‘IŞİD emiri’nin derneğine ‘FETÖ bağlantısı yok’ diye ‘temiz kağıdı’ verilmiş!

103 kişinin hayatını ketbettiği 10 Ekim Ankara Tren Garı katliamı davasında mağdur avukatları: Emniyet birimleri IŞİD’çilere ait teşhis albümünü de saklıyor. İstanbul Valiliği, IŞİD emiri lhami Balı’nın çalıştığı dernekle ilgili müzekkereye FETÖ ile bağı yok diye yanıt veriyor.

KRONOS 21 Eylül 2020 GÜNDEM MANŞET

10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı kavşağında 103 kişinin can verdiği IŞİD katliamına ilişkin firari sanıklarla ilgili davada hayatını kaybedenlerin avukatlarından Murat Kemal Gündüz, Emniyet Genel Müdürlüğü’nin mahkemenin istediği belgeleri gönderilmemesine tepki gösterdi. Gündüz “Emniyet birimleri IŞİD’çilere ait teşhis albümünü de saklıyor. Türkiye’deki tüm soruşturmalarda şüphelilere çeşitli kişilere ait fotoğraflar gösteriliyor ve kim oldukları soruluyor. Emniyetin birimleri albüm için birbirlerini işaret ediyor ancak hiçbiri bu fotoğrafları teslim etmek istemiyor” dedi.

Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada avukat Gündüz, aranan IŞİD üyeleri ile ilgili listeye İçişleri Bakanlığı’nın da net bir yanıt vermediğini söyledi.

IŞİD’in Türkiye emiri İlhami Balı hakkındaki Kilis Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve İstanbul Dernekler Müdürlüğü’nün gönderdiği belgeye gösteren Gündüz “IŞİD’in sınır emiri İlhami Balı’nın tapelerini içeren soruşturma dosyalarına dair mahkeme müzekkerelerine yanıt vermiyor. İstanbul Dernekler İl Müdürlüğü, İlhami Balı’nın faaliyet gösterdiği Hayır ve Ensar Derneği’yle ilgili müzekkereye FETÖ ile bağı yok diye yanıt verdi. Haklarında işlem yapılması gerekir.” ifadelerini kullandı.

IŞİD SANIKLARININ AVUKATI: YARGILANANLARIN HEPSİ MASUM!

 

Duruşmada sanık Erman Ekici’nin avukatı Heyem Fidan, Türkiye’deki IŞİD yargılamalarında yargılanan kişilerin tamamının masum olduğunu ve sakallı olan kişilerin yargılandığını ileri sürdü.

Mağdur avukatlarından İlke Işık, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun IŞİD üyeleri ile ilgili açıklamalarını hatırlatarak “İçişleri Bakanı Soylu, yakalanan ve defalarca bırakılan IŞİD sorumluları için yargı görevini yapıyor diyor. Burada sanık sandalyeleri şu an sanıklar yakalanıp bırakıldığı için boş ise yargı nasıl görevini yapıyor diyebiliriz”diye sordu.

Avukat Erkan Ünüvar da Bakan Soylu’nun ‘IŞİD’in Türkiye emiri’ olarak duyurduğu Mahmut Özden’in yakalanmasının ardından yaptığı açıklamayı anımsatarak, şunları söyledi:

DELİL YOKSA DEĞİL DELİL VARSA DA IŞİD SANIKLARI BIRAKILIYOR

“IŞİD’in üst düzey yöneticilerinin zaman zaman takip edilip yakalanıp bırakıldığına artık çok aşinayız. Bu kişiler yakalandıktan sonra soruşturmaya dair hiçbir bilgi verilmiyor. Sonra İçişleri Bakanı çıkıp delil yoksa bırakılır diyor halbuki delil varsa da bırakılıyor. Dosyamızın firari sanığı Ahmet Güneş’in infaz görüntüleri olmasına rağmen Gaziantep’te mahkeme tarafından bırakıldığını, Yunus Durmaz’ın hakkında yakalama kararı varken dinlendiğini ancak yakalanmadığını biliyoruz.” Emniyet fezlekesinde Türkiye emiri olduğu ve Suriye asıllı olduğu iddia edilen Ebu Zeynep isimli kişi hakkında hiçbir soruşturma yürütülmemiştir. Yunus Durmaz’a talimat verdiği iddia edilen kişi bu kişiydi.

[Kronos.News] 21.9.2020

Zarrab’ın kuryesi konuştu: ‘En az 800 milyon dolar rüşvet dağıtıldı’

Zarrab’ın Türkiye’de İran’ın petrol karşılığı parasını sisteme sokabilmek için kurduğu kirli para sistemini doğrulayan kuryesi Adem Karahan, milyarlarca dolar aklayan Zarrab’ın Türkiye’deki işlemler için yüzde 8 komisyon dağıttığını söyledi. Amerikalı savcılara göre bu komisyonun miktarı en az 800 milyon dolar.

EMİR KORKMAZ 21 Eylül 2020 DÜNYA

Reza Zarrab'ın kuryesi Adem Karahan rüşvet çarkını anlattı.

Kamuoyunun Reza Zarrab davasını aktaran muhabir olarak tanıdığı Adam Klasfeld ve birlikte çalıştığı bir grup gazeteci, ABD Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası’nı kullanarak dava çerçevesinde mahkemenin elinde 750 binden fazla banka işlemi bilgisi, bazı gizli iletişim kayıtları ve Amerikan makamlarının soruşturma bilgilerini mahkemeden aldı.

Organize Suç ve Yolsuzluk Raporlama Projesi (OCCRP) adı altına faaliyet gösteren bir grup gazeteci bir yıl boyunca binlerce evrakı tek tek inceledi. Elde edilen bilgilerin ardından Zarrab’ın kara para ve altın kuryesi Adem Karahan ile saatler süren mülakatlar gerçekleştiren ekip, elde ettiği verileri paylaştı.

Zarrab’ın Türkiye’de İran’ın petrol karşılığı parasını sisteme sokabilmek için kurduğu kirli para sistemini doğrulayan Karahan, milyarlarca dolar aklayan Zarrab’ın Türkiye’de işlemler için yüzde 8 komisyon dağıttığını söyledi. Amerikalı savcılara göre bu komisyonun miktarı en az 800 milyon dolar.

BİR YIL BOYUNCA BİNLERCE BELGE İNCELENDİ

Belgeleri elde eden OCCRP, bir yıldan fazla bir süre boyunca verileri özel bir veri tabanında analiz etti. Elde edilen bilgileri, görüşmelerle doğruladı, Türkiye’deki mahkemelerdeki soruşturma raporlarıyla teyit etti. Bununla yetinmedi, Orta Doğu ve Avrupa’dan toplanan diğer belgelerle de destekledi. İşte İsveç devlet televizyonu SVT ve Courthouse News’nin de dahil olduğu OCCRP ekibi tarafından ortaya konan haberin özeti:

‘KORKMA, HÜKÜMET İŞİN İÇİNDE’

Yaptırımlar altındaki İran’ın yasakları delmek için kullandığı altın karşılığı para aklama yönteminde çalışan ve bu çerçevede milyarlarca dolarlık altın alan Adem Karahan, işe başladığı 12 yıl önceki ilk konuşmasını daha dün gibi hatırlıyor.

2008 yılında, Adem Karahan, önce altın veya nakit dolu bavullar taşıyarak ve daha sonra parayı banka havalesiyle taşıyan şirketler için bir vekil olarak, İran’ın petrol satışından elde edilen milyarlarca doları aklamada yardımcı olmak için işe alındı. OCCRP’ye özel bir röportaj veren Karahan, işe başlarken operasyonun patronu Türk-İranlı para aklayıcı Reza Zarrab’ın, Türk yetkililerden korkmasını gerektirecek hiçbir şey olmadığına dair güvence verdiğini söyledi. Karahan, Zarrab’ın, “Hükümet işin içinde” dediğini hatırlıyor. Karahan buna inanmadığını söyleyince, Zarrab, “Yakında göreceksin” şeklinde karşılık vermiş. Karahan, çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Zarrab’ın haklı olduğunu anlamış.

TÜRK POLİSLER YAKALAMIŞTI

Karahan’ın çalışmaya başlamasından 5 yıl sonra, üst düzey hükümet yetkililerinin dahil olduğu rüşvet iddialarının peşine düşen İstanbul polisi tam olarak aynı şeyi söyledi. “Hükümet işin içinde” Ardından 2017’de ABD’nin New York Güney Bölgesi Bölge Mahkemesi’nde, Zarrab, Halkbank’ın dahil olduğu uluslararası komployu açıkça itiraf etti. Zarrab, ABD-Türkiye ilişkilerini sarsan ifadesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yasadışı ticaret emrini verdiğini söyledi. Zarrab, aralarında eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu eski üst düzey Türk yetkilileri, yaşananları görmezden gelmeleri için devasa rüşvetler kabul etmekle suçladı.

‘TÜRK YETKİLİLERİN PAYI YÜZDE SEKİZ’

En az sekiz yıl süren para aklama operasyonu, Zarrab’ı 30 yaşına gelmeden inanılmaz derecede zengin yaptı. Savcılar, muhafazakar bir tahmine göre, İran komplosu çerçevesinde sadece 2010’dan 2015’e kadar en az 20 milyar dolarlık para trafiğini olduğunu tespit ettiler. 2016 yılının sonlarında ABD Hazine Bakanlığı Mali Suçları Uygulama Ağına (FinCEN) sunulan Standart Chartered Bank Newark şubesi Şüpheli Faaliyet Raporu (SAR), Karahan’ın bir zamanlar Türk yetkililere Zarrab’ın hizmetleri için yüzde 8 ücret aldığını söylediğini not ediyor.

‘EN AZ 800 MİLYON DOLAR RÜŞVET DAĞITILDI’

SAR raporu, Türk medyasında “Yüzde 4’ü siyasetçilere, yüzde 4’ü Zarrab’a gitti” diye aktarılan Karahan’ın yorumlarına yönelikti. Bu, Karahan’ın iddia ettiği kadar rüşvet ödediği varsayılırsa, sadece Zarrab’ın 5 yılda 800 milyon dolar dağıttığı anlamına geliyor. Zarrab da yaptığı aklama işinden iyi para kazandı. Türkiye’de rüşveti ortaya çıkaran yetkililer, Zarrab’ın sadece bir Türk politikacıya verdiği rüşvetin on milyonlarca doları bulduğunu belgelemişti.

RÜŞVET SORUŞTURMASI KAPATILDI

Türkiye’de 2013’te yapılan rüşvet soruşturmasının üstü kapatıldı ve Zarrab’ı kısa süreliğine hapse atan polis ve savcılar cezalandırıldı. Erdoğan, 2016 ve 2017’de yaptığı açıklamalarda FBI’ın 2015’te, Miami’ye tatile gelirken yakaladığı Zarrab’ı koruyan açıklamalar yaptı. Türk hükümeti, ABD’deki Zarrab davasını hafifletmek için Washington’da yoğun bir lobi kampanyası başlattı. Erdoğan, Zarrab’ın serbest bırakılmasını talep ederek Başkan Donald Trump ile temasa geçti. Ancak, beklediği gibi olmadı. Zarrab, dolandırıcılık ve kara para aklamayla ilgili çeşitli suçlardan suçlu bulundu ve ceza indirimi karşılığında hükümet tanığı oldu. İfadesi Halkbank müdürü Mehmet Hakan Atilla’nın mahkum edilmesine yardımcı.

‘İŞİN BOYUTU ÇOK DAHA BÜYÜK’

OCCRP’ye konuşan ve yıllarca kara para aklama planının yürütülmesine yardım eden Karahan, Zarrab’ın hikayenin sadece bir kısmını anlattığını söyledi. Komplonun daha erken başladığını, daha uzun sürdüğünü, daha da geniş olduğunu ve Atilla’nın duruşmasındaki jüri üyelerine söylenenden çok daha fazla kişi ve ülkeyi kapsadığını anlattı. Birkaç ay boyunca saatlerce telefon görüşmelerinde bir tercüman aracılığıyla konuşan Karahan, eski İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı ve Erdoğan’ın Türk hükümetinde görev yapan bir akrabasını suçladı.

ZARRAB’IN KORUMASIYDI

Kara para aklama operasyonuna katılmadan önce 2006 yılında güvenlik görevlisi olarak Zarrab’ın yanındada çalışmaya başladığını söyleyen Karahan, çeşitli kaçakçılık operasyonlarını detaylandırdı. 2008’den 2013’e kadar Dubai’ye altın, ayrıca İran, Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil olmak üzere bir dizi ülkeye de para taşıdığını söyledi. Kara para aklamada kullanılmak üzere Zarrab’ın işleri için kendi adına paravan şirketler açtığını söyledi. Karahan, iddialarını desteklemek için banka kayıtları, seyahat belgeleri, fotoğraflar ve diğer kanıtları sağladı.

ABD savcıları, Zarrab’ın kara para aklama komplosunun 2010 yılında başladığını tahmin ediyordu, ancak Karahan, planın en az iki yıl önce, Zarrab’ın kendisine Türk hükümetinin müdahalesinden korktuğunu bahsettiği sırada işlerin çoktan başladığını aktardı. Aslında, Zarrab’ın İran adına çalışmalarının kökleri çok daha derine iniyor.

‘EKONOMİK CİHAD’

1983 yılında Tahran’da doğan Zarrab, ailesinin daha bebekken taşındığı İstanbul’da büyüdü ve lise öğrenimi gördü. Aile, 1999’da Dubai’de bir konut ve iş merkezi kurarak tekrar taşındı. Üç kardeşin en küçüğü, üç yıl sonra aile şirketinin şubesini kurmak üzere Türkiye’ye döndü. Yaklaşık on yıl sonra Ahmedinejad’a ve İran merkez bankası başkanına yazdığı mektuplarda, aile şirketini “dövizde yarım asırlık deneyime sahip” olarak nitelendirdi.

ABD yetkilileri daha sonra mektupların elektronik versiyonlarını – suç kastının itirafları olarak gördükleri – Zarrab’ın e-posta hesabından kurtardı. Zarrab, Ayetullah Hamaney’in felaket getiren uluslararası yaptırımları yenmek için “ekonomik cihat” çağrısına yanıt olarak Ahmedinejad’a mektup yazmıştı.

İran merkez bankası başkanına gönderilen mektubun bir versiyonu “İran İslam Devrimi’nin bilge lideri, bunun Ekonomik Cihad yılı olduğunu duyurdu” yazıyor. “Zarrab ailesi … parasal ve dövizin yaptırım karşıtı politikaları uygulamak için her türlü işbirliğine katılma isteğimizi beyan etmeyi ulusal ve ahlaki görevimiz olarak görüyor.” diye devam devam ediyor.

‘ZARRAB İRAN’A SADAKAT VAADETTİ’

ABD savcıları, Aralık 2011’de yazılan mektubu hizmet sunma teklifi olarak yorumladılar. Karahan, bu konuda yanıldıklarını söyledi: Yazışma aslında var olan yozlaşmış bir ilişkiyi doğrulayan bir sadakat vaadiydi. “Ahmedinejad, Zarrab’ın babasının iyi bir arkadaşıdır” diye ekledi. Mahkemede, hizmetlerini doğrudan İran merkez bankası başkanına nasıl sunabildiği sorulduğunda, Zarrab, “babamın tanıdıklarının” bir görüşme ayarladığını söylemişti. Döviz bozdurma işini nasıl öğrendiği sorulduğunda da, “Bu babamın mesleği” demişti.

