İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul’da 557 bin ikamet izinli, 555 bin geçici koruma kapsamında Suriyeli olmak üzere 1 milyon 112 bin göçmen yaşadığını söyledi. İstanbul’da kaçak olarak kaç kişi bulunduğu ise bilinmiyor.
BOLD – İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, 50 binden fazlası İstanbul’dan olmak üzere 371 bin Suriyelinin gönüllü olarak ülkesine döndüğünü söyledi.
1.12 MİLYON GÖÇMEN VAR
Zeytinburnu Belediyesi’nin 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü nedeniyle düzenlenen ‘Kültürlerin Buluşma Noktası Türkiye’ programında konuşan Yerlikaya, “İstanbul’da 557 bin ikamet izinli, 555 bin geçici koruma kapsamında Suriyeli olmak üzere 1 milyon 112 bin göçmen yaşıyor. Suriye’de kalıcı istikrar ve normalleşmenin tesisi için geri dönüşleri, terörle mücadele kadar önemli görüyoruz” dedi.
ÖTEKİLEŞMEYİ, AYRIMCILIĞI BİLMEYİZ
Anadolu’nun ve İstanbul’un iyi ve merhametli insanların yurdu olduğunu belirten Yerlikaya, “Bu topraklara Hazreti Mevlana nefes verdi. Yunus Emre 72 milleti bir bilin dedi. Biz ırkçılık bilmeyiz. Ötekileştirme bilmeyiz, ayrımcılık bilmeyiz” dedi. Yerlikaya Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada 258 milyon göçmen olduğunu söyledi.
[BoldMedya] 18.12.2019
“Siyah Transporter’a bindirildim mücadeleyle özgürüm” [Cevheri Güven]
Bosna’da, Türkiye’ye deport edilmek üzere gözaltına alınan eğitimci Fatih Keskin, yaşadığı 15 günü ve neden Bosna’yı terk etmediğini BOLD’a anlattı.
BOLD ÖZEL – Bosna’da sınır dışı edilmek için gözaltına alınan eğitimci Fatih Keskin, 15 günlük gözaltı sürecinin ardından mahkeme kararıyla serbest kaldı. Keskin, gözaltındayken yaşadıklarını, kendisi için verilen mücadelenin anlamını, neden Bosna’yı bugüne kadar terk etmediğini anlattı.
Keskin, 2 Aralık’ta Bihac Yabancılar Şubesi’nden aldığı çağrı üzerine ertesi sabah gittiğini ve ardından bir anda kendisini Siyah Transporter’ın içinde bulduğunu söylüyor.
“Yabancılar Şubesinden çağrılmak rutin bir durum. Bazen belge eksik oluyor. ‘Gidip çözüp gelirim’ diye 3 Aralık sabah 10:00’da gittim. Bir müfettiş beni bekliyordu ve Bosna kanunlarını ihlal ettiğimden dolayı Bosna’daki sürekli oturumumun iptal edildiğini söyledi.
Israrla hangi kanunları çiğnediğimi ne suç işlediğimi sordum ama müfettiş kendisinin de bilmediğini söyledi. Bosna’da en büyük cezam trafik cezasıydı. Bir rapor yazdı ve imzalatmak istedi ama ben imzalamadım.
1,5 saat sonra ofise iki polis girdi. Sonradan öğreniyorum, polisler sabah 05.00’te Sarajevo’dan beni almak için yola çıkmışlar zaten. Polislerden de açıklama istedim ama ‘Ya kolaylıkla gelirsin ya da zorla’ dediler sonra da bir Siyah Transporter’a atılarak götürüldüm. Sarajevo’ya kadar çok hızlı gittik. 150 km’den daha hızlı sürüyorlardı. Sonra Göçmen Deport Merkezi’ne yerleştirildim. Şartların çok kötü olduğu bir yerdi. Yemek problem, kaloriferler yanmıyor. 15 günü orada geçirdim. Gözaltı sürecinde kötü muameleye maruz kalmadım. Avukatlarımla da görüşmeme izin verildi.”
“İLK PLANLARI BENİ TÜRKİYE’YE GÖNDERMEKTİ”
İlk planları Türkiye’ye göndermekti beni. Kamuoyu baskısı oluşmasaydı beni kesin Türkiye’ye gönderirlerdi. Kamuoyu ve medya baskısı başladıktan sonra, üçüncü bir ülkeye göndermeye çalıştılar. Orada bulunan kurumun yetkilisi hemen her gün gelip, ‘Seni üçüncü bir ülkeye gönderelim. Avukatın bilet alsın hemen yarın çık. Shengen vizen var, o ülkelerden birine ya da Türk pasaportuna vize istemeyen ülkelerden birisine gidebilirsin’ teklifini yaptı sürekli. Mahkemeye kadar her gün bir şekilde beni Bosna’dan çıkartmaya çalıştılar. Çünkü ciddi bir baskı oluştu.
“BİR TERÖRİST GİBİ ÇIKIP GİTMEM”
Başta üçüncü ülke teklifi sıcak geldi ama beri tarafta veliler, öğrenciler canla başla mücadele ediyorlardı benim için ve ben bu ülkeden bir terörist gibi çıkıp, bir sabah kimsenin haberi olmadan çıkıp gitmek istemiyorum, dedim. Avukatım da başta üçüncü bir ülkeye gitme teklifine sıcak bakıyordu ama benim için dışarıda öğrencilerim mücadele ediyorlardı, sessiz yürüyüşler yapıyorlardı. Okulumuzda zaten pasaport süresi biten öğretmenler başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlardı. Türkiyeli öğretmen sadece ben kalmıştım ve okulumu bırakıp gitmek istemiyordum. 20 yıllık emek var orada.
“BOSNA’DA YARGI BAĞIMSIZLIĞI VAR”
Üçüncü ülke teklifine ikna ederek beni bir şekilde mahkemeye çıkartmamaya çalışıyorlardı. Ben Bosna’da yargı bağımsızlığı olduğunu biliyordum. Ve hiçbir suç işlemediğime de eminim. Mahkeme AB normlarına aykırı bir karar veremezdi. Mahkeme olmadan göndermeye çalışıyorlardı.
Türkiye’den gelen baskı nedeniyle bunları yaşadım. Ancak mahkemeye çıkınca, savunmamı yaptım. Hayat boyu hiçbir suç işlemediğimi anlattım. Mahkeme de benim ülkeden deport yapılma talebimi reddetti. Bosna Mahkemelerinde yargı bağımsızlığıyla karşılaştım. Geçmişte de bazı örnekler olmuştu onlarda da adil kararlarla karşılaşmıştık yargıda.
Şimdi yabancılar şubesi oturumumla ilgili karar alacak sanırım. Ben şu an işime devam ediyorum.
“MÜCADELENİN SONUÇ VERDİĞİNİ GÖRDÜK”
Gözaltındayken, benim için dışarıda yapılan mücadele çok değerliydi. Özellikle öğrencilerimiz ve velilerimizin mücadelesi önemliydi. Medya ve sosyal medyada yükselen tepki de olumlu etki oluşturdu. Yerel medya olayı objektif olduğu gibi verdi. Bazı Batı ülkelerinden de bunun hukuksuz olduğu yönünde tepkiler geldi. İlk etapta iade edilmememde bu mücadelenin etkili olduğunu düşünüyorum.”
“20 YILLIK EMEĞİMİZ VAR”
Fatih Keskin, Bosna’da kendi isteğiyle kaldığını, kendisine ve arkadaşlarına hiç kimseden kalması yönünde telkin gelmediğini söylüyor:
“Biz gönüllü olarak burada kalıyoruz. Kimse burada kal diye bizi zorlamıyor. Pasaportu biten bir şekilde çıkması lazım. Burada iltica durumu sıkıntılı. Şimdiye kadar pasaport süresi bitmeden giden olmadı. Bitince mecburen gitmek zorunda kalıyorlar. Son 2 yılda çok sayıda arkadaşımız pasaportları yenilenmediği için ayrılmak zorunda kaldı. Burada 20 yıllık bir emek var. Geçen yıl 7-8 Türkiyeli arkadaş vardı. Bu yıl ben tek kaldım. Hiç kimsenin olmaması okul için sıkıntı oluşturacaktı. Gönüllü olarak kalıyoruz biz.
Bosnayı çok seviyorum. 2005’ten beri Bosna’dayım. 2010’da evlendim, iki çocuğum var ve Boşnak gibiler. Bosna bizim parçamız. Benim de eşimin de Avrupa ülkelerinden vizemiz var ama gitmedik.”
GÖRDÜK Kİ MÜCADELE SONUÇ VERİYOR
Keskin, kendisi için verilen mücadelenin örnek olması gerektiğini söylüyor:
“Dünyanın her yerindeki arkadaşlar ciddi biçimde bana sahip çıktılar. Sosyal medyadan, medyadan, ya da diğer platformlardan sahip çıkılınca gördük ki sonuç alınıyor. Benim yaşadığım bunu gösterdi. Benzer durumda olan başka yerlerde arkadaşlar var, Karadağ gibi. Onların da bir an önce serbest kamaları için tüm arkadaşlarımızı onlara da sahip çıkmaya davet ediyorum.
Şu an denetimli serbestlik gibi bir şekilde serbestim. Üç gün gidip burada olduğumu göstermem gerekiyor. Avukatlarım buna da itiraz etti. İşime devam ediyorum, mahkemenin vereceği nihai kararı bekliyoruz.”
FATİH KESKİN KİMDİR
Fatih Keskin, Türkiye’de sınıf öğretmenliğinden mezun olduktan sonra Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri çerçevesinde yurt dışına gitmeye karar verdi. 2005 yılında Bosna’ya giden Keskin, üç yıl belletmenlik görevinde bulundu ve İngilizcesini geliştirdi. Üç yıl Tuzla’da ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra son altı yıldır da okul müdürlüğü görevinde bulunuyor. Keskin’in eşi Zehra Keskin ise Türkçe öğretmeni ve 2007 yılından beri Bosna’da bulunuyor.
BOLD ÖZEL – Bosna’da sınır dışı edilmek için gözaltına alınan eğitimci Fatih Keskin, 15 günlük gözaltı sürecinin ardından mahkeme kararıyla serbest kaldı. Keskin, gözaltındayken yaşadıklarını, kendisi için verilen mücadelenin anlamını, neden Bosna’yı bugüne kadar terk etmediğini anlattı.
Keskin, 2 Aralık’ta Bihac Yabancılar Şubesi’nden aldığı çağrı üzerine ertesi sabah gittiğini ve ardından bir anda kendisini Siyah Transporter’ın içinde bulduğunu söylüyor.
“Yabancılar Şubesinden çağrılmak rutin bir durum. Bazen belge eksik oluyor. ‘Gidip çözüp gelirim’ diye 3 Aralık sabah 10:00’da gittim. Bir müfettiş beni bekliyordu ve Bosna kanunlarını ihlal ettiğimden dolayı Bosna’daki sürekli oturumumun iptal edildiğini söyledi.
Israrla hangi kanunları çiğnediğimi ne suç işlediğimi sordum ama müfettiş kendisinin de bilmediğini söyledi. Bosna’da en büyük cezam trafik cezasıydı. Bir rapor yazdı ve imzalatmak istedi ama ben imzalamadım.
1,5 saat sonra ofise iki polis girdi. Sonradan öğreniyorum, polisler sabah 05.00’te Sarajevo’dan beni almak için yola çıkmışlar zaten. Polislerden de açıklama istedim ama ‘Ya kolaylıkla gelirsin ya da zorla’ dediler sonra da bir Siyah Transporter’a atılarak götürüldüm. Sarajevo’ya kadar çok hızlı gittik. 150 km’den daha hızlı sürüyorlardı. Sonra Göçmen Deport Merkezi’ne yerleştirildim. Şartların çok kötü olduğu bir yerdi. Yemek problem, kaloriferler yanmıyor. 15 günü orada geçirdim. Gözaltı sürecinde kötü muameleye maruz kalmadım. Avukatlarımla da görüşmeme izin verildi.”
“İLK PLANLARI BENİ TÜRKİYE’YE GÖNDERMEKTİ”
İlk planları Türkiye’ye göndermekti beni. Kamuoyu baskısı oluşmasaydı beni kesin Türkiye’ye gönderirlerdi. Kamuoyu ve medya baskısı başladıktan sonra, üçüncü bir ülkeye göndermeye çalıştılar. Orada bulunan kurumun yetkilisi hemen her gün gelip, ‘Seni üçüncü bir ülkeye gönderelim. Avukatın bilet alsın hemen yarın çık. Shengen vizen var, o ülkelerden birine ya da Türk pasaportuna vize istemeyen ülkelerden birisine gidebilirsin’ teklifini yaptı sürekli. Mahkemeye kadar her gün bir şekilde beni Bosna’dan çıkartmaya çalıştılar. Çünkü ciddi bir baskı oluştu.
“BİR TERÖRİST GİBİ ÇIKIP GİTMEM”
Başta üçüncü ülke teklifi sıcak geldi ama beri tarafta veliler, öğrenciler canla başla mücadele ediyorlardı benim için ve ben bu ülkeden bir terörist gibi çıkıp, bir sabah kimsenin haberi olmadan çıkıp gitmek istemiyorum, dedim. Avukatım da başta üçüncü bir ülkeye gitme teklifine sıcak bakıyordu ama benim için dışarıda öğrencilerim mücadele ediyorlardı, sessiz yürüyüşler yapıyorlardı. Okulumuzda zaten pasaport süresi biten öğretmenler başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlardı. Türkiyeli öğretmen sadece ben kalmıştım ve okulumu bırakıp gitmek istemiyordum. 20 yıllık emek var orada.
“BOSNA’DA YARGI BAĞIMSIZLIĞI VAR”
Üçüncü ülke teklifine ikna ederek beni bir şekilde mahkemeye çıkartmamaya çalışıyorlardı. Ben Bosna’da yargı bağımsızlığı olduğunu biliyordum. Ve hiçbir suç işlemediğime de eminim. Mahkeme AB normlarına aykırı bir karar veremezdi. Mahkeme olmadan göndermeye çalışıyorlardı.
Türkiye’den gelen baskı nedeniyle bunları yaşadım. Ancak mahkemeye çıkınca, savunmamı yaptım. Hayat boyu hiçbir suç işlemediğimi anlattım. Mahkeme de benim ülkeden deport yapılma talebimi reddetti. Bosna Mahkemelerinde yargı bağımsızlığıyla karşılaştım. Geçmişte de bazı örnekler olmuştu onlarda da adil kararlarla karşılaşmıştık yargıda.
Şimdi yabancılar şubesi oturumumla ilgili karar alacak sanırım. Ben şu an işime devam ediyorum.
“MÜCADELENİN SONUÇ VERDİĞİNİ GÖRDÜK”
Gözaltındayken, benim için dışarıda yapılan mücadele çok değerliydi. Özellikle öğrencilerimiz ve velilerimizin mücadelesi önemliydi. Medya ve sosyal medyada yükselen tepki de olumlu etki oluşturdu. Yerel medya olayı objektif olduğu gibi verdi. Bazı Batı ülkelerinden de bunun hukuksuz olduğu yönünde tepkiler geldi. İlk etapta iade edilmememde bu mücadelenin etkili olduğunu düşünüyorum.”
“20 YILLIK EMEĞİMİZ VAR”
Fatih Keskin, Bosna’da kendi isteğiyle kaldığını, kendisine ve arkadaşlarına hiç kimseden kalması yönünde telkin gelmediğini söylüyor:
“Biz gönüllü olarak burada kalıyoruz. Kimse burada kal diye bizi zorlamıyor. Pasaportu biten bir şekilde çıkması lazım. Burada iltica durumu sıkıntılı. Şimdiye kadar pasaport süresi bitmeden giden olmadı. Bitince mecburen gitmek zorunda kalıyorlar. Son 2 yılda çok sayıda arkadaşımız pasaportları yenilenmediği için ayrılmak zorunda kaldı. Burada 20 yıllık bir emek var. Geçen yıl 7-8 Türkiyeli arkadaş vardı. Bu yıl ben tek kaldım. Hiç kimsenin olmaması okul için sıkıntı oluşturacaktı. Gönüllü olarak kalıyoruz biz.
Bosnayı çok seviyorum. 2005’ten beri Bosna’dayım. 2010’da evlendim, iki çocuğum var ve Boşnak gibiler. Bosna bizim parçamız. Benim de eşimin de Avrupa ülkelerinden vizemiz var ama gitmedik.”
GÖRDÜK Kİ MÜCADELE SONUÇ VERİYOR
Keskin, kendisi için verilen mücadelenin örnek olması gerektiğini söylüyor:
“Dünyanın her yerindeki arkadaşlar ciddi biçimde bana sahip çıktılar. Sosyal medyadan, medyadan, ya da diğer platformlardan sahip çıkılınca gördük ki sonuç alınıyor. Benim yaşadığım bunu gösterdi. Benzer durumda olan başka yerlerde arkadaşlar var, Karadağ gibi. Onların da bir an önce serbest kamaları için tüm arkadaşlarımızı onlara da sahip çıkmaya davet ediyorum.
Şu an denetimli serbestlik gibi bir şekilde serbestim. Üç gün gidip burada olduğumu göstermem gerekiyor. Avukatlarım buna da itiraz etti. İşime devam ediyorum, mahkemenin vereceği nihai kararı bekliyoruz.”
FATİH KESKİN KİMDİR
Fatih Keskin, Türkiye’de sınıf öğretmenliğinden mezun olduktan sonra Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri çerçevesinde yurt dışına gitmeye karar verdi. 2005 yılında Bosna’ya giden Keskin, üç yıl belletmenlik görevinde bulundu ve İngilizcesini geliştirdi. Üç yıl Tuzla’da ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra son altı yıldır da okul müdürlüğü görevinde bulunuyor. Keskin’in eşi Zehra Keskin ise Türkçe öğretmeni ve 2007 yılından beri Bosna’da bulunuyor.
[Cevheri Güven] 18.12.2019 [BoldMedya]Öğrencisinden aşçısına... Kalpten sevgi budur. Fatih Keskin, bu sabah yeniden işbaşı yaptığı Richmond Bihaç Koleji’nde böyle karşılandı. 15 gün tutuklu kalan Keskin’in sınır dışı edilmesine Saraybosna Mahkemesi ‘dur’ demişti. pic.twitter.com/YmvDMt6N7z— Necdet Çelik (@necdet_celik) December 18, 2019
İngiliz Daily Telegraph: Türkiye, Hamas’ın İstanbul’dan İsrail’e saldırı planlamasına izin veriyor
İngiliz Daily Telegraph gazetesi manşetten verdiği özel haberinde ve köşe yazısında, Türkiye’nin, İsrail’e yönelik saldırılar planlayan üst düzey Hamas militanlarının topraklarında üslenmesine izin verdiğini iddia etti.
BOLD – Raf Sanchez imzalı haberde, Türk istihbarat görevlilerinin İstanbul’daki Hamas militanlarıyla yakın temasta oldukları ileri sürülüyor.
Haberde, “İsrail polisinin, zanlılara yaptığı sorgulamaların zabıtları, üst düzey Hamas militanlarının, Türkiye’nin en büyük kentini, Kudüs’e ve işgal altındaki Batı Şeria’ya yönelik operasyonlarını yönetmek için kullandığını gösteriyor” deniliyor.
ERDOĞAN’IN HENİYYE İLE GÖRÜŞMESİ
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz cumartesi günü Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’yi, İstanbul Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde kabul etmişti. Haberde bu ayrıntıya da dikkat çekiliyor.
KUDÜS BELEDİYE BAŞKANINA SUİKAST
Haberde, Kudüs Belediye Başkanı’na yönelik başarısız bir suikast girişiminin de İstanbul’dan planlandığı savunuluyor. Telegraph, bu başarısız suikast planının, Hamas tarafından yakın geçmişte İstanbul’dan planlanan çok sayıda saldırıdan biri olduğunu öne sürüyor ve “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bunları görmezden geldiği ve İslamcı militan gruba kucak açtığı” ifadeleri yer alıyor.
Daily Telegraph, İsrailli yetkililerin, Türkiye’nin ABD’nin arabuluculuğuyla 2015’te varılan, Hamas militanlarının İsrail’e saldırı planlamakta topraklarını kullanmasını önleme anlaşmasını birçok kez ihlal ettiği yönündeki suçlamalarına da yer veriyor.
Konunun İsrail ve Türkiye arasında gerilime yol açtığını yazan Telegraph, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın “Türkiye’nin Hamas teröristlerinin İsrailli sivillere yönelik terör saldırılarını planlama ve icrasında topraklarında faaliyet göstermesine izin vermesinden çok kaygılıyız” şeklindeki açıklamasını da aktardı.
TÜRKİYE: HAMAS, MEŞRU BİR SİYASİ PARTİDİR
Gazeteye konuşan ismi verilmeyen bir Türk diplomatik kaynağı ise Hamas’ın Türkiye’den saldırılar planladığı suçlamasını reddetti. Türk yetkili, gazeteye yaptığı açıklamada “Hamas bir terör örgütü değil, meşru bir Filistin siyasi partisidir” dediğine de haberde yer verildi.
Haberde, görüşülen Hamas sözcüsü Hazem Qasem’in de iddiaları yalanladığı ve “Hamas’ın direniş faaliyetleri yalnızca işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülmektedir” dediği kaydediliyor. Hamas sözcüsü bu “temelsiz iddiaların” Türkiye ile siyasi ilişkilere zarar vermeyi amaçladığını da söylüyor.
Telegraph’ın haberinde “Türkiye Hamas’a öyle sıcak bir şekilde kucak açtı ki başına ABD hükümeti tarafından 5 milyon dolar ödül konmuş olan örgütün lider yardımcısı Saleh el-Arouri, tutuklanma korkusu olmadan ülkeye girip çıkıyor. Bu hafta Arouri İstanbul’da diğer Hamas önde gelenleriyle rahat rahat fotoğraf çektiriyordu” deniyor.
MİT’LE ANLIK TEMAS KANALI
Telegraph’ın haberinde Hamas ile Türk yetkililer arasında alt düzeyde çok sık temas olduğu ve üst düzey Hamas yetkilisi Jihad Ya’amor ile Türkiye istihbarat teşkilatı MİT arasında “gün be gün temas sağlanan bir kanal olduğu inancı”na yer veriliyor.
Daily Telegraph, konuya başyazılarından birinde de yer verdi. “Türkiye, Hamas ile birlikte Batı’ya karşı faaliyet gösteriyor” diyen Telegraph, Suudi Arabistan ve Mısır’ın Hamas’la arasına mesafe koyduğunu, ancak Türkiye’nin tam tersi bir tutum izlediğini” söylüyor.
[BoldMedya] 18.12.2019
BOLD – Raf Sanchez imzalı haberde, Türk istihbarat görevlilerinin İstanbul’daki Hamas militanlarıyla yakın temasta oldukları ileri sürülüyor.
Haberde, “İsrail polisinin, zanlılara yaptığı sorgulamaların zabıtları, üst düzey Hamas militanlarının, Türkiye’nin en büyük kentini, Kudüs’e ve işgal altındaki Batı Şeria’ya yönelik operasyonlarını yönetmek için kullandığını gösteriyor” deniliyor.
ERDOĞAN’IN HENİYYE İLE GÖRÜŞMESİ
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz cumartesi günü Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’yi, İstanbul Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde kabul etmişti. Haberde bu ayrıntıya da dikkat çekiliyor.
KUDÜS BELEDİYE BAŞKANINA SUİKAST
Haberde, Kudüs Belediye Başkanı’na yönelik başarısız bir suikast girişiminin de İstanbul’dan planlandığı savunuluyor. Telegraph, bu başarısız suikast planının, Hamas tarafından yakın geçmişte İstanbul’dan planlanan çok sayıda saldırıdan biri olduğunu öne sürüyor ve “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bunları görmezden geldiği ve İslamcı militan gruba kucak açtığı” ifadeleri yer alıyor.
