Amerikalı dilbilimci, düşünür ve siyasi aktivist Noam Chomsky, ABD Başkanı Trump’ın enfeksiyon hastalıkları hakkındaki araştırmalara ve sağlık hizmetlerine ayrılan hükümet fonlarını varlıklı şirketlerin yarar sağlaması için kestiğini söyledi.
KRONOS -11 Mayıs 2020
Amerikalı düşünür Noam Chomsky
Amerikalı düşünür Noam Chomsky, ABD Başkanı Trump’ın kendisini bir ‘kurtarıcı’ gibi göstermeye çalışırken sıradan Amerikalıları ‘sırtından bıçakladığını’ dile getirdi.
‘SAĞLIK İÇİN AYRILAN FONLAR ŞİRKETLER İÇİN KULLANILDI’
Chomsky, bu yıl kasım ayında düzenlenmesi planlanan başkanlık seçimlerinde yeniden seçilme umudu taşıyan Trump’ın, enfeksiyon hastalıkları hakkındaki araştırmalara ve sağlık hizmetlerine ayrılan hükümet fonlarını varlıklı şirketlerin yarar sağlaması için kestiğini söyledi. Chomsky, “Bu kesintiler, Trump’ın her dönem yaptığı bir şey. Onun planına göre, bu fonları kesmeye devam edelim, nüfusu olabildiğince savunmasız kılalım ve acı çekmelerini sağlayalım, ancak hükümetin ana bileşenleri olan kurumsal güçlerin kârını artıralım” ifadelerini kullandı.
‘SEÇİM POLİTİKASI İÇİN…’
The Guardian ile söyleşisinde Trump’ın virüsle mücadelede eyalet yöneticilerini sorumluluk almaya zorlayarak kendi görevlerinden kaçındığını belirten Chomsky, “Bir sürü insanı öldürmek ve seçim politikasını geliştirmek için harika bir strateji” dedi.
‘GÜNAH KEÇİSİ ARIYOR’
Chomsky, Trump’ın Amerikalıların ölümünden sorumlu olduğunu düşünüp düşünmediğine dair soruya yanıtındaysa, “Evet ama durum bundan çok daha kötü çünkü aynısı, uluslararası açıdan da geçerli. Kendisinin Amerikan halkına karşı suç içeren saldırılarının üzerini örtmek için günah keçisi bulmaya çalışıyor” dedi.
AFRİKA’DA DA ÖLÜMLERE YOL AÇACAK
Ünlü düşünür, Trump’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) sağlanan maddi yardım kesmesiyle, başta Yemen olmak üzere Afrika ülkelerinde ölümlere yol açacağını söyledi.
[Kronos.News] 11.5.2020
Alman basını: Türkiye’de ‘darbe söylentileri’ baskı aracıdır
Alman Süddeutsche Zeitung gazetesi, ekonominin kötüye gittiğini ve AKP-MHP koalisyonunun zayıfladığını belirterek iktidarın ‘darbe söylentileriyle’ muhalefeti baskı altına aldığını yazdı.
KRONOS -11 Mayıs 2020
Alman Süddeutsche Zeitung gazetesi, “Baskı aracı olarak darbe söylentileri” başlıklı haberinde, iktidardaki AKP’nin, muhalefeti baskı altına almaya çalıştığını yazdı.
Gazetede yer alan yorumda, Türkiye’de koronavirüsü salgınında kapatılan kuaförler ve alışveriş merkezlerinin tekrar açıldığı belirtilerek, “Türkiye’de ilk gevşeme belirtileri gösterilirken, siyasi iklim ısınıyor” denildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin muhalefete karşı ‘darbe söylentilerini’ kullandığı belirtilerek, dört yıl önceki başarısız darbe girişimi hatırlatıldı ve “Türkiye’de darbe sözcüğü bile büyük kutuplaşmaya neden oluyor” yazıldı.
Yazıda Sevda Noyan Ülke TV’de sarf ettiği sözlere de yer verildi ve şöyle yazıldı: “Sevda Noyan gibi bir figürün ifadeleri fazla abartılmasa bile, muhalefet – özellikle de en güçlü muhalif güç olan sosyal demokrat CHP – tüm cephelerde ve her köşeden saldırıya uğruyor. Sebepler ortada: Her ne kadar Türkiye’deki anketlere dikkatle yaklaşmak gerekse de anketler, Erdoğan’ın parlamentodaki koalisyonunun yeni bir çoğunluk elde edemeyeceğini gösteriyor. 20 yıldır hüküm süren muhafazakar İslamcı siyaset, ekonomik durumun kötü olması nedeniyle şu günlerde popüler değil.”
Yazıda Türk Lirası’nın hızla değer kaybettiği, döviz rezervlerinin büyük oranda tükendiği, Erdoğan IMF’ın yardım programlarını reddettiği belirtilerek, “işsizlik ve yoksulluğun arttığı” yorumu yapıldı.
Gazete, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, korona krizinde düzenledikleri yardım kampanyaları nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “devlet içinde devlet kurmakla” suçlandığını da hatırlattı.
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun AKP’liler tarafından hedefe konulduğu belirtilen yazıda şu bilgiler verildi:
“AKP temsilcileri muhalefetteki politikacının belirsiz ifadelerini doğrudan ‘darbe çağrısı’ olarak değerlendirdi. İstanbul AKP lideri Bayram Şenocak, ‘Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir’ dedi.
CHP başkan yardımcısı Özgür Özel, ‘AKP’nin bile seçimi kazanma umudu yok’ dedi: ‘Bunu biliyorlar, bizi darbeci olmakla suçluyorlar.’ Parti lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ‘Türkiye’de darbe yapabilen sadece iki güç var: ordu, polis veya her ikisi birlikte. CHP, polisi veya orduyu kontrol edebilir mi?’”
[Kronos.News] 11.5.2020
KRONOS -11 Mayıs 2020
Alman Süddeutsche Zeitung gazetesi, “Baskı aracı olarak darbe söylentileri” başlıklı haberinde, iktidardaki AKP’nin, muhalefeti baskı altına almaya çalıştığını yazdı.
Gazetede yer alan yorumda, Türkiye’de koronavirüsü salgınında kapatılan kuaförler ve alışveriş merkezlerinin tekrar açıldığı belirtilerek, “Türkiye’de ilk gevşeme belirtileri gösterilirken, siyasi iklim ısınıyor” denildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin muhalefete karşı ‘darbe söylentilerini’ kullandığı belirtilerek, dört yıl önceki başarısız darbe girişimi hatırlatıldı ve “Türkiye’de darbe sözcüğü bile büyük kutuplaşmaya neden oluyor” yazıldı.
Yazıda Sevda Noyan Ülke TV’de sarf ettiği sözlere de yer verildi ve şöyle yazıldı: “Sevda Noyan gibi bir figürün ifadeleri fazla abartılmasa bile, muhalefet – özellikle de en güçlü muhalif güç olan sosyal demokrat CHP – tüm cephelerde ve her köşeden saldırıya uğruyor. Sebepler ortada: Her ne kadar Türkiye’deki anketlere dikkatle yaklaşmak gerekse de anketler, Erdoğan’ın parlamentodaki koalisyonunun yeni bir çoğunluk elde edemeyeceğini gösteriyor. 20 yıldır hüküm süren muhafazakar İslamcı siyaset, ekonomik durumun kötü olması nedeniyle şu günlerde popüler değil.”
Yazıda Türk Lirası’nın hızla değer kaybettiği, döviz rezervlerinin büyük oranda tükendiği, Erdoğan IMF’ın yardım programlarını reddettiği belirtilerek, “işsizlik ve yoksulluğun arttığı” yorumu yapıldı.
Gazete, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, korona krizinde düzenledikleri yardım kampanyaları nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “devlet içinde devlet kurmakla” suçlandığını da hatırlattı.
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun AKP’liler tarafından hedefe konulduğu belirtilen yazıda şu bilgiler verildi:
“AKP temsilcileri muhalefetteki politikacının belirsiz ifadelerini doğrudan ‘darbe çağrısı’ olarak değerlendirdi. İstanbul AKP lideri Bayram Şenocak, ‘Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir’ dedi.
CHP başkan yardımcısı Özgür Özel, ‘AKP’nin bile seçimi kazanma umudu yok’ dedi: ‘Bunu biliyorlar, bizi darbeci olmakla suçluyorlar.’ Parti lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ‘Türkiye’de darbe yapabilen sadece iki güç var: ordu, polis veya her ikisi birlikte. CHP, polisi veya orduyu kontrol edebilir mi?’”
[Kronos.News] 11.5.2020
TÜİK, iş bulma ümidini kaybeden mezunları ‘işsiz’ saymıyor
TÜİK'in açıkladığı Şubat ayı işsizlik verilerini değerlendiren Genç İşsizler Platformu Sözcüsü Dr. Murat Kubilay, işgücüne dahil olmayan genç nüfustaki büyük artışa dikkat çekti: "İşgücü dışında bırakılan üniversite mezunu sayısı yalnızca 1 yılda 474 bin artarak rekor kırdı."
KRONOS -11 Mayıs 2020
Genç İşsizler Platformu Sözcüsü Dr. Murat Kubilay “766 bin üniversite mezunu işsize ek olarak 1 milyon 168 bin üniversite mezunu iş bulma ümidini kaybetme, eğitime devam etme, ev işleriyle meşgul olma gibi nedenlerle iş gücünde dahi yer almamakta, işsiz sayılmayıp iktisaden atıl kalmaktadır” dedi. Kubilay şöyle devam etti:
TÜİK, İŞSİZ SAYMIYOR
“Yani yüksek üniversiteli işsizliğe ek olarak TÜİK sınıflandırması neticesinde rekor sayıda mezun, işsiz dahi sayılmamaktadır. Eğitime harcanan para, zaman ve emek iş gücü piyasasında karşılığını bulamamıştır.
893 BİN KADIN İŞSİZ SAYILMIYOR
Üniversite mezunu 893 bin kadın yüksek eğitim düzeylerine rağmen iş aramamakta ve işsiz sayılmamaktadır. 15-34 yaş grubundaki işsizlerin yanı sıra 11 milyon 96 bin genç iş gücünün dahi içinde yer almamakta, yani işsiz sayılmamaktadır.
Bu yaş grubundaki 24 milyon gençten yalnızca %43,7’si çalışmaktadır. Daha açık bir ifadeyle çalışan her genç, bir şekilde başka bir gencin ekonomik sorumluluğunu taşıyor gözükmektedir.”
GENÇLERİN YÜZDE 30.8’İ EKONOMİK FAALİYETE KATILAMIYOR
15-29 yaş grubunda ne eğitim alan ne de herhangi bir şekilde çalışan/staj gören genç sayısının 5 milyon 476 bine ulaştığına dikkat çeken Kubilay, “Gençlerin yüzde 30,8’si ekonomik faaliyetlere katkı verememekte; aynı zamanda eğitim veya staj yoluyla kendisini geliştirememektedir. Bu kategorideki genç sayısı Finlandiya, Slovakya ve Norveç gibi bazı gelişmiş Avrupa ülkelerinin her birinin toplam nüfusu kadardır. Aynı yaş grubundaki genç kadınların eğitime ve istihdama dâhil olmayanlarının sayısı 3 milyon 679 bindir. Genç kadınlarda bu oran %41,8 olup aynı yaş grubundaki erkeklerin %20,1 oranının çok üstündedir. Çalışma ve eğitim alma hakkında kadınların durumu erkeklere göre çok daha kötü olup; cinsiyete dayalı fırsat eşitsizliği yaratmakta ve sosyal hak kaybına neden olmaktadır” dedi.
[Kronos.News] 11.5.2020
KRONOS -11 Mayıs 2020
Genç İşsizler Platformu Sözcüsü Dr. Murat Kubilay “766 bin üniversite mezunu işsize ek olarak 1 milyon 168 bin üniversite mezunu iş bulma ümidini kaybetme, eğitime devam etme, ev işleriyle meşgul olma gibi nedenlerle iş gücünde dahi yer almamakta, işsiz sayılmayıp iktisaden atıl kalmaktadır” dedi. Kubilay şöyle devam etti:
TÜİK, İŞSİZ SAYMIYOR
“Yani yüksek üniversiteli işsizliğe ek olarak TÜİK sınıflandırması neticesinde rekor sayıda mezun, işsiz dahi sayılmamaktadır. Eğitime harcanan para, zaman ve emek iş gücü piyasasında karşılığını bulamamıştır.
893 BİN KADIN İŞSİZ SAYILMIYOR
Üniversite mezunu 893 bin kadın yüksek eğitim düzeylerine rağmen iş aramamakta ve işsiz sayılmamaktadır. 15-34 yaş grubundaki işsizlerin yanı sıra 11 milyon 96 bin genç iş gücünün dahi içinde yer almamakta, yani işsiz sayılmamaktadır.
Bu yaş grubundaki 24 milyon gençten yalnızca %43,7’si çalışmaktadır. Daha açık bir ifadeyle çalışan her genç, bir şekilde başka bir gencin ekonomik sorumluluğunu taşıyor gözükmektedir.”
GENÇLERİN YÜZDE 30.8’İ EKONOMİK FAALİYETE KATILAMIYOR
15-29 yaş grubunda ne eğitim alan ne de herhangi bir şekilde çalışan/staj gören genç sayısının 5 milyon 476 bine ulaştığına dikkat çeken Kubilay, “Gençlerin yüzde 30,8’si ekonomik faaliyetlere katkı verememekte; aynı zamanda eğitim veya staj yoluyla kendisini geliştirememektedir. Bu kategorideki genç sayısı Finlandiya, Slovakya ve Norveç gibi bazı gelişmiş Avrupa ülkelerinin her birinin toplam nüfusu kadardır. Aynı yaş grubundaki genç kadınların eğitime ve istihdama dâhil olmayanlarının sayısı 3 milyon 679 bindir. Genç kadınlarda bu oran %41,8 olup aynı yaş grubundaki erkeklerin %20,1 oranının çok üstündedir. Çalışma ve eğitim alma hakkında kadınların durumu erkeklere göre çok daha kötü olup; cinsiyete dayalı fırsat eşitsizliği yaratmakta ve sosyal hak kaybına neden olmaktadır” dedi.
[Kronos.News] 11.5.2020
Silivri cezaevinde son durum: Pozitif vaka sayısı yükseliyor [Cevheri Güven]
Salgın Türkiye’nin farklı cezaevlerinde ilerliyor. Kovid-19’un görüldüğü Silivri Cezaevi’nde pozitif vaka sayısı yükselişte. Tutuklu yakınları ve avukatlardan gelen bilgiler haberimizde..
CEVHERİ GÜVEN
BOLD – Kovid 19 salgını nedeniyle cezaevlerindeki durum her geçen gün kötüleşiyor. Farklı cezaevlerinde çok sayıda vaka Adalet Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcılıklarınca da doğrulanırken, dikkatler yoğunluğu ve büyüklüğü nedeniyle Silivri Cezaevi’nin üzerinde.
Salgın nedeniyle açık görüşler iptal edilip telefon hakkı ikiye çıkarılırken, Silivri Cezaevinde bu durum farklı uygulanıyor. İki telefon hakkı birleştirilerek tek seferde 20 dakika olarak kullandırtılıyor. Bu nedenle Silivri’den hızlı bilgi almak oldukça güç. Bir diğer güçlük ise pozitif bir vakanın görüldüğü koğuştakilerin tamamının avukat görüş hakkı karantina gerekçesiyle iptal ediliyor. Bu nedenle avukatla tutukluların görüşmesi son günlerde nadiren gerçekleşebiliyor. Karantinada olanların aileleriyle telefon hakları da iptal ediliyor.
TUTUKLU YAKINI: “EŞİM FENALAŞIP BAYILDIĞINI SÖYLEDİ”
Görüştüğümüz bir tutuklu yakını eşiyle yaptığı son telefon görüşmesini aktardı:
“Eşim 7 nolu cezaevinin B10 koğuşunda kalıyor. Çarşamba günü telefon görüşmemiz vardı. Eşim ‘biraz ağır konuşacağım’ dedi. Böyle söyleyince tedirgin oldum çünkü normalde sıkıntılı bir durum olsa bile telefonda anlatmaz, bize belli etmez, hatta biz söyleyince uyarır. Kendisini halsiz hissettiğini, dün bayıldığını, koğuşta hasta tutuklular olduğunu, bugün tüm koğuşa test yapılacağını söyledi. Ramazan ayının ilk haftası yemekler çok kötüymüş sadece hazır gıdalar verilmiş. Sonra biraz düzelmiş. Dış kantin salgın nedeniyle kapalı olduğu için sebze ve meyve alamadıklarını söyledi.”
Tutuklu yakını, ancak üç gün sonra cezaevine ulaşabildiğini, eşinin testinin pozitif çıktığı bilgisinin verildiğini belirtti:
“Eşimin karantinaya alındığını, cezaevi doktoru kontrolünde ilaçlarını kullandığını söylediler. Aynı koğuşta kalan arkadaşlarla kontrol ettiğimizde e-nabızda Silivri Devlet Hastanesi’ne götürüldükleri ve akciğer filmi çekildiği görülüyor. Arayıp tomografi neden çekilmediğini sorduğumuzda, tutuklulara çekilmiyor cevabı aldık. Eşimin ve aynı koğuşta kalanların Silivri Devlet Hastanesi’nde mi cezaevinde mi olduğu bile net değil. Eşim normal şartlarda hasta olunca orucuna dikkat eder bırakmazdı. Oruç tutmayı iki gündür bıraktığını söyledi. Demekki kendini iyi hissetmiyor.”
KOĞUŞLAR ARASI DEĞİŞİKLİK HASTALIĞI YAYDI
Şuana kadar teyid edilmiş bilgilere göre Silivri kampüsünde 6, 7 ve 8. Cezaevlerinde pozitif vakalar görüldü.
Bu cezaevlerinde vaka sayısındaki artışın ise karantina koğuşları oluşturmak için koğuşlar arası transfer nedeniyle gerçekleştiği düşünülüyor.
Silivri 7 No’lu L Tipi Cezaevi’nde bulunan 25 yaşındaki Enes Karaduran, halen tedavi altında. 44 kişilik koğuşta kalan Karaduran’ın koğuşundaki 10 kişinin farklı koğuşlara sevkedildiği, B10 koğuşundaki pozitif vakaların bu sevkten sonra gerçekleştiği belirtiliyor.
Harbiyeli Karaduran’ın ağabeyi Mehmet Karaduran da Artı Gerçek’e yaptığı açıklamada, “Enes 7 kişilik koğuşta 44 kişi ile birlikte kalıyordu. Daha sonra 10 kişi başka bir koğuşa götürüldü.” sözleriyle bu bilgiyi teyid etti.
BAKIRKÖY BAŞSAVCILIĞI DOĞRULADI
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı ise 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada 44 kişinin testinin pozitif çıkıtğını doğruladı:
“Silivri Ceza İnfaz Kurumu 7 numaralı L tipi Cezaevi’nde koronavirüs belirtileri gözlemlenen ve hemen akabinde sağlık kurumuna sevk edilen 2 tutuklu/hükümlünün KOVİD-19 testleri pozitif çıkmıştır. İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde, iki şahısla temasta olduğu değerlendirilen tutuklu/hükümlüler üzerinde kapsamlı bir filyasyon çalışması yapılmıştır. Yapılan testlerde 42 tutuklu/hükümlünün daha KOVİD-19 testleri pozitif çıkmıştır. Odalarından derhal çıkarılarak izole edilen tutuklu/hükümlüler, Silivri Ceza İnfaz Kurumu Kampüs Devlet Hastanesi’ne sevk edilmişlerdir. Uzman doktorlar tarafından yapılan muayene, tetkik ve testlerin sonucunda herhangi bir semptom göstermeyen 40 tutuklu/hükümlünün tedavi ve takibinin, kurumda belirlenen izolasyon alanında doktor gözetiminde yapılmasına karar verilmiştir. Diğer 2 tutuklu/hükümlünün tedavisine ise bir süre daha hastane ortamında devam edilecektir.”
TELEFONLA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİL
Testi pozitif çıkanlar için cezaevi yönetiminin ayrı bir dahili telefon hattı ve bilgilendirme için birini görevlendirmesi gerektiği, Silivri cezaevinde kalanların ortak talebi.
Eşi B10 koğuşunda kalan tutuklu yakını bu durumdan yakınıyor:
“Eşim Çarşamba günü kötü olduğunu ve test yapılacağını söyledi, cezaevine ancak Cumartesi günü ulaşabildim. Şimdi arıyorum telefon sürekli meşgul.
Benim eşim ben ağır konuşacağım diye telefonda asla konuşmaz. En ufak olumsuzluk söylemez. Ama o gün çok sinirliydi. Demek ki çok gerginler. Eşimin 15. duruşması. Geçen haftaki duruşması yine ertelendi. Daha duruşma başlamadan erteleyeceklerini söylüyorlar, tüm arkadaşlarımın durumu böyle. Şimdi tahliye etmeyecekler de ne zaman tahliye edecekler.”
GIDA SORUNU
Bilgilendirme dışında cezaevlerindeki diğer büyük bir sorun ise gıda. Açık cezaevindeki tutukluların son infaz düzenlemesiyle serbest bırakılmasıyla cezaevlerinin mutfak kısımlarında büyük boşluk oluştu. Pekçok cezaevinde haftalarca sıcak yemek verilemedi.
Önlemler kapsamında dış kantinlerin kapatılması nedeniyle tutuklular meyve ve sebze alamıyor. Bu da bağışıklık sistemlerinin güçsüz kalmasına neden oluyor.
CEZAEVLERİNDEKORONA.COM
Adalet Bakanlığı, cezaevlerinden güncel ve sağlıklı bilgi alınabilecek iletişim hattı kurmuş değil. Güncel durumla ilgili düzenli açıklama da yapılmıyor. Boşluğu doldurmak için avukat grupları tarafından www.cezaevlerindekorona.com isimli bir web sitesi yayına başladı.
Aileler ve avukatlar bu siteye ulaşabildikleri bilgileri paylaşarak son sağlıklı bilgilerin tek havuzda oluşmasını sağlıyor.
[Bold Medya] 11.5.2020 [Cevheri Güven]
CEVHERİ GÜVEN
BOLD – Kovid 19 salgını nedeniyle cezaevlerindeki durum her geçen gün kötüleşiyor. Farklı cezaevlerinde çok sayıda vaka Adalet Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcılıklarınca da doğrulanırken, dikkatler yoğunluğu ve büyüklüğü nedeniyle Silivri Cezaevi’nin üzerinde.
Salgın nedeniyle açık görüşler iptal edilip telefon hakkı ikiye çıkarılırken, Silivri Cezaevinde bu durum farklı uygulanıyor. İki telefon hakkı birleştirilerek tek seferde 20 dakika olarak kullandırtılıyor. Bu nedenle Silivri’den hızlı bilgi almak oldukça güç. Bir diğer güçlük ise pozitif bir vakanın görüldüğü koğuştakilerin tamamının avukat görüş hakkı karantina gerekçesiyle iptal ediliyor. Bu nedenle avukatla tutukluların görüşmesi son günlerde nadiren gerçekleşebiliyor. Karantinada olanların aileleriyle telefon hakları da iptal ediliyor.
TUTUKLU YAKINI: “EŞİM FENALAŞIP BAYILDIĞINI SÖYLEDİ”
Görüştüğümüz bir tutuklu yakını eşiyle yaptığı son telefon görüşmesini aktardı:
“Eşim 7 nolu cezaevinin B10 koğuşunda kalıyor. Çarşamba günü telefon görüşmemiz vardı. Eşim ‘biraz ağır konuşacağım’ dedi. Böyle söyleyince tedirgin oldum çünkü normalde sıkıntılı bir durum olsa bile telefonda anlatmaz, bize belli etmez, hatta biz söyleyince uyarır. Kendisini halsiz hissettiğini, dün bayıldığını, koğuşta hasta tutuklular olduğunu, bugün tüm koğuşa test yapılacağını söyledi. Ramazan ayının ilk haftası yemekler çok kötüymüş sadece hazır gıdalar verilmiş. Sonra biraz düzelmiş. Dış kantin salgın nedeniyle kapalı olduğu için sebze ve meyve alamadıklarını söyledi.”
Tutuklu yakını, ancak üç gün sonra cezaevine ulaşabildiğini, eşinin testinin pozitif çıktığı bilgisinin verildiğini belirtti:
“Eşimin karantinaya alındığını, cezaevi doktoru kontrolünde ilaçlarını kullandığını söylediler. Aynı koğuşta kalan arkadaşlarla kontrol ettiğimizde e-nabızda Silivri Devlet Hastanesi’ne götürüldükleri ve akciğer filmi çekildiği görülüyor. Arayıp tomografi neden çekilmediğini sorduğumuzda, tutuklulara çekilmiyor cevabı aldık. Eşimin ve aynı koğuşta kalanların Silivri Devlet Hastanesi’nde mi cezaevinde mi olduğu bile net değil. Eşim normal şartlarda hasta olunca orucuna dikkat eder bırakmazdı. Oruç tutmayı iki gündür bıraktığını söyledi. Demekki kendini iyi hissetmiyor.”
KOĞUŞLAR ARASI DEĞİŞİKLİK HASTALIĞI YAYDI
Şuana kadar teyid edilmiş bilgilere göre Silivri kampüsünde 6, 7 ve 8. Cezaevlerinde pozitif vakalar görüldü.
Bu cezaevlerinde vaka sayısındaki artışın ise karantina koğuşları oluşturmak için koğuşlar arası transfer nedeniyle gerçekleştiği düşünülüyor.
Silivri 7 No’lu L Tipi Cezaevi’nde bulunan 25 yaşındaki Enes Karaduran, halen tedavi altında. 44 kişilik koğuşta kalan Karaduran’ın koğuşundaki 10 kişinin farklı koğuşlara sevkedildiği, B10 koğuşundaki pozitif vakaların bu sevkten sonra gerçekleştiği belirtiliyor.
Harbiyeli Karaduran’ın ağabeyi Mehmet Karaduran da Artı Gerçek’e yaptığı açıklamada, “Enes 7 kişilik koğuşta 44 kişi ile birlikte kalıyordu. Daha sonra 10 kişi başka bir koğuşa götürüldü.” sözleriyle bu bilgiyi teyid etti.
BAKIRKÖY BAŞSAVCILIĞI DOĞRULADI
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı ise 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada 44 kişinin testinin pozitif çıkıtğını doğruladı:
“Silivri Ceza İnfaz Kurumu 7 numaralı L tipi Cezaevi’nde koronavirüs belirtileri gözlemlenen ve hemen akabinde sağlık kurumuna sevk edilen 2 tutuklu/hükümlünün KOVİD-19 testleri pozitif çıkmıştır. İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde, iki şahısla temasta olduğu değerlendirilen tutuklu/hükümlüler üzerinde kapsamlı bir filyasyon çalışması yapılmıştır. Yapılan testlerde 42 tutuklu/hükümlünün daha KOVİD-19 testleri pozitif çıkmıştır. Odalarından derhal çıkarılarak izole edilen tutuklu/hükümlüler, Silivri Ceza İnfaz Kurumu Kampüs Devlet Hastanesi’ne sevk edilmişlerdir. Uzman doktorlar tarafından yapılan muayene, tetkik ve testlerin sonucunda herhangi bir semptom göstermeyen 40 tutuklu/hükümlünün tedavi ve takibinin, kurumda belirlenen izolasyon alanında doktor gözetiminde yapılmasına karar verilmiştir. Diğer 2 tutuklu/hükümlünün tedavisine ise bir süre daha hastane ortamında devam edilecektir.”
TELEFONLA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİL
Testi pozitif çıkanlar için cezaevi yönetiminin ayrı bir dahili telefon hattı ve bilgilendirme için birini görevlendirmesi gerektiği, Silivri cezaevinde kalanların ortak talebi.
Eşi B10 koğuşunda kalan tutuklu yakını bu durumdan yakınıyor:
“Eşim Çarşamba günü kötü olduğunu ve test yapılacağını söyledi, cezaevine ancak Cumartesi günü ulaşabildim. Şimdi arıyorum telefon sürekli meşgul.
Benim eşim ben ağır konuşacağım diye telefonda asla konuşmaz. En ufak olumsuzluk söylemez. Ama o gün çok sinirliydi. Demek ki çok gerginler. Eşimin 15. duruşması. Geçen haftaki duruşması yine ertelendi. Daha duruşma başlamadan erteleyeceklerini söylüyorlar, tüm arkadaşlarımın durumu böyle. Şimdi tahliye etmeyecekler de ne zaman tahliye edecekler.”
GIDA SORUNU
Bilgilendirme dışında cezaevlerindeki diğer büyük bir sorun ise gıda. Açık cezaevindeki tutukluların son infaz düzenlemesiyle serbest bırakılmasıyla cezaevlerinin mutfak kısımlarında büyük boşluk oluştu. Pekçok cezaevinde haftalarca sıcak yemek verilemedi.
