Masa Saati [Abdullah Aymaz]

İhsan Atasoy Beyin “Nur’un Büyük Kumandanı Zübeyir Gündüzalp” isimli eserinde Mehmet Kırkıncı Hocamız, soru kısmında M. Fethullah Gülen Hocaefendi’den de bahsederek diyor ki:

“Fethullah Hoca’nın Risale-i Nur’la tanışması ve Zübeyir Ağabeyle olan irtibatı şöyle olmuştur: Hocanın Erzurum’da Arapça hocası vardı, Osman Hoca diye… İyi bir alimdi, Allah rahmet eylesin. Fethullah Hoca önceleri ondan ders okuyordu. Osman Hoca’nın bir ara İzmir’e gidip biraz kalması icap etti. Gelene kadar benden talebelerine ders vermemi rica etti. Ben önce kendi talebelerimi okutur, sonra da gidip onları okuturdum. Böylece onlarla derse başladık. Ders bittikten sonra, benim gayem, davam var ya, Üstad’dan bazı cümleleri, isim vermeden anlatmaya başladım. Talebelerin çok hoşuna gitti. Hatta öyle oldu ki, Arapça dersini bitirip bir an önce Risaleden nakillerle yaptığımız sohbete başlamamızı beklediler. Ben dersten çıkınca Hocaefendi de benimle çıkmaya başladı. Ama Bediüzzaman demekten çekindim. Çünkü o gün Üstad’ın ismi bile insanları ürkütüyordu. Öyle bir baskı vardı. (…)

(Mehmet Kırkıncı merhum sonunda şöylece Üstad’dan bahseder): ‘Fethullah Efendi, bu söz bana ait değildir’, dedim. ‘Kimindir?’ deyince, ‘Bediüzzaman Said Nursi’nindir. Sen onun kitaplarını hiç okudun mu?’ dedim. ‘Hiç okumadım.’ dedi. ‘O zaman ben sana vereyim de oku. Her  Çarşamba günü Murat Paşa Medresesinde sadece Risale-i Nur okuyoruz, istersen bir gel bak, dinle’ dedim. ‘Bu Çarşamba beni götür’ dedi. (…) Kendisine ‘Sen İstanbul’a gidip Zübeyir Ağabeyi ziyaret et’ dedim. Zübeyir Ağabeye de kendisini anlattım: ‘Çok kabiliyetli bir kardeşimizdir, ilgilenirseniz iyi olur’ dedim. Ondan sonra Zübeyir Ağabeye gidip gelmeye başladı. (…) Yıllar sonra annesinin vefatı üzerine Osman Demirci Hoca ve Ahmet Şahin’le birlikte taziye için gittik. Üç-dört saat yanında kaldık. Çok güzel sohbetler oldu. Birkaç gün önce bir rüya görmüştüm. Rüyada geniş bir bina, ucu bucağı görünmüyor, zemini de halı gibi döşenmiş. Hocaefendi birden yanımda bulundu ve bu binayı bana anlatmaya başladı. Dedim: ‘Buraya gelmeden önce böyle böyle bir rüya gördüm. Tabiri nedir?’  Dedi ki: ‘Estağfirullah, siz daha iyi bilirsiniz.’ Ben de, ‘Sizin hizmetinizin çok gelişeceğine işarettir.’ dedim. Hocaefendi  ise ‘Bu sizin hizmetiniz, sizin, sizin…’ diye ağlamaya  başladı. 

“(Daha önce, 1971’de) Hocaefendi İzmir’de hapisteyken Nazım Gökçek, Necmettin Bey ziyaretine gideceğiz. Gitmeden önce de bir rüya görmüştüm. Rüyada Cebrail Aleyhisselam, elinde bir masa saati… Bana ‘Al bunu Fethullah Hoca’ya ver.’ dedi. Ziyaretine gittiğimizde bu rüyayı anlattım. Hocaefendi, bunu işittikten sonra, ‘On sene hapiste kalsam, hiç aldırmam.’ dedi.

“Yüz yetmiş ülkede okul açmak ne demek? Cebrail Aleyhisselamın rüyadaki saati işte bu…  

“Ben, ‘Cenab-ı Hak, Bediüzzaman’ı Kendisini anlattırmak için yaratmış, Fethullah Hocayı da Hizmet için yaratmış’ diyorum. Benim inancım bu.”

2012 senesinin Aralık ayında Erzurum’a gitmiştik. Mehmet Kırkıncı Hocamızı da ziyaret ettik. Masa saati ile ilgili rüyasını bize de anlattı… Aynı günlerde Erzurum’da Hatem Hocamızı da ziyaret ettik. Ben kendisine bir hatıramı anlattım. Dedim ki:

“1981 veya 1982 senesiydi. Sabah namazını kılmıştık. Hocaefendi, odasına çekildi. Biz salonda kaldık. Kahvaltı hazırlanıyordu. Hep beraber yemek yiyecektik. O arada salonda sehpa üzerine duran Üstad Hazretlerinin “Tarihçe-i Hayat” isimli kitabını alıp şöyle bir açtım. Üstadımızın, kendi el yazısına örnek olmak üzere iki sayfalık bir mektubunu koymuşlar, tam orası çıktı. Ben de yazıya bakıyorum. Fark etmemişim, arkadan Hocaefendi gelmiş o da bakıyormuş. Bana ‘Bu mektuptan ne anlıyorsun?’ dedi. Ben mânasından ziyade, şekline, suretine ve stiline bakıyordum. ‘Manası üzerinde durmamıştım’ dedim. Hocaefendi, ‘Hatem Hoca ile medresede okurken bizi ilk defa Erzurum’da Risale-i Nur dersine davet ettiler. Gittim. Sade bir mekan… Çok hoşuma gitti. Babam, Sahabe aşığı idi. Hep onlarla ilgili kitaplar okurdu. Ben de öyleydim. Onun için orası bana sanki onların mekânı gibi geldi. ‘Ya Rabbi, beni bu cemaatten eyle’ diye dua ettim. Birkaç gün sonra Cuma idi, vaizin konuşmalarını dinlerken kendimi salıverdim ve çok ağladım: ‘Allah'ım beni bu cemaatten ayırma!’ diye dualar ettim. O  günlerde arkadaşım Hatem Hoca, rüyasında görmüş; Üstad Hazretleri, bana bu mektupla, bir ölçek de ceviz vermiş… Hatem Hocanın bu rüyasından sonra ben Erzurum’dan Edirne’ye gittim. Rüyada ceviz görmek seyahattir. Ama bu mektup nedir?’ dedi. Ben bir şey söyleyemedim… Acaba bu rüyayı bir de sizden dinleyebilir miyiz?’ dedim. 

Dedi ki: ‘Kadir gecesiydi… İhya etmek için gece namazlar kıldım… Kur’an okudum. Dualar ettim… Sabaha kadar ihyâ etmek istiyordum. Ama uyumuş kalmışım. Rüyamda o zaman Hocaefendinin anlattıklarını gördüm.’ diyerek rüyasını bütün teferruat ve detayları ile anlattı.   

Tarihçe-i Hayattaki bu mektup ve diğer rüyalar üzerinde çok durdum. Rüyalarda bazen bir kelime şifre olabilir. Benim dikkatimi çeken ifadeler: ‘İnneme’l-müminîne ihvetün kudsî programıyle…’ de düğümleniyor… Sanki bu enteresan ve orijinal rüyalarda  cihan sulhunun programı verilmiş ve bir saat gibi tıkır tıkır işlemeye başlamıştır. Kıyamete ayarlı bu hizmet de düşe kalka, eğitile eğitile çeşitli devre ve süreçlerden geçe geçe o hedefe doğru ilerlemektedir. Belâ ve musibetler, Allah’ı ve Onun ihsanlarını unutmamak için ikazlardır. Bir sineğin ısırması bile, âcizliğimizi hatırlatmak ve ikaz etmek içindir… Hulusî Yahyagil Ağabeyimizin tesbitiyle, işte bu hikmetten dolayıdır ki, Peygamber Efendimize (S.A.S.) ve Abdülkadir  Geylânî Hazretlerine sinek konmazdı ve sinekler onları rahatsız etmezdi…. 

[Abdullah Aymaz] 4.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Veyl olsun haysiyetsiz vicdan münafıklarına! [Akif Umut Avaz]

Mürailik ve vicdan münafıklığı DNA’sı, kimyası, mayası bozuk siyasal İslamcılığın bir olmazsa olmazı galiba. Belki de bu hakikaten genetiğinde var. Siyasal İslamcılıkla enfekte olmuş her bünye, ister devletler ister kurumlar isterse bireyler düzleminde olsun, vicdan münafıklığını bir türlü elden bırakamıyor. Getirisi götürüsü enine boyuna iyice analiz edilmiş ve üstelik alabildiğine steril alanlarda sergiledikleri seçmece vicdan ve yapmacık duyarlılık şovlarıyla mürailiğin en ahlaksızcasını icra etmekten çekinmiyorlar.

Daha düne kadar bu türden şovlarla siyasal İslamcı mürailiği bihakkın temsil eden İran’ın, pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da pabucu çoktan dama atıldı. Haramilik ve zulümle beslenen Erdoğan dikta rejimi, siyasal İslamcı mürailiğin ve seçmece vicdan münafıklığının ışıl ışıl parlayan yeni yıldızı, yeni yüzü oldu. Bununla birlikte, dünya siyaset tarihine bileğinin hakkıyla geçmiş İran’ın seçmece duyarlılıklarından, ikiyüzlü mürailiklerinden ve menfaate endeksli vicdan münafıklıklarından çıkaracağımız çok dersler var. Ancak, konumuz İran olmadığından burada sadece birkaç hatırlatma yapıp geçeceğiz.

TAKİYE VE KİTMANLA HARMANLANMIŞ KESİF MÜRAİLİK

1979 Devrimi’nden bu yana İran, kendisini ezilen Müslüman halkların ve tüm mustazafların bir hamisi olarak lanse etmiştir. Ancak, biraz yakından bakınca durumun hiç de gösterdikleri gibi olmadığı görülmüştür. Takiye ve kitmanla harmanlanmış kesif mürailiği ve ikiyüzlülüğü hemen farkedilmiştir. Şöyle ki, milli çıkarlarına ve dinbaz iktidar mafyasının menfaatlerine halel getirmeyecek uzaklıktaki veya etkisizlikteki coğrafyalarda Müslümanların mağduriyetleri ve mazlumiyetlerinin bayraktarlığı konusunda İran güya aslan kesilmiştir.

Oysa, mazlumiyetleriyle dertleniyormuş gibi yaptığı Filipinler’deki Moro Müslümanlarını radikalize edici duyarlılıklarını bir şov malzemesi yaptığı yıllar, hemen yanıbaşındaki Hama’da on binlerce Müslümanı katleden Hafız Esad rejimine tam destek verdiği yıllardır da. Kaldı ki, Sovyetler döneminde yine hemen yanıbaşında zulüm altında inleyen on milyonlarca Orta Asyalı, Çin zulmü altındaki Doğu Türkistanlı ve bölgedeki bazı diğer Müslümanların mazlumiyetleri İran’ın bir nebze bile olsa umurunda hiç olmamıştır.