Daily Telegraph, İsrailli yetkililerin, Türkiye’nin ABD’nin arabuluculuğuyla 2015’te varılan, Hamas militanlarının İsrail’e saldırı planlamakta topraklarını kullanmasını önleme anlaşmasını birçok kez ihlal ettiği yönündeki suçlamalarına da yer veriyor.
Konunun İsrail ve Türkiye arasında gerilime yol açtığını yazan Telegraph, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın “Türkiye’nin Hamas teröristlerinin İsrailli sivillere yönelik terör saldırılarını planlama ve icrasında topraklarında faaliyet göstermesine izin vermesinden çok kaygılıyız” şeklindeki açıklamasını da aktardı.
TÜRKİYE: HAMAS, MEŞRU BİR SİYASİ PARTİDİR
Gazeteye konuşan ismi verilmeyen bir Türk diplomatik kaynağı ise Hamas’ın Türkiye’den saldırılar planladığı suçlamasını reddetti. Türk yetkili, gazeteye yaptığı açıklamada “Hamas bir terör örgütü değil, meşru bir Filistin siyasi partisidir” dediğine de haberde yer verildi.
Haberde, görüşülen Hamas sözcüsü Hazem Qasem’in de iddiaları yalanladığı ve “Hamas’ın direniş faaliyetleri yalnızca işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülmektedir” dediği kaydediliyor. Hamas sözcüsü bu “temelsiz iddiaların” Türkiye ile siyasi ilişkilere zarar vermeyi amaçladığını da söylüyor.
Telegraph’ın haberinde “Türkiye Hamas’a öyle sıcak bir şekilde kucak açtı ki başına ABD hükümeti tarafından 5 milyon dolar ödül konmuş olan örgütün lider yardımcısı Saleh el-Arouri, tutuklanma korkusu olmadan ülkeye girip çıkıyor. Bu hafta Arouri İstanbul’da diğer Hamas önde gelenleriyle rahat rahat fotoğraf çektiriyordu” deniyor.
MİT’LE ANLIK TEMAS KANALI
Telegraph’ın haberinde Hamas ile Türk yetkililer arasında alt düzeyde çok sık temas olduğu ve üst düzey Hamas yetkilisi Jihad Ya’amor ile Türkiye istihbarat teşkilatı MİT arasında “gün be gün temas sağlanan bir kanal olduğu inancı”na yer veriliyor.
Daily Telegraph, konuya başyazılarından birinde de yer verdi. “Türkiye, Hamas ile birlikte Batı’ya karşı faaliyet gösteriyor” diyen Telegraph, Suudi Arabistan ve Mısır’ın Hamas’la arasına mesafe koyduğunu, ancak Türkiye’nin tam tersi bir tutum izlediğini” söylüyor.
[BoldMedya] 18.12.2019
Dokuz ayda 20 bine yakın kişi Türkiye'den Avrupa'ya iltica etti
Son yıllarda Avrupa ülkelerine iltica eden Türkiye vatandaşlarının sayısı hızla artarken 2019 yılında Türklerin ilk tercihi açık ara Almanya oldu.
Yılın ilk 9 ayında 19 bin 205 Türk vatandaşı Avrupa ülkelerine iltica ederken, bunların 8 bin 360’ı Almanya’yı tercih etti. Bu da yüzde 44’e karşılık geliyor. Yılın üçüncü çeyreğinde Avrupa Birliği (AB) ülkelerine en çok iltica yapan ülke vatandaşları sıralamasında Türkiye 5'inci sırada yer aldı.
Euronews'in haberine göre Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) 2019 yılı üçüncü çeyreğine ilişkin ilk kez yapılan iltica istatistiklerini açıkladı. Buna göre Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında AB ülkelerine 166 bin 400 başvuru yapıldı. Bu yılın ikinci çeyreğine göre yüzde 12 artış demek.
Türk vatandaşları 5'inci sırada
Vatandaşlığa göre bakıldığında en fazla iltica eden Suriye vatandaşları oldu.
AB ülkelerine yapılan başvuruların yüzde 13’ü Suriyelilerden geldi. Diğer ülkelerin payı ise şöyle: Afganistan yüzde 4, Venezuela yüzde 6, Irak yüzde 4 ve Türkiye yüzde 4.
En fazla iltica başvurusu listesinde Türk vatandaşları 5'inci sırada. Bu 3 aylık dönemde 7 bin 605 Türk vatandaşı AB ülkelerinde iltica başvurusunda bulundu. AB üyesi olmayan Norveç ve İsviçre de dahil edildiğinde bu sayı 8 bin 200’e çıkıyor.
Almanya’dan sonra en çok iltica Yunanistan ve Fransa’ya
Türk vatandaşları 2019’un ilk dokuz ayında ise AB ülkelerine toplam 18 bin 20 iltica başvurusu yaptı. Norveç ve İsviçre de eklendiğinde bu sayı 19 bin 205. Bu başvuruların 8 bin 360’ı Almanya’ya (yüzde 44), 2 bin 900’ü Yunanistan (yüzde 15,1), 2 bin 320’si (yüzde 12,1) Fransa’ya gerçekleşti.
[Samanyolu Haber] 18.12.2019
Yılın ilk 9 ayında 19 bin 205 Türk vatandaşı Avrupa ülkelerine iltica ederken, bunların 8 bin 360’ı Almanya’yı tercih etti. Bu da yüzde 44’e karşılık geliyor. Yılın üçüncü çeyreğinde Avrupa Birliği (AB) ülkelerine en çok iltica yapan ülke vatandaşları sıralamasında Türkiye 5'inci sırada yer aldı.
Euronews'in haberine göre Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) 2019 yılı üçüncü çeyreğine ilişkin ilk kez yapılan iltica istatistiklerini açıkladı. Buna göre Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında AB ülkelerine 166 bin 400 başvuru yapıldı. Bu yılın ikinci çeyreğine göre yüzde 12 artış demek.
Türk vatandaşları 5'inci sırada
Vatandaşlığa göre bakıldığında en fazla iltica eden Suriye vatandaşları oldu.
AB ülkelerine yapılan başvuruların yüzde 13’ü Suriyelilerden geldi. Diğer ülkelerin payı ise şöyle: Afganistan yüzde 4, Venezuela yüzde 6, Irak yüzde 4 ve Türkiye yüzde 4.
En fazla iltica başvurusu listesinde Türk vatandaşları 5'inci sırada. Bu 3 aylık dönemde 7 bin 605 Türk vatandaşı AB ülkelerinde iltica başvurusunda bulundu. AB üyesi olmayan Norveç ve İsviçre de dahil edildiğinde bu sayı 8 bin 200’e çıkıyor.
Almanya’dan sonra en çok iltica Yunanistan ve Fransa’ya
Türk vatandaşları 2019’un ilk dokuz ayında ise AB ülkelerine toplam 18 bin 20 iltica başvurusu yaptı. Norveç ve İsviçre de eklendiğinde bu sayı 19 bin 205. Bu başvuruların 8 bin 360’ı Almanya’ya (yüzde 44), 2 bin 900’ü Yunanistan (yüzde 15,1), 2 bin 320’si (yüzde 12,1) Fransa’ya gerçekleşti.
[Samanyolu Haber] 18.12.2019
Geride borç listesi kaldı...
Ekonomik krizde resmi işsiz sayısı 5 milyona yaklaşırken, intihar vakaları patladı. Kocaeli'nde 54 yaşındaki Binnet Simit'in borçlarını bir kâğıda yazdıktan sonra kendini astığı kaydedildi.
Çorum'da iş bulamadığı için iki kişinin kabloyla kendilerini asarak intihar etmesinin akabinde bir acı haber de Kocaeli Derince'den geldi.
54 yaşındaki Binnet Simit borçlarını bir kâğıda yazdıktan sonra kendini astığı kaydedildi.
Kocaeli'nin Derince Çenedağ Mahallesi Esentepe Caddesi Atmaca Sokak'ta ikamet eden Binnet Simit'ten bir süredir haber alamayan yakınları durumu polise haber verdi.
Eve gelen polis ekipleri eve girdiklerinde Simit'i doğalgaz borusunda ipte asılı halde buldu.
Sağlık ekipleri tarafından yapılan kontrollerde Simit'in öldüğü tespit edildi.
BANKALARA BORCU VARMIŞ
Evde yapılan inceleme işlemlerinin ardından Binnet Simit'in cenazesi otopsi yapılmak üzere Kocaeli Devlet Hastanesi Morguna kaldırıldı.
Derince Eğitim Araştırma Hastanesi'nden temizlik görevlisi olarak emekli olduğu öğrenilen 1 çocuk babası Binnet Simit'in bankalara olan borçları sebebiyle hayatına son verdiği ve borçlu olduğu bankaların isimlerinin yazdığı bir not bıraktığı öğrenildi.
[Samanyolu Haber] 18.12.2019
Çorum'da iş bulamadığı için iki kişinin kabloyla kendilerini asarak intihar etmesinin akabinde bir acı haber de Kocaeli Derince'den geldi.
54 yaşındaki Binnet Simit borçlarını bir kâğıda yazdıktan sonra kendini astığı kaydedildi.
Kocaeli'nin Derince Çenedağ Mahallesi Esentepe Caddesi Atmaca Sokak'ta ikamet eden Binnet Simit'ten bir süredir haber alamayan yakınları durumu polise haber verdi.
Eve gelen polis ekipleri eve girdiklerinde Simit'i doğalgaz borusunda ipte asılı halde buldu.
Sağlık ekipleri tarafından yapılan kontrollerde Simit'in öldüğü tespit edildi.
BANKALARA BORCU VARMIŞ
Evde yapılan inceleme işlemlerinin ardından Binnet Simit'in cenazesi otopsi yapılmak üzere Kocaeli Devlet Hastanesi Morguna kaldırıldı.
Derince Eğitim Araştırma Hastanesi'nden temizlik görevlisi olarak emekli olduğu öğrenilen 1 çocuk babası Binnet Simit'in bankalara olan borçları sebebiyle hayatına son verdiği ve borçlu olduğu bankaların isimlerinin yazdığı bir not bıraktığı öğrenildi.
[Samanyolu Haber] 18.12.2019
Kur’an’a Saygı [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Kur’an’a Saygı” konusunda şöyle diyor:
“Çocuklarınıza Kur’an okuyup öğretmeniz de ayrı bir önem taşır. Ama en az onun kadar önemli bir husus da, Kur’an’ı okurken onun üzerinde, Kelâmullah olduğu hissini uyarabilmenizdir. Devrimizde çok müşahede ettiğimiz hususlardan biri de, şüphesiz bazı kimselerin okuduğu Kur’an’ın –maalesef – gırtlaktan aşağı inmemesidir. Sizler çocuklarınıza Kur’an okumada da güzel örnek olabilir ve onu Rabbimizin huzurunda veya Efendimizin (S.A.S.) dizinin dibinde tilavet ediyor gibi seslendirebilirseniz bir kere daha çevrenizdekileri fethetmiş olursunuz. Evet eğer Kur’an okurken gözyaşlarınızı tutamıyorsanız bunu gören çocuklarınız sizin bu hâlinizden çok farklı şeyler alacaklardır. Ben, ruhsuz Kur’an okumanın insanımızı duygusuz hale getirdiği kanaatindeyim.
“Bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (S.A.S.) “İnsanların en güzel Kur’an okuyanı, Kur’an okunurken ciddi bir hüzün içinde okuyandır.’ (Münâvî, Feyzu’l-Kadir; 2/529) Bir başka sahih hadis-i şerifte de: ‘Bu Kur’an hüzünle inmiştir.’ (İbn-i Mâce, İkâme, 176) buyurmaktadır.
“Kur’an, pek çok problemi olan insanoğlunu konu olarak ele almış işliyorsa –ki, öyle olduğunda şüphe yok – biz de halimizle bu hüznü seslendirme durumundayız. Ancak bu seviyeye gelebilmenin önemli esaslarından biri, Kur’an’ın ne dediğinin bilinmesidir. Allah’ın kelâmı olması itibarıyla Kur’an-ı Kerim’e ta’zimde bulunabiliriz, ancak Allah’ın (c.c.) Kelâmı olması haysiyetiyle mânasına vâkıf olmak için, az da olsa bir gayret içinde bulunmamız da yine ona karşı tâzimin ifadesi olsa gerek. Ayrıca, sizin bu gayretinizle çoğunuz Kur’an-ı Kerim’e ait mânâları kalb ve zihninde daha derince duyacak, bunlarla dolacak ve seviyesine göre ruhî açlığını gidermiş olacak.
“Sadece Kur’an-ı Kerim’e ait anlamlarıyla yetinen, dini anlayış ve duyuş itibariyle eksik sayılır. Bu kadar olsun münasebeti olmayanlara gelince onlar tamamen hüsrandadırlar… Kur’an’ın insanlara vaad ettiklerini alabilmek için Kur’an lâfızlarının içindeki o mukaddes mânâları öğrenmek ve çocuklarımıza da öğretmek zaruretini bir kere daha hatırlatmakta fayda var.
“Yukarıdaki naklettiğimiz hadis-i şerifin şerhinde Hâfız Münâvî şöyle bir vak’a nakleder: “Küçük bir çocuk hâfızlığını ikmâl etmiştir. Sabaha kadar Kur’an-ı Kerimi hatmediyor, namazını kılıyor, ertesi gün de hocasının karşısına çıkıyor; çıkıyor ama biraz da rengi benzi sararmış olarak çıkıyor… Hocası, maddî-mânevi mürşid olabilecek durumda bir üstaddır. Talebesinin renginin niçin sarardığını, diğer talebelerine soruyor. Onlar da, ‘Üstadım, bu talebeniz sabaha kadar Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor ve tabiî sabaha kadar gözüne uyku girmiyor, sabah olunca da kalkıp derse geliyor.’ derler. Üstad talebesinin Kur’an-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için onu karşısına alır ve ona: ‘Kur’an indiği gibi okunmalıdır evlâdım’ der. Bugünden itibaren sen Kur’an’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil, onu okurken beni karşında farz et ve üstadına dersini iâde ediyorsun gibi oku!’ tavsiyesinde bulunur.
“Çocuk gider, o gece Kur’an-ı Kerim’i okur ve sabah üstadının huzuruna geldiğinde, ‘Efendim bu gece ancak Kur’an-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim’ der. Üstad, ‘Pekâlâ, sen bu gece de Kur’an-ı Kerim’i doğrudan doğruya Rasûlü Ekrem’in (S.A.S.) huzurunda okuyor gibi oku’ der. Talebe, ‘Ben, kendisine Kur’an nâzil olan zâtın huzurundayım; doğru okumalıyım’ heyecanıyla daha bir dikkatlice tilavet eder… ve o gün üstadına ancak Kur’an-ı Kerim’in dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı da terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersini artırması gibi, ‘Sen şimdi de o emin melek Cebrail’in Rasûlü Ekrem’e (S.A.S.) tebliğ ettiği anda dinliyor gibi Kur’an-ı Kerim’i oku’ der. Talebe gider gelir; ‘Vallahi üstadım, bugün ancak bir sure okuyabildim’ der. Üstadı da, ‘Evlâdım şimdi de onu binlerce perdenin ötesinde bulunan Cenab-ı Hakkın huzurunda okuyor gibi oku. Düşün ki, okuduğunu Allah (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelâmını seninle mukâbele ediyor. ‘Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: ‘Üstadım, -Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin’ dedim, ‘Mâliki yevmi’d-dîn’e kadar geldim. ‘İyyâke na’büdü’ demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü bunun mânâsı, ‘Sadece Sana kulluk yaparım’ halbuki ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında eğiliyorum ki, O’nu karşımda hâzır ve nâzır mülâhazaya alınca ‘İyyake na’büdü’yü aşamadım’ der.
“Hâfız Münâvî, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra da vefat ettiğini kaybeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında durur, onu dinler, onun haline bakar, ahvâlini müşahede ederken, delikanlı , üstadının duyabileceği bir sesle, ‘Üstadım, TAYYIM denen önemli bir makama ulaştım ve hesap görmedim’ diye konuşur.
“Kur’an-ı Kerim’in mânâsını mülâhaza ederek ve kelimeler üzerinde durarak, ‘Rabbimin kelamı’ deyip, tazimde bulunarak, hatta yüzüne gözüne sürerek ona karşı saygısını ifade çerçevesinde okumak, onun gönüllere açılması adına o kadar önemlidir ki, bu samimi duygular, okuyanı da dinleyeni de Kur’an iklimine çeker ve onlara semâvîliğin kapılarını ardına kadar açar.
Nefret Ettirmeme
“Yakın tarihimiz itibarıyla bizde ve diğer İslam ülkelerinde yetişen nesiller, dinin kolaylaştırıcı ve müjdeleyici mesajlarına yeterince ulaşamamış, hatta uzak kalmışlardır. Hâdise, selim bir KALB, sahih bir AKIL ile incelendiğinde bunun sebebinin M N konusundaki BİLİNÇSİZLİK ve GAYRETSİZLİK olduğu görülür.
“Bu dönemde müminler, ‘Allah’a (c.c.) iman ettik’ demekle beraber bu kelimenin ifade ettiği mânânın şuurunda olamamış, dış âlemle iç dünya arasındaki koordineyi sağlayamamış ve dine, diyanete ait olguları vicdanî enginlikleriyle anlayamamışlardı. Ne acıdır ki, mekteplere din dersi konduğu zaman dahi, böyle bir fırsata rağmen bazı DİN VE AHLAK DERSİ MUALLİMLERİ sadece Kur’an-ı Kerim’i ezberletmekle iktifa etmiş ve dine sempatisi olmayan çocuğa yanlış eğitim metodları uygulayarak onlardaki o çok az olan DİNE HÜRMET hissini dahi yıkmışlardı. Bunu yaparken elbetteki çocuklar dinden soğusun diye yapmıyorlardı; ancak asırlardan beri devam edegelen birkaç büyük yanlışımızdan biri son bir defa daha tekrarlanıyordu.
“Ben şahsen şu anda bile, Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânları yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemeyeceğim. Vatan evlâdı, din ve diyanet adına bin türlü ŞÜPHE ve TEREDDÜT içinde önümüze kadar gelmekte ve bunlara karşı bizim vazifemiz de ŞÜPHELERİ GİDERMEK, dini sevdirmek, Allah’ı (c.c.) birinci matlub, maksud haline getirmek ve Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) sevgisini AKILMANTIK DAİRESİ içinde KALBLERE KOYMAK iken, bunları bir kenara bırakarak onların daha sonra içinden doğan bir iştiyakla yapacağı işleri daha ehemmiyetli sayarak onu ürkütüyoruz. Evet, din konusu sadece bir kısım formalitelerden ibaretmiş gibi, çocuğa bazı şeyler ezberletmekle iktifa edersek, çocuk, -Allah muhafaza buyursun – DİN’den NEFRET edebilir; bir derse girmişse, başka bir derse girmek istemeyebilir. Altı aylık bir çocuğa nasıl yetişkinlere ait yiyecekleri vermiyorsak, öyle de belli bir yaşa kadar ezberleme meselesini de zorlamamak icap edecektir. İhtimal o, iman şuurunu elde ettikten sonra kendisi ezberlemeye çalışacaktır. Konu, sevdirmek, düşündürmek, benimsetmek ve belletmek çerçevesinde ele alınmalıdır. Böyle bir yolda yürümeyip de o masum beyinleri rakamlara boğarak on iki, otuz iki, elli dört farz deyip bazı sayıları ezberletme metodlarına başvurursak, çocuğun kafasını, bilerek veya bilmeyerek dine, dinî duygulara karşı nefret ettirmiş oluyoruz ki, bu da dine hizmet yolunda ona karşı apaçık kötülük demektir.
“Müminler bu hususta uyanık olmalı ve mutlaka dini her yönüyle sevdirmelidirler. Çocuğun kemmiyet ve riyâzî şeylerle, kafasını doldurma yerine kalb ve kafasını manaya açmalıdırlar. Onlar öyle Kur’an’a âşık olmalıdırlar ki, onu öğrenme, İlâhî maksadları kavrama, idealleri haline gelmeli ve ‘Allah’ım, bana dini anlamayı ihsan et, böylece İlâhî maksadları öğreneyim, Kur’an-ı Kerim’le dolayım’ diye düşünmeli ve hayatlarını bu mefkûreye bağlamalıdırlar.”
[Safvet Senih] 18.12.2019 [Samanyolu Haber]
“Çocuklarınıza Kur’an okuyup öğretmeniz de ayrı bir önem taşır. Ama en az onun kadar önemli bir husus da, Kur’an’ı okurken onun üzerinde, Kelâmullah olduğu hissini uyarabilmenizdir. Devrimizde çok müşahede ettiğimiz hususlardan biri de, şüphesiz bazı kimselerin okuduğu Kur’an’ın –maalesef – gırtlaktan aşağı inmemesidir. Sizler çocuklarınıza Kur’an okumada da güzel örnek olabilir ve onu Rabbimizin huzurunda veya Efendimizin (S.A.S.) dizinin dibinde tilavet ediyor gibi seslendirebilirseniz bir kere daha çevrenizdekileri fethetmiş olursunuz. Evet eğer Kur’an okurken gözyaşlarınızı tutamıyorsanız bunu gören çocuklarınız sizin bu hâlinizden çok farklı şeyler alacaklardır. Ben, ruhsuz Kur’an okumanın insanımızı duygusuz hale getirdiği kanaatindeyim.
“Bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (S.A.S.) “İnsanların en güzel Kur’an okuyanı, Kur’an okunurken ciddi bir hüzün içinde okuyandır.’ (Münâvî, Feyzu’l-Kadir; 2/529) Bir başka sahih hadis-i şerifte de: ‘Bu Kur’an hüzünle inmiştir.’ (İbn-i Mâce, İkâme, 176) buyurmaktadır.
“Kur’an, pek çok problemi olan insanoğlunu konu olarak ele almış işliyorsa –ki, öyle olduğunda şüphe yok – biz de halimizle bu hüznü seslendirme durumundayız. Ancak bu seviyeye gelebilmenin önemli esaslarından biri, Kur’an’ın ne dediğinin bilinmesidir. Allah’ın kelâmı olması itibarıyla Kur’an-ı Kerim’e ta’zimde bulunabiliriz, ancak Allah’ın (c.c.) Kelâmı olması haysiyetiyle mânasına vâkıf olmak için, az da olsa bir gayret içinde bulunmamız da yine ona karşı tâzimin ifadesi olsa gerek. Ayrıca, sizin bu gayretinizle çoğunuz Kur’an-ı Kerim’e ait mânâları kalb ve zihninde daha derince duyacak, bunlarla dolacak ve seviyesine göre ruhî açlığını gidermiş olacak.
“Sadece Kur’an-ı Kerim’e ait anlamlarıyla yetinen, dini anlayış ve duyuş itibariyle eksik sayılır. Bu kadar olsun münasebeti olmayanlara gelince onlar tamamen hüsrandadırlar… Kur’an’ın insanlara vaad ettiklerini alabilmek için Kur’an lâfızlarının içindeki o mukaddes mânâları öğrenmek ve çocuklarımıza da öğretmek zaruretini bir kere daha hatırlatmakta fayda var.
“Yukarıdaki naklettiğimiz hadis-i şerifin şerhinde Hâfız Münâvî şöyle bir vak’a nakleder: “Küçük bir çocuk hâfızlığını ikmâl etmiştir. Sabaha kadar Kur’an-ı Kerimi hatmediyor, namazını kılıyor, ertesi gün de hocasının karşısına çıkıyor; çıkıyor ama biraz da rengi benzi sararmış olarak çıkıyor… Hocası, maddî-mânevi mürşid olabilecek durumda bir üstaddır. Talebesinin renginin niçin sarardığını, diğer talebelerine soruyor. Onlar da, ‘Üstadım, bu talebeniz sabaha kadar Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor ve tabiî sabaha kadar gözüne uyku girmiyor, sabah olunca da kalkıp derse geliyor.’ derler. Üstad talebesinin Kur’an-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için onu karşısına alır ve ona: ‘Kur’an indiği gibi okunmalıdır evlâdım’ der. Bugünden itibaren sen Kur’an’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil, onu okurken beni karşında farz et ve üstadına dersini iâde ediyorsun gibi oku!’ tavsiyesinde bulunur.
