2018’de 2 milyar 558 milyon lira zarar eden TCDD, Gebze-Köseköy demiryolunun altyapı ihalesini 144 milyon bedelle aynı şahsa ait iki şirkete verdi. Ancak ihaleyi alan şirket 190 günde bitirilmesi gereken işi bir türlü bitiremedi, 405 gün süre uzatımı aldı. Ancak bu süreye rağmen iş yine bitirilemedi.
BOLD – Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın (TCDD) Gebze-Köseköy Demiryolu 3. ve 4. Hat Peron İnşaatı, Altyapı, Üstyapı ve Elektrifikasyon Yapım İşi için açtığı ihale 24 Temmuz 2018 tarihinde 144 milyon bedelle Uğursal Elektrik Elektronik İnşaat Malzemeleri Kırtasiye Medikal Mobilya Beyaz Eşya Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ile Abu Yapı Taah. İnş. A.Ş. ortak girişimine verildi. İhaleyi alan iki firmanın aynı isme ait olduğu ve bu kişinin Rizeli olduğu öğrenildi.
HAKEDİŞİ İMZALAMAYAN MÜHENDİSLERE BASKI
Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre ihaleyi alan firmaya 31 Temmuz 2019 tarihinde 8 No’lu hakediş düzenlendi. Buna istinaden yapılmayan birçok imalatın ödemesi hakedişe sokuldu. İddiaya göre o süreçte bazı kontrol mühendisleri bu hakediş raporunu imzalamak istemedi. Ancak üzerilerinde baskı kuruldu. Hakediş raporuna göre söz konusu işin 190 günde tamamlanması gerekiyordu. Ancak ihaleyi alan şirket 405 süre uzatımı aldı. Buna rağmen 31 Temmuz 2019 tarihinde parası alınan işlerin bir kısmına ya hiç başlanmadı ya da birkaç tanesine birkaç ay önce başlandı. Başlanılan işler ise bitirilemedi. Bitirilmeyen işlerin bedelinin ise yaklaşık 30 milyon lira olduğu öğrenildi.
TCDD YÖNETİCİLERİ YANIT VEREMEDİ
Hakedişte imzası olan TCDD yetkilileri, ihale edilen işin neden tamamlanmadığına dair sorulara yanıt vermezken, devlet memuru oldukları için bilgi veremeyeceklerini belirttiler. İhaleyi alan şirket yetkilileri ise aramalara rağmen herhangi bir dönüş yapmadı.
[Bold Medya] 10.6.2020
Saray için Youtube konserine çıkan Ajda’ya şok
Cumhurbaşkanlığının organize ettiği, Youtube’dan canlı yayınlanan ‘İstanbul Yeditepe’ konserlerinin ilkinde sahneye çıkan Ajda Pekkan’ı 367 kişi canlı izledi.
BOLD – Cumhurbaşkanlığının himayesinde gerçekleştirilen bir ay boyunca sürecek “İstanbul Yeditepe Konserleri”nin ilk gününde Ajda Pekkan sahne aldı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanlığının YouTube kanalı üzerinden üzerinden canlı yayınlanan konser planlandığı gibi saat 21.00’de başladı.
FENOMENLER DEVREYE GİRDİ
Tüm duyurulara rağmen Ajda Pekkan’ın sahne aldığı konser 367 izleyici ile başladı. İzleyici sayısını arttırmak için sosyal medyada fenomen isimler devreye girdi. İzleyici sayısının azlığına tepki gösteren Cem Yılmaz’ın ağabeyi Can Yılmaz, konser devam ederken saat 22.42’de sosyal medya hesabından, “367 kişi izliyor olamaz di mi?” yazdı.
EN SON 4 BİNE ÇIKTI
Ajda Pekkan konserini izleyici sayısı saat 00.11’de bin 967, saat 02.00’de ise 4 bin 350’ye ulaştı. İzlenme sayısındaki bu ani artışa sosyal medyada yapılan paylaşımların neden olduğu tahmin ediliyor.
BİR AY SÜRECEK 60 İSİM SAHNE ALACAK
Kuruçeşme’de gerçekleştirilecek konserlerde Ajda Pekkan’ın ardından sırasıyla Sibel Can, Demet Akalın, Alişan, Funda Arar, Hakan Peker, Işın Karaca, Coşkun Sabah, Ümit Besen, Cengiz Kurtoğlu, Arif Susam, Serdar Ortaç, Sinan Akçıl, Muazzez Ersoy, Zekai Tunca, Özhan Eren, Orhan Hakalmaz, Ceyhun Çelikten, Ebru Yaşar ve Bülent Serttaş sahne alacak.
Cumhurbaşkanlığı tarafından, halkın parasıyla organize edilen ve yaklaşım 30 milyona mal olan konserler tartışma konusu olmuş, halkın ekonomik sıkıntılar çektiği dönemde sanatçılara milyonlar ödenmesi büyük tepki toplamıştı.
[Bold Medya] 10.6.2020
BOLD – Cumhurbaşkanlığının himayesinde gerçekleştirilen bir ay boyunca sürecek “İstanbul Yeditepe Konserleri”nin ilk gününde Ajda Pekkan sahne aldı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanlığının YouTube kanalı üzerinden üzerinden canlı yayınlanan konser planlandığı gibi saat 21.00’de başladı.
FENOMENLER DEVREYE GİRDİ
Tüm duyurulara rağmen Ajda Pekkan’ın sahne aldığı konser 367 izleyici ile başladı. İzleyici sayısını arttırmak için sosyal medyada fenomen isimler devreye girdi. İzleyici sayısının azlığına tepki gösteren Cem Yılmaz’ın ağabeyi Can Yılmaz, konser devam ederken saat 22.42’de sosyal medya hesabından, “367 kişi izliyor olamaz di mi?” yazdı.
EN SON 4 BİNE ÇIKTI
Ajda Pekkan konserini izleyici sayısı saat 00.11’de bin 967, saat 02.00’de ise 4 bin 350’ye ulaştı. İzlenme sayısındaki bu ani artışa sosyal medyada yapılan paylaşımların neden olduğu tahmin ediliyor.
BİR AY SÜRECEK 60 İSİM SAHNE ALACAK
Kuruçeşme’de gerçekleştirilecek konserlerde Ajda Pekkan’ın ardından sırasıyla Sibel Can, Demet Akalın, Alişan, Funda Arar, Hakan Peker, Işın Karaca, Coşkun Sabah, Ümit Besen, Cengiz Kurtoğlu, Arif Susam, Serdar Ortaç, Sinan Akçıl, Muazzez Ersoy, Zekai Tunca, Özhan Eren, Orhan Hakalmaz, Ceyhun Çelikten, Ebru Yaşar ve Bülent Serttaş sahne alacak.
Cumhurbaşkanlığı tarafından, halkın parasıyla organize edilen ve yaklaşım 30 milyona mal olan konserler tartışma konusu olmuş, halkın ekonomik sıkıntılar çektiği dönemde sanatçılara milyonlar ödenmesi büyük tepki toplamıştı.
[Bold Medya] 10.6.2020
Ahmet Davutoğlu AKP’nin Ayasofya’yı istismar ettiğini açıkladı
İktidarın, Ayasofya üzerinden yürüttüğü siyaseti eleştiren eski AKP’li Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, İyi Parti’nin toplu ibadete açılışla ilgili önergesinin red sebebini sordu.
BOLD – Eski AKP’li Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, İyi Parti Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu’nun Ayasofya’nın toplu ibadete açılmasına ilişkin verdiği araştırma önergesinin, AKP oylarıyla reddine dair “Aziz İstanbul’umuzun fetih mührü Ayasofya’yı siyasete malzeme yapmayın. Ayasofya’yı ibadete açacaksanız açın! Madem niyetiniz var, mecliste ibadete açılması için verilen önergeyi hangi gerekçeyle reddettiniz? Samimi olun, karar alın; destek gerekiyorsa biz buradayız!” dedi.
ERDOĞAN KISA SÜRE ÖNCE SEÇMENİ AZARLIYORDU, SULTAN AHMET’İ DOLDURUN DİYE
İktidar cenahının konuyla ilgili söylemlerine karşı da, “Erdoğan, kısa süre önce, neredeyse seçmeni azarlayarak, ‘Yan tarafta Sultan Ahmet’i doldurmayacaksın, Ayasofya’yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyin bunların hepsi tezgah’ demişti. Önce sayın Cumhurbaşkanı çıksın Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın. Ardından bu tezgâhın nasıl bozulduğunu da bizlere bir anlatsın. Sonra, oturur, Ayasofya’nın açılması konusunu hep beraber konuşuruz” diye tepki gösterdi.
İKTİDAR İÇİN HER ŞEYİ UTANMADAN KULLANABİLMEKTEDİR
Eski AKP’li Başbakan ayrıca şunları dile getirdi, “İktidarın, iktidarda kalmaktan başka hiçbir vizyonu, amacı, misyonu bulunmamaktır. İktidarda kalmasına yarayacak her şeyi utanmadan kullanabilmektedir. Onların tek derdi bugün iktidar olmaktır. Geçtiğimiz ay boyunca, ucuz provakasyonlarla sürdürülen adımlardan sonra şimdi de tarihimizin en değerli sembolü ve fetih mührü Ayasofya siyasi istismara alet edilmek istenmektedir.”
[Bold Medya] 10.6.2020
BOLD – Eski AKP’li Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, İyi Parti Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu’nun Ayasofya’nın toplu ibadete açılmasına ilişkin verdiği araştırma önergesinin, AKP oylarıyla reddine dair “Aziz İstanbul’umuzun fetih mührü Ayasofya’yı siyasete malzeme yapmayın. Ayasofya’yı ibadete açacaksanız açın! Madem niyetiniz var, mecliste ibadete açılması için verilen önergeyi hangi gerekçeyle reddettiniz? Samimi olun, karar alın; destek gerekiyorsa biz buradayız!” dedi.
ERDOĞAN KISA SÜRE ÖNCE SEÇMENİ AZARLIYORDU, SULTAN AHMET’İ DOLDURUN DİYE
İktidar cenahının konuyla ilgili söylemlerine karşı da, “Erdoğan, kısa süre önce, neredeyse seçmeni azarlayarak, ‘Yan tarafta Sultan Ahmet’i doldurmayacaksın, Ayasofya’yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyin bunların hepsi tezgah’ demişti. Önce sayın Cumhurbaşkanı çıksın Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın. Ardından bu tezgâhın nasıl bozulduğunu da bizlere bir anlatsın. Sonra, oturur, Ayasofya’nın açılması konusunu hep beraber konuşuruz” diye tepki gösterdi.
İKTİDAR İÇİN HER ŞEYİ UTANMADAN KULLANABİLMEKTEDİR
Eski AKP’li Başbakan ayrıca şunları dile getirdi, “İktidarın, iktidarda kalmaktan başka hiçbir vizyonu, amacı, misyonu bulunmamaktır. İktidarda kalmasına yarayacak her şeyi utanmadan kullanabilmektedir. Onların tek derdi bugün iktidar olmaktır. Geçtiğimiz ay boyunca, ucuz provakasyonlarla sürdürülen adımlardan sonra şimdi de tarihimizin en değerli sembolü ve fetih mührü Ayasofya siyasi istismara alet edilmek istenmektedir.”
[Bold Medya] 10.6.2020
KHK’lı diplomatlara işkenceyi o nezarethanede olan diplomat anlattı
2019 yılı Mayıs ayında gözaltına alınan KHK’lı diplomatlar Ankara Emniyeti’nde ağır işkenceler geçirmişlerdi. Onlardan biri süreçte yaşadıkları dehşeti detaylarıyla yazdı.
BOLD – KHK’yla ihraç edilen Dışişleri Bakanlığı personeline yönelik Mayıs 2019’da operasyon düzenlendi. Ahmet Davutoğlu’nun partisini ilan etme sürecinde yapılan operasyonda hedef alınan diplomatların tamamı Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde işe alınanlardı.
Diplomatlar Gülen Cemaati operasyoları kapsamında gözaltına alındıktan sonra ağır işkence gördüklerine dair bilgiler geldi ve Ankara Barosu devreye girerek büyük güçlükle KHK’lı diplomatlarla görüşebildi. Ardından Baro, işkenceyi raporlaştırarak suç duyurusunda bulundu.
O süreçte gözaltında olan diplomatlardan biri institude.org sitesinde yaşadıklarını paylaştı.
“İşkence tanığı diplomatın” yazısı şöyle:
“Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, kimileri için oldukça sıradan geçecek olan bir günde Dışişleri Bakanlığı eski mensuplarına Ankara Emniyetince operasyon düzenlendiğine ve şüphelilerin giriş sınavlarında usulsüzlük yapmakla suçlandığına ilişkin haberler ulusal medya organlarında genişçe yer almıştı. İlerleyen günlerde bu şahıslara KOM şube görevlilerince işkence uygulandığına dair raporlar ise aynı ölçekte duyurulmayacaktı. İşkence iddialari, Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından kamuoyunun dikkatine getirilmiş, Ankara Barosu avukatlarınca hazırlanan raporla da yaşatılanların en azından bir kısmı kayıt altına alınabilmişti. Ankara Emniyeti ise, nezarethaneleri 24 saat gözetleyen kamera kayıtlarını paylaşmak gibi tartışmaları sonlandıracak bir delil sunmak yerine yazılı bir açıklamayla iddiaları yalanlamakla yetinmişti.
Bu iddialar ne kadar gerçekti? On gün boyunca gözaltında tutulduğum Ankara KOM şubede yaşadıklarımızı kısaca sizlere aktarmak ve takdiri sizlere bırakmak istiyorum.
Mülakat Seansları
KOM şube nezarethanelerine yerleştirilmemizin ikinci gününde isimler okunmaya başladı. Sürece çok vakıf olmadığımız için adı okunanların nereye ve niçin götürüldüğünü bilemiyorduk. Alınanlar nezarethanelere geri getirildiklerinde burada pek de insani olmayan muamelelere tabi tutulacağımızın ilk sinyallerini almıştık. Mülakat adı altında insanlara hakaret ve küfür ediliyor, haklarındaki suçlamalara dair somut bilgi vermeden birtakım iddiaları kabullenmeleri isteniyor ve arkadaşlarımız başlarına gelebilecekler anlatılarak tehdit ediliyorlardı.
