Elhamdülillah bu testi geçiyoruz... [Abdullah Aymaz]

''Bütün cihanda Hizmet yeniden başlıyor, diyebiliriz. Tabii geçmişten ders alarak, bir durum muhakemesi ve muhasebesi yaparak daha güzel davranışlar içinde bulunarak yolumuza devam etmeliyiz. Öbür taraftan, ülkemizde algı operasyonları altındaki yanlışlar yapan insanlarımızı da hoş görüp bazılarının incitmelerini de af kapsamı içine sokarak, Hizmetin kazandırdığı güzel karakterin de gereğini sergileyerek yaraları sarmaya gayret etmeliyiz''

Dünya bir arayış içinde; bir güzellik, bir kurtuluş reçetesi arıyor. Maalesef intihar saldırıları, terör olayları, İslamiyetin alnına bir yağlı kara çaldı. Önceki dönemlerde bazı sömürgeci anlayışların şarkiyatçılarının kasıtlı ve taraflı çalışmaları uzun zaman İslâmiyetteki güzelliklerin önüne set olmuştu. Bu terör olayları da işin tuzun biberi oldu. Ama tarafsız ve kasıtsız akademisyenlerin çalışmaları bu yanlışı düzeltmeye başladı. İlim dürüstlüğüne saygılı akademisyenlerin bakış açıları yeni ufuklar açacak inşaallah… 

Kur’an nüshaları üzerine karbon testi ile yapılan çalışmalar on iki bin nüshanın hepsinde de hiçbir kelime değişmeden, her asırdan ve dünyanın ayrı ayrı yerlerinden toplanan numuneler bu gerçeği ispatlayınca “Bu bir mucize!...” deme dürüstlüğünü  ve hakkaniyetini dile getiriyorlar.

Öbür taraftan Hz. İsa Aleyhisselamın yaratılışı ile ilgili tereddütlere, Kur’an’ın açık, berrak beyanlarının ortaya koyduğu gerçekler; şer ve şeytan hakkındaki  yanlış anlayışlar hususunda, şerri de şeytanı yaratanın Allah olduğunu ifade eden âyetler; şerri yaratmanın değil, şerri işlemenin şer olduğunu izah eden Kur’an tefsirleri ehl-i Kitaptan pek çok akademisyenin ufkunu açıyor, hakikatları görüp sevmesine vesile oluyor...

Ama radikal hareketler ve siyasal İslam adına yapılan yanlışlar insanlarda bir korku ve tereddüt uyandırmakta iken, Hizmet Hareketinin 170’ten fazla ülkede açtığı eğitim faaliyetleri, Avrupa ve Amerika’daki okulların yetiştirdiği güzel nesiller de gözlerinden kaçmıyordu. Ama içlerinde İslamofobiden kalma kuşkular olduğu için, Hizmet Hareketi hakkında kalp ve vicdanları tam mutmain değildi. Bir test bekliyorlardı... İşte bu süreçte Hizmet mensuplarının kolları kanatları kırılmasına, dem ve damarlara dokunacak zulümler ve gadrler yapılmasına, bütün hizmet binalarına hatta atalarından kalma mal ve mülklerine el konulup kıyımcılar tarafından kıyım kıyım kıyılmasına rağmen en ufak bir menfi hareketin yapılmaması, herşeyin sabırla karşılanması dünyanın çok dikkatini çekti... 

Artık inandırlar ki Hizmet Hareketi başka! 

Bunlar sulh-i umumînin temsilcileri ve gerçekten muhabbet fedaileri...

Haklarında kimler ne derse desin, hangi iftiralar atılırsa atılsın: “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” ölçüsü içinde dünya notunu verdi... Elhamdülillah Hizmet Hareketi bu testi başarı ile geçti... Onun için bütün Batılı ülkelerde iltica hususunda kabuller başladı ve bazı yerlerde oldukça hızlandı… İşte onların bekledikleri, bu nezih insanlardı…

Bu bakımdan, bütün cihanda Hizmet yeniden başlıyor, diyebiliriz. Tabii geçmişten ders alarak, bir durum muhakemesi ve muhasebesi yaparak daha güzel davranışlar içinde bulunarak yolumuza devam etmeliyiz. Öbür taraftan, ülkemizde algı operasyonları altındaki yanlışlar yapan insanlarımızı da hoş görüp bazılarının incitmelerini de af kapsamı içine sokarak, Hizmetin kazandırdığı güzel karakterin de gereğini sergileyerek yaraları sarmaya gayret etmeliyiz.

Evet bu nefse ağır gelen bir husus ama,  bize düşen de bu...

Dünyada Hizmet Hareketine karşı uyanan evrensel merakın gücünü de yanımıza alarak çok hızlı hareket etmek, her yere ulaşmak mecburiyetinde olduğumuzu da bilmeliyiz. Merak ilmin hocasıdır… Daha önce ilgilenmeyenler, görüşme taleplerine cevap vermeyenler, en azından ayak sürüyenler şimdi kendileri görüşmek istiyorlar… Zulüm ve gadirlerin şiddeti vicdanları harekete geçirdi; insaniyetin içini kanattı… “Bu kadar da olmaz” dedirtti. 

Atlanta'da mağdurları dinleyen bir senatör hanımefendi göz yaşlarını tutamadı… Hatta haber gönderip, “Ben onlarda, tâ buralara kadar zulmün elinden zarar görme endişelerinin varlığını hissettim. Eğer öyle bir tehlike varsa, bizim evimiz çok geniş, boş yerlerimiz, uygun odalarımız var. Biz onları koruyabiliriz.” diye davette bile bulundu. 

Sanki asr-ı saadette Mekke’deki zalimlerin şerrinden Habeşistan’a sığınan ilk mazlum ve gariplerinin yaşadıklarına benzer olaylar yaşanmaya başlandı. 
Tarih tekerrür mü ediyordu?

İnşaallah çağımızı, bilhassa bu süreci seslendirecek güçlü soluklar, sadece doğruyu yazan kalemler bu enteresan gelişmeleri en ince teferruatına kadar yazacaklar. Bunların kimisi belgesel, kimisi filim, kimileri de ibret ve hayranlık veren uzun diziler olacak… 

[Abdullah Aymaz] 12.9.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

‘Yeni Roma’ Rusya ve Erdoğan rejimi: Uçuruma giden yol [Mehmet Efe Çaman]

Batı’dan kopan ve Rusya’ya yamanan bir rejim var bugün. AB ile müzakerelerin sonlandırılmasının tartışıldığı ve ABD’de Erdoğan rejiminin bulaştığı kirli ilişkilerin Reza Zarrab ve Halkbank davaları üzerinden ortalığa saçıldığı bugünlerde, Türkiye’deki rejimin izlemekte olduğu dış politika konusu hep ikinci planda kalıyor. Kamuoyu olaylara genellikle rejimin geleceği açısından bakıyor. Elbette bu anlaşılır bir durum. Ancak, rejimin dış politika tercihlerinin nedenlerini çözümlemek ve bu tercihlerin maliyetini hesaplamak da çok önemli.

Önceki analizlerde Erdoğan rejiminin Türkiye’deki Avrasyacı derin devletle olan ilişkilerini göstermeye çalışmıştım. Avrasyacıların Erdoğan hükümetinin yolsuzlukları nedeniyle Erdoğan ve yakın çevresi üzerinde nasıl etki kazandığını ortaya koymuştum. Bu durumun Türkiye’de hangi iç politika tercihlerini beraberinde getirdiğini izah etmeye çalışmıştım. Yine daha önceki analizlerden birinde, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinde NATO’cu kanadın Avrasyacı kanat tarafından nasıl bertaraf ve tasfiye edildiğini incelemiştim.

TÜRKİYE BATI’DAN KOPMA SEBEBİ ERDOĞAN’IN ÇIKARLARI

Bu analizler ışığında, Türkiye’nin neden AB’den ve Batı’dan koptuğu anlamlı bir şekilde izah edilebiliyor. Buna göre, Erdoğan 17/25 Aralık sonrasında Avrasyacı derin devletle işbirliğine gitmek zorunda kaldı. Bu işbirliğinin temeli, kısaca özetlemek gerekirse, Erdoğan iktidarının bulaştığı yolsuzlukların hasıraltı edilmesi, buna karşılık olarak bazı önemli politika alanlarında Avrasyacıların beklentileri yönünde değişikliklere gidilmesiydi. Erdoğan ve Avrasyacıların anlaşmalarındaki en önemli dış politika çıktısı, Türkiye’nin temel güvenlik ve dış politikalarının yöneliminin değiştirilmesiydi. Açacak olursak, bu değişim Batı yönelimli Türk dış politikasının ekseninin değiştirilmesi, yani NATO ve AB yöneliminin terk edilmesi, bunların yerine Rusya ile yakın bir stratejik işbirliğine gidilmesini öngörüyordu.

Erdoğan’ın bu anlaşmayı kabul etmesinin iki temel nedeni vardı. Birincisi, yukarıda işaret ettiğim Avrasyacıların bunu bir tercih olarak Erdoğan’a dayatmalarıydı. İkincisi ise, Erdoğan’ın bu dayatmayı kendi perspektifinden bir tür “kazan-kazan” fırsatı olarak görmesiydi. Şöyle ki, Erdoğan Batı yönelimi devam ettiği sürece hukuk devletine bir gün geri dönülmesi gerektiğini biliyordu. AB ile müzakerelerin doğası gereği Türkiye mevcut fiili diktatörlüğü uzun vadede devam ettiremezdi. Bu durum, yolsuzlukların hasıraltı edilmesi döneminin bir gün bitecek olması ve ucunda yüce divan olan bir yeni dönemin bir gün öyle ya da böyle yeniden başlaması gibi büyük riskler içeriyordu. Bu nedenle Erdoğan da Batı ile ilişkiler yerine Rusya ile yakınlaşmanın, kendi rejiminin bekası bakımından gerekli olduğunu düşünüyordu.

SOVYETLERİN BIRAKTIĞI YERDEN PUTİN BAŞLADI

Farklı motivasyonlarla da olsa, hem Avrasyacılar hem Erdoğan Rusya ile yakınlaşmanın Batı ile mevcut ilişkilere göre çok daha ehven olduğunun bilincindeydiler. 15 Temmuz sonrası ABD’nin (kontrollü) darbe girişiminin arkasındaki güç olarak lanse edilmesi, Almanya’nın ve AB’nin Türkiye düşmanı olduğu algısının kamuoyuna pompalanması, Erdoğan ve rejiminin giderek daha da restleşen bir tutumla NATO ve AB müttefiklerinin üzerine gitmesi, bu bağlamda okunmalı.

Bu dış politika yönelimindeki kırılmayı anlamayanlar olabilir. Hatırlatalım: İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği (SSCB) Türkiye toprakları ve Boğazlar üzerinde hak iddia etmişti. Türkiye’nin süper güç haline gelen SSCB’ye kendi olanaklarıyla direnebilmesi imkânsızdı. Bu nedenle Türkiye ABD ve Batı’ya güvenlik ve savunma politikaları bağlamında yakınlaşmak durunda kaldı. Yani Batı yönelimli güvenlik politikaları ve dış politikanın nedeni ideolojik değil, stratejikti. Buna Reelpolitik diyoruz. NATO üyeliği ile sonuçlanan bu yakınlaşma, beraberinde SSCB ile güç dengesini getirerek, karşılaşılan ciddi yayılmacılık sorununa çare bulunmuştu.

Gelelim daha geriye uzanan tarihsel verilere. SSCB’nin Rusya demek olduğunu sanırım ifade etmek gereksiz. Rusya, yakın dönem Osmanlı tarihinde karşılaşılan en ciddi rakip ve tehdit olarak ön plana çıkıyor. Her zaman sıcak denizlere inmek gibi bir hedefi olan Rusya, küresel güç haline geldiği 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarına nüfuz etmek stratejisini takip ediyor. Jeopolitiğin devletlerin dış politika önceliklerini belirlediği yönündeki bilinen gerçek, bu noktada önem kazanıyor. Çünkü Rusya’nın bu stratejisini SSCB de 1940’lardan itibaren benimsedi. Bugünse SSCB’nin devamı olan Rusya, aynı stratejiyi benimsiyor.

