Güneşten parlak Cennetten güzel [Safvet Senih]

Evet, güneşten daha parlak ve Cennetten daha güzel olan Kur’an ve iman hizmeti uğrunda her şey fedâ edilir. Onun için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Hapishanede talebelerine yazdığı bir mektupta diyor ki:

“Aziz, sıddık kardeşlerim,
“Diğer yerlere göre en sıkıntılı ve en soğuk olan bu hapsin zahmet ve meşakkatini çekenlerden, elbette bu hapsin sebebinde, derecesine göre bir kaçınmak meyli olacak. Fakat onun zâhiri sebebi olan Risale-i Nur’un o zahmet çekenlere kazandırdığı iman-ı tahkiki ve iman-ı tahkiki ile hüsn-i hâtime (imanla kabre girmek) ve şirket-i mânevîye ile yüzlerce insan kadar sâlih ameller kazanmak, o acı  zahmeti, tatlı bir rahmete çevirdiğinden, bu iki neticenin fiyatı, sarsılmaz bir sadakat ve sebatkârlıktır. Onun için,  pişman olmak ve vazgeçmek büyük bir zarardır.

“Risale-i Nur talebelerinin dünya ile alâkası olmayan veya pek az bulunanları için  bu hapis daha hayırlıdır, bir cihetten hürriyet yeridir.

“Alâkası bulunan ve idaresi (geçimi) yerinde olanlara sarf edilen paraları, kat kat sadakalara ve geçirilen ömür saatleri kat kat ibadetlere çevirmesinden, şikayet yerine şükür etmeleri gerekiyor.

“Fakir ve zayıf kısmı ise zaten hapsin haricinde, faydasız şeyler, mesuliyetli meşakket verdiğinden, bu hayırlı, çok sevaplı, mesuliyetsiz ve arkadaşlarının karşılıklı tesellileriyle hafifleşen meşakkat, onlar için hamd ve şükre vesiledir.”

“Madem biz böyle sarsılmaz, en  yüksek, en büyük, en ehemmiyetli, fiyat takdir edilmez derecede kıymetli ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatın uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere, sıkıntılara ve düşmanlara tam bir metanetle mukabele etmemiz gerekir. Hem, belki karşımıza aldanmış ve aldatılmış bazı hocalar, şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı, birliğimizi, dayanışmamızı muhafaza edip onlarla uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir.”

“Bazı sebepler yüzünden, ben en ziyade Hüsrev’i, Hâfız Ali’yi, Tâhirî’yi sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin, teslim ve kalb rahatı onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. ‘Acaba neden?’ der idim. Şimdi anladım ki, onlar, hakikî vazifelerini yapıyorlar, mânasız boş şeylerle meşgul olmadıklarından, kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından, enâniyetten gelen kendilerini beğendirme bulunmayıp tenkit ve telaş etmediklerinden, temkinleriyle, metanetleriyle ve tam bir  kalb tatminiyle Risale-i Nur talebelerinin yüzlerini ak ettiler, dinsizliğe karşı Risale-i Nur’un mânevî kuvvetini gösterdiler. Cenab-ı Hak  onlardaki  nihayet tevâzu ve mahviyette tam izzet  ve kahramanlık  seciyesini bütün kardeşlerimize teşmil ettirsin. 

“Ben bu gece Eski Said’in izzetli damarı ile, ellerimiz kelepçeli beraber süngülü askerlerle (hapisaneden mahkemeye ) sevkimizi düşündüm, şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki; hiddet değil, belki tam bir iftiharla şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lazım. Çünkü şuur sahibi varlıklar ve haddü hesaba gelmeyen meleklerin, ruhânilerin ve insanlardan ehl-i hakikatın ve ehl-i vicdanın ve tahkîkî  iman sahiplerinin nazarlarında, hak, hakikat, iman ve Kur’an yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kâfilesi suretinde görünüyorsunuz. Bunların teveccühü ise, Allah’ın rahmetini ve İlahî kabulü gösteren bu yüksek takdir ve beğenmeye karşı mahdut bir kısım serseri, haylaz ve beyinsizlerin tahkir ederek bakmalarının hiçbir önemi olamaz. Hatta bir gün hastalık için araba ile gittiğim zaman, çok ağırlık hissettim. Sonra sizin gibi elim bağlı beraber gittiğim vakit, büyük bir inşirah ve mânevi bir ferah hissettim. Demek o hal, bu sırdan ileri gelmiş.

“Çok defa söylediğim  gibi yine tekrar ediyorum ki, tarihte Risale-i Nur  talebeleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevap kazanan ve pek az zahmet çeken görünmüyor. Biz ne kadar zahmet çeksek yine ucuzdur.” (On Üçüncü Şua) 

Evet aynen öyledir…

[Safvet  Senih] 29.6.2017 [TR724]
ssenih@samanyoluhaber.com

‘Reis’in Rus Ruleti! [Göksel İlhan]

Son 1,5 yılda inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türk-Rus ilişkilerinde, bu defa da askeri alanda işbirliği gündemde. Birkaç üçüncü dünya ülkesi dışında gidebileceği fazla ülke kalmayan Erdoğan, bu sıralar her fırsatta kapısını çaldığı ‘Putin Abi’sinden böyle bir söz aldı mı bilinmez. Ama kendisinin ve Savunma Bakanı’nın sözlerine bakılırsa NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S-400 füzesi alacakmış.

Rusya tarafından bu yönde bir teşvik de var gibi görünüyor. Bu gelişmeleri değerlendiren bir Rus askeri uzman, S-400 füze savunma sistemini alması durumunda Erdoğan’ın ‘bölgenin reisi’ olacağını ifade etmiş.

Öte yandan Milli Savunma Bakanı Işık’ın açıklamalarını değerlendiren bir başka Rus uzman da ‘S-400 füze sistemini Türkiye’ye satabiliriz. Fakat önce kendi ordumuza bu silahlar verilmeli. Bugün ordumuz tamamen bu sisteme sahip değil. Sonra durumu değerlendiririz.’

Anlayacağınız üzere durum biraz karışık. Peki bir NATO üyesinin örgütün kuruluş amaç ve hedefleri arasında düşman olarak gördüğü Rusya’dan savunma sistemi alması ne ölçüde mantıklı?

Buna cevap vermeden önce ‘yeni bir silah sistemi nasıl seçilir?’ sorusuna cevap vermek gerekiyor.

***

Bir ülke, yeni bir silah sistemi satın almak istediğinde seçimini belirli kriterlere göre yapar. Bu kriterleri; performans kriterleri, mali-lojistik kriterler ve uyum kriterleri (interoperability) olarak üç başlık altında toplayabiliriz.

Performans kriterleri, alınacak silahın belirlenen ihtiyacı karşılama konusundaki kabiliyeti olarak tanımlanabilir. Örneğin tedariki düşünülen hava savunma sisteminin etkili menzili, irtifası, tek atışta hedefe isabet oranı, tekrar yüklemeye gerek kalmadan atabileceği füze sayısı, tekrar yüklemenin ne kadar kısa sürdüğü, sistemin ne derece mobil olduğu, hızlı hareket edebildiği, bir yere intikalinden sonra ne kadar kısa sürede tekrar atışa hazır hale gelebildiği, elektronik karıştırmaya karşı dayanıklılığı gibi hususlar performans kriterlelerine örnek olarak verilebilir.
Alınacak silah sistemlerini etki eden bir diğer faktör de mali ve lojistik kriterlerdir. Bunlar; ilk tedarik maliyetleri, silah sisteminin envanterde kaldığı sürece karşılanacak idame-işletme giderleri (ki bu giderler bazen çok büyük maliyetler olarak sonradan ortaya çıkabilmektedir), silahın arıza sıklığı, arıza çeşitleri, yedek parçalarının uzun yıllar ekonomik şekilde bulunabilme durumu gibi kriterlerlerdir.

Üçüncü ve önemli diğer bir faktör ise uyum (interoperability) kriterleridir. Bu da alınacak silah sisteminin Silahlı Kuvvetlerin envanterinde olan diğer silah sistemleri ile entegre şekilde kullanılabilir olması hususudur. Ayrıca, NATO üyesi ülkelerin silahlarının ve sistemlerinin muhtemel bir NATO harekatında entegre ve uyumlu olarak kullanılması için gerekli olan uyum kriterleri de silah sisteminin seçimine tesir eder.

***

Türkiye’nin uzun menzilli hava savunma sistemleri olası bir krizde faydalanabileceği NATO imkanları gözardı edilirse, oldukça yetersizdir. Birinci ve İkinci Irak Savaşları ve son olarak Suriye krizi esnasında Türkiye bu zaafiyetini ABD ve NATO sistemlerini ülkemize davet ederek gidermeye çalışmıştır.

Ülke savunması için çok önemli olan bu kabiliyet, yıllarca ihmal edilmiş, Türkiye’nin savunmasız kalmasına her nedense göz yumulmuştur. Bu konudaki sorumluluğun politikacılara olduğu kadar, karar verme düzeyindeki askerlere de ait olduğunu ifade etmek gerekir. Bazı sınır komşularımızla karşılaştırma yaptığımızda durumun vehameti daha da netleşmektedir. Örneğin Yunanistan ve Suriye on yıllar boyunca bilinçli ve planlı bir tedarik politikası izleyerek oldukça güçlü ve geçilmesi zor Entegre Hava Savunma Sistemleri oluşturmuşlardır.

***

Alternatifler nelerdir?

Halihazırda Türkiye’nin hava savunma ihtiyacını doğrudan karşılayabilecek  alternatifler; ABD Patriot, Rus S-400, Çin FD-2000 ve Fransız-İtalyan SAMP/T3 gibi sistemler olabilir.

Ancak uyum kriterleri açısından değerlendirirsek, Rus ve Çin sistemlerinin en büyük sorunu, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 60-70 yılda geliştirilen ve NATO kritierlerini esas alan komuta kontrol sistemi ile uyumsuzluklarıdır. Teknik uyumsuzlukları bir takım yazılımlarla kısmen aşmak mümkün olsa da, bu sistemlerin mevcut sistemlerimize tam olarak entegre edilmeleri son derece zor olacaktır. NATO standartları dışındaki bir sistemin entegrasyon maliyetlerinin boyutunun ne olabileceğinin iyi hesaplanması gerekmektedir.

Örneğin zamanında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Rusya’dan tedarik edilen ve Türkiye’nin baskısı sonucu Yunanistan’a gönderilen S-300 hava savunma sistemi, aradan yıllar geçmesine rağmen Yunanistan tarafından kendi sistemleri ile tam olarak entegre edilememiştir.

Diğer yandan halen envanterinde çok fazla sayıda eskiden kalan Rus hava savunma sistemleri bulunan, Polonya ve Macaristan gibi NATO üyesi Doğu Avrupa ülkelerinin en büyük problemi, bu sistemlerini, aradan yıllar geçmesine rağmen, teknik, eğitim ve kullanım açısından NATO sistemlerine entegre edememiş olmalarıdır.

***

Türkiye’deki orta-uzun menzilli hava savunma füzesi savunma sistemi tedarik projelerinin en az 20-30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu kadar uzun süre içinde, bu denli kritik bir teknolojinin ülkede geliştirilmesinin projeleri oluşturulmamış, kaynakları ayrılmamış, farklı yöntemleri planlanmamış, ülkenin son bu kadar uzun süre hava savunma yönünden zayıf kalmasına kayıtsız kalınmıştır.

Ülkemizde çoğu zaman olduğu gibi bu konuda da kolaycılığa kaçılmış, bu kadar kritik öncelikteki bir yeteneğe ancak milyarlarca dolar harcanarak alınacak bir sistemle “otomatik olarak” ulaşılacağına inanılmıştır. Ekonomik göstergelerin bu tür yatırımlar için uygun olduğu AKP iktidarının ilk dönemlerinde de bu durum değişmemiştir.

***

Silah seçiminde politik tercihlerin etkisi

Bazen tedarik edilecek silah sisteminin seçiminde ülkelerin politik ilişkilerinin de rolü olabilir. Geçmişte Türkiye’de de bu durum yaşanmıştır. Örneğin şu anda Silahlı Kuvvetlerimizin envanterinde bulunan, İspanyol yapımı, CN-235 pervaneli ulaştırma uçağının tercih edilmesinde, o dönemde AB üyeliğine müracaat sürecinin etkin olduğu söylenir. Bu uçaklardan o zaman ihtiyacımızdan çok fazla sayıda satın alındı. Başka ülkelere verilerek fazlalıktan kurtulunmaya çalışıldı.

Öte yandan Rusya ile ilişkilere olumlu katkı yapması maksadıyla, Jandarma Genel Komutanlığına 1995 yılında Rusya’dan 19 adet MI-176 helikopter
satın alındı. İç güvenlik harekatının ihtiyacına cevap veremeyen bu helikopterler etkin kullanılamadığı gibi, bakımlarının yapılabilmesi için milyonlarca dolar zarar edildi, sonunda helikopterler sığınaklarda çürümeye terk edildi.

***

Sonuç

Yeni bir silah sistemi satın almak istendiğinde yukarıda bahsettiğimiz kriterler bir tarafa bırakılıp anlık politik gerekçelerle belirli silah sistemlerinin tercih edilmesinin sonuçları çok ağır olabilmektedir.