Mülakatların ilk turunda hakaret ve küfürler eşliğinde “vatan haini olmak, 15 Temmuz gecesi Ankara Emniyetinde şehit olan polislerin kanını elimde taşımak” gibi bazı suçlamalara maruz kaldım. Garip olan şuydu ki, Bakanlığa giriş sınavıyla ilgili somut bir şey sormuyorlar, HTS kayıtları ve düşük miktarlı birkaç para transferinden yola çıkarak hayali irtibatlarla “örgütle iltisakımı” kabul etmemi istiyorlardı. HTS kayıtları giriş sınavının yapıldığı tarih ve adrese ilişkindi ve bu nedenle sınava giren diğer kişilerle ortak HTS kaydı olması değil olmaması tuhaf olurdu, ancak bunları izah etmeme fırsat verilmedi. Sadece iddiaları kabullenmeye zorlandım.
KOM şube yetkilileri mülakatların ikinci turunda taktik değiştirmişti, hedef kişiler seçerek onların üzerine yoğunlaşacaklardı. Yeni taktik gereği bazı arkadaşlarımızı günde birkaç kez almaya, bu kez eşleri ve çocuklarıyla tehdit etmeye, diğerlerinin kendilerinin isimlerini verdiğine dair senaryolar anlatmaya başlamışlardı. Peki ama eğer elde somut deliller varsa bu türden dolambaçlı yollara tevessül etmeye ne gerek vardı ki?
Ebu Gureyb değil Ankara KOM şube
Gözaltında dört günü tamamladıktan sonra Sulh Hakimliğine çıkarıldık ve hakim gözaltı süremizin dört gün daha uzatılmasına karar verdi. Sonra öğrendim ki gözaltı sürecinin beşinci gününde Dışişleri Bakanlığı’ndan birileri Emniyete gelerek sorgulamaların gidişatından memnun olunmadığı bilgisini iletmiş. Biz ise Cuma gecesinin işkencenin başlatılması için seçilen zaman olduğunu bir arkadaşımızın gece yarısı koğuştan elleri ters kelepçelenerek çıkarılmasıyla anlayacaktık. Emniyet binasının içerisinde bir şüpheli neden ters kelepçelenirdi ki? Az sonra arkadaşımıza hoş olmayan şeyler yaşatılacağını hepimiz anlamıştık.
Arkadaşımız koğuşa getirildiğinde kötü görünüyordu. Hava soğuk olmamasına rağmen titriyordu. Yüzüne su dökmeye ve biraz su içirmeye çalıştık. Bir süre konuşamadı, daha sonra ise Irak’ın işgali sonrası Ebu Gureyb hapishanesinde yaşanan işkenceleri hatırlatan sahneler anlatmaya başladı. “Kafama bir çuval geçirdiler, sonra eşofmanımı indirmemi istediler. Ben yapmak istemeyince biri eşofmanımı ve iç çamaşırımı indirdi. Secde pozisyonu aldırdılar, makat bölgesine yağ benzeri bir şey sürdüler, sonra cop sokmaya çalıştılar. Bağırsaklarımı patlatacaklarını ve bunu yaptıkları ilk kişinin ben olmadığımı söylediler…” dedi ve daha fazla anlatamadı, bizim de daha fazla dinlemeye takatimiz kalmamıştı. Bir müddet sonra ise; “Yarın gece yine konuğumuzsun. Copu arkanda görmek istemiyorsan iyi düşün dediler” diyebildi sadece. O gece bizim nezarethaneden başka götürülen olmadı. Ancak aldığımız haberlere göre işkenceler gece boyu devam etmiş, bilincini yitiren bir meslektaşımız hastaneye kaldırılmıştı.
Bir sonraki gece yine koridorun ucundan ayak sesleri gelmeye başladı. Evet, mankurtlar yeni kurbanlarını seçmek için geliyorlardı. Bu kez bizim nezarethaneyi es geçip bitişik nezarethaneden birini götürdüler. Dönüşte anlatılanlar maalesef bir önceki gün dinlediklerimizden farklı değildi. Artık hepimiz sıranın bize ne zaman geleceğini merak ediyor, koridordan gelen her sesle irkiliyor ve yaşayacaklarımıza hazırlıklı olmaya çalışıyorduk.
Nihayet sekizinci gün yine Sulh Hakimliğine çıktık. KOM yetkilileri mahkeme salonuna girip bizi göz hapsine aldılar. Hakime işkenceye ilişkin bir şey söylenmesini istemiyorlardı. Yaşanan olayların etkisiyle hepimiz bir nevi travma geçirmiştik ve hiçbir şey söyleyemeden gözaltı süremiz bir dört gün daha uzatıldı. Mahkeme çıkışı otobüslere bindirilirken bir arkadaş ailesini gördü ve “Çok kötüyüm, işkence var.” diyebildi sadece.
Aynı gün öğleden sonra yine isimler okunmaya başladı. Gidenler iki saate yakın bir süre sonra geldiler ve bu kez yüzlerinde bir rahatlama seziliyordu. Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun olayları öğrendikten sonra sosyal medya aracılığıyla kamuoyuna duyurması ve ailelerin KOM şubeyi arayıp iddiaların doğru olup olmadığını öğrenmek istemeleri yetkilileri ifadeleri almaya başlamaya zorlamıştı. Sekiz gün boyunca görülmeyen işlemler iki günde tamamlandı ve onuncu gün gruplar halinde yine Sulh Hakimliklerine çıkarıldık. O gün serbest bırakmalar yanında tutuklamalar da oldu, ancak tutuklananların da sonradan tahliye edilmeye başlandığına dair haberler aldık.
Ankara KOM şubede yaşanan işkencelerin sınırlı sayıda kalması Sayın Gergerlioğlu’nun ve işkence mağdurlarıyla görüşerek konuya ilişkin bir rapor hazırlayan Ankara Barosu’nun gayretleri sonucuyla mümkün olabildi. Bu vesileyle kendilerine arkadaşlarım adına teşekkür ediyor, başta bu insanlık dışı iğrenç muamelelere maruz kalanlar olmak üzere tüm meslektaşlarıma geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.
İfade süreci ve ifade tutanaklarındaki akla zarar soruları ise başka bir yazıda ele alacağım.”
[Bold Medya] 10.6.2020
BOLD – KHK’yla ihraç edilen Dışişleri Bakanlığı personeline yönelik Mayıs 2019’da operasyon düzenlendi. Ahmet Davutoğlu’nun partisini ilan etme sürecinde yapılan operasyonda hedef alınan diplomatların tamamı Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde işe alınanlardı.
Diplomatlar Gülen Cemaati operasyoları kapsamında gözaltına alındıktan sonra ağır işkence gördüklerine dair bilgiler geldi ve Ankara Barosu devreye girerek büyük güçlükle KHK’lı diplomatlarla görüşebildi. Ardından Baro, işkenceyi raporlaştırarak suç duyurusunda bulundu.
O süreçte gözaltında olan diplomatlardan biri institude.org sitesinde yaşadıklarını paylaştı.
“İşkence tanığı diplomatın” yazısı şöyle:
“Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, kimileri için oldukça sıradan geçecek olan bir günde Dışişleri Bakanlığı eski mensuplarına Ankara Emniyetince operasyon düzenlendiğine ve şüphelilerin giriş sınavlarında usulsüzlük yapmakla suçlandığına ilişkin haberler ulusal medya organlarında genişçe yer almıştı. İlerleyen günlerde bu şahıslara KOM şube görevlilerince işkence uygulandığına dair raporlar ise aynı ölçekte duyurulmayacaktı. İşkence iddialari, Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından kamuoyunun dikkatine getirilmiş, Ankara Barosu avukatlarınca hazırlanan raporla da yaşatılanların en azından bir kısmı kayıt altına alınabilmişti. Ankara Emniyeti ise, nezarethaneleri 24 saat gözetleyen kamera kayıtlarını paylaşmak gibi tartışmaları sonlandıracak bir delil sunmak yerine yazılı bir açıklamayla iddiaları yalanlamakla yetinmişti.
Bu iddialar ne kadar gerçekti? On gün boyunca gözaltında tutulduğum Ankara KOM şubede yaşadıklarımızı kısaca sizlere aktarmak ve takdiri sizlere bırakmak istiyorum.
Mülakat Seansları
KOM şube nezarethanelerine yerleştirilmemizin ikinci gününde isimler okunmaya başladı. Sürece çok vakıf olmadığımız için adı okunanların nereye ve niçin götürüldüğünü bilemiyorduk. Alınanlar nezarethanelere geri getirildiklerinde burada pek de insani olmayan muamelelere tabi tutulacağımızın ilk sinyallerini almıştık. Mülakat adı altında insanlara hakaret ve küfür ediliyor, haklarındaki suçlamalara dair somut bilgi vermeden birtakım iddiaları kabullenmeleri isteniyor ve arkadaşlarımız başlarına gelebilecekler anlatılarak tehdit ediliyorlardı.
Mülakatların ilk turunda hakaret ve küfürler eşliğinde “vatan haini olmak, 15 Temmuz gecesi Ankara Emniyetinde şehit olan polislerin kanını elimde taşımak” gibi bazı suçlamalara maruz kaldım. Garip olan şuydu ki, Bakanlığa giriş sınavıyla ilgili somut bir şey sormuyorlar, HTS kayıtları ve düşük miktarlı birkaç para transferinden yola çıkarak hayali irtibatlarla “örgütle iltisakımı” kabul etmemi istiyorlardı. HTS kayıtları giriş sınavının yapıldığı tarih ve adrese ilişkindi ve bu nedenle sınava giren diğer kişilerle ortak HTS kaydı olması değil olmaması tuhaf olurdu, ancak bunları izah etmeme fırsat verilmedi. Sadece iddiaları kabullenmeye zorlandım.
KOM şube yetkilileri mülakatların ikinci turunda taktik değiştirmişti, hedef kişiler seçerek onların üzerine yoğunlaşacaklardı. Yeni taktik gereği bazı arkadaşlarımızı günde birkaç kez almaya, bu kez eşleri ve çocuklarıyla tehdit etmeye, diğerlerinin kendilerinin isimlerini verdiğine dair senaryolar anlatmaya başlamışlardı. Peki ama eğer elde somut deliller varsa bu türden dolambaçlı yollara tevessül etmeye ne gerek vardı ki?
Ebu Gureyb değil Ankara KOM şube
Gözaltında dört günü tamamladıktan sonra Sulh Hakimliğine çıkarıldık ve hakim gözaltı süremizin dört gün daha uzatılmasına karar verdi. Sonra öğrendim ki gözaltı sürecinin beşinci gününde Dışişleri Bakanlığı’ndan birileri Emniyete gelerek sorgulamaların gidişatından memnun olunmadığı bilgisini iletmiş. Biz ise Cuma gecesinin işkencenin başlatılması için seçilen zaman olduğunu bir arkadaşımızın gece yarısı koğuştan elleri ters kelepçelenerek çıkarılmasıyla anlayacaktık. Emniyet binasının içerisinde bir şüpheli neden ters kelepçelenirdi ki? Az sonra arkadaşımıza hoş olmayan şeyler yaşatılacağını hepimiz anlamıştık.
Arkadaşımız koğuşa getirildiğinde kötü görünüyordu. Hava soğuk olmamasına rağmen titriyordu. Yüzüne su dökmeye ve biraz su içirmeye çalıştık. Bir süre konuşamadı, daha sonra ise Irak’ın işgali sonrası Ebu Gureyb hapishanesinde yaşanan işkenceleri hatırlatan sahneler anlatmaya başladı. “Kafama bir çuval geçirdiler, sonra eşofmanımı indirmemi istediler. Ben yapmak istemeyince biri eşofmanımı ve iç çamaşırımı indirdi. Secde pozisyonu aldırdılar, makat bölgesine yağ benzeri bir şey sürdüler, sonra cop sokmaya çalıştılar. Bağırsaklarımı patlatacaklarını ve bunu yaptıkları ilk kişinin ben olmadığımı söylediler…” dedi ve daha fazla anlatamadı, bizim de daha fazla dinlemeye takatimiz kalmamıştı. Bir müddet sonra ise; “Yarın gece yine konuğumuzsun. Copu arkanda görmek istemiyorsan iyi düşün dediler” diyebildi sadece. O gece bizim nezarethaneden başka götürülen olmadı. Ancak aldığımız haberlere göre işkenceler gece boyu devam etmiş, bilincini yitiren bir meslektaşımız hastaneye kaldırılmıştı.
Bir sonraki gece yine koridorun ucundan ayak sesleri gelmeye başladı. Evet, mankurtlar yeni kurbanlarını seçmek için geliyorlardı. Bu kez bizim nezarethaneyi es geçip bitişik nezarethaneden birini götürdüler. Dönüşte anlatılanlar maalesef bir önceki gün dinlediklerimizden farklı değildi. Artık hepimiz sıranın bize ne zaman geleceğini merak ediyor, koridordan gelen her sesle irkiliyor ve yaşayacaklarımıza hazırlıklı olmaya çalışıyorduk.
Nihayet sekizinci gün yine Sulh Hakimliğine çıktık. KOM yetkilileri mahkeme salonuna girip bizi göz hapsine aldılar. Hakime işkenceye ilişkin bir şey söylenmesini istemiyorlardı. Yaşanan olayların etkisiyle hepimiz bir nevi travma geçirmiştik ve hiçbir şey söyleyemeden gözaltı süremiz bir dört gün daha uzatıldı. Mahkeme çıkışı otobüslere bindirilirken bir arkadaş ailesini gördü ve “Çok kötüyüm, işkence var.” diyebildi sadece.
Aynı gün öğleden sonra yine isimler okunmaya başladı. Gidenler iki saate yakın bir süre sonra geldiler ve bu kez yüzlerinde bir rahatlama seziliyordu. Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun olayları öğrendikten sonra sosyal medya aracılığıyla kamuoyuna duyurması ve ailelerin KOM şubeyi arayıp iddiaların doğru olup olmadığını öğrenmek istemeleri yetkilileri ifadeleri almaya başlamaya zorlamıştı. Sekiz gün boyunca görülmeyen işlemler iki günde tamamlandı ve onuncu gün gruplar halinde yine Sulh Hakimliklerine çıkarıldık. O gün serbest bırakmalar yanında tutuklamalar da oldu, ancak tutuklananların da sonradan tahliye edilmeye başlandığına dair haberler aldık.
Ankara KOM şubede yaşanan işkencelerin sınırlı sayıda kalması Sayın Gergerlioğlu’nun ve işkence mağdurlarıyla görüşerek konuya ilişkin bir rapor hazırlayan Ankara Barosu’nun gayretleri sonucuyla mümkün olabildi. Bu vesileyle kendilerine arkadaşlarım adına teşekkür ediyor, başta bu insanlık dışı iğrenç muamelelere maruz kalanlar olmak üzere tüm meslektaşlarıma geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.
İfade süreci ve ifade tutanaklarındaki akla zarar soruları ise başka bir yazıda ele alacağım.”
