif siyaset yapması bize zarar verir’ demedi.
Bu durumun analizini, yani Zafer Çağlayan’ın AKP’ye dönüşünün ne anlama geldiğini yorumlamadan önce hafızaları toparlamakta fayda var.
Çünkü gündem yoğunluğu içinde Zarrab Davası’nın detayları unutuldu gitti.
Gerçi ülkenin büyük bir kısmı iktidarın uyguladığı yoğun sansür ve baskı nedeniyle rezaleti zaten duymamıştı.
Vergilerimizden finanse edilen ve yasal olarak tarafsız-bağımsız olması gereken ancak iktidarın propaganda makinesi haline gelen Anadolu Ajansı ise davayı izlemek yerine, davayı izleyen gazetecileri taciz etmekle meşgul oldu.
ZARRAB BİR AÇILDI PİR AÇILDI
Malum olduğu üzere 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ‘esas oğlanı’ Reza Zarrab ailesi ile birlikte Miami’ye tatile gidince FBI tarafından tutuklanmıştı.
‘Kara para aklama’ ve ‘İran’a yönelik ambargoyu delmek’ gibi bir dizi suçlama ile 75 yıla kadar hapsi istenen Zarrab, Erdoğan ve AKP hükümetinin tüm çabalarına rağmen paçayı kurtaramayınca savcı ile işbirliğine gitmiş ve davanın ‘yıldız tanığı’ olmuştu.
Zarrab, New York Güney Bölge Mahkemesi’nin 17. katındaki duruşma salonunda tam 7 gün konuştu.
Çok şey anlattı.
Mesela savcı ile ‘neden anlaşmaya vardığına’ dair bir soruyu cevaplarken aslında ‘Erdoğan ile arasındaki ilişkiye dair’ önemli detaylar verdi.
Erdoğan, Zarrab’ı kurtarmak için elinden geleni ardına koymamış. ABD’li muhatapları ile sürekli konuşmuş, teklifler sunmuş; pahalı ve etkili avukatlar tutulmuş, Trump’ın güvenlik danışmanları ile çalışılmış.
Zarrab ‘son çare’ olarak ‘mahkum takası beklentim vardı, olmadı’ dedi. Yani Türkiye’de tutuklanan ABD vatandaşları ile takas edilmeyi bekleyen Zarrab burada da umduğunu bulamayınca savcıya ‘tamam anlaşalım’ mesajı yollamış.
Dava süresince gördük ki, Erdoğan’ın ‘hayırsever işadamı’ olarak tanımladığı, uğruna ülkeyi yaktığı, bütün AKP kabinesinin ‘önüne yattığı’ Zarrab aslında tam bir suç makinesiymiş. Rüşvet vermiş, uyuşturucu kullanmış, sahte evrak düzenlemiş, yalan söylemiş, fuhşa aracılık etmiş…
Suç listesinde yok yok.
AKP’lilerin iddia ettiği gibi ayakkabı kutularındaki paralar da imam hatip parası filan değilmiş.
EFSANEYİ ‘TÜRKİYE’NİN AVUKATLARI’ YIKTI
Zarrab Davasına dair genel analizi ‘Zarrab Davası’ndan ne öğrendik’ başlığı ile 27 Aralık 2017’de burada anlatmıştım.
Hatırlanacağı gibi parasını Türkiye’nin verdiği avukatlar daha davanın ilk günü kürsüye çıktıklarında Erdoğan’ın 17 Aralık’a dair tüm söylemlerini yerle bir etmişlerdi.
Hakan Atilla’nın avukatı Victor Ricco, Reza Zarrab ile Halkbank yöneticileri ve siyasilerin rüşvet ilişkisi içinde olduğunu anlatıp “ayakkabı kutularında, utanmazca, arsızca rüşvet aldılar” demişti.
Bu ifade şu açıdan önemli: Erdoğan ve Havuz hep bir ağızdan Reza Zarrab’ı casus ilan edip anlattıklarını çürütmeye çalışıyorken, parasını kendilerinin verdiği ve daimi istişare halinde oldukları avukatlar rüşvetleri teyit etmiş oldu.
Yani bu noktada arkasına sığınacakları bir komplo teorisi ya da ‘FETÖ’ senaryosu yok.
Hakan Atilla’nın kendisine yöneltilen 6 suçlamanın 5’inden suçlu bulunması, savcılığın delillerinin jüriyi ikna ettiğini gösteriyor.
ÇAĞLAYAN AKP’YE DÖNDÜĞÜNE GÖRE…
Jürinin uzun müzakereler sonucunda 3 Ocak’ta verdiği karar ile dava sonuçlanmış oldu. Hakan Atilla’nın alacağı ceza 11 Nisan’daki duruşmada açıklanacak.
3 Ocak’ta New York’ta çıkan karar sonrası -tabi normal şartlarda-Türkiye’de yeni bir tartışmanın başlaması gerekirdi.
17 Aralık operasyonunun siyasi baskıyla kapatıldığı, Zarrab’ın hapisten çıkmak için rüşvet verdiği, Halkbank üzerinden İran ambargosunun delinmesinin ‘onay ve talimatının’ Erdoğan’dan geldiği tescillendikten sonra Türkiye’de kapatılan soruşturmanın yeniden açılması gerekiyordu.
Hukuk ve etik bunu gerektiriyordu.
Fakat hem yargı hem iktidar çevreleri üç maymunu oynadı. Cılız bir iki ses dışında ‘17 Aralık operasyonundaki tüm iddialar doğruymuş, bu durumda soruşturmanın yeniden başlatılması gerekir’ diyen çıkmadı.
Hatta kendini Erdoğan rejiminin zulümlerini meşrulaştırmaya adamış, sözde Cemaat uzmanları da ’17 Aralık iddialarının doğru çıkması Cemaati aklamaz’ gibi dahiyane yorumlar yaptılar.
Sonuçta ne soruşturma yeniden açıldı ne de kimse ‘Bu iddialar doğru ise o soruşturmayı yürüten polisler ve savcılar neden 3 yıldır hücrede tutuluyor?’ demedi.
CHP “17 Aralık’ın rantını yiyeyim ama bu işten Cemaat puan toplamasın” politikası takip ettiği için herhangi bir muhalefet partisinin önüne gelebilecek tarihi bir fırsatı heba etti.
Ve milyonlarca Dolar/Euro rüşvetin kahramanı Zafer Çağlayan aktif siyasete geri döndü.
10 Mart’ta yapılan AKP Mersin 6. Olağan İl Kongresi’nde kürsüye çıkan Çağlayan 19 kişilik delege listesinde yer aldı.
Hakkında 9 Eylül 2017 tarihinden bu yana yakalama kararı olan Zafer Çağlayan’ın önümüzdeki seçimlerde tekrar aday yapılması kesin gibi.
17 Aralık skandalına, Zarrab’ın itiraflarına kulak tıkayanların Çağlayan’ın aktif siyasete geri dönmesinden rahatsız olmasını, buna yönelik itirazlar dile getirmesini beklemek abes olurdu.
Zaten AKP ve Havuz bırakın rahatsız olmayı Çağlayan’ın dönüşünü kutsayan ifadeler kullandılar. Dahası Çağlayan’a dönüş talimatını Erdoğan’ın verdiği açıklandı.
Bu durumda iki seçenek akla geliyor;
Birincisi, Zafer Çağlayan söz konusu rüşvetleri ‘sadece şahsı adına’ almadı. Sonuçta ‘etkili ortakları’ olmasa milyonlarca Euro/Dolar rüşvet alan bir siyasetçiyi hiçbir siyasi hareket barındırmaz.
İkincisi, Erdoğan’ın ‘dinde reform yapılmalı’ söylemi çoktan hayata geçirildi ve dinin yasakladığı rüşvet, kara para, sahtecilik, yalan gibi şeyler çoktan günah olmaktan çıkartıldı!
Yaşananlara bakılırsa AKP için her iki seçenek de geçerli gözüküyor.
[Adem Yavuz Arslan] 21.3.2018 [TR724]
Çanakkale’nin sonrası da var [Levent Kenez]
Çanakkale bir destandır.
Hem de bugün kutuplaşmış ülkenin, ölümüne kamplaşmış her kesiminin kendisini içinde gördüğü ve aidiyet hissettiği bir destan.
Çanakkale, tarafların çok ağır kayıplar verdiği, düşmanın Osmanlı savunma hattını geçip ilerleyemediği ve 1915’in Aralık ayında çekilerek bölgeyi terk ettiği bir savaş.
Peki sonra ne olmuştur?
Üç yıl sonra aynı kuvvetler bu kez tek bir mermi atmadan İstanbul’a gelmiş, donanmalarını Saray’ın karşısına demirlemişlerdir.
1. Dünya Savaşı’nın değişen dengesi, İttfak yapılan başta Almanya olmak üzere diğer ülkelerle beraber cephelerde alınan yenilgiler ve bozgunlar neticesinde Çanakkale sonrası işler pek de iyi gitmemiştir.
İstanbul’un ilk işgalinden iki yıl sonra da bu sefer askeri güçleri ile İstanbul’u tamamen işgal ederek şehrin bütün idari ve askeri komuta merkezlerini teslim almışlardır.
TSK’nın Afrin’e 18 Mart’ta girmesi ile beraber çokça zikredilen Çanakkale zaferi güdümünde yeni bir zafer edebiyatı ilk dönem Cumhuriyet elitlerinin ürettiği tarih yazımına paralel bir görüntü sergiliyor.
Yedi düvele karşı kazanılmış bir zafer olarak okuduğumuz Kurtuluş Savaşı’nda yine dünyada değişen dengelerden, İtilaf ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklardan, ülkelerin iç siyasetteki krizlerinden çok bahsedilmez. İşgalci Fransız ve İtalyanlar Anadolu’dan çekilmiş, İngilizler, Yunanlılar üzerinden sürdükleri savaşın sonunda Yunanlıların yenilmesi ile beraber Boğazlar üzerinde ileride kağıt altına alacakları garantileri görüşerek çekilmişlerdir. Kurtuluş Savaşı aslında bir Türk-Yunan savaşıdır. Başından sonuna kadar yedi düvelle filan savaşılmamıştır.
Devlet aklının olmadığı Türkiye, yine aynı argümanlarla cephede. Devlet aklının olmadığını şuradan görüyoruz girdikleri şehirde hükümet binasına Türk bayrağı asmak, çapulcu sürüsünün yağmasına engel olmamak, şehir halkının kültürel kodlarında yer alan sembolleri yakıp, yıkmak gibi… Bizim medyanın yazamadığı ama bütün dünyada bu olay meşru bir operasyon olarak değil bir işgal olarak görülmekte. İfrat tefrit arasında gittiklerinden, şimdi de makarna, kömür dağıttıkları seçmenleri gibi Afrin’lilere de ilk seçimde oy verecekler muamelesi yapıyorlar.
İran’ın savaşın başından beri Suriye’de olmasına, binlerce savaşçı göndermiş olmasına rağmen ki bu sayının 70 bin milis civarında olduğu tahmin ediliyor, kendisini bağlayan bu görüntülerden ısrarla kaçınıyor.
Türkiye “soft power”ı ile bölgede güçlü devlet olma şansını kaçırdıktan sonra şimdi “hard power” olarak da kaybedeceği bir savaşın içinde.
İç kamuoyunu istediği gibi yönlendirdiği için kahramanlık edebiyatı, Afrin zaferi, bayrak fetişizmi ve dini sembollerin kullanılarak istenilen havanın estirilmesi mümkün. AKP’nin taban olarak gördüğü ve buna MHP tabanını da dahil edersek insanların oldukça hoşlarına gidecek görüntülerin bir faturasının olacağını söyleyen de yok.
En kötüsü bu zafer türkülerinin yeni çılgınlıklara kapı açıyor olması. Bir gece Sincar, diğer gece Munbiç ertesi gün Kandil diye devam eden bu Enver Paşalık, stratejik fiyasko Davutoğlu’nu bile aratır hale getirecek.
İktidarın kalemşörleri ve memurları, aslında Afrin’de ABD’nin yenildiğini ve Türkiye’nin Amerikalıları ve Avrupalıları dize getirdiğini söylüyor. Uzun bir süredir İran ve Rusya aleyhine bir şey yazamayan iktidar kalemlerinin bir gün de Rusya’yı ve İran’ı da tuş ettiğimizi de yazsalar keşke. Görmedikleri Türkiye’yi Suriye bataklığına tamamen çekenlerin ellerini nasıl ovuşturdukları.
Bugünkü dünya konjonktüründe Türkiye’nin bir yeri işgal edip oraya bayrağını çekmesinden mutlu olacak ya da bunu onaylayacak bir güç yok. Bugün “gel gel” yapanların varlığını görüp yarın oradan nasıl çıkacağımız ile ilgili bir çıkış planımızın olması gerekiyor.
Bugün ÖSO denen yağmacıların yarın “Türkiye sizi sattı” dendiğinde neler yapacağını şimdiden kestirmek zor değil. Kısa bir süre öce Salih Müslim’e kırmızı halılar seren bugün ise düşman-terörist başı ilan eden hükümetin devamlı değişen müttefik algısı her şeye kapı açmaya müsait.
Cömert derler maldan ederler, cesur derler candan ederler… Şimdi bütün ülkeyi egemenliği altına alan “ver mehteri” dalgası ve pehlivan hikayeleri var. Afrin merkezinde hiçbir direnişin olmamasının ne anlama geldiğini bile şu an için bilmiyoruz. Belki de Güneydoğu’da ordunun şehirlere nasıl girdiğini bildikleri için şehri korudular ya da ileri de yapılacak gerilla savaşı için güçlerinin kaybını önlediler. Bunu ima eden ifadeler var.
Türkiye kendi topraklarındaki Kürtlerin yani kendi vatandaşlarının akrabaları ile savaşıyor. Kuzey Irak’ın bağımsızlık referandumunun fiyasko ile sonuçlanması, Afrin’deki Türkiye’nin şovenist görüntüleri ve bunun devam edeceğine yönelik sinyaller ileride patlayacak kazanın kapağı gibi duruyor.
Ha PKK ha YPG ha PYD derken Türkiye içindeki PKK’nın sessizliğini görmek lazım. Sadece PKK’nın derin devlet ile paslaşması diye kesip atarsak yanılırız. Hazır devlet kendi eli ile bazı kadroları yok ederken, Cemaati bitirirken Ankara’yı çok da fazla meşgul etmiyorlar. Seçilmiş politikacıların karga tulumba derdest edilmesine ses çıkarmayan, bundan 2-3 yıl önce “Belediyelere kayyum atanırsa kayyumları vururuz” diyen PKK’nın neredeyse Demirtaş’ın Kışanak’ın arkasından davul zurna çalmasını doğru okumak lazım. PKK, TSK’nın ne kadar güç kaybettiğini görüyor ve ortaya çıkarak bu gidişatı bozmuyor. Ayrıca Suriye’nin kuzeyinde lehine gelişen konjonktüre güveniyordu. Şimdi Kuzey Suriye’de planlar değişmeye başladığına göre sahada yeni gelişmeler beklenebilir. Türkiye’nin kendi topraklarında eylemlere başlamış bir PKK ile nasıl mücadele edeceği belirsiz.