ABD’ye, NATO’ya veya Avrupa ülkelerine bir ders vermek, Suriye’de ne maksatla, nereye kadar, hangi kısıtlama ile Türkiye’ye destek verdiği, ancak ileride anlaşılacak Rusya’yı, verdiği destekten dolayı teşekkür etmek maksadıyla, kritik silah sistemlerinin tedarikinde tek tercih olarak göstermek anlaşılır bir durum değildir. Son yıllarda iniş çıkışlar şeklinde ilerleyen ve aylar içinde bir yandan diğer yana savrulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin anlık durumuna bakılarak, sadece Rusya lehine bir tercihte diretilmesini rasyonel olarak açıklamak mümkün değildir.

[Göksel İlhan] 29.6.2017 [TR724]

Selvi’ye Başçalan hesabı emniyetten yönetildi yazdıranların gerçek hedefi ne? [TR724]

Abdülkadir Selvi,  önceki gün köşesinde 2014’te paylaşım yapan “Başçalan” twitter hesabının Emniyet İstihbarat Dairesinden yayın yaptığını yazdı.  Selvi’ye göre, Superonline 17.04.2014’de BTK’ya, ‘bascalan’ hesabının aktif olduğu yer olarak 212.57.8.226. IP’yi; yani Emniyet İstihbarat dairesindeki bir kullanıcı adresini bildirdi. Selvi bugün konuyu genişletip Fuat Avni hesabına ve diğer bazı hesaplara getirdi. Bir gazeteciyi (Said Sefa) somut bir delil olmadan aldığı istihbarat notuyla mahkum etme gayreti içinde. Başçalan hesabını yeniden gündem yapan bu haber ve köşe yazılarında pek çok şey eksik ve çarpıtılmış bilgiler içeriyor. Bu eksikliklerin tamamlanması ve gerçeklerin anlaşılması adına aşağıdaki soruların cevaplanması gerekiyor.
  1. Twitter, kullanıcı IP’lerini hiçbir servis sağlayıcıyla paylaşmıyor. Hesabın hangi IP’yi kullandığını kimse bilemez. Superonline bu tespit nasıl yaptı?
  2. Superonline bu iddiasını 17 Nisan 2014’te gönderdiyse, savcılıklar, AKP ve Selvi bu bilgiyi açıklamak için 3 yıl neden bekledi? Selvi bunun için 15 Temmuz bahanesine sığınıyor. Ancak yüzlerce polisin onlarca gazetecinin 15 Temmuz öncesi cadı avına maruz kaldığı düşünüldüğünde bu yorum yeni bir 15 temmuz darbe efsanesi üretmekten öteye gitmiyor.
  3. Başçalan gibi çok gizli bilgiler paylaşan bir hesabı yönetenlerin, ‘üstelik başbakanla hesaplaştığı’ ileri sürülen kişilerce yönetilen bir hesabın bir devlet kurumunun resmi IP adresinden işlem yapması hayatın akışına ve akla uygun mu?
  4. Artık çocukların bile kullandığı VPN gibi bir imkân varken, istihbaratçıların bir kamu kurumu IP’sinden böyle paylaşımlar yapmasına kim inanır?
  5. Türk emniyetinde kriptolu telefon dinleme yeteneği yok .O telefonu dinleyen kimse adres şaşırtmak için hesabı EGM üzerinden açmış olmasın? Bu kadar basit bir istihbarat hamlesini emniyet ya da savcılık neden yıllarca çözememiş?
  6. 13 Mart 2014’te çıktığı televizyon kanalında 38 adet yolsuzluk kasetini biz yayınladık diyen Doğu Perinçek’e kimse soru soracak mı?
  7. Almanya, ABD ve İngiltere gibi ülkeler, Türk devlet idarecilerini dinlediklerini açıklamıştı. Erdoğan da “büyük devletler dinleme yapar” diye o dönemde konuyu geçiştirmişti. Açık kaynaklardaki bu bilgilere rağmen başçalan ve benzeri hesapları cemaat düşmanlığı üzerinden psikolojik harple tanımlamak ve bir yere koymaya çalışmak hangi yeni oyunun parçasıdır?
  8. Başçalan kayıtlarının yayınlanmasıyla ilgili Almanya, İngiltere ya da ABD’ye herhangi bir soru soruldu mu?
  9. Ayrıca, Emniyet İstihbarat adresindeki Süperonline internetinin satın alıp faturasını ödeyen ve bu işleme imza eden sorumlularin isimleri kim?
  10. Selvi yazısında f.. cü polislerin İstihbarat Başkanlığından Başçalan hesabını yönettiğini iddia ediyor ama bakalım gerçek öyle mi? Başçalan hesabı 2014 yılının Şubat ayında yayın yapmaya başlamış. O dönemde Emniyet İstihbaratı yöneten isim Engin Dinç’ti. 17/25 ten aylar önce, Mayıs 2013’te İstihbarat Başkanı olan Engin Dinç, göreve gelir gelmez tüm şube müdürlerini değiştirmişti.?
  11. Neticede, Dinç aylar süren değişiklik sonucu, İstihbarattaki tüm müdür ve amirleri istihbarattan çıkarıp kendi kadrosunu oluşturdu. Yani Başçalan’ın yayın yaptığı Şubat 2014’te istihbaratı Engin Dinç ve onun atadığı müdürleri yönetiyordu. Selvi haberiyle Dinç’e mi işaret etmek istiyor?
  12. Şu an Eskişehir Emniyet Müdürü olan Engin Dinç’in ismi yakın zamanda 1 kez daha örtülü şekilde gündeme geldi. Geçen hafta 15 Temmuz’un firari sanığı Adil Öksüz’ün serbest bırakılmasında bazı polis şeflerinin suçlandığı soruşturma tartışıldı. Bu tartışmada Engin Dinç’in yakın çalışma ekibinden iki kritik isim öne çıktı. Bu isimler o dönemde İstihbarat Biriminde ve  F.. ile mücadele eden R Şube Müdürlüğünde görevliydi. İşte Engin Dinç’in iki yakın çalışma arkadaşı, Adil Öksüz’ün serbest bırakılmasından sorumlu tutuluyor ve bu isimler halen aktif görevdeler. Önce Adil Öksüz meselesiyle Dinç ve ekibinin sonra Başçalan hesabı üzerinden Dinç’in gündem yapılması tesadüf mü?
  13. Hem Başçalan hem de 15 Temmuz’da oklar kendini gösteren Eskişehir Emniyet Müdürü Engin Dinç’i belli ki iyi günler beklemiyor ya da masum insanlara, dürüst devlet memurlarına ve emniyet görevlilerine yeni tuzaklar mı hazırlanıyor?

Bu sorular ve değerlendirmeler gösteriyor ki, iki gündür Başçalan ve Fuat Avni hesaplarına ilişkin yeni bir senaryo peşinde olanlar Selvi gibi münbit bir platformu bulmuşlar. 15 Temmuz kurgu darbe girişiminde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın CNNTürk’e canlı yayına bağlayan Hande Fırat ile buluşmanın mimarı da Selvi’ydi. Yıldönümüne yakın yeni kurgu peşindeler anlaşılan.

[TR724] 29.6.2017

Ol Komisyon’un hükmüne derler mi adâlet? [Haber-Yorum: Mehmet Yıldız]

Müjdeler olsun… “Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu” KHK mağdurlarının başvurularını önümüzdeki hafta almaya başlıyormuş. Gören de “adalet” ülkemize geri döndü sanacak.

15 Temmuz sonrası ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde demokrasi ve insan haklarını askıya alan Erdoğan iktidarı, ard arda çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) 105 bin kamu görevlisini ihraç etti, 5 bin dernek, vakıf ve şirketi kapattı.

Bunun üzerine yargı yoluna giden onbinlerce mağdur önce İdare Mahkemeleri ardından Anayasa Mahkemesi’nin kapısına koştu. Buradan bir sonuç alamayan/alamayacağını düşünen binlercesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yolunu tuttu.

‘Bir işin yapılmasını istemiyorsan, komisyona havale et’

Bir anda önünde binlerce dosya biriken AİHM, mağdurların sesine kulak vermek yerine topu taca atmayı tercih etti. AİHM’in bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Ankara’ya giderek mağduriyetlerin AİHM yerine iç hukukta çözülmesi önerisini götürdü. Bu amaçla bir komisyon kurulması, OHAL KHK’larıyla mağdur edilenlerin önce bu komisyona başvurmaları kararlaştırıldı. Burada amaç AİHM önünde birikecek ve mahkemeyi çalışamaz hale getireceği düşünülen onbinlerce başvurunun önünü kesmek. Zaten son dönemde AİHM’e şikayet edilen ülkeler arasında Türkiye açık ara önde görünüyor. İşte resmi adıyla, OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun ortaya çıkış hikayesi bu.

OHAL komisyonu sayesinde AİHM, kendisine yapılacak on binlerce başvurunun yükü altında ezilmekten kurtuldu, Türk hükümeti “iç hukuku işletiyormuş gibi” görünüp, AİHM önünde kısa vadede ihlal kararı çıkmasını engellemiş oldu.

Komisyon 23 Ocak 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 685 Sayılı KHK ile kuruldu ancak üzerinden 5 ay geçmesine rağmen henüz faaliyete başlamadı. Çarşaf çarşaf yayınlanan listelerle afişe edilerek bir gecede işini kaybeden 105 binden fazla mağdur ve aileleri, dertlerine çare olacağını zannettikleri komisyona başvurabilmek için 5 aydır bekliyor. Bu rakamlara kapatılan 5 bin dernek, vakıf ve şirket çalışanları dahil değil.

İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak’a göre OHAL komisyonu, mağduriyetleri gidermekten çok AİHM’i aşmaya yönelik kurulduğu her halinden belli. Komisyon yapısı ve karar alma mekanizmaları itibarıyla bağımsız ve tarafsız bir organ değil. 7 kişiden oluşuyor. 5 üyesini Başbakan ve Bakanlar atıyor, biraz yargısalmış gibi gözüksün diye 2 üyeyi de HSYK atıyor.

OHAL komisyonu mağduriyetleri giderebilir mi?

Bu sorunun cevabı OHAL Komisyonu üyelerinin kim olduklarında saklı. Kimdir bu üyeler, ne iş yaparlardı bugüne kadar?
  1. Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahaddin Menteş (Başkan)
  2. Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Karagöz (Üye)
  3. Danıştay Tetkik Hakimi Murat Aytaç (Üye)
  4. Mülkiye Başmüfettişi Hasan Işıldak (Üye)
  5. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Daire Başkanı Esat Işık (Üye)
  6. Milli Eğitim Bakanlığı Atama Daire Başkanı Mustafa İkbal (Üye)
  7. Devlet Denetleme Kurulu üyesi Salih Tanrıkulu (Üye)

7 kişiden oluşan komisyon, görüldüğü gibi bürokrat ağırlıklı. Zaten fişleme ve ihraç listesini hazırlayan ekipten oldukları anlaşılan komisyon üyelerinden kendi yaptıkları hukuksuz işlemlere karşı adalet beklemek hayal gibi. Bunun ipuçlarını görüyoruz.

İhsas-ı reyde bulunan komisyon üyesi

Hürriyet’in 13 Haziran tarihli bir haberinden öğrendiğimize göre OHAL komisyonu üyelerinden MEB Atama Daire Başkanı Mustafa İkbal’in kardeşi de bir KHK mağduruymuş. Ağabey İkbal, kardeşinin dosyasının önüne gelmesi durumunda vereceği kararı şimdiden açık etmiş: “Etrafında olan, tanıyan herkes bilir cemaate yakınlığını. Cemaatin sendikasına üyeydi. İkimizin görüşünün aynı olması gerekmiyor. Devletimiz bize komisyon üyeliği görevini verdi. Dosyası komisyona gelirse, fikrim ve kararım FETÖ’cü olduğu yönündedir.”

Hadi buyurun.. Madem bu komisyon Binali Beyin ifadesiyle bir mahkeme gibi çalışacak, o zaman bunun adına ihsas-ı rey denir. İhsas-ı Rey, bir hakimin bakmakla yükümlü olduğu veya sürmekte olan bir dava ile ilgili kanaatini belirtmesidir ve redd-i hakim sebebidir. Sırf bu nedenle bu açıklamayı yapan komisyon üyesi kendisine gelen dosyalara bakamaz. Tabi bu dediğimiz hukuk devletinde olur. Burası Yeni Türkiye!

Bir diğer konu, komisyonun gelen başvuruları nasıl değerlendireceğiyle ilgili. Komisyon, kendine yapılan başvuruların incelemesini dosya üzerinden yapacak, reddine veya kabulüne karar verebilecek.

OHAL komisyonu neyi inceleyecek?

Bugüne kadar Cumhuriyet Savcıları tarafından yazılan iddianameler bu konuda yeterince fikir veriyor. Komisyon kendisine gelen bir başvuruyla ilgili sanırım şu konuları inceleyecek:
  • Cemaate yakın Aktif Sen’e üye midir?
  • Cemaate yakın şirketlerde çalışmış mıdır?
  • Çocuğunu cemaate yakın okul veya dershanelere göndermiş midir?
  • Bankasya’da hesabı var mıdır? Şu tarihler arasından para yatırmış mıdır?
  • Gazete dergi aboneliği var mıdır?
  • Digiturk aboneliğini iptal etmiş midir?
  • Bylock kullanmış mıdır?