[Bold Medya] 10.6.2020
Türkiye cezaevleri NOS’ta… [Basri Doğan]
Hollanda Devlet Televizyonu NOS, başta Silivri olmak üzere Türkiye’deki hapishanelerde koronavirüs tehlikesinin her geçen gün arttığını duyurdu.
Türkiye Muhabiri Mitra Nazar imzalı haberde, Silivri cezaevinin Avrupa’nın en büyük ceza infaz kurumu olduğuna dikkat çekilerek, 11 bin kişilik kapasitede olan cezaevinde bu sayının iki katından fazla mahkumun kaldığı belirtildi.
Mahkum ve tutuklu yakınlarına mikrofon tutulan haberde, durum şöyle özetlendi: “Silivri’de 107 tutukluya koronavirüs bulaştı. İlk belirtilerin görüldüğü mahkum Mayıs sonunda öldü. Ülkedeki diğer 384 hapishanede kaç kişiye virüs bulaştığı belirsiz. Ulusal rakamlar henüz açıklanmadı. Mahkumların akrabaları ve avukatları, enfeksiyon sayısının resmi olarak bildirilenden çok daha fazla olduğundan korkuyor. Sadece Silivri Hapishanesinin bir kanadında tutuklulardan düzinelerce hasta olduğu ortaya çıktı.”
25 yaşındaki oğlunun dört yıldır Silivri’de olduğunu belirten Ekrem Solmaz, “Nisan ayı sonlarında oğlumda semptomlar gelişti ve 6 Mayıs’ta koronavirüs için yapılan test pozitif çıktı. Test edilen 38 pozitif hastanın bir koğuşta tutulacağı haberini aldık. Oğlumun durumundan endişeleniyorum. Çünkü komşu hücrelerdeki birçok mahkumun hasta olması endişelerimizi daha da arttırıyor.” ifadelerini kullandı
GERGERLİOĞLU: GÜNEŞ IŞIĞI YOK
NOS’un görüşlerine başvurduğu insan hakları savunucusu HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevlerindeki durumu şöyle anlattı: “Yedi kişilik koğuşlarda 35 mahkum bulunuyor. Yaşlı mahkumlar kötü koşullarda yıllardır orada bulunuyorlar. Mahkumlar güneş ışığı görmüyorlar, yeterince besleyici yiyecekler alamıyorlar. Genç ve yaşlı mahkumlar bu virüse karşı daha savunmasızlar. 45 kişiden oluşan, yedi kişinin alabileceği bir hücrede olduğunuzda mesafenizi nasıl koruyabilirsiniz? Özellikle gençlerden ziyade yaşlılara bu virüs yayılırsa, birçok ölüm olacak. Konu ile ilgili olarak defalarca cezaevi koşulları hakkında meclise soruları sordum. Adalet Bakanlığı’ndan neler olduğu hakkında çok sınırlı bilgiler verdiler. Gerçek durumu gizlemek istedikleri izlenimini edindim.”
300 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
NOS Televizyonu Türkiye Muhabiri Mitra Nazar, haberinde 2016’daki darbe girişimi sonrasında yüzbinlerce insanın gözaltına alınıp tutuklandığını söyledi. Nazar, ’’Özellikle Kürt ve Gülen hareketine mensup yüzbinlerce insanlar demir parmaklıklar arkasına atıldı. Yüz binlerce mahkum hala 2016 yılından bu güne değin tutuklu.O zamandan beri hapishanede ki mahkum sayısı önemli ölçüde arttı. Türkiye’de toplam 300 bin kişi gözaltına alındı’’ dedi.
UYSAL: TERÖR SUÇLAMASI MUHALİFLERİ SUSTURMANIN ARACI
NOS Televizyon, hapishanedeki siyasi mahkumların avukatı Ceren Uysal’la da söyleşi yaptı. Uysal, “Terör suçlaması, Türk devletinin muhalifleri susturması için mükemmel bir araç. Gazeteciler teröristler, akademisyenler teröristler, avukatlar terörist… Devlet politikasına karşı çıkan herkes terörizmden mahkum olma riski taşıyor. Artık koronavirüs salgını ile mahkumlar ekstra risk altındalar. Hemen tahliye edilmelerini istiyoruz.” açıklaasında bulundu.
[Basri Doğan] [TR724] 10.6.2020
Türkiye Muhabiri Mitra Nazar imzalı haberde, Silivri cezaevinin Avrupa’nın en büyük ceza infaz kurumu olduğuna dikkat çekilerek, 11 bin kişilik kapasitede olan cezaevinde bu sayının iki katından fazla mahkumun kaldığı belirtildi.
Mahkum ve tutuklu yakınlarına mikrofon tutulan haberde, durum şöyle özetlendi: “Silivri’de 107 tutukluya koronavirüs bulaştı. İlk belirtilerin görüldüğü mahkum Mayıs sonunda öldü. Ülkedeki diğer 384 hapishanede kaç kişiye virüs bulaştığı belirsiz. Ulusal rakamlar henüz açıklanmadı. Mahkumların akrabaları ve avukatları, enfeksiyon sayısının resmi olarak bildirilenden çok daha fazla olduğundan korkuyor. Sadece Silivri Hapishanesinin bir kanadında tutuklulardan düzinelerce hasta olduğu ortaya çıktı.”
25 yaşındaki oğlunun dört yıldır Silivri’de olduğunu belirten Ekrem Solmaz, “Nisan ayı sonlarında oğlumda semptomlar gelişti ve 6 Mayıs’ta koronavirüs için yapılan test pozitif çıktı. Test edilen 38 pozitif hastanın bir koğuşta tutulacağı haberini aldık. Oğlumun durumundan endişeleniyorum. Çünkü komşu hücrelerdeki birçok mahkumun hasta olması endişelerimizi daha da arttırıyor.” ifadelerini kullandı
GERGERLİOĞLU: GÜNEŞ IŞIĞI YOK
NOS’un görüşlerine başvurduğu insan hakları savunucusu HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevlerindeki durumu şöyle anlattı: “Yedi kişilik koğuşlarda 35 mahkum bulunuyor. Yaşlı mahkumlar kötü koşullarda yıllardır orada bulunuyorlar. Mahkumlar güneş ışığı görmüyorlar, yeterince besleyici yiyecekler alamıyorlar. Genç ve yaşlı mahkumlar bu virüse karşı daha savunmasızlar. 45 kişiden oluşan, yedi kişinin alabileceği bir hücrede olduğunuzda mesafenizi nasıl koruyabilirsiniz? Özellikle gençlerden ziyade yaşlılara bu virüs yayılırsa, birçok ölüm olacak. Konu ile ilgili olarak defalarca cezaevi koşulları hakkında meclise soruları sordum. Adalet Bakanlığı’ndan neler olduğu hakkında çok sınırlı bilgiler verdiler. Gerçek durumu gizlemek istedikleri izlenimini edindim.”
300 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
NOS Televizyonu Türkiye Muhabiri Mitra Nazar, haberinde 2016’daki darbe girişimi sonrasında yüzbinlerce insanın gözaltına alınıp tutuklandığını söyledi. Nazar, ’’Özellikle Kürt ve Gülen hareketine mensup yüzbinlerce insanlar demir parmaklıklar arkasına atıldı. Yüz binlerce mahkum hala 2016 yılından bu güne değin tutuklu.O zamandan beri hapishanede ki mahkum sayısı önemli ölçüde arttı. Türkiye’de toplam 300 bin kişi gözaltına alındı’’ dedi.
UYSAL: TERÖR SUÇLAMASI MUHALİFLERİ SUSTURMANIN ARACI
NOS Televizyon, hapishanedeki siyasi mahkumların avukatı Ceren Uysal’la da söyleşi yaptı. Uysal, “Terör suçlaması, Türk devletinin muhalifleri susturması için mükemmel bir araç. Gazeteciler teröristler, akademisyenler teröristler, avukatlar terörist… Devlet politikasına karşı çıkan herkes terörizmden mahkum olma riski taşıyor. Artık koronavirüs salgını ile mahkumlar ekstra risk altındalar. Hemen tahliye edilmelerini istiyoruz.” açıklaasında bulundu.
[Basri Doğan] [TR724] 10.6.2020
Hatay’da engelli çocuk dramı: Tekerlekli sandalyesinin üzerine çıkıp çöp topladı
Hatay’ın İskenderun ilçesinde engelli bir çocuğun tekerlekli sandalyesinin üzerine çıkıp, çöp kutularından plastik atık toplaması dikkat çekti.
İlçenin Dumlupınar Mahallesi’nde engelli bir çocuk, tekerlekli sandalyesiyle caddede bulunan çöp konteynerlerinin yanına geldi. Daha sonra tekerlekli sandalyenin üzerine çıkarak çöpten plastik toplamaya çalışan çocuk, bir yandan da düşmemek için dengesini korumaya çalıştı. Yoldan geçenlerin harçlık verdiği çocuk, bir yanı bozuk tekerlekli sandalyeyle birkaç parça plastik topladıktan sonra bölgeden uzaklaştı.
[TR724] 10.6.2020
İlçenin Dumlupınar Mahallesi’nde engelli bir çocuk, tekerlekli sandalyesiyle caddede bulunan çöp konteynerlerinin yanına geldi. Daha sonra tekerlekli sandalyenin üzerine çıkarak çöpten plastik toplamaya çalışan çocuk, bir yandan da düşmemek için dengesini korumaya çalıştı. Yoldan geçenlerin harçlık verdiği çocuk, bir yanı bozuk tekerlekli sandalyeyle birkaç parça plastik topladıktan sonra bölgeden uzaklaştı.
[TR724] 10.6.2020
İŞKUR’un işsizlik rakamları tescilledi: Ülke umutsuz! [İlker Doğan]
İŞKUR’un açıkladığı işsizlik verileri tartışmaları da beraberinde getirdi. Resmi rakamlara göre salgın nedeniyle sadece son iki ayda 212 binden fazla işyerinin genelgelerle kapatıldığı Türkiye’de, İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısının azaldığı açıklandı! Bir önceki aya göre yüzde 2.2 gerileyen işsizlik, geçen yılın aynı ayına göre ise 533 bin kişi azalmış! Peki bu nasıl oldu? Dünyanın her yerinde salgın nedeniyle işsizlik verilerinin tırmandığı bir dönemde, Türkiye’de kayıtlı işsiz sayısı nasıl azalıyor? Onbinlerce işyerinin kapandığı düşünüldüğünde işsizliğin azalmayacağı aşikar. Geriye iki seçenek kalıyor; ya İŞKUR siyasi saiklerle rakamlarla oynuyor ya da insanlar umudunu kaybettiği için İŞKUR’a kayıt bile yaptırmıyor! İkisi de birbirinden kötü!
Bu arada, normalleşme sürecinde Yeni İstihdam Kalkanı paketinin ayrıntıları belli olmaya başladı. Salgın ile getirilen işten çıkarma yasağı 3 ay daha uzatılacak. Ücretsiz izne çıkarılan işçilere nakit desteği 3 ay daha sürecek. İŞKUR’un verileri ortada. Tam burada insan ister istemez soruyor; madem işsizlik rakamları azalıyor, işten çıkarma yasağı neden uzatılıyor?
Türkiye’de ‘veri’ açıklayan resmi kurumlara güven dip yapmış durumda. TÜİK’in enflasyon rakamlarının ardından İŞKUR’un ‘işsizlik’ rakamları da tartışmalara kapı araladı. Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) Mayıs ayı istatistik bültenini dün açıkladı. Buna göre, Mayıs ayında İŞKUR aracılığıyla 26 bin 562’si (Yüzde 64,4) erkek, 14 bin 673’ü (Yüzde 35,6) kadın olmak üzere 41 bin 235 yurttaş işe yerleştirildi. Böylelikle Ocak-Mayıs 2020 döneminde İŞKUR 316 bin 976 kişinin iş sahibi olmasına aracılık etti.
İŞKUR istatistiklerine göre, geçen ay kayıtlı işsiz sayısı 3 milyon 551 bin 231 kişiye geriledi. Mayıs ayında İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı Nisan ayına göre 78 bin 727 kişi azaldı. Mart ayına göre Nisan ayında yüzde 1.2 olan gerileme, Mayıs ayında yüzde 2.2 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayında 4 milyon 84 bin 951 kişiden oluşan işsizler ordusu , resmi rakamlara göre 533 bin 720 kişi azaldı.
212 BİN İŞYERİ GENELGELERLE KAPATILDI
Türkiye’de ilk kovid 19 vakası 11 Mart’ta açıklandı. O tarihten sonra iki hafta içinde genelgelerle 212 bin 800’e yakın iş yeri kapatıldı. Berberler, kuaförler, lokantalar, kafeler, oteller. Bazı işyerlerine ise ‘kısıtlama’ getirildi. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın 14-28 Nisan tarihleri arasında yaptırdığı araştırmaya göre sadece İstanbul’da son 1 ayda işsiz kalanların sayısı 800 binden fazlaydı!
GERÇEK İŞSİZ SAYISI KAÇ?
TÜİK’in tartışmalı rakamlarına göre salgından önce ‘dar tanımlı’ işsiz sayısı 4,5 milyon civarındaydı. Salgın döneminde en iyi ihtimalle 2 milyon kişi daha işsiz kaldı… CHP ve DİSK-AR’ın araştırmalarına göre geniş tanımlı işsiz sayısı 9 milyonun bile üzerine çıkmış durumda. Üretim neredeyse tamamen durdu. Peki bütün bunlara rağmen ‘işsizlik’ rakamları nasıl düştü?
AÇIKLAMASI VAR; YA YALAN YA UMUTSUZLUK!
İşsizliğin azalmadığı aşikar. Dolayısıyla bu sonuç iki ihtimali beraberinde getiriyor; ya İŞKUR siyasi saiklerle rakamlarla oynayarak işsizliği gizliyor ya da insanlar geleceğe dair umutlarını yitirdiği için İŞKUR’a başvuru bile yapmıyor. Ancak tam bu noktada da daha bir ay önce İŞKUR’ların önündeki kuyruklar geliyor insanın gözünün önüne… İŞKUR şubelerinin önünde yüzlerce insan vardı! Her halükarda Türkiye’nin önünde çok ciddi bir sorun var. Zira İŞKUR’un rakamlarla oynaması ne kadar kötüyse, insanların geleceğe dair umutlarını kaybetmesi de o kadar hatta daha kötü!
BDDK, borçlanmanın önünü açtı!