Önlemler kapsamında dış kantinlerin kapatılması nedeniyle tutuklular meyve ve sebze alamıyor. Bu da bağışıklık sistemlerinin güçsüz kalmasına neden oluyor.
CEZAEVLERİNDEKORONA.COM
Adalet Bakanlığı, cezaevlerinden güncel ve sağlıklı bilgi alınabilecek iletişim hattı kurmuş değil. Güncel durumla ilgili düzenli açıklama da yapılmıyor. Boşluğu doldurmak için avukat grupları tarafından www.cezaevlerindekorona.com isimli bir web sitesi yayına başladı.
Aileler ve avukatlar bu siteye ulaşabildikleri bilgileri paylaşarak son sağlıklı bilgilerin tek havuzda oluşmasını sağlıyor.
[Bold Medya] 11.5.2020 [Cevheri Güven]
The Economist: Türkiye’de gençler dinden uzaklaşıyor, “dindar nesil yetiştirme” ters tepti
Türkiye’de geçtiğimiz haftalardaki eşcinsellik tartışmalarını haberleştiren İngiliz The Economist dergisi, “Türkiye’nin dindar nesil yetiştirme girişimi ters tepti, genç Türkler dine sırt çeviriyor” yorumunu yaptı.
BOLD – Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın geçtiğimiz haftalarda dile getirdiği “tüm kötülük ve salgın hastalıkların eşcinsellikten kaynaklandığı” ifadeleri sonrası başlayan tartışmaları haberleştiren İngiliz The Economist dergisi, “Türkiye’nin dindar nesil yetiştirme girişimi ters tepti, genç Türkler dine sırt çeviriyor.” yorumunu yaptı.
‘Türkiye homofobiye karşı çıkanları soruşturuyor’ başlıklı yazısında The Economist, birçok ülkede eşcinselliğin yasak olduğunu ve hatta bazı ülkelerde bunun ölüm cezasına çarptırıldığı ancak Türkiye’de seküler anayasa nedeniyle bunun suç olmadığını hatırlattı.
10 YIL ÖNCEKİ TÜRKİYE’DEN ÇOK AZ ŞEY KALDI
10 yıl önce Türkiye’nin Avrupa Birliği ile iyi ilişkilere sahip olduğu dönemde Başbakan Erdoğan hükümetinin, cinsiyete dayalı eşitsizliği ve ayrımcılığı yasaklayan sözleşmeyi imzaladığını ve hemen ardından İstanbul’da dev bir Onur Yürüyüşü’nün düzenlendiğini yazan The Economist, bugün o günkü atmosferin ruh halini anlatan çok az şeyin kaldığını, Onur Yürüyüşü’nün yasaklandığını yazdı.
The Economist, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘dindar nesil’ yetiştirme girişiminin arzu edilen etkiyi yapmadı. Yapılan çalışmalar gençlerin dinden uzaklaştığını gösteriyor. Belki bu yüzden iktidar ve Diyanet daha sıkı politikalar uygulamaya karara verdi.” yorumunu yaptı.
The Economist, haberde, Brookings Enstitüsü’nden Ömer Taşpınar’ın ‘farklı bir İslam yorumuna müsaade edilmediği’ ifadelerine yer verdi.
[Bold Medya] 11.5.2020
BOLD – Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın geçtiğimiz haftalarda dile getirdiği “tüm kötülük ve salgın hastalıkların eşcinsellikten kaynaklandığı” ifadeleri sonrası başlayan tartışmaları haberleştiren İngiliz The Economist dergisi, “Türkiye’nin dindar nesil yetiştirme girişimi ters tepti, genç Türkler dine sırt çeviriyor.” yorumunu yaptı.
‘Türkiye homofobiye karşı çıkanları soruşturuyor’ başlıklı yazısında The Economist, birçok ülkede eşcinselliğin yasak olduğunu ve hatta bazı ülkelerde bunun ölüm cezasına çarptırıldığı ancak Türkiye’de seküler anayasa nedeniyle bunun suç olmadığını hatırlattı.
10 YIL ÖNCEKİ TÜRKİYE’DEN ÇOK AZ ŞEY KALDI
10 yıl önce Türkiye’nin Avrupa Birliği ile iyi ilişkilere sahip olduğu dönemde Başbakan Erdoğan hükümetinin, cinsiyete dayalı eşitsizliği ve ayrımcılığı yasaklayan sözleşmeyi imzaladığını ve hemen ardından İstanbul’da dev bir Onur Yürüyüşü’nün düzenlendiğini yazan The Economist, bugün o günkü atmosferin ruh halini anlatan çok az şeyin kaldığını, Onur Yürüyüşü’nün yasaklandığını yazdı.
The Economist, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘dindar nesil’ yetiştirme girişiminin arzu edilen etkiyi yapmadı. Yapılan çalışmalar gençlerin dinden uzaklaştığını gösteriyor. Belki bu yüzden iktidar ve Diyanet daha sıkı politikalar uygulamaya karara verdi.” yorumunu yaptı.
The Economist, haberde, Brookings Enstitüsü’nden Ömer Taşpınar’ın ‘farklı bir İslam yorumuna müsaade edilmediği’ ifadelerine yer verdi.
[Bold Medya] 11.5.2020
AYM’den bir KHK iptali daha!
Anayasa Mahkemesi, kamuda 399 sayılı KHK’ya tabi sözleşmeli personel statüsünde çalıştırılacaklarda aranan 6 aydan fazla hapis cezası almamış olma şartını, Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti.
BOLD – Resmi Gazetede yer alan Anayasa Mahkemesi kararında, Anayasa’nın 70. maddesinde güvence altına alman kamu hizmetine girme hakkı konusunda KHK ile düzenleme yapılmasının mümkün olmadığı belirtildi.
Devlet Memurları Kanunu’nda kamu görevlisi statüsünde istihdam edilebilmek için bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olmama koşulu aranıyordu. 15 Temmuz’dan sonra çıkartılan KHK kapsamındaki sözleşmeli personel yönünden ‘altı aydan fazla hapis cezasıyla hükümlü bulunmama’ koşulunun öngörülmüştü. Bu durumun eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı ve anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek yüksek mahkemeye başvurulduğu bildirildi.
Mevcut KHK’lerin ve dolayısıyla itiraz konusu kuralın, daha önce denetlenmiş olsa bile anayasanın mülga 91. maddesine uygunluğunun denetlenmesi gerektiği vurgulanan kararda, şu ifadelere yer verildi, “Zira geçerliliğini sürdüren ve yetki unsuru bakımından da anayasal denetime tabi olan KHK’ların çıkarılması sırasındaki anayasal yetkinin kaynağını, ilga edilmiş olsa da anayasanın 91. maddesi teşkil etmektedir.” denildi.
“KHK İLE DÜZENLEME YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Mülga 91. maddede anayasal güvence altındaki temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevlerin KHK’ler ile düzenlenemeyeceği belirtilen kararda, şu ifadeler kullanıldı:
“Anayasanın ikinci kısmının Siyasi Haklar ve Ödevler başlıklı dördüncü bölümünde yer alan ve 70. maddesinde güvence altına alınan kamu hizmetine girme hakkına ilişkin olarak da KHK ile düzenleme yapılması mümkün değildir.
İtiraz konusu kuralda, sözleşmeli olarak işe alınacak personelin taksirli suçlar hariç olmak üzere 6 aydan fazla hapis cezası ile hükümlü bulunmamaları gerektiği hükme bağlanmıştır.
“KAMU HİZMETLERİNE GİRME NİTELİĞİ TAŞIYOR”
Kamu hizmetine girme ve hizmete alınmada hangi nitelik ve şartların aranacağı anayasanın 70. maddesi kapsamındadır. İtiraz konusu kural, kamu hizmetlerinin yürütülmesinde kamu görevlisi olarak istihdam edilme şekillerinden biri olan 399 sayılı KHK’ya tabi sözleşmeli personel statüsünde çalıştırılmak için aranan şartlara ilişkin olduğundan kamu hizmetlerine girme hakkının uygulanmasına dair bir düzenleme niteliği taşımakta ve anayasanın mülga 91. maddesi uyarınca KHK ile düzenlenemeyecek yasak alan içinde kalmaktadır.”
Kararda, Anayasa Mahkemesinin, açıklanan nedenlerle kuralın anayasanın mülga 91. maddesine aykırı olduğuna ve iptaline karar verdiği bildirildi.
[Bold Medya] 11.5.2020
BOLD – Resmi Gazetede yer alan Anayasa Mahkemesi kararında, Anayasa’nın 70. maddesinde güvence altına alman kamu hizmetine girme hakkı konusunda KHK ile düzenleme yapılmasının mümkün olmadığı belirtildi.
Devlet Memurları Kanunu’nda kamu görevlisi statüsünde istihdam edilebilmek için bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olmama koşulu aranıyordu. 15 Temmuz’dan sonra çıkartılan KHK kapsamındaki sözleşmeli personel yönünden ‘altı aydan fazla hapis cezasıyla hükümlü bulunmama’ koşulunun öngörülmüştü. Bu durumun eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı ve anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek yüksek mahkemeye başvurulduğu bildirildi.
Mevcut KHK’lerin ve dolayısıyla itiraz konusu kuralın, daha önce denetlenmiş olsa bile anayasanın mülga 91. maddesine uygunluğunun denetlenmesi gerektiği vurgulanan kararda, şu ifadelere yer verildi, “Zira geçerliliğini sürdüren ve yetki unsuru bakımından da anayasal denetime tabi olan KHK’ların çıkarılması sırasındaki anayasal yetkinin kaynağını, ilga edilmiş olsa da anayasanın 91. maddesi teşkil etmektedir.” denildi.
“KHK İLE DÜZENLEME YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Mülga 91. maddede anayasal güvence altındaki temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevlerin KHK’ler ile düzenlenemeyeceği belirtilen kararda, şu ifadeler kullanıldı:
“Anayasanın ikinci kısmının Siyasi Haklar ve Ödevler başlıklı dördüncü bölümünde yer alan ve 70. maddesinde güvence altına alınan kamu hizmetine girme hakkına ilişkin olarak da KHK ile düzenleme yapılması mümkün değildir.
İtiraz konusu kuralda, sözleşmeli olarak işe alınacak personelin taksirli suçlar hariç olmak üzere 6 aydan fazla hapis cezası ile hükümlü bulunmamaları gerektiği hükme bağlanmıştır.
“KAMU HİZMETLERİNE GİRME NİTELİĞİ TAŞIYOR”
Kamu hizmetine girme ve hizmete alınmada hangi nitelik ve şartların aranacağı anayasanın 70. maddesi kapsamındadır. İtiraz konusu kural, kamu hizmetlerinin yürütülmesinde kamu görevlisi olarak istihdam edilme şekillerinden biri olan 399 sayılı KHK’ya tabi sözleşmeli personel statüsünde çalıştırılmak için aranan şartlara ilişkin olduğundan kamu hizmetlerine girme hakkının uygulanmasına dair bir düzenleme niteliği taşımakta ve anayasanın mülga 91. maddesi uyarınca KHK ile düzenlenemeyecek yasak alan içinde kalmaktadır.”
Kararda, Anayasa Mahkemesinin, açıklanan nedenlerle kuralın anayasanın mülga 91. maddesine aykırı olduğuna ve iptaline karar verdiği bildirildi.
[Bold Medya] 11.5.2020
'Türkiye'de yüzleşme asıl korona bittiğinde yaşanacak'
Dünyanın bir numaralı gündemi koronavirüs salgını. Ülkeler koronavirüsle mücadele kapsamındaki tedbirlerini kademeli olarak gevşetmeye başlarken, bir yandan da siyasette yavaş yavaş iç sorunlar konuşulmaya başlanıyor.
İktidara yakınlığıyla bilinen bir televizyon kanalında darbe girişimi olması halinde “50 kişiyi götürme” tehdidi savuran ve ilk önce oturduğu siteden işe başlayacağını söyleyen Sevda Noyan ismine ilişkin tartışmalar Alman basınına da yansıdı.
Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung'da yer alan bir değerlendirmede, “Cumhurbaşkanı'nın taraftarları, muhalefete yine boş darbe teşebbüsü suçlamaları yapıyor, hatta birkaç arsız, ölüm tehditlerinden bile geri durmuyor” deniyor.
Türkiye’deki kutuplaşmanın normalleşmeye dönüşü “olasılık dışı” hale getirdiğine dikkat çekilen haberde, “Oysa ufukta görünen ekonomideki sıkıntılı durum, muhalefetle hükümet arasında asgari düzeyde de olsa işbirliği gerektiriyor. Ancak önümüzdeki haftalarda ya da aylarda kimsenin bu işbirliğine niyeti yok. Aksine, Türkiye'de asıl yüzleşme korona bittiğinde yaşanacak” ifadeleri dikkat çekiyor.
Gazetede yer alan söz konusu değerlendirme şöyle:
"Türkiye'de muhalifler -isteyerek ya da istem dışı bir şekilde- Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın saltanatının öngörülebilir sonundan bahsetmeye başladılar bile. Cumhurbaşkanı'nın taraftarları, muhalefete yine boş darbe teşebbüsü suçlamaları yapıyor, hatta birkaç arsız, ölüm tehditlerinden bile geri durmuyor. Kutuplaşma, normalleşmeye dönüşü olasılık dışı hale getiriyor. Oysa ufukta görünen ekonomideki sıkıntılı durum, muhalefetle hükümet arasında asgari düzeyde de olsa işbirliği gerektiriyor. Ancak önümüzdeki haftalarda ya da aylarda kimsenin bu işbirliğine niyeti yok. Aksine, Türkiye'de asıl yüzleşme korona bittiğinde yaşanacak.''
[Samanyolu Haber] 11.5.2020
İktidara yakınlığıyla bilinen bir televizyon kanalında darbe girişimi olması halinde “50 kişiyi götürme” tehdidi savuran ve ilk önce oturduğu siteden işe başlayacağını söyleyen Sevda Noyan ismine ilişkin tartışmalar Alman basınına da yansıdı.
Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung'da yer alan bir değerlendirmede, “Cumhurbaşkanı'nın taraftarları, muhalefete yine boş darbe teşebbüsü suçlamaları yapıyor, hatta birkaç arsız, ölüm tehditlerinden bile geri durmuyor” deniyor.
Türkiye’deki kutuplaşmanın normalleşmeye dönüşü “olasılık dışı” hale getirdiğine dikkat çekilen haberde, “Oysa ufukta görünen ekonomideki sıkıntılı durum, muhalefetle hükümet arasında asgari düzeyde de olsa işbirliği gerektiriyor. Ancak önümüzdeki haftalarda ya da aylarda kimsenin bu işbirliğine niyeti yok. Aksine, Türkiye'de asıl yüzleşme korona bittiğinde yaşanacak” ifadeleri dikkat çekiyor.
Gazetede yer alan söz konusu değerlendirme şöyle:
"Türkiye'de muhalifler -isteyerek ya da istem dışı bir şekilde- Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın saltanatının öngörülebilir sonundan bahsetmeye başladılar bile. Cumhurbaşkanı'nın taraftarları, muhalefete yine boş darbe teşebbüsü suçlamaları yapıyor, hatta birkaç arsız, ölüm tehditlerinden bile geri durmuyor. Kutuplaşma, normalleşmeye dönüşü olasılık dışı hale getiriyor. Oysa ufukta görünen ekonomideki sıkıntılı durum, muhalefetle hükümet arasında asgari düzeyde de olsa işbirliği gerektiriyor. Ancak önümüzdeki haftalarda ya da aylarda kimsenin bu işbirliğine niyeti yok. Aksine, Türkiye'de asıl yüzleşme korona bittiğinde yaşanacak.''
[Samanyolu Haber] 11.5.2020
Silivri Cezaevi'nde neler oluyor?
"Silivri Cezaevi'nde Korona" iddialarıyla ilgili avukatlardan açıklamaİstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’ndeki Koronavirüs vak'alarıyla ilgili sosyal medyada dolaşan iddialar tutuklu ve hükümlü yakınlarını endişelendirdi.
İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Ceza İnfaz Kurumu’ndaki 44 tutuklu ve hükümlüye Koronavirüs teşhisi konulduğunu açıklamıştı. Açıklamanın akabinde sosyal medya hesaplarında farklı iddialar ortaya atıldı.
Bu iddialarla ilgili Avukat Murat Akkoç Ertam Tufan'a konuştu. İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın resmi açıklamanın tutuklu ve hükümlü yakınlarını tatmin etmediği vurgulayan Akkoç bazı tutuklular ile ilgili görüşme yasağı uygulandığını söyledi . 7 kişilik koğuşlarda 40 kişi kaldığına dikkat çeken Akkoç ailelerin endişe duymakta haklı olduğunu söyledi
[Samanyolu Haber] 11.5.2020
İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Ceza İnfaz Kurumu’ndaki 44 tutuklu ve hükümlüye Koronavirüs teşhisi konulduğunu açıklamıştı. Açıklamanın akabinde sosyal medya hesaplarında farklı iddialar ortaya atıldı.
Bu iddialarla ilgili Avukat Murat Akkoç Ertam Tufan'a konuştu. İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın resmi açıklamanın tutuklu ve hükümlü yakınlarını tatmin etmediği vurgulayan Akkoç bazı tutuklular ile ilgili görüşme yasağı uygulandığını söyledi . 7 kişilik koğuşlarda 40 kişi kaldığına dikkat çeken Akkoç ailelerin endişe duymakta haklı olduğunu söyledi
[Samanyolu Haber] 11.5.2020
Pfizer ve BioNTech aşı için eylül dedi
Pfizer ve BioNTech, Covid-19 salgını için geliştirdikleri aşı adayını insanlar üzerinde denemeye başladı. Testler başarılı olursa aşı eylül ayında acil kullanıma hazır olacak
Pfizer ve Alman farmakoloji firması BioNTech, Covid-19 salgını için ortak olarak geliştirdikleri yenilikçi bir aşı adayını insanlar üzerinde denemeye geçtiğimiz hafta başladı.
NYTimes'dan Knvul Sheikh'in haberine göre, testler başarılı olursa, aşının eylül ayında acil kullanıma hazır olması bekleniyor.
İki firmanın ortak olarak geliştirdiği bu aday aşı, hücrelere protein üretme talimatı taşıyan ulak (messenger) RNA diye bilinen genetik maddeye dayanıyor.
8000'DEN FAZLA GÖNÜLLÜDE DENENECEK
Virüs bu proteini akciğer hücrelerini girmede anahtar olarak kullandığından, aşının sağlıklı bağışıklık sistemini enfeksiyonla savaşacak antikor üretmeye hazırlaması amaçlanıyor. Bu teknolojinin avantajları arasında, zayıflamış virüs türlerini kullanan geleneksel aşıya göre daha hızlı üretilmesi ve daha istikrarlı olması belirtiliyor.
Pfizer, Alman ortağıyla birlikte, testleri sağlıklı gönüllülerde gerçekleştiriyor. Aşının birinci fazda 360, ikinci fazın sonunda ise 8000 sağlıklı gönüllüde denenmesi planlanıyor. Çalışma, New York Üniversitesi Grossman Tıp Fakültesi, Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi, Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi ve Cincinatti Çocuk Hastanesi Tıp Merkezinde gerçekleştiriliyor.
[Samanyolu Haber] 11.5.2020
Pfizer ve Alman farmakoloji firması BioNTech, Covid-19 salgını için ortak olarak geliştirdikleri yenilikçi bir aşı adayını insanlar üzerinde denemeye geçtiğimiz hafta başladı.
NYTimes'dan Knvul Sheikh'in haberine göre, testler başarılı olursa, aşının eylül ayında acil kullanıma hazır olması bekleniyor.
İki firmanın ortak olarak geliştirdiği bu aday aşı, hücrelere protein üretme talimatı taşıyan ulak (messenger) RNA diye bilinen genetik maddeye dayanıyor.
8000'DEN FAZLA GÖNÜLLÜDE DENENECEK
Virüs bu proteini akciğer hücrelerini girmede anahtar olarak kullandığından, aşının sağlıklı bağışıklık sistemini enfeksiyonla savaşacak antikor üretmeye hazırlaması amaçlanıyor. Bu teknolojinin avantajları arasında, zayıflamış virüs türlerini kullanan geleneksel aşıya göre daha hızlı üretilmesi ve daha istikrarlı olması belirtiliyor.
Pfizer, Alman ortağıyla birlikte, testleri sağlıklı gönüllülerde gerçekleştiriyor. Aşının birinci fazda 360, ikinci fazın sonunda ise 8000 sağlıklı gönüllüde denenmesi planlanıyor. Çalışma, New York Üniversitesi Grossman Tıp Fakültesi, Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi, Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi ve Cincinatti Çocuk Hastanesi Tıp Merkezinde gerçekleştiriliyor.
[Samanyolu Haber] 11.5.2020
Bir Karşılaştırma [Abdullah Aymaz]
Kur’an-ı Kerim HEP TAZE MUCİZE, hep hayatın içindedir. Kur’an’ın anlattığı olaylar tamamen içtimai hayatın değişmez esaslarındandır. Bilhassa Peygamberlerin (S.A. Ecmain) hallerinden ve başlarından geçen olaylar üzerine verdiği haberler, her zaman için ibret ve ders vesilesidir. Aynı zamanda Muhammed Aleyhisselam'ın peygamber olduğunun birer kesin delilidir. Çünkü, insan bir fennin esaslarını ve o fennin en mühim noktalarını bilmekle, yerli yerine kullanmasını öğrendikten sonra davasını o esaslar üzerine oturtması o fende mâhir olduğuna delildir. Geçmişteki hadiseleri tarihi gerçeklere uygun olarak bütün teferruatı ile konuşmalarına, hatta içlerinde besledikleri duygularına varıncaya kadar dosdoğru tespit etmek, tarih otoriteleri için bile imkânsızdır. Bir de bunları ukde-i hayatiyelerinden (hayatî düğüm noktalarından), bel kemiklerinden yakalarcasına veciz ifadelerle her şeyi aydınlatarak ortaya koymak tarihçi ve edebiyatçıları da aşan harika ve mucize bir olaydır. Ayrıca “Hadiseler tekrarlanırsa, kaideleşir.’ esasına göre, tekrar tekrar yaşanarak KANUN HALİNE GELEN noktaları tesbit edip değişmez YARADILIŞ DÜSTURLARI ve Kıyamete kadar yaşanacak ibret sahneleri olarak gözler önüne sermek ise, psikolog ve sosyologların en dâhilerine bile nasip olmamış, ulaşılmaz bir seviyedir ve bu konum sadece Kur’an’ın hakkıdır.
Yakın birkaç asrın hadiseleri; kitaplar gazeteler, hatıralar ve vakanüvistlerin günlük notları ile elimizdedir. Tarih tekerrürden ibarettir. Psikoloji ve sosyoloji bu kadar gelişmiş olduğu halde, yığın yığın insan topluluklarının buhranları, problemleri dünyada büyük sarsıntılara sebep olmaktadır; bu elimizdeki verilerle bunlara bir çare bulalım. Okuması yazması olmayan Muhammed Aleyhisselam'ın, Kur’an’ın diliyle, yani bize Allah’tan getirdiği geçmişle ilgili ibretli hakikatlar, peygamber kıssaları ise hep böyle her yönden gerçek hayatı kavramış, kucaklamış hadiselerdir. Bizi ikaz eden, bize ibret veren, buhranlara çare gösteren, cemiyeti huzura, güvene götüren gerçekler.
Yaşadığımız şu süreç ile ilgili bazı benzerliklere dikkat edecek olursak:
Peygamberler tarihine bakıldığında, bütün peygamberlerin düşmanları ilk önce onlara olan güveni yıkmaya çalıştıklarını görüyoruz. Hep güveni sarsacak sözler haber ve iftiralarla saldırılar var. Bugün de aynı manzara var. Çeşit çeşit iftiraların, karalamaların arkasında, hâlâ var olan güveni bütünüyle bitirme gayretleri.
Dünden bugüne hak-bâtıl mücadelesinde muârızların Peygamberlerin hakiki vârisleri, o ulu rehberlerin çırakları hatta izdüşümleri olan âlimlere karşı da güveni sarsmak ve yok etmek için hep bu noktadan saldırmışlar ve saldırmaya da devam ediyorlar ve güven yıkılınca her şeyin yıkılacağını bilerek farklı açılardan vurmaya çalışıyorlar. Biri tutmazsa diğeri tutar veya bir kaçı tutar vs. diye düşünüp plan kuruyorlar.
Mesela, Hz. Musa’ya halk arasında fitne ve ayrılık tohumları ekiyor, fitne çıkarıyor, halkı kışkırtıyor diye saltanatının tehdit altında olduğuna Firavun’u inandırmışlardı. Onun için Firavun doğan erkek bebekleri öldürüyor, cinayet işliyordu. Bugünkü bebekleri hapseden, hastaların tedavisini engelleyip öldüren zihniyet de farklı bir zihniyet değil. Kur’an bir prototip çiziyor.
Bugün, kanunları çiğneyen, müdafaa haklarını yok edenlere göre, Firavun için daha demokrat diyebiliriz. Çünkü karşılıklı bir yarışı kabul ediyor. Firavun’un sihirbazları bu yarışta Hz. Musa Aleyhisselam'ın mucizesi karşısında Hakka boyun eğdiler. Firavun onların iman etmeleri karşısında çılgına dönmüş, kendisinden izin almadan nasıl iman edebilirler? Diye en ağır cezaya mahkum etmişti. Onları millete ülkeye komplo kurmakla suçlamış ve şöyle demişti: “Elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı ve çaprazlama kestireceğim. Sonra da hepinizi astıracağım.” (26/40)
Bu ifadelerde firavunlar ve firavun meşreplerin tavrını görüyoruz. Yani o günküler de bugünküler de kendilerine kayıtsız şartsız itaat etmeyen ve biat etmeyenleri idama mahkum ederler. Eğer Türkiye’de idam cezası kalkmamış olsaydı, binlerce insanın idamdan kurtulması mümkün değildi. İdam cezası olmadığı için insanlığa hizmet etmiş adanmış ruhları hapislerde çürütmeye cüret etmektedirler.
Sihirbazların dışında kalanlar için de Firavun şöyle bir göz dağı vermiş: “Erkek evlatlarını öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakacağız / hayasız işler yapacağız. Biz elbette onların üzerinde tam bir hâkimiyet sahibiyiz.” (7/127) demişti.
Firavunun danışmanları ve ileri gelenleri: “Seni ve ilahlarını terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” deyince, “Hayır” deyip idam tehdidini savurmuştu. Bugün de aynı şekilde ülkeyi terk edip gitmek isteyenleri bırakmıyorlar.
Meriç bu zulmün, herkes tarafından bilinen tanığı ve işkence duvarları da pek çok zulüm ve gadrin şahitlerindendir…
[Abdullah Aymaz] 11.5.2020 [Samanyolu Haber]
Yakın birkaç asrın hadiseleri; kitaplar gazeteler, hatıralar ve vakanüvistlerin günlük notları ile elimizdedir. Tarih tekerrürden ibarettir. Psikoloji ve sosyoloji bu kadar gelişmiş olduğu halde, yığın yığın insan topluluklarının buhranları, problemleri dünyada büyük sarsıntılara sebep olmaktadır; bu elimizdeki verilerle bunlara bir çare bulalım. Okuması yazması olmayan Muhammed Aleyhisselam'ın, Kur’an’ın diliyle, yani bize Allah’tan getirdiği geçmişle ilgili ibretli hakikatlar, peygamber kıssaları ise hep böyle her yönden gerçek hayatı kavramış, kucaklamış hadiselerdir. Bizi ikaz eden, bize ibret veren, buhranlara çare gösteren, cemiyeti huzura, güvene götüren gerçekler.
Yaşadığımız şu süreç ile ilgili bazı benzerliklere dikkat edecek olursak:
Peygamberler tarihine bakıldığında, bütün peygamberlerin düşmanları ilk önce onlara olan güveni yıkmaya çalıştıklarını görüyoruz. Hep güveni sarsacak sözler haber ve iftiralarla saldırılar var. Bugün de aynı manzara var. Çeşit çeşit iftiraların, karalamaların arkasında, hâlâ var olan güveni bütünüyle bitirme gayretleri.
Dünden bugüne hak-bâtıl mücadelesinde muârızların Peygamberlerin hakiki vârisleri, o ulu rehberlerin çırakları hatta izdüşümleri olan âlimlere karşı da güveni sarsmak ve yok etmek için hep bu noktadan saldırmışlar ve saldırmaya da devam ediyorlar ve güven yıkılınca her şeyin yıkılacağını bilerek farklı açılardan vurmaya çalışıyorlar. Biri tutmazsa diğeri tutar veya bir kaçı tutar vs. diye düşünüp plan kuruyorlar.