Bu soruların cevabını bulmak için yine yüzbinlerce yazışma yapılacak. Komisyon tarafından MİT, emniyet, maliye vb. kurumlara yazılar yazılacak ve cevapları beklenecek. Bu sorulara “hayır” cevabı verilenler işine geri dönecek, diğerlerinin başvurusu reddedilecek. İyi de bugüne kadar yaptıkları fişlemelerle ihraç listelerinin hazırlanmasına katkıda bulunanlar bu kurumlar değil mi zaten? “Bu adam cemaatçidir, atılsın” diye liste oluşturanlara, komisyon dalga geçer gibi, tekrar “geri alalım mı?” diye soruyor. Olacak iş midir, cevabı zaten belli!

Halen yürüyen soruşturma ve davalara bakılırsa bu sorulara evet cevabı veren birinin sadece işini kaybetmesi yetmez, silahlı terör örgütüne üye olmaktan 15 yıl hapisle cezalandırılması işten bile değil. Halbuki bunların hiç biri suç değil. Yasalar çerçevesinde kurulmuş sendikalar, şirketler, okullar, bankalar vs.. bunlardan hizmet almak veya bunlarda çalışıyor olmak neden suç olsun ki!

Yukarıda verdiğim örnekteki gibi, bu kriterlere göre Komisyonun MEB kökenli üyesi daha şimdiden babasının oğlu bile olsa gelen başvuruları reddedeceğini ilan etmiş. Gel de sen bu komisyondan adalet bekle.

Biz de Ziya Paşa gibi diyelim:

Kâdı ola da’vâcı vü muhzır dahî şâhid,

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet?∗

[Mehmet Yıldız] 29.6.2017 [TR724]

MbS ve ‘Yeni Suudi Arabistan’ [Kerim Balcı]

21 Haziran günü Suudi kralı Selman, 32 yaşındaki oğlu Muhammed’i veliaht ilan etti. 81 yaşındaki Selman’ın Trump’ın ziyareti sırasında konuştuğu Arapça’nın Araplar tarafından bile anlaşılamaması kralın demans hastalığının bir hayli ilerlediğini göstermişti zaten. Anlaşılan, kendisini MbS diye tanıtan Muhammed bin Selman uzun müddet veliaht olarak kalmayacak. MbS’in tahta geçmesi Suudi Arabistan için olduğu kadar bölge siyaseti için de köklü değişikliklerin habercisi olacak. Herkes Katar’da darbe beklerken, Suudi sarayında bir darbe olduğunu söyleyebiliriz şimdiden.

Körfezde sadece haritalar değil, kafa yapıları da, dünya görüşleri de yeniden dizayn ediliyor.

MbS son iki yıldır bu pozisyona hazırlanıyordu aslında. Batılı gözlemcilerin, hemen bütün yetkileri kendisinde toplaması sebebiyle Bay Her Şey lakabını taktıkları genç prens, başbakan vekilliği, kraliyet divanının başkanlığı, kralın özel danışmanlığı, savunma bakanlığı ve belki de en önemlisi Ekonomi ve Kalkınma Konseyi’nin başkanlığını uhdesinde toplamıştı. Dahası Suudi parasının kaynağı olan petrol firması Saudi Aramco’nun ve Kamusal Yatırım Ajansının da başkanlığını yapıyordu.

Bu otorite odaklanmasından ne çıkacağını herkes merak ediyor. MbS “kaosun prensi” mi, yoksa “2030 Vizyonu”nun mimarı mı olacak?

Ortadoğu politikasına sadece ekonomi çerçevesinden bakanlar için MbS muazzam bir dönüşümün habercisi. 2016’da çoğu İngiliz danışmanlarca oluşturulmuş, 30lu yaşlardaki Suudi teknokratlarca hayata geçirilen 2030 Vizyonu’nu devletin milli politikası olarak benimsettiğinde, Batılı liderlerce alkışlandı MbS. Daha önce Dubai’nin bir oranda başarıyla yaptığı üzere bu plan, Suudi ekonomisini petrol ekonomisi olmaktan, Suudi turizmini hac turizmi olmaktan, Suudi kültürünü de Vahhabi din adamlarının çizdiği dar çerçeveden çıkarmayı amaçlıyordu.

MbS bu üç dönüşümün kesişme noktalarından biri olarak Eğlence Otoritesi’ni kurdu. Bu kurum ülkede konserler düzenlemek, sinemalar açmak ve kadın ve erkeklerin aynı mekanda – tabi ki birbirleriyle değil – eğlenebilecekleri tesisler kurmakla görevliydi. Ülkenin her yıl yurt dışına 22 milyar dolar turizm parası akıttığı düşünüldüğünde bu hamlenin dini olmaktan çok ekonomik bir hamle olduğu anlaşılacaktır.

MbS’in Vahhabi din adamlarının tavizsiz İslam yorumuna karşı daha ılımlı ve bir ölçüde de Batılı bir yaklaşımı olduğu doğru. Nitekim veliaht prens, Şeriat Polisi’nin tutuklama yetkisini kaldırtarak bu konudaki bakışını ifade etmişti yakın geçmişte. Ancak veliaht prensin değişiminin bir Kadir Gecesi ilan edilmiş olması gösteriyor ki MbS din adamlarının elindeki otoriteyi ortadan kaldırmaktan çok o otoriteyi kendi eline geçirmekle ilgileniyor.

MbS’in veliaht prens atanması son on yıldır bütün Arap dünyasında görülen monarşilerin gençleşmesi sürecinin bir parçası aslında. Daha önce Fas, Ürdün ve Suriye’de yaşanan dönüşüm, yakın geçmişte Katar’da da yaşanmıştı. Birleşik Arap Emirlikleri’nde de iplerin veliaht prens Şeyh Muhammed bin Zayed el-Nahyan’ın elinde olduğu düşünüldüğünde gençlik vurgusunun önemi daha iyi anlaşılabilir. Nitekim MbS’in müttefiklerinden 34 yaşındaki Abdulaziz bin Saud’un yeni içişleri bakanı yapılması veya bu yıl içinde Suudi Arabistan için oldukça prestijli bir görev olan ABD Büyükelçiliği görevine MbS’in yirmili yaşlardaki kardeşi Halid’in getirilmesi gençleşme sürecinin kralla kısıtlı kalmayacağını gösteriyor.

Sadece genç olduğu için değil, aynı zamanda gençlerin sorunlarıyla ilgilendiği için Suudi nüfusunun yüzde yetmişini oluşturan 30 yaş altı MbS’e bir kurtarıcı gibi bakıyor. Ekonomik Konsey’in başında olması hasebiyle bütün bakanlıkların üstünde bir konumu olan MbS’in ara sıra bakanlıklara baskın yapıp defterleri kontrol etmesi veya bütün bakanlıklardan aylık performans göstergeleri istemesi biraz gerçek biraz efsane gibi dolaşıyor gençlerin dillerinde. “Çalışan kral,” Suudi gençlerinin alışık olduğu bir şey değil neticede…

Suudi ekonomisinin ve sosyal yapısının bir reform ihtiyacı içinde olduğu muhakkak. Ancak doğru uygulanmadığında özelleştirmenin Rusya’da olduğu gibi oligarklar ve liberal olmayan bir kapitalizm üreteceği de muhakkak. Dahası, Suudi ekonomisinin güçlenmesini halkın refahı için değil, kendi iktidarı için isteyen bir lider tipi sunuyor MbS. Bu sebeple de konu silah alımına geldiğinde ekonomiyi felç edecek anlaşmalara imza atmaktan çekinmiyor.

Ekonomi politikaları konusunda cüretkarlığı gençlere heyecan veren MbS’in aynı risk alma cesaretini dış politika ve güvenlik konularında da gösteriyor olması müstakbel kralla alakalı çoğu gözlemcinin endişe kaynağı. MbS’in Yemen’deki savaşın ve Katar’a uygulanan izolasyonun mimarı olduğu sır değil. Veliaht prens, İran’a karşı Yemen’de sürdürülen taşeron savaşını, İran’ın kendi topraklarına taşımak konusunda istekli olduğunu da saklamıyor. Ne var ki tamamı İran’ın bölgedeki etkisini kısıtlamaya yönelik olan bu projeler, İran’ın gerek Yemen’de, gerekse Katar’da daha fazla destekçi bulmasına sebep oldu. Henüz gün yüzüne çıkmış olmasa da başta Gazze Şeridi’nde olmak üzere bütün Arap ülkelerindeki İhvan taraftarlarının İran’a eskiden olduğundan daha sempatik bakmaya başlaması, Türkiye ile İran’ın, ve Hamas ile Hizbullah’ın birbirine yaklaşmaları da MbS’in yanlış politikalarının yan etkileri olarak ileride ortaya çıkabilecek gelişmeler.

Ekonomi ve kültür politikalarında “bir şey yapmak istediğinde neleri feda ettiğini hesaba katmayan” delişmenliği gençlere heyecan veren MbS, dış politika ve güvenlik söz konusu olduğunda bölge ülkelerinin kabusuna dönüşebilir.

MbS’in Ortadoğu’nun en güçlü adamı olmak istediği tartışma götürmez bir gerçek. Bu son için İsrail’le sıcak ilişkiler geliştirmek, Trump Amerika’sıyla İran karşıtı bir blok oluşturmak, Putin Rusya’sına “İran’la değil bizimle çalış,” mesajları vermek de dahil her vesile meşru. Saray çevrelerinden tweet atan Mujtahidd adlı (Suud’un Fuat Avni’si) Twitter kullanıcısı, MbS ve Abu Dabi veliaht prensi Muhammed bin Zayed’in Katar’da direk askeri müdahale ile başlatılacak bir darbe hazırlığı içinde olduklarını bile yazdı geçenlerde.

Söz konusu olan Suudi Arabistan’ın şahsında müstakbel kralın gücü ve otoritesi olduğunda, MbS tanıdığımız “gönüllerdeki sınırlar” söylemini benimsiyor ve Suudi Arabistan’ın sınırlarının semavata ulaştığının altını çiziyor…

Yine tanıdığımız ifadeyle “Yeni Suudi Arabistan”ın doğuşuna şahit oluyoruz…

[Kerim Balcı] 29.6.2017 [TR724]

Cemaat birey dengesi [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

İnsan sosyal bir varlık. Tek başına yaşamını idame ettiremiyor. Toplumun, ailenin içinde hayat buluyor ve bireysel özelliklerini gösterebiliyor. Ormanın içinde iken ağaç olabiliyor; ağaç kalabiliyor. Eğer onu tek başına çöle dikerseniz soluyor, kuruyor. Kendi problemleriyle tek başına kalan insan problemlerini çözemiyor, ruhi çöküntüler yaşıyor. O nedenle psikiyatrlar, psikologlar hastalarına topluma karışmayı, bir şeylerle meşgul olmayı ve sosyalleşmeyi öneriyorlar.

Ancak sosyalleşme, birlikte yaşama, hayatı paylaşma özellikle doğu toplumlarında yanlış yorumlanıyor. Münhasıran Müslüman toplumlarda bireysellik, bireysel özelliklerin öne çıkması olumsuz çağrışımlar yapıyor. Cemaat olma ve birliktelik, bireyin alanını daraltma, bireysel özellikleri/kabiliyetleri dumura uğratma, sınırlama şeklinde anlaşılıyor. Cemaat-tarikat türü yapılarda cemaatin fetişleştirilip bireyin ve bireysel inisiyatiflerin şeytanlaştırılması sıkça rastlanan durumlardan. Cemaat/tarikat yapılarında bireyin sınırlandırılması genellikle onu “günahlardan koruma, yanlış işlere girmesine mani olma” şeklinde gerekçelendirilmektedir. Çoğu zaman “Cemaatte rahmet vardır” Hadisi Şerifi kolayca güdülen bir yığın, araştırıp irdelemeyen bir kitle oluşturma adına sui-istimal edilmektedir. Oysa Kur’an’da defalarca ve farklı formalarda geçen “araştırmaz mısınız?, “düşünmez misiniz?”, “tefekkür etmez misiniz?”, “akletmez misiniz?” “ne az düşünüyorsunuz!” ayetleri çok hatırlanmaz, hatırlansa bile bireye bakan yönleri görülmez.

Cemaat ve onun sağladığı imkanlar insanların bazı güzelliklere kolayca ulaşmasını, bazı hatalardan uzak kalmasını sağlıyor; ibadetlere, hayırlı amellere bereket katıyor; tembellik, rehavete kapılma, nefsin talimatlarına mağlup olma gibi bir kısım olumsuzluklardan kurtarıyor ise de, her insan birey olarak doğar ve birey olarak ölür. Hazreti Adem’den bu tarafa hiçbir Âdemoğlu bir diğerinin aynısı değildir. Allah her bir kişiye şahsına mahsus ve münhasır özellikler bahşetmiştir.