BDDK, yurtiçi havayolu ve konaklama harcamalarında kredi kartı taksit sınırını 12 aydan 18 aya yükseltti. Bu aslında şu anlama geliyor; vatandaş daha çok borçlandırılacak! Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), yurt içi havayolu, seyahat acenteleri ve konaklama harcamalarında kredi kartı taksit sınırının 12 aydan 18 aya yükseltildiğini açıkladı. BDDK tarafından yapılan açıklamada, Kurul’un 09 Haziran 2020 tarihli ve 9053 sayılı kararı ile 11 Ocak 2019 tarihli ve 8198 sayılı Kurul Kararı ile belirlenen kredi kartlarında taksitlendirme sürelerinin, havayolları, seyahat acenteleri ve konaklama ile ilgili yurt içine ilişkin harcamalarda on iki aydan on sekiz aya çıkarılmasına karar verildiği bildirildi.
[İlker Doğan] [TR724] 10.6.2020
Bu arada, normalleşme sürecinde Yeni İstihdam Kalkanı paketinin ayrıntıları belli olmaya başladı. Salgın ile getirilen işten çıkarma yasağı 3 ay daha uzatılacak. Ücretsiz izne çıkarılan işçilere nakit desteği 3 ay daha sürecek. İŞKUR’un verileri ortada. Tam burada insan ister istemez soruyor; madem işsizlik rakamları azalıyor, işten çıkarma yasağı neden uzatılıyor?
Türkiye’de ‘veri’ açıklayan resmi kurumlara güven dip yapmış durumda. TÜİK’in enflasyon rakamlarının ardından İŞKUR’un ‘işsizlik’ rakamları da tartışmalara kapı araladı. Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) Mayıs ayı istatistik bültenini dün açıkladı. Buna göre, Mayıs ayında İŞKUR aracılığıyla 26 bin 562’si (Yüzde 64,4) erkek, 14 bin 673’ü (Yüzde 35,6) kadın olmak üzere 41 bin 235 yurttaş işe yerleştirildi. Böylelikle Ocak-Mayıs 2020 döneminde İŞKUR 316 bin 976 kişinin iş sahibi olmasına aracılık etti.
İŞKUR istatistiklerine göre, geçen ay kayıtlı işsiz sayısı 3 milyon 551 bin 231 kişiye geriledi. Mayıs ayında İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı Nisan ayına göre 78 bin 727 kişi azaldı. Mart ayına göre Nisan ayında yüzde 1.2 olan gerileme, Mayıs ayında yüzde 2.2 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayında 4 milyon 84 bin 951 kişiden oluşan işsizler ordusu , resmi rakamlara göre 533 bin 720 kişi azaldı.
212 BİN İŞYERİ GENELGELERLE KAPATILDI
Türkiye’de ilk kovid 19 vakası 11 Mart’ta açıklandı. O tarihten sonra iki hafta içinde genelgelerle 212 bin 800’e yakın iş yeri kapatıldı. Berberler, kuaförler, lokantalar, kafeler, oteller. Bazı işyerlerine ise ‘kısıtlama’ getirildi. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın 14-28 Nisan tarihleri arasında yaptırdığı araştırmaya göre sadece İstanbul’da son 1 ayda işsiz kalanların sayısı 800 binden fazlaydı!
GERÇEK İŞSİZ SAYISI KAÇ?
TÜİK’in tartışmalı rakamlarına göre salgından önce ‘dar tanımlı’ işsiz sayısı 4,5 milyon civarındaydı. Salgın döneminde en iyi ihtimalle 2 milyon kişi daha işsiz kaldı… CHP ve DİSK-AR’ın araştırmalarına göre geniş tanımlı işsiz sayısı 9 milyonun bile üzerine çıkmış durumda. Üretim neredeyse tamamen durdu. Peki bütün bunlara rağmen ‘işsizlik’ rakamları nasıl düştü?
AÇIKLAMASI VAR; YA YALAN YA UMUTSUZLUK!
İşsizliğin azalmadığı aşikar. Dolayısıyla bu sonuç iki ihtimali beraberinde getiriyor; ya İŞKUR siyasi saiklerle rakamlarla oynayarak işsizliği gizliyor ya da insanlar geleceğe dair umutlarını yitirdiği için İŞKUR’a başvuru bile yapmıyor. Ancak tam bu noktada da daha bir ay önce İŞKUR’ların önündeki kuyruklar geliyor insanın gözünün önüne… İŞKUR şubelerinin önünde yüzlerce insan vardı! Her halükarda Türkiye’nin önünde çok ciddi bir sorun var. Zira İŞKUR’un rakamlarla oynaması ne kadar kötüyse, insanların geleceğe dair umutlarını kaybetmesi de o kadar hatta daha kötü!
BDDK, borçlanmanın önünü açtı!
BDDK, yurtiçi havayolu ve konaklama harcamalarında kredi kartı taksit sınırını 12 aydan 18 aya yükseltti. Bu aslında şu anlama geliyor; vatandaş daha çok borçlandırılacak! Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), yurt içi havayolu, seyahat acenteleri ve konaklama harcamalarında kredi kartı taksit sınırının 12 aydan 18 aya yükseltildiğini açıkladı. BDDK tarafından yapılan açıklamada, Kurul’un 09 Haziran 2020 tarihli ve 9053 sayılı kararı ile 11 Ocak 2019 tarihli ve 8198 sayılı Kurul Kararı ile belirlenen kredi kartlarında taksitlendirme sürelerinin, havayolları, seyahat acenteleri ve konaklama ile ilgili yurt içine ilişkin harcamalarda on iki aydan on sekiz aya çıkarılmasına karar verildiği bildirildi.
[İlker Doğan] [TR724] 10.6.2020
Erdoğan’ın talimatıyla İlker Başbuğ ifadeye çağrıldı
Ergenekon terör örgütü soruşturmaları sürecinde tutuklanmadığı için ortalığı ayağa kaldıran Erdoğan, bugün Başbuğ'un yargılanmasına izin vermiyor!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla 6 AKP’linin yaptığı suç duyurusu üzerine eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u ifadeye çağırdı. Başsavcılık, bunun için İstanbul Anadolu Başsavcılığı’na talimat yazısı gönderdi.
Katıldığı bir televizyon programında F.TÖ’nün siyasi ayağına ilişkin bir soru üzerine konuşan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan düzenleme için, “26 Haziran 2009’da bu iki konuyu içeren kanun teklifini kim hazırladı? Ben bilmiyorum. ‘Araştırsınlar’ diyorum. Ben bir ipucu veriyorum. Bu kanun teklifinin F.TÖ’nün emriyle, direktifiyle hazırlandığını düşünüyorum. Çünkü ikisinde de F.TÖ komplolarıyla bağlantılı bir olayla karşı karşıyayız.” demişti.
ERDOĞAN SUÇ DUYURUSU TALİMATI VERMİŞTİ
Başbuğ’un sözlerine cevap veren Erdoğan ise, “Bu boru göstermeye benzemez, parlamentonun hukuku boru ile sindirilemez.” demiş AKP’lileri suç duyurusunda bulunmaya davet etmişti.
Erdoğan’ın talimatı üzerine 2009’daki yasa teklifinin altında imzası bulunan AKP milletvekilleri Bekir Bozdağ, Ahmet Aydın, Mustafa Elitaş, Mehmet Ceylan, Ahmet Müfit Doğan ve Yahya Doğan, 7 Şubat tarihinde avukatları aracılığıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Dilekçede, Başbuğ hakkında “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” suçundan soruşturma yapılarak dava açılması istenmişti. Askerlerin sivil mahkemede yargılanmasının önünü açan yasanın F.TÖ direktifiyle hazırlanmadığı kaydedilen dilekçede, “Değişiklik önergelerinin ne teklif aşamasında ne de yasalaşması sürecinde herhangi bir örgütün etkisi söz konusu olmamıştır” ifadeleri kullanılmıştı.
Başbuğ’un katıldığı yayının görüntülerini RTÜK’ten temin eden ve bilirkişi aracılığıyla yazıya döktüren Ankara Başsavcılığı, ikinci hamle olarak Başbuğ’un ifadesinin alınmasına karar verdi. Başsavcılık, bunun için İstanbul Anadolu Başsavcılığına bir talimat yazısı gönderdi. Başbuğ, savcılığın talimatı kapsamında İstanbul’da ifade verecek.
[TR724] 10.6.2020
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla 6 AKP’linin yaptığı suç duyurusu üzerine eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u ifadeye çağırdı. Başsavcılık, bunun için İstanbul Anadolu Başsavcılığı’na talimat yazısı gönderdi.
Katıldığı bir televizyon programında F.TÖ’nün siyasi ayağına ilişkin bir soru üzerine konuşan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan düzenleme için, “26 Haziran 2009’da bu iki konuyu içeren kanun teklifini kim hazırladı? Ben bilmiyorum. ‘Araştırsınlar’ diyorum. Ben bir ipucu veriyorum. Bu kanun teklifinin F.TÖ’nün emriyle, direktifiyle hazırlandığını düşünüyorum. Çünkü ikisinde de F.TÖ komplolarıyla bağlantılı bir olayla karşı karşıyayız.” demişti.
ERDOĞAN SUÇ DUYURUSU TALİMATI VERMİŞTİ
Başbuğ’un sözlerine cevap veren Erdoğan ise, “Bu boru göstermeye benzemez, parlamentonun hukuku boru ile sindirilemez.” demiş AKP’lileri suç duyurusunda bulunmaya davet etmişti.
Erdoğan’ın talimatı üzerine 2009’daki yasa teklifinin altında imzası bulunan AKP milletvekilleri Bekir Bozdağ, Ahmet Aydın, Mustafa Elitaş, Mehmet Ceylan, Ahmet Müfit Doğan ve Yahya Doğan, 7 Şubat tarihinde avukatları aracılığıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Dilekçede, Başbuğ hakkında “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” suçundan soruşturma yapılarak dava açılması istenmişti. Askerlerin sivil mahkemede yargılanmasının önünü açan yasanın F.TÖ direktifiyle hazırlanmadığı kaydedilen dilekçede, “Değişiklik önergelerinin ne teklif aşamasında ne de yasalaşması sürecinde herhangi bir örgütün etkisi söz konusu olmamıştır” ifadeleri kullanılmıştı.
Başbuğ’un katıldığı yayının görüntülerini RTÜK’ten temin eden ve bilirkişi aracılığıyla yazıya döktüren Ankara Başsavcılığı, ikinci hamle olarak Başbuğ’un ifadesinin alınmasına karar verdi. Başsavcılık, bunun için İstanbul Anadolu Başsavcılığına bir talimat yazısı gönderdi. Başbuğ, savcılığın talimatı kapsamında İstanbul’da ifade verecek.
[TR724] 10.6.2020
Yalancı bahar [M.Nedim Hazar]
Bir kişinin keyfine göre düzenlenen sokağa çıkma yasakları, belli bir kuralı, kaidesi olmayan karantina uygulamaları, kimin eli kimin cebinde belli olmayan maske mevzuu ile Türkiye sanki en zor dönemi atlatmış gibi tuhaf bir rehavete girmiş durumda.
Ülkenin her yanından gelen görsellere bakılacak olursa, millet adeta bir savaştan galip çıkmışcasına bayram esenliğinde.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ne sosyal mesafe, ne karantina ne de maske takmak…
Artık kimsenin umursadığı şeyler değil.
Parklar, bahçeler tıklım tıklım, insanlar dip dibe.
Bodrum’a giden karayolunda kilometrelerce kuyruk.
İnsanlar akın akın eski normlarına dönme gayretinde ama maalesef kazın ayağı öyle değil sevgili okur.
Dünya Sağlık Örgütü önceki gün yaptığı toplantıda bu acı gerçeği bir kez daha haykırdı: Pandemi giderek kötüye gidiyor!
Havuza bakılırsa Türkiye bu sınavdan dünyada eşi benzeri olmayan bir başarıyla çoktan çıkmış durumda.
DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus yaptığı açıklamada Koronavirüs salgınında en korkunç günün önceki gün yaşandığını söyledi ve ekledi: “Sadece dün 136 bin yeni vaka ile en çok vakanın görüldü.”
Ghebreyesus özellikle hükümetleri temkinli olmaya çağırdı ama biliyorsunuz başta Trump olmak üzere pek çok siyasetçinin çok umurunda değil pandemi filan artık.
İsviçre’nin Cenevre kentindeki merkezinde, video konferans yoluyla basın toplantısı düzenleyen Genel Direktör Ghebreyesus, rehavete kapılmanın çok daha büyük felaketlere yol açacağını söylerken durumun küresel çapta daha da kötüye gittiğini vurguladı.
Anlaşılan o ki, birkaç Avrupa devleti dışında hiçbir ülke Koronavirüs konusunda şeffaf ve dürüst değil.
İktidarlar virüs ile uğraşacaklarına, rakamlarla oynamayı tercih ediyorlar ve halkı ürkütmeyen tablolar oluşturarak bir nevi ateşle oynuyorlar.
Uzmanlar Korona için aşı bulunmadıkça kimsenin rehavete kapılmaması gerektiğini haykırıyor ama pek kimsenin bu sese kulak verdiği söylenemez.
Pandemi konferansında konuşan uzmanlar Kovid-19 vaka sayısının 7 milyonu, ölü sayısının da 400 bini geçtiğini belirterek “Avrupa’daki durum iyileşmekle birlikte, küresel olarak kötüleşiyor.” Dediler.
Özellikle Amerika ve Asya kıtasında durum felaketten öteye gitmek üzere.
Misal olarak Brezilya’da artık iş çığırından çıkmış durumda.
İnsanlar sokağa dökülecek kadar durum vahim. Ama Brezilya’nın faşist liderine bakılırsa durum abartıldığı gibi değil asla!
Oysa son haftalarda en fazla enfekte hasta ve Covid-19’a bağlı ölüm, 200 milyonu aşkın nüfusa sahip Brezilya’da gerçekleşti. Brezilya’da geçtiğimiz perşembe günü 24 saat içerisinde 30 bini aşkın yeni koronavirüs vakası tespit edilirken, bir günde 1473 kişi hayatını kaybetti.
DSÖ Başkanı Ghebreyesus, son 10 günün dokuzunda günlük bildirilen vaka sayılarının 100 bini geçtiğini belirterek, “Dün 136 bin vaka bildirildi. Bu, bir günde bildirilen en fazla vaka sayısıydı. Dünkü vakaların yaklaşık yüzde 75’i, çoğu Amerika ve Güney Asya’dan olmak üzere 10 ülkeden geldi.” bilgisini paylaştı.
Bir günde 136 bin insan virüsü kapmış anlayacağınız.
Bunlar elbette kayıtlara giren raporlar, bir de kayıt dışı vakalar var ki esas endişe edilmesi gereken onlar.
Trump ise diğer siyasiler gibi seçim derdine şimdiden düşmüş durumda.