HER ZALİM SİYASAL İSLAMCI SIKIŞTIKÇA FİLİSTİN’İ İSTİSMAR EDİYOR

Avrupa’nın eşiğindeki Balkanlara yerleşmekte bir araca çevirdiği, kendisine hiçbir bedeli olmayan Bosna duyarlılığının zirve yaptığı yıllarda Ermenilerin Azeri topraklarını işgaliyle başlayan Azeri-Ermeni kavgasında tavrını mezhepdaşı Azerbaycan yerine fiilen Ermenistan’dan yana koymaktan bile çekinmemiştir. Bir halk ve ülke olarak Çeçenistan’ın topyekün yıkımı ve Tacikistan iç çatışmaları sırasında ise, Moskova çizgisini benimsemekte herhangi bir beis görmemiştir İran.

Radikalleştirmeye çalıştığı Endonezaya’daki dindarların sorunlarını bölge siyaseti ve rejimin çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaya çalışırken, kendi ülkesinde en kaba zulümlerden geri durmadığı gibi hemen yanıbaşındaki çok daha büyük zulümler yapan rejimlerin destekçisi olmakta da bir sakınca görmemiştir.

En fazla sıkıştığı durumlarda ise, siyasal İslamcılar tarafından hovardaca istismar edilerek mağduriyetleri, mazlumiyetleri ve acıları ucuz bir sarf malzemesi haline getirilen Filistinlilerin dramına dört elle sarılmıştır, Filistin davasının bayraktarlığını yapıyormuş gibi sergilediği seçmece duyarlılıklar ve vicdan münafıklıkları ile, doğrusu, geniş kitleleri efsunlayarak aldatmayı başarmıştır. Kendi zulümlerini ve zalimliğini, başka zalimlerin zulümlerine maruz kalmış mağdurların mazlumiyetlerinden işine gelenleri sömürerek ahlaksızca örtme yolunu yol edinmiştir.

ERDOĞAN REJİMİ MÜRAİLİKTE İRAN REJİMİNİN PABUCUNU DAMA ATTI

Siyasal İslamcı Erdoğan’ın haramilikle, zulümle, hukuksuzlukla ilmek ilmek inşa ettiği ceberrut dikta rejimi, dinbaz siyasal İslamcılığın her alanında olduğu gibi, vicdan münafıklığı ve maslahata uygun seçmece duyarlılık mürailiğinde de İran’ı sollamıştır. Erdoğan’ın dinbaz dikta rejimi de, tıpkı İran rejiminin yaptığı gibi, bizzat kendisinin kat be kat fazlasını işlediği cinayetlerin, yaptığı katliamların, baskı ve zulümlerin, işkence ve benzeri insanlık suçlarının belki de mukayese edilemeyecek kadar çok azını icra eden benzeri rejimler arasından kendisine en fazla prim getirecek olanların zulümlerini lanse ederek kendi kepazeliklerini örtme çabasına girişmiştir.

Siyasal İslamcı mürailiğin sistemleşmiş halinin ilk örneklerinden olan İran gibi, aynı şekilde sistemleşmiş Erdoğan dikta rejimi de Myanmar’da, Filistin’de, Suriye’deki acıların kendi ahlaksız zulümlerini kamufle etmek, perdelemek amaçlı olarak ahlaksızca istismarını ahlak edinmiştir. Zalim Erdoğan rejiminin özellikle Filistin trajedesini istismarı artık mide bulandırıcı bir hale gelmiştir. Bu hal, Erdoğan rejiminin ikiyüzlülüğünün, mürailiğinin ve vicdan münafıklığının bir turnusol kağıdı da olmuştur. Ancak bir terör devletine yakışan bazı uygulamalarıyla İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulümleri dillerine pelesenk eden Erdoğancı  dinbaz mürailer, bizzat kendilerinin destekleri ile hemen yanıbaşlarında işlenen çok daha büyük ve yaygın zulümleri inatla görmezden gelmişlerdir. Kalpleri taşlaşmış, vicdanları körelmiş, beyinleri sulanmış ve yapılan onca haksızlıklar ve zulümler karşısında kör, sağır ve dilsiz birer şeytan kesilmişlerdir.

ERDOĞANCI VİCDAN MÜNAFIKLIĞININ ANA İSTİSMAR ALANI…

Erdoğancı vicdan münafıklığının en bariz şekilde sergilendiği alanı ise, siyasal İslamcı dinbazların ortak istismar malzemesi olan yine Filistin oluşturmuştur. Yaptıkları kitlesel zulümlerin seçmece çalışan vicdanlarının uyanmasına sağlamak için, kendi yaptıkları zulümleri İsrail yapmış gibi, zulmettikleri insanları ise yapmacık duyarlılıklarının istismar malzemesi olan Filistinliler gibi sunmak belki de bir işe yarar. Sanmam ama birilerinin bunu denemesinde herhangi bir mahsur da yok. Bense ikiyüzlülüklerini sadece birkaç mukayeseli örnekle ortaya koymakla yetineceğim.

Neredeyse tamamı foseptik havuzuna dönüşen medyada örnekleri çok ama, burada sadece Erdoğan dikta rejiminin resmi borazanı Anadolu Ajansı’nın (AA) bazı haberlerini örnek göstereceğim. AA, 2 Haziran’da şöyle bir haber geçti abonelerine:

“İsrail ordusu, Filistin Yasama Konseyi’nde milletvekili Halide Cerrar’ı Ramallah’ta gözaltına aldı. Görgü şahitlerinden edinilen bilgiye göre, İsrail ordusuna ait bir güç, Cerrar’ın Ramallah kentindeki evine baskın düzenleyerek arama yaptı ve ardından Cerrar’ı gözaltına aldı… Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FKHC) önde gelen liderleri arasında yer alan ve eski bir tutuklu olan Cerrar, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutukluların haklarını savunmasıyla biliniyor. İsrail, gizli güvenlik bilgilerine dayanarak ‘idari tutuklama’ adı altında Filistinlileri 1 ila 6 ay arasında alıkoyabiliyor. Tutuklunun ‘İsrail güvenliği için tehlike teşkil ettiğine’ karar verilmesi halinde askeri hakim, suç isnadında bulunmadan tutukluluk süresini 5 yıla kadar uzatabiliyor.”

ZULMÜNE KÖR OLANLAR BAŞKA MAZLUMİYETLERİ ZIRH EDİNİYOR

Kabul edelim ki, bu büyük bir zulüm. Ama bu haberi veren ajansın resmi borazanlığını yaptığı diktatörlükte, bu zulmün binlerce kat fazlası hem de yaygın ve sistematik bir şekilde Hizmet Hareketi sempatizanlarına, muhaliflere, Kürtlere yapılıyor. Böyle bir zulüm yapılmıyor olsa bu duyarlılığın bir samimiyeti ve bir anlamı olabilirdi. Sırf muhalif oldukları için, haramiliklere göz yummadıkları için, demokrasiyi, hukuku ve Kürt haklarını savundukları için onbinlerce insanı, parti eşbaşkanlarını, il ve ilçe başkanlarını, belediye başkanlarını, avukatları, hayırseverleri, sivil toplum örgütü mensuplarını, gazetecileri, akademisyenleri, polisleri, askerleri, esnafları gece yarıları baskınla gözaltına alıp mahkeme yüzü göstermeden şayet yıla yakın süredir zindanlarda tutuyorsanız ve bunda hiçbir sorun görmüyorsanız bu yaptığınıza habercilik veya duyarlılık denmez. Buna denilecek illa bir şey varsa o da yapılanın ahlaksız bir ikiyüzlülük ve haysiyetsiz bir mürailik olduğudur.

Yüzlerce gazeteciyi hapse atmış, yüzlerce yayın organını kapatmış, binlerce mülkü gaspetmiş, binlerce şirketi yağmalamış bir zulüm düzeninin, aynadaki kendi çirkin görüntüsüne hiç bakmadan, başka ülkedeki bir zulme laf edebilmesi için sanırım Erdoğan rejimindeki kadar ahlaksız, ikiyüzlü, mürai ve seçmece duyarlıklı birer vicdan münafığı olmak gerekiyor.

Erdoğan dikta ve zulüm rejiminin resmi borazanı AA yine bildiriyor: “Gazze Şeridi’nde, yurt dışında tedavi için sevk işlemlerinin durdurulması nedeniyle Filistinli bir çocuk hayatını kaybetti. Gazze’deki sağlık bakanlığı sözcüsü Eşref el-Kudra tarafından yapılan yazılı açıklamada, ’İki yaşından küçük Yusuf el-Aga, yurt dışında tedavi için sevk işlemlerinin durdurulması nedeniyle Gazze’deki er-Rantisi Hastanesi’nde vefat etti,’ ifadesine yer verildi. Açıklamada, Aga’nın vefatıyla yurt dışında tedavi olması için izin alamadığından dolayı ölen çocukların sayısının 12’ye çıktığı kaydedildi… Gazze’deki binlerce hasta, Kudüs, İsrail ve Batı Şeria’daki hastanelerde tedavi görebilmek için İsrail’in kontrolündeki Beyt Hanun Sınır Kapısı’na yönelmek zorunda kalıyor.”

YA PEKİ 12 YAŞINDAKİ FURKAN’IN DRAMINI NEDEN GÖRMEDİNİZ?

Erdoğan dikta rejiminin zulümlerine maşa haline getirdiği OHAL gerekçesiyle, alternatif tedavi amacıyla yurtdışına çıkışına izin verilmediği için acı içerisinde hayatını kaybeden 12 yaşındaki kanser hastası Furkan Dizdar’ın yürek parçalayan hikayesine ne kadar da çok benziyor değil mi?. Az bir dram, az bir trajedi mi? Tabii ki değil. Ama AA ve zalim Erdoğan diktasına yardakçılık yapan tüm diğer haysiyet yoksunu medya organlarının başka coğrafyalardaki acılara dair haberler üzerinden yapmacık duyarlılık kasarken, birer parçası haline geldikleri insanlık dışı zulümlere kör ve sağır olmaları, haksızlıklar karşısında lal kesilmeleri insanın canını acıtıyor.

Sen kalk, kendi ülkenin uzak olmayan bir yerinde kuşatma altında tutuldukları aylar boyunca, devlet kurşunuyla öldürülmüş çocuklarının defnemedikleri cesetlerini kokmasın diye günlerce buzdolabında saklayan ciğeri yanmış anaların o kahredici ızdırabını hiç görme! Sen kalk, devlet kurşunuyla katledilmiş yaşlı analarının cesetlerini günlerce cadde ortasından alamadıkları için acı içerisinde kahrolan çocukların çektiği ızdıraba bir nebze olsun kulak asma! Sen kalk, zırhlı araçların ezip geçtiği yaşlı ablasının parçalarını toplamaya devlet tarafından zorlanan o biçare yaşlı kadının yürek yangınını hiç umursama! Ve sonra kalk hiç utanıp arlanmadan, dünyanın başka bir yerindeki yürek parçalayan dramı istismar ve insanlara duyarlılık kas!..

YAZ YAZMASINA AMA KENDİNİ VE OKUYANI AHMAK YERİNE KOYMA!