Bir yeri silahla zapt edebilir ama silahla yönetemezsiniz. Türkiye yönetemeyeceği, ayrıldıktan sonra kendi çizgisinde yönetecek idareciler bırakamayacağı ancak ve ancak devamlı elinde tuttuğu takdirde bir anlamı olan maliyetli ve akılsız işlere girişti. Gücünüz vardır, güvenliğiniz için uluslararası baskı ve hukuka rağmen işgal eder, elinizde tutar varlığınızı devam ettirebilirsiniz ancak ne demografik grafik yapı, ne ordu yapınız, ne imajınız ne de dünya buna müsait değil. Türkiye, Rusya ve İran’ın gözetiminde Esed rejiminin lehine mıntıka temizliği yapıyor. İleride karşısına çıkacak savaş suçlarına da fail ve ortak oluyor.
Çanakkale bir destandı sonrasında hezimet geldi. Birilerinin ihtirası için vatan evlatları yine hayatını kaybediyor.
Bizimkilerin çakma destanı Afrin’in de sonunun benzer olmaması için hangi görüşten olursak olalım çok dua etmemiz lazım.
[Levent Kenez] 21.3.2018 [TR724]
Hem de bugün kutuplaşmış ülkenin, ölümüne kamplaşmış her kesiminin kendisini içinde gördüğü ve aidiyet hissettiği bir destan.
Çanakkale, tarafların çok ağır kayıplar verdiği, düşmanın Osmanlı savunma hattını geçip ilerleyemediği ve 1915’in Aralık ayında çekilerek bölgeyi terk ettiği bir savaş.
Peki sonra ne olmuştur?
Üç yıl sonra aynı kuvvetler bu kez tek bir mermi atmadan İstanbul’a gelmiş, donanmalarını Saray’ın karşısına demirlemişlerdir.
1. Dünya Savaşı’nın değişen dengesi, İttfak yapılan başta Almanya olmak üzere diğer ülkelerle beraber cephelerde alınan yenilgiler ve bozgunlar neticesinde Çanakkale sonrası işler pek de iyi gitmemiştir.
İstanbul’un ilk işgalinden iki yıl sonra da bu sefer askeri güçleri ile İstanbul’u tamamen işgal ederek şehrin bütün idari ve askeri komuta merkezlerini teslim almışlardır.
TSK’nın Afrin’e 18 Mart’ta girmesi ile beraber çokça zikredilen Çanakkale zaferi güdümünde yeni bir zafer edebiyatı ilk dönem Cumhuriyet elitlerinin ürettiği tarih yazımına paralel bir görüntü sergiliyor.
Yedi düvele karşı kazanılmış bir zafer olarak okuduğumuz Kurtuluş Savaşı’nda yine dünyada değişen dengelerden, İtilaf ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklardan, ülkelerin iç siyasetteki krizlerinden çok bahsedilmez. İşgalci Fransız ve İtalyanlar Anadolu’dan çekilmiş, İngilizler, Yunanlılar üzerinden sürdükleri savaşın sonunda Yunanlıların yenilmesi ile beraber Boğazlar üzerinde ileride kağıt altına alacakları garantileri görüşerek çekilmişlerdir. Kurtuluş Savaşı aslında bir Türk-Yunan savaşıdır. Başından sonuna kadar yedi düvelle filan savaşılmamıştır.
Devlet aklının olmadığı Türkiye, yine aynı argümanlarla cephede. Devlet aklının olmadığını şuradan görüyoruz girdikleri şehirde hükümet binasına Türk bayrağı asmak, çapulcu sürüsünün yağmasına engel olmamak, şehir halkının kültürel kodlarında yer alan sembolleri yakıp, yıkmak gibi… Bizim medyanın yazamadığı ama bütün dünyada bu olay meşru bir operasyon olarak değil bir işgal olarak görülmekte. İfrat tefrit arasında gittiklerinden, şimdi de makarna, kömür dağıttıkları seçmenleri gibi Afrin’lilere de ilk seçimde oy verecekler muamelesi yapıyorlar.
İran’ın savaşın başından beri Suriye’de olmasına, binlerce savaşçı göndermiş olmasına rağmen ki bu sayının 70 bin milis civarında olduğu tahmin ediliyor, kendisini bağlayan bu görüntülerden ısrarla kaçınıyor.
Türkiye “soft power”ı ile bölgede güçlü devlet olma şansını kaçırdıktan sonra şimdi “hard power” olarak da kaybedeceği bir savaşın içinde.
İç kamuoyunu istediği gibi yönlendirdiği için kahramanlık edebiyatı, Afrin zaferi, bayrak fetişizmi ve dini sembollerin kullanılarak istenilen havanın estirilmesi mümkün. AKP’nin taban olarak gördüğü ve buna MHP tabanını da dahil edersek insanların oldukça hoşlarına gidecek görüntülerin bir faturasının olacağını söyleyen de yok.
En kötüsü bu zafer türkülerinin yeni çılgınlıklara kapı açıyor olması. Bir gece Sincar, diğer gece Munbiç ertesi gün Kandil diye devam eden bu Enver Paşalık, stratejik fiyasko Davutoğlu’nu bile aratır hale getirecek.
İktidarın kalemşörleri ve memurları, aslında Afrin’de ABD’nin yenildiğini ve Türkiye’nin Amerikalıları ve Avrupalıları dize getirdiğini söylüyor. Uzun bir süredir İran ve Rusya aleyhine bir şey yazamayan iktidar kalemlerinin bir gün de Rusya’yı ve İran’ı da tuş ettiğimizi de yazsalar keşke. Görmedikleri Türkiye’yi Suriye bataklığına tamamen çekenlerin ellerini nasıl ovuşturdukları.
Bugünkü dünya konjonktüründe Türkiye’nin bir yeri işgal edip oraya bayrağını çekmesinden mutlu olacak ya da bunu onaylayacak bir güç yok. Bugün “gel gel” yapanların varlığını görüp yarın oradan nasıl çıkacağımız ile ilgili bir çıkış planımızın olması gerekiyor.
Bugün ÖSO denen yağmacıların yarın “Türkiye sizi sattı” dendiğinde neler yapacağını şimdiden kestirmek zor değil. Kısa bir süre öce Salih Müslim’e kırmızı halılar seren bugün ise düşman-terörist başı ilan eden hükümetin devamlı değişen müttefik algısı her şeye kapı açmaya müsait.
Cömert derler maldan ederler, cesur derler candan ederler… Şimdi bütün ülkeyi egemenliği altına alan “ver mehteri” dalgası ve pehlivan hikayeleri var. Afrin merkezinde hiçbir direnişin olmamasının ne anlama geldiğini bile şu an için bilmiyoruz. Belki de Güneydoğu’da ordunun şehirlere nasıl girdiğini bildikleri için şehri korudular ya da ileri de yapılacak gerilla savaşı için güçlerinin kaybını önlediler. Bunu ima eden ifadeler var.
Türkiye kendi topraklarındaki Kürtlerin yani kendi vatandaşlarının akrabaları ile savaşıyor. Kuzey Irak’ın bağımsızlık referandumunun fiyasko ile sonuçlanması, Afrin’deki Türkiye’nin şovenist görüntüleri ve bunun devam edeceğine yönelik sinyaller ileride patlayacak kazanın kapağı gibi duruyor.
Ha PKK ha YPG ha PYD derken Türkiye içindeki PKK’nın sessizliğini görmek lazım. Sadece PKK’nın derin devlet ile paslaşması diye kesip atarsak yanılırız. Hazır devlet kendi eli ile bazı kadroları yok ederken, Cemaati bitirirken Ankara’yı çok da fazla meşgul etmiyorlar. Seçilmiş politikacıların karga tulumba derdest edilmesine ses çıkarmayan, bundan 2-3 yıl önce “Belediyelere kayyum atanırsa kayyumları vururuz” diyen PKK’nın neredeyse Demirtaş’ın Kışanak’ın arkasından davul zurna çalmasını doğru okumak lazım. PKK, TSK’nın ne kadar güç kaybettiğini görüyor ve ortaya çıkarak bu gidişatı bozmuyor. Ayrıca Suriye’nin kuzeyinde lehine gelişen konjonktüre güveniyordu. Şimdi Kuzey Suriye’de planlar değişmeye başladığına göre sahada yeni gelişmeler beklenebilir. Türkiye’nin kendi topraklarında eylemlere başlamış bir PKK ile nasıl mücadele edeceği belirsiz.
Bir yeri silahla zapt edebilir ama silahla yönetemezsiniz. Türkiye yönetemeyeceği, ayrıldıktan sonra kendi çizgisinde yönetecek idareciler bırakamayacağı ancak ve ancak devamlı elinde tuttuğu takdirde bir anlamı olan maliyetli ve akılsız işlere girişti. Gücünüz vardır, güvenliğiniz için uluslararası baskı ve hukuka rağmen işgal eder, elinizde tutar varlığınızı devam ettirebilirsiniz ancak ne demografik grafik yapı, ne ordu yapınız, ne imajınız ne de dünya buna müsait değil. Türkiye, Rusya ve İran’ın gözetiminde Esed rejiminin lehine mıntıka temizliği yapıyor. İleride karşısına çıkacak savaş suçlarına da fail ve ortak oluyor.
Çanakkale bir destandı sonrasında hezimet geldi. Birilerinin ihtirası için vatan evlatları yine hayatını kaybediyor.
Bizimkilerin çakma destanı Afrin’in de sonunun benzer olmaması için hangi görüşten olursak olalım çok dua etmemiz lazım.
[Levent Kenez] 21.3.2018 [TR724]
Sararıp soluyorsanız bir sebebi var!
Erken evrede hiçbir belirti vermeyen karaciğer rahatsızlıkları, ilerleyen dönemde karında şişkinlik, tırnaklarda solma, cilt renginin sararma, damarlarda belirginleşme şeklinde sinyal veriyor. Gastroenteroloji uzmanı Doç. Dr. Oya Yönal’a göre, mantar zehirlenmesi veya toksik ilaçlara maruz kalma durumlarında bu belirtiler daha erken ortaya çıkabiliyor.
Cilt renginin sararmasının yanında, karında sıvı toplanması, bacaklarda ödem, bulantı, iştahsızlık, şuur bulanıklığı ve konuşmada yavaşlama problemleriniz varsa dikkat edin; zira kronik karaciğer hastası olabilirsiniz.
Boş yere antibiyotik ve ağrı kesici almayın
İlaçlar karaciğerde metabolize olup süzüldüğü için karaciğerde yorgunluk yapar. Bazı ağrı kesici ve antibiyotikler toksik etkileri nedeniyle karaciğer hücrelerini öldürebilir. Bu tür ilaçların gereksiz ve sık kullanıldığı durumlarda karaciğer yetmezliğine kadar varan tablolar ortaya çıkabilir.
Karaciğerinizi yağlandırmayın
Karaciğerde görülen rahatsızlıkların birçoğunun yağlanma kaynaklı olduğunu unutmayın. Salam, sucuk gibi katkı maddeli besinler, yağlı kızartmalar, hazır meyve suları ve şekerli beslenme karaciğer yağlanmasına yol açar. Karaciğerin düzenli çalışabilmesi için uyku düzeni de önemli. Hepatit A, B ve C virüsleri karaciğere yerleşerek enfeksiyona sebep olur. Bu yüzden aşıları eksik bırakmayın.
Bu beslenme kurallarını uygulayın
Kronik karaciğer hastalığı olan ancak henüz siroz gelişmemiş hastalarda, normal dengeli beslenme tedavi için yeterlidir.
-Karaciğer hastalarının düzenli idrar söktürücü kullanmaları ve tüketilen tuz dengesini ayarlamaları gerekir.
-A ve B vitamini bakımından zengin olan enginar hastalığının ilerlemesini yavaşlatır.
-Çay şekeri, çikolata, bal, reçel, kola, gazoz gibi basit şekerli gıdalar az tüketilmeli.
-Basit şeker içeren gıdalar yerine sebzeler ve baklagiller, sütlü tatlılar, bulgur pilavı gibi bileşik şeker içeren gıdaları tercih edin.
-Fast-food, hazır market ürünleri, sosis, sucuk, salam tüketiminden uzak durun.
-Bir yumurta büyüklüğündeki et, bir yumurta ve 4 yemek kaşığı bakliyata eşdeğerdir. Değişim buna göre yapılmalı.
-Bir su bardağı süt, bir su bardağı yoğurt, bir kibrit kutusu peynir ve 2/3 kibrit kutusu kaşar peyniri eşdeğerdir. O gün yoğurt yenmek isteniyorsa karşılık gelen süt veya peynir azaltılmalı.
-İki dilim ekmek, 4 yemek kaşığı makarna, pirinç pilavı ve bulgur pilavına eşdeğerdir.
[TR724] 21.3.2018
Cilt renginin sararmasının yanında, karında sıvı toplanması, bacaklarda ödem, bulantı, iştahsızlık, şuur bulanıklığı ve konuşmada yavaşlama problemleriniz varsa dikkat edin; zira kronik karaciğer hastası olabilirsiniz.
Boş yere antibiyotik ve ağrı kesici almayın
İlaçlar karaciğerde metabolize olup süzüldüğü için karaciğerde yorgunluk yapar. Bazı ağrı kesici ve antibiyotikler toksik etkileri nedeniyle karaciğer hücrelerini öldürebilir. Bu tür ilaçların gereksiz ve sık kullanıldığı durumlarda karaciğer yetmezliğine kadar varan tablolar ortaya çıkabilir.
Karaciğerinizi yağlandırmayın
Karaciğerde görülen rahatsızlıkların birçoğunun yağlanma kaynaklı olduğunu unutmayın. Salam, sucuk gibi katkı maddeli besinler, yağlı kızartmalar, hazır meyve suları ve şekerli beslenme karaciğer yağlanmasına yol açar. Karaciğerin düzenli çalışabilmesi için uyku düzeni de önemli. Hepatit A, B ve C virüsleri karaciğere yerleşerek enfeksiyona sebep olur. Bu yüzden aşıları eksik bırakmayın.
Bu beslenme kurallarını uygulayın
Kronik karaciğer hastalığı olan ancak henüz siroz gelişmemiş hastalarda, normal dengeli beslenme tedavi için yeterlidir.
-Karaciğer hastalarının düzenli idrar söktürücü kullanmaları ve tüketilen tuz dengesini ayarlamaları gerekir.
-A ve B vitamini bakımından zengin olan enginar hastalığının ilerlemesini yavaşlatır.
-Çay şekeri, çikolata, bal, reçel, kola, gazoz gibi basit şekerli gıdalar az tüketilmeli.
-Basit şeker içeren gıdalar yerine sebzeler ve baklagiller, sütlü tatlılar, bulgur pilavı gibi bileşik şeker içeren gıdaları tercih edin.
-Fast-food, hazır market ürünleri, sosis, sucuk, salam tüketiminden uzak durun.
-Bir yumurta büyüklüğündeki et, bir yumurta ve 4 yemek kaşığı bakliyata eşdeğerdir. Değişim buna göre yapılmalı.