Eski ABD Biyomedikal İleri Araştırma ve Geliştirme Kurumunun (BARDA) Direktörü Rick Bright, “Yeni tip corona virüs (covid-19) salgını konusunda sonbahara kadar ulusal bir plan ortaya konulmazsa ABD modern tarihin en karanlık kışıyla karşı karşıya kalacak.” uyarısında bulunması Beyaz Saray’ın umurunda bile olmadı.
ABD merkezli John Hopkins akademisyenlerinin hazırladığı istatistiğe göre 21 Mayıs’tan sonra beş gün boyunca günde en az 100 bin kişi Covid-19’a yakalanırken, 3 Haziran tarihinde 24 saat içerisinde 130 bini aşkın kişi enfekte olarak salgın tarihinin bu alandaki en yüksek rakamlarına ulaşıldı.
Türkiye’de ise şeffaf bir yönetim olmadığı için salgının başlangıcından beri enfekte ve ölen insan sayısı ile gerçekler arasındaki makas her geçen gün açılıyor.
Buna bir de siyasetçilerin ekonomik endişelerle insanları evlerinden çıkarmaları durumun çok daha vahim bir noktaya gidebileceği riskini taşıyor.
Ancak halkta bir bahar sevinci ve neşesi var. İnsanlar mesire yerlere, sahillere, tatil yerlerine akın ediyorlar.
Bunu yaparken yeni salgın normlarına göre değil, eski normal hayata göre davranılıyor maalesef.
Oluşturulan bu yalancı bahar, çok sert ve korkutucu bir kışı beraberinde getirebilir.
Allah korusun…
[M.Nedim Hazar] 10.6.2020 [TR724]
Ülkenin her yanından gelen görsellere bakılacak olursa, millet adeta bir savaştan galip çıkmışcasına bayram esenliğinde.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ne sosyal mesafe, ne karantina ne de maske takmak…
Artık kimsenin umursadığı şeyler değil.
Parklar, bahçeler tıklım tıklım, insanlar dip dibe.
Bodrum’a giden karayolunda kilometrelerce kuyruk.
İnsanlar akın akın eski normlarına dönme gayretinde ama maalesef kazın ayağı öyle değil sevgili okur.
Dünya Sağlık Örgütü önceki gün yaptığı toplantıda bu acı gerçeği bir kez daha haykırdı: Pandemi giderek kötüye gidiyor!
Havuza bakılırsa Türkiye bu sınavdan dünyada eşi benzeri olmayan bir başarıyla çoktan çıkmış durumda.
DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus yaptığı açıklamada Koronavirüs salgınında en korkunç günün önceki gün yaşandığını söyledi ve ekledi: “Sadece dün 136 bin yeni vaka ile en çok vakanın görüldü.”
Ghebreyesus özellikle hükümetleri temkinli olmaya çağırdı ama biliyorsunuz başta Trump olmak üzere pek çok siyasetçinin çok umurunda değil pandemi filan artık.
İsviçre’nin Cenevre kentindeki merkezinde, video konferans yoluyla basın toplantısı düzenleyen Genel Direktör Ghebreyesus, rehavete kapılmanın çok daha büyük felaketlere yol açacağını söylerken durumun küresel çapta daha da kötüye gittiğini vurguladı.
Anlaşılan o ki, birkaç Avrupa devleti dışında hiçbir ülke Koronavirüs konusunda şeffaf ve dürüst değil.
İktidarlar virüs ile uğraşacaklarına, rakamlarla oynamayı tercih ediyorlar ve halkı ürkütmeyen tablolar oluşturarak bir nevi ateşle oynuyorlar.
Uzmanlar Korona için aşı bulunmadıkça kimsenin rehavete kapılmaması gerektiğini haykırıyor ama pek kimsenin bu sese kulak verdiği söylenemez.
Pandemi konferansında konuşan uzmanlar Kovid-19 vaka sayısının 7 milyonu, ölü sayısının da 400 bini geçtiğini belirterek “Avrupa’daki durum iyileşmekle birlikte, küresel olarak kötüleşiyor.” Dediler.
Özellikle Amerika ve Asya kıtasında durum felaketten öteye gitmek üzere.
Misal olarak Brezilya’da artık iş çığırından çıkmış durumda.
İnsanlar sokağa dökülecek kadar durum vahim. Ama Brezilya’nın faşist liderine bakılırsa durum abartıldığı gibi değil asla!
Oysa son haftalarda en fazla enfekte hasta ve Covid-19’a bağlı ölüm, 200 milyonu aşkın nüfusa sahip Brezilya’da gerçekleşti. Brezilya’da geçtiğimiz perşembe günü 24 saat içerisinde 30 bini aşkın yeni koronavirüs vakası tespit edilirken, bir günde 1473 kişi hayatını kaybetti.
DSÖ Başkanı Ghebreyesus, son 10 günün dokuzunda günlük bildirilen vaka sayılarının 100 bini geçtiğini belirterek, “Dün 136 bin vaka bildirildi. Bu, bir günde bildirilen en fazla vaka sayısıydı. Dünkü vakaların yaklaşık yüzde 75’i, çoğu Amerika ve Güney Asya’dan olmak üzere 10 ülkeden geldi.” bilgisini paylaştı.
Bir günde 136 bin insan virüsü kapmış anlayacağınız.
Bunlar elbette kayıtlara giren raporlar, bir de kayıt dışı vakalar var ki esas endişe edilmesi gereken onlar.
Trump ise diğer siyasiler gibi seçim derdine şimdiden düşmüş durumda.
Eski ABD Biyomedikal İleri Araştırma ve Geliştirme Kurumunun (BARDA) Direktörü Rick Bright, “Yeni tip corona virüs (covid-19) salgını konusunda sonbahara kadar ulusal bir plan ortaya konulmazsa ABD modern tarihin en karanlık kışıyla karşı karşıya kalacak.” uyarısında bulunması Beyaz Saray’ın umurunda bile olmadı.
ABD merkezli John Hopkins akademisyenlerinin hazırladığı istatistiğe göre 21 Mayıs’tan sonra beş gün boyunca günde en az 100 bin kişi Covid-19’a yakalanırken, 3 Haziran tarihinde 24 saat içerisinde 130 bini aşkın kişi enfekte olarak salgın tarihinin bu alandaki en yüksek rakamlarına ulaşıldı.
Türkiye’de ise şeffaf bir yönetim olmadığı için salgının başlangıcından beri enfekte ve ölen insan sayısı ile gerçekler arasındaki makas her geçen gün açılıyor.
Buna bir de siyasetçilerin ekonomik endişelerle insanları evlerinden çıkarmaları durumun çok daha vahim bir noktaya gidebileceği riskini taşıyor.
Ancak halkta bir bahar sevinci ve neşesi var. İnsanlar mesire yerlere, sahillere, tatil yerlerine akın ediyorlar.
Bunu yaparken yeni salgın normlarına göre değil, eski normal hayata göre davranılıyor maalesef.
Oluşturulan bu yalancı bahar, çok sert ve korkutucu bir kışı beraberinde getirebilir.
Allah korusun…
[M.Nedim Hazar] 10.6.2020 [TR724]
“Neden geri kaldık” sorusuna bir cevap arayışı: İslamcılığın doğuşu [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Günümüzden yüz elli veya yüz altmış yıl önceye götürülebilecek İslamcılık düşüncesi, başta Osmanlı ülkesi olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Müslümanların Batı karşısında bariz şekilde geri kalmasına bir tepki olarak ortaya çıkmıştı.
Dönemin aydınları, Batı’nın gelişmişliğine karşılık Müslümanların içinde bulundukları duruma çözüm aradılar ve çözüm yollarından birisi olarak da “İslamcılık ideolojisi” gelişti. Abdülhamit döneminde daha belirgin hala gelen ve bir devlet politikasına dönüştürülmeye çalışılan İslamcılık, her şeyden önce bir “tepki hareketiydi” ve genel özelliklerine bu durum damga vurmuştu.
İkinci Meşrutiyet devrinde “Üç Tarz-ı Siyaset” arasında tartışılan ve Birinci Dünya Savaşı’nda da İttihatçıların dönemin şartları gereği başvurdukları “İslamcılık”, Erken Cumhuriyet devrinde geri planda kalsa da çok partili hayatla birlikte yeniden görünür hale geldi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İdeolojiler Yüzyılı
Batı için XVIII. Yüzyıl “Aydınlanma Yüzyılı” iken XIX. Yüzyıl “kapitalizm, emperyalizm, komünizm ve sosyalizmin” ortaya çıktığı bir “ideolojiler yüzyılıydı”. Bu yüzyılda “izmler” önce Avrupa’yı etkilemiş sonra da bütün dünyaya yayılmıştı.
İngiltere’de başlayan Endüstri Devrimi değişik arayışlara ve bunun sonucunda yeni ideolojilerin doğuşuna yol açmıştı. Batının sanayileşmiş devletleri kapitalizmi benimseyerek fabrikalaşma sayesinde bütün güçleriyle üretime yöneliyor, diğer ülkeleri de bu hedefleri için bir “pazar” olarak görüyorlardı.
Bu devletler artık “emperyalizm” ideolojisine sarılmış ve “hammadde ve pazar” için dünyanın çeşitli yerlerinde büyük bir rekabete girişmişlerdi. Afrika başta olmak üzere “diğer dünya” hızla sömürgeci ülkelerin hakimiyet alanlarına dahil edilmişti. Müslüman topluluklar da bundan etkilenmişler ve büyük bir kısmı İngiltere, Fransa, Hollanda gibi endüstrileşmiş ülkelerin işgaline uğramış ya da Osmanlı Devleti ve İran gibi yarı-sömürge haline gelmişlerdi.
Sonuçta bilim, teknoloji ve sanayi alanındaki gelişmeler, Batının dünya üstünlüğünü kesin hale getirmişti. Müslüman topluluklarsa bu gelişmeleri ancak seyretmekle yetinmişlerdi. İşte Müslüman coğrafyanın aydınları, bu şartların etkisiyle bir “kurtuluş ideolojisine” ihtiyaç duydular.
Biz Neden Geri Kaldık?
Osmanlı Devleti Batı ile XVI. Yüzyılda Avrupa, Akdeniz, Afrika ve Hint Okyanusu’nda mücadele edip bunların çoğunda başarılı olurken XVII. Yüzyılda bu üstünlük sona erdi. Savaşlarda yaşanan mağlubiyetler, XVIII. Yüzyılda Batı üstünlüğünün kabulüyle sonuçlandı ve Batının özellikle askeri alandaki gelişmeleri örnek alınarak yenileşme hareketlerine girişildi.
Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda ise Batı’nın her alandaki üstünlüğünü kabul etmiş ve İbn-i Haldun’un ifadesiyle “mağlupların galipleri taklidi” yolu benimsenerek her alanda “Garplılaşma hareketlerine” yoğunlaşmıştı. Bu yüzyıldaki yenileşme hareketlerinin özelliği, askeri ıslahatların yanında idarî, hukukî, kültürel ve ekonomik alanları da kapsamasıydı. Özellikle Batı tarzında okulların açılması ve buralardan yetişen kişilerin devlet bürokrasisinde yer almalarıyla ortaya çıkan aydın zümre, “devletin kötü gidişine” çözüm bulmaya çalışmaktaydı.
Bu arayışların hareket noktası, “biz neden geri kaldık” sorusuna cevap aramak ve bundan hareketle devleti kurtarmak için ideolojiler üretmekti. Özellikle Takvim-i Vakayı ile başlayan basın hayatı, Tanzimat devrinde önce yarı resmi daha sonra da özel gazetelerin yayınlanmaya başlamasıyla daha da renklendi ve aydınlar fikirlerini kamuoyuna ulaştırma imkânı elde ettiler.
“Tercüman-ı Ahval, Muhbir, Basiret, İbret, Hürriyet ve Ulûm” gibi gazeteler birçok farklı görüşün tartışıldığı platformlara dönüştü ve İslamcılık ideolojisinin ideologları da fikirlerini öncelikle bu yayın organlarında paylaştılar.
Çözüm Arayışları
Bu yönleriyle değerlendirildiğinde İslamcılık, Batıya bir tepki hareketi olarak doğmuş gerek Avrupa’da gerekse başta Osmanlı ülkesi olmak üzere İslam coğrafyasında dile getirilen “Müslümanların geri kalmasının nedeni, İslamiyet’tir” düşüncesine cevap vermeyi de amaçlamıştı.
Batının üstünlüğünü kabul eden aydınlar, devletin işleyişiyle ilgili öneriler de geliştirdiler. İslamcılığın ideologları, Batıcılığı tamamen benimseyerek her şeyiyle örnek alan aydınların tersine Batının demokrasisini, parlamenter sistemini, çoğulculuk anlayışını örnek alsalar da İslamiyet’ten karşılık bularak “meşruiyet” sağlamaya çalıştılar.
Böylece o zamana kadar fazla üzerinde durulmayan “meşveret”, “şura”, “biat”, “ehlü’l-hal ve’l-akd” gibi kavramlar, Batının “demokrasi”, “parlamento”, “seçim”, “kamuoyu” gibi kavramlarının karşılığı olarak kullanılmaya başladı. Bu yolla İslamcılık akımının öncüleri olan Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi tarafından Batılı kavramların Kur’an’dan ve Sünnet’ten dayanağı bulunuyor, Dört Halife devrine atıflarla da örneklendirmeler yapılıyordu.
XIX. Yüzyılın diğer yönü, Fransız İhtilali sonrasında milliyetçilik fikrinin yayılmasıyla birlikte ulus devletlerin kurulması süreciydi. Bu süreç Osmanlı topraklarında da etkili oldu ve 1804’de isyan eden Sırplar amaçlarına ulaşamasalar da Rumlar 1830’da bağımsız Yunan devletini kurmayı başardılar. Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklar arasında milliyetçi fikirler hızla yayılıyordu ve bu fikirlerin Müslüman toplulukları etkilemesi kaçınılmazdı.
Osmanlı aydınları milliyetçilik fikirlerine karşı önce “Osmanlıcılık” idealine sarıldılar ve “İttihad-ı Osmanî” vasıtasıyla devletin parçalanmasına engel olmaya çalıştılar. Tanzimat Fermanı ile devlet yeniden şekillendirilmeye çalışılırken Islahat Fermanı’nın ilanıyla Osmanlı ülkesindeki azınlıklar pek çok yeni haklar elde ettiler. İşte İslamcılar aynı zamanda azınlıkların daha avantajlı bir konuma gelmesine itiraz ediyorlardı.