Filistini yaz! Yaz yazmasına ama parçası olduğun ahlaksız zulüm düzeninin gözlerinin önüde işlediği yüzlerce cinayeti, hergün icra ettiği bin kat daha fazla haksızlığı, keyfiliği ve zulmü gözlerden sakalayabileceğini sanacak kadar kendini de ahmak yerine koyma! Zulüm ve haksızlıklar karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilip en adi şeytanları bile kendine imrendirme!

Harami Erdoğan’ın dinbaz dikta rejiminin resmi borazanı AA yine bildiriyor: ”Gazze’de günlük 20 saati bulan elektrik kesintileri Filistinlilerin günlük yaşamlarını olumsuz etkilemeyi sürdürüyor. Yaklaşık 2 milyon insanın yaşadığı Gazze Şeridi’nde yıllardır devam eden ablukanın yanı sıra yaşanan elektrik krizi nedeniyle mumlara bağlı bir hayata mahkum edilen Filistinler, zor insani koşullar altında hayatlarını devam ettirmeye çalışıyor.”

AA bu haberini, insani dram boyutunu genişleterek sürdürüyor. Ah ne güzel ne güzel! Ne büyük bir duyarlılık, ne büyük bir insanlık! Bir de Filistin’de İsrail zulmünü gören o keskin mürai gözler, tankıyla topuyla gece gündüz saldırıp insanların evlerini başlarına yıkan, çocuklarıyla yaşayageldikleri fakirhanelerinde hep birlikte katledilen, böylece kıt kanaat geçindikleri fakir evleri definsiz gömüldükleri izbe mezarlara dönüşen kendi ülkesindeki dramları da keşke azıcık görebilse.

Ya da tarumar edilmiş yıkık dökük hanelerinde, üstelik de aziz mübarek Ramazan ayında, elektriklerini, sularını kesen bir Yezid zulmüne maruz kalan Sur sakinlerinin feryadını bir işitebilse.

Veya annelerinden-babalarından, eşlerinden, işlerinden, aşlarından, evlerinden-barklarından mahrum bırakılarak perişan edilen erkekler, kadınlar ve çocukların yaşadıkları mağduriyetlere dair birazcık duyarlılık hissettirebilse… İşte o zaman azıcık bir samimiyeti olduğuna belki inanacağız bu ahlaksız vicdan münafıklıklarının, bu istismarcı mürai duyarcılıkların.

DUYDUNUZ MU? 56 FİLİSTİNLİ KADIN İSRAİL HAPİSHANELERİNDEYMİŞ!..

Erdoğan dikta ve zulüm rejiminin resmi borazanı AA eşsiz bir duyarlılıkla bildiriyor: “İsrail’deki Filistinli kadın tutuklu sayısı 56’ya yükseldi… Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) bağlı Filistin Esir İşleri Komitesi’nden yapılan açıklamada, İsrail cezaevlerindeki kadın tutukluların sayısının 56’ya yükseldiği belirtildi. ‘Ramallah’ın kuzeyindeki Celezun Mülteci Kampı’nda ikamet eden 14 yaşındaki Filistinli kızın da arasında olduğu 8 kadının, Batı Şeria’nın farklı yerlerinde geçen ay gözaltına alındığı ve kadın tutukluların sayısının 56’ya yükseldiği aktarılan açıklamada, ‘Filistinli kadın tutuklular, zor şartlar altında yaşıyor. Bunların arasında 13 tane de reşit olmayan kız çocuğu var,’ ifadesi kullanıldı.”

Peki ya siyasal İslamcı dinbaz Erdoğan rejiminin inim inim inlettiği, tıklım tıkış hale getirilen cezaevlerinde 8 kişilik koğuşlara en az 40 kişinin konulduğu, işkence ve kötü muamelenin, cinsel istismarın yaygın, sistematik ve vakayı adiyeden bir hale geldiği Türk cezaevlerinde kaç masum kadın tutuluyor dersiniz? Bunu umursayan bir dinbaz mürai var mı? Ahlak ve haysiyet yoksunu mürai dinbazların bu konuda en ufak bir ses çıkardıklarını ya da bir şeyler yazdıklarını göreniniz, duyanınız var mı?

Hayır, hasenat ve iyilik için koşturmaktan başka suçları olmadığı halde, apar topar salıverilen adi hırsızlardan, canilerden, tinercilerden, tecavüzcülerden boşaltılan cezaevlerine tıkılan çoğu müteddeyin ve mütesettir ev hanımı olan iffet timsali 17 bin kadın ne olacak? Bu masum ve mazlum kadınların gördükleri zulüm ve haksızlıklara dair ağızlarından tek bir kelime duyulmayan bu haysiyetsiz vicdan şarlatanlarının Filistinli kadın ve çocukların mazlumiyetlerini sömürüsü daha ne kadar sürecek dersiniz?

VEYL OLSUN AHLAKSIZ MÜRAİLERE, HAYSİYETSİZ VİCDAN MÜNAFIKLARINA!

Yeni doğum yapmış annelerin daha lohusa yatağındayken apar topar tutuklanıp bebekleriyle birlikte hapse atıldığı, masum hamile kadınların tıkıldıkları hücrelerde tek başına doğum yapmaya zorlandığı, birkaç günlük kundaklı bebeklerin 8 kişilik koğuşlarda 40 kişiyle birlikte tutulduğu, yaşı gelen bebeklerin emekleyecek kadar olsun bir yer bulamadığı bir zülüm düzeninin payandası olan bu ahlaksız haysiyetsizler, sessizlikleri ya da destekleriyle bir taraftan bu zulümlere destek olurken diğer taraftan hangi yüzle mazlum Filistinli kadınların ve çocukların mağduriyetlerini ağızlarına alabiliyorlar? Fazlasını kendilerinin yaptığı benzer zulümlerin başka ülkelerdeki mağdurlarını hayâsızca istismar etmekten hiç mi utanmıyorlar, hiç mi arlanmıyorlar, hiç mi yüzleri kızarmıyor?

Erdoğan’ın ahlaksız dikta rejiminin mağdur ettiği suçsuz-günahsız insanların Ankara’nın göbeğinde 120 güne yakındır süren açlık grevini görmeyen, duymayan, bilmeyen, bildirmeyen mürailerin, Filistinli siyasi mahkumların İsrail cezaevlerindeki kötü şartların düzeltilmesi amacıyla yaptıkları 40 gün süren açlık grevini gün be gün, an be an takip etme duyarlılığını(!) bu dinbaz zalimlerin ve ahlaksız payandalarının insanlıklarına verecek ahmak var mıdır acaba? Olmaz olur mu? Her malın bir alıcısı var maalesef. Türkiye’nin yarısını oluşturacak kadar zalime, zulme teşne dindar görünümlü bu kadar ahlaksız dinbaz olmasa harami Erdoğan’ın zulüm düzeni bu kadar güçlenip palazlanır mıydı hiç?

Veyl olsun tüm zalimlere, zalim destekçilerine ve zulümlerini başka zalimlerin elinde acı çeken mazlumların mağduriyetleriyle kamufle etmeye çalışan ahlaksız mürailere ve haysiyetsiz vicdan münafıklarına! Veyl olsun!

[Akif Umut Avaz] 4.7.2017 [TR724]

El birliğiyle AİHM’in altını oyuyorlar [Haber-Yorum: Mehmet Dinç]

AİHM’in nihai olarak karar verdiği davalardan yaklaşık 10 bini, henüz üye devletler tarafından uygulanmadı. Rusya, Türkiye, Ukrayna, gibi ülkeler sabıkalı listesinde. Hukuk sistemindeki ciddi yapısal sorunlar, iktidarların keyfi uygulamalarıyla birleşince ortaya kocaman bir ‘İnsan Haklarını Umursamama Mahkemesi’ çıkıyor. Diğer taraftan AİHM’in işleyişindeki yavaşlık ve aldığı kararların (özellikle son dönem Türkiye kararları) tarafları tatmin etmemesi ve kararların uygulanmaması Strazburg’daki mahkemenin itibarına gölge düşürüyor.

Avrupa Konseyi bakanlar komitesinin açıkladığı rakamlara göre yaklaşık 10 bin mağdur, kararlar uygulanmadığı için bir kez daha mağdur olmuş durumda. Romanya, Macaristan, Yunanistan, Bulgaristan, Moldovya ve Polonya, Rusya, Ukrayna ve Türkiye, gibi ülkeler bu hukuk çatısı altındaki hukuksuzluğu alışkanlık haline getiren ülkeler.

Rusya sistemi bloke ediyor

Parlamenterlere göre bazı kararların uygulanmamasının en önemli sebebi ülkelerdeki siyasi dirençler ve siyasi irade eksikliği. Fakat Rusya, Ukrayna ve Türkiye özelinde kararların uygulanmaması ve AİHM’e karşı takınılan tavır, mahkemenin itibarını kasıtlı olarak zedeliyor. Örneğin Rusya, aldığı kararla, AİHM’in kararını nihai karar olarak tanımıyor, kendi Anayasa Mahkemesinin onayını istiyor. Ayrıca 2 senedir Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine (AKPM) vekillerini göndermiyor. Bununla yetinmeyen Rusya son olarak iki hafta önce Avrupa Konseyi’ne göndermeyi daha önce taahhüt ettiği katkı payının 11 Milyonluk son ödemesini bloke etti. Gerekçe olarak Rusya’ya karşı olumsuz tutumlarda artış olduğunu öne sürdü.

47 üye devlette, temel insan hakları ve özgürlükleri güvence altına alan, devasa demokrasi ve insan hakları kaleleri pozisyonundaki kurumlar her gün biraz daha yıpratılıyor. İktidar hırsını yenememiş, kendi vatandaşlarına zulüm etmekten geri durmayan yöneticiler tarafından her gün bir tarafı yıkılmaya çalışılıyor.

Son 4 senedir Türkiye, Rusya, Ukrayna ve Azerbaycan gibi ülkelerin vatandaşlarına uyguladıkları hukuksuzluklar meclis gündeminin ilk maddelerini  oluşuyor. AİHM’in yıllık raporlarına göz gezdirdiğinizde, bu ülkelerin dava sayıları ve verilen kararların uygulanmamasında en başı çektiğini görürsünüz.

AİHM kendi  işleyişinde reforma gitmeli

Fransız parlamenter Pierre-Yves Le Borgn bu konu hakkında detaylı bir rapor hazırladı ve 47 üye ülke temsilcilerinin bulunduğu genel kurulda tartışılıp onayladı. Parlamento,  AİHM’nin gözden düşürülmesine yönelik her türlü siyasi bildirinin kınanmasını öneriyor. Ayrıca sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerin izlenmesini sağlamak için parlamentoda yeni  yapılanmaların kurulmasını istiyor. Artık kriz haline gelen bu durumun çözümü için yeni yöntemlerin uygulanması gerektiği kanaati var. Cezaevi koşulları, yasa dışı tutukluluk, kötü muamele ve yargı süresinin uzun sürmesi en çok yaşanan hak ihlalleri. Örneğin Rusya’nın 15 yıldır hala uygulamadığı kararlar var. Mahkeme, kararlarını uygulatmakta zorlandığı için şöhretini sönme tehlikesiyle karşı karşıya.