Mesela, Hz. Musa’ya halk arasında fitne ve ayrılık tohumları ekiyor, fitne çıkarıyor, halkı kışkırtıyor diye saltanatının tehdit altında olduğuna Firavun’u inandırmışlardı. Onun için Firavun doğan erkek bebekleri öldürüyor, cinayet işliyordu. Bugünkü bebekleri hapseden, hastaların tedavisini engelleyip öldüren zihniyet de farklı bir zihniyet değil. Kur’an bir prototip çiziyor.
Bugün, kanunları çiğneyen, müdafaa haklarını yok edenlere göre, Firavun için daha demokrat diyebiliriz. Çünkü karşılıklı bir yarışı kabul ediyor. Firavun’un sihirbazları bu yarışta Hz. Musa Aleyhisselam'ın mucizesi karşısında Hakka boyun eğdiler. Firavun onların iman etmeleri karşısında çılgına dönmüş, kendisinden izin almadan nasıl iman edebilirler? Diye en ağır cezaya mahkum etmişti. Onları millete ülkeye komplo kurmakla suçlamış ve şöyle demişti: “Elbette ve elbette ellerinizi ve ayaklarınızı ve çaprazlama kestireceğim. Sonra da hepinizi astıracağım.” (26/40)
Bu ifadelerde firavunlar ve firavun meşreplerin tavrını görüyoruz. Yani o günküler de bugünküler de kendilerine kayıtsız şartsız itaat etmeyen ve biat etmeyenleri idama mahkum ederler. Eğer Türkiye’de idam cezası kalkmamış olsaydı, binlerce insanın idamdan kurtulması mümkün değildi. İdam cezası olmadığı için insanlığa hizmet etmiş adanmış ruhları hapislerde çürütmeye cüret etmektedirler.
Sihirbazların dışında kalanlar için de Firavun şöyle bir göz dağı vermiş: “Erkek evlatlarını öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakacağız / hayasız işler yapacağız. Biz elbette onların üzerinde tam bir hâkimiyet sahibiyiz.” (7/127) demişti.
Firavunun danışmanları ve ileri gelenleri: “Seni ve ilahlarını terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” deyince, “Hayır” deyip idam tehdidini savurmuştu. Bugün de aynı şekilde ülkeyi terk edip gitmek isteyenleri bırakmıyorlar.
Meriç bu zulmün, herkes tarafından bilinen tanığı ve işkence duvarları da pek çok zulüm ve gadrin şahitlerindendir…
[Abdullah Aymaz] 11.5.2020 [Samanyolu Haber]
Survivor İçin İki Yeni Aday; Halife ve Messiah [Kadir Gürcan]
“Bilinmeyen Numara” aramalarından gına gelen mağdurlardan birisiyim. İnternet üzerinden yaptığım bir başvuruda, yanlış bir kutuyu işaretlemiş olmamın bedelini her gün en az on scamcall alarak ödüyorum. Bu tür aramaların önüne geçebilecek ya da arayanları tespit edebilecek kesin bir çözüm üretilemedi.
Bir kaç hafta önce, böyle bir aramaya tepkim bekleme tuşuna basmak şeklinde oldu. Aynı numaradan bir kaç kez aranınca iş inada bindi, ben de her seferinde aramayı kapattım. Neden sonra, aynı numaradan “Hocam benim...” mesajını görüp numarayı çevirince, karşıdan aşina bir dostun sesini aldım. Hal-hatır faslından sonra dostum, “Mehdi ve Mesih hakkında hala eski kanaatlerini sürdürüyor musun?” sorusu ile hiç beklemediğim bir konunun kapağını kaldırdı. Cevabım “Elbetteki, inanıyorum. Hadis Literatürü, bu konuya ait sıhhat derecesi farklı rivayetlere sahip!” dedim.
Daha liseli yıllarda, İbni Hacer el-Heytemi (Heysemi)'nin El-Kavlu'l-Muhtasar fi Alameti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar (Beklenen Mehdi'nin Alametleri) isimli az bilinen eserinin Türkçe Mütercimi, bu fakirin tanıdıklarından birisidir. Konu ile alakalı bu zihni altyapımdan bahsetmek için fırsat kollarken, dostum “Şu diziyi mutlaka seyretmelisin!” diyerek, akildaneliğimi kursağımda bıraktı. Numarasını telefon hafızasına kaydetmediğim bu dostumun, diziden ne kadar etkilendiğini anlatmak için fazla söze hacet yoktu. Arkadaşım, dizinin linkini mesaj kutuma çoktan göndermişti.
Dini menşeli okullardan mezun olup, tahsilinizi dini ilimler üzerine yaptıysanız, sizi modern dünya ile tanıştırmak için gayret sarf eden iyi niyetli dostlarınız eksik olmaz. “Öyle her şey kitaplarda olduğu gibi değil. Bak alem neler yapıyor, azizim!” açık-kapalı ima ve işaretler birbirini takip eder. Bu mesleği seçmiş olanların, bağışıklık sistemleri bu tür uyarılar için oldukça tecrübelidir. Bugün Messiah olur, yarın dabbetü'l-arz, bir başka gün çekirge istilası...
Aynı hafta içinde, sık sık görüştüğüm ve televizyon piyasasında hatırı sayılır bir yerde çalışan bir başka dostum da, “Messiah dizisini gördün mü? Ben bu hafta sonunda, bütün bölümlerini bir solukta seyrettim!” deyince, kendi kendime “Yahu ne oluyoruz? Siyaset ile uğraşırken kıyameti kaçırmayalım!” diye hayıflandım. Piyasadan haberdar dostum, “Yapımcısını tahmin et?” diye sordu ve daha benim cevabımı beklemeden kendisi söyledi; “Mark Burnett”. Hemen “Ha, şu bizim Mark Burnett!” diyerek rahatladım ve “Bingo!” diyerek büyük resimdeki önemli bir parçayı bulduğum için neşem yerine geldi. “Şu bizim Mark!” aynı zamanda sizin de “Mark Burnett”iniz de ondan.
Mark Burnett, İngiliz asıllı yapımcı, yönetmen ve aktüel program üreticisi. Hayatı, mucizevi rastlantılarla zengin olmaya pek meraklı gençler için tam bir başarı hikayesi. Burnett, 1982'de İngiltere'den ABD'ye gelmiş ve daha önce gelen bir arkadaşının yardımıyla şoförlük yapmaya başlamış. Diğer zamanlarda da T-shirt satarak para kazanmaya çalışmış. Los Angeles'a yolu düşen herkes gibi, o da 1991'de televizyon ve show dünyasında şansını denemiş. Program ve show üretmenin yanında, program formatı üretip bunu nakde çevirmeyi çok iyi keşfeden Anglo-Sakson zekalardan biri Burnett.
Aktüel programlar yanında Kitap-ı Mukaddes'i konu alan televizyon serilerine de imza atmış; The Bible, A.D. The Bible Continues. Yine mukaddes metinlere dayalı Son of God ve Ben Hur'da ürettiği projelerden. Televizyon dünyasının itibarlı ödüllerinden sayılan Emmy'e 143 defa aday gösterilmiş ve 12 kez ödüle layık görülmüş. Televizyonlarda bu gün itibariyle yayınlanan, Shark Tank ve The Voice isimli programların yapımcısı da Burnett. Şu an, Televizyon ve Sinema dünyasında gördüğünüz ve kükreyen arslan figüründen tanıdığınız milyarlık MGM (Metro-Goldwyn Mayer) şirketler grubunun tepe yöneticilerinden birisi.
Ee, “Mark Burnett nereden sizin oluyor?”. 2000'li yıllarda, Amerikan seyircisini ekrana kilitleyen Survivor ekran klasiğinin yapımcısı Mark Burnett. Siz şu an hala televizyonlarda, formatı Mark'a ait olan, yirmi yıllık bir geçmiş sahip, Survivor'ın isim hakkını Mark'a ödüyorsunuz. Türk seyirciler, Suriye, Libya gibi lokal savaş söylentileri ve korono virüsü gibi global haberlerden daha çok, Survivor'a katılacak yeni yarışmacıları ya da çamura batmış ekran yüzlerinin ağız dalaşını merak ediyor. Burnett'in “Bizim Mark” olduğu kadar “ Sizin Mark!” olması da bu yüzden.
Burnett, egzotik mekanlarda yağmur, çamur, mahrumiyet içinde ve evden uzun süreli ayrılık gibi üretim maliyeti ağır böyle bir program ile şöhreti vurduktan sonra daha yerleşik bir hayat yaşamaya karar vermiş. Bu kararında kızının “Baba, yüzünü unuttuk!” serzenişinin de payı olduğunu, kendisi itiraf ediyor.
Tecrübeli Burnett, 2004-2015 yılları arasında televizyonlarda ilgiyle izlenen The Apprentice (Stajyer, çırak, yardımcı) programı için New York'lu milyarder'in kapısını çalmış; Donald Trump(1). İkinci Bingo'yu buraya benim değil, sizin koymamız gerekiyor. Kibirli Donald Trump'ın iş tecrübeleri üzerine kurgulanan The Apprentice'da herkesin aklında kalan spot, New York'lu, küstah zenginin “You are fired!” “kovuldun!” sözü oldu. Program uzun soluklu olmasına rağmen, bir kez dahi televizyon ödülü alamamış ama, çok para kazanmış. Büyük projeler konusunda gözünü budaktan ayırmayan Mark Burnett'in B planı da hazırmış. Eğer Donald Trump olmazsa, farkli bir teklifi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e götüresiymiş. İlerleyen yıllarda ABD televizyonlarının kadın fenomeni Martha Stewart ve Hollywood duayeni Arnold Schwarzenegger ile de program yapmış. Anlayacağınız, Mark'ın şöhretler ile çalışmak gibi bir tutkusu da var.
ABD'de dini eğilimli oylar Cumhuriyetçi Parti'nin tekelinde. Demokratlar ise liberal, göçmen ve azınlıkların oylarına talipler. 2016 seçimlerinde ve önümüzdeki seçimlerde Başkan Trump'ın, dindar evanjeliklerden gelecek oy rezervinde bir eksiklik yok. Muhafazakar-Dindar oy bloku Trump için garanti. Bir çok kimse Donald Trump'ın ilahi bir görevi (Messiah) olduğunu ve başkan olmasının rastlantı olmadığını düşünüyor ve bunu dile getirmekten çekinmiyor. Başkan Trump'ı Azil'den kurtaran Cumhuriyetçi Parti'nin dindar üyeleri, “Böyle bir şey yaptığımız için Tanrı'yı inciltmiş sayılmayız ve bundan dolayı hesaba çekilmeyiz! Rahat olun!” diyerek kendilerini teselli ediyorlar. Bir gazeteci, kilise görevlisine, “Donald Trump, kötü ahlakı, gayr-ı meşru ilişkileri ve din dışı hayatı ile günahkar birisi. Neden hala ona oy veriyorsunuz!” diye sorunca, “Hangimiz masumuz, kardeşim. Amen!” diyerek derin bir teslimiyet içinde boynunu sağ tarafını eğiyor.
İngiliz Asıllı Burnett'in bütün bu başarılarına rağmen, aktüel programlarının en kötü tarafı, tek kullanımlık olmaları. Survivor, Türkiye'de olduğu gibi, ABD'de bilmem kaçıncı bölüm olarak yayınlanmaya devam ediyor ama, eski rüzgarından eser yok. Bu yüzden Burnett şöhret ve popülaritesini sürdürmek için sürekli yeni format ve program türleri üretmek zorunda. Her yeni yıla muhtemel bir kıyamet senaryosu ile giren millenium insanlarına, Mukaddes Metinlerin ortak bir figürü olan Messiah ile eğlence katmak Burnett için iyi yakalanmış bir espri. Ayrıca bununla eski çalışma arkadaşı Donald Trump'ın bütün günahları için mazeret üretmiş de oluyor. “İşte size Messiah. Masum ve aziz olacağını kim söyledi. 2020 seçimlerinde, günahkar Messiah'nıza sahip çıkın!” mesajı, mutlaka bir karşılık bulacaktır.
Neden sonra, maaşını Saray'dan alan beslemelerden birinin Messiah başlıklı yazısındaki üzüntüsü ile karşılaşmak sürpriz olmadı. O da, diziyi seyrettiğinden okurlarını haberdar ederek, ne kadar entelektüel ufuklarda gezdiğini ima ediyor. Şu kadar var ki, Mesih inancına zarar verdiği için çok incinmiş. Canım, canım! Ne kadar da romantikler! Ben onların iç burkuntularını anlıyorum. “Elin oğlu, günahkar Trump'ı Messiah diye pazarlıyor. Biz veliyyü nimetimizi, modası geçmiş bir “Halife” ünvanına hapsettik! Bizim Tosunumuz'un neyi eksik, Ayol!” diye üzüntü içindeler.
Yerli divaneler için elimizde yeni bir kurtuluş reçetesi yok. Survivor'ın Türkiye versiyonunu devam ettirmek için göbeği çatlayan televizyoncuya tavsiyemiz, eğer ikna edebilirse, korona virüsü ile rengi iyice bozulan “Halife”yi bir sonraki sezon için kadroya dahil etmesi şeklinde olacak. Messiah terör estirirken, İslam Alemi Halife'sinin oturup futbol maçı seyretmesi pek yakışık almaz. Öyle değil mi?
Üstüme iyilik sağlık. Farkında olmadan “Halife ve Messiah” başlığıyla, Mark Burnett'e yeni bir program fikri mi ilham ettim yoksa! Öyle ya, her ikisi de tek kullanımlık. Maazallah!
Messiah dizisi, Mukadds Metinler'in gizemin meraklı olanların yüreklerini bir şekilde hoplatmış gibi. İslami Düşünce'nin anlattığı Mesih portresi çok farklı. Merak etmeyin ve telaşlanmayın, o geldiğinde mutlaka haberiniz olur. Şimdiki Messiah ve Halife, bir sonraki seçimleri kazanamaz ya da ekonomi üzerlerine çökerse, her ikisi de Anti-Christ ya da Deccal olur, merak etmeyin.
İki arkadaşımı haberdar etmedim ama, diziyi seyredecek aboneliğim hala yok! İyisi mi, ben İbn-i Hacer El-Heysemi'nin “El-Kavlu'l-Muhtasar....”na bir daha göz gezdireyim.
[Kadir Gürcan] 11.5.2020 [Samanyolu Haber]
Bir kaç hafta önce, böyle bir aramaya tepkim bekleme tuşuna basmak şeklinde oldu. Aynı numaradan bir kaç kez aranınca iş inada bindi, ben de her seferinde aramayı kapattım. Neden sonra, aynı numaradan “Hocam benim...” mesajını görüp numarayı çevirince, karşıdan aşina bir dostun sesini aldım. Hal-hatır faslından sonra dostum, “Mehdi ve Mesih hakkında hala eski kanaatlerini sürdürüyor musun?” sorusu ile hiç beklemediğim bir konunun kapağını kaldırdı. Cevabım “Elbetteki, inanıyorum. Hadis Literatürü, bu konuya ait sıhhat derecesi farklı rivayetlere sahip!” dedim.
Daha liseli yıllarda, İbni Hacer el-Heytemi (Heysemi)'nin El-Kavlu'l-Muhtasar fi Alameti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar (Beklenen Mehdi'nin Alametleri) isimli az bilinen eserinin Türkçe Mütercimi, bu fakirin tanıdıklarından birisidir. Konu ile alakalı bu zihni altyapımdan bahsetmek için fırsat kollarken, dostum “Şu diziyi mutlaka seyretmelisin!” diyerek, akildaneliğimi kursağımda bıraktı. Numarasını telefon hafızasına kaydetmediğim bu dostumun, diziden ne kadar etkilendiğini anlatmak için fazla söze hacet yoktu. Arkadaşım, dizinin linkini mesaj kutuma çoktan göndermişti.
Dini menşeli okullardan mezun olup, tahsilinizi dini ilimler üzerine yaptıysanız, sizi modern dünya ile tanıştırmak için gayret sarf eden iyi niyetli dostlarınız eksik olmaz. “Öyle her şey kitaplarda olduğu gibi değil. Bak alem neler yapıyor, azizim!” açık-kapalı ima ve işaretler birbirini takip eder. Bu mesleği seçmiş olanların, bağışıklık sistemleri bu tür uyarılar için oldukça tecrübelidir. Bugün Messiah olur, yarın dabbetü'l-arz, bir başka gün çekirge istilası...
Aynı hafta içinde, sık sık görüştüğüm ve televizyon piyasasında hatırı sayılır bir yerde çalışan bir başka dostum da, “Messiah dizisini gördün mü? Ben bu hafta sonunda, bütün bölümlerini bir solukta seyrettim!” deyince, kendi kendime “Yahu ne oluyoruz? Siyaset ile uğraşırken kıyameti kaçırmayalım!” diye hayıflandım. Piyasadan haberdar dostum, “Yapımcısını tahmin et?” diye sordu ve daha benim cevabımı beklemeden kendisi söyledi; “Mark Burnett”. Hemen “Ha, şu bizim Mark Burnett!” diyerek rahatladım ve “Bingo!” diyerek büyük resimdeki önemli bir parçayı bulduğum için neşem yerine geldi. “Şu bizim Mark!” aynı zamanda sizin de “Mark Burnett”iniz de ondan.
Mark Burnett, İngiliz asıllı yapımcı, yönetmen ve aktüel program üreticisi. Hayatı, mucizevi rastlantılarla zengin olmaya pek meraklı gençler için tam bir başarı hikayesi. Burnett, 1982'de İngiltere'den ABD'ye gelmiş ve daha önce gelen bir arkadaşının yardımıyla şoförlük yapmaya başlamış. Diğer zamanlarda da T-shirt satarak para kazanmaya çalışmış. Los Angeles'a yolu düşen herkes gibi, o da 1991'de televizyon ve show dünyasında şansını denemiş. Program ve show üretmenin yanında, program formatı üretip bunu nakde çevirmeyi çok iyi keşfeden Anglo-Sakson zekalardan biri Burnett.
Aktüel programlar yanında Kitap-ı Mukaddes'i konu alan televizyon serilerine de imza atmış; The Bible, A.D. The Bible Continues. Yine mukaddes metinlere dayalı Son of God ve Ben Hur'da ürettiği projelerden. Televizyon dünyasının itibarlı ödüllerinden sayılan Emmy'e 143 defa aday gösterilmiş ve 12 kez ödüle layık görülmüş. Televizyonlarda bu gün itibariyle yayınlanan, Shark Tank ve The Voice isimli programların yapımcısı da Burnett. Şu an, Televizyon ve Sinema dünyasında gördüğünüz ve kükreyen arslan figüründen tanıdığınız milyarlık MGM (Metro-Goldwyn Mayer) şirketler grubunun tepe yöneticilerinden birisi.
Ee, “Mark Burnett nereden sizin oluyor?”. 2000'li yıllarda, Amerikan seyircisini ekrana kilitleyen Survivor ekran klasiğinin yapımcısı Mark Burnett. Siz şu an hala televizyonlarda, formatı Mark'a ait olan, yirmi yıllık bir geçmiş sahip, Survivor'ın isim hakkını Mark'a ödüyorsunuz. Türk seyirciler, Suriye, Libya gibi lokal savaş söylentileri ve korono virüsü gibi global haberlerden daha çok, Survivor'a katılacak yeni yarışmacıları ya da çamura batmış ekran yüzlerinin ağız dalaşını merak ediyor. Burnett'in “Bizim Mark” olduğu kadar “ Sizin Mark!” olması da bu yüzden.
Burnett, egzotik mekanlarda yağmur, çamur, mahrumiyet içinde ve evden uzun süreli ayrılık gibi üretim maliyeti ağır böyle bir program ile şöhreti vurduktan sonra daha yerleşik bir hayat yaşamaya karar vermiş. Bu kararında kızının “Baba, yüzünü unuttuk!” serzenişinin de payı olduğunu, kendisi itiraf ediyor.
Tecrübeli Burnett, 2004-2015 yılları arasında televizyonlarda ilgiyle izlenen The Apprentice (Stajyer, çırak, yardımcı) programı için New York'lu milyarder'in kapısını çalmış; Donald Trump(1). İkinci Bingo'yu buraya benim değil, sizin koymamız gerekiyor. Kibirli Donald Trump'ın iş tecrübeleri üzerine kurgulanan The Apprentice'da herkesin aklında kalan spot, New York'lu, küstah zenginin “You are fired!” “kovuldun!” sözü oldu. Program uzun soluklu olmasına rağmen, bir kez dahi televizyon ödülü alamamış ama, çok para kazanmış. Büyük projeler konusunda gözünü budaktan ayırmayan Mark Burnett'in B planı da hazırmış. Eğer Donald Trump olmazsa, farkli bir teklifi Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e götüresiymiş. İlerleyen yıllarda ABD televizyonlarının kadın fenomeni Martha Stewart ve Hollywood duayeni Arnold Schwarzenegger ile de program yapmış. Anlayacağınız, Mark'ın şöhretler ile çalışmak gibi bir tutkusu da var.
ABD'de dini eğilimli oylar Cumhuriyetçi Parti'nin tekelinde. Demokratlar ise liberal, göçmen ve azınlıkların oylarına talipler. 2016 seçimlerinde ve önümüzdeki seçimlerde Başkan Trump'ın, dindar evanjeliklerden gelecek oy rezervinde bir eksiklik yok. Muhafazakar-Dindar oy bloku Trump için garanti. Bir çok kimse Donald Trump'ın ilahi bir görevi (Messiah) olduğunu ve başkan olmasının rastlantı olmadığını düşünüyor ve bunu dile getirmekten çekinmiyor. Başkan Trump'ı Azil'den kurtaran Cumhuriyetçi Parti'nin dindar üyeleri, “Böyle bir şey yaptığımız için Tanrı'yı inciltmiş sayılmayız ve bundan dolayı hesaba çekilmeyiz! Rahat olun!” diyerek kendilerini teselli ediyorlar. Bir gazeteci, kilise görevlisine, “Donald Trump, kötü ahlakı, gayr-ı meşru ilişkileri ve din dışı hayatı ile günahkar birisi. Neden hala ona oy veriyorsunuz!” diye sorunca, “Hangimiz masumuz, kardeşim. Amen!” diyerek derin bir teslimiyet içinde boynunu sağ tarafını eğiyor.
İngiliz Asıllı Burnett'in bütün bu başarılarına rağmen, aktüel programlarının en kötü tarafı, tek kullanımlık olmaları. Survivor, Türkiye'de olduğu gibi, ABD'de bilmem kaçıncı bölüm olarak yayınlanmaya devam ediyor ama, eski rüzgarından eser yok. Bu yüzden Burnett şöhret ve popülaritesini sürdürmek için sürekli yeni format ve program türleri üretmek zorunda. Her yeni yıla muhtemel bir kıyamet senaryosu ile giren millenium insanlarına, Mukaddes Metinlerin ortak bir figürü olan Messiah ile eğlence katmak Burnett için iyi yakalanmış bir espri. Ayrıca bununla eski çalışma arkadaşı Donald Trump'ın bütün günahları için mazeret üretmiş de oluyor. “İşte size Messiah. Masum ve aziz olacağını kim söyledi. 2020 seçimlerinde, günahkar Messiah'nıza sahip çıkın!” mesajı, mutlaka bir karşılık bulacaktır.
Neden sonra, maaşını Saray'dan alan beslemelerden birinin Messiah başlıklı yazısındaki üzüntüsü ile karşılaşmak sürpriz olmadı. O da, diziyi seyrettiğinden okurlarını haberdar ederek, ne kadar entelektüel ufuklarda gezdiğini ima ediyor. Şu kadar var ki, Mesih inancına zarar verdiği için çok incinmiş. Canım, canım! Ne kadar da romantikler! Ben onların iç burkuntularını anlıyorum. “Elin oğlu, günahkar Trump'ı Messiah diye pazarlıyor. Biz veliyyü nimetimizi, modası geçmiş bir “Halife” ünvanına hapsettik! Bizim Tosunumuz'un neyi eksik, Ayol!” diye üzüntü içindeler.
Yerli divaneler için elimizde yeni bir kurtuluş reçetesi yok. Survivor'ın Türkiye versiyonunu devam ettirmek için göbeği çatlayan televizyoncuya tavsiyemiz, eğer ikna edebilirse, korona virüsü ile rengi iyice bozulan “Halife”yi bir sonraki sezon için kadroya dahil etmesi şeklinde olacak. Messiah terör estirirken, İslam Alemi Halife'sinin oturup futbol maçı seyretmesi pek yakışık almaz. Öyle değil mi?
Üstüme iyilik sağlık. Farkında olmadan “Halife ve Messiah” başlığıyla, Mark Burnett'e yeni bir program fikri mi ilham ettim yoksa! Öyle ya, her ikisi de tek kullanımlık. Maazallah!
Messiah dizisi, Mukadds Metinler'in gizemin meraklı olanların yüreklerini bir şekilde hoplatmış gibi. İslami Düşünce'nin anlattığı Mesih portresi çok farklı. Merak etmeyin ve telaşlanmayın, o geldiğinde mutlaka haberiniz olur. Şimdiki Messiah ve Halife, bir sonraki seçimleri kazanamaz ya da ekonomi üzerlerine çökerse, her ikisi de Anti-Christ ya da Deccal olur, merak etmeyin.
İki arkadaşımı haberdar etmedim ama, diziyi seyredecek aboneliğim hala yok! İyisi mi, ben İbn-i Hacer El-Heysemi'nin “El-Kavlu'l-Muhtasar....”na bir daha göz gezdireyim.
[Kadir Gürcan] 11.5.2020 [Samanyolu Haber]
Cezaevlerinde Kovid19’dan toplu ölüm mü bekleniyor? Gergerlioğlu uyardı: 7 kişilik koğuşlarda 39 kişi var [İlker Doğan]
İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Silivri Cezaevi’nde yatan 8 tutuklunun Kovid-19 sebebiyle yoğun bakıma kaldırıldığını duyurdu. Gergerlioğlu, 191 tutuklunun da enfekte olduğunu söyledi.
Sosyal medya hesabından açıklama yapan Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, daha vahim bir bilgi verdi. 7 kişilik koğuşların kimisine 39 kimisine 45 kişinin doldurulduğunun altını çizdi. ”Gergerlioğlu, ”Durum kritikleşiyor. Hesap verilemez hale ilerliyor..! SİLİVRİ Cezaevi’nde 8 kişi Corona’dan yoğun bakıma kaldırıldığı, 191 kişiye de virüs bulaştığı iddiaları var 7 kişilik koğuşların kimisinde 39, kimisinde 45 kişi kalıyor Bu ortamda virüs son hızla yayılır..” ifadelerini kullandı.
Türkiye’deki cezaevlerinde koronavirüs vakalarının arttığı yönündeki haberler korkunç hal almaya başladı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Silivri Ceza İnfaz Kurumunda 44 tutukluda koronavirüs tespit edildiğini kabul etmesinin ardından konunun çok daha ciddi olduğu belirtiliyor.
İddialara göre, cezaevleri arasında ‘virüs’ transferi yapılıyor. Hastaneye sevk edilen ve Kovid-19 testi pozitif çıkan tutuklular ilaç verilerek kalabalık koğuşlara geri gönderiliyor. Avukatları ve e-devlet aracılığıyla yakınlarının Koronavirüs kaptığını öğrenen tutuklu yakınları infial halinde. Adalalet Bakanlığı, AYM ve hükümete çağrıda bulunan tutuklu yakınları yetkilileri önlem almaya çağırıyor.
Silivri dışında önceki gün sevk yasağına rağmen Bandırma’dan Şakran Cezaevi’ne apar topar gönderilen 30 tutuklunun ikisinin Kovid-19 testinin pozitif çıktığı öğrenildi. İnsan Hakları Aktivisti CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Adalet Bakanlığı’na tepki gösterdi: “Cezaevlerinden #covid19 pandemisi döneminde değil diğer zamanlarda da tespit ettiğiniz şikayetler alıyorduk. Samsun, Konya, Buca, Silivri cezaevlerinde onlarca covid19 pozitif vakaları yaşanmışken, olası büyük bir kırımın önüne geçmek için daha ne bekliyorsunuz?”
BAŞSAVCILIK: SİLİVRİ’DE 44 VAKA TESPİT EDİLDİ
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Cezaevinde 44 mahpusta koronavirüs tespit edildiğini önceki gün kabul etti. Açıklamada, Silivri Ceza İnfaz Kurumu 7 numaralı L tipi Cezaevinde koronavirüs belirtileri gözlemlenen ve sağlık kurumuna sevk edilen 2 mahpusun Kovid-19 testlerinin pozitif çıktığı belirtildi. 2 mahpusla temasta olduğu değerlendirilen tutuklular üzerinde filyasyon çalışması yapıldığı belirtilen açıklamada, yapılan testlerde 42 kişide daha koronavirüs tespit edildiği ifade edildi. Kovid-19 tanısı konulan 44 mahpun genel sağlık durumlarının iyi olduğu savunulan açıklamada ailelere bilgi verildiği belirtildi. Ancak tutuklu yakınları bilgi alamadıklarını anlatıyor.