Bu aşamada İslamcılığın bir başka boyutu olarak “İttihad-ı İslam” kavramı öne çıktı. “İttihad-ı İslam” ilk defa Namık Kemal tarafından Hürriyet gazetesinde kullanılmış, Batılılar ise Panislamizm ifadesini tercih etmişlerdi.
Bu düşünceyle birlikte Batı emperyalizmine karşı İslam birliğini sağlayacak yeni bir uyanış için “cihad” ruhunun aşılanması gerektiği söyleminin geliştirilmesi, Avrupa’da İslamcılığın “Batıya karşı organize bir sistem” olarak takdim edilmesine ve hep “şüpheyle bakılmasına” neden olmuştu.
İttihad-ı İslam 1873’de de İstanbul’da basılan bir risalenin adı olduğu gibi bu risale Arapçaya da çevrilerek Hac için dünyanın dört bir tarafından gelen Müslümanlara dağıtılmıştı. Bu süreçte Osmanlı Devleti ve devletin başında bulunan “Padişah-Halife” dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Müslümanların çeşitli problemlerinde başvurduğu bir merci olarak tanımlanmaya çalışılmaktaydı.
Amaç Neydi?
İslamcılığın temel amacı devlet ve dini kurtarmaktı. İslamcılık siyasetiyle devlet, demokrasinin İslamiyet’e göre şekillendirilmesiyle yeniden yapılandırılacak, zalim ve müstebit idareciler yerine “meşveret” esas olacaktı.
Ayrıca “hilafet” kurumu güçlendirilecek, “hilafet” etrafında birleşen dünya Müslümanları, birlikte hareket ederek sömürgeci yönetimlere son vereceklerdi.
İslamcılık bir taraftan da Kur’an ve Sünnet’ten hareketle İslam’ın, orijinal şekliyle yaşandığı tek dönem olarak kabul edilen “Asr-ı Saadet” örneğinden hareketle “ihya, tecdit ve ıslah” yollarıyla hurafelerden kurtarılarak yeniden yorumlanmasını amaçlıyordu. Bu yolla öze dönüş gerçekleştirilerek “İslam yeniden payidar olacak” ve yeniden hayata hâkim kılınacaktı.
Her yönden modern bir akım olan İslamcılığın doğuşunda başrolü daha çok gazeteci kökenli aydınlar üstlenmişse de Abdülhamit ve II. Meşrutiyet devirlerinde farklı konumlardaki fikir adamları da devreye girecek ve şartların da etkisiyle İslamcılık yeni görünümler ve yeni anlamlar kazanacaktır.
Cumhuriyet döneminde ise İslamcılık, 1950’lerden itibaren yeniden belirgin hale geldiğinde daha çok milliyetçi-muhafazakâr yönü ağır basan ve genellikle “muhalif” söylemlerle tanınan aydınlar tarafından temsil edilecektir. Sonraki süreçte ise İslamcılık partileşerek ve “devlet yönetmeye talip” olarak yeni bir kimlik kazanarak bugünlere kadar gelecektir.
Kaynaklar
Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İstanbul, İletişim, 1991; M. S. Karakaya, “Osmanlı Türkiye’sindeki İslamcılık Düşüncesine Genel Bir Bakış”, Arayışlar, 1999, S. 1; A. Özcan, “İttihad-ı İslam”, TDV İA, C. 23; İ. Kara, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Üzerine Birkaç Not”; C. Aydın, “İmparatorluk ve Hilafet Vizyonları Arasında Osmanlının Panislamist İmajı”, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyumu Tebliğleri, İstanbul, 2013; A. Çiğdem, “İslamcılık ve Türkiye Üzerine Bazı Notlar”; İ. Kara, “İslamcı Söylemin Kaynakları ve Gerçeklik Değeri”; A. Bulaç, “İslamcıların Üç Siyaset Tarzı veya İslamcıların Üç Nesli”; N. Mert, “Türkiye İslamcılığına Tarihsel Bir Bakış”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce İslamcılık, İstanbul, İletişim, 2005, C. VI.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 10.6.2020 [TR724]
Dönemin aydınları, Batı’nın gelişmişliğine karşılık Müslümanların içinde bulundukları duruma çözüm aradılar ve çözüm yollarından birisi olarak da “İslamcılık ideolojisi” gelişti. Abdülhamit döneminde daha belirgin hala gelen ve bir devlet politikasına dönüştürülmeye çalışılan İslamcılık, her şeyden önce bir “tepki hareketiydi” ve genel özelliklerine bu durum damga vurmuştu.
İkinci Meşrutiyet devrinde “Üç Tarz-ı Siyaset” arasında tartışılan ve Birinci Dünya Savaşı’nda da İttihatçıların dönemin şartları gereği başvurdukları “İslamcılık”, Erken Cumhuriyet devrinde geri planda kalsa da çok partili hayatla birlikte yeniden görünür hale geldi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İdeolojiler Yüzyılı
Batı için XVIII. Yüzyıl “Aydınlanma Yüzyılı” iken XIX. Yüzyıl “kapitalizm, emperyalizm, komünizm ve sosyalizmin” ortaya çıktığı bir “ideolojiler yüzyılıydı”. Bu yüzyılda “izmler” önce Avrupa’yı etkilemiş sonra da bütün dünyaya yayılmıştı.
İngiltere’de başlayan Endüstri Devrimi değişik arayışlara ve bunun sonucunda yeni ideolojilerin doğuşuna yol açmıştı. Batının sanayileşmiş devletleri kapitalizmi benimseyerek fabrikalaşma sayesinde bütün güçleriyle üretime yöneliyor, diğer ülkeleri de bu hedefleri için bir “pazar” olarak görüyorlardı.
Bu devletler artık “emperyalizm” ideolojisine sarılmış ve “hammadde ve pazar” için dünyanın çeşitli yerlerinde büyük bir rekabete girişmişlerdi. Afrika başta olmak üzere “diğer dünya” hızla sömürgeci ülkelerin hakimiyet alanlarına dahil edilmişti. Müslüman topluluklar da bundan etkilenmişler ve büyük bir kısmı İngiltere, Fransa, Hollanda gibi endüstrileşmiş ülkelerin işgaline uğramış ya da Osmanlı Devleti ve İran gibi yarı-sömürge haline gelmişlerdi.
Sonuçta bilim, teknoloji ve sanayi alanındaki gelişmeler, Batının dünya üstünlüğünü kesin hale getirmişti. Müslüman topluluklarsa bu gelişmeleri ancak seyretmekle yetinmişlerdi. İşte Müslüman coğrafyanın aydınları, bu şartların etkisiyle bir “kurtuluş ideolojisine” ihtiyaç duydular.
Biz Neden Geri Kaldık?
Osmanlı Devleti Batı ile XVI. Yüzyılda Avrupa, Akdeniz, Afrika ve Hint Okyanusu’nda mücadele edip bunların çoğunda başarılı olurken XVII. Yüzyılda bu üstünlük sona erdi. Savaşlarda yaşanan mağlubiyetler, XVIII. Yüzyılda Batı üstünlüğünün kabulüyle sonuçlandı ve Batının özellikle askeri alandaki gelişmeleri örnek alınarak yenileşme hareketlerine girişildi.
Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda ise Batı’nın her alandaki üstünlüğünü kabul etmiş ve İbn-i Haldun’un ifadesiyle “mağlupların galipleri taklidi” yolu benimsenerek her alanda “Garplılaşma hareketlerine” yoğunlaşmıştı. Bu yüzyıldaki yenileşme hareketlerinin özelliği, askeri ıslahatların yanında idarî, hukukî, kültürel ve ekonomik alanları da kapsamasıydı. Özellikle Batı tarzında okulların açılması ve buralardan yetişen kişilerin devlet bürokrasisinde yer almalarıyla ortaya çıkan aydın zümre, “devletin kötü gidişine” çözüm bulmaya çalışmaktaydı.
Bu arayışların hareket noktası, “biz neden geri kaldık” sorusuna cevap aramak ve bundan hareketle devleti kurtarmak için ideolojiler üretmekti. Özellikle Takvim-i Vakayı ile başlayan basın hayatı, Tanzimat devrinde önce yarı resmi daha sonra da özel gazetelerin yayınlanmaya başlamasıyla daha da renklendi ve aydınlar fikirlerini kamuoyuna ulaştırma imkânı elde ettiler.
“Tercüman-ı Ahval, Muhbir, Basiret, İbret, Hürriyet ve Ulûm” gibi gazeteler birçok farklı görüşün tartışıldığı platformlara dönüştü ve İslamcılık ideolojisinin ideologları da fikirlerini öncelikle bu yayın organlarında paylaştılar.
Çözüm Arayışları
Bu yönleriyle değerlendirildiğinde İslamcılık, Batıya bir tepki hareketi olarak doğmuş gerek Avrupa’da gerekse başta Osmanlı ülkesi olmak üzere İslam coğrafyasında dile getirilen “Müslümanların geri kalmasının nedeni, İslamiyet’tir” düşüncesine cevap vermeyi de amaçlamıştı.
Batının üstünlüğünü kabul eden aydınlar, devletin işleyişiyle ilgili öneriler de geliştirdiler. İslamcılığın ideologları, Batıcılığı tamamen benimseyerek her şeyiyle örnek alan aydınların tersine Batının demokrasisini, parlamenter sistemini, çoğulculuk anlayışını örnek alsalar da İslamiyet’ten karşılık bularak “meşruiyet” sağlamaya çalıştılar.
Böylece o zamana kadar fazla üzerinde durulmayan “meşveret”, “şura”, “biat”, “ehlü’l-hal ve’l-akd” gibi kavramlar, Batının “demokrasi”, “parlamento”, “seçim”, “kamuoyu” gibi kavramlarının karşılığı olarak kullanılmaya başladı. Bu yolla İslamcılık akımının öncüleri olan Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi tarafından Batılı kavramların Kur’an’dan ve Sünnet’ten dayanağı bulunuyor, Dört Halife devrine atıflarla da örneklendirmeler yapılıyordu.
XIX. Yüzyılın diğer yönü, Fransız İhtilali sonrasında milliyetçilik fikrinin yayılmasıyla birlikte ulus devletlerin kurulması süreciydi. Bu süreç Osmanlı topraklarında da etkili oldu ve 1804’de isyan eden Sırplar amaçlarına ulaşamasalar da Rumlar 1830’da bağımsız Yunan devletini kurmayı başardılar. Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklar arasında milliyetçi fikirler hızla yayılıyordu ve bu fikirlerin Müslüman toplulukları etkilemesi kaçınılmazdı.
Osmanlı aydınları milliyetçilik fikirlerine karşı önce “Osmanlıcılık” idealine sarıldılar ve “İttihad-ı Osmanî” vasıtasıyla devletin parçalanmasına engel olmaya çalıştılar. Tanzimat Fermanı ile devlet yeniden şekillendirilmeye çalışılırken Islahat Fermanı’nın ilanıyla Osmanlı ülkesindeki azınlıklar pek çok yeni haklar elde ettiler. İşte İslamcılar aynı zamanda azınlıkların daha avantajlı bir konuma gelmesine itiraz ediyorlardı.
Bu aşamada İslamcılığın bir başka boyutu olarak “İttihad-ı İslam” kavramı öne çıktı. “İttihad-ı İslam” ilk defa Namık Kemal tarafından Hürriyet gazetesinde kullanılmış, Batılılar ise Panislamizm ifadesini tercih etmişlerdi.
Bu düşünceyle birlikte Batı emperyalizmine karşı İslam birliğini sağlayacak yeni bir uyanış için “cihad” ruhunun aşılanması gerektiği söyleminin geliştirilmesi, Avrupa’da İslamcılığın “Batıya karşı organize bir sistem” olarak takdim edilmesine ve hep “şüpheyle bakılmasına” neden olmuştu.
İttihad-ı İslam 1873’de de İstanbul’da basılan bir risalenin adı olduğu gibi bu risale Arapçaya da çevrilerek Hac için dünyanın dört bir tarafından gelen Müslümanlara dağıtılmıştı. Bu süreçte Osmanlı Devleti ve devletin başında bulunan “Padişah-Halife” dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Müslümanların çeşitli problemlerinde başvurduğu bir merci olarak tanımlanmaya çalışılmaktaydı.
Amaç Neydi?
İslamcılığın temel amacı devlet ve dini kurtarmaktı. İslamcılık siyasetiyle devlet, demokrasinin İslamiyet’e göre şekillendirilmesiyle yeniden yapılandırılacak, zalim ve müstebit idareciler yerine “meşveret” esas olacaktı.
Ayrıca “hilafet” kurumu güçlendirilecek, “hilafet” etrafında birleşen dünya Müslümanları, birlikte hareket ederek sömürgeci yönetimlere son vereceklerdi.
İslamcılık bir taraftan da Kur’an ve Sünnet’ten hareketle İslam’ın, orijinal şekliyle yaşandığı tek dönem olarak kabul edilen “Asr-ı Saadet” örneğinden hareketle “ihya, tecdit ve ıslah” yollarıyla hurafelerden kurtarılarak yeniden yorumlanmasını amaçlıyordu. Bu yolla öze dönüş gerçekleştirilerek “İslam yeniden payidar olacak” ve yeniden hayata hâkim kılınacaktı.
Her yönden modern bir akım olan İslamcılığın doğuşunda başrolü daha çok gazeteci kökenli aydınlar üstlenmişse de Abdülhamit ve II. Meşrutiyet devirlerinde farklı konumlardaki fikir adamları da devreye girecek ve şartların da etkisiyle İslamcılık yeni görünümler ve yeni anlamlar kazanacaktır.
Cumhuriyet döneminde ise İslamcılık, 1950’lerden itibaren yeniden belirgin hale geldiğinde daha çok milliyetçi-muhafazakâr yönü ağır basan ve genellikle “muhalif” söylemlerle tanınan aydınlar tarafından temsil edilecektir. Sonraki süreçte ise İslamcılık partileşerek ve “devlet yönetmeye talip” olarak yeni bir kimlik kazanarak bugünlere kadar gelecektir.
Kaynaklar
Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İstanbul, İletişim, 1991; M. S. Karakaya, “Osmanlı Türkiye’sindeki İslamcılık Düşüncesine Genel Bir Bakış”, Arayışlar, 1999, S. 1; A. Özcan, “İttihad-ı İslam”, TDV İA, C. 23; İ. Kara, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Üzerine Birkaç Not”; C. Aydın, “İmparatorluk ve Hilafet Vizyonları Arasında Osmanlının Panislamist İmajı”, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyumu Tebliğleri, İstanbul, 2013; A. Çiğdem, “İslamcılık ve Türkiye Üzerine Bazı Notlar”; İ. Kara, “İslamcı Söylemin Kaynakları ve Gerçeklik Değeri”; A. Bulaç, “İslamcıların Üç Siyaset Tarzı veya İslamcıların Üç Nesli”; N. Mert, “Türkiye İslamcılığına Tarihsel Bir Bakış”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce İslamcılık, İstanbul, İletişim, 2005, C. VI.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 10.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
MİT, Yunanistan ve Almanya’daki kamplarda kalanları fişlemiş [Adem Yavuz Arslan]
Bu yazımda Erdoğan rejiminin yeni bir skandalını anlatacak, ‘gizli’ damgalı belgelerini göstereceğim. Olay başlı başına bir skandal ve uluslararası hukuki yansımaları mutlaka olacaktır.
