Human Rights Watch’tan OHAL Komisyonu raporu: ‘Hakları karşılamadan uzak’

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) hazırladığı, ‘OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonuna Dair Değerlendirme’ raporu Türkiye’de yaşanan yargılama süreçlerinin fotoğrafını çekti.

‘Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi Raporu’ başlığı ile yayımlanan değerlendirmenin sonuç kısmında, “Temel hak arama özgürlüğü ilkelerine aykırı olarak yaptığı incelemeler sonucunda, büyük çoğunluğunu reddettiği ve daha bir çoğunu da halen karara bağlamadığı başvurular göz önünde bulundurulduğunda, Komisyonun, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı ilkelerini karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.” denildi.

Raporun tamamı şöyle:

Türkiye’de adalete erişim, özellikle Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde yaşanan hak ihlalleri açısından büyük zorluklar barındırmakta. OHAL döneminde Anayasa’nın OHAL süreci için öngördüğü istisnai yetkilere dayanan Hükümet, yayınladığı 30’dan fazla kanun hükmünde kararnameyle, sayısız temel hak ve özgürlüğü ciddi ölçüde sınırlayan ve bazı durumlarda bu özgürlükleri hepten ortadan kaldıran bir dizi “atipik” yola başvurdu.

Bireysel gerekçe ya da delil gösterilmeden, yüz binden fazla kamu çalışanı toplu olarak işten çıkarıldı ve içlerinde gazete, televizyon, dernek ve vakıfların da olduğu tüzel kişilikler kapatıldı.

Bu kararlara karşı uzun süre açık bir itiraz yolunun bulunmaması, bu kişileri bilinmezliğe terketti. 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK), OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonunun (Komisyon) kurulmasının ardından ise OHAL KHK’leri uyarınca görevden alınmış olan onbinlerce kişi ve kapatılmış olan çok sayıda kuruluş yargı yoluna gitmeden önce Komisyon’a başvurmak zorunda bırakıldı.

Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek projesi (TLSP), Komisyonun, çalışmaya başlamasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra, OHAL kapsamında alınmış olan önlemlere karşı etkili bir itiraz yolumu olduğu, yoksa mağdurların adalete erişiminde karşılaştıkları başka bir engel mi olduğu temel sorusuna dair bir araştırma yürütmeye başladı.

Çalışma boyunca araştırmacımız ve TLSP ekibi, Komisyon tarafından verilmiş olan 193 kararın gerekçelerinin yanında, ulusal mevzuat, rapor ve istatistikleri inceleyerek ve yine içlerinde avukatlar, başvuru sahipleri ve uzmanların da bulunduğu kişilerle görüşmeler yaparak topladıkları nitel ve nicel verilere dayanarak bir değerlendirme raporu hazırladı.

Bu raporda, Komisyonun yapısı ve işleyişi, adalete erişimle ilişkili temel insan hakları konuları göz önünde bulundurularak incelendi. Ayrıca, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı standartları ışığında Komisyon kararları incelenerek, Komisyonun hem teoride hem de uygulamada etkili bir hukuk yolu olup olmadığına dair değerlendirmeler yapıldı.

Bütün bu veri ve bulgular ışığında, OHAL Komisyonuna dair araştırma özetle şu sonuçları beraberinde getirmiştir:

Hususi bir başvuru yolu olarak kurulan Komisyon, bağımsızlık ve tarafsızlığını temin eden yapısal ve pratik güvencelerden yoksundur ve OHAL tedbirlerinin incelenmesinde adil ve etkili bir hukuki süreci sağlamada yetersiz kalmaktadır. Başvuranlar, haklarında öne sürülen suçlama veya deliller hakkında önceden bilgi sahibi olmadan yasadışı herhangi bir grup veya kuruluşla hiçbir bağlantılarının olmadığını kanıtlamak zorunda bırakılmaktadır. Bu durum, Komisyon önündeki işlemlerin şeffaf olmaması ve başvurucuların sürece anlamlı bir şekilde katılımının sağlanmamasıyla daha da vahim bir hal almaktadır.

Bir kişinin yasadışı bir örgüt ile varolduğu iddia edilen bağlantısının değerlendirilmesinde, Komisyon, disiplin veya cezai sorumluluğu gerektirebilecek bir icraatın kanıtlanmasını aramaksızın, günlük yaşam uygulamalarını suç sayarak çok düşük bir kanıt eşiği esasına göre karar vermektedir. Raporda detaylarına yer verilen diğer nedenlerin yanı sıra, Komisyon, çoğunlukla kararlarında, istihbarat bilgisine, gizli tanık ifadelerine veya “sosyal çevreler”den elde edildiği belirtilen ancak doğrulanamayan bilgilere dayanmakta ve başvuranlara bu delilleri tartışma imkânı vermemektedir.

Bu bağlamda, temel hak arama özgürlüğü ilkelerine aykırı olarak yaptığı incelemeler sonucunda, büyük çoğunluğunu reddettiği ve daha bir çoğunu da halen karara bağlamadığı başvurular göz önünde bulundurulduğunda, Komisyonun, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı ilkelerini karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.

[TR724] 30.1.2020

Hollanda Meclisi’nden Çin’e: Uygurlara baskıya son ver [Basri Doğan]

Hollanda Temsilciler Meclisi (Tweedekamer), Çin’den, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygurlara yönelik uyguladığı baskı ve insanlık dışı muamelelere bir an önce son vermesini istedi.

Uygurların hapsedilmesi ve kötü muameleye tabi tutulmasını kınayan Hollandalı milletvekilleri, hükümete ise bu konuda Çin’e yaptırım çalışması yapma çağrısında bulundu.

Hollanda Temsilciler Meclisi’ndeki tartışmada, Uygurlara yönelik sert uygulamalardan büyük endişe duyduklarını dile getiren milletvekilleri, insanlar günün her anında baskıya maruz kalırken neden sessiz kalındığına bir anlam veremediklerini vurguladı.

PLOUMEN: UYGURLAR SİSTEMATİK BASKI ALTINDA

İşçi Partisi Milletvekili Liliane PvdA Ploumen, “Çin, kitlesel gözaltı ve kamplarda 1 milyon insanın kaybolmasından suçlu. Ailelerinden ve sevdiklerinden köylerinden veya kasabalarından koparılıyorlar. Sistematik baskı altındalar.” dedi.

Hıristiyan Demokratlar Birliği (CDA) Milletvekili Van Helvert, “Bir ülkeyle büyük ekonomik çıkarlarımız olduğu anda, insan hakları ihlallerini tartışmakta çok zorlanıyoruz. Suriye gibi bir ülkeyle bu tür çıkarlarımız yoksa, kınamaktan çekinmiyoruz.” eleştirisinde bulundu.

Milletvekilleri, Çin’e karşı Hollanda hükümetinin tutumunu uzun zamandır eleştiriyor. Hollanda Hükümeti ise stratejisiyle mücadele ettiklerini savunuyor. Geçtiğimiz yıl mayıs ayında hükümet, artık Çin hakkında “saf” olmak istemediğini açıkladı. Ancak milletvekilleri bunun yeterli olmadığı görüşünde. Çin hükümetinin Uygurları planlı ve sistematik olarak kamplarda bastırdığının kanıtlandığını belirten Hollandalı milletvekilleri,  geçen yılın sonunda The New York Times’ın Çin hükümet belgelerini yayımladığını hatırlattı.

BAKAN BLOK’A ZOR SORU

Milletvekilleri, Dışişleri Bakanı Stef Blok’a, Amerika Birleşik Devletleri’nin 28 Çinli ajans ve şirketi kara listeye aldığı, benzer şekilde Avrupa listesi oluşturulup oluşturulmadığını ya da ne tür seçeneklerin olduğunu sordu.

Bu yönde bir liste oluşturulmadığını kaydeden Bakan Blok, şunları söyledi: “Küresel bir insan hakları rejimini geliştirmek için çalışıyoruz. Bu zaman alıyor. Yeni enstrümanlar için tek taraflı inisiyatif almanın işe yaramadığını görüyoruz. Ama bu insanlara destek oluşturmak için zamana ihtiyacı var.”

[Basri Doğan] 30.1.2020 [TR724]

ABD Suriye Temsilcisi: 700 bin kişi Türkiye’ye ilerliyor, uluslararası kriz kapıda

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, 700 bin kişinin Türkiye sınırına doğru ilirlediğini söyledi. Jeffrey, “Bu uluslararası kriz yaratacak.” ifadelerini kullandı.

Bir dönem ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan James Jeffrey Brüksel’den telekonferans yöntemiyle gazetecilerin sorularını cevapladı. Son üç günde Suriye ordusunun ve Rus savaş uçaklarının İdlib’de 200 hava saldırısı yaptığını söyledi. Yüzbinlerce sivilin Türkiye’ye doğru ilerlediğini açıklayan Jeffrey, “Bu durum uluslararası bir kriz yaratabilir.” dedi.

İdlib’de ‘terör örgütü’ olarak kabul ettikleri IŞİD, Nusra ve Hayat Tahrir el Şam (HTŞ) gibi gruplar olduğunu, HTŞ’yi doğrudan El Kaide’nin uzantısı olarak kabul ettiklerini belirten Jeffrey, Rusya ve Suriye’nin ise böyle bir ayrım gözetmeden sivilleri de hedef alacak şekilde operasyonlarını yürüttüğünü söyledi: “Bir süredir tek amaçlarının Esad’la savaşmak olduğunu, vatansever muhalifler olduklarıklarını iddia ediyorlar. Rusya ise bu grupların kendisine tehdit olduğunu savunuyor. Çok uzun süredir Rusya’ya doğrudan bir tehdit olacak bir eylemleri olmadı. Nadiren, çok küçük insansız hava aracı düşürme gibi eylemleri oldu ama Rusya, bu grupları ayırmadan geniş çaplı operasyon yürütüyor.”