“Çocuk gider, o gece Kur’an-ı Kerim’i okur ve sabah üstadının huzuruna geldiğinde, ‘Efendim bu gece ancak Kur’an-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim’ der. Üstad, ‘Pekâlâ, sen bu gece de Kur’an-ı Kerim’i doğrudan doğruya Rasûlü Ekrem’in (S.A.S.) huzurunda okuyor gibi oku’ der. Talebe, ‘Ben, kendisine Kur’an nâzil olan zâtın huzurundayım; doğru okumalıyım’ heyecanıyla daha bir dikkatlice tilavet eder… ve o gün üstadına ancak Kur’an-ı Kerim’in dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı da terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersini artırması gibi, ‘Sen şimdi de o emin melek Cebrail’in Rasûlü Ekrem’e (S.A.S.) tebliğ ettiği anda dinliyor gibi Kur’an-ı Kerim’i oku’ der. Talebe gider gelir; ‘Vallahi üstadım, bugün ancak bir sure okuyabildim’ der. Üstadı da, ‘Evlâdım şimdi de onu binlerce perdenin ötesinde bulunan Cenab-ı Hakkın huzurunda okuyor gibi oku. Düşün ki, okuduğunu Allah (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelâmını seninle mukâbele ediyor. ‘Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: ‘Üstadım, -Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin’ dedim, ‘Mâliki yevmi’d-dîn’e kadar geldim. ‘İyyâke na’büdü’ demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü bunun mânâsı, ‘Sadece Sana kulluk yaparım’ halbuki ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında eğiliyorum ki, O’nu karşımda hâzır ve nâzır mülâhazaya alınca ‘İyyake na’büdü’yü aşamadım’ der.
“Hâfız Münâvî, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra da vefat ettiğini kaybeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında durur, onu dinler, onun haline bakar, ahvâlini müşahede ederken, delikanlı , üstadının duyabileceği bir sesle, ‘Üstadım, TAYYIM denen önemli bir makama ulaştım ve hesap görmedim’ diye konuşur.
“Kur’an-ı Kerim’in mânâsını mülâhaza ederek ve kelimeler üzerinde durarak, ‘Rabbimin kelamı’ deyip, tazimde bulunarak, hatta yüzüne gözüne sürerek ona karşı saygısını ifade çerçevesinde okumak, onun gönüllere açılması adına o kadar önemlidir ki, bu samimi duygular, okuyanı da dinleyeni de Kur’an iklimine çeker ve onlara semâvîliğin kapılarını ardına kadar açar.
Nefret Ettirmeme
“Yakın tarihimiz itibarıyla bizde ve diğer İslam ülkelerinde yetişen nesiller, dinin kolaylaştırıcı ve müjdeleyici mesajlarına yeterince ulaşamamış, hatta uzak kalmışlardır. Hâdise, selim bir KALB, sahih bir AKIL ile incelendiğinde bunun sebebinin M N konusundaki BİLİNÇSİZLİK ve GAYRETSİZLİK olduğu görülür.
“Bu dönemde müminler, ‘Allah’a (c.c.) iman ettik’ demekle beraber bu kelimenin ifade ettiği mânânın şuurunda olamamış, dış âlemle iç dünya arasındaki koordineyi sağlayamamış ve dine, diyanete ait olguları vicdanî enginlikleriyle anlayamamışlardı. Ne acıdır ki, mekteplere din dersi konduğu zaman dahi, böyle bir fırsata rağmen bazı DİN VE AHLAK DERSİ MUALLİMLERİ sadece Kur’an-ı Kerim’i ezberletmekle iktifa etmiş ve dine sempatisi olmayan çocuğa yanlış eğitim metodları uygulayarak onlardaki o çok az olan DİNE HÜRMET hissini dahi yıkmışlardı. Bunu yaparken elbetteki çocuklar dinden soğusun diye yapmıyorlardı; ancak asırlardan beri devam edegelen birkaç büyük yanlışımızdan biri son bir defa daha tekrarlanıyordu.
“Ben şahsen şu anda bile, Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânları yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemeyeceğim. Vatan evlâdı, din ve diyanet adına bin türlü ŞÜPHE ve TEREDDÜT içinde önümüze kadar gelmekte ve bunlara karşı bizim vazifemiz de ŞÜPHELERİ GİDERMEK, dini sevdirmek, Allah’ı (c.c.) birinci matlub, maksud haline getirmek ve Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) sevgisini AKILMANTIK DAİRESİ içinde KALBLERE KOYMAK iken, bunları bir kenara bırakarak onların daha sonra içinden doğan bir iştiyakla yapacağı işleri daha ehemmiyetli sayarak onu ürkütüyoruz. Evet, din konusu sadece bir kısım formalitelerden ibaretmiş gibi, çocuğa bazı şeyler ezberletmekle iktifa edersek, çocuk, -Allah muhafaza buyursun – DİN’den NEFRET edebilir; bir derse girmişse, başka bir derse girmek istemeyebilir. Altı aylık bir çocuğa nasıl yetişkinlere ait yiyecekleri vermiyorsak, öyle de belli bir yaşa kadar ezberleme meselesini de zorlamamak icap edecektir. İhtimal o, iman şuurunu elde ettikten sonra kendisi ezberlemeye çalışacaktır. Konu, sevdirmek, düşündürmek, benimsetmek ve belletmek çerçevesinde ele alınmalıdır. Böyle bir yolda yürümeyip de o masum beyinleri rakamlara boğarak on iki, otuz iki, elli dört farz deyip bazı sayıları ezberletme metodlarına başvurursak, çocuğun kafasını, bilerek veya bilmeyerek dine, dinî duygulara karşı nefret ettirmiş oluyoruz ki, bu da dine hizmet yolunda ona karşı apaçık kötülük demektir.
“Müminler bu hususta uyanık olmalı ve mutlaka dini her yönüyle sevdirmelidirler. Çocuğun kemmiyet ve riyâzî şeylerle, kafasını doldurma yerine kalb ve kafasını manaya açmalıdırlar. Onlar öyle Kur’an’a âşık olmalıdırlar ki, onu öğrenme, İlâhî maksadları kavrama, idealleri haline gelmeli ve ‘Allah’ım, bana dini anlamayı ihsan et, böylece İlâhî maksadları öğreneyim, Kur’an-ı Kerim’le dolayım’ diye düşünmeli ve hayatlarını bu mefkûreye bağlamalıdırlar.”
[Safvet Senih] 18.12.2019 [Samanyolu Haber]
Türkiye’ye yönelik yaptırım tasarısı ABD Senatosu’ndan da geçti
Türkiye’ye Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sistemleri nedeniyle yaptırım uygulanmasını da içeren yasa tasarısı, Cumhuriyetçiler’in çoğunluğu elinde tuttuğu ABD Senato’sunda 8’e karşı 84 oyla geçti.
Tasarı geçen hafta da Temsilciler Meclisi’nde kabul edilmişti. Kongre’de her yıl güncellenen Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın (NDAA) yeni versiyonu ABD’nin o yılki dış politika ve güvenlik politikalarına yön veriyor. 738 milyar dolarlık harcama öngören tasarı üzerinde aylar süren pazarlıkların ardından Temsilciler Meclisi ile Senato Silahlı Hizmetler Komitesi arasında geçen hafta uzlaşmaya varılmış, hemen ardından tasarı Temsilciler Meclisinden geçmişti. Başkan Donald Trump tasarıyı Senato’dan onay alır almaz hemen imzalayarak yürürlüğe sokacağını bildirmişti.
DW’nin aktardığına göre, Senato’dan da geçen yasa tasarısında, Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sistemleri nedeniyle ortağı olduğu F-35 programından çıkarılan Türkiye’ye F-35 uçaklarının satılması yasaklanarak, bu alımın Rusya’ya yönelik yaptırımları ihlal eden büyük ölçekli bir işlem olduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca Başkan Trump’tan S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye yönelik yaptırımları yürürlüğe sokması talep ediliyor.
Tasarı Kuzey Akım 2 ve Türk Akım’ı da hedef alıyor
Tasarıda Rus doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak ve önümüzdeki yıl kullanıma girmeleri planlanan Kuzey Akım 2 ve Türk Akım boru hatları da hedef alınıyor.
Türk Akım, Rus doğalgazını Karadeniz üzerinden Türkiye’ye, Kuzey Akım 2 de Rusya’dan doğalgazı Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya taşıyacak.
ABD, söz konusu iki boru hattının Avrupa’yı Rus enerjisine bağımlı hale getireceğini ve ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğunu savunuyor. Trump, Ukrayna ve Polonya’yı dışarıda bırakan Kuzey Akım 2 nedeniyle Almanya’ya sert eleştirilerde bulunmuştu. Trump Kuzey Akım 2 projesi nedeniyle Almanya’nın Rus doğalgazına bağımlı olduğunu ve “tamamen Rusya tarafından kontrol edildiğini” öne sürerek Berlin’in Moskova’nın “esiri” olduğunu söylemişti. Trump’ın sözlerine yanıt veren Merkel ise Almanya’nın kararlarını “bağımsız şekilde alan” bir ülke olduğuna işaret etmişti.
Trump’ın yaptırımları sona erdirme yetkisi var
Tasarıda Kuzey Akım 2’nin “bir taciz ve siyasi nüfuz aracı” işlevi göreceği ve tasarının “ABD’nin Almanya ve Avrupa ile olan bağlarını zayıflatmak üzere tasarlanmış çabaları hedef aldığı” ifadesine yer verildi.
Şimdi Trump’ın imzasına sunulacak olan tasarı Kuzey Akım 2 ve Türk Akım projelerinde boru döşeme çalışmalarına katılan gemiler ve gemilerle bağlantılı yabancı uyruklu kişilere yaptırım öngörüyor.
Trump’ın beş yıllığına öngörülen yaptırımları sona erdirme yetkisi bulunuyor. Başkan’ın bunun için Rusya’nın söz konusu projeleri kendi siyasi çıkarları için kullanma imkanını asgariye indirdiklerine dair Kongre’yi ikna etmesi gerekiyor.
[TR724] 18.12.2019
Tasarı geçen hafta da Temsilciler Meclisi’nde kabul edilmişti. Kongre’de her yıl güncellenen Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın (NDAA) yeni versiyonu ABD’nin o yılki dış politika ve güvenlik politikalarına yön veriyor. 738 milyar dolarlık harcama öngören tasarı üzerinde aylar süren pazarlıkların ardından Temsilciler Meclisi ile Senato Silahlı Hizmetler Komitesi arasında geçen hafta uzlaşmaya varılmış, hemen ardından tasarı Temsilciler Meclisinden geçmişti. Başkan Donald Trump tasarıyı Senato’dan onay alır almaz hemen imzalayarak yürürlüğe sokacağını bildirmişti.
DW’nin aktardığına göre, Senato’dan da geçen yasa tasarısında, Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sistemleri nedeniyle ortağı olduğu F-35 programından çıkarılan Türkiye’ye F-35 uçaklarının satılması yasaklanarak, bu alımın Rusya’ya yönelik yaptırımları ihlal eden büyük ölçekli bir işlem olduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca Başkan Trump’tan S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye yönelik yaptırımları yürürlüğe sokması talep ediliyor.
Tasarı Kuzey Akım 2 ve Türk Akım’ı da hedef alıyor
Tasarıda Rus doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak ve önümüzdeki yıl kullanıma girmeleri planlanan Kuzey Akım 2 ve Türk Akım boru hatları da hedef alınıyor.
Türk Akım, Rus doğalgazını Karadeniz üzerinden Türkiye’ye, Kuzey Akım 2 de Rusya’dan doğalgazı Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya taşıyacak.
ABD, söz konusu iki boru hattının Avrupa’yı Rus enerjisine bağımlı hale getireceğini ve ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğunu savunuyor. Trump, Ukrayna ve Polonya’yı dışarıda bırakan Kuzey Akım 2 nedeniyle Almanya’ya sert eleştirilerde bulunmuştu. Trump Kuzey Akım 2 projesi nedeniyle Almanya’nın Rus doğalgazına bağımlı olduğunu ve “tamamen Rusya tarafından kontrol edildiğini” öne sürerek Berlin’in Moskova’nın “esiri” olduğunu söylemişti. Trump’ın sözlerine yanıt veren Merkel ise Almanya’nın kararlarını “bağımsız şekilde alan” bir ülke olduğuna işaret etmişti.
Trump’ın yaptırımları sona erdirme yetkisi var
Tasarıda Kuzey Akım 2’nin “bir taciz ve siyasi nüfuz aracı” işlevi göreceği ve tasarının “ABD’nin Almanya ve Avrupa ile olan bağlarını zayıflatmak üzere tasarlanmış çabaları hedef aldığı” ifadesine yer verildi.
Şimdi Trump’ın imzasına sunulacak olan tasarı Kuzey Akım 2 ve Türk Akım projelerinde boru döşeme çalışmalarına katılan gemiler ve gemilerle bağlantılı yabancı uyruklu kişilere yaptırım öngörüyor.
Trump’ın beş yıllığına öngörülen yaptırımları sona erdirme yetkisi bulunuyor. Başkan’ın bunun için Rusya’nın söz konusu projeleri kendi siyasi çıkarları için kullanma imkanını asgariye indirdiklerine dair Kongre’yi ikna etmesi gerekiyor.
[TR724] 18.12.2019
Asım Sencer, cezaevinde düştü, başına dikiş atıldı
Henüz 40 günlükken cezaevine konulan ve 3 yıldan fazla bir süredir içeride olan Asın Sencer Uslu bebeğin, koğuşta kaza geçirdiği öğrenildi.
Annesiyle birlikte hapis yatan 780 bebekten biri olan Asım Sencer’in düşmesi sonucu başında kırık oluştuğu belirtildi. Gelişmeyi duyuran HDP KOcaeli Milletvekili ve aktivist Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Asım Sencer’in başına dikiş atıldığını söyledi. Gergerlioğlu, ”Cezaevlerinde zulmen tutulan bebeklerin ahı bu iktidarı mutlak yıkacak!” dedi.
KIYAFETLERİ TENKİL MÜZESİNDE
Öte yandan Asım Sencer Uslu bebeğin kıyafetleri Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde açılan Tenkil Müzesi’nde sergileniyor. Cezaevinde emeklerken kullandığı pantolanları ve çeşitli giysilerinin olduğu bölümde Sencer bebeğin hikayesi ziyaretçilere anlatılıyor.
[TR724] 18.12.2019
Annesiyle birlikte hapis yatan 780 bebekten biri olan Asım Sencer’in düşmesi sonucu başında kırık oluştuğu belirtildi. Gelişmeyi duyuran HDP KOcaeli Milletvekili ve aktivist Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Asım Sencer’in başına dikiş atıldığını söyledi. Gergerlioğlu, ”Cezaevlerinde zulmen tutulan bebeklerin ahı bu iktidarı mutlak yıkacak!” dedi.
KIYAFETLERİ TENKİL MÜZESİNDE
Öte yandan Asım Sencer Uslu bebeğin kıyafetleri Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde açılan Tenkil Müzesi’nde sergileniyor. Cezaevinde emeklerken kullandığı pantolanları ve çeşitli giysilerinin olduğu bölümde Sencer bebeğin hikayesi ziyaretçilere anlatılıyor.
[TR724] 18.12.2019
Erdoğan’dan öldürme izni!
Erdoğan rejiminin yurt dışına çıkan muhalif kesimlere yönelik korkunç planlarını, Can Dündar Washing’ton Post Türkçe için yazdı.
Tayyip Erdoğan’ın Bağdadinin öldürülmesinin ardından yaptığı “Bazı ülkeler milli güvenliklerine tehdit olarak gördükleri teröristleri nerede olursa olsun bulup ortadan kaldırıyorlar. Öyleyse Türkiye’nin de aynı hakka sahip olduğunu kabul ediyorlar demektir,” açıklamasını hatırlatan Can Dündar, Türkiye’de Almanya için çalışan ve tutuklanan avukatın dosyasında yer alan yüzlece muhalifin tehlike altında olduğuna dikkat çekti.
Dündar’ın Washing’ton Post Türkçe‘de yer alan yazısındaki ilgili bölümler şöyle:
Başvuru sahiplerinin Türkiye’de gerçekten tehdit altında olup olmadığına dair hazırladığı raporları Alman makamlarıyla paylaşıyordu. Tutuklamadan sonra avukatın bürosu basılmış, PKK destekçileri ve Erdoğan’ın can düşmanı addettiği Gülen yandaşları olmak üzere yüzlerce muhalifin dosyasına el konmuştu.
Erdoğan, Gülen ve yandaşlarını Temmuz 2016’daki darbe girişiminin arkasında olmakla suçluyor. Şüphelilerin çoğu Almanya’ya kaçmıştı. Erdoğan’ın daha önce defalarca Alman makamlarından iadesini istediği bu kişilerle ilgili hassas bilgilerin Türk istihbaratının eline geçmesi üzerine Alman emniyeti tehdit altında olanları uyardı. Bu arada Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas da geçen hafta Japonya’daki G20 Dışişleri Bakanları zirvesinde Türk meslektaşına avukatın tutuklanmasına tepkisini iletti.
Türk istihbaratının yurtdışı operasyonları sır değil, tam tersi. Geçen yıl Hükümet sözcüsünün verdiği resmi rakama göre istihbarat teşkilatı 2016’dan beri 18 ülkeden 80 Gülenciyi “paketleyip” Türkiye’ye getirdi. Bu ülkelere Azerbaycan, Gabon, Kosovo, Malezya ve Moğolistan dahil.
Geçen yıl, dokuz medya örgütünün oluşturduğu uluslararası bir gazeteciler konsorsiyumu, Türkiye’de gizli işkence tesisleri olduğunu doğrulayan bir dizi kaynakla mülakat yapmak da dahil olmak üzere Türk istihbaratınca yürütülen kaçırma programını araştırmıştı.
MİT bu yıl yeni bir dizi gizli operasyon başlatmış gibi görünmekte. Konuyu yakından izleyen milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, genellikle siyah transporterlarla kaçırılan bu kişilerin ağır sorgularda işkence gördükten sonra “konuşursan ölürsün” tehdidiyle susturulduğunu ve ailelerinin de tehdit altında olduğunu iddia ediyor.
Giderek artan kaçırmalar ve açıkça belirtilen hedefli cinayetler, Erdoğan’ın dışarıdaki düşmanlarına karşı giderek artan saldırganlığının göstergesi… Görünen o ki, bunun için Trump’tan ilham almaya ihtiyacı yok.
[TR724] 18.12.2019
Tayyip Erdoğan’ın Bağdadinin öldürülmesinin ardından yaptığı “Bazı ülkeler milli güvenliklerine tehdit olarak gördükleri teröristleri nerede olursa olsun bulup ortadan kaldırıyorlar. Öyleyse Türkiye’nin de aynı hakka sahip olduğunu kabul ediyorlar demektir,” açıklamasını hatırlatan Can Dündar, Türkiye’de Almanya için çalışan ve tutuklanan avukatın dosyasında yer alan yüzlece muhalifin tehlike altında olduğuna dikkat çekti.
Dündar’ın Washing’ton Post Türkçe‘de yer alan yazısındaki ilgili bölümler şöyle:
Başvuru sahiplerinin Türkiye’de gerçekten tehdit altında olup olmadığına dair hazırladığı raporları Alman makamlarıyla paylaşıyordu. Tutuklamadan sonra avukatın bürosu basılmış, PKK destekçileri ve Erdoğan’ın can düşmanı addettiği Gülen yandaşları olmak üzere yüzlerce muhalifin dosyasına el konmuştu.
Erdoğan, Gülen ve yandaşlarını Temmuz 2016’daki darbe girişiminin arkasında olmakla suçluyor. Şüphelilerin çoğu Almanya’ya kaçmıştı. Erdoğan’ın daha önce defalarca Alman makamlarından iadesini istediği bu kişilerle ilgili hassas bilgilerin Türk istihbaratının eline geçmesi üzerine Alman emniyeti tehdit altında olanları uyardı. Bu arada Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas da geçen hafta Japonya’daki G20 Dışişleri Bakanları zirvesinde Türk meslektaşına avukatın tutuklanmasına tepkisini iletti.
Türk istihbaratının yurtdışı operasyonları sır değil, tam tersi. Geçen yıl Hükümet sözcüsünün verdiği resmi rakama göre istihbarat teşkilatı 2016’dan beri 18 ülkeden 80 Gülenciyi “paketleyip” Türkiye’ye getirdi. Bu ülkelere Azerbaycan, Gabon, Kosovo, Malezya ve Moğolistan dahil.
Geçen yıl, dokuz medya örgütünün oluşturduğu uluslararası bir gazeteciler konsorsiyumu, Türkiye’de gizli işkence tesisleri olduğunu doğrulayan bir dizi kaynakla mülakat yapmak da dahil olmak üzere Türk istihbaratınca yürütülen kaçırma programını araştırmıştı.
MİT bu yıl yeni bir dizi gizli operasyon başlatmış gibi görünmekte. Konuyu yakından izleyen milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, genellikle siyah transporterlarla kaçırılan bu kişilerin ağır sorgularda işkence gördükten sonra “konuşursan ölürsün” tehdidiyle susturulduğunu ve ailelerinin de tehdit altında olduğunu iddia ediyor.
Giderek artan kaçırmalar ve açıkça belirtilen hedefli cinayetler, Erdoğan’ın dışarıdaki düşmanlarına karşı giderek artan saldırganlığının göstergesi… Görünen o ki, bunun için Trump’tan ilham almaya ihtiyacı yok.
[TR724] 18.12.2019
Bükreş Temyiz Mahkemesi, gözaltına alınan Büşranur öğretmenin iade talebini reddetti
Romanya’da Lumina okullarında İngilizce öğretmenliği yapan Büşranur Ervin bu sabah Bükreş’teki evinde gözaltına alındı.
Romen vatandaşı olan Büşra öğretmenin, Ankara’nın iade talebi üzerine gözaltına alındığı öğrenildi. Polis merkezindeki işlemlerin ardından ifade vermek üzere başsavcılığa götürülen Büşranur öğretmenin Romen vatandaşı olması sebebiyle yapılan işlemin hukuksuz olduğu belirtildi.
Aynı okulda meslektaşı, Romen vatandaşı Hüseyin Ervin ile evli olan Büşranur öğretmen çıkarıldığı Bükreş Temyiz Mahkemesi tarafından serbest bırakıldı. Mahkeme, Büşranur Ervin’in iade talebini reddetti.
[TR724] 18.12.2019
Romen vatandaşı olan Büşra öğretmenin, Ankara’nın iade talebi üzerine gözaltına alındığı öğrenildi. Polis merkezindeki işlemlerin ardından ifade vermek üzere başsavcılığa götürülen Büşranur öğretmenin Romen vatandaşı olması sebebiyle yapılan işlemin hukuksuz olduğu belirtildi.
Aynı okulda meslektaşı, Romen vatandaşı Hüseyin Ervin ile evli olan Büşranur öğretmen çıkarıldığı Bükreş Temyiz Mahkemesi tarafından serbest bırakıldı. Mahkeme, Büşranur Ervin’in iade talebini reddetti.
[TR724] 18.12.2019
17 Aralık’ı ‘ByLock’ örtmez! [İlker Doğan]
AKP rejimi, 17 Aralık büyük yolsuzluk soruşturmasının 6. yıldönümünde Hizmet hareketi gönüllülerine yönelik ardı ardına operasyonlara imza attı. Ankara merkezli ‘Bylock’ operasyonu kapsamında 260 kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. 171 kişi gözaltına alındı.
Yine Ankara’da 5’i aktif görevde 10’u doktor toplam 18 kişi hakkında da gözaltı kararı vardı. Bu soruşturma kapsamında da 10 kişi gözaltına alındı. AKP iktidarına yakın ajanslarda haber, ‘2019’un en büyük operasyonu’ olarak verildi. Ancak ısmarlama ‘Bylock’ operasyonu ya da hukuksuz gözaltılarla yüzyılın en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun üzerini örtmek mümkün değil. Ayakkabı kutularındaki, banyo liflerindeki milyon dolarları, taşımakla bitirilemeyen paraları, ‘sıfırlanamayan dolarlarla’ alınan Şehrizar konaklarını, Hazine arazilerine yapılan villaları, Zafer Çağlayan’a verilen 700 bin liralık saat rüşvetini artık herkes kabul ediyor.