‘Bazı ülkeler AİHM’in yetkisini kabul etmekte zorlanıyor’

Avrupa Konseyi’nin 47 ülkeyi ve 820 milyon insanı bağlayan, yegane yargı kurumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Dünya tarihinde bu kadar farklı ülkenin iştirak ettiği, tanıdığı, saygı duyduğu başka bir yargı kurumu bulunmuyor. Birkaç hırsına yenik düşmüş liderin anti-demokratik tavırları sebebiyle bu demokrasi kalesinin yıkılmaması lazım. Ayrıca AİHM’in işleyiş ve denetim mekanizmasını yenilemesi gerekli. Bu kanaat meclis çatısı altındaki parlamenterlerin de gündeminde. Örneğin sosyalist partiden Çilevisc’in “AİHM çalışma yöntemlerinde reform yapılmalı”, ifadesi ve Fransız vekil Le Borg’un “bazı ülkeler AİHM’in yetkisini kabul etmekte zorlanıyor” cümleleri, bu sorunun çözümüne yönelik çağrılar.



Türkiye resmen bataklığa saplandı

Son 10 yılın rakamları incelendiğinde, 2013’e kadar Türkiye’de yapılan yargı reformları, AYM’nin bireysel başvuru kabul etmesi gibi, ülkedeki demokratik ve özgürlükçü hava sebebiyle  AİHM’deki dava sayıları sürekli düştü. Fakat Türkiye için ilk kırılma noktası olan 2013 yılındaki 17-25 yolsuzluk operasyonlarından sonra hukuksuzluklar serisi ivme kazandı. İnsan hakları, ifade özgürlüğü gibi hak ihlalleri arttı. 2016 Temmuzundaki sözde darbe girişimiyle zirve yaptı. OHAL’in ilan edilmesi ve hukuksuz KHK’larla Türkiye hukuksuzluk ve temel insan hakları ihlallerinde yeni rekorlara imza arttı. 2014’te 10 bin dava bandının altına inmeyi başaran Türkiye 3 sene içinde 24 bin 500 davaya ulaşarak kırılması güç bir rekora imza attı. Dava artış hızı yüzde 300’leri buldu. Artık Türkiye Avrupa’nın en zalim, en hukuksuz, ülkesi durumuna düştü. AİHM verdiği kararlarla, bırakın Türkiye’yi hukuk çerçevesine çekmeyi, bataklığa sürüklüyor.

Işıl Karakaş da (işlemeyen) OHAL komisyonuna güveniyor

İki sene öncecine kadar, dava sayıları düşen, AYM’sine bireysel başvuru hakkı  tanındığı için Avrupa’da örnek gösterilen Türk yargısı, Haşim Kılıç konseye davet edilerek  takdir görmüştü, bir anda en hukuksuz ülkeler seviyesine çıktı. AİHM’in Türk yargıcı Işıl Karakaş DW’de Kayhan Karaca’ya verdiği mülakatta AYM’nin bireysel başvuruları kabul etmesiyle Strazburg’a gelen davaların azaldığını söylemişti. Mahkemenin Türkiye hakkında aldığı KHK kararlarında iç hukuka yönlendirirken “OHAL komisyonunu” işaret ettiklerini söyledi. Komisyonu etkili iç hukuk yolu olarak kabul ettiklerini söylüyor.

Fakat darbe girişiminin üzerinden bir sene gecesine rağmen hala komisyon işlemedi, kaldı komisyonun bu kadar yükün altından kalkamayacağını Sayın Karakaş kendisi de ifade ediyor. Karakaş “AİHM’in önünde 47 ülke için toplam 80 bin başvuru var, Türkiye’nin önünde ise 90 bine yakın dosya var. Bir ülkede,  47 ülkeden daha fazla dosya var. Nasıl baş edecek bilemiyoruz. Bu rakamlar göz önünde bulundurulursa Türkiye’de yaşanan insan hakları katliamları daha net ortaya çıkacaktır” ifadelerini kullandı.

‘Davalar Türkiye’den sel gibi geliyor’

Avrupa konseyi genel sekreterinin “Eğer önü alınmazsa Türkiye’den Strazburg’a davalar sel gibi gelecek” ifadesi yerini buldu. Türkiye’nin 2015 istatistiklerine göre AİHM’deki davası 84 bin 500 civarında, 2016’da bu rakam 12 bin 500 oldu 31 Mayıs 2017 itibariyle 24 bin 500. Yani her ay ortalama 2500 dava geliyor. Bu gidişle yıl sonuna 40 binleri bulacak. Sel, yavaş yavaş tsunamiye dönüşüyor. Bu yıkıcı dalgaların altında hem Türkiye hem de AİHM kalabilir. Tekrar bu hukuk şehrini inşa etmek uzun zaman alabilir

AKP’li vekiller Avrupa Konseyinde çatır çatır yalan söyledi

AKP milletvekili, Avrupa Konseyi parlamenteri Lütfiye İlksen Ceritoğlu Kurt, 47 ülkenin temsilcilerinin gözlerinin içine baka baka yalan söyledi, hatta aynı konuşmada kendi kendini yalanladı. Perşembe günü Strazburg’da AKPM genel kurulunda AİHM kararlarının uygulanmaması konuşuluyordu. Sayın vekil söz aldı, ‘fetö’ ifadesini kullanan cümlelerinden sonra, “Türkiye’de yargı sistemi AİHM kararlarını uyguluyor, zaten son 15 yılda öyle reformlar yaptık ki AİHM’e gelen dosyalar oldukça azaldı” deyiverdi.

Ceritoğlu Kurt’a göre 2012’de 400 olan başvuru sayısı, 2016 Eylül’de 117’ye düşmüş.

Yalan 1: Türkiye AİHM kararlarını uyguluyor

Gerçek 1: Türkiye AİHM kararlarını en çok uygulamayan ülkeler arasında

Yalan 2: Türkiye’nin 2016 Eylül ayı itibarı ile başvuru sayısı 117

Gerçek 2: AİHM başkanının ifadesiyle, Türkiye’den 8 bin 308 başvuru oldu OHAL ile ilgili olmayan 2945 başvuru ulaştı.

Türkiye 31 Mayıs 2017 tarihi itibariyle birinciliğe yükseldi. 24 bin 500 davası var, dava artış hızı yüzde 276. Ayrıca AİHM’in 2016 yılında verdiği 88 milyon Euro tazminat cezasının, 20 milyonunu tek başına Türkiye ödemek zorunda, geriye kalan 60 milyon 46 ülke bölüştü…

Ceritoğlu Kurt diğer taraftan kendi kendini yalanladı. Mercan ve Köksal kararlarını örnek göstererek “Türkiye’de komisyon çalışıyor bu sebeple 18 bin 000 dosya iç hukuka geri dönecek” diyor. Yani bizim de haberimizin olmayan 18 bin 000 dosyanın Strazburg’a ulaştığını ve bu dosyaların geri döneceğini itiraf etmiş oluyor.

Acı olan tarafı ise salonda CHP, MHP ve HDP milletvekilleri olmasına rağmen söz alıp bu büyük yalanı düzeltmediler.

Serap Yaşar, AIHM’i eleştireyim derken, ayağına kurşun sıktı

Yine AKP milletvekili Serap Yaşar, ki kendisi avukattır, AİHM’in siyasi kararlar verdiğini kendi yaşadığı tecrübelerle örneklendiriyor. Ama farkında olmadan AİHM son dönemde KHK’larla ilgili verdiği kararları eleştirmiş oluyor. Yani AİHM’in KHK mağdurları ilgili verdiği “olmayan iç hukuku tüket de gel” kararları da siyasi olabilir.

Avukat olarak, şu anda bu salonda bulunan Leyla Şahin Usta’nın AİHM’e getirdiği başörtüsü davasında siyasi karar verdiğini ifade ediyor: “Tıp öğrencisi iken sadece başörtülü olduğu için engellendi, AİHM’e başvuruda bulunduk, AİHM eğitim hakkı ve siyasete katılıma aleyhine karar verdi. Mahkeme kararlarının siyasi sonuçları olmakta bu konuya dikkat çekmek gerekiyor”. Bu cümleleriyle AİHM’in, Türkiye hakkında verdiği son 3 KHK kararını da eleştirmiş oluyor. Yani “AIHM verdiği kararla mağdurları değil, hem kendini kurtardı hem de Türk hükümetini memnun etti” eleştirilerini bir nevi onaylıyor.

[Mehmet Dinç] 4.7.2017 [TR724]

Gurbette pazarın yolu [Mahmut Akpınar]

Zulüm düzeni 15 Temmuz sonrası zirveye ulaştı. Meş’um darbe tiyatrosu sonrasında ülke okuyan, yazan, düşünen, üreten insanlara cehenneme döndü. Hizmet insanları için travmatik, dramatik bir süreç başladı. Zira ülkede demokrasinin, hukukun, temel insan haklarının kırıntısının kalmadığı bir döneme girilmişti. “Darbe” gerekçesiyle iktidar dilediğini yapabiliyordu. Mafyatik yollarla mala çöküyor; sorgusuz sualsiz, kadın, bebek, yaşlı insanları hapislere dolduruyordu.

15 Temmuzu müteakip canını, malını güvende hissetmeyen pek çok insan ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Bu, aniden bastıran felaket gibi şok halinde gelen zorunlu hicretti. Kimisi çoluk çocuğuyla çıkabildi, kimi tek başına. Balkan Harplerinde, Kafkas göçlerinde yaşanana benzer insanlar hızla ülkesinden uzaklaştı. Bir nesil yetişsin diye servetini, ömrünü, huzurunu feda ettiği vatanından kaçarcasına ayrıldı. Tıpkı ilk muhacirler gibi!

Bu zorunlu Hicrette de Ensar vardı, Necaşiler vardı, Muhacirler vardı. Önceden göçenler son gelenlere muhacir oldu. Necaşi sıcaklığında kucaklayan ülkeler, yöneticiler çıktı. Ensar evlerini açtı, imkânlarını paylaştı. Dün Anadolu’nun bakıp gördüğü ülkeler şimdi Anadolu’nun yiğit insanlarının yarasını sarmak, derdini paylaşmak için didiniyor. Zorunlu Hicret nefis terbiyesi ve dünya açısından tam bir sıfırlanma yaşattı bize. Çıkabilenler hapistekilere göre elbette şanslıydı ama zorlu bir yaşam mücadelesi başlamıştı. Makamlar, mallar, evler, itibarlar hep geride kalmıştı.

İnsanlar yurt dışına sınırlı imkânlarla çıkabildiler. Bu, zulüm düzeninden kurtulmak anlamına gelse de devasa zorlukların başlangıcıydı. İnsanlar dilini, hukukunu, âdetini bilmedikleri bir ülkede en dipten tırmanmak zorundaydılar. Geçen sürede pek çoğu bir işe başlayamadı; hazırı tüketmekle, toprağa tırnağını geçirmek için çabalamakla meşguller.