Bediüzzaman, Eski Said dönemi eserlerinden Makalât isimli kitabında üç büyük düşmana karşı mücadele edilecek silahlar arasında girişimciliği, teşebbüsü şahsiyi de saymaktadır:

“Şimdi bilmeli ve anlamalıyız ki, şu üç düşmanımızı kahretmek ve o üç cevherimizi onların ellerinden kurtarmak için de elmastan masnu üç seyfi satı-ı celadet bize lazımdır: birinci kılıcımız maarif, ikinci ittifak ve muhabbeti milli, üçüncü de teşebbüsü şahsi ve sayi nefsidir. Herkes nefsine (şahsına) itimat etmelidir ki, haricin muavenet imtinanından, (minnetinden) tezellülden, iftikardan istiğna hâsıl etsin, mezellet yükleri altında eğilmekten, her desti kahr-ı itisafa boyun eğmekten azade kalsın”

Bediüzzaman burada Müslümanların üç büyük düşmanı olarak kabul ettiği “cehalet”, “ihtilaf” ve “fakirlik” ile mücadelede araçları arasında teşebbüsü şahsiyi, girişimciliği de söylemektedir. Girişimciliğin, çalışmanın, üretkenliğin başkasından yardım talep etmekten, zelil hale düşmekten, haksızlıklarla ezilmekten kurtaracağını söylemektedir. “Nefse itimat” kavramı ile kişinin kendine güven duymasından, ezik olmamasından, cesaret sahibi olmasından bahsettiğini düşünmekteyiz. Dikkat edilirse bu özellikler insanların bireysel varlığının, kişiliğinin törpülendiği ve yok sayıldığı hallerde gelişmez; gelişemez.

Batı medeniyetinin İslam medeniyetine galip gelmesinde bireysel becerilerin önemsenip öne çıkması, burjuva sınıfı, tüccarlar ve bunların girişimciliği çok önemlidir. Batı şahsi teşebbüsün, bireysel güvenin, hatta maceracılığın önünü açarak pek çok keşif ve icat yapmıştır. Batıda geliştirilen icatlar, keşifler hep merak duygusunun önünün açılması ve kişilerin şahsi kabiliyetlerinin ödüllendirilmesiyle olmuştur. Batı medeniyeti son dört beş asırda bireyin becerilerini değerlendirmiş, bunu medeniyetin motoru haline getirmeyi bilmiştir. Bediüzzaman bizim medeniyetimizin de yine girişimciliğin desteklenmesiyle ve kişilerin güven ve cesaretlerinin önünün açılmasıyla gelişeceğini ve bu şekilde başkalarının minnetine girmekten ve zelil olmaktan, güçlülere boyun eğmekten kurtulacağımızı ifade etmektedir.

Maalesef İslam toplumlarında işbirliğine, cemaate çokça vurgu yapılsa dahi bireye ve bireysel kabiliyetlerin geliştirilmesine, girişimciliğe yeterince vurgu yapılmaz. Bireysel kimlik kollektif kimliğin gölgesinde kalır. Oysa Allah her insanı müstakil bireyler olarak yaratmıştır ve her kişi ahirette Allah’a hesabını kendisi verecektir. Dünyada da durum farklı değildir. İslam’a göre kişiler kusurlarının vebalini bizzat ödemek durumundadırlar. Allah Kur’an-ı Kerim’de “kimse bir başkasının günahı/hatası yüzünden sorumlu tutulamaz” demektedir. Bunun yanında karı koca arasında dahi mal ayrımı ve şahsi kazanç, gelir-gider ayrımı söz konusudur. Ne var ki uygulamada Müslümanlar bireyi yok sayacak kadar geri plana itmiş, cemaati-cemiyeti öne çıkarmıştır. İslam dünyada ve ahirette bireysel eylemi ve sorumluluğu esas alıyor ama Müslümanlar bireyi cemaatin, cemiyetin, aşiretin içinde yok ediyor; melekelerini, becerilerini geliştirmesine imkan tanımıyor. Cemaat, tarikat yapılarında “cemaat ruhu”, “itaat”, “fitne çıkarmama”, “huzur ve uyumu bozmama” gibi gerekçelerle bireysel özellikler, kabiliyetler kolayca baskılanabiliyor. Oysa tam da bu noktada Bediüzzaman içinde bulunduğumuz zaruret, fakirlik ve geri kalmışlıktan kurtulmanın en çarelerinden birisi olarak teşebbüsü şahsiyi, girişimciliği ve kişinin kendine güven duymasını (nefsine itimat) sayıyor.

Girişimcilik ve teşebbüsü şahsi konusunda Bediüzzamanın referans aldığı naslardan birisi de     (insan için ancak çalıştığı vardır) ayetidir. Said Nursi Divanı Harbi Örfi adlı eserinde, geçmiş dönemlerde keşmekeşliğe sebebiyet veren ağalık eğilimi, başıboşluk ve enaniyet gibi olumsuz duyguların geleceğin saadetli medeniyet sarayında “fikri icada ve teşebbüsü şahsiyeye ve fikri hürriyete inkılap edeceğini” söylemektedir. Ağalık, tahakküm ve enaniyet gibi yaklaşımların düşüncenin doğurganlığını engellediğini vurgulayarak bunun bireysel girişimcilik ve düşünce hürriyeti ile aşılacağını ve gelecekte kurulacak medeniyetimize bunların esas teşkil edeceğini ifade etmektedir.

Uygulamada cemaat/tarikat türü yapıların neredeyse tamamında birey ve bireysellik baskılanmaktadır. Sorgulamayı ve denetlemeyi engellemek, şeffalık taleplerini yok saymak, hesap vermeye yanaşmamak, oluşturulan gizemi bozdurmamak, elde edilen avantajları yitirmemek gibi mülahazalarla soru soranlar, irdeleyen ve inceleyenler “uyumsuz olmak”la, “bireysel hareket etmek”le, “düzeni bozmak”la itham edilmektedir. Oysa bireyin ve bireysel soruların, sorgulamaların geri plana itilmesiyle bazı hatalara kitlesel olarak düşme riski doğmaktadır. Müsbet manada ve yapıcı da olsa eleştiriye hayat hakkı tanınmamakta, “kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla” cerahatler birikmekte, yaralar zamanla apse yapmaktadır. Zamanında küçük eleştirilerin dikkate alınmasıyla tedavi edilebilecek problemler büyük hasarlara ve inkisarlara  sebep olmaktadır. Kısa vadade yöneticilere, lider kadroya rahatlık veren bu tablo orta ve uzun vadede o yapıyı zaafa düşürmekte, güven erozyonuna neden olmaktadır.

Genelde Müslümanlar, özelde Cemaatler/Tarikatler bireyin özelliklerini, becerilerini yok etmeden umumun/toplumun yararına geliştirip kullanacak yollar bulmalıdırlar.

İslamcılarda ve bazı dindarlarda olumsuz çağrışımlar yapsa da ülkemizin değeri Nazım Hikmet’in teklifi pekâlâ Müslümanlar, cemaatler ve tarikatlar için de mümkün olabilir!

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.6.2017 [TR724]

Dünden bugüne iflah olmaz hastalık: Fişlemeler [Dr. Serdar Efeoğlu]

Otoriter rejimlerin en önemli özelliği halka güvenmediğinden insanları çeşitli yönlerden kayıt altına alması, haklarında dosyalar tutması ve onları fişlemesidir. Bazı dönemlerde ise “fişleme” zirve yapmakta ve ötekileştirilen kesimlerin cadı avına zemin hazırlanmaktadır. Aslında fişlemeler, hiçbir objektif esasa dayanmadığından devletin bütün vatandaşlarını suçlu olarak görmesi saplantısından başka bir şey değildir.

Aslında Türkiye fişlemelere hiç yabancı değil. Basına yansıyan haberler, yıllardır devletin fişlemede çok mahir olduğunu göstermekteydi. Ancak hiç kimse 15 Temmuz sonrasında ordu, bürokrasi ve üniversitelerde yapılan tasfiyelere kadar fişlemenin bu boyutta olabileceğini tahmin etmemişti.

Türkiye’deki fişlemeler en eski hangi tarihe kadar götürülebilir diye bakıldığında karşımıza tahrir defterleri çıkıyor. Osmanlı Devleti fethettiği yerde arazi ve nüfus tahriri yapmakta ve tahrir belli aralıklarla tekrarlanmaktaydı.

Halk, vergi toplamak amacıyla tutulan bu defterlerde Müslüman ve Gayrimüslim olmak üzere kayıt altına alınıyordu. Erkekler ve hane sahibi dul kadınlar yazılarak adı, baba adı, mesleği ve medeni durumuna dair bilgiler toplanıyordu.
  1. Mahmut döneminde askerlik ve vergi amaçlı olarak başlayan nüfus sayımları da halkı fişleme görevini yerine getirdi. En son 1914’de yapılan sayımlarda Müslümanlar etnik yönden tasnif edilmese de Gayrimüslimler bağlı oldukları kiliselere göre kayıt altına alınıyordu.
  2. Abdülhamit devrinde memurlar için tutulmaya başlanan Sicill-i Ahval dosyaları da ideal bir fişleme oluşturdu. 1879’da alınan bir kararla şer’iyye, askeriye ve zaptiye haricinde kalan bütün memurlar için ayrıntılı ve doğru bir şekilde biyografi tutma şartı getirildi. 200 adet büyük boy sicil defterine 52.000 kadar memurun bilgileri kaydedildi. Şu an bu defterler sayesinde 200.000’den fazla memurun bilgilerine ulaşma imkânı bulunmaktadır.

Bu defterlerde silinti ve kazıntı yapılamazdı. Memur, göreve başladığında kendi el yazısı ile “Tercüme-i Hal Varakası” doldurmakta ve doğum tarihi, baba adı, öğrenim durumu, aldığı ödül ve cezalar yazılmaktaydı.

Osmanlı döneminde Gayrimüslimlerin Müslüman olmaları teşvik edilse de bu kişilerin baba adı kısmına babasının gerçek adını yazmak yerine Peygamberimizin babasının adı olan “Abdullah” yazılarak bir şifre veriliyor ve mühtediler fişleniyordu.  Böylece asırlar sonra bile bu kişinin ailesinin Gayrimüslim olduğu bilgisine ulaşma imkânı elde ediliyordu.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE FİŞLEMELER

Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımı da bir fişleme özelliği taşımaktaydı. 1927’de yapılan sayımda, 1915 Tehciri ve Lozan Antlaşması gereğince yapılan “Nüfus Mübadelesi” sonrasında Müslüman halk ve “öteki” unsurların nüfusu tespit edilmişti.

Sayım propagandasında “Bir tek Türk adedinin paha biçilmez bir servet olduğu bu zamanda Türkiye Cumhuriyeti hudutları dâhilindeki her Türkü bilmek mecburiyetindeyiz” ifadesinin kullanılması bunun göstergesidir. Falih Rıfkı (Atay), sonuçların açıklanmasından sonra 14 milyona yaklaşan nüfusun 12 milyondan fazlasının “hâlis Türk” olduğunu yazmıştı.

Sayımda en çok merak edilen etnik ve dini yapıyı anlamak için üç soru soruldu ve kişilerin dini, tabiiyeti ve anadili öğrenilmeye çalışıldı. Sayıma göre 1.184.446’sı Kürtçe olmak üzere anadili Türkçe olmayan nüfus 1.870.465 olarak çıktı. Dinler kısmındaki sorularda Müslümanlar kendi içinde ayrılmamışken Hıristiyanlar Ortodoks, Ermeni, Latin ve Hıristiyan şeklinde dört ayrı başlıkta tespit edildi.

1927’den sonra beş yılda bir yapılan sayımlarla fişleme süreci devam etti. Bu arada Emniyet teşkilatı ve o zamanki adıyla MEH (MAH), bugünkü adıyla MİT de çeşitli gerekçelerle vatandaşları fişleyerek “makbul” ya da “sakıncalı” kişiler listesi oluşturmaktaydı.

Devlet bir taraftan da değişik şifrelerle vatandaşları kayıt altına aldı. 2013 yılında Şişli Milli Eğitim Müdürlüğü çocuğunu bir azınlık okuluna kaydettirmek isteyen veliye, 1923 yılından itibaren nüfus kodu verilerek azınlıkların fişlendiği şeklinde yazılı bir cevap verdi.

Resmi makamlara göre bu durum Lozan’da tanımlanan azınlıklar için geçerliydi ve Rumlara (1), Ermenilere (2), Yahudilere (3) kodu verilmişti. 1934 Trakya Olayları ve 6-7 Eylül Olaylarında bu kodlar ne derece etkili oldu? Elbette bunu bilemediğimiz gibi diğer dini ve etnik gruplar için hangi kodların verildiğini de bilmiyoruz.

28 ŞUBAT VE BÇG

Türkiye 28 Şubat sürecinde ise büyük bir fişleme furyasına maruz kaldı. Ülkeyi “irtica” tehlikesinden kurtarma iddiasındaki askerler illegal olarak BÇG’yi kurarak dindar halkı fişlediler. Bu fişlemeler o zaman çok komik bulunmuş ve baklavacıların, lokantacıların, bakkalların, büfecilerin fişlenme nedeni anlaşılamamıştı.