RUSYA’NIN ‘YENİ ROMA’ STRATEJİSİ

Küresel bir güç olan Rusya’nın günümüzde Avrasyacılık denilen bir strateji izlemekte olduğunu yine önceki analizlerde belirtmiştim. Putin, iktidara geldiğinde devraldığı enkazı bu strateji sayesinde giderek güçlenen ve etkinleşen bir tür ideolojisiz yeni Sovyetler Birliğine dönüştürmeyi başardı. Elinde dünyanın en büyük taktik nükleer silah envanterine ve konvansiyonel ordusuna sahip, kendi silahını üreten, hammadde zengini ve yüzölçümü olarak dünyanın en büyük ülkesinden bahsediyoruz. ABD’yi ve NATO’yu Atlantikçiler olarak niteleyen Rus Avrasyacılığının kuramcısı Profesör Alexandr Dugin’e göre, Rusya kendisini çevreleyen Atlantikçilerle bir Soğuk Savaş içerisinde bulunuyor. Esasında Dugin, Soğuk Savaş’ın 1991’de bitmediğine inanıyor. Buna göre ABD SSCB’nin yıkılması ve Komünizm ideolojisinin son bulmasıyla, Soğuk Savaş’ın bittiğini sandı. Oysa durum böyle değil. Buna Putin’in SSCB’nin yıkılmasını 21. yüzyılın en büyük jeopolitik faciası olarak değerlendirdiği bilgisini ekleyelim. NATO ve AB genişlemelerinin Rusya tarafından hayati tehdit olarak algılanması gerçeği var. Bu tehdidi bertaraf etmek için Rusya Atlantikçi kanadın çevrelemesini kırmaya çalışıyor. Ukrayna ve Kırım meselesini, Gürcistan’ı, Suriye’yi, İran’la stratejik işbirliğini, güney kanadın üzerindeki etkinliği bu perspektiften okumalıyız.

BU DENKLEMDE TÜRKİYE NEREDE PEKİ?

Türkiye’nin Batı’dan ve özellikle de NATO’dan kopması, Rusya için Kırım’dan bile daha önemli. Bu, Rusya-Türkiye denklemini 1940’ların seviyesine indirecek çünkü. Daha açık ifadeyle, Türkiye’nin NATO üyeliği ile sağladığı denge, bugünlerde neredeyse tümden bozulmak üzere. Türkiye’deki Avrasyacılar denklemin bu boyutunu ideolojik körlüklerinden dolayı göremiyorlar. Erdoğan ve ekibi ise, ideolojik bağlamda bakmıyorlar Rusya’ya. Onların ilgilendiği tek konu, kendi menfaatleri çünkü. Batı değerleri olmadan, Putinizm türü bir diktatörlüğün Erdoğan’a neden cazip geldiğini tahmin etmek için uluslararası ilişkilerden çok anlamaya gerek yok. İnsan hakları standartlarının Rusya’da ne durumda olduğu ortada. Rejimin tek adam vasfı da öyle. Batı’daki demokrasi ve insan hakları standartlarından kaçma imkânı, Erdoğan’a Rusya’yı çok cazip hale getiriyor. Avrasyacılar ise NATO güdümü dışında bir güvenlik politikaları ile dış politika yapısının kendilerinin post-Erdoğan dönemindeki mutlak iktidarları için çok değerli olduğunun bilincindeler. Ayrıca, Rus silah envanterlerine kavuşacak olmanın ve bu silahları satın alma konusunda hiçbir insan hakları standardı şartı aranmayacağının cazibesi de burada hesaba katılmalı.

Önceki analizde Avrasyacılar ile Milli Görüş kökenli siyasetçiler arasında Batı karşıtlığı düşüncesinin de ortak bir değer olduğunu ifade etmiştim. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde, dış politikadaki kırılma daha da belirginleşiyor ve anlaşılır hale geliyor. Güçlü aktör Rusya kendisini bir “Yeni Roma” olarak algılıyor. Konsolide oldukça yayılacak. Nükleer dokunulmazlığı, Batı karşısında çok ciddi bir koz. Fosil enerji kaynaklarındaki zenginliği ile arka bahçesi olan Kafkasya ve Orta Asya’yı da bu bağlamda elinde bulundurması da eklenirse eğer, 21. yüzyılın yeni jeopolitik mücadele sahası açık seçik ortada duruyor.

TÜRKİYE’NİN ÇIKARLARINI DÜŞÜNEN Mİ VAR?

Türkiye’nin bu güç denkleminde NATO olmadan nerede olacağını bilenler, endişelenmekte çok haklılar. Rusya için Türkiye sadece satranç tahtasındaki bir piyon. Türkiye’nin Suriye’de hâlihazırda nasıl Rusya’nın güdümüne girdiğini görenler, Batı’dan tamamen koptuktan sonra neler olabileceğini az çok tahmin edebilir sanırım. Dahası, Rusya’nın güdümünde bir Türkiye’nin Batı’da stratejik değeri kalmayacağından, Kürt meselesinden Kıbrıs’a ve mevcut Gümrük Birliği’ne dek kısa ve orta vadede birçok dezavantajla karşılaşacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Türkiye (ABD hariç diğer Batı kulübü üyeleri için olduğu gibi) Rusya için çok kolay bir lokma. Batılı liderler bunu biliyor ve bu nedenle Türkiye’nin ortak güvenlik ve savunma garantisi NATO dışına çıkmayacak aklıselimi göreceğini değerlendiriyorlar. Türkiye’nin çıkarları bakımından tablo değerlendirildiğinde, böyle düşünmek olası. Ancak bugün kim Türkiye’nin çıkarlarına göre hareket eden bir yönetim olduğunu söyleyebilir?

Erdoğan rejimi, büyük bir risk alıyor. Hayır, doğrusu aslında bu büyük riski Türkiye alıyor. Ne acı ki, Türkiye’de hiçbir uluslararası ilişkiler uzmanı veya diplomasi yazarı gazeteci, bu temek sorunu irdele(ye)miyor. Dünyanın düz olduğunu bile savunabilecek AKP tabanı ise — etik seviyelerini geçtik — bu verileri bir araya getirebilecek ve anlamlandırabilecek bir seviyeye sahip görünmüyor. Sahip olanları varsa da, reisleri gibi, kendi çıkarlarını önceliyor.

Geçen yazıda demokrasi bakımından olumsuz bir tablo ortaya koymuştum. Bu analizde, dış politikada gördüğüm büyük riskleri ele aldım. Sadece tarihe not düşebilmenin, hiçbir şeyi değiştirememenin acısını yaşarken, ben de dâhil binlerce akademisyene ve yazara hain damgası vuranların korkunç ihanetine seyirci kalanlara duyduğum öfkeyi gizleyemiyorum.

[Mehmet Efe Çaman] 12.9.2017 [TR724]

Vazoyu kırarsan [Ekrem Dumanlı]

Çetin bir yolculuğun en keskin virajını alıyoruz. Zulüm dağlar gibi. Yüreği çatlıyor herkesin. İçi yanıyor insanların. Yobazlığın, haramiliğin, eşkıyalığın devlet kılığına bürünüp yaptığı icraat, gönülleri alev alev yakmakta. Zulüm durmuyor, duracak gibi de görünmüyor.

Kimi zaman yorgunluk çöküyor üzerimize. Kimi zaman çaresizlik esir alıyor irademizi. Kimi zaman suçlayacak birilerini arıyor aklımız. Kimi zaman umutsuzluğa kapılıyor ruhumuz…

Tam da bu karmaşık psikolojiye meydan okumakla testten geçerken bazı kırıcı, yıkıcı, üzücü yollar çıkıyor karşımıza. Hizmet Hareketi gönüllülük esasına dayandığına göre herkesin dertli olması da normal, ciğerinin yanması da normal, çıkış yolu araması da…

Tarih boyunca da hep böyle olmuştur. Mesela Osmanlı tarihindeki bütün fikrî sancıların ortaya koyduğu eserleri bir araya getirseniz, Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde ortaya konan alternatif düşünce ve projelere denk düşmüyor. ‘Eyvah memleket elden gidiyor’ endişesi, insanları çare aramaya zorlamış, çareye odaklanmış düşünceler, teklif paketlerine dönüşmüştür. İnsanların ‘eyvah içinde bulunduğumuz gemi batırılacak’ endişesiyle fikir üretmeye kalkışması ayıplanacak, kınanacak bir durum değil; aksine alkışlanacak teşvik edilecek bir hamledir.

BAĞRI YANIK İNSANLAR TABİ Kİ ÇÖZÜM ARAYACAK

Hal böyle olunca hemen belirtmek gerekiyor ki dile getirdiği görüşlerden dolayı hiç kimsenin bir başkasını dışlama, haşlama, aforoz etmeye hakkı yok. Hele hele sorumluluk çizgisini aşan bir dille kategoriler oluşturma, nezaket kurallarını da Hizmet düsturlarını da ayaklar altına alarak uhuvvet ruhuna zarar vermeye hiç kimsenin hakkı yok.

Tabii ki fikir üretmek hata olmadığı gibi, üretilen fikirlere karşı eleştiri getirmek de hata değildir. Ancak insanları kategorize edip yaftalamaya, dışlamaya çalışmanın ‘herkesin konumuna saygı duymakla’ iftihar eden ve toplumsal uzlaşmanın en aktif dinamiği olmakla tarihe geçecek bir sosyal harekete faydası olamaz. Kim bir başkasına büyük bir genelleme yaparak ‘kafası karışık’ ya da ‘kafası berrak’ deme hakkına sahiptir ki? Ölçü nedir? Bağrı yanık insanların çözüm aramalarını yaftalayarak susturmak, bunu yaparken de muhayyel bir statükonun arkasına saklanmaya teşebbüs ederek insanları incitmek, bugün yapılabilecek en yanlış tercihtir.

KADER BİZİ SIFIRLADI, KABUL EDELİM

Kaderin cilvesini içimize sindirelim artık: Kader, Hizmet ehlinin dünyevi rütbelerini söktü. Onlarca yıl içinde oluşan unvanları Adil-i Mutlak sıfırladı. Hamd O’nadır. Nefsimize söz geçirip kendimizi sıfırlayamadığımız için kader bizi sıfırladı.

Ayağa kalkmanın adresi burasıdır, yani sıfır noktası! Herkesin şöhret-i kazibeden arındığı bu mütevazı başlangıç çizgisi, yiğidin düştüğü yerden ayağa kalkacağı noktadır. Bu noktayı küçük hesaplarla yok etmeye çalışan, tarihi bir başlangıç ve dirilişin tökezlemesine neden olur.

Hizmet gönüllüleri yeni bir dirilişin eşiğindedir. Yeter ki mevcut tabloyu realist bir gözle doğru okuyalım ve kardeşlik sırrıyla yeni bir ufuk haritası çizelim.

ORTAYA KONAN HER FİKİR DOĞRU DEĞİL AMA…

Şüphe yok ki Hizmet Hareketi çok çetin bir sınavdan geçiyor. Bu imtihanda iki kazanımın önemi büyük: Ufuk zenginliği ve tahammül gücü. Geçmişe takılıp kalmadan yeni ufuklar açma gayreti gösterilecek, bu yapılırken de farklı düşüncelere, dahası aykırı fikirlere sabırla mantıkla yaklaşılacak.
Ortaya konan fikirlerin/karşı fikirlerin tamamının doğru olması tabii ki mümkün değil. Bazı eleştirilerin gereksiz hatta haksız olması da muhtemel. Bazı özeleştirilerin somut gerçeklikten kopuk olduğu, kimi zaman incitici bulunduğu da düşünülebilir. Ne var ki bütün fikirler ve reddiyeler belli bir nezaketle, belli bir üslupla ortaya konmalı. Bunu yapacak ufuk zenginliği Hizmet Hareketi’nde var. Bu zenginliği daraltmaya, güdükleştirmeye ne gerek var. Bazı kaygılar, düşünce özgürlüğünü kısıtlayacak bir kıskançlığa, herkesi susturmaya kalkışan bir despotluğa dönüşmemeli. Dönüşürse bugün despotluğu devlet zırhına bürünerek ortaya koyan dar görüşlü insanlardan farkımız kalmaz…

İNSAN BİRİKİMİ, MUHATAPLARIN ÇOK ÜSTÜNDE

Rahatlıkla diyebilirim ki Hizmet Hareketi’nin insan kalitesi ve entelektüel birikimi, Hizmet’e savaş açmış yobaz cephede görünmüyor. Çok iddialı sayılabilecek bu düşüncemi her iki taraftan isimleri tek tek yazarak test edin lütfen. Karşı tarafın kalemşorlarına bir göz atın. Hangisine nazar kılsanız (maalesef) çürümüş bir portre göreceksiniz. İstihbaratçı olmakla tekebbür heykelciğine dönüşmüş küçük tetikçiler, yalıların dehlizlerinde boğulmuş müptezeller, en anlamsız komplo teorileriyle gazete yönetenler, en saçma iddialarla devlet yönetimine ortak olanlar…

Emin olun bu sonradan görme tetikçilerin, bu TV cazgırlarının hepsini toplasanız, tamamının seviyesi, bugün imalı eleştiri oklarıyla kan revan içinde bıraktığınız bir insanın topuğuna ulaşamaz. Bu yüreği yanık insanların entelektüel soru/sorgu işlemlerinde açıkça bir art niyet bulunmuyorsa, meseleyi Bediüzzaman’ın da işaret ettiği ‘tesadüm-ü efkâr’ çerçevesinde düşünmek lazım. Hocaefendi de neredeyse yirmi yıl önce ‘bireyin çiçek açması’nda söz etmiyor muydu?