TEKRAR AYNI KOĞUŞA GÖNDERİLDİLER
Cezaevi yönetimleri virüsün hızlı yayılması için gereken her şeyi yapıyor! İddiaya göre testleri pozitif olan tutuklular tek kişilik odalarda izole edilmesi gerekirken aynı koğuşa geri götürüldü. Koğuşlarda kalan diğer tutukluların enfekte olmaması için hiçbir neden yok! Yemeklerin kısıtlı geldiği ve tutukluların bağışıklık sisteminin zayıfladığı dönemde yapılan bu uygulama toplu ölümlere davetiye çıkarmak anlamına geliyor.
GERGERLİOĞLU: GÜNLERDİR SÖYLÜYORUZ!
Ömer Faruk Gergerlioğlu, Başsavcılığın açıklamasına tepkisini, “Kaç gündür söylediğimizi, sorduğumuzu nihayet kabul etmişler. Peki bu kadar hastanın, vaka(+) olan bir yeri sonu ne olacak , kaç ölü çıkacak?” diyerek gösterdi. Mahpus yakınlarının tedirgin olduğunu anlatan Gergerlioğlu, “Silivri 7 B 10 koğuşundan Ali Ç… Kovid-19 testi pozitif çıkanlardan birisi. Cezaevine hiçbir şekilde ulaşamıyoruz, telefonlarımıza cevap vermiyorlar. Ne durumdalar iyiler mi ilaçları verildi mi bilmiyoruz.” ifadelerini kullandı.
SEZGİN TANRIKULU: NEYİ BEKLİYORSUNUZ?
İnsan Hakları Aktivisti ve CHP İstanbul Milletvekili Sesgin Tanrıkulu da skandala tepkisini sosyal medyada yayınladığı videolu mesajıyla gösterdi. Tanrıkulu, “Cezaevlerinden #covid19 pandemisi döneminde değil diğer zamanlarda da tespit ettiğiniz şikayetler alıyorduk. Samsun, Konya, Buca, Silivri cezaevlerinde onlarca covid19+ vakaları yaşanmışken, olası büyük bir kırımın önüne geçmek için daha ne bekliyorsunuz?” diye konuştu.
CEZAEVLERİ ARASI VİRÜS NAKLİYATI
Bu arada cezaevleri arası virüs nakliyatı da başladı! Önceki gün sevk yasağına rağmen Bandırma’dan Şakran’a apar topar gönderilen 30 tutuklunun ikisinin Kovid-19 testinin pozitif çıktığı öğrenildi. Yaşananlara tepkisini, “Şu amatörlüğe bakın..!” sözleriyle gösteren Ömer Faruk Gergerlioğlu, diğer tutukluların sonuçlarının ise beklendiğini belirtti.
[İlker Doğan] 10.5.2020 [TR724]
Sosyal medya hesabından açıklama yapan Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, daha vahim bir bilgi verdi. 7 kişilik koğuşların kimisine 39 kimisine 45 kişinin doldurulduğunun altını çizdi. ”Gergerlioğlu, ”Durum kritikleşiyor. Hesap verilemez hale ilerliyor..! SİLİVRİ Cezaevi’nde 8 kişi Corona’dan yoğun bakıma kaldırıldığı, 191 kişiye de virüs bulaştığı iddiaları var 7 kişilik koğuşların kimisinde 39, kimisinde 45 kişi kalıyor Bu ortamda virüs son hızla yayılır..” ifadelerini kullandı.
Türkiye’deki cezaevlerinde koronavirüs vakalarının arttığı yönündeki haberler korkunç hal almaya başladı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Silivri Ceza İnfaz Kurumunda 44 tutukluda koronavirüs tespit edildiğini kabul etmesinin ardından konunun çok daha ciddi olduğu belirtiliyor.
İddialara göre, cezaevleri arasında ‘virüs’ transferi yapılıyor. Hastaneye sevk edilen ve Kovid-19 testi pozitif çıkan tutuklular ilaç verilerek kalabalık koğuşlara geri gönderiliyor. Avukatları ve e-devlet aracılığıyla yakınlarının Koronavirüs kaptığını öğrenen tutuklu yakınları infial halinde. Adalalet Bakanlığı, AYM ve hükümete çağrıda bulunan tutuklu yakınları yetkilileri önlem almaya çağırıyor.
Silivri dışında önceki gün sevk yasağına rağmen Bandırma’dan Şakran Cezaevi’ne apar topar gönderilen 30 tutuklunun ikisinin Kovid-19 testinin pozitif çıktığı öğrenildi. İnsan Hakları Aktivisti CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Adalet Bakanlığı’na tepki gösterdi: “Cezaevlerinden #covid19 pandemisi döneminde değil diğer zamanlarda da tespit ettiğiniz şikayetler alıyorduk. Samsun, Konya, Buca, Silivri cezaevlerinde onlarca covid19 pozitif vakaları yaşanmışken, olası büyük bir kırımın önüne geçmek için daha ne bekliyorsunuz?”
BAŞSAVCILIK: SİLİVRİ’DE 44 VAKA TESPİT EDİLDİ
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Cezaevinde 44 mahpusta koronavirüs tespit edildiğini önceki gün kabul etti. Açıklamada, Silivri Ceza İnfaz Kurumu 7 numaralı L tipi Cezaevinde koronavirüs belirtileri gözlemlenen ve sağlık kurumuna sevk edilen 2 mahpusun Kovid-19 testlerinin pozitif çıktığı belirtildi. 2 mahpusla temasta olduğu değerlendirilen tutuklular üzerinde filyasyon çalışması yapıldığı belirtilen açıklamada, yapılan testlerde 42 kişide daha koronavirüs tespit edildiği ifade edildi. Kovid-19 tanısı konulan 44 mahpun genel sağlık durumlarının iyi olduğu savunulan açıklamada ailelere bilgi verildiği belirtildi. Ancak tutuklu yakınları bilgi alamadıklarını anlatıyor.
TEKRAR AYNI KOĞUŞA GÖNDERİLDİLER
Cezaevi yönetimleri virüsün hızlı yayılması için gereken her şeyi yapıyor! İddiaya göre testleri pozitif olan tutuklular tek kişilik odalarda izole edilmesi gerekirken aynı koğuşa geri götürüldü. Koğuşlarda kalan diğer tutukluların enfekte olmaması için hiçbir neden yok! Yemeklerin kısıtlı geldiği ve tutukluların bağışıklık sisteminin zayıfladığı dönemde yapılan bu uygulama toplu ölümlere davetiye çıkarmak anlamına geliyor.
GERGERLİOĞLU: GÜNLERDİR SÖYLÜYORUZ!
Ömer Faruk Gergerlioğlu, Başsavcılığın açıklamasına tepkisini, “Kaç gündür söylediğimizi, sorduğumuzu nihayet kabul etmişler. Peki bu kadar hastanın, vaka(+) olan bir yeri sonu ne olacak , kaç ölü çıkacak?” diyerek gösterdi. Mahpus yakınlarının tedirgin olduğunu anlatan Gergerlioğlu, “Silivri 7 B 10 koğuşundan Ali Ç… Kovid-19 testi pozitif çıkanlardan birisi. Cezaevine hiçbir şekilde ulaşamıyoruz, telefonlarımıza cevap vermiyorlar. Ne durumdalar iyiler mi ilaçları verildi mi bilmiyoruz.” ifadelerini kullandı.
SEZGİN TANRIKULU: NEYİ BEKLİYORSUNUZ?
İnsan Hakları Aktivisti ve CHP İstanbul Milletvekili Sesgin Tanrıkulu da skandala tepkisini sosyal medyada yayınladığı videolu mesajıyla gösterdi. Tanrıkulu, “Cezaevlerinden #covid19 pandemisi döneminde değil diğer zamanlarda da tespit ettiğiniz şikayetler alıyorduk. Samsun, Konya, Buca, Silivri cezaevlerinde onlarca covid19+ vakaları yaşanmışken, olası büyük bir kırımın önüne geçmek için daha ne bekliyorsunuz?” diye konuştu.
CEZAEVLERİ ARASI VİRÜS NAKLİYATI
Bu arada cezaevleri arası virüs nakliyatı da başladı! Önceki gün sevk yasağına rağmen Bandırma’dan Şakran’a apar topar gönderilen 30 tutuklunun ikisinin Kovid-19 testinin pozitif çıktığı öğrenildi. Yaşananlara tepkisini, “Şu amatörlüğe bakın..!” sözleriyle gösteren Ömer Faruk Gergerlioğlu, diğer tutukluların sonuçlarının ise beklendiğini belirtti.
[İlker Doğan] 10.5.2020 [TR724]
Türkçe Olimpiyatları’nın tanınmış yüzlerinden #AnnelerGünü’ne özel klip; ‘Penceresiz Kaldım Anne’
Romanya, Kosova, Almanya, Tunus ve Orta Asya’dan yetenekli öğrenciler; Korona günlerinde evdeki imkanlarıyla Anneler Günü için Ahmet Kaya’nın en sevilen eserlerinden “Penceresiz Kaldım Anne” parçasını seslendirdi.
Ümit Nağmeleri’nin internet üzerinden bir araya getirdiği genç yetenekler ‘’Hani benim gençliğim nerde Bilyelerim topacım Kiraz ağacında yırtılan gömleğimi Çaldılar çocukluğumu habersiz Penceresiz kaldım anne’’ dedi.
Geçmiş yıllarda düzenlenen Türkçe Olimpiyatları’ndaki performansları ile tanınan genç müzisyenler bu kez, Anneler Günü için kamera karşısına geçti. Hazırlanan video klipte anne ve babasının yaşadığı hak ihlalleri nedeniyle ölüme sürüklenen ve geçtiğimiz gün hayatını kaybeden Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğraflarına da yer verildi.
Fotoğrafta Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç ve insan hakları aktivisti Natali Avazyan da görülüyor.
HİCRET EDEN, MERİÇ’TE CAN VEREN ANNELER DE UNUTULMADI
Ümit Nağmeleri, Türkiye’de yaşanan zulüm nedeniyle ülkelerini terk ettikleri sırada Meriç’te hayatını kaybeden anneler ve çocukları için bütün fedakarlığı gösteren tüm analar için de özel bir video hazırladı.
‘Anneler Günü’ vesilesiyle hazırlanan video klipte Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Anne’ şiiri seslendirildi. Almanya’dan Zeynep isimli öğrencinin yorumladığı şiir Türkiye’de hala çocuklarını ve ailesini bir arada tutmak için mücadele eden bütün annelere de ithaf edildi.
MERİÇ’TE ÇOCUKLARI İLE BOĞULAN ANNELER
‘Anneler Günü’ özel projesinde Türkiye’de ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için tutuklu bulunduğu cezaevinde vefat eden; Halime Gülsu ve Meriç’ten geçerken 3 oğluyla boğulan Hatice Akçabay ve yine aynı şekilde 2 oğluyla azgın sularda boğulan Ayşe Abdurrezzak’ın hikayelerine yer verildi.
Klipte 3 küçük çocuğu ile birlikte Meriç’i geçerek Atina’ya ulaşan, burada eşiyle kavuşmayı beklerken kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Esma Uludağ ile geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç ile birlikte çekilmiş fotoğrafına da yer verildi. CUMARTESİ ANNELERİ UNUTULMADI.
Projede cezaevinde 9 aylık çocuğu ile hapis yatan Öznur Çakar ve ‘Cumartesi Anneleri’ gibi fedakar analarda duygu yüklü mesajlar veriliyor.
[TR724] 10.5.2020
Ümit Nağmeleri’nin internet üzerinden bir araya getirdiği genç yetenekler ‘’Hani benim gençliğim nerde Bilyelerim topacım Kiraz ağacında yırtılan gömleğimi Çaldılar çocukluğumu habersiz Penceresiz kaldım anne’’ dedi.
Geçmiş yıllarda düzenlenen Türkçe Olimpiyatları’ndaki performansları ile tanınan genç müzisyenler bu kez, Anneler Günü için kamera karşısına geçti. Hazırlanan video klipte anne ve babasının yaşadığı hak ihlalleri nedeniyle ölüme sürüklenen ve geçtiğimiz gün hayatını kaybeden Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğraflarına da yer verildi.
Fotoğrafta Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç ve insan hakları aktivisti Natali Avazyan da görülüyor.
HİCRET EDEN, MERİÇ’TE CAN VEREN ANNELER DE UNUTULMADI
Ümit Nağmeleri, Türkiye’de yaşanan zulüm nedeniyle ülkelerini terk ettikleri sırada Meriç’te hayatını kaybeden anneler ve çocukları için bütün fedakarlığı gösteren tüm analar için de özel bir video hazırladı.
‘Anneler Günü’ vesilesiyle hazırlanan video klipte Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Anne’ şiiri seslendirildi. Almanya’dan Zeynep isimli öğrencinin yorumladığı şiir Türkiye’de hala çocuklarını ve ailesini bir arada tutmak için mücadele eden bütün annelere de ithaf edildi.
MERİÇ’TE ÇOCUKLARI İLE BOĞULAN ANNELER
‘Anneler Günü’ özel projesinde Türkiye’de ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için tutuklu bulunduğu cezaevinde vefat eden; Halime Gülsu ve Meriç’ten geçerken 3 oğluyla boğulan Hatice Akçabay ve yine aynı şekilde 2 oğluyla azgın sularda boğulan Ayşe Abdurrezzak’ın hikayelerine yer verildi.
Klipte 3 küçük çocuğu ile birlikte Meriç’i geçerek Atina’ya ulaşan, burada eşiyle kavuşmayı beklerken kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Esma Uludağ ile geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç ile birlikte çekilmiş fotoğrafına da yer verildi. CUMARTESİ ANNELERİ UNUTULMADI.
Projede cezaevinde 9 aylık çocuğu ile hapis yatan Öznur Çakar ve ‘Cumartesi Anneleri’ gibi fedakar analarda duygu yüklü mesajlar veriliyor.
[TR724] 10.5.2020
Pankreas kanseri Öztaş’ın kızı vicdanlara tekrar seslendi: ‘Tedavisi hücrede değil evinde devam etmeli’
Afyonkarahisar’da 2,5 yıldır cezaevinde tutuklu bulunan ve pankreas kanseri teşhisi konulan eski Cihan Haber Ajansı muhabiri Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, babasının durumunu gündeme getirmeye devam ediyor.
Sosyal medya hesabı Twitter’den bir kez daha seslenen Öztaş, “Babamı göremiyor, hakkında yeterince bilgi alamıyoruz. İstinafta bulunan dosyasından umutluyuz. Babamın bu zor dönemde sağlık durumu göz önüne alınarak tahliye olmasını, tedavisine en azından kemoterapiden çıktıktan sonra alınacağı hücrede değil evinde devam etmesini istiyoruz.”
^”Babamın kanser gibi zorlu bir hastalıkla herkesin sahip olduğu şartlarla, kelepçesiz, demir parmaklıksız bir odada tedavi görecek kadar insan hakkı olduğunu düşünüyorum. İnsan hakkını talep etmek zorunda kaldığım için çok üzgünüm. Sesimi duyuracak herkese şimdiden teşekkür ederim” ifadelerini kullandı ve yardım istedi.
İşte Büşra Öztaş’ın o paylaşımları;
4 hafta önce ameliyat olmuş. Olmuş yazıyorum çünkü babamın ameliyat olması hakkında bize bilgi verilmedi. Cezaevine geldiğinde yeni ameliyattan çıkmış olan babamı hücreye almışlar karantinada kalması gerektiğini söyleyerek. Kendisi telefon görüşünde anlatınca öğrenmiş olduk.
Sonraki telefon görüşünü iple çekerken babam bizi aramadı.Neden aramadığını, hastaneye tekrar kaldırıldığını bile uzun uğraşlar sonucunda öğrenebildik. Bu sefer hastane durumu hakkında bilgi vermeyip buraya gelmeniz gerekli dendi ancak biz şehirdışı yasağı sebebiyle gidemiyorduk.
Hastane ve cezaevi bize rapor vermediği için Ankara’ya gitme iznini emniyetten alamadık. Sadece haber almak hastaneye kaldırılış sebebini öğrenmek istiyorduk ancak ailesine, bizlere bu bile çok görüldü. Raporu hastaneye gidince almak üzere emniyetten izni aldık, hastaneye gittik.
Zaten cezaevinde bulunduğu süre içinde böbrek ve karaciğer yetmezliği hipertansiyonu başlayan babama bu sefer de kanser teşhisi konduğunu, tehlikeli bir bölgede olduğunu ve 4. evre olma ihtimalini de hastaneye gidince öğrenmiş olduk. Kanser türü itibariyle hızlı yayılıyormuş.
Sadece bunları öğrenip cam arkasından bile görmemize izin verilmeden dönmek zorunda kaldık. Babam şuan hastanenin bodrum katında demir parmaklıklı bir odada, yatağına bağlanarak, kelepçeyle kemoterapi tedavisi görüyor. Bizim için babama konulan tanı zaten yeterince zor.
Babamı göremiyor, hakkında yeterince bilgi alamıyoruz. İstinafta bulunan dosyasından umutluyuz. Babamın bu zor dönemde sağlık durumu göz önüne alınarak tahliye olmasını, tedavisine en azından kemoterapiden çıktıktan sonra alınacağı hücrede değil evinde devam etmesini istiyoruz.
Babamın kanser gibi zorlu bir hastalıkla herkesin sahip olduğu şartlarla, kelepçesiz, demir parmaklıksız bir odada tedavi görecek kadar insan hakkı olduğunu düşünüyorum. İnsan hakkını talep etmek zorunda kaldığım için çok üzgünüm. Sesimi duyuracak herkese şimdiden teşekkür ederim”
[TR724] 11.5.2020
Sosyal medya hesabı Twitter’den bir kez daha seslenen Öztaş, “Babamı göremiyor, hakkında yeterince bilgi alamıyoruz. İstinafta bulunan dosyasından umutluyuz. Babamın bu zor dönemde sağlık durumu göz önüne alınarak tahliye olmasını, tedavisine en azından kemoterapiden çıktıktan sonra alınacağı hücrede değil evinde devam etmesini istiyoruz.”
^”Babamın kanser gibi zorlu bir hastalıkla herkesin sahip olduğu şartlarla, kelepçesiz, demir parmaklıksız bir odada tedavi görecek kadar insan hakkı olduğunu düşünüyorum. İnsan hakkını talep etmek zorunda kaldığım için çok üzgünüm. Sesimi duyuracak herkese şimdiden teşekkür ederim” ifadelerini kullandı ve yardım istedi.
İşte Büşra Öztaş’ın o paylaşımları;
“Merhaba ben Büşra. Bir süredir içinde bulunduğumuz bir sıkıntıdan bahsetmek için bunları kaleme alıyorum, sesimi duyurmaya ihtiyacım var destek olursanız çok sevinirim. Babam Mevlut Öztaş 24 senedir muhabirdi, 2018 Şubat ayından beri tutuklu.Merhaba ben Büşra. Bir süredir içinde bulunduğumuz bir sıkıntıdan bahsetmek için bunları kaleme alıyorum, sesimi duyurmaya ihtiyacım var destek olursanız çok sevinirim. Babam Mevlut Öztaş 24 senedir muhabirdi, 2018 Şubat ayından beri tutuklu. pic.twitter.com/jTLKTCQDVD— Büşra Öztaş (@schrodingerk42) May 10, 2020
4 hafta önce ameliyat olmuş. Olmuş yazıyorum çünkü babamın ameliyat olması hakkında bize bilgi verilmedi. Cezaevine geldiğinde yeni ameliyattan çıkmış olan babamı hücreye almışlar karantinada kalması gerektiğini söyleyerek. Kendisi telefon görüşünde anlatınca öğrenmiş olduk.
Sonraki telefon görüşünü iple çekerken babam bizi aramadı.Neden aramadığını, hastaneye tekrar kaldırıldığını bile uzun uğraşlar sonucunda öğrenebildik. Bu sefer hastane durumu hakkında bilgi vermeyip buraya gelmeniz gerekli dendi ancak biz şehirdışı yasağı sebebiyle gidemiyorduk.
Hastane ve cezaevi bize rapor vermediği için Ankara’ya gitme iznini emniyetten alamadık. Sadece haber almak hastaneye kaldırılış sebebini öğrenmek istiyorduk ancak ailesine, bizlere bu bile çok görüldü. Raporu hastaneye gidince almak üzere emniyetten izni aldık, hastaneye gittik.
Zaten cezaevinde bulunduğu süre içinde böbrek ve karaciğer yetmezliği hipertansiyonu başlayan babama bu sefer de kanser teşhisi konduğunu, tehlikeli bir bölgede olduğunu ve 4. evre olma ihtimalini de hastaneye gidince öğrenmiş olduk. Kanser türü itibariyle hızlı yayılıyormuş.
Sadece bunları öğrenip cam arkasından bile görmemize izin verilmeden dönmek zorunda kaldık. Babam şuan hastanenin bodrum katında demir parmaklıklı bir odada, yatağına bağlanarak, kelepçeyle kemoterapi tedavisi görüyor. Bizim için babama konulan tanı zaten yeterince zor.
Babamı göremiyor, hakkında yeterince bilgi alamıyoruz. İstinafta bulunan dosyasından umutluyuz. Babamın bu zor dönemde sağlık durumu göz önüne alınarak tahliye olmasını, tedavisine en azından kemoterapiden çıktıktan sonra alınacağı hücrede değil evinde devam etmesini istiyoruz.
Babamın kanser gibi zorlu bir hastalıkla herkesin sahip olduğu şartlarla, kelepçesiz, demir parmaklıksız bir odada tedavi görecek kadar insan hakkı olduğunu düşünüyorum. İnsan hakkını talep etmek zorunda kaldığım için çok üzgünüm. Sesimi duyuracak herkese şimdiden teşekkür ederim”
[TR724] 11.5.2020
Gerçek orucun yansıması [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Yüce Rabbimiz, insanların sabahtan akşama kadar aç-susuz kalmasına ihtiyacı olduğundan dolayı orucu emretmiş değildir. Bütün canlılar, cansızlar bir araya gelseler, bütün bir hayat boyu Allah Teala için aç susuz kalsalar, ibadet etseler, O’nun mülkünde iğne ucu kadar bir fazlalık meydana gelmez. Tam tersine bütün canlı-cansızlar O’na isyan etseler, hiçbir emrini yerine getirmeseler, O’nun mülkünde bir iğne ucu kadar eksizlik meydana gelmez. Zira bütün mülkün sahibi O’dur. Veren O’dur, alan da yine O’dur.
Yüce Rabbimiz’in insanların ibadetine madem ihtiyacı yoktu da; o zaman: “acaba neden oruç gibi bir ibadeti bize emretti?” diye soracak olursak;
Oruç ibadeti, hayatımızı düzene sokan, kötülüklerden arındıran, bir gün mutlaka bizleri yaratan Yüce Mevlamız’a ulaşacağımızı hatırlatan, bütün kötü davranış, söz ve duygulardan arınıp adeta bir melek haline gelmemizi sağlayan, her an iç içe olduğumuz ancak farkında olamadığımız sayısız nimetin değerini öğreten, cesedimizin yanında, ruhumuzun da olgunlaşmasına vesile olan, en büyük düşmanımız olan nefis ve egomuzun aşırı istek ve arzularına gem vuran, kalbimizde simsiyah birer leke olarak ruhlarımızı karartan, onun üzerine zift döken günahlarımıza karşı kalkan olan, müminlerde mutlaka bulunması gereken emanet duygusunu ve ahde vefayı öğreten, sabır gibi çok önemli bir değeri hayatımıza kazandıran, sıkıntılar karşısında hemen pes etmemeyi, dayanmayı ve sabır göstermeyi aşılayan, topluma birlik-beraberlik şuurunu veren, fakirlerin halini hatırlatan, insanın aslında hiçbir şeye malik olmadığını gösteren oldukça şümullü bir ibadettir.
Kısaca yukarıda işaret edilen bu neticeleri oruç bize vermiyorsa, orucun sebeb-i hikmetine uygun tutulmuş olması söz konusu değildir. Zaten her şeyi kendisinden öğrendiğimiz Allah Resûlü (s.a.s.) buyurmuyor mu: “Her kim, yalan sözü ve onunla amel etmeyi terk etmiyorsa, aslında Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.”
Oruç, sadece sabahtan akşama kadar aç ve susuz kalmaktan ibaret değildir. Belki o sadece işin dış kısmıdır. Zira Sevgili Peygamberimiz: “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan sadece susuzluk ve açlıktan başka kazançları yoktur.” buyurarak, orucun mümine kazandırması gereken güzelliklerine dikkatleri çekmiştir.
Gözüne, kulağına, el ve ayaklarına, hatta kötü düşüncelere karşı oruç tutmayan kimsenin, oruçtan tam anlamıyla istifadesi söz konusu değildir. Bu anlamda sattığı malın önü başka arkası başka olan bir pazar esnafının orucu, Cenâb-ı Hakk’ın istediği hakiki bir oruç değildir.
İş yerinde çalıştırdığı insanlara karşı kaba-saba davranan, onları ezen, hakaretler yapan, zulmeden bir patronun orucu hakiki oruç değildir. Hastasına karşı bir kadavra gibi muamele eden, onun duygularını hesaba katmayan bir doktorun orucu hakiki oruç değildir. İdaresi altında bulunanları kırıp geçiren, haklarını ihlal eden, onların birer insan olduğunu, dolayısıyla zaman zaman hata yapacaklarını hesaba katmayan, anında en ağır cezaları veren yöneticinin orucu, hakiki oruç değildir. Müşterisine yalan söylemeyi son derece basite alan, aldatmak için yeminler ederek gerçek fiyatının üstünde fiyat söyleyen satıcının orucu, hakiki oruç değildir. Trafikte en küçük kusuru affetmeyip, kornaya sonuna kadar basan, olmadı el kol işaretleriyle hakarete başvuran, sanki saniyeler kendisi için çok önemliymişçesine önündeki aracı hışımla sollayan, sollarken de sanki en büyük ve çetin düşmanı halletmiş gibi yoluna devam eden sürücünün orucu, hakiki oruç değildir.
Orucu, tutanlar itibariyle üç kısma ayırabiliriz. Avam dediğimiz kimselerin orucudur ki, sadece yeme-içmeyi terk etmekten ibarettir. Böyle bir orucu, yeme ve içme bozar.
Havas dediğimiz bir üst dereceye aday olanların orucudur ki, bunlar yeme-içmenin yanında kulaklarına, gözlerine ve dillerine de oruç tuttururlar. Bunların orucunu da yalan, kötü söz, dedi-kodu, gıybet gibi davranışlar bozar.
Havassu’l-havas dediğimiz en üst dereceye aday olanların orucudur ki, yeme-içmeyi terk etmenin, göz, dil ve kulak gibi organlara oruç tutturmanın yanında, bir de kalbine, zihnine gelebilecek kötü duygu ve düşüncelere karşı oruç tutarlar. Bunların orucunu da, kalplerinden geçirdikleri kötü bir düşünce, içlerinden geçirdikleri uygunsuz bir tasavvur bozar.
Mü’min, ideale aday olan kimsedir. Nasıl dünyevi işlerimizde en karlı ve fazla olanın peşinden koşuyor, onu elde etmek için var gücümüzle çalışıyorsak, oruç ibadetinde de ideale aday olmalı, onu kazanmak için gayret göstermeliyiz. Oruçlarınızın en ideal oruçlar olması temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 11.5.2020 [TR724]
Yüce Rabbimiz’in insanların ibadetine madem ihtiyacı yoktu da; o zaman: “acaba neden oruç gibi bir ibadeti bize emretti?” diye soracak olursak;
Oruç ibadeti, hayatımızı düzene sokan, kötülüklerden arındıran, bir gün mutlaka bizleri yaratan Yüce Mevlamız’a ulaşacağımızı hatırlatan, bütün kötü davranış, söz ve duygulardan arınıp adeta bir melek haline gelmemizi sağlayan, her an iç içe olduğumuz ancak farkında olamadığımız sayısız nimetin değerini öğreten, cesedimizin yanında, ruhumuzun da olgunlaşmasına vesile olan, en büyük düşmanımız olan nefis ve egomuzun aşırı istek ve arzularına gem vuran, kalbimizde simsiyah birer leke olarak ruhlarımızı karartan, onun üzerine zift döken günahlarımıza karşı kalkan olan, müminlerde mutlaka bulunması gereken emanet duygusunu ve ahde vefayı öğreten, sabır gibi çok önemli bir değeri hayatımıza kazandıran, sıkıntılar karşısında hemen pes etmemeyi, dayanmayı ve sabır göstermeyi aşılayan, topluma birlik-beraberlik şuurunu veren, fakirlerin halini hatırlatan, insanın aslında hiçbir şeye malik olmadığını gösteren oldukça şümullü bir ibadettir.
Kısaca yukarıda işaret edilen bu neticeleri oruç bize vermiyorsa, orucun sebeb-i hikmetine uygun tutulmuş olması söz konusu değildir. Zaten her şeyi kendisinden öğrendiğimiz Allah Resûlü (s.a.s.) buyurmuyor mu: “Her kim, yalan sözü ve onunla amel etmeyi terk etmiyorsa, aslında Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.”