BABA ZARRAB, AHMEDİNEJAD’IN DOSTU

Babası Hossein Zarrab, gerçekten de İran hükümetiyle yakın bağları olan bir işadamıydı. Ekim 2012’de, Zarrab ailesine ait Kaveh Tikmeh Dash Steel Industries Company’nin kuzeybatı İran’daki açılışında birkaç yetkiliyle fotoğraflandı. İran’ın devlet haber ajansının bildirdiğine göre Ahmedinejad projeyi şahsen onayladı.

Karahan, Reza Zarrab’ın Ahmedinejad ile Tahran’da 2011 yılında yaptığı görüşmeye eşlik ettiğini söyledi.

‘ZARRABLAR RÜŞVETSİZ İŞ YAPMAZ’

Karahan, yaşananları şöyle anlattı: “Para alıyorduk – euro, dolar ve [BAE] dirhemi. Orada oteldeydik. Reza beni aradı ve “Ahmedinejad’la görüşeceğim” dedi. Çıktık, dışarıda bekledik. 20 dakika buluştular, sonra gittiler. Karahan, anlatılanlardan Ahmedinejad’ın satın alındığı izlenimine kapıldığını söyledi. Karahan, “Ahmedinejad, tabii ki rüşvet aldı. Bu iş rüşvet olmadan olmaz. Zarrab’ın olduğu her yerde rüşvet vardır.” diye konuştu.

PARA AKLAMAK İÇİN ŞİRKETLER KURDULAR

İran’daki şirket kayıtları, Hossein ve Reza Zarrab’ın yönetim kurulu üyesi olduğu en az dokuz tüzel kişiyi ortaya koyuyor. Çoğu, 2008 yılında ailenin çelik işini desteklemek için kuruldu. Zarrab’ın annesi Shahin Khabbaz Tamimi ve ablası Sheida Zarrab da bazı şirketlerin yöneticileriydi. Bu arada Hossein, oğlunun İran için para aklamak için kullanacağı işlerin kurulmasına yardım etti. Bunlar arasında, daha sonra ABD Hazine Müsteşarlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Bürosu (OFAC) tarafından yaptırım uygulanan bir İran bankası olan Credit Institute for Development’a milyonlarca dolarlık sahte gıda faturaları düzenleyerek yasadışı para transferlerini teminat altına alan bir Türk nakliye şirketi olan Royal Denizcilik de dahildi. Hossein ve Reza, Reza’nın annesi Shahin Khabbaz Tamimi, amcası Ahad Khabbaz Tamimi ve kardeşi Mohammad Zarrab ile birlikte Royal Denizcilik’in hissedarları arasında yer aldı.

REZA ALTIN AÇIĞINI KEŞFETTİ

Temmuz 2013’te ABD yaptırımlarında bir değişiklik yapılmadan önce, Zarrab, uzmanların İran’ın değerli metal ticaretinden yararlanmasına izin veren “altın boşluk” dediği şeyi ustaca kullandı. Zarrab’ın “altın karşılığı gaz” planı olarak bilinen şey, Ulusal İran Petrol Şirketi’nin Türkiye’ye petrol satışından elde edilen gelirleri içeriyordu. İran’ın parasının çoğu, Zarrab’ın hesabına kaydırılarak plana aktif olarak katılmakla suçlanan Halkbank’ta özel bir hesapta tutuldu. Bir zamanlar üst düzey bir banka yetkilisi olan Mehmet Hakan Atilla, işlemleri kolaylaştırmak suşlamasıyla bir ABD hapishanesinde yattı. Serbest bırakıldıktan sonra Türkiye’ye döndü ve burada İstanbul Borsası’nın başına atandı.

ALTINLAR DUBAİ’YE BAVULLARLA TAŞINDI

Sarraf alabildiği her yerden altın aldı. Sonra Karahan ve diğer kuryeler onu bavullarla dünyanın en büyük altın piyasalarından birine ve Zarrab’ın kontrolündeki altın ticaret şirketlerine ev sahipliği yapan Dubai’ye taşıdı. Bu altın satışlarından elde edilen nakit, daha sonra İran’ın küresel ekonomide ihtiyaç duyduğu, ancak ABD ve BM yaptırımları nedeniyle başka türlü satın alamadığı şeyleri ödemek için kullanıldı.

200 TON ALTIN TAŞIMIŞ

Karahan, en az 200 ton altın taşıyan 22 kişilik bir ekipte yer aldığını söyledi. Vardiyalı olarak iki çalışma grubuna ayrılan kuryeler, günde 20 ila 30 kilogram altın tutan iki çantayı taşıyordu. Karahan, “10 kişi için 20 valiz alıyorduk. Çantalardan biri için 500 dolar ödüyorlardı, iki çanta taşıyınca 1.000 dolar veriyorlardı. Bavulları taşıyorduk ve 1000 doları alıyorduk.”

DAMAT DA İŞİN İÇİNDE

ABD’nin Halkbank iddianamesine göre, Erdoğan’ın damadı ve mevcut Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Zarrab’a 2013 yılında Türkiye’de tutuklanmasının ardından kara para aklama planına devam etmesine izin vermesi için devlet bankasına “talimat verdi”. Bu iddiaya rağmen savcılar Albayrak’ı suçlamadı.

Albayrak, siyasete girmeden önce, Zarrab’ın da projesine taraf olarak dahil ettiği Aktif Bank’ın da dahil olduğu finans sektöründeki holdinglere sahip olan Çalık Holding’in CEO’suydu.


ABD mahkeme belgelerine göre, Zarrab ve iş ortağı Hüseyin Agajooni, Aktif Bank’taki İran hesaplarını, ABD yaptırımlarını ihlal etmeden paralarını Türkiye dışına çıkaramadığı için boşalttı ve ardından Mellat Borsası ve İran Merkez Bankası’na geçirdi.

GÖZLER ÜÇ DAMAT ÜZERİNDE

Bir suçla itham edilmemiş olsa da, Albayrak’ın Zarrab’ın planındaki rolü, ABD-Türkiye diplomasisindeki etkisiyle ilgili endişeleri artırıyor. Albayrak, Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Trump arasında koordineli temaslarda bulunduğu bilinen üç damattan biri. Trump’ın damadı Jared Kushner ve Trump Towers İstanbul’un ortağı ve Türk oligark Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ üçlüyü tamamlıyor. Hepsinin birbiriyle ticari veya diplomatik bağları var.

ZARRAB’IN OFİSİ TRUMP TOWERS’TA

Karahan’a göre, Zarrab’ın şirketi Royal Holding’in iki ofisi vardı: İşler Bahçelievler’de yapılıyordu, ancak Zarrab etkilemek istedikleriyle Trump Towers’ta buluştu. Karahan, “O ofis, medyayla konuşmak için kiralandı. Daha gösterişli bir yer olduğu için yayınlar oradan yapıldı ” dedi.

YALÇINDAĞ ARACILIK YAPTI

2012’de Trump, kızı Ivanka ile binanın kurdele kesimine katıldı. Başbakanı Erdoğan ve damat Yalçındağ da açılıştaydı. 2015’te Trump, İstanbul’daki yatırımı potansiyel bir çıkar çatışması olarak nitelendirmişti.

New York Times’ın haberine göre Yalçındağ, Nisan 2019’da Albayrak için Trump, Kushner ve ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin ile Beyaz Saray toplantıları düzenlenmesine yardımcı oldu. Bu görüşme, Erdoğan’ın Trump’a kişisel bir çağrı yaparak engellemeye çalıştığı ABD’nin Halkbank iddianamesinden hemen önce geldi.

‘ÇOK RAHATSIZLIK VERİCİ’

24 Ağustos 2020’de Başsavcı William Barr’a yazdığı bir mektupta Demokrat Partili Oregon Senatörü Ron Wyden, Zarrab’ın iddiaları ışığında toplantıyı “rahatsız edici” olarak nitelendirdi. Wyden, “Başkan Trump, Hazine Bakanı Steve Mnuchin ve Jared Kushner bu Beyaz Saray toplantısını, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte Albayrak’ın Halkbank planına şahsen karışmış gibi görünmesine rağmen gerçekleştirdi” diye yazdı.

ALBAYRAK HALKBANK İÇİN RİCACI OLDU

Albayrak, Wyden’in Trump yönetiminin Halkbank davasına müdahalesini araştırmasında kilit bir figür olarak ortaya çıktı. Senato Finans Komitesi yaptığı açıklamada, “Trump, Oval Ofis’teki Türk yetkililere, yetkisini bankaya karşı herhangi bir yaptırım eylemini durdurmak için kullanacağına söz verdi” dedi.

Hazine’nin finans komitesine verdiği bir itiraza göre Trump, Halbank davasıyla ilgili olarak hem Hazine hem de Adalet Bakanlığı ile temasa geçti.

Senato Finans Komitesindeki Demokrat Wyden’ın baskısıyla, Hazine Bakanı Mnuchin, Albayrak ile üç kez görüştüğünü de açıkladı. 21 Temmuz 2018’de ikili bir görüşme yaptılar; 12 Nisan 2019’da Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu toplantısında bir kenara çekilme; ve üç gün sonra bir Beyaz Saray toplantısı. Şubat ayında Mnuchin bir kongre komitesine verdiği demeçte, toplantıların Halkbank hakkında tartışmalar içerdiğini söyledi.

ZARRAB’IN GÜVENDİĞİ ADAM

Albayrak’ın davayla olan bağları hakkındaki şüphelerini ortaya koyan Karahan, Zarrab’ın operasyonları kesintiye uğradığında üst düzey Türk yetkililere güvendiğini söylediğini hatırlattı. Bir keresinde Aktif Bank, Karahan’ın, patronu olaya karışana kadar Zarrab ağı tarafından kullanılacak hesap açma talebini reddetti. Karahan, bunun üzerine Zarrab’ın kendisine bankaya dönemin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış ile birlikte gittiğini söylediğini belirtti. Karahan yaşananları, “İkisi (Zarrab ve Bağış) yukarı çıkıp tanıştılar. Sonra aşağı geldiler ve hesap açılabileceğini söylediler” diye anlattı.

ALBAYRAK’TAN DA YARDIM İSTEMİŞLER

Karahan, Zarrab’ın kendisine Albayrak’tan ve bir zamanlar Albayrak tarafından yönetilen bankanın ana şirketinin kurucusu Ahmet Çalık’tan da yardım istediğini söylediğini söyledi.

Albayrak, Zarrab rüşvet skandalına hem kendisi hem de Bağış’ın karışmasına rağmen asla suçlanmadı. 2013 yılında Türk polisi, Bağış’a bir gümüş tabak ve çikolata kutusu içinde 500.000 dolar nakit teslim edildiğini iddia etti.

SENATÖRDEN SERT TEPKİ

Bu araştırmanın bulgularını öğrenen ulaşan Wyden, ifşaatları “çirkin” olarak nitelendirdi. Wyden, “Bu iddialar, Albayrak’ı Halkbank planına dahil ediyor ve idarenin yaptırımları ihlal edenlerle görüşme konusundaki açık kapı politikası hakkında yeni sorular doğuruyor. Özetle, hazine bakanı, ABD tarihindeki en büyük yaptırımlardan kaçınma planı için iddianame altındayken, planın kilit oyuncularından biri olan Halkbank’ı tartıştı. ” dedi.

Wyden, “Büyük resimde, tüm kanıtlar Başkan Trump’ın bir cezai soruşturmaya müdahale ettiğini ve Başkan Erdoğan’a bir iyilik olarak yaptırımların uygulanmasına işaret ediyor” diye konuştu.

KARA PARAYA DENİZCİLİK KILIFI

Zarrab’ın para taşıma aracı Royal Denizcilik’ti. Firmanın adındaki ‘denizcilik’ ifadesi dikkati gerçek gelir kaynağından uzaklaştırmaya yardımcı olan bir meşruiyet cephesi sağladı: kara para aklama.

Zarrab’ın yasadışı işlerinin tamamı muhtemelen asla bilinmeyecek, ancak Royal Denizcilik’in Halkbank hesabından alınan bir belge, bu şirketin tek başına 2013’ün ilk dört ayında 4,4 milyar TL (o dönemki kur ile yaklaşık 2,5 milyar dolar) akladığını gösteriyor. Belgede gelir kaynağı olarak gıda satışları ve altın kaydı var.

MİLYAR DOLARLIK TAVUK GÖĞSÜ SATIŞI

Şirket, 1 Ağustos 2013 tarihinde eşzamanlı olarak zeytinyağı, donmuş tavuk göğsü ve hindistancevizi yağı sevkiyatı için bir dizi multi milyon dolarlık fatura çıkardı. Evrak, ABD yetkililerinin farkettiği “altın boşluğu” kapatmasından sadece haftalar sonra tanzim edildi. Bundan sonra Zarrab, altın yerine ABD yaptırım rejiminden muaf olan yiyecekleri taşıdığını beyan etmeye başladı. Sarraf daha sonra bu sevkiyatların da asla gerçekleşmediğini ifade etti. Sahte faturalar yalnızca para hareketinin teminatı olarak iş görüyordu.

HALKBANK MÜDÜRÜYLE AYNI HÜCREDE

Karahan, Sarraf’la Aralık 2013’te İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alındığından beri hikayesini anlatmaya çalışıyor. Karahan, “Orada dört gün kaldık. Ben ve Halkbank eski genel müdürü Süleyman Aslan aynı gözaltındaydık.” dedi.

Karahan’ın eski hücre arkadaşına hiç sempatisi yoktu.

Karahan, Zarrab’ın ABD Bölge Mahkemesinin ifadesini tekrarlayarak, “Amerika Süleyman Aslan’ı tutuklasaydı, rüşvet aldığı için çok mutlu olurdum” dedi. Aslan, Sarraf, Halkbank yöneticisi Atilla ve eski ekonomi bakanı Çağlayan ile suçlandı. Ayrıca, Zarrab’ın kardeşi Mohammad de suçlandı. Bugüne kadar sadece Reza Zarrab ve Atilla hakkında dava açıldı. Karahan, Attila’ya sempati duyduğunu ve masum olduğuna inandığını söyledi. Karahan, Atilla için “Ne rüşvet aldı ne de karıştı – sadece birkaç telefon görüşmesi” dedi.

32 AYLIK HAFİF HAPİS CEZASI

Savcılar, Atilla’yı asla rüşvetle suçlamadılar ve aleyhindeki dava, büyük ölçüde, planlarını dikkat çekmeden nasıl yürütecekleri konusunda tavsiyede bulunduğu yardımcı komplocularla telefon görüşmeleriyle ilgiliydi. 32 aylık hafif cezası, yargıcın operasyonda “küçük rol” dediği şeyi yansıtıyordu. Birkaç gün gözaltında tutulan ve başlangıçta kara para aklamaya karışmakla suçlanan Karahan, hiçbir zaman bir suçtan hüküm giymedi.

[Kronos.News] 21.9.2020

Dünyanın en büyük finansal kuruluşlarının 2 trilyon dolar kara parayı aklaması ifşa oldu!