KÜSTÜRME, BÖLME, PARÇALAMA

Sözün özü şudur: Gaddar bir mekanizmanın vahşi zorlaması ile güzel bir vazonun çatlatılması söz konusudur. Kötücül, kalleş plana destek verircesine vazoyu kırmak isteyenler varsa, Hizmet içindeki insanları küstürmeyi, farklı düşünenleri kaçırmayı tercih eder.

Gerek yok ki!

Hizmet Hareketi’nin geniş ufku, dünya tecrübesi, demokratik gelişimi ve bütünleştirici yaklaşımı İslam dünyasında örneği olmayan bir olgunluğun sembolüdür. Bu sembol küçük hesaplar ve tahammülsüzlüğe feda edilirse zamanın ruhuna aykırı bir yola girilmiş olunur.

Daha yakın zamanda eski bir işkenceci-istihbaratçı bir adam, ekranlarda şöyle diyordu: ‘Cemaate karşı PKK ile mücadele metodu uygulandı; ama cemaatte toplu kopuşlar olmadı.’ Hayıflanarak söylenen sirkat itirafı, ‘merd-i kıptî’nin hedefini de deşifre ediyor: Cemaatten toplu kopuşlar gerçekleştirmek, yalan yanlış bilgilerle insanları birbirine düşürmek, kendi tabirleri ile söylemek gerekirse, ‘taban-tavan’ algısı meydana getirerek radikal yobazlığın önündeki en büyük sosyal engeli yok etmek…

Bu sinsi ve hain plana boyun eğmemek, ama bunu yaparken de farklı fikirlere saygı gösterip yeni sentezler oluşturmak zorunda değil miyiz?

[Ekrem Dumanlı] 12.9.2017 [TR724]

Besmele’ydi, sadakallahulazim oldu [Abdullah Salih Güven]

Türkiye’de yapılan, benim ilgi ve uzmanlık alanım olan sahadaki konuşmaları oldukça sık denebilecek aralıklarla takip ediyorum. Program katılımcılarının ilmi birikimlerinden istifade etmek temel amacım. Böyle olunca ön yargılarımı bütünüyle bir kenara bırakıyor, ilgili şahısların var olagelen itibarlarını hiç kale almaksızın sadece dile getirdikleri düşüncelerinde dane-i hakikat arıyorum. Bu yaklaşımın onların ilimlerinden istifade etmek ve objektif değerlendirmelere kapı açmak için ön şart olduğunu düşünüyorum.

Hayır, kastettiğim siyasi içerikli programlar değil ama hayatı siyaset üzerinden okuyan, siyasetle irtibatlandırarak yorumlayan programlar. İyi değil mi? Bilmiyorum, belki iyi belki kötü. Eğer konuşmacı konuştuğu her şeyi sonunda götürüp siyasete bağlıyorsa, kötü. O zaman siyasi içerikli programlardan farkı kalmıyor. Hatta bu yaklaşım mevcut siyasi uygulamaları meşrulaştırıcı -ben buna suiistimal edici diyorum- bir rol oynuyor. Teorik düzlemde üretilmiş düşünceler aktüel hayatla birleşir ve birleştirilirse, iyi. Bu birleşim düşünen insanlara ufuk kazandırıyor, teşvik edici oluyor, sahici ve sahih değerlendirmeler yapmalarına vesile oluyor.

ARTIK PROGRAMI KAPATIRKEN BAHSEDİYORLAR

Şimdi geleyim işin püf noktasına. 15 Temmuz 2016’ın hemen akabinde yapılan bütün programlarda -mübalağa yapmıyorum, arşivler bunun şahididir- konuşmacı konuşmasına ‘F…’ diyerek başlıyordu. Ben bunu ‘F…’, ‘besmele’ menzilesine kaim oldu diyerek ifade ediyorum. İnanın bana, bir Müslüman nasıl her şeye ‘besmele’ ile başlarsa, o programlarda da herkes konuşmasına ‘F…’ ile başlıyordu. Zannediyorum, besmelenin icra ettiği işlevi icra ettiğini düşünüyorlardı. Yoksa o koca koca ilim insanları, akademik unvanları isim ve soy isimlerinden daha uzun olan kişiler, neden henüz suçluluğu ispatlanmamış bir gruba terör örgütü demenin sorumluluğunu üstlensin ki? Ama üstlendiler. Dolayısıyla terörist dedikleri yüz binlerce insanla kul hakkı ilişkisi içine girdiler. Bu hak ilişkisi dünyada olmasa da ahirette ahkemu’l hâkimin olan Allah’ın huzurunda mutlaka neticeye bağlanacak. Ben şahsen kendisine terörist denilenler safında yer aldığım için dünyada ıstırap çeksem de, ahiretim adına mutluyum, huzurluyum ve o mahkeme anını dört gözle heyecanla bekliyorum.

Şimdi 15 Temmuz’un üzerinden geçen zaman bir yılı aştı. O programlar hala devam ediyor. O insanlar hala aynı programlara konuşmacı olarak çıkıyor ve yine ‘F…’ diyorlar. Ama bir tek farkla. Bir yıl önce ‘F…’ demek ‘besmele’ menzilesindeydi, şimdilerde o mertebe kaybetti, mevziini yitirdi ve ‘sadakallahülazim’ menzilesine düştü.

Neden? Bu bir yıl içinde ne değişti? Bir yıl önce inanıyorlardı şimdi inanmıyorlar mı? Bir yıl önce hükümetin hışmından korkuyorlardı, şimdi korkmuyorlar mı? Bilmiyorum. Bu soruların direkt muhatapları onlar. Onlara sormak lazım. Ben sadece bir tahminde bulunabilirim. Bulunacağım tahmin isabetli de olabilir, isabetsiz de.

VİCDANLARI KANIYOR

Madem sözü buraya kadar getirdik o halde tahminimi söyleyeyim: vicdanları kanıyor. Her ne kadar havuzun kirli sularından akan haber musluklarından yıkansalar da, kendi aile çevreleri başta olmak üzere etraflarında zulmün dokunmadığı hanenin kalmadığını bizatihi gözleri ile görüyorlar. Ahlaklarına, faziletlerine, insanlıklarına dünya-ukba şehadet edecekleri masum kişilerin mazlumiyet ve mağduriyetleri onlara “Bu kadar da olmaz” dedirtiyor. 700’ü bulan bebeklerin hapishanelerde büyümeye maruz bırakılmasını, yeni doğum yapmış kadınların kelepçelerle hapse gönderilmelerini vicdanları hazmedemiyor. Darbe mahkemelerinde yapılan savunmalardan sızan bilgiler, hükümetin sözcülüğünü üstlendiği darbe hikayesinin doğru olmadığı konusunda zihinlerinde kuşkular uyarıyor ve acaba diyorlar. İhtimal bütün bunlar, ‘F…’yü besmele’den sadakallahülazım’e intikal ettirmeye yetiyor.

Pekâlâ neden hala ‘F…’ diyorlar? Bence birincisi, kendileri ile çelişecekler. Dünlerini inkar edecekler, tükürdüklerini yalayacaklar. Bu onların ilmi enaniyetlerine dokunuyor olabilir. İki, korku atmosferi devam ediyor. Geleceklerinden korkuyor olabilirler. Üç, küçük bir ihtimal de olsa Hizmet’i terör örgütü olarak görmeye devam ediyor olabilirler. Dediğim gibi sadece tahmin. Sorunun asıl muhatabı onlar.

Eğer ilk iki tahminim doğruysa onlar namına güzel bir gelişme. Üçüncü ihtimal geçerliyse, ahirette hesaplaşmamız adına iddianame/savunma dosyaları çoğalıyor demektir.

Vaizlerimizin vaaz dualarını süsleyen dua ile bitirelim: ‘Allah’ım! Bize hakkı hak, batılı batıl olarak göster.’ Âmin.

[Abdullah Salih Güven] 12.9.2017 [TR724]

O pis koku zat-ı alilerinizin kendi kokusu Bay Erdoğan! [Bülent Keneş]

Adeta bir şok manyağına dönen Türk toplumuyla birlikte medyası da her gün karşılaştığı yeni bir şokun etkisiyle olaylara bütüncül yaklaşmakta aciz kalıyor. Ancak tüm süreç üzerinden anlaşılabilecek gelişmeler sanki geçmişi olmayan kesitlermiş gibi yansıtılıyor. Bu da ister istemez kafa karışıklıklarını artırıyor. Böylece en büyük kabiliyeti yalan, iftira, çarpıtma ve kara propaganda ile bulanık suda balık avlamak olan Erdoğan’a gün doğmuş oluyor. Ha diyebilirsiniz ki ortada Erdoğan ve adamlarının aleyhine gelişen herhangi bir konuyu yazabilecek medya mı kaldı? Ee siz de haklısınız.

Bu yazıda, aynı hataya düşmemeye çalışacağım. Kabine ve bürokrasideki suç ortakları ile birlikte peşin aldıkları rüşvet karşılığı 20’li yaşlarındaki Reza Zarrab’ın önüne yatmakla kalmayıp devletin anlı şanlı kurumlarını da aynı pozisyona düşüren dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hakkında ABD’de verilen tutuklama kararının ardındaki gelişmeleri ve gerçekleri bütüncül bir şekilde resmetmeyi deneyeceğim. Konu heyecanlı, heyecanlı olduğu kadar da çetrefil. Öyleyse lafı dolandırmadan hemen işe koyulalım. Hepimize kolay gelsin.

İRAN’IN DERDİ RÜŞVET MUADİLİ ERDOĞANGİLLERİ GERDİ

Öncelikle Erdoğan’ın orkestrasyonuyla hareket eden bu üst düzey ihanet çetesinin işlediği uluslararası suçun temelinin ne olduğunu anlamaya çalışmakla başlayalım. Hatırlanacağı gibi 2011, kitle imha silahı üretme amaçlı nükleer programından dolayı İran’ın Batı ile geriliminin tırmandığı bir yıl olmuştu. İran, nükleer programının yalnızca barışçıl amaçlarla kullanılacağını ileri sürse de ABD öncülüğündeki Batı ülkeleri bu çabaların Birleşmiş Milletler (BM) yasalarındaki ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın (NPT) ilkelerindeki şeffaflık şartına uymadığını savunarak İran’ın esas niyetinin nükleer silah üretmek olduğunda ısrarcı oldular. Bu nedenle de birbiri peşi sıra uygulamaya koydukları ekonomik yaptırımlarla İran’ın nükleer kapasiteye erişmesini engellemeye çalıştılar.

Bu yeni bir durum değildi şüphesiz. BM, ABD ve Avrupa Birliği (AB) geçmişte de İran’ın nükleer silah elde etme sürecini engellemek ya da en azından geciktirmek amacıyla bir dizi yaptırım uygulamıştı. Ancak, Aralık 2011’de ABD Kongresi’nde kabul edilen yaptırım kararı o güne kadar olanların en kapsamlısı olarak dikkatleri çekmişti. Çünkü bu yaptırım kararının kapsamı yalnız İran’ı değil, İran’la iş yapmak suretiyle doğrudan ya da dolaylı olarak nükleer silah programına katkı veren üçüncü ülkeleri ve aktörleri de hedef alıyordu. ABD’nin bu genel stratejisinin mantığı oldukça basitti: İran’ı nükleer kapasiteye eriştikten sonra sınırlandırmaya çalışmaktansa, kaçınılmaz bir savaşa gerek kalmadan bu ülkenin nükleer silah edinmesini önleyecek tedbirler geliştirmek.

