Yirmi sene önce bir gece yolculuğunda şoför uyumasın diye arkadaşım Turan Bey hayatından bazı kareleri anlatmıştı:
“Çocuktum, sokaktan eve gelmiştim. Çıplak ayaklarımı ocağa doğru uzatmıştım. Arife hanım isminde gerçekten dindar ve bilgili bir teyze de evimizde misafir olarak bulunuyordu. Benim ayak parmaklarıma baktı, ‘Bunun başparmağı yanındaki ile bitişik. Hayırlı ve güzel bir insan olacak’ diyerek benim için hayırlı dualar etti. Bu olayı hiç unutmadım; bu güzel sözler bana hep manevî güç olup ümit verdi…
“Fransızca hocamız komşumuzdu. Bana özel ders veriyordu. Bana, ‘Yaz tatilinde Edremit-Akçay’da Fransız turistlere rehberlik yaparsın, hem para kazanırsın, hem de Fransızca'nı ilerletmiş olursun’ dedi.
“Yaz tatilinde Akçay’a gitmek için hazırlığını yapıp yola çıktım. Giderken okuldan arkadaşım Gündüz’le karşılaştım. Bana ‘Edremit’e varınca, Yalçın Ağabeye selam söyle’ deyip adresini de tarif etti. Edremit’e gelince, garajdan Akçay’a gidecek arabalara baktım, daha bir saat sonra kalkacaklardı. Bu arada selamı ulaştırmak için Yalçın Beye uğradım. Bana bir çay söyledi. Yanındaki evde kalan yaşıtlarım öğrencilerle beni tanıştırdı; sonra da ‘Yemeğini ye, öyle git… Telaş etme, ben de o tarafa gidiyorum seni istediğin yere arabamla bırakırım’ dedi. Rahatladım…
“Yemekten sonra beni arabasına aldı. Yolda bana Akçay’daki turistlerin açık-saçık durumlarını anlattı ve sakıncalarını izah etti. ‘İstersen seni oraya götüreyim, istersen şu ileride bir öğrenci kampı var… Orada ders çalışıyorlar. Seni onların yanına götüreyim.’ dedi. Ben ‘Babam beni çalışıp para kazanmam için gönderdi. Ona ne cevap vereyim’ dedim. ‘Sen on beş gün kal, sonra ben sana iş bulurum’ dedi. Ben güvenilir bir ağızdan iş garantisi alınca, kabul ettim. Aslında tam yolların ayırım noktasındaydım. Gerçekten sola devam etseydik, üstsüz turistlerin yanına gidecektik. Ama sağ yukarı tarafa giden yol, huzurlu bir yere götürdü beni. Ayrıca baştan yola çıkarken Gündüz arkadaşımla karşılaşmasaydım ve onun selamını Yalçın Beye götürmeseydim, yanlış yere gidecektim. Aslında Gündüz benimle ilgilenmek istiyormuş ama okul müdürümüz ileri bir solcu ve babamın arkadaşı olduğu için yanıma yaklaşıyormuş. Benim o tarafa gidişimi değerlendirmiş.
“Bu öğrenci kampı çok hoştu… Ağaçların arasında bir çay akıyordu. Suyu güzeldi. Çok güzel vakit geçiriyordum. 15 gün sonra Yalçın Ağabey Hacı Ağabeyle yanımıza geldiler ve beni oradan aldılar. Sonra Yalçın Bey beni Soma’dan tanıdığı bir inşaattan bir iş buldu. Ben de orada çalışmaya başladım. Akşamları yaşıtlarımın kaldığı bir evde kalıyordum 2000 liradan fazla para kazandım. Patrondan izin alarak çöpe atılan çivileri de düzelterek biriktirdim. Sonra memlekete dönüp hem parayı, hem çivileri babama teslim ettim. Babam çok sevindi.
“Fransızca dersimize giren hoca hanım bana çok kızdı. Fakat daha sonraları oralara gönderdiği arkadaşlar, maalesef hep bozulmuşlardı… Anlayacağınız onlar için hiç iyi olmamıştı.
“Bizim çevremiz hep sol anlayışta insanlardı. Akrabalarımızdan bir mühendis vardı. Onu ideal bir kişi görüyordum. Bazen taksisiyle beni gezdirdi.
“Bir gün Mustafa isimli bir arkadaş, okuyayım diye kazamızdan köye tatile giderken bana Risaleler vermişti. Ben de aldım, eve gelince masanın üzerine bırakıp uyumuş kalmışım. Babam muhtar olduğu için orman müdürü ve diğer müdürlerle arası iyi idi. O sırada onlardan bir grup gelmiş. Masanın üzerindeki Risaleleri görünce beni uyandırdılar, ‘Bu kitaplar kimin?’ diye sordular. Ben şaşırmıştım. Uyku sersemliğine ‘Benim değil’ dedim. Bunların çok zararlı kitaplar olduklarını, başıma dert açacaklarını söyleyip tekrar, ‘Kim verdi?’ diye sordular. Ben de ‘Mustafa’nın’ dedim. Tutup Risaleleri birer birer yaktılar. Birkaç gün sonra müdür dersimize girdi. Mustafa’nın arkadaşı olan başka bir Mustafa’yı tahtaya kaldırdı. Olmayacak birşeyi bahane edip çok feci şekilde dövmeye başladı. Aslında o Mustafa güçlü kuvvetli bir arkadaştı. İstese, ufak tefek bir yapıya sahip olan müdüre karşılık verebilirdi ama vermiyor, ağzından burnundan kan akarken yine o ceketini ilikliyor, efendilik ve saygısından hiç taviz vermiyordu. Sonradan bu dayağın sebebini anladım. Bana, Risaleleri verenin o olduğu ihbar edilmişti. Ama İlahi Adâlet, müdürü kısa zamanda çökertti. Çünkü çok geçmeden trafik kazasında hanımını ve kızını kaybetti. Kendisini alkole verdi. Müdürlükten atıldı. Çok perişan oldu. Ben Bandırma’da gözümle gördüm.
“Küçükken babam beni camiye Kur’an öğrenmeye göndermişti. Fakat öğrencilere nasıl davranılacağını bilmeyen hoca bizi bir yere hapsetmişti. Ben camı kırıp kaçtım. Hoca, ‘Eğer elime geçirirsem, kollarını kıracağım’ demiş. Ben de bir daha gitmedim. Bu yüzden de, dinî bilgiler yönünden câhil kaldım.
“Arkadaşlarım tatil günü beni gezmek için İzmir’e davet ettiler. Trene binip eğlene eğlene gittik. Bu bir tesadüf değildi, bir kader-denk noktasıydı. Buca-Kaynaklar köyü yakınındaki bir tenezzüh yerine gittik. Orada yaşıtlarımın Muammer Kalyoncu Ağabeyin hakemliği ve espriler içinde güreşlerini seyrettim. Sonra orada Hocaefendi bir konuşma yaptı. Filozoflardan ve sahabelerden bahsetti. Anlattığı bazı şeyler dikkatimi çekti ve çok tesir ettiler, gözlerim yaşardı… Güzel hislerle geri döndük.
“Artık hizmeti anlamaya başlamıştım. Allah lütfu ve merhametiyle yolumu bulmuştum. Cenab-ı Hak hiç ayırmasın.”
Biz de bu duaya âmin diyoruz…
[Abdullah Aymaz] 30.1.2018 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
2017’de 6 bin Türk milyoner ülkeyi terk etti [TR724]
New World Wealth’in yayınladığı ‘Milyoner Göçü 2018’ raporuna göre, nüfusa ve milyoner sayısına göre en fazla göç veren ülke Türkiye. Geçtiğimiz yıl ülkeyi terk eden Türk milyoner sayısı 6 bin olurken, son iki yılda Türkiye’yi terk eden milyoner sayısı ise 12 bin.
Raporuna göre, geçen yıl 95 bin milyoner yaşadığı ülkeleri terk etti. 2017 raporunda bu rakam 82 bindi. 2016’da ise 64 bin. Yani 2 yılda 31 bin milyoner valizlerini doldurup banka hesaplarını değiştirerek başka ülkelerde yaşamaya başladı.
Dünya Gazetesi’nin haberine göre, en fazla tercih edilen ülke 10 bin ile Avustralya. Bu ülkeyi 9 binle ABD, 5 binle Kanada ve Birleşik Arap Emirlikleri takip ediyor. Karayip Adaları’nı tercih edenlerin sayısı 3 bin. 2 binle listenin 6 ve 7’nci sırasında İsrail ve İsviçre bulunuyor. 8’inci Yeni Zelanda, 9’uncu Singapur ve 10’uncu Singapur’a giden dolar milyonerlerinin sayısı ise 1000.
Zengin göçmenlerin memleketi: Çin ve Hindistan
Ülkesini terk edenlerin büyük kısmı gelişmekte olan bölgelerden. Listenin ilk sırasında Çin var. 2017’de ülkesini terk eden Çinli milyonerlerin sayısı 10 bin. 2’nci sırada yer alan Hindistan’da bu sayı 7 bin. Türkiye geçen yıl olduğu gibi üst sıralarda, 6 bin ile 3’üncü.
Brexit’i yaşayan İngiltere 5 bin ile dördüncü. 5’inci 5 bin ile terör ile vergilerden en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Fransa var. Petro fiyatlarından etkilenen Rusya 3 bin, Brezilya 2 bin, Endonezya 2 bin ile listenin üst sırlarında yer alıyorlar. Tutuklamalar ve görevden almalarla çalkalanan Suudi Arabistan’ı terk eden milyonerlerin sayısı bin. Nijerya’da aynı sayıda milyoner göçmeni vermiş.
2 yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti
Rapora göre, nüfusa ve milyoner sayısına göre en fazla göçü veren ülke Türkiye. 2015’te 1.000 olan bu sayı 2016’da hızla arttı ve 6 bine yükseldi. Geçen yıl da 6 bin olunca Türkiye dikkatleri üzerine çeken ilk ülke oldu.
Geçen yıl açıklanan rapora göre Türkiye 5’inci ülkeyken bu yıl açıklanan raporda 3’üncü ülke konumuna yükseldi. İki yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti.
Kimler hangi ülkeyi tercih ediyor?
Çinliler: ABD, Kanada ve Avustralya.
Hintliler: ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Avustralya, Kanada.
Türkler: Avrupa Birliği ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri.
İngilizler: Avustralya ve ABD
Fransızlar: Kanada, İsviçre ve ABD
Ruslar: ABD, Güney Kıbrıs, Birleşik Krallık, Portekiz ve Karayipler.
Brezilyalılar: Portekiz, ABD ve İspanya
Endonezyalılar: Singapur.
Suudiler: Birleşik Krallıkve Birleşik Arap Emirlikleri.
Nijerya: Birleşik Krallık, Fransa, İsviçre, Güney Afrika ve Birleşik Arap Emirlikleri.
[TR724] 30.1.2018
Raporuna göre, geçen yıl 95 bin milyoner yaşadığı ülkeleri terk etti. 2017 raporunda bu rakam 82 bindi. 2016’da ise 64 bin. Yani 2 yılda 31 bin milyoner valizlerini doldurup banka hesaplarını değiştirerek başka ülkelerde yaşamaya başladı.
Dünya Gazetesi’nin haberine göre, en fazla tercih edilen ülke 10 bin ile Avustralya. Bu ülkeyi 9 binle ABD, 5 binle Kanada ve Birleşik Arap Emirlikleri takip ediyor. Karayip Adaları’nı tercih edenlerin sayısı 3 bin. 2 binle listenin 6 ve 7’nci sırasında İsrail ve İsviçre bulunuyor. 8’inci Yeni Zelanda, 9’uncu Singapur ve 10’uncu Singapur’a giden dolar milyonerlerinin sayısı ise 1000.
Zengin göçmenlerin memleketi: Çin ve Hindistan
Ülkesini terk edenlerin büyük kısmı gelişmekte olan bölgelerden. Listenin ilk sırasında Çin var. 2017’de ülkesini terk eden Çinli milyonerlerin sayısı 10 bin. 2’nci sırada yer alan Hindistan’da bu sayı 7 bin. Türkiye geçen yıl olduğu gibi üst sıralarda, 6 bin ile 3’üncü.
Brexit’i yaşayan İngiltere 5 bin ile dördüncü. 5’inci 5 bin ile terör ile vergilerden en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Fransa var. Petro fiyatlarından etkilenen Rusya 3 bin, Brezilya 2 bin, Endonezya 2 bin ile listenin üst sırlarında yer alıyorlar. Tutuklamalar ve görevden almalarla çalkalanan Suudi Arabistan’ı terk eden milyonerlerin sayısı bin. Nijerya’da aynı sayıda milyoner göçmeni vermiş.
2 yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti
Rapora göre, nüfusa ve milyoner sayısına göre en fazla göçü veren ülke Türkiye. 2015’te 1.000 olan bu sayı 2016’da hızla arttı ve 6 bine yükseldi. Geçen yıl da 6 bin olunca Türkiye dikkatleri üzerine çeken ilk ülke oldu.
Geçen yıl açıklanan rapora göre Türkiye 5’inci ülkeyken bu yıl açıklanan raporda 3’üncü ülke konumuna yükseldi. İki yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti.
Kimler hangi ülkeyi tercih ediyor?
Çinliler: ABD, Kanada ve Avustralya.
Hintliler: ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Avustralya, Kanada.
Türkler: Avrupa Birliği ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri.
İngilizler: Avustralya ve ABD
Fransızlar: Kanada, İsviçre ve ABD
Ruslar: ABD, Güney Kıbrıs, Birleşik Krallık, Portekiz ve Karayipler.
Brezilyalılar: Portekiz, ABD ve İspanya
Endonezyalılar: Singapur.
Suudiler: Birleşik Krallıkve Birleşik Arap Emirlikleri.
Nijerya: Birleşik Krallık, Fransa, İsviçre, Güney Afrika ve Birleşik Arap Emirlikleri.
[TR724] 30.1.2018
İçinden Türkiye geçmeyen bir yazı [Tarık Toros]
Demokrasimizin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri:
Bazı temel gerçekler üzerinde mutabakata varılmamış olması.
***
New York’lu tanınmış bir senatör var, Daniel Patrick Moynihan (1927-2003).
Kendisi kadar liyakatli olmayan bir meslektaşıyla tartışırken…
Karşısındaki adam bocalayarak şöyle diyor:
-Senatör Moynihan, bu sizin fikriniz. Benim de kendi fikrim var.
Moynihan da şöyle cevap veriyor:
-Kendi fikirleriniz olabilir ama gerçekleri kendinize yontamazsınız.
***
Bambaşka bilgi ortamlarında yaşıyoruz.
Tüm bilgilerimizi telefondan gönderilen algoritmalara göre alıyoruz.
Bunlar sadece önyargılarınızı destekliyor.
Ve bu hep karşımıza çıkıyor.
***
İlginç bir deney yapılmış, Mısır’da Tahrir meydanında yaşanan devrim sırasında:
Bir “liberal”, bir “muhafakazar” ve ortadan bir vatandaşa…
Google’da arama yaptırıyorlar.