-Bir su bardağı süt, bir su bardağı yoğurt, bir kibrit kutusu peynir ve 2/3 kibrit kutusu kaşar peyniri eşdeğerdir. O gün yoğurt yenmek isteniyorsa karşılık gelen süt veya peynir azaltılmalı.
-İki dilim ekmek, 4 yemek kaşığı makarna, pirinç pilavı ve bulgur pilavına eşdeğerdir.
[TR724] 21.3.2018
Sorun Ayşe değil, annesi! [U. Vera Tuna]
P: Adın ne?
Anne: Ayşe desene kızım..
P: Nasılsın?
Anne: İyiyiz, değil mi Ayşe?
P: Resim yapmayı sever misin?
Anne: Hani evde çiziyoruz ya, hadi kızım, sen çok seversin.
P: Şu çiçeği boyayalım beraber, ne dersin?
Ayşe, ürkek bir şekilde başını sallayarak ’evet’ dedi.
Ayşe, 4,5 yaşında, normal gelişim gösteren sağlıklı bir çocuktu. Toplum içinde konuşamayan, içine kapanık, kendi dünyasında yaşayan, dış dünyayı pek sorgulamayan bir karakter. Misafirliğe gittiğinde annesinin dizinin dibinden ayrılmaz, onu hiç üzmez, yanında getirdiği oyuncak bebekleriyle sessizce oynardı. Annesi bu durumla övünür, “kızın ne kadar akıllı” denildiğinde, Ayşe’nin örgülü siyah saçlarını gururla okşar, “akıllıdır benim kızım” derdi.
***
Bir bebek, dünyaya geldiğinde sadece emme refleksi vardır, görme yetisi henüz gelişmemiştir, her şeyi siyah, beyaz ve gri tonlarında görür ve nesne kavramı bilmez. Kısa bir zaman sonra çıngırağı salladığında ses geldiğini keşfeder, annesinin saçını çektiğinde bağırdığını öğrenir. Emeklemeye, derken yürümeye başlar ve bunlar ona daha geniş alanda sebep-sonuç deneyleri yapma imkanı verir. Dil gelişimiyle de, artık dünyayı sözlü olarak sorgulamaya başlar ve sıklıkla “Neden” soruları sorar.
İlk 3 yıl içindeki bu gelişim evreleri, normal gelişen her çocuk için aynıdır. Bu kadar kısa bir zamanda, aciz bir bebeği, sorgulayan bir çocuk haline getiren en önemli şey fıtratındaki merak duygusudur. Ayşe de her çocuk gibi merak duygusu ile doğdu, sonrasında itaatkar, sorgulamayan, hazırcı bir insan haline geldi.
Çünkü annesi,
Ayşe’nin yerine düşündü,
İstemesine fırsat vermeden verdi,
Sormasını beklemeden söyledi,
Evhamı çoktu risk almadı,
Keşiflerine yaramazlık dedi,
Kendi konforunu tercih etti,
Uslu olmayı akıllılık zannetti,
Bilgiyi verdi veriştirdi,
Mükemmelliyetçiydi,
Başarısızlığı hazmetmedi.
Örf, gelenek, ananeydi,
Baba ne derse o olur dedi,
Kızım senin fikrin ne demedi,
Fikrini söylediğinde ayıp dedi,
Bazen o ne biçim üslup dedi,
Bazen sen çocuksun sus dedi,
Susmayı marifet addetti,
Farklılığı zillet kabul etti,
Aman öğretmene ters gitme dedi,
Dünyayı sen mi kurtaracaksın, dedi,
Ne kızını ne fikirlerini önemsedi
Önemli olan aslında kendi idi,
Kızı kötü olursa başkası ne derdi
***
Ayşe şimdilerde, 30’lu yaşlarında ve bir devlet hastanesinde çalışıyor. Her günü bir önceki günün tekrarı olan hayatını, ne yesem, ne giysem, ne biriktirsem kısır döngüsünde hızla tükettiğinin farkında değil. Çalıştığı hastanede, bazı haksızlıklar oluyor ama o sessiz kalıyor. Lisedeyken, öğretmeninden dayak yiyen masum arkadaşı için, mahallesinde taciz edilen kız için ne yapabilmişti ki? Yapılması gereken varsa herhalde biri söylerdi. Hem susan tek o da değildi. Kimsenin tepki vermediği yerde o ne diyebilirdi!
***
Çocuğum Ayşe gibi akıllı, uslu, halim selim olmasın, aksine inatçı, fikrini söylemekten çekinmeyen, özgün biri olsun, okul, iş, sokak nerede olursa olsun, yanlışa, alışılmışa, haksızlığa, ahlaksızlığa ses çıkarsın, lidere itaati değil ilkelere itaati benimsesin, kendine ait prensipleri olsun ve her koşulda onları savunsun, herkes tarafından sorunlu görünmeyi uyumlu olmaya tercih etsin ve asla konformizme teslim olmasın, daima sorgulasın, merakı hiç bitmesin, araştırmayı sevsin diyorsanız…
Ayşe’nin annesi gibi olmayın..
[U. Vera Tuna] 21.3.2018 [TR724]
Anne: Ayşe desene kızım..
P: Nasılsın?
Anne: İyiyiz, değil mi Ayşe?
P: Resim yapmayı sever misin?
Anne: Hani evde çiziyoruz ya, hadi kızım, sen çok seversin.
P: Şu çiçeği boyayalım beraber, ne dersin?
Ayşe, ürkek bir şekilde başını sallayarak ’evet’ dedi.
Ayşe, 4,5 yaşında, normal gelişim gösteren sağlıklı bir çocuktu. Toplum içinde konuşamayan, içine kapanık, kendi dünyasında yaşayan, dış dünyayı pek sorgulamayan bir karakter. Misafirliğe gittiğinde annesinin dizinin dibinden ayrılmaz, onu hiç üzmez, yanında getirdiği oyuncak bebekleriyle sessizce oynardı. Annesi bu durumla övünür, “kızın ne kadar akıllı” denildiğinde, Ayşe’nin örgülü siyah saçlarını gururla okşar, “akıllıdır benim kızım” derdi.
***
Bir bebek, dünyaya geldiğinde sadece emme refleksi vardır, görme yetisi henüz gelişmemiştir, her şeyi siyah, beyaz ve gri tonlarında görür ve nesne kavramı bilmez. Kısa bir zaman sonra çıngırağı salladığında ses geldiğini keşfeder, annesinin saçını çektiğinde bağırdığını öğrenir. Emeklemeye, derken yürümeye başlar ve bunlar ona daha geniş alanda sebep-sonuç deneyleri yapma imkanı verir. Dil gelişimiyle de, artık dünyayı sözlü olarak sorgulamaya başlar ve sıklıkla “Neden” soruları sorar.
İlk 3 yıl içindeki bu gelişim evreleri, normal gelişen her çocuk için aynıdır. Bu kadar kısa bir zamanda, aciz bir bebeği, sorgulayan bir çocuk haline getiren en önemli şey fıtratındaki merak duygusudur. Ayşe de her çocuk gibi merak duygusu ile doğdu, sonrasında itaatkar, sorgulamayan, hazırcı bir insan haline geldi.
Çünkü annesi,
Ayşe’nin yerine düşündü,
İstemesine fırsat vermeden verdi,
Sormasını beklemeden söyledi,
Evhamı çoktu risk almadı,
Keşiflerine yaramazlık dedi,
Kendi konforunu tercih etti,
Uslu olmayı akıllılık zannetti,
Bilgiyi verdi veriştirdi,
Mükemmelliyetçiydi,
Başarısızlığı hazmetmedi.
Örf, gelenek, ananeydi,
Baba ne derse o olur dedi,
Kızım senin fikrin ne demedi,
Fikrini söylediğinde ayıp dedi,
Bazen o ne biçim üslup dedi,
Bazen sen çocuksun sus dedi,
Susmayı marifet addetti,
Farklılığı zillet kabul etti,
Aman öğretmene ters gitme dedi,
Dünyayı sen mi kurtaracaksın, dedi,
Ne kızını ne fikirlerini önemsedi
Önemli olan aslında kendi idi,
Kızı kötü olursa başkası ne derdi
***
Ayşe şimdilerde, 30’lu yaşlarında ve bir devlet hastanesinde çalışıyor. Her günü bir önceki günün tekrarı olan hayatını, ne yesem, ne giysem, ne biriktirsem kısır döngüsünde hızla tükettiğinin farkında değil. Çalıştığı hastanede, bazı haksızlıklar oluyor ama o sessiz kalıyor. Lisedeyken, öğretmeninden dayak yiyen masum arkadaşı için, mahallesinde taciz edilen kız için ne yapabilmişti ki? Yapılması gereken varsa herhalde biri söylerdi. Hem susan tek o da değildi. Kimsenin tepki vermediği yerde o ne diyebilirdi!
***
Çocuğum Ayşe gibi akıllı, uslu, halim selim olmasın, aksine inatçı, fikrini söylemekten çekinmeyen, özgün biri olsun, okul, iş, sokak nerede olursa olsun, yanlışa, alışılmışa, haksızlığa, ahlaksızlığa ses çıkarsın, lidere itaati değil ilkelere itaati benimsesin, kendine ait prensipleri olsun ve her koşulda onları savunsun, herkes tarafından sorunlu görünmeyi uyumlu olmaya tercih etsin ve asla konformizme teslim olmasın, daima sorgulasın, merakı hiç bitmesin, araştırmayı sevsin diyorsanız…
Ayşe’nin annesi gibi olmayın..
[U. Vera Tuna] 21.3.2018 [TR724]
Süper Lig’in üstü de altı da yangın yeri [Hasan Cücük]
Süper Lig’de bir taraftan şampiyonluk yarışı diğer taraftan ligde kalma mücadelesi sürüyor. Haftanın en kârlı takımı Başakşehir oldu. Lider Galatasaray’ın beraberlikle döndüğü derbi haftasında Başakşehir, şampiyonluk yarışındaki rakiplerinden Beşiktaş’ı yenerek zirveye yürüyüşünü sürdürdü. Ligin dibinde ise Karabükspor, bir alt lige yolcu ilk takım hüviyetinde.
Sezon başlarken şampiyonluğun adayları belliydi. İstanbul’un üç büyükleri Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın yanı sıra Trabzonspor, zirvenin doğal adaylarıydı. Bu takımlara son yıllarda Abdullah Avcı ile ciddi bir çıkış yakalayan Başakşehir eklenmişti. Geçen sezonun lig ikincisi olan Başakşehir, başarısının tesadüfi olmadığını göstermek istiyordu.
TRABZON ERKEN BIRAKTI
Yarıştan kopan ilk büyük takım ise Trabzonspor oldu. Ersun Yanal yönetiminde büyük hedeflerle sezona start veren Karadeniz ekibi, ligin yarısına gelmeden şampiyonluk yarışında havlu attı. Yanal sonrası göreve gelen Rıza Çalımbay’la başarılı skorlar alan Trabzonspor, zirveyle arasındaki puan farkını kapatmıştı. Ancak ligin ikinci devresinde 5 hafta üst üste aldığı beraberlikler ve ardından gelen yenilgilerle yarıştan tamamen uzaklaştı.
FENERBAHÇE HEVESLİYDİ AMA…
Fenerbahçe, 3 yıl uzak kaldığı şampiyonluğu bu yıl yakalamak için yeniden Aykut Kocaman’ı göreve getirirken kadro yapısı soru işaretlerle doluydu. Kadroya yeni katılan oyuncuların ‘yıldızlık’ statüsünde olmaması Kocaman’ın işinin zor olduğunun ilk göstergesiydi. Peş peşe gelen sakatlıklarla Fenerbahçe bir türlü kadro istikrarı sağlayamazken, ligin 7. haftasından sonra skor istikrarını yakaladı. Şampiyonluk yarışında oldukça iddialı konuma gelen sarı lacivertiler için düşüş Trabzonspor ve Gençlerbirliği beraberlikleriyle başladı. Beşiktaş ve Akhisar yenilgilerine sahasında Galatasaray beraberliği eklenince Fenerbahçe zirvenin 6 puan gerisine düştü. Matematiksel olarak hala şampiyonluk şansı devam eden Fenerbahçe’nin önünde geçmesi gereken 3 takımın olması ümitleri kırıyor.
ÜÇ KULVAR, KARTALI YORDU
Beşiktaş bu sezon 3 kulvarda mücadele etti. Şampiyonluk yolundaki en önemli rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe, Avrupa’dan erken elenip lige konsantre olurken siyah beyazlılar Şampiyonlar Ligi’nde yoluna kayıpsız devam ediyordu ancak Avrupa’da kazanılan maçlar sonrası ligde puan kayıpları yaşadı. Bazı oyuncuların maç seçtiği gündeme geldi. Avrupa’ya son 16 turunda veda eden Kartal, Başakşehir yenilgisiyle zirve yolunda büyük yara aldı. Ancak Fenerbahçe’ye kıyasla şampiyonluk oranı daha yüksek.
BAŞAKŞEHİR, LİGE ODAKLANDI
Başakşehir için sadece lig vardı bu sezon. Şampiyonlar Ligi yolunda eleme turunu geçemediği için UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Başakşehir, ligdeki konumunu düşünerek Avrupa maçlarını fazla ciddiye almadı. Keza benzer durumu Türkiye Kupası’nda da gördük. Zayıf rakibi Giresunspor’a elenerek sadece ligi hedefine aldı. Sahasında Fenerbahçe’ye yenilerek yarışta yara alan Başakşehir, Beşiktaş galibiyeti ile liderin puan kaybettiği haftada yeniden ikinciliğe yükseldi. Başakşehir, Galatasaray deplasmanından 3 puanla dönerse şampiyonluk yarışında en önemli virajı aşmış olur. Şampiyonluk yolunda Beşiktaş ve Fenerbahçe’den daha avantajlı konumda bulunuyor.
GALATASARAY, EN AVANTAJLI TAKIM
Sezona Igor Tudor’la başlayıp fırtına gibi esen Galatasaray, ligin 9. haftasından sonra teklemeye başladı. Deplasmanlarda alınan mağlubiyetler Tudor’un sonunu hazırlarken, devrenin bitimine bir hafta kala Hırvat hoca gönderilip koltuk Fatih Terim’e emanet edildi. Terim’le peş peşe galibiyetler alan Galatasaray zirveye yerleşti. Bu hafta kaybedilen puana rağmen liderliğini koruyan Galatasaray’ın önünde zorlu bir fikstür bulunuyor. Şampiyonluk yarışı verdiği Başakşehir ve Beşiktaş’la sahasında karşılaşacak sarı-kırmızılılar, Trabzonspor’u da yine evinde ağırlayacak. Bu maçları kazanması halinde 21. şampiyonluğa doğru hızla ilerlemiş olacak.