[TR724] 30.1.2020

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İBB davasında verilen müebbet kararlarının bozulmasını talep etti [Sevinç Özarslan]

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz gecesi İBB önünde şehit olan 14 vatandaşın ölümünden sorumlu tutulan 36 asker hakkında verilen müebbet kararlarının bozulmasını talep etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – İstanbul Büyükşehir Belediyesinde (İBB) 15 Temmuz gecesi yaşanan olaylara ilişkin davada sıcak bir gelişme yaşandı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 36 askere verilen ‘ağırlaştırılmış müebbet’ ve ‘müebbet’ cezaların bozulmasını istedi. Başsavcılık, o gece asteğmen, uzman erbaş ve erlerin Kolluk Kuvvetlerini Toplumsal Olaylarda Destekleme (KOKTOD) faaliyeti kapsamında IŞİD saldırısında polise destek olunacağı bahanesiyle kışla dışına çıkarıldıklarını ifade etti. Askerlik mesleğinin kendine has özellikleri gereği sanıkların bu durumu sorgulamadıkları ve sorgulamalarının da beklenemeyeceği vurgulandı. Yargıtay 16. Ceza Dairesine üç gün önce sunulan talepte ayrıca, şehit olan vatandaşların kimler tarafından öldürüldüğünün de tespit edilmediği belirtildi.

NİHAİ KARARI 16. CEZA DAİRESİ VERECEK

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 36 asteğmen, uzman erbaş ve erler hakkındaki ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, kasten öldürme ve kasten öldürmeye teşebbüs etme’ suçlarından verilen cezaların CMK’nun 302/2. maddesi uyarınca bozulmasını istiyor. Ancak nihai kararı verecek olan, yani 36 kişinin yeniden yargılanıp yargılanmayacağına karar verecek olan Yargıtay 16. ceza Dairesinin ise henüz dosyayı incelemeye başlamadığı belirtiliyor.

52 KİŞİ YARGILANDI

15 Temmuz gecesi İBB önünde 14 vatandaş şehit oldu. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen davalarda 52 kişi, 14 kişinin ölümünden sorumlu tutularak yargılandı. Mahkeme heyeti, 25 Mayıs 2018’de eski Albay Zeki Demir, eski yüzbaşılar Ramazan Ertürk, Yakup Karaçelik ve Mustafa Alper Şengören, eski teğmen Ömer Sevim, eski asteğmen Fatih Sultan Mehmet Samancı, eski uzman onbaşı Sercan Met, uzman çavuş Ömer Er ile İBB Sivil Savunma Sekreteri Mehmet Tunç ve eski AFAD İstanbul İl Müdürü Gökay Atilla Bostan’a ağırlaştırılmış müebbet verdi. Sanıklar, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek” ile suçlandı.

42 erden 31’ini “anayasayı ihlal” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptıran mahkeme, duruşmadaki hal ve davranışlarını, suçun işlenişi sırasındaki konumlarını ve verilen cezanın gelecekte sanıklar üzerindeki etkisini dikkate alarak cezayı müebbete düşürdü. 11 er ise yeterli delil olmadığı için tüm suçlardan beraat etti.

14 KEZ MÜEBBET

Mahkeme heyeti, İBB önünde 14 kişi şehit olduğu için 8 rütbeli askere 14’er kez ağırlaştırılmış müebbet verdi. Ayrıca o gece İBB önünde 182 kişi yaralandığı için kasten adam öldürmeye teşebbüs edildiği gerekçesiyle toplamda 2 bin 912’şer yıl hapis cezası verildi. 31 ere de 14’er kez müebbet, 182 kişiye yönelik kasten öldürmeye teşebbüsünden de 2 bin 426’şar yıl verildi.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi (İstinaf Mahkemesi) verilen bu cezaları, 15 Temmuz’un üçüncü yıl dönümüne az kala, 9 Temmuz 2019’da onayladı. 42 kişi, hakkında verilen müebbet kararlarını temyiz etti. 6 aydır Yargıtay’da bekletilen dosya ile ilgili, özellikle emre tabi olan erlerin ailelerini bir nebze de olsa umutlandıran bir gelişme yaşandı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB davalarında verilen kararların bozulmasını talep etti.

AYAĞINDAN VURULAN ER YASİN AKGÜL’E DE MÜEBBET VERİLDİ

Müebbet hapis cezasına çarptırılan erlerden Yasin Akgül’ün annesi Fadime Akgül, Ttemmuz 2019’da Bold Medya’ya verdiği röportajda “Komutanları erlere halka ateş etmelerini söylüyor. Oğlum ateş etmiyor. Kimseyi vurmadığını söylüyor. Ama komutanı tekrar, ‘ateş etmeyeni vururum, askerliğini yakarım’ demiş. Benim oğlum yine ateş etmeyince üçüncü seferde oğlumu ayağından vuruyor” demişti. Yasin Akgül halen İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu bulunuyor.

14 VATANDAŞ ŞEHİT OLMUŞTU

15 Temmuz gecesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde aralarında Erdoğan’ın başdanışmanı Mustafa Varank’ın ağabeyi Prof. Dr. İlhan Varank’ın da arasında olduğu 14 şehit olmuştu: Adil Büyükcengiz, Ahmet Kara, Erkan Pala, Haki Aras, İbrahim Yılmaz, Metin Arslan, Murat Kocatürk, Ömer Cankatar, Ramazan Sarıkaya, Şuayıp Seferoğlu, Tahsin Gerekli, Tolga Ecebalın, Yunus Emre Ezer.

[Sevinç Özarslan] 30.1.2020 [BoldMedya]

Muhteşem ikili Hakan Fidan ve Erol Olçok’tan ‘Ümmetin Lideri’ Projesi: “Ben o işi parayla çözerim”

Hakan Fidan ve Erol Olçok, stajlarını Mısır’da Müslüman Kardeşler üzerinde yaptı. Olçok, ‘İslam Aleminin Lideri Erdoğan’ imajı için para musluklarını açarken Fidan’ın görevi başkaydı…

BOLD – Gazeteci Cevheri Güven, Fidan ve Olçok’un, Arap coğrafyası ve özellikle Mısır darbesi sürecindeki faaliyetlerini anlattı.

İkilinin o dönemde yaptığı hataları 15 Temmuz’da nasıl telafi ettiklerini ilk kez duyacağınız bilgilerle paylaştı.


[BoldMedya] 30.1.2020

Kızılay Başkanı oğlunu da 'genel başkan yardımcısı' yapmış

Elazığ depremi sonrası yaptığı açıklama ve Ensar Vakfı'na aktarılan yüklü bağış sonrası tartışma konusu olan Kızılay Başkanı Kerem Kınık'ın, oğlu Muhammed Furkan'ı Genç Kızılay'ın başkan yardımcısı yaptığı ortaya çıktı. Muhammed Furkan'ın aynı zamanda Trt World kanalında görev yaptığı öğrenildi

Elazığ depremi sonrası yaptığı açıklamalarla eleştiri konusu olan  Kızılay Başkanı Kerem Kınık'ın, oğlunu da Kızılay'da yönetici yaptığı ortaya çıktı.

Kızılay Başkanı Kerem Kınık'ın oğlu Muhammed Furkan'ın  Genç Kızılay'ın başkan yardımcısı olduğu ortaya çıkarken, sitede yer alan "biyografisi" ise şöyle:

1993 yılında İstanbul'da doğdu.İstanbul Şehir Üniversitesi'nde Endüstri Mühendisliği okudu.

Sağlık sektöründe kariyerine başlayan Kınık, Trt World kanalının World Citizen Sosyal Sorumluluk İnsiyatifi'nde görev almaktadır.

2016 yılında Genç Kızılay Kurucu Yönetim Kurulu Üyesi olan Kınık, Genç Kızılay Başkan Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Birimi Sorumlusu olarak görevine devam etmektedir.

ÖVÜNÇ MADALYASI VERİLMİŞ

Kınık'a ilişkin sosyal medyada yer alan bir paylaşımda, devlet övünç madalyası aldığı bilgisi yer alıyor.

Söz konusu madalyanın 15 Temmuz için verildiği belirtiliyor.

[Samanyolu Haber] 30.1.2020

Terbiyenin Boyutları [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, terbiye konusunda eğer ana-baba, muallim  ve mürebbinin yaş, baş, düşünce ufku, muhit, ilmî seviye deyip hayatın her merhalesinde çocuğu en iyi şekilde besleyeni açlığını gidermezlerse, ileri dönemlerde BİR AÇ KURT  ile karşılaşabileceklerini, bunun için de hiç şaşırmamalarını gerektiğini söylüyor yani alarm halinde bir uyarıda bulunuyor.

1.Sâlih Amel, Sâlih  Kimselerle  Tanıtılmalıdır.

“Sâlih âmeli, salih insanlarla tanıtma anne babadan ziyade, muallimi ve mürebbiyi ilgilendiren bir husustur. (…)  Evet çocuklar, gençler sâlih ameli öğrenme nazarî bir bilgiden  ibaret kalacağı için, bu nazarî bilgilerin salih zatlarla tanıtılması ve güzel işlerin, onların kahramanlarıyla hatırlatılması çok önemlidir. Daha küçük yaşta iken, o çocukların zihinlerine, namazıyla – niyazıyla büyük bildiğimiz insanlar girmelidir ki, çocuk, yürüdüğü yolun, daha önce de bazı mühim zatların yürümüş olduğunu bir şehrah olduğunu bilsin ve o yolda olmanın bütün zevklerini duyabilsin. Belli bir yaşa geldiği zaman, günde şu kadar namaz kılan veya senenin pek çok günlerinde soğuk-sıcak demeden oruç tutan bir insanın zâhirine bakarak karar verecek olursak Allah katında en faziletli bir insan olduğuna inansın ve onun gibi olmaya imrensin. Netice itibarıyla din ve diyaneti adına yaptığı her şeyi, onur ruh ve mânâsına bağlayarak yapacak ve muhalif rüzgârlar karşısında sarsılmayacaktır.

“Allah Rasulü (S.A.S.)  ‘Şu devirde münafıklar yaptıkları şeyleri sizden gizlemek için nasıl utanıyor, hicap ediyor, durumlarını sizden gizliyorlarsa; bir gün gelecek müminler de (inançlarını ve amellerini)  saklayacaklardır.’  (Kenzu’l-Ummal, 11/176) buyurur.

İşte bazı dönemlere mahsus bu hastalığı, genç nesillere daha çocukluk döneminde aşma yolları gösterilmeli ve sonraki günlerde teklemelerine meydan verilmemelidir. Dahası onlara dinin bir izzet vesilesi olduğu telkin edilmeli ve Allah’ın emirlerine can u gönülden sarılma ruh hâletiyle yetiştirilmeleri sağlanmalıdır.