Önümüzdeki 3-5 yıl içinde bu insanların hayatın her alanında başarılı olacaklarından zerre şüphem yok. Zira bu göç dalgası ile gelenler her sahadan, en nitelikli, temayüz etmiş kişiler ve hak ettikleri noktalara geleceklerdir. Muhacirlerin içinde Hz. Abdurrahman Bin Avf gibi ticareti bilen: “Bana bir ip ver ve pazarın yolunu göster” diyecek çok kimse var. Ama yıllarca farklı işler yapmış, mesleğini icra edemeyen ve ticareti bilmeyen çok kişi de var.

Peki, gurbette bu insanlara pazarın yolunu göstermek nasıl olacak?

Ensara düşen işler:

Ülkelerde bulunan rehberler/ensar mesleklere göre broşürler hazırlamalı. Orada öğretmen, avukat, doktor, akademisyen olabilmek için neler gerekli, hangi süreçlerden geçiliyor, hangi sertifikalar isteniyor ve bunlar nasıl elde edilebiliyor yazmalılar. Her şeyden önemlisi aynı yollardan geçmiş kişiler varsa muhacirler onların nezaretine verilmeli ve bir bebeğe yürüme öğretircesine yolları beraberce kat etmeliler. İnsanlar gelinen ülkenin dilini, kültürünü, şartlarını bilmiyor. Onlara “kendi başına iş kur” demek Kaf Dağı’na çık demekten zor. Bu noktada ensar-rehberler iş kurmanın tüm aşamalarında muhacirlerin yanında olmalı, iş düzene girinceye kadar da desteği kesmemeliler.

İnsanlara pazarın yolunu göstermek yerine elinden tutup pazara bizzat götürmek, pazarın her yönünü ayrıntılı ve uygulamalı anlatmak gerekiyor. Her insan Abdurrahman Bin Avf gibi becerikli ve iş bilir olmayabilir. Rehberlik yapma, destek konusunda yılgınlık, bıkkınlık emaresi gösterilmemeli. Her şeyini yitirmiş insanların halini, psikolojisini anlamalı ve sabırlı olunmalı. Sağlıklı veriler temin etmek, muhacirlerin yoluna ışık tutmak ama kararı onlara bırakmak lazım.

İstismarlara yol açmamak için itimat edilir insanlardan meşveret heyetleri oluşturulabilir ve ortak akılla tavsiyeler verilebilir. Ülkeyi, ticareti, konuyu bilen akil heyetlerle herkesin durumunu tek tek ve derinlemesine incelemek, istişare ile sonuca varmak riski azaltacaktır. Gelen insanlara yeni bir mağduriyet yaşatmamaya, güvenilmez insanların eline düşürmemeye dikkat edilmelidir.

Ensardan işadamları mevcut işini sürdürürken kendisine yeni fırsat olacak şekilde muhacirlerle ortak yatırımlar düşünebilir. Türkiye’den gelen insanlar çoğunlukla başarılı geçmişe sahip, nitelikli kişiler ancak tedirgin ve ürkekler. Kurulacak ortaklıkla ensar ticaretini büyütme, yeni sektörlere girme fırsatı yakalayabilir. Fakat beklentiler farklı olabiliyor. Eskiler riske girmek istemiyor, yeniler bir an önce hayata tutunacak yollar arıyor. İyi etüt edilmeden atılacak adımlar başarısızlık yanında kardeşliğe zarar verebilir. Bu nedenle Kur’an’ın emri gereği her şeyi ayrıntılı düşünüp yazmak çok önemli.

Özellikle prosedüre, resmi işlere dair konularda ciddi acemilikler, bilgisizlikler yaşanıyor. Bu konuda muhacirin önüne düşülmeli. Yeterli eleman yoksa dil bilen öğrencilerin rehberlik, tercümanlık yapması sonuç veren bir yöntem.

Rehber arkadaşların artık takip etmesi gereken çok fazla kalem yok. Varsa da, bir kenara konmalı ve öncelik çaba sarfeden muhacirlere verilmeli. Yeni gelenlere sağlam, kalıcı bir hayat kurmadan eskiler/rehberler kendini rahat hissetmemeli. İnsan unsurunu ve onun potansiyelini aktive etmek en önemli hizmet kalemi. Toprağından sökülmüş bu verimli ağaçları yeniden meyve verecekleri sağlam bir zeminle buluşturmak bugünlerin en hayati işi! Zira insanlar maişetini temin edemedikçe rahat olamıyor; başka bir şey düşünemiyor.

Muhacire düşenler:

Öncelikle yeni bir ülkede tutunmanın kolay olmayacağını, sabretmek gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Ayrıca eski hal muhal. Önceki özlemleri, hayat standardını, imkânlarımızı bir kenara bırakıp burada tutunmanın, yeni bir başlangıç yapmanın yollarını bulmalıyız. Bu noktada seçici olma lüksümüz yok! Kök salana, buraların şartlarını öğrenene kadar hayatımızı idame ettirecek her işi yapmayı kabullenmek gerekiyor.

Pek çok memur, öğretmen küçük birikimlerle küçük işlere girmeye ve hayata tutunmaya çalışıyor. O nedenle elimizdeki küçük sermayeyi heder etmeden kullanmalıyız. Özellikle işin yeni kurulduğu dönemde geceyi gündüze katıp çalışmak önemli. Temizlikten bulaşığa her işi yapmaktan gocunmamalıyız. Eğitimciler, beyin işçileri kas gücüne dayalı işlerde başlarda zorlansalar da insanoğlu her şeye alışıyor. Memur, öğretmen iken kebap-yemek sektörüne giren ve başaran örnekler var. Hayata tutunduktan sonra ilerde kariyere uygun işlere yönelebilirler.

Türkiye’de olup yeterli sermayesi olmayan ama çıkmayı düşünen, vizesi olmayan arkadaşlar için vize istemeyen, hayat şartlarının ucuz ve kolay olduğu ülkeler var. Oralara çıkılabilir diye düşünüyorum. Batı ülkeleri çok pahalı ve prosedürler çok uzun. Eğer iltica olmayacaksa ve güçlü sermaye yoksa batılı ülkelerde maişet gideri birikimi hızlıca tüketebiliyor. Ülke seçiminde gelişmişlik, Türkiye’ye yakınlık gibi etkenlerden öte iş imkânları, fırsatlar gözetilmeli.

Gurbette küçük ve az riskle işe başlamak yaşanacak öğrenme sürecinin maliyetini düşürecektir. Türkiye’de sektörü bilseniz bile göçtüğünüz ülkenin şartlarını kurallarını tanımak zaman alıyor. İddialı girerek sermayeyi heder etmektense dikkatli ve küçük adımlarla yürümek tercih edilebilir. Dili, şartları öğrendikçe sağlam ve büyük adımlarla işler büyütülebilir.

Gurbette pazarın yolu zor! İpi omzuna alıp ticaret yapılacak dönemler geride kaldı. Artık ticaret karmaşık ve kurallara bağlı. O nedenle Muhacir ipi omzuna alıp pazarın yolunu sorsa dahi, Ensar pazarı uzaktan göstermemeli. Mekke’den Medine’ye göç aynı dil, kültür, coğrafya içinde bir hicretti. Şimdi ki muhacirler pek çok zorluğa, yabancılığa maruzlar. Bu insanların elinden tutmak, her safhada onlara destek olmak çok hayati. Rehberler, ensar bütünüyle bununla meşgul olsalar değer. Çünkü onlar o ülkelerin geleceği olacaklar.

Bu zulüm süreci elbette bitecek fakat kanaatimce Türkiye’ye geri dönüşler değil, Türkiye’den dünyaya yeni dağılmalar yaşanacak! Eğer dünyanın bu insanlara/anlayışa ihtiyacı varsa Hikmet gereği bu dağılma artarak devam edecektir. Bugünün muhacirleri yarının ensarı olacaklar. Peki, mevcutlara iş-güç kuramamışken, yeni göç dalgalarıyla nasıl baş edilecek?

[Mahmut Akpınar] 4.7.2017 [TR724]

Eğitim fetişi ve hayatın gerçekleri [Kemal Ay]

Okullar kapandı ve gelecek planları yapılmaya başlandı. Eğitim üzerine düşünmek çoğu zaman hayat üzerine düşünmektir.

Mesela Rus yazar Maksim Gorki, üniversite okumak için yola çıkıp üniversite okuyamamıştır ancak bu arada yaşadıkları, kendisiyle birlikte toplumun yaşadıkları ona ‘üniversite’ kadar eğitim vermiştir. Bunu da “Benim Üniversitelerim” isimli kitabında anlatır. Hayat tecrübesinin öneminden bahseder. Zaten eğitim de bu dengeyi gözetebildiği kadar başarılıdır. Hayattan kopuk bir eğitim sistemi veya anlayışı, insanı sonunda boşluğa düşürecektir. Toplumsal olarak ise böyle bir eğitim sistemi, zamanla amaçsız, içeriksiz ve hayattan kopuk bireyler yetiştirir. Bu da ‘demokrasi’ beklentisinin temelini dinamitlemek anlamına geliyor.

***

Babam eskiden dükkânına çırak alır, onu yetiştirir ve meslek sahibi yapardı. Yetişen eleman çoğu zaman gider kendi dükkânını açar ve mesleği sürdürürdü. Çıraklık, malum, eskiden ilkokul biter bitmez başlardı. Evladının okumaya hevesi olmadığını gören ebeveyn, bari meslek sahibi olsun diye çıraklığa gönderirdi. 28 Şubat döneminde biraz da imam hatiplerin önü kapansın diye 8 yıllık mecburi eğitim getirildiğinde bu çıraklık müessesesi ilk darbeyi yedi. Zira 15 yaşına gelmiş çocuktan ‘çırak’ olmuyordu. Gene de meslek sahibi olmak isteyenler yazın bir yerlerde çıraklık yapıyordu ama bu yeterli değildi. Mesleğin bir ‘hayat tarzına’ dönüşmesi zor hâle gelmişti.

8 yıllık temel eğitim mecburiyeti iyi bir proje. Türkiye’deki eğitim ortalamasını düşününce, gerekli de bir durum. Ancak ‘çıraklığın’ ölümü de hayati bir mesele. Babamdan örnek verecek olursam, 8 yıllık eğitimden mecburiyetinden sonra bizim dükkândan adam akıllı ‘yetişen’ olmadı. Burada farklı sebepler de var elbette. Eskiden aile fertleri bir an evvel çalışsın, eli para görsün anlayışı vardı. Ancak zamanla belirli bir refah seviyesine ulaşıldı ve ‘çocukları çalıştırma’ oranı azaldı. Bu arada 2001 ekonomik krizi, ticari hayatı baştan aşağıya değiştirdi. Esnaflık bir daha eski şaşaalı günlerine dönemedi. ‘Dükkân açmak’ bir hayli kârlı bir yatırımdı eskiden. Müşterisi hazırdı pek çok sektörün. Bugünlerde ise hem sayıları çoğaldı hem de AVM’ler ‘dükkân’ kavramını öldürdü.

