İnna Lillaihi ve İnna İleyhi Raciun [Zeynep Zâhide]

Otuz yılı aşkın kamuda görev yapmış üst düzey bir bürokrat olan dayım KHK ile ihraç edildi. Hiç beklemediği bu durum karşısında oldukça sarsılan dayım, ilk zamanlar bu sorunu hukuki yollarla düzelteceğini zannedip hayli yollar aşındırdı ama onun aradığı hukuk çoktan ülkemizi terk etmişti. 

Bu işin hukukla hallolmayacağını anlayan benim saf dayım; ihraç edilmeden evvel aldığı kredileri ödemede zorlanınca “Bari bir iş bulup çalışayım” diye kendisine uygun bir iş aramaya başladı. Ama ihraç edildiğini duyan “Aman kardeşim bizden uzak dur” deyip yol verdi. Onca yıllık kamudaki tecrübesine rağmen birikimlerinden özel sektörün, kamuda aldığı maşın yarısına bile razı iken kimsenin istifade etmek istememesi bizim dayıyı daha da şaşırtmıştı. Kamuda çalışırken kendisini “Bulunmaz Hind kumaşı” zanneden dayım bu konuda ne kadar yanıldığını iyice idrak etmişti. 

Önce yaşadığı şehri terk edip baba ocağına sığındı. Bunun iki sebebi vardı... 

Birincisi yaşadığı şehirde sürekli göz önünde olduğu için hükümete yaranmak isteyen haysiyet ve ahlak yoksunları tarafından ihbar edilerek suçlu suçsuz demeden günlerce göz altında işkencelere maruz kalmamak, daha sonra da hapishanelerde ömür tüketmemek. 

İkincisi; ihraç edildiğinde tüm kazanımlarını kaybetmiş, hiç beklemediği bu ihraçla aldığı kredileri de ödeyemeyince en azından kira derdinden kurtulmak için memlekette babasından kalan kullanılmayan bir eve taşınmak zorunda kalmıştı. 

Aslında bu akrabamızın son süreçte hükümetin günah keçisi ilan ettiği “Hizmet hareketiyle” en ufak bir alakası yoktu. Ama olmasına da gerek yoktu. Eğer siz hükümetin herhangi bir konuda bir icraatını eleştirdiyseniz, değil sizin kamuda çalışmanız, yaşama hakkınız bile yoktu. Yani dayım ucuz kurtulmuştu. Mübalağa yaptığımı düşünen, Türkiye'de hukukun ne hale geldiğini hala idrak edemeyen varsa size bunu bir örnekle izah edeyim.

Anadolu'nun bir ilçesinde 90 yaşında bir gözü görmeyen, diğer gözü de ancak şişe dibi gözlükle yüzde yirmi beş görebilen bir amcamız bir gün kahvehanede otururken emekli maaşının azlığından ve pahalılıktan şikayet eder. Kahvehanede oturan işi gücü muziplik olan bir vatandaş amcamıza takılır: 

“Hoop amca ağzını topla, hükümete laf yok. Bak duble yollar yaptı, köprü yaptı, IMF’ye bile borç verir olduk daha ne istiyorsun”

Adamın maksadı amcayı kızdırıp biraz eğlenmek. Amca da geçmediği köprünün masraflarının kendi cebinden çıktığını bizzat bakanın televizyonda söylediğini duymuş, zaten bu konuda hayli dertlidir. Amca daha da sinirlenir “Alsın köprüyü başına çalsın! Açım ulan ben açım” der. Vatandaş amcayı tahrike devam eder. “Amca yavaş ol. Bak seni Fetöcü diye şikayet edersen ömrünü hapishane de tamamlarsın” bizim amca deliye dönmüş “Ulan etmezsen şerefsizsin” demez mi...

Edersin etmezsin derken iş inada binmiş. Adam cep telefonunu çıkarmış aramış karakolu. Çok geçmeden polisler basmış kahvehaneyi. Almış götürmüşler amcayı. Bir iki gün karakolda gözaltında kaldıktan sonra amcayı tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk etmişler. 

Hakim sormuş 
-Sen Fethullah GÜLEN’in nesi olursun? 

Adamın canı burnunda... 

-Keskin nişancısıyım.
-Sen benimle dalga mı geçiyorsun be adam..
-Hakim bey bu yaşta terör örgütü üyeliğinden buradayım. Madem öyle, Aşağısını kabul etmem.
-Anlat bakalım bu örgüte nasıl üye oldun?
-Bir anda oldum hakim bey
-Nasıl yani 
-Kahvehanede oturuyordum emekli maaşımın yetmediğini anlatarak başladım
-Şunu adam gibi anlat
-Niye ben nasıl anlatıyorum ki?
-Sadede gel sadede
-Hakim bey vatandaşın biri adaletin ne hale geldiğini şu ahir ömrümde bana göstermek için hem size hem bana bir oyun oynadı. Şimdi ölüler diyarına gittiğimde onlara yerlerinin ne kadar rahat olduğunu anlatıp ikna edecek bir örneğim var. 