Oruç, sadece sabahtan akşama kadar aç ve susuz kalmaktan ibaret değildir. Belki o sadece işin dış kısmıdır. Zira Sevgili Peygamberimiz: “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan sadece susuzluk ve açlıktan başka kazançları yoktur.” buyurarak, orucun mümine kazandırması gereken güzelliklerine dikkatleri çekmiştir.
Gözüne, kulağına, el ve ayaklarına, hatta kötü düşüncelere karşı oruç tutmayan kimsenin, oruçtan tam anlamıyla istifadesi söz konusu değildir. Bu anlamda sattığı malın önü başka arkası başka olan bir pazar esnafının orucu, Cenâb-ı Hakk’ın istediği hakiki bir oruç değildir.
İş yerinde çalıştırdığı insanlara karşı kaba-saba davranan, onları ezen, hakaretler yapan, zulmeden bir patronun orucu hakiki oruç değildir. Hastasına karşı bir kadavra gibi muamele eden, onun duygularını hesaba katmayan bir doktorun orucu hakiki oruç değildir. İdaresi altında bulunanları kırıp geçiren, haklarını ihlal eden, onların birer insan olduğunu, dolayısıyla zaman zaman hata yapacaklarını hesaba katmayan, anında en ağır cezaları veren yöneticinin orucu, hakiki oruç değildir. Müşterisine yalan söylemeyi son derece basite alan, aldatmak için yeminler ederek gerçek fiyatının üstünde fiyat söyleyen satıcının orucu, hakiki oruç değildir. Trafikte en küçük kusuru affetmeyip, kornaya sonuna kadar basan, olmadı el kol işaretleriyle hakarete başvuran, sanki saniyeler kendisi için çok önemliymişçesine önündeki aracı hışımla sollayan, sollarken de sanki en büyük ve çetin düşmanı halletmiş gibi yoluna devam eden sürücünün orucu, hakiki oruç değildir.
Orucu, tutanlar itibariyle üç kısma ayırabiliriz. Avam dediğimiz kimselerin orucudur ki, sadece yeme-içmeyi terk etmekten ibarettir. Böyle bir orucu, yeme ve içme bozar.
Havas dediğimiz bir üst dereceye aday olanların orucudur ki, bunlar yeme-içmenin yanında kulaklarına, gözlerine ve dillerine de oruç tuttururlar. Bunların orucunu da yalan, kötü söz, dedi-kodu, gıybet gibi davranışlar bozar.
Havassu’l-havas dediğimiz en üst dereceye aday olanların orucudur ki, yeme-içmeyi terk etmenin, göz, dil ve kulak gibi organlara oruç tutturmanın yanında, bir de kalbine, zihnine gelebilecek kötü duygu ve düşüncelere karşı oruç tutarlar. Bunların orucunu da, kalplerinden geçirdikleri kötü bir düşünce, içlerinden geçirdikleri uygunsuz bir tasavvur bozar.
Mü’min, ideale aday olan kimsedir. Nasıl dünyevi işlerimizde en karlı ve fazla olanın peşinden koşuyor, onu elde etmek için var gücümüzle çalışıyorsak, oruç ibadetinde de ideale aday olmalı, onu kazanmak için gayret göstermeliyiz. Oruçlarınızın en ideal oruçlar olması temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 11.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Swap kurtarmaz; IMF çözer mi? [Yusuf Dereli]
Türkiye ekonomisi, tarihinin en kötü günlerinden geçiyor. Resmi olmayan rakamlara göre işsiz sayısı 9 milyonu aştı. Üretim neredeyse tamamen durmuş vaziyette. Ancak Türkiye’nin 2020 yılı şubat ayına kadar ödemesi/çevirmesi gereken 168,5 milyar dolar borcu var. Kasa ise tamtakır! İktidar tamamen siyasi nedenlerden dolayı en makul durumdaki IMF seçeneğini eledi. Swap anlaşmaları için kapı kapı geziyor. Peki swap, Türkiye ekonomisini kurtarır mı? IMF’nin Türkiye’ye maliyeti ne olur?
Hiç eğip bükmeden söyleyelim; Türkiye ekonomisinin bugün bu hale gelmesinin tek sorumlusu AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Geçtiğimiz yıl yerel seçimlerden önce, 28 Mart’ta miting meydanlarında, “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim ben. Şu anda devletin başında kim var? Tayyip Erdoğan var.” demişti. O gün dolar kuru 5.54 TL’ydi. 24 Haziran 2018 seçimlerinin hemen arafesinde, “24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz!” dediğinde ise dolar 4.75 seviyelerindeydi. Bugün ise dolar 7.10 TL seviyelerinde ve işsiz sayısı resmi olmayan rakamlara göre 9 milyonu çoktan aştı.
NET REZERV EKSİ 13 MİLYAR DOLAR!
Hesap basit: Türkiye’nin Şubat 2020’ye kadar çevirmesi gereken 168,5 milyar dolar borcu var. Ancak kasasındaki net döviz rezervi yaklaşık 16 milyar dolar. Bu rakamın 29 milyar doları swap yoluyla ’emanet’ alınan paralar. Yani kasa ‘eksi’ rezervde! Geçtiğimiz günlerde ekonomist Mahfi Eğilmez de TCMB’nın verileriyle bu gerçeği net bir biçimde yazmıştı: “Swap Hariç Net Rezerv = 16,2 – 29,6 = – 13,4 milyar dolar.”
İMF KAPISI NEDEN KAPALI?
Türkiye’nin ucuz kredi bulabileceği en önemli kurum üyesi olduğu IMF. Ancak iktidar ‘defterleri’ teslim etmemek ve ‘potansiyel’ rantlardan olmamak için o kapıyı peşinen kapattı. Zira IMF, verdiği paranın nerelere harcandığını bilmek ister! AKP gibi şeffaf olmayan bir yönetim için IMF uygun bir kaynak değil! Erdoğan’ın saplantısı nedeniyle faizlerin de düşmeyeceğini varsayarsak geriye bir tek swap anlaşmaları kalıyor. Peki Türkiye’nin farklı ülkelerin merkez bankalarıyla yapacağı swap anlaşması çözüm olur mu?
ÇATLAK KOLONLARI SIVAMAK!
Swap, bir kişi ya da kurumun bir başka kişi ya da kurumla belirli bir süre için para değiştirmesi işlemi olarak tanımlanıyor. Aslında TL cinsinden kısa süreli bir borçlanma yapıyorsunuz. Süre sonunda taraflar birbirlerinden aldıkları parayı karşı tarafa, faiziyle birlikte iade ediyor. Türkiye’nin bir ülkenin merkez bankasıyla örneğin 25-30 milyar dolarlık swap anlaşması yapması halinde dolar düşer mi? Evet bugün 7.10’larda seyreden dolar, olası bir swap anlaşmasıyla 7’nin altına iner. 6.80’leri bile görebilir. Peki ya sonra?! Emanet alınan o paraların vadesi geldiğinde nasıl ödeyeceksiniz? Döviz kuru bozulursa/tırmanırsa ne olacak? Tüketici Güven Endeksi daha da düşecek, maliyetler tavan yapacak, işsizlik daha da artacak! Swap, Türkiye’ye sadece zaman kazandırır…
ULUSOY: EN MAKUL SEÇENEK IMF
AKP rejimi ne kadar inat ederse etsin, IMF bugün Türkiye için en uygun seçenek. Ekonomistlere göre IMF’den alınacak doların maliyeti yüzde 1-1,5’larda olacak. Amerika’nın Sesi’ne konuşan Yeditepe Üniversitesi’nden Prof. Veysel Ulusoy, bu konuda şunları söylüyor: “Ama şu anda IMF’ye gitseniz bile IMF’nin bir stand-by anlaşmasına gideceğini ben zannetmiyorum. Gitse bile Ankara’da karar vericileri denetleyeceği bir mekanizmayı kurmak isteyecektir. Bizdeki siyasetçilerin bu mekanizmanın içine girmeyeceğini söylemek zor olmasa gerek. Eğer IMF ile anlaşma yaparsak ki o zaman bunları kabul etmemiz gerekiyor.”
Unutmadan söyleyelim; Türkiye hukuka dönmediği ve yapısal reformlar yapmadığı sürece aynı sorunları tekrar tekrar yaşar…
[Yusuf Dereli] 11.5.2020 [TR724]
Hiç eğip bükmeden söyleyelim; Türkiye ekonomisinin bugün bu hale gelmesinin tek sorumlusu AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Geçtiğimiz yıl yerel seçimlerden önce, 28 Mart’ta miting meydanlarında, “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim ben. Şu anda devletin başında kim var? Tayyip Erdoğan var.” demişti. O gün dolar kuru 5.54 TL’ydi. 24 Haziran 2018 seçimlerinin hemen arafesinde, “24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz!” dediğinde ise dolar 4.75 seviyelerindeydi. Bugün ise dolar 7.10 TL seviyelerinde ve işsiz sayısı resmi olmayan rakamlara göre 9 milyonu çoktan aştı.
NET REZERV EKSİ 13 MİLYAR DOLAR!
Hesap basit: Türkiye’nin Şubat 2020’ye kadar çevirmesi gereken 168,5 milyar dolar borcu var. Ancak kasasındaki net döviz rezervi yaklaşık 16 milyar dolar. Bu rakamın 29 milyar doları swap yoluyla ’emanet’ alınan paralar. Yani kasa ‘eksi’ rezervde! Geçtiğimiz günlerde ekonomist Mahfi Eğilmez de TCMB’nın verileriyle bu gerçeği net bir biçimde yazmıştı: “Swap Hariç Net Rezerv = 16,2 – 29,6 = – 13,4 milyar dolar.”
İMF KAPISI NEDEN KAPALI?
Türkiye’nin ucuz kredi bulabileceği en önemli kurum üyesi olduğu IMF. Ancak iktidar ‘defterleri’ teslim etmemek ve ‘potansiyel’ rantlardan olmamak için o kapıyı peşinen kapattı. Zira IMF, verdiği paranın nerelere harcandığını bilmek ister! AKP gibi şeffaf olmayan bir yönetim için IMF uygun bir kaynak değil! Erdoğan’ın saplantısı nedeniyle faizlerin de düşmeyeceğini varsayarsak geriye bir tek swap anlaşmaları kalıyor. Peki Türkiye’nin farklı ülkelerin merkez bankalarıyla yapacağı swap anlaşması çözüm olur mu?
ÇATLAK KOLONLARI SIVAMAK!
Swap, bir kişi ya da kurumun bir başka kişi ya da kurumla belirli bir süre için para değiştirmesi işlemi olarak tanımlanıyor. Aslında TL cinsinden kısa süreli bir borçlanma yapıyorsunuz. Süre sonunda taraflar birbirlerinden aldıkları parayı karşı tarafa, faiziyle birlikte iade ediyor. Türkiye’nin bir ülkenin merkez bankasıyla örneğin 25-30 milyar dolarlık swap anlaşması yapması halinde dolar düşer mi? Evet bugün 7.10’larda seyreden dolar, olası bir swap anlaşmasıyla 7’nin altına iner. 6.80’leri bile görebilir. Peki ya sonra?! Emanet alınan o paraların vadesi geldiğinde nasıl ödeyeceksiniz? Döviz kuru bozulursa/tırmanırsa ne olacak? Tüketici Güven Endeksi daha da düşecek, maliyetler tavan yapacak, işsizlik daha da artacak! Swap, Türkiye’ye sadece zaman kazandırır…
ULUSOY: EN MAKUL SEÇENEK IMF
AKP rejimi ne kadar inat ederse etsin, IMF bugün Türkiye için en uygun seçenek. Ekonomistlere göre IMF’den alınacak doların maliyeti yüzde 1-1,5’larda olacak. Amerika’nın Sesi’ne konuşan Yeditepe Üniversitesi’nden Prof. Veysel Ulusoy, bu konuda şunları söylüyor: “Ama şu anda IMF’ye gitseniz bile IMF’nin bir stand-by anlaşmasına gideceğini ben zannetmiyorum. Gitse bile Ankara’da karar vericileri denetleyeceği bir mekanizmayı kurmak isteyecektir. Bizdeki siyasetçilerin bu mekanizmanın içine girmeyeceğini söylemek zor olmasa gerek. Eğer IMF ile anlaşma yaparsak ki o zaman bunları kabul etmemiz gerekiyor.”
Unutmadan söyleyelim; Türkiye hukuka dönmediği ve yapısal reformlar yapmadığı sürece aynı sorunları tekrar tekrar yaşar…
[Yusuf Dereli] 11.5.2020 [TR724]
İstanbul’da 2 milyon kişi sosyal yardım alıyor!
İstanbul’daki her 7 haneden biri, Büyükşehir Belediyesi’nden sosyal yardım talebinde bulundu. Hanelerin yüzde 10,6’sı, İstanbul nüfusunun ise yüzde 12,7’si sosyal destek kapsamına alındı. En fazla başvuruyu kadınlar yaparken, başvuranların üçte ikisi 25-44 yaş aralığında bulunuyor. Hanelerin yüzde 43’ü düzenli gelire, yüzde 59,2’si sosyal güvenceye sahip değil. Yüzde 4,9’u başka yerden destek alırken yüzde 23’ü asgari ücretin altında kazanıyor. Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yüzde 10,4’ünde bir veya daha fazla engelli yaşıyor. En fazla 4 kişilik haneler destek alırken, çocuklu hanelerin oranı, yüzde 78,7. Esenyurt ilk sırada bulunurken, Sultangazi’de her beş haneden biri destek alıyor. En az destek alan ilçeler ise Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul İstatistik Ofisi, sosyal yardım talebinde bulunan ve talepleri olumlu sonuçlanan kişilerin profilini çıkardı. İBB bünyesinde hayata geçirilen https://sosinc.ibb.gov.tr/ sosyal destek başvuru sayfasına 1 Nisan- 1 Mayıs 2020 tarihleri arasında yapılan başvurular incelenerek bir değerlendirme yapıldı. ‘Askıda fatura’ uygulaması Mayıs ayında hayata geçirildiği için bu değerlendirmede yer almadı. Nisan 2020 İBB Sosyal Yardım İstatistiklerinde çok çarpıcı sonuçlarla karşılaşıldı.
7 HANEDEN BİRİ SOSYAL YARDIM TALEP ETTİ
Sosyal yardım amacıyla açılan internet sayfasına Nisan ayında toplam 682 bin 697 başvuru yapıldı. Bu sayı, İstanbul’daki 7 haneden birinin başvuruda bulunduğunu ortaya koydu. Her haneden sadece bir kişinin başvurabildiği sistemde, aileleriyle birlikte 2 milyon 600 bin kişi sosyal yardım talebinde bulundu.
NÜFUSUN YÜZDE 12,7’Sİ SOSYAL DESTEK KAPSAMINDA
Başvuru süreci olumlu sonuçlanarak sosyal destek kapsamına alınan ve 1 milyon 969 bin kişinin yaşadığı, 478 bin 750 haneye sosyal yardımları iletilmeye başlandı. Böylece İstanbul’daki hanelerin yüzde 10,6’sına yardım ulaştırılmış oldu. Hanelerdeki kişi sayısı dikkate alındığında ise İstanbul nüfusunun yüzde 12,7’sinin sosyal destek kapsamına alındığı görüldü.
EN FAZLA BAŞVURU KADINLARDAN
Sosyal destek almaya hak kazananların yüzde 52,4’ünü kadınlar, yüzde 47,6’sını erkekler oluşturdu. Başvuranların yüzde 77’si evli, yüzde 23’ü ise bekâr hanelerden oluştu.
ÜÇTE İKİ 25-44 YAŞ ARALIĞINDA
Sosyal destek almaya hak kazananların yüzde 63,2’si 25-44 yaş aralığında iken,18-24 yaş aralığı yüzde 7,4; 65 yaş üstü ise yüzde 4 oranında bulunuyor.
EN FAZLA İŞÇİLER SOSYAL DESTEK KAPSAMINDA
Sosyal destek kapsamına alınanlar arasında mesleğini belirtenler içinde en yüksek orana işçiler, bir mesleği olmayanlar, ev hanımları ve tekstil çalışanlarının sahip olduğu gözlendi.
Mesleğini işçi olarak belirten 63 bin 107 kişi varken, herhangi bir mesleğe sahip olmadığını ifade eden 47 bin 523 kişi oldu. Tekstil sektöründe çalıştığını belirtenler ise 29 bin 790 kişi olarak kaydedildi. Ayrıca 13 bin 932 şoför, 9 bin 413 inşaat çalışanı, 4 bin 919 özel güvenlik personeli, 3 bin 824 aşçı, 3 bin 738 kuaförün sosyal yardım kapsamı altına alındığı görüldü.
EN YÜKSEK PAY 4 KİŞİLİK HANELERDE
Sosyal destek kapsamına alınan haneler arasında en yüksek paya yüzde 32,1 oranıyla 4 kişilik haneler sahip oldu. Hane halkı büyüklüğü dördü geçenlerin oranı ise yüzde 36,2 olarak kaydedildi. Tek kişi yaşayanların oranı yüzde 4; 7 kişiden fazla hane halkı büyüklüğü ise yüzde 7,4 olarak gözlendi.
ENGELLİ ORANI YÜZDE 10,4
Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yüzde 10,4’ünde bir veya daha fazla engelli olduğu beyan edildi.
ÇOCUKLU HANELERİN ORANI, YÜZDE 78,7
Sosyal destek kapsamındaki hanelerin yüzde 78,7’sinde bir veya daha fazla çocuk bulunuyor. Çocuklu haneler içinde, iki çocuklu yüzde 41,5; ikiden fazla çocuklu yüzde 32,1; tek çocuklu ise yüzde 24,4 oranında aile bulunuyor.
ÇOCUKLU HANELERİN YÜZDE 72,4’ÜNDE OKULA GİDEN ÇOCUK VAR
Çocuklu hanelerin yüzde 27,6’sında okula giden çocuk bulunmazken, yüzde 72,4’ünde bir veya daha fazla çocuk okula gidiyor.
HANELERİN YÜZDE 43’ÜNÜN DÜZENLİ GELİRİ YOK
Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yüzde 43’ünün düzenli bir geliri bulunmuyor. Yüzde 23’ü ise asgari ücretin altında kazanca sahip. Geliri 2bin-2 bin 500 TL aralığında olanların oranı yüzde 24,8 iken, 2 bin 500 TL’nin üstünde gelir beyan edenlerin oranı yüzde 9,2 olarak kaydedildi.
YÜZDE 4,9’U BAŞKA YERDEN DE DESTEK ALIYOR
Sosyal destek kapsamında yer alan hanelerin yüzde 4,9’u başka yerden de maddi sosyal destek aldığını beyan etti.
YÜZDE 59,2’SİNİN SOSYAL GÜVENCESİ YOK
Sosyal güvencesi olanların oranı yüzde 40,8 iken, herhangi bir sosyal güvenlik kurumunda kaydı olmayanların oranı ise yüzde 59,2.
ESENYURT, İLK SIRADA
Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yoğunlaştığı ilçelerin başında Esenyurt, Bağcılar, Sultangazi, Küçükçekmece ve Bahçelievler geldi. İlçedeki hane sayısı içindeki pay açısından ise Sultangazi, Arnavutköy ve Sultanbeyli ilk sıralarda yer aldı.
Esenyurt’tan 45 bin 468, Bağcılar’dan 28 bin 833, Sultangazi’den 26 bin 81, Küçükçekmece’den 25 bin 195, Bahçelievler’den ise 20 bin 562 hane sosyal destek kapsamında yer aldı.
Sultangazi’de her beş haneden biri destek kapsamında Sultangazi’de hanelerin yüzde 20,1’i sosyal destek kapsamında iken, bu oran Arnavutköy’de yüzde 19,7, Sultanbeyli’de yüzde 17,5 oldu.
İlçedeki hanelerden yüzde 15’inden fazlasının destek kapsamında yer aldığı diğer ilçeler ise Esenyurt, Sancaktepe, Esenler ve Bağcılar olarak kaydedildi.
EN AZ BEŞİKTAŞ’TA
İlçedeki hane sayısına oran açısından en az oranda sosyal destek kapsamına alınan ilçeler ise Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy olarak sıralandı.
[TR724] 11.5.2020
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul İstatistik Ofisi, sosyal yardım talebinde bulunan ve talepleri olumlu sonuçlanan kişilerin profilini çıkardı. İBB bünyesinde hayata geçirilen https://sosinc.ibb.gov.tr/ sosyal destek başvuru sayfasına 1 Nisan- 1 Mayıs 2020 tarihleri arasında yapılan başvurular incelenerek bir değerlendirme yapıldı. ‘Askıda fatura’ uygulaması Mayıs ayında hayata geçirildiği için bu değerlendirmede yer almadı. Nisan 2020 İBB Sosyal Yardım İstatistiklerinde çok çarpıcı sonuçlarla karşılaşıldı.
7 HANEDEN BİRİ SOSYAL YARDIM TALEP ETTİ
Sosyal yardım amacıyla açılan internet sayfasına Nisan ayında toplam 682 bin 697 başvuru yapıldı. Bu sayı, İstanbul’daki 7 haneden birinin başvuruda bulunduğunu ortaya koydu. Her haneden sadece bir kişinin başvurabildiği sistemde, aileleriyle birlikte 2 milyon 600 bin kişi sosyal yardım talebinde bulundu.
NÜFUSUN YÜZDE 12,7’Sİ SOSYAL DESTEK KAPSAMINDA
Başvuru süreci olumlu sonuçlanarak sosyal destek kapsamına alınan ve 1 milyon 969 bin kişinin yaşadığı, 478 bin 750 haneye sosyal yardımları iletilmeye başlandı. Böylece İstanbul’daki hanelerin yüzde 10,6’sına yardım ulaştırılmış oldu. Hanelerdeki kişi sayısı dikkate alındığında ise İstanbul nüfusunun yüzde 12,7’sinin sosyal destek kapsamına alındığı görüldü.
EN FAZLA BAŞVURU KADINLARDAN
Sosyal destek almaya hak kazananların yüzde 52,4’ünü kadınlar, yüzde 47,6’sını erkekler oluşturdu. Başvuranların yüzde 77’si evli, yüzde 23’ü ise bekâr hanelerden oluştu.
ÜÇTE İKİ 25-44 YAŞ ARALIĞINDA
Sosyal destek almaya hak kazananların yüzde 63,2’si 25-44 yaş aralığında iken,18-24 yaş aralığı yüzde 7,4; 65 yaş üstü ise yüzde 4 oranında bulunuyor.
EN FAZLA İŞÇİLER SOSYAL DESTEK KAPSAMINDA
Sosyal destek kapsamına alınanlar arasında mesleğini belirtenler içinde en yüksek orana işçiler, bir mesleği olmayanlar, ev hanımları ve tekstil çalışanlarının sahip olduğu gözlendi.
Mesleğini işçi olarak belirten 63 bin 107 kişi varken, herhangi bir mesleğe sahip olmadığını ifade eden 47 bin 523 kişi oldu. Tekstil sektöründe çalıştığını belirtenler ise 29 bin 790 kişi olarak kaydedildi. Ayrıca 13 bin 932 şoför, 9 bin 413 inşaat çalışanı, 4 bin 919 özel güvenlik personeli, 3 bin 824 aşçı, 3 bin 738 kuaförün sosyal yardım kapsamı altına alındığı görüldü.
EN YÜKSEK PAY 4 KİŞİLİK HANELERDE
Sosyal destek kapsamına alınan haneler arasında en yüksek paya yüzde 32,1 oranıyla 4 kişilik haneler sahip oldu. Hane halkı büyüklüğü dördü geçenlerin oranı ise yüzde 36,2 olarak kaydedildi. Tek kişi yaşayanların oranı yüzde 4; 7 kişiden fazla hane halkı büyüklüğü ise yüzde 7,4 olarak gözlendi.
ENGELLİ ORANI YÜZDE 10,4
Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yüzde 10,4’ünde bir veya daha fazla engelli olduğu beyan edildi.
ÇOCUKLU HANELERİN ORANI, YÜZDE 78,7
Sosyal destek kapsamındaki hanelerin yüzde 78,7’sinde bir veya daha fazla çocuk bulunuyor. Çocuklu haneler içinde, iki çocuklu yüzde 41,5; ikiden fazla çocuklu yüzde 32,1; tek çocuklu ise yüzde 24,4 oranında aile bulunuyor.
ÇOCUKLU HANELERİN YÜZDE 72,4’ÜNDE OKULA GİDEN ÇOCUK VAR
Çocuklu hanelerin yüzde 27,6’sında okula giden çocuk bulunmazken, yüzde 72,4’ünde bir veya daha fazla çocuk okula gidiyor.
HANELERİN YÜZDE 43’ÜNÜN DÜZENLİ GELİRİ YOK
Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yüzde 43’ünün düzenli bir geliri bulunmuyor. Yüzde 23’ü ise asgari ücretin altında kazanca sahip. Geliri 2bin-2 bin 500 TL aralığında olanların oranı yüzde 24,8 iken, 2 bin 500 TL’nin üstünde gelir beyan edenlerin oranı yüzde 9,2 olarak kaydedildi.
YÜZDE 4,9’U BAŞKA YERDEN DE DESTEK ALIYOR
Sosyal destek kapsamında yer alan hanelerin yüzde 4,9’u başka yerden de maddi sosyal destek aldığını beyan etti.
YÜZDE 59,2’SİNİN SOSYAL GÜVENCESİ YOK
Sosyal güvencesi olanların oranı yüzde 40,8 iken, herhangi bir sosyal güvenlik kurumunda kaydı olmayanların oranı ise yüzde 59,2.
ESENYURT, İLK SIRADA
Sosyal destek kapsamına alınan hanelerin yoğunlaştığı ilçelerin başında Esenyurt, Bağcılar, Sultangazi, Küçükçekmece ve Bahçelievler geldi. İlçedeki hane sayısı içindeki pay açısından ise Sultangazi, Arnavutköy ve Sultanbeyli ilk sıralarda yer aldı.
Esenyurt’tan 45 bin 468, Bağcılar’dan 28 bin 833, Sultangazi’den 26 bin 81, Küçükçekmece’den 25 bin 195, Bahçelievler’den ise 20 bin 562 hane sosyal destek kapsamında yer aldı.
Sultangazi’de her beş haneden biri destek kapsamında Sultangazi’de hanelerin yüzde 20,1’i sosyal destek kapsamında iken, bu oran Arnavutköy’de yüzde 19,7, Sultanbeyli’de yüzde 17,5 oldu.
İlçedeki hanelerden yüzde 15’inden fazlasının destek kapsamında yer aldığı diğer ilçeler ise Esenyurt, Sancaktepe, Esenler ve Bağcılar olarak kaydedildi.
EN AZ BEŞİKTAŞ’TA
İlçedeki hane sayısına oran açısından en az oranda sosyal destek kapsamına alınan ilçeler ise Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy olarak sıralandı.
[TR724] 11.5.2020
İbrahim Gökçek’in mezarına saldırı girişimi! ‘Polis giderse çıkartıp yakacağız’
Ölüm orucunu 323. günde bıraktıktan sonra kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in mezarına saldırı girişimi oldu. İbrahim Gökçek’i mezardan çıkarmakla tehdit eden saldırgan grup, “Polis giderse çıkartıp yakacağız.” dedi.
Kayseri Talas’ta bulunan Halef Hoca Mezarlığı girişine gece gelen bir grup, cenazeyi mezardan çıkartmakla tehdit etti. Sokağa çıkma yasağının kalkmasıyla birlikte mezarlık önünde bir araya gelen grup, “Teröristin mezarını istemiyoruz. Polis bir gün bekler, iki gün bekler, sonra gider. Polis giderse çıkartıp yakacağız.” tehditlerinde bulundu.
Polisin mezarlığa girmesini engellediği grup, bir süre sonra mezarlık önünden ayrıldı.
İbrahim Gökçek’in cenazesi geçtiğimiz gün yine Kayseri Ülkü Ocakları tarafından saldırıya uğramış, yol kesen ülkücüler cenazenin Kayseri’ye defnedilmesi durumunda cenazeyi yakmakla tehdit etmişlerdi. Ülkücü gruba gelen tepkilerin ardından Kayseri Ülkü Ocakları Başkanı, MHP tarafından görevden alındı ve tüm ülkü ocakları bir süreliğine kapatıldı.
[TR724] 11.5.2020
Kayseri Talas’ta bulunan Halef Hoca Mezarlığı girişine gece gelen bir grup, cenazeyi mezardan çıkartmakla tehdit etti. Sokağa çıkma yasağının kalkmasıyla birlikte mezarlık önünde bir araya gelen grup, “Teröristin mezarını istemiyoruz. Polis bir gün bekler, iki gün bekler, sonra gider. Polis giderse çıkartıp yakacağız.” tehditlerinde bulundu.
Polisin mezarlığa girmesini engellediği grup, bir süre sonra mezarlık önünden ayrıldı.