Kamuoyuna sızdırılan gizli belgeler, dünyanın en büyük finansal kuruluşlarının kara para aklama operasyonlarına nasıl aracılık ettiğini ve 2 trilyon doları bulan para transferlerinde nasıl bir rol üstlendiklerini ortaya koydu.

Kamuoyuna sızdırılan gizli belgeler, dünyanın en büyük finansal kuruluşlarının kara para aklama operasyonlarına nasıl aracılık ettiğini ve 2 trilyon doları bulan para transferlerinde nasıl bir rol üstlendiklerini ortaya koydu.

BBC Türkçe’nin haberine göre, sızan belgeler, Rus oligarkların uluslararası bankaları kullanarak kendilerini hedef alan yaptırımların etrafından nasıl dolaştığını da gösteriyor.

FinCen belgeleri, son beş yıl içerisinde ortaya çıkarılan Panama ve Paradise belgeleri gibi gizli para transferleri, kara para aklama operasyonları ve vergiden kaçınma çabaları hakkında detaylar içeriyor.

FİNCEN BELGELERİ NEDİR?

FinCEN belgeleri, 2 bin 500’ün üzerinde dokümanı kapsıyor. Dosyanın önemli bir bölümünü bankaların 2000 – 2017 yılları arasında ABD’li yetkililere gönderdiği belgeler oluşturuyor.

Bankalar bu belgelerde müşterilerinin hesaplarındaki para hareketleriyle ilgili kaygılarını yetkililere iletiyorlar. Belgeler uluslararası bankacılık sisteminin en sıkı korunan sırları arasında gösteriliyor. Bankalar bu belgeleri şüpheli hesap hareketlerini ihbar etmek için kullansa da belgelerin kendileri bir suçun kanıtı olarak görülmüyor.

ABD merkezli haber sitesi Buzzfeed’e sızdırılan belgeler, dünyanın dört bir yanından araştırmacı gazetecileri bünyesinde barındıran bir konsorsiyumla da paylaşıldı.

Toplamda Türkiye dahil 88 ülkeden 108 basın kuruluşuna ulaşan belgeler üzerinde BBC’de ise Panorama programı çalıştı.

Yüzlerce gazeteci, ayrıntılı teknik dokümanları inceleyerek büyük bankaların ifşa olmasını istemeyeceği bilgilere erişmeyi başardı.

BİLİNMESİ GEREKEN İKİ KISALTMA

FinCEN, ABD’deki Mali Suçları Araştırma Ağı’nın kısaltması.

ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan bu birim, finansal suçlarla mücadele ediyor. ABD Doları cinsinden yapılan şüpheli finansal işlemlerin FinCEN’e bildirilmesi gerekiyor.

Bir şüpheli işlem raporu (SAR) örneği.

Bu işlemler ABD sınırları dışarısında gerçekleşmiş olsa da bankanın FinCEN’e raporlarını iletme zorunluluğu bulunuyor.

Şüpheli işlem raporları ise kısaca SAR olarak biliniyor.

Bir banka herhangi bir müşterisinin faaliyetlerinden şüphelenirse bir SAR hazırlayıp, FinCEN’e iletiyor.

RAPORLAR NEDEN ÖNEMLİ?

Yasa dışı yollarla elde edilen kaynaklar, kara para aklama yoluyla uluslararası finansal sisteme dahil ediliyor.

Kara para aklamak, uyuşturucu satışı ya da yolsuzluk gibi yasa dışı yollardan elde edilen gelirlerin itibarlı bir bankada açılan hesaba aktarılması ve suçla bağını gösteren izlerin üzerinin örtülmesi olarak özetlenebilir.

Batılı ülkelere finansal kaynaklarını taşıyamayan yaptırıma maruz kalmış Rus oligarklar da benzer yöntemleri kullanıyor.

Bankalardan, müşterilerinin kara para aklamalarına yardımcı olmamaları ve bu paranın yürürlükteki yaptırımları delecek şekilde dolaşıma sokulmasını engellemeleri bekleniyor.

Kanunlar gereği bankaların müşterilerinin kim olduğunu bilmeleri gerekiyor. Şüpheli bir işlem tespit ettiklerinde bunu raporlayıp ardından kirli paraları almaya devam etmeleri yasalara aykırı.

Eğer ellerinde şaibeli bir finansal işleme dair deliller varsa, bankalardan para akışını kesmek için tedbir almaları bekleniyor.

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’ndan (ICIJ) Fergus Shiel, “Ele geçirilen belgeler, bankaların dünyada dolaşan devasa miktarlardaki kara para hakkında ne bildiğini gösteriyor” diyor.

Shiel ayrıca dokümanların söz konusu tutarların ne kadar büyük boyutlarda olduğunu da ortaya koyduğunu belirtiyor.

FinCEN belgeleri, yaklaşık 2 trilyon dolarlık para transferini kapsıyor. Sızan belgeler, 2000-2017 döneminde bankalar tarafından yapılan SAR raporlamalarının sadece küçük bir bölümünü oluşturuyor.

NELER İFŞA OLDU?

HSBC, dolandırıcıların yüz milyonlarca dolarlık çalıntı parayı finansal sisteme sokmasına göz yumdu. Banka ABD’li yetkililerden oluşturulan sistemin dolandırıcılık olduğunu öğrenmesine karşın adım atmadı.

JP Morgan, bir şirketin Londra’da kime ait olduğu belli olmayan bir hesap üzerinden 1 milyar dolardan fazla para transferi yapmasına izin verdi. Banka daha sonra hesabın FBI’ın en çok aranan 10 kişi listesinde yer alan bir mafya babasına ait olabileceğini fark etti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e en yakın isimlerden birisi Barclays’i kullanarak yaptırımların etrafından dolaştı ve Batılı finansal kuruluşların hizmetlerinden faydalanmaya devam etti. Söz konusu kaynaklarla pahalı sanat eserleri satın alındı.

Birleşik Arap Emirlikleri Merkez Bankası, yerel bir şirketin İran’ın yaptırımları delinmesine yardımcı olacak faaliyetlerde bulunduğu uyarıları karşısında tedbir almadı.

Deutsche Bank, organize suç örgütlerinin, uyuşturucu tacirlerinin ve Batılı ülkeler tarafından ‘terörist’ olarak sınıflandırılan şahısların kara paralarının transferlerine aracılık etti.

Standard Chartered, Arap Bankası’nın Ürdün’deki şubelerinin ‘terörün finansmanından’ suçlu bulunmasından sonra dahi yıllarca Arap Bankası’nın fonlarının transferine aracılık etmeyi sürdürdü.

BU BELGELER ÖNCEKİLERDEN NEDEN FARKLI?

Bundan önce de finansal işlemlerle ilgili çok sayıda belge basına sızdırılmıştı.

2017 Paradise Belgeleri: Offshore hesap danışmanı Appleby ve danışmanlık şirketi Esera’ya ait çok sayıda doküman basına sızdı. Belgelerde politikacıların, ünlü isimlerin ve iş dünyasından tanınmış kişilerin offshore hesaplarıyla ilgili bilgiler yer alıyordu.

2016 Panama Belgeleri: Hukuki danışmanlık şirleti Mossack Fonseca’ya ait belgeler, varlıklı kişilerin vergi cennetlerini kullanarak nasıl vergiden kaçındığını ortaya çıkarmıştı.

2015 İsviçre Belgeleri: HSBC’nin İsviçre’deki bireysel bankacılık faaliyetleri, bankanın İsviçre’deki gizlilik yasalarından faydalanarak müşterilerinin vergiden kaçınmasına yardım ettiğini göstermişti.

2014 Lüksemburg Belgeleri: PricewaterhouseCoopers şirketine ait belgeler, büyük uluslararası firmaların Lüksemburg’da vergi anlaşmaları yaparak yüksek vergi ödemelerinden kaçındığını ortaya koymuştu.

FinCEN Belgeleri daha farklı çünkü sadece bir iki şirkete ait belgelerden oluşmuyor. Söz konusu belgeler çok sayıda uluslararası finansal kuruluştan geliyor.

Bir dizi şirket ve şahsın yürüttüğü şüpheli işlemi ortaya koyan bu belgeler, bankaların şaibeli hesap hareketlerini fark etmelerine rağmen adım atmadıklarını da gösteriyor.

FinCEN, basına sızan belgelerin içeriğinin ABD’nin ulusal güvenliği için bir tehdit oluşturabileceğini ifade ediyor.

FinCEN ayrıca söz konusu belge sızıntılarıyla devam eden bazı soruşturmaların zor durumda kalabileceği, raporları hazırlayan kurum ve şahısların da güvenliğinin tehdit altına girebileceğini ifade ediyor.

Ancak FinCEN geçtiğimiz hafta kara para aklamayla mücadele yöntemini baştan aşağıya değiştirme yönünde yeni öneriler açıklamıştı.

 21.9.2020 [TR724]

AKP’ye yakın STK’lar Hindistan’da istihbarat raporuna girdi [Yüksel Durgut]

Dünyanın iki büyük nükleer gücü Hindistan ve Pakistan arasında savaşlara da neden olan Keşmir, her iki ülkenin en keskin kırmızı çizgisi. Bu kırmızı çizginin aşılarak çatışmalara yol açması ise o kadar aleni durumlara bağlı ki; mesela iki ülke liderinden birisinin sert bir açıklaması bile Keşmir’deki grupları harekete geçirmeye yetebiliyor. 

Geçtiğimiz günlerde Hindistan medyasında çıkan bir haber AKP’nin, Pakistan ve Hindistan arasındaki sorunlu bölge olan Keşmir’e kadar kollarının uzandığını öne sürüyor. Türkiye, Pakistan ile çok derin bağlara sahip. Bu derin bağlar sadece mevcut hükümet ile diplomasiye değil, uzun yıllara dayanan dostluk ilişkisine dayanıyor. Ancak Hindistan tarafından bakıldığında bu dostlukta sınırların zaman zaman aşılması, dünyanın en büyük ekonomilerinden birinde rahatsızlıklara sebep oluyor. AKP hükümetinin komşularında en büyük rahatsızlığa yol açan özelliğinin, yani müttefiklerinin iç işlerine karışma motivasyonunun Pakistan’da da ortaya çıktığı üzerinde duruluyor.

Hint medyasının İstihbarat birimi raporlarına dayandırarak verdiği haberlerinde, Keşmir’de Türk STK’larının hareketliliğini araştırmak için bir ekip kurduğu belirtiliyor. Keşmir’in özgürlük mücadelesini üstlenen gruplar ile “kırmızı çizgileri” aşan bağlar kurulduğu iddia ediliyor. Bu STK’lara yönelik Hindistan istihbaratının yoğun bir soruşturma başlattığının anlatıldığı haberlerde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Keşmir’le ilgili yaptığı sert konuşmanın yankılarından bahsediliyor.

Hindustan Times gazetesi, bir ulusal güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberinde istihbarat soruşturmasının aynı zamanda Türk hükümetiyle yakın bağları olan STK’larla yakın bağlantılı kişileri de kapsadığını ve bu kişilerin faaliyetleri hakkında kapsamlı bir raporun hazırlandığını yazdı. Burada kurulan ilişkilerin “kötü amaçlı” kullanıldığını söyleyen yetkili, belirli kişilere yönelik yoğun bir soruşturma dalgasının gelebileceğinin altını çiziyor. Ayrıca STK’lar etrafındaki para trafiği de izleniyor ve yabancı fonların kullanımı konusunda detaylı çalışmalar yapılıyor. 

Hindistan istihbaratına göre, son birkaç ayda Keşmir’de ve ülkenin başka yerlerindeki Hintli Müslümanlarda radikalleşme eğilimleri ivme kazanmış. Bu radikalleşmeye, Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a meydan okuyarak İslam dünyasının liderliğine soyunması ve Osmanlı modelini hayata geçirme çabalarının da etki ettiği öne sürülüyor.

İstihbarat raporu açıkça Türkiye bağlantılı STK’ların Keşmir’de Müslümanların yoğun yaşadığı bölgelerdeki faaliyetlerinde artış olduğunu ve bu faaliyetlerin doğrudan AKP tarafından yönlendirilmiş olabileceğini tespit ediyor. Rapor ayrıca Keşmir’deki özgürlük mücadelesi veren isimlerin Türk medyasında Hindistan’ı hedef aldıklarını ve iktidara yakın medyanın bu kişilere alan açtığını belirtiyor.

Yakın zamanda hükümete sunulan bu istihbarat raporunda, AKP bağlantılı STK’ların Ramazan ayı boyunca Keşmirlilere yardım etmelerinin yanı sıra Hindistan’a karşı, isyanlar ve nefret suçları gibi konuların tartışıldığı web seminerleri ve çeşitli etkinlikler düzenlediklerine yer veriliyor. Bir yetkili ise açıklamasında, çevrimiçi yapılan konferansların ve sosyal medyada anlatılanların kışkırtıcı olduğunu söyleyerek bunların farklı bakış açılarının sunulduğu tartışmalar olmadığını, Hindistan’daki İslamofobi etrafındaki korkuları güçlendirmeyi amaçladığını iddia ediyor.

Erdoğan, bu yılın başlarında Ankara’da “Hindistan şu anda katliamların yaygın olduğu bir ülke olduğu hâline geldi. Hangi katliamlar? Müslüman katliamları. Kim tarafından? Hindular,” şeklinde açıklama yapmıştı. Hindistan, daha sonra, “sorumsuz” olarak adlandırdığı bu açıklamayı kınayarak, “Yorumlar gerçeklere dayalı değil. Bir Devlet Başkanından bu tür sorumsuz açıklamalar beklemiyoruz” diyerek eleştirmişti.

Hindistan Meclisi geçen yıl Ağustos ayında Keşmir’in özerk statüsünü kaldırmış ve ardından ayrılıkçı hareketlerin eylemler yapabileceği bahanesiyle aylarca bölgede internet bağlantısını kesmişti. Keşmir, Hindistan ve Pakistan’ın ayrılmasından bu yana özerk statü sahibiydi.

[Yüksel Durgut] 21.9.2020 [TR724]

Kırık Kalp Sendromu, kanser ve yaşanan haksızlıklar [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

“Kırık bir kalpten ölebilirsin — bu bilimsel bir gerçek —

ve tanıştığımız ilk günden beri kalbim kırılıyor.

Şimdi hissedebiliyorum, her birlikte olduğumuzda olduğu gibi

o göğüs kafesimin arkasında derinlerde ağrıyor,

çaresiz çırpınıyor: Sev beni. Sev beni. Sev beni”

Abby McDonald, Garrett Delaney’yi Aşmak

Çocukluk dönemimde kalp krizinden ölen birini hatırlamıyorum. Köyümüzde kanserden ölen bir kişi dışında kanserden ölen kimseyi de hatırlamıyorum.

Eskiden iletişim zayıftı, birçok olayı duyamıyorduk vs denilebilir ama tıbbın içinde olduğum otuz yılı aşkın zaman diliminde de son dönemdeki kadar yoğun kalp problemi ve kanser vakası görmüyorduk.



İnsanların bir anda sosyal ölüme mahkum edildiği, maddi ve manevi her şeylerinin gasp edilip “değersizleştirildiği” bu son beş, altı yılda çok sayıda insanımızın kansere yakalanması bir tesadüf müdür?