Üç deneğe, “Mısır” yazdırıp “ara” tuşuna basınca…
Muhafazakara “Müslüman Kardeşler” çıkıyor…
Liberale “Tahrir Meydanı”…
Ortalama vatandaşa ise Nil nehrindeki tatil yerleri.
***
Yani önyargılarınız her neyse oraya yönlendiriliyorsunuz.
Bu, zamanla daha da güçleniyor.
Giderek daha çok kişinin haber aldığı Twitter ve Facebook sayfalarında da böyle oluyor.
Artık bir fanusta yaşamaya başlıyorsunuz.
Şu anda siyasetin bu kadar kutuplaşmasının bir nedeni de bu.
***
Yazının buraya kadarki bölümünü ben kaleme almadım.
Lakin aynen imzamı atarım.
David Letterman, ABD’nin ünlü talk-show’cularından biriyken…
Mayıs 2015’te sözleşmesi yenilenmeyince NBC’den emekli olmuştu.
Kendi ifadesiyle “kovulduktan” üç yıl sonra Netflix’le geri döndü.
İlk konuğu Trump’tan önceki ABD başkanı Obama’ydı.
İşte bu yazının…
Fikirler, önyargılar, algoritmalar, Twitter, Facebook, Mısır, Tahrir vs. içeren bölümünü aynen Obama’nın sözlerinden alıntıladım, ne eksik ne fazla.
***
Obama bitirince, Letterman taşı gediğine koyuyor:
-Twitter’ın dünyanın her yerinde gerçeklerin anlatılacağı bir mekanizma olacağını düşünmüştüm. Aleyhimize dönen değerli bir araç olmuş.
***
Bunun nedeni şu:
Hükümetler artık bu yeni aygıtın farkında.
Nasıl manipüle edileceğini de biliyorlar.
Sosyal ağların patronlarını da peyledikten sonra geriye bir şey kalmıyor.
***
Özellikle Facebook’un…
Trump’ın seçim kampanyasında…
Kasıtlı olarak yalan haberleri ABD’li takipçilerinin önüne düşürdüğü ortaya çıkmıştı.
Bağımsız bir araştırmaya göre, Trump yanlısı haberlerin yüzde 38’i yalandı.
Ama seçildi işte.
Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yalanın yalan olduğunun ortaya çıkmasının “belgesel niteliği” dışında bir kıymeti olmuyor.
***
ABD, “kimyasal silahları var” diye Irak’a girip Saddam’ı astı.
Saddam’ın kimyasal silahları hiç belgelenemedi.
Ve bunun koca bir yalan olduğu ortaya çıktı.
Hollywood’da bir düzine film çekildi.
Dönemin başkanı George W. Bush’un tüm cilası döküldü.
Döküldü de ne oldu?
-Ortadoğu aynı tas aynı hamam.
-ABD aynı ABD.
-Devletin 30-40 sene geçmeden günah çıkarma geleneği yok.
-Bush’un adı dahi anılmıyor.
-Obama halen ayakta alkışlanıyor.
-Trump’a destek, daha ilk senesinde yüzde 39’un altına düşerek rekor kırdı.
-Melania Trump’ın fotoğrafı, kocasıyla adı çıkan porno yıldızı ile yan yana basılıyor.
-Michelle Obama, first lady’liğinden hiçbir şey kaybetmedi, eskisinden daha popüler.
Vesaire vesaire…
Dünya bir yöne doğru gidiyor, göz göre göre yaşanacaklar yaşanıyor, akışın yönünü değiştirmek pek mümkün olmuyor.
***
Esasen, Afrin yalanlarını toparlayan bir şeyler karalamak istiyordum.
Sonra baktım ki, altından kalkamayacağım kadar çok yalan haber var.
Hangi birini düzelteceksin, kime ne anlatacaksın!
***
Obama’yı seyrederken Afrin operasyonu başlamamıştı.
Operasyonun ardından medya ve sosyal ağlardaki yaygarayı görünce…
Adama bir kez daha hak verdim.
Koca ülkede…
Siyasetçisi, askeri, gazetecisi, bürokratı, topu birden baştan sona yalan söylüyor, dünyanın tepkilerini dahi çarpıtıp aktarıyor, halkını uyutuyor veya uyuttuğunu zannediyor.
İki haftadır ülkede dolaşıma sokulan bilgi ve haberlerin tamamı tek merkezden üretilmiş, yalan haber.
Tümüyle psikolojik harp yürütülüyor.
Operasyonel adresler eliyle de toplum mühendisliği yapılıyor.
***
Hani Türkçe’deki “-sal” ve “-sel” ekleri kullanılan bir tabir var:
“Türkçe’yi sala bindirip sele verdiler” diye…
Bu meşhur laf, sanıldığının aksine Necip Fazıl’a değil Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’na aittir.
Türkçe’yi geçtim, durum şu an Türkiye için böyle:
Sala bindirildi, sele verildi.
Mini not: Obama’nın Letterman’a konuk olduğu “My Next Guest”, Netflix’te 12 Ocak’ta yayımlandı, üstelik Türkçe altyazılı, hassaten tavsiye ederim.
[Tarık Toros] 30.1.2018 [TR724]
Bazı temel gerçekler üzerinde mutabakata varılmamış olması.
***
New York’lu tanınmış bir senatör var, Daniel Patrick Moynihan (1927-2003).
Kendisi kadar liyakatli olmayan bir meslektaşıyla tartışırken…
Karşısındaki adam bocalayarak şöyle diyor:
-Senatör Moynihan, bu sizin fikriniz. Benim de kendi fikrim var.
Moynihan da şöyle cevap veriyor:
-Kendi fikirleriniz olabilir ama gerçekleri kendinize yontamazsınız.
***
Bambaşka bilgi ortamlarında yaşıyoruz.
Tüm bilgilerimizi telefondan gönderilen algoritmalara göre alıyoruz.
Bunlar sadece önyargılarınızı destekliyor.
Ve bu hep karşımıza çıkıyor.
***
İlginç bir deney yapılmış, Mısır’da Tahrir meydanında yaşanan devrim sırasında:
Bir “liberal”, bir “muhafakazar” ve ortadan bir vatandaşa…
Google’da arama yaptırıyorlar.
Üç deneğe, “Mısır” yazdırıp “ara” tuşuna basınca…
Muhafazakara “Müslüman Kardeşler” çıkıyor…
Liberale “Tahrir Meydanı”…
Ortalama vatandaşa ise Nil nehrindeki tatil yerleri.
***
Yani önyargılarınız her neyse oraya yönlendiriliyorsunuz.
Bu, zamanla daha da güçleniyor.
Giderek daha çok kişinin haber aldığı Twitter ve Facebook sayfalarında da böyle oluyor.
Artık bir fanusta yaşamaya başlıyorsunuz.
Şu anda siyasetin bu kadar kutuplaşmasının bir nedeni de bu.
***
Yazının buraya kadarki bölümünü ben kaleme almadım.
Lakin aynen imzamı atarım.
David Letterman, ABD’nin ünlü talk-show’cularından biriyken…
Mayıs 2015’te sözleşmesi yenilenmeyince NBC’den emekli olmuştu.
Kendi ifadesiyle “kovulduktan” üç yıl sonra Netflix’le geri döndü.
İlk konuğu Trump’tan önceki ABD başkanı Obama’ydı.
İşte bu yazının…
Fikirler, önyargılar, algoritmalar, Twitter, Facebook, Mısır, Tahrir vs. içeren bölümünü aynen Obama’nın sözlerinden alıntıladım, ne eksik ne fazla.
***
Obama bitirince, Letterman taşı gediğine koyuyor:
-Twitter’ın dünyanın her yerinde gerçeklerin anlatılacağı bir mekanizma olacağını düşünmüştüm. Aleyhimize dönen değerli bir araç olmuş.
***
Bunun nedeni şu:
Hükümetler artık bu yeni aygıtın farkında.
Nasıl manipüle edileceğini de biliyorlar.
Sosyal ağların patronlarını da peyledikten sonra geriye bir şey kalmıyor.
***
Özellikle Facebook’un…
Trump’ın seçim kampanyasında…
Kasıtlı olarak yalan haberleri ABD’li takipçilerinin önüne düşürdüğü ortaya çıkmıştı.
Bağımsız bir araştırmaya göre, Trump yanlısı haberlerin yüzde 38’i yalandı.
Ama seçildi işte.
Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yalanın yalan olduğunun ortaya çıkmasının “belgesel niteliği” dışında bir kıymeti olmuyor.
***
ABD, “kimyasal silahları var” diye Irak’a girip Saddam’ı astı.
Saddam’ın kimyasal silahları hiç belgelenemedi.
Ve bunun koca bir yalan olduğu ortaya çıktı.
Hollywood’da bir düzine film çekildi.
Dönemin başkanı George W. Bush’un tüm cilası döküldü.
Döküldü de ne oldu?
-Ortadoğu aynı tas aynı hamam.
-ABD aynı ABD.
-Devletin 30-40 sene geçmeden günah çıkarma geleneği yok.
-Bush’un adı dahi anılmıyor.
-Obama halen ayakta alkışlanıyor.
-Trump’a destek, daha ilk senesinde yüzde 39’un altına düşerek rekor kırdı.
-Melania Trump’ın fotoğrafı, kocasıyla adı çıkan porno yıldızı ile yan yana basılıyor.
-Michelle Obama, first lady’liğinden hiçbir şey kaybetmedi, eskisinden daha popüler.
Vesaire vesaire…
Dünya bir yöne doğru gidiyor, göz göre göre yaşanacaklar yaşanıyor, akışın yönünü değiştirmek pek mümkün olmuyor.
***
Esasen, Afrin yalanlarını toparlayan bir şeyler karalamak istiyordum.
Sonra baktım ki, altından kalkamayacağım kadar çok yalan haber var.
Hangi birini düzelteceksin, kime ne anlatacaksın!
***
Obama’yı seyrederken Afrin operasyonu başlamamıştı.
Operasyonun ardından medya ve sosyal ağlardaki yaygarayı görünce…
Adama bir kez daha hak verdim.
Koca ülkede…
Siyasetçisi, askeri, gazetecisi, bürokratı, topu birden baştan sona yalan söylüyor, dünyanın tepkilerini dahi çarpıtıp aktarıyor, halkını uyutuyor veya uyuttuğunu zannediyor.
İki haftadır ülkede dolaşıma sokulan bilgi ve haberlerin tamamı tek merkezden üretilmiş, yalan haber.
Tümüyle psikolojik harp yürütülüyor.
Operasyonel adresler eliyle de toplum mühendisliği yapılıyor.
***
Hani Türkçe’deki “-sal” ve “-sel” ekleri kullanılan bir tabir var:
“Türkçe’yi sala bindirip sele verdiler” diye…
Bu meşhur laf, sanıldığının aksine Necip Fazıl’a değil Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’na aittir.
Türkçe’yi geçtim, durum şu an Türkiye için böyle:
Sala bindirildi, sele verildi.
Mini not: Obama’nın Letterman’a konuk olduğu “My Next Guest”, Netflix’te 12 Ocak’ta yayımlandı, üstelik Türkçe altyazılı, hassaten tavsiye ederim.
[Tarık Toros] 30.1.2018 [TR724]
İşsizim, açım, öleyim mi? [Semih Ardıç]
İki hafta içinde iki insan sokağın ortasında üzerine benzin döküp kendini ateşe verdi. 12 Ocak’ta Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi önüne geline Sıtkı Aydın aylardır işsiz olduğunu belirtmiş ve elindeki bidonu başından aşağı boca etmişti. Üzerine döktüğü benzindi ve çakmağı yakması ile alevler içinde kalması bir olmuştu. Acılar içinde kıvranan Aydın’ın feryadı Meclis’in dış duvarlarında yankılanmıştı. Polislerin süratli müdahalesi umudunu kestiği hayata yeniden tutunmasına vesile oldu.
Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavisi süren Aydın’ın sesi TBMM’nin duvarlarını aşıp içerideki iktidar milletvekillerine ulaşamadı. Bilakis hükûmete yakın gazete ve televizyonlarda provokatörlük yapmakla itham edildi. ‘Aydın Doğan’ın amiral gemisi’ denilen Hürriyet gazetesi haberde isim ve soy isminin baş harfleri ile S.A. şeklinde yer verebildi onun trajedisine.
AMAN HÜKÛMET ZARAR GÖRMESİN!
‘Aman kimseler duymasın’ ve ‘hükûmet zarar görmesin’ hafiyeleri, işsiz bir adamın ölümle hayat arasındaki o ince çizgide gidip gelmesinin fazla dillendirilmesine de müsaade etmedi. Onların nazarında münferit bir vakaydı ve fazla mübalağa edilmesine lüzum yoktu. 39 yaşındaki Aydın’ın, “En son seçimde oyumu Tayyip’e verdim.” demesi bile iktidar sahiplerinin empati yapması için kâfi gelmedi.
Sıtkı Aydın gibi işsiz olan Mustafa Birgül de 29 Ocak’ta Balıkesir’de belediye binası önünde intihara teşebbüs etti. Onun da bir elinde benzin bidonu, diğerinde çakmak vardı. “İşsizim, açım, öleyim mi?” diye haykırdı ve kendisini ateşe verdi. Civarında dehşet içinde hâdiseyi takip edenlerin müdahalesi sayesinde kurtarıldı. Hastaneye kaldırıldığında başında, omuzlarında ağır yanıklar mevcuttu, şuuru kapalıydı. Makaleyi kaleme aldığım esnada Birgül halen yoğun bakımdaydı ve hayati tehlikesinin sürdüğü belirtiliyordu.
SON MESAJI MEZAR TAŞI OLDU
Birgül Facebook hesabında en son mezar taşı fotoğrafını paylaşmış. Üzerinde şöyle yazıyor: “Bil ki mezar taşıdır insandan yarına kalan. Unutma! Onu da başkası yaptırır gerisi yalan!”
Belki de ölüme giden yolda dünyada kalanlara, biz insanlara bıraktığı o not her şeyi hülasa ediyor. Mezar taşı bile alamayacak kadar parasız bir adam etrafından kendisine uzanan bir eli aramış, maalesef bulamamış. Canı, hayatı kendisine emanet olunan Reis-i Cumhur, Başbakan, vali, kaymakam, belediye reisi, eş, dost, kardeş ve arkadaş namına kim varsa hiçbiri aldırış etmemiş onun fakr u zaruret içinde kalışına. Çırpındıkça batmış, günden güne tükenmiş…
MİLYONLARCA İŞSİZDEN SADECE BİRİ
Hemen yanı başımızda aç, bîilaç milyonlardan sadece biriydi Mustafa Birgül. Kendisi gibi evine, eşine, çocuklarına bir ekmek dahi götüremeyen yüz binlerin hali pür melaline ayna tutmak için mi canına kıymak istedi? Yoksa ‘komşusu aç iken tok yatan’ günümüz Müslümanlarına unutamayacakları bir ders mi vermek istedi?
Bir insanın hayattan, sevdiklerinden, ahiretinden vazgeçmenin eşiğine getirilmesine sebep olmak, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir cürme iştirak etmek ne fena!
