Eşek, at ve inek [Taşkın Deryadil]

(Alıntıdır)

Antik Yunan döneminde (MÖ 620-560 yılları arasında) Ege’de yaşayan ünlü masalcı Ezop’un iki bin altı yüz yıldır canlılığını yitirmeyen bir öyküsü var.

Hikâye bu ya... Bir inek, bir beygir, bir eşek, etrafa dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve üç yıl sonra buluşmaya karar verirler... Her biri başka yöne gider.

Aradan üç uzun yıl geçtikten sonra buluşma yerine önce inek ve beygir gelir... İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüştür.

Beygir merakla sorar: "Nedir bu halin inek kardeş?"

İnek acıklı bir şekilde içini çekerek anlatır:

"Sorma beygir kardeş... Bu insanlar çok merhametsiz... Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha bulup onu yanıma koyarak bizi çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş."

Beygir de acı acı başını sallayarak anlatır:

"Ah, sorma... Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler, ses çıkaramadım. Biri indi, öbürü bindi! Binmedikleri zamanlar zincire vurdular. Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğinde arkama kocaman bir araba bağladılar. Bu sefer birçoğunu yeniden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça, daha hızlı gitmem için kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım inek kardeş."

İnek ve beygir böyle konuşurken uzaktan eşek görünür. Hayli neşelidir. Islık çala çala, taşlara tekme ata ata, hoplaya zıplaya gelir. Mutludur. Üstelik şişmanlamıştır. Tüyleri pırıl pırıl parlamakta, gözlerinin içi gülmektedir. Üzerinde lacivert takımlar vardır.

İnek ile beygir şaşırmış bir şekilde, "Nedir bu halin? Neler oldu? Neden böyle zevkten dört köşesin?" diye sorarlar.

Eşek keyifli bir şekilde anlatır:

"Sizden ayrıldıktan sonra uzakta bir memlekete vardım. Birisi yukarı çıkmış bağırıyor, bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu. Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, yeri göğü inletirim. Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım. Haktan, hukuktan, refahtan, adaletten filan bahsettim..."

"Eee, sonra ne oldu?"

"Ne olacak beni başkan seçtiler!"

"Deme yahu.. Yani sen başkan mı oldun?"

"Evet... Bir şey yapmama gerek kalmadı. Ben bağırdıkça onlar ’Seninle gurur duyuyoruz’ diye alkışladılar. Ben de yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım!"

"Pekiii, senin eşek olduğunu anlamadılar mı yahu?"

"Valla, yarısı anladı ama diğer yarısına anlatamadı!"

twitter.com/taskinderyadil

[Taşkın Deryadil] 24.5.2018 [Samanyolu Haber]

Bir fincan kahve: Kendine darbe yapan diktatör

Roc Burnfly isimli Youtube kanalında yayınlanan ‘A Coup of Coffee’ isimli video ile Türkiye’deki 15 Temmuz Darbe Girişimi mizahi bir şekilde gündeme getirildi.

Videoda 4 kişilik senaryo ekibi, film yapımcısına yeni sinema filmi için öneride bulunuyor.’Bir Fincan Kahve’ isimli film senaryosunda ise konu ‘kendi kendine darbe yapan diktatör.’

Video boyunca film yapımcısını ikna etmeye çalışan bir senarist darbe öncesi ve sonrası  Türkiye’de yaşanan sürecin bir benzerini senaryo olarak bire bir anlatıyor. Video ise ilginç bir sonla bitiyor.


[TR724] 24.5.2018

Eski Diyarbakır Hakimi’nden Demirtaş’a: “Bırakırlar diye yapıyorsan değmez Başkan; bak sana anlatayım”

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, geçtiğimiz günlerde tutukluluğun yapılan itirazın reddedilmesinden sonra twitterdan, “Tutukluluğuma gerekçe yapılan sözde delillerin tamamının sahte olduğu, hepsinin ‘fetö’ savcıları tarafından uydurulduğu ortaya çıktı. Ama herkes halen üç maymunu oynuyor.” açıklaması yaptı. Bu açıklamaya meslekten ihraç edilen eski Diyarbakır Ağır Ceza Hakimi Ramazan Faruk Güzel’den itiraz geldi.

Güzel twitter hesabından şunları yazdı:

“Selo başkanın “tutukluluğunun devamına” dediler…Başkanı içeri tıkanları diyeyim. Ama önce içerde tutan iradeyi görün diyorum. (İpucu: “Seni başkan yaptırmayacağız” demene çok kızmış birisi. )Başkan, sen de biliyorsun seni içeri tıkanları.. ben de biliyorum çünkü oradaydım:”

“Ben de Diyarbakır’daydım Başkan. Ve o “dönemin savcıları”:Diyarbakır Özel Yetkili Başsavcı Vekili Uğurhan Kuş idi. (Şu an Bursa Başsavcısı)-Diyarbakır Başsavcısı Ramazan Solmaz idi. (Halen Antalya Başsavcısı.)İkisi de “F.TÖ ile mücadele” baş kahramanlarındandır.Bil isterim”

HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş

“Aynı dönemde Hollandalı gazeteci Geerdink’ i tutuklatanlar da aynı ekip idi. Hollanda’ya: “Gülenist yargıçlar yaptı” diye bildirmişler. Ben beraat ettirdiğimde ise beni onursuzca attılar, bir de AB’ye rapor sunmuşlar:”Bizde böyle özgürlükçü kararlar var” diye. Bunlar böyle.Bil isterim.”

Hani şöyle düşündüysen:”Böyle dersem belki zalimlere yaranırım da çıkartırlar beni. Hem buna itiraz edebilecek bütün hakim savcılar da içeride, rahat sallarım” Bu da sana yakışmaz, değmez. Kendini savunamayacak durumdaki yargı mensuplarının cevap hakkını da tarih verecektir.”


[TR724] 24.5.2018

Kırk Ambar- 14 [Safvet Senih]

*“Şimdi yalnız âzamî ihlas, azamî sadakat, âzamî fedakarlık kâfi değildir. bu ŞEYTAN  GİBİ ADAMLARIN  karşısında  çok dikkatli olmak lâzımdır.” (B. S. Nursî)

*“İnsan namazda iken, teşehhüd esnâsında ETTEHİYYÂTÜ  derken, aynı günün o vaktinde Et-Tehiyyatü diyen bütün mahlukatın TAHİYYELERİ  (Hayatlarının hediyyeleri tesbihatlarını) kendi namına Cenab-ı Hakka takdim edebilir. Hatta biraz daha ileri gitse, bütün zamanlardaki tahiyyat ve tesbîhatları da kendi namına takdim edebilir.” (B. S. Nursî)

*“Ben namazdan çıkışta ‘Esselâmü aleyhüm ve rahmetullah’ dediğimde,  sağımda Enbiyaları, sol tarafımda evliyaları niyet ederek öyle selam veriyorum.” (B. S. Nursî)

*“Hz. Hüseyin ve Hz. Ali (k.v.)’den ders aldığım ders, otuz seneden beri, bilhassa Cevşenü’l-Kebir ile daima onlarla mânevî irtibatımda geçmiş hakikatı ve şimdi Risale-i Nur’dan bize gelen MEŞREBİ almışım.” (B. S. Nursî)

*“Başımıza gelen bütün MUSİBETLER, iman hizmetimiz noktasında BÜYÜK  NİMETLERE  çevrilmiştir. Hem de perde altında hatır ve hayale gelmeyen Nur’un fütuhatları oluyor.” (B. S. Nursî)
“Mütesânid (birbirleriyle dayanışma içinde olan)  bir heyet, bir cemaat halinde, bütün müminlere bir nokta-i istinad oluyorlar. Şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar DÂHÎ ve hatta YÜZ  DÂHÎ derecesinde de olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, (karşısındaki) bir cemaatin şahs-ı manevisine karşı mağluptur.” (Mustafa Sungur Ağabey)

*Avukat Abdurrahman Şeref  Lâç’ın 1952 Gençlik Rehberi davasında İstanbul’da Mahkemede Üstad Hazretleri için söylediği sözler: “Bakın şu asîl ve necip ihtiyar Müslüman’a. Ne kadar sakin ve ne kadar rahat… Zira kesrette değil, vahdettedir. BEL  ZİNDANINDA SAFÂYI  SEYRETMEKTEDİR. CEF  safhasında VEFA bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşyanın hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafet kazanmıştır. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyzi hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı bu Müslümanı kolundan yakalamış hapse sürüklemektedir.”

*Isparta Kahramanlarının bir ismi de HEYBELİLER’dir. Çünkü, hapisteki Nur Talebelerine erzak götürürken heybelerinin alt kısmına Risaleler  koyarak heybelerini içeri sokturup boşalttıktan sonra alıp, her hafta görüş günü Isparta-Denizli arasında mekik dokuyan ve mütemadiyen heybeleriyle dikkati üzerlerine çekip HEYBELİLER  diye anılan yine onlardır. (N. Şahiner Son Şahitler-4)

*Lisan-ı hâl, lisân-ı kâlden (sözden) daha ziyade müessirdir. Fedakârlık, kalbdeki iman, MANYETİZMA gibi tesir eder. Onun için fedakârlığa fazla ehemmiyet veriyorum.” (B. S. N.)

*Merhum Ali İhsan Özyurt  diyor ki: “Mehmet Canyoldaş ve Mesut  isimli bir arkadaşla 1955’te Üstad Hazretlerinin ziyaretine gittik. Canyoldaş, Üstad’a öğretmenlik mesleğinde çok sıkıntı çektiğini, kendisine huzur vermediklerini ve namazlarını kılamadığını söyledi. Üstad Canyoldaş’a ‘Sen ÖĞRETMENLİKTEN ayrılma kardeşim, devam et’ dedi. Mesut’un da ne iş yaptığını sorup, ÖĞRETMEN olduğunu öğrendikten sonra şöyle dedi: ‘Sen de ÖĞRTEMENLİK’te devam et, kardeşim. Çocuklar, istikbâl için büyük bir sermayedir. Onları terbiye etmek bizim vazifemizdir. Katiyyen ÖĞRETMENLİKTEN ayrılmayın.

“EZÂN-I  MUHAMMEDΠ sadece bir ilânattan ibaret değildi. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre ‘namaza gelin’ diye çağırırdı. Halbuki EZAN asr-ı saadetten beri aynı şekilde devam ediyor. Ezan İLÂ-İ KELİMETULLAH’tır. İMANIN  ESASINI  GÜNDE  BEŞ  DEFA  DÜNYAYA İLÂN  ETMEKTİR. İSLÂMIN ŞEÂİRİNDENDİR. (Şiar ve sembollerindendir). Bu şeâir, FARZLAR  kadar ehemmiyetlidir.” (N. Ş. Son Şahidler -4, 461. S)

*Merhum Mustafa Cahid Türkmenoğlu diyor ki: “Büyük Risaleler basılırken, bir ara Ankara’da bazı arkadaşlar vazife sebebiyle, bazı arkadaşlar da yaz tatili sebebiyle memleketlerine gitmişlerdi. Ben matbaada yalnız kalmıştım. Gerçi arasıra talebelerden yardıma gelenler olurdu ama pek durmuyorlardı. Ben de bir ara basım işini bırakıp Ankara’dan ayrılmak istediğim halde sanki gaybî bir kuvvet beni istediğim yere göndermiyordu. Doğuş Matbaasında bize tahsis edilen odada çalışırken bazen kendi kendime bağırarak ‘Ben istediğim yere gidemiyorum, ben hürriyetime sahip değil miyim?’ diyordum.

“Bir müddet sonra matbaa işlerinde yardım etmek üzere birkaç arkadaş geldi. Ben de onların gelişlerinden istifade ederek Üstad’ı ziyarete gittim. Isparta’da Üstad’ın bulunduğu eve geldim, kapıyı çaldım. Arkadaşlar açtılar. Benim geldiğimi Üstad’a söylediler, ‘Gelsin’ demiş. O sırada Üstad Hazretleri odada yalnızdı, ben de oda kapısından içeri girip elini öpmek için yanına giderken Üstad birden yüksek sesle, ‘NE  HÜRRİYETİ?’ diye bağırdı, şaşırmıştım. O anda matbaadaki odada bağırdığıum sözler aklıma geldi. Mahcup bir halde elini öperek, önüne oturdum. Üstad bana önemli bir ders verdi ve Kardeşim, öyle kimseler gelmişler ki, Kur’an’ın bir tek harfinin hakikatı için kendilerini feda etmişler. Bize ne oluyor ki, şimdi Kur’an’ın   tamamına taarruz var. Biz kendimizi niye fedâ etmeyelim?’ dedi. Kur’an’a ve imana hizmet etmenin bu zamanda, çok ehemmiyetli olduğunu söyleyerek çok güzel bir ders verdi.” (N. Ş. Son Şahidler-4)

Gerçekten önemli bir konumda bulunuyoruz, bu konumun hakkını vermeliyiz. Bu da âzami ihlas, âzami fedakârlık  ve âzami sadakat istiyor…

[Safvet Senih] 24.5.2018 [Samanyolu Haber]

Dolar 5 TL olursa ne olur?

Türk Lirası belli başlı para birimleri karşısında tarihinin en düşük değerlerine geriledi. 2018 yılı başından beri artan dolar 4,92 TL’ye kadar yükseldi.

Merkez Bankası’nın (TCMB) akşam saatlerinde olağanüstü toplantıda geç likidite penceresi (GLP) faiz oranını yüzde 13,50’den yüzde 16,50’ye çıkarması (300 baz puan artış) tansiyonu bir nebze düşürmüş gibi görünse de kurların nerede istikrar bulacağı bilinmiyor.