Ve neticede birkaç şahit amcaya acıyıp lehine verdikleri ifadeyle durumu izah ederler ve amca salı verilir. (Bu misalde geçen diyaloglar kelimesi kelimesine böyle olamasa da maalesef bu meselenin aslı vuku bulmuştur) 

Memlekete gelen dayımız önce, babasından kalan kullanılmayan evi tamirle başladı işe. Ömrü boyunca memuriyetten başka bir iş yapmamış dayım zorlanıyordu. Bir tarafta maddi imkansızlıklar, bir tarafta evin yıpranmış elektrik ve su tesisatını yenilenmesi gerekiyordu. Yaşadığı başkentte evine göre aldığı eşyaların hiçbiri bu eski eve uymuyordu. Onun için hangi eşyayı nereye koyacağını şaşıran yengemiz kara kara düşünüyordu. Elektrik tesisatının yenilenmesi için bir arkadaşın tavsiyesi üzerine bir elektrikçi ustasıyla anlaşmış ben de bu zor zamanda dayımlara yardımcı olmak için yanlarında bulunuyordum. 

Usta elektrik kablolarını teker teker çıkarıyor yenilerini döşüyordu. Bizim bürokrat dayı yengeye “Hanım bir çay koy da ustaya ikram edelim” dedi. Yenge ocağı açtığında tüpün boş olduğunu fark etti. Bana döndü “Yeğenim şu tüpçüyü ara da bize bir tombul getirsin” dedi “Eyvallah dayı şimdi arıyorum” deyip tüpçüyü aradım. Çok geçmeden tüpçü tüpü getirdi. Tüpçü tüpü teslim edip gitmek isteyince bizim dayı “Yahu tüpçü gardaş sen şu tüpü mutfağa kadar geçirsen memnun oluruz. Bel fıtığım var da sakatlık çıkarmayalım” dedi. Tüpçü de sağ olsun mutfağa kadar tüpü getirip üstelik tüpün başlığını da taktı. Bizim dayı tüpçüye borcunun ne kadar olduğunu sordu. Aldığı cevap bizim dayının canını sıkmıştı. “Bu ne ya! Sanki TÜPRAŞ’a hisse senedi yatırıyoruz” dedi. Tüpü getiren bey direkt kitabın ortasından konuştu. “Ne o; çok mu zoruna gitti beyefendi? Bu memlekette üç yıldır masum insanlara terörist muamelesi yapılıp aşından işinden edilirken sesiniz çıkmıyor da tüpe verdiğiniz üç kuruş için mi feryad ediyorsunuz?” 

Bizim dayı tüpçüden hiç beklemediği bu cevapla bir anda sarsıldı. Çünkü bu sözlerle tüpçü üç yıldır uyuyan dayımı uyarmıştı. Aynı zamanda tecrübeli bir yönetici olan dayım alttan alıp tüpçüyü dinlemek istedi.