İbrahim Gökçek’in cenazesi geçtiğimiz gün yine Kayseri Ülkü Ocakları tarafından saldırıya uğramış, yol kesen ülkücüler cenazenin Kayseri’ye defnedilmesi durumunda cenazeyi yakmakla tehdit etmişlerdi. Ülkücü gruba gelen tepkilerin ardından Kayseri Ülkü Ocakları Başkanı, MHP tarafından görevden alındı ve tüm ülkü ocakları bir süreliğine kapatıldı.
[TR724] 11.5.2020
Faşizm tırmanıyor!.. Türkiye nereye? [İlker Doğan]
Türkiye’de güvenlik güçlerinin karıştığı skandallar münferit olmaktan çıktı. Mardin’in Nusaybin ilçesinde bir polisin, evinin önünde oynayan çocukları silahla kovalaması ve havaya ateş açması, tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira bu olay, polisin rol aldığı skandallardan ilki değil. Daha iki hafta önce yine 18 yaşındaki Suriyeli bir genç polis tarafından ‘sokağa çıkma yasağını’ ihlal ettiği için kalbinden vurularak öldürüldü. Geçtiğimiz hafta bir vatandaş, kimliğini vermediği için tartıştığı bekçi tarafından bacağından vuruldu. Bu bekçilerin ilk vukuatı da değildi üstelik. Grup Yorum’un gitaristi İbrahim Gökçek’in cenazesi ise yine polisler tarafından cemevine baskın yapılarak adeta çalındı! Cemevi gaz bombasına boğuldu. Kayseri’de bir grup, Gökçek’in cenazesini ‘yakacaklarını’ söyledi. En son eski makyöz Sevda Noyan, yandaş Ülke TV’de kataldığı canlı yayında komşularıyla ilgili ‘öldürülecekler listesi’ yaptığını söyledi.
Nusaybin’den gelen görüntüler de en az yandaş televizyon kanalında eski makyöz Sevda Noyan’ın hezeyanları kadar korkunçtu. Görüntülere göre yaşları 8-10 arasında olduğu tahmin edilen 3 çocuk bir sitenin bahçesinde elinde silah olan bir polis tarafından ‘polis aracına taş attıkları’ gerekçesiyle kovalanıyor. Polisin inanılmaz derecede öfkeli olduğu görülüyor. Koşarken elindeki silahı havaya doğru kaldırarak, “Kaçma lan.” diye bağırıyor çocuklara ve tetiğe basıyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
5 YAŞINDAKİ BAHOZ’UN SUÇU NE?
O sırada oturduğu apartmanın önünde oynayan çocuğu fark ediyor polis ve birden ona doğru yöneliyor. Adının ‘Bahoz’ olduğu öğrenilen çocuk henüz 4-5 yaşlarında ve zihinsel engelli. Öfkeli polis memuru kolundan tuttuğu gibi zırhlı araca götürüyor çocuğu. Neden sorusunun cevabı yok! Evinin önünde oynayan zihinsel engelli bir çocuk neden silah zoruyla gözaltına alınıyor? Bahoz’un korkusundan ağladığı görülüyor videoda. Sürüklenerek götürüldüğü sırada, iddiaya göre altını da ıslatıyor. Görgü tanıklarının ifadesine göre polis, zırhlı araca götürdüğü Bahoz’u tokatlayıp bırakıyor.
EGM: POLİS AÇIĞA ALINDI
Görüntüler sosyal medyada infiale neden oldu. Bunun üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Söz konusu açıklamada, “24 Nisan 2020 tarihinde Mardin’in Nusaybin ilçesinde bir site bahçesinde meydana geldiği anlaşılan olayla ilgili olarak; polis aracına taş atan çocuklara havaya ateş ederek müdahale eden ve olayı zamanında sıralı amirlerine bildirmeyen polis memuru hakkında soruşturma başlatılmış ve görevden el çektirilmiştir.” denildi.
İKTİDARIN MUHALEFETE TAHAMMÜLÜ YOK!
Ülkede faşizm her geçen gün daha da yükseliyor. Sürekli ‘yerli ve milli’ vurgusunun yapılması da bunu gösteriyor. İktidarın, kendisi gibi düşünmeyenlere zerre kadar tahammülü yok! En küçük bir eleştiri ya da tenkit, bizzat en yetkili isimler tarafından ‘vatana ihanet’ olarak yorumlanıyor. İktidarı desteklemeyen hatta ‘göklere çıkarmayan’ herkes terörist muamelesi görüyor. Sanal düşmanlar yaratılıyor. Güvenlik güçleri, vatandaşlara ‘sınırsız’ yetkilere sahipmiş gibi davranıyor. Korku imparatorluğunda işkence olayları her geçen gün daha da artıyor. Adalet ise iktidara teslim edilmiş durumda.
İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK!
Güvenlik güçlerinin karıştığı ilk skandal değil bu ve öyle görünüyor ki son da olmayacak. Daha iki hafta önce Suriyeli 18 yaşındaki Ali Hemdan, ‘sokağa çıkma yasağını ihlal ettiği’ gerekçesiyle polis tarafından kalbinden vurularak öldürülmüştü. Polis tutuklandı. Aileye rüşvet olarak ‘vatandaşlık’ verildi! 9 Mayıs’ta Grup Yorum’un basgitarı İbrahim Gökçek’in cenazesinde yaşananlar da tarihe geçti! İbrahim Gökçek’in cenazesi, Cemevi’ne baskın yapılarak çalındı! Polis cenaze törenine katılanları gözaltına aldı, ‘sosyal mesafeyi ihlal’ suçundan para cezası kesti!
CENAZESİNİ ÇIKARIR, YAKARIZ!
Hikayenin bundan sonrası daha korkunç! Gökçek’in cenazesi defnedilmek üzere memleketi Kayseri’ye götürüldü. Ancak Kayseri’de kendilerine ‘milliyetçi’ diyen bir grup ‘ülkücü’ cenazenin defnedilmesine engel olmak istedi. Kullandıkları ifade Türkiye’de faşizmin hangi aşamaya geldiğini göstermesi açısından önemliydi: “Buraya gömemezler. Gömseler bile çıkarır, yakarız!”
BENİM LİSTEM HAZIR, 50 KİŞİYİ GÖTÜRÜRÜZ!
Geçtiğimiz hafta ise bir vatandaş, kimliğini vermediği için tartıştığı bekçi tarafından bacağından vuruldu. Ve nihayet eski makyöz Sevda Noyan’ın yandaş televizyon kanalında kullandığı skandal ifadeler. Darbe söylentilerine değinen Noyan, komşularıyla ilgili ölüm listeleri hazırladığını, hazırlıklarının tam olduğunu ve en az 50 kişiyi ‘götüreceklerini’ söyledi. Noyan, “Bizim sitede 3-5 kişi var. Benim listem hazır.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 11.5.2020 [TR724]
Nusaybin’den gelen görüntüler de en az yandaş televizyon kanalında eski makyöz Sevda Noyan’ın hezeyanları kadar korkunçtu. Görüntülere göre yaşları 8-10 arasında olduğu tahmin edilen 3 çocuk bir sitenin bahçesinde elinde silah olan bir polis tarafından ‘polis aracına taş attıkları’ gerekçesiyle kovalanıyor. Polisin inanılmaz derecede öfkeli olduğu görülüyor. Koşarken elindeki silahı havaya doğru kaldırarak, “Kaçma lan.” diye bağırıyor çocuklara ve tetiğe basıyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
5 YAŞINDAKİ BAHOZ’UN SUÇU NE?
O sırada oturduğu apartmanın önünde oynayan çocuğu fark ediyor polis ve birden ona doğru yöneliyor. Adının ‘Bahoz’ olduğu öğrenilen çocuk henüz 4-5 yaşlarında ve zihinsel engelli. Öfkeli polis memuru kolundan tuttuğu gibi zırhlı araca götürüyor çocuğu. Neden sorusunun cevabı yok! Evinin önünde oynayan zihinsel engelli bir çocuk neden silah zoruyla gözaltına alınıyor? Bahoz’un korkusundan ağladığı görülüyor videoda. Sürüklenerek götürüldüğü sırada, iddiaya göre altını da ıslatıyor. Görgü tanıklarının ifadesine göre polis, zırhlı araca götürdüğü Bahoz’u tokatlayıp bırakıyor.
EGM: POLİS AÇIĞA ALINDI
Görüntüler sosyal medyada infiale neden oldu. Bunun üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Söz konusu açıklamada, “24 Nisan 2020 tarihinde Mardin’in Nusaybin ilçesinde bir site bahçesinde meydana geldiği anlaşılan olayla ilgili olarak; polis aracına taş atan çocuklara havaya ateş ederek müdahale eden ve olayı zamanında sıralı amirlerine bildirmeyen polis memuru hakkında soruşturma başlatılmış ve görevden el çektirilmiştir.” denildi.
İKTİDARIN MUHALEFETE TAHAMMÜLÜ YOK!
Ülkede faşizm her geçen gün daha da yükseliyor. Sürekli ‘yerli ve milli’ vurgusunun yapılması da bunu gösteriyor. İktidarın, kendisi gibi düşünmeyenlere zerre kadar tahammülü yok! En küçük bir eleştiri ya da tenkit, bizzat en yetkili isimler tarafından ‘vatana ihanet’ olarak yorumlanıyor. İktidarı desteklemeyen hatta ‘göklere çıkarmayan’ herkes terörist muamelesi görüyor. Sanal düşmanlar yaratılıyor. Güvenlik güçleri, vatandaşlara ‘sınırsız’ yetkilere sahipmiş gibi davranıyor. Korku imparatorluğunda işkence olayları her geçen gün daha da artıyor. Adalet ise iktidara teslim edilmiş durumda.
İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK!
Güvenlik güçlerinin karıştığı ilk skandal değil bu ve öyle görünüyor ki son da olmayacak. Daha iki hafta önce Suriyeli 18 yaşındaki Ali Hemdan, ‘sokağa çıkma yasağını ihlal ettiği’ gerekçesiyle polis tarafından kalbinden vurularak öldürülmüştü. Polis tutuklandı. Aileye rüşvet olarak ‘vatandaşlık’ verildi! 9 Mayıs’ta Grup Yorum’un basgitarı İbrahim Gökçek’in cenazesinde yaşananlar da tarihe geçti! İbrahim Gökçek’in cenazesi, Cemevi’ne baskın yapılarak çalındı! Polis cenaze törenine katılanları gözaltına aldı, ‘sosyal mesafeyi ihlal’ suçundan para cezası kesti!
CENAZESİNİ ÇIKARIR, YAKARIZ!
Hikayenin bundan sonrası daha korkunç! Gökçek’in cenazesi defnedilmek üzere memleketi Kayseri’ye götürüldü. Ancak Kayseri’de kendilerine ‘milliyetçi’ diyen bir grup ‘ülkücü’ cenazenin defnedilmesine engel olmak istedi. Kullandıkları ifade Türkiye’de faşizmin hangi aşamaya geldiğini göstermesi açısından önemliydi: “Buraya gömemezler. Gömseler bile çıkarır, yakarız!”
BENİM LİSTEM HAZIR, 50 KİŞİYİ GÖTÜRÜRÜZ!
Geçtiğimiz hafta ise bir vatandaş, kimliğini vermediği için tartıştığı bekçi tarafından bacağından vuruldu. Ve nihayet eski makyöz Sevda Noyan’ın yandaş televizyon kanalında kullandığı skandal ifadeler. Darbe söylentilerine değinen Noyan, komşularıyla ilgili ölüm listeleri hazırladığını, hazırlıklarının tam olduğunu ve en az 50 kişiyi ‘götüreceklerini’ söyledi. Noyan, “Bizim sitede 3-5 kişi var. Benim listem hazır.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 11.5.2020 [TR724]
İlahiyatçı Yusuf Abdi: Diyanet binlerce insanın hakkına girdi [Basri Doğan]
Türkiye’de ihdas edilen tek adam rejimine biat edenlerin başında Diyanet camiasından geldi. Çok az ilahiyatçı kurulan rejime ve bu aşamada yapılan zulümlere karşı çıktı. Onlar da ülkede kendilerine yer bulamadıkları için yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Bunlardan biri de İlahiyatçı Yusuf Abdi. Bursa’da Hizmet Hareketine mensup bir kolejde Din Kültürü Öğretmenliği yapan Yusuf Abdi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hakkında tutuklama kararı çıkarılan ilahiyatçılardan biri.
İlahiyatçı Yusuf Abdi, şimdi Amsterdam’a 120 kilo metre mesafede bir kampta mülteci hayatı yaşıyor. 40 ay gaybubet yaptığını belirten Yusuf Abdi, zulüm sürecine en büyük katkıyı Diyanet camiasının verdiğini düşünüyor. Kırgınlıklarını ve yaşadıklarını Tr724’e anlatan Abdi, ’’Zulme uğrayanların ailelerinden birer kişi Erdoğan’a hayır deseydi bu kadar zulmedemezdi. Bu yönüyle de halkın çok büyük bir vebal üstlendiğine inanıyorum.” diyor.
ÖLÜMÜ GÖZE ALARAK ÜLKEMİZİ TERK ETMEK ZORUNDA KALDIK
Gördüklerine ve çektiklerine daha fazla dayanamadığı için ülkeyi terketmek zorunda bırakıldığını ifade eden Yusuf Abdi ile süreci konuştuk:
“Çıkmaya karar verdik ama bu seferde Meriç korkusu sardı. Orası adeta sırattan geçmek gibiydi. Devamlı ölüm haberleri geliyordu. Hatta biz eşimle istişare edip çıkmaya karar vermiştik ki tam o sıralar Ege’de kayık alabora olmuş 12 kardeşimiz vefat etmişti. O ve diğer ölüm haberleri bizi çok etkilemişti ama Türkiye de bu şekilde yaşamaktansa ölümü göze alarak ülkemizi terk etmek zorunda kaldık. Nehir safhası ayrı bir maceraydı koca bir nehirden lastik bir botla karşıya geçeceksin. Balık gibi istifledi bizi kaçakçı bota ve karşıya geçtik kazasız belasız. Bizim geçtiğimiz dönem su seviyesi iyice düşüktü Hamdolsun rahat geçtik. Yunanistan tarafına geçtik. 30 dakika kadar yürümüştük ki askerle karşılaştık. Bizi deport ederler mi diye korkarken yanımıza geldiklerinde biz kendimizi tanıttık. Zaten biliyorlar. Gülenist olduğumuzu söyleyince ilk soruları “Su ister misiniz? ve karnınız aç mı?’’ Oldu. İşte tam o esnada benim kafam döndü ömür boyu bize anlatılan azılı düşman Yunan askeri bize insanlık dersi veriyordu. Komutan bizzat kendisi gidip bize su getirdi. Tabii o suyu içmedik orada abdest alıp namaz kılmamız gerekiyordu. Suyu abdest için kullanınca askerler çok şaşırmıştı. Yunanistan da 1.5 ay kaldık. Orası başka bir alem. Meriç geride kalmış ve Avrupa ya geçiş sıkıntısı başlamıştı. Çünkü kaçak geçmek zorundasın ve orada denetimler çok sıkı. Yunanistan da çok kalamayız çünkü güvenli değil Erdoğan’ın ajanları her yerden insan kaçırıyor,bir de maddi olarak da sıkıntı.Elimizde yeterli para yok. Hamdolsun biz çok beklemeden geçebildik.’’
BİR ANKET BİZİ HOLLANDA’YI TERCİH ETMEMİZİ SAĞLADI
’’Bir anket vardı ABD de yapılmıştı. Oradaki bir soru Hollanda’yı daha da cazip kıldı gözümüzde. Soru şuydu: Komşunuzun bir Müslüman olmasını ister misiniz? Evet isterim diyenlerin oranı çok yüksekti. Yanlış hatırlamıyorsam yüzde 79/80 gibi Hollanda ilk üçte idi. Bu yönüyle Hollanda’nın çok özgür, insan haklarına saygılı ifade özgürlüğü olan bir ülke olduğunu düşündüğümüz için buraya gelmeye karar verdik. Tabii bunların kararını eşimle istişare ederek alıyorduk.Çünkü gideceğimiz ülke bundan sonra yaşayacağımız yeni ülkemiz olacaktı. Hollanda’ya gelince beklentimin çok üzerinde bir sevgi ve muhabbetle karşılaştım. İnsanlar güler yüzlü herkes birbirine selam veriyor. Bizden çok üst düzeyde insanlık yaşıyorlar. Mecbur olmamalarına rağmen bize çok güzel ortamlar hazırlamışlar ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyorlar.Sizin vesilenizle Kraliyet yönetimi, tüm diğer yetkililer, Hollanda halkı ve bizimle ilgilenen COA yani mülteci yönetimine teşekkür ediyoruz.”
DİL ÖĞRENİP BURADA YAŞAMAK İSTİYORUZ
“İnşallah en kısa zamanda oturum alıp yeni hayatımıza başlamak istiyoruz. Oturumdan sonra ne yapacağımı hiç düşünmedim bir plan yapmadım. Çünkü burada sıfırdan bir hayata başlıyoruz. Öncelikle ben beni yaşamak istiyorum. Olmam gerektiği gibi olmaya bugüne kadar edindiğim ahlakı hayatıma yansıtmaya çalışacağım. Rızık kaygım yok. Rızık Allah’ın teminatı altında. Biz de hayatın bir köşesine tutunuruz. Onu zaman tayin edecek. Biz bir an evvel dil öğrenip buradaki yeni yaşantımıza adapte olmamız gerekiyor. Biz de onu yapıyoruz.’’
TÜRKİYE’DE EN ÇOK KORKTUĞUM YERLER CAMİLER İDİ
“Bu kadarını tahmin edemezdim. Düşünsenize Türkiye de 40 ay gaybubet yaptım en çok korktuğum yerler camilerdi. Çünkü anında ihbar ediyorlardı. Bu yüzden de camilere gidemedim. “Bugün kimse gidemiyor ya!” kaderin tecellisi. Hangi kitap hangi din hangi peygamberden okumuş öğrenmişler Müslüman’ın, Müslüman’a kafir diyebileceğini? Nerde yazıyor. Müslümanın namusunun kendilerine helal olduğu. Beni en çok ürküten şey buydu darbe tiyatrosundan hemen ertesi gün sokaklarda bunların namusu bize helaldir dediler. 20 yılı aşkın vazife yaptım hizmette kızları üniversite kazanır ararlar bir yurda veya eve yerleştirin diye yalvarırlardı, ailelerini emanet ederlerdi bir kişi çıkıp “saçının bir teline zarar geldi” diyebilir mi? Diyemez. Ne oldu da ertesi gün namusumuza göz diktiler, kafir dediler, haşhaşi dediler? Anlamak mümkün değil. Bu söylemlerin yayılması ve kabul bulmasında en büyük pay ilahiyat ve diyanet camiasınındır. Erdoğan’dan korktuklarının yarısı kadar Allah tan korksalardı bunları asla yapmazlardı. Kürsülerden bu insanlar ballandıra ballandıra Hz.Ömer in r.a adaletinden bahsederler. Kürsüde Hz. Ömer in fetvasına veya sözüne karşı çıkan,onu düzelten kadına karşı “ey Ömer dinini bu kadın kadar bile bilmiyorsun.” deyişini anlatırlar. Kadının “hayır” demesini taçlandırırlar. Bizler Erdoğan iktidarının yolsuzluğuna adaletsizliğine ve insan haklarından uzaklaşmasına “hayır” dediğimiz için kafir, haşhaşi olduk terörist ilan edildik. Hayır demeseydik hala baş üstünde olmaya devam ediyor olurduk ki bu da Allah’a karşı isyan olurdu.
DİYANET BİNLERCE İNSANIN HAKKINA GİRDİ
Diyanet fetva yayınladı. O kuruldaki hocaların 3-4’ünü tanıyorum. İlmi derinlikleri olmayan kişiler. Hadisten Kur’an’dan anlamayanlar Hocaefendinin yorum söylem veya alıntılarını değerlendirmeye çalıştılar ve yanlış yaptılar. Binlerce insanın hakkına girdiler. Burada yeri gelmişken bir hatıramı arz edeyim. 15 Temmuz’dan evvel bir müftüyle bir ortamda karşılaştım. Hizmeti iyi biliyordum ama hiç de bildiğimiz gibi değilmiş. Yurtdışında ajanlık yapıyorlar vs. söyleyince ben de dedim ki Hucurat Suresi 6. Ayette “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” diyor Allah. Siz araştırdınız mı gerçek mi değil mi diye dedim.”Gazeteler öyle yazıyor.” dedi. Ben de dedim ki: Geçen günler Efgan Ala (haşa) “Peygamber gururlanmıştı biz gururlanmayacağız.” dedi ve diğer bir bakan “Kur an’la dalga geçti” bu ifadeler küfür müdür? dedim evet dedi. Peki bunları eleştirdiniz mi, bunlara sesinizi çıkardınız mı? dedim ses yok, verecek cevapları yok. Başka bir imam da “hükümet araştırmış benim araştırmama gerek yok.” demişti. Anlayış bu kafa bu maalesef. Bu gün binlerce kadın hapiste yaklaşık 900 bebek hapiste. Genç kızlarımıza işkence ettiler. Bunlar dinde olmayan şeyler. Peygamberimiz (SAV) savaşta bile kılıç çeken düşman kadınlarına müdahaleye izin vermemiştir. Peki siz neye dayanarak bunları içeri attınız. Neye dayanarak işkence ediyor zulmediyorsunuz. Ben siyasetçilere çok kızgınım. Ama bir o kadar da bizleri tanıyan Türk halkına kızgınım. Politikacılar bizi haşhaşi, terörist, vatan haini ilan ederken bizim akrabalarımıza bizi tanıyanlara ne oluyor ki bizi kafir ve terörist ilan edebiliyorlar. Bu zulme uğrayanların ailelerinden birer kişi Erdoğan’a hayır deseydi bu kadar zulmedemezdi bu adam diye düşünüyorum. Bu yönüyle de halkın çok büyük bir vebal üstlendiğine inanıyorum.”
HERKES BİR OLMUŞ CEMAATİ YOK ETMEYE ÇALIŞIYOR
Türkiye’de sağcısı solcusu muhalefetiyle herkesin bir olmuş bir cemaati yok etmeye çalıştıklarını söyleyen İlahiyatçı Yusuf Abdi, sözlerini şöyle tamamladı: ’’Ben Hocaefendi’nin sözüyle diyorum ki, ” Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez.” Bitiremediler de hamdolsun. Bırakın dini hiç bir vicdan buna rıza göstermez. Bugün, haksız yere hapsettikleri insanları hapishanelerde virüsle baş başa bırakıp ölüme terk ediyorlar. Allah bir an evvel kadını erkeğiyle bütün kardeşlerimize ve çocuklarımıza fereç ve mahreç nasip etsin.”
[Basri Doğan] 11.5.2020 [TR724]
İlahiyatçı Yusuf Abdi, şimdi Amsterdam’a 120 kilo metre mesafede bir kampta mülteci hayatı yaşıyor. 40 ay gaybubet yaptığını belirten Yusuf Abdi, zulüm sürecine en büyük katkıyı Diyanet camiasının verdiğini düşünüyor. Kırgınlıklarını ve yaşadıklarını Tr724’e anlatan Abdi, ’’Zulme uğrayanların ailelerinden birer kişi Erdoğan’a hayır deseydi bu kadar zulmedemezdi. Bu yönüyle de halkın çok büyük bir vebal üstlendiğine inanıyorum.” diyor.
ÖLÜMÜ GÖZE ALARAK ÜLKEMİZİ TERK ETMEK ZORUNDA KALDIK
Gördüklerine ve çektiklerine daha fazla dayanamadığı için ülkeyi terketmek zorunda bırakıldığını ifade eden Yusuf Abdi ile süreci konuştuk:
“Çıkmaya karar verdik ama bu seferde Meriç korkusu sardı. Orası adeta sırattan geçmek gibiydi. Devamlı ölüm haberleri geliyordu. Hatta biz eşimle istişare edip çıkmaya karar vermiştik ki tam o sıralar Ege’de kayık alabora olmuş 12 kardeşimiz vefat etmişti. O ve diğer ölüm haberleri bizi çok etkilemişti ama Türkiye de bu şekilde yaşamaktansa ölümü göze alarak ülkemizi terk etmek zorunda kaldık. Nehir safhası ayrı bir maceraydı koca bir nehirden lastik bir botla karşıya geçeceksin. Balık gibi istifledi bizi kaçakçı bota ve karşıya geçtik kazasız belasız. Bizim geçtiğimiz dönem su seviyesi iyice düşüktü Hamdolsun rahat geçtik. Yunanistan tarafına geçtik. 30 dakika kadar yürümüştük ki askerle karşılaştık. Bizi deport ederler mi diye korkarken yanımıza geldiklerinde biz kendimizi tanıttık. Zaten biliyorlar. Gülenist olduğumuzu söyleyince ilk soruları “Su ister misiniz? ve karnınız aç mı?’’ Oldu. İşte tam o esnada benim kafam döndü ömür boyu bize anlatılan azılı düşman Yunan askeri bize insanlık dersi veriyordu. Komutan bizzat kendisi gidip bize su getirdi. Tabii o suyu içmedik orada abdest alıp namaz kılmamız gerekiyordu. Suyu abdest için kullanınca askerler çok şaşırmıştı. Yunanistan da 1.5 ay kaldık. Orası başka bir alem. Meriç geride kalmış ve Avrupa ya geçiş sıkıntısı başlamıştı. Çünkü kaçak geçmek zorundasın ve orada denetimler çok sıkı. Yunanistan da çok kalamayız çünkü güvenli değil Erdoğan’ın ajanları her yerden insan kaçırıyor,bir de maddi olarak da sıkıntı.Elimizde yeterli para yok. Hamdolsun biz çok beklemeden geçebildik.’’
BİR ANKET BİZİ HOLLANDA’YI TERCİH ETMEMİZİ SAĞLADI
’’Bir anket vardı ABD de yapılmıştı. Oradaki bir soru Hollanda’yı daha da cazip kıldı gözümüzde. Soru şuydu: Komşunuzun bir Müslüman olmasını ister misiniz? Evet isterim diyenlerin oranı çok yüksekti. Yanlış hatırlamıyorsam yüzde 79/80 gibi Hollanda ilk üçte idi. Bu yönüyle Hollanda’nın çok özgür, insan haklarına saygılı ifade özgürlüğü olan bir ülke olduğunu düşündüğümüz için buraya gelmeye karar verdik. Tabii bunların kararını eşimle istişare ederek alıyorduk.Çünkü gideceğimiz ülke bundan sonra yaşayacağımız yeni ülkemiz olacaktı. Hollanda’ya gelince beklentimin çok üzerinde bir sevgi ve muhabbetle karşılaştım. İnsanlar güler yüzlü herkes birbirine selam veriyor. Bizden çok üst düzeyde insanlık yaşıyorlar. Mecbur olmamalarına rağmen bize çok güzel ortamlar hazırlamışlar ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyorlar.Sizin vesilenizle Kraliyet yönetimi, tüm diğer yetkililer, Hollanda halkı ve bizimle ilgilenen COA yani mülteci yönetimine teşekkür ediyoruz.”
DİL ÖĞRENİP BURADA YAŞAMAK İSTİYORUZ
“İnşallah en kısa zamanda oturum alıp yeni hayatımıza başlamak istiyoruz. Oturumdan sonra ne yapacağımı hiç düşünmedim bir plan yapmadım. Çünkü burada sıfırdan bir hayata başlıyoruz. Öncelikle ben beni yaşamak istiyorum. Olmam gerektiği gibi olmaya bugüne kadar edindiğim ahlakı hayatıma yansıtmaya çalışacağım. Rızık kaygım yok. Rızık Allah’ın teminatı altında. Biz de hayatın bir köşesine tutunuruz. Onu zaman tayin edecek. Biz bir an evvel dil öğrenip buradaki yeni yaşantımıza adapte olmamız gerekiyor. Biz de onu yapıyoruz.’’