Bu önlem Senato’da oy birliğiyle kabul edilmişti. Obama yönetimi tarafından anında onaylanarak söz konusu sert yaptırımlar yasanın öngördüğü şekilde aşamalı olarak uygulanmak üzere 31 Aralık 2011 tarihinde yürürlüğe girmişti.

YAPTIRIMLAR İRAN’IN PETRO-DOLARLARINI KARA PARA STATÜSÜNE SOKTU

İran’ı uluslararası enerji ve finans sisteminden dışlayarak nükleer silah programını finanse edemez hale getirmeyi amaçlayan yaptırımlar yasasına göre, İran Merkez Bankası ve belli başlı İran mali kuruluşları ile ciddi ölçüde işlem yapan banka ve finans kuruluşlarının ABD hesaplarının aşamalı olarak engellenmesi amaçlanmaktaydı. Yaptırımların ana mantığı, özel ve kamusal kurumları ABD ve İran arasında bırakarak bir tercihe zorlamaktı. Buna göre, özel şirketler ABD ile hayati ticari ilişkilerini koparmamak için devletin doğrudan müdahalesi gerekmeksizin İran ile bağlarını keseceklerdi. Yaptırımlara tabii tutulan ilk örnekler olan Çin resmi petrol şirketi Zhuhai Zhenrong, Singapur merkezli Kuo Oil PTE ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin FAL Oil şirketi işin ciddiyetine dair şüphe bırakmamıştı. İran’ın üçüncü büyük bankası olan Tejarat Bankası ve yabancı ülkelerdeki iştiraklerine uygulanan yaptırımlar da bu yasayı dikkate almayan kurumların başına neler gelebileceğini açıkça gösteriyordu.

ABD’nin ciddiyetle takip ettiği yaptırımları hızla küresel karşılık bulmuş, AB de 23 Ocak 2012’de İran’a enerji ticareti konusunda yaptırım uygulamaya başlamıştı. İran bankaları cendereye alınmış, uluslararası para transferlerinde tekel durumunda olan SWIFT’ten bile çıkarılarak uluslararası finans sisteminin dışına itilmişti. Böylece, uluslararası hukuku hiçe sayan İran’ın petrol ve doğalgaz başta olmak üzere dış ticaretinden elde ettiği sermaye, dışlandığı uluslararası finans sisteminde kara para statüsüne sokulmuştu. AB, İran Merkez Bankası’nın AB bölgesindeki hisselerini dondurmaya varan uygulamalar sergilemişti.

RÜŞVETÇİ ERDOĞAN REJİMİ İKİYÜZLÜ BİR AHLAKSIZLIĞI AHLAK EDİNDİ

Erdoğan rejimi ise, ufak tefek bazı itirazlar dile getirmekle birlikte BM yaptırımlarının yanısıra ABD ve AB yaptırımlarını da fiilen uygulama durumunda kalmıştı. En azından öyle bir görüntü vermeyi tercih etmişti. Dananın kuyruğunun koptuğu yer de zaten burasıydı. Erdoğan hükümeti bir yandan uluslararası örgütlere ve müttefiklerine böyle bir görüntü verirken, perde gerisinden kamu bankalarını araçsallaştırarak İran’ın uluslararası finans sisteminden dışlanmış on milyarlarca dolarlık kara parasını aklama işine koyulmuştu. Kara para aklama işi uluslararası hukuk ve finans kurallarının hilafına bir nevi underground bir şekilde gerçekleştiği için kirli kara para piyasasının rüşvet ve komisyon gibi farklı kirli enstrümanlarını da içerir hale gelmişti.

Çağlayan başta olmak üzere sırasıyla Reza Zarrab’ın önüne yatan Erdoğan ile bakanları ve bürokratlarının illegal kara para aklama sürecinde kapladıkları konumun önemiyle ve bu kirli işlerde oynadıkları rollerle doğru orantılı olarak aldıkları rüşvet de değişiklik gösteriyordu. Biz bugün sözkonusu kara para trafiği ile birlikte bu illegal trafiğin yol güvenliği için dağıtılan rüşvetin en azından küçük bir kısmının ne kadar olduğunu biliyoruz. Ama bilinen bu miktarın İran’ın o süreçte Türkiye’de buharlaştığını ileri sürdüğü 12 milyar doların yanında devede kulak kaldığını da görmezden gelemeyiz. Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış, Süleyman Aslan ve benzerlerinin aldığı rüşvetin toplamının 100 milyon dolar bile etmediği düşünüldüğünde İran’ın Türkiye’de buharlaştığını iddia ettiği 12 milyar doların acaba bu ara kademe rüşvetçi melunlardan daha yukarılardaki kimlerin cebine girdiği ise ciddi bir merak konusu? Bunun cevabını sanırım en iyi kendi yaydığı pis kokular burnuna geldikçe başkalarını suçlama madrabazlığında ustalaşan Erdoğan biliyordur.

Tıpkı BM Güvenlik Konseyi’nin el-Kaide gibi uluslararası terör örgütlerini finanse edenlere yönelik yayınladığı kara listede yer aldığı halde ve hakkında Bakanlar Kurulu kararı çıkarıldığı dönemde bile Yasin el-Kadı ile gayr-i meşru yürüttüğü alengirli ilişkilerde olduğu gibi, Erdoğan ve hükümeti İran’a yönelik ABD ve AB yaptırımları konusunda da resmiyette farklı, fiiliyatta farklı bir tavır takınma yoluna sapmıştı. Sözün özü, birlikte hareket ettiği görüntüsü verdiği uluslararası hukuk mercilerini ve müttefiklerini muazzam bir üçkağıtçılıkla aldatmıştı.

İRAN’LA HUKUKİ MANTIK İÇERİSİNDE YORUMLANAMAYAN İLİŞKİ NE OLA Kİ?

Birkaç gün önce Kazakistan seyahati öncesi yaptığı açıklamada ise, Erdoğan’ın bu yalan ve aldatma çabasını hala inatla sürdürdüğü açıkça görüldü. ABD’de rüşvetçi Çağlayan için düzenlenen iddianame hakkında konuşan Erdoğan şöyle diyordu: “Bu konu gerçekten çok çok ilginç bir konu. Ben Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir adım olarak değerlendiriyorum. Biz İran’a yaptırım uygulamıyoruz ki. Bizim İran’la hassas ilişkilerimiz var. (İran’la ilişkilerimiz) hukuki mantık içinde yorumlanamaz. Atılan bu adımlar tamamen siyasidir.”

Nereden bakarsanız bakın skandal bir açıklamadır bu. Erdoğan’a sormak lazım; bir başka ülke ile olan ikili ilişkiler şayet bir “hukuki mantık içerisinde yorumlanamaz” ise hangi mantıkla yorumlanabilir? İran’la ulusal ve uluslararası hukuku aşan, daha doğrusu hiçe sayan ne türden “hassas ilişkileriniz var” Bay Erdoğan? Siz görüntüde dahi olsa bir hukuk devletinin hükümeti ve devlet başkanı mısınız, yoksa başka ülkelerle ilişkilerinde ulusal ya da uluslararası hukukun esamesinin okunmadığı uluslararası adi bir çete misiniz?

Hem adama sormazlar mı, İran’la karanlık şahıslar üzerinden girişilen alengirli para trafiğinde savunduğunuz gibi hiçbir sorun yoksa, üstelik ABD’nin ve uluslararası örgütlerin yaptırım kararları Türkiye’yi hiç bağlamıyorsa İran’ın kara parasını aklama işini neden açıktan yapma cesaretini gösteremediniz? Yoksa apaçık yeni bir yalan mı söylüyorsunuz? Öyle ya, önden aldığınız bahşiş karşılığı içine girdiğiniz kirli ilişkilere devletin kurumlarını alet etmekle yol açtığınız kepazelikten dolayı duyduğunuz pişmanlığı ve utancı ifade edecek haliniz yok ya…

Ama bari İran’ın en büyük destekçisi olduğu Esed’e karşı kışkırtarak yüz binlercesinin ölmesine, milyonlarcasının evsiz yurtsuz kalmasına yol açtığınız Suriyeli mazlumlardan biraz utansaydınız. Hakikaten, bir taraftan o garibanlara Esed’e karşı gaz verirken diğer taraftan onların üzerine bombalar, kurşunlar olarak yağacak İran kara parasını yüklü rüşvetler karşılığı aklayacak kadar nasıl insanlıktan çıkabildiniz? Devletin Halk Bankası’nı Esed’in en büyük finansörü İran’ın merkez bankası gibi çalıştırarak Esed’in giriştiği katliamları finanse ederken vicdanınız hiç mi sızlamadı? Her gün hamasetini yaptığınız Suriyeli mazlumların yüzüne bakmaktan hadi utanmadınız diyelim, aynada kendi yüzünüze bakmaktan da mı hiç iğrenmediniz?

ERDOĞAN ŞECAAT ARZEDERKEN SİRKATİN SÖYLEDİ VE SUÇU İKRAR ETTİ

Hayır hiç utanmadılar, hiç arlanmadılar. Haramla kabarmış gırtlaklarından geçecek rüşvetin miktarına baktılar sadece. Neticede yaptırımlar altında felç olan İran, zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının satışından elde ettiği gelirin transferinde zora girdiği oranda Erdoğan’ın elebaşılığını yaptığı bu uluslararası çeteye muhtaç hale gelmişti. Erdoğan, kara para akışından kendisine ve çevresindekilere bağladığı hortumlar uğruna hem Türkiye’nin İran’dan aldığı petrol ve doğalgaz ödemelerini hem de üçüncü ülkelerden İran’a para ve altın transferlerini yürüten yasadışı bir mekanizma oluşturmuştu. Böylece, uluslararası para piyasalarında yasal olarak dolaşamayan İran’ın kara parası, İran derin devletinin belirlediği özel kişiler üzerinden uluslararası dolaşıma sokuldu. Bu kara para trafiğinin en etkin uygulaması ise altın ticareti kılıfıyla yapıldı.

Erdoğan, geçenlerde kameralar karşısına geçip hiç utanıp sıkılmadan Çağlayan’ın hükümetin aldığı kararın uygulayıcısı olduğunu söyledi. Bu konuda alınmış hükümet kararının belgesini gösterme zahmetine tabii ki girmedi. Çünkü, o da biliyor ki böyle bir bakanlar kurulu kararı bulunmuyor. Hem böyle bir karar olsa bile, Çağlayan ve diğer rüşvetçi melunların ülkenin çıkarlarını İran’lı zibidilere peşkeş çekme karşılığı aldıkları on milyonlarca dolarlık rüşvet ve kimin cebine girdiği belli olmayan 12 milyar dolarlık kara paranın akıbetini de Bakanlar Kurulu kararlaştırmış olamaz herhalde. Yahu bahsini etiğimiz Bakanlar Kurulu o, adi bir çete mi, mafya mı?

Madem Bakanlar Kurulu kararıyla en azından hiçbir ahlaki ilkesi olmayan siyaseten meşru bir karar çerçevesinde bu kirli trafiğin göbeğinde yer aldınız, öyleyse 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalı sonrası yargı ve polisi darmaduman etme pahasına bu pisliğin üzerini örtmek üzere neden canhıraş bir çaba sergilediniz? Kara para aklama davanızda kahramanca işler (!) yapan dava arkadaşlarınızdan üçünü oracıkta istifa ettirdiniz? Neden peki bugün Reza Zarrab ve rüşvet karşılığı önüne yatırdığı haysiyet yoksunlarını koruyup kollamak için kendinizi bu kadar ortaya atıyorsunuz? İçtiğiniz güğüm güğüm çiğ süt mü karnınızı ağrıtıyor yoksa yazın yediğiniz hurmalar mı bir yerlerinizi tırmalıyor? Ülke çıkarlarını rüşvet karşılığı İran’a peşkeş çeken bu mel’un suç çetesini neden bu kadar koruyup kolluyorsunuz? Siz bu adi ve melun suç çetesinin sahi neresindesiniz?

Sahi Türkiye’de hukuk çerçevesine görevlerini yapan polis ve savcıları hapsederek, hukuku ve yargıyı katlederek, koskoca parlamentoyu ve anayasal kurumları kirli ellerinizle maymuna çevirerek buz gibi somut delilleriyle ortaya saçılan yolsuzluk ve rüşvet pisliklerinizin ilelebet üzerini örtebileceğinizi mi sanmıştınız? Gördünüz işte hiç de öyle olmuyormuş? Buzdağının sadece ucu kadarcığını görebildiğimiz pislikleriniz evrensel hukukun global ağlarına da takılabiliyormuş?