DÜŞME HATTINDA SIKI MÜCADELE
Ligin dibinde ise bir başka heyecan var. Haftalardır 3 puana hasret olan Karabükspor, ligden ilk yolcu takım olmaya doğru koşar adım ilerliyor. Son olarak Mehmet Özdilek’i gönderip takımı Sergen Yalçın’a emanet eden Konyaspor Eto’o ve Jahovic transferlerine rağmen beklenen çıkışı yapamadı. Bu hafta Kayserispor’u yenerek 4 hafta aradan sonra 3 puanla tanıştı. 24 puanlı Konyaspor’un oldukça zorlu bir fikstürü var. Son 4 haftadır maç kazanamayan Gençlerbirliği için de gelecek adına pek olumlu işaretler bulunmuyor. Osmanlıspor son 2 haftayı galibiyetle kapatarak düşme hattındaki takımların üstüne çıktı. Osmanlıspor’un final maçları Konyaspor ve Gençlerbirliği olacak. Sadece bu takımlar değil. Antalyaspor, Alanyaspor, Kasımpaşa ve Bursaspor’un da düşme tehlikesi bulunuyor. Ligin üstünde şampiyonluk, altında ise ligde kalma mücadelesi nefes keserek sürüyor.
[Hasan Cücük] 21.3.2018 [TR724]
Sezon başlarken şampiyonluğun adayları belliydi. İstanbul’un üç büyükleri Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın yanı sıra Trabzonspor, zirvenin doğal adaylarıydı. Bu takımlara son yıllarda Abdullah Avcı ile ciddi bir çıkış yakalayan Başakşehir eklenmişti. Geçen sezonun lig ikincisi olan Başakşehir, başarısının tesadüfi olmadığını göstermek istiyordu.
TRABZON ERKEN BIRAKTI
Yarıştan kopan ilk büyük takım ise Trabzonspor oldu. Ersun Yanal yönetiminde büyük hedeflerle sezona start veren Karadeniz ekibi, ligin yarısına gelmeden şampiyonluk yarışında havlu attı. Yanal sonrası göreve gelen Rıza Çalımbay’la başarılı skorlar alan Trabzonspor, zirveyle arasındaki puan farkını kapatmıştı. Ancak ligin ikinci devresinde 5 hafta üst üste aldığı beraberlikler ve ardından gelen yenilgilerle yarıştan tamamen uzaklaştı.
FENERBAHÇE HEVESLİYDİ AMA…
Fenerbahçe, 3 yıl uzak kaldığı şampiyonluğu bu yıl yakalamak için yeniden Aykut Kocaman’ı göreve getirirken kadro yapısı soru işaretlerle doluydu. Kadroya yeni katılan oyuncuların ‘yıldızlık’ statüsünde olmaması Kocaman’ın işinin zor olduğunun ilk göstergesiydi. Peş peşe gelen sakatlıklarla Fenerbahçe bir türlü kadro istikrarı sağlayamazken, ligin 7. haftasından sonra skor istikrarını yakaladı. Şampiyonluk yarışında oldukça iddialı konuma gelen sarı lacivertiler için düşüş Trabzonspor ve Gençlerbirliği beraberlikleriyle başladı. Beşiktaş ve Akhisar yenilgilerine sahasında Galatasaray beraberliği eklenince Fenerbahçe zirvenin 6 puan gerisine düştü. Matematiksel olarak hala şampiyonluk şansı devam eden Fenerbahçe’nin önünde geçmesi gereken 3 takımın olması ümitleri kırıyor.
ÜÇ KULVAR, KARTALI YORDU
Beşiktaş bu sezon 3 kulvarda mücadele etti. Şampiyonluk yolundaki en önemli rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe, Avrupa’dan erken elenip lige konsantre olurken siyah beyazlılar Şampiyonlar Ligi’nde yoluna kayıpsız devam ediyordu ancak Avrupa’da kazanılan maçlar sonrası ligde puan kayıpları yaşadı. Bazı oyuncuların maç seçtiği gündeme geldi. Avrupa’ya son 16 turunda veda eden Kartal, Başakşehir yenilgisiyle zirve yolunda büyük yara aldı. Ancak Fenerbahçe’ye kıyasla şampiyonluk oranı daha yüksek.
BAŞAKŞEHİR, LİGE ODAKLANDI
Başakşehir için sadece lig vardı bu sezon. Şampiyonlar Ligi yolunda eleme turunu geçemediği için UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Başakşehir, ligdeki konumunu düşünerek Avrupa maçlarını fazla ciddiye almadı. Keza benzer durumu Türkiye Kupası’nda da gördük. Zayıf rakibi Giresunspor’a elenerek sadece ligi hedefine aldı. Sahasında Fenerbahçe’ye yenilerek yarışta yara alan Başakşehir, Beşiktaş galibiyeti ile liderin puan kaybettiği haftada yeniden ikinciliğe yükseldi. Başakşehir, Galatasaray deplasmanından 3 puanla dönerse şampiyonluk yarışında en önemli virajı aşmış olur. Şampiyonluk yolunda Beşiktaş ve Fenerbahçe’den daha avantajlı konumda bulunuyor.
GALATASARAY, EN AVANTAJLI TAKIM
Sezona Igor Tudor’la başlayıp fırtına gibi esen Galatasaray, ligin 9. haftasından sonra teklemeye başladı. Deplasmanlarda alınan mağlubiyetler Tudor’un sonunu hazırlarken, devrenin bitimine bir hafta kala Hırvat hoca gönderilip koltuk Fatih Terim’e emanet edildi. Terim’le peş peşe galibiyetler alan Galatasaray zirveye yerleşti. Bu hafta kaybedilen puana rağmen liderliğini koruyan Galatasaray’ın önünde zorlu bir fikstür bulunuyor. Şampiyonluk yarışı verdiği Başakşehir ve Beşiktaş’la sahasında karşılaşacak sarı-kırmızılılar, Trabzonspor’u da yine evinde ağırlayacak. Bu maçları kazanması halinde 21. şampiyonluğa doğru hızla ilerlemiş olacak.
DÜŞME HATTINDA SIKI MÜCADELE
Ligin dibinde ise bir başka heyecan var. Haftalardır 3 puana hasret olan Karabükspor, ligden ilk yolcu takım olmaya doğru koşar adım ilerliyor. Son olarak Mehmet Özdilek’i gönderip takımı Sergen Yalçın’a emanet eden Konyaspor Eto’o ve Jahovic transferlerine rağmen beklenen çıkışı yapamadı. Bu hafta Kayserispor’u yenerek 4 hafta aradan sonra 3 puanla tanıştı. 24 puanlı Konyaspor’un oldukça zorlu bir fikstürü var. Son 4 haftadır maç kazanamayan Gençlerbirliği için de gelecek adına pek olumlu işaretler bulunmuyor. Osmanlıspor son 2 haftayı galibiyetle kapatarak düşme hattındaki takımların üstüne çıktı. Osmanlıspor’un final maçları Konyaspor ve Gençlerbirliği olacak. Sadece bu takımlar değil. Antalyaspor, Alanyaspor, Kasımpaşa ve Bursaspor’un da düşme tehlikesi bulunuyor. Ligin üstünde şampiyonluk, altında ise ligde kalma mücadelesi nefes keserek sürüyor.
[Hasan Cücük] 21.3.2018 [TR724]
Çanakkale Savaşı’nın unutulmaz komutanı: Esat Paşa [Dr. Serdar Efeoğlu]
Çanakkale Muharebelerinin konum ve rütbe itibarıyla en önde gelen Türk komutanı Esat Paşa’dır. Ancak nedense ismi çok duyulmamış ve hep arka planda kalmıştır. Bugüne kadar kendisiyle ilgili bir yüksek lisans ya da doktora tezi yapılmamış, Türk tarihçileri böylesine önemli bir komutanı görmezden gelmeyi tercih etmişlerdir.
Bunda “İttihatçı” olmamasından dolayı dönemin propaganda yayınlarında öne çıkarılmaması ve emekli olduktan sonra da siyasetten uzak kalmasının etkili olduğu anlaşılmaktadır.
YANYALI ESAT PAŞA
Esat Paşa 1862 yılında bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Yanya’da dünyaya gelmiştir. Paşa hatıratında, soyunun Taşkentli “Kaçı” adlı bir Türk boyuna dayandığını yazmaktadır. Buna göre ailesi II. Murat zamanında fetihten sonra Yanya’ya yerleşmiş, babası Mehmet Emin Efendi de bir süre bu şehrin belediye başkanlığını yapmıştır.
Genellikle “Yanyalı Esat Paşa” olarak bilinen Esat Paşa, Soyadı Kanunu çıktığında “Bülkat” soyadını almış; kardeşi Vehip Paşa “Kaçı”, en küçük kardeşi Nakıyüddin Efendi ise “Taşkent” soyadını tercih etmiştir. Esat Paşa, Yapı Kredi Bankası’nı kuran Kazım Taşkent’in de amcasıdır.
Paşa’nın ilginç bir yönü de Yanya’da halen öğretimine devam eden ve o dönem çok kaliteli bir okul olan Zosima Rum Mektebi’nde okumasıdır. Daha sonra Kuleli’yi bitirmiş ve 1887’de Harp Okulu’ndan mezun olmuştur. 1890’da da Harp Akademisi’ni birincilikle bitirmiştir.
KOMUTANLARIN HOCASI
Esat Paşa askeri eğitimine Almanya’da devam ederek Alman Harp Akademisi’nden mezun olmuş, Alman birliklerinde de görev yapmıştır. Paşa burada Osmanlı makamlarının izniyle Alman vatandaşlığına da geçmiştir.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda tümen komutanı olarak görev alan Esat Paşa, 1899’da Harp Okulu “ders nazırlığı” görevine tayin edildi. Bu görevi 1907’ye kadar devam etti ve 1901’de “mirliva”, 1906’da “ferik” oldu. Harbiye’nin ders programlarını ve sınav sistemini yeniden düzenlediği gibi okul için “Hendese ve Riyaziye” kitapları da yazdı.
Harbiye’deki görevi sırasında pek çok öğrenci yetiştiren Paşa; M. Kemal, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü gibi daha sonra çok önemli roller üstlenecek subayların hocası oldu.
Esat Paşa, İttihat ve Terakki’nin orduda yayılmasına ve kardeşi Vehip Paşa’nın İttihatçı olmasına rağmen hiçbir zaman “İttihatçı” olmamış ve ordunun siyasete karışmaması gerektiğini savunmuştur.
BALKAN HARBİNDE ESAT PAŞA
İttihatçıların iktidara gelir gelmez çıkardıkları “Tasfiye-i Rüteb Kanunu” ile Esat Paşa’nın rütbesi “feriklikten mirlivalığa” indirildi.
Paşa’nın Çanakkale Muharebeleri öncesinde adını duyurduğu en önemli olay Balkan Harbindeki Yanya Muharebeleri oldu. Doğduğu şehri “Yanya Kolordu Komutanı” olarak savunmak zorunda kalan Esat Paşa, burada “Müstahkem Mevki Komutanı” olan kardeşi Vehip Paşa ile birlikte savaştı.
İki kardeş, seferberliğin ilanından sonra yoğun bir gayretle çok iyi tanıdıkları bu bölgede orduyu savaşa hazırladılar. Esat Paşa’nın görevi; Yanya’yı mümkün olduğunca savunmak ve Yunanlıların kuzeye ilerleyişini engellemekti.
Esat Paşa Yanya Muharebelerinde çok büyük problemlerle karşılaştı ve Yunan ordusunun ilerleyişine engel olamadı. Yanya nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Rumların Yunan ordusunun yanında yer alması ve Arnavut askerlerin firarları, kolorduyu çok zor durumda bıraktı. Bir süre sonra Şark ve Garp ordularının bağlantısı kesildiğinden Yanya’nın yardım alma imkânı da kalmadı.
Savaş sırasında komuta kademesinde ciddi bir koordine eksikliği yaşandı. Bu durum Osmanlı kuvvetlerinin birbirleriyle bir gece boyunca savaşmasına bile neden oldu. Esat Paşa Yanya’yı bir taraftan soğuk, kar ve hastalıklara, diğer taraftan erzak, silah ve cephane eksikliğine rağmen Ekim ayından Mart’a kadar savundu. Ancak Yunanlıların şehri kuşatmalarıyla sona gelindi.
4 Mart 1913’de başlayan Yunan taarruzu, Esat Paşa’nın teslim olmasıyla sonuçlandı. 6 Mart günü Yanya kaybedildi. Esat Paşa Yanya Muharebelerinde karşılaştığı olaylardan çok önemli dersler çıkaracak ve Çanakkale’de büyük başarılara imza atacaktır.
ESAT PAŞA ÇANAKKALE MUHAREBELERİNDE
Esat Paşa ve kardeşi Vehip Paşa, Yanya’nın tesliminden sonra esir olarak Atina’ya götürüldüler ve dokuz ay boyunca burada kaldılar. Paşa, esaret dönüşünde 3. Kolordu Komutanı olarak tayin edildi. Esat Paşa, Çanakkale Muharebelerine aynı görevle katılacak, ayrıca Sanders’a bağlı olarak Şimal (Kuzey) Grubu komutanlığını da üstlenecektir.
Esat Paşa komutanlık görevini üstlendiği ilk andan itibaren emrindeki birlikleri savaşa hazırlamak için yoğun bir çalışma temposuna girdi. Komutanı olduğu 3. Kolordu seferberliğini yirmi iki günde tamamlayarak Osmanlı ordusundaki on üç kolordudan planlanan sürede seferberliğini tamamlayan iki kolordudan birisi ve en kısa sürede tamamlayan kolordu oldu. Diğer kolordulardan 4. Kolordu yirmi yedi günde seferberliğini tamamlayabilmiş, on dokuz günde seferberliğini tamamlaması planlanan 1. Kolordu’nun seferberliği ise ancak altmış dört günde gerçekleşmiştir.
3.Kolordu’nun Müstahkem Mevki ile birlikte görevi, Boğaz’ı karadan ve denizden savunmaktı. V. Ordu’nun oluşturulmasıyla Esat Paşa’nın kolordusu Sanders’ın emrindeki bu ordu bünyesinde görev yaptı. Harbiye’den öğrencisi “Yarbay” M. Kemal de 19. Tümen komutanı olarak Ağustos ayına kadar Esat Paşa’ya bağlı olarak savaştı.
Esat Paşa’nın kuvvetlerine iyi bir eğitim vermesinin ilk meyvesi 25 Nisan taarruzu oldu ve düşman kuvvetlerinin saldırıları püskürtüldü. Bu başarı Türk ordusu için zafere giden yolda büyük bir moral kaynağı oluşturdu.
Esat Paşa zaman zaman Sanders’la görüş ayrılıkları da yaşadı ve yerinde teklifleriyle zaferde önemli bir rol üstlendi. Örneğin Cenub (Güney) Grubu Komutanı Weber, 1 Mayıs’ta kuvvetlerini geri çekmek istediğinde Türk askerinin geri çekilme eğitiminin yeterli olmadığını söyleyerek karşı çıktı ve Sanders’a bu görüşünü kabul ettirdi.
Vehip Paşa’nın da Güney Grubu komutanı olarak Gelibolu’ya gelmesiyle iki kardeş burada beraber savaştılar. Sanders hatıratında iki kardeş komutanın çalışmasından çok memnun kaldığını belirtmektedir.