Bu sorular kafamı kurcalayıp dururken gördüğüm bir haberin tetiklemesiyle bu konudaki bilimsel verileri araştırdım ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Tabii ki kırık kalp sendromu ehlince (kardiyoloji uzmanları ve ilgili hekimler) bilinmekteydi ancak bunun kanserle ilişkisi çok yakın zamanda yapılan araştırmalarla delillendirildi.

Amerikan Kardiyoloji Derneği bu konuyu anlatan web sayfasının başına yukarıdaki şiiri koymuş. Kalbi kırılan ya da kalbini karşılıksız bir sevgiye kaptıran niceleri dünyanın farklı yerlerinde benzer serüvenleri yaşadılar, birçoğu bu dertlerle bu dünyadan göçtüler ve kalanları da yaşamaya devam ediyor.

Kırık bir kalbi genellikle kalbin içinde kırık bir okla ifade ederiz. Bilimsel araştırmalar da gösteriyor ki kırık bir kalp, bedensel olarak da kalp hastalıklarına yol açabilir.

Aslında bu ilişki uzun zamandır bilinmekteydi ve şimdi de bilimsel olarak da gösterildi ki ruhsal çöküntü, depresyon gibi ruh sağlığını etkileyen durumlarla ve kalp hastalıkları arasında çok yakın ilişkiler var. Yıkıcı bir olay yaşayan kişilerin sadece manevi kalbi kırılmıyor aynı zamanda bedenlerindeki kalpleri de bundan etkileniyor.

KIRIK KALP (TAKOTSUBO) SENDROMU NEDİR?

İlk defa 1990 yılında Japon araştırmacı Hiraru Sato, ağır psikolojik yıkım yaşayan, uzun süre strese maruz kalan ve daha çok yaşlı ve yalnız kadınlarda görülen kalp yetmezliği tablosunu inceleyerek bu hastalığı bilimsel olarak tarif etti.

Bu hastaların kalpleri görüntüleme metotları ile incelendiğinde, kalbin görüntüsü Japon balıkçılarının ahtapot avlamak için kullandığı vazo benzeri bir aleti hatırlattığı için, bu aletin ismiyle, yani “takotsubo” olarak adlandırdı. Böylece hastalığın adı “Takotsubo Kardiyomiyopatisi” ya da “Takotsubo Kalp Kası Bozukluğu” olarak kaldı. Hastalık “Kırık Kalp Sendromu” olarak da anılmaktadır ve sağlıklı kişilerde de görülmektedir.

Bu hastalığa yol açan etmenleri ilgili uzmanlar şöyle sıralıyor: İşini kaybetme, iflas etme, yoğun kaygı geçirme, bir yakınını kaybetme, istemsiz veya yıkıcı boşanma, işyerinde veya komşularıyla kavga, yoğun hastalık korkusu, bir yerde uzun süre kapalı kalma vs.

Biz buna cadı avına maruz kalma, ülkesini terketmek zorunda kalma, ailesinin dağılması, işkenceye maruz kalma ve aşağılanma, kimlik bunalımı yaşama, sosyal izolasyon ve dışlanmaya maruz kalma, bütün birikimlerine (maddi ve manevi çökülmesi), her an polis baskınına uğrayıp derdest edilme korkusuyla yaşama gibi başka faktörleri de ekleyebiliriz.

Hastalık işte bu etmenlere bağlı olarak, ama yoğun ve uzun süren stres ve kaygı sonucu, daha çok kadınlarda ve ileri yaşta olanlarda ani ve şiddetli bir göğüs ağrısı ile başlamaktadır. Ağrı tipik kalp krizi gibidir, şiddetlidir, kişi hangi hareketi yaparsa yapsın devam etmektedir ve kalp krizi geçirdiği düşünülerek hastaneye götürülür.

Kırık Kalp Sendromu’nda en yaygın belirti ve şikayetler göğüs ağrısı ve nefes darlığıdır. Bu hastalar belirtiler ve test sonuçları çok benzediği için yanlışlıkla kalp krizi olarak teşhis edilebilirler. Kan testlerinin sonuçları çok benzer olsa da bunlarda kalp damarlarında tıkanma bulgusu yoktur ve en önemli ayrım buradan yapılabilmektedir.

Kalp krizinde kalp damarlarından biri veya birkaçı tıkanmış veya daralmıştır. Burada ise kalbin bir kısmı geçici olarak genişler ve iyi fonksiyon göremez (kan pompalayamaz). Ancak kalbin geri kalan kısımları tamamen sağlamdır, normal olarak kasılmaya devam eder ve işlev yapmayan kısmın görevini de üstlenebilir.

Genellikle Kırık Kalp Sendromu (Takotsubo Hastalığı) olanlar tedavi edilir ve iyileşirler. Ancak bu tablo nadir de olsa ciddi, kısa süreli kalp kası yetmezliğine yol açabilir ve az da olsa ölümle sonuçlanabilir.

‘KALBİ KIRIK’ OLANLAR KANSER RİSKİYLE DE KARŞI KARŞIYA

Yaklaşık 30 yıl önce bilimsel olarak tarif edilen Kırık Kalp Sendromu ile kanser gelişimi arasındaki ilişki hep tartışıldı ve daha yakın zamanda yeni bilgilere ulaşıldı.

Kırık Kalp Sendromu olanlar mı daha fazla kansere yakalanıyor, yoksa kanser olanlar mı daha fazla Kırık Kalp Sendromu’na yakalanıyor sorusuna uzun zaman cevap arandı. Aslında kırık kalbe yol açan etmenler ile kanser gelişimin kolaylaştıran etmenlerin örtüştüğü bir durum söz konusu olduğu için bu soruya net bir cevap vermek kolay değildir.

Bazı kanser ilaçlarının Kırık Kalp Sendromunu kolaylaştırabildiği bilgisi nedeniyle genellikle kanser hastalarının Kırık Kalp Sendromuna yakalandığı düşünülüyordu.

Connecticut Üniversitesinden araştırmacılar bugüne kadar literatürde yayınlanan Kırık Kalp Sendromu teşhisi alan kanser hastalarına dair incelemeyi 2019 Temmuz’unda yayınladılar. Kanser hastalarının, yaşadıkları stres ve kanser tedavisinin yan etkilerinin de katkısıyla, Kırık Kalp Sendromuna daha yatkın oldukları kanaatine vardılar.

Ancak eş zamanlı olarak sonuçlanan ve Amerika ve Avrupa’daki Kırık Kalp Sendromlu hastaları değerlendiren başka bir araştırma, kanserin Kırık Kalp Sendromunu takip ettiğini gösterdi. Araştırmaya göre çalışmaya dahil edilen 1,604 Kırık Kalp Sendromlu hastanın yüzde 16,6’sında (her altı kişiden birinde) kanser gelişmekteydi. Bu çalışma her iki hastalığa sahip kişilerin yüzde 88 oranında kadınlardan oluştuğunu gösterdi.

Çalışmada en çarpıcı sonuçlardan biri Avrupa’daki Kırık Kalp Sendromlu hastalarda beklenenin çok üzerinde kanser görülmesiydi. İlginç şekilde 45 yaşın altındaki Kırık Kalp Sendromlu kadınlarda toplum ortalamasından 20,8 kat, 45-64 yaş arasındakilerde 3,5 kat ve 65 yaş üzerinde 2,4 kat daha sık kanser görüldü.

Aynı şekilde kansere yakalanma oranı Kırık Kalp Sendromu olan 45 yaş altındaki erkeklerde toplum ortalamasına göre 17 kat, 45-64 yaş aralığında 11,5 kat ve 65 yaş üzerinde ise 2,7 kat daha fazlaydı. Çalışmayı yapan araştırmacılar Kırık Kalp Sendromu geçirenlerin kanser açısından mutlaka taranmasını önerdiler.

KIRIK KALPLER NASIL TAMİR EDİLİR?

Yukarıda tıbbi yönünü uzun uzun anlattığımız bu bilgileri kültürel faktörleri de dikkate alarak bizim toplumumuza uyarladığımız zaman konu daha iyi anlaşılabilir.

Bizim toplumumuzda insan ilişkileri (özellikle akrabalar ve yakın dostlar arasında) çok önemlidir ve bunlarda yaşanan bozulmalar daha büyük yıkımlara yol açar.

Ucube iddialarla işinden atılan, toplumdan dışlanan, çocukları okulda hakaretlere uğrayan, akrabalarının ve en yakın dostlarının bile selamı sabahı kestiği, malları gasp edilen, bankadaki parasını bile kullanamayan, hapsedilen, işkence gören, her ortamda doğrudan veya dolaylı hakaretlere maruz kalan, ülkesini terk etmek zorunda kalan ve bütün hak arama yolları kapatılan insanlarımızın yaşadıkları bu ağır bir psikolojik yıkım sonrasında Kırık Kalp Sendromu ve kanser olması daha iyi anlaşılabilir.

Bu durumun maalesef kolay ve tek adımlık bir çözümü yok. Bu kırık kalpleri tamir etmek için; onlarla empati kurmak, yalnızlıklarını gidermeye çalışmak, yaşadıkları sıkıntıları hafifletmek adına elden geleni yapmak her halde çözüm için atılabilecek ilk adımlar olabilir.

Bu kişilere maddi ve manevi olarak destek olmaya çalışmalıyız, en azından arayıp dertleşmeliyiz. Bu çeşit travmaya maruz kalan kişilerin riskte olduğunu ve tıbben değerlendirilmeleri gerektiğini akılda tutmak lazımdır. Şayet Kırık Kalp Sendromu tanısı konulmuşsa mutlaka kanser riski dikkate alınmalıdır. Elbette hekimlerin tedavi ve rehabilitasyon adına tavsiyelerine uyulmalıdır. Unutmayalım dostluklar zor zamanlarda daha kıymetlidir ve gerçek dostlar kalplerimiz kırıldığı zaman yanımızda olanlardır.

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 21.9.2020 [TR724]

Savunmaya 11 Eylül saldırısı [Nevin Erdem]

Türkiye 11 Eylül sabahına yeni bir saldırı haberiyle uyandı.

Avukatlık mesleğine saldırıldı! Hem de öyle böyle bir saldırı değil! Onlarca silahlı polis, 50 civarında avukatın evlerine sabaha karşı 05:00 civarında baskın yaptı.

Saldırı, ‘FETÖ’nün avukatlık yapılanmasına operasyon, diye medyaya duyuruldu. Malum, böyle denildiğinde akan sular duruyor, her hukuksuzluğun kapısı açılıyor.

Gazetecilerin baskın anında, baskın mahallinde olmasını sağlayacak şekilde gizli (!) yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan avukatların sorgularındaki sorular bir süre sonra ortaya çıktı.




Ceza yargılamasının en önemli aşamalarından olan sorgulama bir sanattır. Bana sorularını söyle sana soruşturmanın amacını söyleyeyim, diyebilirsiniz.

Azılı bir seri katili suçüstü yakalarcasına yapılan baskınlarla gözaltına alınan avukatlara yönelik sorular şunlar:
  • Avukatlık stajınızı ne zaman, nerede, hangi avukatlık bürosunda yaptınız?
  • Bu zamana kadar ne tür davalarda avukatlık yaptınız?
  • Bu zamana kadar kaç dosyada avukat oldunuz? Avukat olduğunuz dosyaların kaç tanesi FETÖ ile ilgilidir?
  • Müvekkillerinizle sözleşme yapıyor musunuz?
  • Vekil olduğunuz davalarda müvekkilleriniz size nasıl ulaşmaktadır?
  • Vekil olduğunuz dosyalarda aldığınız belirli bir ücret var mıdır? Ücreti neye göre belirliyorsunuz?
  • Müvekkilinizin ifadesini neden değiştirmek istiyorsunuz?
Tamam burada duralım; devam etmeyelim! Zira bu kadar soru, soruşturmanın amacını ortaya koymak için yeterli: Amaç, Türkiye’de avukatlık mesleğini, savunmayı ortadan kaldırmak!

Sorular, sanki bir ortaokul öğrencisinin avukatlık mesleğini tanımak için bir avukatla yapacağı mülakat için hazırladığı sorular gibi.

Ciddi bir soruşturmada bir avukata bu sorular sorulamaz. Ne BM Havana Kuralları ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ne de Anayasa, bu soruların sorulmasına izin verir.

Avukat ile müvekkili özdeşleştiremezsiniz!

Avukat ile müvekkil arasında ulusal ve uluslararası düzenlemelerle korunan çok özel bir ilişki vardır. Bir savcı olarak keyfinize göre müdahale edebileceğiniz bir ilişki değildir bu!

Bir savcı, hukukun üstünlüğüne yürekten inanmış bir hâkime duruşmada, avukatlara bu soruları sorarak iddianame hazırladığını söylese, inanın bana, hâkim ya dosyayı yüzüne fırlatarak savcıyı duruşma salonundan kovar ya da cübbesini atıp kendisi salonu terk eder.

Bu soruları cevaplandırması için bir gece yarısı evinin onlarca polis tarafından basılabileceği ihtimalini gören bir avukat, nasıl özgür bir şekilde müvekkilinin davasını alabilir ve savunmasını hazırlamasına yardımcı olabilir?

Ankara Başsavcılığı tarafından başlatılan bu soruşturmadan sonra, artık her avukatın bir dosyayı almadan önce, Ankara Başsavcısı’nı arayıp, izin alması gerekir. Hani şu memur maaşıyla geceliği 10 bin TL’lik otellere helikopterle tatile gitmesiyle ünlü savcı Yüksel Kocaman’dan… Aksi halde gece evlerinde nasıl rahat uyuyabilirler?

Gözaltına alınan avukatlar 11 Eylül’den bu yana gözaltında.

Avukatlar gözaltında kalmaya devam ederken, avukatların haklarını korumakla görevli Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, avukatlara gözaltı talimatını veren Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın nikah töreninde şahitlik yapıyor. Şaşırmayalım artık, Türkiye burası!

Sevindirici olan şu ki, iktidar kayığına binen Feyzioğlu’nun aksine birçok il barosu, avukatların gözaltına alınmasına tepki göstererek, açıklama yaptı.

Peki avukatın müvekkiliyle özdeşleştirilmesi suretiyle avukatlık mesleğini yok etmeye yönelik bu saldırının nedeni ne?

Mutlak güce sahip olma duygusundan kaynaklanan tatminsizlik ve tahammülsüzlük!

İktidar yaptığı hukuksuzluklardan bir türlü tatmin olamıyor; gözünü tırmalayan en küçük aykırılığa tahammül edemiyor. 

15.000 hâkim ve savcının 5.000’inin bir çırpıda ihracından sonra hâkim ve savcılar adeta birer ‘emir eri’ oluveriyor; ama, tatmin etmiyor.

Milletvekili, gazeteci, akademisyen, hâkim, savcı, insan hakları savunucusu, asker ve polis gibi yüzbinlerce insan hakkında siyasi saiklerle soruşturmalar açılıyor, acımasızca ve hukuksuzca çok ağır cezalar veriliyor; ama, yetmiyor. 