“Burada, yaşanmış bir örnek arz etmek istiyorum.  Çocuğunun eğitimini sağlam bir şekilde planlayıp onu hep yakın takibe alan bir ailenin kız çocuğu eğitimi sağlam bir şekilde planlayıp onu hep yakın takibe alan bir ailenin kız çocuğu bir gün geliyor, bu küçük mürşide kendi muallimesine tesir ediyor. gerçi sevdiği muallimesi insanlığa ait bütün nezaketini korumakla beraber, dinsizlik her gün onu biraz daha yıpratmakta ve mânen tüketmektedir. Çocuk ruhunda derinleştirdiği  din hakikatinin tesiriyle bir gün arka sıralardan birinde birdenbire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Derken o şefkatli muallime yanına gelir ve ona, ‘Yavrum niçin ağlıyorsun?’ der. O da ‘Hocam sana ağlıyorum’ şeklinde cevap verir ve devam eder: ‘İnanmadığın için Allah’ın (c.c.) seni cezalandıracağına üzülüyorum.’  diye mırıldanır. Nutku tutulan kadın, hiçbir şey söylemeden geriye çekilir ve birkaç gün sonra da, çehresinde inanmış olmanın bütün güzellikleri –talebe – mürşidesinin yanına gelir ve sevinçlerini paylaşırlar.

“Bu çocuğa, imanla beraber izzet de  telkin edilmiştir. Bununla beraber, izzet Allah’a ait bir hususiyettir. Ama Allah’ın (c.c.)  dinî prensipleri yaşayanları aziz, onları terk edenleri de zelil kılacağı yine bir dînî gerçektir. Evet çocuk, duygusundan, düşüncesinden ve yürüdüğü yoldan emin olmalıdır ki, daha sonraları aşağılık duygusuna kapılmasın ve inkâr cereyanları karşısında ezilmesin. Dahası o, namaz kılmayı, oruç tutmayı bir büyüklük olarak algılamalı ve namaz kılması icap ettiği yerde tereddüt etmeden tekbir alarak, sadece o Yüce Allah’a (c.c.) karşı eğildiğini ortaya koymalıdır.

“Kur’an-ı Kerim, yapacağımız ve yapmayacağımız konularla alâkalı bir taraftan günde en az kırk defa: ‘Rabbimiz!  Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden medet ve yardım umarız. Bize doğru yolu göster.’  (Fatiha Suresi, 1/5-6) gibi âyet-i kerimeleriyle bizi, şehidler, sıddîklar  ve ebrârın yoluna hidayet etmesi arzusunu, dua ve dileğini ortaya koyarken, diğer taraftan da ‘Kendilerine lütuf ve ikrâmda bulunduğun kimselerin yolunu; gazabına uğramışların ve sapmışların semtine değil!’ Âmin. (Fatiha Suresi, 1/7)  beyanlarıyla, tafsile girmeden ve bâtılı tasvir etmeden olumsuzluklara dikkat çeker ve rıza yolu, cennet yolu istikametinde arzularımızı şahlandırırken, küfür, küfran ve dalâlet yollarına karşı da tavrımızın olması gerektiğini ortaya koyar.

“Bu üslûb, terbiyelerini derpiş ettiğimiz kimselere karşı da bir örnek teşkil eder. sürekli Allah’ın hoşuna gidecek yol ve yöntem nazarına verilmeli ve onları ruhunda Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı şeylere karşı bir tepki hâsıl edilmelidir. Aslında böyle davranmak bizim için bir vazifedir. Allah’ı (c.c.) tanımayan, O’nu tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyetle hayatının tek hâkimi kabul etmeyen mesul olur. Zira vazife-i fıtratını bilmeyen, yaratılış hikmetine akıl erdiremeyen, dünyaya niçin geldiğini kavrayamayan; hatta kainatta sebepler ve neticeler arasındaki münasebeti sezemeyen, dahası bütün bu esrar perdelerinin arkasında kendini bize hissettiren Allahü Azîmüşşan hakkında iman ve iz’ana sahip olamayanın dünya ve âhirette felâha ermesi söz konusu değildir. Allah (c.c.) böylelerini de, böyleleriyle haşir ve neşir olanları da iflâh etmez. O, ‘Onlara küçük bir temâyülle dahi olsa eğilim gösterirseniz ateş size dokunur.’ (Hûd Suresi, 11/13) buyuruyor.

[Safvet Senih] 30.1.2020 [Samanyolu Haber]

AKP'liler bakın nasıl vergi kaçırıyor: Pandora’nın kutusu açıldı

Kızılay’ın mali belgelerine göre Kınık’ın başkan olduğu 2016’da kurumun diğer bağış ve yardım gelirleri 20 kat arttı. Artış durmadı, 2016’dan 2018’e yüzde 194 daha arttı. Kınık dönemindeki 3 yılda toplanan bağış ve yardımlar, Kınık’tan önceki 3 yılda toplananın tam 32 katı. Söz konusu olağandışı artışla 220 adet Başkentgaz-Kızılay-Ensar üçgeni kurulabiliyor

Başkentgaz, Kızılay ve Ensar Vakfı üçgeni ülke gündemine bomba gibi düştü. İddialar belgelenirken, Kızılay Derneği kurumsal hesaplarından haberleri doğruladı. Dün akşam ise Kızılay Yönetim Kurulu Başkanı Kerem Kınık Habertürk televizyonunda Veyis Ateş’in programında gayrimeşru para transferini itiraf etti. Kınık “vergi kaçırmak başkadır, vergiden kaçınmak başka. Farkı şudur, devlet size yasal olarak bir imtiyaz tanıyor” diyerek skandalın yasal zemine oturduğunu onayladı. Belgelenen ve itiraf edilen habere göre tezgah özetle şöyle işliyordu;

ADIM 1: Başkentgaz, yurttaşın doğalgaz faturalarından gelir elde ediyor.

ADIM2: Bu gelirin 8 milyon dolarlık kısmını Ensar Vakfına aktarması şartıyla Kızılay’a veriyor.

ADIM3: Söz konusu 8 milyon dolarlık parayı gider göstererek yaklaşık 1,5 milyon dolarlık vergi avantajı sağlıyor.

ADIM4: Böylece kamu hazinesine girecek olan para Ensar Vakfı’na gidiyor ve bu operasyona Kızılay Derneği paravan yapılıyor.

Öte yandan bu 4 adımda özetlenecek tezgahın aslında sadece tek bir örnekte görülmediğine ilişkin kuvvetli şüphe oluşmuş durumda. Zira özellikle son yıllarda iktidarın rant ağını İslamcı dernek ve vakıflarla organize ettiği kamuoyuna sıkça yansımıştı. Bunun üzerine Kızılay Derneği’nin kamuoyuna açık ve sitesinde yayımlanan mali belgelerini inceledik. Belgelere göre Kınık dönemindeki 3 yılda kurumun diğer bağış ve yardımlarla elde ettiği gelir tam 32 katına çıkmış durumda. Bu izaha muhtaç gelirin ne kadarının Başkentgaz operasyonunda olduğu gibi “şartlı para aktarımı” olduğu bilinmiyor. Zira Kerem Kınık bağışçılarının sırlarını koruyacağını söylüyor.

KINIK'TAN ÖNCEKİ 3 YIL KINIK'LA YIL

Kerem Kınık 2016 yılında Kızılay’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’na atandı. Kınık başkan olmadan önceki 3 yılda yani 2013,2014 ve 2015 yıllarında Kızılay toplam 214 milyon 145 bin TL bağış toplamıştı. Buna karşılık Kınık’ın başkan olduğu yıl olan 2016 ve sonrası 2017 ile 2018’i kapsayan 3 yılda toplanan bağış miktarı 6 milyar 899 milyon TL’ye fırlayıverdi. Böylece Kınık döneminde toplanan bağışlar 3 yıllık dönemlerin kıyaslamasıyla 32 katına çıkmış oldu.

KİLİT YIL 2016

Belgelere göre 2015’ten Kerem Kınık’ın başkan olduğu 2016’ya geçilirken bağış ve yardımlar tam 22 katına çıktı. 2015 yılında 54 milyon 355 bin 93 lira olarak kayıtlara geçen “diğer yardım ve bağışlar” kalemi 2016 yılında 1 milyar 173 milyon 63 bin 20 liraya yükseldi. Sadece 1 yıldaki artış oranı yüzde 2 bin 58. Başka bir hesapla Kınık başkan olunca bağış ve yardımlar 20 kat arttı.

Belgelerin satır araları bununla sınırlı değil. 2016’da 20 kat artan bağışlar 2016’dan 2018’e kadar geçen sadece 2 yılda yüzde 194 daha yükseldi. Böylece 2016 yılında 1 milyar 173 milyon 63 bin lira olan diğer bağış ve yardımlar kalemi 2018’e gelindiğinde 3 milyar 465 milyon 957 bin liraya fırlıyor.

2013-2018 arasında Kızılay’ın bağış ve yardım gelirleri ve artış oranları şu şekilde;

Bağış ve yardım geliri Değişim oranı

2013: 88 milyon 151 bin TL -
2014: 74 milyon 510 bin TL yüzde 15,4 azaldı
2015: 54 milyon 355 bin TL yüzde 27 azaldı
2016: 1 milyar 173 milyon TL yüzde 2058 arttı (Kınık Dönemi)
2017: 2 milyar 261 milyon TL yüzde 92,7 arttı (Kınık Dönemi)
2018: 3 milyar 465 milyon TL yüzde 53,2 arttı (Kınık Dönemi)

BAŞKENTGAZ SKANDALINDAN 220 TANE DAHA OLABİLİR

Başkentgaz operasyonu büyük skandalın sadece binde 5’ini oluşturuyor olabilir. Şöyle ki; Başkentgaz’dan Kızılay’a yapılan 8 milyon dolarlık transferin belgesi 27 Aralık 2017 tarihine ait. Bu tarih itibariyle dolar kuru 3,82 TL. Yani para transferinin lira karşılığı 30 milyon 560 bin TL. Ancak sadece Kınık’ın başkan olduğu sene bağış ve yardımlardaki artış tutarı nominal olarak 1 milyar 121 milyon TL. Başka bir hesapla sadece 1 yıllık olağanüstü artışla Başkentgaz transferi büyüklüğünde tam 36 adet para transferi yapılabiliyor. 2 yıllık artış tutarı ile tam 72 adet, 3 yıllık artış tutarı ile 112 adet başkentgaz transferi büyüklüğünde para, İslamcı dernek ve vakıflara geçirilebiliyor. Başka bir deyişle 2016 ile 2018 arasındaki olağanüstü artışın yarattığı toplam para ile Başkentgaz-Kızılay-Ensar üçgeni büyüklüğünde tam 220 adet üçgen kurulabiliyor. 2019’daki mali belgeler ise henüz kamuoyuna açıklanmadı.