TÜRKİYE’DE EN ÇOK KORKTUĞUM YERLER CAMİLER İDİ
“Bu kadarını tahmin edemezdim. Düşünsenize Türkiye de 40 ay gaybubet yaptım en çok korktuğum yerler camilerdi. Çünkü anında ihbar ediyorlardı. Bu yüzden de camilere gidemedim. “Bugün kimse gidemiyor ya!” kaderin tecellisi. Hangi kitap hangi din hangi peygamberden okumuş öğrenmişler Müslüman’ın, Müslüman’a kafir diyebileceğini? Nerde yazıyor. Müslümanın namusunun kendilerine helal olduğu. Beni en çok ürküten şey buydu darbe tiyatrosundan hemen ertesi gün sokaklarda bunların namusu bize helaldir dediler. 20 yılı aşkın vazife yaptım hizmette kızları üniversite kazanır ararlar bir yurda veya eve yerleştirin diye yalvarırlardı, ailelerini emanet ederlerdi bir kişi çıkıp “saçının bir teline zarar geldi” diyebilir mi? Diyemez. Ne oldu da ertesi gün namusumuza göz diktiler, kafir dediler, haşhaşi dediler? Anlamak mümkün değil. Bu söylemlerin yayılması ve kabul bulmasında en büyük pay ilahiyat ve diyanet camiasınındır. Erdoğan’dan korktuklarının yarısı kadar Allah tan korksalardı bunları asla yapmazlardı. Kürsülerden bu insanlar ballandıra ballandıra Hz.Ömer in r.a adaletinden bahsederler. Kürsüde Hz. Ömer in fetvasına veya sözüne karşı çıkan,onu düzelten kadına karşı “ey Ömer dinini bu kadın kadar bile bilmiyorsun.” deyişini anlatırlar. Kadının “hayır” demesini taçlandırırlar. Bizler Erdoğan iktidarının yolsuzluğuna adaletsizliğine ve insan haklarından uzaklaşmasına “hayır” dediğimiz için kafir, haşhaşi olduk terörist ilan edildik. Hayır demeseydik hala baş üstünde olmaya devam ediyor olurduk ki bu da Allah’a karşı isyan olurdu.
DİYANET BİNLERCE İNSANIN HAKKINA GİRDİ
Diyanet fetva yayınladı. O kuruldaki hocaların 3-4’ünü tanıyorum. İlmi derinlikleri olmayan kişiler. Hadisten Kur’an’dan anlamayanlar Hocaefendinin yorum söylem veya alıntılarını değerlendirmeye çalıştılar ve yanlış yaptılar. Binlerce insanın hakkına girdiler. Burada yeri gelmişken bir hatıramı arz edeyim. 15 Temmuz’dan evvel bir müftüyle bir ortamda karşılaştım. Hizmeti iyi biliyordum ama hiç de bildiğimiz gibi değilmiş. Yurtdışında ajanlık yapıyorlar vs. söyleyince ben de dedim ki Hucurat Suresi 6. Ayette “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” diyor Allah. Siz araştırdınız mı gerçek mi değil mi diye dedim.”Gazeteler öyle yazıyor.” dedi. Ben de dedim ki: Geçen günler Efgan Ala (haşa) “Peygamber gururlanmıştı biz gururlanmayacağız.” dedi ve diğer bir bakan “Kur an’la dalga geçti” bu ifadeler küfür müdür? dedim evet dedi. Peki bunları eleştirdiniz mi, bunlara sesinizi çıkardınız mı? dedim ses yok, verecek cevapları yok. Başka bir imam da “hükümet araştırmış benim araştırmama gerek yok.” demişti. Anlayış bu kafa bu maalesef. Bu gün binlerce kadın hapiste yaklaşık 900 bebek hapiste. Genç kızlarımıza işkence ettiler. Bunlar dinde olmayan şeyler. Peygamberimiz (SAV) savaşta bile kılıç çeken düşman kadınlarına müdahaleye izin vermemiştir. Peki siz neye dayanarak bunları içeri attınız. Neye dayanarak işkence ediyor zulmediyorsunuz. Ben siyasetçilere çok kızgınım. Ama bir o kadar da bizleri tanıyan Türk halkına kızgınım. Politikacılar bizi haşhaşi, terörist, vatan haini ilan ederken bizim akrabalarımıza bizi tanıyanlara ne oluyor ki bizi kafir ve terörist ilan edebiliyorlar. Bu zulme uğrayanların ailelerinden birer kişi Erdoğan’a hayır deseydi bu kadar zulmedemezdi bu adam diye düşünüyorum. Bu yönüyle de halkın çok büyük bir vebal üstlendiğine inanıyorum.”
HERKES BİR OLMUŞ CEMAATİ YOK ETMEYE ÇALIŞIYOR
Türkiye’de sağcısı solcusu muhalefetiyle herkesin bir olmuş bir cemaati yok etmeye çalıştıklarını söyleyen İlahiyatçı Yusuf Abdi, sözlerini şöyle tamamladı: ’’Ben Hocaefendi’nin sözüyle diyorum ki, ” Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez.” Bitiremediler de hamdolsun. Bırakın dini hiç bir vicdan buna rıza göstermez. Bugün, haksız yere hapsettikleri insanları hapishanelerde virüsle baş başa bırakıp ölüme terk ediyorlar. Allah bir an evvel kadını erkeğiyle bütün kardeşlerimize ve çocuklarımıza fereç ve mahreç nasip etsin.”
[Basri Doğan] 11.5.2020 [TR724]
En son camiye giriyorum ki herkes beni görsün! [Cumali Önal]
Size bir devrin hikayesini anlatayım…
Mısır’daki gazetecilik günlerimde Türkiye’nin Kahire Büyükelçiliği’ne hergün uğrardım. İşim genelde Tahrir Meydanı civarında oluyordu ve elçilik de meydana çok yakındı.
Bundan dolayı bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki elçilik personelinin tamamıyla ister istemez bir samimiyet oluşmuştu.
2011’de başlayan Arap Baharı ile birlikte Türk dış politikasının yanlış tercihlerini özellikle Today’s Zaman’daki yazılarımda sert bir dille eleştiriyordum. Bu da beni, o dönem sık sık Mısır’a gelen Ahmet Davutoğlu’nun ekibiyle karşı karşıya getiriyordu.
O görüşlerimi elçilikte de dile getiriyordum ve kimse de rahatsızlık duymuyordu.
İçlerinden biri mevcut rejim ve başındaki kişiye ağza alınmayacak sözler de sarfediyordu.
O benden bir süre önce Türkiye’ye döndü ve bağlı olduğu kurumun merkezinde çalışmaya başladı (Burada o ismi deşifre etmemek için azami gayret gösteriyorum)
Sosyal medya üzerinden yazıştık bir süre. Bir gün hayat çizgisini değiştirdiğini, artık camiye gittiğini söyledi.
Dinle uzaktan yakından ilgili biri değildi.
Hayrola dedim…
“Valla baktım herkes birilerine yaranmak için camiye gidiyor, ben de başladım. Hem de en sona kalacak şekilde ayarlıyorum. Bu şekilde herkes beni görüyor“ dedi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Yine Mısır günlerim…
Başka bir medya kuruluşundan bir arkadaş…
Kendisini ülkücü olarak tanıtır, göğsünü gere gere savaş muhabiri olduğunu, bulunduğu ülkelerdeki kahramanlıklarından her dem bahsederdi.
O da rejim ve başındakinin azılı düşmanıydı. Sular seller gibi hakaretler ederdi.
Onunla Tahrir olaylarını takip ederken, bir anda güvenlik güçleriyle taş, sopa, demir levye ve molotof kokteylleriyle saldıran göstericiler arasında kaldık. Güvenlik güçleri geldikçe göstericiler kaçışıyordu. Ben de kesinlikle herhangi bir tarafa doğru kaçmamamız gerektiğini, bunun çok tehlikeli olduğunu anlatırken, diğer yandan da görüntü almaya çalışıyordum.
Meğer kendi kendime konuşuyormuşum. Arkamı döndüğümde ön saflarda göstericilerle birlikte kaçarken gördüm
Ben de en azından onun kahramanlık hikayelerini bir daha dinlememek için kameraya aldım.
Neyse…
Aynı kahraman gazetecimiz şu sıralar, tıpkı 1996 Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’la oynadığımız maçta Vlaoviç’i düşürmediği için Fair Play ödülü alan Alpay Özalan gibi güçlüye göğsünü siper ediyor ve güçsüze haddini bildiriyor. (Tabi gücün izafi bir kavram olduğunu bir kenara not ederek…)
—
Gelelim asıl konumuza…
Dün sosyal medyada baş başa vermiş iki başörtülü kadının El Kaide’ye taş çıkartacak muhabbetini izledik…
Mafya Lideri Sedat Peker’in Berat Albayrak’la hesaplaşma videosunun ya da aynı gün Saygı Öztürk’ün Sözcü gazetesinde yayınlanan Peker ve Alaattin Çakıcı’nın barıştıklarına dair makalesinin uzun süre gündemi meşgul edeceğini düşünürken iki kafadar çizdikleri müthiş performansla mafyayı dize getirdi.
Aslında iki figür, partizanlığın, tarafgirliğin, güce tapmanın, makam devşirmenin, göze girmenin ne olduğunu, nasıl yapılacağını büyük bir ustalıkla bize gösterdi.
Yarın öbür gün aramızdan birileri, birilerine yaranacaksa kesinlikle bu videoyu bir yerlere arşivlemeli.
İki figür de üzerinde yorum yapmaya değecek kapasite ve ağırlıkta değil. Geçmişlerini irdelemeye dahi gerek yok. Rejim için kirli birer mendil onlar.
Kabataş yalancısı gazetecilerin nasıl kenara konduğunu gördük.
Ama ikili sözleri, mimikleri, pişkinlikleriyle bir toplumun nasıl dönüştürüldüğüne ayna tuttu bize.
Ben bunların birkaç kişi olduklarını sanmıyorum. Toplumun büyük bir kısmı bunların renginden.
Ha bu durum iktidar partisinin yandaşlarına da özgü değil. Kendisini demokrat, kemalist, laik olarak adlandıran partinin mensupları da bunlardan geri değil.
Dün sosyal medyada büyük takipçili bazı hesapların atışmalarını izledim. İktidar yanlısı olan konumuza mevzubahis figürleri canhıraşane desteklerken, muhalif olan ise tam tersi argümanlarla saldırıyor, arada ‘feto’den tutun, hain, darbeci (bunlar en hafifleri) her türlü ağır sözü sarfetmekten içtinab etmiyor.
Size bir devrin hikâyesini anlattım.
[Cumali Önal] 11.5.2020 [TR724]
Mısır’daki gazetecilik günlerimde Türkiye’nin Kahire Büyükelçiliği’ne hergün uğrardım. İşim genelde Tahrir Meydanı civarında oluyordu ve elçilik de meydana çok yakındı.
Bundan dolayı bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki elçilik personelinin tamamıyla ister istemez bir samimiyet oluşmuştu.
2011’de başlayan Arap Baharı ile birlikte Türk dış politikasının yanlış tercihlerini özellikle Today’s Zaman’daki yazılarımda sert bir dille eleştiriyordum. Bu da beni, o dönem sık sık Mısır’a gelen Ahmet Davutoğlu’nun ekibiyle karşı karşıya getiriyordu.
O görüşlerimi elçilikte de dile getiriyordum ve kimse de rahatsızlık duymuyordu.
İçlerinden biri mevcut rejim ve başındaki kişiye ağza alınmayacak sözler de sarfediyordu.
O benden bir süre önce Türkiye’ye döndü ve bağlı olduğu kurumun merkezinde çalışmaya başladı (Burada o ismi deşifre etmemek için azami gayret gösteriyorum)
Sosyal medya üzerinden yazıştık bir süre. Bir gün hayat çizgisini değiştirdiğini, artık camiye gittiğini söyledi.
Dinle uzaktan yakından ilgili biri değildi.
Hayrola dedim…
“Valla baktım herkes birilerine yaranmak için camiye gidiyor, ben de başladım. Hem de en sona kalacak şekilde ayarlıyorum. Bu şekilde herkes beni görüyor“ dedi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Yine Mısır günlerim…
Başka bir medya kuruluşundan bir arkadaş…
Kendisini ülkücü olarak tanıtır, göğsünü gere gere savaş muhabiri olduğunu, bulunduğu ülkelerdeki kahramanlıklarından her dem bahsederdi.
O da rejim ve başındakinin azılı düşmanıydı. Sular seller gibi hakaretler ederdi.
Onunla Tahrir olaylarını takip ederken, bir anda güvenlik güçleriyle taş, sopa, demir levye ve molotof kokteylleriyle saldıran göstericiler arasında kaldık. Güvenlik güçleri geldikçe göstericiler kaçışıyordu. Ben de kesinlikle herhangi bir tarafa doğru kaçmamamız gerektiğini, bunun çok tehlikeli olduğunu anlatırken, diğer yandan da görüntü almaya çalışıyordum.
Meğer kendi kendime konuşuyormuşum. Arkamı döndüğümde ön saflarda göstericilerle birlikte kaçarken gördüm
Ben de en azından onun kahramanlık hikayelerini bir daha dinlememek için kameraya aldım.
Neyse…
Aynı kahraman gazetecimiz şu sıralar, tıpkı 1996 Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’la oynadığımız maçta Vlaoviç’i düşürmediği için Fair Play ödülü alan Alpay Özalan gibi güçlüye göğsünü siper ediyor ve güçsüze haddini bildiriyor. (Tabi gücün izafi bir kavram olduğunu bir kenara not ederek…)
—
Gelelim asıl konumuza…
Dün sosyal medyada baş başa vermiş iki başörtülü kadının El Kaide’ye taş çıkartacak muhabbetini izledik…
Mafya Lideri Sedat Peker’in Berat Albayrak’la hesaplaşma videosunun ya da aynı gün Saygı Öztürk’ün Sözcü gazetesinde yayınlanan Peker ve Alaattin Çakıcı’nın barıştıklarına dair makalesinin uzun süre gündemi meşgul edeceğini düşünürken iki kafadar çizdikleri müthiş performansla mafyayı dize getirdi.
Aslında iki figür, partizanlığın, tarafgirliğin, güce tapmanın, makam devşirmenin, göze girmenin ne olduğunu, nasıl yapılacağını büyük bir ustalıkla bize gösterdi.
Yarın öbür gün aramızdan birileri, birilerine yaranacaksa kesinlikle bu videoyu bir yerlere arşivlemeli.
İki figür de üzerinde yorum yapmaya değecek kapasite ve ağırlıkta değil. Geçmişlerini irdelemeye dahi gerek yok. Rejim için kirli birer mendil onlar.
Kabataş yalancısı gazetecilerin nasıl kenara konduğunu gördük.
Ama ikili sözleri, mimikleri, pişkinlikleriyle bir toplumun nasıl dönüştürüldüğüne ayna tuttu bize.
Ben bunların birkaç kişi olduklarını sanmıyorum. Toplumun büyük bir kısmı bunların renginden.
Ha bu durum iktidar partisinin yandaşlarına da özgü değil. Kendisini demokrat, kemalist, laik olarak adlandıran partinin mensupları da bunlardan geri değil.
Dün sosyal medyada büyük takipçili bazı hesapların atışmalarını izledim. İktidar yanlısı olan konumuza mevzubahis figürleri canhıraşane desteklerken, muhalif olan ise tam tersi argümanlarla saldırıyor, arada ‘feto’den tutun, hain, darbeci (bunlar en hafifleri) her türlü ağır sözü sarfetmekten içtinab etmiyor.
Size bir devrin hikâyesini anlattım.
[Cumali Önal] 11.5.2020 [TR724]
Muhatap benim [Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan]
İnsan, özellikle kendi aleyhine gördüğü herhangi bir hadise veya başına gelen bir durum karşısında bunların muhatabı olarak genelde başkasını görür. Asla kendi üzerine alınmaz. Oysa ki kendisinin bir ayrıcalığı yoktur, kendisi de bir insandır ve bunlar kendisinin de başına gelebilir, muhatap kendisi de olabilir, olmalıdır. Ancak böyle düşünürsa bir daha benzer yanlışları yapmaz. Kendisini muhatap almazsa, daima kaçak rolünü oynar, kazanıyor gibi görünse de kaybetme kuşağındadır o. Dostları olmaz, iç huzurunu asla yakalayamaz, mutlu değildir.
Bilindiği gibi Hazreti Yunus aleyhisselam, gönderildiği topluma irşadda bulunur, gayret eder hakikatleri anlatır. Her zaman olduğu gibi insanlar söylediklerini bir türlü kabul etmezler. 33 yıl boyunca ancak iki kişi ona inanır. Artık bu işin olmayacağı, insanları kabul etmeyeceği düşüncesi ile o topluluktan ayrılır ve bir gemiye biner. Yolculuk esnasında gemi su almaya başlayınca, gemidekiler aralarında kura çekerek en günahkar kimseyi bulup suya atmayı kararlaştırırlar. Çekilen kuraların her seferinde Hazreti Yunus aleyhisselam çıkınca onu denize atarlar. Hazreti Yunus aleyhisselamı bir balık yutar. O, balığın karnında “Ya Rabbi ben kendime zulmedenlerden oldum, her şeyi sen biliyorsun, sadece sana yalvarıyorum ve günahlarımı affetmeni diliyorum” diye dua eder. Sonra Allah’ın izniyle balık Yunus aleyhisselamı sahile bırakır.
Tabii ki bu peygamberlere has bir mucizedir. Yunus aleyhisselam hiçbir zaman başına gelen bu hadiseden vazifeli olarak gönderildiği toplumu sorumlu tutmaz, kendini sorumlu bilir. Böyle olunca da Allah ona farklı vesileler verir ve kurtulur. Tekrar kavmine döndüğünde onların inanmış olduklarını görür.
Muhammed İkbal’in babası oğluna, “Oğlum Kur’an-ı Kerim Allah tarafından peygamberimize değil de kendine inmiş gibi dinle, anla ve onun pratiğini yap” demiştir. Aynen Hz. Yunus aleyhisselamın bu işin bütün muhatabı olarak kendisini aldığı gibi.
‘Başkasının ölümü’ adlı bir eserde okumuştum. Sosyal hayatta önemli makam sahibi olan birisi, akşam saat 9 civarında gaipten bir ses duyar. “Bu gece yarısında senin ruhunu kabz edeceğiz” der bu ses. Bu kişi “ben daha gencim, yapacak çok işim var sonra hastalığım filan da yok” der. O gaipten gelen ses “2,5 saatin kaldı” der. O konuşmaya devam eder, “hastanelerde dünya kadar hasta var, yollarda o kadar insan var, trafik kazası olabilir, öteki insanlar ölebilir, benim herhangi bir şeyim yok” der. Zaman geçmektedir… Gaipten gelen ses “iki saatin kaldı” der. Sızlanmaya devam eder, “bu sene benim terfi yılımdı, bu sene kızımı da evlendirecektim…” Derken saat gece yarısı olur ve ruhu kabzedilir.
Burada verilmek istenen mesaj, insan duyduğu, gördüğü, düşündüğü hemen her menfi durumu daima başkalarına verir, kendi üzerine almaz. Yani birinin evi yanacaksa, o başkasının evidir, biri kaza yapacaksa o başkasıdır, birinin çocuğu ölecekse o başkasının çocuğudur. Kiç kendi üzerine almaz. İşte bundan dolayı kitabın adına yazar “başkasının ölümü” demiştir.
Yıllar önce başka insanlara eğitim yoluyla yardım için farklı bir ülkeye Türkiye‘den giden genç bir öğretmen, orada arkadaşlarıyla birlikte bir okul açarlar ve eğitime başlarlar. Bu öğretmen bir gün şehir dışındayken telefonu çalar ve bir çocuğun okulun penceresinden düştüğünü söylerler. Kendi çocuğu da o okula gitmektedir. Bu genç fedakar öğretmen, hemen “inşallah bu çocuk benim çocuğumdur. Böylece başka insanlar çocuklarımıza niye sahip çıkmadınız diye bize kızmazlar…” diye dua eder. Hakikaten pencereden düşen kendi çocuğudur ve hastaneye kaldırılmıştır. Derhal hastaneye gider, Allah’a şükür ki ciddi bir durum olmamıştır. Yani burada bu fedakar öğretmen muhataplığı kendi üzerine almış, Allah da dileğini kabul etmiştir.
O zaman dünyanın neresinde bir problem varsa, insan “acaba bu problemde benim ne gibi bir sorumluluğum var, bunun çözümü için ben ne yapmalıyım” diye düşünmelidir. Eğer böyle düşünülürse, ve bu düşünce şekli genele yayılabilirse o zaman Allah’ın izniyle problemler minimuma iner.
Kur’an-ı Kerim de, hadis-i şerifler de okunurken dinlenirken daima bu bakış açısı içinde okunmalıdır, dinlenilmelidir. Yani “bunlar bana benim ne yapmam gerektiğini, nasıl olmam gerektiğini söylüyor” şeklinde alınırsa o zaman istifadeli olur, insan bundan karlı çıkar. Aynı şekilde konuşmalarda, vaazlarda veya konferanslarda bu gibi konular işlenirken, insan muhatap olarak kendisini görmeli ve ona göre dinlemeli, ona göre kendisine çeki düzen vermelidir.
Rahmetli Turgut Özal’ın bakanlarından Tınaz Titiz, bir konuşmasında şunları anlatmıştı: “Bir gün bir minibüse bindim. O günlerde de bir banka genel müdürü ciddi yolsuzluk yapmıştı. Şoföre o banka genel müdürünün adını vererek sen o kişi gibi olabilir misin dedim. Bana ‘efendim o banka genel müdürü, ben ise bir şoförüm, nasıl onun gibi olabilirim ki’ dedi. Ben de ona ‘evet sen onun konumunda ve pozisyonunda değilsin ama, bir müşteri sana bir para verdiğinde, sen onun üstünü geciktirir ve o insanın bunu unutmasını istersen veya o ineceği durağa gelip alma fırsatı bulamaz ve üstü sende kalırsa sen de kendine göre işte o genel müdür gibi, bir kendi çapında yolsuzluk yapmış olursun’ dedim.”
Özellikle günümüzde, başta internet ve sosyal medya aracılığıyla dünyada olup bitenlerden her an haberdar olunabilmektedir. Önemine göre, kendi yapması gereken işler yanında, bunlarla da ilgilenmek, yazmak, düşünmek ve kendini muhatap kabul etmek de yine bir insanlık gereğidir. Dünyada cereyan eden her şey beni ilgilendirir, ilgilendirmelidir de. Son koronavirüs hadisesi ile bunu hakkalyakin öğrenmiş olduk. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın değil, bana dokunmayıp başkasına dokunduysa onu da benim çözmem gerekir düşüncesi içinde olmak önemlidir.
“Her koyun kendi bacağından asılır” diye bir atasözü yoktur varsa da yanlıştır. Bu herkesin sadece kendisiyle dertlenmesi anlamına gelir, İnsan herkesin derdiyle dertlenmelidir. “Ateş nereye düşerse orayı yakar değil, ateş nereye düşerse beni de yakar” düşüncesi içinde olmamız çok önemlidir. İçinde yaşadığımız bugünlerde koronavirüs dünyanın her yerini etkisi altına almıştır ve bize bu muhataplık konusunda çok ciddi bir ders vermektedir. Dünyanın neresinde ilk defa başladıysa, muhatap olarak herkes kendisini görmeliydi, ona göre de bu yangını hep birlikte hemen orada söndürmeliydi. Böyle yapılamadığı için işte şu anda her yeri sarmış durumdadır.
Netice olarak, futbol maçlarında yedek kulübesinde oturan oyuncular gibi değil, sahada oynayan oyuncular gibi olmak, problemleri seyretmek değil, çözümün içinde bulunmak, dünyada cereyan eden her şeyle makul ölçü ve metotlar içinde ilgilenmek, başkalarına faydalı olmak, sadece yaşamak değil, yaşatma ideali içinde başkalarını düşünmek, bencil değil diğergam olmak, gerçek insan olmanın gereğidir.
Böyle yaparak hem bu dünyada huzur ve mutluluk yakalanabilir, hem de ötelerde Allah’ın haber verdiği nimetlere kavuşmak gibi en büyük kazanç elde edilmiş olur.
Henüz fırsat varken, kırmızı kart hala gösterilmemişken, içinde bulunduğumuz şu Ramazan günlerinde durumumuzu bu açıdan bir daha gözden geçirelim derim.
Bu arada muhatap benim, kimse değil. Tabii ki bu, sen muhatap değilsin anlamına gelmiyor.
[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 11.5.2020 [TR724]
Bilindiği gibi Hazreti Yunus aleyhisselam, gönderildiği topluma irşadda bulunur, gayret eder hakikatleri anlatır. Her zaman olduğu gibi insanlar söylediklerini bir türlü kabul etmezler. 33 yıl boyunca ancak iki kişi ona inanır. Artık bu işin olmayacağı, insanları kabul etmeyeceği düşüncesi ile o topluluktan ayrılır ve bir gemiye biner. Yolculuk esnasında gemi su almaya başlayınca, gemidekiler aralarında kura çekerek en günahkar kimseyi bulup suya atmayı kararlaştırırlar. Çekilen kuraların her seferinde Hazreti Yunus aleyhisselam çıkınca onu denize atarlar. Hazreti Yunus aleyhisselamı bir balık yutar. O, balığın karnında “Ya Rabbi ben kendime zulmedenlerden oldum, her şeyi sen biliyorsun, sadece sana yalvarıyorum ve günahlarımı affetmeni diliyorum” diye dua eder. Sonra Allah’ın izniyle balık Yunus aleyhisselamı sahile bırakır.
Tabii ki bu peygamberlere has bir mucizedir. Yunus aleyhisselam hiçbir zaman başına gelen bu hadiseden vazifeli olarak gönderildiği toplumu sorumlu tutmaz, kendini sorumlu bilir. Böyle olunca da Allah ona farklı vesileler verir ve kurtulur. Tekrar kavmine döndüğünde onların inanmış olduklarını görür.
Muhammed İkbal’in babası oğluna, “Oğlum Kur’an-ı Kerim Allah tarafından peygamberimize değil de kendine inmiş gibi dinle, anla ve onun pratiğini yap” demiştir. Aynen Hz. Yunus aleyhisselamın bu işin bütün muhatabı olarak kendisini aldığı gibi.
‘Başkasının ölümü’ adlı bir eserde okumuştum. Sosyal hayatta önemli makam sahibi olan birisi, akşam saat 9 civarında gaipten bir ses duyar. “Bu gece yarısında senin ruhunu kabz edeceğiz” der bu ses. Bu kişi “ben daha gencim, yapacak çok işim var sonra hastalığım filan da yok” der. O gaipten gelen ses “2,5 saatin kaldı” der. O konuşmaya devam eder, “hastanelerde dünya kadar hasta var, yollarda o kadar insan var, trafik kazası olabilir, öteki insanlar ölebilir, benim herhangi bir şeyim yok” der. Zaman geçmektedir… Gaipten gelen ses “iki saatin kaldı” der. Sızlanmaya devam eder, “bu sene benim terfi yılımdı, bu sene kızımı da evlendirecektim…” Derken saat gece yarısı olur ve ruhu kabzedilir.
Burada verilmek istenen mesaj, insan duyduğu, gördüğü, düşündüğü hemen her menfi durumu daima başkalarına verir, kendi üzerine almaz. Yani birinin evi yanacaksa, o başkasının evidir, biri kaza yapacaksa o başkasıdır, birinin çocuğu ölecekse o başkasının çocuğudur. Kiç kendi üzerine almaz. İşte bundan dolayı kitabın adına yazar “başkasının ölümü” demiştir.
Yıllar önce başka insanlara eğitim yoluyla yardım için farklı bir ülkeye Türkiye‘den giden genç bir öğretmen, orada arkadaşlarıyla birlikte bir okul açarlar ve eğitime başlarlar. Bu öğretmen bir gün şehir dışındayken telefonu çalar ve bir çocuğun okulun penceresinden düştüğünü söylerler. Kendi çocuğu da o okula gitmektedir. Bu genç fedakar öğretmen, hemen “inşallah bu çocuk benim çocuğumdur. Böylece başka insanlar çocuklarımıza niye sahip çıkmadınız diye bize kızmazlar…” diye dua eder. Hakikaten pencereden düşen kendi çocuğudur ve hastaneye kaldırılmıştır. Derhal hastaneye gider, Allah’a şükür ki ciddi bir durum olmamıştır. Yani burada bu fedakar öğretmen muhataplığı kendi üzerine almış, Allah da dileğini kabul etmiştir.
O zaman dünyanın neresinde bir problem varsa, insan “acaba bu problemde benim ne gibi bir sorumluluğum var, bunun çözümü için ben ne yapmalıyım” diye düşünmelidir. Eğer böyle düşünülürse, ve bu düşünce şekli genele yayılabilirse o zaman Allah’ın izniyle problemler minimuma iner.
Kur’an-ı Kerim de, hadis-i şerifler de okunurken dinlenirken daima bu bakış açısı içinde okunmalıdır, dinlenilmelidir. Yani “bunlar bana benim ne yapmam gerektiğini, nasıl olmam gerektiğini söylüyor” şeklinde alınırsa o zaman istifadeli olur, insan bundan karlı çıkar. Aynı şekilde konuşmalarda, vaazlarda veya konferanslarda bu gibi konular işlenirken, insan muhatap olarak kendisini görmeli ve ona göre dinlemeli, ona göre kendisine çeki düzen vermelidir.