EMEKLİLİK DÖNEMİ VE SIKINTILAR
Esat Paşa 1915 Eylül ayında 1. Ordu Komutanlığı’na tayin edildi. 1918 yılında da önce Sanders’ın yerine V. Ordu, ardından yeni oluşturulan Şark Orduları Grubu’nun Komutanı olan kardeşi Vehip Paşa’ya bağlı olarak III. Ordu komutanlığına atandı.
Mondros Ateşkesi’nden sonra da 1919’da emekli oldu. Emekliliği döneminde çok kısa bir süre Bahriye Nazırlığı yaptı. Lozan’dan sonra oluşturulan Türk-Yunan Mübadele Komisyonu’nda da görev alan Esat Paşa, emeklilik yıllarında maddi sıkıntılarından dolayı “eski öğrencisi” Atatürk’e mektup yazarak yardım istedi ve kendisine yönetim kurulu üyeliği verilerek maddi imkân sağlandı.
Amerikalı askeri tarihçi Edward Erickson haklı olarak Cumhuriyet döneminde Esat Paşa gibi başarılı bir komutandan yararlanılmamasını anlayamadığını belirtmektedir. “Çanakkale Kahramanı” bir kumandanın maddi sıkıntılardan dolayı Atatürk’ten yardım istemek zorunda kalması, çok üzücü ve aynı zamanda düşündürücü bir durumdur.
Esat Paşa emeklilik döneminde zaman zaman gündeme geldi ve çeşitli yayınlarda Balkan ve Çanakkale Harbine dair hatıralarını anlattı. 1952 yılında vefat eden Paşa’nın kabri Karacaahmet Mezarlığı’nda 1. Adanın girişinin sağ tarafında bulunmakta ve burada ziyaretçilerini beklemektedir.
HATIRATI MUTLAKA YAYINLANMALI
Esat Paşa hem Balkan, hem de Çanakkale Muharebelerine ait hatıralarını kaleme alarak Harp Akademilerine teslim etmiştir. Her iki hatırat kısaltılarak “çok garip” bir şekilde aslına sadık kalınmadan yayınlanmıştır. Eserlerde hazırlayan kişiler ve Esat Paşa’nın anlatımları birbirine karışmış durumdadır.
Esat Paşa’nın hatıralarının yayınlanmaması, yanlış anlaşılmalara yol açmakta ve daha “Toptani Esat Paşa” ile “Bülkat Esat Paşa’nın” kimler olduğunu bile ayırt edemeyen kişilerin spekülasyonlarına zemin hazırlamaktadır.
Bütün bu nedenlerle Paşa’nın hatıratı, “orijinal” haliyle Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından mutlaka yayınlanmalıdır. Hatıratlarda Esat Paşa’nın çelişkili anlatımları varsa bunlara da ayrı bir yayın olarak cevap verilmesi daha doğru olacaktır.
Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “Çanakkale Savaşları Komutanlarından Esat Paşa’nın Balkan Savaşları Sonuna Kadar Hayatı”, Çanakkale Araştırmaları, S. 16, 2014; S. Atacanlı, Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları, MB Yayınevi, İstanbul 2007.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 21.3.2018 [TR724]
Bunda “İttihatçı” olmamasından dolayı dönemin propaganda yayınlarında öne çıkarılmaması ve emekli olduktan sonra da siyasetten uzak kalmasının etkili olduğu anlaşılmaktadır.
YANYALI ESAT PAŞA
Esat Paşa 1862 yılında bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Yanya’da dünyaya gelmiştir. Paşa hatıratında, soyunun Taşkentli “Kaçı” adlı bir Türk boyuna dayandığını yazmaktadır. Buna göre ailesi II. Murat zamanında fetihten sonra Yanya’ya yerleşmiş, babası Mehmet Emin Efendi de bir süre bu şehrin belediye başkanlığını yapmıştır.
Genellikle “Yanyalı Esat Paşa” olarak bilinen Esat Paşa, Soyadı Kanunu çıktığında “Bülkat” soyadını almış; kardeşi Vehip Paşa “Kaçı”, en küçük kardeşi Nakıyüddin Efendi ise “Taşkent” soyadını tercih etmiştir. Esat Paşa, Yapı Kredi Bankası’nı kuran Kazım Taşkent’in de amcasıdır.
Paşa’nın ilginç bir yönü de Yanya’da halen öğretimine devam eden ve o dönem çok kaliteli bir okul olan Zosima Rum Mektebi’nde okumasıdır. Daha sonra Kuleli’yi bitirmiş ve 1887’de Harp Okulu’ndan mezun olmuştur. 1890’da da Harp Akademisi’ni birincilikle bitirmiştir.
KOMUTANLARIN HOCASI
Esat Paşa askeri eğitimine Almanya’da devam ederek Alman Harp Akademisi’nden mezun olmuş, Alman birliklerinde de görev yapmıştır. Paşa burada Osmanlı makamlarının izniyle Alman vatandaşlığına da geçmiştir.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda tümen komutanı olarak görev alan Esat Paşa, 1899’da Harp Okulu “ders nazırlığı” görevine tayin edildi. Bu görevi 1907’ye kadar devam etti ve 1901’de “mirliva”, 1906’da “ferik” oldu. Harbiye’nin ders programlarını ve sınav sistemini yeniden düzenlediği gibi okul için “Hendese ve Riyaziye” kitapları da yazdı.
Harbiye’deki görevi sırasında pek çok öğrenci yetiştiren Paşa; M. Kemal, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü gibi daha sonra çok önemli roller üstlenecek subayların hocası oldu.
Esat Paşa, İttihat ve Terakki’nin orduda yayılmasına ve kardeşi Vehip Paşa’nın İttihatçı olmasına rağmen hiçbir zaman “İttihatçı” olmamış ve ordunun siyasete karışmaması gerektiğini savunmuştur.
BALKAN HARBİNDE ESAT PAŞA
İttihatçıların iktidara gelir gelmez çıkardıkları “Tasfiye-i Rüteb Kanunu” ile Esat Paşa’nın rütbesi “feriklikten mirlivalığa” indirildi.
Paşa’nın Çanakkale Muharebeleri öncesinde adını duyurduğu en önemli olay Balkan Harbindeki Yanya Muharebeleri oldu. Doğduğu şehri “Yanya Kolordu Komutanı” olarak savunmak zorunda kalan Esat Paşa, burada “Müstahkem Mevki Komutanı” olan kardeşi Vehip Paşa ile birlikte savaştı.
İki kardeş, seferberliğin ilanından sonra yoğun bir gayretle çok iyi tanıdıkları bu bölgede orduyu savaşa hazırladılar. Esat Paşa’nın görevi; Yanya’yı mümkün olduğunca savunmak ve Yunanlıların kuzeye ilerleyişini engellemekti.
Esat Paşa Yanya Muharebelerinde çok büyük problemlerle karşılaştı ve Yunan ordusunun ilerleyişine engel olamadı. Yanya nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Rumların Yunan ordusunun yanında yer alması ve Arnavut askerlerin firarları, kolorduyu çok zor durumda bıraktı. Bir süre sonra Şark ve Garp ordularının bağlantısı kesildiğinden Yanya’nın yardım alma imkânı da kalmadı.
Savaş sırasında komuta kademesinde ciddi bir koordine eksikliği yaşandı. Bu durum Osmanlı kuvvetlerinin birbirleriyle bir gece boyunca savaşmasına bile neden oldu. Esat Paşa Yanya’yı bir taraftan soğuk, kar ve hastalıklara, diğer taraftan erzak, silah ve cephane eksikliğine rağmen Ekim ayından Mart’a kadar savundu. Ancak Yunanlıların şehri kuşatmalarıyla sona gelindi.
4 Mart 1913’de başlayan Yunan taarruzu, Esat Paşa’nın teslim olmasıyla sonuçlandı. 6 Mart günü Yanya kaybedildi. Esat Paşa Yanya Muharebelerinde karşılaştığı olaylardan çok önemli dersler çıkaracak ve Çanakkale’de büyük başarılara imza atacaktır.
ESAT PAŞA ÇANAKKALE MUHAREBELERİNDE
Esat Paşa ve kardeşi Vehip Paşa, Yanya’nın tesliminden sonra esir olarak Atina’ya götürüldüler ve dokuz ay boyunca burada kaldılar. Paşa, esaret dönüşünde 3. Kolordu Komutanı olarak tayin edildi. Esat Paşa, Çanakkale Muharebelerine aynı görevle katılacak, ayrıca Sanders’a bağlı olarak Şimal (Kuzey) Grubu komutanlığını da üstlenecektir.
Esat Paşa komutanlık görevini üstlendiği ilk andan itibaren emrindeki birlikleri savaşa hazırlamak için yoğun bir çalışma temposuna girdi. Komutanı olduğu 3. Kolordu seferberliğini yirmi iki günde tamamlayarak Osmanlı ordusundaki on üç kolordudan planlanan sürede seferberliğini tamamlayan iki kolordudan birisi ve en kısa sürede tamamlayan kolordu oldu. Diğer kolordulardan 4. Kolordu yirmi yedi günde seferberliğini tamamlayabilmiş, on dokuz günde seferberliğini tamamlaması planlanan 1. Kolordu’nun seferberliği ise ancak altmış dört günde gerçekleşmiştir.
3.Kolordu’nun Müstahkem Mevki ile birlikte görevi, Boğaz’ı karadan ve denizden savunmaktı. V. Ordu’nun oluşturulmasıyla Esat Paşa’nın kolordusu Sanders’ın emrindeki bu ordu bünyesinde görev yaptı. Harbiye’den öğrencisi “Yarbay” M. Kemal de 19. Tümen komutanı olarak Ağustos ayına kadar Esat Paşa’ya bağlı olarak savaştı.
Esat Paşa’nın kuvvetlerine iyi bir eğitim vermesinin ilk meyvesi 25 Nisan taarruzu oldu ve düşman kuvvetlerinin saldırıları püskürtüldü. Bu başarı Türk ordusu için zafere giden yolda büyük bir moral kaynağı oluşturdu.
Esat Paşa zaman zaman Sanders’la görüş ayrılıkları da yaşadı ve yerinde teklifleriyle zaferde önemli bir rol üstlendi. Örneğin Cenub (Güney) Grubu Komutanı Weber, 1 Mayıs’ta kuvvetlerini geri çekmek istediğinde Türk askerinin geri çekilme eğitiminin yeterli olmadığını söyleyerek karşı çıktı ve Sanders’a bu görüşünü kabul ettirdi.
Vehip Paşa’nın da Güney Grubu komutanı olarak Gelibolu’ya gelmesiyle iki kardeş burada beraber savaştılar. Sanders hatıratında iki kardeş komutanın çalışmasından çok memnun kaldığını belirtmektedir.
EMEKLİLİK DÖNEMİ VE SIKINTILAR
Esat Paşa 1915 Eylül ayında 1. Ordu Komutanlığı’na tayin edildi. 1918 yılında da önce Sanders’ın yerine V. Ordu, ardından yeni oluşturulan Şark Orduları Grubu’nun Komutanı olan kardeşi Vehip Paşa’ya bağlı olarak III. Ordu komutanlığına atandı.
Mondros Ateşkesi’nden sonra da 1919’da emekli oldu. Emekliliği döneminde çok kısa bir süre Bahriye Nazırlığı yaptı. Lozan’dan sonra oluşturulan Türk-Yunan Mübadele Komisyonu’nda da görev alan Esat Paşa, emeklilik yıllarında maddi sıkıntılarından dolayı “eski öğrencisi” Atatürk’e mektup yazarak yardım istedi ve kendisine yönetim kurulu üyeliği verilerek maddi imkân sağlandı.
Amerikalı askeri tarihçi Edward Erickson haklı olarak Cumhuriyet döneminde Esat Paşa gibi başarılı bir komutandan yararlanılmamasını anlayamadığını belirtmektedir. “Çanakkale Kahramanı” bir kumandanın maddi sıkıntılardan dolayı Atatürk’ten yardım istemek zorunda kalması, çok üzücü ve aynı zamanda düşündürücü bir durumdur.
Esat Paşa emeklilik döneminde zaman zaman gündeme geldi ve çeşitli yayınlarda Balkan ve Çanakkale Harbine dair hatıralarını anlattı. 1952 yılında vefat eden Paşa’nın kabri Karacaahmet Mezarlığı’nda 1. Adanın girişinin sağ tarafında bulunmakta ve burada ziyaretçilerini beklemektedir.
HATIRATI MUTLAKA YAYINLANMALI
Esat Paşa hem Balkan, hem de Çanakkale Muharebelerine ait hatıralarını kaleme alarak Harp Akademilerine teslim etmiştir. Her iki hatırat kısaltılarak “çok garip” bir şekilde aslına sadık kalınmadan yayınlanmıştır. Eserlerde hazırlayan kişiler ve Esat Paşa’nın anlatımları birbirine karışmış durumdadır.
Esat Paşa’nın hatıralarının yayınlanmaması, yanlış anlaşılmalara yol açmakta ve daha “Toptani Esat Paşa” ile “Bülkat Esat Paşa’nın” kimler olduğunu bile ayırt edemeyen kişilerin spekülasyonlarına zemin hazırlamaktadır.
Bütün bu nedenlerle Paşa’nın hatıratı, “orijinal” haliyle Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından mutlaka yayınlanmalıdır. Hatıratlarda Esat Paşa’nın çelişkili anlatımları varsa bunlara da ayrı bir yayın olarak cevap verilmesi daha doğru olacaktır.
Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “Çanakkale Savaşları Komutanlarından Esat Paşa’nın Balkan Savaşları Sonuna Kadar Hayatı”, Çanakkale Araştırmaları, S. 16, 2014; S. Atacanlı, Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları, MB Yayınevi, İstanbul 2007.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 21.3.2018 [TR724]
Muhakkik bir âlim: Bediüzzaman [Süleyman Sargın]
23 Mart 1960’ta ruhunun ufkuna yürüyen Üstad Bediüzzaman Hazretleri muhakkik bir âlimdir. İslam düşünce dünyasında benzerlerine az rastlanan işaret taşı mesabesindeki câmi şahsiyetlerden biridir. Câmiiyeti hem ilminden hem de hakikatin peşinde elde ettiği vicdani tecrübesinden ileri gelmektedir. Bütün hayatı iman ve Kur’an hizmetinde geçmiş, kendi tabiriyle “hakikatü’l-hakâik”a ulaşmak için yollar, usuller geliştirmiş ve milyonları bu istikamette yönlendirmiştir. Onun çok bilinen “zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır” sözü tasavvuftan murad olunan gayeyle ilgili değildi. O, yozlaşmaya ve çizgisinden sapmaya başlamış tarikatlara yönelik bir tavırdı. Nitekim kendine tarikat adını veren organizasyonlara baktığımızda bugün gelinen nokta Bediüzzaman’ı bir kere daha teyid etmektedir. Bediüzzaman tasavvufa değil tarikatlara ve onlardaki bazı uygulamalara mesafeliydi. Nur talebeleri tarafından daha çok bir tasavvuf eleştirisi olarak kabul edilen “Telvihat-ı tis’a” risalesinde Üstad, tarikatlara bazı eleştiriler yöneltse de tasavvufun insanı marifete, sürekli huzura kemal noktasına eriştirmesi bakımından oldukça faydalı ve feyizli bir yol olduğunu belirtir.