Çünkü en basit haliyle birden fazla ülkenin egemenlik hakkının ihlali söz konusu.
Fakat başlamadan önce bir soruyu aklınızda tutmanızı istiyorum; 15 Temmuz darbe girişimi iddiasının 1 numaralı zanlısı Adil Öksüz nerededir ve ne yapıyordur?
Sizce MİT Adil Öksüz’ü arıyor mudur?
Akıncı Karakolu’ndan mahkemeye sevk edilen 100 sanıktan 99’u tutuklanırken Öksüz mucizevi bir şekilde serbest kalmış ve kameralara gülümseyerek çıkıp gitmişti.
Dediğim gibi, bu soru aklınızın bir köşesinde dursun.
Gelelim yeni skandala.
Malum olduğu üzere Türkiye’de artık anayasadan, hukuktan, bağımsız mahkemelerden bahsetmek mümkün değil.
Erdoğan’a her türlü hakareti ve tehdidi yapmasına rağmen adeta ‘dokunulmaz’ olan Doğu Perinçek’in ifadesiyle ‘yargı siyasetin köpeği’ haline gelmiş durumda.
Öyle ki, artık işkenceciler işkence yaptığını bile saklamıyor.
Saray’a biat edenlerin hesap vermediği bir düzen kurulduğu için bu pervasızlık artık sınırları da aşıyor.
Aslında bugüne kadar benzeri örnekleri çok gördük.
Kendi üst düzey yöneticilerini PKK’ya kaptırmasına rağmen yıllardır bu konuda üç maymunu oynayan MİT, dünyanın değişik yerlerinden gariban öğretmen ve iş adamlarını kaçırıyor.
Demokrasinin olmadığı, hukukun işlemediği ülkelerde kolaylıkla suç işleyen Erdoğan rejimi operasyonlarını Avrupa ülkelerine de taşıdı.
Nitekim geçtiğimiz hafta Alman devlet kanalı ZDF’de yayınlanan özel bir dosyada Erdoğan rejiminin Almanya’da yaptığı illegal operasyonlar masaya yatırıldı. Habere göre Almanya’da MİT’e çalışan 8000 kişi var ve bunların arasında Diyanet imamları ilk sırada yer alıyor.
Alman İstihbarat Teşkilatı son yıllarda artan bu tip faaliyetlere karşı 4 sayfalık bir broşür hazırlayarak Almanya’ya iltica eden Türkiyelileri uyarma ihtiyacı hissetti.
Broşürde MİT elemanlarının kendilerine ‘iltica etmiş muhalif’ süsü vererek bilgi topladığı uyarısı yapılarak şöyle deniliyor “Aranızda MİT ajanları var, size aşırı ilgi gösteren, para yardımı yapan, nasıl geldiğinizle ilgili ısrarcı sorular soranlardan uzak durun. Şüphe çeken kişileri bildirin, Türkçe de konuşuyoruz” dedi.
Erdoğan rejiminin sınır aşan suçları Almanya ile sınırlı değil.
Malezya’dan Norveç’e kadar onlarca ülkede illegal faaliyetler yürütüyorlar. Bu konuda İsveç merkezli Stockholm Özgürlük Merkezi ( https://stockholmcf.org/) nin kapsamlı raporları var.
MİT İLTİCA EDENLERİ DE FİŞLEMİŞ
Türk derin devletinin kadim bir geleneği olan fişleme AKP rejimiyle birlikte yaygınlaştı.
Hatta rejimin temel karakteristiği haline geldi.
Fişlemeler artık açıktan yapılıyor. Hatta bizzat Erdoğan televizyon ekranlarından ‘muhalifleri ispiyonlamaya’ çağırıyor.
Erdoğan rejimi fişleme suçunu artık Avrupa’daki mülteci kamplarına taşıdı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 81 ilin terör ve istihbarat müdürlüklerine gönderdiği ‘gizli’ damgalı yazıya göre Türkiye’den çıkmış Cemaat mensupları fişlenmiş.
Mesela 18 Nisan 2019 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık Dairesi tarafından yazılan talimatta Almanya’ya iltica etmiş kişilere dair bilgiler var.
TC Kimlik Numaraları ve hangi soruşturma kapsamında aranmakta olduğu belirtilen isimlerin Almanya’da barınma merkezinde oldukları belirtiliyor.
Yine bir başka Emniyet Genel Müdürlüğü yazısında yüzlerce kişiye ait bilgiler var.
2019 yılının Mart ayında emniyet müdürlüklerine yollanan ‘gizli’ ibareli yazıda Yunanistan ve Almanya’ya iltica eden Cemaat mensuplarına dair çok detaylı bilgiler var.
Terörle Mücadele Dairesi Başkanı Hasan Yiğit imzalı yazıda fişleme listelerinde yer alan 342 kişinin Bylock kullanıcısı olduğu belirtiliyor.
288 kişinin ise kamudan ihraç edildiği belirtilirken 121’inin MEB, 31’inin Emniyet, 23’ünün TSK, 15’inin Sağlık Bakanlığı, 13’ünün Adalet Bakanlığı, 13’ünün Hazine Bakanlığı, 6’sının Başbakanlık, 4’ünün İçişleri Bakanlığı, 4’ünün Dışişleri Bakanlığı, 3’ünün Diyanet İşleri Başkanlığı, 4’ünün Tarım Bakanlığı, 5’inin Çalışma Bakanlığı, 2’sinin Danıştay, 1’inin Yargıtay, 1’inin Sayıştay ve 2’sinin Jandarma Genel Komutanlığı’ndan ihraç edildiği belirtiliyor.
Listede yer alan diğer kişilerin ise muhtelif kamu kurumlarından ihraç edildiği belirtiliyor.
Fişleme çalışmalarının devamlı ve kapsamlı olduğu belli. Çünkü yüzlerce kişiye ait net bilgiler var.Dahası listelerde yer alan kişilerin Yunanistan’dan sonra hangi ülkelere gittiklerine dair bilgiler de mevcut.
Burada önemli olan şu; gazeteci ve akademisyenlerin nerede olduğunu, ne yaptığını bilmek kolay çünkü bu isimler zaten kamuoyunun önünde.
Ancak yargı ya da TSK mensubu kişilerin bilgilerinin fişleme notlarında yer alması bulundukları ülkelerde fişlendiklerini gösteriyor.
Mesela söz konusu fişleme notlarında X şahsının Ekim 2017’de Yunanistan’a geçtikten sonra yakalandığı, Almanya’dan gelen avukatının şahsı Almanya’ya götürdüğü bilgisi yer alıyor. Bir başka X şahsının ise 7 Aralık 2017’de Yunanistan’dan ayrıldığı Almanya’da ilticaya başvurduğu ve bu başvurunun kabul edildiği bilgisi yer alıyor.
568 KİŞİLİK YUNANİSTAN FİŞLEMESİ
Yine aynı ‘Gizli’ ibareli bilgi notunda Yunanistan’da bulunan barınma merkezlerinde kalan 568 kişiye ait kimlik bilgileri var.
Bu arada MİT’in Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği Bylock listesinde olduğu gibi burada da fişleme notlarının altına “ İstihbari nitelikte olan bu bilgiler hukuki delil olarak kullanılamaz” uyarısı düşülmüş.
Hasan Yiğit fişleme notlarına dair bilgi notuna ‘gizliliğe riayet edilmesi, bilmesi gerekenler prensibine göre paylaşılmasını’ hatırlatmasını eklemiş. Fişleme listesi 81 ilin emniyet terörle mücadele müdürlüklerine yollanmış.
20 Ağustos 2019 tarihli bir başka Emniyet Genel Müdürlüğü yazısında Yunanistan kamplarında kalan Cemaat mensuplarına dair bilgiler yer alıyor.
Erdoğan Kartal imzalı ‘Gizli’ belge de Meriç üzerinden Yunanistan’a geçen kişilerin kimlik bilgileri yer alıyor.
Diğer bilgi notlarında olduğu gibi bu yazıda da sığınma merkezlerinde kalan Cemaat mensupları hakkında soruşturma bilgisi, hakkında hangi ilde soruşturma olduğu ve şu anda nerede olduğu bilgisi yer alıyor.
6 Aralık 2019 tarihli bir diğer Emniyet Genel Müdürlüğü yazısında da benzeri fişleme bilgileri var. Hakan Yıldırımoğlu imzalı ‘Gizli’ ibareli yazıda bilgilerin MİT’ten temin edildiği ifade ediliyor.
Devamda ise Meriç üzerinden yurt dışına çıkan Cemaat mensuplarının TC kimlik numarası, hangi soruşturma kapsamında arandığı ve şu anda nerede olduğu bilgisi yer alıyor.
Hayli detaylı tutulan listelerde ihraç hakimler, askerler, akademisyenler, bürokratlar yer alıyor.
SUÇ İTİRAFI
Bahsettiğim tüm yazışmalarda elde edilen bilgilerin istihbari olduğu ve delil olarak kullanılamayacağı uyarısı var. Ayrıca bilgilerin MİT’ten temin edildiği de ifade ediliyor.
Yazışma tarihlerine ve dosya içeriklerine bakıldığında uzun süreli ve yaygın bir fişleme yapıldığı görülebiliyor. Çünkü her bir kaç ayda bir yeni liste hazırlanmış.
Peki bu ne anlama geliyor?
Herşeyden önce bu bir suç ikrarı. Çünkü uluslararası yasalara göre iltica eden kişilerin tüm bilgileri gizli tutulmak zorunda. Özellikle de geldikleri ülkelere bu kişilere ait bilgiler kesinlikle verilmez.
Türkiye bu fişleme çalışması ile başka ülkelerde istihbarat yaptığını deklare ediyor. Bu en basit tabirle Yunanistan ve Almanya’nın egemenlik hakkının ihlali demek. Ayrıca listelerde yer alan bilgiler açık kaynaklardan elde edilebilecek bilgiler değil.
Sığında merkezlerinde kalan kişilerden edindiğim bilgiler bu fişleme listelerinin Yunanistan ve Almanya’daki sığınma merkezlerinden edinildiğini gösteriyor.
Çünkü bu kamplarda kalanların anlattığına göre bazı MİT elemanları ya kaçak yollardan geçerek ya da ‘geçmiş gibi yaparak’ kamplara başvuruyor.
Kamplarda ise mülakat tarihi gibi sebeplerle kalanların isimleri duyuru levhalarına asılıyormuş.
Bir diğer yöntem ise ZDF haberinde yer aldığı gibi aralarında Diyanet imamlarının da bulunduğu iktidar uzantılı kurumların yaptığı çalışmalar.
İtirafçı ya da haber elemanları aracılığı ile elde edilen bilgiler var. Fakat sonuç olarak yapılan her şekilde suç ve ilgili ülkelerin egemenlik hakkının ihlali.
YENİ KAÇIRMA PLANLARI MI?
Fişleme listeleri akla kaçırma planları ya da suikastleri getiriyor.
Çünkü detaylı ve sürekli yapılan fişlemeler gösteriyor ki Türkiye’den ayrılmış olan muhaliflere dair güncel bilgiler Türk istihbaratının elinde mevcut.
Bu durum gerek Erdoğan gerekse de AKP yandaşı gazetecilerin sık sık “kaçırma ve suikast” iması yapmasıyla beraber değerlendirildiğinde rejim muhaliflerinin ne denli büyük bir risk altında oldukları görülüyor.
Başka ülkelerde istihbarat yapan, yandaşları aracılığı ile suikastler ve saldırılar yapan ülkeler için uluslararası hukukta ‘haydut devlet-Rague State’ deniyor.
Literatürde bu ülkeler için ‘Küresel barışı tehdit eden, ne yapacakları önceden tahmin edilemeyen, terörizmi destekleyen hatta bunu siyasetlerinde bir araç kullanan’ tanımlaması yapılıyor. Rusya ve İsrail ise haydut devlet yöntemlerini en çok uygulayan ülkelerden.
Özellikle Rusya’nın İngiltere’de bir rejim muhalifine suikast düzenlemesinden sonra yaptırımlara muhatap olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Eskiden ‘Haydut Devlet’ denilince akla İran, Kuzey Kore, Sudan gibi ülkeler gelirdi ancak Erdoğan sayesinde artık Türkiye’de bu listeye eklendi.
Bir başka ifadeyle Türkiye son dönem icraatlarıyla haydut devletleri örnek alıyor.
Özetle ülke içinde hukuku iğfal eden Erdoğan rejimi yurt dışında da uluslararası hukuku ihlal ediyor.
Bu yazıda anlattığım gibi, Yunanistan ve Almanya’da yaptığı fişlemeler açık bir suç ikrarı. Çünkü söz konusu istihbari faaliyetler ilgili ülkelerin egemenlik hakkının ihlali.
Gelelim girişte sorduğum soruya.
Bu belgelerde de gördüğünüz gibi sıradan bir Cemaat mensubu öğretmenin ne zaman Yunanistan’a geçtiğini, orada hangi kampta kaldığını ve sonra hangi ülkeye iltica ettiğini bilen, takip eden bir MİT var.
Üstelik bu faaliyet sürekli ve yaygın olarak devam ediyor.
Peki bu kadar iyi haber alan bir istihbarat teşkilatı 15 Temmuz darbe girişimi iddiasının bir numaralı ismine dair nasıl olurda hiç bir bilgiye sahip olmaz.
Bildiğimiz kadarıyla Adil Öksüz olağanüstü yetenekleri olan bir ‘Rambo’ değil.
Beraberinde adliyeye sevk edildiği 100 kişiden 99’u tutuklanırken bir tek o serbest kalıyor. İtiraza rağmen ikinci mahkeme serbest bırakıyor, elini kolunu sallayarak adliyeden çıkıyor.
Cemaat kurumunun önünden geçenin tutuklandığı günlerde serbestçe geziyor, hatta karakolu arayıp ‘unuttuğu saatini’ istiyor ve günler sonra ortadan kayboluyor.
O gün bugündür Adil Öksüz’den haber yok.