22 Ağustos 2017 tarihinde Kayseri’de yaklaşık bir yıldır işsiz olan 2 çocuk babası, 45 yaşındaki Haydar Çopur da 2 bin lirayı bulan borcunu ödeyemediği için Valilik Göç İdaresi binası önünde kendini yakmıştı.
İŞSİZİN TRAJEDİSİ ÜÇ VAKA İLE MAHDUT DEĞİL
Üç vaka haber olduğu için teferruatına vakıfız. Türkiye ekonomisinin rekorlar kırdığı iddia edilen senede belki üç vaka gibi yüzlerce intihar vakası yaşandı. Mamafih biz duymadık, duyamadık. Zira baskı ve sansür ikliminde işsizlerin feryadı haber olamıyor.
Ataması yapılmayan öğretmenin amele olarak çalıştığı binadan düşüp hayatını kaybetmesi, bir başka Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun devrilen traktörün altında vefat etmesi Türkiye’de işsizliğin en hazin fotoğraf kareleridir.
İŞSİZLİK MAAŞINA MÜRACAAT YÜZDE 50 ARTTI
Bir can, bir insan bahis mevzu iken kuru rakamlar elbette birşey ifade etmez. Devletin istatistiklerinde 3 milyon 700 bin civarında kişinin işsiz olduğu belirtiliyor.
Sokakta beş gençten birinin işsiz olduğu bir Türkiye için bu rakam çok törpülenmiş bir rakamdır. İş bulma ümidini kaybedenler için tespit ettiği müddeti altı aydan bir aya indiren Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) böylece 3,5 milyon işsizi kâğıt üzerinden silmiş oldu. Masa başında yapılan o işlem işsizin yarasına merhem sürmedi. 2017’de işsizlik maaşına müracaat edenlerin sayısı bir evvelki seneye nazaran yüzde 50 arttı.
ESNAF, YAZAR KASA FIRLATMIŞTI
Esnaf Ahmet Çakmak, “Sayın başbakanım al, ben bir esnafım.” diye bağırarak.
Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatmıştı. 2001 krizinin sembolü haline gelen o fotoğrafla bugün yaşanan trajedi mukayese bile edilemez.
O hâdise bile Türkiye’de basın hürriyetinin nereden nereye gerilediğini göstermesi açısından manidar. Halk o gün yazar kasa eylemine dair haberleri herhangi bir sansüre takılmadan takip edebilmişti. Devletin kanalı TRT bile o haberi özel kanallara yakın bir objektiflikte yayınlamıştı. Hükûmeti teşkil eden Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) o krizin akabinde 3 Kasım 2002 milletvekilliği seçiminde sandığa gömmüştü.
GREV BİLE YASAK
Hali hazırda işsizlik, geçim derdi, yüksek enflasyon gibi başlıklar haber bile olmuyor. İşçiler haklarını demokratik yollardan alabilmek için greve gitmek istiyor, Bakanlar Kurulu ‘zinhar’ deyip yasaklıyor.
Neymiş efendim! Greve gidilirse millî güvenlik tehdit altında kalırmış! Bir avuç insan hak aramak için Anayasa’nın verdiği gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmaya kalksa biber gazına maruz kalıyor. Joplarla gözaltına alınanlar günlerce nezarethanede tutuluyor. “Açım, hakkımı istiyorum.” diye sokağa çıkmanın bile terör suçu sayıldığı günlerde iş-güç ve servet sahibi olanlar da konforlarını kaybetmemek için üç maymunu aratmıyor.
ADALETSİZLİK HER YERDE
Adaletsizlik bulaşıcıdır ve o sari hastalık adliye koridorlarından memleketin bütün sathına yayılmış vaziyette. Gemisini yüzdüren kaptanların Türkiye’sinde işsizlerin sokak ortasında çırpınışına aldırış eden yok.
Sıtkı Aydın, Mustafa Birgül ve Haydar Çopur… Onlar TÜİK’in işsiz yerine koymadığı üç insan… Ailelerinin geçimini temin etmek için çaldıkları kapılar hep yüzlerine kapandı.
Onlar ‘işsizim, açım, öleyim mi?’ diye feryat etti. Zerre kadar vicdan taşıyanları intibaha getirecek kadar dehşetengiz bir tablo bu. Bir insan başlı başına bir âlemdir. Başkalarının ölümüne sebebiyet veren sistem, devlet, toplum ismi her ne olursa olsun o nizam ayakta kalmaz, kalamaz. Bir gün hâk ile yeksan olur.
O işsiz, aç, bîilaç insanların feryadının ilk muhatabı bin küsur odalı Saray’da, bin liralık altın varaklı kadehten su içenler, milyonluk Mercedes alma yarışına giren devletlû kimselerdir.
“Beraber yürüdük biz bu yollarda” demekle halk adamı olunmadığı gibi parti tabelasına ‘adalet’ ibaresi yazmakla da adil olunmuyor.
[Semih Ardıç] 30.1.2018 [TR724]
Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavisi süren Aydın’ın sesi TBMM’nin duvarlarını aşıp içerideki iktidar milletvekillerine ulaşamadı. Bilakis hükûmete yakın gazete ve televizyonlarda provokatörlük yapmakla itham edildi. ‘Aydın Doğan’ın amiral gemisi’ denilen Hürriyet gazetesi haberde isim ve soy isminin baş harfleri ile S.A. şeklinde yer verebildi onun trajedisine.
AMAN HÜKÛMET ZARAR GÖRMESİN!
‘Aman kimseler duymasın’ ve ‘hükûmet zarar görmesin’ hafiyeleri, işsiz bir adamın ölümle hayat arasındaki o ince çizgide gidip gelmesinin fazla dillendirilmesine de müsaade etmedi. Onların nazarında münferit bir vakaydı ve fazla mübalağa edilmesine lüzum yoktu. 39 yaşındaki Aydın’ın, “En son seçimde oyumu Tayyip’e verdim.” demesi bile iktidar sahiplerinin empati yapması için kâfi gelmedi.
Sıtkı Aydın gibi işsiz olan Mustafa Birgül de 29 Ocak’ta Balıkesir’de belediye binası önünde intihara teşebbüs etti. Onun da bir elinde benzin bidonu, diğerinde çakmak vardı. “İşsizim, açım, öleyim mi?” diye haykırdı ve kendisini ateşe verdi. Civarında dehşet içinde hâdiseyi takip edenlerin müdahalesi sayesinde kurtarıldı. Hastaneye kaldırıldığında başında, omuzlarında ağır yanıklar mevcuttu, şuuru kapalıydı. Makaleyi kaleme aldığım esnada Birgül halen yoğun bakımdaydı ve hayati tehlikesinin sürdüğü belirtiliyordu.
SON MESAJI MEZAR TAŞI OLDU
Birgül Facebook hesabında en son mezar taşı fotoğrafını paylaşmış. Üzerinde şöyle yazıyor: “Bil ki mezar taşıdır insandan yarına kalan. Unutma! Onu da başkası yaptırır gerisi yalan!”
Belki de ölüme giden yolda dünyada kalanlara, biz insanlara bıraktığı o not her şeyi hülasa ediyor. Mezar taşı bile alamayacak kadar parasız bir adam etrafından kendisine uzanan bir eli aramış, maalesef bulamamış. Canı, hayatı kendisine emanet olunan Reis-i Cumhur, Başbakan, vali, kaymakam, belediye reisi, eş, dost, kardeş ve arkadaş namına kim varsa hiçbiri aldırış etmemiş onun fakr u zaruret içinde kalışına. Çırpındıkça batmış, günden güne tükenmiş…
MİLYONLARCA İŞSİZDEN SADECE BİRİ
Hemen yanı başımızda aç, bîilaç milyonlardan sadece biriydi Mustafa Birgül. Kendisi gibi evine, eşine, çocuklarına bir ekmek dahi götüremeyen yüz binlerin hali pür melaline ayna tutmak için mi canına kıymak istedi? Yoksa ‘komşusu aç iken tok yatan’ günümüz Müslümanlarına unutamayacakları bir ders mi vermek istedi?
Bir insanın hayattan, sevdiklerinden, ahiretinden vazgeçmenin eşiğine getirilmesine sebep olmak, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir cürme iştirak etmek ne fena!
22 Ağustos 2017 tarihinde Kayseri’de yaklaşık bir yıldır işsiz olan 2 çocuk babası, 45 yaşındaki Haydar Çopur da 2 bin lirayı bulan borcunu ödeyemediği için Valilik Göç İdaresi binası önünde kendini yakmıştı.
İŞSİZİN TRAJEDİSİ ÜÇ VAKA İLE MAHDUT DEĞİL
Üç vaka haber olduğu için teferruatına vakıfız. Türkiye ekonomisinin rekorlar kırdığı iddia edilen senede belki üç vaka gibi yüzlerce intihar vakası yaşandı. Mamafih biz duymadık, duyamadık. Zira baskı ve sansür ikliminde işsizlerin feryadı haber olamıyor.
Ataması yapılmayan öğretmenin amele olarak çalıştığı binadan düşüp hayatını kaybetmesi, bir başka Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun devrilen traktörün altında vefat etmesi Türkiye’de işsizliğin en hazin fotoğraf kareleridir.
İŞSİZLİK MAAŞINA MÜRACAAT YÜZDE 50 ARTTI
Bir can, bir insan bahis mevzu iken kuru rakamlar elbette birşey ifade etmez. Devletin istatistiklerinde 3 milyon 700 bin civarında kişinin işsiz olduğu belirtiliyor.
Sokakta beş gençten birinin işsiz olduğu bir Türkiye için bu rakam çok törpülenmiş bir rakamdır. İş bulma ümidini kaybedenler için tespit ettiği müddeti altı aydan bir aya indiren Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) böylece 3,5 milyon işsizi kâğıt üzerinden silmiş oldu. Masa başında yapılan o işlem işsizin yarasına merhem sürmedi. 2017’de işsizlik maaşına müracaat edenlerin sayısı bir evvelki seneye nazaran yüzde 50 arttı.
ESNAF, YAZAR KASA FIRLATMIŞTI
Esnaf Ahmet Çakmak, “Sayın başbakanım al, ben bir esnafım.” diye bağırarak.
Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatmıştı. 2001 krizinin sembolü haline gelen o fotoğrafla bugün yaşanan trajedi mukayese bile edilemez.
O hâdise bile Türkiye’de basın hürriyetinin nereden nereye gerilediğini göstermesi açısından manidar. Halk o gün yazar kasa eylemine dair haberleri herhangi bir sansüre takılmadan takip edebilmişti. Devletin kanalı TRT bile o haberi özel kanallara yakın bir objektiflikte yayınlamıştı. Hükûmeti teşkil eden Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) o krizin akabinde 3 Kasım 2002 milletvekilliği seçiminde sandığa gömmüştü.
GREV BİLE YASAK
Hali hazırda işsizlik, geçim derdi, yüksek enflasyon gibi başlıklar haber bile olmuyor. İşçiler haklarını demokratik yollardan alabilmek için greve gitmek istiyor, Bakanlar Kurulu ‘zinhar’ deyip yasaklıyor.
Neymiş efendim! Greve gidilirse millî güvenlik tehdit altında kalırmış! Bir avuç insan hak aramak için Anayasa’nın verdiği gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmaya kalksa biber gazına maruz kalıyor. Joplarla gözaltına alınanlar günlerce nezarethanede tutuluyor. “Açım, hakkımı istiyorum.” diye sokağa çıkmanın bile terör suçu sayıldığı günlerde iş-güç ve servet sahibi olanlar da konforlarını kaybetmemek için üç maymunu aratmıyor.
ADALETSİZLİK HER YERDE
Adaletsizlik bulaşıcıdır ve o sari hastalık adliye koridorlarından memleketin bütün sathına yayılmış vaziyette. Gemisini yüzdüren kaptanların Türkiye’sinde işsizlerin sokak ortasında çırpınışına aldırış eden yok.
Sıtkı Aydın, Mustafa Birgül ve Haydar Çopur… Onlar TÜİK’in işsiz yerine koymadığı üç insan… Ailelerinin geçimini temin etmek için çaldıkları kapılar hep yüzlerine kapandı.
Onlar ‘işsizim, açım, öleyim mi?’ diye feryat etti. Zerre kadar vicdan taşıyanları intibaha getirecek kadar dehşetengiz bir tablo bu. Bir insan başlı başına bir âlemdir. Başkalarının ölümüne sebebiyet veren sistem, devlet, toplum ismi her ne olursa olsun o nizam ayakta kalmaz, kalamaz. Bir gün hâk ile yeksan olur.
O işsiz, aç, bîilaç insanların feryadının ilk muhatabı bin küsur odalı Saray’da, bin liralık altın varaklı kadehten su içenler, milyonluk Mercedes alma yarışına giren devletlû kimselerdir.
“Beraber yürüdük biz bu yollarda” demekle halk adamı olunmadığı gibi parti tabelasına ‘adalet’ ibaresi yazmakla da adil olunmuyor.
[Semih Ardıç] 30.1.2018 [TR724]
CHP nasıl kurtulur? [Kemal Ay]
Galiba CHP delegeleri ve seçmenlerinin zihninde aşağı yukarı buna benzer bir soru var.
Evvela bu soru yeni değil. 2002-2007 arasında kamuoyu (ve bürokrasi) baskısından bunalmış AKP karşısında, 2007’deki genel seçimlerde Deniz Baykal’ın CHP’sinin iktidar alternatifi olamadığı günden bu yana soruluyor.
Üstelik AKP, 2011’den bu yana CHP’nin ‘bürokratik merkez’ dayanağını da elinden almış görünüyor. 15 Temmuz’la birlikte ‘kurtarıcı TSK’ miti de kayıplara karıştı.
Bu durumda CHP, nasıl bir politika yapabilir? Yani delege ve seçmenlerin aklında nasıl bir CHP var?
Her şeyden önce partide eskiden beri var olan eğilimler, kökleriyle birlikte duruyor. Doğu Perinçek çizgisinin üstüne bir miktar ‘muasır medeniyetler seviyesi’ Atatürkçülüğü serpilmiş bir ‘merkez ulusalcılık’ bahis mevzu. İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eğer aday olmayı başarırsa, buraya bir yoğunlaşma olabilir.
Ama Kocasakal’ın adaylığına, yani delegeden yeterli desteği alabileceğine pek ihtimal vermiyor kulisler.
Diğer yanda partide eskiden bu yana ‘açılımcı’ olmuş bir kanat var. Bunlar iki gruba ayrılıyor: Bir grup, ticaretle uğraşan, gerekirse AKP’lilerle de kol kola poz verebilecek, ideolojik değil pragmatist bir siyaset öngörenler. Diğer grup ise fikrî olarak liberalizme yatkın, tabiri caizse ‘Avrupa görmüş’ şehirli bir kadro. İkinci grup Kürt siyasetine de yakın bir çizgiyi tutuyor.
Bunlar sanıyorum Selin Sayek Böke’nin genel başkan olmasından yanalar. İlhan Cihaner’le birlikte Böke’nin manifestosu bazı kesimlerde heyecan uyandırıyor. Ancak eğer olmazsa da Kılıçdaroğlu ile yola devam etmek makul bir opsiyon.