Yolsuzlukların ayyuka çıkmasına, Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından açıklanan yolsuzluk algısı endeksinde Türkiye’nin 91’inci sıraya kadar gerilemesine rağmen, savcıların yıllardır en küçük bir yolsuzluk soruşturması yap(a)mamış olması, bilakis en küçük eleştiriyi suç sayarak sadece 2019 yılında 36 bin 66 kişi hakkında ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ten soruşturma açmaları, hâkimlerin de 2 bin 633 kişiye hapis cezası vermiş olması yetmiyor.

Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde garanti altına alınmış olmasına rağmen, avukatın müvekkiliyle savunma hazırlığı yapmasını, suçlamaların tutarsızlığını, delillerin uydurukluğunu ortaya koymalarını, sanığın duruşmaya hazırlıklı çıkmasını kaldıramıyorlar.

Önceden verilmiş kararları ilan için göstermelik duruşmalar yapılmasına rağmen, avukatların o duruşmalarda yapılan hukuksuzlukları kayıtlara geçirmelerine dahi katlanamıyorlar.

Hukuksuzluk hastalıktır. Tedavi şart!

Ne 8 aylık hamile bir avukatın ne de 25 günlük bebeği olan bir kadın avukatın evini gece 5.15’de silahlı, tam teçhizatlı onlarca polisle basmak sizi tatmin etmez.

Binlerce motor gücünde bir arabanın direksiyonundasınız. Frenleri kaldırıp atmışsınız. Hızdan da zevk alıyorsunuz. Hızlandıkça felaketinize biraz daha yaklaşırsınız.

Kabul etmiyorsunuz ama tedavi şart! Yoksa sizinle birlikte arabadaki herkes, dönülmez akşamın ufkunda, hızla felakete doğru yol alıyor.

[Nevin Erdem] 21.9.2020 [TR724]

Premier Lig’in unutulan şampiyonu: Blackburn Rovers [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig’in 2015-16 sezonu sona ererken şampiyon, alıştığımız takımlardan biri değildi. Leicester City 132 yıllık tarihinde ilk kez şampiyonluk yaşayınca, bu başarıya “peri masalı” dendi. Lig maratonunu lider tamamlamak artık birkaç takımın imtiyazında olduğu için, Leicester City’nin başarısı sıra dışıydı. Ona benzer bir başarıyı 1994-95 sezonunda Blackburn Rovers göstermişti. 91 yıl aradan sonra şampiyon olan Blackburn şimdilerde bir alt ligde mücadele ediyor. Gelin o sezona gidelim ve Blackburn’ün başarısındaki ilginç detaylara bakalım.

ÖNCE BİR BAŞKAN BULDU

1875 yılında 140 bin nüfuslu Blackburn şehrinde kurulan takım İngiliz futbolunda söz sahibi olacak sıklette bir desteğe sahip değildi. Buna rağmen 1912’de ve 1914’te iki kere şampiyonluk yaşamıştı ama sonra sessizliğe gömüldü. Son şampiyonluktan sonra kayda değer tek başarı 1928’de müzeye götürülen FA Cup oldu. Blackburn şehrinin talihini 1990’lı yıllarda değiştiren isim Jack Walker’dı. Önceki 10 yılını 2. ligde (Division Two) geçiren Blackburn Rovers, “şehrin çocuğu” işadamı Jack Walker’a satıldı. Çelik endüstrisinden kazandığı paralarla şehrine yatırım yapmak isteyen Walker, arkasında geniş bir taraftar kitlesi bulmuştu.

Walker takımı satın aldığında Blackburn adeta ölüm kalım savaşı veriyordu. Sezon sonunda ligde kalmayı kıl payı başardı. 22 takımlı 2. Lig’i on dokuzuncu sırada tamamlayıp direkten dönmüştü. Walker’ın ilk icraatı takımın başına Liverpool efsanesi Kenny Dalglish’i getirmekti. Herkes şok olmuştu. Liverpool’la 3 lig 2 kupa şampiyonluğu kazanan Dalglish’in 2. Lig’den bir ekibin başına geçmesi tenzili rütbe sayılırdı ama efsane İngiliz hocayı ikna eden Walker’ın gelecek vizyonuydu.

Kollar sıvandı. Manchester City’den Colin Hendry ve Norwich City’den Tim Sherwood takıma monte edildi. Dalglish’in takımda görmek istediği iki isim vardı: Bordeaux formasıyla parlayan Zinedine Zidane ve Christophe Dugarry. Dalglish’in bu öngörülü isteğine Walker hayır demişti ama ileride çok pişman olacaktı. Yine de kurt hoca takımı 1992’de sonradan adı Premier Lig olarak değişecek 1. Lig’e taşımayı başardı.

ARTIK ŞAMPİYONLUK YOLUNDA

Walker bunun üzerine kesenin ağzını açtı. O yaz takıma Stuart Ripley, Alan Shaerer, Henning Berg, Graeme Le Saux ve kaleci Tim Flowers katıldı. 1993’te Shaerer için 3,6 milyon Sterlin ödenirken, transferi için tam bir savaş yaşandı. Blackburn Rovers’ın rakipleri arasında Manchester United ve Arsenal de vardı ama Shaerer’in tercihi Blackburn oldu.

En üst ligdeki ilk sezonu Blackburn 4. sırada tamamladı. 2. Lig’den gelip de böyle başarı göstermek her takımın harcı değildi. Bu başarıda birçok faktör rol oynamıştı: Kenny Dalglish’in tecrübesi, genç ve başarıya aç oyuncular, Başkan Walker’ın vizyonu ve şehrin takımına sahip çıkması. İkinci sezonda da takımın performansı göz kamaştırıyordu. Üst üste gelen galibiyetler kadar parlayan yıldız Alan Shaerer de kendinden söz ettiriyordu. O sezon 31 gol atarak takımı üst sıralara taşıdı. Sezon ortasında lider Manchester United’ın 16 puan gerisine düşmüştü ama toparlanmayı bildi. Blackburn ikinci sezonunda başarı çıtasını yükseltmiş, ligi United’ın ardından 2. sırada tamamlamıştı. Geriye tek hedef kaldı. 

Bunun için ilk hamle, Alan Shaerer’ın yanına bir forvet daha almaktı. Norwich City’den 5 milyon Sterlin’e alınan Chris Sutton, o dönem Ada’nın en pahalı transferi olacaktı. İlk 16 maçında 12 gol atan Sutton kalitesini ispat etti. Blackburn forvet hattı rakiplerin korkulu rüyasıydı. 1994-95 sezonunda her şey takımın lehine gelişiyordu. Shaerer ve Sutton ileride golleri sıralıyor, kanatta Stuart Ripley ve Jason Wilcox asistleriyle onları besliyor, orta sahanın beyni Tim Sherwood bir şef gibi oyunu yönlendiriyordu. Ve sonunda beklenen oldu. Shaerer 34, Sutton 16 gol atmıştı. Daha birkaç yıl önce 2. Lig’den çıkan Blackburn, şimdi Ada’nın şampiyonuydu. 

MUCİZE DALGLİSH’MİŞ

Şampiyonluk geldi gelmesine ama takım son hafta adeta ölüp ölüp dirilmişti. Ligin son maçında Liverpool deplasmanında galip gelmesi gerekiyordu. Puan kaybı durumunda evinde West Ham’ı konuk edecek Manchester United şampiyonluğunu ilân edebilirdi. Alan Shaerer’in golü galibiyete yetmemiş, Liverpool John Barnes ve Jamie Redknapp’ın golleriyle lig liderini evinde 2-1 yenmeyi başarmıştı. Gözler Manchester’a çevrildi. West Ham kalecisi Ludek Miklosko, o gün hayatının maçını oynayacaktı. United’ın şutlarına geçit vermeyince 90 dakika 1-1 sona erdi. Blackburn mağlup olmasına rağmen United’ın puan kaybetmesi kupaya uzanmasını sağladı.

Rüya gerçeğe ulaşınca teknik patron Kenny Dalglish koltuğu Ray Harford’a bıraktı. Bu da Blackburn’ün altın döneminin sona erişi anlamına geliyordu. Zirve, yeniden hayal oldu. 2012’de takım Premier Lig’e veda edip Championship denilen 2. Lig’e düştü. 4 yıl önce bir alt lige daha düştü ama aynı sezon yeniden çıkmayı başardı. Blackburn Rovers artık Championship’in orta halli takımlarından biri…

[Hasan Cücük] 21.9.2020 [TR724]

Şahısları kutsama ya da indirgeme (3) [Ahmet Kurucan]

Kaldığım yerden devam ediyorum. Dini ve siyasi liderlere veya ideolojik düşünce önderlerine indirgemeci yaklaşımlar tıpkı kutsamada olduğu gibi yanlıştır. Kutsama konusunu ele alırken kutsamaya en çok karşı çıkan, konu ile alakalı kavli ve fiili nice beyan ve uyarıları olan Hz. Peygamberin bile bu yaklaşımın kurbanı olduğunu söylemiş, örnekler vermiştim.

İndirgemede de aynı şeyi görebilirsiniz. Sözgelimi, haşa ve kella ona “postacı” deme. “Kur’an İslamcılığı” tabiriyle anılan ve dile getirdikleri görüşleri ile bu isimlendirmeyi hak ettiklerini düşündüğüm grubun, Hz. Peygamber’e yöneltmiş oldukları vasıflardan ya da iddialardan biridir bu. Onlara göre Hz. Peygamber, Allah ile insanlar arasında basit bir aracıdır; Kur’an denilen mektubu insanlara ulaştırmış ve işi bitmiştir. Tıpkı postacının mektubu, üzerinde adrese ve o adreste oturan sahibine ulaştırmasında olduğu gibi.

“Kur’an bize yeter” sloganıyla kendilerini ifade eden ve belli ölçüde halk kitlesini de etkileyen bu görüşün temel dayanaklarından birisi hadislerin sıhhati konusunda dile getirilen eleştirilerdir.

Ama bu sebeplerden bir tanesi ve şahsi kanaatime göre haklılık payı olsa da oldukça tutarsız bir delil. Bunu kendilerinin görüşlerini ispat için hadislere müracaat etmelerinde görebiliriz. Öyle ki bir yerde hadis kriterlerine göre zayıf olan bir rivayeti kendi görüşlerini destekleri için kabul ederken, bir başka yerde aynı kriterlere göre sahih olan bir hadisi kendi görüşlerine muhalif olduğu için reddetmektedirler.

Tutarsızlık derken kastımız bu. Üzerinde dikkatlice düşünüldüğü takdirde görülecektir ki Hz. Peygamber’i “postacı” olarak görmek, onun hadis ve sünnetlerini kale almamak demektir ve peygamberlik misyonunu yaşadığı döneme hasretme hatta hapsetme anlamını taşır.

Her neyse. Konumuz bu değil. Peygamber Efendimizin de indirgemeci yaklaşımın kurbanı olduğunu gösteren “postacı” örneğinden buraya geldik.

Dini ve siyasi liderlere veya ideolojik düşünce önderlerine indirgemeci yaklaşımda onların sadece bir özelliğini ya da bir hatasını merkeze koyup geriye kalan her şey ret ve inkâr edilir. Artı ve eksileri ile bir beşer olarak görmeme, en basitinden zaaflarının olması, inandığı değerlere aykırı olmaması ve kasten yapılmaması kaydıyla hata yapma hakkının onlara verilmemesi demek değil midir bu?  

Toplumsal hayatta karşılığı olan ve hayatımızı adeta esir alan bu yaklaşım konusunda şahsen ben doğru, sahici, ayakları yere basan bir değerlendirme yapılması gerektiğine inanıyorum. Tekrar edeyim, hamaset ya da duygusallığın hâkim olduğu bu bakış açısıyla onları bir “hiç” yerine koymanın da “yüceltme” ölçüsünde zararlı olduğunu düşünenlerdenim. Böylesi bir zihniyet ve metodoloji gerçeklerin, gerçek yüzünü görmeme demektir. 

Pekâlâ nasıl bir bakış açısına sahip olmalıyız derseniz, benim doğru değerlendirme yapma adına teklifim, önce kimlik ve kişilik özelliklerini, sonra teorilerini ve nihayet pratiklerini hissiyatı bir kenara bırakarak rasyonel akılla okumak, gözlemlemek ve değerlendirmektir.

Kişilik, teori ve pratiği birlikte değerlendirmemize yardımcı olacak bir örnek vereyim. Kabullendiğiniz liderin, şeyhin, önderin sözü ile eylemi arasında müthiş bir fark ve uçurum söz konusu diyelim. Bir zamanlar ifade ettiğim deyimle söyleyecek olursam, “Hz. Ebu Bekir gibi konuşup Ebu Cehil gibi davranıyor.”

Sabah-akşam tevazudan söz ediyor ama kibir abidesi gibi ortalıklarda dolaşıyor. Yaptığı konuşmalarda sürekli sadakat, sıdk, doğruluk diyor ama bunu derken bile yalan söylüyor. Bu hem bir kişilik problemidir hem de teori ile pratik uyumsuzluğu olduğu için tek kelime ile yanlıştır. 

Bu gerçeği çıplak gözle müşahede ettiniz, ne yapacaksınız? Bana göre sevginiz, saygınız gerçekleri görmek, gördüğünü anlamak, anladığını görüp ona göre tavır almaktan sizi dur etmemeli. Aşkın gözü kör olmamalı. Kime ait olduğunu unuttum ama ne kadar güzel bir sözdür: “Gördüğünü anlamayan ahmaktır, anladığını görmeyen çifte ahmak.”

Bu bağlamda Bediüzzaman’ın talebelerine yaptığı şu tavsiyesi enfestir: “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sureti haktan görünür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsnü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı da arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

Doğru değerlendirme adına ikinci bir adım olarak “hangi” sorusunun sorulmasını olduğu kanaatindeyim. İstikamet ve istimrarı öğrenme adına çok önemli bir sorudur bu “hangi” sorusu. Demirel’in meşhur deyimi ile “Dün dündür bugün bugündür.” Doğru, gerçekten dün dündür ve bugün bugündür. Ama nerede? Misyonda mı, vizyonda mı, değerlerde mi? Bir başka ifadeyle araçta ve vesilede mi amaç ve maksatta mı? Vizyonda değişiklik olabilir. Sosyal hayatın değişkenlerine bağlı olarak araç ve vesilelerde de değişiklik olabilir ve olmalıdır da. 

Ama misyon ve değerlerde, amaç ve maksatlarda yüzde yüz, siyah-beyaz ölçüsünde birbirine zıt değişiklik olmamalı. Eğer olursa burada bir şeylerin yanlış gittiği muhakkaktır.

Bir taşra kasabasından Brüksel’e gitmek için yola çıkmışsınız. Yola çıktığınız gün itibariyle bindirildiğiniz araç tren. Ama şartlar değişmiş. Trenden daha iyi ulaşım vasıtaları çıkmış. Sizi hedefinize daha çabuk ulaştırmak için trenden inip arabaya bindirilmişsiniz. Bütün bunlara amenna. Ama değişen bu vasıtalara bağlı olarak hedef Brüksel değil de Moskova yapıldı ise, bu amaçta değişiklik anlamına gelir. Bu durum er ya da geç misyon ve değerlerde değişikliği beraberinde getirir. 

Onun için yolculuk esnasında uyanıklığı kaybetmemeli, beni Brüksel’e götüreceğim diye trene bindirenler değişen şartlara bağlı olarak arabaya bindirdiler ama arabanın gittiği istikamet hala Brüksel mi değil mi bunu sıklıkla kontrol etmeli.

İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalma, insaf ve adaletle hüküm etme adına üçüncü söyleyeceğim şey, ortaya konan müşahhas ürünlere bakmaktır. 

Ziya Paşanın “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” dizesinde dile getirdiği temel fikir, yukarıda bir cümleyle bahsini ettiğim rasyonel akla sahip olmanın göstergesidir. Meselelere sebep-sonuç ilişkisi içinde bakıldığının delilidir.  Günümüz Türkçesi ile ifade edelim Ziya Paşa’nın beytini: “İnsanın aynası işidir, lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi, yaptığı işte görünür.” Meyveli ağaç taşlanır derler halkımız arasında.

Ayrıca yapılan şeyler, eğer bir tek zatın tek başına basamayacağı kadar büyükse, onları o zata hamletmek de yanlıştır. Sebep-sonuç ilişkisi acından olaylara bakma bu açıdan da önemli. Bunun için dikkatli olmalı. Meyveler ortada duruyorken birilerinin sürekli taş atması insanları yanıltmamalı.

Bazı şahıslar vardır ki bahse medar olan dini, siyasi veya ideolojik yapıyı ayakta tutan ana sütun hükmündedir. O sütunun parçalanması söz konusu yapının yara almasını netice verir. Psikolojik harp taktiğidir bu. Unutmayalım, doğru ile yalanın sarmaş dolaş olduğu bir zeminde yaşıyoruz. Bu, bizim bir yargıya varmak istediğimiz kişi hakkında daha dikkatli, daha temkinli olmamızı gerektirir. 

Hasılı, kutsama da yanlış indirgeme de. Doğrusu hadisin beyanıyla “her hak sahibine hakkını vermektir.”

Hak sahibinin neyi, ne kadar hak ettiğini belirlemek ise her bir ferdin tek tek üzerine düşen, özenle, sorumluluk şuuru ile hareket ederek belirlemesi gereken bir vazifedir. Bunun için muhatabınızı üzerinden elbiseyi kaldırıp, o elbisenin örttüğü kişiyi ve kişiliği açığa çıkartmanız gerekir.

[Ahmet Kurucan] 21.9.2020 [TR724]

Demokrasi cephesi 2: Deklarasyon [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Tüm Anadolu halkları demokrasiyi, insan haklarını, gücü sınırlanmış ve vatandaşına hizmet etmek dışında hiçbir işlevi olmayan bir devleti hak ediyor. Bugün Türkiye’de halen hukuken var olan 1982 Anayasası tümüyle işlevsizleştirilmiş, Anayasa’nın öngördüğü birçok temel hak ve özgürlük askıya alınmış, Anayasa’nın kurmuş olduğu düzen fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Bu durum birçok acıya neden oldu, olmaya devam ediyor.

Mitleştirilmiş devlet, ona sahip olan, daha doğrusu onu kontrolü altına geçirmiş bulunan grup ve kişilerce kendi çıkarları için kullanılıyor. Bu devlet hiçbir zaman tümüyle ideal bir demokratik hukuk devleti olmadıysa da, 2013 öncesinde bugünküyle kıyaslanmayacak kadar işlevsel ve hukuk devleti standartlarına yakın bir devlet inşa edilmiş durumdaydı. Bu devletin ortaya çıkışı Avrupa Birliği reformları sayesinde gerçekleşmişti. 1982 Anayasası, bir darbe anayasası olmasından gelen birçok antidemokratik ve insan haklarına aykırı özelliği törpülenerek, asgari de olsa Kopenhag Ölçütlerini karşılayan bir anayasaya dönüştürülmüştü. Bu süreçte, demokratikleşme, insan hakları ve azınlık hakları konularında dikkate değer ilerlemeler sağlanmıştı.

Şu an bu elde edilen kazanımların tümü kaybolmuş durumda. Türkiye 2013 öncesindeki ülke değil. Gelecek için umut ışığı söndü. Hapishaneler tutuklu ve mahkûmlarla dolu. Kamuda yüz binlerce memur görevinden Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) alınlarına hain ve terörist damgası vurularak atıldı. Binlerce insan ülke dışına çıkmak zorunda kaldı. Aile boyu suçlamalarla suçun bireyselliği ilkesi ayaklar altına alındı ve insanlar anne babalarının, kardeşlerinin, eşlerinin, çocuklarının işlediği iddia edilen uydurma, fabrikasyon ve kanuna dayalı olmayan “suçlar” temelinde takibat altına alındı. Bugün Türkiye’de her ailede mutlaka bu süreçte zarar gören, takibata alınmış, ötekileştirilmiş, toplumdan tecrit edilmiş, adeta sosyal bir soykırıma tabi tutulmuş kişi veya kişiler var.

Türkiye’de basın yayın ve medya dünyası tümüyle rejimin kontrolü ve güdümüne girmiş vaziyette. Çeşitli fraksiyonlardan, ideolojilerden, partilerden, toplum kesimlerinden, etnik ve dini gruplardan ve cinsiyetlerden gazeteciler büyük bir baskı altında. Gerçekleri yazanlar veya konuşanları ağır cezalar bekliyor. Birçok düşün insanı, aydın, yazar ve gazeteci düşünceleri nedeniyle ömür boyu ya da onlarca yıl hapse mahkûm edildi.

Türkiye, politik yaşamın bu denli sınırlandığı bir dönemi darbe dönemleri hariç hiçbir zaman yaşamadı. Bugün Türkiye siyasetinin üçüncü büyük partisi durumunda olan HDP, çok ciddi baskılar altında varlığını sürdürmeye çabalıyor. Partinin fikri liderleri arasında tartışmasız en önemlisi olan Selahattin Demirtaş ile beraber onlarca Kürt milletvekili keyfi gerekçelerle, hukuk ve anayasa katledilerek cezaevinde tutulmakta. Yüzlerce HDP’li belediye başkanı, belediye meclis üyesi ve yerel yöneticiler de hapisteler. Onların milli irade doğrultusunda seçimlerle kazandıkları belediyelere kayyımlar atandı.

Demokrasi fiilen ortadan kalkmış durumda. İstanbul’da yerel seçimlerde sudan gerekçelerle seçim tekrarlatmayı başaran rejim, otoriter rejim provası yaptı. Sonradan geri adım da atmış olsa, istediği testi başarıyla gerçekleştirmiş oldu. Bu koşullarda seçimle iktidar değişikliği, normal zamanlarda olduğu şekliyle gerçekleşecek gibi görünmüyor. Kürtler tümüyle meşru siyasetin dışına itildiler. HDP işlevini tümden yitirdi. Rejimin deneyinin kontrol grubu oldu. Hatta öyle ki – bir önceki yazımda bahsettiğim üzere – Selahattin Demirtaş bile savunmasında rejim diskurunu kullandı, belki de kullanmak durumunda kaldı.

Üniversiteler tümüyle rejim aparatına dönüştü. Eleştirel akademisyenlerin tümü – yaklaşık 8,000 meslektaşım – üniversitelerden atıldı. Diğer KHK’lılar gibi hain ve terörist olarak, Resmi Gazete’de afişe edilerek, organize suç örgütü liderlerince taciz edilerek toplum dışına itildiler.

Hapishanelerde ve kolluk güçlerinin kontrolü altında işkence sistematikleşti ve 1980’lerdeki gibi sıradanlaştı. Adam kaçırma eylemleri Türkiye’de ve Üçüncü Dünya’nın azgelişmiş yarı otoriter ülkelerinde sıklıkla gerçekleşmeye başladı. Bu kaçırılan insanlar uzun süre bulunamadı, bulunamıyor. Bu hukuk dışı metot halen kullanılıyor. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği raporlarına kadar giren habis ve faşizan bu metotlar, devletin bizzat istihbarat ve dışişleri personeli tarafından uygulanıyor.

Yurtdışında elçilikler ve konsolosluklar fişlemeler yapıyor. Vatandaşlarını listeliyor ve listelenenlere hizmet vermiyor. Pasaport süresi dolan on binlerce Türkiye vatandaşı var. Hatta bu insanların yeni doğan çocuklarına nüfus cüzdanı bile çıkartılmıyor. Konsolosluklara giden ve haklarını arayan vatandaşlara kötü muamele, tehditler, hatta cebir sıkça rastlanılan ve sıradanlaşan uygulamalar halini aldı.

Aynı şekilde Türkiye’de KHK’lı olan veya KHK’lı aile bireyi olan insanlara pasaport verilmiyor. Bu insanların sosyal sigortalardan ve sağlık sigortasından mahrum bırakıldığı, mallarına ve özel mülklerine el konduğu, çalışmalarına engel olmak için SGK kayıtlarına şerh düşüldüğü gibi duyumlar sıklıkla diaspora medyasına ve sosyal medyaya yansıyor. Sağlık hizmetinden bilerek mahrum bırakılan onlarca genç denecek yaştaki tutuklu veya KHK’lı ağır ölümcül ve kronik hastalıklara yakalandılar, tedavi edilme olanağı bulamadıklarından ya da tedavilerine – kasten – geç başlatıldıklarından dolayı hayatlarını kaybettiler, kaybediyorlar. Aynı şekilde onların aile bireyleri, özellikle de çocukları aynı kaderi paylaşıyor. Her gün babasından veya annesinden ayrı kalan, son nefesini onlara hasret olarak vermek durumunda kalan miniklerin haberleri sosyal medyada karşımıza çıkıyor.

Kovid19 pandemisinde Türkiye vaka ve ölümleri saklayan, önlem almayan, manipülatif ve kontrol edilmeyen bir profil çiziyor. Türkiye Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de yayılmacı ve askeri güç projeksiyonuna dayanan gerilim siyasetini tercih ediyor. Elindeki 3,5 milyon Suriyeli sığınmacıyı rehine ve enstrüman olarak kullanan rejim, AB’nin elini kolunu bağlamış durumda. Ne içeride ne de dışarıda izlenen politikalara etkili bir uluslararası tepki gelmiyor.

Bu yaşanılanlar politik meseleler değil! Bunlar sizin hayatınızı etkiliyor. Bunlar bir güç mücadelesinden kaynaklanan tipik Türkiye kötü yönetiminin sancıları değil! Bu yaşanılanları hak etmiyorsunuz! Ekonomik, sağlık, eğitim, altyapı, güvenlik gibi asgari yaşam kalitenize ilişkin parametrelerin dibe vurduğu bu ülkede, tüm bu küme düşüşün, berbatlıkların, acıların, zulmün, kötü yönetimin, yolsuzluk ve yozlaşmanın sorumlusu, bugün ülkeyi yönetenlerdir. Bu rejimi kuran siyasal güç ve onun işbirlikçileridir.

İnsan hakları, azınlık hakları, güçler ayrılığı, denetlenebilir ve gücü sınırlandırılmış iktidar, bağımsız yargı, bağımsız medya ve iletişim özgürlüğü gibi haklarınız dokunulmazdır. Bunlar hiçbir gerekçeyle kısıtlanamaz ve sınırlandırılamaz. Ve en önemlisi, ortadan kaldırılamaz!

Bugün adına muhalefet partileri denen CHP ve İYİP gibi partiler rejime muhalefet etmiyorlar. MHP zaten doğrudan fiili bir koalisyon ortağı olarak Erdoğan’ı ve rejimi dışarıdan aleni destekliyor. Bunların tümü rejimde birbirinden farklı yoğunluklarda da olsa rol üstlenmiş durumdalar. CHP Gülen Cemaati’nin “devletten temizlenmesi” dürtüsüyle olan hak ihlallerine kafasını çeviriyor. İYİP de aynı tutum içinde. MHP gibi, CHP ve İYİP de son derece devletçi reflekslerle hareket ediyorlar. Tümü de bugün buzdağının altında kalan derin devletin pozisyonuna göre pozisyon belirliyor.

AKP fiilen ortadan kalkmış ve Erdoğan çiftliği haline gelmiş durumda. Erdoğan marabalarına hükmeden bir ağa gibi istediği her şeyi hiçbir hesap verme yükümlülüğü olmaksızın yapabiliyor. Erdoğan’ın ve yakın çevresinin arkasında, son derece enteresan güçler var. Bu güçler 2013’e dek onu ve ideolojisini büyük bir nefretle eleştiren, fakat bugün onu kıyasıya savunan muvazzaf ve emekli askerler ve bürokratlardan oluşuyor. Çoğu Ergenekon gibi darbe davalarından hüküm giyen bu güçler, bugün zamanında Ergenekon’un savcısı olduğunu söyleyen Erdoğan’a en büyük ve güçlü desteği veriyorlar. 15 Temmuz 2016’da TSK tasfiye edilirken bu güçler olmasaydı Erdoğan bu tasfiyeleri yapamazdı. Muhalefet olduğu söylenen partiler bunu görmüyor olamaz. Bu gerçekler TBMM kulislerinde konuşuluyor. Selahattin Demirtaş bunları söylediği için hapiste.

Bu şartlarda yaşamaya devam etmek istiyorsanız, kendi ideolojinizin veya mahallenizin güvenli sularında muhaliflik oynamaya devam edin. Kiminiz Atatürkçü, kiminiz Kürt hareketi, kiminiz ulusalcı, kiminiz liberal, kiminiz seküler, kiminiz azınlık konularına eğilin. Bir tür muhalif “uzmanlaşma” veya “mikro muhalefet” olarak hayatınıza devam edin. Çoğunuz zaten yurtdışında. Orada da Türkiye’deki yapay ve saçma bölünmüşlükleri, kategorileri, kamplaşmaları, kutuplaşmaları sürdürün. Hepiniz aynı veya benzer şeyleri savunun, ama hiç birleşmeyin. Rejimi değil, Erdoğan’ı eleştirin. Bir sonra gelecek diktatörün kendinizden olacağını umarak güne başlayın. Eğer durum buysa, bu yazıyı bu noktaya dek okumuş olmanız büyük zaman kaybıdır.

Oysa siz de biliyorsunuz ki, bugün mesele bir AKP veya Erdoğan meselesi değil! Türkiye çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıyadır. Bu geçici ve parti siyaseti ile alakalı minör bir sorun değildir. Majör bir sorundur, bir rejim meselesidir. Bu rejim, belli salvolarla devamlı küllerinden doğuyor.

1930’lardaki kafa ile bugünlere ve bugünlerin sorunlarına çare bulmak olanaksız. Asgari müştereklerde bir demokrasi platformu oluşturmak gereklidir. Bu platformun çok basit, herkesin üzerinde uzlaşabileceği somut hedefleri ortaya koyması ve onlara yönelmesi gerekiyor. Mesela tüm KHK’ların iptal edilmesi ile işe başlanabilir! Buna bugün itiraz edeniniz sanırım olmayacaktır! KHK’ların iptal edilmesi hem anayasal zeminde, hem AİHM nezdinde, hem AB önünde, hem de Türkiye’deki sistem partilerini zorlayarak sağlanabilir. Bu olursa rejim bodoslama çok ciddi bir ağır yara alır. Ve bu, çorap söküğünün başladığı yer olabilir. Bu tür rejimlerin – tıpkı Polonya Dayanışma Sendikası gibi – asgari müştereklerde, çok basit ve somut bir hedef koyarak işe başlaması gerekir. Birlikten güç doğar!