Bediüzzaman’ın eserlerine dikkatle bakanlar kullanılan kavramlarda İbnü’l Arabî ve İmam Rabbanî başta olmak üzere pek çok büyük muhakkikten izler göreceklerdir. Eserlerinin Kur’an’dan ve onun hazinelerinden geldiğini söyleyen İbnü’l Arabî gibi Bediüzzaman da Risale-i Nur’u Kur’an’ın manevi bir mucizesi olarak tarif eder. Üstad’ın ehl-i tahkikle münasebeti elbette ki bu kadarla sınırlı değildir. Şualar isimli eserinin “Üçüncü Medrese-i Yusufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçünçü Kısmı” adlı bölümünde Bediüzzaman, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğruluğuna işaret eden külli şehadetlerden dokuzuncusunu sayarken bir hadis zikreder: “Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” Hadisi izah ederken Üstad’ın kullandığı dil ve işaret ettiği isimler de oldukça dikkat çekicidir. “Bu hadisin sırrına mazhar ve salavatlarda İbrahim Peygamber’in nesline karşılık olan Hz. Muhammed’in neslinden olan büyük veliler, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Ehl-i beyt’in oniki imamı ve Gavs-ı A’zam (Abdülkâdir Geylânî) ve Ahmed-i Rıfâî, Ahmed-i Bedevî, İbrahim-i Dessûkî, Ebu’l Hasan eş-Şâzeli gibi kutuplar ve imamlar, ittifakla, hakka’l-yakîn bir itikatla ve keşfiyat ve müşâhedâtla ve ümmete gösterdikleri harika irşad ve kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve Hz. Muhammed’in doğruluğuna, imanları ve şehadetleri ile imza basıyorlar.” Üstad burada irşad, keramet, keşif, müşahede, hakka’l-yakîn gibi tamamen tasavvuf ıstılahına ait kavramları kullanıyor ve her biri tasavvuf dünyasının devleri sayılan isimleri görüşüne referans olarak zikrediyor.
Hakikat arayışı ve Bediüzzaman
Bediüzzaman’ın Mevlânâ ile ilişkisi de dikkate değerdir. Risale-i Nur’un fidanlığı olarak tanımladığı eserine Mesnevî-i Nuriye adını vermesi Mevlânâ’nın meşhur eseri Mesnevî’den dolayıdır. Üstad, Mesnevî-i Nuriye’nin ilk sayfasında bulunan itizar bölümünde bu eseri “Risale-i Nur’un bir nevi Arabi Mesnevi-i Şerif’i hükmünde olan bu mecmua” ifadeleriyle tanıtır.
Bediüzzaman’ın hayatında manevi aşamalar bakımından iki ana safha görülür; Eski Said ve Yeni Said dönemleri. (Bazıları bunu üç safha olarak da zikrederler.) Üstad Eski Said döneminde daha çok siyasal ve toplumsal sorunlarla uğraşan, felsefi okumalar yapan, gazetelerde yazan, kalabalıklara konuşan daha dışa dönük bir yapıya sahiptir. Pozitivist düşüncelerin yaygınlaştığı, Allah’a imanın zayıfladığı bir dönemde Üstad da problemin kaynağını tespit ve tedavi peşindedir. O dönemde, siyaseti bu iş için önemli bir vesile olarak görmektedir. Ancak kendi ifadesiyle “İstikbalde gördüğü nuru” önceleri siyaset zannederken, daha sonra meselenin “iman problemi” olduğuna kanaat getirmiştir. Elli yaşlarında iken Eski Said’den Yeni Said’e dönüşünü yoğun olarak yaşadığı bir dönemde kaleme aldığı Mesnevî-i Nuriye Üstad’ın Yeni Said’le neyi aradığını anlamak açısından da önemli ipuçlarıyla doludur.
Mesnevî-i Nuriye’nin giriş bölümüne yıllar sonra yazdığı şu ifadeler, Üstadın nasıl bir arayış içinde olduğunu da anlamamıza yardımcı olacaktır:
“Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulum-ı akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikatü’l hakaik’a karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat getiremedi. Çünkü aklı, fikri, hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük zatların ardından gitmek istedi. Baktı ki onların her birinin ayrı ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda ‘tevhid-i kıble et” demiş, yani yalnız bir üstadın arkasından git. O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki: ‘Üstad-ı hakîki Kur’an’dır. Tevhid-i kıble yalnız bu üstadla olur’ diye yalnız o üstad-ı kudsinin irşadıyla hem kalbi hem ruhu garip bir tarzda sulûke başladılar. Gözü kapalı olarak değil, belki İmam Gazali, Mevlânâ Celaleddin ve İmam Rabbânî gibi kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Kur’an’ın irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta ‘Her bir şeyde Onun bir olduğuna delalet eden bir delil vardır’ hakikatine mazhar olduğunu Yeni Said’in Risale-i Nuruyla göstermiş. Mevlâna Celâleddin, İmam Rabbânî ve İmam Gazâlî gibi akıl ve kalp ittifakıyla gittiği için her şeyden evvel kalp ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp lillahilhamd, Eski Said Yeni Said’e inkılab etmiş.”
Risale-i Nurlar ile Üstad’ın referans olarak zikrettiği ve “farklı güzelliklerinden dolayı hangisinin arkasından gideceği hususunda tahayyürde kaldığı” bu irfan ehlinin eserleri arasında elbette dil ve öncelikli mesele farkı vardır. Referansları, Üstad’ın ciddi ve sağlam bir irfanî geleneğe mensup olduğunu gösterirken, eserlerindeki dil ve öncelikle ele aldığı meseleler O’nun tamamen kendi çağının hususiyetlerini gözetmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa söylenen birdir. Üstad’ın şu ifadeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır:
“Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve marifetin neticelerinden, meyvelerinden ve feyizlerinden bahseder. Onların zamanlarında imanın esaslarına ve köklerine hücum yoktu ve imanın rükünleri sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli bir surette taarruz var. O divan ve risalelerin çoğu, has müminlere ve fertlere hitap eder, bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar. Risale-i Nur ise Kur’an’ın manevi bir mucizesi olarak imanın esaslarını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetinde değil belki çok delil ve parlak bürhanlarla imanın ispatına, tahkikine, muhafazasına ve şüphelerden kurtulmasına hizmet ettiğinden herkese bu zamanda ekmek gibi ilaç gibi lüzumlu olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar. Ben tahmin ediyorum ki eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend ve İmam Rabbânî gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini iman hakikatlerinin ve İslam itakadının takviyesine sarf edeceklerdi…”
Üstad’ı ve Risaleleri daha çok anlamaya ihtiyacımız var…
[Süleyman Sargın] 21.3.2018 [TR724]
Bediüzzaman’ın eserlerine dikkatle bakanlar kullanılan kavramlarda İbnü’l Arabî ve İmam Rabbanî başta olmak üzere pek çok büyük muhakkikten izler göreceklerdir. Eserlerinin Kur’an’dan ve onun hazinelerinden geldiğini söyleyen İbnü’l Arabî gibi Bediüzzaman da Risale-i Nur’u Kur’an’ın manevi bir mucizesi olarak tarif eder. Üstad’ın ehl-i tahkikle münasebeti elbette ki bu kadarla sınırlı değildir. Şualar isimli eserinin “Üçüncü Medrese-i Yusufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçünçü Kısmı” adlı bölümünde Bediüzzaman, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğruluğuna işaret eden külli şehadetlerden dokuzuncusunu sayarken bir hadis zikreder: “Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” Hadisi izah ederken Üstad’ın kullandığı dil ve işaret ettiği isimler de oldukça dikkat çekicidir. “Bu hadisin sırrına mazhar ve salavatlarda İbrahim Peygamber’in nesline karşılık olan Hz. Muhammed’in neslinden olan büyük veliler, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Ehl-i beyt’in oniki imamı ve Gavs-ı A’zam (Abdülkâdir Geylânî) ve Ahmed-i Rıfâî, Ahmed-i Bedevî, İbrahim-i Dessûkî, Ebu’l Hasan eş-Şâzeli gibi kutuplar ve imamlar, ittifakla, hakka’l-yakîn bir itikatla ve keşfiyat ve müşâhedâtla ve ümmete gösterdikleri harika irşad ve kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve Hz. Muhammed’in doğruluğuna, imanları ve şehadetleri ile imza basıyorlar.” Üstad burada irşad, keramet, keşif, müşahede, hakka’l-yakîn gibi tamamen tasavvuf ıstılahına ait kavramları kullanıyor ve her biri tasavvuf dünyasının devleri sayılan isimleri görüşüne referans olarak zikrediyor.
Hakikat arayışı ve Bediüzzaman
Bediüzzaman’ın Mevlânâ ile ilişkisi de dikkate değerdir. Risale-i Nur’un fidanlığı olarak tanımladığı eserine Mesnevî-i Nuriye adını vermesi Mevlânâ’nın meşhur eseri Mesnevî’den dolayıdır. Üstad, Mesnevî-i Nuriye’nin ilk sayfasında bulunan itizar bölümünde bu eseri “Risale-i Nur’un bir nevi Arabi Mesnevi-i Şerif’i hükmünde olan bu mecmua” ifadeleriyle tanıtır.
Bediüzzaman’ın hayatında manevi aşamalar bakımından iki ana safha görülür; Eski Said ve Yeni Said dönemleri. (Bazıları bunu üç safha olarak da zikrederler.) Üstad Eski Said döneminde daha çok siyasal ve toplumsal sorunlarla uğraşan, felsefi okumalar yapan, gazetelerde yazan, kalabalıklara konuşan daha dışa dönük bir yapıya sahiptir. Pozitivist düşüncelerin yaygınlaştığı, Allah’a imanın zayıfladığı bir dönemde Üstad da problemin kaynağını tespit ve tedavi peşindedir. O dönemde, siyaseti bu iş için önemli bir vesile olarak görmektedir. Ancak kendi ifadesiyle “İstikbalde gördüğü nuru” önceleri siyaset zannederken, daha sonra meselenin “iman problemi” olduğuna kanaat getirmiştir. Elli yaşlarında iken Eski Said’den Yeni Said’e dönüşünü yoğun olarak yaşadığı bir dönemde kaleme aldığı Mesnevî-i Nuriye Üstad’ın Yeni Said’le neyi aradığını anlamak açısından da önemli ipuçlarıyla doludur.
Mesnevî-i Nuriye’nin giriş bölümüne yıllar sonra yazdığı şu ifadeler, Üstadın nasıl bir arayış içinde olduğunu da anlamamıza yardımcı olacaktır:
“Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulum-ı akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikatü’l hakaik’a karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat getiremedi. Çünkü aklı, fikri, hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük zatların ardından gitmek istedi. Baktı ki onların her birinin ayrı ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda ‘tevhid-i kıble et” demiş, yani yalnız bir üstadın arkasından git. O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki: ‘Üstad-ı hakîki Kur’an’dır. Tevhid-i kıble yalnız bu üstadla olur’ diye yalnız o üstad-ı kudsinin irşadıyla hem kalbi hem ruhu garip bir tarzda sulûke başladılar. Gözü kapalı olarak değil, belki İmam Gazali, Mevlânâ Celaleddin ve İmam Rabbânî gibi kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Kur’an’ın irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta ‘Her bir şeyde Onun bir olduğuna delalet eden bir delil vardır’ hakikatine mazhar olduğunu Yeni Said’in Risale-i Nuruyla göstermiş. Mevlâna Celâleddin, İmam Rabbânî ve İmam Gazâlî gibi akıl ve kalp ittifakıyla gittiği için her şeyden evvel kalp ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp lillahilhamd, Eski Said Yeni Said’e inkılab etmiş.”
Risale-i Nurlar ile Üstad’ın referans olarak zikrettiği ve “farklı güzelliklerinden dolayı hangisinin arkasından gideceği hususunda tahayyürde kaldığı” bu irfan ehlinin eserleri arasında elbette dil ve öncelikli mesele farkı vardır. Referansları, Üstad’ın ciddi ve sağlam bir irfanî geleneğe mensup olduğunu gösterirken, eserlerindeki dil ve öncelikle ele aldığı meseleler O’nun tamamen kendi çağının hususiyetlerini gözetmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa söylenen birdir. Üstad’ın şu ifadeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır:
“Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve marifetin neticelerinden, meyvelerinden ve feyizlerinden bahseder. Onların zamanlarında imanın esaslarına ve köklerine hücum yoktu ve imanın rükünleri sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli bir surette taarruz var. O divan ve risalelerin çoğu, has müminlere ve fertlere hitap eder, bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar. Risale-i Nur ise Kur’an’ın manevi bir mucizesi olarak imanın esaslarını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetinde değil belki çok delil ve parlak bürhanlarla imanın ispatına, tahkikine, muhafazasına ve şüphelerden kurtulmasına hizmet ettiğinden herkese bu zamanda ekmek gibi ilaç gibi lüzumlu olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar. Ben tahmin ediyorum ki eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend ve İmam Rabbânî gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini iman hakikatlerinin ve İslam itakadının takviyesine sarf edeceklerdi…”
Üstad’ı ve Risaleleri daha çok anlamaya ihtiyacımız var…
[Süleyman Sargın] 21.3.2018 [TR724]
Avrupa hapishaneleri tıklım tıklım, en fazla artış Türkiye’de [Mehmet Dinç]
Avrupa Konseyi’nin Lozan Üniversitesi ile ortaklaşa hazırladığı 2016 yılı Cezaevleri İstatistikleri (SPACE) açıklandı. SPACE’e göre Avrupa hapishanelerinin yüzde 90’ı doldu. Avrupa Konseyine bağlı 47 ülke içerisinde, son 10 yılda cezaevleri nüfusunda en fazla artış Türkiye’de yaşandı. Avrupa’da toplam tutuklu ve mahkum sayısı 1 milyon 5OO bin’i aştı.
İstatistiklere göre Avrupa cezaevlerinin bir kısmı kapasitesinin çok üzerinde mahkum barındırıyor. Bu durum cezaevi şartlarını daha da zorlaştırırken, hak ihlallerine sebebiyet veriyor. Cezaevi ölümleri ve intiharlar Avrupa cezaevlerinin bir diğer sorunu. Cezaevlerindeki ölüm oranı 2015 yılında 10 binde 31 olarak kayıtlara geçerken bu rakamın yüzde 15’inin sebebi intihar.
Cezaevleri kapasitesini aşıyor
Giderek artan mahkum sayısı, uzun tutukluluk süreleriyle birleşince Avrupa cezaevlerinde ciddi kapasite sorunları yaşanıyor. Örneğin Makedonya ve Macaristan’da 100 kişilik kapasiteye göre 132 kişi kalıyor, Kıbrıs’ta 127, Belçika’da 120, Fransa’da 117 Portekiz 109, İtalya 109, Sırbistan 109, Arnavutluk 108, Çekya’da 108, Romanya’da 106 Türkiye’de ise 103 kişi kalıyor. Tutukluların yüzde 10’u hala duruşma bekliyor
Hapis oranlarının en fazla arttığı ve azaldığı ülkeler
Hapis oranının en fazla arttığı ülkeler (yüzde 10,8) ile Bulgaristan, Türkiye (yüzde 9.5), Çekya (yüzde 7.6), Sırbistan (yüzde 6.6) ve Danimarka (yüzde 5.5). En fazla düştüğü cezaevleri ise, İzlanda (yüzde -15.9), Kuzey İrlanda (yüzde -11.8), Litvanya (yüzde -11.1), Belçika (yüzde -10,1) ve Gürcistan (yüzde -6,7) oldu.