AKP rejimi ise her yıl 17 Aralık asrın yolsuzluk soruşturmasının yıldönümünde, Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘büyük’ operasyonlara imza atıyor! Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltılar, tutuklamalar yaşanıyor. Bu yıl da öyle oldu! Dün Ankara’da iki operasyon vardı. İlki ‘Bylock’ operasyonu olarak açıklandı. 260 kişi hakkında ‘Bylock’ kullanıcısı oldukları gerekçesiyle operasyon yapıldı. 171 kişi gözaltına alındı.
17 ARALIK UNUTULMAZ!
İkinci operasyon ise sağlık çalışanlarına yönelikti. Sözde örgütün, Sağlık Bakanlığı ve hastanelerdeki yapılanmasına yönelik soruşturmada, 5’i aktif görevde olmak üzere 10’u doktor 18 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi. 10 kişi gözaltına alındı. Ancak AKP rejiminin yaptığı hiç bir operasyon 17 Aralık yüzyılın yolsuzluk soruşturmasını unutturmaya yetmez. Zira 17 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturması Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘yolsuzluk’ tarihine çoktan geçti!
17 ARALIK NEDİR?
17 Aralık, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonudur. AKP iktidarının 4 bakanının da adının karıştığı operasyonda, rüşvet adım adım görüntülenmiş ve kayda alınmıştır. Polisler, rüşveti tespit için adım adım takip etmeyi yeterli görmemiş ve çapraz kontrol için harita baz analizi bile yapılmıştı.
SUÇLAMA NEDİR?
Soruşturma MASAK raporuyla 13 Eylül 2012’de başlamıştı. 17 Aralık soruşturmasında adı geçen bakanlar, ambargo nedeniyle zor günler geçiren İran’ın parasının Türkiye’den çıkarılması için rüşvet almakla suçlanıyordu. Bunun için yolsuzluğa ‘yol’ olmuşlardı. Örneğin buğday yetişmeyen Dubai’den sahte evraklarla binlerce ton buğday ithal ediliyordu.
TÜRKİYE MİLYON DOLARLAR KAYBETTİ
Sorun şu ki, İran’ın parasını kaçırmak için kurulan sistem, Türkiye’ye milyon dolarlar kaybettiriyordu. Normal şartlarda gerçek belgelerle ve banka üzerinden yapılması halinde alınması gereken komisyon, 3-5 siyasinin cebine giriyordu. Zarrab’ın dönemin bakanları Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve dönemin Halk Bankası Müdürü Süleyman Aslan’la irtibatı tespit edildi.
AYAKKABI KUTUSUNDA MİLYON DOLARLAR!
17 Aralık sabahı aralarında bakan çocukları ve Zarrab ile adamlarının da bulunduğu çok sayıda isim gözaltına alındı. Halk Bankası Müdürü’nün evinde yapılan aramalarda ayakkabı kutularının içinde, banyodaki liflerde yaklaşık 2,5 milyon dolar bulundu. Muammer Güler’in oğlunun evinde çıkan paranın miktarı ise 1,2 milyon dolardı. Zafer Çağlayan’ın oğlunun kaldığı ev babasının üzerine olduğu için arama yapılamadı.
RÜŞVETİN MİKTARI 63,5 MİLYON DOLAR
Emniyetin hazırladığı fezlekede bakanlar ve oğulları, İran’ın parasının binde 4-5 komisyon karşılığında aklanmasını sağlıyordu. Bunu da yukarıda belirttiğimiz gibi, sahte belgelere yol vererek yapıyorlardı. Fezlekeye göre Çağlayan 28 kez ve toplam 52 milyon dolar, Muammer Güler ise 10 kez ve toplamda 10 milyon dolar, Egemen Bağış ise 3 kez ve toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet almıştı. Bağış’ın ayakkabı kutusunda aldığı rüşvet saniye saniye görüntülenmişti.
KURYE: ANKARA’YA ÇOK PARA TAŞIDIM
Zaten Zarrab’ın kuryesi de Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde rüşveti itiraf etmişti. Muhammed Sadık isimli kurye, Ankara’ya defalarca milyon dolarlar götürdüğünü söylemişti. Kuryeler, İstanbul’dan Ankara’ya sırt çantalarıyla 2 milyon dolar ve 2 milyon Euro götürürken havaalanında görüntülenmiş ve bu görüntüler de fezlekeye girmişti. Yapılan teknik ve fiziki takibe göre söz konusu paralar Çağlayan’ın oğlu Kaan’a teslim edilmişti… Baz istasyonu kayıtları da bunu net olarak ispat ediyordu. Egemen Bağış da aldığı kutuları kabul etmiş ve ‘hediye’ olduğunu söylemişti.
SAVCI KARA: BİR NUMARA ERDOĞAN’DI
17 Aralık dosyası operasyondan 40 gün sonra Savcı Celal Kara’dan alındı. Savcı, 25-29 Ocak 2015 tarihleri arasında Cumhuriyet’ten Can Dündar’a verdiği röportajda, şüphelilerin konuşmalarında geçen ‘bir numara’nın Erdoğan olduğunu söyledi. Kara, “Bu işlerin başbakandan habersiz, bilgisiz ve ilgisiz dönmesine imkan yok. Bu dosya kapanmadı, kapanamaz. Kapanmasının tek yolu zanlıların yargı önüne çıkmasıdır.” diyordu.
VİCDANLARDA MAHKUM OLDULAR
Önce operasyonu yürüten polisler, sonra savcılar ve hakimler görevden alındı. Ardından da ihraç edildiler. Yetmedi bir çoğu tutuklandı, bir kısmı ise can güvenliği endişesiyle vatanını terk etmek zorunda kaldı. Soruşturma yeni savcıya, Ekrem Aydıner’e teslim edildi. Ve beklenen oldu; Aydıner, 11 ay süren incelemenin ardından, 17 Ekim 2014’te dosyayla ilgili takipsizlik kararı verdi.
Paraları sıfırlayın tapesi, yüzde 100 doğru!
Zarrab: Başbakan onay verdi
Reza Zarrap, ABD’de tutuklanmasının ardından savcıyla anlaştı. Bütün yasadışı eylemlerini tek tek itiraf etti. Her şeyin Erdoğan’ın onayıyla yapıldığını anlatan Zarrab, “Sayın Başbakan bu ticaretin başlatılması için onay ve talimat verdi. Demek istediğim, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Babacan bu ticareti yapmaya karar vermişti.” ifadelerini kullandı. Daha önce AKP’liler tarafından ‘vatan sever’ ilan edilen Zarrab, bir anda ‘hain’ oluvermişti!
Çağlayan’a 50 milyon Euro rüşvet verdim
Zarrab, Halkbank ile çalışmaya başladığı süreci ve bu iş birliğindeki rolü karşılığı Zafer Çağlayan’a verdiği rüşveti ise “Halkbank ile ilişkim 2012 yılında başladı fakat bağlantılarım daha eskiye dayanıyordu. (…) Çağlayan, yüzde 50-50 ortak olmak koşuluyla bu ticarete aracılık edebileceğini söyledi. Çağlayan’a 45 ila 50 milyon avro arasında bir rüşvet ödedim.” sözleriyle anlattı
[İlker Doğan] 18.12.2019 [TR724]
Yine Ankara’da 5’i aktif görevde 10’u doktor toplam 18 kişi hakkında da gözaltı kararı vardı. Bu soruşturma kapsamında da 10 kişi gözaltına alındı. AKP iktidarına yakın ajanslarda haber, ‘2019’un en büyük operasyonu’ olarak verildi. Ancak ısmarlama ‘Bylock’ operasyonu ya da hukuksuz gözaltılarla yüzyılın en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun üzerini örtmek mümkün değil. Ayakkabı kutularındaki, banyo liflerindeki milyon dolarları, taşımakla bitirilemeyen paraları, ‘sıfırlanamayan dolarlarla’ alınan Şehrizar konaklarını, Hazine arazilerine yapılan villaları, Zafer Çağlayan’a verilen 700 bin liralık saat rüşvetini artık herkes kabul ediyor.
AKP rejimi ise her yıl 17 Aralık asrın yolsuzluk soruşturmasının yıldönümünde, Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘büyük’ operasyonlara imza atıyor! Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltılar, tutuklamalar yaşanıyor. Bu yıl da öyle oldu! Dün Ankara’da iki operasyon vardı. İlki ‘Bylock’ operasyonu olarak açıklandı. 260 kişi hakkında ‘Bylock’ kullanıcısı oldukları gerekçesiyle operasyon yapıldı. 171 kişi gözaltına alındı.
17 ARALIK UNUTULMAZ!
İkinci operasyon ise sağlık çalışanlarına yönelikti. Sözde örgütün, Sağlık Bakanlığı ve hastanelerdeki yapılanmasına yönelik soruşturmada, 5’i aktif görevde olmak üzere 10’u doktor 18 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi. 10 kişi gözaltına alındı. Ancak AKP rejiminin yaptığı hiç bir operasyon 17 Aralık yüzyılın yolsuzluk soruşturmasını unutturmaya yetmez. Zira 17 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturması Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘yolsuzluk’ tarihine çoktan geçti!
17 ARALIK NEDİR?
17 Aralık, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonudur. AKP iktidarının 4 bakanının da adının karıştığı operasyonda, rüşvet adım adım görüntülenmiş ve kayda alınmıştır. Polisler, rüşveti tespit için adım adım takip etmeyi yeterli görmemiş ve çapraz kontrol için harita baz analizi bile yapılmıştı.
SUÇLAMA NEDİR?
Soruşturma MASAK raporuyla 13 Eylül 2012’de başlamıştı. 17 Aralık soruşturmasında adı geçen bakanlar, ambargo nedeniyle zor günler geçiren İran’ın parasının Türkiye’den çıkarılması için rüşvet almakla suçlanıyordu. Bunun için yolsuzluğa ‘yol’ olmuşlardı. Örneğin buğday yetişmeyen Dubai’den sahte evraklarla binlerce ton buğday ithal ediliyordu.
TÜRKİYE MİLYON DOLARLAR KAYBETTİ
Sorun şu ki, İran’ın parasını kaçırmak için kurulan sistem, Türkiye’ye milyon dolarlar kaybettiriyordu. Normal şartlarda gerçek belgelerle ve banka üzerinden yapılması halinde alınması gereken komisyon, 3-5 siyasinin cebine giriyordu. Zarrab’ın dönemin bakanları Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve dönemin Halk Bankası Müdürü Süleyman Aslan’la irtibatı tespit edildi.
AYAKKABI KUTUSUNDA MİLYON DOLARLAR!
17 Aralık sabahı aralarında bakan çocukları ve Zarrab ile adamlarının da bulunduğu çok sayıda isim gözaltına alındı. Halk Bankası Müdürü’nün evinde yapılan aramalarda ayakkabı kutularının içinde, banyodaki liflerde yaklaşık 2,5 milyon dolar bulundu. Muammer Güler’in oğlunun evinde çıkan paranın miktarı ise 1,2 milyon dolardı. Zafer Çağlayan’ın oğlunun kaldığı ev babasının üzerine olduğu için arama yapılamadı.
RÜŞVETİN MİKTARI 63,5 MİLYON DOLAR
Emniyetin hazırladığı fezlekede bakanlar ve oğulları, İran’ın parasının binde 4-5 komisyon karşılığında aklanmasını sağlıyordu. Bunu da yukarıda belirttiğimiz gibi, sahte belgelere yol vererek yapıyorlardı. Fezlekeye göre Çağlayan 28 kez ve toplam 52 milyon dolar, Muammer Güler ise 10 kez ve toplamda 10 milyon dolar, Egemen Bağış ise 3 kez ve toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet almıştı. Bağış’ın ayakkabı kutusunda aldığı rüşvet saniye saniye görüntülenmişti.
KURYE: ANKARA’YA ÇOK PARA TAŞIDIM
Zaten Zarrab’ın kuryesi de Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde rüşveti itiraf etmişti. Muhammed Sadık isimli kurye, Ankara’ya defalarca milyon dolarlar götürdüğünü söylemişti. Kuryeler, İstanbul’dan Ankara’ya sırt çantalarıyla 2 milyon dolar ve 2 milyon Euro götürürken havaalanında görüntülenmiş ve bu görüntüler de fezlekeye girmişti. Yapılan teknik ve fiziki takibe göre söz konusu paralar Çağlayan’ın oğlu Kaan’a teslim edilmişti… Baz istasyonu kayıtları da bunu net olarak ispat ediyordu. Egemen Bağış da aldığı kutuları kabul etmiş ve ‘hediye’ olduğunu söylemişti.
SAVCI KARA: BİR NUMARA ERDOĞAN’DI
17 Aralık dosyası operasyondan 40 gün sonra Savcı Celal Kara’dan alındı. Savcı, 25-29 Ocak 2015 tarihleri arasında Cumhuriyet’ten Can Dündar’a verdiği röportajda, şüphelilerin konuşmalarında geçen ‘bir numara’nın Erdoğan olduğunu söyledi. Kara, “Bu işlerin başbakandan habersiz, bilgisiz ve ilgisiz dönmesine imkan yok. Bu dosya kapanmadı, kapanamaz. Kapanmasının tek yolu zanlıların yargı önüne çıkmasıdır.” diyordu.
VİCDANLARDA MAHKUM OLDULAR
Önce operasyonu yürüten polisler, sonra savcılar ve hakimler görevden alındı. Ardından da ihraç edildiler. Yetmedi bir çoğu tutuklandı, bir kısmı ise can güvenliği endişesiyle vatanını terk etmek zorunda kaldı. Soruşturma yeni savcıya, Ekrem Aydıner’e teslim edildi. Ve beklenen oldu; Aydıner, 11 ay süren incelemenin ardından, 17 Ekim 2014’te dosyayla ilgili takipsizlik kararı verdi.
Paraları sıfırlayın tapesi, yüzde 100 doğru!
İlerleyen günlerde 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili çok sayıda tape internete düştü. Bunlardan biri de Erdoğan’la oğlu Bilal arasında geçtiği ileri sürülen konuşmaydı. Söz konusu görüşme sırasında miting için Konya’da bulunan Erdoğan, operasyonu haber alır almaz İstanbul’daki oğlunu arayarak, ‘evdeki paraları sıfırlaması’ talimatını veriyordu. Bilal Erdoğan meleseyi tam anlayamayınca, “Sümeyye’yi yanına gönderiyorum.” diyordu. Ve Sümeyye Erdoğan, TK2123 sefer sayılı THY uçağı ile yanındaki kadın koruma polisi ile birlikte sabah 09.00’da İstanbul’a uçmuştu. Bilal Erdoğan, aynı gün 23.15’de yaptıkları dördüncü görüşmede ise babasına paraları henüz sıfırlayamadıklarını, ellerinde 30 milyon Euro gibi bir miktar kaldığını ve onunla da ‘Şehrizar Konakları’ndan daire alabileceklerini söylüyordu. Ve o daire de alındı! Konuşmadaki her şey bir bir hayata geçirilmişti.17 Aralık'ta ne olmuştu?— Tr724 (@Tr724) December 17, 2019
Ülke tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun soruşturma dosyaları 6 yıl önce iktidarın atadığı savcılar tarafından ‘takipsizlik’ kararıyla kapatıldı, delilleri karartıldı.
İşte 'sıfırla'namayan 17 Aralık dosyası👉 https://t.co/B3lJ1iu6Vp pic.twitter.com/D8Ue4RmKVk
Zarrab: Başbakan onay verdi
Reza Zarrap, ABD’de tutuklanmasının ardından savcıyla anlaştı. Bütün yasadışı eylemlerini tek tek itiraf etti. Her şeyin Erdoğan’ın onayıyla yapıldığını anlatan Zarrab, “Sayın Başbakan bu ticaretin başlatılması için onay ve talimat verdi. Demek istediğim, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Babacan bu ticareti yapmaya karar vermişti.” ifadelerini kullandı. Daha önce AKP’liler tarafından ‘vatan sever’ ilan edilen Zarrab, bir anda ‘hain’ oluvermişti!
Çağlayan’a 50 milyon Euro rüşvet verdim
Zarrab, Halkbank ile çalışmaya başladığı süreci ve bu iş birliğindeki rolü karşılığı Zafer Çağlayan’a verdiği rüşveti ise “Halkbank ile ilişkim 2012 yılında başladı fakat bağlantılarım daha eskiye dayanıyordu. (…) Çağlayan, yüzde 50-50 ortak olmak koşuluyla bu ticarete aracılık edebileceğini söyledi. Çağlayan’a 45 ila 50 milyon avro arasında bir rüşvet ödedim.” sözleriyle anlattı
[İlker Doğan] 18.12.2019 [TR724]
Sahne El Clasico’nun [Hasan Cücük]
Futbolda rekabet denince akla derbiler, derbi denince ise El Clasico gelir. Barcelona – Real Madrid mücadelesi İspanya sınırlarını aşıp, tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği bir rekabettir. Öyle ki; Dünya Kupası finalinden sonra en fazla seyredilen maç El Clasico’dur. Saatler 22’yi gösterdiğinde 22 oyuncu yeni bir resital için Camp Nou’nun çimlerine ayak basacak. Herkes susacak futbol konuşacak.
Diktatör Franco döneminde futbolun ikinci planda kalıp, politik çekişmenin başrole geçtiği Barcelona – Real Madrid buluşmaları, diktatörlük sonrası yeniden kendi mecrasına dönmüştü. Dünya futboluna yön veren yıldızların tercihinin Barcelona veya Real Madrid olması iki takımın mücadelesini ülke sınırları dışına taşıdı. 2009’dan itibaren El Clasico bir anlamda Messi – Cristiano Ronaldo düellosuna dönüştü. Arjantinli, El Clasico’larda Portekizli’ye bariz üstünlük sağladı. Cristiano Ronaldo’nun geçen yıl La Liga’ya veda edip, Serie A’ya gitmesiyle El Clasico’nun marka değerinde bir düşüş yaşandı. Ancak ne olursa olsun El Clasico asırlık bir rekabet. Cristiano Ronaldo olmasa da dünyanın sayılı yıldızları yine her iki kulübün formalarıyla yeşil sahalarda arz-ı endam etmeye devam ediyor.
Yerel bir rekabetin dalga dalga tüm dünyaya yayıldığı El Clasico’nun 2019-20 sezonunun ilk versiyonu 26 Ekim’de sahnelenecekti. Ancak Barcelona’daki protestolardan dolayı maç 18 Aralık’a (bugün) ertelendi. Protestolar dinmesine karşılık güvenlik görevlileri tedbiri elden bırakmıyor. Son yılların en riskli El Clasico’larından biri olacak. Zira, Zira “Tsunami Democratic” adlı bir grubun 20 bin kişiyi toplayarak Madrid otobüsünün önünü kesme ihtimali söz konusu. Bu yüzden güvenlik had safhada olacak.
İki takımda 35 puanda bulunuyor. Puan sıralamasında averajla Barcelona birinci, Real Madrid ikinci sırada yer alıyor. 10 yıl aradan sonra iki takımda El Clasico’ya aynı puanda çıkacak. Geride kalan 16 haftalık periyotta, Barcelona 9. hafta oturduğu liderlik koltuğunu kimseye kaptırmadı. Liderdiği devraldığı takım ise Real Madrid’di. Katalan ekibi sahasında oynadığı 7 karşılaşmadan da 3 puanla ayrıldı. Barcelona evinde puan kaybı yaşamazken, Real Madrid ise deplasman başarısıyla dikkat çekti. Çıktığı 8 deplasman maçından 15 puan topladı. Barcelona ise 9 deplasmandan 14 puanla evine döndü. Barcelona çok gol atarken, Real Madrid ise az gol yedi. Barcelona 43 kez rakip fileleri havalandırırken, kalesinde 20 gol gördü. Real Madrid ise attığı 33 gole karşılık, 12 gol yedi. 16 hafta sonunda Barcelona’nın 11 galibiyet, 2 beraberlik ve 3 yenilgisi bulunuyor. Real Madrid ise sadece bir kez yenilirken, 10 maçını kazanıp, 5’inde ise beraberlikle sahadan ayrıldı. El Clasico öncesi her iki takımda son maçlarından beraberlikle ayrıldı.
Barcelona cephesinde gözler doğal olarak Messi üzerinde olacak. Tek başına Barcelona’ya sayısız maç kazandıran Messi, bu sezon 12 golle krallık yarışında Karim Benzema ile ilk sırayı paylaşıyor. Messi’nin forvet hattındaki partnerlerinden Uruguaylı Luis Suarez ise attığı 9 golle, El Clasico öncesi formda olduğunu gösterdi. Atletico Madrid’den transfer edilen Fransız yıldız Antoine Griezmann ise ilk El Clasico heyecanı yaşayacak. Real Madrid’e karşı bugüne kadar 8 gol atan Griezmann, Barcelona forması ile çıkacağı ilk El Clasico’sunda adını skor tabelasına yazdırmak isteyecek. Kariyerinde 25 El Clasico oynayan Messi, bu maçlarda 18 kez ağları havalandırırken, Uruguay’lı Suarez, 10 El Clasico’da 9 gole imza attı.
Real Madrid cephesinde gözler Karim Benzema üzerinde olacak. Cristiano Ronaldo sonrası takımın gol yükünü çeken isim olan Fransız futbolcu, bu sezon 12 gol atıp krallık yarışında Messi’ye rakip oldu. Bu sezon kalesini gole kapatmakta zorlanan Barcelona’yı zorlayacak bir diğer isim ise Rodrygo olacak. Real Madrid’in son yıllarda klasikleşen orta saha üçlüsü Modric – Casemiro – Kroos birlikteliğini bozan isim olan 21 yaşındaki Fede Valverde top hakimiyeti, oyun zekası, hızı ve iki yönlü oyun katkısıyla El Clasico için kilit bir rol üstlenebilir. Eden Hazard’ın sakatlığı Real Madrid’in gücünü olumsuz etkileyecektir. Ligin en iyi pas isabet oranına sahip kalecisi Ter Stegen (Barcelona) ile onu takip eden Courtois (Real Madrid) takımları adına kilit rol oynayacak.
[Hasan Cücük] 18.12.2019 [TR724]
Diktatör Franco döneminde futbolun ikinci planda kalıp, politik çekişmenin başrole geçtiği Barcelona – Real Madrid buluşmaları, diktatörlük sonrası yeniden kendi mecrasına dönmüştü. Dünya futboluna yön veren yıldızların tercihinin Barcelona veya Real Madrid olması iki takımın mücadelesini ülke sınırları dışına taşıdı. 2009’dan itibaren El Clasico bir anlamda Messi – Cristiano Ronaldo düellosuna dönüştü. Arjantinli, El Clasico’larda Portekizli’ye bariz üstünlük sağladı. Cristiano Ronaldo’nun geçen yıl La Liga’ya veda edip, Serie A’ya gitmesiyle El Clasico’nun marka değerinde bir düşüş yaşandı. Ancak ne olursa olsun El Clasico asırlık bir rekabet. Cristiano Ronaldo olmasa da dünyanın sayılı yıldızları yine her iki kulübün formalarıyla yeşil sahalarda arz-ı endam etmeye devam ediyor.
Yerel bir rekabetin dalga dalga tüm dünyaya yayıldığı El Clasico’nun 2019-20 sezonunun ilk versiyonu 26 Ekim’de sahnelenecekti. Ancak Barcelona’daki protestolardan dolayı maç 18 Aralık’a (bugün) ertelendi. Protestolar dinmesine karşılık güvenlik görevlileri tedbiri elden bırakmıyor. Son yılların en riskli El Clasico’larından biri olacak. Zira, Zira “Tsunami Democratic” adlı bir grubun 20 bin kişiyi toplayarak Madrid otobüsünün önünü kesme ihtimali söz konusu. Bu yüzden güvenlik had safhada olacak.