2010’dan bu yana CHP ‘yeni bir hikâye’ arıyor. 2007’de 7 milyon 300 bin, 2011’de 11 milyon üzeri oy aldı parti. Gelgelelim, AKP de 2007’de 16 milyon civarı olan oy sayısını 2011’de 21 milyona taşıdı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP yine 11 milyon civarı bir oy aldı fakat AKP 18 milyona düştüğü için kimse Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘istifa’ çağrısı yapmadı.
Dolayısıyla bu bahsi geçen ‘yeni bir hikâye’, 11 milyon psikolojik sınırını aşmak anlamına geliyor. Zira karşısında AKP-MHP ittifakı ile 25 milyona yakın seçmene hitap eden bir iktidar bloku var.
2013’teki Gezi Parkı olaylarından bu yana AKP’nin en büyük kozunun alternatifsizlik olduğu düşünüldüğünde, CHP’nin bu fırsatı değerlendiremiyor oluşunun sadece CHP’deki siyasilerle ilgisi olmadığı ihtimali üzerinde durmak gerekiyor.
Türkiye’de siyaset, fena hâlde tıkanmış durumda.
Meclis’te var olmakla olmamak arasında pek bir fark yok. Haliyle siyasî partiler, ne yapmaları gerektiği konusunda kararsız. Bürokrasi, Tanzimat’la birlikte kazandığı ‘görece özerkliği’, 15 Temmuz’la birlikte neredeyse tamamen yitirdi. Türk siyasetinin ağırlık merkezi uzun zamandır Saray ve diğer her türlü kurum, buna AKP de dâhil, Erdoğan’ın hamle zenginliği sağlayabilmek için elinin altında tuttuğu ‘oyuncaklara’ dönüştü.
Böyle bir ortamda CHP nasıl bir hikâye bulabilir?
Çözüm belli ama Türkiye’de siyasetin tıkanmasına sebep olan ‘şark kurnazlığı’ ve ‘taşralılık’ gibi meseleler, bu çözümü imkânsız kılıyor.
Yeni bir hikâyenin her şeyden önce mevcut sistemin ‘kirine, pasına’ bulaşmamış, tamamen yeni oyuncularla kurulmuş olması gerekiyor.
Bu konuda Meral Akşener iyi bir örnek olabilirdi fakat Erdoğan’la aşık atamayacağı alanlara giriyor. Elinin altında sahaya sürebileceği bir ordu bulunan adamla ‘militarizm’ konusunda aşık atamazsınız mesela.
Bir başka önemli konu, AKP’ye oy veren kitleyi kendinize oy vermeye değil, AKP’ye oy vermemeye ikna etmeniz gerekiyor. Ama bunun için ‘Aman şunlar geleceğine, Erdoğan devam etsin’ dedirtmemeniz lazım.
Erdoğan’ın sürekli din ekseninde tartışmalar açmasının en önemli sebebi bu. Dindar kitleyi korkutuyor. Kendisi giderse bir daha kimsenin onlara ‘haklarını’ vermeyeceğini düşündürtüyor. Sağolsun sosyal medya bu konuda bir hayli üretken.
Bir iktidar alternatifinin her şeyden önce toplumda ‘yalnız değilsiniz’ mesajını verebilmesi gerekir. İnsanların her türlü vatandaşlık hakları çeşitli vesilelerle ellerinden alınırken, kendi milletvekilini bile ‘kurtaramayan’ bir partinin iktidar alternatifi olabilmesi de böylece imkânsızlaşıyor.
Kriz zamanlarında insanlar ‘liderlik’ bekler. Yenilmekte olan bir futbol takımının hocası, kulübeye oturup elini çenesine koyup düşünürken fotoğrafları çekildiğinde, taraftar onu bir daha takımın başında görmek istemeyecektir.
Liderlik, yalnızca konuşarak insanları ikna etmek değildir üstelik. Her koşulun kendince liderlik opsiyonu vardır. İyi poz vermek, iyi hitabet, gazetelere iyi konuşmak, Sosyal Medya’da iyi yazmak, iyi network sahibi olmak değil; ihtiyacı olanların yanında olabilmektir liderlik. Somut şeylerle lider olunur.
Bu sebeple eğer CHP, Türkiye’nin muhalefetine ‘liderlik’ yapmak istiyorsa, şark kurnazlığı ya da taşralılıktan sıyrılmış, kişisel ya da grupsal çıkarları aşmış, toplumun ihtiyacına liderlik edebilecek bir genel başkan çıkarmalıdır.
Yoksa, yine hep birlikte oturur Erdoğan’ın kendi kendini tüketmesini bekleriz.
[Kemal Ay] 30.1.2018 [TR724]
Evvela bu soru yeni değil. 2002-2007 arasında kamuoyu (ve bürokrasi) baskısından bunalmış AKP karşısında, 2007’deki genel seçimlerde Deniz Baykal’ın CHP’sinin iktidar alternatifi olamadığı günden bu yana soruluyor.
Üstelik AKP, 2011’den bu yana CHP’nin ‘bürokratik merkez’ dayanağını da elinden almış görünüyor. 15 Temmuz’la birlikte ‘kurtarıcı TSK’ miti de kayıplara karıştı.
Bu durumda CHP, nasıl bir politika yapabilir? Yani delege ve seçmenlerin aklında nasıl bir CHP var?
Her şeyden önce partide eskiden beri var olan eğilimler, kökleriyle birlikte duruyor. Doğu Perinçek çizgisinin üstüne bir miktar ‘muasır medeniyetler seviyesi’ Atatürkçülüğü serpilmiş bir ‘merkez ulusalcılık’ bahis mevzu. İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eğer aday olmayı başarırsa, buraya bir yoğunlaşma olabilir.
Ama Kocasakal’ın adaylığına, yani delegeden yeterli desteği alabileceğine pek ihtimal vermiyor kulisler.
Diğer yanda partide eskiden bu yana ‘açılımcı’ olmuş bir kanat var. Bunlar iki gruba ayrılıyor: Bir grup, ticaretle uğraşan, gerekirse AKP’lilerle de kol kola poz verebilecek, ideolojik değil pragmatist bir siyaset öngörenler. Diğer grup ise fikrî olarak liberalizme yatkın, tabiri caizse ‘Avrupa görmüş’ şehirli bir kadro. İkinci grup Kürt siyasetine de yakın bir çizgiyi tutuyor.
Bunlar sanıyorum Selin Sayek Böke’nin genel başkan olmasından yanalar. İlhan Cihaner’le birlikte Böke’nin manifestosu bazı kesimlerde heyecan uyandırıyor. Ancak eğer olmazsa da Kılıçdaroğlu ile yola devam etmek makul bir opsiyon.
2010’dan bu yana CHP ‘yeni bir hikâye’ arıyor. 2007’de 7 milyon 300 bin, 2011’de 11 milyon üzeri oy aldı parti. Gelgelelim, AKP de 2007’de 16 milyon civarı olan oy sayısını 2011’de 21 milyona taşıdı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP yine 11 milyon civarı bir oy aldı fakat AKP 18 milyona düştüğü için kimse Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘istifa’ çağrısı yapmadı.
Dolayısıyla bu bahsi geçen ‘yeni bir hikâye’, 11 milyon psikolojik sınırını aşmak anlamına geliyor. Zira karşısında AKP-MHP ittifakı ile 25 milyona yakın seçmene hitap eden bir iktidar bloku var.
2013’teki Gezi Parkı olaylarından bu yana AKP’nin en büyük kozunun alternatifsizlik olduğu düşünüldüğünde, CHP’nin bu fırsatı değerlendiremiyor oluşunun sadece CHP’deki siyasilerle ilgisi olmadığı ihtimali üzerinde durmak gerekiyor.
Türkiye’de siyaset, fena hâlde tıkanmış durumda.
Meclis’te var olmakla olmamak arasında pek bir fark yok. Haliyle siyasî partiler, ne yapmaları gerektiği konusunda kararsız. Bürokrasi, Tanzimat’la birlikte kazandığı ‘görece özerkliği’, 15 Temmuz’la birlikte neredeyse tamamen yitirdi. Türk siyasetinin ağırlık merkezi uzun zamandır Saray ve diğer her türlü kurum, buna AKP de dâhil, Erdoğan’ın hamle zenginliği sağlayabilmek için elinin altında tuttuğu ‘oyuncaklara’ dönüştü.
Böyle bir ortamda CHP nasıl bir hikâye bulabilir?
Çözüm belli ama Türkiye’de siyasetin tıkanmasına sebep olan ‘şark kurnazlığı’ ve ‘taşralılık’ gibi meseleler, bu çözümü imkânsız kılıyor.
Yeni bir hikâyenin her şeyden önce mevcut sistemin ‘kirine, pasına’ bulaşmamış, tamamen yeni oyuncularla kurulmuş olması gerekiyor.
Bu konuda Meral Akşener iyi bir örnek olabilirdi fakat Erdoğan’la aşık atamayacağı alanlara giriyor. Elinin altında sahaya sürebileceği bir ordu bulunan adamla ‘militarizm’ konusunda aşık atamazsınız mesela.
Bir başka önemli konu, AKP’ye oy veren kitleyi kendinize oy vermeye değil, AKP’ye oy vermemeye ikna etmeniz gerekiyor. Ama bunun için ‘Aman şunlar geleceğine, Erdoğan devam etsin’ dedirtmemeniz lazım.
Erdoğan’ın sürekli din ekseninde tartışmalar açmasının en önemli sebebi bu. Dindar kitleyi korkutuyor. Kendisi giderse bir daha kimsenin onlara ‘haklarını’ vermeyeceğini düşündürtüyor. Sağolsun sosyal medya bu konuda bir hayli üretken.
Bir iktidar alternatifinin her şeyden önce toplumda ‘yalnız değilsiniz’ mesajını verebilmesi gerekir. İnsanların her türlü vatandaşlık hakları çeşitli vesilelerle ellerinden alınırken, kendi milletvekilini bile ‘kurtaramayan’ bir partinin iktidar alternatifi olabilmesi de böylece imkânsızlaşıyor.
Kriz zamanlarında insanlar ‘liderlik’ bekler. Yenilmekte olan bir futbol takımının hocası, kulübeye oturup elini çenesine koyup düşünürken fotoğrafları çekildiğinde, taraftar onu bir daha takımın başında görmek istemeyecektir.
Liderlik, yalnızca konuşarak insanları ikna etmek değildir üstelik. Her koşulun kendince liderlik opsiyonu vardır. İyi poz vermek, iyi hitabet, gazetelere iyi konuşmak, Sosyal Medya’da iyi yazmak, iyi network sahibi olmak değil; ihtiyacı olanların yanında olabilmektir liderlik. Somut şeylerle lider olunur.
Bu sebeple eğer CHP, Türkiye’nin muhalefetine ‘liderlik’ yapmak istiyorsa, şark kurnazlığı ya da taşralılıktan sıyrılmış, kişisel ya da grupsal çıkarları aşmış, toplumun ihtiyacına liderlik edebilecek bir genel başkan çıkarmalıdır.
Yoksa, yine hep birlikte oturur Erdoğan’ın kendi kendini tüketmesini bekleriz.
[Kemal Ay] 30.1.2018 [TR724]
Başladıkları mevkide futbolu bırakmadılar [Hasan Cücük]
Trabzonspor – Fenerbahçe derbisi öncesi kadrolar açıklandığında sarı lacivertli taraftar gözlerine inanmakta zorlanıyorlardı. İlk 11’de Hasan Ali Kaldırım, orta sahada Josef de Souza’nın yanında yer bulmuştu. Stoperler Skrtel ve Neto’nun yokluğunda Aykut Kocaman’ın Mehmet Topal’ı defansa çekmesi normal karşılanıyordu ama Valbuena’nın yedek kulübesinde oturup, sol bek Hasan Ali’ye orta sahada yer verilmesi taraftarın tepkisini çekti. Zaten Fenerbahçe taraftarının Hasan Ali Kaldırım ile yıldızı bir türlü barışamamıştı.
Alışık olmadığı bir mevkide oynamaya çalışan Hasan Ali Kaldırım ise, vasatın altında bir performans sergiledi. 64. dakikada yerini genç yıldız Elijf Elmas’a bıraktığında henüz orta sahada rakibinden top kapabilmiş değildi.
Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihi çok tartışıldı. Valbuena ve Eljif Elmas gibi iki ismi yedek kulübesinde oturtup, sol beke orta sahada yer vermesi kaybedilen puanın sebebi olarak gösterildi. Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihinin tek maçlık mı yoksa devamlı mı olacağı belli değil. Görüntü tek maç olacağı yönünde.
Ancak geçmişte de bazı teknik adamlar oyuncuları çok farklı mevkilere çekip onlardan adeta yeni bir oyuncu profili ortaya çıkardılar.
GOL KRALI OLSUN DİYE ALINDI, DEFANSA KONULDU
Ertuğrul Sağlam, Samsunspor’da forvet oyuncusu olarak sivrilip rekor bir ücretle Beşiktaş’ın yolunu tuttuğunda, taraftarların gol umuduydu. 1995’te geldiği Beşiktaş’taki ilk sezonunda 28 gol atarak şampiyonlukta önemli rol oynadı. Forvette gollerine Galli teknik adam Benjamin Toshack göreve gelene kadar devam etti. Toshack, Ertuğrul Sağlam’ı defansa çekerek, herkesi şaşırttı. Sağlam, Beşiktaş’taki son yıllarını defans oyuncusu olarak geçirdi.
Benzer bir dönüşümü Beşiktaş’ın efsane futbolcularından Gökhan Keskin de yaşadı. Futbola forvet mevkiinde başlamış, 1984’te Dikilitaşspor’dan Beşiktaş’a geldikten sonra defansa çekilmişti. Kariyerini bu mevkide, üstelik Türkiye’nin en iyi liberolarından biri olarak tamamdı. Bugünlerde ise Beşiktaş’ta Dusko Tosiç’in, sol bek olarak gelip defansın ortasında canla başka mücadele edişi konuşuluyor. Yokluktan alınan karar, Tosiç’in daha iyi bir defans oyuncusu olmasına yaradı.
SAĞ AYAKLI SOL BEK
Tosiç’in bugünlerde yaptığının tersini Ümit Özat, Fenerbahçe formasıyla gerçekleştirmişti. Gençlerbirliği’nde ön liberoda görev yapan Özat, Kadıköy’de bir anda kendini sol bekte bulacaktı. Sağ ayaklı Özat, uzun yıllar sol bek olarak görev yaparken, sol kanattan sağ ayağıyla yaptığı ortalarla hafızalara kazındı. Fenerbahçe’nin efsane 10 numaralarından Oğuz Çetin de, kariyerinin son yıllarında İstanbulspor ve Adanaspor’da defansa çekilerek, sevenlerini şaşırtmıştı.
GUARDİOLA’NIN KUMARI
Oyuncusunun mevkiiyle en çok oynayan teknik adamların başında Pep Guardiola geliyor. Çalıştırdığı her takımda oyuncuları farklı pozisyonlarda oynatmayı şiar edinen Pep Guardiola, Barcelona’da Mascherano’dan stoper, Bayern Münih’te Philipp Lahm’dan defansif orta saha, Manchester City’de ise David Silva’dan oyun kurucu ve Fabian Delph’ten de sol bek olarak faydalandı ve faydalanmaya devam ediyor. Mascherano’yu yokluktan stopere çekerken, sağ bekte mevkisinin en iyisi Lahm’ın orta sahada görevlendirilmesi uzun süre tepki çekmişti.