MERKEZ BANKASI GEÇ KALDI

Türkiye’de Merkez Bankası’nın piyasa üzerindeki hâkimiyetini kaybettiğine dikkat çeken uluslararası yatırımcılar dış piyasalardaki gelişmelerini de etkisiyle doların kısa sürede 5,30-5,50 TL seviyelerine gelebileceğini belirtiyor.

Merkez Bankası’nın doların 5 TL eşiğini aşmasını istemediği için bu akşam olağanüstü toplantı kararı aldığı belirtiliyor. Faiz artışının etkisin kalıcı olmayacağı kaydedilirken IPA doların bu kadar kısa sürede bu denli hızlı artmasının sebeplerini listeledi.

Krize karşı atılması gereken adımları masaya yatıran IPA piyasada öne çıkan uzmanların görüşlerinden hareketle “Dolar 5 TL olursa ekonomide neler olacak?” sorusuna cevap aradı.

TÜRKİYE’DE DOLAR ARTIYOR, ÇÜNKÜ…

ABD gibi gelişmiş ekonomiler para politikalarını ya sıkılaştırıyorlar, yani faizleri artırıyor.

Euro bölgesinde de sonbaharda faiz artışları başlayacak

ABD’de 10 yıllık tahvil faizi yüzde 3’ü aştı. Dolar dünyada değer kazanıyor.

Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalarda vaktiyle gelen para çıkıyor. Diğer tarafta yeni sermaye girişi azalıyor.

‘Dövizin bol, faizlerin düşük’ olduğu dönemde yurtdışından alınan krediler gayrimenkule harcandı, istihdam ve ihracatı artırıcı sanayi gibi sektörlere yatırım yapılmadı.

Türkiye’nin hızlı büyüdüğünü göstermek için 2017 yılında bankalar üzerinden düşük faizli 220 milyar TL kredi aktarıldı.

Şirketlerin hem dış borçları hem de iç piyasala olan borçları keskin biçimde yükseldi.

Nisan sonu itibarıyla şirketlerin net döviz borcu 226 milyar dolar.

Dış borç stoğu 440 milyar dolar.

Cari açık 55 milyar dolar. Cari açık milli gelirin yüzde 6,5’ine ulaştı.

4 aylık bütçe açığı 23 milyar TL.

Enflasyon yüzde 10,8.

İşsizlik yüzde 10,7.

TÜRKİYE’YE BİR SENE İÇİNDE 130 MİLYAR DOLAR LAZIM

Cari açık da ilave edildiğinde Türkiye bir senede 130 milyar dolar bulmak mecburiyetinde.

Makro göstergeler bu kadar bozulduğu halde emekliye iki ikramiye, yaşlılık aylığının yüzde 100 artırılması gibi bütçe açığını artıracak kararlar Hazine’nin borçlanma ihtiyacını katladı.

Hazine’nin bu ihtiyacını gören büyük fonlar yüksek faizle Türkiye’yi fonlamaya başladı.

En son iki yıllık faiz yüzde 17,22 oldu. Sene başında yüzde 11 seviyesinde idi.

Piyasa faizi artarken Merkez Bankası’nın kanununda yazılan ‘araç bağımsızlığı’nı siyasi baskı endişesi ile vaktinde ve etkili olacak bir kararlılıkta kullanmaması tansiyonu daha da yükseltti.

MERKEZ BANKASI’NIN TUTUK KALMASI PAHALIYA MÂL OLDU

Merkez Bankası’nın faizleri vaktinde artırmaması piyasada kontrolü kaybetmesine yol açtı.

Fitch, Moody’s ve Standard&Poor’s gibi kuruluşlar Türkiye’nin kredi notunu yatırım yapılabilir ülke seviyesinden iki üç basamak aşağı indirdi.

Bu yüzden Türkiye halihazırda Senegal’den daha yüksek faizle borçlanabiliyor.

Türkiye’nin risk sigortası primi (CDS) 300’e yaklaştı. Bu da bankaların ve şirketlerin borçlanma maliyetini katladı.

Ülker ve Doğuş gibi büyük holdinglerin döviz kredilerini uzun vadeye yaymak için bankalarla masaya oturması özel sektördeki döviz krizini ele verdi.

SİYASİ RİSKLER HER GEÇEN GÜN ARTIYOR

Türkiye’nin ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile siyasi ilişkileri en kötü dönemini yaşıyor. Bu yüzden siyasî ‘teminat’ ya da ‘çapa’ bulamayan yatırımcı nezdinde Türkiye’nin riskini artırıyor

Türkiye’de kutuplaştırıcı ve ötekileştirici siyaset dili piyasalarda risk algısını yükseltiyor.

Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmaması ve yatırımcıların olmazsa olmazlarından ‘hukuk güvenliği’nin kalmaması sebebiyle yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor.

24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçim sonrasında uygulanacak başkanlık sisteminin siyasi riskleri artıracağı yönündeki endişeler de doların yükselmesinde etkili oluyor.

Suriye eksenli jeopolitik riskler de bitmedi.

Olağanüstü Hal’in (OHAL) devam ediyor.

Hükümetin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile binden fazla şirkete el koyması ve bu yetkiyi hâlâ elinde bulundurması mülkiyet hakkı üzerinde tehdit olarak görülüyor.

Türkiye’nin döviz krizini aşmak için sermaye giriş-çıkışına sınırlama getireceği yönündeki yorumların net bir dille tekzip edilmemesi yabancı yatırımcıyı ürkütüyor. 

Döviz hesaplarına el konulacağı (kambiyo kontrol rejimi) iddiaları paranın yastık altına gitmesine sebep oluyor.

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN NE YAPILMALI?
  • Krizin bir güven bunalımından kaynaklandığı dikkate alınmalı ve piyasanın kaybettiği güveni geri kazanmasını sağlayacak mesajlar verilmeli.
  • Kriz sadece Merkez Bankası’nın faiz artışı ile çözülemeyecek kadar derinleşti.  
  • Karar almakta çok geç kalan Merkez Bankası’nın 23 Mayıs’ta olağanüstü toplanması isabetli de olsa gecikmiş bir karardı.
  • TCMBM faizi keskin biçimde artırmaya devam etmeli, ancak hükümetin bunu destekleyici adımları devreye girmeli. 
  • Riskleri azaltacak ekonomi politikaları devreye girmeli.
  • Hükümet sözcüleri ve ekonomi kurmayları ‘dış mihraklar’, ‘operasyon yapılıyor’ gibi gerçekte karşılığı olmayan beyanları kullanmaktan vazgeçmeli. 
  • İktisat biliminin ortaya koyduğu formüllerin ötesinde bilimsel temeli olmayan afaki sözlerle tedirginlik daha da artırılmamalı. 
  • Hukuk sistemi düzeltilmeli, içeride kutuplaşmaya son verilmeli.
  • Dengeli bir dış politikaya geçilmeli.
  • Kamuda liyakata dayalı atama esas olmalı. Zayıflayan kurumsal yapılar tekrar güçlendirilmeli.
  • Eğitim sistemi siyasi saiklerden bağımsız ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden ele alınmalı.
  • Eğitimde Türkiye’nin yüksek teknoloji açığını kapatacak nitelikli iş gücünü yetiştirmesini sağlayacak biçimde reform yapılmalı
  • Kamuda israfa son verilmeli, kemer sıkma paketi açıklanmalı. Mali disiplini bozan bütçe dışı harcamalar disiplin altına alınmalı.
TÜRKİYE’DE SENE BAŞINDAN BUGÜNE NE OLDU?

Türk Lirası 1 Ocak 2018’den 23 Mayıs’ta Merkez Bankası’nın olağanüstü toplantı yapacağı saate kadar dolara karşı yüzde 28,6 değer kaybetti.

4 Ocak’ta 3,77 TL olan dolar 23 Mayıs’ta yüzde 3 puanlık (300 baz puan) faiz artırımına kadar 4,85 TL’ye yükseldi. Faiz kararından sonra kur gevşedi ve 4,65 TL’ye indi.

Bu kayıp oranı ile TL aynı dönemde yüzde 24 değer kaybeden Arjantin Pesosu’ndan sonra en fazla eriyen ikinci gelişen para birimi oldu.

Euro 4,49 TL’den 5,76 TL’ye kadar yükseldi.

İngiliz Sterlini 5,0650 liradan yüzde 30,2 artışla 6,59 TL’ye çıktı.

Borsa İstanbul 15 bin puandan fazla değer kaybetti ve 102 bin puana geriledi.

Hazine 2 yıllık tahvil faizleri yüzde 11’den yüzde 17’nin üzerine çıktı.

Döviz kurları faiz kararı sonrası 20 kuruşa yakın gerilese de piyasa bu seviyeleri test etmiş olmanın avantajını hâlâ elinde tutuyor.

En küçük olumsuz haberi ile kur yeniden yükselişe geçecek.

Kurda kalıcı toparlanma için ABD’de faiz artışlarının sona ermesi ve gelişen piyasaların yeniden cazip hale gelmesi gerekiyor

TÜRKİYE’DEKİ KRİZ İÇİN KİM, NE DEDİ?

Ünlü yatırım gurusu Mark Mobius: “Türkiye’den gelebilecek negatif bulaşma riski ve Arjantin ile Brezilya’nın durumu sebebiyle gelişen piyasalar kötüye gidebilir.”

Makro ekonomist ve finans tarihçisi Russell Napier: “Küresel piyasalarda 1980’ler yeniden yaşanacak ve Türkiye’yi büyük bir krizin bekliyor. Türk Lirası muazzam değer kaybedecek. Türkiye 400 milyar doları bulan borcunu ödeyemeyecek duruma geldi. Türkiye’nin krizi başladı.”

Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman: “1997’deki gibi partilemeye devam edeceğiz? Yükselen piyasalarda, eskitip döviz/mali krizinin esintisini taşıyan birşeyler oluyor. Türkiye (TL) çarpıcı bir düşüş içinde.”

Standard&Poor’s: “Merkez Bankası’nın bağımsızlığını ortadan kaldıracak adımlar Türkiye’nin negatif olan kredi notunun yeniden değerlendirmesini gündeme getirebilir.”

Fitch: “Merkez Bankası tedbir almazsa Türkiye’de mali yapı süratle bozulabilir.”

Teknoloji borsası Nasdaq: “Zayıf lira, yüksek cari açık ve enflasyon sebebiyle Türkiye büyük bir borç krizinin ortasına sürüklendi.”

Berlin merkezli yatırım uzmanı Lutz Roehmeyer: “Yüksek faiz oranları TR’nin GSMH’nın yüzde 10’nu götürür. Ancak bir kriz büyümeyi yüzde 100 öldürür ve hatta resesyona sürükler. O yüzden az dozda acı ilacı tümüyle bir krize tercih ederim.”

Stockholm merkezli gelişen piyasalar baş stratejisti Per Hammarlund: “Kriz sürecinde USD/TRY oranının 5.30-5.50 değerlerini görmesi muhtemel.”

Gelişen piyasalar ekonomisti Jason Tuvey: “Cari açığı milli gelirinin (GDP) yüzde 6,5’ine denk gelen ve sıcak para girişine ihtiyacı olan bir ülke sermaye kontrollerine geçemez. Ancak yetkili organlar önlem almazsa resesyona gidebilir.” dedi.

Hürriyet Gazetesi ekonomi yazarı Uğur Gürses: “Artık sadece faiz artırmak çözüm değil. Güveni ortamı tesis edilmeli. OHAL kalkmalı. Ağır çekimde tren kazasına içinde oturarak tanık olmak gibi bir durum yaşadığımız.”

FXTM forex brokerlarından Cemil Ahmed: “Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan’n son günlerdeki yorumlarının liradan kaçışa katalizör oldu. Piyasalarda görüldüğü kadarıya Türk Lirası serbest düşüşte.”

Romanya’nın etkili ekonomi gazetesi Ziarul Financiar: “Yabancı yatırımcı Türk ekonomisine güvenini kaybetti, lirayı cehenneme attı.’’

İş dünyası dergisi Business Magazin: “Türkiye şiddetli bir döviz krizine doğru gaza bastı.”

DOLAR 5 TL OLURSA NE OLUR?
  • ‘Dramatik Ekonomik Çalkantı’ senaryosu gerçekleşir.
  • Türk Lirası’nın dolara karşı 5 aylık kaybı yüzde 33’e çıkar.
  • Milli gelir (GSYH) yüzde 8-10 daralır.
  • Fert başına gelir 9 bin 710 dolara geriler.
  • Kurdaki 10 kuruşluk artış enflasyonu yüzde 2 puan yukarı çıkarıyor. 
  • Enflasyon kurun 4-,4,10 TL civarında olduğu nisan ayına göre yüzde 6-7 daha yukarı çıkacak. 
  • Asgari ücret 425 dolardan 320 dolara iner.
  • 4 Ocak’ta 464 dolara tekabül eden ortalama emekli maaşı (1.750 TL) 350 dolara düşer. 
  • Risk maliyetinde yüzde 6 (600 baz puan), TL faizlerde yüzde 7 (700 baz puan) ve FX faizlerde 350 baz puan artış görülür.
ŞİRKETLERİN DÖVİZ BORCU KARŞILIĞI TL YÜKÜ 278 MİLYAR TL ARTAR

Şirketlerin 226 milyar dolar döviz borcunun TL karşılığı 1 trilyon 130 milyar TL’ye çıkar. Bu artış borç yükünün ocak ayına göre 278 milyar TL artması anlamına gelir.