İki takımda 35 puanda bulunuyor. Puan sıralamasında averajla Barcelona birinci, Real Madrid ikinci sırada yer alıyor. 10 yıl aradan sonra iki takımda El Clasico’ya aynı puanda çıkacak. Geride kalan 16 haftalık periyotta, Barcelona 9. hafta oturduğu liderlik koltuğunu kimseye kaptırmadı. Liderdiği devraldığı takım ise Real Madrid’di. Katalan ekibi sahasında oynadığı 7 karşılaşmadan da 3 puanla ayrıldı. Barcelona evinde puan kaybı yaşamazken, Real Madrid ise deplasman başarısıyla dikkat çekti. Çıktığı 8 deplasman maçından 15 puan topladı. Barcelona ise 9 deplasmandan 14 puanla evine döndü. Barcelona çok gol atarken, Real Madrid ise az gol yedi. Barcelona 43 kez rakip fileleri havalandırırken, kalesinde 20 gol gördü. Real Madrid ise attığı 33 gole karşılık, 12 gol yedi. 16 hafta sonunda Barcelona’nın 11 galibiyet, 2 beraberlik ve 3 yenilgisi bulunuyor. Real Madrid ise sadece bir kez yenilirken, 10 maçını kazanıp, 5’inde ise beraberlikle sahadan ayrıldı. El Clasico öncesi her iki takımda son maçlarından beraberlikle ayrıldı.
Barcelona cephesinde gözler doğal olarak Messi üzerinde olacak. Tek başına Barcelona’ya sayısız maç kazandıran Messi, bu sezon 12 golle krallık yarışında Karim Benzema ile ilk sırayı paylaşıyor. Messi’nin forvet hattındaki partnerlerinden Uruguaylı Luis Suarez ise attığı 9 golle, El Clasico öncesi formda olduğunu gösterdi. Atletico Madrid’den transfer edilen Fransız yıldız Antoine Griezmann ise ilk El Clasico heyecanı yaşayacak. Real Madrid’e karşı bugüne kadar 8 gol atan Griezmann, Barcelona forması ile çıkacağı ilk El Clasico’sunda adını skor tabelasına yazdırmak isteyecek. Kariyerinde 25 El Clasico oynayan Messi, bu maçlarda 18 kez ağları havalandırırken, Uruguay’lı Suarez, 10 El Clasico’da 9 gole imza attı.
Real Madrid cephesinde gözler Karim Benzema üzerinde olacak. Cristiano Ronaldo sonrası takımın gol yükünü çeken isim olan Fransız futbolcu, bu sezon 12 gol atıp krallık yarışında Messi’ye rakip oldu. Bu sezon kalesini gole kapatmakta zorlanan Barcelona’yı zorlayacak bir diğer isim ise Rodrygo olacak. Real Madrid’in son yıllarda klasikleşen orta saha üçlüsü Modric – Casemiro – Kroos birlikteliğini bozan isim olan 21 yaşındaki Fede Valverde top hakimiyeti, oyun zekası, hızı ve iki yönlü oyun katkısıyla El Clasico için kilit bir rol üstlenebilir. Eden Hazard’ın sakatlığı Real Madrid’in gücünü olumsuz etkileyecektir. Ligin en iyi pas isabet oranına sahip kalecisi Ter Stegen (Barcelona) ile onu takip eden Courtois (Real Madrid) takımları adına kilit rol oynayacak.
[Hasan Cücük] 18.12.2019 [TR724]
Türkiye’deki siyasi partiler muvazaa partileri mi? (2) [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Bugünkü yazımızda Türkiye’deki siyasi partilerin “muvazaa partileri” olup olmadığına dair sorgularımıza sol-CHP, Türk-İslam sentezi-MP-CKMP-MHP ve İyi Parti açısından devam edecek ve haftaya da Kürt partileri ve Millî Görüş partileriyle bu konuyu tamamlayacağız.
Osmanlı Devleti’nin yerini almaya hazırlanan Ankara Hükümeti’nin ilk uygulamalarına bakıldığında ilk TBMM’deki çok sesli yapıya rağmen otoriter eğilimlerin ilk baştan itibaren görülmesi ilginç bir durum oluşturmaktadır.
Yeni Türk devleti attığı adımlarla baştan itibaren siyasi yapıları doğrudan kontrol etmeyi amaçlamıştır. Ankara bu konuda o kadar hassastır ki Mustafa Suphi ve arkadaşlarının “gerçek” Türkiye Komünist Fırkası yerine “kontrollü” bir Türkiye Komünist Fırkası bile kurmuştur.
Bu yaklaşımlarla başlayan, siyasetin “rejime sadık” kişi ve partiler tarafından yapılması düşüncesi bundan sonraki süreçte de devam edecektir. Böylece siyasi partilerin bir kısmı “muvazaa partileri” olarak kurulacak, başlangıçta muvazaa partisi olmayanların çoğu da zamanla birer “statüko partisi” haline geleceklerdir. Bu süreç sadece iktidar veya iktidar ortağı olan partiler için değil muhalefet partileri için de benzer şekilde yaşanacaktır.
Bir “Devlet Partisi” Olarak CHP
CHP, Atatürk tarafından bir devlet partisi olarak kurgulanmış ve partide siyaset yapacak kişiler buna göre seçilmişti. Parti aşamalar şeklinde Türkiye’nin tek parti rejimi olmasını sağlamış, bu yolla da rejim hem devrimleri kabul ettirmeyi hem de kendisini garantiye almayı amaçlamıştı.
Atatürk’ten sonra İnönü’nün CHP’si de daha farklı bir seyir göstermedi. Atatürk “Ebedi Şef”, İnönü ise “Milli Şef” olarak tanımlanarak CHP “devlet partisi” olarak varlığını devam ettirdi. CHP’nin en büyük destekçileri elit kesim, ordu ve bürokrasiydi ve bu bileşenler içinde halk yoktu.
Statükocu söylemleriyle halktan kopan CHP 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde birinci parti olamadı. Kendisini “sol” olarak tanımlayarak sol söylemler kullansa da özellikle kırsal kesimde “jandarma ve ağır vergileri” çağrıştıran bir parti olarak görüldü. İnönü’nün CHP’si bu özellikleriyle 1950-1969 arasında girdiği sekiz genel seçimde sadece 1961’de birinci parti olabildi. Bu seçimde birinci parti olmasının nedeni de darbecilerin kapattığı DP’nin oylarının AP ve YTP arasında bölüşülmesiydi.
Ecevit’in Başarısı, Baykal’ın Statükoculuğu
CHP Bülent Ecevit’in başında bulunduğu dönemde yeniden iktidar alternatifi haline geldi. Ecevit “devletçi” söylemler yerine “bu düzen değişmeli” sloganıyla CHP’yi farklı bir mecraya taşıyarak 1973 ve 1977 seçimlerinde birinci parti yaptı. Bu başarı elbette tesadüf değildi. CHP bu seçimlerde işçi kesiminden ve yoksul kitlelerden oy almayı başararak üç defa hükümet kurdu.
CHP’nin değişim süreci, 12 Eylül darbecileri tarafından sona erdirildi. 27 Mayıs cuntası sadece DP’yi kapatırken 12 Eylül yönetimi CHP dahil bütün partileri kapattı. Yıllar sonra Deniz Baykal liderliğinde yeniden kurulan CHP ise “devletçi-vesayetçi-statükocu” bir partiye dönüştü.
Baykal sonrasının lideri Kılıçdaroğlu’nun açılımları ilk dönemlerde başarılı olamasa da en son yerel seçimlerde izlenen akıllı stratejiyle kısmi bir başarı getirdi. Ancak CHP zaman zaman farklı söylemler geliştirmesine rağmen içinde barındırdığı “nasyonalist-ulusalcı kesim” ve devraldığı “Atatürk’ün Partisi” ve “rejimin kurucu partisi” imajları nedeniyle hiçbir zaman Türkiye’yi dönüştürebilecek yeniliklere öncülük yapamadı.
CHP; 15 Temmuz’un “kontrollü bir darbe olduğunu” söyleyip Yenikapı’nın bir parçası olmakla, sandığa sahip çıkmak yerine “adam kazandı” diyerek seçmeni ortada bırakan adaylarıyla ve bugün şahit olduğumuz “KHK’lılar”, “Kürt meselesi” gibi konulardaki refleksleriyle “devletçi” yönü her şeyin önüne geçen bir parti özelliğini korumaya devam ediyor.
Millet Partisi’nden CKMP ve MHP’ye
Türkiye’de muhafazakâr partilerin temeli Millet Partisi’ne kadar götürülebilse de bu partiler zamanla “siyasal İslamcı” Millî Görüş-Milli Nizam Partisi-MSP-RP-FP ve Türk-İslam sentezine dayalı CKMP-MHP partileri olarak iki farklı çizgide gelişme gösterdiler.
Millet Partisi’nin kuruluşunda DP’nin bir “muvazaa partisi” olması nedeniyle CHP’ye alternatif olamayacağı tezi etkili olmuştu. Ancak partinin kurucuları arasında tek parti rejiminin kurumsallaşması sırasında Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yıllarca TSK’da görev yapan General Sadık Aldoğan ve CHP’den ayrılan Prof. Hikmet Bayur da yer alıyordu.
Özellikle Mareşal Çakmak, Millet Partisi’nde ve daha sonra ortaya çıkan CMKP ve Türkeş’in MHP’sinde önemli bir figür olmuştur. Sadece bunlar bile Millet Partisi’nin kuruluş sürecinden itibaren sol-CHP ve sağ-DP-AP geleneği yanında üçüncü bir “sistem partisi” olduğuna yeterli kanıt olarak gösterilebilir.
Osman Bölükbaşı’nın liderliğindeki MP “Allah ve Allah korkusu” kelimelerini çok kullandığı gerekçesiyle irtica ile suçlanmış ve yaşanan süreç 1954’de partinin kapatılmasıyla sonuçlanmıştır. Bölükbaşı bundan sonra da DP ile mücadelesine devam etmiş, hapis cezası aldıktan sonra 1957’de milletvekili seçilince yeminini pijamalı olarak hapishanede yapmıştır.
Bölükbaşı’nın partisi 1958’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adını aldı. Daha sonra bu partiden ayrılarak Millet Partisi’nin başında 1972’ye kadar politikaya devam etti. Bölükbaşı’dan sonra partinin genel başkanlığına eski bir Genelkurmay Başkanı olan Cemal Tural’ın seçilmesi de Millet Partisi’nin siyasetteki yerini gösteren ilginç bir örnektir.
27 Mayıs’ın Kudretli Albayı Türkeş’in MHP’si
CKMP’nin MHP’ye dönüşmesinden sonraki dönemin en önemli figürü kuşkusuz Albay Alpaslan Türkeş’ti. İlk defa 1944’teki Türkçülük Turancılık Davası ile adını duyuran Türkeş’in ülke genelinde tanınması ise 27 Mayıs darbesi sonrasında radyoda darbe bildirisini okumasıyla gerçekleşti. Ancak Türkeş Milli Birlik Kurulu’nun hâkim kanadı tarafından tasfiye edildi.
Türkeş yurtdışı sürgününden Türkiye’ye dönüşünde AP’ye katılma çabası sonuçsuz kalınca CKMP’ye iştirak ederek kısa bir süre sonra partinin genel başkanı oldu. 1969’da partinin adı MHP, amblemi de “üç hilal” olarak değiştirildi.
Türkeş MHP’nin hedefini devleti ve milleti yeniden teşkilatlandırmak olarak belirtmiş ve seküler bir hayattan gelse de mottosunu Türk-İslam sentezinin özeti denebilecek “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” şeklinde ilan etmişti.
MHP, Soğuk Savaş döneminin söylemine uygun olarak Türkiye’nin komünist tehdit altında olduğunu öne çıkarmış ve soğuk savaş dönemi sonrasında da “Türk devletinin bekası” ifadesini şartlara göre güncelleyerek toplumda karşılık bulmaya çalışmıştır.
1975’den itibaren hükümet ortağı olan MHP, 12 Eylül’ün olgunlaşmasında önemli bir rol oynayan Malatya, Sivas ve Maraş olaylarına sebebiyet vermekle itham edildi. Özellikle partinin gençlik örgütü Ülkü Ocaklarının kendisini “komünizme karşı savaşan devletin yanındaki yardımcı güç olarak” tanımlamasına paralel olarak 1980 öncesindeki faaliyetleri tartışma konusu oldu.
Buna karşılık 12 Eylül yönetiminin korkunç işkencelerinden ülkücü gençler de paylarını alacaklar ve özellikle Mamak Cezaevi ülkücüler için kendileri “medrese-i Yusufiye” deseler de bir cehenneme dönüşecektir.
Bahçeli’nin MHP’si
12 Eylül darbecileri tarafından kapatılan MHP, Devlet Bahçeli döneminde rejimin bir “emniyet supabı” haline gelmiş görünmektedir. Lideri 12 Eylül sonrasında beş yıla yakın hapis yatan ve teşkilatı darbeciler tarafından “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda” yargılanan bir partinin böyle bir konuma gelme süreci ayrıntılı olarak incelenmesi gereken bir durum olarak karşımızda durmaktadır.
1999 seçimlerinde büyük bir başarı yakalayan MHP, 2002’de baraja takılsa da 2007’den itibaren Türkiye’nin gidişatında kritik roller üstlendi. 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi için TBMM’deki tıkanıklığı çözen, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında koalisyona girmeyerek AKP’nin 6 Kasım seçim zaferine zemin hazırlayan MHP, bunun karşılığını da Cumhur İttifakı içinde kendine yer bularak aldı ve AKP’nin otoriter rejiminin bütün icraatlarına ortaklık yaptı.
MHP’nin 1990’lardaki yükselişinin önemli bir nedeni de Kürt meselesiydi. Özellikle Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle somut olarak siyasete yansıyan bu tablo, “Kürt sorunundan endişeli kesimin” ve ulusalcıların da desteğiyle MHP’nin her seçimde belli bir oy oranına ulaşmasını sağlamaktadır.
MHP’nin mevcut durumda büyük bir avantajı da merkez sağ partilerin siyasetten silinmiş olmasıdır. Bu durum AKP’den memnun olmayan ve CHP’ye de oy vermek istemeyen sağ seçmenin MHP’yi tercihinde etkili olmakta, bütün bu faktörlerle MHP geçmişten gelen “sistemin üçüncü yol partisi” olarak statükoyu devam ettirme rolünü büyük bir başarıyla sürdürmektedir.
Türk-İslam Sentezi’nin Yeni Durağı: İyi Parti
MHP’den ayrılarak partileşen ilk grup Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları oldu. Yazıcıoğlu’nun 1993’de BBP’yi kurmasında MHP’nin gittikçe daha Türkçü bir partiye dönüşmesi etkiliydi.
BBP Yazıcıoğlu döneminde dini hassasiyetleriyle öne çıkan bir partiydi ve BBP’nin gençlik kuruluşu olan Alperenler kendilerini “İlay-ı Kelimetullah Davası’nın Alperenleri” olarak tanımlıyorlardı.
MHP’den ayrılarak kurulan ikinci parti ise Akşener ve arkadaşlarının kurduğu İyi Parti oldu. Bin bir zorlukla kurulan İyi Parti’nin geldiği nokta ise ancak “dağ fare doğurdu” sözüyle açıklanabilir.
Sağda bir merkez partisi olmak yerine MHP’nin kitlesini hedefleyen bir yapıyla yola çıkması ve bu yönde politikalar izlemesi, Akşener’in partisinin de bir sistem partisi olduğunu ve kendisini “MHP’nin yedeği” olarak konumlandırdığını gösteren belirtiler olarak yorumlanabilir.
Parti içinden bazı isimlerin MHP’nin çekilmesi halinde “Cumhur İttifakı’na dahil olunabileceğine dair söylemleri” ve Akşener’in Erdoğan’la samimi fotoğrafları da bunu doğrulayan ilginç örnekler olarak karşımızda durmakta ve İyi Parti için de Türk siyasetinin en önemli kavramlarından birisi olan “muvazaa partisi” rolünü düşündürmektedir.
Seçilmiş Kaynakça: C. Erdoğan, “Tek Parti İktidarı Döneminde CHP’nin Örgütlenme ve Yönetim Anlayışının Çözümlenmesi”, USAD, C. 10, S. 52, 2017; S. H. Yılmaz, “İdris Küçükömer’in Siyasal Tezleri Bağlamında AKP ve CHP Parti Programlarının İncelenmesi”, Selçuk İletişim, C. 5, S. 1, 2007; G. Bozkır, “CHP’de Bülent Ecevit ve Ortanın Solu Düşüncesi”, ÇTAD, S. 11, 2015; A. Limoncuoğlu, “Türkiye’de Üçüncü Yolun Başı: Millet Partisi (1948); Akademik Hassasiyetler, C. 5, S. 10, 2018; Ö. Bayraktar, “Lider, Teşkilat, Doktrin’in İflası: Ülkücü Harekette 1980 Sonrası Dönüşüm, Bölünme ve İç Çatışma”, KMÜ SEAD, S. 28, 2015.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 18.12.2019 [TR724]
Osmanlı Devleti’nin yerini almaya hazırlanan Ankara Hükümeti’nin ilk uygulamalarına bakıldığında ilk TBMM’deki çok sesli yapıya rağmen otoriter eğilimlerin ilk baştan itibaren görülmesi ilginç bir durum oluşturmaktadır.
Yeni Türk devleti attığı adımlarla baştan itibaren siyasi yapıları doğrudan kontrol etmeyi amaçlamıştır. Ankara bu konuda o kadar hassastır ki Mustafa Suphi ve arkadaşlarının “gerçek” Türkiye Komünist Fırkası yerine “kontrollü” bir Türkiye Komünist Fırkası bile kurmuştur.
Bu yaklaşımlarla başlayan, siyasetin “rejime sadık” kişi ve partiler tarafından yapılması düşüncesi bundan sonraki süreçte de devam edecektir. Böylece siyasi partilerin bir kısmı “muvazaa partileri” olarak kurulacak, başlangıçta muvazaa partisi olmayanların çoğu da zamanla birer “statüko partisi” haline geleceklerdir. Bu süreç sadece iktidar veya iktidar ortağı olan partiler için değil muhalefet partileri için de benzer şekilde yaşanacaktır.
Bir “Devlet Partisi” Olarak CHP
CHP, Atatürk tarafından bir devlet partisi olarak kurgulanmış ve partide siyaset yapacak kişiler buna göre seçilmişti. Parti aşamalar şeklinde Türkiye’nin tek parti rejimi olmasını sağlamış, bu yolla da rejim hem devrimleri kabul ettirmeyi hem de kendisini garantiye almayı amaçlamıştı.
Atatürk’ten sonra İnönü’nün CHP’si de daha farklı bir seyir göstermedi. Atatürk “Ebedi Şef”, İnönü ise “Milli Şef” olarak tanımlanarak CHP “devlet partisi” olarak varlığını devam ettirdi. CHP’nin en büyük destekçileri elit kesim, ordu ve bürokrasiydi ve bu bileşenler içinde halk yoktu.
Statükocu söylemleriyle halktan kopan CHP 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde birinci parti olamadı. Kendisini “sol” olarak tanımlayarak sol söylemler kullansa da özellikle kırsal kesimde “jandarma ve ağır vergileri” çağrıştıran bir parti olarak görüldü. İnönü’nün CHP’si bu özellikleriyle 1950-1969 arasında girdiği sekiz genel seçimde sadece 1961’de birinci parti olabildi. Bu seçimde birinci parti olmasının nedeni de darbecilerin kapattığı DP’nin oylarının AP ve YTP arasında bölüşülmesiydi.
Ecevit’in Başarısı, Baykal’ın Statükoculuğu
CHP Bülent Ecevit’in başında bulunduğu dönemde yeniden iktidar alternatifi haline geldi. Ecevit “devletçi” söylemler yerine “bu düzen değişmeli” sloganıyla CHP’yi farklı bir mecraya taşıyarak 1973 ve 1977 seçimlerinde birinci parti yaptı. Bu başarı elbette tesadüf değildi. CHP bu seçimlerde işçi kesiminden ve yoksul kitlelerden oy almayı başararak üç defa hükümet kurdu.
CHP’nin değişim süreci, 12 Eylül darbecileri tarafından sona erdirildi. 27 Mayıs cuntası sadece DP’yi kapatırken 12 Eylül yönetimi CHP dahil bütün partileri kapattı. Yıllar sonra Deniz Baykal liderliğinde yeniden kurulan CHP ise “devletçi-vesayetçi-statükocu” bir partiye dönüştü.
Baykal sonrasının lideri Kılıçdaroğlu’nun açılımları ilk dönemlerde başarılı olamasa da en son yerel seçimlerde izlenen akıllı stratejiyle kısmi bir başarı getirdi. Ancak CHP zaman zaman farklı söylemler geliştirmesine rağmen içinde barındırdığı “nasyonalist-ulusalcı kesim” ve devraldığı “Atatürk’ün Partisi” ve “rejimin kurucu partisi” imajları nedeniyle hiçbir zaman Türkiye’yi dönüştürebilecek yeniliklere öncülük yapamadı.
CHP; 15 Temmuz’un “kontrollü bir darbe olduğunu” söyleyip Yenikapı’nın bir parçası olmakla, sandığa sahip çıkmak yerine “adam kazandı” diyerek seçmeni ortada bırakan adaylarıyla ve bugün şahit olduğumuz “KHK’lılar”, “Kürt meselesi” gibi konulardaki refleksleriyle “devletçi” yönü her şeyin önüne geçen bir parti özelliğini korumaya devam ediyor.
Millet Partisi’nden CKMP ve MHP’ye
Türkiye’de muhafazakâr partilerin temeli Millet Partisi’ne kadar götürülebilse de bu partiler zamanla “siyasal İslamcı” Millî Görüş-Milli Nizam Partisi-MSP-RP-FP ve Türk-İslam sentezine dayalı CKMP-MHP partileri olarak iki farklı çizgide gelişme gösterdiler.
Millet Partisi’nin kuruluşunda DP’nin bir “muvazaa partisi” olması nedeniyle CHP’ye alternatif olamayacağı tezi etkili olmuştu. Ancak partinin kurucuları arasında tek parti rejiminin kurumsallaşması sırasında Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yıllarca TSK’da görev yapan General Sadık Aldoğan ve CHP’den ayrılan Prof. Hikmet Bayur da yer alıyordu.
Özellikle Mareşal Çakmak, Millet Partisi’nde ve daha sonra ortaya çıkan CMKP ve Türkeş’in MHP’sinde önemli bir figür olmuştur. Sadece bunlar bile Millet Partisi’nin kuruluş sürecinden itibaren sol-CHP ve sağ-DP-AP geleneği yanında üçüncü bir “sistem partisi” olduğuna yeterli kanıt olarak gösterilebilir.
Osman Bölükbaşı’nın liderliğindeki MP “Allah ve Allah korkusu” kelimelerini çok kullandığı gerekçesiyle irtica ile suçlanmış ve yaşanan süreç 1954’de partinin kapatılmasıyla sonuçlanmıştır. Bölükbaşı bundan sonra da DP ile mücadelesine devam etmiş, hapis cezası aldıktan sonra 1957’de milletvekili seçilince yeminini pijamalı olarak hapishanede yapmıştır.
Bölükbaşı’nın partisi 1958’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adını aldı. Daha sonra bu partiden ayrılarak Millet Partisi’nin başında 1972’ye kadar politikaya devam etti. Bölükbaşı’dan sonra partinin genel başkanlığına eski bir Genelkurmay Başkanı olan Cemal Tural’ın seçilmesi de Millet Partisi’nin siyasetteki yerini gösteren ilginç bir örnektir.
27 Mayıs’ın Kudretli Albayı Türkeş’in MHP’si
CKMP’nin MHP’ye dönüşmesinden sonraki dönemin en önemli figürü kuşkusuz Albay Alpaslan Türkeş’ti. İlk defa 1944’teki Türkçülük Turancılık Davası ile adını duyuran Türkeş’in ülke genelinde tanınması ise 27 Mayıs darbesi sonrasında radyoda darbe bildirisini okumasıyla gerçekleşti. Ancak Türkeş Milli Birlik Kurulu’nun hâkim kanadı tarafından tasfiye edildi.