İMPARATOR GERİYE ÇEKİLDİ
Real Madrid’in Galli forveti Gareth Bale, Southampton’da sol bek olarak kariyerine başladı. Bale’in gol yollarındaki başarısı kısa sürede onu sol bekten sol açığa doğru taşıdı. Bale, Real Madrid’de ileri 3’lüde, Galler milli takımında ise doğrudan forvette oynuyor. Alman futbolunun ‘imparatoru’ Franz Beckenbauer de hücum ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak başladığı kariyerine defansif orta saha ve ön libero olarak nokta koymuştu.
MATTHAUS YAŞLANINCA…
Manchester United’ın efsanelerinden Paul Scholes, kariyerine başladığında bir forvet oyuncusuydu. Sakatlanan Roy Keane’in yerine orta sahada denenen Scholes, o günden sonra orta sahanın kilit ismi olmayı başardı. Belçikalı yıldız Vincent Kompany, Anderlecht ve Hamburg’ta forma giydiği dönemde savunma ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak mücadele ediyordu ancak 2010 yılından itibaren Manchester City’de stoper olarak oynamaya başladı. Yine Alman futbolunun bir başka efsanesi Lothar Matthaus kariyerinin son yıllarını defans oyuncusu olarak tamamladı. Orta sahanın dinamosu olarak görülen Matthaus ilerleyen yaşından dolayı defansı tercih etmişti.
[Hasan Cücük] 30.1.2018 [TR724]
Alışık olmadığı bir mevkide oynamaya çalışan Hasan Ali Kaldırım ise, vasatın altında bir performans sergiledi. 64. dakikada yerini genç yıldız Elijf Elmas’a bıraktığında henüz orta sahada rakibinden top kapabilmiş değildi.
Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihi çok tartışıldı. Valbuena ve Eljif Elmas gibi iki ismi yedek kulübesinde oturtup, sol beke orta sahada yer vermesi kaybedilen puanın sebebi olarak gösterildi. Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihinin tek maçlık mı yoksa devamlı mı olacağı belli değil. Görüntü tek maç olacağı yönünde.
Ancak geçmişte de bazı teknik adamlar oyuncuları çok farklı mevkilere çekip onlardan adeta yeni bir oyuncu profili ortaya çıkardılar.
GOL KRALI OLSUN DİYE ALINDI, DEFANSA KONULDU
Ertuğrul Sağlam, Samsunspor’da forvet oyuncusu olarak sivrilip rekor bir ücretle Beşiktaş’ın yolunu tuttuğunda, taraftarların gol umuduydu. 1995’te geldiği Beşiktaş’taki ilk sezonunda 28 gol atarak şampiyonlukta önemli rol oynadı. Forvette gollerine Galli teknik adam Benjamin Toshack göreve gelene kadar devam etti. Toshack, Ertuğrul Sağlam’ı defansa çekerek, herkesi şaşırttı. Sağlam, Beşiktaş’taki son yıllarını defans oyuncusu olarak geçirdi.
Benzer bir dönüşümü Beşiktaş’ın efsane futbolcularından Gökhan Keskin de yaşadı. Futbola forvet mevkiinde başlamış, 1984’te Dikilitaşspor’dan Beşiktaş’a geldikten sonra defansa çekilmişti. Kariyerini bu mevkide, üstelik Türkiye’nin en iyi liberolarından biri olarak tamamdı. Bugünlerde ise Beşiktaş’ta Dusko Tosiç’in, sol bek olarak gelip defansın ortasında canla başka mücadele edişi konuşuluyor. Yokluktan alınan karar, Tosiç’in daha iyi bir defans oyuncusu olmasına yaradı.
SAĞ AYAKLI SOL BEK
Tosiç’in bugünlerde yaptığının tersini Ümit Özat, Fenerbahçe formasıyla gerçekleştirmişti. Gençlerbirliği’nde ön liberoda görev yapan Özat, Kadıköy’de bir anda kendini sol bekte bulacaktı. Sağ ayaklı Özat, uzun yıllar sol bek olarak görev yaparken, sol kanattan sağ ayağıyla yaptığı ortalarla hafızalara kazındı. Fenerbahçe’nin efsane 10 numaralarından Oğuz Çetin de, kariyerinin son yıllarında İstanbulspor ve Adanaspor’da defansa çekilerek, sevenlerini şaşırtmıştı.
GUARDİOLA’NIN KUMARI
Oyuncusunun mevkiiyle en çok oynayan teknik adamların başında Pep Guardiola geliyor. Çalıştırdığı her takımda oyuncuları farklı pozisyonlarda oynatmayı şiar edinen Pep Guardiola, Barcelona’da Mascherano’dan stoper, Bayern Münih’te Philipp Lahm’dan defansif orta saha, Manchester City’de ise David Silva’dan oyun kurucu ve Fabian Delph’ten de sol bek olarak faydalandı ve faydalanmaya devam ediyor. Mascherano’yu yokluktan stopere çekerken, sağ bekte mevkisinin en iyisi Lahm’ın orta sahada görevlendirilmesi uzun süre tepki çekmişti.
İMPARATOR GERİYE ÇEKİLDİ
Real Madrid’in Galli forveti Gareth Bale, Southampton’da sol bek olarak kariyerine başladı. Bale’in gol yollarındaki başarısı kısa sürede onu sol bekten sol açığa doğru taşıdı. Bale, Real Madrid’de ileri 3’lüde, Galler milli takımında ise doğrudan forvette oynuyor. Alman futbolunun ‘imparatoru’ Franz Beckenbauer de hücum ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak başladığı kariyerine defansif orta saha ve ön libero olarak nokta koymuştu.
MATTHAUS YAŞLANINCA…
Manchester United’ın efsanelerinden Paul Scholes, kariyerine başladığında bir forvet oyuncusuydu. Sakatlanan Roy Keane’in yerine orta sahada denenen Scholes, o günden sonra orta sahanın kilit ismi olmayı başardı. Belçikalı yıldız Vincent Kompany, Anderlecht ve Hamburg’ta forma giydiği dönemde savunma ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak mücadele ediyordu ancak 2010 yılından itibaren Manchester City’de stoper olarak oynamaya başladı. Yine Alman futbolunun bir başka efsanesi Lothar Matthaus kariyerinin son yıllarını defans oyuncusu olarak tamamladı. Orta sahanın dinamosu olarak görülen Matthaus ilerleyen yaşından dolayı defansı tercih etmişti.
[Hasan Cücük] 30.1.2018 [TR724]
Öteki yanağımızı da mı çevirsek yoksa kuş tüylerini yele mi versek? [Bülent Keneş]
Her şeyin bir sonu var. Dünya fani olduğu gibi dünyada yaşananlar da fani. Mutluluk, huzur ve refahın bir sonu olduğu gibi alçaklıkların, baskı, zulüm ve despotlukların da bir sonu var. Aralarında yüzlerce yıllık bir zaman farkı olmasına rağmen Çinli düşünürlerden Montesquieu’ye, İbni Haldun’dan Paul Kennedy’ye varıncaya kadar pek çok düşünür güçleri, hanedanları, devletleri bir canlı organizmaya benzetmişler, onların da birer canlı organizma gibi doğup büyüdüklerini ve nihayetinde öldüklerini söylemişlerdir.
Saatlerin akrep ve yelkovanlarının yavaş hareket ettiği o kadim çağlarda, mesela Çin’de, bu devinim nesiller boyu süren, asırlar aşan bir ivme ile gerçekleşmekteydi. Bir gücün belirip, yükselmesi ve nihayet sefahate dalıp yozlaşarak çökmesi, bir hanedanın doğal ömrünü tamamlayıp yerini bir başkasının alması ve onun da mahdut bir süre içerisinde benzer süreçleri tecrübe ederek tarihin küllerine karışması o devirlerde yüzyılları bulan bir zaman dilimine tekabül etmekteydi.
Onun içindir ki, işin içine her türden yozlaşmanın davet ettiği ilahi gazapları veya tabiatın mücazatını da katarak “hanedan çevrimi” konusunda düşünceler üreten Çinli filozofların bir hanedanın doğuşu, büyümesi ve nihayet çökmesine dair öngördüğü süre ile İbni Haldun’un, Montesquieu’nün ve nihayet Kennedy veya Peter Drucker’ın kendi devirlerinin mevcut güçlerine dair öngördükleri yaşam süreleri tabiatıyla aynı değildir.
Her şey gibi zamanın da büyük bir gerilim içerisinde hızlandığı, yelkovanların akrepleri tık nefes kovaladığı günümüzde, geçmişte birkaç nesilde gerçekleşen süreçler artık bir nesil içerisinde ve bazen de o neslin hayat sürelerinin sadece bir bölümünde gerçekleşebiliyor. Bu şartlar altında hızlanan zamanın hızlanan nefesinin bir gücün doğuş, yükseliş ve çöküş sürecinin süresini hiç etkilemeyeceğini söylemek ne kadar gerçekçi olabilir?
ÇÖKÜŞÜN TAŞLARI DÖŞENMEYE, YIKILIŞIN ÇANLARI ÇALMAYA ÇOKTAN BAŞLADI
Görünen o ki, tarihi gelişmelerin seyir hızı zaman ilerledikçe geometrik bir artış gösteriyor. Uzun yıllar önce okuduğum, ama maalesef şimdi ismini hatırlayamadığım, bir kitap ya da makalenin ana fikri olan “İnsanlık, doğduğum andan bu yana doğduğum ana kadar olankinden daha fazla gelişmelere ve olaylara şahitlik etmiştir,” sözü de bu hızlanan zamanın yalın olduğu kadar etkili bir ifadesinden ibaretti.
Madem ki her şey gibi zulüm ve despotluğun da bir sonu var, Türkiye’de süren bu zulüm devrinin de bir sonunun gelmesini beklemek sanırım yanlış olmayacaktır. Ve madem ki, bugün zaman bundan yüz yıl önce olduğundan çok daha hızlı akıyor; madem ki artık güçler tek bir nesil içerisinde bile reel ya da riyakâr erdem ve faziletleriyle yükselebiliyor ve hemen ardından da çok büyük bir hızla yozlaşabiliyor; ve madem ki bu yozlaşmayla haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve despotluğun sarmalında rezil rüsva olup çöküp gidebiliyor; öyleyse mevcut İslamofaşist despotluğun çökmesinin çok fazla zaman almayacağı da bugünden rahatlıkla öngörülebilir.
Bundan üç-beş yıl öncesine kadar haktan, hukuktan, kardeşlikten, bölgesel barış ve işbirliğinden, istikrar ve huzurdan bahsedip yaşamı yüceltenler, şayet bugün hakaretler, tehditler savurarak sürekli ölmekten, öldürmekten, şehadetten, kan dökmekten, işgal etmekten, haddini bildirmekten bahseder hale gelmişlerse çöküşün taşları döşenmeye, yıkılışın çanları çalmaya çoktan başlamıştır demektir. Bu saatten sonra çöküşün süresini belirleyecek olan şey ise, çöküşü tetikleyen dinamiklerin uzak ya da yakın çevrede oluşturduğu kin ve düşmanlıkların kendi devinimiyle yol açacağı çözülmenin hızı olacaktır. Yine bu saatten sonra mühim olan şey, bu çöküşün olup olmayacağına veya olacaksa nasıl olacağına dair kafa yormaktan ziyade, söz konusu mukadder çöküşten sonrasına hazırlık yapmak ve hiç de kolay olmayacak çöküş sonrası o sürecin nasıl yönetileceğine kafa yormaktır.
Şüphesiz ki, kaçınılmaz bu çöküşü takip edecek sürecin yönetiminde teknik ve maddi boyutlar ihmal edilemeyeceği gibi sosyo-psikolojik ve manevi boyutlar da ihmal edilemez. Bu korkunç yıkım sonrası büyük bir travma yaşaması kaçınılmaz olan toplumu yeniden ayağa kaldırmak amacıyla bugünden girişilecek maddi hazırlıklar şüphesiz ki kolay olmayacak. Ancak, ahlaken ve manen çökmüş toplumu yeniden ayağa kaldırmada elzem olan sosyo-psikolojik hazırlıklar belki ondan bile zor olacak.
DURUM İŞGAL YAŞAMIŞ, İŞ SAVAŞ GEÇİRMİŞ ÜLKELERDEKİNDEN BİLE VAHİM
Türlü ayak oyunları ve kirli kumpaslarla devleti ele geçirmiş İslamofaşist çetenin siyasi ihtiraslarla parça parça parçalayarak kutuplaştırdığı, her bir parçasını bir diğerine düşmanlaştırarak nefret jeneratörlerine dönüştürdüğü kalabalıkları yeniden birbirlerine karşı saygı duyabilir bir toplumun parçaları haline getirebilmek belli ki çok zaman alacak. Çünkü, Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesi eliyle toplumun genetik kodlarına enjekte edilen ayrıştırıcı, yıkıcı, bölücü, radikalleştirici zehir dolayısıyla Türkiye’nin maruz kaldığı sosyal yıkım belki de bir dış tehdidin ya da bir iç savaşın oluşturabileceğinden çok daha büyük ve derin kırılmalara yol açtı. O kadar ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorun, en azından bazı açılardan, işgal görmüş, iç savaş geçirmiş ülkelerdekinden bile dahi vahim olabilir.
Şurası bir gerçektir ki, diktatörlük, işgal ya da iç savaş sonrası yaşanan travmatik süreçlerin yönetimi hiçbir yerde kolay olmamıştır. Samimi yüzleşmelerin yapılabileceği kurumsal altyapılar, ihlal edilen hakların mümkün olabildiğince tazmini konusunda ciddi adımlar atılmasını gerektirmiştir. Hitler sonrası Almanya’da Yahudilerin var olma ve yaşam hakkını garanti altına almaya yönelik korumacı yasal düzenlemeler, Apartheid rejimi sonrası Güney Afrika’da yaşanan sağaltıcı süreçler, Ruanda katliamı sonrası Hutular ve Tutsiler arasında karşılıklı güven ve saygının yeniden inşaası amacıyla uygulanan barış içerisinde bir arada yaşamaya yönelik çok boyutlu eğitim programları, Bosna-Hersek Savaşı sonrası dış güçlerin havuç ve sopa yöntemleriyle tarafları yola getirme metotları ve farklı tarih ve coğrafyalardaki benzeri uygulamaların hepsinden istifa edilmesini gerektirecek bir inşa süreci Türkiye’de de kaçınılmaz olacaktır.