Türk bankaların sermaye yeterliliği oranı yüze 7,7’ye düşer.

Bankaların sermaye yeterlilik oranını kanuni alt sınır olan yüzde 12 seviyesine çıkarmak için toplamda 20 milyar dolardan fazla sermaye artırımına ihtiyaç duyulur.

Bankalar defter değerinin yüzde 25’ini kaybeder.

Döviz kredileri başta olmak üzere tahsil edilemeyen kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 5-6’yı bulur.

FAİZ ARTIŞI ÜÇ BANKANIN BİLANÇOSUNU VURACAK

İş Bankası, Halkbank ve Garanti Bankası artan faizlerden en fazla etkilenecek olan ilk üç banka olarak gösteriliyor.

İş Bankası’nın 20,3 milyar TL, Halkbank’ın 12,5 milyar TL ve Garanti Bankası’nın 16,9 milyar TL bankalar arası piyasada yükümlülüğü bulunuyor. Ortalamada toplam yükümlülüklerine oranı ise yüzde 6.

Faizde 100 baz puan artış banka bilançolarını şu oranda tırpanlıyor:
  • İş Bankası: Yüzde 2,8
  • Halkbank: Yüzde 2,7
  • Garanti Bankası: Yüzde 2,3
  • Yapı Kredi: Yüzde 1,3
  • Akbank: Yüzde 1,0
HAZİNE 10 MİLYAR TL DAHA FAZLA FAİZ ÖDEYECEK

TCMB’nin 23 Mayıs’ta olağanüstü toplantıda yaptığı 300 baz puan ve iki hafta önce yaptığı 125 baz puanlık artış dikkate alındığıda banka bilançolarının yüzde 3-8 arasında küçüleceği tahmin ediliyor.

Faizlerdeki yüzde 1 puanlık artışın Hazine’ye faturası 1,6 milyar TL. Son artışın ilave maliyeti 10 milyar TL’yi bulacak.

Akaryakıt fiyatları yüzde 10’a yakın artacak

ipahaber.com

[Samanyolu Haber] 24.5.2018

Ahmet Maranki silahla tehdit etti: “Umudumuz 25 Haziran olmadı Belgrad Ormanı’na gömdüklerimizi çıkarırız”

Bitkisel tedavi yöntemleriyle tanınan Ahmet Maranki, Akit TV’nin canlı yayınlanan ‘Bilgi Savaşları’ programında 24 Haziran seçimleriyle ilgili tehdit açıklaması yaptı.

Seçimlerden bir gün sonrasını işaret eden Maranki, “Bu spekülasyonlar tamamen sunidir. Biz onun için her doğruyu her yerde söylemeyeceğiz. Kan ağlıyor içimiz. Ama bizim şayet aksi olursa gidecek hiçbir yerimiz yok.Benim umudum kaf dağının arkasında 25 Haziran’da” dedi.

Seçimleri iktidar kazanamaması halinde ise Maranki şöyle devam etti:  “Olmadı artık Belgrad Ormanı’nda bir ağacın altında talim şeyimizi oraya gömdük. Çıkaracağız sokağa artık ‘Bismillahirrahmanirrahim’ deyip…”

Programın sunucununun “O kadar da değil de…” diye itiraz etmesi üzerine Ahmet Maranki, “Ama şimdi adam sana topla saldırıyor, senin tüfeğinle saldırıyor. Tankınla atıyor kardeşim. Gerektiğinde bu millet ona hazır…” diyerek açıklamalarını sürdürdü.

[TR724] 24.5.2018

Finacial Times: Erdoğan’ın danışmanları, bir grup gerizekalı ve dalkavuktan oluşuyor

Dünyaca ünlü Finacial Times gazetesi ‘Döviz krizi, Erdoğan’ın kuşatma altında olduğu düşüncesini derinleştiriyor” başlıklı haber/analizinde Bir Türk yetkilinin kullandığı “Erdoğan’ın danışmanları bir grup gerizekalı ve dalkavuk” ifadelerine yer verdi.

Gazetenin Ankara muhabiri Laura Pitel imzasıyla yayınlanan yazıda, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ekonomi kurmayları arasında “az sayıda kalan piyasa dostu” isimlerin liradaki düşüş karşısında dikkat çekici derecede sessiz kaldıkları belirtildi.

Haberde,Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın liradaki düşüşün ‘yurt dışı kaynaklı bir operasyon’ olduğuna dair sözlerine yer verildi ve şöyle devam edildi:

“Albayrak’ın son yıllarda cumhurbaşkanının en yakın kurmaylarından birine dönüşmesi, cumhurbaşkanlığı sarayındaki kuşatılma hissinin giderek arttığının da bir sembolü oldu. Analistler ve yetkililer, Türk siyasetine ağırlığını koyduğu 15 yıllık süre boyunca karşı karşıya geldiği hem gerçek hem de hayali tehditlerin, Erdoğan’ı kendisine yalnızca duymak istediklerini söyleyen kapalı bir grup insanın içine çekilmek zorunda bıraktığını söylüyor. Türk bir yetkili, ‘Danışmanları, bir grup gerizekalı ve dalkavuktan oluşuyor’ dedi ve ‘Artık aklıbaşında tavsiyeleri dinlemez oldu’ diye ekledi.”

‘Erdoğan, küresel finans seyrinin ne derse ona göre hareket etmeyeceğini öğreniyor’

Finansal Times’ın aynı gün yayınladığı Başyazıda ise  faizlerin yükseltilmesinin doğru bir karar olduğu belirtilirken “Erdoğan, küresel finansın seyrinin ne derse ona göre hareket etmeyeceğini öğreniyor” denildi.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre, Finans piyasalarının yakından takip ettiği FT, ‘Akıllı bir otokrat, neyi kontrol edemeyeceğini bilir’ başyazısında AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın piyasaların faiz artırım talebine karşılık vererek doğrusunu yaptığını belirtti ve şu ifadelere yer verdi:

“Erdoğan, küresel finansın seyrinin ne derse ona göre hareket etmeyeceğini öğreniyor. Akıllı bir yönetici, politikalarını da değiştirmeyi bilmelidir. Faizlerin yükseltilmesi doğru bir karardı. Başka benzer adımlar atmak durumunda da kalabilir.”

‘Siyasi kumar, giderek riskli bir hal alıyor’

FT, başyazısında, liradaki düşüşün önlenememesi halinde 2001 yılındaki kriz öncesi görülen ‘eski kötü günlerin’ yeniden yaşanabileceği uyarısında bulundu:

“Söylemeye dahi gerek yok, Erdoğan’ın otokratik yönetimi altında Merkez Bankası’nın bağımsızlığı düşüncesi de çok uzun bir zamandır geçerliliğini kaybediyor. Hassas konularda karar verme gücü yalnızca kendisinde. Uzun bir zamandır, para birimindeki değer kaybına verilecek en bariz yanıt olan sert bir faiz artırımı seçeneğini hayata geçirmekten kaçınıyordu. Bu direnç, kısmen ideolojik nedenlerden kaynaklanıyor. Erdoğan, faizi ‘tüm kötülüklerin anası ve babası’ olarak tanımlıyor. Ancak bu direncin siyasi nedenleri de var. Gücünü pekiştirme planlarının başarıya ulaşması, Kasım 2019’da olması gerekirken 24 Haziran 2018 tarihine çektiği cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin her ikisini birden kazanabilmesine bağlı. Bu siyasi kumar, liradaki düşüşün hızlanmasıyla birlikte giderek riskli bir hal alıyor.”

‘Finans piyasaları, hapse attığı gazeteciler gibi değildir’

FT yazıda, Türkiye’deki yüksek enflasyon, cari açığın finansmanı için yabancı sermaye girişine duyulan ihtiyaç ve kurdaki yükselişin döviz borcu olan şirketler üzerine yarattığı baskılar gibi ekonomiye yönelik bir dizi ciddi riskin sürdüğüne dikkat çekti:

“Tüm bu risklerin ışığında harekete geçilmesi şarttı. Esas soru Merkez Bankası’nın ‘geç likidite penceresinde’ yaptığı 300 baz puanlık faiz artımının yeterli olup olmayacağı. Bunun alternatifleri döviz rezervlerini kullanmak ve sermaye kontrollerine başvurmak olur. Sermaye kontrollerine başvurmak ülkeye fon girişini azaltır. Türkiye’nin döviz rezervleri Nisan ayı sonu itibariyle 85 milyar dolar olduğundan dolayı ilk seçeneğe başvurmak mümkün görünüyor. Ancak Ağustos 2016’dan bu yana rezervler 17 milyar dolar azaldı. Rezerv kullanımının da bir sınırı var. Para biriminin zayıflığı, Erdoğan’ın Türkiye’nin finans piyasalarının güvenini kaybetmesine neden olan alışılmadık görüşleri ve dengesiz politikalarına yönelik yüksek sesli bir uyarı oldu. Finans piyasaları, hapse attığı bahtsız gazeteciler gibi değildir. Beğensin ya da beğenmesin, piyasaların olumlu düşünmesine ihtiyacı var. Bunu geri kazanabilmesinin yolu da gerçekçi ve aklı başında politika yapmaktan geçiyor.”

[TR724] 24.5.2018

Titanik’in güvertesinde son senfoni! [Naci Karadağ]

“Yılan bize dokunmadıkça bin yaşasın” diye bir atasözümüz varken uyanmalıydık aslında. Nemelazımcılığın şahikası bir kültürün üzerinde oturuyoruz maalesef.

Ya da halk deyişiyle söyleyelim; ateş bize dokunmadıkça isterse samanlık yansın, ister köy, biz kendi aynamıza bakarak taranmaya devam ederiz.

Hamurumuzda var çünkü…

Medyanın neredeyse yüzde 99’u iktidarın, hatta bizzat Saray’ın elinde. Bakın ‘kontrolünde’ demiyorum bizzat elinde…

Seçim kararı alınmasından sonra halk ile yapılan röportajlar belli bir filtreden geçirilerek yayınlanıyor yandaş kanallarda.

Havuz şeysilerinde çarşaf çarşaf “Eskiden perişandık, şimdi öyle mi her şeyimiz var Allah’a bin şükür’ içerikli söyleşiler almış başını gidiyor.

Daha o tarihte doğmamış adama, “Neydi o tek parti dönemi karneyle ekmek alırdık” türünden açıklama yaptırıyor misal Yeni Şafak isimli mevkute…

Listelere girebilmek adına, daha Erdoğan’ın belediye başkanı olmasından iki yıl öncesinde evine doğal gaz bağlattığını söyleyecek kadar uçan İbrahim Tatlıses de avcunu yaladıktan sonra “beynimden vurulmuşa döndüm” demiş.

Belli ki Zaytung haberi ama halimiz böyle bir şey.

Reis’imiz iftarını halkın arasında açmış.

Gururla paylaştı bu görüntüleri yancıları…

Oysa malum; itibardan tasarruf etmezdi ümmetin lideri!

Saray bahçesindeki sofradan bir günlüğüne uzak kalmıştı.

Cuma namazına 46 eskortla giden bir Cumhurbaşkanı’nın halkın yer sofrasında yemeğe oturmasına tav olacak seçmen şüphesiz halen mevcuttur. O sebeple işe yarar yani, yürür bu strateji..

Yalnız bir sıkıntılı durum var.

Döviz denen hain ve melun dış güçlerin oyunlarıyla Reis ve çevresinin canını epey sıkıyor…

Düşünün..

Türkiye son sürat kriz duvarına toslamaya doğru giderken.

Ülke koca Titanik gemisi gibi tam ortasından çatırdamaya başlamışken.

İngiltere’ye gitti Reis. Son bir çare, ekonomi kurmaylarının zorlamasıyla.

Reuters’in ekonomi yorumcusu anlatıyor:

“Kulaklarımıza inanamadık. Yabancı yatırımcıyı ikna için gelmiş olan Erdoğan, toplantıda Merkez Bankası’na nasıl baskı yapıp müdahale edeceğini anlattı!”

Düşünelim, kafamız acımaz…

Yabancı yatırımcıyı rahatlatmak için, “Bu ülkenin kralı benim, seçimden sonra kur-mur hikaye, ne dersem o olacak” diyeceksiniz.

Sonra da “Dış güçler bize oyun oynuyor!”

Son birkaç yıldır çok tuhaf bir manzara var ama kimse yadırgamıyor.

İktidarı savunan cenah, kendi fikirlerinden ziyade, Erdoğan’ın açıklama ve kanaatlerine göre konum belirleyip pozisyon alıyorlar.

Misal, başkanlık sistemi mi istedi?

Hemen savunmaya başlıyorlar.. “Başkanlık şöyle şahane, Başkan olalım tüm sorunlar o dakka bitecek!” filan…

Yani Erdoğan bir sabah uyanıp “Ne başkanlığı, saçma bir şey başkanlık” dese, herkes “Başkanlık zaten batının icadıdır, bizi başkanlık batırır, yerli sistem isteriz” diye tornistan edecek.

Üç gün öncesine kadar erken seçim talep etmekle vatan hainliğini eşdeğer tutanlar, Erdoğan erken seçim kararı alınca, “Ülke için hayati öneme sahip, hemen erken seçim olmalı” diye kendilerini ortaya atıverdiler.

Ekranlarda her akşam oturup Erdoğan’ın o gün söylediklerini desteklemek için kendilerini paralıyor bu grup.

Döviz inanılmaz şekilde aldı başını gidiyor.

Puldan bile kıymetsiz oldu Türk lirası.