“Yahu gardaş sen benim üç yıldır ses çıkarmadığımı nereden biliyorsun. Belki bende bu sürecin mağduruyum” dedi. Tüpçü yamandı. Cevap ilkinden daha ağır oldu. “Bu sürecin mağduru olsanız bu kadar önemli meselelerin yanında tüpün parasını düşünecek halde olmazsınız” 
Dayım bir an durakladı; 
-Gardaş vaktin varsa otur iki dakika konuşalım
-Vaktim yok beyefendi gördüğün gibi çalışıyorum. Zaten bu işi de zor buldum bir de ekmeğimizden olmayalım sonra.
-Cesur birine benziyorsunuz tüpçü gardaş
-Cesaret değil beyefendi “Ölmüş eşek kurttan korkmaz” derler bizde buna.
-Nasıl yani?
-Biz alacağımız cazayı almışız zaten
-Ne cezası? Kimden aldınız? 
-Sağ olsun hükümetimizden. Yirmi yıllık mesleğimizden ihraç edildik
-Ne iş yapıyordunuz ki siz? 
-İstanbul'da tarihi bir caminin imam hatibi idim
-Yaa! Üzüldüm hocam
-Asıl üzülecek başka meseleler var beyefendi
-Ne gibi
-Mukaddesatımızın içi boşaltıldı. Değerlerimiz yöneticilerin süfli emelleri için alet edildi. Millet rızkını Allah’tan değil de siyasilerin iktidar olup olmamalarına bağladı. Baş örtüsünü serbest bırakmakla dinimizi tamamladık. Meydanlarda da bir iki de tekbir getirdik mi cihadımız da tamam. Al sana cennet(!)
-Galiba haklısın
-Galiba mı?
-Yani haklısın 
-Yahu hocam ben de otuz iki yıllık görevimden ihraç edildim. Şimdi buraya taşındık. İşsiz güçsüz ne yaparız bilmem. Sen mesleğin gereği çok dolaşıyorsun bana uygun bir iş bulursan bana haber verebilir misin?
-Rızkı veren Allah’tır beyefendi. O neylerse güzel eyler. Sıkma canını. Kusura bakmayın benim gitmem lazım siparişler beni bekler. 
-Hoca ayrılıp gittiğinde evi derin bir sessizlik aldı. Bu arada ocağa çayı koyan yengem bir taraftan da etrafı düzenliyor, hangi eşyayı nereye koyacak onu ayarlıyordu. 
-Dayımla hocanın konuşmasını sessiz sessiz dinleyen elektrikçi hoca gittikten sonra dayıya döndü.
-Demek siz de ihraç edildiniz
-Dayım önce elektrikçiye cevap vermek istemedi. Elektrikçinin sorduğu soruyu geçiştirip kendisi elektrikçiye sordu. 
-Siz kaç yıldır bu işi yapıyorsunuz?
-Üç aydır
-Yaa! Uzmanmışınız gibi geldi bana
-Evet uzman sayılırım
-Peki üç ay evvel ne yapıyordunuz?
-Öğretmendim. Neden bıraktınız? 
-Bırakmadım, bıraktırıldım
-Haydaa! Buyur buradan yak. Yahu arkadaş siz benim için anlaşmalı mı geldiniz bugün? Bir tarafta tüpçü sandığım imam bir tarafta elektrikçi sandığım bir başka memur. 
-Yok Estağfurullah. Tamamen tevafuk. Peki siz devlet memurluğuna başlamadan evvel ne iş yapardınız? 
-Valla okulu bitirdim memur oldum. O gündür bugündür kamudayım. Memurluktan başka bir şey yapmadım.
-Keşke memurken benim gibi ekstradan bir meslek edinmek için meslek edinme kurslarına gitseydiniz
-Nasip 
-Kaç yıllık öğretmendiniz?
-17 yıllık
-Peki zor olmuyor mu?
-Her işin kendine göre zorluğu vardır 
-Onu kast etmedim. Yani zoruna gitmiyor mu?
-İlk zamanlar biraz zoruma gitti ama şimdi alıştım. Bir tek okulların önünden geçerken ders zillerini duyunca kendimi tutamıyor adeta koşa koşa derse girmek istiyorum.
-Bunları anlatırken elektrikçi sandığımız öğretmenin gözleri buğulandı kelimeler dudaklarından kesik kesik çıkmaya başladı.   
-Konuşmakta zorlanan elektrikçi daha fazla dayanamayıp saldı gözyaşlarını, susuzluktan boynunu bükmüş gonca görmüş bulutlar misali. 
-Bütün bunlara şahit olan yengem de çok hüzünlendi, söze aldı. 
-Sıkmayın canınızı abi. Yarın bugüne dün diyeceğiz. Geçecek geçmez sandığımız zor günler. Gelecek gelmez sandığımız güzel günler. Sonra isterse gelmesin; biz Haktan yana olduktan sonra çekilen çilelerin mükafatını alacağız baki âlemde. Sonra biz mükafat için de yapmıyoruz yaptıklarımızı ve uğruna katlandıklarımızı. O (cc) razı olsun yeter. İster hilat ister kefen, ister gonca gül ister diken. O’ndansa gelen şeksiz ki O’ndan, kahrını da lütfunu da bir biliriz. 

Yengemi böyle bilmezdim. Sonradan öğrenecektim; meğer dayımın ihraç sebebi yengemin “Kermesler düzenleyip mahallesinde fakir öğrenciler burs temin etmesiymiş” 

Dayım yengemin bu konuşmalarından tedirgin oldu. 

-Yahu hanım gene başladın vaaza. Burada da iş açacaksın başımıza” deyince dayanamadım 
-Dayı Allah aşkına söylenen sözlerde ne varda tedirgin oluyorsun? Eğer bundan başınıza bir şey gelecekse gelsin. Hiç olmazsa hayatınız manalanır. Siz rüşvet almaktan milletin malını zimmetinize geçirmekten değil, Nemrutların bütün ceberrutuna rağmen İbrahim’lerin tarafında olmanız ve bunu açıktan beyan etmeniz. Hakka hakikata tercüman olduğunuz için bunlar başınıza geliyorsa bırak gelsin. Başımız üstüne der kabul ederiz.

Sustu. Bir müddet evde kimse konuşmadı. Sadece elektrikçi bidiğimiz öğretmenin ağlamamak için kendini zorlamasından kaynaklanan derin nefes alışları duyuluyordu. 