Türkeş yurtdışı sürgününden Türkiye’ye dönüşünde AP’ye katılma çabası sonuçsuz kalınca CKMP’ye iştirak ederek kısa bir süre sonra partinin genel başkanı oldu. 1969’da partinin adı MHP, amblemi de “üç hilal” olarak değiştirildi.
Türkeş MHP’nin hedefini devleti ve milleti yeniden teşkilatlandırmak olarak belirtmiş ve seküler bir hayattan gelse de mottosunu Türk-İslam sentezinin özeti denebilecek “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” şeklinde ilan etmişti.
MHP, Soğuk Savaş döneminin söylemine uygun olarak Türkiye’nin komünist tehdit altında olduğunu öne çıkarmış ve soğuk savaş dönemi sonrasında da “Türk devletinin bekası” ifadesini şartlara göre güncelleyerek toplumda karşılık bulmaya çalışmıştır.
1975’den itibaren hükümet ortağı olan MHP, 12 Eylül’ün olgunlaşmasında önemli bir rol oynayan Malatya, Sivas ve Maraş olaylarına sebebiyet vermekle itham edildi. Özellikle partinin gençlik örgütü Ülkü Ocaklarının kendisini “komünizme karşı savaşan devletin yanındaki yardımcı güç olarak” tanımlamasına paralel olarak 1980 öncesindeki faaliyetleri tartışma konusu oldu.
Buna karşılık 12 Eylül yönetiminin korkunç işkencelerinden ülkücü gençler de paylarını alacaklar ve özellikle Mamak Cezaevi ülkücüler için kendileri “medrese-i Yusufiye” deseler de bir cehenneme dönüşecektir.
Bahçeli’nin MHP’si
12 Eylül darbecileri tarafından kapatılan MHP, Devlet Bahçeli döneminde rejimin bir “emniyet supabı” haline gelmiş görünmektedir. Lideri 12 Eylül sonrasında beş yıla yakın hapis yatan ve teşkilatı darbeciler tarafından “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda” yargılanan bir partinin böyle bir konuma gelme süreci ayrıntılı olarak incelenmesi gereken bir durum olarak karşımızda durmaktadır.
1999 seçimlerinde büyük bir başarı yakalayan MHP, 2002’de baraja takılsa da 2007’den itibaren Türkiye’nin gidişatında kritik roller üstlendi. 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi için TBMM’deki tıkanıklığı çözen, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında koalisyona girmeyerek AKP’nin 6 Kasım seçim zaferine zemin hazırlayan MHP, bunun karşılığını da Cumhur İttifakı içinde kendine yer bularak aldı ve AKP’nin otoriter rejiminin bütün icraatlarına ortaklık yaptı.
MHP’nin 1990’lardaki yükselişinin önemli bir nedeni de Kürt meselesiydi. Özellikle Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle somut olarak siyasete yansıyan bu tablo, “Kürt sorunundan endişeli kesimin” ve ulusalcıların da desteğiyle MHP’nin her seçimde belli bir oy oranına ulaşmasını sağlamaktadır.
MHP’nin mevcut durumda büyük bir avantajı da merkez sağ partilerin siyasetten silinmiş olmasıdır. Bu durum AKP’den memnun olmayan ve CHP’ye de oy vermek istemeyen sağ seçmenin MHP’yi tercihinde etkili olmakta, bütün bu faktörlerle MHP geçmişten gelen “sistemin üçüncü yol partisi” olarak statükoyu devam ettirme rolünü büyük bir başarıyla sürdürmektedir.
Türk-İslam Sentezi’nin Yeni Durağı: İyi Parti
MHP’den ayrılarak partileşen ilk grup Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları oldu. Yazıcıoğlu’nun 1993’de BBP’yi kurmasında MHP’nin gittikçe daha Türkçü bir partiye dönüşmesi etkiliydi.
BBP Yazıcıoğlu döneminde dini hassasiyetleriyle öne çıkan bir partiydi ve BBP’nin gençlik kuruluşu olan Alperenler kendilerini “İlay-ı Kelimetullah Davası’nın Alperenleri” olarak tanımlıyorlardı.
MHP’den ayrılarak kurulan ikinci parti ise Akşener ve arkadaşlarının kurduğu İyi Parti oldu. Bin bir zorlukla kurulan İyi Parti’nin geldiği nokta ise ancak “dağ fare doğurdu” sözüyle açıklanabilir.
Sağda bir merkez partisi olmak yerine MHP’nin kitlesini hedefleyen bir yapıyla yola çıkması ve bu yönde politikalar izlemesi, Akşener’in partisinin de bir sistem partisi olduğunu ve kendisini “MHP’nin yedeği” olarak konumlandırdığını gösteren belirtiler olarak yorumlanabilir.
Parti içinden bazı isimlerin MHP’nin çekilmesi halinde “Cumhur İttifakı’na dahil olunabileceğine dair söylemleri” ve Akşener’in Erdoğan’la samimi fotoğrafları da bunu doğrulayan ilginç örnekler olarak karşımızda durmakta ve İyi Parti için de Türk siyasetinin en önemli kavramlarından birisi olan “muvazaa partisi” rolünü düşündürmektedir.
Seçilmiş Kaynakça: C. Erdoğan, “Tek Parti İktidarı Döneminde CHP’nin Örgütlenme ve Yönetim Anlayışının Çözümlenmesi”, USAD, C. 10, S. 52, 2017; S. H. Yılmaz, “İdris Küçükömer’in Siyasal Tezleri Bağlamında AKP ve CHP Parti Programlarının İncelenmesi”, Selçuk İletişim, C. 5, S. 1, 2007; G. Bozkır, “CHP’de Bülent Ecevit ve Ortanın Solu Düşüncesi”, ÇTAD, S. 11, 2015; A. Limoncuoğlu, “Türkiye’de Üçüncü Yolun Başı: Millet Partisi (1948); Akademik Hassasiyetler, C. 5, S. 10, 2018; Ö. Bayraktar, “Lider, Teşkilat, Doktrin’in İflası: Ülkücü Harekette 1980 Sonrası Dönüşüm, Bölünme ve İç Çatışma”, KMÜ SEAD, S. 28, 2015.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 18.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Öteki şehir üniversitesi! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Bir üniversite politik rekabete malzeme yapılıyor. Öğrenciler, “Geleceğimizi karartmayın, psikolojimizi bozmayın!” diyor. Bu üniversitenin başarısı, kalitesi anlatılıyor. Aydınlar yapılanın vandallık olduğunu, iktidarın gücü kötüye kullanıldığını söylüyor. Konu twitterda hastag yapılıyor, trend topic oluyor.
Benim üniversiteme çok benziyor. Acaba o olabilir mi? Zira bu da 2009 yılında kurulmuş. Açılışında iktidardan etkili-yetkili kişiler fotoğraf karesine girmişler. TBMM’den onay almış, her türlü yasal sorumluluğu yerine getirmiş. Aynen benim üniversitem gibi hızla gelişmiş, uluslararası nitelik kazanmış, çok başarılara imza atmış. Ama sonra yine benim üniversitem gibi iktidarın hedefi haline gelmiş ve şeytanlaştırılmış Şehir Üniversitesi.
Benim üniversitem de benzer sayıda öğrenciye, fakülteye sahipti. O da bir şehir üniversitesiydi, ama Ankara’daydı. Bizim arsalar parası verilerek alınmıştı. Bir kamu bankasının garantörlüğü yoktu. Herşeyini hayırsever Ankara’lı esnaflar yaptılar. Şimdi onların çoğu bu nedenle hapiste. Dahası üniversiteye destek oldular diye mallarına el kondu.
Bu üniversite bizimki olamazdı. Çünkü O’nu Davutoğlu sahipleniyor. Oysa bizim üniversitenin kapatılma çalışmaları Davutoğlu başbakan iken başlamıştı. O’nun hükümeti habire müfettişler gönderiyordu bize. 15 Temmuz’dan önce de kayyım kontrolüne girmişti.
Bu üniversite bizimkisi olmaz; zira rektör beyanat veriyor. Oysa bizim rektörümüz, Prof. Dr. Abdulkadir Şengün tam 3.5 yıldır hapiste ve onu kimsenin gördüğü, hatırladığı yok!
Bu üniversitenin öğrencileri sosyal medyada organize olup üniversitelerini savunabiliyorlar. Bu bizimkisi olmaz. Zira bizim öğrenciler darmadağın edildi. Gittikleri yeni üniversitelerde damgalandılar, dışlandılar. Kaçı tutuklandı, kaçı sorgulandı, kaçı hapiste bilmiyorum. Benim üniversitemin Asyadan, Afrika’dan gelen yabancı öğrencilerine bile gözaltı yaptılar. Oturumlarını iptal etti, sınır dışı ettiler.
Bu ünivesite bizim olamaz, zira hocaları hala okullarında, ders veriyor. Anladığım kadarıyla ciddi mağduriyetleri de yok. Oysa bizim hocalar üniversiteye el konduktan sonra odalarına sokulmadılar. Diplomaları, değerli eşyaları, kitapları dahil hiçbir şeylerini almaya müsaade etmediler. Kitaplarını üniversiteden almaya giden öğretim üyesi herhangi bir gözaltı kararı olmadığı halde polis tarafından keyfi bicimde gözaltına alındı; 1 yıl sonra saldılar. Kaç akademisyen arkadaşım hapiste, kaçı işsiz güçsüz, aç, perişan haberim yok. Çünkü birbirimizi aramaktan korkar olduk. Beş dilde okuyan, yazan ve konuşan, Fransa doktoralı, Orta Asyalı bir akademisyen arkadaşım tatildeydi. Eşyalarını almaya, evini boşaltmaya geldiğinde oturumu olmasına rağmen ülkeye almadılar. Israr ederse terörden hapse atmakla tehdit ettiler. Hakkında bir soruşturma olmayan akademisyenler özel üniversitelere başvurduğunda: “YÖK’ün talimatı var. Kapatılan üniversitelerden akademisyen alamıyoruz” cevabıyla karşılaştırlar.
Şehir Üniversitesi’nin kütüphanelerinin, laboratuvarlarının boy boy resimleri yer alıyor sosyal medyada. Bu bizimki olamaz! Zira bizim herşeyimiz yağmalandı. Bilgisayarlar kayıp. Laboratuvarların akıbeti meçhul. Oldukça zengin, bağışlarla kurduğumuz kütüphanemiz talan edildi. Pek çok arkadaş okuttuğu ders kitaplarına, notlarına ulaşamadı.
2009 yılında iki elin parmaklarını aşmayan akademik kadro ve 4-5 idari personelle kuruldu benim Üniversitem. İnşaatın içinde, bir binanın bir kısmında, 3 bölüm 300 öğrenci ile başladık eğitime Turgut Özal’da. Denize veya göle nazır kampüsümüz yoktu. Lise olarak yapılmış bir binada başladı dersler. Ama yoğun bir çaba ve özveriyle kısa sürede Üniversite büyük başarılara imza attı.
Kapatılan emsalleri gibi Turgut Özal Üniversitesi de çok iyi bir kadro kurmuştu. ABD ve Avrupa doktoralı pek çok akademisyen ülkesine hizmet verme aşk ve heyecanıyla gelmişti bu üniversitelere. Hocalarımızın tamamı alanında seçkin ve nitelikliydi. Mesela Siyaset Bilimi ve UA İlişkiler bölümünde (ben hariç) nerdeyse bütün arkadaşlar Bilkent üniversitesini burslu bitirip bir batı üniversitesinde doktora yapmış fevkalade başarılı kişilerdi. Doktora programında öğrencilerle birlikte her yıl akademik bir kitap çıkarıyorduk. Mühendislik fakültesi hocaları ABD’nin en seçme üniversitelerin dönüp gelmişlerdi. Tıp ve Hukuk fakülteleri ilk binden öğrenci alıyordu. Üniversiteler arası basketbol liginde kısa sürede ilk üçe girmiştik. Bizim üniversite hastanesinde kendisi veya bir yakını tedavi olmayan bakan, milletvekili yoktur. Ama 40 yıllık bu hastaneyi bile (sonradan üniversiteye bağlanmıştı) bir KHK ile yok ettiler.
Binlerce başarılı okulu ve 15 üniversiteyi bir gecede kapattılar. Binlerce öğretmeni, akademisyeni kapı dışına koydu, yüzbinlerce öğrenciyi perişan ettiler. Şu sıralar: “çocukların psikolojisini bozmayın!”, “eğitim üzerinden hesaplaşmayın!”, “Üniversiteye haciz mi olur?” gibi sözler duyuyoruz. Sonuna kadar haklılar. Ama bir akademisyen, üniversite kurucusu Ahmet Davutoğlu kapatılan 15 Üniversite için hala tek kelam etmedi. Ülkede kimse: “Gidin hesabınızı darbecilerle görün! Üniversitelerle, okullarla ne alıp veremediğiniz var?” diyemedi.
Neden?
Çünkü onlar öteki şehirden!
Hala cadı avının diskurunu tekrar edenler çıkarabilir mi ülkeyi bu anafordan?
Kayseri’de, İzmir’de, Konya’da, Antep’te, Samsun’da.. devletin yok saydığı Diyarbakır’da Anadolunun sermayesiyle, Anadolunun yetişmiş beyinleriyle, Anadolu gençleri için üniversiteler açıldı. Ama siz onları ötekileştirdi, yok ettiniz!
Yeni ötekileştirilen bir üniversite olarak, öteki şehir üniversiteleri arasına hoşgeldin Şehir Üniversitesi! Umarım artık “öteki” kardeşlerini yok saymazsın! “Ama onlarda…” demeyi düşünüyorsan, bize “terörist” diyen Zat size de “soyguncu!”, “talancı!” dedi ve eşitlendik!
Benim üniversitem de bir şehir üniversitesiydi. Tıpkı İstanbul’da kurulan ve 28 Şubatçıların dahi kapatamadığı Fatih üniversitesi gibi. Bir işadamının tamamen kendi imkanlarıyla kurduğu İpek Üniversitesi gibi. Ama bu ülkede üniversite kurmanızın, eğitim çabanızın bir karşılığı yok! Eğer aynı mahalleden değilseniz sizi kimse görmüyor!
TURGUT ÖZAL ÜNİVERSİTESİ
2009 Yılında Ankara Keçiören’de kurulan Üniversite’nin 2016 yılında 7000 öğrencisi, 394 akademik personeli, 517 idari 911 toplam personeli ve 4 ayrı kampüsü vardı. Tüm bölümlerin kontenjanlarında 100% doluluk vardı. 2 bayan, 2 erkek toplamda 400 kapasiteye sahip toplam 4 öğrenci yurdu vardı. 52 farklı ülkeden öğrenciye sahipti. 1 merkez hastane 5 poliklinik mevcuttu. Dünyanın bilim ve teknoloji üssü olarak kabul edilen MIT’nin sentetik biyoloji alanında International Genetically Engineered Machines (iGEM) adıyla 2003’den bu yana düzenlediği yarışmaya katılan Tıp fakültesi katıldığı tüm yarışlarda altın, gümüş ve bronz madalyalar almıştı. Her sene yurt dışından ve yurt içinden 1000 den fazla öğrencinin katıldığı 3 günlük Türkiye’nin en büyük Tıp Öğrenci kongresini organize ediyordu.
Fakülteler
Üniversitede 10 adet Uygulama ve Araştırma Merkezleri (UYGAR) bulunmaktaydı:
Benim üniversiteme çok benziyor. Acaba o olabilir mi? Zira bu da 2009 yılında kurulmuş. Açılışında iktidardan etkili-yetkili kişiler fotoğraf karesine girmişler. TBMM’den onay almış, her türlü yasal sorumluluğu yerine getirmiş. Aynen benim üniversitem gibi hızla gelişmiş, uluslararası nitelik kazanmış, çok başarılara imza atmış. Ama sonra yine benim üniversitem gibi iktidarın hedefi haline gelmiş ve şeytanlaştırılmış Şehir Üniversitesi.
Benim üniversitem de benzer sayıda öğrenciye, fakülteye sahipti. O da bir şehir üniversitesiydi, ama Ankara’daydı. Bizim arsalar parası verilerek alınmıştı. Bir kamu bankasının garantörlüğü yoktu. Herşeyini hayırsever Ankara’lı esnaflar yaptılar. Şimdi onların çoğu bu nedenle hapiste. Dahası üniversiteye destek oldular diye mallarına el kondu.
Bu üniversite bizimki olamazdı. Çünkü O’nu Davutoğlu sahipleniyor. Oysa bizim üniversitenin kapatılma çalışmaları Davutoğlu başbakan iken başlamıştı. O’nun hükümeti habire müfettişler gönderiyordu bize. 15 Temmuz’dan önce de kayyım kontrolüne girmişti.
Bu üniversite bizimkisi olmaz; zira rektör beyanat veriyor. Oysa bizim rektörümüz, Prof. Dr. Abdulkadir Şengün tam 3.5 yıldır hapiste ve onu kimsenin gördüğü, hatırladığı yok!
Bu üniversitenin öğrencileri sosyal medyada organize olup üniversitelerini savunabiliyorlar. Bu bizimkisi olmaz. Zira bizim öğrenciler darmadağın edildi. Gittikleri yeni üniversitelerde damgalandılar, dışlandılar. Kaçı tutuklandı, kaçı sorgulandı, kaçı hapiste bilmiyorum. Benim üniversitemin Asyadan, Afrika’dan gelen yabancı öğrencilerine bile gözaltı yaptılar. Oturumlarını iptal etti, sınır dışı ettiler.
Bu ünivesite bizim olamaz, zira hocaları hala okullarında, ders veriyor. Anladığım kadarıyla ciddi mağduriyetleri de yok. Oysa bizim hocalar üniversiteye el konduktan sonra odalarına sokulmadılar. Diplomaları, değerli eşyaları, kitapları dahil hiçbir şeylerini almaya müsaade etmediler. Kitaplarını üniversiteden almaya giden öğretim üyesi herhangi bir gözaltı kararı olmadığı halde polis tarafından keyfi bicimde gözaltına alındı; 1 yıl sonra saldılar. Kaç akademisyen arkadaşım hapiste, kaçı işsiz güçsüz, aç, perişan haberim yok. Çünkü birbirimizi aramaktan korkar olduk. Beş dilde okuyan, yazan ve konuşan, Fransa doktoralı, Orta Asyalı bir akademisyen arkadaşım tatildeydi. Eşyalarını almaya, evini boşaltmaya geldiğinde oturumu olmasına rağmen ülkeye almadılar. Israr ederse terörden hapse atmakla tehdit ettiler. Hakkında bir soruşturma olmayan akademisyenler özel üniversitelere başvurduğunda: “YÖK’ün talimatı var. Kapatılan üniversitelerden akademisyen alamıyoruz” cevabıyla karşılaştırlar.
Şehir Üniversitesi’nin kütüphanelerinin, laboratuvarlarının boy boy resimleri yer alıyor sosyal medyada. Bu bizimki olamaz! Zira bizim herşeyimiz yağmalandı. Bilgisayarlar kayıp. Laboratuvarların akıbeti meçhul. Oldukça zengin, bağışlarla kurduğumuz kütüphanemiz talan edildi. Pek çok arkadaş okuttuğu ders kitaplarına, notlarına ulaşamadı.
2009 yılında iki elin parmaklarını aşmayan akademik kadro ve 4-5 idari personelle kuruldu benim Üniversitem. İnşaatın içinde, bir binanın bir kısmında, 3 bölüm 300 öğrenci ile başladık eğitime Turgut Özal’da. Denize veya göle nazır kampüsümüz yoktu. Lise olarak yapılmış bir binada başladı dersler. Ama yoğun bir çaba ve özveriyle kısa sürede Üniversite büyük başarılara imza attı.
Kapatılan emsalleri gibi Turgut Özal Üniversitesi de çok iyi bir kadro kurmuştu. ABD ve Avrupa doktoralı pek çok akademisyen ülkesine hizmet verme aşk ve heyecanıyla gelmişti bu üniversitelere. Hocalarımızın tamamı alanında seçkin ve nitelikliydi. Mesela Siyaset Bilimi ve UA İlişkiler bölümünde (ben hariç) nerdeyse bütün arkadaşlar Bilkent üniversitesini burslu bitirip bir batı üniversitesinde doktora yapmış fevkalade başarılı kişilerdi. Doktora programında öğrencilerle birlikte her yıl akademik bir kitap çıkarıyorduk. Mühendislik fakültesi hocaları ABD’nin en seçme üniversitelerin dönüp gelmişlerdi. Tıp ve Hukuk fakülteleri ilk binden öğrenci alıyordu. Üniversiteler arası basketbol liginde kısa sürede ilk üçe girmiştik. Bizim üniversite hastanesinde kendisi veya bir yakını tedavi olmayan bakan, milletvekili yoktur. Ama 40 yıllık bu hastaneyi bile (sonradan üniversiteye bağlanmıştı) bir KHK ile yok ettiler.
Binlerce başarılı okulu ve 15 üniversiteyi bir gecede kapattılar. Binlerce öğretmeni, akademisyeni kapı dışına koydu, yüzbinlerce öğrenciyi perişan ettiler. Şu sıralar: “çocukların psikolojisini bozmayın!”, “eğitim üzerinden hesaplaşmayın!”, “Üniversiteye haciz mi olur?” gibi sözler duyuyoruz. Sonuna kadar haklılar. Ama bir akademisyen, üniversite kurucusu Ahmet Davutoğlu kapatılan 15 Üniversite için hala tek kelam etmedi. Ülkede kimse: “Gidin hesabınızı darbecilerle görün! Üniversitelerle, okullarla ne alıp veremediğiniz var?” diyemedi.
Neden?
Çünkü onlar öteki şehirden!
Hala cadı avının diskurunu tekrar edenler çıkarabilir mi ülkeyi bu anafordan?
Kayseri’de, İzmir’de, Konya’da, Antep’te, Samsun’da.. devletin yok saydığı Diyarbakır’da Anadolunun sermayesiyle, Anadolunun yetişmiş beyinleriyle, Anadolu gençleri için üniversiteler açıldı. Ama siz onları ötekileştirdi, yok ettiniz!
Yeni ötekileştirilen bir üniversite olarak, öteki şehir üniversiteleri arasına hoşgeldin Şehir Üniversitesi! Umarım artık “öteki” kardeşlerini yok saymazsın! “Ama onlarda…” demeyi düşünüyorsan, bize “terörist” diyen Zat size de “soyguncu!”, “talancı!” dedi ve eşitlendik!
Benim üniversitem de bir şehir üniversitesiydi. Tıpkı İstanbul’da kurulan ve 28 Şubatçıların dahi kapatamadığı Fatih üniversitesi gibi. Bir işadamının tamamen kendi imkanlarıyla kurduğu İpek Üniversitesi gibi. Ama bu ülkede üniversite kurmanızın, eğitim çabanızın bir karşılığı yok! Eğer aynı mahalleden değilseniz sizi kimse görmüyor!
TURGUT ÖZAL ÜNİVERSİTESİ
2009 Yılında Ankara Keçiören’de kurulan Üniversite’nin 2016 yılında 7000 öğrencisi, 394 akademik personeli, 517 idari 911 toplam personeli ve 4 ayrı kampüsü vardı. Tüm bölümlerin kontenjanlarında 100% doluluk vardı. 2 bayan, 2 erkek toplamda 400 kapasiteye sahip toplam 4 öğrenci yurdu vardı. 52 farklı ülkeden öğrenciye sahipti. 1 merkez hastane 5 poliklinik mevcuttu. Dünyanın bilim ve teknoloji üssü olarak kabul edilen MIT’nin sentetik biyoloji alanında International Genetically Engineered Machines (iGEM) adıyla 2003’den bu yana düzenlediği yarışmaya katılan Tıp fakültesi katıldığı tüm yarışlarda altın, gümüş ve bronz madalyalar almıştı. Her sene yurt dışından ve yurt içinden 1000 den fazla öğrencinin katıldığı 3 günlük Türkiye’nin en büyük Tıp Öğrenci kongresini organize ediyordu.