Afrika’nın ismi duyulmamış paraları karşısında bile zavallı duruma düşürüldü. Bilirsiniz Afrika ülkelerindeki durumu. Para boldur ama bir kıymeti yoktur. Hani bir ekmek almak için fırına valizle filan gidersiniz.

Aklı başında herkes “eyvah” diyor, “duvara çarpacağız eyvah!”

Umurunda değil yandaşın…

Ne olacak yani benzini dolarla mı alıyoruz arabaya, bize ne artıyorsa!

Ülke ekonomisi, “Kur filan tanımıyorum” diyebilecek kadar kendinde olmayan birine emanet.

Savunacak durum kalmayınca da “Ölümüne Reis” limanına sığınılıyor hemen.

Çok fazla acımasızlık olacak belki ama Tayyip Erdoğan güç kaybettiği gün onun üzerine en fazla gidecek olanlar yine aynı tayfadır diye düşünmekteyim ama mesele bu değil.

Titanik’in hikayesini hepimiz biliyoruz.

Hani inşa eden mühendis ve sahibinin “Bu gemiyi (haşa) Allah bile batıramaz” dediği, ilk seferinde okyanusun azgın sularına gömülen gemi.

Buz dağına göre göre toslamasına rağmen içindekilerin vur patlasın çal oynasın eğlendiği.

Orkestrasının batarken bile müzik çaldığı bahtsız Titanik…

Ülke Titanik gibi, tosladık ekonomik buz dağına.

Ortadan iki yarıldık ve hızla su alıyor Türkiye.

Batıyoruz Ya Hu!

Ama Reis de yer sofrasında ne güzel oturuyor canım!

Ülkede medya denen yüz karası platformlar hep bir ağızdan senfoni tınlatıyorlar.

Ve lakin son senfonidir bu sarayın güvertesinde bestelenen.

Hani söylemiş olayım ben.

[Naci Karadağ] 24.5.2018 [TR724]

Ekonomik krize rağmen Erdoğan kazanabilir mi? [Erhan Başyurt]

Hükümetin baskın seçim kararı almasının bir nedeni olarak, ‘’kaçınılmaz ekonomik krize seçimden önce yakalanmamak’’ gösterilmişti.

İktidar o kadar panikle mümkün olan en erken sürede bir tarih belirledi ki, milyonlarca genci mağdur etme pahasına üniversite sınavlarını ertelemeyi bile göze aldı.

Baskın seçim kararının ardından Türk lirasında yaşanmaya başlayan hızlı düşüş, bu görüşün haklı olduğunu ortaya koydu.

1 dolar 5 TL’yi yani eski ifadesiyle 5 milyon lirayı gördü.

Türk lirası yaklaşık iki haftadır rüzgarda savrularak aheste aheste yere düşen bir kuş tüyü gibi…

HAZİNE GARANTİLİ HAVUZ SİSTEMİ ÜLKEYİ ÇÖKERTTİ

Krizin kaçınılmaz olduğu biliniyordu, ayak sesleri uzun süredir duyuluyordu.

Dış borcumuz özel sektörle birlikte 460 milyar dolara dayandı.

Cari açık düşmek yerine hızla büyüdü, Merkez Bankası’nın rezervleri eridi…

Dolar yükseldikçe, devletin özel sektöre Türk lirası cinsinden borçları katlandı.

Özellikle yandaş işadamlarına ‘havuza para aktarma’ karşılığında ‘yap işlet devret’ kılıfında altında verilen ‘dolar cinsinden Hazine garantili’ ihaleler açığı daha da büyüttü.

Hükümet buna rağmen, seçim ekonomisine yöneldi. Vaadler yağdırdı. Vergi afları getirdi. İkramiyeler verdi. Maaş zamları yaptı. Konut kredi faizlerini de baskıyla düşürdü…

Hükümetin israfa yönelmesi, saraylar yapıp özel uçaklar ve lüks makam araçlarıyla donatılması, örtülü ödenekten harcamaların iki milyarı aşması da hesaba katıldığında, açık yamayla kapanmaz hale geldi.

OHAL’DE MÜLK GASP EDİLDİ, EKONOMİ ÇÖKERTİLDİ

Daha da önemlisi, istikrar ve güvene dayalı ”kuş kalbi kadar hassas’’ tabir edilen yabancı para sürekli uzatılan OHAL’den ürktü.

Hükümetin hukuku toptan yok etmesi, serbest piyasa şartlarına keyfi müdahalesi yatırımcıyı korkuttu.

Özel bankaya el konuldu, binlerce özel okul, dershaneler, vakıflar bir KHK ile yargı kararı olmadan toptan kapatıldı. Bine yakın büyük işadamının mallarına kayyım atandı. Özel mülkleri yargı süreçleri beklenmeden gasp edildi.

İftiraya dayalı ‘’örgüt üyesi’’ suçlamasıyla işadamlarından para sızdırmak için sistematik ve yaygın bir şantaj tuzağı kuruldu. Dürüst binlerce iş adamı ya yok yere hapse atıldı veya iflasa sürüklendi.

Üretimle değil, gasp edilen mallar ve inşaatla ‘saadet zinciri’ kurmaya çalışan hükümet öngörüldüğü gibi duvara tosladı…

SAMİMİYSENİZ HAYDİ DÜŞÜRÜN FAİZİ!

Ekonomi verilerinin gerçeği yansıtmadığı, TÜİK’in her yıl keyfi hesaplama değişikliğiyle milli geliri kağıt üstünde yükselttiği, kaynağı belirsiz ve varlığı şüpheli ‘kara para’ girişiyle, ekonomi rakamlarıyla oynandığı kanaati pekişti.

Tüm bunların üzerine, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının yok edilmesi, bankalara faiz indirimi baskısı, kamu bankalarının yandaş işadamlarına karşılıksız kredi vermeye zorlanmaları Türk ekonomisine güveni yok etti.

Hükümetin bugüne kadar başarıyla uyguladığı, ‘’bankalara borçlandır, borçla lüks yaşat ama iktidara mecbur et’’ formülü de ‘Çiftlikbank’ gibi çöktü.

Vatandaş kredisini ödeyemez, esnaf malını satamaz hale geldi. Piyasalarda uzun süredir devam eden durgunluk sürekli seçim ve gerilim atmosferinde normalmiş gibi muamele görmeye başladı. Borç batağı büyüdü, iflaslar arttı, icra kuyrukları oluştu…

Türkiye hukukun üstünlüğünden uzaklaşıp, Tek Adam rejimlerinin keyfiliğine sürüklenince, faizi düşürecek doğal yöntemler yerine, enflasyonu düşürecek tedbirler yerine, baskıyla düşük faize sistem zorlandı ve Türk lirası itibar ve değer kaybetti.

Oysa iktidar, ‘’enflasyon düşerse faiz düşer’’ klasik ekonomi tezine gerçekten inanmıyorsa ve ‘’sıfır faiz, sıfır enflasyon ve refah getirir’’ tezinde samimiyse, işte Merkez Bankası orada. Artık özerk veya özgür de değil. Çağırır verirsiniz talimatı, anında ‘sıfır faiz’ uygulanmaya başlar. O zaman siz de dünya da gerçeğin ne olduğunu görür…

Ekonomiyi kötü idare edip, hukuku yok edip, 16 yıldır tek başlarına iktidar olmalarına rağmen ‘’24 Haziran’dan sonra faizi indireceğiz’’ demek, bir partinin kendi seçmenini en hafif tabirle ‘aptal’ yerine koymasıdır…

ERDOĞAN’IN SÖZLERİ KRİZİN TUZU BİBERİ OLDU

Lükse ve israfa alışan hükümet, uluslararası ekonomide değişen dengeleri de gözardı etti.

ABD’de FED’in gecikmeli de olsa faiz artışına yönelmesi, ABD tahvillerine yönelimi artırdı ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki sıcak paranın ABD’ye yönelmesine neden oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, en son İngiltere’de uluslararası yatırımcılara yaptığı serbest piyasaya müdahale edebileceği yönündeki açıklamalar da krizin tuzu biberi oldu…

Tüm bunların üzerine, Avrupa Birliği, komşularıyla ve ABD ile kavgalı olmak eklenince, sermaye açısından Türkiye artık fazlaca riskli bir ülke haline geldi.

DOLAR ARTTIKÇA HALK FAKİRLEŞECEK

Sonuçta 1 ABD doları 5 TL’yi gördü…

Benzin başta tüm ithal ürünler, teknoloji ve tekstil ürünlerinde fiyatlar kademeli olarak artacak demektir.

İki ay önce 100 bin liraya aldığınız bir sıfır arabayı çok kısa bir süre sonra 140 bin liraya alamayacaksınız. İki ay önce 5 bin lira olan bir cep telefonu, kısa süre sonra en az 7 bin lira olacak…

Türk lirası değer kaybettikçe fiyatlar daha da artacak ama vatandaşın kazancı bu oranda artmayacak. Alım gücü düşecek, halk gün be gün daha da fakirleşecek. Vatandaşın sadece cebi değil giderek canı yanmaya başlayacak…

Düşünün Türk Lirası, Esed’in Suriye Lirası karşısında bile yüzde 20’ye yakın değer kaybetmiş durumda.

İktidar, kamuoyundan gizlediği oynanmamış gerçek ekonomi verilerine sahip olduğu için krizin yaklaştığını herkesten önce görebildi.

Krizi önleyici veya hafif atlatmak üzere ‘acı tedbirler’ almak yerine fırsatçılık yapıp baskın seçim kararı aldı… Yine de yıllardır altını oyduğu binanın enkazı altında kalmaktan kurtulamadı.

EKONOMİK KRİZ İKTİDARIN SONU OLMAYABİLİR…

Gelinen noktada çokları 2002’de yaşanan ekonomik krizin iktidarı nasıl vurduğunu hatırlatıyor ve bu iktidarın da ekonomik çöküşten aynı şekilde etkileneceğini dile getiriyor.

Normal bir ülkede ‘evet’. Hatta çok daha küçük bir ekonomik kriz iktidarın sonu olur…

Ancak 2002’de Türkiye bu kadar kutuplaşmış değildi ve iktidar alternatifi olarak yükselen AK Parti o dönem güven veren bir programa ve kadroya sahipti.

Bugün ülke aşırı kutuplaştırılmış durumda, AK Parti tabanı önemli ölçüde aklı selim ile değil, fanatik bir futbol kulübü taraftarı gibi aidiyet duygusuyla hareket ediyor. İktidardan beslenen, onun sayesinde kamudan iş veya kadro alan, sosyal yardım gören önemli bir kitle var artık. ‘’Değil ekonomi çökse, kıyamet kopsa’’ onlar çıkarları zarar görmesin diye oylarını iktidara verirler.

İkincisi, muhalefetin topluma verdiği umut rüzgarı yetersiz görünüyor. Akşener ulusalcı kadrosu ve bazı açıklamalarıyla hayal kırıklığı oluşturdu. CHP de beklenen akıl dolu sürprizleri adaylarını belirlerken yapamadı… Buna karşılık iktidarın hassaten siyasal İslamcılar, Neo-Osmanlıcılar, yaygın tarikat ve bazı cemaatlere verdiği ulufeler ve umutlar var. Onlar, 24 Haziran’ın TC’nin son seçimi olduğuna ve yeni bir dönemin başlangıcı olacağına inanıyorlar. Siyasi ihtirasları, hilafet beklentileri, ekonomik beklentilerinin çok üzerinde…

Üçüncüsü, ekonomik krize verilen tepkiler de tıpkı yolsuzluk ve rüşvet suçüstüne gösterilen tepkiler gibi yalan bombardımanında cılız kalabilir. İktidar tabanını, ‘’yeni bir küresel saldırıya ve ekonomi darbesine maruz kaldım’’ diye bir kez daha aldatabilir. Tabanı maalesef her türlü iftirayı kabüle meyyal, ‘yargı darbesi’ çıkışında olduğu gibi bu büyük yalanı da satın almaya müsait…

SEÇİMDE HİLE YAPMALARI NASIL ÖNLENECEK?

Dördüncüsü ve en önemlisi, ekonomik kriz Tek Adam rejimlerinin devrilmesi için yeter bir sebep ama seçimler hileli olduğundan etkisiz kalıyor. Venezuella’nın durumuna bir bakın… Türkiye’den kat kat büyük bir çöküş yaşıyorlar ama sandıktan diploması bile olmayan eski belediye otobüs şöförü Maduro bir kez daha galip çıktı… Siyasi uzmanlar, bu hileli seçim sisteminde umutsuzluğu ifade için ‘’Mesih gökten inse rakip olsa, Maduro kazanır…’’ yorumunu yapıyorlar.

Sonuç olarak, hükümet iktidarda kalmayı başarırsa Türkiye daha da fakirleşecek, iflaslar, icralar, belki borç bunalımda arka arkaya intiharlar yaşanacak, ülke daha da içine kapanacak özgürlüklerden yoksun bir Üçüncü Dünya ülkesi haline gelecek…

Ama yine de AK Parti’nin kazanma ihtimali var, zira muhalefet yeterince halkı cezbedecek hamleler yapamıyor, OHAL şartlarında adil olmayan bir seçim yarışı söz konusu ve en önemlisi iktidarın seçimde hile yapmasını önleyecek bağımsız bir bir mercii artık yok gözüküyor.

Cevabı bulunması gereken esas soru şu; İktidarın seçim hilesi yaptığı ortaya çıksa, buna müdahale edebilecek bir yargı mercii veya bir üst mekanizma mevcut mu? Cevap ‘hayır’ ise, hileli seçimin ardından bir kez daha ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti…’’ açıklaması yapılır ve sonuç oldu bittiye getirilirse, muhalefet ne yapacak, iradesi çalınan halk ne yapabilir?