Tüm bu şaibelere karşılık Kınık, bağışçılarının sırlarını paylaşmayacağını söylüyor.

[Samanyolu Haber] 30.1.2020

Yerli otomobilin balonu erken patladı

Büyük sansasyonla duyurulan yerli otomobilin sonu da bir önceki projeye doğru gidiyor. Altı maddede yerli otomobille ilgili hayaller ve gerçekler..

BOLD – TOGG CEO’su Gürcan Karakaş, otomobil gazetecilerinin sorularından kaçınıyordu ancak eleştiriler üzerine bir grup gazetecinin karşısına çıktı. Böylece otomobilin fiyatından, pilin, şasinin, motorun, tasarımın yerli olup olmayacağına, yıllık üretimin kaç adet olacağından ihracata ne kadar pay ayrıldığına kadar soru işaretleri iddia düzeyinde de olsa netlik kazandı.

Hedeflerin gerçekçiliğini otomobil piyasasının durumundan hareketle Birgün’den Ozan Gündoğdu analiz etti.

1-YILLIK KAÇ ADET ÜRETİLECEK?

HAYALLER: TOGG’un yıllık kaç aracı banttan indireceği en önemli soru işaretlerinden biriydi. CEO Karakaş’ın ifadeleri iddia edilen ilk verileri teyit etti. Buna göre fabrikada ilk 15 yıllık yatırım boyunca yıllık ortalama 175 bin araç üretilecek. Bu üretimin yüzde 10’unun ihraç edilmesi planlanıyor. Böylece yıllık yaklaşık 157 bin otomobilin iç pazara satılması planlanıyor. Böylece 2032 yılında 900 bin TOGG model araçlar Türkiye’de, 100 bin araç ise yurtdışında yollarda olacak.

GERÇEKLER: Büyük sanayi yatırımlarında üretim arttıkça maliyet azalıyor. Örneğin milyarlarca lira yatırılan bir otomobil fabrikasında sadece 1 otomobil üretildiğinde o otomobil milyonlarca liraya mal olabiliyor. Ancak 1 milyon otomobil üretildiğinde otomobilin birim maliyeti düşüyor. Yani 1 otomobil üretmek çok maliyetli iken 1 milyon otomobil üretmenin otomobil başına maliyeti çok daha düşük oluyor. Ancak otomobilin üretilmesi satılacağı anlamına gelmiyor. Otomobil Distribütörleri Derneği’nin verileriyle Türkiye’nin otomobil pazarındaki satışları derledik.

•Türkiye’de 2018 yılı boyunca toplam 486 bin 321 adet, 2019’da ise 387 bin 256 adet otomobil satıldı. • 2019 yılında en çok satan Renault’nun yıl boyu toplam satışı 60 bin 668. Renault’yu 57 bin 161 adet satışla Fiat takip ediyor.
• TOGG model otomobiller elektrikli olacak. 2019’da toplamda sadece 222 adet elektrikli otomobil satıldı. Hedeflere göre 3 yıl sonra bu sayının 700 katına çıkması gerekiyor. Üstelik bu gerçekleşirken TOGG dışındaki diğer hiçbir elektrikli otomobilin satılmaması gerekiyor.

TOGG bu koşulları olan piyasaya yılda 157 bin otomobil satmayı planlıyor. Bu da piyasada satılan her 4 araçtan 1’inin TOGG olması anlamına geliyor.

2-TOGG’UN FİYATI NE OLACAK?

HAYALLER: Karakaş’ın gazetecilere yaptığı sunumda en çok merak edilen konu otomobillerin fiyatıydı. TOGG’un CEO’su bu konuya ilişkin net bir tutar açıklamasa da ilk ipucunu verdi. Buna göre aracın fiyatı piyasadaki SUV modelleriyle fiyat rekabetine girebilecek güçte olacak. Diğer SUV modellerinin fiyatı ortalama 250-300 bin liradan başladığı düşünülürse TOGG aracının da bu bantta bir fiyatı olacağı tahmin ediliyor.

GERÇEKLER: Türkiye otomobil pazarının belirleyen en önemli etken otomobilin fiyatı. Fiyat yükseldikçe otomobilin satış yaygınlığı da azalıyor. Örneğin süper lüks Bentley marka araçlar 2019’da sadece 9 adet Aston Martin 18, Ferrari ise 20 adet satılabildi. Fiyatın daha aşağıda olduğu Mercedes otomobiller toplam 9 bin 862 adet, BMW otomobiller 9 bin 583 adet, Audi ise 10 bin 24 adet satabildi. Fiyatın en makul olduğu Renault ve Fiat marka araçlarda ise satış aynı oranda yükseliyor. Renault otomobiller 2019’da 60 bin 668 adet satarken, Fiat’ta bu sayı 57 bin 171 adet oldu. Buna karşılık TOGG’un fiyatı en az 250 bin TL, yani Fiat’ın da Renault’nun da yaygın modellerinden daha pahalı. Üstelik elektrikli. Buna rağmen hedef Renault ve Fiat’ın toplam satışındanbile yüzde 40 daha fazlasını satmak. Herhangi bir koşul bu satış adedine ulaşmayı hayalden öteye geçirmiyor, ekonomik bunalım ise cabası.

3-YERLİ BİR OTOMOBİL OLACAK MI?

HAYALLER: TOGG’un CEO’su Karakaş’ın basına yansıyan ifadeleri şu şekilde; “Aracın elektrikli motoru için Bosch ile görüşüyoruz. Aracın bataryası için Çin ağırlıklı 6 firma ile gizlilik sözleşmesi imzaladık. Bunlardan biri ile anlaşacağız. Araç entegrasyonu konusunda teknoloji partneri olarak Alman mühendislik firması EDAG’ı seçtik. Myra, İngiltere’nin kabul gördüğü, özelikle mekanik akşamlarda şasi sistemleri konusunda partnerlerimizden birisi. Tasarım için İtalyanlarla anlaştık”

GERÇEKLER: Sanayide en önemli gelir kaynağı patent gelirleri. Patentlerin başlangıçta satın alınması ise otomobili yerli yapmıyor. Zira 100 yıllık otomobil devleriyle girişilen rekabette bu patentlerin gelişimi de önemli. Çünkü teknoloji giderek gelişiyor. Örneğin Volkswagen’in sadece 2018’de katlandığı ARGE maliyeti 15 milyar dolar. TÜİK verilerine göre tüm Türkiye’de bu harcama tutarı yaklaşık 8 milyar dolar. Üstelik ürün gelişimi için hayati önemde olan teknik üniversitelerin ödenekleri sanayileşmiş ülkelerin üniversiteleriyle boy ölçüşemiyor. Dünyanın en önemli teknik üniversitesi olan ABD’deki MIT’nin yıllık ödeneği yaklaşık 10 milyar dolar. Türkiye’nin en önemli teknik üniversitelerinden biri olan ODTÜ’nün 2020 yılında merkezi bütçeden alacağı ödenek ise 653 milyon 227 bin lira. Başka bir hesapla MIT’nin ödeneği ODTÜ’nün yaklaşık 100 katı.

4-TOGG TÜRKİYE’DE Mİ ÜRETİLECEK?

HAYALLER: TOGG tarafından 1 ay önce açıklanan bilgilere göre Bursa’da yapılacak fabrikada 4 bin 323 kişinin çalışması planlanıyordu. Elektrikli otomobilin en önemli parçası olan pil ekipmanının ise nerede üretileceği merak konusuydu. Karakaş bu soruların bir kısmı açıklığa kavuşurken bir kısmı yanıtsız kaldı. Karakaş fabrikaya ilişkin şu bilgileri verdi; “Fabrikanın plan projesi hazır. İki binadan oluşacak ikonik bir tasarıma sahip olmasını hedefliyoruz. Öte yandan dünyada imalat hattı konusunda en iyi firmalar ile görüşüyoruz”. Fabrikanın kaba inşaatına başlandığını duyuran Karakaş 12 ay içinde fabrika inşaatını bitireceklerini duyurdu.

GERÇEKLER: Karakaş’ın verdiği son bilgilere göre fabrikanın montaj hattı Türkiye’de olacak. Ancak parçaların nerede üretileceği belirsizliğini koruyor. O kadar ki Karakaş verdiği demeçte parçalar için “Türkiye’de mi üretmek daha maliyetli yoksa yurtdışında üretmek mi ona bakıyoruz” denerek ithalata kapı araladı. Üstelik Türkiye zaten pek çok yabancı markanın otomobilini Türkiye’de üretebiliyor. Türkiye’de üretilen otomobillerin bazıları şu şekilde;
• FIAT Egea, Doblo, Fiorino, Pratico
• Renault Megane, Clio
• Honda Civic
• Ford Transit
• Hyundai i10, i20

5-SUV KASA KAÇ ADET SATILACAK?

HAYALLER: TOGG otomobillerin toplamda 5 modeli olacağı iddia ediliyor. Sedan ve hatchback modeller de üretilse de öne çıkan model SUV kasa. Karakaş da yaptığı sunumda piyasadaki diğer SUV modellerle fiyat ve kalitede rekabet edeceğini iddia ederek TOGG’un öne çıktığı modelinin SUV olacağını kabul etti. Yurtiçine satılacak her 157 bin aracın 5’te birinin SUV kasa olduğu varsayılırsa bu modelden yılda 31 bin adedin Türkiye’ye satılacağı hedefleniyor.

GERÇEKLER: SUV kasa otomobillerin Türkiye otomobil pazarındaki payı giderek artıyor. 2019 yılı itibariyle toplam otomobil pazarının yüzde 25,4’ünü bu kasa tipi oluşturdu. Ancak bu büyüme yavaş yavaş doygunluğa ulaşıyor. Dahası en çok satan SUV modelleri ve satış adetleri TOGG’un hedeflerinin çok gerisinde. 2019’da en çok satan SUV model araç Peugeot’un 3008 modeli, satış adedi ise 11 bin 263. Üstelik tüketiciler bu modellerde de öncelikle fiyata bakıyor. Zira en çok satılan ikinci SUV modeli aynı zamanda en ucuz model olan Dacia Duster. Bu modelin 2019 satış adedi 10 bin 378. Türkiye’deki toplam SUV kasa araç satışı ise geçen yıl 98 bin 509 oldu. Pazarın tümü içten yanmalı iken TOGG’un sadece tek modeli elektrikli bir araçla pazarın yüzde 30’unu elde etmek istiyor. En çok satan 3008’in pazar payı ise yüzde 11,4.