MESLEKLERİN ÖLÜMÜ VE DEMOKRASİ

‘Çıraklığın ölümü’ aynı zamanda ‘mesleklerin ölümü’ anlamına da geliyordu. Okul eğitimi yüceltilmeye başladı. 8 yıllık eğitimi tamamlayanlar, bari liseyi de bitirsin, denilerek okula devam ettirildi. Ancak eğitim sistemi ‘piyasadan’ bir hayli kopuk olunca, eğitim de çoğu zaman çöpe gitti. Sonraki aşama her ile bir üniversiteydi. Aynı şekilde ‘piyasadan’ kopuk olan üniversite eğitimi ‘diplomalı işsizler’ sınıfını doğurdu. Hangi mesleği yapacağına 20 yaşından sonra karar vermeye çalışan gençler, birçok şeyin çok geç olduğunu fark etti. Plazalarda beyaz yakalı personele ‘ufak tefek’ işler yaptıran patronlar ise, bu ‘mesleksiz’ genç sınıftan memnundu. Zira seçenekleri artıyor, kimseye ‘bağımlı’ kalınmıyordu. Hâlbuki geleneksel mesleklerde, mesela aşçılıkta, ‘ustalığın’ ve tecrübenin ciddi önemi vardı. Zamanla tecrübe sahibi olmak, hiçe sayıldı. ‘Uzman sınıfı’ kavramı tedavülden kalktı. Artık bürokraside bile üst düzey pozisyonlara siyasilerin keyfine göre karar verebilecek tecrübesiz biri rahatlıkla atanabiliyor. Oysa ‘işin erbabı’ birisi, siyasîler için ciddi bir denetleme mekanizmasına dönüşebilirdi.

Avrupa’daki eğitim sisteminde bu sebeple ‘piyasa’ ön plana çekilmiş. İlk ve ortaokulu bitiren gençler, liseden itibaren ‘yeteneklerine’ göre sınıflandırılıyor. Herkesin üniversite okuma zorunluluğu yok. Bir ya da iki yıllık yüksek okullar, birçok mesleğin kapısını açıyor. Üniversite eğitimi almak, bir nevi lüks. Daha yüksek kariyer hedefleyenler, o yola giriyor. Üniversiteye giden yol hayli zorlayıcı olduğundan, eğer çocuklar başarısız olursa, doğrudan meslekî eğitime yönlendiriliyor. İsviçreli bir arkadaşım ülkelerinde çok az üniversite mezunu olduğunu söylediğinde şaşırmıştım. Ancak piyasada terziye, kasaba, kuaföre de ihtiyaç olduğunu ve bunları olmak için üniversite bitirmek zorunda olmadıklarını söylediğinde aklıma yatmıştı.

SADECE EKONOMİK DEĞİL, TOPLUMSAL MESELELER

O zaman tekrar babamın ‘çırak aradığı’ yıllara döndüm. İyi bir çırak bulamamak, mesleğin bir noktada tıkanması anlamına geliyordu. Nasıl ki tıp eğitiminde stajyerlik, pratisyenlik hayatî bir önem teşkil ediyor, aslında birçok meslek için de ‘çıraklık’ öyle. Dükkâna gelen çıraklar sadece ‘mesleğin inceliklerini’ öğrenmiyordu ayrıca. Bir dükkân nasıl idare edilir, ekip çalışması nedir, müşteriyle nasıl iletişim kurulur, hepsi çocuk yaştan itibaren işleniyordu zihne. Okul müfredatında hiçbir şekilde verilemeyen bu ‘eğitim’ çıraklık sürecinde insanın ‘olgunlaşması’ adına da gerekliydi. Ben küçükken dükkânda gördüğüm tanıdığım ‘elemanlar’, büyüdüklerinde iş güç sahibi oldular. Hepsi de sorumluluk almayı bilen, dükkân çalıştırmaktan, ticaretten anlayan kimselere dönüştüler. Sonraki yıllarda ise sadece para kazanmak için, 3-5 ay çalışıp sonradan hiçbir meslek öğrenmeden giden ‘elemanlar’ doldurdu dükkânları.

Babam gençliğinde aynı zamanda amatör bir futbol kulübünü yönetmişti. O zamanlar futbol oynamak için gelen oyunculara, “Hangi mevkide oynarsın?” diye sorarlarmış. “Her yerde oynarım” diyenleri takıma almazlarmış. Malum insan kendi yeteneğini az çok bilmiyorsa, ‘ustanın’ yol göstericiliğine de itimat etmeyebilir.

HERKES OKUYACAK MI?

Elbette bu ‘okul eğitimi’ fetişi, Türkiye’ye has değildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde de ‘herkes üniversite okusun’ tarzı yaklaşımlar denendi. ABD’de üniversite, yüksek lisans ve doktora eğitimi adeta ticari bir ‘sektöre’ dönüşmüş durumda. Öğrencilere eğitim için verilen krediler, en yüksek oranda geri dönen kredi türü ve bankalar elbette üniversite eğitimini teşvik eden her projede ön safta. Gelgelelim, ‘eğitim fetişi’ her zaman sizi doğru yere götürmüyor. Bunun farkında olan ülkeler, İsviçre’deki modeli uygulamak için araştırmalar yapıyor. Meslek eğitiminin önemi yeniden yükselişte. Avrupa ülkelerinde durum biraz daha farklı gelişmiş. ‘Eğitim fetişi’ kendi vatandaşları için ‘makul’ görünürken, göçmenlere genelde meslek eğitimi düşmüş. Aslında bu ‘tutunmak’ için de bir fırsat sunmuş göçmenlere. Hayatın her alanına değen sosyal meslekler göçmenlere kalmış çoğunlukla. İnsanlar Türk kasaplardan, Arap marketlerden alışveriş yaparken aynı zamanda kültürel etkileşim de yaşamış oluyor.

MESLEKLER YENİDEN YORUMLANIYOR

Bir diğer ilginç gelişme, yeni nesil birikimli gençlerin de bu mesleklere yönelmesi. Yeni teknolojilerle, farklı kültürlerden gelen birikimle bu geleneksel meslekler yeniden üretiliyor. ‘Hipster’ diye anılan yeni ‘sınıflar’ kasaplığı, terziliği, kuru temizlemeyi farklı noktalara taşıyor. Yeni nesil caféler, kuaför salonları, hatta kütüphaneler inşa ediliyor. Bir nevi geleneksel meslekler yeniden yorumlanıyor. Bu da şehirlerde yeni ‘mekânlar’ oluşmasına, çok kültürlü şehirlerin farklılaşmaya başlamasını sağlıyor. Üniversite eğitimi görmüş, dünyaya ve farklı fikirlere açık gençler, şehir kültürünü ileri bir seviyeye taşıyor kısaca.

Bu son söylediklerim hayli zaman alabilecek gelişmeler ancak mesleklerin ölümüne geri dönersek, bu gelişmeler, toplumların ‘küllerinden geri doğabileceğini’ de gösteriyor. Dünyanın giderek bağnaz ve tek kültürcü hâle büründüğünü düşünen, yeni nesillerin de bundan etkileneceğini görüp karamsarlaşan insanlar için bu iyi haber. Babam şimdilerde sosyal medyayı ustaca kullanmaya başladı işleri için. 20 yıl önce elinin altında Facebook gibi imkânlar olsaydı, muhtemelen daha kazançlı olacaktı. Ancak Türkiye’deki ekonomik istikrarsızlık, şimdilerde de baş gösteren piyasa durgunluğu, onun gibi birçok küçük esnafın gelişmesini, geleceğe yönelik planlar yapmasını, inovatif yaklaşımlar geliştirmesini, daha da önemlisi içinde yaşadıkları mahalle kültürüne katkıda bulunmasını engelliyor. Çıraklık müessesesinin iğdiş edilmesi sadece meslekleri değil mahalle kültürünün önemli bir parçası olan dükkânları da yok etmeye başlamıştı. AVM kültürü de bunun üstüne tüy dikti. Ticaretin aynı zamanda bir kültür taşıyıcısı, bir sosyalleşme aracı olma imkânı daraldı.

Belki zamanla yeniden buna dönülecek. Eğitim sistemi sadece ticarî kapasite olarak değil sosyal dokunun bir parçası olarak meslekleri yeniden ele alacak ve gelecek kuşaklar yeniden yorumladıkları bu mesleklerle sadece ticarete değil kültüre de bütün katkı sağlayacaklar. Türkiye gibi kısa vizyonlu ülkeler, bu değişime adapte olamadığında, ciddi toplumsal çoraklık yaşayacaktır.

[Kemal Ay] 4.7.2017 [TR724]

Hacı yatmaz bir devlet..! [Tarık Toros]

Türkiye’de devlet istemese ne kitlesel katliam olur ne de faili meçhul.

Ve yine bu ülkede, “devlet sırrı” denilen kavram, kirli işleri kapatma yaftasından başta şey değildir.

“Devlet sırrı” deniyorsa şayet bilin ki, altında kanunsuzluk var.

Kanunsuzluk nedir peki?

Suç olduğu için “devlet sırrı” diye mühürlenen işlem..!

**

Geçen, Sivas Madımak katiamının yıldönümüydü.

Yakın tarihte olduğu ve yaygın medya olanakları sayesinde ortaya çıktı ki:

-Devlet yaklaşan katliama zemin hazırlamış.

-Devlet güçleri, uyarıları hasıraltı etmiş.

-Cuma namazı çıkışı başlayan protestolar, devlet güçleri eliyle yönlendirilmiş.

-Akşama kadar da önlem alınmamış.

-Bilakis protestocular arasına karışan “devlet güçleri”, kalabalığı Madımak oteline yönlendirmiş.

-Ankara seyretmiş, Polis-Asker seyretmiş, bürokrat seyretmiş. Hatta beklemiş.

-Aydınları oraya götüren organizatörler, canlara mal olacak büyük tehdidin ya farkına varamamış ya da önemsememiş veya bastırılabileceğini düşünüp yanılmış.

-Otel tutuşturulduktan sonra yine devlet güçleri uzaktan izlemiş.

-Elim olay ve korkunç bilançodan sonra hesap sorulmamış.

-Aynı devlet güçleri eliyle gerek soruşturma gerekse yargılama safhası sulandırılmış, takip edilmemiş.

-Hatta sonrasında olayın aktörleri veya yancıları, belli pozisyonlara getirilmiş, vs.

**

Geriye doğru tüm katliamlar böyledir.

Faili meçhuller de…

2007 şubatında, güpegündüz, İstanbul’un orta yerinde, binlerce kişinin gelip geçtiği bir kaldırımda, cuma öğle vakti öldürülen Hrant Dink’in failleri, 10 sene geçmiş halen ortaya çıkarılamıyorsa…

Onca kanıta, kamera kayıtlarına, tanık ifadelerine rağmen hemen her defasında başka bir örgütün üstüne atılıyorsa…

Bu da yine, olayın ardındaki “devlet güçleri” eliyle oluyordur.

**

“Devlet, kimi zaman, sıkıntıya düşer. Böyle zamanlarda birileri yardıma koşar. Bunlar devlet adına çalışır, mücadele ederler. Kazanılan başarının ardından devlet de bunları ‘derinden’ öper.”

Bilinen en somut, en açık ve en çarpıcı “derin devlet” tanımıdır bu.

Mehmet Ağar yapmıştır.

Susurluk skandalının hemen ardından, 32. Gün’de Mehmet Ali Birand’a yapılan açıklamadır.