[Erhan Başyurt] 24.5.2018 [TR724]

İnönü’den Yıldırım’a Başbakanlığın kısa tarihi [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye, 16 Nisan referandumu ile “partili cumhurbaşkanlığı” sistemini tercih etti. Erdoğan, hayalindeki “Türk tipi” başkanlık modelini tam olarak gerçekleştiremese de Cumhurbaşkanına büyük yetkiler veren bir sistemi uygulanmaya konuldu. Yeni sistemin özelliklerinden birisi de Başbakanlık gibi tarihi bir kurumun sona erecek olması.

24 Haziran seçimleri sonrasında 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında Bakanlar Kurulu’nun başkanı ve Cumhurbaşkanının sembolik konumuna karşılık devlet yönetiminin asıl yetkilisi ve sorumlusu olan Başbakanlık kurumu tarihe karışacak.

ATATÜRK’ÜN BAŞBAKANI İNÖNÜ

29 Ekim 1923’de Cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, ilk Başbakan olarak atadığı İsmet İnönü’yü kısa bir dönem hariç bu makamda tuttu.

İnönü, Başbakanlığı süresince Atatürk’le uyum içinde ülkeyi yönetti. Ancak 1937’de Atatürk’ün müdahalelerinden rahatsız olunca problemler yaşandı ve azledildi. Böylece kısa bir süre Celal Bayar Başbakan oldu.

İnönü, Atatürk’ün ölümüyle Cumhurbaşkanı seçilerek “Milli Şef” olarak ülkeyi on iki yıl yönetti. Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakanlık görevlerine Refik Saydam, Şükrü Saraçoğlu, Recep Peker, Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay’ı getirdiyse de hiçbiri kalıcı bir icraatıyla öne çıkmadı.

İnönü, 1950 seçimlerinde muhalefete düşen CHP’nin genel başkanı olarak 1972’ye kadar siyasete devam etti. Menderes’e karşı yıpratıcı bir muhalefet yaptı ve 27 Mayıs Darbesi’ni destekleyerek tam yirmi üç yıl sonra bir koalisyon hükümetinin başında Başbakan oldu.

İDAM EDİLEN BAŞBAKAN: MENDERES

DP’nin genel başkanı Bayar’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla Adnan Menderes Başbakan oldu ve ülkenin on yılına damgasını vurdu. “Beyefendi” kişiliğiyle bilinen Menderes, özellikle köylü nüfus ve muhafazakâr kesimde büyük bir destek buldu.

Üst üste üç seçim kazanan ve 1954’de aldığı % 58 oy oranıyla tüm seçimlerin en yüksek oranına ulaşan Menderes, Cumhuriyetin askeri darbe ile uzaklaştırılan ilk Başbakanı oldu. Adil olmayan Yassıada mahkemeleri sonrasında da idam edildi.

Günümüze kadar sağ partiler, Menderes’in siyasi varisi olarak ortaya çıktılar ve onun meydanlarda ifade ettiği “Türkiye’yi küçük Amerika” yapma idealini devam ettirdiler.

ARA DÖNEM BAŞBAKANLARI

Türkiye 1960 darbesi ile “ara dönem” yönetimiyle karşılaştı. Siyasetçilere güvenmeyen askerler, bağımsızları Başbakanlık makamına getirdiler.

27 Mayıs’ın ilk başbakanı, aynı zamanda Devlet Başkanlığını üstlenen Cemal Gürsel’di. 1965 seçimleri öncesinde de bağımsız Suat Hayri Ürgüplü Başbakan yapıldı.

12 Mart Muhtırası sonrasında da darbeciler, ülkeyi 1973 seçimlerine kadar ara rejimle yönettiler. Bu dönemde Nihat Erim, Sadi Irmak, Naim Talu ve Ferit Melen Başbakanlık yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında da emekli bir asker olan Bülent Ulusu Başbakan yapıldı.

Ara dönem Başbakanlarından ülkenin bir beklentisi yoktu. Onların amacı, askerlerin talimatları doğrultusunda birtakım düzenlemeler yapmaktı ve isimleri de kısa zamanda unutuldu.

DEMİREL-ECEVİT MÜCADELESİ

27 Mayıs darbesi ile yaşanan DP’nin siyasi mirasına sahip çıkma mücadelesi, Adalet Partisi’nin üstünlüğüyle sonuçlandı. Bu sırada 41 yaşında genç bir mühendis olan, Menderes döneminin “Barajlar Müdürü” Süleyman Demirel, genel başkan olarak 2000’lere kadar Türk siyasi hayatında etkili oldu.

Demirel, hakkındaki “Mason” olduğu iddialarına rağmen büyük bir halk desteği elde etti.  1965 ve 1969 seçimlerinde AP’yi tek başına iktidara taşıdı. 1975’den itibaren de sağ partilerin oluşturduğu “Milliyetçi Cephe” hükümetlerinde Başbakanlık yaptı. Ancak 1970’lerde Türkiye, anarşi nedeniyle büyük sıkıntılar yaşadı.

Demirel halk tarafından “Baba” olarak anıldı ve yedi defa Başbakanlık yaptı. Demirel, 12 Mart 1971’de ve 12 Eylül 1980’de askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı.

Siyasi hırsıyla bilinen Demirel, 1991’de DYP’nin birinci parti olmasıyla on bir yıl sonra tekrar Başbakan oldu. Özal’ın vefatıyla da Cumhurbaşkanı seçildi.

Statükoyu temsil eden Demirel, muhafazakâr bilinmesine karşılık 28 Şubat’ta askerlerle birlikte hareket etti ve “laikçi” bir tavır sergileyerek yıllarca kendisine oy veren kesimleri şaşkınlığa uğrattı.

Demirel’in 1970’lerdeki siyasi rakibi ise İnönü’yü CHP genel başkanlığından istifa etmek zorunda bırakan Bülent Ecevit’ti. Robert Kolej’li gazeteci Ecevit, 1973’de CHP’yi birinci parti yaptığı gibi MSP ile koalisyon kurarak Milli Görüş’ü ilk defa iktidara taşıdı.

1974 Kıbrıs Harekâtı ile büyük bir popülerlik yakalayan “Karaoğlan Ecevit”, 1977’de elde ettiği % 41 oyla CHP’yi çok partili dönemin en yüksek oranına ulaştırdı. Ancak kısa süren Başbakanlıklarında ekonomik darboğaz ve anarşi öne çıktı. Özellikle hükümet kurmak için AP’den milletvekili transfer ettiği “Güneş Motel” olayı ile büyük eleştirilere hedef oldu.

Ecevit, 1980’den sonra “aile partisi” DSP ile yoluna devam etti ve partisi 1999 seçimlerinde birinci oldu.

Ecevit’in son Başbakanlığı döneminde 28 Şubat darbecilerinin güdümündeki siyaset nedeniyle rahat bir icraat sergilediğini söylemek mümkün değildir. Nitekim 2002 seçimlerinde partisinin çok az oy almasıyla askerle işbirliğinin ve ekonomik krizin faturasını ağır bir şekilde ödeyerek siyasi hayatını tamamladı.

ÖZAL VE SONRASI

12 Eylül darbesi sonrasında siyasi yasaklarla gidilen 1983 seçimlerinde darbeci askerlerin desteklediği MDP yerine “dört eğilimi birleştirme” vaadiyle yola çıkan ANAP, birinci parti oldu. Partinin genel başkanı Turgut Özal da Başbakan olarak 1980’lere damgasını vurdu.

Türkiye, Özal’ın klasik devletçi politikalar yerine “liberal” politikalarıyla, büyük bir dönüşüm yaşadı. 1987 seçimlerini de kazanan Özal, farklı kesimlerin desteğini almayı başararak ülkeye kendi ifadesiyle “çağ atlattı”.

1989’da Cumhurbaşkanı seçilen Özal, 1960 darbesiyle askerlerin makamına dönüşen cumhurbaşkanlığının yeniden sivillere geçmesini sağladı. Özal devrinde “üç hürriyetler” anlamında önemli gelişmeler yaşansa da yüksek enflasyon, Özal’ın “orta direk” olarak isimlendirdiği geniş halk kitlelerine sıkıntılar yaşattı. Bir taraftan da ailesi nedeniyle sürekli eleştirildi.

BELEDİYEDEN ÜLKE YÖNETİMİNE

1970’lerin başında ortaya çıkan Milli Görüş hareketi, Türkiye’de laikçiler ve askerler tarafından rejim düşmanı olarak görüldü. Buna rağmen siyasetçilerin kötü performansları, zamanla muhafazakâr kesimin bu partilere yönelmesine neden oldu.

Özal sonrasında Mesut Yılmaz ve Demirel sonrasında da Tansu Çiller’in başbakanlıkları ve liderliklerinde iki sağ parti hızla eridi. Her iki lider yolsuzluk iddiaları ile de yıprandılar. Nitekim Mesut Yılmaz, Türkiye’nin Yüce Divan’da yargılanan ilk Başbakanı oldu. Ülkenin ilk kadın Başbakanı olan Tansu Çiller de merkez sağı toparlayamadı.

Milli Görüş, 1995 seçimleri sonrasında Necmettin Erbakan’la ilk defa Başbakanlığı elde etti. Ancak 28 Şubat “postmodern” darbesiyle Erbakan’a siyaset yasağı getirildi. Böylece partinin yenilikçi kanadı AKP’yi kurarak siyaset sahnesine çıktı ve 2002 seçimlerinde birinci parti oldu.

Abdullah Gül’ün Başbakanlığı ile başlayan AKP iktidarı, siyasi yasağının kalkmasıyla Erdoğan’la devam etti. Böylece Erdoğan, İstanbul Belediyesi’nden Türkiye’nin Başbakanlığına çıkmayı başardı.

Erdoğan ilk yıllarda özgürlük ve demokrasi savunuculuğu yaparak farklı kesimlerin desteğini aldı. 27 Nisan 2007’deki e-muhtıra ile de asker müdahalesine muhatap olarak hapishane günleriyle başlayan ve nedense bir türlü bitmeyen mağduriyetini devam ettirdi.

Erdoğan’ın “gizli ajandası”, gücü tamamen kendisinde hissettiği ve “ustalık dönemim” dediği 2011’den itibaren açığa çıktı. Siyasette hiçbir “etik” tanımayan Erdoğan, bir taraftan cemaatle ittifak yaptığı gibi diğer taraftan da açılım sürecini başlattı.

Bugün de “ayaklar altına aldığını söylediği” milliyetçiliğin temsilcisi MHP ile seçim ittifakı yapması; Erdoğan’ın “ne İslamcı, ne özgürlükçü” olduğunu, tamamen şahsi makam ve mevki elde etmeyi amaçladığını gösterdi.

Erdoğan ülkeyi AB üyeliği hedefinden; içine kapanmış, “Tek adam, Tek Parti” sisteminin hâkim olduğu bir Ortadoğu ülkesine çevirdi.

Erdoğan bugün, geçmişteki Başbakanların aksine hiçbir yabancı dili bilmemesi ve üniversite diplomasının olmadığı iddiasının gölgesinde “partili cumhurbaşkanı” olarak görev yapıyor.

SON BAŞBAKANLAR

Erdoğan’ın Beştepe’ye çıkmasıyla Başbakanlık görevi “emanetçi” siyasetçilere devredildi. Erdoğan, Özal’ın Yıldırım Akbulut’u Başbakan yaptığı gibi Ahmet Davutoğlu’nu Başbakan tayin etti. Davutoğlu, 1 Kasım 2015 seçimlerinde %49 oy almasına rağmen “milli iradeyi göklere çıkaran” Erdoğan tarafından görevinden azledildi.

Bugün Başbakanlık koltuğunda Erdoğan’ın “düşük profilli” tercihi olarak Binali Yıldırım oturuyor ve 24 Haziran sonrasında ortadan kalkacak Başbakanlığı tarihin tozlu sayfalarına göndermek için gün sayıyor.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 24.5.2018 [TR724]

Ve Irak Kürtleri İran karşısında diz çöktü… [Ebubekir Işık]

25 Eylül 2017 Kürdistan bağımsızlık referandumundan bu tarafa sekiz ay geçti ve Irak Kürt Federe Yönetimi Bağdat İran ile yeni ve mecburi bir sayfa açmanın eşiğinde.

***

Hatırlanacağı üzere, Irak Kürdistanı’nda yaşayan seçmenlerin yüzde 93’ünün Bağdat’tan kopma iradesi gösterdiği bağımsızlık referandumu İran’ın hışmına uğramış ve ilerleyen günlerde Türkiye ile birlikte Bağdat hükümetinin yanında yer alan İran, Barzani’nin bağımsız Kürdistan hayalini tarumar etmişti. Ardından İran destekli Haşdi Şabi Şii milislerin Kerkük’ü alması ve Kürdistan’ın değişik bölgelerinde gerçekleştirdiği askeri operasyonlar, İran-Kürdistan arasında büyük bir kırılmaya sebep olmuştu.

***

Sonrasında iki taraf münferit zamanlarda ve mekanlarda bir araya gelmeye çalıştılar. Özellikle, başbakan Neçirvan Barzani’nin Ocak 2018’de Tahran’a yaptığı ziyaret ve İran’lı muhataplarına bağımsızlık referandumunun büyük bir hata olduğu itirafı, Kürtlerin İran ile yeni bir safya açmak istediğini açıkça ortaya koydu. Bu toplantıda İran tarafı bir takım ekonomik, siyasi ve askeri meseleler hususunda garanti verilmesi durumunda Irak Kürdistanı ile ilişkileri tekrar normalleştirebileceğini ifade etmişti.