Bugün Hizmet Camiasının maruz kaldığı uygulamaların temelinin bu çalışmalarla atıldığı anlaşılıyor. O dönemde 3. Ordu, MİT Bölge Müdürlüğü ile işbirliği yaparak fişleme yapmış, bazı kişiler “aktif sakıncalı” ve “şüpheli” şeklinde sınıflandırılmıştı. Hatta “pervasız fişlemeciler” çalışmayı kolaylaştırmak için kılavuz bile hazırlamışlardı.

AKP’NİN FİŞLEMELERİ VE 15 TEMMUZ

15 Temmuz sonrasında yüz binden fazla memur, akademisyen, asker ve öğretmen mahkeme kararı olmadan cadı avı ile sadece fişlemelerle ihraç edildiği gibi önemli bir bölümü de örgüt üyeliği suçlaması ile mahkeme sürecine maruz kaldı.

Bu kişilerin ihraç edilmesinde ve şüpheli sayılmasında birtakım kıstaslar belirtilse de asıl dayanağın çeşitli birimler tarafından yıllardır yapılan fişlemeler olduğu anlaşılıyor. Özellikle 28 Şubat sürecindeki fişlemelerin AKP iktidarında da devam ettiği ve 2010 sonrasında ise tamamen cemaati hedef alacak bir mahiyete dönüştüğü ortaya çıkıyor.

AKP’nin 2010 Anayasa Referandumunda fişlemenin yasak olacağı propagandası yaptığı hatırlandığında yapılanın bir “Anayasa suçu” olduğu ve mahkemelerin de bunları kullanarak suç işlediği çok açık.

AKP’nin fişlemeleri parti teşkilatlarının da desteğiyle daha somut verilerle desteklediği, çıkardığı MGK kararı ile yasal bir prosedür gibi takdim ederek bütün kurumlardan listeler istediği ve 15 Temmuz öncesinde bunların tamamının hazır olduğu biliniyor.

Nitekim etraftan dinlediklerimiz de bunu doğruluyor. Henüz hakkında hiçbir soruşturma olmayan kişilerle ilgili bile 15 Temmuz öncesinde iş arkadaşları ve komşuları vasıtasıyla “cemaat aidiyeti” hakkında bilgi toplandığı bir gerçek. Şeklen “özerk” üniversitelere bile yazı yazılarak cemaat mensubu akademisyenlerin fişlenmesinin istendiğini de kamuoyu zaten biliyor.

Bu süreçte en çok hayret edilen hususlardan birisi, “muhafazakâr ve dindar” olarak bilinen kişilerin bu kanunsuz emri yerine getirerek iş arkadaşları için muhbirlik yapmaları oldu. Bu kişilerin 28 Şubat’ta da muhbirlikte yarıştıklarını görünce aslında şaşırılacak bir şey olmadığı anlaşılıyor.

O dönemde BÇG, okul müdürlerinden İmam Hatip mezunu öğretmenlerin listesini istemiş ve bazı idareciler yasal bir dayanağı olmadığından isim göndermemişti. Pek çok muhafazakâr bilinen idarecinin ise 28 Şubat darbecileriyle işbirliği yaptığı, aynı kişilerin bu dönemde de aktif bir şekilde “muhbir ve fişlemeci” oldukları bu sayede de her dönemde makamlarını korudukları bir realite olarak karşımıza çıkıyor.

SIRA KİMDE?

İnsanların hayatını karartan, gelecekleri önünde engeller oluşturan fişlemeler her dönem farklı kesimleri hedef aldı. Doğru bilgilere dayanmayan ve mahkemelerde delil teşkil etmeyen bu kayıtlar, yüzbinlerce insanın “ağaç kabuğu yiyecek” şekilde açlığa mahkûm edilerek sokağa atılmasına neden oldu. Ancak cemaatin tasfiyesinde kullanılan fişlemelerin bizzat bu tasfiyeyi yapanlar için de kullanabileceğinin akıldan çıkarılmaması gerekiyor.

28 Şubat sürecinde İstanbul’da BÇG ile işbirliği yapan bir belediye çalışanı etrafındakilere her sabah namazı vaktinde sokak sokak gezerek evlerde yanan ışıklardan sabah namazına kalkan insanları fişlediklerini “gururla” anlattığına göre muhafazakârların tamamının hedef olduğu açık değil mi?

Anlaşılan cemaatten sonra sıra diğer gruplara gelecek ve bu süreç AKP eliyle gerçekleştirilecek. Cumhurbaşkanının bile insanları Anayasaya aykırı olsa da muhbirlik ve fişlemeye teşvik ettiği bir ülkede bu durum kaçınılmaz son gibi görünüyor.

Kaynaklar: A. Tamer, A. Çavlin Bozbeyoğlu, “1927 Nüfus Sayımının Türkiye’de Ulus Devlet İnşasındaki Yeri”,  Nüfusbilim, 2004, S. 26; Halide Aslan, Tanzimat Döneminde İhtida, AÜ SBE Doktora Tezi, Ankara 2008.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.6.2017 [TR724]

Demokrasi ve hukuk yoksa Gümrük Birliği de yok! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) üyeleri arasında gümrük vergisi veya tarifesi olmadan ticaret yapılmasına imkân veren Gümrük Birliği (GB) Kararı (anlaşma) 31 Aralık 1995’ten beri yürürlükte. Anlaşma sayesinde sanayi mamulleri, her iki taraf arasında herhangi bir gümrük kısıtlaması olmaksızın satılabiliyor. Ancak bahse konu muafiyet ziraî mamuller gibi temel ekonomik mamuller için geçerli değil.

Üçüncü devletlerden yapılan ithalata müşterek bir dış tarife uygulanması ve müşterek ticaret politikalarının uygulanması anlamına da gelen mevcut anlaşma aynı zamanda Türkiye ve AB Üye Devletleri arasındaki ticaret ve yabancı doğrudan yatırım ilişkilerini kolaylaştırıyor.

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE DOĞAN GÖRÜNÜMLÜ ŞAHİN

GB’nin artıları, eksilerinden daha fazladır. Türkiye’de ‘ithal ikamesi’ döneminde devletin himayesinde ayakta kalabilen sanayiciler, Gümrük Birliği ile ayakları üstünde durmayı öğrenmiş, kabiliyetlerini geliştirmiş ve tekstilden otomotive kadar farklı sektörlerde dünya ile rekabet etme yolunda mesafeler kat etmiştir. Mübalağa gibi gelmesin, amma velakin Tansu Çiller’in Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemde bu anlaşmaya imza atılmasaydı muhtemelen hâlâ doğan görünümlü şahinler (TOFAŞ’ın kuş serisi otomobillerinden) için altı ay sonrasına sıraya giriliyordu.

Hal-i hazırda 100 dolarlık ihracat gelirinin yarısı AB pazarından elde ediliyor. Toplam ithalatta ve doğrudan yabancı yatırımlarda aynı oran Avrupalı şirketler lehine yüzde 70’e yaklaşıyor. Dolayısıyla GB’nin sunduğu cazip şartlar her iki taraf için faydalı olmuş, ticaret de tabii olarak katlanmıştır.

Türkiye’nin 2014’ten itibaren anlaşmanın güncel şartlar muvacehesinde yeniden tanzim edilmesi talebi Brüksel nezdinde makul karşılanmış ve müzakerelerin 2017’de neticeye bağlanacağı ilan edilmişti.

AB ‘TİCARÎ KOZU’ MASAYA SÜRDÜ

Güncelleme faslında mühim hadiseler yaşanabilir. Bu talebin gündeme geldiği günlerde Türkiye bugünkünden çok daha demokratikti ve AB mefkûresine daha yakındı. Mamafih 20 Temmuz 2016’dan itibaren demokrasi ve insan haklarının üzerine karabasan gibi çöken OHAL rejimi, AB normları ile taban tabana zıt. Türkiye’nin tam üyeliğine destek veren Avrupalı dostların sayısı günden güne azalırken dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönen Türkiye’ye bakış açışı çok değişti. GB anlaşmasını sadece ticarî veçhesi ile müzakere etmek Avrupa’nın kendisini inkâr etmesi manasına gelir ki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) bunun böyle olmayacağı net bir dille ifade edildi.

AVRUPA PARLAMENTOSU O RAPORU ONAYLADI

Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye’nin hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele gibi alanlarda geriye gittiğini belirten raporu onaylayarak OHAL uygulamalarını tasvip etmediğini tekrarladı. Raporda 16 Nisan referandumundaki değişikliklerin 2019 seçimleriyle hayata geçmesi halinde AB katılım müzakerelerinin askıya alınması çağrısının yer alması da not edilmeli. Devamı var… AP kararında, AB’nin en mühim kozu olan Gümrük Birliği’nde herhangi bir iyileştirme için Türkiye’de siyasî ve hukukî iklimin AB ile uyumlu hale getirilmesinin icap ettiği belirtildi.

HENÜZ 16 NİSAN’I KABUL ETMEDİLER

AP Türkiye raportörü Kati Piri, 16 Nisan referandumuna dair AB’nin “Beynelmilel gözlemcilerin raporunu bekleyeceğiz.” beyanına rağmen AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin, “Referandum sonuçlarını kabul ediyoruz.” açıklamasını da ‘rahatsız edici’ olarak niteliyor.

Türkiye’nin her zaman insan hakları ve hukukun üstünlüğü ile alakalı başlıklarda eksikleri olduğuna dikkat çeken Piri, “16 Nisan referandumuyla beraber özgür ve adil seçim yapma geleneğinden kopuş yaşandı. 2019 seçimlerinde bunun tekrarlanmaması için AB daha sert tavır takınmalı.” değerlendirmesinde bulunuyor.

TÜRKİYE ÖNGÖRÜLEMEZ HALE GELDİ!

‘Sert tavır’ deyince kavga gürültü anlaşılmasın. Yumuşak güç (soft power) zannedildiğinden daha tesirlidir. AP’nin raporu ve tavsiyesinin hülasası şu: AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği anlaşması, insan hakları ve temel özgürlükler esas alınarak güncellenebilecek. Anlaşmanın sadece ticarî ve iktisadî çerçevede müzakere edilip imzalanması kabul edilemez.

Piri’nin BBC’ye verdiği mülakatta geçen şu cümlelerin altını çizdim: “Şu safhada, eğer Türk hükümeti üzerinde hala elimizde koz varsa, itibar kaybettiğimiz için bu katılım sürecinde değil, ekonomik tarafta. Dolayısıyla Gümrük Birliği çok önemli. İki tarafın iş ilişkisi kurması için gereken standartların yerine getirilmesi şart. Türkiye öngörülemez bir hale geldi. Yargının durumunun Türkiye ekonomisi üzerinde etkileri var. Evrensel standartların sağlanmasıyla ilgili. Özgür mahkemelerin varlığı, sadece uluslararası şirketler değil, Türk kuruluşlar için de elzem.”

AKPM KARARININ TUZU BİBERİ OLDU

İnsan hakları ihlallerindeki artış sebebiyle 13 sene sonra Ankara’yı yeniden siyasî teftişe tabi tutma kararı alan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, (AKPM), Türkiye’yi Rusya, Arnavutluk ve Azerbaycan ile aynı kategoriye dahil etmişti. Bu geriye gidiş değil de nedir!

AKPM şoku atlatılamamışken en son AP’nin aldığı karar da gösteriyor ki AB, müzakerelerde yeni fasıl açmak bir yana Gümrük Birliği’ne de demokratikleşme şartı getirdi. Bir başka ifade ile daha evvel AB’nin serbest ticaret anlaşması imzaladığı memleketlere Türkiye’nin de gümrük vergisi ödemeden mal satıp satamayacağını konuşmak için çok erken.

Bayram konuşmasında bile kürsüden kin ve nefret saçan, halkı muhbirlik yapmaya davet eden AKP lideri/Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, OHAL’i kaldırmadığı müddetçe Gümrük Birliği iyileştirmesinin AP ve AB Konseyi tarafından onaylanma ihtimali yok denecek kadar az.

ERDOĞAN’IN İHTİRASI GB’NİN SONUNU GETİREBİLİR

Erdoğan tek adamlık hülyasına bu kadar yaklaşmışken OHAL rejiminden geri adım atmayacağına göre Türkiye, GB müzakerelerinden ağır bir bedel ödeyerek kalkabilir. Anlaşmanın iptali ya da muhtevasının daraltılmasının sebebiyet vereceği tahribatı düşünmek bile istemiyorum.

Megafon diplomasisinden ısrarla uzak duran AB, Erdoğan’ın ‘mülteci tehdidine bu sefer boyun eğmeyeceğini, hatta masaya ilave şartlar getireceğini ifade etmiş oldu.

Başkanlık seçimini kazanabilmesinin ekonomiyi toparlamasına bağlı olduğunu gayet iyi bilen Erdoğan, bunun için AB’nin desteğine muhtaç. Buna rağmen Brüksel’den gelen ‘Derhal demokrasiye dönmezseniz para da yok üyelik de’ mesajına Erdoğan’ın, “Bizim için yok hükmündedir, tanımıyoruz” nevinden bildik sözlerle mukabelede bulunması Türkiye için kıyametin başlangıcı olur.

AB bu defa açık ya da zımnî tehditlere pabuç bırakmayacak kadar kararlı. Ev ödevini yazıp verdiler. Şimdi sıra, “AB eksiklerimizin neler olduğunu bize söylesin, süratle tamamlayalım.” diyen Erdoğan’da.