6- ÖN SİPARİŞ VERİLİYOR MU?

HAYALLER: İktidar medyasının 1 ay önceki manşetlerine göre henüz ilk günden binlerce önsipariş alındı. Aynı gazeteler 28 Aralık’taki tanıtımın ardından 1 hafta geçtikten sonra 125 bin adet ön sipariş verildiğini duyurdu. 29 Aralık’ta ise Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın “İlk yılda biliyorsunuz 175 bin yerli araç üretilmesi öngörülüyor Muhtemelen yetmeyecek. İhracata gideceğiz. Birkaç gündür bana da mesajlar geliyor İngiltere’den, Pakistan’dan, Katar’dan, başka yerlerden ‘Ne zaman sipariş verebiliriz?’ diye” açıklamasıyla talep patlaması olduğu duyurdu.

GERÇEKLER: Ön siparişe ilişkin TOGG CEO’su Karakaş hayalleri suya düşürdü.
Karakaş ön siparişlerle ilgili henüz imalatın başlamasına yaklaşık 2,5 yıllık bir süre olduğunu anımsatarak, bu aşamada ön sipariş almanın doğru olmadığını vurguladı. C-SUV modeli piyasaya çıktıktan sonra sedan modelinin de 18 ay içinde piyasaya girmesinin planlandığını sözlerine ekledi.

Ayrıca dünya piyasası otomobil modellerinin tanıtıldığı gün önsipariş verilebilmesine alışkın. Örneğin TOGG’dan henüz 1 ay önce tanıtılan Tesla’nın Cybertruck modeli tanıtımın yapıldığı gün önsiparişe açılmıştı. Ancak Cybertruck’ın da TOGG modellerinin de 2022’de banttan ineceği ve teslimata başlanağı iddia ediliyor. Üstelik TOGG’un pil ekipmanını dahi nerede, ne zaman üretileceği henüz belirsizliğini koruyor.

[BoldMedya] 30.1.2020

'Küçük Kıyamet' senaryosu

Anadolu'nun çeşitli yerlerinde art arda meydana gelen depremler İstanbul'da beklenen depremi yine akıllara getirdi.

Peki İstanbul'da korkulan olur ve bölgeyi etkileyecek yıkıcı bir sarsıntı yaşanırsa neler olur?
Birgün Gazetesi'nden Ozan Gündoğdu güncel veriler üzerinden araştırdı.
İşte muhtemel sonuçlar ve şehre ait önemli veriler:

İSTANBUL DEPREMİ'NDE OLACAK OLANLAR

1- TÜİK verilerine göre Kocaeli’de kilometrekareye düşen kişi sayısı 528 iken İstanbul’da bu sayı 2 bin 900’dür. Türkiye nüfusunun yüzde 18,3’ü İstanbul’da yaşamaktadır.

2- 2018 yılı itibariyle sadece İstanbul’un toplam GSMH içindeki payı yüzde 31. Megakentin sanayi katma değeri içindeki payı ise 2017 verileriyle yüzde 29’dur.

3- 2018 verileriyle her 5 kişiden 1’i İstanbul’da yaşamaktadır. Türkiye’de kişi başına düşen gelir yıllık 45 bin 750 iken İstanbul’da bu tutar 76 bin 769’dur. Türkiye’deki tüketim malları talebinin yaklaşık üçte birini İstanbul oluşturmaktadır.

4- Gerek İstanbul’un ekonomik büyüklüğünün gerekse işgücü ve tüketici nüfusunun çok daha fazla olması nedeniyle 17 Ağustos’un ekonomik sonuçlarından daha ağırı yaşanacak.

5- İstanbul Depremi hali hazırda bütçe açığı rekor kıran ülkenin giderlerini sert şekilde artıracak. Bu durumda sonuçları yıllar sürecek bir bütçe krizi tetiklenecektir. İzleyen yıllar ise yeni vergiler, alınamayan maaş zamlarıyla geçecektir.

6- 2018 yazında yaşanan kur şokunun ekonomi üzerindeki etkileri aradan 1,5 yıl geçmesine rağmen henüz atlatılamadı. Olası İstanbul Depremi ekonominin merkezinde bir faciaya sebep olacağından döviz kuru sert şekilde yükselecek, izleyen dönemde faizler artacak. Ekonomideki durgunluk uzun dönemde görülmemiş büyüklükte işsizliğe sebep olacak.

7- 1999 yılında bankaların kredi alacağı GSYH’nin yüzde 19’u iken, 2019 yılı itibariyle bu oran yüzde 62 civarındadır. Olası bir depremin ardından 1999 yılında olduğu gibi bir borç ertelemesi bankacılık sektörünün kaldırabileceği yükün üzerinde. Bu ise bir yandan depremin yaralarını sararken bir yandan da borç ödemeye devam eden bir tablo yaratıyor.

8- İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 hazırladığı rapora göre İstanbul Depremi’nin ardından 2 bin 500 ile 10 bin bina çok ağır hasarlı, 13 bin ila 34 bin bina ağır hasarlı, 80 bin ila 150 bin bina orta hasarlı hale gelecektir. Toplamda ise 95 bin 500 ila 194 bin bir hasar görecektir. Aynı rapora göre ise 500 bin konutta barınma ihtiyacı doğacaktır.

[Samanyolu Haber] 30.1.2020

Hollandalı yaşlılar ‘Mevlana’ ile tanıştı! [Basri Doğan]

Hollanda Birlikte Yaşama Sanatı Vakfı ile Cordan Hof van Sloten Yaşlılar Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Mevlana ve Kardeşlik’ programı büyük beğeni topladı.

Başkent Amsterdam’daki Cordaan’ın Bakım Merkezi’nin konferans salonunda düzenlenen programda konuşan Mevlana Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys, Mevlana’nın çağlar öncesinden ışığını dünyaya yayan büyük bir Allah dostu ve düşünür olduğunu söyledi. Buys, “İlahi Sevgi hakkında birçok şiir yazmış olan 12. yüzyıl şairi Celal Din Rumi, bir İslam alimi olmasının yanı sıra bütün insanlığı kucaklayan evrensel bir görüşe sahip kişi idi. Mevlana Allah’ı hep öne çıkaran, insanları insan oldukları için kabul eden kimseyi ayırt etmeden sinesini açan bir filozotu. Allah sevgisi ile yazdığı şiirlerini (Mesnevi) büyüleyici etkisi devam ediyor.” dedi.

Bilgisayar donanımları uzmanı Jan Paul’ün, ’’Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.’’ diye başlayıp Mesnevi’den beyitler seslendirdiği gecede Alperen Dikici katılımcılara sema gösterisi sundu.

Cordan Hof van Sloten Yaşlılar Merkezi Müdürü Judith Louvijn, iki saat süren programı Hollandalı yaşlıların büyük ilgi ve hayranlıkla takip ettiğine vurgu yaptı ve “Bu sıcak atmosferin Allah sevgisinin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Bu tür programların belli periyotlar ile yaşlılar merkezinden devam etmesini istiyoruz.” talebinde bulundu.

‘ALLAH SEVGİSİNE YAKLAŞTIKÇA ENGELLER KAYBOLUR’

Programa ilişkin görüşlerini dile getiren Claudette Manuela, “Allah’ın  sevgisini burada çok yakından iliklerime kadar hissettim. İnsanlar kendi dinlerinin veya inançlarının ötesine geçip Allah sevgisine yaklaştıkça, aradaki engeller kaybolur. Herkes birbirine eşit hale gelir. İnsanlar birbirlerinden benzersiz bir uyum modelinde buluşacaklar. Bunu ben burada  şahsen yaşadım.” ifadelerini kullandı.

Sema ve semazen kıyafetlerinin ne anlam ifade ettiği yönündeki soruya Alperen Dikici’nin verdiği cevabı, yaşlılar merkezinin sakinleri dikkatli bir şekilde dinledi: “Semazen kıyafetlerinden baştaki sarık, külah, ölünce başucuna dikilen mezar taşını simgeler. Semazenin diğer kıyafetleri içine giydiği gömlek, onun üstüne giyilen uzun kollu yelek, bele bağlanan kemer dar paçalı pantolon, tabanı köselesiz yumuşak deriden yapılmış mes ve sema ederken daire şeklinde açılmasıyla gözlerden gönüle mesajlar ileten tennuredir. Bu da ölmeden önce öldüm ve sana geldim ey Rabbim mesajını içerir. Aynı zamanda beyaz olması sebebiyle de kefeni temsil eder. Bunların hepsi bize ölümü anlatabilir. Ancak Semah ölümü değil yaşamı, tekrar doğmayı anlatır.”

[Basri Doğan] 30.1.2020 [TR724]

Abdullah Kiğılı: Sektörün en eskisiyim, daha büyük kriz görmedik

Perakende ve hazır giyim sektörünün 51 yıllık firması Kiğılı’nın sahibi Abdullah Kiğılı, geçmiş krizlerle bugünü kıyasladığında, içinden geçilen sürecin yaşanan en büyük kriz olduğunu söyledi.

Kiğılı, “Sektörde 54’üncü yılımı yaşıyorum. Benimle beraber sektörde 3 kişiyiz. Birincisi Osman Boyner, ikincisi Mavi’nin kurucusu Sait Akarlılar, üçüncüsü de benim. Sektörde bizden daha yaşlı kimse yok. Bu zamana kadar görüp görebileceğimiz bana göre en büyük krizi yaşıyoruz. Bundan daha büyük kriz görmedik.” dedi.

Perakende sektörünün can çekiştiğine işaret eden Kiğılı, “Perakendenin en zor dönemine girdik. Bundan sonrası zor ve artık büyüme de yok. Yeni açılacak AVM’ler olmayacağı gibi yeni markaları da görmeyeceğiz. Avrupa’dan da yeni markalar gelmeyecek, Türkiye’den de yeni marka çıkmayacak” tespitinde bulundu.

Capital Dergisi’ne verdiği röportajda dikkat çeken açıklamalar yapan Kiğılı, olumsuz tablonun altını çizdi. Özellikle lüks mallara dönük talebin giderek azaldığını vurgulayan Kiğılı, “Nasıl dünyada lüks markaların satışları ekonomik sebeplerle geri gidiyorsa, Türkiye’nin de lüks markaları kaldıracak hiç gücü yok. Gelenlerin de bir kısmı yakın bir gelecekte gidecek. Yabancı lüks markaların yarısı Türkiye’den çıkar. Bu pahalılıkla, bu fiyatlarla, dolar ve Euro’nun mevcut sistemiyle alışveriş yapmanın imkanı yok” ifadelerini kullandı.