Fakülteler
- Tıp Fakültesi
- Hukuk Fakültesi
- İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
- Mühendislik Fakültesi
- Ankara Sağlık Yüksekokulu
- Hemşirelik Yüksekokulu
- Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu
- Meslek Yüksekokulu
- Ankara Meslek Yüksekokulu
- Sağlık Bilimleri Meslek Yüksekokulu
- Sosyal Bilimler Enstitüsü
- Fen Bilimleri Enstitüsü
- Sağlık Bilimleri Enstitüsü
- Genetik Hastalıklar Tanı Merkezi
- ESSAM (Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Uygulama ve Araştırma Merkezi)
- Girişimcilik Uygulama ve Araştırma Merkezi
- AKAM (Anayasa Kuramı Uygulama ve Araştırma Merkezi)
- Turgut Özal Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Küresel ve Bölgesel Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Yapay Zeka Araştırma Laboratuvarı
- Yakıt Pili Araştırma Laboratuvarı
- Akıllı Şebekeler Araştırma Laboratuvarı
- İşaret İşleme Araştırma Laboratuvarı
- Sayısal Görüntü İşleme Araştırma Laboratuvarı
- Elektromanyetik Araştırma Laboratuvarı
- Moleküler Tıp Araştırma Laboratuvarı
- Temel Elektronik Laboratuvarları
- Mikro İşlemciler Laboratuvarları
- Elektrik Makinaları Laboratuvarı
- Fizik Laboratuvarları
- Yakıt Pili ve Hibrit Sistemler Ar-Ge Laboratuvarı
- Akıllı Şebekeler Ar-Ge Laboratuvarı
- Robotik Laboratuvarı
- Bilgisayar Laboratuvarları
- Bilgisayar Ağları Laboratuvarı
- Zemin Ve Malzeme Laboratuvarı
- Kimya Laboratuvarı
Üniversitede 10 adet Uygulama ve Araştırma Merkezleri (UYGAR) bulunmaktaydı:
- Kariyer Planlama Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Turgut Özal Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Türkçe Öğrenimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Anayasa Kuramı Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Girişimcilik Uygulama ve Araştırma Merkezi
- Küresel ve Bölgesel Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Zalime atılacak büyük bir şamar: Tenkil Müzesi [M.Nedim Hazar]
“Bugün mülteci sorunu diye genelleştirdiğimiz meselenin arka planında büyük bir dram acı bir hikâye vardır. Sahile vuran çocuk cesetleri bu sorunun artık daha fazla görmezden gelinemeyeceğini göstermiştir.”
Bu cümleleri söyleyen şahsın sebep olduğu trajediler siyasetin nasıl ikiyüzlü ve bayağı bir alan olduğunu bir kez daha gösteriyor maalesef.
Birkaç gün önce Kassel’de tanık olduğumuz manzara bizzat Erdoğan ve iktidarının sorumlusu olduğu cinayetlerin kanlı ve ölümcül kanıtlarıyla bezenmişti.
Almanya’nın Kassel kentinin merkez istasyonu aynı zamanda şehrin en büyük kültürel alanlarından biri. Burada sergiler, sanat aktiviteleri ve sair faaliyetler yürütülüyor. Kassel sakinleri üç gün boyunca Türkiye’de yokluğa mahkum edilen Tenkil mağdurlarının geride bıraktıklarına şahit oldular.
Bir kırık öğretmen gözlüğü, hapishanede çocukları oyalamak için yapılmış basit oyuncaklar ve ille de Deniz ya da nehirde hayatları son bulan mazlumların geride bıraktığı eşyalar.
Tenkil Müzesi bana göre bu çağın en önemli organizasyonlarından birini yapıyor. Türkiye’de yaşanan zulmün boyutlarını ve dehşetini tüm dünyaya göstermeye çabalıyor. Avrupa’nın henüz birkaç kentinde sergilenebilen eşyalar, Siyasal İslam’ın en karanlık ve korkutucu yüzünü de gösteriyor modern dünyaya.
Bizzat şahitlerin anlatımlarıyla desteklenen Müze eserleri, her ayrıntısında kocaman bir acı barındırıyor.
Tenkil kelimesi çoğumuza yabancı gelebilir.
Vaktiyle Holokost da dünyanın bilmediği bir kelimeydi eminim.
Kelime anlamı itibarıyla soykırım ile eşdeğer. Ancak soykırım denildiğinde genelde geçmişte yaşananlar akla geldiği için, henüz taze olan yaraların sızısı çok düşük kalıyor.
Tenkil, Hizmet Hareketi’ne yapılan soykırımın özel ismi adeta.
Siyasal iktidardan hemen hepsinin de zaman zaman ifade ettiği gibi, toplumun bir kesiminin bilinçli olarak yok edilmesi söz konusu.
İşinden edilen insanlar, hiçbir hukuku norma uymayan yagılamalarla insafsızca cezalandırılıyor. Gözaltında işkenceler, zor kullanmalar, kötü davranmaları modern dünyanın duyduğu filan yok.
Ülkedeki birkaç siyasetçinin dışında iktidarıyla, muhalefetiyle adeta tüm siyasi tablo yaşanan bu zulmü görmezden geliyor.
Bırakınız görmezden gelmeyi, gizli-aleni destekleyen, alkışlayanlar hiç az değil.
Daha birkaç gün önce CHP’den bir milletvekili –utanıp sıkılmadan- gururla Kazakistan yetkililerinden cemaat mensuplarının iadesini istediklerini açıkladı.
Ne için?
Bir öğretmen ne için zorla iade ettirilmek istenir ki?
İşkence görsün, hayatı karartılsın, öldürülsün diye sanırım.
CHP mensuplarının bile ortak olduğu insani bir trajedi var karşımızda.
Bugün Türk insanı bunu çok önemsemiyor gibi görünüyor ama yarın utanılacak çok şey olacak emin olun. Ancak yaşanan acılar ve kayıplar da geri döndürülemeyecek maalesef.
İşte Tenkil Müzesi bu noktada önemli bir vakanuvistlik sergileyip adeta tarihi kayıt tutuyor.
Müzeyi ziyaret eden herkes büyük bir darbe yemişçesine sarsılıyor ve acıyı hissediyor.
Küçücük çocukların, kadınların, masum insanların geride bıraktığı eşyalar uluslararası platformlarda vicdanı varmış gibi rol yapan ikiyüzlülerin suratlarına patlatılacak birer tokat niteliğinde.
Bir sergi düşünün ki sergilenen her eserde acı, kan ve gözyaşı var.
Bir sergi düşünün ki, ortalıkta koşuşan çocukların hemen hepsinin anne ya da babasından geriye kalan hatıralar teşhir ediliyor.
Sergiyi hazırlayan arkadaşları hassaten tebrik etmek isterim. Birkaç dilde hazırlanan zulüm hikayelerini “kare kod” sayesinde tüm ayrıntılarıyla akıllı telefonlardan okumak mümkün kılınmış. Bizzat eşyaları, hikayeleri ve hazırlanan filmler ile bu çağın en büyük soykırımlarından biri Kassel’de üç gün boyunca özgür dünyaya seslendi.
Rahmetli Esma Uludağ’ın çocuklarıyla biraz vakit geçirirken acıların zamanla belki biraz hafifleyebileceğini ama asla tamamen kapanmayacağını bir kez daha anlıyorsunuz.
Ağızlarından adalet, insanlık, vicdan ve merhamet gibi kelimeleri düşürmeyen zalimlerin ne tür birer canavara dönüşebileceğini görmek istiyorsanız www.tenkilmuseum.com adresine bir göz atın…
İnanın sonra da tıpkı Rahmetli Cahit Zarifoğlu gibi diyeceksiniz:
“Biliyor musunuz? Ben bu çağdan nefret ettim. Etimle, kemiğimle, hücrelerimle nefret ettim…”
[M.Nedim Hazar] 18.12.2019 [TR724]
Bu cümleleri söyleyen şahsın sebep olduğu trajediler siyasetin nasıl ikiyüzlü ve bayağı bir alan olduğunu bir kez daha gösteriyor maalesef.
Birkaç gün önce Kassel’de tanık olduğumuz manzara bizzat Erdoğan ve iktidarının sorumlusu olduğu cinayetlerin kanlı ve ölümcül kanıtlarıyla bezenmişti.
Almanya’nın Kassel kentinin merkez istasyonu aynı zamanda şehrin en büyük kültürel alanlarından biri. Burada sergiler, sanat aktiviteleri ve sair faaliyetler yürütülüyor. Kassel sakinleri üç gün boyunca Türkiye’de yokluğa mahkum edilen Tenkil mağdurlarının geride bıraktıklarına şahit oldular.
Bir kırık öğretmen gözlüğü, hapishanede çocukları oyalamak için yapılmış basit oyuncaklar ve ille de Deniz ya da nehirde hayatları son bulan mazlumların geride bıraktığı eşyalar.
Hepsinde zulmün, zalimliğin, insafsızlığın izleri vardı.Türkiye’de yaşanan zulüm ve hukuksuzlukları, mağdurların hayat hikayeleri üzerinden duyurmayı amaçlayan #TenkilMüzesi Sergisi 13-15 Aralık tarihleri arasında Almanya'daydı.— Tenkil Müzesi (@tenkilmuzesi) December 17, 2019
Diğer segilerimiz için BİZİ TAKİP EDEBİLİRSİNİZ. pic.twitter.com/U7boQOjcMp
Tenkil Müzesi bana göre bu çağın en önemli organizasyonlarından birini yapıyor. Türkiye’de yaşanan zulmün boyutlarını ve dehşetini tüm dünyaya göstermeye çabalıyor. Avrupa’nın henüz birkaç kentinde sergilenebilen eşyalar, Siyasal İslam’ın en karanlık ve korkutucu yüzünü de gösteriyor modern dünyaya.
Bizzat şahitlerin anlatımlarıyla desteklenen Müze eserleri, her ayrıntısında kocaman bir acı barındırıyor.
Tenkil kelimesi çoğumuza yabancı gelebilir.
Vaktiyle Holokost da dünyanın bilmediği bir kelimeydi eminim.
Kelime anlamı itibarıyla soykırım ile eşdeğer. Ancak soykırım denildiğinde genelde geçmişte yaşananlar akla geldiği için, henüz taze olan yaraların sızısı çok düşük kalıyor.
Tenkil, Hizmet Hareketi’ne yapılan soykırımın özel ismi adeta.
Siyasal iktidardan hemen hepsinin de zaman zaman ifade ettiği gibi, toplumun bir kesiminin bilinçli olarak yok edilmesi söz konusu.
İşinden edilen insanlar, hiçbir hukuku norma uymayan yagılamalarla insafsızca cezalandırılıyor. Gözaltında işkenceler, zor kullanmalar, kötü davranmaları modern dünyanın duyduğu filan yok.
Ülkedeki birkaç siyasetçinin dışında iktidarıyla, muhalefetiyle adeta tüm siyasi tablo yaşanan bu zulmü görmezden geliyor.
Bırakınız görmezden gelmeyi, gizli-aleni destekleyen, alkışlayanlar hiç az değil.
Daha birkaç gün önce CHP’den bir milletvekili –utanıp sıkılmadan- gururla Kazakistan yetkililerinden cemaat mensuplarının iadesini istediklerini açıkladı.
Ne için?
Bir öğretmen ne için zorla iade ettirilmek istenir ki?
İşkence görsün, hayatı karartılsın, öldürülsün diye sanırım.
CHP mensuplarının bile ortak olduğu insani bir trajedi var karşımızda.
Bugün Türk insanı bunu çok önemsemiyor gibi görünüyor ama yarın utanılacak çok şey olacak emin olun. Ancak yaşanan acılar ve kayıplar da geri döndürülemeyecek maalesef.
İşte Tenkil Müzesi bu noktada önemli bir vakanuvistlik sergileyip adeta tarihi kayıt tutuyor.
Müzeyi ziyaret eden herkes büyük bir darbe yemişçesine sarsılıyor ve acıyı hissediyor.
Küçücük çocukların, kadınların, masum insanların geride bıraktığı eşyalar uluslararası platformlarda vicdanı varmış gibi rol yapan ikiyüzlülerin suratlarına patlatılacak birer tokat niteliğinde.
Bir sergi düşünün ki sergilenen her eserde acı, kan ve gözyaşı var.
Bir sergi düşünün ki, ortalıkta koşuşan çocukların hemen hepsinin anne ya da babasından geriye kalan hatıralar teşhir ediliyor.
Sergiyi hazırlayan arkadaşları hassaten tebrik etmek isterim. Birkaç dilde hazırlanan zulüm hikayelerini “kare kod” sayesinde tüm ayrıntılarıyla akıllı telefonlardan okumak mümkün kılınmış. Bizzat eşyaları, hikayeleri ve hazırlanan filmler ile bu çağın en büyük soykırımlarından biri Kassel’de üç gün boyunca özgür dünyaya seslendi.
Rahmetli Esma Uludağ’ın çocuklarıyla biraz vakit geçirirken acıların zamanla belki biraz hafifleyebileceğini ama asla tamamen kapanmayacağını bir kez daha anlıyorsunuz.
Ağızlarından adalet, insanlık, vicdan ve merhamet gibi kelimeleri düşürmeyen zalimlerin ne tür birer canavara dönüşebileceğini görmek istiyorsanız www.tenkilmuseum.com adresine bir göz atın…
İnanın sonra da tıpkı Rahmetli Cahit Zarifoğlu gibi diyeceksiniz:
“Biliyor musunuz? Ben bu çağdan nefret ettim. Etimle, kemiğimle, hücrelerimle nefret ettim…”
[M.Nedim Hazar] 18.12.2019 [TR724]
Bir Hizmet annesinin vedası [Emine Eroğlu]
“Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.” der Bediüzzaman Hazretleri. Ona göre, inkişaf etmiş, dolayısıyla da bütün varlığı kuşatmış şefkat duygusu gerçek manasıyla bir “kahramanlık”tır. Zira şefkat, hayatını feda ettirecek derecede karşılıksız bir fedakârlık içerir.
SABİHA ANNE
Biz, o kahramanlığı şefkatin cisme bürünmüş hali olan “hizmet anneleri”nde gördük. Benim gibi maddede ve manada öksüzleri bağırlarına basan, sadrı geniş, sinesi yumuşak hizmet annelerinde…
Sabiha Anne, o hizmet annelerinden birisiydi.
Birkaç gün önce ruhunun ufkuna yürüdü.
Üç yıldır, kanser tedavisi görüyordu. Izdırabı çoktu, fakat ne yüzünden tebessüm eksik oldu, ne de bir cümleyle olsun şikayet ettiğini duyan…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Hastalığından daha büyük, daha ağır bir derdi vardı: hizmete atılan iftiralar.
Aklı da kalbi de isyan ediyordu.
Kalemi eline almış ve belki bir ehl-i vicdan duyar diye, kendi ömrünü şahit kılarak anlatmaya çalışmıştı:
“Biz bir cahiliye hayatı yaşıyorduk.” diyordu yazısında. “Rabbim bize Hocamızı lütfetti. O bize ilimli, imanlı, güzel ahlaklı gençler yetiştirme adına, okullar açma idealini aşıladı. Eşim ve ben bir seferberlik ilan eder gibi her şeyimizi bu yolda feda etme kararı aldık. Kardeşlerimizle kermesler düzenleyerek, mantılar, gözlemeler yaparak dikiş atölyeleri açarak talebelere yardım etmeyi, bir tuğla, bir torba çimento alarak bir yurt ya da okul binasının harcı ile karılmayı kendimize şeref saydık. Canımız ve imkanlarımız o müesseselerde yetişecek altın nesil adına feda olsun dedik.
Biz, kardeşliği, hoşgörüyü, insanı sevmeyi, taş atana gül atmayı, hayatın gayesini, her haliyle bize örnek olan Hocamızdan öğrendik.
Soruyorum sizlere; Efendimiz’i (sallallahu aleyhi vesellem) ve Sahabe Efendilerimizi örnek alarak hayırda yarışanlar, bir talebenin elinden tutmak için bütün şartları zorlayarak burs verenler mi terörist?”
HİÇ Mİ MUHASEBE ETMİYORSUNUZ?
Hani Karamanlı Kâmî, “Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler (dostluk ve vefâ sayfasını okuyan da yok, dinleyen de) diyor ya…
Bir “terörist” olarak yargılandığı için ülkesini 72 yaşında terk etmek zorunda kalan Sabiha Anne’nin feryadını bilmiyorum kim okur, kim dinler?
Muktedirler zulmetmekten böylesine lanetli bir lezzet alırken…
Hizmet annelerinin harcında yoğrulduğu müesseseleri gasp eden haramzâdeler, bebeklerin feryadına bile sağırken…
Hizmetin ekmeği yemiş, suyunu içmiş kitleler, saldırganlıklarıyla nankörlüklerini gizlemeye çalışırken… Bu naif cümleler ne ifade eder?..
Fakat Sabiha Anne, amelini neticeye bina etmediği için sormaktan geri durmamış, bir duyan olur ümidiyle,
“Sizler yavrularım!…” demişti.
“Hiç mi vicdanınızın sesini dinlemiyorsunuz? Hiç mi muhasebe etmiyorsunuz? Hiç mi akıbetinizi düşünmüyorsunuz? Ahiret ve hesap aklınıza hiç mi gelmiyor? Bilmiyor musunuz ki, Allah zerre kadar hayrı, zerre kadar şerri karşılıksız bırakmaz?…”
“Hiç vicdanlarının sesini dinlemiyorlar Sabiha Anne. Hiç muhasebe etmiyorlar. Hiç akıbetlerini düşünmüyorlar. Ahireti ve hesabı akıllarına getirmiyorlar.” diyesim geliyor. Yine de susuyorum. Son sözü yine o söylüyor:
“Vekilimiz Allah! O’na dayandık. Rabbimin rızası için çıktık bu yola. O razı olsun yeter. Şayet rızaya talip olmak, Efendimiz aleyhisselatü vesselamın rehberliğinde yürümek, nam-ı Celil’i dünyaya duyurmak, gençliğin güzel yetişmesi adına gayretler sarfetmek suç ise boynum kıldan ince. Bin canım da olsa, bu yolda feda olsun…”
Canı bu yolda feda oldu Sabiha Anne’nin. Bin canı da olsa feda ederdi. Ben şahidim.
O bir kahramandı.
Ölüme tebessüm ederek gitti.
[Emine Eroğlu] 18.12.2019 [TR724]
SABİHA ANNE
Biz, o kahramanlığı şefkatin cisme bürünmüş hali olan “hizmet anneleri”nde gördük. Benim gibi maddede ve manada öksüzleri bağırlarına basan, sadrı geniş, sinesi yumuşak hizmet annelerinde…
Sabiha Anne, o hizmet annelerinden birisiydi.
Birkaç gün önce ruhunun ufkuna yürüdü.
Üç yıldır, kanser tedavisi görüyordu. Izdırabı çoktu, fakat ne yüzünden tebessüm eksik oldu, ne de bir cümleyle olsun şikayet ettiğini duyan…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Hastalığından daha büyük, daha ağır bir derdi vardı: hizmete atılan iftiralar.
Aklı da kalbi de isyan ediyordu.
Kalemi eline almış ve belki bir ehl-i vicdan duyar diye, kendi ömrünü şahit kılarak anlatmaya çalışmıştı:
“Biz bir cahiliye hayatı yaşıyorduk.” diyordu yazısında. “Rabbim bize Hocamızı lütfetti. O bize ilimli, imanlı, güzel ahlaklı gençler yetiştirme adına, okullar açma idealini aşıladı. Eşim ve ben bir seferberlik ilan eder gibi her şeyimizi bu yolda feda etme kararı aldık. Kardeşlerimizle kermesler düzenleyerek, mantılar, gözlemeler yaparak dikiş atölyeleri açarak talebelere yardım etmeyi, bir tuğla, bir torba çimento alarak bir yurt ya da okul binasının harcı ile karılmayı kendimize şeref saydık. Canımız ve imkanlarımız o müesseselerde yetişecek altın nesil adına feda olsun dedik.
Biz, kardeşliği, hoşgörüyü, insanı sevmeyi, taş atana gül atmayı, hayatın gayesini, her haliyle bize örnek olan Hocamızdan öğrendik.
Soruyorum sizlere; Efendimiz’i (sallallahu aleyhi vesellem) ve Sahabe Efendilerimizi örnek alarak hayırda yarışanlar, bir talebenin elinden tutmak için bütün şartları zorlayarak burs verenler mi terörist?”
HİÇ Mİ MUHASEBE ETMİYORSUNUZ?
Hani Karamanlı Kâmî, “Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler (dostluk ve vefâ sayfasını okuyan da yok, dinleyen de) diyor ya…
Bir “terörist” olarak yargılandığı için ülkesini 72 yaşında terk etmek zorunda kalan Sabiha Anne’nin feryadını bilmiyorum kim okur, kim dinler?
Muktedirler zulmetmekten böylesine lanetli bir lezzet alırken…
Hizmet annelerinin harcında yoğrulduğu müesseseleri gasp eden haramzâdeler, bebeklerin feryadına bile sağırken…
Hizmetin ekmeği yemiş, suyunu içmiş kitleler, saldırganlıklarıyla nankörlüklerini gizlemeye çalışırken… Bu naif cümleler ne ifade eder?..
Fakat Sabiha Anne, amelini neticeye bina etmediği için sormaktan geri durmamış, bir duyan olur ümidiyle,
“Sizler yavrularım!…” demişti.
“Hiç mi vicdanınızın sesini dinlemiyorsunuz? Hiç mi muhasebe etmiyorsunuz? Hiç mi akıbetinizi düşünmüyorsunuz? Ahiret ve hesap aklınıza hiç mi gelmiyor? Bilmiyor musunuz ki, Allah zerre kadar hayrı, zerre kadar şerri karşılıksız bırakmaz?…”
“Hiç vicdanlarının sesini dinlemiyorlar Sabiha Anne. Hiç muhasebe etmiyorlar. Hiç akıbetlerini düşünmüyorlar. Ahireti ve hesabı akıllarına getirmiyorlar.” diyesim geliyor. Yine de susuyorum. Son sözü yine o söylüyor:
“Vekilimiz Allah! O’na dayandık. Rabbimin rızası için çıktık bu yola. O razı olsun yeter. Şayet rızaya talip olmak, Efendimiz aleyhisselatü vesselamın rehberliğinde yürümek, nam-ı Celil’i dünyaya duyurmak, gençliğin güzel yetişmesi adına gayretler sarfetmek suç ise boynum kıldan ince. Bin canım da olsa, bu yolda feda olsun…”
Canı bu yolda feda oldu Sabiha Anne’nin. Bin canı da olsa feda ederdi. Ben şahidim.
O bir kahramandı.
Ölüme tebessüm ederek gitti.
[Emine Eroğlu] 18.12.2019 [TR724]
Cem Küçükler, Mehmet Metinerler nereye kaçabilir? [Adem Yavuz Arslan]
Somalili Yusuf Abdi Ali geçtiğimiz mayıs ayına kadar ABD Virginia’da yaşıyor ve Uber şoförlüğü yapıyordu. Dışarıdan bakıldığında Washington civarında yaşayan binlerce Somalili’den farksızdı.
Ancak 20 küsür yıldır ABD’de yaşayan Abdi Ali için ‘tanınması’yla birlikte her şey değişti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Abdi Ali diktatör Muhammed Siad Barre döneminde Somali ordusunda albaydı ve yüzlerce kişinin işkence ile öldürülmesinden sorumlu tutuluyordu. 32 yıl önce Albay Ali’nin emrindeki askerlerin işkence ettiği Farhan Tani Warfaa isimli bir Somalili’nin şikayeti üzerine yargılandı, işkenceden suçlu bulundu ve 500 bin dolar tazminata hükmedildi.