Son 10 yılda tutukluluk oranı en fazla artan ülke Türkiye
2006-2016 yılları arasında tutukluluk oranının en fazla arttığı ülke Türkiye. 10 yıl içinde Türkiye’de tutukluluk oranları yüzde 161 oranında arttı. Türkiye’nin ardından yüzde 81’le San Marino, yüzde 66 ile Arnavutluk geliyor. Yine 2006-2016 yılları arasından tutukluluk oranı azalan ülkeler ise Hollanda yüzde 38, Estonya yüzde 36 İsveç ise yüzde 26 ile tutukluluk oranları azalan ülkeler arasında ilk 3’te yer alıyor.
Yabancı tutuklular ve kadın mahkumlar
Yabancı tutukluların oranı son yıllarda genel olarak aşağı yönlü bir eğilim gösterse de, bu oran 2015 yılında yüzde 10,8 iken 2016 yılında yüzde 11,6’ya yükseldi. Kadınlar genel cezaevi nüfusunun küçük bir kısmını temsil etmeye devam ediyor (yüzde 5.3, tutuklananların oranı ise yüzde 24,2).
En fazla hırsızlık suçundan mahkum yatıyor, sonra uyuşturucu
Hapishanelerde en fazla hırsızlık suçundan mahkum bulunuyor (%18,9), uyuşturucu suçluları yüzde 17,5 ile ikinci sırada yer alırken, 3. sırada yüzde 12,6 ile soygun ve gasp, yüzde 12,1 ile cinayet suçluları geliyor.
Tutuklu başına en fazla harcamayı San Marino yapıyor
Avrupa Konseyi’ne bağlı 47 ülkede yılda ortalama 18 Milyar Euro harcama yapılıyor. Tutuklu başına günlük ortalama harcama 110 Euro civarında . Tutuklu başına en fazla harcama yapan ülkeler arasından San Marino 707 Euro ile birinci sırada yer alırken, İsveç 359 Euro, Norveç 344 Euro, Hollanda 250 Euro, Lüksemburg ise 222 Euro harcama yapıyor. En az harcama yapan ülkeler ise Moldova 6 Euro, Ermenistan 8 Euro, Azerbaycan 12 Euro), Makedonya 13 Euro ve Arnavutluk 13 Euro. Türkiye ise 21 Euro harcama yapıyor.
47 Avrupa Konseyi üyesi devletteki 52 cezaevi idaresinden 47’sinin bilgisini içeren SPACE araştırması Lozan Üniversitesi tarafından Avrupa Konseyi için yürütülüyor. 31 Eylül 2016 tarihinde, bu araştırmaya katılan 47 idarenin ceza infaz kurumlarında 859 bin 102 tutuklu bulunmaktadır. Bu sayı, Rusya Federasyonu’nda tutulan mahkumların rakamları da dahil edildiğinde 1,505,187’ye yükselmektedir. 2015’te aynı tarihte, 840.648 ve (1.483.118) mahkum bulunuyordu.
[Mehmet Dinç] 21.3.2018 [TR724]
İstatistiklere göre Avrupa cezaevlerinin bir kısmı kapasitesinin çok üzerinde mahkum barındırıyor. Bu durum cezaevi şartlarını daha da zorlaştırırken, hak ihlallerine sebebiyet veriyor. Cezaevi ölümleri ve intiharlar Avrupa cezaevlerinin bir diğer sorunu. Cezaevlerindeki ölüm oranı 2015 yılında 10 binde 31 olarak kayıtlara geçerken bu rakamın yüzde 15’inin sebebi intihar.
Cezaevleri kapasitesini aşıyor
Giderek artan mahkum sayısı, uzun tutukluluk süreleriyle birleşince Avrupa cezaevlerinde ciddi kapasite sorunları yaşanıyor. Örneğin Makedonya ve Macaristan’da 100 kişilik kapasiteye göre 132 kişi kalıyor, Kıbrıs’ta 127, Belçika’da 120, Fransa’da 117 Portekiz 109, İtalya 109, Sırbistan 109, Arnavutluk 108, Çekya’da 108, Romanya’da 106 Türkiye’de ise 103 kişi kalıyor. Tutukluların yüzde 10’u hala duruşma bekliyor
Hapis oranlarının en fazla arttığı ve azaldığı ülkeler
Hapis oranının en fazla arttığı ülkeler (yüzde 10,8) ile Bulgaristan, Türkiye (yüzde 9.5), Çekya (yüzde 7.6), Sırbistan (yüzde 6.6) ve Danimarka (yüzde 5.5). En fazla düştüğü cezaevleri ise, İzlanda (yüzde -15.9), Kuzey İrlanda (yüzde -11.8), Litvanya (yüzde -11.1), Belçika (yüzde -10,1) ve Gürcistan (yüzde -6,7) oldu.
Son 10 yılda tutukluluk oranı en fazla artan ülke Türkiye
2006-2016 yılları arasında tutukluluk oranının en fazla arttığı ülke Türkiye. 10 yıl içinde Türkiye’de tutukluluk oranları yüzde 161 oranında arttı. Türkiye’nin ardından yüzde 81’le San Marino, yüzde 66 ile Arnavutluk geliyor. Yine 2006-2016 yılları arasından tutukluluk oranı azalan ülkeler ise Hollanda yüzde 38, Estonya yüzde 36 İsveç ise yüzde 26 ile tutukluluk oranları azalan ülkeler arasında ilk 3’te yer alıyor.
Yabancı tutuklular ve kadın mahkumlar
Yabancı tutukluların oranı son yıllarda genel olarak aşağı yönlü bir eğilim gösterse de, bu oran 2015 yılında yüzde 10,8 iken 2016 yılında yüzde 11,6’ya yükseldi. Kadınlar genel cezaevi nüfusunun küçük bir kısmını temsil etmeye devam ediyor (yüzde 5.3, tutuklananların oranı ise yüzde 24,2).
En fazla hırsızlık suçundan mahkum yatıyor, sonra uyuşturucu
Hapishanelerde en fazla hırsızlık suçundan mahkum bulunuyor (%18,9), uyuşturucu suçluları yüzde 17,5 ile ikinci sırada yer alırken, 3. sırada yüzde 12,6 ile soygun ve gasp, yüzde 12,1 ile cinayet suçluları geliyor.
Tutuklu başına en fazla harcamayı San Marino yapıyor
Avrupa Konseyi’ne bağlı 47 ülkede yılda ortalama 18 Milyar Euro harcama yapılıyor. Tutuklu başına günlük ortalama harcama 110 Euro civarında . Tutuklu başına en fazla harcama yapan ülkeler arasından San Marino 707 Euro ile birinci sırada yer alırken, İsveç 359 Euro, Norveç 344 Euro, Hollanda 250 Euro, Lüksemburg ise 222 Euro harcama yapıyor. En az harcama yapan ülkeler ise Moldova 6 Euro, Ermenistan 8 Euro, Azerbaycan 12 Euro), Makedonya 13 Euro ve Arnavutluk 13 Euro. Türkiye ise 21 Euro harcama yapıyor.
47 Avrupa Konseyi üyesi devletteki 52 cezaevi idaresinden 47’sinin bilgisini içeren SPACE araştırması Lozan Üniversitesi tarafından Avrupa Konseyi için yürütülüyor. 31 Eylül 2016 tarihinde, bu araştırmaya katılan 47 idarenin ceza infaz kurumlarında 859 bin 102 tutuklu bulunmaktadır. Bu sayı, Rusya Federasyonu’nda tutulan mahkumların rakamları da dahil edildiğinde 1,505,187’ye yükselmektedir. 2015’te aynı tarihte, 840.648 ve (1.483.118) mahkum bulunuyordu.
[Mehmet Dinç] 21.3.2018 [TR724]
İnsana dokunmak [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
“Eskiden…”, “biz eskiden…” gibi cümleler genellikle nostaljiden ve eskiye duyulan özlemden kaynaklanır. Zira insanoğlu eskiye dair günlerin güzel taraflarını hatırlar. Olumsuzlukları, kendi hatalarını, başarısızlıklarını akla getirmek istemez. Bazen de güne dair gelişmelerden, olaylardan kopuktur, habersizdir o nedenle hep geçmişe övgüler düzer. Zanneder ki kendisi şahit olmayınca bazı gelişmeler olmuyor, güzellikler yaşanmıyor. O nedenle bu tür cümleler yaşlılarca dile getirilse, eleştirel yaklaşanların hoşuna gitse de sorumlularca hoş karşılanmaz.
Yazdıklarım yaşlanmış olmaktan, hariçten gazel okumaktan kaynaklanıyor da olabilir. Ancak daha ziyade profesyonelleşme ve amatör ruhu yitirmeyle ilgili. Profesyonelleşme, kurallara, takvime bağlama pek çok işte verimi artırır; işlerin daha düzenli yürümesini sağlar. Ama eğer hedef insan yetiştirmek, eğitmek, insan kazanmak ise amatör ruhu korumak, safiyeti, samimiyeti sürdürmek önemlidir. Muhataplarınızla duygusal bağ kurmak, dertleşmek, problemlerine çözüm aramak, anlamaya çalışmak, insana dokunmak işin vazgeçilmez parçasıdır. İnsanla ilgili işlerde katı kurallarla kurumsal yapıyı düzene sokabilirsiniz, kalabalıkları topluca yönlendirebilirsiniz, binaların temizliğini, işleyişini, personelin çalışmasını takip edebilirsiniz. Ama her biri bir âlem olan âdemlerin, insanların gönlüne katı kurallarla, soğuk ve rutin davranışlarla, robotik yaklaşımlarla giremezsiniz; kendinizi sevdiremezsiniz. Kendinizi sevdiremezseniz sevdiklerinizi de sevdiremez, anlatmakta yarar gördüğünüz güzellikleri onların yüreğine akıtamaz, aklına, zihnine nakşedemezsiniz. Öğrettikleriniz kalıcı olmaz; etkileşim olmaz veya sınırlı kalır. İlişkiler formel olanın ötesine geçemez.
İNSAN HİKÂYELERİ
Hizmet’le bağı olan hemen herkes kendisini çarpıcı şekilde etkileyen bir olayla, davranışla karşılaştıktan sonra Hizmet’e gönül vermiştir. Bizim gibi aklı duygularının önünde olanlar öncelikle meselenin makuliyetine, tutarlı ve mantıklı olmasına, insanlığa vadettiklerine odaklanmış olsa da pek çok insanı Hizmet’e bağlayan şey yaşadığı bazı özel anlar, müstesna zaman dilimleri ve içten davranışlar olmuştur. Sonrasında elbette herkes meselenin makuliyetini, dinin özüne, aklın gereklerine uygunluğunu test etmiştir. Ama genelde yıldırım aşkına benzer yoğun etkilenme dönemleri vardır. Bazılarını, sınırları ve sinirleri zorlamasına rağmen kendisine tahammül edilmesi çarpmıştır. Bazıları, gönül ehli derin bir abinin etkisinde kalmıştır. Kimimiz vaazlardaki atmosferden, ambianstan etkilenmiştir. Kimimizi Hocaefendi’nin derin ilmi yanında olağanüstü tevazuu, nezaketi büyülemiştir. Önde gelen abilerimizin sahabe misal yaşantısından ve toprak gibi tavırlarından etkilenen çoktur. Ama genelde Hizmet’le tanışma ve Hizmet’e meftun olmalarda bireysel insan hikayeleri vardır. İnsana dokunan, ona değer veren, onun hatalarına katlanan, sınırsız tolerans gösteren davranışlar etkili olmuştur.
Bir ev abisinin aylarca kimseye bir şey demeyip yemek, bulaşık, temizlik gibi her işi yapması o evdeki gençleri eritmiştir. Beraber kaldığı gençlerin iç çamaşırına kadar yıkayan abilerin varlığı hikaye değildir. Bir arkadaşın bir sıkıntısı için ondan daha fazla dertlenen ve çözüm arayan arkadaşı/abisi onda derin iz bırakmıştır. Kendi çamaşırını yıkarken bizimkilere de el atıp hallediveren çok arkadaşımız olmuştur. En basitinden evdeki umumi temizlik vaktinde tuvalet-banyo gibi en zor yerleri abinin alması ve yapması hepimizi etkilemiştir. Evini-barkını talebelere açan ve imkanlarının çok üstünde ikramlarda bulunup, kazancını öğrencilerle paylaşan esnafların hayatımızda ayrı yeri vardır. Ablaların evlere gönderdikleri yolu gözlenen leziz yemekler unutulur gibi değildir. Bir talebeyi kazanabilmek için aylarca onu okul kapısında bekleyen, sabahlara kadar onun için dua eden arkadaşlar bilirim. İlgilendiği öğrenciler için için gözyaşı döküp dertlenen az değildir. Daha kendisi ana kuzusu iken talebeleri için memleketine sadece bayramda ve bir kaç gün giderdi insanlar. Hizmet halkası, elindeki dar imkanları ilgilendiği çocuklara harcayan, yaz boyunca yumurta ekmekle yetinen fedakarlarla genişledi.
Hizmet’te her insanın onu çarpan, şoklayan bir hikayesi, model aldığı Hizmet kahramanı vardır. Yalpa yapınca o anları hatırlar. Düşerse kahramanı yanında biter ve elinden tutar; kaldırır. Herkesin bir hayırhahı vardır, zor zamanlarda, sıkıntılarda, efkarlı dönemlerde gölgesi olur.
İnsan kazanmanın en etkili yolu o insana dokunmak, onun ruhuna nüfuz etmek, gönlüne girmektir. Para, imkan, lüks, şaşa kısa süreli etkilese de kalıcı olmuyor. Sunduğunuz harika şartlardan, dayalı-döşeli binalardan, kaliteli yemeklerden, imkanlardan yararlanılıyor; ama insana yüreğinizi açmadıysanız, onun kalbine giremediyseniz daha iyisi bulununca terkediliyorsunuz.
ODAK İNSAN OLMAKTAN ÇIKARSA
Hizmet doğrudan insanı hedeflediği ve onu gaye edindiği, ona bir şey vermeye çalıştığı için hüsnü kabul gördü, desteklendi, büyüdü. Hazırlanan tüm imkanlar insan içindi. Hedef her insana dokunmak, yeryüzünde gidilmeyen yer, kapısı çalınmayan ev, dokunulmayan insan bırakmamaktı. Nitekim Dünyada çok yere gidildi; Türkiye’de çalınmadık kapı, girilmedik ev kalmadı. Esnafından öğrencisine her insana dokunuldu. Işık evlerde yemek yemeyen, bir kurumda yakını okumayan, çayımızı içmeyen kalmadı.