Tablo karamsar

AVM’lerin geleceğini de yorumlayan Kiğılı karamsar tabloyu şöyle anlattı: “Kiralar TL’ye döndü, tabii ki bunun da bir sıkıntısı var. Bu borçlar nasıl ödenecek? Birçoğu ödenemeyecek. Sıkıntılar başladı. İşin tuhafı kimse burnundan kıl da aldırmıyor. Kimse elini atıp, kiraları da indirmiyor. Bugün 500 AVM’nin 50 tanesini bir kenara ayırıyorum 450 tanesi sorun içinde.Sıkıntılı 450 AVM’nin başını öne eğip hesabını kitabını iyi yapması gerekiyor. Çünkü bugün öyle bir sıkıntının içine girmiş durumdayız ki… Ayakkabı piyasası darmaduman oldu. Kaç tane ayakkabı markası kapandı. AVM’lerde ayakkabı marka sayısı iyice azaldı. Aynı durum şimdi erkek giyimine sıçradı.”

[TR724] 30.1.2020

Yerli otoda algı oyunu: Millete ‘yerli’, gazetecilere ‘Çinli’ [Yusuf Dereli]

AKP iktidarının medya gücüyle kamuoyunu yanıltmasının son örneği yerli otomobil gündemden düşmüyor. Açıklamalara bakılırsa yüzde 100 yerli olacaktı. Ardından yerlilik oranı yüzde 51’e çekildi. Gelinen noktada, otomobilin ne tasarımı Türkiye’ye ait, ne bataryası, ne motoru ne de aracın entegrasyonu!

Bir ay önceki şaşaalı tanıtım toplantısında bizzat TOGG’un CEO’su Gürcan Karakaş, yerli otomobilin en önemli parçalarından biri olan bataryanın sıfırdan üretildiğini söyleyerek, “Batarya tamamen bize ait.” demişti. Önceki gün gazetecilere ise ‘bataryanın Çin’den alınacağını’ açıkladı. Karakaş, “Motor için Bosch ile görüşüyoruz. Batarya için Çin’le anlaşacağız. Araç entegrasyonu için Alman EDAG’ı seçtik. Myra, şasi sistemleri konusunda partnerlerimizden birisi. Tasarım için İtalyanlarla anlaştık.” dedi. Kamuoyu soruyor; bu otomobilin neresi yerli?

Öyle bir tanıtım yapıldı ki, ‘dünyanın en iyi elektrikli yerli otomobili’ üretilecek diye düşündü kamuoyu. İtalyan Pininfarini firmasından alınan 3 otomobil sanki Türkiye’deki ‘olmayan’ yerli otomobil fabrikasında üretilmiş gibi anlatıldı. Yüzde 100 yerli olacaktı. Sonra oran yüzde 51’e çekildi. Tanıtımın ardından sipariş yağdığı yazıldı iktidar medyasında. İktidar medyasına göre dünya markası otomotiv devleri o kadar korkmuştu ki, elektrikli otomobil üretim planlarını bile öne almıştı! Zira pazarı Türkiye’nin ‘yerli’ otomobiline kaptırmak istemiyorlardı! Aradan sadece 1 ay geçti. Peki bugün durum tam olarak nedir?

BİR AY ÖNCE: BATARYASI TAMAMEN BİZE AİT

27 Aralık’ta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı bir tanıtım toplantısı düzenlenmişti. Söz konusu toplantıda bizzat TOGG’un CEOS’su Gürcan Karakaş, yerli otomobilin bataryasının sıfırdan üretildiğini ve tamamen Türkiye’ye ait olduğunu açıkladı. Milyonların gözünün içine baka baka… Karakaş, “Fikri mülkiyeti yüzde 100 bizim olan bir otomobilden bahsediyoruz. 500 km menzil ve 30 dakikanın altında şarj edilebilir olacak. Bataryasını sıfırdan geliştirdik, tamamen bize ait.” dedi.

ÖNCEKİ GÜN: BATARYA İÇİN ÇİN’LE ANLAŞTIK!

Millete konuşurken otomobilin bataryasının yüzde 100 yerli olduğunu anlatan Gürcan Karakaş, önceki gün otomobil gazetecilerinin sorularını cevapladı. Gazetecilerin sorusu üzerine, “Aracın bataryası için Çin ağırlıklı 6 firma ile gizlilik sözleşmesi imzaladık. Bunlardan biri ile anlaşacağız.” diyor Karakaş. Halbuki daha bir ay önce kameraların karşısına geçerek bataryanın yüzde 100 yerli olduğunu söylemişti!

TOGG CEO’su Gürcan Karakaş, fabrika inşaatı için çalışmaların başladığını, mayıs ayında temel atılacağını ve kaba inşaatın 12 ay içinde biteceğini öngördüklerini söyledi.

TASARIM İTALYAN, MOTOR ALMAN, OTOMOBİL YERLİ!

Sorun sadece bataryanın Çinli olması da değil. Gürcan Karakaş, otomobilin elektrikli motoru için de Alman Bosh’la görüştüklerini anlattı. Motor da yerli olmayacak yani! Peki tasarım; onun için de İtalyanlarla anlaşmaya varılmış. Malum tanıtımda kullanılan 3 otomobilin alındığı Pininfarini firması tasarlayacak otomobilleri. Karakaş, “Araç entegrasyonu konusunda teknoloji partneri olarak Alman mühendislik firması EDAG’ı seçtik. Myra, İngiltere’nin kabul gördüğü, özellikle mekanik akşamlarda şasi sistemleri konusunda partnerlerimizden birisi.” ifadelerini kullandı. Bu arada hatırlatalım, fabrikayı da Brezilyalı Rocha kuracak!

FİYATI NE OLACAK?

Fiyat konusu da sorulmuş Gürcan Karakaş’a… Tanıtım toplantısında sonra özellikle yandaş medyada fiyatın 150-200 bin arasında olacağı yazılmıştı. Karakaş, önceki günkü toplantıda fiyat açıklamanın doğru olmayacağını anlattı. Ardından, “Ancak piyasadaki C-SUV segmentinde yer alan ve içten yanmalı motorlarla çalışan klasik otomobillerle rekabet edebilir düzeyde olacak.” diyor. Karakaş’ın bahsettiği otomobiller 250 bin TL’den başlıyor 400 bin TL’ye kadar çıkıyor. Bu otomobil ‘ücretli’ yani maaşla çalışan vatandaşlar için üretilmiyor!

[Yusuf Dereli] 30.1.2020 [TR724]

Depremden sonra [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Depremler, diğer doğa felaketleri gibi sadece gerçekleşme anında oluşturdukları hasarlarla değil, gerçekleştikten sonra acıları nasıl sardığımızla, nasıl ders aldığımızla, kendimizi nasıl yenilediğimizle de öne çıkmalı, tartışılmalı, konuşulmalı. Marmara Depremi ertesinde Helsinki Zirvesi ve AB reformları geldi. 28 Şubat’ın yaraları sarılmaya başlandı. Toplumca görece bir uyanmaya fırsat oldu. Türkiye o dönemde bu günle mukayese edilmeyecek kadar daha özgür bir toplumdu. Açık toplum özellikleri gösteren canlı ve entelektüel bir yazın-yayın-basın çeşitliliği vardı. Açık demokratik toplumlar, doğal afetleri iyi analiz ediyor. Eleştiriler kaçınılmazdır doğal afetlerden sonra. Büyük depremden sonra öyle oldu. Toplumsal organizasyonda olan hatalar ortaya çıkmışsa eğer, bunların eleştirilmesinden daha doğal ne olabilir? Bunu yapmamak, doğal afetten sonra bir de sosyal yıkıma uğramaktır. Bugün ise durum farklı! Türkiye depremin yıkımından önce, 2013’ten bugüne sosyal yıkıma uğradı. Bu yıkım, depremden sonra daha da belirginleşti. Gündelik siyaset veya hamaset değil bu inanın. Ya da Türkiye’nin kronik klasik insan hakları sorunları da değil, on yıllardır çözülemeyen. Mesele artık bir çürümüşlüğün fışkırmasıdır toplumun her yerinden. Çürük kolonlardan ve eksik betondan yapılan kirişlerden daha tehlikeli bir şeydir bu. Türkiye, asıl yıkıcı depremi daha önce yaşadı. Bu olan doğal deprem, o sosyal depremin yıkıcı etkisini gözler önüne serdi. Hem de en beklenmedik, en zayıf anımızda.

Depremden sonra, kendine fanatik yandaşlarınca reis lakabı takılan otoriter başkan “Deprem paralarını harcanması gereken yerlere harcadık. Bundan sonra da bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok!” diyor. Bu tutumu afetin gerçekleştiği günden bu yana “devlet” görevlileri benimsemiş durumda zaten. “Hele sosyal medyada insanı tahrik eden bazı mesajlar var ki (…) berbat, ahlaksızca. (..) Depremi durdurma şansımız var mı?” diyen bir başkan varken, aksi beklenebilir mi? Reis adının hakkını veriyor. Kabile idare eder gibi! İşin ilginci, toplumun büyük çoğunluğu bu muameleyi kanıksadı. Kanıksasa da, bence insanlar olanların farkında. Oysa tüm toplumun ortalama beş yaş zekâsına sahip olduğunu zanneden bir rejim var. Deprem için vergi konmuş, çok ciddi miktarda fon oluşturulmuş. Fakat belli ki bu toplanan vergiler amacı dışında kullanılmış. Muhtemelen yemişler paraları, öyle anlaşılıyor da, ben amacı dışında kullanılmış diyorum yine de, nesnellik adına. Deprem parasına el atmak nedir, bir düşünsenize! İnsanlardan yardım diye vergi topluyorlar. Sonra çocuklarına ayırdığı paranın bir bölümünü tokatlıyorlar! Kaldı ki direk vurgun yoksa bile bu fonun amacı dışında kullanılması da başlı başına büyük bir skandaldır. Devletler kanunsuz vergi toplayamaz, toplanan vergileri amacı dışında kullanamaz. Kamu kaynağı olan ve vergilere dayanan devlet gelirleri gelişigüzel kullanılamayacağı gibi, idarenin kullandığı kamusal kaynakların hesabını her zaman verme yükümlülüğü vardır. “Hesabını vermeye zamanımız yok!” ne demek? Bu, devlet yok demek. Erdoğan “devlet benim” diyor.