HERKESTEN DERVİŞMEŞREPLİK BEKLEMEK NE GERÇEKÇİ NE DE ÇARE OLACAKTIR
Mağdurlar arasından Mevlana, Gandi, Mandela ve Hocaefendi gibileri de mutlaka çıkacak çıkmasına ama bu despotik süreçte korkunç düzeyde mağdur edilmiş herkesten ve her kesimden aynı dervişmeşrepliği beklemek ne gerçekçi, ne de sorunlara çare olacaktır. Atılan iftiraların, gece gündüz dolaşıma sokulan binlerce yalanın, yapılan alçakça yaftalamaların ve ahlaksızca sürdürülen ağır propaganda bombardımanının yaydığı ithamları boşverecek olursak, bugüne kadar tek bir kişinin burnunun kanamasında bile rolü olmayan yüzbinlerce insanın görülmedik zulümler karşısında kendilerine reva görülenlere ayniyle mukabelede bulunmayı akıllarının ucundan bile geçirmemeleri bu konuda umut verse bile, çöküş sonrası sürecin ciddi toplumsal komplikasyonlara yol açmayacağını bugünden iddia edemeyiz.
Sebepsiz-suçsuz yere bu yanağa yenilen sayısız yumruklar yetmezmiş gibi, o yumrukları atanlara ya da atılmasına destek olan milyonlara öteki yanağı da çevirmenin edebi/manevi bir değeri olsa da gerçek hayatta karşılığının ne olduğu bana göre tartışmalıdır. “Men dakka dukka” derecesinde olmasa da, eden ettiğinin karşılığını tam olarak bulmayacak olsa da en azından insanlıktan çıkmışçasına yapıp ettiklerine insanlar samimi bir şekilde pişman olmadan çöküş sonrasının inşasının sağlam zeminler üzerinde yükselmesinin mümkün olamayacağı aşikar.
Öldürülenler; işkenceye uğrayanlar; tacize, tecavüze maruz kalanlar; işlerinden, aşlarından mahrum bırakılanlar; evlerinden, yurtlarından, vatanlarından edilenler; mallarına, mülklerine, yılların alın teri ve emeklerine zorbalıkla el konulanlar; onlarca yıllık çabanın ürünü kariyerleri bir gecede sıfırlananlar; yuvası dağılanlar; zindanlara atılanlar; sabah-akşam polis takibine veya mankurtlaşmış birer eşkıyaya dönüşen komşuların tacizlerine maruz kalanlar; yaftalananlar, aşağılananlar; haklarında türlü yalanlar ve iftiralar üretilip şahsiyet suikastlarına, haysiyet soykırımlarına maruz kalanlar; açlığa, yokluğa, itilmişliğe mahkum edilenlerin tüm bunları yapanları, bu alçakça zulümlere destek olanları veya bunlar karşısında sessiz kalanların veballerini ne unutmaları ne de affetmeleri kolay olacak.
BU CEHENNEM’İN SONU GELDİĞİNDE KARŞIMIZDA BİR ENKAZ BULACAĞIZ
Zalimlerin adaletle yargılanması, işbirlikçilerinin ıslahı, mağdurların rehabilite edilmesi yoluyla hastalanmış kalabalıkların, insanlıktan çıkmış yığınların sağaltılarak yeniden sağlıklı bir toplum haline getirilmesi belli ki çok ama çok zaman, çok enerji, çok gayret gerektirecek. En basitinden bir yalan, bir iftira, bir dedikodu ile olsun onuru zedelenen bir mağdurun bunlara yol açanlara dair hissedebileceği kırgınlık ve dargınlığın bile giderilmesinin ne zor bir şey olduğunu düşünecek olursak, harami despot Erdoğan’ın yarattığı cehennemin sonu geldiğinde karşımızda bulacağımız enkazın büyüklüğünü daha isabetle tahmin edebiliriz. Yapılacak iş, gösterilecek gayret, seferber edilecek hacet de tabii ona göre olacak.
“Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin; ve size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin… Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin,” diyen Hz İsa’nın öğütlerine uyup suçsuz yere yanağınıza yediğiniz şamar üzerine şamardan sonra öteki yanağınızı çevirip çevirmemek elbette ki size kalmış. Ama, çöküş sonrası dönemde hukuk düzeninin bu tür şahsi fedakarlıklar ve subjektif feragatler üzerine kurulamayacağını not edip, bu faslı yine Hz İsa’ya atfedilen “O da onlara, ‘Şimdi ise kesesi olan da, torbası olan da yanına alsın. Kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın,’ dedi,” (Luka 22:36) sözünü hatırlatarak kapayacağım.
Bu ifritten devrin sebep olduğu sonuçların hassasiyeti, ürettiği mağduriyetlerin büyüklüğü, yol açtığı maddi-manevi yaraların, toplumsal yarılmaların derinliği ve bir gün gelip de bu süreç bittiğinde gerçeklik zemininde yapılması gerekenlerin ciddiyetine dair ise, belki şu küçük Musevi anlatısı hepimize bir fikir verebilir:
YELE VERİLEN BİR YASTIK DOLUSU KUŞ TÜYÜNÜN TOPLANMASINDAN DAHA ZOR
“Bir adam o beldenin Haham’ıyla ilgili bir iftirayı diline dolayıp yaşadığı topluluk içinde dedikodu yapar. Ama sonra bunun kötülüğü ve zararları üzerine etraflıca düşünür ve yaptıklarından pişman olur. Kalkar Haham’a gider ve ortalıkta dolaşan iftirayı kendisinin yaydığını itiraf eder. Hatasını telafi etmek için Haham ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyleyerek affını diler.
Haham, affetmeye hazırdır hazır olmasına ama bu düşüncesiz müfteriye unutamayacağı bir ders verme fırsatını da tepmek istemez. Af etmek için bir şart ileri sürer. Hakkında iftira atan adama döner ve “Git evinden kuş tüyü bir yastık al getir. Sonra onu kes ve içindeki kuş tüylerini havaya savur,” der. Adam bu şartın biraz tuhaf olduğunu düşünse de kolayca gerçekleştirebileceği bir şey olduğu için söylenenleri memnuniyetle yerine getirir hemen.
Haham’ın talebini yerine getirdiğini söylemek üzere yanına geldiğinde Haham ona bu sefer şöyle der: “Şimdi git ve rüzgârda savrulan bütün o tüyleri tek tek topla ve çıkardığın yastığa eksiksiz olarak yeniden doldur. Çünkü, ortaya atıp yaydığın iftiralar, yastıktan çıkarıp rüzgâra verdiğin o kuş tüyleri gibidir. Bütün o kuş tüylerini bulup yeniden yastığa tıkman ne kadar mümkünse, yaydığın iftirayla bana vermiş olduğun zararın telafisi de o kadar mümkündür.”
Şimdi bir bu hikayecikte hakkında iftira atıp yayan o şahsı affetmek için Haham’ın ileri sürdüğü şartı düşünün, bir de yüzbinlerce insan hakkında binlerce hakareti, tahkiri, yaftayı, karalamayı, aşağılamayı, yalanı, iftirayı yıllardır 7/24 meydan meydan, ekran ekran, manşet manşet on milyonlarca insana yayan harami Erdoğan ve ahlaksız yandaşlarını düşünün… Tüm bunlara bir de doğrudan doğruya ya da sessizlikleri ile destek olanları ekleyin… Sonra da hesaplayın bakalım bunca alçaklığın affı için kaç milyon yastıktan kaç trilyon kuş tüyünün rüzgarlarda savrulup sonra hepsinin bulunarak o yastıklara yeniden doldurmaları gerekir?
Onca hakaretin, iftiranın, haksızlığın, hukuksuzluğun, işkencenin, zulmün, tacizin, tecavüzün, gaspın, yağmanın, karartılan hayatların, katledilen canların affı sanki o kadar da kolay olmayacak gibi geliyor bana. Ne dersiniz?
[Bülent Keneş] 30.1.2018 [TR724]
Saatlerin akrep ve yelkovanlarının yavaş hareket ettiği o kadim çağlarda, mesela Çin’de, bu devinim nesiller boyu süren, asırlar aşan bir ivme ile gerçekleşmekteydi. Bir gücün belirip, yükselmesi ve nihayet sefahate dalıp yozlaşarak çökmesi, bir hanedanın doğal ömrünü tamamlayıp yerini bir başkasının alması ve onun da mahdut bir süre içerisinde benzer süreçleri tecrübe ederek tarihin küllerine karışması o devirlerde yüzyılları bulan bir zaman dilimine tekabül etmekteydi.
Onun içindir ki, işin içine her türden yozlaşmanın davet ettiği ilahi gazapları veya tabiatın mücazatını da katarak “hanedan çevrimi” konusunda düşünceler üreten Çinli filozofların bir hanedanın doğuşu, büyümesi ve nihayet çökmesine dair öngördüğü süre ile İbni Haldun’un, Montesquieu’nün ve nihayet Kennedy veya Peter Drucker’ın kendi devirlerinin mevcut güçlerine dair öngördükleri yaşam süreleri tabiatıyla aynı değildir.
Her şey gibi zamanın da büyük bir gerilim içerisinde hızlandığı, yelkovanların akrepleri tık nefes kovaladığı günümüzde, geçmişte birkaç nesilde gerçekleşen süreçler artık bir nesil içerisinde ve bazen de o neslin hayat sürelerinin sadece bir bölümünde gerçekleşebiliyor. Bu şartlar altında hızlanan zamanın hızlanan nefesinin bir gücün doğuş, yükseliş ve çöküş sürecinin süresini hiç etkilemeyeceğini söylemek ne kadar gerçekçi olabilir?
ÇÖKÜŞÜN TAŞLARI DÖŞENMEYE, YIKILIŞIN ÇANLARI ÇALMAYA ÇOKTAN BAŞLADI
Görünen o ki, tarihi gelişmelerin seyir hızı zaman ilerledikçe geometrik bir artış gösteriyor. Uzun yıllar önce okuduğum, ama maalesef şimdi ismini hatırlayamadığım, bir kitap ya da makalenin ana fikri olan “İnsanlık, doğduğum andan bu yana doğduğum ana kadar olankinden daha fazla gelişmelere ve olaylara şahitlik etmiştir,” sözü de bu hızlanan zamanın yalın olduğu kadar etkili bir ifadesinden ibaretti.
Madem ki her şey gibi zulüm ve despotluğun da bir sonu var, Türkiye’de süren bu zulüm devrinin de bir sonunun gelmesini beklemek sanırım yanlış olmayacaktır. Ve madem ki, bugün zaman bundan yüz yıl önce olduğundan çok daha hızlı akıyor; madem ki artık güçler tek bir nesil içerisinde bile reel ya da riyakâr erdem ve faziletleriyle yükselebiliyor ve hemen ardından da çok büyük bir hızla yozlaşabiliyor; ve madem ki bu yozlaşmayla haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve despotluğun sarmalında rezil rüsva olup çöküp gidebiliyor; öyleyse mevcut İslamofaşist despotluğun çökmesinin çok fazla zaman almayacağı da bugünden rahatlıkla öngörülebilir.
Bundan üç-beş yıl öncesine kadar haktan, hukuktan, kardeşlikten, bölgesel barış ve işbirliğinden, istikrar ve huzurdan bahsedip yaşamı yüceltenler, şayet bugün hakaretler, tehditler savurarak sürekli ölmekten, öldürmekten, şehadetten, kan dökmekten, işgal etmekten, haddini bildirmekten bahseder hale gelmişlerse çöküşün taşları döşenmeye, yıkılışın çanları çalmaya çoktan başlamıştır demektir. Bu saatten sonra çöküşün süresini belirleyecek olan şey ise, çöküşü tetikleyen dinamiklerin uzak ya da yakın çevrede oluşturduğu kin ve düşmanlıkların kendi devinimiyle yol açacağı çözülmenin hızı olacaktır. Yine bu saatten sonra mühim olan şey, bu çöküşün olup olmayacağına veya olacaksa nasıl olacağına dair kafa yormaktan ziyade, söz konusu mukadder çöküşten sonrasına hazırlık yapmak ve hiç de kolay olmayacak çöküş sonrası o sürecin nasıl yönetileceğine kafa yormaktır.
Şüphesiz ki, kaçınılmaz bu çöküşü takip edecek sürecin yönetiminde teknik ve maddi boyutlar ihmal edilemeyeceği gibi sosyo-psikolojik ve manevi boyutlar da ihmal edilemez. Bu korkunç yıkım sonrası büyük bir travma yaşaması kaçınılmaz olan toplumu yeniden ayağa kaldırmak amacıyla bugünden girişilecek maddi hazırlıklar şüphesiz ki kolay olmayacak. Ancak, ahlaken ve manen çökmüş toplumu yeniden ayağa kaldırmada elzem olan sosyo-psikolojik hazırlıklar belki ondan bile zor olacak.
DURUM İŞGAL YAŞAMIŞ, İŞ SAVAŞ GEÇİRMİŞ ÜLKELERDEKİNDEN BİLE VAHİM
Türlü ayak oyunları ve kirli kumpaslarla devleti ele geçirmiş İslamofaşist çetenin siyasi ihtiraslarla parça parça parçalayarak kutuplaştırdığı, her bir parçasını bir diğerine düşmanlaştırarak nefret jeneratörlerine dönüştürdüğü kalabalıkları yeniden birbirlerine karşı saygı duyabilir bir toplumun parçaları haline getirebilmek belli ki çok zaman alacak. Çünkü, Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesi eliyle toplumun genetik kodlarına enjekte edilen ayrıştırıcı, yıkıcı, bölücü, radikalleştirici zehir dolayısıyla Türkiye’nin maruz kaldığı sosyal yıkım belki de bir dış tehdidin ya da bir iç savaşın oluşturabileceğinden çok daha büyük ve derin kırılmalara yol açtı. O kadar ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorun, en azından bazı açılardan, işgal görmüş, iç savaş geçirmiş ülkelerdekinden bile dahi vahim olabilir.
Şurası bir gerçektir ki, diktatörlük, işgal ya da iç savaş sonrası yaşanan travmatik süreçlerin yönetimi hiçbir yerde kolay olmamıştır. Samimi yüzleşmelerin yapılabileceği kurumsal altyapılar, ihlal edilen hakların mümkün olabildiğince tazmini konusunda ciddi adımlar atılmasını gerektirmiştir. Hitler sonrası Almanya’da Yahudilerin var olma ve yaşam hakkını garanti altına almaya yönelik korumacı yasal düzenlemeler, Apartheid rejimi sonrası Güney Afrika’da yaşanan sağaltıcı süreçler, Ruanda katliamı sonrası Hutular ve Tutsiler arasında karşılıklı güven ve saygının yeniden inşaası amacıyla uygulanan barış içerisinde bir arada yaşamaya yönelik çok boyutlu eğitim programları, Bosna-Hersek Savaşı sonrası dış güçlerin havuç ve sopa yöntemleriyle tarafları yola getirme metotları ve farklı tarih ve coğrafyalardaki benzeri uygulamaların hepsinden istifa edilmesini gerektirecek bir inşa süreci Türkiye’de de kaçınılmaz olacaktır.