PİSLİKLERİNİ ÖRTEBİLMEK İÇİN BUGÜN DE BAŞKA PİSLİKLER PEŞİNDELER

Kim bilir Reza Zarrab ve çoğunu bilmediğimiz benzerleri üzerinden giriştiğiniz ihanetlerin üzerini örtebilmek için bugün daha başka hangi ihanetlere imza atıyorsunuzdur acaba? Pisliklerinizden dolayı yakanızı kaptırdığınız uluslararası güçlere ne tür tavizler veriyorsunuzdur Allah bilir. Emin olan en az sizin kadar Reza üzerinden Çağlayan’a ulaşan Amerikan yargısı da işin elebaşının kim olduğunu çok iyi biliyor. Kendinizle birlikte koskoca ülkeyi ve devleti düşürdüğünüz şu rezil hale bakın hele… Bu pisliklerinizin üstünü Amerikalı lobilere, kirli hukuk bürolarına, netameli isimlere, karanlık tiplere örtülü ödenekten ve kamu kaynaklarından doğrudan ya da dolaylı aktardığınız on milyonlarca dolarla da örtemeyeceğiniz bakalım ne zaman anlayacaksınız? Çoktan anladınız belki de ama belli ki çaresizlikten çırpınıyorsunuz!

Soruşturmanın ne aralarında rüşvetçi Çağlayan’ın da olduğu 9 kişiyle ne de “Turkish Bank-1” diye kodlanan Halk Bankası ile sınırlı kalmayacağını en iyi Erdoğan ve avaneleri biliyor olmalı! Kirli para trafiğinin içinde yer alan herkesin er ya da geç yakayı ele vereceğini, bu pis işe bulaştırdığı kamu ya da özel finans kurumlarının ağır bedellerle karşı karşıya kalacağını tahmin etmek de güç olmasa gerek. Bakalım yıllardır AB ülkelerine ve ABD’ye gidemeyen Çağlayan gibi daha kaç çete mensubu Türkiye’ye hapsolmak zorunda kalacak?

Ama şundan emin olun ki, bu rüşvetçi melunları bir harami cennetine çevirdikleri Türkiye’nin çevresine ördükleri o kalın hukuksuzluk duvarları da kurtaramayacak. Er ya da geç ama mutlaka bu ifritten devran dönecek. Harami saltanatının elebaşı başta olmak üzere tüm bu rüşvetçi vatan hainleri hukuka bir gün hesap verecek.

Zavallılar, gayr-i meşru bir sınırsız iktidarın ve görgüsüzlüğün şahikalarındaki doyumsuz bir şatafatın peşinde haramiliğin zirvesine çıkıp anayasal kurumları, yargıyı, hukuku ve pisliklerini sorun eden medya organlarını arşivleri ile birlikte yok ederken kendilerini de tüm dünyada tiksinilen lanetliler haline getirdiklerinin farkında bile değillerdi. Melanette ve küstahlıkta öylesine ileri gittiler ki yaydıkları pis kokuların kendi burunlarına gelmesi bile sadece melunluklarını ve küstahlıklarını artırmalara neden oluyor.

[Bülent Keneş] 12.9.2017 [TR724]

Hicranlı Taif dönüşü -Hac Hatıraları-10 [Harun Tokak]

O böyle dua ederken, yanlarına sessizce biri yaklaştı ve üzüm dolu bir tabağı Allah Rasulünün önüne uzattı.

“Buyurun, bundan yiyin!” dedi.

İki Cihan Serveri elini tabağa uzatırken, Allah’ın adıyla manasına “Bismillah” dedi. Üzümü ikram eden Addas ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hadiseydi. Hayretle sordu:

“Sen kimsin? Bu sözü nereden biliyorsun? Buralarda kimse bu sözü bilmez.”

“Son peygamber ve son nebiyim!”

“Ya Sen?”

“Adım Addas, Ninovalıyım.”

“Kardeşim Yunus’un memleketinden.”

“Sen onu nereden biliyorsun?”

“O da benim gibi peygamberdi.”

Addas, Allah Rasulünün üzerine kapanıp, başını, gözünü, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı.

Magdallı Meryem’in gözyaşları ile Hazreti İsa’nın çamurlu ayaklarını yıkadığı gibi, Addas da yanında getirdiği suyla Güllerin Efendisinin toz toprak ve kana bulanmış ayaklarını yıkadı.

Senelerce gökte aradığını şimdi yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştu. Oracıkta Müslüman oldu.

Eğer bu son hadise de olmasaydı, Efendimiz Taif’ten çok mahzun dönecekti. Bu hüznü, kendisine yapılanlardan değil, bir tek insana dahi bir şey anlatamamasındandı. Hâlbuki şimdi memnundu, çünkü Addas Onun eliyle hidayete ermişti.

Güllerin Efendisi, şimdilerde yerinde eski bir mescidin bulunduğu o bağda bir müddet daha dinlendikten sonra Zeyd’le birlikte Karnu’s Seâlib’e doğru yürüdü.

Bu güller ülkesinde güllerle uğurlanması gereken Güllerin Efendisine ne hazindir ki dikenler reva görülmüştü.

Allah’ın Rasulü, ömrü boyunca bu yapılanları hiç unutmayacak, her hatırladığında yüreğinin bir yerinde taze bir yara gibi hep kanayacaktı.

Hazreti Aişe Annemiz, “Ya Rasulallah Uhut’tan daha çetin bir gün yaşadın mı? diye sorduğunda,

“Yâ Aişe kavmimden çok çektim.” diyerek Taif hatırasını anlatacaktı.

MERVE

Bir sonbahar ikindisinde yine Merve kapısındayız. Afrikalısı, Asyalısı, siyahı, beyazı, kadını, erkeği, yaşlısı genci ile kutsal kapı oğul vermiş bir arı kovanı gibi.

Bu kutlu tepe ile sohbet etmeyi seviyoruz. Sadece Hatice Annemiz ile Efendimizin kutlu evleri bu tepede olduğu için değil, İslam tarihinin pek çok olayına tanıklık ettiği için de değil. Yaşadığı her şeyin hakikatini büyük bir cömertlikle ruhumuza fısıldadığı için…

Ondan Allah Resulünün zorlu Taif dönüşünü dinlemek üzere buradayız bugün.

“Hazreti Fatıma ve Ümmü Gülsüm, merak ve kaygıyla, Taife giden babalarının dönüşünü bekliyorlardı.” diye başlıyor sözlerine. Sesi yine düşünceli, kederli.

“Güllerin Efendisi, Hira’ya kadar gelmiş, kutsal dağın eteklerinden Mekke’ye doğru bakıyordu.

İnsanın kendi doğduğu topraklara uzaklardan bakması nasıl bir duyguydu? Bunu ancak kendi ülkesine yasaklı olanlar anlayabilirdi.

Birisinin himayesine girmeden şehre girmesi imkânsızdı. Bu, ölüme yürümek olurdu.

Sözü sayılır güçlü birisinin onu koruması altına alması gerekiyordu.

Mekke’deki Müslümanlar da kendilerini çok yalnız hissediyorlardı. Sığınacakları kimse kalmamıştı. İslam’ın ilk yıllarından beri süregelen yeni bir yurt arayışına Habeşistan dışında bütün ülkeler, site şehir devletleri ve kabileler kapısını kapatmıştı. Efendimizin onca tehlikeyi göze alarak ta Taif’e kadar gitmesi biraz da bunun içindi. Orayı İslam’ın bir medeniyet merkezi yapmak istiyordu.

Zulüm, bütün Müslümanların bedenlerine sıkı sıkıya sarılmış bir kobra gibi, her an biraz daha sıkıyor, kemiklerini kırıyor, nefessiz bırakıyordu.

Hazreti Zeyd, Peygamberimizin yarasına tuz basarcasına,

“Bunca yaşananlardan sonra Mekke’ye şimdi nasıl gireceğiz?” diye sordu.

“Ey Zeyd!” dedi Peygamberimiz, “Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı açacaktır! Şüphe yok ki Allah, dininin ve peygamberinin yardımcısıdır!”

Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımının başlayacağını; eğer hala gücünüz varsa, o bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız bir yerden önünüze kapı açılacağını söylüyordu Güllerin Efendisi.

Az ilerden çıngırak sesleri geliyordu. Bir çoban, Hira’nın eteklerinde koyunlarını otlatıyordu. Allah’ın Rasulü onun yanına vardı ve ona, “Benim için Mekke’ye gider misin?” dedi.

Çoban kabul etti.

Kendisini himayesine alması için Mekke’nin ileri gelenlerinden Ahnes Bin Şerik’e gönderdi çobanı.

Ahnes, “Kendisine bir başkasını bulsun, ben onu himayeme alamam” dedi.

Çoban döndü gitti.

Allah’ın Rasulü bu defa çobanı Amr bin Süheyl’e gönderdi.

O da kabul etmedi.

Mekke, geçit vermeyen, aşılması mümkün olmayan bir duvar gibi dikilmişti karşılarına.

Hazreti Fatıma ve Ümmü Gülsüm, kandil yaptıkları yürekleri ile kapılarının önünde babalarını bekliyorlardı.

Efendimiz sabırlı ve vefalı çobanı üçüncü kez Mekke’ye gönderirken kendisi de Hira’nın eteklerinde duaya durdu.

DUA

Aklın tedbirinin bittiği yerde aşkın kollarına bıraktı kendisini. Ufuk ve gaye insan, Mekke’ye bakan yamaçlarda ellerini açmış, akşamın son kızıllığında kanat çırpan yaralı bir üveyik gibi çırpınıyor, avuçları ile gökleri kucaklıyordu.

Bu dua öyle bir aşkla yapılıyordu ki, dağlar taşlar inliyor, ses göklere ulaşıyordu.

“Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum, gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü sana şikâyet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa davamı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer sen bana gücenmedinse, kesinlikle bunlara aldırmıyorum. Lakin lütuf ve ihsanın beni rahatlatacaktır. Senin nuruna sığınırım, karanlıkları aydınlatan nuruna… Gelecek azabından, bana ulaşacak gazabından kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum. Sana sığındım. Yeter ki benden razı ol. Güç ve kuvvet sendendir, yalnız senden.”

Çoban, üçüncü kez Mekke’ye geldiğinde gün battı, batıyordu.

Bu geliş, boykotun kaldırılmasında da aktif görev alan Mutim Bin Adiyy içindi.

Vicdanlı bir insan olan Mutim, “Bir insana bu kadar da zulüm olmaz” dedi. Oğullarına,  “silahlanın Muhammed’i Duanın gücü kapıları zorluyor, gıcırtılar geliyordu göklerden ve kapılar ardı ardına açılıyordu.

Önce Mekke kapıları.

Sonra gök kapıları.

Sonra Medine’nin kapıları…

Baba ve oğulların bindiği atlar, akşamın alacasında arkalarında bir toz bulutu bırakarak koştular Hira’ya doğru.

Allah’ın Rasulü dua ve niyazına devam ediyordu. Atlıların gelişini gördü.

Atlılar, dağın eteklerine geldiklerinde Mutim Bin Adiyy’in yüreklere inşirah salan sesi yankılandı Hira’nın yamaçlarında,

“Ya Muhammed haydi gel, himayemdesin!”

Allah Rasulü tebessüm etti. Müslümanlar böyle yiğit bir sese ne kadar muhtaçtılar.

Allah’ın Rasulü, minnettar bir nazarla baktı Mutim Bin Adiyy’e.

Birlikte Mekke’ye döndüler.

Allah’ın peygamberi yurduna döndüyse de o gece yuvasına, yavrularına kavuşamadı.

Gece olduğu için Mutim Bin Adiyy himayesini duyuramamıştı. Gece her şey olabilirdi. Peygamberimiz o gece Mut’im’in evinde kaldı.

Sabaha olunca Mut’im Bin Adiyy, oğullarına ve kavmine seslendi:

“Silahlarınızı kuşanın ve Kâbe’de konuşlanın.”

Hepsi kılıçlarını sıyırmış olarak, Mescid-i Haram’a gelip yerlerini aldılar. Kınlarından sıyrılmış kılıçlar, kuşluk güneşinin taze ışıklarında ürpertici parıltılar saçıyordu. Ebu Cehil, onları gördü. Mut’im Bin Adiyy’e sordu, “Himayeci misin, yoksa ona inananlardan mısın?”