80’lerdeki Asala operasyonlarını, eski Ülkücülerin yeşil pasaportla devlet adına nasıl görevlendirildiklerini deşifre eder aslında.

Hemen sonrasında, terörle yoğun mücadele sırasında da benzer biçimde birileri “devlet”in yardımına koşmuş, işi bitirmiş, “devlet” de sonra onları derinden öpmüştür.

JİTEM de böyledir.

28 Şubat sürecindeki Batı Çalışma Grubu da böyledir.

Devlet ve devletin organları kimi zaman, görev tanımında olmayan “işler” yaparlar. Bunun için de belli kadrolar görevlendirilir, kimlik bile verilir. Ortaya çıkınca da inkar edilir, JİTEM gibi. Uzun adı, “Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele.”

**

Esasen, Türkiye’de 2007 ve sonrası bu tür karanlık işlerin aydınlatılması için bir umut doğmuştu.

Doğmuştu, diyorum.

3-5 sene geçmedi. Siyasi irade gitti yargıladığı iradeye teslim oldu.

Belki de, böyle güçlü bir mekanizmayı yargılamak herkesin harcı değildi, birtakım hatalar yapıldı veya karşıdaki gücün büyüklüğü gerektiği kadar önemsenmedi, bilmiyorum.

Bu, başka bir yazı konusu.

Neticede, bu davalara destek veren siyasi irade yargıladığı güce teslim oldu.

Sonra, onları serbest bıraktı, eski görevlerine iade etti, davaları da düşürdü.

Şimdi ittifak halindeler.

Geriye doğru yaptıkları her şeyi de aynı olağan şüpheliye yüklemekle meşguller.

Bunda da başarılı oldular.

Toplumun büyük bölümü, inanıyor buna.

Cemaat’in yaşı tutsa, 6-7 Eylül 1955 olaylarını da oraya bağlarlardı, emin olun.

İzmir suikastını, Menemen olayını, Dersim katliamını, vs.

28 Şubat süreci dahil, son 20 sene içindeki bütün faili meçhulleri bağladılar.

Yakındır, 12 Eylül darbesini, öncesindeki sağ-sol çatışmasını, Maraş olaylarını filan da ilişkilendirirler.

Hatta ve hatta… Şu gün olan bitenler de bir gün aynı olağan şüpheliye mal edilecektir, şaşırmayın.

Rus uçağının düşürülmesini, Mavi Marmara olayını, Dolar’daki dalgalanmayı, fasulye fiyatlarını bile aynı günah keçisine bağlayan, yarın çıkıp der ki mesela:

-Gazetecileri bunlar hapsetti.

-Kürt siyasetçilerini bunlar cezaevine tıktı.

-Mağdur gözükmek için gözaltındakilere işkence yaptılar.

-Kadınları hamile bırakıp doğumhanede gözaltına adıranlar da bunlar.

-Açığa alınan akademisyenleri fişleyenler bunlar.

-Kendi adamlarını kaçırıp, “beyaz toros” efsanesini canlandıran bunlar, vs.

Daha fazla yazıp adamlara malzeme vermeyeyim.

Yaparlar bunu.

Yapacaklar da.

Göreceksiniz.

**

Karşımızda böyle bir yapı var.

Bu, dünyanın her yerinde de böyledir.

Kirli işlerini birileri eliyle gördürür, sonra hiçbir şey olmamış gibi elini yıkayıp çıkar.

Misal, Donald Trump, oy verenlerin dahi hazzettiği bir başkan değil.

Tarihe de böyle geçecek, şimdiden belli.

Hatta, ondan sonra yığınla belgeseli çekilecek, filmlerde alay mevzuu olacak.

Bunu, Amerikan establishment’ı da bilmiyor mu?

Biliyor elbet.

Establishment ne demek?

Yeni adıyla “kurulu düzen”, eski Türkçeyle “müesses nizam”.

İşte Amerikan establishment’ı bugün Obama döneminde yapamadıklarını, Trump eliyle görüyor. Yarın onu gönderince de… “N’apalım, o dönem kötü bir dönemdi, şimdi yaraları sarıp temiz sayfa açma dönemi” diyecek.

Peki, Trump dönemi icraatı ile alınan mesafe ne olacak?

Bir tür “kazanım” olarak kayda geçecek, hepsi o.

Faturasını Trump ve yandaşları ödeyecek.

Türkiye’ye ve Erdoğan’a da böyle bakarsanız, yanılmazsınız.

**

2007 ve sonrası, 2008, 2009, 2010’larda bir tane bile faili meçhul yokken…

Katliamlar durmuşken…

Bugün oluyorsa… AKP ile ittifak halindeki güçlere bakmanızda yarar var.

İçeride tutuklu kalmadı, hepsini salan aynı AKP.

Çeteleri içeri tıkanları tutuklayan, açığa alan aynı AKP.

Saldıklarını eski görevlerine iade eden de aynı AKP.

Son 2-3 yıldır bu kadar kan döküldüyse…

Faili meçhuller, işkenceler döndüyse…

Tahliye olan eski ekip iş başında demektir!

Bütün bunlara seyirci kalan bir millet ve devlet var.

Birilerinin tasfiye olmasını bekleyen…

Birilerinin soyu kuruyor diye içinin yağı eriyen…

Kritik eşik geçilene kadar “uyuyan” bir devlet..!

Sonra hiçbir şey olmamış gibi, elini yıkayıp çıkacak bir devlet..!

“Ne yapalım, AKP rejimi ülkeye büyük zarar verdi, şimdi restorasyon zamanı” diyecek bir devlet..!

Hacı yatmaz bir devlet..!

**

Yukarıda Mehmet Ağar’ın “derin devlet” tanımını vermiştim.

Artık katılmıyorum buna.

Şu son döneme kadar, devletin önüne “derin” koyar, zulmü oraya ihale ederdik.

Bizatihi devlet çıktı.

Maalesef sırası gelen anlıyor.

[Tarık Toros] 4.7.2017 [TR724]

Cemaatin gerçek değerini test etmek… [Veysel Ayhan]

“Bir insan değerli mi değersiz mi?” veya “Ben değerli miyim değersiz miyim?” veya “Bir cemaat Allah nazarında ne kadar kıymetli” anlamanın tek yolu Kur’an’ın kriteriyle test etmektir. Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği mealle Kur’an şöyle der: “Eğer duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” (25/77). Bu, şu demek. Yani sizin duanız yoksa, Allah’a yöneliş ve teveccühünüz yoksa Cenab-ı Hakk’ın nazarında bir değer ifade etmezsiniz. Değer ifade eden tek hazine duadır: “Allah’a duadan daha değerli bir şey yoktur” (Tirmizî, De’avât, 1)

Mesela test edeyim: Acaba Allah’ın nazarında bir değerim var mı, yok mu? Bunu bulmak çok kolay: Allah’a ne kadar dua ediyorum, ne kadar içten yalvarıyorum, yöneliyorum? Ne kadar zihnen murad-ı ilahiyi araştırıyorum? Allah’a saygısızlık etmekten ne kadar korkuyor, çekiniyorum? Allah’ın lütuflarını ne kadar fark edebiliyor ve bunlara na kadar teşekkür ediyorum? İşte o kadar nazar-ı ilahide değerliyim.

Duam yoksa Allah nazarında bir hiçim yani.

CEMAATİN DEĞERİ

Dua bir kriter olarak insanın nazar-ı ilahideki değerini gösterdiği gibi bir cemaatin de ehemmiyetini ve değerini ifade eder. Bir cemaatin kıymeti ve büyüklüğü o cemaat fertlerinin dua toplamından ibarettir. Diyelim ki 100 kişiden oluşan bir cemaatiz. Ama bu cemaatte Allah’a teveccüh eden, Allah rızasını arayan 10 kişi var. O zaman cemaat olarak değerimiz 10’dan ibarettir. 1 Milyonluk bir cemaatiz. Ama Allah’a teveccüh eden, dua eden, yalvaran sadece 100 kişi var. O zaman biz 1 milyonluk bir cemaat olduğumuzu söyleyemeyiz. Ancak 100 kişilik bir cemaat olduğumuzu söyleyebiliriz. Allah’a toplam yönelişimiz neyse, duamızın derişiklik oranı neyse değerimiz de odur.

DUANIN KALİTESİ

Bediüzzaman Hazretleri en kamil dua olan namaz ile ilgili “Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir.” Diyerek duanın kıymetinin mertebe mertebe olduğunu ifade eder.

Zihnin başka yerlerde gezdiği, aklın dünya işlerini kovaladığı dualar şu hadisin kapsamında: “Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez.” (Tirmîzî, De’avât, 66) Bu tür bir gaflet söz konusu olmadan yapılan duayı en alt mertebe sayarsak, dua mertebelerini şöyle sıralayabiliriz:

5 – Nefsi için dünyalık isteme,

4 – Ailesi ve çocukları için dünya malı ve dünya makamları isteme,

3 – Nefsi ve ailesi için uhrevi talepler,

2 – Müminlerin kurtuluşu ve salahı için dua,

1 – Tüm insanların uhrevi kurtuluşu için dua…

diye mertebeler sayabiliriz.

Bütün bu dua mertebelerinde yapılan duaların kıymetini sonsuza ulaştıracak olan katalizör ise “ızdırap ve ıztırar” lisanıyla yapılıyor olmasıdır. Bu katalizörün fonksiyonu devreye girdiğinde dua sonsuzluğa ulaşır.

İşte hurma çekirdeği ile hurma ağacı arasındaki meratib budur.

Hocaefendi’nin hedef olarak gösterdiği ufuk, bir dua insanı olmak, namazlaşmak ve dualaşmaktır. Görenler “bu insanın hayatı dua” demeli.

İşte bir cemaatin Allah nazarındaki kıymeti dua eden fertlerinin dua keyfiyetlerinin yekûnü, toplamı ve büyüklüğü ile doğru orantılıdır.

DUANIN ZİRVESİ

Duanın en üst mertebesi  ızdırap ve ıztırar lisaniyle yapılanıdır. Hocaefendi ızdırapla, sancıyla, şakakları zonklayarak yapılan duanın emsalsizliğini anlatırken şöyle der: “Denilebilir ki böyle bir gaye için bir dakika çekilen ıstırap yüz tane kurban kesmekten bir kaç defa nafile Hacca gitmekten daha bereketlidir.” Ve farklı zamanlarda tabiinden iki büyük zatın sözünü aktarır.

Ebû Ali Dekkâk: “Bir gecelik böyle bir ıstırabınız 1 sene hiç durmadan namaz kılmanıza dua etmenize denktir… Hüzün sahibi olanlar hüzün sahibi olmayanların senelerce kat edemedikleri yolu bir ayda kat eder.”

Süfyan B. Uyeyne: “Bazen mustarip bir kalbin inlemesiyle Allah bütün ümmeti Muhammed’i(sav) bağışlar.”

Ben diyelim ki 70 yaşındayım. Tüm ömrümü camiye müdavim dindar bir müslüman olarak yaşamışım. Kendim için dua etmişim, ailem için Allah’a yalvarıp yakarmışım.