Yazışmalarda gördüğünüz gibi MİT’in bir istihbarat zaafı yok.
Yani kim hangi sığınma merkezinde, kim nereye iltica etti hepsini biliyor. Bir tek Adil Öksüz’e dair bilgisinin olmamasını sizin takdirlerinize bırakıyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
[Adem Yavuz Arslan] 10.6.2020 [TR724]
Çünkü en basit haliyle birden fazla ülkenin egemenlik hakkının ihlali söz konusu.
Fakat başlamadan önce bir soruyu aklınızda tutmanızı istiyorum; 15 Temmuz darbe girişimi iddiasının 1 numaralı zanlısı Adil Öksüz nerededir ve ne yapıyordur?
Sizce MİT Adil Öksüz’ü arıyor mudur?
Akıncı Karakolu’ndan mahkemeye sevk edilen 100 sanıktan 99’u tutuklanırken Öksüz mucizevi bir şekilde serbest kalmış ve kameralara gülümseyerek çıkıp gitmişti.
Dediğim gibi, bu soru aklınızın bir köşesinde dursun.
Gelelim yeni skandala.
Malum olduğu üzere Türkiye’de artık anayasadan, hukuktan, bağımsız mahkemelerden bahsetmek mümkün değil.
Erdoğan’a her türlü hakareti ve tehdidi yapmasına rağmen adeta ‘dokunulmaz’ olan Doğu Perinçek’in ifadesiyle ‘yargı siyasetin köpeği’ haline gelmiş durumda.
Öyle ki, artık işkenceciler işkence yaptığını bile saklamıyor.
Saray’a biat edenlerin hesap vermediği bir düzen kurulduğu için bu pervasızlık artık sınırları da aşıyor.
Aslında bugüne kadar benzeri örnekleri çok gördük.
Kendi üst düzey yöneticilerini PKK’ya kaptırmasına rağmen yıllardır bu konuda üç maymunu oynayan MİT, dünyanın değişik yerlerinden gariban öğretmen ve iş adamlarını kaçırıyor.
Demokrasinin olmadığı, hukukun işlemediği ülkelerde kolaylıkla suç işleyen Erdoğan rejimi operasyonlarını Avrupa ülkelerine de taşıdı.
Nitekim geçtiğimiz hafta Alman devlet kanalı ZDF’de yayınlanan özel bir dosyada Erdoğan rejiminin Almanya’da yaptığı illegal operasyonlar masaya yatırıldı. Habere göre Almanya’da MİT’e çalışan 8000 kişi var ve bunların arasında Diyanet imamları ilk sırada yer alıyor.
Alman İstihbarat Teşkilatı son yıllarda artan bu tip faaliyetlere karşı 4 sayfalık bir broşür hazırlayarak Almanya’ya iltica eden Türkiyelileri uyarma ihtiyacı hissetti.
Broşürde MİT elemanlarının kendilerine ‘iltica etmiş muhalif’ süsü vererek bilgi topladığı uyarısı yapılarak şöyle deniliyor “Aranızda MİT ajanları var, size aşırı ilgi gösteren, para yardımı yapan, nasıl geldiğinizle ilgili ısrarcı sorular soranlardan uzak durun. Şüphe çeken kişileri bildirin, Türkçe de konuşuyoruz” dedi.
Erdoğan rejiminin sınır aşan suçları Almanya ile sınırlı değil.
Malezya’dan Norveç’e kadar onlarca ülkede illegal faaliyetler yürütüyorlar. Bu konuda İsveç merkezli Stockholm Özgürlük Merkezi ( https://stockholmcf.org/) nin kapsamlı raporları var.
MİT İLTİCA EDENLERİ DE FİŞLEMİŞ
Türk derin devletinin kadim bir geleneği olan fişleme AKP rejimiyle birlikte yaygınlaştı.
Hatta rejimin temel karakteristiği haline geldi.
Fişlemeler artık açıktan yapılıyor. Hatta bizzat Erdoğan televizyon ekranlarından ‘muhalifleri ispiyonlamaya’ çağırıyor.
Erdoğan rejimi fişleme suçunu artık Avrupa’daki mülteci kamplarına taşıdı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 81 ilin terör ve istihbarat müdürlüklerine gönderdiği ‘gizli’ damgalı yazıya göre Türkiye’den çıkmış Cemaat mensupları fişlenmiş.
Mesela 18 Nisan 2019 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık Dairesi tarafından yazılan talimatta Almanya’ya iltica etmiş kişilere dair bilgiler var.
TC Kimlik Numaraları ve hangi soruşturma kapsamında aranmakta olduğu belirtilen isimlerin Almanya’da barınma merkezinde oldukları belirtiliyor.
Yine bir başka Emniyet Genel Müdürlüğü yazısında yüzlerce kişiye ait bilgiler var.
2019 yılının Mart ayında emniyet müdürlüklerine yollanan ‘gizli’ ibareli yazıda Yunanistan ve Almanya’ya iltica eden Cemaat mensuplarına dair çok detaylı bilgiler var.
Terörle Mücadele Dairesi Başkanı Hasan Yiğit imzalı yazıda fişleme listelerinde yer alan 342 kişinin Bylock kullanıcısı olduğu belirtiliyor.
288 kişinin ise kamudan ihraç edildiği belirtilirken 121’inin MEB, 31’inin Emniyet, 23’ünün TSK, 15’inin Sağlık Bakanlığı, 13’ünün Adalet Bakanlığı, 13’ünün Hazine Bakanlığı, 6’sının Başbakanlık, 4’ünün İçişleri Bakanlığı, 4’ünün Dışişleri Bakanlığı, 3’ünün Diyanet İşleri Başkanlığı, 4’ünün Tarım Bakanlığı, 5’inin Çalışma Bakanlığı, 2’sinin Danıştay, 1’inin Yargıtay, 1’inin Sayıştay ve 2’sinin Jandarma Genel Komutanlığı’ndan ihraç edildiği belirtiliyor.
Listede yer alan diğer kişilerin ise muhtelif kamu kurumlarından ihraç edildiği belirtiliyor.
Fişleme çalışmalarının devamlı ve kapsamlı olduğu belli. Çünkü yüzlerce kişiye ait net bilgiler var.Dahası listelerde yer alan kişilerin Yunanistan’dan sonra hangi ülkelere gittiklerine dair bilgiler de mevcut.
Burada önemli olan şu; gazeteci ve akademisyenlerin nerede olduğunu, ne yaptığını bilmek kolay çünkü bu isimler zaten kamuoyunun önünde.
Ancak yargı ya da TSK mensubu kişilerin bilgilerinin fişleme notlarında yer alması bulundukları ülkelerde fişlendiklerini gösteriyor.
Mesela söz konusu fişleme notlarında X şahsının Ekim 2017’de Yunanistan’a geçtikten sonra yakalandığı, Almanya’dan gelen avukatının şahsı Almanya’ya götürdüğü bilgisi yer alıyor. Bir başka X şahsının ise 7 Aralık 2017’de Yunanistan’dan ayrıldığı Almanya’da ilticaya başvurduğu ve bu başvurunun kabul edildiği bilgisi yer alıyor.
568 KİŞİLİK YUNANİSTAN FİŞLEMESİ
Yine aynı ‘Gizli’ ibareli bilgi notunda Yunanistan’da bulunan barınma merkezlerinde kalan 568 kişiye ait kimlik bilgileri var.
Bu arada MİT’in Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği Bylock listesinde olduğu gibi burada da fişleme notlarının altına “ İstihbari nitelikte olan bu bilgiler hukuki delil olarak kullanılamaz” uyarısı düşülmüş.
Hasan Yiğit fişleme notlarına dair bilgi notuna ‘gizliliğe riayet edilmesi, bilmesi gerekenler prensibine göre paylaşılmasını’ hatırlatmasını eklemiş. Fişleme listesi 81 ilin emniyet terörle mücadele müdürlüklerine yollanmış.
20 Ağustos 2019 tarihli bir başka Emniyet Genel Müdürlüğü yazısında Yunanistan kamplarında kalan Cemaat mensuplarına dair bilgiler yer alıyor.
Erdoğan Kartal imzalı ‘Gizli’ belge de Meriç üzerinden Yunanistan’a geçen kişilerin kimlik bilgileri yer alıyor.
Diğer bilgi notlarında olduğu gibi bu yazıda da sığınma merkezlerinde kalan Cemaat mensupları hakkında soruşturma bilgisi, hakkında hangi ilde soruşturma olduğu ve şu anda nerede olduğu bilgisi yer alıyor.
6 Aralık 2019 tarihli bir diğer Emniyet Genel Müdürlüğü yazısında da benzeri fişleme bilgileri var. Hakan Yıldırımoğlu imzalı ‘Gizli’ ibareli yazıda bilgilerin MİT’ten temin edildiği ifade ediliyor.
Devamda ise Meriç üzerinden yurt dışına çıkan Cemaat mensuplarının TC kimlik numarası, hangi soruşturma kapsamında arandığı ve şu anda nerede olduğu bilgisi yer alıyor.
Hayli detaylı tutulan listelerde ihraç hakimler, askerler, akademisyenler, bürokratlar yer alıyor.
SUÇ İTİRAFI
Bahsettiğim tüm yazışmalarda elde edilen bilgilerin istihbari olduğu ve delil olarak kullanılamayacağı uyarısı var. Ayrıca bilgilerin MİT’ten temin edildiği de ifade ediliyor.
Yazışma tarihlerine ve dosya içeriklerine bakıldığında uzun süreli ve yaygın bir fişleme yapıldığı görülebiliyor. Çünkü her bir kaç ayda bir yeni liste hazırlanmış.
Peki bu ne anlama geliyor?
Herşeyden önce bu bir suç ikrarı. Çünkü uluslararası yasalara göre iltica eden kişilerin tüm bilgileri gizli tutulmak zorunda. Özellikle de geldikleri ülkelere bu kişilere ait bilgiler kesinlikle verilmez.
Türkiye bu fişleme çalışması ile başka ülkelerde istihbarat yaptığını deklare ediyor. Bu en basit tabirle Yunanistan ve Almanya’nın egemenlik hakkının ihlali demek. Ayrıca listelerde yer alan bilgiler açık kaynaklardan elde edilebilecek bilgiler değil.
Sığında merkezlerinde kalan kişilerden edindiğim bilgiler bu fişleme listelerinin Yunanistan ve Almanya’daki sığınma merkezlerinden edinildiğini gösteriyor.
Çünkü bu kamplarda kalanların anlattığına göre bazı MİT elemanları ya kaçak yollardan geçerek ya da ‘geçmiş gibi yaparak’ kamplara başvuruyor.
Kamplarda ise mülakat tarihi gibi sebeplerle kalanların isimleri duyuru levhalarına asılıyormuş.
Bir diğer yöntem ise ZDF haberinde yer aldığı gibi aralarında Diyanet imamlarının da bulunduğu iktidar uzantılı kurumların yaptığı çalışmalar.
İtirafçı ya da haber elemanları aracılığı ile elde edilen bilgiler var. Fakat sonuç olarak yapılan her şekilde suç ve ilgili ülkelerin egemenlik hakkının ihlali.
YENİ KAÇIRMA PLANLARI MI?
Fişleme listeleri akla kaçırma planları ya da suikastleri getiriyor.
Çünkü detaylı ve sürekli yapılan fişlemeler gösteriyor ki Türkiye’den ayrılmış olan muhaliflere dair güncel bilgiler Türk istihbaratının elinde mevcut.
Bu durum gerek Erdoğan gerekse de AKP yandaşı gazetecilerin sık sık “kaçırma ve suikast” iması yapmasıyla beraber değerlendirildiğinde rejim muhaliflerinin ne denli büyük bir risk altında oldukları görülüyor.
Başka ülkelerde istihbarat yapan, yandaşları aracılığı ile suikastler ve saldırılar yapan ülkeler için uluslararası hukukta ‘haydut devlet-Rague State’ deniyor.
Literatürde bu ülkeler için ‘Küresel barışı tehdit eden, ne yapacakları önceden tahmin edilemeyen, terörizmi destekleyen hatta bunu siyasetlerinde bir araç kullanan’ tanımlaması yapılıyor. Rusya ve İsrail ise haydut devlet yöntemlerini en çok uygulayan ülkelerden.
Özellikle Rusya’nın İngiltere’de bir rejim muhalifine suikast düzenlemesinden sonra yaptırımlara muhatap olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Eskiden ‘Haydut Devlet’ denilince akla İran, Kuzey Kore, Sudan gibi ülkeler gelirdi ancak Erdoğan sayesinde artık Türkiye’de bu listeye eklendi.
Bir başka ifadeyle Türkiye son dönem icraatlarıyla haydut devletleri örnek alıyor.
Özetle ülke içinde hukuku iğfal eden Erdoğan rejimi yurt dışında da uluslararası hukuku ihlal ediyor.
Bu yazıda anlattığım gibi, Yunanistan ve Almanya’da yaptığı fişlemeler açık bir suç ikrarı. Çünkü söz konusu istihbari faaliyetler ilgili ülkelerin egemenlik hakkının ihlali.
Gelelim girişte sorduğum soruya.
Bu belgelerde de gördüğünüz gibi sıradan bir Cemaat mensubu öğretmenin ne zaman Yunanistan’a geçtiğini, orada hangi kampta kaldığını ve sonra hangi ülkeye iltica ettiğini bilen, takip eden bir MİT var.
Üstelik bu faaliyet sürekli ve yaygın olarak devam ediyor.
Peki bu kadar iyi haber alan bir istihbarat teşkilatı 15 Temmuz darbe girişimi iddiasının bir numaralı ismine dair nasıl olurda hiç bir bilgiye sahip olmaz.
Bildiğimiz kadarıyla Adil Öksüz olağanüstü yetenekleri olan bir ‘Rambo’ değil.
Beraberinde adliyeye sevk edildiği 100 kişiden 99’u tutuklanırken bir tek o serbest kalıyor. İtiraza rağmen ikinci mahkeme serbest bırakıyor, elini kolunu sallayarak adliyeden çıkıyor.
Cemaat kurumunun önünden geçenin tutuklandığı günlerde serbestçe geziyor, hatta karakolu arayıp ‘unuttuğu saatini’ istiyor ve günler sonra ortadan kayboluyor.
O gün bugündür Adil Öksüz’den haber yok.
Yazışmalarda gördüğünüz gibi MİT’in bir istihbarat zaafı yok.
Yani kim hangi sığınma merkezinde, kim nereye iltica etti hepsini biliyor. Bir tek Adil Öksüz’e dair bilgisinin olmamasını sizin takdirlerinize bırakıyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
[Adem Yavuz Arslan] 10.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)