“Himayeciyim.”

“Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık!” dedi Ebu Cehil.

O sırada, Peygamberimiz de, Zeyd Bin Harise ile birlikte Mescid-i Harama geldi.

Mutim Bin Adiyy oradakilere selendi: “Ey Kureyş cemaati! Ben Muhammed’i himayeme aldım! Ona sizlerden hiçbiri dokunmasın!”

Allah’ın Rasulü çok özlediği Kâbe’yi tavaf etti, iki rekât namaz kıldı. Namazdan sonra evine doğru yürüdü, evine girinceye kadar Mut’im Bin Adiyy ve oğulları ona eşlik ettiler.

Güllerin Efendisi, günlerden beri yüreklerini kandil yaparak babalarını bekleyen kızlarına kavuştu. Fatımatü’z Zehra ve Ümmü Gülsüm’ün sevinçlerine sınır yoktu. Sarıldılar babalarına.

Allah’ın Rasulü Mut’im Bin Adiyy’in bu iyiliğini unutmayacak ve İslamın zaferle sonuçlanan ilk zaferi olan Bedir’de, esirleri arasında Mut’im Bin Adiyy’in oğlu Cübeyr’i görünce şöyle diyecekti:

“O ihtiyar baban bugün sağ olsaydı ve benden bu esirleri bırakmamı isteseydi, onun hatırına hepsini serbest bırakırdım.”

KÂBE

Gece yarısı Kâbe’deyiz.

Gecenin bu vaktinde Harem-i Şerif çok kalabalık.

Allah’ın Evi’ne yaklaşabilenler, ellerini, yüzlerini sürüyor, ağlıyor, kovanının girişinde salkım salkım arılar gibi Kâbe kapısının eşiğine tutunup saatlerce öylece huşu içinde duruyorlar.

Göklerin, yer istasyonu gibi işliyor Kâbe.

Hacer-i Esved köşesinden yörüngeye giren insanlar, her dönüşte bir merhale kat ederek, sanki sonuncusunda, yedinci kat göklerdeki madde ile mana aleminin hudut bayrağı olan Sidretü’l Münteha’nın yanına varmışlar da “bundan öte gidilmez” emri almışlar gibi akan kalabalıktan ayrılıyorlar.

Göklerden alınıp da her biri bir melek tarafından Kâbe’nin beyaz mermerlerine bırakılmışçasına ağlıyor, gözyaşı döküyor ve yeniden gökler ötesi âlemlere yükselmek için Kâbe’nin beyaz mermerlerini refref yaparak müminin miracı olan namazın kanatlarına tutunuyorlar.

Gecenin bağrında biriktirdiği aydınlıkların sabaha akmaya başladığı bu saatlerde İsra gecesini, Miraç’ın yeryüzü şahitlerinin ve istasyonlarının ilki olan Kâbe’den dinlemek için sabırsızlanıyoruz.

Sadece kulağımızı değil kalbimizi de yaslıyoruz ona.

“Güllerin Efendisi Taif’ten yeni dönmüştü.” diye başlıyor sözlerine.

“Şimdiki Cin Mescidinin olduğu yerde Nusaybin cinlerinden yedi cin, Onun okuduğu Kur’an’a kulak kesilmişler, Şecere Mescidinin olduğu yerdeki bir ağacın dallarını sürüyerek gelip, “Ben şahadet ederim ki sen Allah’ın Resulüsün!” dediğini duyunca da Müslüman olmuşlardı.

Ve yine bu taze Müslüman olan Nusaybin cinleri, ‘Cin Gecesi’ olarak bilinen o malum ve meşhur gecede, şimdiki Cin Mescidi’nin olduğu yerde kendi taifelerini Peygamberimizle buluşturarak o âlemden yüzbinlerin Müslüman olmasına vesile olmuşlardı.

Hicranlı Taif dönüşünün tatlı bir meyvesi olan bu olaylar, sıkıntılı günlerin ardından gelen bir gönül aydınlığı, gecenin en karardığı anda beliren bir şafak parıltısı gibi olsa da, Güllerin Efendisi hala çok mahzundu. Yüzü, yağmur yüklü bir bulut gibiydi. Yarası o kadar derindi ki bir türlü eski görkemli günlerine geri dönemiyordu.

Bir Hazreti Hatice’nin, bir Ebu Talib’in kapısına bakıyor, “Yokluğunuzu ne kadar çabuk hissettirdiniz.” diyerek gözyaşı döküyordu…

Tavaf için sık sık bana geliyordu. O beni tavaf ettiği gibi ben de Onu tavaf ederdim. Küre-i arzı ayakta tutan nuranî sütun ve onu bir peyk gibi güneş etrafında çeviren mana bendim, fakat varlığın vesilesi Oydu. İlk yaratılan nur Onun nuru olduğu gibi kainat ağacının en muhteşem meyvesi de Oydu. Ben Onun ikiziyim ama O, benden önce doğmuştu.

İsra Gecesi yine bana geldi, çok bitkin ve yorgundu.

Beni tavaf ettikten sonra başı önde, gözleri gamlı bir halde hemen yakınımdaki halası Ümmühani’nin evine gitti.
Çok geçmemişti ki bir anda her taraf ses ve ışıkla doldu. Melekler âlemi hareketlendi. Büyük bir koşuşturma başladı.

Biraz sonra Melek Cebrail Efendimizin yanında Burak’la geldi.

“Ya Rasulallah! Rabbin seni çağırıyor.” dedi.

Hatim’de Güllerin Efendisinin göğsü yarıldı, içi zemzemle yıkandıktan sonra Burak’a bindirildi.

Hazreti Cebrail, Burak’a, “Üzerindekinin kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Burak, yaratıldığından beri bu geceyi bekliyordu. Heyecandan tepeden tırnağa ter kesildi.

Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya doğru kutlu bir yolculuğa çıktılar. “Işık süvariler” gibi bir anda gözden kayboldular.

O gece yer gök ışıktı. Dağlar taşlar Onun hürmetine ayağa kalkmış, ova oba saygıyla yerlere serilmiş, ağaçlar en güzel meyvelerini Onun için hazırlamış, melekler Onu selamlamak için yollara dökülmüştü.

Mescid-i Aksa Avlusu yerden, gökten, doğudan, batıdan sökün eden ışıklarla dolmaya başladı. Sanki dünyanın bütün aydınlık nehirleri oraya doğru akıyordu. Olanları bir ben değil bütün melekler görüyordu.

Beşeriyetin seçilmişleri, yeniden dirilişin mimarları olan bütün peygamberler Aksa avlusunu doldurmuştu.

“Ya Rab! Muhammed’in hürmetine beni affet.” diyen Hazreti Âdem. “Ya Rab! Ben mağlup oldum bana yardım et” diyen Hazreti Nuh. Ateşin kendisinde yakacak bir şey bulamadığı Hazreti İbrahim. Güzeller güzeli Hazreti Yusuf. “Ya Rabbi ben seni görmek istiyorum.” diyen Hazreti Musa, “Ben gidiyorum, ta Ahmed gelsin.” diyen Hazreti İsa…

O an şu fani dünyada Kudüs’ten daha bahtiyar bir yer var mıydı?

Yarın: 11. Bölüm, SİDRETÜ’L MÜNTEHA

[Harun Tokak] 12.9.2017 [TR724]

O büyümeyi işsizler de görecek mi? [Semih Ardıç]

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilan ettiği büyüme rakamlarının ne manaya geldiğini belirtmeden evvel Kasım 2016’da değiştirilen formülü hatırlatmakta fayda var. Gece yarısı operasyonu ile fert başına millî gelir 1.750 dolar birden yükselmişti. Evvelki senelere ait büyüme oranları da yukarı çekilmişti. İşte o gün, bugünlerin hazırlığı yapıldı.

Saray ve iktidar cenahından bakıldığında bu değişikliğin semeresi fazlasıyla alınıyor. 11 Eylül 2017’de açıklanan ikinci çeyrek ve ilk altı aya ait Gayri Safî Yurtiçi Hasıla (GSYH) rakamları yeni formülün işe yaradığını gösteriyor. Türkiye’de hemen her sektörde daralma yaşanırken ekonomi Nisan, Mayıs ve Haziran aylarını ihtiva eden ikinci çeyrekte yüzde 5,1 büyüdü. Gel de inan!

İŞSİZ SAYISI KATLANIRKEN NASIL BÜYÜDÜK?

TÜİK’in rakamlarının ekonomide karşılığı olmalı. Madem yüzde 5 büyüme var, o halde işsizlik düşmeli, borçluluk azalmalı, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri artmalı. 2016 ile mukayese edildiğinde azalmak bir yana işsizlik çift haneye demir attı, Mart’ta yüzde 11,7 oldu. Bu oran geçen senenin aynı döneminden yüzde 1,6 puan (619 bin kişi) daha yukarıda. İşsiz sayısı 3 milyon 642 bin kişiye ulaştı.

Nisan’da ve Mayıs’ta tablo değişmedi. Ortalama 3,5-4 milyon kişi iş ve aştan mahrum ki TÜİK bu rakama iş bulma ümidini kaybettiği gerekçesiyle 3 milyon işsizi dahil etmiyor. Hakikatte 7 milyon kişi iş arıyor.

İŞSİZLİK MAAŞINA MÜRACAAT NİYE ARTTI?

Ocak ayında 507 bin kişi işsizlik maaşına müracaat ettiği halde yüzde 5 büyümenin elle tutulur tarafı olamaz. Müteakip aylarda işsizlik maaşı için İşkur’un kapısını çalanların sayısı 2016’nın çok fevkindeydi. Büyümedeki manipülasyon altı ayda bir veriler açıklandığında fark ediliyor. İstihdam rakamlarını iktidar lehine yontma teşebbüsü ise her ay tekrar ediyor.

DÖVİZ REZERVLERİ ERİDİ

Merkez Bankası’nın (TCMB) brüt rezervleri 7 milyar dolar eridi, net rezervleri 25 milyar dolara kadar indi… Büyüyen bir ekonomiysek döviz de biriktirmeliydik.

Dış ticarette değişen bir husus yok. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 60 seviyesinden öteye geçemedi… İhracatın içinde yüksek teknoloji icap ettiren mamul oranı yüzde 3 bile değil.

HAZİNE PARA YETİŞTİREMİYOR

Hazine 2017 başında tespit edilen borçlanma takviminde belirtilen tutarı yılın yarısında tahakkuk ettirdi. İlave borç için bankaların fon müdürleri Hazine’ye davet ediliyor.

Fazla gürültü çıkarmadan yapılıyor bütün bu işler. Hazine bu sene için 114 milyar lira borç alacaktı. Oysa sene sonuna kadar yeni borçlanma tutarı 150 milyar lirayı bulacak. Büyürken borcu borçla çeviriyoruz.

Faiz ve enflasyon da aldı başını gitti bu arada. Bundan mütevellit Hazine geçen seneye göre en az yüzde 3 puan daha pahalıya borç temin edebiliyor. Dolayısıyla 150 milyar liralık borçlanmada faize 5 milyar lira daha fazla ödeyecek. Faiz lobisine çalışıyoruz…

BORÇ STOĞU 420 MİLYAR DOLAR

Ticarî ve ferdî kredilerin maliyeti 2016’ya nazaran yüzde 4-5 daha yüksek. Borçluluk daha da artıyor. Bütçe açığı faiz dışı fazla kalemindeki açık dahil edildiğinde 40 milyar liraya yaklaştı. Türkiye’nin borç stoku 420 milyar dolar.

Velhasıl TÜİK’in açıkladığı rakam, yüzde 3’ten fazla reel faizi duyan sıcak paracıların Türkiye’ye akın etmesine ve 200 milyar lira kredinin Hazine kefaleti ile firmalara tahsis edilmesine borçlu olduğumuz bir büyümeden ibarettir.

Vatandaşa doğrudan faydası olmayan, hatta orta vadede vatandaşın cebinden faiz lobisine daha fazla para ödenmesi manasına gelen bir canlanmaya ‘büyüme’ denilebiliyorsa Türkiye 2017’nin ilk yarısında yüzde 5 büyüdü.

SARAY MESAJ YOLLADI, TÜİK GEREĞİNİ YAPTI

Saray ve hükûmet cenahından gelen ‘yüzde 7 büyüdük’ beyanları ile zaten bu oranın iklimi hazır hale getirilmişti. Başkanlık seçimine kadar moralleri yüksek tutmak lazım. TÜİK az bile açıkladı!