[Semih Ardıç] 29.6.2017 [TR724]

Asker gözüyle 15 Temmuz’da ne oldu? [Haber-Analiz: Adem Yavuz Arslan]

Uzun zamandır 15 Temmuz darbe girişimine dair haberleri takip edip, ulaşabildiğim iddianame ve ifadeleri okuyorum.

Çünkü o güne dair gerçekleri hala bilmiyoruz. Ortada cevapsız onlarca soru var ve sorular her geçen gün artıyor.

Saray ve AKP iktidarının bir ‘resmi söylemi’ var ve o söyleme göre darbe girişiminin sorumlusu Cemaat.

Fakat bu söylemde büyük boşluklar var. Bu boşlukların bir kısmı bizzat Erdoğan ve AKP iktidarı tarafından oluşturuldu.

Mesela Erdoğan, darbeyi kaçta öğrendiğine karar veremedi. Bugüne kadar çok farklı saatler telaffuz etti.

MİT ve Genelkurmay’ın açıklamaları soruları büyüttü. Özellikle Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın TBMM’ye yolladığı 8 sayfalık cevap darbenin ‘kontrollü’ olduğuna dair iddiaları güçlendirdi.

Özellikle 15 Temmuz’a dair en büyük ‘delil’ sayılan Adil Öksüz’e dair sorular giderek artıyor.

250 KİŞİ ÖLMEYEBİLİR, BU DARBE ÖNLENEBİLİRDİ

Henüz o güne dair detaylara hâkim değiliz. Ancak gelinen noktada şurası kesin;

CHP’nin raporunda da dediği gibi “15 Temmuz’u bilen ve bekleyen vardı”. Her şey bir yana 250 kişi hayatını kaybetmeyebilir, bu darbe girişimi daha başlamadan bitebilirdi.

Bu tartışmalar daha çok su götürecek fakat benim uzun zamandır cevabını aradığım bir başka soru vardı: ‘Acaba asker gözüyle baktığınızda 15 Temmuz’da ne görüyorsunuz?’

Malesef üst düzey bir askere ulaşıp bu soruyu soramadım. Fakat sorunun cevabını dolaylı olarak öğrendim. Geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden yayılan bir çalışma tam da benim soruma cevap niteliğindeydi.

DARBEYE DAİR FARKLI BİR ANALİZ

‘Gerçeğin Peşinde’ isimli rapor TSK’da görev yapmış bir grup subayın kaleminden çıkmış.

Raporda imza yok.

Fakat çalışmanın önsözünde “Bu çalışma, 15 Temmuz 2016 günü ülkelerinden binlerce kilometre uzakta görevde bulunan, olayların planlanmasında veya icrasında hiçbir rolleri olmayan, AKP Hükümetinin yaygın ve kapsamlı cadı avı neticesinde, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin ve savunma hakkı tanınmaksızın görevlerinden ihraç edilen bazı devlet görevlileri tarafından hazırlandı” notu var.

Yani NATO’da görev yapan subaylarca hazırlanmış bir 15 Temmuz analizi. Rapor önce İngilizce yayınlandı, ardından da Türkçe.

Dipnotları ile birlikte 130 sayfa olan raporu önemsedim. Çünkü biz siviller bile 15 Temmuz’da akıl mantık süzgecinden geçmeyen birçok olayı görebiliyorduk.

Acaba asker gözüyle bakılınca ne görülüyordu?

Rapordan aldığım notlardan birkaç örnek sıralayacağım fakat genel olarak şunu söyleyebilirim; asker gözüyle de bakınca farklı bir şey görülmüyormuş; “15 Temmuz baştan başarısız olmaya kurgulanmış bir kontrollü eylemdir”

Rapordaki ifade şu şekilde: “15 Temmuz Erdoğan’ın, kendisine yöneltilen ağır suçlamalardan kurtulabilmek, ülkenin Anayasal düzenini demokrasiden dikta rejimine dönüştürmek ve böylece iktidarını olabildiğince uzatmak maksadıyla, kendisine karşı yapılmasına geçit verdiği bir darbe girişimidir (Self-coup, Autogolpe). Erdoğan, girişimi ve hazırlık sürecini ordu içindeki ve dışındaki işbirlikçileriyle birlikte kontrol ve manipüle etmiştir.”

Peki bu iddialı söylemin altını nasıl doldurmuşlar?

Bütün bulguları buraya alıntılamam kolay değil fakat genel hatlarıyla özetleyecek olursam bazıları şöyle;
  • İktidar Havuz medyası üzerinden ‘Cemaat darbeye hazırlanıyor’ söylemini sistematik olarak yaydı.
  • YAŞ toplantısına az zaman kalmasına rağmen kurgulanmak/tetiklenmek istenen darbenin güçlü ve inandırıcı bir gerekçesi lazımdı. Bu ‘somut gerekçe’ iktidar tarafından terfi ettirilerek İzmir’e atanan savcı Okan Bato tarafından sağlandı.
  • Bato 9 Temmuz 2016’da erken (prematüre) bir operasyon başlattı. Havuz medyası üzerinden servis edilen haberlere göre general ve amirallere yönelik bir tutuklama dalgası geliyordu. Binlerce general, amiral ve subayın tutuklanacağı açıklamaları yapıldı.
  • 15 Temmuz öncesi yoğun terör olayları (ard arda yaşanan büyük terör olaylarında 300’den fazla vatandaşımızı kaybettik) darbe girişimi sırasında birçok askerin üstlerinden aldıkları, ülke çapındaki terör saldırısı/tehdidine müdahaleye yönelik resmi görev çağrılarına tereddütsüz uymalarına sebep oldu.
15 TEMMUZ ASKERİ PLANLAMA MANTIĞINA UYMUYOR
  • 15 Temmuz’da gerçekleştiği iddia edilen darbe girişimi ile ilgili şu ana kadar yazılı bir plan bulunamadı. Yaşanan olaylara askeri planlama mantığı açısından bakıldığında, önceden çok iyi planlanmış ve senkronize edilmiş eylemlerden bahsetmek zor.
  • TSK tarafından yapılan açıklamaya göre TSK’nın toplam mevcudunun yüzde 1,5’u olaylara katıldı. Bu ülke yönetimini ele geçirebilecek bir güç değildi.
  • Hulusi Akar’ın istihbaratı aldıktan sonra Erdoğan ve Yıldırım’ı bilgilendirmemesi, Hava, Deniz ve Jandarma Genel Komutanı ile görüşmemesi ve komutanların düğüne gitmesine izin vermesi izaha muhtaç.
  • MİT Müsteşarı Fidan’ın ‘kendisine yönelik bir askeri eylem’ istihbaratını almasına rağmen eylemi planlayanların mensup olduğu kurumun karargahına tek başına gelmesi ve hareket başlayıncaya kadar orada kalması tuhaf.
  • Akar – Fidan ve Aksakallı üçlüsünün son iki günde saatler süren görüşmeleri YAŞ ile ilgili olamaz.
  • Olay günü Akar tarafından atılan adımlar, asıl alınması gereken tedbirlerin alınmadığını, aksine tedbir alındı görüntüsü verebilmek için uğraşıldığını gösteriyor. Akar gibi tecrübeli ve en üst düzeyde sorumluluk sahibi bir komutandan beklenen; eyleme karışabileceği şüphesi duyulan askeri birliklere karşı bir an önce tam disiplini tesis edecek önlemler almak, Kuvvet Komutanlarını derhal görevlendirmek/çağırmak, birlik giriş çıkışlarını ikinci bir emre kadar yasaklamak, hızlı bir şekilde kolluk güçlerini ve soruşturma makamlarını harekete geçirmek, alınan önlemleri en seri vasıtayla tüm TSK’ya duyurmak, bunları yaparken Başbakanı ve Cumhurbaşkanını bir an önce bilgilendirmekti. Havadan beklenen bir tehdide karşı alınması gereken tedbir, korunması gerekli yerlerin uçuşa yasak bölge ilan edilmesi ve Hava Kuvvetleri emrindeki yerde ve havada bekler hava savunma uçakları ile bu yasağın güç kullanarak takip edilmesiydi. Ancak Akar bunların hiçbirini yapmadı! Göstermelik bir uçuş yasağı mesajını çektirmekle ve Çolak’ı birlik incelemesi için göndermekle yetindi.
  • Akar böylesine riskli bir ortamda kişisel güvenlik önlemlerini almadı. Odasında olacakları beklemeye başladı. Oysa basit önlemlerle hem kendi hem Erdoğan’ı daha güvenli bölgelere alabilirdi.
  • Darbe mesajının Genelkurmay Başkanı ve 2.Başkan yerine düşük rütbeli bir general ve subayın ismiyle yollanması ve mesajın TSK’nın teamüllerine aykırı bir şekilde Harekât Başkanlığı’ndan değilde özlük işlerinden sorumlu Personel Başkanlığı’ndan çıkması TSK birliklerini şaşırttı ve gece boyu büyüyecek olan kaousun fitilini ateşledi.
  • Köprü trafiğini tek taraflı kesmenin askeri mantıkla hiçbir izahı yok.
  • O akşam Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ile birlikte Korg. Nihat Kökmen düğüne eşsiz katıldı. Bu iki isim 15 Temmuz’da en kritik rolleri oynayan iki havacı generaldi. Korg. Yılmaz Özkaya’nın düğüne son anda katılmayıp Marmaris’te kalması ve o gece Erdoğan’ın hareketlerini koordine etmesi tesadüf müydü?
  • Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu 15 Temmuz günü Donanma Komutanı Veysel Kösele ile uzun uzun özel bir görüşme yaptı. İstanbul’da bir düğüne katıldı. Sonra ‘parkta’ ve ‘bir deniz aracında’ saklandığı iddia edildi. İlerleyen saatlerde bir fırkateynde alıkonduğu söylendi fakat cep telefounu açıktı ve görüşmeler yapabiliyordu.
  • Bostanoğlu’nun da ifadesinde yer aldığı gibi darbe girişimine deniz kuvvetlerinden katılım yoktu. Fakat en büyük tasfiyeler deniz kuvvetlerinde yaşandı.
  • Erdoğan’ı derdest edeceği söylenen ÖKK timi Genelkurmay’ın uçuş yasağına rağmen İstanbul’dan İzmir’e askeri uçakla nasıl intikal edebildi?
  • Tim Erdoğan’ın 01.43’te Marmaris’ten İstanbul’a uçmasına olanak verecek şekilde İzmir’de saatlerce nasıl bekletildi?
  • Tim Erdoğan’ın bulunduğu otele 03.20 sularında ulaştı. Ancak tim daha İzmir’de iken 01.00 sularında Erdoğan’ın oteli terk etmesinden hemen sonra otele ilk saldırı yapıldı. Bu saldırı ÖKK tarafından yapılmadığına göre saldırganlar kimlerdi? (Şu ana kadar bu saldırıya dair bir adım atılmadı, güvenlik kameraları dahi incelenmedi)
  • Uçuş kayıtları Erdoğan’ın uçağının inişten önce Marmara Denizi’nin güneyinde 47 dakika beklediğini gösteriyor. İstanbul Atatürk Havalimanı darbecilerin kontrolünde iken, havada F-16’lar uçarken Erdoğan nasıl bu kadar güven içinde İstanbul’a geldi.
  • Erdoğan ve Berat Albayrak A Haber’de darbecileri aldatmak için 4 farklı şehirdeki havalimanınlarında 4 ayrı uçağın hazır beklediğini anlattı. Normalde Ankara’da konuşlu bu uçaklar ne zaman ve nasıl hazırlandı? (Bu soru Erdoğan’ın darbeye hazırlıklı olduğunu gösteriyor)
HER YOL AKSAKALLI’YA ÇIKIYOR

Raporda Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Tümgeneral Zekai Aksakallı’ya dair çok sayıda kritik ayrıntı ve soru var. Aksakallı’nın 15 Temmuz öncesi Amanos’larda konuşlu timi çekip Silopi’de bulunan Semih Terzi’nin emrine görevlendirmesi, bu timin uçuş yasağına rağmen Ankara’ya darbe geçesi uçması gibi herkesin bildiği noktalar sıralanmış.

NATO’cu askerlere göre Aksakallı ile Fidan arasındaki görüşmeler teamüllere aykırı: “Silahlı Kuvvetler içerisindeki bir Tümgeneral ile MİT müsteşarının bu şekildeki ilişkisi, hiyerarşik yapılanmanın ve teamüllerin kesinlikle dışında ve olağan değil. Bu şekildeki özel ilişki ancak ve ancak her ikisinin de amirleri olan Erdoğan ve Akar’ın özel olarak görevlendirmesi ve yetkilendirmesi kapsamında yapılabilir.”

Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki mezuniyet töreninde yapılan görüşmeler de raporda ‘şüpheli’ olarak anlatılıyor.

“Aksakallı’nın Terzi’nin Ankara’ya uçuşuna özellikle müsaade ettiği, bunun Fidan ile Aksakallı tarafından kurgulandığı, Terzi’yi ÖKK’ya gelir gelmez Aksakallı’nın emir astsubayı Ömer Halisdemir’e öldürttüğü, Halisdemir’in de Mihrali Atmaca’ya öldürtüldüğü, böylece Terzi’yi darbeye liderlik yapmak ve ÖKK’yı ele geçirmeye çalışmakla suçlanacağı” raporda yer alan tezlerden.