HERKESTEN DERVİŞMEŞREPLİK BEKLEMEK NE GERÇEKÇİ NE DE ÇARE OLACAKTIR
Mağdurlar arasından Mevlana, Gandi, Mandela ve Hocaefendi gibileri de mutlaka çıkacak çıkmasına ama bu despotik süreçte korkunç düzeyde mağdur edilmiş herkesten ve her kesimden aynı dervişmeşrepliği beklemek ne gerçekçi, ne de sorunlara çare olacaktır. Atılan iftiraların, gece gündüz dolaşıma sokulan binlerce yalanın, yapılan alçakça yaftalamaların ve ahlaksızca sürdürülen ağır propaganda bombardımanının yaydığı ithamları boşverecek olursak, bugüne kadar tek bir kişinin burnunun kanamasında bile rolü olmayan yüzbinlerce insanın görülmedik zulümler karşısında kendilerine reva görülenlere ayniyle mukabelede bulunmayı akıllarının ucundan bile geçirmemeleri bu konuda umut verse bile, çöküş sonrası sürecin ciddi toplumsal komplikasyonlara yol açmayacağını bugünden iddia edemeyiz.
Sebepsiz-suçsuz yere bu yanağa yenilen sayısız yumruklar yetmezmiş gibi, o yumrukları atanlara ya da atılmasına destek olan milyonlara öteki yanağı da çevirmenin edebi/manevi bir değeri olsa da gerçek hayatta karşılığının ne olduğu bana göre tartışmalıdır. “Men dakka dukka” derecesinde olmasa da, eden ettiğinin karşılığını tam olarak bulmayacak olsa da en azından insanlıktan çıkmışçasına yapıp ettiklerine insanlar samimi bir şekilde pişman olmadan çöküş sonrasının inşasının sağlam zeminler üzerinde yükselmesinin mümkün olamayacağı aşikar.
Öldürülenler; işkenceye uğrayanlar; tacize, tecavüze maruz kalanlar; işlerinden, aşlarından mahrum bırakılanlar; evlerinden, yurtlarından, vatanlarından edilenler; mallarına, mülklerine, yılların alın teri ve emeklerine zorbalıkla el konulanlar; onlarca yıllık çabanın ürünü kariyerleri bir gecede sıfırlananlar; yuvası dağılanlar; zindanlara atılanlar; sabah-akşam polis takibine veya mankurtlaşmış birer eşkıyaya dönüşen komşuların tacizlerine maruz kalanlar; yaftalananlar, aşağılananlar; haklarında türlü yalanlar ve iftiralar üretilip şahsiyet suikastlarına, haysiyet soykırımlarına maruz kalanlar; açlığa, yokluğa, itilmişliğe mahkum edilenlerin tüm bunları yapanları, bu alçakça zulümlere destek olanları veya bunlar karşısında sessiz kalanların veballerini ne unutmaları ne de affetmeleri kolay olacak.
BU CEHENNEM’İN SONU GELDİĞİNDE KARŞIMIZDA BİR ENKAZ BULACAĞIZ
Zalimlerin adaletle yargılanması, işbirlikçilerinin ıslahı, mağdurların rehabilite edilmesi yoluyla hastalanmış kalabalıkların, insanlıktan çıkmış yığınların sağaltılarak yeniden sağlıklı bir toplum haline getirilmesi belli ki çok ama çok zaman, çok enerji, çok gayret gerektirecek. En basitinden bir yalan, bir iftira, bir dedikodu ile olsun onuru zedelenen bir mağdurun bunlara yol açanlara dair hissedebileceği kırgınlık ve dargınlığın bile giderilmesinin ne zor bir şey olduğunu düşünecek olursak, harami despot Erdoğan’ın yarattığı cehennemin sonu geldiğinde karşımızda bulacağımız enkazın büyüklüğünü daha isabetle tahmin edebiliriz. Yapılacak iş, gösterilecek gayret, seferber edilecek hacet de tabii ona göre olacak.
“Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin; ve size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin… Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin,” diyen Hz İsa’nın öğütlerine uyup suçsuz yere yanağınıza yediğiniz şamar üzerine şamardan sonra öteki yanağınızı çevirip çevirmemek elbette ki size kalmış. Ama, çöküş sonrası dönemde hukuk düzeninin bu tür şahsi fedakarlıklar ve subjektif feragatler üzerine kurulamayacağını not edip, bu faslı yine Hz İsa’ya atfedilen “O da onlara, ‘Şimdi ise kesesi olan da, torbası olan da yanına alsın. Kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın,’ dedi,” (Luka 22:36) sözünü hatırlatarak kapayacağım.
Bu ifritten devrin sebep olduğu sonuçların hassasiyeti, ürettiği mağduriyetlerin büyüklüğü, yol açtığı maddi-manevi yaraların, toplumsal yarılmaların derinliği ve bir gün gelip de bu süreç bittiğinde gerçeklik zemininde yapılması gerekenlerin ciddiyetine dair ise, belki şu küçük Musevi anlatısı hepimize bir fikir verebilir:
YELE VERİLEN BİR YASTIK DOLUSU KUŞ TÜYÜNÜN TOPLANMASINDAN DAHA ZOR
“Bir adam o beldenin Haham’ıyla ilgili bir iftirayı diline dolayıp yaşadığı topluluk içinde dedikodu yapar. Ama sonra bunun kötülüğü ve zararları üzerine etraflıca düşünür ve yaptıklarından pişman olur. Kalkar Haham’a gider ve ortalıkta dolaşan iftirayı kendisinin yaydığını itiraf eder. Hatasını telafi etmek için Haham ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyleyerek affını diler.
Haham, affetmeye hazırdır hazır olmasına ama bu düşüncesiz müfteriye unutamayacağı bir ders verme fırsatını da tepmek istemez. Af etmek için bir şart ileri sürer. Hakkında iftira atan adama döner ve “Git evinden kuş tüyü bir yastık al getir. Sonra onu kes ve içindeki kuş tüylerini havaya savur,” der. Adam bu şartın biraz tuhaf olduğunu düşünse de kolayca gerçekleştirebileceği bir şey olduğu için söylenenleri memnuniyetle yerine getirir hemen.
Haham’ın talebini yerine getirdiğini söylemek üzere yanına geldiğinde Haham ona bu sefer şöyle der: “Şimdi git ve rüzgârda savrulan bütün o tüyleri tek tek topla ve çıkardığın yastığa eksiksiz olarak yeniden doldur. Çünkü, ortaya atıp yaydığın iftiralar, yastıktan çıkarıp rüzgâra verdiğin o kuş tüyleri gibidir. Bütün o kuş tüylerini bulup yeniden yastığa tıkman ne kadar mümkünse, yaydığın iftirayla bana vermiş olduğun zararın telafisi de o kadar mümkündür.”
Şimdi bir bu hikayecikte hakkında iftira atıp yayan o şahsı affetmek için Haham’ın ileri sürdüğü şartı düşünün, bir de yüzbinlerce insan hakkında binlerce hakareti, tahkiri, yaftayı, karalamayı, aşağılamayı, yalanı, iftirayı yıllardır 7/24 meydan meydan, ekran ekran, manşet manşet on milyonlarca insana yayan harami Erdoğan ve ahlaksız yandaşlarını düşünün… Tüm bunlara bir de doğrudan doğruya ya da sessizlikleri ile destek olanları ekleyin… Sonra da hesaplayın bakalım bunca alçaklığın affı için kaç milyon yastıktan kaç trilyon kuş tüyünün rüzgarlarda savrulup sonra hepsinin bulunarak o yastıklara yeniden doldurmaları gerekir?
Onca hakaretin, iftiranın, haksızlığın, hukuksuzluğun, işkencenin, zulmün, tacizin, tecavüzün, gaspın, yağmanın, karartılan hayatların, katledilen canların affı sanki o kadar da kolay olmayacak gibi geliyor bana. Ne dersiniz?
[Bülent Keneş] 30.1.2018 [TR724]
Türkiye için Suriye’nin toprak bütünlüğü ne önemde? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
NATO’nun ikinci en büyük ordusu Zeytin Dalı harekâtı kapsamında Kuzeybatı Suriye’de binlerce asker ve yüzlerce ağır konvansiyonel silahla askeri saldırı yapıyor. Havadan savaş uçakları ve İnsansız Hava Araçları (İHA) ile, karadan tanklar, obüsler, özel kuvvetler ve piyade birlikleri ile, bir bölge işgal ediliyor. Bu askeri operasyon, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak hedefiyle mi yapılıyor? Türkiye’nin Suriye toprak bütünlüğü bakımından görüşleri, fiilleri ve politikası nedir? Türkiye’nin Suriye stratejisi nedir? Var mıdır böyle bir strateji?
DIŞ POLİTİKA BİZİ BURAYA GETİRDİ
2011 yılından bu yana Türkiye Erdoğan ve AKP yönetimi altındadır. Suriye’de baş gösteren ayaklanmaların en başında, Türkiye Ortadoğu’da cumhuriyet döneminden beri takındığı dış siyaset tutumunu bir tarafa bırakarak, statüko karşıtı bir pozisyon aldı. İsyancıları amasız-fakatsız, alenen desteklemeyi, Suriye hükümetini düşürmeyi, Beşar Esad’ı görevinden alıp, yerine İslamcı AKP’nin hoşuna gidecek vasıfta – yani Sünni ve İslamcı – bir yönetimi getirmeyi hedefledi, bunun için çalıştı. Vatandaşın vergileri, Cumhurbaşkanı’na (anayasaya aykırı olarak) bağlanan örtülü ödenek üzerinden, yani hesap sorulma olanağı bulunmayacak şekilde Suriye’deki Esad karşıtı İslamcı-cihatçı fanatik teröristlere verildi. Silah, mühimmat, tıbbı malzeme, teknik araç-gereç, her türlü stratejik yardım, ekonomik destek, lojistik ve istihbari yardımlar, bu yolla yapıldı. Suriye merkezi yönetiminin kendi topraklarının denetimini sağlayamamasının en birincil sorumlusu, Erdoğan ve AKP yönetimidir. İzledikleri irrasyonel ve ideolojik dış politika ile yaptılar bunu.
Sonunda vardıkları yer, Türkiye’nin güney bölgesinde, Suriye topraklarında onlarca her birisi birbirinden tehlikeli terörist yapıların yerleşmesi oldu. IŞİD ve El-Kaide türevi El-Nusra gibi tanınanlarının yanında, bunlarla aynı ya da yakın ideolojiyi benimseyen, yan, selefi ve cihatçı birçok İslamcı terör örgütü, bugün Suriye’nin bir gerçeği. Sadece bu terör örgütleri ile Suriye merkezi hükümeti arasında meydana gelen çatışmaların sonucunda yerlerinden yurtlarından olan Suriye vatandaşlarının, başta Türkiye olmak üzere, komşu ülkelere iltica etmeleri dahi, herhangi bir normal ülke yönetimini belirli politika değişimlerine zorladı. Maalesef bu Türkiye’yi yöneten İslamcı otoriteryan rejim için geçerli değil. Suriye’nin istikrarını sağlamaya çabalamak yerine, istikrarsızlığı ve güvenlik sorunlarını binlerce kat çoğaltan bir iç savaşın değirmenine su taşıdı Ankara’daki Erdoğan yönetimi.
Şimdi ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü yaptıkları uluslararası hukuka aykırı askeri harekâta gerekçe olarak gösteriyorlar. Son derece sorumsuz bir dış politika izlendiği gerçeğinin yanında, bombalanan savaş hattında çok dramatik sivil kayıpların olması, bu harekâtın hem Türkiye’nin orta ve uzun dönem çıkarları bakımından, hem de uluslararası insan hakları bakımından (yani normatif dış politika perspektifinden) çok sorunlu olduğunu açıkça gösteriyor.
TERÖR HAREKÂTI DEĞİL SAVAŞ, HATTA İŞGAL!
Türkiye’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Suriye’de Türkiye’nin askeri kontrolü altında olan bölgelere yerel mülki amirler atanmış olduğunu, bölgede mülki ve askeri erkân bulundurulduğunu bir konuşmasında dillendiriyor. Zaten bu olmasa bile, binlerce askerle bir başka ülkenin toprağında askeri harekât yapmak, sorunlu bir şey. Fakat bu mülki bürokrat atanması meselesi, uluslararası hukuk bakımından Türkiye’yi resmen – sadece fiilen değil – işgalci yapar. Bunu tespit etmeliyiz. Bu durum, tıpkı Rusya’nın Kırım işgali gibi, bir ilhaka doğru mu gidecek? 30 kilometre derinliğinde hat çizmek, bir sınır değişimidir. Çünkü bu, uluslararası hukuka göre gerçekleştirilebilecek bir hamle değildir. Uluslararası toplumla bir diyalog ve uzlaşma halinde varılmış bir mutabakat da bilindiği kadarıyla ortada yoktur.
Bazı kara cahiller, bu askeri operasyonu 1974 Kıbrıs Müdahalesi ile kıyaslamakta. Çok ama çok dramatik bir bilgi eksikliğine işaret etmesinin yanında, bu fahiş hata, Türkiye’nin hâlihazırda nasıl bir karanlıkta olduğunu da netlikle gösteriyor. Özgür olmayan basının kamuoyu manipülasyonunda nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koyan bir tür örnek vakadır bu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuksal dayanağı olan Londra ve Zürih Antlaşmaları ile bu antlaşmalara dayanılarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının getirdiği iki toplumlu rejimin özellikleri hakkında hiçbir bilgiye vakıf olmayan cühela kalemler, bari en azından Türkiye’nin (Birleşik Krallık ve Yunanistan’la beraber) sahip olduğu garantörlük statüsünü bilselerdi hiç değilse. Kıbrıs’ta bu hakka rağmen müdahale gerçekleştikten sonra uluslararası arenada işgalci konumuna düşen Türkiye’nin yakın dönem dış politika tarihini bilmeden dış politika süreçlerini yönetmek de yorumlamak da olanaklı değildir. Ehliyetsiz araç kullanmak gibi, bu işin sonucunda kaza kaçınılmaz. Sorun şu ki, aynı metafordan hareketle, şoförün kullandığı otobüsün tüm yolcuları, hiçbir şeyden habersiz, seri adımlarla büyük kazaya doğu ilerliyorlar. Çok ürkütücü bir tablo var ortada yani.
Türk ordusu, mehter marşlarıyla, camilerden okutulan Fetih sureleri eşliğinde Suriye’de bir savaşa girmiş durumdadır. Bu sürecin basit bir anti-terörizm operasyonu olmadığı bellidir. Zaten rejim de, savaş karşıtı tepkileri en sert şekilde yaptırımlara tabi tutarak (tabi her zamanki gibi, anayasaya ve yasalara aykırı olarak!) bu yaşanılan durumun bir savaş olduğunu kabul etmektedir. “Fethedilen yerlere” Türk bayrağı dikerek, bölgeyi mülki amirlerle yönetmeye teşebbüs ederek, yine bu işin arka planındaki zihniyet ortaya koyulmaktadır. Ayrıca ülkede sadece Erdoğan ve arkasındaki Avrasyacı derin yapı değil, MHP’si ve CHP’si ile adeta bir tür milliyetçi savaş cephesi oluşturulmuş durumdadır. Bu oluşturulan nasyonalist ve statüko karşıtı devlet politikasına tekabül etmeyen tek siyasi parti, meclisteki kâğıt üzerinde üçüncü parti konumunda olan HDP’dir.