Bu platform ne kadar geniş bir yelpaze olabilirse o denli etkili olacaktır. Ben bu platformun bugünkü KHK’lılar platformu örgütlenmesi üzerinden gerçekleşmesini mantıklı bulurum. Fakat elbette başka bir organizasyon da kurulabilir. Burada önemli olan hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin bu platforma katılımını sağlamaktır.

Liberal, sol, Atatürkçü, dindar, laik, Cemaat’çi, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Arap, kadın, LGBT, hiçbir sınırlama olmaksızın insanları kendi kimlikleriyle kabul ederek bu platform tartışmasına davet ediyorum. Bu bir “Demokrasi Dayanışma Platformu” olacak. Tek mesele, özgür bir Anadolu ve özgür Anadolu insanlarıdır.

Kini bırakıp birleşmeye var mısınız? Demokrasi, hukuk ve özgürlük için, çocuklarınızın geleceği için, anne babalarınızın ve sevdiklerinizin hakkı hukuku için yeniden toplum olmaya var mısınız? Başkasının kusuruna bakarak burun kıvırmak yerine, herkesi olduğu gibi kabul etmeye, yeniden kendimize bir şans vermeye hazır mısınız? Zorlayıcı bir baskı grubu olmaya, siyasete gerekli olan hatırlatmaları yapmaya, geminin dümenine etki etmeye var mısınız?

Bu yazıma eleştiri getirmek kolay! Eminim eleştirilecek çok şey de bulunabilir. Ve biliyorum ki bunun çok daha iyisi yazılabilir. Ve eklemeler çıkarmalar yapılabilir. Umarım bu yazı birçok insanın “biz ne yapıyoruz” ve “ne yapmalıyız” gibi düşüncelerini tetiklemeye bir katkı olur.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.9.2020 [TR724]

Filler, eşekler ve mühendislik hesapları [Adem Yavuz Arslan]

Sıcak gündemler nedeniyle bir süredir Amerika Günlüğü yazılarına fırsat bulamamıştım. Öbür yandan çok ciddi meseleler varken göreceli olarak “havadan sudan” sayılacak konuları kaleme almak tuhaf olacaktı.

Sıcak gündemler bitmiş değil ama Amerika seçim maratonunda son düzlüğe girdi ve bilgilendirici bir yazı yazmak şart oldu.

Netice olarak, Amerika Günlüğü’nde bu haftasonu “seçim rehberi” var. Yani bu yazı bir nevi Amerikan seçim sistemini anlama kılavuzu olacak.



KASABANIN ŞERİFİ, BEYAZ SARAY’IN BAŞKANI

Aslında Amerika bir seçim memleketi.

Kasabanın şerifinden Beyaz Saray’daki başkana kadar hemen hemen her koltuk için seçim var.

O yüzden seçim gündemleri hiç bitmiyor. Ancak hiçbirisi başkanlık seçimi kadar önemli değil.

Önce başlıktaki “fil ve eşek” olayına açıklık getireyim. Fil ve eşek sistemdeki iki büyük partinin sembolleri.

Cumhuriyetçilerin parti amblemi fil, Demokratların amblemi ise eşek.

Bu semboller nereden çıkmış derseniz takvimleri geriye almamız gerekecek.

Amerika’nın kuruluş ve kurumsallaşma dönemlerinde, çiftçiliğin birçok alandaki etkilerini görmek mümkün. Fil ve eşek sembolleri de öyle. Her iki partinin sembolleri aslında Thomas Nast’ın karikatürleriyle şekillenmiş.

Çiftçilik geleneğinin bir diğer etkisi seçim günü.

Dünyanın geri kalanının aksine seçimlerin haftasonu yapılmadığı bir ülke Amerika. Seçim tarihi anayasada yazıyor ve ne olursa olsun erken seçim yok.

Peki neden Salı?

Hikaye özetle şöyle: ABD’nin kuruluş yıllarında oy verme ve seçilme hakkı sadece toprak sahiplerine tanınan bir imtiyazmış. Cumartesi çiftçilerin ürünlerini pazara götürdüğü, Pazar ise kilise günü olduğu için kabul görmemiş.

Kasım ayının ilk pazartesi de Katolikler için dini bir bayram olunca seçimler Kasımın ilk Salı gününe kalmış. O gün bugündür bu kural değişmeden uygulanıyor.

Bu arada seçim günü resmi tatil değil. Çalışıyorsanız iş yerinizden izin alıp gidip oy kullanmanız gerekiyor. İşverenler de bu imkanı sağlamak zorunda.

Amerikan seçim ve yönetim sisteminin kendine özgü özellikleri var. Eğer sistemin püf noktalarını bilmezseniz kurallar hakkında hiçbir fikri olmayan birinin beysbol maçı izlemesi gibi boş boş bakarsınız.

Amerikan seçimleri aynı zamanda renklerle de anılıyor. Demokratların rengi mavi, Cumhuriyetçilerin rengi de kırmızı.

Partilerin hâkim olduğu eyaletlere literatürde “kırmızı eyaletler” ya da “mavi eyaletler” deniliyor.

Bir de değişken anlamında “salıncak eyaletler” (swing states) var ki o Amerikan sisteminin kilit noktasını oluşturuyor.

OHİO’LU KÖYLÜ İLE BOSTON’LU PROFESÖR BİR Mİ?

Seçimleri Amerika dışından izleyen herkes sürekli Ohio, Pensilvanya ve Florida gibi bölgeleri duymasının nedeni de bu değişken eyaletler.

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce ABD’nin politik sistemi hakkında özet yapmakta fayda var. Çünkü işin özü sistemin kuruluş mantığında.

Amerika kuvvetler ayrılığı ilkesinin ciddiyetle uygulandığı bir ülke. Bizde lafta bile kalmayan Yasama, Yürütme ve Yargı ayrımı ABD’de ciddiyetle uygulanıyor.

Bütün sistem bu üç yapının birbirini denetlemesi ve kontrolü üzerine kurulu. 

Dahası yasama ikili bir yapıya emanet edilerek ekstra bir güvenlik sistemi kurulmuş.

Mesela Temsilciler Meclisi (House of Representatives) çoğunluğun temsil hakkını korumak için nüfusa oranlı temsil ediliyor.

Her eyalet, nüfusuna oranla üye yolluyor Temsilciler Meclisi’ne. Öte yandan Senato’da ise büyük eyaletler küçük eyaletleri bastırmasın diye nüfusuna bakılmaksızın her eyalet iki üye yolluyor.

Temsilciler Meclisi ve Senato birbirinin altı yada üstü değil. Her iki yapı da birbirini denetleyebiliyor.

Başkanlık seçimleri her 4 yılda bir yapılırken iki yılda bir ara seçimler yapılıyor.

ABD sisteminin özü denge denetim olduğu için aday olma ve yarışma süreçleri de bu mantığa göre şekilleniyor.

Mesela bizdeki gibi kimin aday olacağına parti lideri karar vermiyor. Başkan adayı olma süreci uzun bir yarış.

Aday adayları önce kendi aralarında yarışıyor.

Bu yarış bir yılı aşıyor ve çok sayıda televizyon tartışması, miting ve toplantıyla yapılıyor. Her eyalette ön seçim yapılıyor ve adaylar belirleniyor.

Kısacası ABD sisteminde adayı belirleyen seçmen. Başkentte oturan parti yönetimi değil.

Sistemin bir başka orijinalliği ise “seçici kurul” (electoral college) uygulaması.

Yani başkan olmak için halkın oyunu almanız yetmiyor. Bir başka ifadeyle en çok oyu alan doğrudan başkan olmuyor. Mesela son seçimde Demokratların adayı Hillary Clinton rakibi Donald Trump’tan yaklaşık 3 milyon fazla oy aldı ama yine de seçilemedi.

Çünkü seçici kurul denen bu sistemde önemli olan, herhangi bir eyalette çoğunluğu hangi partinin kazandığı. Çoğunluğu kazanan, eyaletteki delegelerin hepsini alıyor. Bu delegelerin toplamı, başkanlığı belirliyor.

Bu eyaletler “savaş meydanı” (battleground) olarak tarif ediliyor.

Mesela Teksas açık ara Cumhuriyetçidir. California ise Demokrat.

O yüzden adaylar daha çok seçimin gidip geldiği Pensilvanya, Florida Wisconsin gibi eyaletlere asılıyorlar.

Mesela son seçimde Trump, Pensilvanya’da yüzde 1’lik bir farkla seçimi kazandı ve genel yarışta da böylece ipi göğüsledi. 

ŞİMDİ DÜELLO ZAMANI

Seçim sistemine dair alt başlıklar açmak mümkün. Ama ana hatlarıyla uzun ve karmaşık bir seçim sistemi var Amerika’nın.

Demokratlar kıran kırana geçen bir ön seçim sürecinden sonra Joe Biden’i başkan adayı olarak belirledi.

Cumhuriyetçilerde ise mevcut başkan otomatikman aday oldu.

Her iki parti de kongrelerini tamamladı. Covid-19 nedeniyle kongreler önceki seçimlere göre sönük geçti ama yine de tarihi görüntüler yaşandı.

Şimdi ise düello zamanı.

Yani başkan adayları ekrana çıkacak ve rakipleriyle tartışacaklar. Buna İngilizcede “debate” deniyor. Amerikan seçim sisteminde bu debate’ler çok meşhur ve köklü. Neredeyse 60 yıldır sürüyor ve adeta seçimin alametifarikası.

İlk televizyon tartışması 29 Eylül’de.

Milyonlarca insanı ekran başına kilitleyen tartışmalar reklamsız ve 90 dakika oluyor.

Aslında tam bir şölen. Gazeteciler başkan adaylarını fena terletiyorlar.

Hele bir de Trump gibi ekrana alışık bir şovmen, Biden gibi potlarıyla ünlü, önündeki ekrana (prompter) bakmadan konuşan bir hatip varsa o debate tadından yenmez.

Bu arada hatırlatmakta fayda var: Biden’ın ekrandan okumamasının sebebi, küçükken kekeme olması ve yazılı metinleri okurken kekemeliğinin geri dönmesi.

Hal böyle olunca da bol bol polemik çıkıyor.

Bir de seçim anketleri var ki tam bir mühendislik eseri. Başta New York Times olmak üzere ABD medyası muhteşem grafikler, animasyonlar ve videolar eşliğinde sayfalar hazırlıyorlar.

Anketler deyince, yaz başında Biden lehine 10,2 puana kadar çıkan fark son anketlerde 6,5 puana kadar geriledi. Trump farkı kapatıyor ancak Biden hala favori.

Seçim kampanyası da hayli sert geçiyor. Hatta siyasi gözlemcilere göre son yılların en sert kampanyası yaşanıyor. Çünkü Trump siyasi rakibine kişisel konulardan yükleniyor.

Biden’ı ispatlanması mümkün olmayan şeylerle suçluyor. Mesela Biden’ı “karanlık güçlerin adayı” olmakla itham ediyor. Onun ‘sosyalist’ olduğunu söyleyip seçilmesi halinde polise kaynak aktarmayacağını iddia ediyor.

Trump bir yandan milliyetçi rüzgarı ardına almaya çalışırken öbür yandan “Kaybedersem Çince öğrenmek zorunda kalacaksınız” gibi enteresan çıkışlar yaparak seçmeni korkutmayı deniyor.

Biden ise Trump’ı bir yandan Covid-19 sürecindeki icraatları ile öbür yandan da ayrıştırıcı politikaları nedeniyle eleştiriyor.

Bu arada Trump seçime yaklaştıkça polemikleri gazlıyor. Mesela normalde iki dönemle sınırlı olan başkanlık süresinin değişmesi gerektiğini söyledi.

Yani seçilirse Putin ve Erdoğan gibi o da kuralı değiştirip 3. döneme gitmek istiyor. Amerika’da bu pek mümkün değil ama Trump’ın bunu talep etmesi hayli ilginç.

Öte yandan Trump seçimlerin hiçbir zaman doğru sayılamayabileceğini, hile karıştırılacağını ve yabancı güçlerin seçime müdahale edeceğini öne sürdü.

Seçim günü yaklaştıkça daha büyük polemikler çıkacağı kesin.

Peki 3 Kasım’da eşek mi fil mi ipi göğüsler?

Anketler ve kamuoyu rüzgarı Biden’dan tarafta olsa da Amerikan sistemi sürprize açık. Trump, Clinton’a karşı sürpriz bir şekilde kazanmıştı, bu seçimde de Biden’a karşı kazanabilir.

Çünkü ülke çapındaki etkiden ziyade salıncak eyaletlerde seçmeni sandığa götürmeyi başaran Beyaz Saray biletini alacak.

Bir sonraki Amerika Günlüğü yazısında ABD medyasının seçim ve kampanya yaklaşımlarına dair izlenimler aktaracağım.

[Adem Yavuz Arslan] 21.9.2020 [TR724]

Artık çok geç

Dünyanın önde gelen yatırım bankalarından Goldman Sachs, Türkiye'nin döviz rezervleri eridikçe Merkez Bankası'nın kur artışına müdahale etme kabiliyetini kaybettiğini belirtti.

Goldman Sachs ekonomistleri Kevin Daly ve Clemens Grafe'in müşteri raporunda, "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) piyasaya müdahale kabiliyeti yabancı para rezerviyle beraber azaldıkça, ithalatın temposunu yavaşlatmak, fon girişlerini cesaretlendirmek ve dolarizasyonu yıldırmak için para politikasının sıkılaşması gerekeceğini düşünüyoruz." tespitinde bulunuldu.

Goldman, milli gelirin (Gayri safi yurtiçi hasıla/GSYİH) kredi artışlarının etkisiyle 2020'de yüzde 3,5 daralmasını bekliyor. İlk tahmin yüzde 5 daralma kaydedileceği yönündeydi. 

Cari işlemler açığının ise 2020'de GSYİH'nin yüzde 4'ünü bulabileceği belirtildi.

MERKEZ BANKASI ÇOK GEÇ KALDI

Rapora göre politika faizi yılı yüzde 12'den tamamlayabilir ve 2021'in ilk yarısının sonuna dek yüzde 14'e ulaşabilir. Bankanın önceki tahmini faizin yıl sonuna kadar yüzde 10'a ve 2021 sonuna kadar yüzde 14'e yükselmesi yönündeydi.

Ekonomistlerin raporunda "Bu görüşe yönelik ana risk otoritelerin büyümeyi desteklemeye devam etmeyi tercih ederek çok az, çok geç sıkılaştırma yapması." ifadelerine yer verildi. 

TCMB faiz artışını geciktirdiği için Türk Lirası üzerindeki risklerin artacağı vurgulandı.

Politika (Haftalık repo) faizi mayıs ayından beri yüzde 8,25 seviyesinde. TCMB yetkilileri 24 Eylül Perşembe günü bir araya gelerek politika toplantısını gerçekleştirecek.

21.9.2020 [Samanyolu Haber]

Berat Albayrak'ın CEO'luk yaptığı Aktif Bank ile ilgili şüpheli işlemler de ortaya çıktı

FinCEN Files’a göre Çalık Holding’e bağlı Aktif Bank, Taliban’a destek olmakla suçlanan şirketin yanı sıra porno siteleri için para transfer etti. Bazı işlemler Bakan Albayrak’ın holdingde CEO olduğu döneme rastlıyor.