Sonra bir gün Allah lutfediyor. Bana cebri lutfi bir dua kapısı açıyor. Medrese-i Yusufiye’ye giriyorum. Küçük oğlum veya kızım hastanede ölüm döşeğinde ecelle cedelleşirse nasıl içten dua edersem işte bir gece öyle bir halette dua etmek bana nasip oluyor. Allah bana ümmeti Muhammed’in (SAV) sefaletini, perişaniyetini, ruhen ölümünü kendi evladımın ölümü gibi hissettiriyor. Bu ruh haletiyle ümmeti Muhammed (sav) için dua ediyorum. “Allah’ım ümmet-i Muhammed’e(sav) merhamet et… ” diye ıztırar lisanıyla ve ızdırapla inleye inleye, göz yaşlarıyla boğulurcasına Allah’a yalvarıyorum, yırtınıyorum. Cemaatimin felahı, yol arkadaşlarımın kurtuluşu için dua ediyorum.

Şimdi sadece bir gece yaptığım bu dua ile 70 yıllık ömrümde yaptığım duaların toplamını karşılaştırsam hangisini tercih ederim?

CEMAAT BÜYÜDÜ MÜ KÜÇÜLDÜ MÜ?

Bu bizim bireysel durumumuz. Bunu ölçü alarak hizmetin veya cemaatin 4 yıl önceki Allah nazarındaki değeri ile bugününü âmiyane / gelişigüzel karşılaştıralım.

Bize şu iki dua yekûnündan birini tercih edin dense;

a- Şu son 4 yılda zindan hücrelerinden ızdırap duaları, nezarethane köşelerinden ıztırar yalvarışları, gaybubet gurbetlerinde geceler boyu evrad-ı ezkâr ile Allah’a teveccühler, bela ve musibetlere sabrederek yapılan fiili duaları mı tercih edersiniz;

b- Yoksa hizmet fertlerinin önceki 30-40 yıllık hizmet hayatında yaptıkları dua yekününü mü tercih edersiniz?

Ben şahsen saniye düşünmeden ilki derim. Mesele insanların nazarında ne olduğumuz ve bize ne dendiği, hangi iftiralara maruz kaldığımız değil. Önemli olan Allah nazarında 2-3 yıl önceki halimizle şimdiki halimizin ne olduğunu mukayese edebilmek.

Bir yönüyle cemaat kemmi olarak azalmış olabilir. Bunun durulma, is ve pastan arınma olduğunu fark etmek, olanları bu altın yola liyakati olmayanların elenmesi, dünya veya hizmet ikileminde kaybedenlerin ayrılışı olarak görmek lazım.

Kemmi azalma doğru ama dua ve teveccüh keyfiyetinin geçmiş zaman göre 10’a katlandığını rahatça söyleyebiliriz. Çünkü şu son 4 yılda yapılan ızdırap duaları ve ıztırar yalvarışları fevkalade muazzam rahmet bulutlarının ve yağmur sağnaklarının toplanmasına bir dua teşkil ediyor. Esaret altındaki her bir inleyiş, zindanlardaki bir saniye dua, istikbale ait büyük fütuhatların birer tohum ve anahtarı olacak. Ve çekilenler tohumlar halinde tüm dünyaya yayılıyor, toprağın bağrında Allah’ın takdir ettiği güne kadar mahfuz kalacak sonra yeryüzünü bir bahar şehrayinine çevirecek.

BEŞ DEV YATIRIM

Her bir dua ve ızdırap beş ayrı semereye hamiledir:

Bir; Çekilen geçmiş günahlara kefaret oluyor.

İki; Allah Rububiyetiyle herkesin ayrı ayrı “Ruh heykelini dikiyor.” Güzelleştiriyor, Kur’an bir ahlakla tezyin ediyor.

Üç; O insanları manevi kemalata yükseltip onlara velayet kapılarını açıyor.

Dört; Art arda salih dairelerin kapısını açarak, bu bedelleri ödeyenlerin ilerde ayağının kaymamasını, maddi ve manevi musibetlerden korunmasını sağlayan bir garanti vesikası oluyor.

Beş; Çekilen çile ve ızdıraplar, ıztırar lisaniyle edilen dualar manevi birer tohum olup istikbalin baharlarına peşinat, bedel ve vesile oluyor.

Bize düşen Allah’ın Rububiyet tecellilerine hamdetmek ve Celâli tecellilerine sabredip teşekkür etmek. Dahası “Ey Rabbimiz bizi terbiye edilmeye layık gördüğün için ve bu hadiselerle terbiye edip olgunlaştırdığın için binlerce defa teşekkür ederiz” deyip minnet altında iki büklüm olmak.

[Veysel Ayhan] 4.7.2017 [TR724]

Böyle yol ve köprü yapmaya ne var! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘çılgın projelerim’ diye takdim ettiği Yavuz Sultan Selim ve Osman Gazi köprüleri ile Avrasya Tüneli vatandaşa pahalıya patladı. Her ne kadar projelerin ihalesi esnasında ‘vatandaşın cebinden 5 kuruş çıkmadığı’ söylense de işletmecilere verilen günlük araba taahhüdü tutmadığı için aradaki farkı Hazine ödüyor.

Hükümete yakın Kolin, Kalyon, Limak, Cengiz ve IC (İbrahim Çeçen) gibi gruplara bu şekilde Hazine’den aktarılan senelik tutar 700 milyon doları geçecek. Üç ihalede tayin edilmiş işletme müddeti dolduğunda Hazine’nin toplam zararı 20 milyar doları bulacak.

TARİFE PAHALI OLDUĞU İÇİN ŞOFÖRLER KULLANMIYOR

Yavuz Sultan Selim Köprüsü (İstanbul Boğazı) ve Osman Gazi Köprüsü (İzmit Körfezi) ile Avrasya Tüneli’nin (İstanbul Boğazı’nın altından geçiyor) maliyet ve işletme modeli yandaş firmaları ihya etmek üzere kurgulandığı için gelinen noktaya şaşırmıyorum. Fatih ve Boğaziçi (15 Temmuz Şehitler) köprüleri ile mukayese edildiğinde astronomik ücretler istenen projelerde açıklanan geçiş adetlerine ulaşılamayacağı gün gibi aşikârdı.

Senelerdir hizmet veren her iki köprüden geçen taşıt toplamından daha fazla geçiş taahhüdünde bulunanlar paranın ceplerinden çıkmayacağını gayet iyi biliyordu. Yeni köprü ve tünellerin tarifesinin dünyadaki muadillerini bile üçe dörde katlayacak kadar pahalı olması ihaleyi alan firmaları zerre kadar endişelendirmedi. Zira her ayın akabinde geçmeyen araç başına ücreti Hazine’den tahsil edeceklerdi.

HAZİNE’NİN SENELİK ZARARI 2,4 MİLYAR TL

İktidarın yakını olmaktan gayrı meziyeti bulunmayan firmaları ihya etmek üzere yapılan ihalelerin faturası gün geçtikçe kabarıyor. 2017’nin mayıs sonu itibarıyla Hazine Müsteşarlığı; Avrasya Tüneli, Osman Gazi Köprüsü ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü için işletmeci firmalara 803 milyon TL ödedi. Fatura sene sonunda 2 milyar 410 milyon TL olacak.

Hazine, 20 Aralık 2016’da hizmet vermeye başlayan Avrasya Tüneli için işletmeciye senelik 25 milyon araba teminatı verdi. Geçiş adedinin taahhüdün altında kalması halinde fark işletmeci şirkete Hazine tarafından ödenecek. Otomobil başına 4, minibüs başına da 6 dolar artı KDV olan geçiş ücreti tüneli tercihte caydırıcı oldu.

Şoförler, Fatih ve 15 Temmuz Şehitler (Boğaziçi) köprülerinin fiyatını neredeyse ikiye katlayan tarifeyi sineye çekmedi tabii. Üçüncü köprüden dili yanan kamyoncular Sirkeci-Harem hattında feribot kuyruğuna girmeyi bile göze aldı. Hükümet bu hattı ağır vasıtalara yasaklayınca mecburen üçüncü köprüden geçiyorlar. Deli Dumrul bugünkülerin eline su dökemez.

Esasında geçmeyen şoförler de bu pahalı tarifeden yakayı kurtaramıyor. Geçse de geçmese de her vergi mükellefinin cebinden çıkacak o paralar. Taşıt sayısının az olması ihaleyi alanları zerre kadar alakadar etmiyor. Onlar zarar etmemek üzere girdi bu ihalelere.

AVRASYA TÜNELİ’NDEN HEDEFİN YARISI KADAR ARABA GEÇMEDİ

Avrasya Tüneli’nden ilk 5 ayda günlük 34 bin taşıt geçiş yaptı. Oysa Hazine’nin verdiği garanti günlük yaklaşık 68 bin adetti. Kalan ortalama 34 bin aracın bedeli mukabili 77 milyon 914 bin TL Hazine tarafından karşılanacak.

Osman Gazi Köprüsü için de tablo farklı değil. Günlük 40 bin araç geçiş garantisine mukabil 14 bin civarında geçiş oldu. Otomobiller için yaklaşık 37,8 dolar olarak belirlenen geçiş bedeli sonrasında Osmangazi Köprüsü için Hazine’nin işletmeci firmaya ödeyeceği tutar 585 milyon 200 bin TL’yi buldu.

Fiyat 65 dolar artı KDV idi, aşağı çekildi. Buna rağmen köprüyü tercih edenlerin sayısı artmadı. İndirimin farkını da Hazine ödüyor bu arada. Fatura kabardıkça Körfez’in etrafından geçişler yasaklanırsa şaşırmayın!

Her projede aynı hüsran… Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden 1 Ocak-30 Nisan tarihleri arasında 16 milyon 200 bin taşıt geçmeliydi. Oysa geçen taşıt sayısı 4 milyon 600 binde kaldı. Hedefteki sapmanın Hazine’ye dört aylık maliyeti 140 milyon 376 bin TL oldu.

MALIN SAHİBİ HAZİNE KİRACIDAN FARKSIZ

Kredisi Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank tarafından temin edilen, arsa ve imar izinleri kamu imtiyazı ile süratle alınan projelerde sizce de bir garabet yok mu?

Madem Hazine bu kadar afakî ödemeler yapacaktı işletme niye özel firmalara verildi?

Tarifeler, ihaleyi alan firmaların kasasının doldurmak için yüksek tutulmadı mı?

Malın sahibi iken Hazine’nin kiracı durumuna düşürülmesinin makul bir izahı olabilir mi?

Hazine bu kadar parayı firmalara vermek yerine niçin ihtiyaç duyulan sahalarda harcamadı?

Cevap bekleyen suallerin sayısı hayli fazla. Türkiye’nin iktidar marifeti ile soyulduğuna hâlâ inanmak istemeyenler sadece yukarıda bahsi geçen üç projeyi gözden geçirebilse keşke! Makalede yer verdiğim tablolar vatandaşın cebindeki paranın hükümetin gözdesi şirketlerin cebine aktarıldığını tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ispat ediyor.

“Adamlar köprü ve yol yaptı.” demeden evvel Çılgın Projeler pazarlaması ile Hazine’nin nasıl zarara uğratıldığını teşehhüt miktarı kadar da olsa düşünmek çok mu zor?

[Semih Ardıç] 4.7.2017 [TR724]