Raporda ayrıca Terzi’ye eşlik eden 24 kişilik timin 20 kişisinin bizzat Aksakallı tarafından seçildiği bilgisi de yer alıyor. Aynı şekilde Çiğli’den Marmaris’e giden ÖKK timinin de Aksakallı tarafından seçildiği de iddia ediliyor.

Raporda yer alan ifadelere göre darbeyi ihbar ettiği söylenen binbaşı O.K olayı kurgu. İfade şu şekilde: “Binbaşı Karacan’ın MİT’e giderek ihbarda bulunması bir kurgu. Olayları önceden bilen ve tahrik eden Fidan, TSK içinde elde ettiği adamlarından biri olan Karacan’ın MİT’e gelişini önceden planlayarak, 15 Temmuz’la ilgili çok önceden Aksakallı ile birlikte yaptıkları asıl büyük kurguyu gizlemeyi amaçladı.”

Raporda Aksakallı’nın ‘koordinatör’ rolü oynadığına dair detaylara yer verilmiş. Mesela Aksakallı’nın darbe sırasında İçişleri Bakanı Efkan Ala ile ‘darbecilerin nasıl tutuklanacağını’ konuşması teamüllere aykırı bir durum olarak gösteriliyor. Ayrıca Aksakallı’nın Akar ve kuvvet komutanları ile konuşmak yerine Yıldırım ile ‘halkın sokağa nasıl çıkarılacağı’ yönünde istişarelerde bulunması da ‘şüpheli’ addediliyor.

ERDOĞAN’A ULAŞAMAMA KURGUSU

Akar’ın ifadelerini de çelişkili bulan askerlere göre Fidan’ın Karargah’a gelişi ile ilgili detayları gizlemek için özel bir çaba gösteriliyor. Erdoğan’ın koruma müdürü Muhsin Köse’nin Fidan ile görüşmesi de ‘anlamsız’ olarak değerlendirilmiş; “Neden Fidan bu kadar hayati bir konuda Erdoğan’la görüşmek için ısrar etmedi? Neden Köse ile konuşmasını bu kadar kısa tuttu? Neden Köse, Fidan’a detayları sormadı? Fidan ve Köse arasındaki bu şifreli ve kısa konuşma, açık şekilde Köse’nin olacaklardan haberdar olduğunu ve Fidan’ın bu soruları sadece kurgu gereği sorduğunu gösteriyor. Fidan-Köse görüşmesinin Erdoğan’a beklediği bir haberi Köse üzerinden ulaştırmayı amaçladığı görülebiliyor” Raporda ayrıca komuta kademesi arasındaki irtibat kopukluğuna da dikkat çekiliyor.

DARBECİ’DEN BRİNFİNG ALMAK!

‘Gerçeğin Peşinde’ isimli raporda birçok detay var.

Mesela darbe ihbarı alındıktan sonra Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Zeki Çolak’ı görevlendiriyor. Çolak’da gidip ‘darbeci’ olarak ihbar edilen Binbaşı Deniz Aldemir’den brifing alıyor. Çolak yanında getirdiği savcıyı nizamiyede bekletiyor. Çolak ‘burada her şey normal’ deyip ayrıldıktan sonra Aldemir helikoptere binip darbeye katılıyor. Raporu hazırlayan askerlere göre Çolak, böyle bir ihbarı aldıktan sonra Aldemir’i tedbiren gözaltına aldırmalıydı.

Bir başka kritik nokta da Abidin Ünal’ın Akar ile görüşmemesi. Rapora göre Ünal ne yapıp edip Akar ile görüşmeliydi: “Bu durum ÜNAL‟ın olayların gelişimi ile ilgili önemli bilgileri kasıtlı olarak gizlediğini gösteriyor.”

‘ERDOGAN ÖZELLİKLE BEKLEDİ’

Raporu hazırlayan NATO’cu askerlere göre Erdoğan önceden çalışılmış bir medya planlaması yaptı: “Basın mensuplarının 22.00’de villada olabilmesi için en geç 21.30 civarında çağrıldıkları anlaşılıyor. Erdoğan’ın olayları ilk kez duyduğunu iddia ettiği 21.30’da ülkenin Cumhurbaşkanı olarak önce ilgili makamlarla farkındalığını bir an önce artıracak görüşmeler ve koordineler yapması gerekirken, ilk önce basın mensuplarını çağırmayı düşünmesi önceden hazırlandığı medya planın gereğini yaptığını gösteriyor.”

Aradan geçen sürede hala cevapsız kalan konulardan birisi de şu: Akar’ın o geceki pozisyonu neydi?

Raporu hazırlayan askerlere göre Akar’ın ‘kaybolması’ senaryonun bir parçasıydı: “Akar’ın durumunun basın mensupları ile paylaşılmaması farklı amaçlara hizmet etti. Bu sayede bazı askerler Akar’ın faaliyetlerin başında oluğunu düşünerek eylemlerine devam ettiler. Diğer taraftan halk ve medyanın Akar’ın darbedeki tutumu ve güvenliği ile ilgili merakının ve endişesinin devam etmesi sağlandı. Genelkurmay Başkanının yaşayıp yaşamadığının bilinmediği, durumunun ne olduğu hakkında en küçük bir bilgiye sahip olunmadığı algısı oluşturularak, kaotik ortamın daha da karmaşık hale gelmesi amaçlandı. Erdoğan, Dündar’ı geçici olarak Genelkurmay Başkanlığına atamayı İstanbul’a gelinceye kadar geciktirdi. Bunun üç sebebi vardı. Birincisi, darbeye karıştığı iddia edilen askerlerin Akar’ın kendi taraflarında olduğuna dair izlenimlerinin devam etmesini istiyordu. İkincisi, ülkenin yaşadığı belirsizliğin ve kaosun belirli bir ana kadar sürdürülmesi gerekiyordu. Üçüncüsü, İstanbul’da halkın arasında ortaya çıkan Erdoğan’ı bir darbe esnasında Genelkurmay Başkanını değiştiren Başkomutan olarak lanse etmek.”

DARBECİLERLE ŞAKALAŞAN KOMUTAN

Rapor genel olarak ‘kurgu-kontrollü darbe’ tezini işliyor.

İfadeleri taradıkları belli olan askerlere göre Abidin Ünal darbe senaryosunda aktif bir konumdaydı. Şu satırlar dikkat çekici: “Ünal, F-16 filo binasına geldiğinde Ankara üzerinde uçuş yapan F-16 pilotları ile karşılaştı. Pilotların ifadelerine göre, serbest şekilde yanlarından geçen Ünal pilotları sıcak ve neşeli şekilde selamladı. Ünal’ın bu davranışı, pilotlara yaptıkları işin arkasında olduğu izlenimi verdi. Ünal gerçekten istese o gece Akıncı’daki uçuşları ve eylemleri hayatı pahasına da olsa durdurabilirdi. Ancak kasıtlı olarak yapmadı ve olayların gelişimine göz yumdu.”

SİVİL HALKI SOKAĞA ÇEKME PLANI

Raporun temel tezlerinden birisi darbenin baştan başarısızlığa göre planlandığı. Halkın sokağa çekilmesi, TBMM ve Saray’ın bahçesinin bombalanması ise Erdoğan’ın siyasi kazanımları için kurgulanmış hamleler. (Raporu hazırlayan askerler TBMM’ye atılan bombalara dair ilginç iddialarda da bulunmuşlar. Fotoğraflarla analiz ettikleri teze göre bazı hasarlar uçaktan atılan bombalarla oluşmamış)

Tezlerini şöyle formüle etmişler: “TSK’nın toplam mevcudu yaklaşık 570.000. Bunların 247.000’i rütbeli personel, 271.000’i er ve erbaş, işçi ve sivil memur. Ordunun yaklaşık 300 savaş uçağı, 2.500 tankı ve 170 askeri gemisi var. Olaylara karışan askerlerin sayılarının son derece kısıtlı olduğu, daha da önemlisi komuta kademesinin olaylar esnasında hükümetin yanında yer aldığı göz önüne alındığında, olayları bastırmak için sivillerin kullanılmasına gerek olmadığı net olarak ortada.”

Raporda ayrıca Fidan-Görmez buluşmasının ve camilerde sela okutulmasının önceden çalışılan bir plan olduğu iddia ediliyor.

Dikkat çektikleri bir başka nokta ise şu; “iddia edilen darbe çoktan başlamasına rağmen, 22.15’te yayımlanan mesajda sıkı yönetim başlangıç saati gece 03.30 olarak gösterilmiş. Bir darbede bu kadar büyük hata nasıl yapılabilir?”

DARBE 03’TE OLSA DA BAŞARISIZ OLURDU

Rapora göre gece 03’e göre planlanmış bir darbe planı yoktu: “15 Temmuz’da yapılan eylemler, aynı şekilde 03.00’da gerçekleşmiş olsaydı dahi 8.651 kişilik bir gayret ile girişim yine başarısız olurdu. İşin başında Akar ve Kuvvet Komutanları olmadığı sürece ne yüzbinlerce asker harekete geçebilir ne de ordu yönetime el koyabilirdi. Akar’ın ‘hainler’ dediği generaller ve subaylar bu gerçeği en az Akar kadar iyi biliyorlardı.”

Rapora göre sıkıyönetim emri yayınlandığında Akar ve Güler’in Genelkurmay Karargahında olduğunu bilen birçok general ve subay gelişmeleri Akar’ın koordine ettiğine kolayca inandı. Ancak emrin altında bir albay ve bir tuğgeneralin imzasını görünce tereddüt başladı. Bu durum birçok askerin harekete geçmesini engelledi.

Raporu hazırlayan askerlere göre darbeci askerler çatışma sonucu etkisiz hale getirildikleri için durmadılar. Olayların içine çekilen generaller ve subaylar fark ettikleri tuzaktan tek çıkışın eylemleri geciktirmeden durdurmak olduğunu anladıkları için teslim oldular.

SONUÇ: ERDOĞAN AMACINA ULAŞTI

Raporda birçok detay var. Konuya ilgi duyanların okumasında fayda olduğu kanaatindeyim.

Özet notlarımı sonuç bölümünden bir alıntı ile bitireyim:

“Aksakallı’nın görevi, 15 Temmuz’da kilit rol oynayacak kişileri girişimin emir komuta içinde yapılacağına inandırmak ve olaylar başladıktan sonra manipülasyon yaparak cinayet ve tuzaklarla Erdoğan ve Fidan’ın planlarının gerçekleşmesinde rol almaktı. Erdogan 15 Temmuz’da olacaklardan çok önceden detaylı olarak haberdardı. Ankara ve İstanbul’da yaşanacak olaylara önceden hâkimdi. Bu yüzden Marmaris’te kaldığı yeri gizledi, olaylardan önce İstanbul’a gitmek için 4 uçakla 4 havalimanında profesyonel bir plan hazırlattı, Marmaris’e gelecek Özel Kuvvetler timini gece boyunca eşzamanlı takip etti, olaylar tetiklenirken Akar ve diğer komutanların pasif kalmasını sağladı, kısacası olayları kontrolünde geliştirdi, tırmandırdı ve istediğine ulaşınca da sonlandırdı.

“15 Temmuz öğleden sonra yaşanan kritik gelişmelere rağmen, Akar ve Kuvvet Komutanları’nın TSK’yı ve kamuoyunu doğrudan muhatap alarak net bir duruş sergilememeleri, Akar ve Güler’in kasıtlı pasif tutumu, bir taraftan önlem alma görüntüsü verirken diğer taraftan olayların başlangıcını onaylar ve bekler tutumları, Akar’ın serbest şekilde Genelkurmay’dan ayrılması, Akıncı’daki muhataplarına karşı muğlâk ve gelişmelerin seyrine çok da müdahale etmeyen tutumu, olaylara karışan birçok askerin, yapılanların emir komuta içerisindeki eylemler olduğuna inanmalarına katkıda bulundu. Orgeneral Abidin Ünal’ın uçakların uçtuğu Akıncı Üssüne gelmesine rağmen kararlı ve önleyici bir tutum göstermemesi de olayların tırmanmasında önemli bir rol oynadı. Komutanlar olayların içinden çıkılamaz bir duruma gelmesine seyirci kaldılar, kasıtlı olarak seslerini çıkarmadılar. Akar Meclis Araştırma Komisyonu’na gönderdiği yazılı ifadeleriyle durumu tatmin edici şekilde açıkladığını düşünse de, darbe girişimini kasıtlı olarak önceden durdurmayanın, erken başlamasına geçit verenin ve sonunda başarısızlığa mahkûm edenin kendisi olduğunu net olarak itiraf etti.

“15 Temmuz’un asıl amacı Erdoğan’ı yargılanmaktan kurtarmak, Anayasa’yı rafa kaldırmak, demokrasiyi dikta rejimine dönüştürmek, Erdoğan’a hayat boyu iktidar yolunu açmak ve bunların önünde engel olabilecek tek kurum olan TSK’yı bertaraf etmekti. Erdoğan bu amaca ulaştı.”

[Adem Yavuz Arslan] 29.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (10) [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Cemaatin olduğunu öne sürenlerin bir diğer gerekçesi, o gece Mithat Aynacı, Lokman Kırcılı, Gürsel Aktepe ve Zeki Taşkın gibi emniyet müdürlerinin darbecilerle birlikte hareket ettiği iddiası.