İran ile Yeni Bir Sayfa

Son yedi aydır yapılan diplomatik görüşmelerin bir sonucu olarak Mayıs ayının başında İran’dan gelen üst düzey bir ticari heyet Erbil’de dördüncüsü yapılan ekonomi konferansına katıldı. Bu toplantıda söz alan İran’ın eski Bağdat büyükelçisi ve Erbil’e gelen heyetin başkanı Hasan Danaiefar Kürt ya da Kürdistan ifadelerini hiç kullanmadan ‘’Bu toplantı Irak ve İran arasındaki siyasal ve ekonomik ilişkilerin tekrar normalleşmesi için büyük bir önem taşıyor’’ şeklinde ifade edilebilecek bir cümle sarf etti. Konferansa katılan diğer bir isim olan İran Sanayi ve Ticaret bakanı Muhammed Shariatmadari ise Tahran-Erbil arasındaki ticari sıkıntıları ortadan kaldıracak bir heyetin kurulması kararı aldıklarını söyledi.

***

Bu toplantıdan on gün kadar sonra gerçekleşen Irak federal seçimleri İran’ın desteklediği adayların seçimi önde tamamlaması ve buna mukabil Kürt partilerinin seçime dağınık girmesi, Tahran etkisinde ki Bağdat’ın elini Erbil’e karşı daha da güçlendirdi. Bu sebeple Erbil-Tahran görüşmelerinde Kürtlerin hiç memnun olmadığı fakat altına imza atmak zorunda kaldıkları br takım hususlar kabul edildi.

***

Bu hususların başında İran’ın on yıllardır mücadele ettiği Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (IKDP) silahsızlandırılması meselesi gelmekte. İran’lı yetkililer Erbil’in IKDP’ye silahları bırakma hususunda baskı yapmasını diretmekte. Bunu prensipte kabul eden Erbil’in bu çağrısını IKPD’nin dinleyip dinlemeyeceği, böyle bir çağrı yapılması durumunda IKDP-Erbil ilişkilerinin nasıl bir yöne evrileceği ve silah bırakan İranlı Kürtlere yaşam hakkı garantisi verilip verilemeyeceği gibi son derece önemli ayrıntılar varlığını hala koruyor.

***

İran’ın Erbil’e baskı yaparak anlaşmaya ikna ettiği diğer bir konu ise kaçakçılar meselesi. Sayıları 75.000’i bulduğu söylenen ‘kolbar’lar İran-Kürdistan hattı boyunca kaçakçılık yaparak hayatlarını idame ettiriyorlar. Buradan gelen gelirin bir kısmının İran’da varlığını sürdüren ayrılıkçı Kürt hareketine yardım için kullanıldığı da bilinen diğer bir gerçek. Bu sebeple, İran’ın bu konuda Erbil’den önümüzdeki dönemde daha somut adımlar atmasını beklediği ve bu şartın ilişkilerin normalleşmesine endekslediğini ifade edebiliriz.

***

Tüm bu adımlardan şunu anlamak mümkün. Başarısızlıkla sonuçlanan referandum ve sonrasında Irak Kürdistanı’nın IŞID’dan aldığı toprakların çok büyük bir bölümünü Bağdat hükümetine kaptırması, Bağdat’ın Kuzey Irak Federe Yönetimi’nin bütçede ki payını azaltması, Kürt partilerinin son yapılan seçimlerde Irak federal parlamentosundaki temsillerinin azalması, ve daha da önemlisi gerek Irak’ta gerekse de İran’da Kürt partileri arasında büyük kırılmaların yaşanmasında Tahran’ın etkisinin hep var olması ve bunun önüne geçilememesi, Erbil’in bükemediği bu eli öpmesi sonucunu doğurduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

[Ebubekir Işık] 24.5.2018 [TR724]

Arsenal’in dümeni Emery’e emanet [Hasan Cücük]

Arsene Wenger sonrası Arsenal’in yeni teknik patronu kim olacak sorusu nihayet cevabını buldu. Fransız teknik adam 22 yıllık Ada macerasını sezonunun bitimiyle tamamlarken, boşalan koltuğun sahibi İspanyol Unai Emery oldu. Özellikle Sevilla ile üç yıl üst üste UEFA Avrupa Ligi kupasını kaldıran Emery son iki sezon çalıştırdığı PSG ile bir Fransa Ligi şampiyonluğu yaşamıştı.

2017-18 sezonu bitmeden Arsene Wenger’in Arsenal macerası bittiği netleşmişti. Son iki yılda artık uzatmaları oynayan bir Wenger vardı. Arsenal, Premier Lig’de zirveye oynayan takımlarla artık rekabet edemez olmuştu. Wenger’in transfer politikası eleştiri alırken, şampiyonluğun hayal olduğunu gören yıldızlar birbir takımdan ayrılıyordu. Wenger, 1996’da başladığı görevini sezonun bittiğinde bırakacağını açıkladığında koltuğun yeni sahibinin kim olacağı merak edilmeye başlanmıştı. Çok sayıda isim vardı. Arsenal gibi bir dünya markasını çalıştırmak isteyecek düzinelerce hoca vardı. Ama hem Wenger’in boşluğunu dolduracak hem de Arsenal’i yeniden zirveye taşıyacak bir isim gerekiyordu.

Katar sermayesini arkasına alan PSG, 2012’den itibaren Fransa Ligue 1’de krallığını ilan ediyordu. Ancak küçük bir sorun vardı. Her sezon transfere üç rakamlı paralar harcayan yönetimi, Fransa Ligue 1 şampiyonluğu kesmiyordu. Tıpkı Chelsea’nın sahibi Roman Abramovich’i Premier Lig şampiyonluğunun kesmediği gibi. Hedef daha yukarısıydı. PSG için lig şampiyonluğu cepteydi. Şamiyonlar Ligi rüyası kuran milyarder sahipleri, 2016’da genç İspanyol teknik adam Unai Emery’e teslim etmişlerdi.

Emeru ismi bilinçli bir tercihti

2014’den itibaren 3 yıl üst üste Sevilla ile UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanmıştı. Genç yaşına rağmen Avrupa kupalarında oldukça tecrübeliydi. Hem stresi kaldırıyor hem de takımı turnuvalara iyi hazırlıyordu. 4 yıl üst üste şampiyon olmanın özgüveniyle takım Emery’e emanet edilirken, Fransa Ligue 1 şampiyonluğu cepte görülüyor, hedef olarak Şampiyonlar Ligi seçiliyordu.

Emery ilk sezonunda takımı şampiyon yapamıyordu. 4 yıl aradan sonra şampiyonun adı değişirken Monaco ligi zirvede tamamlıyordu. Daha kötüsü ise Şampiyonlar Ligi’nde yaşanıyordu. Son 16 turunda sahasında Barcelona’yı 4-0 yenerek çeyrek finalin kapısını aralayan PSG, deplasmanda rakibine 6-1 yenilerek Şampiyonlar Ligi’ne veda ediyordu. Hem lig de hem de Şampiyonlar Ligi’nde yaşanan hüsranı teknik patron Emery’e kesiliyordu ama bir sezon daha kredi veriliyordu.


Unai Emery | Foto: AFP
Bu yıl PSG emin adımlarla şampiyonluğa ilerliyordu. Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih’i geride bırakıp gruptan lider çıkarken oynadığı futbolla Şampiyonlar Ligi kupasına göz kırpıyordu. Son 16 turunda rakip yine bir İspanyol olurken, bu kez Real Madrid ile eşleşiyordu. Son iki yılın Şampiyonlar Ligi şampiyonunu eleyip, kupanın bir numaralı favorisi olduğunu göstermek istiyordu. Ancak evdeki hesap bir kez daha sahaya uymuyordu. İki maçtada rakibine boyun eğen PSG yine son 16 turunda Şampiyonlar Ligi’ne veda edip evine dönüyordu. Bu hüsran artık Emery’nin üzerini kalın bir şekilde çiziyordu. PSG yönetimi yeni hoca arayışlarına giriyordu. Lig şampiyonluğunun yanında kazanılan Fransa Kupası, Lig Kupası ve Fransa Süper Kupası da Emery’nin koltuğunu korumaya yetmiyordu. Sezon bitmeden Emery ayrılacağını deklare ediyordu. PSG’nin yeni teknik patronu Alman Thomas Tuchel oluyordu.

Unai Emery sıradan bir teknik adam değil

Rüştünü ispat etmiş bir isimdi. PSG’nin milyarder sahipleri, Şampiyonlar Ligi’ni tıpkı Fransa Ligue 1 gibi parayla kazanılacak bir başarı olarak görüyordu. Oysa Şampiyonlar Ligi’nde PSG kalitesinde iki elin parmaklarını bulan kaliteli takımlar vardı. Hatta kalite olarak Fransız temsilcisini geride bırakanlar vardı. Şampiyonlar Ligi kupasını kazanamamak Emery için bir eksiklik değildi yani.

Unai Emery şimdi Premier Lig’de Arsenal’in başarısı için kafa yoracak. Guardiola, Mourinho, Klopp, Conte ve Pochettino gibi dünyaca ünlü teknik adamların çalıştırdığı devlere karşı mücadele edecek. Bu durum bir handikap gibi görülse de Emery’ye  kalitesini bir kez daha ispatlama imkanı sunacak. PSG yönetiminin ‘çirkin ördek’ muamelesi yaptığı Emery, Arsenal’de nasıl bir başarı göstereceği merak edilen konuların başında geliyor. Wenger gibi bir teknik adamın yerini doldurmanın zorluğunu bilerek göreve gelen Emery, Arsenal’le sezonu ilk 4’te tamamlarsa başarılı sayılacak. Arsenal macerasına “Arsenal ailesinin bir parçası olmaktan gururluyum.” diyerek başlayan Emery ile bir devin yeniden şahlanışına şahit olabiliriz. Bunun cevabını yeni sezon başladığında alacağız.

[Hasan Cücük] 24.5.2018 [TR724]

Kriz yönetimi [Mahmut Akpınar]

Baş edilmesi kolay olmayan, çoğu zaman ani gelen, yaygın ve yoğun problemlerle yüzleşmeye kriz denir. Osmanlıca’da kriz anlamına “buhran” kelimesi kullanılmıştır. TDK krizi: “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak tanımlamıştır. Doğal afetler, tabii felaketler yanında beşeri sebeplerden kaynaklanan krizler de vardır.

Kriz, beklenmeyen zamanda veya beklenmeyen miktarda sorunla muhatap olma durumu olduğu için her zamanki anlayışla, normal yaklaşımlarla, süregelen yönetim tarzıyla savuşturulamaz. Kişinin hastalığından kaynaklanan krizler dahi sıra dışı tedbirler gerektirir. Kalp krizi gibi ani gelen durumlarda olağanüstü tedbirler alınır, tam teçhizatlı ambulans çağrılır, hasta normal yollardan değil, acil girişinden ve en hızlı şekilde hastanaye sevk edilir. Şirketler, kurumlar, toplumsal kesimler ve devletler de krizlerle karşılaşır. Her ne kadar bizim gibi ülkelerde olağanüstü haller birilerine otorite-güç devşirmek için istismar edilen yöntemler (OHAL) haline getirilse de, devletler savaş gibi, büyük tabii afet gibi, büyük terör olayları gibi durumlarda problemi kuşatıcı şekilde anlayabilmek ve hızlıca çözebilmek için uzmanların katkısını alarak hızlı ve etkili yollar arar. Bunun için “kriz yönetimi” diye bir disiplin, çalışma alanı ortaya çıkmıştır.

Kriz yönetimi şirket ölçeğinde ve toplum-devlet ölçeğinde ayrı şekilde ele alınsa da ortak noktalara sahiptir. Bu disiplin toplumların devletlerin ve şirketlerin krizi nasıl tespit edeceğinden nasıl karşılayacağına, nasıl çözeceğine, hangi yöntemleri kullanacağına kadar pek çok konuya odaklanır, çözümler üretir, öneriler sunar. Rağbet gören ve çok fazla bilimsel makale yayınlanmış bir alandır kriz yönetimi. TDK kriz yönetimini de tanımlamış ve şöyle demiş: “Bir ülkenin karşılaştığı ulusal, uluslararası herhangi bir sorun veya doğal afet durumlarında sorunun en az zararla atlatılabilmesi için konunun uzmanlarından oluşturulan kurul”. Kriz yönetimi olağan yöntemlerle, yapılarla çözülemeyecek büyüklükteki ani gelişmeler, olumsuzluklar için uzmanlardan ve icracılardan oluşan özel bir heyet kurmak ve özel bir yönetim uygulamaktır. Bu heyetin görevi krizi en az hasarla, en kısa zamanda atlatmak ve sonraki gelişmelere hazırlanmaktır.

Tabii afet, felaket, deprem gibi büyük ve etkili krizlerde, krizden önce yönetimde olanlar kriz heyetine danışmanlık yapsa, tecrübe aktarımında bulunsa da icracı ve yetkili konumda tutulmazlar. Kriz travma etkisi oluşturan ani ve sarsıcı bir vaka ise, travmaya maruz kalmayanlar, daha salim düşünebilecekler yetkili hale getirilir. Türkiye gibi bu konularda yaya bir devlet dahi Marmara depremi sonrası depreme maruz kalan bütün üst yöneticileri kenara almış, onların yerine travmaya ve felakete maruz kalmamış üst yöneticiler atamış, her ilde kriz masaları, kriz yönetim heyetleri oluşturmuştur.