ABD Hazinesi'ne bağlı istihbarat birimi Mali Suçları Uygulama Ağı’na (Financial Crime Enforcement Network-FinCEN) sunulan Şüpheli Eylem Bildirimi (SAR) raporlarında Çalık Holding’e bağlı Aktif Bank (Aktif Yatırım Bankası) belirgin bir şekilde yer aldı.

ABD merkezli The Bank of New York Mellon (BNY Mellon) ve Bank of America, muhabir banka olarak birlikte çalıştıkları Aktif Bank’a ilişkin dört kez SAR raporu hazırladı.

Muhabir banka, yerel bir bankanın yurt dışında bir ülkede kendi adına işlemlere aracılık edebilmesi için yetkilendirmiş olduğu banka anlamına geliyor. SAR’lar ise bankalar ve finans kurumlarındaki gözlemcilerin endişelerini yansıtıyor.

Şüpheli 91.6 milyon dolar

FinCEN kayıtlarına göre Çalık Holding bünyesindeki Aktif Bank, 6 Haziran 2013 ile 1 Temmuz 2014 arasında BNY Mellon ve Bank of America muhabir hesapları üzerinden toplam 91.6 milyon dolarlık ‘şüpheli' para transferi aktardı. Para transferleri aktarılan şirketler arasında Taliban’a destek olmak ya da İran yaptırımlarını delmekle suçlanan şirketlerin yanı sıra pornografi ve online kumar siteleri de bulunuyor. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 2013 sonuna dek Çalık Holding CEO’luğu görevini üstleniyordu.

New York merkezli BuzzFeed News tarafından elde edilen ve kâr amacı gütmeyen bir küresel araştırmacı gazetecilik ağı olan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) ile paylaşılan FinCEN Files, 88 ülkeden 400'den fazla gazetecinin 16 aylık çalışması sonucu haberleştirildi. FinCEN Files araştırması, ABD Hazinesi’ne bağlı istihbarat birimi FinCEN’e sunulan gizli banka raporlarına, konsorsiyumun elde ettiği destekleyici banka belgelerine ve onlarca röportaja dayanıyor. Araştırma, dünya çapında yolsuzluk ve suçluluğu destekleyen yasa dışı para akışlarına benzersiz, kuşbakışı bir görünüm sağlıyor.

Wirecard, Aktif Bank’ı kullanıyor

BNY Mellon'un Ağustos 2014’te FinCEN’e sunduğu SAR raporuna göre, Aktif Bank'ın Afganistan ve kara para aklama konusunda riskli bilinen diğer bölgelerden offshore şirketlere aracılık ettiği havaleler bulunuyor. Raporda Aktif Bank’ın BNYM’nin riskli işlemleri nedeniyle daha önce çalışmayı bıraktığı Alman Wirecard Bank AG’nin de transferlerine aracılık ederek bu transferleri BNYM’ye aktardığı belirtiliyor. Wirecard’ı içeren bu işlemlerin yüksek riskli olarak tanımlanmasının nedeni ise BNYM’nin önceki şüpheli eylem bildirimleri ve Wirecard hakkında medyada çıkan olumsuz haberlere dayanıyor. Buna göre Wirecard'ın müşterilerinin önemli bir bölümü pornografi ve online kumar sitelerinden oluşuyor.

Hazırlanan raporun Mayıs 2014’te yapılan bildirimin devamı niteliğinde olduğu söyleniyor. BNY Mellon'nun FinCEN'e yaptığı bildirime göre Aktif Bank, 2 Aralık 2013 ile 31 Mart 2014 arasında toplam 52.6 milyon dolarlık şüpheli işlem gerçekleştiriyor. ABD merkezli banka, Aktif Bank’ın 27 Mayıs 2014 ile 1 Temmuz 2014 tarihleri arasında aktardığı toplam 35.4 milyon dolarlık 573 adet para transferini de şüpheli olarak kayıtlara geçiyor. Rapora göre Aktif Bank, toplamda 88.3 milyon doları bulan bu işlemleri beş ay içinde gerçekleştiriyor.

Paravan şirketler

BNY Mellon, Aktif Bank’ın Mayıs-Temmuz 2014 arasında Afgan şirketler için 561 adet şüpheli para transferi yaptığına dikkat çekiyor. Rapora göre bu transferler toplamda 35.3 milyon doları buluyor. BNY Mellon, bu işlemlerin kamuya açık kaynaklardan faaliyet alanı tespit edilemeyen, paravan olduğu tahmin edilen şirketler için gerçekleştirildiğini, paranın kaynağının ve banka işlemlerinin gerçek amacının tespit edilemediğini belirtiyor.

BNY Mellon raporu ayrıca, New Kabul Bank ve Afganistan-Kabil merkezli diğer bankaların Aktif Bank’taki müşteri hesaplarını kullanarak aktardığı transferlerin şüpheli olduğuna dikkat çekiyor. Buna göre Haziran 2014'te toplamda 18 milyon doları bulan 84 para transferi Aktif Bank aracılığıyla nihai olarak New Kabul Bank ya da Kabil merkezli diğer bankalara gidiyor.

Yolsuzluk skandalı ortaya çıkmıştı

Afganistan’ın ilk özel bankası olan Kabul Bank, 2010’da 1 milyar dolarlık yolsuzluk skandalıyla gündeme gelmişti. Banka, hakkında verilen cezalar sonrası kapanma noktasına gelmiş, 2011’de New Kabul Bank olarak yeniden kurulmuştu. Raporda bu işlemlerin şüpheli olarak tespitinin nedenleri, New Kabul Bank'ın yolsuzluk geçmişinin yanı sıra para transferlerini yapan müşterilerin gerçek kimliğinin bilinmemesi ve transferlerin amacının tespit edilememesi olarak açıklanıyor. FinCEN dosyaları, Kabul Bank’a ilişkin yolsuzluk skandalının ortaya çıkmasından yaklaşık üç yıl sonra Aktif Bank’ın bu bankayla çalışmaya devam ettiğini ortaya koydu.

Bank of New York Mellon, Mayıs-Temmuz 2014 arasında ise Wirecard’ın Aktif Bank’taki müşteri hesabı üzerinden yapılan toplamda 110 bin doları bulan 12 para transferini şüpheli olarak kayda geçti. BNY Mellon bu işlemlerin, paravan şirketler için yapıldığına işaret etti.

Wirecard’a yönelik suçlamalar

Mart 2010'da Wirecard 5.7 milyon dolarlık kara parayı akladığı gerekçesiyle incelemeye alınmıştı. FBI, söz konusu paranın emlak ödemeleri için aktarıldığı belirtilse de para transferinin online kumar sitelerinden elde edilen yasa dışı kazançlar olduğunu ortaya çıkarmıştı. BNY Mellon, raporda bahsi geçen para transferi nedeniyle Wirecard'ın müşteri hesabını 31 Temmuz 2009’da kapattığını ifade etti. Ancak FinCEN dosyalarına göre Wirecard, Aktif Bank aracılığıyla BNYM üzerinden para transferlerine devam etti.

Bank of New York Mellon’un FinCEN’e sunduğu bir başka SAR raporuna göre ise Aktif Bank aracılığıyla yapılan ve ‘şüpheli' olarak değerlendirilen para transferlerinin 17.5 milyon doları Aralık 2013’te gerçekleştirildi.

Mart 2014 tarihli bu rapora göre Aktif Bank, Aralık 2013 içerisinde dünyanın en çok ziyaret edilen porno sitelerinden Pornhub ve YouPorn'un sahibi olan Manwin'in de (şimdiki adıyla MindGeek) aralarında olduğu pornografi endüstrisinden bir dizi şirketin ve ayrıca bir bahis platformu şirketinin toplam 3.4 milyon dolarlık para transferini aktardı. Şirketlerin hem alıcı hem de gönderici pozisyonunda olduğu işlemler Wirecard’ın Aktif Bank’taki müşteri hesabı üzerinden gerçekleşti.

İran yaptırımları

Aynı SAR raporunda Aktif Bank’ın Afganistan merkezli çok sayıda şirkete, Afgan bankaların müşteri hesapları üzerinden para transfer ettiği, bu transferlerde adı geçen şirketlerin bazılarının kime ait olduğunun saptanamadığı ya da muhtemelen İran yaptırımlarından kaçınan şirketler olduğu belirtildi.

FinCEN’e bildirilen rapora göre Aktif Bank ayrıca Afganistan merkezli şirketlerden Türkmen petrol ve gaz şirketi Turkmenbashi Oil Processing Complex’e yapılan para transferlerini aktardı. 3-9 Aralık 2013 tarihleri arasında gerçekleşen ve toplamda 1 milyon doları bulan üç adet para transferinin OFAC filtresine takıldığı ve İran yaptırımlarının muhtemel ihlali nedeniyle iptal edildiği belirtildi. BNY Mellon, İran’ın Türkmenbashi petrol ürünlerini satın aldığını ve polipropilen satışına ortak olduklarını belirtti. Banka, bu bilgileri Türkmenistan hükümetinin web sitelerinden aldığını iddia etti.


Bank of America çalışmayı bıraktı

Bank of America ise FinCEN’e sunduğu raporda, Aktif Bank’ın hesap hareketleri üzerine yaptığı inceleme sonucu bankayla olan muhabir bankacılık ilişkisini sonlandırdığını bildirdi. Bank of America buna gerekçe olarak Aktif Bank'ın Haziran 2013-Mart 2014 arasında aracı olduğu 3.5 milyon dolarlık şüpheli para transferini gösterdi. Rapora konu olan 13 para transferinin Aktif Bank aracılığıyla Watan Gas Co Limited adlı Afganistan merkezli bir şirketten paravan olduğu tahmin edilen şirketlere yapıldığı belirtiliyor.

Rapora göre bu şirketlerden biri Grandform Experts Limited. Britanya Virjin Adaları’nda kurulu offshore şirketi olan Grandform Experts Limited’in hissedarlarından biri Panama merkezli offshore şirketi Cascado AG. Bank of America bu bilgiyi basında çıkan haberlere dayandırıyor. Yine medyada çıkan haberlere göre Cascado AG'nin temsilcilerinin, isimleri dünya genelinde yüzlerce yolsuzluğa karışan Stan Gorin ve Erik Vanagels olduğu ifade ediliyor. Raporda, Letonya vatandaşı Gorin ve Vanagels’in, Kazakistan devlet bankası BTA’dan 5 milyar doları zimmetine geçirmekle suçlanan Mukhtar Ablyazov'un offshore şirketleriyle de bağlantılı olduğu belirtiliyor. Ayrıca 2008 yılında Somalili korsanlar tarafından kaçırılan, Kenya üzerinden Güney Sudan'a teslim edilmek üzere tank ve silah taşıyan geminin sahiplerinin de Vanagels ve Gorin’e ait şirketler olduğu vurgulanıyor. Bank of America bu bilgilerin medyada, Aktif Bank’ın aracı olduğu transfer tarihlerinden önce yer aldığını belirtiliyor.

Taliban suçlaması

Öte yandan rapora göre, offshore şirketlere para transferi yapan Watan Gas Co Limited hakkında da Taliban’la bağlantılı suçlamalar bulunuyor.

Bank of America, Watan Gas'ın alt kuruluşu olan Watan Risk Management hakkında, konvoylarının güvenliği için Taliban'a milyonlarca dolar ödediği gerekçesiyle ABD tarafından soruşturma açıldığına ve şirketin kara listeye alındığına dikkat çekiyor.

Raporda ayrıca 2012’de basında çıkan haberlere göre Watan Group'un dönemin Afganistan devlet başkanı Hamid Karzai’nin kuzenleri Rashid ve Rateb Popal tarafından idare edildiği, Rateb Popal’ın 1990’larda uyuşturucu ticaretinden dolayı New York’ta dokuz yıl hapis yattığı belirtiliyor.

Aktif Bank: Yasaklı işlemimiz yok

SAR raporlarına yansıyan ve şüpheli bulunan işlemleri detaylı bir şekilde sorduğumuz Aktif Bank ise işlemlerle ilgili bilgi vermedi ancak bir işlemin muhtelif nedenlerle şüpheli bulunmasının o işlemin yasak olduğu veya mevzuata aykırı olduğu sonucunu doğurmadığını vurguladı. Banka olarak MASAK’ın (Mali Suçları Araştırma Kurulu) bankalar için yayınladığı şüpheli eylem bildirim rehberi kapsamında çalıştıklarını, yasaklı hiçbir işlem yapmadıklarını ve şüpheli olan işlemlerin raporlandığını belirten Aktif Bank, “MASAK, OFAC gibi ulusal ya da uluslararası kurumlar tarafından yasaklanmış bir kuruma veya işleme bankamızca aracılık edilmesi söz konusu değildir. Ancak, yasaklı olmamakla birlikte işlemden şüphe duyulur ise yapılacak iş ilgili otoriteye bilgi verilmesidir. Kamu otoriteleri (MASAK veya FINCEN gibi) durumu incelemekte ve ihtiyaç duyarlarsa finansal kurumları uyarabilmekte veya ilgili kurumu veya işlem tipini kara listeye alabilmektedirler” dedi.

Aktif Bank, müşterini tanı ilkesi gereği iş ilişkisine girilmeden önce gerek bankaların gerekse müşterilerinin ulusal ve uluslararası yaptırım listesinde olup olmadığı, muhatap finansal kuruluşun aklama veya terörün finansmanı yönünden soruşturma geçirip geçirmediği ve ceza alıp almadığı, iş konusu, itibarı ve üzerindeki denetim yeterliliği hususlarında kamuya açık kaynaklardan yararlanarak sıhhatli bilgi edinildiğini belirtti. İşlemlerin mutlaka uluslararası kabul görmüş kurallar ve sistemler kullanılarak incelendiğini ve incelemenin sonucuna göre işlemlerin reddedilmesi veya iptalinin sağlanması dahil gereğinin yapılmış olduğunu ifade etti.

Muhabir bankacılık hizmeti aldıkları bankalar tarafından da her yıl değerlendirme sürecine tabi tutulduklarını belirten Aktif Bank, kara para aklanmasına ilişkin herhangi bir işleme kesinlikle aracılık etmediklerini ve etmeyeceklerini, öte yandan bankanın prensipleri kapsamında pornografi, kumar gibi aracılık etmeyeceklerini deklare ettikleri herhangi bir işleme aracılık edilmesinin söz konusu olmadığını ve olmayacağını ifade etti.

Wirecard’ın son skandalı

Adı skandallarla sık sık gündeme gelen Wirecard Bank ise haziran ayında iflas başvurusu yapacağını açıkladı. Yapılan denetimlerde şirketin hesaplarında 1.9 milyar Euro’dan fazla kayıp tespit edilmişti. Firmadan yapılan açılamada ‘bu paranın aslında hiç var olmadığı’ belirtildi. Olayın ortaya çıkmasının ardından görevini bırakan CEO Markus Braun hakkında ‘yatırımcıları cezbetmek için hesapları şişirdiği’ iddiasıyla yasal işlem başlatıldı.

Wirecard Bank AG, SAR dosyalarına yansıyan işlemlerle ilgili sorularımızı yanıtlamadı.

21.9.2020 [Samanyolu Haber]