Rahmetli Turgut Özal’ın bakanlarından Tınaz Titiz, bir konuşmasında şunları anlatmıştı: “Bir gün bir minibüse bindim. O günlerde de bir banka genel müdürü ciddi yolsuzluk yapmıştı. Şoföre o banka genel müdürünün adını vererek sen o kişi gibi olabilir misin dedim. Bana ‘efendim o banka genel müdürü, ben ise bir şoförüm, nasıl onun gibi olabilirim ki’ dedi. Ben de ona ‘evet sen onun konumunda ve pozisyonunda değilsin ama, bir müşteri sana bir para verdiğinde, sen onun üstünü geciktirir ve o insanın bunu unutmasını istersen veya o ineceği durağa gelip alma fırsatı bulamaz ve üstü sende kalırsa sen de kendine göre işte o genel müdür gibi, bir kendi çapında yolsuzluk yapmış olursun’ dedim.”
Özellikle günümüzde, başta internet ve sosyal medya aracılığıyla dünyada olup bitenlerden her an haberdar olunabilmektedir. Önemine göre, kendi yapması gereken işler yanında, bunlarla da ilgilenmek, yazmak, düşünmek ve kendini muhatap kabul etmek de yine bir insanlık gereğidir. Dünyada cereyan eden her şey beni ilgilendirir, ilgilendirmelidir de. Son koronavirüs hadisesi ile bunu hakkalyakin öğrenmiş olduk. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın değil, bana dokunmayıp başkasına dokunduysa onu da benim çözmem gerekir düşüncesi içinde olmak önemlidir.
“Her koyun kendi bacağından asılır” diye bir atasözü yoktur varsa da yanlıştır. Bu herkesin sadece kendisiyle dertlenmesi anlamına gelir, İnsan herkesin derdiyle dertlenmelidir. “Ateş nereye düşerse orayı yakar değil, ateş nereye düşerse beni de yakar” düşüncesi içinde olmamız çok önemlidir. İçinde yaşadığımız bugünlerde koronavirüs dünyanın her yerini etkisi altına almıştır ve bize bu muhataplık konusunda çok ciddi bir ders vermektedir. Dünyanın neresinde ilk defa başladıysa, muhatap olarak herkes kendisini görmeliydi, ona göre de bu yangını hep birlikte hemen orada söndürmeliydi. Böyle yapılamadığı için işte şu anda her yeri sarmış durumdadır.
Netice olarak, futbol maçlarında yedek kulübesinde oturan oyuncular gibi değil, sahada oynayan oyuncular gibi olmak, problemleri seyretmek değil, çözümün içinde bulunmak, dünyada cereyan eden her şeyle makul ölçü ve metotlar içinde ilgilenmek, başkalarına faydalı olmak, sadece yaşamak değil, yaşatma ideali içinde başkalarını düşünmek, bencil değil diğergam olmak, gerçek insan olmanın gereğidir.
Böyle yaparak hem bu dünyada huzur ve mutluluk yakalanabilir, hem de ötelerde Allah’ın haber verdiği nimetlere kavuşmak gibi en büyük kazanç elde edilmiş olur.
Henüz fırsat varken, kırmızı kart hala gösterilmemişken, içinde bulunduğumuz şu Ramazan günlerinde durumumuzu bu açıdan bir daha gözden geçirelim derim.
Bu arada muhatap benim, kimse değil. Tabii ki bu, sen muhatap değilsin anlamına gelmiyor.
[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 11.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan
Ne oldu sana böyle FC Porto? [Hasan Cücük]
Sadece Portekiz’in değil Avrupa futbolunun da önemli kulüplerinden biri olan FC Porto zor günler geçiriyor. Son yıllarda yüksek oranda borçlanan FC Porto’ya bir darbe de koronavirüsten geldi. Kulüp, 30 Haziran’a kadar 100 milyon Euro’luk bir kaynak bulmaması halinde UEFA tarafından yaptırımlara maruz kalacak. Çare için tüm futbolcular satış listesine konuldu.
‘Ejderhalar’ lakaplı FC Porto’nun kuruluş yılı 1893’e kadar uzanıyor. FC Porto’yu Avrupa’da söz sahibi yapan isimlerin başında 1982’den bu yana kulüp başkanlığını yapan Jorge Nuno Pinto da Costa geliyor. 1937 doğumlu Jorge Nuno, 1964’ten bu yana kulüpte görev almış bir isim. İş adamı olan Nuno, futbol bilgisini yöneticilik kabiliyetiyle birleştiren ender isimlerden biri. 1980 yılında kulüp yönetim kuruluna seçilen Nuno, 1982’de başkanlık koltuğuna oturdu ve FC Porto’nun altın çağı başladı. Takım sadece futbolda değil, basketbol, voleybol, hentbol, yüzme, hockey, halter, bilardo gibi branşlarda da şampiyonluk sevinci yaşadı.
Başkan Nuno taraftarın sevgilisi olurken, adının şike operasyonu olan ‘Altın Düdükler’e karışması temiz kariyerine kara bir nokta olarak düştü. 2009’da tüm haklarını geri alarak kulübü yönetmeye kaldığı yerden devam etti. Nuno, futbol bilgisine güvenerek teknik adamlara sürekli müdahale etti; sadece bir kişi hariç. Bu isim FC Porto’yu yerel ve uluslararası arenada zirveye taşıyan Jose Mourinho’dan başkası değildi. Sonuçta iki lig, 1 UEFA ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu geldi. Nuno döneminde FC Porto 21 lig, 12 Portekiz Kupası, 20 Portekiz Süper Kupası, 1 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi, 1 UEFA Kupası, 1 UEFA Avrupa Ligi, 1 UEFA Süper Kupası ve 1 Kıtalararası Şampiyonluk sevinci yaşadı.
Dünyada hiçbir başkana nasip olmayacak şampiyonluklar gördü. Elbette sadece futbolda değil bu başarılar. Basketbol, voleybol, yüzme, halter, gibi dallarda da FC Porto başarılara ambargo koydu. Jorge Nuno sadece iyi bir idareci olmadığını, aynı zamanda iyi bir tüccar olduğunu da gösterdi. Altyapıdan yetiştirdiği oyuncuları veya gençken keşfedip ucuza aldığı isimleri birer yıldız oyuncu olarak milyonlarca avroya satmasını bildi. Ancak son yıllarda FC Porto transfer döneminin en çok kazanan Portekiz kulübü olma özelliğini Benfica’ya kaptırdı. Özellikle Avrupa kupalarında adına yakışmayan bir performans ortaya koyunca, ekonomik darboğaz başladı.
Avrupa arenasında ilk büyük başarısını 1987’de o yıllarda adı Şampiyon Kulüpler Kupası olan şimdinin Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak duyuran FC Porto’nun 2000’li yıllar altın dönemi oldu. Jose Mourinho yönetiminde 2003’te UEFA Kupası, 2004’te ise Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Art arda gelen bu iki başarı gözlerin FC Porto’ya çevrilmesini sağladı. Futbolcuları yüksek bonservisler karşılığında dev takımlara transfer oldu. 2011’de UEFA Avrupa Ligi başarısı sonrası FC Porto için Avrupa’da adına yakışmayan dönem de başlamış oldu. Sadece futbolcuları değil Avrupa arenasında dev başarıya imza atan teknik adamları Jose Mourinho ve Villas Boas da sözleşme fesih ücreti ödenerek kulüpler ayrıldı. Adeta para basan bir FC Porto vardı. 2008 küresel mali kriz tüm kulüpleri etkilerken, FC Porto’da tam tersi bir durum vardı.
FC Porto’nun son 10 yılına baktığımızda sadece 2016-17 transfer sezonunu ekside kapattığını görüyoruz. Ancak dikkat çeken bir ayrıntı var. Bu süreçte sadece 2015-16 sezonunda oyuncu satışından kasaya giren para üç haneli rakama ulaştı. Jackson Martínez (Altico Madrid) 37 milyon, Danilo (Rea Madrid) 31,5 milyon, Alex Sandro (Juventus) 26 milyon ve Giannelli Imbula (Stoke City) 24 milyon Euro ile 2015-16 sezonunda FC Porto’nun kasasını dolduran oyuncular oldu. Geri kalan sezonlarda bir daha üç haneli rakam görülmedi. 2016-17 sezonunda transferden kasaya giren rakam ise sadece 15 milyon Euro oldu.
2011’de kazanılan UEFA Avrupa Ligi sonrası FC Porto’nun Avrupa arenasında düşüşü başladı. Bu süreçte Şampiyonlar Ligi’nde iki, UEFA Avrupa Ligi’nde ise bir kez çeyrek final gördü. 2019-20 sezonunda Şampiyonlar Ligi biletini almak için play-off turunu geçemedi. UEFA Avrupa Ligi’ne ise son 32 turunda veda etti. Avrupa’da gelen bu başarısız sonuçlar, kulübün mali dengelerini bozdu. Yıldız oyuncu yetiştirme sıkıntısı da eklenince FC Porto’nun bütçesi ciddi şekilde sarsıldı. Çare için başvurulan yüksek oranda borçlanma ise kulübü iflasın eşiğine getirdi. 30 Haziran’a kadar 100 milyon Euro’luk bir kaynak bulunması gerekiyor. Yoksa UEFA’dan yaptırımlar gelecek.
Çare olarak tüm futbolcular satışa çıkarıldı. En pahalı ismi ise bir sezon Galatasaray’da da top kuşturan sol bel Alex Telles. Biçilen değer şimdilik 32 milyon Euro. Koronavirüsten dolayı kulüplerin ekonomisi ciddi şekilde sarsıldı. Doğal olarak transferde eskisi gibi yüksek rakamlar telaffuz edilmiyor. FC Porto mecburen bazı oyuncularını daha düşük rakamlara satacak. Sol bek Telles’in hem takımın en değerli hem de attığı 8 golle en skorer oyuncusu olması FC Porto’nun içine düştüğü durumu net bir şekilde ortaya koyuyor.
[Hasan Cücük] 11.5.2020 [TR724]
‘Ejderhalar’ lakaplı FC Porto’nun kuruluş yılı 1893’e kadar uzanıyor. FC Porto’yu Avrupa’da söz sahibi yapan isimlerin başında 1982’den bu yana kulüp başkanlığını yapan Jorge Nuno Pinto da Costa geliyor. 1937 doğumlu Jorge Nuno, 1964’ten bu yana kulüpte görev almış bir isim. İş adamı olan Nuno, futbol bilgisini yöneticilik kabiliyetiyle birleştiren ender isimlerden biri. 1980 yılında kulüp yönetim kuruluna seçilen Nuno, 1982’de başkanlık koltuğuna oturdu ve FC Porto’nun altın çağı başladı. Takım sadece futbolda değil, basketbol, voleybol, hentbol, yüzme, hockey, halter, bilardo gibi branşlarda da şampiyonluk sevinci yaşadı.
Başkan Nuno taraftarın sevgilisi olurken, adının şike operasyonu olan ‘Altın Düdükler’e karışması temiz kariyerine kara bir nokta olarak düştü. 2009’da tüm haklarını geri alarak kulübü yönetmeye kaldığı yerden devam etti. Nuno, futbol bilgisine güvenerek teknik adamlara sürekli müdahale etti; sadece bir kişi hariç. Bu isim FC Porto’yu yerel ve uluslararası arenada zirveye taşıyan Jose Mourinho’dan başkası değildi. Sonuçta iki lig, 1 UEFA ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu geldi. Nuno döneminde FC Porto 21 lig, 12 Portekiz Kupası, 20 Portekiz Süper Kupası, 1 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi, 1 UEFA Kupası, 1 UEFA Avrupa Ligi, 1 UEFA Süper Kupası ve 1 Kıtalararası Şampiyonluk sevinci yaşadı.
Dünyada hiçbir başkana nasip olmayacak şampiyonluklar gördü. Elbette sadece futbolda değil bu başarılar. Basketbol, voleybol, yüzme, halter, gibi dallarda da FC Porto başarılara ambargo koydu. Jorge Nuno sadece iyi bir idareci olmadığını, aynı zamanda iyi bir tüccar olduğunu da gösterdi. Altyapıdan yetiştirdiği oyuncuları veya gençken keşfedip ucuza aldığı isimleri birer yıldız oyuncu olarak milyonlarca avroya satmasını bildi. Ancak son yıllarda FC Porto transfer döneminin en çok kazanan Portekiz kulübü olma özelliğini Benfica’ya kaptırdı. Özellikle Avrupa kupalarında adına yakışmayan bir performans ortaya koyunca, ekonomik darboğaz başladı.
Avrupa arenasında ilk büyük başarısını 1987’de o yıllarda adı Şampiyon Kulüpler Kupası olan şimdinin Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak duyuran FC Porto’nun 2000’li yıllar altın dönemi oldu. Jose Mourinho yönetiminde 2003’te UEFA Kupası, 2004’te ise Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Art arda gelen bu iki başarı gözlerin FC Porto’ya çevrilmesini sağladı. Futbolcuları yüksek bonservisler karşılığında dev takımlara transfer oldu. 2011’de UEFA Avrupa Ligi başarısı sonrası FC Porto için Avrupa’da adına yakışmayan dönem de başlamış oldu. Sadece futbolcuları değil Avrupa arenasında dev başarıya imza atan teknik adamları Jose Mourinho ve Villas Boas da sözleşme fesih ücreti ödenerek kulüpler ayrıldı. Adeta para basan bir FC Porto vardı. 2008 küresel mali kriz tüm kulüpleri etkilerken, FC Porto’da tam tersi bir durum vardı.
FC Porto’nun son 10 yılına baktığımızda sadece 2016-17 transfer sezonunu ekside kapattığını görüyoruz. Ancak dikkat çeken bir ayrıntı var. Bu süreçte sadece 2015-16 sezonunda oyuncu satışından kasaya giren para üç haneli rakama ulaştı. Jackson Martínez (Altico Madrid) 37 milyon, Danilo (Rea Madrid) 31,5 milyon, Alex Sandro (Juventus) 26 milyon ve Giannelli Imbula (Stoke City) 24 milyon Euro ile 2015-16 sezonunda FC Porto’nun kasasını dolduran oyuncular oldu. Geri kalan sezonlarda bir daha üç haneli rakam görülmedi. 2016-17 sezonunda transferden kasaya giren rakam ise sadece 15 milyon Euro oldu.
2011’de kazanılan UEFA Avrupa Ligi sonrası FC Porto’nun Avrupa arenasında düşüşü başladı. Bu süreçte Şampiyonlar Ligi’nde iki, UEFA Avrupa Ligi’nde ise bir kez çeyrek final gördü. 2019-20 sezonunda Şampiyonlar Ligi biletini almak için play-off turunu geçemedi. UEFA Avrupa Ligi’ne ise son 32 turunda veda etti. Avrupa’da gelen bu başarısız sonuçlar, kulübün mali dengelerini bozdu. Yıldız oyuncu yetiştirme sıkıntısı da eklenince FC Porto’nun bütçesi ciddi şekilde sarsıldı. Çare için başvurulan yüksek oranda borçlanma ise kulübü iflasın eşiğine getirdi. 30 Haziran’a kadar 100 milyon Euro’luk bir kaynak bulunması gerekiyor. Yoksa UEFA’dan yaptırımlar gelecek.
Çare olarak tüm futbolcular satışa çıkarıldı. En pahalı ismi ise bir sezon Galatasaray’da da top kuşturan sol bel Alex Telles. Biçilen değer şimdilik 32 milyon Euro. Koronavirüsten dolayı kulüplerin ekonomisi ciddi şekilde sarsıldı. Doğal olarak transferde eskisi gibi yüksek rakamlar telaffuz edilmiyor. FC Porto mecburen bazı oyuncularını daha düşük rakamlara satacak. Sol bek Telles’in hem takımın en değerli hem de attığı 8 golle en skorer oyuncusu olması FC Porto’nun içine düştüğü durumu net bir şekilde ortaya koyuyor.
[Hasan Cücük] 11.5.2020 [TR724]
Kuşku ve sehâvet ikilemi [Veysel Ayhan]
Gözle görmek hiçbir zaman duymak gibi olmaz. Hz. Musa(as) için anlatılır. Duyduğunda verdiği tepki ile gördüğünde verdiği tepki çok başkadır.
Hz. İbrahim de (as) mutmain olmak için “görmek” ister.
“Bir vakit de İbrâhim: ‘Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’ demişti. Allah: ‘Neden bunu istedin, yoksa inanmadın mı?’ dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: ‘Elbette inandım, lâkin tam kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.” (Bakara, 260)
Ortada hiçbir şüphe yokken bile “görmenin”, “duymadan” farkı kıyaslanmaz.
Bir de inandığınız konuda yalanlar söylenmişse…
İftiralar atılmışsa…
Aslı astarı olmasa bile ortalıkta bazı şüpheler geziyorsa…
Bu durumda ne yapmak lazım?
Peki, iz bırakmayan iftira var mıdır?
Maalesef yoktur. Her yalan ve iftira kalıcı olmasa bile bir miktar güven erozyonuna sebep olur.
Telafisi en zor işlerden biri bu güven kaybını telafi etmektir.
Herkes bu konuda aynı değil. Az da olsa bu konuda hassasiyet taşıyanlar var.
Onların da endişelerini saygıyla karşılamak lazım.
Benim şahsen bildiğin tanıdığım insanlar var.
Bu tür şüphe ve kuşku taşıyan insanları dışlamamak lazım.
Onlar için de bir çözüm bulmak lazım.
Onlara “görerek” emin olacakları yardım kanalları açmak gerekir.
Görüştüğüm küskün ve kırgın arkadaşlar var.
Fakat hemen hepsi içlerindeki sahavet ve fedakârlık cevherini muhafaza ediyor.
Herkesin “Artık bizimle görüşmüyor.” dediği insan var, biliyorum. Kendisine bir mağdurun ihtiyacından bahsettiğimde şu an kendisi de zor durumda olmasına rağmen tereddüt etmeden elinde ne varsa verdi.
Bu tür samimi başka insanların da var olduğunu düşünüyorum.
Onlara “duyarak” “bilerek” değil, “görerek” yardım edecekleri kanallar açmak gerekiyor.
NELER YAPILABİLİR?
Halen yüzde yüze yakın oranda insanlar himmet ediyor, verdiklerinin takibini yapabiliyorlar.
İftira ve yalanlara prim vermeden güvendikleri insanları bu zor zamanda inkisara uğratmıyorlar. Yaptıkları tartışmasız büyük bir kahramanlık. Her birinin eli ayağı öpülse değer.
Ayrıca benim yardımımı güvendiğim bir insana teslim etmem önemli.
Benim elimden çıktıktan sonrası benim kazandığım ecri etkilemez.
Konum o değil. O ayrı bir mesele.
Ama kenarda kalmış insanlar var.
Bu insanlar da işin bir ucundan tutmak istiyor. Ama “görerek” vermek istiyor.
Bu konuda internet üstünden bazı kanallar açılabilir, yazılımlar geliştirilebilir.
İNTERNET İMKÂNLARI
Şöyle talepler var:
“Mesela 100 euro versem. Sonra görsem para nerelere harcanmış, takip edebilsem.” “İnternet sitesinde şöyle bir sonuç görsem. Paranızın 86 euro’suyla battaniye alındı. 4 euro’su genel gider kalemlerine kullanıldı.”
“Gönderdiğiniz 400 euro şu… ailenin ev kirası olarak teslim edilmiştir.”
Mesaj gelse: “Yaptığınız bağış ile şu, şu şahısların göz ameliyatları yapılmıştır. Fotoğrafları da ektedir”
“Adak kurbanınız kesildi. İsminiz okunarak çekilmiş video görüntüsü ektedir.”
“Her ay yaptığınız düzenli bağışınız falan öğrenciye iletilmektedir.”
“Ayni yardım paketiniz falan semtteki filan filan aileye ulaştırılmıştır.”
Böyle mesajlar gelse…
Bu platformda teklifte bulunabilsem: “Bana 20 IBAN adresi verin. Her ay yollayacağım”
Veya “Açıktan yardım yapılamayan bir ülkeden IBAN no’su bana ulaştırılsa ben her ay o aileye bir miktar göndersem. Hatta bu aile benim kardeş ailem olsa… Telefon açıp konuşabilsem, ihtiyaçlarını sorabilsem…”
“ASKIDA FATURA”
Son günlerde bazı uygulamalarına şahit olduğumuz “askıda fatura” da fevkalade güzel bir uygulama. Mağdur nüfusa sahip birkaç ülke var. Bir yardım kuruluşu buralarda yaşayanların faturalarını “uygun bir formatta” sitesine koyabilir. Geçenlerde İstanbul’da 56 bin 573 ailenin, 7 milyon 307 bin 612 TL değerindeki faturası hayırseverler tarafından sadece 30 saatte ödendi. Bu örnek bize “görerek” vermenin önemini ve âciliyetini yeterince anlatıyor.
Ve bu yardım organizasyonu internet sitesinden şeffaf bir şekilde görülebilse, “Ahbab” gibi beynelmilel bir denetim firmasınca denetlense…
Bu tür çok talep var. Veya bana fazla geliyor.
Sözlerim belki hariçten gazel okuma…
Belki çok daha iyi şekilde yapılıyordur.
Bilmiyorum.
Bugünlerde hem sürecin ağırlığı var hem de Ramazan ayındayız. Geçmiş zamanlarda 1’e 10 getiren bir hayır şimdi 1’e milyon getiriyor olabilir. Kimseyi bundan mahrum etmeye hakkımız yok.
Direkt “Mümkün değil!” “Olsa biz yapardık!” “Zaten denedik!” “Bize uymaz!” gibi klasik tepkiler vermek yerine “Acaba bir yol bulabilir miyiz?” diyerek bu konularda yavaş yavaş yeni usuller geliştirmek lazım. Yoksa yeni dünya eski usulleri kaldırmayacak gibi görünüyor.
NİKABIN KAPALI OLMASINI GEREKTİREN BİR AYIBIMIZ YOK
Bu şeffafiyette bir yardım platformu olsa, az da olsa içinde kuşku taşıyan insanlar yardımlarını bu yolla yapsa?
Efendimiz’in(sav) Safiyye Validemizi akşam üstü yolcularken onları gören bir iki sahabenin su-i zanna girmesini önlemek maksadıyla nikabını kaldırması örneği var. “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” diyor.
Ortalığın yalan, iftira ve fitne kaynadığı bir ortamda “bilmek ve duymak” emin olmak için yetmeyebilir.”
Nikabın kapalı olmasını gerektirecek bir ayıbımız yok.
Hz. İbrahim(as) gibi “Mutmain” olmak isteyenlere “Hayır! Sadece bil!” diyemeyiz.
Bırakalım onlar da “görerek” sehavet ve fedâkarlıklarının gereğini yerine getirsinler.
[Veysel Ayhan] 11.5.2020 [TR724]
Hz. İbrahim de (as) mutmain olmak için “görmek” ister.
“Bir vakit de İbrâhim: ‘Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’ demişti. Allah: ‘Neden bunu istedin, yoksa inanmadın mı?’ dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: ‘Elbette inandım, lâkin tam kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.” (Bakara, 260)
Ortada hiçbir şüphe yokken bile “görmenin”, “duymadan” farkı kıyaslanmaz.
Bir de inandığınız konuda yalanlar söylenmişse…
İftiralar atılmışsa…
Aslı astarı olmasa bile ortalıkta bazı şüpheler geziyorsa…
Bu durumda ne yapmak lazım?
Peki, iz bırakmayan iftira var mıdır?
Maalesef yoktur. Her yalan ve iftira kalıcı olmasa bile bir miktar güven erozyonuna sebep olur.
Telafisi en zor işlerden biri bu güven kaybını telafi etmektir.
Herkes bu konuda aynı değil. Az da olsa bu konuda hassasiyet taşıyanlar var.
Onların da endişelerini saygıyla karşılamak lazım.
Benim şahsen bildiğin tanıdığım insanlar var.
Bu tür şüphe ve kuşku taşıyan insanları dışlamamak lazım.
Onlar için de bir çözüm bulmak lazım.
Onlara “görerek” emin olacakları yardım kanalları açmak gerekir.
Görüştüğüm küskün ve kırgın arkadaşlar var.
Fakat hemen hepsi içlerindeki sahavet ve fedakârlık cevherini muhafaza ediyor.
Herkesin “Artık bizimle görüşmüyor.” dediği insan var, biliyorum. Kendisine bir mağdurun ihtiyacından bahsettiğimde şu an kendisi de zor durumda olmasına rağmen tereddüt etmeden elinde ne varsa verdi.
Bu tür samimi başka insanların da var olduğunu düşünüyorum.
Onlara “duyarak” “bilerek” değil, “görerek” yardım edecekleri kanallar açmak gerekiyor.
NELER YAPILABİLİR?
Halen yüzde yüze yakın oranda insanlar himmet ediyor, verdiklerinin takibini yapabiliyorlar.
İftira ve yalanlara prim vermeden güvendikleri insanları bu zor zamanda inkisara uğratmıyorlar. Yaptıkları tartışmasız büyük bir kahramanlık. Her birinin eli ayağı öpülse değer.
Ayrıca benim yardımımı güvendiğim bir insana teslim etmem önemli.
Benim elimden çıktıktan sonrası benim kazandığım ecri etkilemez.
Konum o değil. O ayrı bir mesele.
Ama kenarda kalmış insanlar var.
Bu insanlar da işin bir ucundan tutmak istiyor. Ama “görerek” vermek istiyor.
Bu konuda internet üstünden bazı kanallar açılabilir, yazılımlar geliştirilebilir.
İNTERNET İMKÂNLARI
Şöyle talepler var:
“Mesela 100 euro versem. Sonra görsem para nerelere harcanmış, takip edebilsem.” “İnternet sitesinde şöyle bir sonuç görsem. Paranızın 86 euro’suyla battaniye alındı. 4 euro’su genel gider kalemlerine kullanıldı.”
“Gönderdiğiniz 400 euro şu… ailenin ev kirası olarak teslim edilmiştir.”
Mesaj gelse: “Yaptığınız bağış ile şu, şu şahısların göz ameliyatları yapılmıştır. Fotoğrafları da ektedir”
“Adak kurbanınız kesildi. İsminiz okunarak çekilmiş video görüntüsü ektedir.”
“Her ay yaptığınız düzenli bağışınız falan öğrenciye iletilmektedir.”
“Ayni yardım paketiniz falan semtteki filan filan aileye ulaştırılmıştır.”
Böyle mesajlar gelse…
Bu platformda teklifte bulunabilsem: “Bana 20 IBAN adresi verin. Her ay yollayacağım”
Veya “Açıktan yardım yapılamayan bir ülkeden IBAN no’su bana ulaştırılsa ben her ay o aileye bir miktar göndersem. Hatta bu aile benim kardeş ailem olsa… Telefon açıp konuşabilsem, ihtiyaçlarını sorabilsem…”
“ASKIDA FATURA”
Son günlerde bazı uygulamalarına şahit olduğumuz “askıda fatura” da fevkalade güzel bir uygulama. Mağdur nüfusa sahip birkaç ülke var. Bir yardım kuruluşu buralarda yaşayanların faturalarını “uygun bir formatta” sitesine koyabilir. Geçenlerde İstanbul’da 56 bin 573 ailenin, 7 milyon 307 bin 612 TL değerindeki faturası hayırseverler tarafından sadece 30 saatte ödendi. Bu örnek bize “görerek” vermenin önemini ve âciliyetini yeterince anlatıyor.
Ve bu yardım organizasyonu internet sitesinden şeffaf bir şekilde görülebilse, “Ahbab” gibi beynelmilel bir denetim firmasınca denetlense…
Bu tür çok talep var. Veya bana fazla geliyor.
Sözlerim belki hariçten gazel okuma…
Belki çok daha iyi şekilde yapılıyordur.
Bilmiyorum.
Bugünlerde hem sürecin ağırlığı var hem de Ramazan ayındayız. Geçmiş zamanlarda 1’e 10 getiren bir hayır şimdi 1’e milyon getiriyor olabilir. Kimseyi bundan mahrum etmeye hakkımız yok.
Direkt “Mümkün değil!” “Olsa biz yapardık!” “Zaten denedik!” “Bize uymaz!” gibi klasik tepkiler vermek yerine “Acaba bir yol bulabilir miyiz?” diyerek bu konularda yavaş yavaş yeni usuller geliştirmek lazım. Yoksa yeni dünya eski usulleri kaldırmayacak gibi görünüyor.
NİKABIN KAPALI OLMASINI GEREKTİREN BİR AYIBIMIZ YOK
Bu şeffafiyette bir yardım platformu olsa, az da olsa içinde kuşku taşıyan insanlar yardımlarını bu yolla yapsa?
Efendimiz’in(sav) Safiyye Validemizi akşam üstü yolcularken onları gören bir iki sahabenin su-i zanna girmesini önlemek maksadıyla nikabını kaldırması örneği var. “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” diyor.
Ortalığın yalan, iftira ve fitne kaynadığı bir ortamda “bilmek ve duymak” emin olmak için yetmeyebilir.”
Nikabın kapalı olmasını gerektirecek bir ayıbımız yok.
Hz. İbrahim(as) gibi “Mutmain” olmak isteyenlere “Hayır! Sadece bil!” diyemeyiz.
Bırakalım onlar da “görerek” sehavet ve fedâkarlıklarının gereğini yerine getirsinler.
[Veysel Ayhan] 11.5.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)