Bir zaman sonra binalar çoğaldı, büyüdü ve lüksleşti ama ihtişamın içinde bir miktar işin ruhunu yitirdik. Sayımız arttı, statlara sığmaz hale geldik ama kişileri/insanları rakamlardan ibaret görmeye başladık. İnsanlara nüfuz etme yolları, gönülleri kazanma yöntemleri aramak yerine Excel tablolarına odaklandık, istatistiki verilerle avunmaya başladık. Bürokrasiler, makamlar, konumlar ürettik ama bu konumların ne ürettiğini, Hizmete/insanlara neler kattığını yeterince sorgulamadık. Herkes konum sahibi, herkes komutan oldu ama alanda koşturacak er, hizmet üretecek eleman kalmadı. Binalara doluştuk, konumlara alıştık, toplantılarla coştuk ama birebir insana dokunmaya zaman bulamadık. Devlet dairesine alınan çaycı misali üreten bir kişinin etrafında pek çok amir zuhur etti.
Çok yöneticimiz oldu, üst düzey yöneticiler yetiştirdik ama rehberliği ihmal ettik. “Rehber”liği bir unvan haline getirip içini boşalttık. Zaman içinde insan kazanmanın kağıtlar, rakamlar, oranlar üzerinden yapıldığını sandık. İnsanların gönlüne girme becerisi olan kişileri “yönetici” yaparak insandan uzaklaştırdık. Tebliğ-irşad asıl gayeydi, lakin bu işler sayıca ve keyfiyetçe biraz ihmale uğradı. Kurumlara otomatik ve yoğun insan akışı olduğu için gidene, kopana üzülmedik, peşini kovalamadık. Müesseselere her yıl yığınla insan giriyor ve çıkıyordu ama sel gibi bazen elimizde bir avuç kum kalıyordu. Sorumlular rakamlarla “az” oynayarak, verileri “iyimser” sunarak ruhunu yitirmiş hesap sormalardan kurtulmaya çalıştı. Bu uzun yıllar devam edip etkili-sağlıklı otokontrol-denetim mekanizmaları da kurulamayınca kralın süt havuzuna su döken köylülere döndü halimiz. Olanla sunulan arasında uçurumlar oluştu ve kendimizi kandırdık.
Bunları insanların moralini bozmak, üzmek için yazmıyorum. Zulmün, baskının en ağır şekilde devam ettiği böyle bir zamanda niyetim ümit kırmak ve kuru eleştiri değil. Benzer hataları yapmamak, kaldıysa devam etmemek için bu tür konuları gündeme almayı vicdani bir sorumluluk, Hizmet insanlarına karşı görev biliyorum. Zira Hizmet’te az sayıdaki kötü alışkanlıktan birisi: Yanlışı söylemekten çekinmek, kötüyü söyleyen olmamak için özel itina göstermek. Herkes iyi haberi sunmak, başarılı şeyleri anlatmak için yarışıyor ama başarısızlığı, olumsuzu ne sahiplenen, ne de söyleyen çıkıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki sağlıklı teşhisin-tespitin olmadığı yerde derde deva tedavi olmaz; olamaz.
AMATÖR RUHU KAYBETMEME
Hemen bütün organizasyonlarda başlarda amatör ruh önde olur. Ama zamanla işler büyür, organizasyonlar genişler, kurumsallaşmalar olur ve amatör ruh, fedakarlık, hasbilik yerini memur davranışlarına bırakır. Bundan kaçışın mümkün olduğu organizasyon yoktur. Son olaylarla kader Hizmet insanlarından bütün makamları, kurumları, konumları, yıldızları aldı. Yaşananlar adeta sadece insana odaklanmaya, insanla meşgul olmaya ve yeniden insana dokunmaya zorluyor bizi. Eski durumları anıp ahı-vah etmek yerine herkes yeni çevreye uyum sağlamalı, temaslar kurmalı, dostluklar geliştirmeli. Yeniden nefer olma, alana inme, koşturma ve terlemenin tadına varma zamanı.
Türkiye’de kalanlar çok ağır şartlar altındalar ve ama dik ve onurlu duruyorlar. Yurt dışında ise insanların çevresiyle, komşularıyla yeni yeni hizmetler başlattığına ve güzel şeyler yaptığına şahit oluyoruz. Bu zor dönemden çıkmanın yolu insan potansiyelini verimli ve etkili kullanmaktan, insana önem vermekten ve çevremizdeki insanlara dokunmaktan geçiyor.
***
“Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı’ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb’in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes’ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve bsasiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.”
–Sızıntı, Ağustos 1983
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 21.3.2018 [TR724]
Yazdıklarım yaşlanmış olmaktan, hariçten gazel okumaktan kaynaklanıyor da olabilir. Ancak daha ziyade profesyonelleşme ve amatör ruhu yitirmeyle ilgili. Profesyonelleşme, kurallara, takvime bağlama pek çok işte verimi artırır; işlerin daha düzenli yürümesini sağlar. Ama eğer hedef insan yetiştirmek, eğitmek, insan kazanmak ise amatör ruhu korumak, safiyeti, samimiyeti sürdürmek önemlidir. Muhataplarınızla duygusal bağ kurmak, dertleşmek, problemlerine çözüm aramak, anlamaya çalışmak, insana dokunmak işin vazgeçilmez parçasıdır. İnsanla ilgili işlerde katı kurallarla kurumsal yapıyı düzene sokabilirsiniz, kalabalıkları topluca yönlendirebilirsiniz, binaların temizliğini, işleyişini, personelin çalışmasını takip edebilirsiniz. Ama her biri bir âlem olan âdemlerin, insanların gönlüne katı kurallarla, soğuk ve rutin davranışlarla, robotik yaklaşımlarla giremezsiniz; kendinizi sevdiremezsiniz. Kendinizi sevdiremezseniz sevdiklerinizi de sevdiremez, anlatmakta yarar gördüğünüz güzellikleri onların yüreğine akıtamaz, aklına, zihnine nakşedemezsiniz. Öğrettikleriniz kalıcı olmaz; etkileşim olmaz veya sınırlı kalır. İlişkiler formel olanın ötesine geçemez.
İNSAN HİKÂYELERİ
Hizmet’le bağı olan hemen herkes kendisini çarpıcı şekilde etkileyen bir olayla, davranışla karşılaştıktan sonra Hizmet’e gönül vermiştir. Bizim gibi aklı duygularının önünde olanlar öncelikle meselenin makuliyetine, tutarlı ve mantıklı olmasına, insanlığa vadettiklerine odaklanmış olsa da pek çok insanı Hizmet’e bağlayan şey yaşadığı bazı özel anlar, müstesna zaman dilimleri ve içten davranışlar olmuştur. Sonrasında elbette herkes meselenin makuliyetini, dinin özüne, aklın gereklerine uygunluğunu test etmiştir. Ama genelde yıldırım aşkına benzer yoğun etkilenme dönemleri vardır. Bazılarını, sınırları ve sinirleri zorlamasına rağmen kendisine tahammül edilmesi çarpmıştır. Bazıları, gönül ehli derin bir abinin etkisinde kalmıştır. Kimimiz vaazlardaki atmosferden, ambianstan etkilenmiştir. Kimimizi Hocaefendi’nin derin ilmi yanında olağanüstü tevazuu, nezaketi büyülemiştir. Önde gelen abilerimizin sahabe misal yaşantısından ve toprak gibi tavırlarından etkilenen çoktur. Ama genelde Hizmet’le tanışma ve Hizmet’e meftun olmalarda bireysel insan hikayeleri vardır. İnsana dokunan, ona değer veren, onun hatalarına katlanan, sınırsız tolerans gösteren davranışlar etkili olmuştur.
Bir ev abisinin aylarca kimseye bir şey demeyip yemek, bulaşık, temizlik gibi her işi yapması o evdeki gençleri eritmiştir. Beraber kaldığı gençlerin iç çamaşırına kadar yıkayan abilerin varlığı hikaye değildir. Bir arkadaşın bir sıkıntısı için ondan daha fazla dertlenen ve çözüm arayan arkadaşı/abisi onda derin iz bırakmıştır. Kendi çamaşırını yıkarken bizimkilere de el atıp hallediveren çok arkadaşımız olmuştur. En basitinden evdeki umumi temizlik vaktinde tuvalet-banyo gibi en zor yerleri abinin alması ve yapması hepimizi etkilemiştir. Evini-barkını talebelere açan ve imkanlarının çok üstünde ikramlarda bulunup, kazancını öğrencilerle paylaşan esnafların hayatımızda ayrı yeri vardır. Ablaların evlere gönderdikleri yolu gözlenen leziz yemekler unutulur gibi değildir. Bir talebeyi kazanabilmek için aylarca onu okul kapısında bekleyen, sabahlara kadar onun için dua eden arkadaşlar bilirim. İlgilendiği öğrenciler için için gözyaşı döküp dertlenen az değildir. Daha kendisi ana kuzusu iken talebeleri için memleketine sadece bayramda ve bir kaç gün giderdi insanlar. Hizmet halkası, elindeki dar imkanları ilgilendiği çocuklara harcayan, yaz boyunca yumurta ekmekle yetinen fedakarlarla genişledi.
Hizmet’te her insanın onu çarpan, şoklayan bir hikayesi, model aldığı Hizmet kahramanı vardır. Yalpa yapınca o anları hatırlar. Düşerse kahramanı yanında biter ve elinden tutar; kaldırır. Herkesin bir hayırhahı vardır, zor zamanlarda, sıkıntılarda, efkarlı dönemlerde gölgesi olur.
İnsan kazanmanın en etkili yolu o insana dokunmak, onun ruhuna nüfuz etmek, gönlüne girmektir. Para, imkan, lüks, şaşa kısa süreli etkilese de kalıcı olmuyor. Sunduğunuz harika şartlardan, dayalı-döşeli binalardan, kaliteli yemeklerden, imkanlardan yararlanılıyor; ama insana yüreğinizi açmadıysanız, onun kalbine giremediyseniz daha iyisi bulununca terkediliyorsunuz.
ODAK İNSAN OLMAKTAN ÇIKARSA
Hizmet doğrudan insanı hedeflediği ve onu gaye edindiği, ona bir şey vermeye çalıştığı için hüsnü kabul gördü, desteklendi, büyüdü. Hazırlanan tüm imkanlar insan içindi. Hedef her insana dokunmak, yeryüzünde gidilmeyen yer, kapısı çalınmayan ev, dokunulmayan insan bırakmamaktı. Nitekim Dünyada çok yere gidildi; Türkiye’de çalınmadık kapı, girilmedik ev kalmadı. Esnafından öğrencisine her insana dokunuldu. Işık evlerde yemek yemeyen, bir kurumda yakını okumayan, çayımızı içmeyen kalmadı.
Bir zaman sonra binalar çoğaldı, büyüdü ve lüksleşti ama ihtişamın içinde bir miktar işin ruhunu yitirdik. Sayımız arttı, statlara sığmaz hale geldik ama kişileri/insanları rakamlardan ibaret görmeye başladık. İnsanlara nüfuz etme yolları, gönülleri kazanma yöntemleri aramak yerine Excel tablolarına odaklandık, istatistiki verilerle avunmaya başladık. Bürokrasiler, makamlar, konumlar ürettik ama bu konumların ne ürettiğini, Hizmete/insanlara neler kattığını yeterince sorgulamadık. Herkes konum sahibi, herkes komutan oldu ama alanda koşturacak er, hizmet üretecek eleman kalmadı. Binalara doluştuk, konumlara alıştık, toplantılarla coştuk ama birebir insana dokunmaya zaman bulamadık. Devlet dairesine alınan çaycı misali üreten bir kişinin etrafında pek çok amir zuhur etti.
Çok yöneticimiz oldu, üst düzey yöneticiler yetiştirdik ama rehberliği ihmal ettik. “Rehber”liği bir unvan haline getirip içini boşalttık. Zaman içinde insan kazanmanın kağıtlar, rakamlar, oranlar üzerinden yapıldığını sandık. İnsanların gönlüne girme becerisi olan kişileri “yönetici” yaparak insandan uzaklaştırdık. Tebliğ-irşad asıl gayeydi, lakin bu işler sayıca ve keyfiyetçe biraz ihmale uğradı. Kurumlara otomatik ve yoğun insan akışı olduğu için gidene, kopana üzülmedik, peşini kovalamadık. Müesseselere her yıl yığınla insan giriyor ve çıkıyordu ama sel gibi bazen elimizde bir avuç kum kalıyordu. Sorumlular rakamlarla “az” oynayarak, verileri “iyimser” sunarak ruhunu yitirmiş hesap sormalardan kurtulmaya çalıştı. Bu uzun yıllar devam edip etkili-sağlıklı otokontrol-denetim mekanizmaları da kurulamayınca kralın süt havuzuna su döken köylülere döndü halimiz. Olanla sunulan arasında uçurumlar oluştu ve kendimizi kandırdık.
Bunları insanların moralini bozmak, üzmek için yazmıyorum. Zulmün, baskının en ağır şekilde devam ettiği böyle bir zamanda niyetim ümit kırmak ve kuru eleştiri değil. Benzer hataları yapmamak, kaldıysa devam etmemek için bu tür konuları gündeme almayı vicdani bir sorumluluk, Hizmet insanlarına karşı görev biliyorum. Zira Hizmet’te az sayıdaki kötü alışkanlıktan birisi: Yanlışı söylemekten çekinmek, kötüyü söyleyen olmamak için özel itina göstermek. Herkes iyi haberi sunmak, başarılı şeyleri anlatmak için yarışıyor ama başarısızlığı, olumsuzu ne sahiplenen, ne de söyleyen çıkıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki sağlıklı teşhisin-tespitin olmadığı yerde derde deva tedavi olmaz; olamaz.
AMATÖR RUHU KAYBETMEME
Hemen bütün organizasyonlarda başlarda amatör ruh önde olur. Ama zamanla işler büyür, organizasyonlar genişler, kurumsallaşmalar olur ve amatör ruh, fedakarlık, hasbilik yerini memur davranışlarına bırakır. Bundan kaçışın mümkün olduğu organizasyon yoktur. Son olaylarla kader Hizmet insanlarından bütün makamları, kurumları, konumları, yıldızları aldı. Yaşananlar adeta sadece insana odaklanmaya, insanla meşgul olmaya ve yeniden insana dokunmaya zorluyor bizi. Eski durumları anıp ahı-vah etmek yerine herkes yeni çevreye uyum sağlamalı, temaslar kurmalı, dostluklar geliştirmeli. Yeniden nefer olma, alana inme, koşturma ve terlemenin tadına varma zamanı.
Türkiye’de kalanlar çok ağır şartlar altındalar ve ama dik ve onurlu duruyorlar. Yurt dışında ise insanların çevresiyle, komşularıyla yeni yeni hizmetler başlattığına ve güzel şeyler yaptığına şahit oluyoruz. Bu zor dönemden çıkmanın yolu insan potansiyelini verimli ve etkili kullanmaktan, insana önem vermekten ve çevremizdeki insanlara dokunmaktan geçiyor.
***
“Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı’ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb’in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes’ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve bsasiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.”
–Sızıntı, Ağustos 1983
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 21.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)