Mübalağa etmiyorum, büyüme eski formülle en fazla yüzde 1,5-2 civarında tahakkuk ederdi. Zira bütçe açığını katlayan vergi indirimlerine, yakında patlayacak kredi balonuna ve formül değişikliğine rağmen yüzde 5 olabildi.

Vatandaşın geliri bu şekilde 7 bin 400 dolardan 10 bin 700 dolara çıktı. El insaf. Asgarî ücretin bin 400 lira olduğu bir memlekette fert başına geliri bir senede 3 bin 300 dolar artırmak ancak TÜİK marifeti ile olabilirdi.

GELİR ARTMADI, AZALDI

Kâğıt üzerinde artan gelir vatandaşın cebinde de artsa mesele yok. Gelir artmadığı gibi vatandaş, gıdadan akaryakıta dinmeyen zam sağanağı altında hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Bu nasıl bir büyüme ki istihdama katkısı yok. Borcu azaltmıyor, bilakis çoğaltıyor. Sanayinin milli gelir içindeki payı yüzde 16,6’ya indi. Tüketimin payı yüzde 59 oldu. Özel sektör yatırımları yerinde saydı.

İmalatı tahkir eden, arsa ve imar rantlarına dayalı kalkınma modelinin banileri için günü kurtaracak manşetler tamam. Sokağın enflasyonuna, vatandaşın borcuna ya da işsizler ordusunun büyüklüğüne yer yok o manşetlerde.

İSTANBUL 78. SIRAYA DÜŞTÜ

Polit Büro istatistikleri sağ olsun. Tek adam rejimlerinde en büyük yalanlar iktisat bahsinde tedavüle sürülür.

TÜİK verilerinin tutarlı bir tarafı kalmamıştır. Hariçte bunların bir karşılığı da yok zaten. Beyne’l-milel (uluslararası) endekslerde Türkiye hızla irtifa kaybediyor.

En son Küresel Finans Merkezleri Endeksi (Global Financial Center Index-GFCI) yayımlandı. Mart 2017’de 66. sırada bulunan İstanbul 78. sıraya geriledi. TÜİK’in yüzde 5 büyüme rakamına mukabil İstanbul endekste 12 sıra birden aşağı düştü. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) göre İstanbul dünyanın en büyük 10 finans merkezi arasına girecekti. Böyle giderse ilk 100’de bile zor tutunacak…

Makaleye ‘O büyümeyi işsizler de görecek mi?’ diyerek başladım. ‘Maalesef göremeyecek’ diyerek nokta koydum.

[Semih Ardıç] 12.9.2017 [TR724]

Aklın iknası [Alper Ender Fırat]

Babasından kalan soyadıyla var olmuş bir adam Twitter’da Hocaefendi’nin fotoğrafını paylaşmış ‘bu kadar insanı nasıl etkiliyor bir türlü anlamıyorum’ diye de yorum yapmıştı. Her şeyin bir görüntüyle anlaşılacağını zanneden bu mirasyedi, O’nun yıllardır niye bu kadar etkili olduğunu anlayamamıştı. Yalnızca o değil Fethullah Gülen Hocaefendi’ye sadece bir vaiz olarak gören hiç kimse bunu anlayamadı.

Sahi Fethullah Gülen insanları nasıl bu kadar etkiliyor? Ülkenin en zeki, en birikimli, insanlarına bunca yıldır nasıl tesir ediyor ve nasıl sözünü dinletmeyi başarıyor?

Aslında görmek isteyene bu sorunun son derece basit cevabı var. Gülen Hocaefendi akılları ikna ediyor. Böylesine zeki ve cins fıtratta insanın her şeyden önce aklını ikna etmeseydi böyle bir hareket ortaya çıkamaz, her türlü sıkıntıya rağmen bir arada kalamazdı.

Onun bütün gücü tespit, öngörü ve söylediklerinin doğru çıkmasından, kaynaklanıyordu.

SURİYE MESELESİNDEKİ TAVSİYELERİ KULAK ARDI EDİLDİ

Bugün ülkenin başının belası olan konularla ilgili söylediklerini hatırlamak bile ne demek istediğimin anlaşılmasını sağlayacaktır. Yüz binlerce insanın ölümüne milyonlarca insanın evinden yurdundan olmasına sebep olan Suriye iç savaşı başlamadan önce Hocaefendi, hükümete, Suriye’de sabır ve teeniyle hareket etmeleri konusunda defalarca uyarıda bulunmuştu. Recep Tayyip Erdoğan’a Esed ile diyaloğunu kullanarak göstermelik bile olsa demokrasiye geçilmesinin sağlanabileceğini, bunun ileride demokrasi adına daha önemli adımlar atılmasını tetikleyeceğini, silahın asla çözüm olamayacağını söylemişti. 1982 yılındaki Hama Katliamını hatırlatmış, Esed rejimin acımasızlığını, bu yöntemin çok büyük acılara sebep olacağını anlatmıştı. Hocaefendi’nin bu sözlerini dinlemeyen AKP Hükümeti’nin, Suriye muhalefetine silahlı mücadeleyi teşvik etmesi çok çok büyük acılara yol açmakla kalmadı IŞİD belasını da dünyanın başına musallat etti.

MAVİ MARMARA’DA ONUN DEDİĞİNE GELDİLER

Hocaefendi’nin Mavi Marmara meselesindeki açıklamaları da hükümet çevreleri tarafından ağır eleştirilere neden olmuş, bize yakın medya içinde bile onun sözlerini tevil etmeye çalışan yazılar yayınlanmıştı. Ama zaman ve gelişen olaylar onun bu konudaki tespitinin ne kadar yerinde ve haklı olduğunu gösterdi. Hükümet Mavi Marmara ile Ortadoğu batağına saplandı ve oradan bir daha çıkamadı. O gün Hocaefendi’ye ağır eleştiriler yapanlar yıllar sonra İsrail’le anlaşmış, Mavi Marmara gemisini göndermenin Türkiye’ye çok ama çok pahalıya mal olduğunu yaşayarak anlamışlardı. İş ‘giderken bana mı sordunuz’ a kadar geldi.

ARAP HAZANI UYARISI YAPMIŞTI

Arap Baharının başlamasından sonra kalemi eline alan herkes Arap dünyasında yeni bir dönemi başladığından, bu coğrafyaya artık demokrasinin geldiğinden, totaliter rejimlerin bir bir yıkılacağından dem vuran yazılar yazıyordu. Kendini çok birikimli, çok akıllı gören kalemler kadim coğrafyada emperyalizmin maşası rejimler döneminin bittiğinden çok emindi. Hocaefendi çıkıp “ne baharı görmüyor musunuz buz gibi hazan” demişti de o yazarlar ‘ne diyor bu?’ diye birbirine bakmıştı. Zaman; Hocaefendi’yi çok ama çok haklı çıkardı. Arap baharı diye başlayan süreç İslam coğrafyasında kara bir hazan döneminin başlamasına neden oldu, yüz binlerce insanın ölmesine her şeyin karmakarışık bir hale gelmesine sebebiyet verdi.

DEMOKRASİ ÇIKIŞINI YAPTIĞINDA 1990’LARDI

Onu yakından tanıyanlar sadece bugün değil tespit ve öngörülerinin yıllardır hep doğru çıktığına şahit olmuştur. Türk kamuoyunun Onu daha çok tanımaya başladığı 90’lı yılların ortalarında yaptığı ‘demokrasiden dönüş yok’ sözünü söylediğinde de yakınları bile anlamakta zorlanmıştı. Birlikte yaşama, laiklik üzerine yaptığı konuşmaları sağdan soldan tevil etme ihtiyacı hissedenler oldu ama yaşadığımız her şey onun öngörülerini ve tespitlerini haklı çıkardı. Cami ya da kuran kursu yerine kolej açılmasını telkin ettiğinde de pasif direnişle karşılaşmıştı. Sonrası malum.

Hizmetin ilk yıllarından beri yurt dışından hiçbir mali yardımı kabul etmemesi, yılandan çıyandan kaçar gibi şiddetten kaçınması, strateji konusunda ne denli isabetli olduğu bugünlere bakınca çok daha iyi anlıyoruz. Cebir ve gösteriden uzak, sürekli eğitime yatırım yapılmasını tavsiye etmesi, İngilizce eğitim veren okullar açtırması, okulların yeryüzünün her yerine götürülmesini istemesi, hizmet hareketinin bugünlere ulaşmasını sağlayan çok hayati öngörülerdi. Kendisi de Hizmet’i ‘sözlerini belli bir makuliyet içinde uygulanabilir bulan insanların inisiyatifi’ olarak anlatıyor.

HİÇ ZİKZAK ÇİZMEDİ, YALPALAMADI

Onu yakından tanıyanlar çok daha iyi bilir ki hayatında hiç yalpalamadı, hiç zik-zak çizmedi. Dün söylediğini bugün unutmadı. Söylerken ve yaşarken hiç istikametini bozmadı. Hiç boşa kürek çekmedi, Düşünce ve eylem olarak her zaman en önde gidip ufkun en önünde giden oldu. Daha önce kasabasından dışarı çıkmamış Anadolu insanını yeryüzüne taşıdı.

Bunları kesinlikle propagandist bir zihinle söylemiyorum. Bütün bunları alt alta topladığımda onu etkileyici kılan şeyin tespit ve öngörülerindeki doğruluk olduğunu dillendirmeye çalışıyorum.

AKP Hükümeti’nin doğruluk rayından çıktığını, bu yolun ülkeyi felakete götürdüğü tespitini yaptığında da pek çok yerden itiraz gelmişti. Ama zaman bu konuda da onu haklı çıkardı. Hizmetle; ilkelerinden uzaklaşarak hızla tek adam diktatörlüğüne doğru yol alan AKP’yi ayrıştırmanın ne kadar yerinde olduğu bugün yaşadıklarımızla çok daha iyi anlıyoruz. Bu girdiğimiz yeni yolun sıkıntıları ve meşakkatleri bize bir hayli zor gelse de diğer yolun sonu sisli bir uçurumdan başka bir şey değilmiş.

Bir insan daha önce 99 mesele hakkında öngörüde bulunmuş ve hepsinde de haklı çıkmışsa 100. öngörüsünde de haklı çıkma ihtimali çok yüksektir.

Hocaefendi, söylemeye çalıştığım birkaç konuda değil yıllardır söylediği hemen hemen her konuda haklı çıktı. Etrafının ve kamuoyunun aksine yaptığı her değerlendirmede zaman onu haklı çıkardı.

Fethullah Gülen Hocaefendi niye etkili; bugüne kadar yaptığı tespit ve öngörüler aklımızı ikna ediyor da ondan!

[Alper Ender Fırat] 12.9.2017 [TR724]

“Kıçı kırık Ahmet” ne iş yapar? [Ahmet Dönmez]

Başlığa bakınca bunun bir Reza Zarrab yazısı olduğu anlaşılmıyor olabilir. Ama öyle. Argo söz Zarrab’a ait. Ve kurduğu rüşvet çarkıyla da doğrudan ilgisi var. Verdikleri kutu kutu rüşvetlerin önemini anlatırken, “Vermesek olmazdı. Al işte, kıçı kırık Ahmetler şey…” diyordu. Bahsettiği kişi Ahmet Taha Alacacı idi.

Cümlenin devamını ve neyi kastettiğini aşağıda anlatacağım.

En baştan başlayalım.

Bugünlerde yandaşlardan “ABD, İran’a uyguladığı ambargoyu deldik diye Türkiye’yi cezalandırıyor. Bu bir yolsuzluk veya rüşvet soruşturması değil. Biz, ülkemizin menfaatlerini ve ekonomimizi düşünerek bazı adımları attık. O paralar devletin kasasından çıkan paralar değildi ki yolsuzluk olsun” şeklinde savunmalar geliyor.

Dün tr7/24’te Barbaros J. Kartal’ın “Bu ticaret madem ki bir milli çıkar üzerine, neden bu işin İran’daki ayağı yargılandı ve idama mahkum oldu? İran’ın ambargonun delinmesinden memnun olması gerekirken, size müteşekkir olması gerekirken bu şikayeti neden?” şeklindeki soruları yerindeydi.