Virginia Eyaleti Alexandria Mahkemesi’nde görülen davanın kayıtlarına göre Ali önce Kanada’ya yerleşmiş ve burada güvenlik görevlisi olarak çalışmış. Ancak diktatör Barre döneminde albay olduğu ortaya çıkınca Kanada tarafından sınır dışı edilmiş.
Ali 1996’da Amerika’ya gelmiş ve bugüne kadar burada kalmayı başarmış. (Ülkeye nasıl girdiği konusunda net bilgi yok.)
Eski Albay Ali önce Dulles Havalimanı’nda güvenlik görevlisi olarak çalışmış, yakın zamanda ise Uber/Lyft şoförlüğüne başlamış.
Ancak aradan geçen 32 yıla rağmen Ali’nin peşini bırakmayan mağdurlar onu Virginia’da da buldular. 1987’de Ali’nin askerleri tarafından evinden kaçırılarak işkence edilen ve silahla vurulan Farhan Tani Warfaa yargıya başvurdu.
İşkence Kurbanlarını Koruma Yasası kapsamında açılan dava geçtiğimiz mayıs ayında sonlandı ve Abdi Ali işkenceden mahkum oldu. Söz konusu yasa işkence ABD topraklarında olsun yada olmasın, mağdurlar ABD vatandaşı olsun yada olmasın şikayette bulunma hakkı tanıyor.
Warfaa’da bu kapsamda dava açtı ve 32 yıl süren mücadelesini kazandı. Warfaa kararı “32 yıldır bu anı bekliyordum” diye yorumladı.
YANDAŞLARDA ‘ERDOĞAN SONRASI’ ENDİŞESİ
Yazıya Somalili Abdi Ali’nin hikayesi ile başlamamın nedeni Erdoğan rejiminin kalemşörleri Cem Küçük, Latif Şimşek ve Mehmet Metiner’in sosyal medyada gündem olan programında yaşananlar.
Erdoğan tarafından görevinden uzaklaştırılan eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in televizyon kanalı Beyaz Tv’de konuşan Cem Küçük “Babacan seçilirse biz dahil herkes yargılanır. Seri tutuklama başlar. Elinden gazeteyi alma, bir günde medyasını alma var ya, yaparlar. Şirketleri alırlar. KHK ile mağdurlar hemen çıkar.. Erdoğan’ın çevresini alırlar…” dedi ve tartışma alevlendi.
Yani ‘bir şekilde Erdoğan’a kızıyor olabilirsiniz, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar sizi rahatsız ediyor olabilir ama Erdoğan’a oy vermezseniz hepimiz hapsi boylarız’ diyerek AKP tabanından kopmaları engellemeye çalışıyor.
Tabi bunu yaparken mevcut rejimin icraatlarının suç olduğunu da itiraf etmiş oldu.
Küçük’ün ‘korkutma’ amacıyla söylediği şeyler öncelikle Latif Şimşek ve Mehmet Metiner’in üzerinde etkili oldu çünkü her iki isim de ‘gidecek yerimiz de yok, dil de bilmiyoruz’ filan dediler.
Cem Küçük İngilizce bildiğini, İngiltere’ye iltica etmesi halinde başvurusunun kabul edilmeyeceğini, ilk fırsatta Türkiye’ye iade edileceğini söyleyerek iktidar ve yandaşlarındaki bilinç altını da yansıtmış oldu.
Ben de Twitter’dan “Merak etme Cem, seni bile iade etmezler çünkü işkence olan bir ülkeye kimse iade yapmaz” demiştim. Kastım Türkiye’deki işkence ve kötü muamele nedeniyle bırakın gazeteci-akademisyeni, ‘gerçek teröristlerin’ bile iade edilmeyeceğine dikkat çekmekti.
Ancak uluslararası hukuk çalışan akademisyen bir dostum arayıp ‘yanıldığımı’ söyledi.
Daha doğrusu ben eksik biliyormuşum. Hukukçu akademisyenin dediğine göre Cem Küçük iade edilmez ama gittiği ülkede yargılanır. Uluslararası hukuk açısından insanlığa karşı işlenen suçlara karışanlara iltica hakkı verilmiyor ve zanlı lehine zaman aşımı yok.
Cem Küçük’ün sözleri hem AKP cenahındaki korkuyu yansıtması hem de mevcut iktidarın hukuksuzluklarının itirafı açısıdan önemli. Hatırlarsanız aynı Cem Küçük AKP’li belediyelerden birinin düzenlediği bir konferansta (https://www.youtube.com/watch?v=d72vRrqaGZ8) 17 Aralık operasyonuna konu olan rüşvet iddialarını teyit etmişti.
Aynı isimler KHK’ların, şirketlere el koymaların, gazetelere televizyonlara çökmenin hukuksuzluğunu da biliyorlar. Hatta 15 Temmuz darbe girişiminin kurgu olduğunu da. Bir şekilde o koltuktan kalktıktan sonra yargılanacaklarını da.
Bu yüzden ‘herşeyi’ yapabilecek fıtrattalar.
Bugünlerde yıl dönümü olan 17-25 Aralık operasyonu sonrası yaşananlar, yargıya ve bürokrasiye yapılan darbe, parlamentonun fiilen feshi hatta 15 Temmuz kumpası bu kapsamda değerlendirilmeli.
KORKMAKTA HAKLILAR
Peki Cem Küçük’ler Mehmet Metiner’ler devranın dönmesinden korkmakta haklılar mı?
Kesinlikle haklılar. Hatta yalnız onlar değil Erdoğan rejiminin tüm bürokratları da korkmalı. Tabi ki burada kastım hukuksuz işlere imza atanlar.
Peki neyi kastediyorum;
Mevzu aslında basit. Eğer işkence ve kötü muamele gibi insanlığa karşı suçlar kapsamındaki fiiller bir şekilde yargı önüne çıkar. Yurt dışına kaçmak çözüm değil.
Yani Cem Küçük ‘ben İngiltereye gitsem beni iade ederler’ derken boşuna korkmuyor. Gerçi hukukçu kaynağımın anlattığına göre Küçük’ü bile Türkiye’ye iade etmezler.
Şöyle ki, eğer bir ülkede kötü muamele, işkence varsa ve iltica başvurusunda bulunan kişinin ülkesine dönmesi halinde kötü muameleye uğrama ihtimali varsa uluslararası hukuk o kişi kim olursa olsun iadesine karşı çıkıyor.
Diyelim ki Erdoğan seçimleri kaybetti ve yeni iktidar askıya alınan hukuku yeniden tahsis etti. Bu durumda yeni iktidarın icraatları izlenir, eğer kötü muamele devam ederse iltica başvurusu yapan kişi iade edilmez.
Ancak burada kritik bir nokta var.
Eğer insanların öldürülmesine, işkence görmesine ve haksız soruşturmalara konu olmasına dahliniz varsa, veya böyle bir ihtimal varsa bile ABD ve Avrupa ülkeleri gibi hukukun olduğu ülkelerde sığınma hakkı alamazsınız.
Aktrollerin anlayacağı şekliyle söyleyeyim; ücra bir şehirde ki cezaevi gardiyanından en tepedeki bakana kadar insan hakları ihlallerine karışanlar bir şekilde Avrupa yada Amerika’ya gitseler bile hesap vermekten kurtulamayacaklar. Söz konusu ülkeler bu konularda ince eleyip sık dokuyorlar.
Erdoğan’dan sonra iktidara gelen hükümet hukuku uygularsa zaten adalet önünde hesap verecekler. Bir şekilde yurt dışına çıkarlarsa da geçmişleri peşlerini bırakmayacak.
Çünkü bu konuda çok geniş bir müktesebat var.
Daha önce bu köşede ‘https://www.tr724.com/turkiyede-olmayabilir-ama-dunyada-gidecek-cok-mahkeme-var/ başlığı ile bu konuyu enine boyuna anlatmıştım.
Hukuksuz işlere imza atanlar nereye kaçarlarsa kaçsınlar günün birinde hesap veriyor. Mesela eski Gestapo subayı Adolf Eichmann’ın hikayesi filmlere bile konu olmuştur.
Hitler dönemi Alman ordusunda subay olan Eichmann Avrupa’nın değişik yerlerinden getirilen Yahudilerin toplama kamplarına nakliyle görevliydi. Hitler sonrası kimlik ve şekil değiştirip Almanya’dan kaçtı, Güney Amerika’da yeni bir hayat kurdu. Ancak 1960’da İsrail istihbaratına yakalandı ve MOSSAD tarafından kaçırılarak Kudüs’te yargılandı.
Eichmann mahkemede kendisinin ‘sadece emirleri uygulayan alt seviye bir bürokrat olduğunu’ söylese de idama mahkum oldu. Eichmann uç bir örnek gibi gelebilir ancak girişte bahsettiğim Somalili eski albay gibi sayısız örnek var.
Daha yakın zamanda Esad rejiminin eski bir istihbaratçısı Avusturya’da mahkum oldu.
Yani uzun lafın kısası şu; işkence başta olmak üzere insanlığa karşı suçlar kapsamındaki fiilleri işleyenler nereye kaçarsa kaçsın, ne kadar saklanırsa saklansın günün birinde hesap veriyorlar.
Bu açıdan Cem Küçük bir şekilde Türkiye’den çıksa bile geçmişi peşini bırakmaz.
Özellikle televizyon ekranlarından söylediği ‘suikast çağrıları’ ve ‘işkence tavsiyesi’ gibi sözleri yargılama konusu olur. Mehmet Metiner’in yazıları ise ‘düşünce özgürlüğü’ olarak tanımlanacak türden değil.
SUDAN OLMAZSA KATAR?
‘Erdoğangiller’ sadece Erdoğan ailesi ile kan bağı olanları tarif etmiyor. Rejimin uzantıları, suç ortakları, bürokratlar, danışmanlar ve gazetecileri de kapsıyor.
Bu tanıma giren belki bir kaç bin kişi var.
Erdoğan’ın seçim kaybetmesi ve iktidarın değişmesi halinde bu isimlerin yargı önünde hesap verecekleri aşikar. Eğer bir şekilde yurt dışına çıkarlarsa da ABD ve Avrupa ülkelerinde kendilerine yer bulamayacaklar.
Hatta hukukun işlediği hiç bir ülkede barınamazlar. Türkiye’ye iade edilmeseler bile o ülkelerde yargılanırlar. O yüzden gidebilecekleri ülkeler de sınırlı.
Ancak diktatörlüklerin olduğu ülkelerde yaşayabilirler. Katar belki Erdoğan ve ailesini kabul eder ancak rejimin diğer uzantılarını barındırmaz. Geriye Sudan gibi ülkeler kalıyor ancak orada da El Beşir’in durumu ortada.
Gerçi kulislerde Erdoğan ailesinin ‘her ihtimale karşı’ deyip kendisine yurt dışında ada satın aldığı, sıfırlayamadığı dolarları farklı ülkelerde stokladığı yönünde bilgiler var ancak bunu bilmek için istihbaratçı olmaya gerek yok.
Daha önce defaatle yaptığım çağrıyı tekrar yaparak bitireyim; Erdoğan rejiminin zalimleriyle susarak mücadele edilmez.
Mağdurlar hiç bir şeyi atlamadan tek tek, isim isim kayda geçirmeli ve bunu uluslararası kurumlara bildirmeli. Ücra bir ilçedeki savcı, komiser yada cezaevi gardiyanı ancak hesap vereceğini bilirse, ‘ben emirleri uyguladım’ demenin kendini kurtarmayacağını bilirse hukuka dönecektir.
[Adem Yavuz Arslan] 18.12.2019 [TR724]
Ancak 20 küsür yıldır ABD’de yaşayan Abdi Ali için ‘tanınması’yla birlikte her şey değişti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Abdi Ali diktatör Muhammed Siad Barre döneminde Somali ordusunda albaydı ve yüzlerce kişinin işkence ile öldürülmesinden sorumlu tutuluyordu. 32 yıl önce Albay Ali’nin emrindeki askerlerin işkence ettiği Farhan Tani Warfaa isimli bir Somalili’nin şikayeti üzerine yargılandı, işkenceden suçlu bulundu ve 500 bin dolar tazminata hükmedildi.
Virginia Eyaleti Alexandria Mahkemesi’nde görülen davanın kayıtlarına göre Ali önce Kanada’ya yerleşmiş ve burada güvenlik görevlisi olarak çalışmış. Ancak diktatör Barre döneminde albay olduğu ortaya çıkınca Kanada tarafından sınır dışı edilmiş.
Ali 1996’da Amerika’ya gelmiş ve bugüne kadar burada kalmayı başarmış. (Ülkeye nasıl girdiği konusunda net bilgi yok.)
Eski Albay Ali önce Dulles Havalimanı’nda güvenlik görevlisi olarak çalışmış, yakın zamanda ise Uber/Lyft şoförlüğüne başlamış.
Ancak aradan geçen 32 yıla rağmen Ali’nin peşini bırakmayan mağdurlar onu Virginia’da da buldular. 1987’de Ali’nin askerleri tarafından evinden kaçırılarak işkence edilen ve silahla vurulan Farhan Tani Warfaa yargıya başvurdu.
İşkence Kurbanlarını Koruma Yasası kapsamında açılan dava geçtiğimiz mayıs ayında sonlandı ve Abdi Ali işkenceden mahkum oldu. Söz konusu yasa işkence ABD topraklarında olsun yada olmasın, mağdurlar ABD vatandaşı olsun yada olmasın şikayette bulunma hakkı tanıyor.
Warfaa’da bu kapsamda dava açtı ve 32 yıl süren mücadelesini kazandı. Warfaa kararı “32 yıldır bu anı bekliyordum” diye yorumladı.
YANDAŞLARDA ‘ERDOĞAN SONRASI’ ENDİŞESİ
Yazıya Somalili Abdi Ali’nin hikayesi ile başlamamın nedeni Erdoğan rejiminin kalemşörleri Cem Küçük, Latif Şimşek ve Mehmet Metiner’in sosyal medyada gündem olan programında yaşananlar.
Erdoğan tarafından görevinden uzaklaştırılan eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in televizyon kanalı Beyaz Tv’de konuşan Cem Küçük “Babacan seçilirse biz dahil herkes yargılanır. Seri tutuklama başlar. Elinden gazeteyi alma, bir günde medyasını alma var ya, yaparlar. Şirketleri alırlar. KHK ile mağdurlar hemen çıkar.. Erdoğan’ın çevresini alırlar…” dedi ve tartışma alevlendi.
Küçük bu sözleri Erdoğan rejiminin paydaşlarını korkutup ‘safları sıklaştırmak’ amacıyla söyledi.Cem Küçük: Babacan seçilirse hepimizi yargılarlar. Mağdurları dışarı çıkarırlar. Tutukladılar Metiner'i; AB tepki mi gösterecek?— Tr724 (@Tr724) December 16, 2019
Metiner: Korkutma bizi. Zaten korkağız
Küçük: İngilizce biliyorum.Londra'ya gittim. İkinci gün beni iade ederler
Metiner:Ben İngilizce de bilmiyorum pic.twitter.com/h1mvADklYl
Yani ‘bir şekilde Erdoğan’a kızıyor olabilirsiniz, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar sizi rahatsız ediyor olabilir ama Erdoğan’a oy vermezseniz hepimiz hapsi boylarız’ diyerek AKP tabanından kopmaları engellemeye çalışıyor.
Tabi bunu yaparken mevcut rejimin icraatlarının suç olduğunu da itiraf etmiş oldu.
Küçük’ün ‘korkutma’ amacıyla söylediği şeyler öncelikle Latif Şimşek ve Mehmet Metiner’in üzerinde etkili oldu çünkü her iki isim de ‘gidecek yerimiz de yok, dil de bilmiyoruz’ filan dediler.
Cem Küçük İngilizce bildiğini, İngiltere’ye iltica etmesi halinde başvurusunun kabul edilmeyeceğini, ilk fırsatta Türkiye’ye iade edileceğini söyleyerek iktidar ve yandaşlarındaki bilinç altını da yansıtmış oldu.
Ben de Twitter’dan “Merak etme Cem, seni bile iade etmezler çünkü işkence olan bir ülkeye kimse iade yapmaz” demiştim. Kastım Türkiye’deki işkence ve kötü muamele nedeniyle bırakın gazeteci-akademisyeni, ‘gerçek teröristlerin’ bile iade edilmeyeceğine dikkat çekmekti.
Ancak uluslararası hukuk çalışan akademisyen bir dostum arayıp ‘yanıldığımı’ söyledi.
Daha doğrusu ben eksik biliyormuşum. Hukukçu akademisyenin dediğine göre Cem Küçük iade edilmez ama gittiği ülkede yargılanır. Uluslararası hukuk açısından insanlığa karşı işlenen suçlara karışanlara iltica hakkı verilmiyor ve zanlı lehine zaman aşımı yok.
Cem Küçük’ün sözleri hem AKP cenahındaki korkuyu yansıtması hem de mevcut iktidarın hukuksuzluklarının itirafı açısıdan önemli. Hatırlarsanız aynı Cem Küçük AKP’li belediyelerden birinin düzenlediği bir konferansta (https://www.youtube.com/watch?v=d72vRrqaGZ8) 17 Aralık operasyonuna konu olan rüşvet iddialarını teyit etmişti.
Aynı isimler KHK’ların, şirketlere el koymaların, gazetelere televizyonlara çökmenin hukuksuzluğunu da biliyorlar. Hatta 15 Temmuz darbe girişiminin kurgu olduğunu da. Bir şekilde o koltuktan kalktıktan sonra yargılanacaklarını da.
Bu yüzden ‘herşeyi’ yapabilecek fıtrattalar.
Bugünlerde yıl dönümü olan 17-25 Aralık operasyonu sonrası yaşananlar, yargıya ve bürokrasiye yapılan darbe, parlamentonun fiilen feshi hatta 15 Temmuz kumpası bu kapsamda değerlendirilmeli.
KORKMAKTA HAKLILAR
Peki Cem Küçük’ler Mehmet Metiner’ler devranın dönmesinden korkmakta haklılar mı?
Kesinlikle haklılar. Hatta yalnız onlar değil Erdoğan rejiminin tüm bürokratları da korkmalı. Tabi ki burada kastım hukuksuz işlere imza atanlar.
Peki neyi kastediyorum;
Mevzu aslında basit. Eğer işkence ve kötü muamele gibi insanlığa karşı suçlar kapsamındaki fiiller bir şekilde yargı önüne çıkar. Yurt dışına kaçmak çözüm değil.
Yani Cem Küçük ‘ben İngiltereye gitsem beni iade ederler’ derken boşuna korkmuyor. Gerçi hukukçu kaynağımın anlattığına göre Küçük’ü bile Türkiye’ye iade etmezler.
Şöyle ki, eğer bir ülkede kötü muamele, işkence varsa ve iltica başvurusunda bulunan kişinin ülkesine dönmesi halinde kötü muameleye uğrama ihtimali varsa uluslararası hukuk o kişi kim olursa olsun iadesine karşı çıkıyor.
Diyelim ki Erdoğan seçimleri kaybetti ve yeni iktidar askıya alınan hukuku yeniden tahsis etti. Bu durumda yeni iktidarın icraatları izlenir, eğer kötü muamele devam ederse iltica başvurusu yapan kişi iade edilmez.
Ancak burada kritik bir nokta var.
Eğer insanların öldürülmesine, işkence görmesine ve haksız soruşturmalara konu olmasına dahliniz varsa, veya böyle bir ihtimal varsa bile ABD ve Avrupa ülkeleri gibi hukukun olduğu ülkelerde sığınma hakkı alamazsınız.
Aktrollerin anlayacağı şekliyle söyleyeyim; ücra bir şehirde ki cezaevi gardiyanından en tepedeki bakana kadar insan hakları ihlallerine karışanlar bir şekilde Avrupa yada Amerika’ya gitseler bile hesap vermekten kurtulamayacaklar. Söz konusu ülkeler bu konularda ince eleyip sık dokuyorlar.
Erdoğan’dan sonra iktidara gelen hükümet hukuku uygularsa zaten adalet önünde hesap verecekler. Bir şekilde yurt dışına çıkarlarsa da geçmişleri peşlerini bırakmayacak.
Çünkü bu konuda çok geniş bir müktesebat var.
Daha önce bu köşede ‘https://www.tr724.com/turkiyede-olmayabilir-ama-dunyada-gidecek-cok-mahkeme-var/ başlığı ile bu konuyu enine boyuna anlatmıştım.
Hukuksuz işlere imza atanlar nereye kaçarlarsa kaçsınlar günün birinde hesap veriyor. Mesela eski Gestapo subayı Adolf Eichmann’ın hikayesi filmlere bile konu olmuştur.
Hitler dönemi Alman ordusunda subay olan Eichmann Avrupa’nın değişik yerlerinden getirilen Yahudilerin toplama kamplarına nakliyle görevliydi. Hitler sonrası kimlik ve şekil değiştirip Almanya’dan kaçtı, Güney Amerika’da yeni bir hayat kurdu. Ancak 1960’da İsrail istihbaratına yakalandı ve MOSSAD tarafından kaçırılarak Kudüs’te yargılandı.
Eichmann mahkemede kendisinin ‘sadece emirleri uygulayan alt seviye bir bürokrat olduğunu’ söylese de idama mahkum oldu. Eichmann uç bir örnek gibi gelebilir ancak girişte bahsettiğim Somalili eski albay gibi sayısız örnek var.
Daha yakın zamanda Esad rejiminin eski bir istihbaratçısı Avusturya’da mahkum oldu.
Yani uzun lafın kısası şu; işkence başta olmak üzere insanlığa karşı suçlar kapsamındaki fiilleri işleyenler nereye kaçarsa kaçsın, ne kadar saklanırsa saklansın günün birinde hesap veriyorlar.
Bu açıdan Cem Küçük bir şekilde Türkiye’den çıksa bile geçmişi peşini bırakmaz.
Özellikle televizyon ekranlarından söylediği ‘suikast çağrıları’ ve ‘işkence tavsiyesi’ gibi sözleri yargılama konusu olur. Mehmet Metiner’in yazıları ise ‘düşünce özgürlüğü’ olarak tanımlanacak türden değil.
SUDAN OLMAZSA KATAR?
‘Erdoğangiller’ sadece Erdoğan ailesi ile kan bağı olanları tarif etmiyor. Rejimin uzantıları, suç ortakları, bürokratlar, danışmanlar ve gazetecileri de kapsıyor.
Bu tanıma giren belki bir kaç bin kişi var.
Erdoğan’ın seçim kaybetmesi ve iktidarın değişmesi halinde bu isimlerin yargı önünde hesap verecekleri aşikar. Eğer bir şekilde yurt dışına çıkarlarsa da ABD ve Avrupa ülkelerinde kendilerine yer bulamayacaklar.
Hatta hukukun işlediği hiç bir ülkede barınamazlar. Türkiye’ye iade edilmeseler bile o ülkelerde yargılanırlar. O yüzden gidebilecekleri ülkeler de sınırlı.
Ancak diktatörlüklerin olduğu ülkelerde yaşayabilirler. Katar belki Erdoğan ve ailesini kabul eder ancak rejimin diğer uzantılarını barındırmaz. Geriye Sudan gibi ülkeler kalıyor ancak orada da El Beşir’in durumu ortada.
Gerçi kulislerde Erdoğan ailesinin ‘her ihtimale karşı’ deyip kendisine yurt dışında ada satın aldığı, sıfırlayamadığı dolarları farklı ülkelerde stokladığı yönünde bilgiler var ancak bunu bilmek için istihbaratçı olmaya gerek yok.
Daha önce defaatle yaptığım çağrıyı tekrar yaparak bitireyim; Erdoğan rejiminin zalimleriyle susarak mücadele edilmez.
Mağdurlar hiç bir şeyi atlamadan tek tek, isim isim kayda geçirmeli ve bunu uluslararası kurumlara bildirmeli. Ücra bir ilçedeki savcı, komiser yada cezaevi gardiyanı ancak hesap vereceğini bilirse, ‘ben emirleri uyguladım’ demenin kendini kurtarmayacağını bilirse hukuka dönecektir.
[Adem Yavuz Arslan] 18.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)