17 Aralık’tan sonra görevden alınan eski İstanbul Güvenlik Şube Müdürü Mithat Aynacı, Vatan Caddesi’ndeki İl Emniyet Müdürlüğü’ne yakın bir noktada, darbeci askerlerin olduğu bir tankın içinde yakalandı. Üzerinde de askeri kamuflaj vardı. İhraç edilmiş olan ve haklarında yakalama kararı bulunan Lokman Kırcılı ile Gürsel Aktepe de Ankara’da Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda gözaltına alındı. Daha doğrusu burası da bir muamma. Kırcılı ve Aktepe, emniyet binasında değil, 2 kilometre uzaklıkta bir araç içerisinde beklerken gözaltına alındıklarını söyledi. Eski İstihbarat Şube Müdürü Zeki Taşkın’ın ifadesi de bu yöndeydi.

Önce Mithat Aynacı’dan başlayalım. Gezi olayları sırasında Güvenlik Şube Müdürü olan Aynacı, polis telsizlerinden “Dolmabahçe düştü” anonslarının geçtiği sırada denizden takviye ile Saray ve başbakanlık ofisini kurtaran emniyetçi olarak biliniyor. Ayrıca dönemin Başbakanı Erdoğan’ın şiddet uygulanması emrine ve göstericilere ateş edilmesine direndiği için de bazı AKP’lilerin hedefinde yer alan bir polis müdürüydü. Bunlara rağmen 17 Aralık sonrası açığa alma ve ihraç furyasında uzun süre ona dokunulmadı. Kendi isteğiyle görevden ayrıldı ama ihraç edilmedi, müdürlük emrine verildi.

İL JANDARMA KOMUTANI İLE KONUŞUP VATAN’A GEÇTİ

Peki nasıl oldu da böyle bir emniyet müdürü, üstelik halen görevde iken darbe gecesi bir tankın içinde ele geçirildi?

15 Temmuz darbe girişimi sırasında Esenler Birlik Köprüsü’nde çıkan olaylar ile İstanbul Emniyet Müdürlüğünün işgal girişimine ilişkin iddianamede, Aynacı’nın nasıl yakalandığı anlatılıyor.

Bu iddianameye göre Aynacı o gece, dönemin İstanbul Jandarma Komutanı Gürcan Sercan ve 66. Mekanize Tugayı Kurmay Başkan Yardımcısı Kurmay Yarbay Osman Akkaya ile birçok kez telefon görüşmesi yaptı. Saat 20.00 sıralarında Küçükçekmece’deki evindeydi. 20.14’te aktif görevde olan bir uzman çavuş tarafından arandıktan sonra ikametinden ayrıldı. Baz bilgilerine göre Albay Gürcan Sercan’la saat 22.49’da bir görüşme yaptı. Daha sonra İl Emniyet Müdürlüğünün bulunduğu Vatan Caddesi’ne hareket etti. Aradaki bu 2,5 saatlik zaman zarfında nerede olduğu, ne yaptığı konusunda bilgi yok.

O tankın içinde bulunan Kurmay Yarbay Osman Akkaya, savcılığa verdiği ifadede, Aynacı ile buluşmalarını şöyle anlattı: “Bezmialem Hastanesi’nin önüne vardığımızda Tugay Komutanımız Mehmet Nail Yiğit, beni aradı. ‘Sana bir mesaj atacağım, o mesajdaki numarayı ara, emniyetten bir polis sana yardımcı olacak’ dedi. Telefonu kapattıktan sonra ‘isim ve numara’ yazan mesaj geldi. Vatan Emniyet’e iyice yaklaştığımız esnada mesajda geçen numarayı fırsat bulunca aradım, kendisine ‘Ben Yarbay Osman, Tugay Komutanı Mehmet Nail Yiğit verdi numaranızı’ dedim. O da kendisini tanıttı ve nerede olduğumuzu sordu. Ben de Bezmialem’in oralarda olduğumuzu söyledim. O da ‘Tamam ben geliyorum’ dedi ve telefonu kapattık.”

‘CANINI KURTARMAK İÇİN TANKA GİRDİ’

Osman Akkaya, Aynacı’nın çevrede toplanan halkın tepkisi üzerine tankın içine girdiğini belirterek, “Bu şahıs üzerinde normal kendi polis kıyafeti vardı. Bilgim dışında ZPT aracına binen bu şahsın, aracın içerisinde polis üniformasını çıkartarak askeri elbise giydiğini, polis tarafından askeri üniformalı bir şekilde askeri araç içinde yakalandığını sonra öğrendim. Bu şahsın kim olduğunu, ne amaçlı oraya geldiğini, üzerini neden değiştiğini bilmiyorum” ifadelerini kullandı.

Mithat Aynacı ise ifadesinde kendini şöyle savundu: “Saat 22:30 civarında Emniyet’ten tüm personelin tam teçhizatlı olarak intikal etmesi yönünde mesaj geldi. Bunun üzerine Vatan Caddesi’ndeki yerleşkeye doğru yola çıktım. Yürüyüş güzergahı üzerinde asker gurubunun başında sonradan ismini öğrendiğim Osman Akkaya vardı. Kendisine hangi maksatlı görevli olduğunu sorduğumda bana cevap vermedi. Etrafta tepkili halk kitlesi olup polis olmayınca ben de kendisine kışlalarına gitmelerini söyledim. O da kabul etti. Toplanan halka da dağılmalarını, askerlerin kışlalarına gideceğini söyledim. Benim bunu söylemem üzerine vatandaşlar alkışlamaya başladı. Fakat kalabalık içerisinden ateş edenler oldu. Bu nedenle ZPT aracının arkasına geçtim. ZPT’nin kapağı açıldığında oradaki askerler beni içeri çekti. Daha sonra da polisler araç içindeki tüm personeli yakaladıkları için orada yakalandım. ZPT aracına bindiğimde oradaki askerlere telkinde bulundum ancak kalabalık olduğundan dolayı askerler kışlalarına dönemediler. Daha sonra benim yakalanma olayım bir şekilde saptırıldı. Ben darbecilere iştirak etmedim. Hatta olay yerine emniyetten zırhlı araç getirilmesini ve askerlerin alınmasını dahi talep ettim”

İddianamede, Aynacı’nın GSM hattının incelendiği ve o gece kendisine Emniyet’ten gönderilen böyle bir mesajın olmadığı belirtiliyor. Ayrıca olay öncesi Osman Akkaya ile 6 farklı telefon görüşmesi yaptığı bilgisine yer veriliyor.

SABAH’IN HABERİNDE ŞÜPHE ÇEKİCİ DETAYLAR

Gelelim Ankara’da yaşananlara. Darbe girişiminin bastırıldığı ilk saatlerde eski istihbaratçı emniyet müdürleri Lokman Kırcılı ve Gürsel Aktepe’nin darbecilerle birlikte gözaltına alındığı duyuruldu. Daha önce meslekten ihraç edilmiş olan ve haklarında yakalama kararı bulunan bu iki ismin o gece darbecilerle beraber Yıldız’daki Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na geldiği, burayı devralmak istedikleri ama polislerce gözaltına alındıkları ileri sürülüyordu. En başta kulağa garip gelen, içinde bir takım tuhaflıklar barındırdığı kesin olan bilgilerdi bunlar.

Hatta İddiaya göre bu isimler, o gece bina içindeki güvenlik kamerasına da takılmıştı. Sabah ve A Haber, 15 Şubat 2017’de bu görüntüden alındığı öne sürülen bir fotoğraf karesini yayımladı. Ancak neden kamera görüntüsünün kendisinin yayınlanmadığı anlaşılamadı. Sabah’ın bu görüntülere dayanarak yazdığı ‘Darbeci hainler İstihbarat’a böyle girdi’ başlıklı manşet haberinde şöyle deniyor: “Görüntülerde Emniyet İstihbarat Dairesi’nin eski Başkan Yardımcısı Gürsel Aktepe ve Ankara’nın eski Emniyet Müdür Yardımcısı Lokman Kırcılı, beraberlerindeki FETÖ’cü polisler 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat 02:09 sularında Turan Güneş Bulvarı’ndaki binaya gidiyor ve bir mukavemetle karşılaşmadan içeri giriyor. O anlar dış ve iç nizamiyedeki güvenlik kameraları tarafından saniye saniye kaydediliyor. Aktepe ve Kırcılı binanın içinde operasyonu sevk ve idare ederken görülüyor. Saat 08.53’te işgalcilere müdahale başlıyor. İçeri giren 7-8 kişi ilk anda 2 hainin ellerini akadan kelepçeliyor ve 5 saniye sonra 10-12 kişilik grup, teslim alınan 7-8 kişiye kelepçe takıyor. 08.59’da, darbecilerin işgal girişimi 7 saatte bitiyor.”

WHATSAPP MESAJLARI ATILDI İDDİASI

İddialara göre İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nda şube müdürlüğü yapan Zeki Taşkın ve eski İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Lokman Kırcılı’nın telefonlarında bazı WhatsApp yazışmaları çıktı. Bu mesajlarda, “Değerli abiler şu an askerler yönetime müdahaleye başladı. Herkes işini gücünü bıraksın, bulunduğu yerde arkadaşlarını yönlendirsin.. ve askerlerin müdahalesine yardımcı olmalarını temin etsin. Ankara’da muvazzaf ve emekli olan kim varsa silahını alıp Genelkurmay, Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara Emniyet, KOM, TEM ve Yıldız’ın önüne giderek direnen herkesi indirsin. Bu konuda askere yardımcı olsun” deniyordu.

Zeki Taşkın ifadesinde şunları söyledi: “Lokman’a (Kırcılı) ‘Bu iş neyin nesi, ben anlayamadım’ dedim. ‘Bu darbe nasıl olacak?’ dedim. ‘Asker içeri girecek, ondan sonra benim irtibatta olduğum bir generalim var, bana haber verecek. Ben de orada olmak istiyorum’ dedi. ‘Çok saçma’ dedim. Yani böyle bir ihtimal olabilir mi? Bu arada işte emniyet istihbaratın bir ekibi geldi, kimlik sorgulaması yapıp bizi daireye götürdüler.”

Gürsel Aktepe’nin ise itirafçı olduğu ve darbe emrinin Fethullah Gülen’den geldiğini söylediği iddia edildi. Alınan bilgilere göre Aktepe, eşi ve çocukları üzerinden tehdit edildiği için bu yönde ifade verdi. Nitekim aylar sonra, Aralık başında sanığı olduğu bir başka davanın duruşmasında “Ağır işkence gördüm” dedi.

‘İLAÇ VERİLDİ, AĞIR İŞKENCE YAPILDI’

Lokman Kırcılı da başından itibaren suçlamaları reddetti. İtirafçı olma tekliflerini de geri çeviren Kırcılı, VİP dinleme davasında önemli iddialarda bulundu. 15 Temmuz’un ardından konduğu Sincan Cezaevi’nden SEGBİS sistemi ile mahkemeye bağlanan Kırcılı, İstihbarat Daire Başkanlığı’nda değil dışarıda gözaltına alınıp Daire’ye getirildiklerini ileri sürdü. “Emniyet’e 2 kilometre mesafede gözaltına alındık” dedi. Bizzat eski amiri Ömer Altıparmak tarafından Tayyip Erdoğan’a en yakın emniyetçilerden biri olduğu ve bütün sırlara vakıf olduğu ifade edilen Kırcılı, “Gözaltında bize ilaç verildi. İfadelerimiz ilaçla alındı. Ağır işkence gördük.” iddialarında bulundu. Polislerin eski avukatlarından Kemal Şimşek de o günlerde twitter hesabından, “İDB (İstihbarat Daire Başkanlığı), iki müdürün Daire içerisinde yakalandığını iddia etmişti. Halbuki iki müdür de ifadesinde İDB’ye 2 km mesafedeyken bizi gözaltı yapıp sorguya çektiler dedi. İDB, adli bir kolluk değil. Fakat iki müdürün gizli bir odada haftalarca sorguda kaldığı anlaşılıyor. Erdoğan’ın eski sırdaşı olan müdürler, ifadelerinde kendilerine ağır işkenceler yapıldığını ve ilaç verildiğini söylemişler. İşkence o kadar ileri gitmiş ki, cezaevine gittikten haftalar sonra bilinçlerini toparlamışlar. Bu da aslında verilen ilaç veya kimyasalın ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Peki bu işkencelerle ve verilen ilaçlarla ne amaçlanmış olabilir? Sahip oldukları sırları unutmaları mı? Onları bilinçsiz ifadelerle itibarsızlaştırma mı? Yoksa birçok sırra vakıf bu isimlerin ortadan kaldırılması mı?” sorularını yöneltti.

15 Temmuz’un kendisi gibi bu olaylarda da birçok karanlık nokta bulunuyor. Bir yönüyle, cemaate yakın bazı sivil teknisyenlerin TRT ve Digitürk’e götürülmesine benzetebiliriz. Buraya kadar olaylar hakkında genel bir özet yaptım. Yarın, cevap bekleyen soru işaretlerini sıralayacağım.

[Ahmet Dönmez] 29.6.2017 [TR724]