Ben bunlara bazı ilaveler yapacağım. Örneğin Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen İranlı ekonomist Dr. Fuat Sadeghi, Temmuz 2014’te,

“ABD ile İran anlaşır ve ambargolar biterse İran’ın petrol paralarıyla ilgili yolsuzluklar, Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olur en başta. Çünkü görünen o ki çok büyük miktarlarda petrol parası cebe indirildi. İran bu parayı resmi olarak isteyebilir. 10 milyar Dolar’a yakın olduğu zannedilen parayı herhalde Reza Zarrab, İran’a getirmeyecek. Türkiye kendisi ödeyecek bu parayı.” demişti. Yani ambargo delinirken çok büyük miktarda petrol parasının Türkiye’de birileri tarafından cebe indirildiğini iddia ediyordu. Kimdi o ‘birileri’?

“TÜRKİYE’DEN BİRİLERİ ZENCANİ’NİN BORÇLARINI ÖDEMEK İSTEDİ”

İran yargı erki sözcüsü Gulam Hüseyin Muhseni Ecei, “Türkiye’den bazı kimseler, Zencani’nin borcunu ödemeyi teklif ettiler bize. Fakat biz kabul etmedik. Hangi nedenle bu borcu ödemeye razı olduklarını sorunca da bir daha görünmediler” dedi. Kimdi o ‘bazı kimseler’? Neden Zencani’nin borcunu ödemek istediler?

Babek Zencani, Türkiye’deki 17 Aralık operasyonundan 13 gün sonra İran’da tutuklanmıştı. Gerekçe, ambargonun delinmesi esnasında İran’a ait 2.7 milyar doları ‘cebe indirdiği’ suçlamasıydı. Bundan dolayı idama mahkum edilmiş, daha sonra vazgeçilmişti.

İran’da bir çok yetkili, Zencani ile Zarrab’ın ortak olduğunu belirtiyor. Kimilerine göre Zencani, Reza’nın ‘patronu’; kimilerine göre de Reza, Babek’ten daha önemli bir isim. İran Meclisi Yolsuzluk Araştırma Komisyonu üyesi Emir Abbas Sultani, Ağustos 2014’te, Babek Zencani ve Zarrab arasında yapılan işbirliği konusunda yeni belgelere ulaştıklarını açıkladı. Bununla ilgili bir heyeti de Türkiye’ye gönderdiler. Fakat bu belgelere rağmen hiç bir netice elde edemediler. Sultani, “Türkiye, Zencani dosyasında bizimle işbirliği yapmaya yanaşmadı.” dedi. Neden yanaşmadı? Madem ki Türkiye kendi menfaatleri doğrultusunda İran’la ‘kazan-kazan’ formülünü işletmişti; ortada ne suç var ne yolsuzluk; o halde İran neden Zencani’yi tutukluyor? Türkiye ile neden işbirliği istiyor? Ve Türkiye neden bu talebi geri çeviriyor?

Emir Sultani, Ekim 2014’te Bloomberg’e yaptığı bir başka açıklamada da Zarrab’ın kesinlikle Zencani ile beraber hareket ettiğini belirtti. “Zencani’nin zimmetine geçirdiği 2,7 milyar dolara ne olduğunu Reza biliyor. Zarrab’ın bu işte yalnız bir eli yok, her iki eli de olan bitenle ilişkili.” dedi. Aynı Sultani, Reza tutuklandıktan sonra da “Önceden hazırlanan bir plana göre, tutuklanacağını bile bile ABD’ye gitti.” iddiasında bulundu.

17 ARALIK FEZLEKESİ: BU, AMBARGO SORUŞTURMASI DEĞİL

İran Ticaret Sanayi ve Petrol Odası Başkanı Hamid Hüseyni de 17 Aralık Operasyonu sonrası, “Zarrab’la ilgili duyduklarıma hiç şaşırmadım. Türkiye’de rüşvet verdiği iddialarına da hiç şaşırmadım. Çünkü Zarrab’ın devlet katında korunduğunu biz biliyorduk” ifadelerini kullandı.

Demek ki 17 Aralık’ta ortaya saçılanların milli menfaatlerden ziyade ‘devlet katından birilerinin’ kişisel menfaatleri vardı.

Zaten 17 Aralık fezlekesinde de bir çok yerde üstüne basa basa “Bu soruşturmanın İran’a uygulanan ambargo ile bir ilgisi yok.” deniyordu.

Bugün tamamı tutuklu olan polislerin hazırladığı fezlekede şu açıklama vardı: “Soruşturmamızın konusu, Rıza Sarraf liderliğindeki örgütün İran’a uygulanan ambargoyu aşıp aşmaması değil, ambargoyu aşmak için geliştirdikleri sistemleri işlettikleri esnada işlemiş oldukları rüşvet, kaçakçılık ve sahtecilik suçlarıdır. Uluslararası ilişkilere dair meseleler ve yaptırımların doğruluğu-yanlışlığı tartışılmaksızın, suç örgütünün rüşvet, sahtecilik ve altın kaçakçılığı suçlarını işledikleri sistemlerinin varoluşuna zemin tutan şartlar resmedilecektir.” deniyordu.

“TÜRKİYE’DE DEVLETİN KASASINA GİTMESİ GEREKEN PARA, YETKİLİLERİN CEBİNE GİTTİ”

Cebe indirilen sadece İran’ın parası değildi. Türkiye’de devletin kasasına girmesi gereken paralar da o ‘birilerinin’ cebine gidiyordu. Bakın İran Meclis Yolsuzluk Komisyonu üyesi Sultani, bu çarkı nasıl özetliyordu: “İran petrol satışından Çin, G. Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti altına almak. Resmi hesaplara yatan paranın yüzde 2’si komisyon olarak o ülkeye kalıyor. Kalan miktar bir şekilde İran’a banka, özel şirket ya da para transferi yapan sarraflar eliyle İran’a aktarılıyor. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın, devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı. Zarrab konusunda Türkiye konuyu hemen kapatmak istedi. Demek ki ucu bir yerlere uzanıyordu.”

Devletin kasasına gitmesi gereken paralar nasıl başkalarının kasasına aktı? Şöyle ki: Halkbank normalde bu transit işlemlerden yüzde 1 yasal komisyon alıyordu. Fakat Zarrab, bankaya kalan komisyonu çok bulup bunu yüzde 0,8’e indirtti. Bunu da Süleyman Aslan yaptı.

İran’dan gelen “Biz, petrol paralarının yüzde 2’sini ilgili devlete bırakıyoruz. Ama Türkiye yüzde 5 aldı. Ancak Türkiye’de devletin kasasına gitmesi gereken bu paranın, devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” açıklamasını da buna ekleyelim. Yani, “Bizim hazinemizden çıkan bir para yok. Size ne?” diyenler cahilce konuşuyor.

Peki Süleyman Aslan bankayı zarara uğratma pahasına neden Reza’ya böyle bir kıyak yaptı? Çünkü o da Reza’dan rüşvet alıyordu. Reza boşuna ona gönderdiği paralar için “Çöpe giden paralar değil bunlar” demiyordu.

Kendisine tam 15 ayrı seferde para teslimatı yapıldı. Onların bir kısmı 17 Aralık sabahında ayakkabı kutuları ve banyo lifinin içinden çıktı.

ZARRAB’I KARTEL YAPMA KARŞILIĞINDA RÜŞVET

Peki başlıktaki Ahmet Taha Alacacı bu işin neresindi?

Süleyman Aslan’ın Reza’ya tek kıyağı Halkbankası’nın zarara uğratılması değildi. Sağladığı önemli avantajlardan biri de, rakiplerinin elemine edilip Zarrab’ın bu piyasada kartel haline getirilmesiydi. Çünkü aynı yöntemle İran’ın paralarını döndürmeye talip olan başkaları da vardı. Mesela Taha Ahmet Alacacı ve Türken Sargın… Daha önce Zarrab’la birlikte çalışırken yolları ayrılmıştı. Fakat aynı yöntemleri kullanıyorlardı. 2012 yılında İran’a yapılan ihracatın yüzde 58’ini, Reza ile Alacacı’ya ait 5 şirkete aitti. Bunlardan ikisi Alacacı’nındı. Yani pastadan önemli bir pay alıyordu. Aynı İranlı firmalara mal satışları vardı ve aynı İranlı firmalardan para transferi almışlardı.

Bunun için de engellenmeleri lazımdı. Süleyman Aslan, “Diğerlerini engellemek için kurallar koymamız lazım.” diyordu. Kendilerinden, sunamayacakları evraklar istenecekti.

Bir ara Zarrab, Taha Ahmet Alacacı’nın dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a ulaşıp şikayet edebileceği ihtimalini de düşündü. Bu endişesini, sağ kolu Abdullah Happani’ye de açtı. Telefonda konuşurlarken “Onun gücü benden fazla mı?” diye sordu. Happani’nin cevabı  netti: “Ya hiç bir b.k yiyemez abi, oralara ulaşamaz bile!”

Oralara bir tek Reza ulaşabiliyordu çünkü. Bu da tabi ki rüşvet sayesindeydi.

Zarrab ile Happani, 29 Mart 2013 tarihli bir telefon konuşmalarında, verilen rüşvetlerin çokluğundan yakınıyorlardı. Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’a o tarih itibariyle verilen rakam 34 milyon euro idi. Reza, “Çokmuş ya” dedikten sonra, “Vermeseydik olur muydu sence?” diye soruyor, Happani ise “Zor olurdu yani” diyordu. Zarrab da peşinden, “Biz yapamazdık. Bize yaptırmazlardı.” itirafında bulunuyordu. Happani’nin, “Bize yaptırmazlardı, evet öyle bir durum var. Başkasının kanalı ile yapmak durumunda kalırdık. O da böyle rahat olmazdı yani.” sözleri üzerine de “Doğru, al işte kıçı kırık Ahmetler şey…” ifadelerini kullanıyordu. Happani de “Aynı aynı, evet” diye teyid ediyordu. Kastettikleri, Ahmet Alacacı idi.

Süleyman Aslan, sonrasında da işi sıkı tuttu. Çünkü Alacacı işin peşini takip ediyordu. Reza’dan hangi belgelerin talep edildiğini öğrenmek istedi. Fakat tabi ki öğrenemedi. 19 Nisan 2013 saat 14.16’da Happani’yi arayan Reza, “Ahmet elini alıp dönüp çıkmış dışarı!” diye müjdeyi veriyor ve ekliyordu: “Tabi, olumsuz cevabı. Demiş ki ‘Reza ne veriyo belge? Bana da söyleyin, gösterin, ben de aynısını getireyim’… Müdür demiş ki, ‘O gizlilik gerektiren bişey’”

Reza, o gün ‘müdür’ Süleyman Aslan’a yine bir 500 bin dolar gönderdi. Bu da teknik ve fiziki takiple kayıt altına alındı.

KENDİNİZİ BU REZİLLİĞE Mİ SİPER EDİYORSUNUZ?

Bu dosyanın üzerini örtmek isteyenler, işte böyle bir rezilliğe siper ediyor kendilerini. Bütün bunları konuşurken altını önemli çizmemiz gereken bir husus var. Sanki Reza’nın tek işlevi komisyon karşılığı İran’ın paralarını döndürmek olarak biliniyor. Hayır! Mesela 2007 yılında Kapıkule’de yakalanan 202 kilogram eroinin ucunun da Zarrab’a çıktığını hatırlatalım. Yine İranlı işadamının adının, S. Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Adil El Cubeyr’e suikast düzenlemeyi planlayan Mansour Arbabsiar’a 1,5 milyon dolar suikast parası gönderdiği iddiasına karıştığını da unutmayalım.

Bu İran parası konusu bile karmakarışık. Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı’nın 31 Temmuz 2012 tarihli “Altın İhracatı İle İlgili Kamuoyu Açıklaması”nda şöyle deniyor: “Gümrük beyannameleri üzerinde yapılan incelemeler neticesinde İran’a yapılan altın ihracatının büyük oranda peşin ödeme yoluyla gerçekleştirildiği tespit edilmiş, hampetrol veya doğalgaz ithalatında ödeme aracı olarak kullanıldığına ilişkin bir bulguya rastlanmamıştır.”

Öyleyse hampetrol ve doğalgaz paralarına karşı ödendiği belirtilen altınlar neydi?

Karşımızda son derece kirli ve karanlık bir suç örgütü var. Hiç kimse masumlaştırmaya çalışmasın. Çünkü nafile çaba.

[Ahmet Dönmez] 12.9.2017 [TR724]