Akademik makalelerde kriz yönetiminde zaman kavramı üzerinde durulur. Krize ne kadar kısa zamanda müdahale edilirse doğacak hasar o kadar azaltılabilir, krizin etkisi sınırlandırılabilir. En kötü seçenek ise krizi yok saymak, oturup ağlamak ve ağıt yakmaktır. Yanlış bir kaderci anlayışla mucizevi beklentilere girmek, eylemsizlik, olayın yaşanmamış olmasını düşünmek zararın büyümesine ve kişilerin ruh sağlığının bozulmasına neden olur.

Kriz döneminde iletişim çok önemlidir. En kısa sürede iletişim kanallarının oluşturulması ve doğru şekilde kullanılması krizin küçük kalmasını sağlayabilir. Sağlıklı iletişim kanalları oluşturulup, doğru bilgilendirme yapılmazsa kriz büyür; psikolojik etkileri gerçek etkilerini geçer. Krize maruz kalan kurum/yapı kendi söylemini, hikayesini oluşturamaz, pro-aktif davranamazsa inisiyatifi elinden kaçırır. Bu durumda medya kendi senaryosunu piyasaya sürer; oluşan kanaati değiştirmek mümkün olmaz. O nedenle krizin ardından bir açıklama yapılması ve durumun izah edilmesi, zaman içinde de gelişmelerin duyurulması hayatidir. Sözcülük müessesesi ile kamuoyunun devamlı bilgilendirmesi manipülasyonları engellemeye, vak’anın  doğru anlatılmasına yardımcı olacaktır.

Kriz dönemlerinde insanların düşüncelerinin, görüşlerinin alınması ve değerlendirilmesi biriken tepkileri ortadan kaldırır; ayrıca çözüme katkıda bulunur. Söylentilere, dedikodulara fırsat vermemenin yolu da insanları dinlemek ve gereken açıklamaları zamanında yapmaktır.

Kriz anında paniklememek ve çevreye güven vermek çok önemlidir. Krize maruz kalan kitleler, kişiler bir anda endişelenir, korkar ve strese girerler. Bu dönemde herkes lider konumundaki insanlara bakar. Onların krizin ilk anındaki soğukkanlı, aklı selim ve güven veren tavırları insanları da rahatlatır. Kriz dönemlerinde insanlara ümit verilmelidir. Ancak bu ümit bir çabaya, çalışmaya, çıkışa dayalı ümit olmalıdır. Kriz daha sıcak iken ve sebepleri belirlenmemiş iken krizin kimlerden kaynaklandığını sorgulamak, sorumlu aramak, suçlu ilan etmek toplumsal hezeyana, karmaşaya sebep olabilir ve krizin vahametini artırır. Kriz dönemlerinde elbette objektif veriler toplanmalı, aynı krizi bir daha yaşamamak için tespitler, araştırmalar yapılmalıdır. Ancak vaka bireyselleştirilir, bir kesim, grup hedef haline getirilirse insanlar demoralize olur; enerji ihtilaflara, kavgalara harcanır; çıkışa, kurtuluşa, yeni projelere güç ve sabır kalmaz.

Kriz dönemlerinde krize maruz kalan insanlara karşı empati yapmak, anlamaya çalışmak, dinlemek, gerekirse birlikte ağlamak, yaşadıklarını fiziki ve duygusal olarak paylaşmak çok önemlidir. Bir afete, krize maruz kalıp etkilenenlere kuru nasihat etmek, mazeret üretmek, sorumluluğu başkalarına yüklemek ve onları bastırmaya, susturmaya çalışmak en kötüsüdür. AKP Soma Felaketi’nde kriz nasıl yönetilemezin en uç örneklerini verdi. Bir danışman afetzedeye tekme atarken, Erdoğan başka bir afetzede yakınının eleştirilerini yumrukla cevaplayıp O’nu “İsrail dölü” olmakla itham etmişti.

Kriz dönemlerinde dürüst ve şeffaf olmak, bir şeyler örtüyor-saklıyor havasında olmamak krize maruz kalanların ve kamuoyunun güvenini kazanmak açısından önemlidir. Dürüst ve şeffaf olduğunuzu göstermek, hataları kabul etmek hasarın ve krizin atlatılmasını kolaylaştıracaktır.

Kriz yönetimi zordur, streslidir. Sabır ister, muhakeme ister, soğukkanlı olmayı gerektirir. Çünkü krizler iyi yönetilemezse bir varlık sorunu haline dönüşebilir. Krizde normal çözümler, araçlar yetersiz kalır; o nedenle olağanüstü bir yapı ve çaba gerektirir. Zamana karşı yarış ve ivedi müdahale önem kazanır. Bazı örgütler-yapılar olağanüstü durumlara hazırlıklıdır ve bunu daha kolay atlatabilirler. Bazıları ise panik yapar ve hasarı artırır. Eğer örgüt yapıları katı, esneklikten uzak, yöneticiler kurallara çok bağlı ve insiyatif almaktan korkan karakterler ise krizi atlatmak kolay olmaz. Kriz yönetiminde maceracı olmak gerekmez; ne var ki riski sevmeyen, insiyatiften kaçan yönetim anlayışı krizi derinleştirir. Kriz dönemleri hızlı ve etkili karar alabilen, bunları cersaretle uygulayabilen yöneticiler ister. O nedenledir ki krizler insanlardaki yöneticilik potansiyelini ortaya çıkarır. Pek çok karizmatik lider kriz dönemlerinde keşfedilir. İşlerin rutin ve risksiz yürüdüğü dönemde başarılı görünen, idari maslahatçı tipler kriz dönemlerinde örgütün-şirketin felaketi olabilir.

Kriz dönemlerinde uzmanlardan yararlanmak, onları dinlemek, onlarla konsültasyonlar yapmak çok önemlidir. Bazen basit gibi görünen çözüm teklifi can simidi olabilir. O nedenle kriz dönemlerinde krizin niteliğine uygun uzmanlardan oluşan heyetler kurulmalıdır.

Kriz yönetiminde en önemli aşama kriz doğmadan önce haberdar olup tedbirler alabilmek ve krizin olası etkilerini asgariye indirmek, hatta bu krizi bir fırsata çevirebilmektir. Ancak bu, krizlere hazırlıklı olmaya, hızlı karar alabilmeye ve güçlü bir yönetim, organizasyon yapısına sahip olmaya bağlıdır.

Krizler bir başka yönüyle örgütün, yapının, prensiplerin, yöneticilerin gerçek zorluklar karşısında test edilmesidir. Sağduyuyu, aklı selimi koruyup krizden çıkabilen yapılar hatalarını, boşluklarını, zaaflarını görür ve çok daha sağlam bir gelecek inşa edebilir; kendini yenileyebilir.

Sosyal krizler en kötüsüdür. Tabii afetler kader birlikteliği nedeniyle birleşme, kucaklaşma sağlarken, sosyal krizler ayrışmayı, suçlamaları, atfı cürümleri artırabilir. İnsanlar hayattan, gelecekten umudunu yitirebilir, inancını kaybedebilir. Her şeyden kaygı duymaya, şüphelenmeye başlayabilir. Gerek doğal, gerek sosyal krizler iyi yönetilemezse insanların akıl ve ruh sağlığını olumsuz etkiler. Deprem, sel gibi tabi afetlerde görünür sebepler varken, sosyal felaketlerde oklar, eleştiriler yöneticilere, insanlara yönelir. Birlik ve bütünlük bozulabilir; dağılma, parçalanma gibi sonuçlarla karşılaşmak söz konusu olabilir. Tarihte pek çok devletin/toplumun dağılması kaybedilen savaşlardan sonra olmuştur. Özellikle Türk tarihinde zaferler kenetlenmeyi sağlarken, mağlubiyetler parçalanmaları ve yıkımları getirmiş, koca imparatorluklar krizin yÖnetilememesi, geri çekilmenin yapılamaması nedeniyle dağılmış, tarihe gömülmüştür. Türkler fetihte, açılımda çok iyidirler ama ric’atta, geri çekilmede başarısızdırlar. Büyük Britanya, Fransa gibi emperyal güçler kontrollü tasfiye yapabilmişken Osmanlı Devleti kopuşlar ve düşmanlıklar oluşturarak küçülmüştür.

Krizler insanlarda tükenmişlik hissi oluşturabilir, korkuya, umutsuzluğa, tepkiye neden olabilir. Krizin etkilerinin giderilmesi için örgütün yeniden harekete geçip bir şeyler üretmesi, ayakta olduğunu ortaya koyması ve canlılığını göstermesi önemlidir. Ancak bunun karşılık bulması için kriz öncesi arızaların hataların ortadan kaldırılması, yapıcı eleştirilerin dikkate alınması, verimliliği engelleyen faktörlerin yok edilmesi ve kriz sonrası için daha yüksek hedefler konması gerekmektedir. Ortak değerlerin, normların, hedeflerin revize edilerek tekrar vurgulanması yapının örgütün devamlılığı, varlığını sürdürmesi için gereklidir.

Krizler yönetilmesi zor ve karmaşık süreçlerdir. Bir anda çözülmesini beklemeyip sabır ve meşakkat istediğini bilmek gerekir. Grup çalışması, uzman desteği, esnek olmak, farklı görüş ve düşüncelere, yeniliğe açık olmak ve tabanın/toplumun beklentilerini iyi tespit edip yönetebilmek krizlerden çıkmak için önemlidir. Umutsuz ve yılgın olmamakla birlikte realist ve rasyonel olmak, en kötü ihtimale göre hazırlık yapmak kriz yönetiminde esastır. Demeçleri, açıklamaları yapması için bir ekibin-heyetin belirlenmesi çok sesliliği ve kakafoniyi önleyecektir.

İnsanoğlu tarih boyunca çok büyük felaketlere, afetlere, savaşlara maruz kalmıştır. Çaresi olmayan dert, çözümsüz problem yoktur. Yeter ki problemler sağlıklı olarak tespit edilsin ve çözme iradesine, çabasına sahip olunsun. Kriz ve afet dönemlerinde yaraları sarmak, muhtaçlara el uzatmak kadar sonrasına hazırlanmak ve çözüm yollarına kafa yormak önemlidir. İyi yönetilen krizler fırsata dönüşür, bünyeyi güçlendirir, yenilenmeyi ve arızalardan kurtulmayı sağlar. Problemi inkar, yok sayma, çıkış aramama, zamana bırakma gibi tercihler ise yöneticileri bir süre rahatlatsa da krizi yıkıma, çöküşe dönüştürebilir.

[Mahmut Akpınar] 24.5.2018 [TR724]

Türkiye ekonomi politiğinin eleştirisi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ekonomi ve siyaset birbirini kesintisiz olarak karşılıklı etkileyen iki toplumsal dinamiktir. Siyasal ayağının politik sistemle doğrudan ilişkisi vardır. Ekonomide gözlemlenen davranışlar siyasi ve toplumsal davranışları ve olguları etkilerken, siyasi ve toplumsal davranışlar ve olgular da ekonomiyi etkilemektedir. Bu karşılıklı etkileşimin incelenmesi, ekonomi politik dediğimiz sahanın konu alanına giriyor. Ekonomi ve siyaset arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisini görmezden gelen her tür politik veya ekonomik analiz eksik kalır.

Özellikle siyasi kararların ekonomik gelişme dinamiklerine etki etme potansiyeli çok büyüktür. Siyasal karar alma mekanizmalarının öngörülebilir olmasına paralel olarak, ekonominin de gelişme dinamikleri ve istikameti öngörülebilir. Bu nedenle ülkelerin siyasal sistemlerinin istikrar içerisinde “işlemeye” devam etmesi hayati önemdedir. Doğal olarak bazı rejimler istikrarı sağlamaya diğerlerinden daha eğilimlidir. Hesap verebilirlik ve hukuksallık oranı arttıkça, makro ekonomik dengelerin devamı, istikrarın ve büyümenin sürdürülebilirliği, istihdam artışının ve satın alma gücünün dengeli ve kontrollü olarak büyümesi gibi gelişmelerde olumlu bir tablo ortaya çıkar. Hesap verilebilirlik ve hukuksallık konusunda aksamaların görülmesi, sistemi şeffaflıktan uzaklaştırır ve belirsizlikleri arttırır. Yatırımcılar belirsizlikleri ve kalın sis perdelerini sevmez. Sizin de yatırım amaçlı elinizde yüksek bir likidite olsa, sanırım temkinli hareket eder, kılı kırk yarar ve en güvenilir piyasa ve sektörlere paranızı yatırırdınız. Hiçbir insan, birikimini yitirmek istemez çünkü. Bireylerin amacı, kazanımlarını maksimize etmek, kayıp olasılıklarını minimum seviyeye çekmektir. Uluslararası yatırımcıların eylemlerine şekil veren, işte bu dinamiktir.