Depremden sonra anlaşılıyor ki, aslında devlet değil, bir organize suç örgütü gibi yönetiliyor ülke. Devletlerin kendi anayasaları (esas kanunları) dışında hareket etme olanakları yoktur. Kurucu metinler olan anayasalar ve onların üzerine bina edilen yasal mevzuat, yürütmenin (idarenin) uyması gereken zorunlu çerçevedir. Bu çerçeve yürütmeye opsiyonel olarak sunulan bir yasal mevzuat değildir. Hesap verebilir olma özelliğini yitirmiş olan bir yönetim, devleti ortadan kaldırmış demektir.

Depremden sonra deprem fonlarının akıbetini soranları “berbatlıkla” ve “ahlaksızlıkla” suçlayan bir politikacının normal bir hukuk sisteminde ve normal bir anayasal devlette bir dakika bile yerinde durmasına imkân olamaz. Vatandaştan vergi toplayacaksın, herkes kazancından belli bir yüzde devlete aktaracak, bu toplanan vergilerle deprem fonu oluşturacaksın, sonra da çıkıp diyeceksin ki, aslında biz bu paraları “başka amaçlar için” kullandık!

Depremden sonra açık konuşmakta yarar var: bu tutum artık zıvanadan çıkmışlığa işaret ediyor. Derileri o kadar kalın ki, artık hiçbir şeyden korkmuyor, çekinmiyorlar. Türkiye’nin patronu biziz, her şey bizden sorulur tutumu içindeler. Eleştiriye tahammülleri hiç kalmadı. Artık hapisteki gazetecileri, akademisyenleri, kamudan ihraç edilenleri veya seyahat özgürlüğü gasp edilenleri falan geçtim, son derece apolitik ve de insani konularla alakalı bir konu olan deprem faciasında bile soru ve eleştiri kabul etmiyorsa bir rejim, bu sadece onun otoriterliğinden değil, aynı zamanda yozlaşma, yolsuzluk, çürüme, rüşvetçilik, ahlaksızlık, yiyicilik, irtikap ve suiistimal düzeninden de kaynaklanmaktadır.

Depremden sonra, deprem paralarının tokatlanması apaçık ahlaki çürümenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Kızılay’ın paralarını peşkeş çekenler, deprem vergilerinden biriken fonu tokatlayanlar, vergi mükelleflerinden emilen gelirlerle palazlanan İslamcı-Türkçü vampirler, günümüz Türkiye’sinde hapishanedeki bebekler veya seyahat özgürlüğü kısıtlanarak ölüme mahkûm edilen hasta tutuklular veya tutuklu yakınları kadar gerçek. Siyasi-bürokratik parazitler bünyeyi sarmış. Öyle ki merkezi sinir sistemi ve beyin de artık ele geçirilmiş.

Bu çürümüşlük ve bozuk düzen, depremden sonra görüyoruz ki, hücresel seviyelere kadar sinmiş, Türkiye’nin tüm bünyesini etkisi altına almış bulunuyor. Deprem sonrası “Erzincan Kürt mü?” sorusunu internette en sık aranan sorulardan biri yapan bir toplum haline gelmişse bugün Türkiye, söyler misiniz daha neyi yazıp çizeceğiz! Eğer HDP’nin topladığı yardımları yerel yönetim yerine ulaştırmayacak kadar kopmuşsa insaniyetten ve etikten, neyi restore edeceğiz! Eğer Kızılay’ın topladığı yardım paraları Ensar Vakfı gibi dinci vakıflara aktarılmaya başlanmışsa, toplumun gözüne sokarak, neyi reformunu yapacağız! Devletin çivisini öyle bir çıkardılar ki, geriye tek bir çivi kaldı zaten. Devlet mevlet yok. Üzerine bir bardak soğuk su için. Bakın şu örneğin üzerine ne diyebiliriz ki artık: yüzlerce İslamcı cihatçı manyağı önce Türk vatandaşı yapmışlar, sonra da TSK’ya almışlar! Düşünebiliyor musunuz? Sonra da bundan yakınan TSK personeline “sizi FETÖ’den alırız ha!” diye de gözdağı vermişler. Bu artık kolay bir zekâ testi seviyesindedir. Türkiye’de artık nasıl bir rejimle karşı karşıya olduğumuzu hala göremeyenler varsa, bence anlatılarak aydınlatılacak seviyenin çok gerilerde kaldığını itiraf etmek durumundayız! Bu olan bitenleri görmeyenler, düzeltilemez.

Depremden sonra düşünüyorum da, Türkiye’nin tüm çocukları daha iyi bir geleceği en az dünyanın diğer çocukları kadar hak ediyor. Düzelmeyi kendilerinin istemesi lazım! Bundan da önemlisi, toplumsal talep olmaksızın bu rejimin değişmesi beklenmemeli. Yani değişim – belki de Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere – tabandan tavana doğru gerçekleşmeli. Memleketi “kurtaracak” bir mucize ve bu mucizeyi gerçekleştirecek doğaüstü güçlerle donatılmış bir karizmatik lider beklemek anlamsız ve boş. Türkiye’yi firavundan kurtaracak bir Musa gelmeyecek. Bu halkın parya olmadığını kanıtlaması gerek. Gerçekleşebileceğine şu an için inanmasam da, dilek ve temenni olarak söyleyeyim: umarım bu depremden sonra Türkiye bu artık gına getiren kâbustan uyanır. Depremden sonra!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.1.2020 [TR724]

Karikatür krizinin unutulan ajanı: Morten ‘Murat’ Storm [Hasan Cücük]

Çin’de ortaya çıkan koronavirüs tüm dünyanın kabusu olmaya devam ediyor. Ölümcül virüsle uğraşan Çin’in gündeminde koronavirüsün yanısıra Jyllands Posten var. Pekin, Danimarka’da çıkan bir karikatürden dolayı ‘özür’ bekliyor. Karikatürü yayımlanan gazete ise tanıdık. 30 Ekim 2005’te Peygamber Efendimize hakaret içeren karikatürleri yayınlayan Jyllands Posten. Gazete, bu kez Çin’i kızdırdı. Jyllands-Posten, Çin’in bayrağındaki yıldızlar yerine virüs görsellerini kullandığı bir karikatüre yer verdi.

Çin’in Kopenhag Büyükelçiliğinin internet sitesinde yapılan açıklamada, Çin’in gazetede çıkan bu çizimden ötürü “çok öfkeli” olduğu belirtildi. Açıklamada, “Jyllands-Posten’in ve (çizer) Niels Bo Bojesen’in hatalarını kabul ederek, kamunun önünde Çin halkından özür dilemesini talep ediyoruz.” ifadesi kullanıldı. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Jacob Nybroe, karikatürün amacının Çin ile alay etmek ya da küçük düşürmek olmadığını savundu. “Yanlış olduğunu düşünmediğimiz şey için özür dilemeyeceğiz” diyen Nybroe, sorunun iki farklı kültürel bakıştan kaynaklandığını ileri sürdü.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise karikatürün ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunu ve bu konudaki güçlü geleneklerine sahip çıkacaklarını ifade etti. Tüm bu gelişmeler 30 Ekim 2005’te yayınlanan Hz Muhammed (SAV) hakaret içeren karikatürleri akıllara getirdi. Yeni bir karikatür krizi mi çıkıyor sorusu sorulmaya başlandı.

Mevcut krizden hareketle 2005’te gelişen olayları körükleyen bir ajanın itiraflarını ve yaptıklarını hatırlayalım.

Danimarka’da Peygamber Efendimize hakaret içeren karikatürler, Jyyland-Posten Gazetesi tarafından 30 Eylül 2005’te yayınlanmıştı. İlk tepki doğal olarak Danimarka’da yaşayan Müslümanlardan gelmişti. Son derece barışçıl bir şekilde tepkilerini gösteren Danimarkalı Müslümanlar, ifade özgürlüğünün dini değerlere hakaret etmeyi gerektirmediğini dile getirmişti. Ancak 2006’nın başından itibaren tepkiler yavaş yavaş boyut değiştirdi. Efendimizi ‘terörist gibi’ gösteren karikatürün çizeri Kurt Westergaard’a yönelik ‘ölüm fermanı’ ilanları art arda açıklanmaya başladı. Polis, sonraları karikatür krizinin sembolü haline gelecek olan Westergaard’ı koruma altına aldı. Bu arada başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın farklı ülkelerindeki Danimarka elçiliklerine yönelik saldırılar da artmaya başladı.

Unutulan ajan: Morten ‘Murat’ Storm

Peki, ne olmuştu da ilk günlerde, barışçıl yollarla gösterilen tepkiler aylar sonra şiddet eylemlerine dönüşmüştü? Bu dönüşümde kimlerin, nasıl bir etkisi olmuştu? Küresel çapta bir infiale neden olan karikatür krizinin perde arkası, Danimarka İstihbarat Teşkilatı’nda (PET) çalışan Morten Storm isimli bir ajanın itiraflarıyla gün yüzüne çıktı. Storm, itiraflarıyla, Müslümanları sokağa dökmek ve şiddet eylemlerine karıştırmak için kirli bir planın hayata nasıl geçirildiğini özler önüne serdi.

1976’da Korsör şehrinde doğan Storm, gençliğinde motosiklet çetelerine üye olup kriminal suçlar işlemiş biridir. 1990’larda İslam’la tanışıp adını Murat olarak değiştiren Storm, İslami bilgisini artırmak için önce İngiltere’ye, sonra Yemen’e gider. Oldukça radikal bir çizgiye kayıp El Kaide’nin Yemen’deki liderlerinden Anwar al-Awlaki ile yakın bir dostluk kurar. Danimarka’ya döndükten sonra Odense, Arhus ve Kopenhag’daki camilerin müdavimi olan Morten Storm, kısa sürede ilgi odağı olur. Bu şehirlerdeki Müslümanlar, Danimarkalı ‘din kardeşlerine’ gönüllerini açar, onu bağırlarına basar.