Azıcık uluslararası hukuk bilen, bu askeri operasyonun bir fiili savaş olduğunu, fiilen komşu bir memleketin topraklarının işgal edildiğini size söyleyecektir. En azından yanlı bile olsa, en azından bu işin uluslararası arenada “bu şekilde yanlış anlaşılabileceğini” itiraf edecek, karar alıcıları uyaracaktır. Azıcık vicdanı olan herkes, bombardımanların sonucunda ölen veya yaralanan sivillerin – en başta da çocukların – fotoğraflarını gördüğünde, bu yapılan askeri operasyonu sorgulayacaktır.
ÖSO İLE YAPILAN İŞBİRLİĞİ
Gelelim işbirliği yapılan İslamcı-cihatçı fanatiklere. Bunları eleştirenlere Erdoğan “ulan” diyerek, bunların ölenlerinin de tıpkı hayatını kaybeden Türk ordusu mensupları gibi şehit sayılacağını söyleyerek, bakış açısını belli etti. Bu katil sürüsü İslamcı fanatik kasaplar, küçücük bir çocuk esirin kafasını kestiler önceki gün. Bu rezil barbarların TSK hatlarında TSK ile beraber hareket ediyor olmaları, bunların “müttefik” olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı tarafından bu teröristlerin Türk askerleriyle aynı şekilde değerlendiriliyor olmaları, çok ciddidir. Üzerinde düşünülmesi gereken, boyutları Türkiye kanunlarını aşan, NATO ve uluslararası toplumun da tabiatıyla ilgi alanına girmesi muhtemel gelişmelerdir. İşledikleri savaş suçları ve insanlığa karşı işlenilen suçlar, artık Türkiye’nin de suçlarıdır. Çünkü bu cihatçı barbarlara silahları veren Türkiye’dir. Onları müttefik gören, hatta şehit ilan eden, Kasımpaşa muhtarı değil, cumhurbaşkanıdır. Dahası, havadan yapılan bombardımanların sivillerin yaşamına mal olduğu, hem de bunun münferit olaylar olmayıp gayet yüksek rakamlara dayandığı ortadayken, Türkiye’nin bu askeri operasyona verdiğin adın absürtlüğü daha da belirgin kontrastlarla ortaya çıkmaktadır.
ULUSLARARASI HUKUK NE DİYECEK?
Tüm bu analizler ışığında Türkiye’nin (a-) Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak için sahada olmadığı, (b-) askeri operasyonun anti-terör operasyonu olmayıp, orta-uzun vadede kalıcılığa sahip olacak bir askeri işgal amacı taşıdığı, (c-) operasyonun çapının ve hedeflerinin afakî olarak formüle edilmesinin, bu bağlamda askerî harekâtın kapsamının daha da genişletileceği şeklinde değerlendirilmesinin yanlış olmayacağı anlaşılmaktadır. Dahası, (d-) Türkiye bu harekâtı yaparken tümüyle Rusya’nın icazetiyle – onun hava sahasını açması ile – hareket etmekte, (e-) orya-uzun vadede çekildikten sonra bu toprakları Esad yönetimine (Rusya’ya) terk edeceği gerçekleri varken, Türkiye’nin güvenliği vs. bahanelerin arkasına saklanmanın inandırıcı olmadığı ortadadır. Ve hepsinden vahim olmak üzere (f-) Türkiye bu operasyonda ÖSO denilen karman çorman cihatçı fanatik grubu desteklemekte, bunlarla ortak bir strateji yürütmektedir. Bu nedenle tümüyle bu grubun yaptığı barbarca katliamlardan sorumludur. Elbette ki (g-) TSK unsurlarının yaptığı insan hakları ihlalleri de uluslararası hukuk bakımından ileride Türkiye’yi çok zor durumlara sokacaktır.
Özetin özeti: Türkiye bugün itibarıyla Ortadoğu’da Ortadoğulu olarak hareket eden, içinde barındırdığı Avrupalılığı, NATO üyeliğini, hesaplanabilir istikrarlı ve demokratik bir aktör olma özelliklerinin tümünü yitirmiş durumdadır. Erdoğan’ın ve arkasındaki gücün Türkiye’yi düşürdükleri durum budur ve bu durum çok vahimdir. Ancak bu durumdan daha da vahim olanı, Türkiye’de çok büyük bir çoğunluğun, bu yaşanılan trajediyi görmemesidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.1.2018 [TR724]
DIŞ POLİTİKA BİZİ BURAYA GETİRDİ
2011 yılından bu yana Türkiye Erdoğan ve AKP yönetimi altındadır. Suriye’de baş gösteren ayaklanmaların en başında, Türkiye Ortadoğu’da cumhuriyet döneminden beri takındığı dış siyaset tutumunu bir tarafa bırakarak, statüko karşıtı bir pozisyon aldı. İsyancıları amasız-fakatsız, alenen desteklemeyi, Suriye hükümetini düşürmeyi, Beşar Esad’ı görevinden alıp, yerine İslamcı AKP’nin hoşuna gidecek vasıfta – yani Sünni ve İslamcı – bir yönetimi getirmeyi hedefledi, bunun için çalıştı. Vatandaşın vergileri, Cumhurbaşkanı’na (anayasaya aykırı olarak) bağlanan örtülü ödenek üzerinden, yani hesap sorulma olanağı bulunmayacak şekilde Suriye’deki Esad karşıtı İslamcı-cihatçı fanatik teröristlere verildi. Silah, mühimmat, tıbbı malzeme, teknik araç-gereç, her türlü stratejik yardım, ekonomik destek, lojistik ve istihbari yardımlar, bu yolla yapıldı. Suriye merkezi yönetiminin kendi topraklarının denetimini sağlayamamasının en birincil sorumlusu, Erdoğan ve AKP yönetimidir. İzledikleri irrasyonel ve ideolojik dış politika ile yaptılar bunu.
Sonunda vardıkları yer, Türkiye’nin güney bölgesinde, Suriye topraklarında onlarca her birisi birbirinden tehlikeli terörist yapıların yerleşmesi oldu. IŞİD ve El-Kaide türevi El-Nusra gibi tanınanlarının yanında, bunlarla aynı ya da yakın ideolojiyi benimseyen, yan, selefi ve cihatçı birçok İslamcı terör örgütü, bugün Suriye’nin bir gerçeği. Sadece bu terör örgütleri ile Suriye merkezi hükümeti arasında meydana gelen çatışmaların sonucunda yerlerinden yurtlarından olan Suriye vatandaşlarının, başta Türkiye olmak üzere, komşu ülkelere iltica etmeleri dahi, herhangi bir normal ülke yönetimini belirli politika değişimlerine zorladı. Maalesef bu Türkiye’yi yöneten İslamcı otoriteryan rejim için geçerli değil. Suriye’nin istikrarını sağlamaya çabalamak yerine, istikrarsızlığı ve güvenlik sorunlarını binlerce kat çoğaltan bir iç savaşın değirmenine su taşıdı Ankara’daki Erdoğan yönetimi.
Şimdi ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü yaptıkları uluslararası hukuka aykırı askeri harekâta gerekçe olarak gösteriyorlar. Son derece sorumsuz bir dış politika izlendiği gerçeğinin yanında, bombalanan savaş hattında çok dramatik sivil kayıpların olması, bu harekâtın hem Türkiye’nin orta ve uzun dönem çıkarları bakımından, hem de uluslararası insan hakları bakımından (yani normatif dış politika perspektifinden) çok sorunlu olduğunu açıkça gösteriyor.
TERÖR HAREKÂTI DEĞİL SAVAŞ, HATTA İŞGAL!
Türkiye’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Suriye’de Türkiye’nin askeri kontrolü altında olan bölgelere yerel mülki amirler atanmış olduğunu, bölgede mülki ve askeri erkân bulundurulduğunu bir konuşmasında dillendiriyor. Zaten bu olmasa bile, binlerce askerle bir başka ülkenin toprağında askeri harekât yapmak, sorunlu bir şey. Fakat bu mülki bürokrat atanması meselesi, uluslararası hukuk bakımından Türkiye’yi resmen – sadece fiilen değil – işgalci yapar. Bunu tespit etmeliyiz. Bu durum, tıpkı Rusya’nın Kırım işgali gibi, bir ilhaka doğru mu gidecek? 30 kilometre derinliğinde hat çizmek, bir sınır değişimidir. Çünkü bu, uluslararası hukuka göre gerçekleştirilebilecek bir hamle değildir. Uluslararası toplumla bir diyalog ve uzlaşma halinde varılmış bir mutabakat da bilindiği kadarıyla ortada yoktur.
Bazı kara cahiller, bu askeri operasyonu 1974 Kıbrıs Müdahalesi ile kıyaslamakta. Çok ama çok dramatik bir bilgi eksikliğine işaret etmesinin yanında, bu fahiş hata, Türkiye’nin hâlihazırda nasıl bir karanlıkta olduğunu da netlikle gösteriyor. Özgür olmayan basının kamuoyu manipülasyonunda nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koyan bir tür örnek vakadır bu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuksal dayanağı olan Londra ve Zürih Antlaşmaları ile bu antlaşmalara dayanılarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının getirdiği iki toplumlu rejimin özellikleri hakkında hiçbir bilgiye vakıf olmayan cühela kalemler, bari en azından Türkiye’nin (Birleşik Krallık ve Yunanistan’la beraber) sahip olduğu garantörlük statüsünü bilselerdi hiç değilse. Kıbrıs’ta bu hakka rağmen müdahale gerçekleştikten sonra uluslararası arenada işgalci konumuna düşen Türkiye’nin yakın dönem dış politika tarihini bilmeden dış politika süreçlerini yönetmek de yorumlamak da olanaklı değildir. Ehliyetsiz araç kullanmak gibi, bu işin sonucunda kaza kaçınılmaz. Sorun şu ki, aynı metafordan hareketle, şoförün kullandığı otobüsün tüm yolcuları, hiçbir şeyden habersiz, seri adımlarla büyük kazaya doğu ilerliyorlar. Çok ürkütücü bir tablo var ortada yani.
Türk ordusu, mehter marşlarıyla, camilerden okutulan Fetih sureleri eşliğinde Suriye’de bir savaşa girmiş durumdadır. Bu sürecin basit bir anti-terörizm operasyonu olmadığı bellidir. Zaten rejim de, savaş karşıtı tepkileri en sert şekilde yaptırımlara tabi tutarak (tabi her zamanki gibi, anayasaya ve yasalara aykırı olarak!) bu yaşanılan durumun bir savaş olduğunu kabul etmektedir. “Fethedilen yerlere” Türk bayrağı dikerek, bölgeyi mülki amirlerle yönetmeye teşebbüs ederek, yine bu işin arka planındaki zihniyet ortaya koyulmaktadır. Ayrıca ülkede sadece Erdoğan ve arkasındaki Avrasyacı derin yapı değil, MHP’si ve CHP’si ile adeta bir tür milliyetçi savaş cephesi oluşturulmuş durumdadır. Bu oluşturulan nasyonalist ve statüko karşıtı devlet politikasına tekabül etmeyen tek siyasi parti, meclisteki kâğıt üzerinde üçüncü parti konumunda olan HDP’dir.
Azıcık uluslararası hukuk bilen, bu askeri operasyonun bir fiili savaş olduğunu, fiilen komşu bir memleketin topraklarının işgal edildiğini size söyleyecektir. En azından yanlı bile olsa, en azından bu işin uluslararası arenada “bu şekilde yanlış anlaşılabileceğini” itiraf edecek, karar alıcıları uyaracaktır. Azıcık vicdanı olan herkes, bombardımanların sonucunda ölen veya yaralanan sivillerin – en başta da çocukların – fotoğraflarını gördüğünde, bu yapılan askeri operasyonu sorgulayacaktır.
ÖSO İLE YAPILAN İŞBİRLİĞİ
Gelelim işbirliği yapılan İslamcı-cihatçı fanatiklere. Bunları eleştirenlere Erdoğan “ulan” diyerek, bunların ölenlerinin de tıpkı hayatını kaybeden Türk ordusu mensupları gibi şehit sayılacağını söyleyerek, bakış açısını belli etti. Bu katil sürüsü İslamcı fanatik kasaplar, küçücük bir çocuk esirin kafasını kestiler önceki gün. Bu rezil barbarların TSK hatlarında TSK ile beraber hareket ediyor olmaları, bunların “müttefik” olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı tarafından bu teröristlerin Türk askerleriyle aynı şekilde değerlendiriliyor olmaları, çok ciddidir. Üzerinde düşünülmesi gereken, boyutları Türkiye kanunlarını aşan, NATO ve uluslararası toplumun da tabiatıyla ilgi alanına girmesi muhtemel gelişmelerdir. İşledikleri savaş suçları ve insanlığa karşı işlenilen suçlar, artık Türkiye’nin de suçlarıdır. Çünkü bu cihatçı barbarlara silahları veren Türkiye’dir. Onları müttefik gören, hatta şehit ilan eden, Kasımpaşa muhtarı değil, cumhurbaşkanıdır. Dahası, havadan yapılan bombardımanların sivillerin yaşamına mal olduğu, hem de bunun münferit olaylar olmayıp gayet yüksek rakamlara dayandığı ortadayken, Türkiye’nin bu askeri operasyona verdiğin adın absürtlüğü daha da belirgin kontrastlarla ortaya çıkmaktadır.
ULUSLARARASI HUKUK NE DİYECEK?
Tüm bu analizler ışığında Türkiye’nin (a-) Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak için sahada olmadığı, (b-) askeri operasyonun anti-terör operasyonu olmayıp, orta-uzun vadede kalıcılığa sahip olacak bir askeri işgal amacı taşıdığı, (c-) operasyonun çapının ve hedeflerinin afakî olarak formüle edilmesinin, bu bağlamda askerî harekâtın kapsamının daha da genişletileceği şeklinde değerlendirilmesinin yanlış olmayacağı anlaşılmaktadır. Dahası, (d-) Türkiye bu harekâtı yaparken tümüyle Rusya’nın icazetiyle – onun hava sahasını açması ile – hareket etmekte, (e-) orya-uzun vadede çekildikten sonra bu toprakları Esad yönetimine (Rusya’ya) terk edeceği gerçekleri varken, Türkiye’nin güvenliği vs. bahanelerin arkasına saklanmanın inandırıcı olmadığı ortadadır. Ve hepsinden vahim olmak üzere (f-) Türkiye bu operasyonda ÖSO denilen karman çorman cihatçı fanatik grubu desteklemekte, bunlarla ortak bir strateji yürütmektedir. Bu nedenle tümüyle bu grubun yaptığı barbarca katliamlardan sorumludur. Elbette ki (g-) TSK unsurlarının yaptığı insan hakları ihlalleri de uluslararası hukuk bakımından ileride Türkiye’yi çok zor durumlara sokacaktır.
Özetin özeti: Türkiye bugün itibarıyla Ortadoğu’da Ortadoğulu olarak hareket eden, içinde barındırdığı Avrupalılığı, NATO üyeliğini, hesaplanabilir istikrarlı ve demokratik bir aktör olma özelliklerinin tümünü yitirmiş durumdadır. Erdoğan’ın ve arkasındaki gücün Türkiye’yi düşürdükleri durum budur ve bu durum çok vahimdir. Ancak bu durumdan daha da vahim olanı, Türkiye’de çok büyük bir çoğunluğun, bu yaşanılan trajediyi görmemesidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)