“Milli sermaye” denilen şey bir illüzyondur

Küreselleşen dünyada, ekonomi en fazla bütünleşme ve işbirliğinin yaşandığı sahadır. Ülkelerin piyasaları kadar küresel piyasalar da yatırımcılar bakımından önem arz ediyor. Açıkçası “milli sermaye” denilen şey bir illüzyondur. Sermayenin hedefi büyümektir. Milli nedenlerle küçülmeyi uzun vadede sindirmek, sermayenin davranış doğasına aykırıdır. Bu nedenle sermaye, ülkelerin siyasetine doğrudan etki eden birincil bir faktördür. İster ulusal isterse uluslararası sermaye olsun fark etmez; sermayenin amacı öngörülebilir yerlerde varlığını garanti altına almak, dahası genişlemektir. Küresel piyasaların bütünleşerek dünya piyasasını oluşturmuş bulunduğu 21. yüzyılda uluslararası para hareketleri kısa, orta ve uzun vadeli beklentilerine uygun yer değiştirme hareketlerinde bulunur. Ülkeler, sermayeyi kendilerine çekmek için gayret sarf eder. Nedir bu gayretin kapsamı? Özetle vergi düzenlemelerinden mülkiyet haklarına, işsizlik ve büyüme gibi verilerden para politikalarına kadar onlarca ekonomik faktörün istikrarlı ve öngörülebilir şekilde akış halinde olduğu devletler, küresel sermaye hareketlerini ve yatırımları kendilerine yönlendirerek, ekonomik istikrar, büyüme ve katma değer sağlamaktadır. Paranızı bir yere yatırırken, o yerin “sağlam” olması, paranızın riske girmemesi, en temel çıkarınızdır.

Türkiye’de bugün yukarıda işaret edilen koşullar konusunda ciddi yapısal sıkıntılar var. Dış ticaret açığı 55 milyar dolar gibi astronomik rakamlarda, kamu sektörünün (devletin) dış borcu ise 453 milyar dolar. Bir yıllık dış finansman gereksinimi 240 milyar dolar. Yani çarkın çevrilebilmesi için, 2019 yılına kadar bu meblağın dış borcumuzun olduğu kanallara ödenmesi gerekmekte. Son bir yıl içerisinde Türk lirası dolar karşısında yüzde yirminin üzerinde değer kaybetmiş durumda. Bu oran an itibarıyla sürekli ve istikrarlı bir şekilde büyüyor. Doların lira karşısındaki her bir kuruşluk değer artışı, Türkiye’nin dış borcunu arttırıyor. Kısacası Türk ekonomisi eriyor; hem de çok düşündürücü bir ivmeyle. Mayıs 2018 dış borç geri ödemelerinin lira üzerindeki bakıyı arttırdığı, ekonomi çevrelerinde hızlı değer kaybının önemli nedenlerinden biri olarak öne çıkartılıyor. Diğer yandan Merkez Bankası’nın likidite sorunları nedeniyle siyasi baskılarla karşılıksız banknot sürümü politikası da yangına dökülen benzin gibi, piyasaları tarumar etti. Ekonomi diğer sosyal alanlara benzemiyor. İdeoloji, din, parti aidiyeti, mahalle, etnik köken falan tanımayan bir alan. Dolayısıyla sofrada azalan ekmeğin veya bankada eriyen birikimlerin, satın alma gücü düşen maaşların, kaybedilen müşterilerini patlayan kredi kartlarının vs. etkisi, siyasi nutuklarla bastırılması güç bir sele dönüşmekte. Dedim ya, ekonomi son derece objektif dürtüler temelinde yürüyen bir saha. Kim parasını kaybetmek ister? Dolarda her bir kuruşluk değer artışı, Türkiye’ye 4 milyar liralık ek dış borç yükü getiriyor. Sadece dünkü yükseliş trendi (an itibarıyla dolar 4,85) 120 milyar liralık ek borç külfeti getirdi. Doların 4 lira bandından bugünkü 4,85’lik banda oturması bile, yaklaşık 300 milyar dolarlık ek borç meydana getirdi. Bu ek parayı gözümüzde daha iyi canlandırmamız için somutlaştıralım: bu miktarla 20 adet 3. Boğaz Köprüsü yapılabiliyor! Borç artarken, bunu nasıl olsa devletin borcu diye gören ve kendisinin (hatta torunlarının) uğrayacağı kayıpları görmeyen vatandaşların, halen durumun vahametinin farkında olmamaları, Türk toplumuna yerleştirilen “elit alerjisinin” ne gibi vahim sonuçları olduğuna dair iyi bir örnek. Çünkü ekonomi yönetiminde artık bu işin kuram ve uygulamasını bilen, rasyonel akıl ile ekonomiyi yöneten bir uzamanlar topluluğunun olmaması, sorunların temel nedeni olarak ön plana çıkıyor.

Ekonomi yönetiminde haddi hesabı olmayan bir öngörülemezlik var

Gelin bu konuyu açalım. Yukarıda işaret ettiğim istikrar ve öngörülebilirlik, arz ettiğim üzere devleti yöneten siyasi karar alıcıların aldıkları kararlarla doğrudan bağlantılı. Dahası, mevcut siyasi sistemin ana taşıyıcısı olan anayasa ve onun üzerine inşa edilen devlet mimarisinin sürdürülmesi, elbette bahsedilen istikrar ve öngörülebilirliğin olmazsa olmazı. Daha açık bir ifadeyle, siyasetin ekonomi yönetiminin rasyonel akıl temelinde yapılması, güçler ayrılığı (yargının ve meclis denetiminin sağladığı bir özellik) ilkesinin şeffaflık ve hesap verebilirlik iklimini sağlaması, mülkiyet ve sermayenin devlet tarafından hassasiyetle korunması gibi faktörler, ekonominin istikrarı bakımından hayati önemde. Bütçe denetiminden faiz oranlarına, fiskal politikalardan borç yönetimine, yatırımların rasyonel yapılmasından ekonomi yönetimindeki özerkliğin sağlanmasına kadar birçok sahada sadece fire vermekle kalmayan, tümüyle ortadan kalkan bir yapıyla karşı karşıya Türkiye! Yargı bağımsızlığının sonlandırılması (17 Aralık süreci sonrası) ve 15 Temmuz sonrasında fiili rejim uygulamasına geçilmesiyle, bahsettiğim yargı denetimi ve meclis denetimi (denge ve fren mekanizmaları) ortadan kaldırıldı. Dahası, fiili rejimin bakanlar kurulunu cumhurbaşkanlığı makamının emrine sokmasıyla beraber, ekonomi yönetiminin uzmanlık sahasına denk gelen görece özerkliği de tümüyle yok oldu. Üstüne üstlük, (fara kaldırılmış olan) anayasaca öngörülen Merkez Bankası’nın para politikalarındaki özerkliği de sonlandırıldı. Faiz oranlarının siyasi karar alma merkezi tarafından tekeline alınmasıyla, döviz hareketlerine müdahale etme olanağı da böylelikle ortadan kaldırılmış oldu. Dolayısıyla ekonomi yönetiminde Türkiye’deki anayasal düzenin ve demokratik geleneklerin ortadan kalkmasıyla beraber, haddi hesabı olmayan bir öngörülemezlik ortamı yerleşti.

Dahası da var tabii. Özel mülkiyet hakkına müdahaleler, siyaset alanında onlarca milletvekilinin hapse atılması, basın özgürlüğünün ortadan kaldırılması ve yüzlerce gazetecinin keyfi ve temelsiz suçlamalarla zindanlara düşmesi gibi vahim bir insan hakları karnesi de, bu tehlikeli sis bulutunun yıkıcı etkisini arttırdı. 150 binden fazla kamu çalışanının uyduruk ve hukuken yok hükmünde olan keyfi KHK’larla atılması, 60 bine yakın insanın kurgusal temellerle, hukuken gülünç suçlamalarla hapsedilmesi, Türkiye’nin bir tür Ortadoğu açık hava hapishanesine dönüştürülmesi, ekonominin üzerindeki baskıları arttırdı. Bu koşullarda bırakın uluslararası sermayenin Türkiye’ye güvenerek yatırım yapmasını, yerli sermayenin bile Türkiye’de kalmasını beklemek akla-mantığa uygun olur mu?

Ne zavallı bir durum!

Merkez Bankası’nın döviz rezervleri 30 milyar doların biraz üzerinde. Oysa bir yıl içinde 240 milyar dolarlık borç geri ödemesi yapılmak zorunda. Dolar frenlenemediğinden, bu rakam muhtemelen ödeme vadesi gelene dek katlanacak! Bu nedenle Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman Türk ekonomisini “serbest düşüşte” olan bir ekonomi olarak betimledi. Diğer bir uluslararası üne sahip ekonomist olan Russell Naiper de Türkiye’nin en geç önümüzdeki seçimleri müteakiben borcunu ödeyemeyecek duruma düşeceğini söyledi. Uluslararası finans çevreleri Türkiye’den yabancı sermaye çıkışı değil, kaçışı olduğunu yazıyor. Rejim yönetimi ise benzin fiyatlarındaki vergiyi düşürerek seçimlere kadar bu korkunç batışın seçmenin cebine fazlaca yansıtılmamasına çabalıyor. Ne zavallı bir durum! Buna karşın, örtülü ödenekten “Türkiye’nin reisi” hesap-kitap olmadan seçim yatırımları yapıyor, esasında Başbakan’ın uhdesinde olan örtülü ödeneği hukuksuzca kendisine bağlamanın sağladığı bu fiili durumdan siyasi yarar elde etme peşinde. Yine yolsuzluğa batmış bir tür zift medyasını ödeyen mekanizma ile kitleler olan bitenin “uluslararası finans lobisinin” veya “dış güçlerin” bir tür “operasyonu” olduğuna şartlandırılıyor. Reis’in damadı Berat Efendi, “ekonomiye açık bir operasyon” olduğundan bahsediyor. Hiç kimse de, madem açık bir operasyon var, izah et, deşifre et, kim operasyonu yapıyorsa bunu engelle, demiyor. Dolardaki yükselişin dış güçlerin işi olduğuna inananların ülkesinde ekonomi yönetiminin rasyonelleştirilmesini düşünmek, sanırım çok ütopik olmalı. Acaba AKP ekonomi kadrosunun – Mehmet Şimşek de dâhil! – komple oyun dışına çıkartılmasının bununla bir ilgisi olabilir mi?

Evet, ekonomi ve siyaset karşılıklı olarak birbirini etkileyen iki dinamik! Siyasetin bir ülkenin ekonomisini nasıl çöküşe sürüklediğini pratikte görerek bu teoriyi test etmek varmış bahtında Türkiye toplumunun, her ne kadar bu durumun farkında olmasalar da! Sanırım gelişi siyasi-ideolojik tercihlere dayananların gidişinin ekonomik tercihlere dayanacağını da göreceğiz pratikte. Sonuçta ekonomik realite Sovyet imparatorluğu da dâhil, birçok yönetimin çökmesine sebep oldu. Zira ekonomik realiteyi hapse atarak onun söylediği doğruları gizlemek, sistem ne kadar faşizan olursa olsun mümkün değil!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.5.2018 [TR724]

Çocuğum ateşlendi, havale geçiriyor, ne yapmalıyım?

Her anne baba çocuğu ateşlendiğinde telaşlanır. Bunun sebebi genelde yüksek ateşin çocukta havaleye sebep olacağı endişesidir. Oysa ki, havale de tıpkı ateş gibi bir hastalık değil belirtidir.

Grip, kulak iltihabı, bronşit, faranjit, tonsillit, idrar yolu enfeksiyonu, bronşit ve çocukluk çağında yapılan bazı aşıların ateşli havaleye yol açabileceğini belirten Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Gürer, korkulanın aksine ateşli havalenin beyne zarar vermediğini, zekayı ve okul başarısını olumsuz etkilemediğini söylüyor. Gürer’e göre, nöbetler genellikle ateşin hızlı yükseldiği dönemlerde ve hastalığın ilk günlerinde görülür. Ateşli havale genellikle vücut ısısının 38 derecenin üzerine çıktığı zamanlarda olur, bilincin kaybolması, tepkisiz kalma, gözlerin yukarı kayması, aniden nefesini tutma-morarma,  kasılma, kol ve bacaklarda titreme şeklinde hareketlerin biri veya birkaçı eşlik eder.

Havale sırasında yapmamanız gerekenler

Ateşli havalenin genellikle 3 dakikada kendiliğinden sonlandığını, çok ender olarak uzun sürdüğüne işaret eden Prof. Dr. Yavuz Gürer, bu durumlarda ebeveynin sakin olması gerektiğinin altını çiziyor ve yapılması gerekenler konusunda şu tavsiyelerde bulunuyor:

  • Hastanın ağzında bir şey olmadığını biliyorsanız ve dilini de ısırmamışsa çenesiyle uğraşmayın. Dil geriye kaçar, nefes borusunu tıkar diye bir durum söz konusu olmaz.
  • Yüzüne gözüne bir şey özellikle kolonya dökmeyin. Gözlerini koruyamadığı için gözde zarar oluşmasına neden olur.
  • Ağzından hiçbir şey (su veya ilaç) verilmemelidir, çocuğun boğulmasına neden olabilirsiniz.
  • Kol ve bacaklarını hareket etmesin diye tutmayın, kas yırtıkları ve kemik kırılmalarına yol açabilirsiniz.
  • Kendisine zarar vermeyecek şekilde yan yatırın, salyasının akmasına izin verin, ateşi olduğu için üzerdekileri inceltin.
  • Sürekli ateş düşürücü kullanmayın

Nöbet geçirecek diye düzenli ateş düşürücü ilaç kullanmanın doğru olmadığını hatırlatan Gürer, ‘’Kullandığınız ilaçların da yan etkisi olacağını unutmayın. Bazı durumlarda hekiminiz ateşli nöbete karşı ilaç kullanmayı önerebilir. Ateşi 38.5 derecenin üzerine çıktığında, hasta yan yatırılır ve tüpteki ilaç makattan sıkılarak nöbet geçirmesinin önüne geçilebilir. Nöbet geçirmekte olan çocuk 3 dakikayı doldurduysa yine aynı ilacı sıkmak nöbetin durdurulmasında yararlı olacaktır.  Bazı özel durumlarda hekiminiz günlük ilaç kullanmayı da önerebilir.’’ diyor.

[TR724] 24.5.2018