Storm, gençleri etkileyen bir belagata sahiptir. Danimarka aleyhinde konuşmalar yapar. Ezilmekten, dışlanmaktan dem vurup isyan edilmesini öğütler. 2006’da İslam’la olan gönül ve inanç bağını koparır. O yıl PET devreye girerek ajanlık teklif eder. Bu teklifi kabul eden Morten, dışa karşı Müslüman rolünü oynamaya devam eder. PET’in verdiği görev, Müslüman gençlerin radikalleşmesini sağlamasıdır. Morten Storm, görevini başarıyla yerine getirir. Yahudilerin öldürülmesinin ‘hak olduğunu’ söyler, “Biz onları ödürmezsek onlar bizi öldürür!” der. Müslüman olmadığı ortaya çıkmasın diye radikallikte sınır tanımaz. Gençlerin beynini yıkar, Yemen’de faliyet gösteren illegal örgütlere para gönderilmesini organize eder.

Morten Storm, sadece PET ile değil, CIA ile de çalışır. Hedef ise yakın dostluğunu kazandığı El Kaide liderlerinden Anwar al-Awlaki’nin öldürülmesidir. CIA, Storm’dan aldığı bilgiler doğrultusunda insansız hava aracıyla düzenlediği operasyonla Anwar al-Awlaki’yi öldürür. 6 yıl PET’e çalışan Morten Storm, artık görevini yapmış olacak ki ilişkisini koparmak istediğini söyler. Ancak maddi konularda PET ile anlaşamaz. PET, susması için aylık 25 bin kron (3 bin 500 Euro) net maaşı 5 yıl süreyle vermeyi taahhüt eder. Ancak Morten Storm, ajanlık yıllarını gazetelere anlatarak kendini deşifre etmeyi daha ‘kârlı’ bulur.

Danimarka medyası Storm’un gündemi uzun süre meşgul eden itiraflar silsilesi yayınladı. Yıllarca ‘din kardeşi’ olarak görüp gönüllerini açtıkları ‘Murat’ Morten’in ajan çıkması Müslümanlarda şok etkisi yaptı. Sahte Müslüman’ın kendini deşifre etmesiyle, yaptıkları da yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Storm’un önemli hedeflerinden biri de hakaret karikatürlerinin çizerlerinden Kurt Westergaard’ın öldürülmesiydi. Boşnak asıllı bir genç olan Adnan Avdiç’i Westergaard’ı öldürmesi için ikna etmeye çalışmıştı.  Olayın medyada yer almasının akabinde konuşan Avdiç, 2007’de aynı evi paylaştığı Morten Storm’un Westergaard’a suikast planını hazırladığını ve kendisinden de uygulamasını istediğini itiraf etti. Storm’un beynini yıkadığı, sadece Avdiç değildi. 22 yaşındaki Ebu Musab ve 29 yaşındaki Ebu Abdullah isimli gençler de Storm’un benzer suikast planını kendilerine de teklif ettiğini açıkladı. Storm’un teşvikiyle çok sayıda Müslüman gencin suça bulaştığı tahmin ediliyor.

PET, Morten Storm’un itiraflarıyla ilgi ne kabul ne de ret içeren ortaya karışık bir açıklama yaptı. İtirafları sonrası sırra kadem basan Morten Storm, arada bir ortaya çıkıp ajanlık geçmişiyle ilgili ifşaatlarda bulunuyor. Uzun süre Danimarka basını için iyi bir haber kaynağı oldu. 2015’te yaşadıklarını ‘Ajan Storm’ adıyla kitaplaştırdı. Daha çok El- Kaide içinde çifte rolüne değindiği kitabı, Danca’nın dışında İngilizce başta olmak üzere bir çok dilde yayınlandı.

[Hasan Cücük] 30.1.2020 [TR724]

Kolonları kestirmeyin! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Ankara’da iken otomobil ihtiyacı için Bahçeli-Emek civarında bulunan oto-galerilere arada uğrardım. Orada ilginç ve şok edici bir şey farkettim. Bazı esnaflar, apartmanların altında açtıkları galeriler daha geniş olsun veya araç giriş çıkışı daha kolay olsun diye binanın bazı taşıyıcı kolonlarını kesiyorlardı.

Sonraları kolon kesme olayının ülkede epey yaygın olduğunu öğrendim. Üzerinde meskenlerin olduğu, pek çok insanın yaşadığı binaların ana direkleri küçük hesaplar için kesiliyordu. Türkiye’de daha inşaat halinde iken binaların bazen çimentosundan, bazen demirinden çalındığını, dinamik-statik hesaplamalarının gelişi güzel yapıldığını biliyoruz. Bunlara ilave kolonlar da kesilince faciaya açık davetiye çıkarılmış oluyor. Nitekim çok sayıda insanımızın öldüğü bina çökmelerinde temel sebebin kaçak çıkılan katlar ve kolon kesme olduğu anlaşılıyor. 2019 Şubat’ında İstanbul Kartal’da çöken ve 11 insanımızın ölümüne, 13 insanımızın yaralanmasına neden olan 8 katlı binanın 3 kaçak kata sahip olduğu ve imar affıyla katların meşrulaştırıldığı ortaya çıktı. Ayrıca zemindeki iki dükkanı birleştirmek için bazı taşıyıcı kolonlar kesilmişti.

En büyük bina facialarından birisi Şubat 2004 yılında Konya’da yaşanmış ve çöken 11 katlı binanın enkazından 92 insanımızın cesedi çıkarılmıştı. Konya Zümrüt Apartmanı felaketinde de zemindeki dükkanların genişletilmesi için kolonların kesilmesi vakasına rastlıyoruz.

Maalesef, küçük, kişisel kazanımlarımız için başkalarının büyük zararlara girmesini problem etmiyoruz. Pek çok insanın hayatını çıkarlarımız için riske atabiliyoruz. Bencillik ve cehalet nedeniyle insanımız kendisinin ve  ailesini riske attığını göremiyor. Yeterli denetim ve caydırıcı cezalar olmadığı için bu cinayetler devam ediyor.

Ülkemizin deprem kuşağında yer aldığı herkesin malumu. Ama hala sağlam binalar yapmaya yanaşmıyoruz. Maliyeti sadece parayla hesaplıyor; bu nedenle depremle mücadelede mesafe alamıyoruz. Sekiz-dokuz şiddetinde depreme maruz kalan, binaların beşik gibi sallandığı Japonya gibi ülkelerde ise binalar yıkılmıyor, insanlar panik yapmıyor. Çok daha büyük depremler ölüme neden olmuyor. Çünkü hayatı depremle yaşamaya, göre kuruyorlar. Herşeyi ona göre yapıyorlar. Vatandaşlarına depremle ilgili her türlü eğitimi veriyorlar. Biz ise bilim adamlarının “geliyor!” diye sürekli uyardığı muhtemel Marmara depremine rağmen İstanbul’u habire betonlaştırıyoruz; imar afları çıkarıyoruz; herşeyi ranta kurban ediyoruz. Ayrıca felaket sonrasına dair toplanma alanlarına AVM’ler inşa ediyor; heryeri rant alanına çeviriyoruz.

AKP iktidarı 1999 Marmara depreminden hemen sonra iktidara gelmesine rağmen oto-galeri işleten esnaflar gibi davrandı. Kısa vadeli ve küçük kazanımlar için depremle ilgili yatırımları, denetimleri ihmal etti. Deprem için oluşturulan kaynakları çarçur etti. Hesabını soranları da: “depremi siyasete alet ediyorlaar!” diye itham ediyor. Uzmanlara göre Marmara bölgesinde kaçınılmaz bir büyük deprem yolda. Bu şartlarda 1999 Marmara Depremi’nde verilen kayıplarla karşılaştırılmayacak kadar büyük ölümlere, yıkımlara muhatap olacağımız muhakkak.

AKP ülkeyi sadece fiziki bir depreme, doğal afete karşı savunmasız bırakmadı. Türkiyeyi aynı zamanda sosyal bir yıkıma, toplumsal bir depreme sürüklüyor. Erdoğan iktidarı, günübirlik hesaplar peşinde koşan ve kiraladığı dükkana daha çok araba koyabilmek için binanın kolonlarını kesen çıkarcı-ufuksuz kasaba esnafı gibi davranıyor. Özellikle 2010’lardan sonra sürekli ülkenin taşıyıcı kolonlarını kesiyor, toplumun çimentosuyla oynuyor, milleti bir arada tuttan demirleri hurda fiyatına satıyor. Kendisinin ve yakın çevresinin küçük kazanımları için ülkenin altını oyuyor, milletin geleceğini yok ediyor.

Muhafazakarların çokça kullandığı, Mustafa Kemal’e atfedildiğinde: “Hayır o Hz. Ömer’in sözü” diye itiraz ettikleri çok güzel bir söz var: “Adalet mülkün temelidir”. Mülkten maksat devlettir. Devleti ayakta tutan adalettir; adalet olmazsa devlet çöker. Dindarların, cemaatlerin pek çoğunun desteklediği, adında da “adalet” olan AKP devletin en önemli taşıyıcı kolonu olan adaleti yok etti; kesti. Erdoğan kendine alan açmak için ahlaki, insani, İslami bütün ilkeleri tahrip ediyor. Toplumu ayakta tutan, birlik ve bütünlüğe destek olan bütün kolonları kesiyor; ülkeyi büyük bir yıkıma sürüklüyor. Böylesi bir yıkımın altında kolon kesiminden kazanç elde edenler de kalacaklar. Ama onlar hala günübirlik çıkarların peşindeler.

Herkes muhtemel yeni Marmara Depremini konuşuyor. Ancak ülkeyi çok daha büyük ve yaygın bir sosyal deprem bekliyor. Bu deprem gümbür gümbür geliyor. Emareleri heryerde. Çünkü bencil, çıkarcı iktidar milleti, devleti, toplumu ayakta tutan bütün kolonları kesti. Duyarsız toplum: “kesilen kolonlar bizim kattat değil!” diye rehavet içinde. Tüm binanın yerle yeksan olacağını düşünemiyor bile.

Bir fiziki depreme hazır olmalıyız, tedbirler almalıyız; bu doğru. Ama kapımızdaki asıl büyük felaket insanların yavaş yavaş hissettiği sosyal deprem. Hukukun, adaletin, liyakatın, ahlakın, ailenin, millet olmanın bütün taşıyıcı kolonlarının kesildiğini insanlar farketmedi; farketmiyor. Zümrüt Apartmanı çökmeden önceki günlerde olduğu gibi binanın her tarafından tuhaf sesler geliyor.

Aklı erenler, aydınlar, ufuk sahipleri gelin bu sosyal çöküntüye de tedbir alalım. Galerisine bir araba fazla koymak için kolonları kesenlere bigane kalmayalım!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 30.1.2020 [TR724]