Artık çay demlenmiş içilmeye hazırdı. Oturduk yer sofrasına çaylarımızı yudumlarken kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Birinci bardağı bitirmiştik ki cami hoparlerinden sala sesi duyuldu. Ne vakit Cuma vakti, ne de gün cuma günü değildi. Belli ki biri vefat etmişti. Salanın bitip arkasından kimin vefat ettiğini anlamak için bekledik. Evet ölen dört dönemdir Belediye Başkanlığını kimseye kaptırmayan rakipsiz reisimiz idi.. 
İnna lillahi ve inna ilaeyhi raciuun…

[Zeynep Zâhide] 7.3.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Avusturya Harp Akademisi [Abdullah Aymaz]

Avusturya Harp Akademisi'nde

27 Şubat 2017 tarihinde Friede Diyalog Enstitüsü ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Katolik Kilisesi'nin Din ve Barış Enstitüsü partnerliğinde, Avusturya Harp Akademisinde “Ekstremizmi Önlemede Dinin Rolü“ başlıklı bir konferans düzenlediler.

17 ülkenin diplomatik temsilcisinin bulunduğu, içlerinde Almanya ve Avusturya Dış İşleri Bakanlıkları'nın  “Dinlerarası Diyalog” ile ,“Dinlerin Barış Sorumlulukları” ünitelerinin başkanlarının da bulunduğu 100'ü aşkın katılımcının bulunduğu konferansta, Katolik Askeri-Psikopos Sn. Dr. Werner Freistetter hoşgeldiniz konuşmasını yaptı.

Friede Diyalog Enstitüsünün Başkanı ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Birleşmiş Milletler Viyana Temsilcisi Yasemin Aydın, açılış konuşmasında günümüzde Terörle Mücadelenin her ferdin sorumluluğu haline geldiğini, ve ancak güçlü bir sivil toplumla etkin bir mücadelenin mümkün olacağını vurguladı:

"Özellikle Müslümanlar, terörle olan mücadelede önemli bir rol oynamaktalar. Onursal Başkanımız Sn. Fethullah Gülen'in de ifade ettiği gibi, Müslümanların en önemli sorumluluklarından biri, hem içe dönük, hem de dışa yönelik olarak gerçek Müslümanların terörist olamayacağı konusunda aydınlanmayı sağlamaktır. İçinde bulunduğumuz zamanda, Sn. Gülen gibi İslami otoritelerin buna benzer net söylemleri barışçıl İslam ile İslam adına yapılan Terörü ayırt etmede  oldukça önem arzetmektedir."

İlk konuşmada Dr. İrene Klişsenbauer, dinin kamusal alanda yerini ve din özgürlüğünü sağlamada bireylere, devletlere, dini ve ideolojik toplumlara düşen görevleri ele aldı. Kendini özgürcü olarak tanımlayan bir devletin, nötürlüğü gereği herhangi bir dini hükümle ilgili bir taraf veya yorum belirtmekten uzak durması gerektiğini ve bunun gerekçelerini net bir şekilde sunumunda anlatan Klişsenabuer, özellikle günümüzde yapılan tartışmaların din özgürlğü kavramının net bir şekilde  anlaşılmadığından kaynaklı olduğunu savundu. 

Ekümeniğin barışa yönelik çalışmalarını ve Kilisenin siyasi/diplomatik bir aktör olarak rolünü anlatan Dr. Florian Wegscheider'in sunumundan sonra gerçekleşen soru-çevap bölümünde dinin siyaset tarafından araçsallaştırılmaması için devletten bağımsız dini yapıların ve güçlü bir sivil toplumun olmasının önemi vurgulandı.

Avusturya'nın tanınan hukuk ve siyaset bilimi akademisyenlerinden Dr. Karin Kneissl, dünyada liberalleşme ve globalleşme sonucu oluşan siyasi boşluk/vakumun siyasi İslam'ın güçlenmesinde etkin olduğuna dair tezini ve Siyasi İslam'ın Ortadoğu'yu nasıl bir kaosa süreklediğine, bunun demografik ve ideolojik sebeplerine temas eden bir sunum yaptı. Fransız Prof. Gilles Kepel’in bir alan çalışması yaparak “Sekülerizmin iflas ettiğini, bundan sonra artık dinlerin öne çıkacağını” ve Tony Blair’in, Başbakanlıktan ayrıdıktan sonra, “Irak Savaşı bir hata idi” dediğini söyledi…

Konferansa katılım için Kuzey Irak Kürdistan Bölgesinden gelen 8 kişilik akademisyen grubundan Dr. Ardawan İsmael, teröre en fazla maruz kalan bölgelerden biri olan Kürdistan Bölgesi'nde, Kürt İslam Alimleri'nin Terörle Mücadelede nasıl bir yol izlediklerini ve bununla ilgili geliştirilmesini tavsiye ettiği çözüm önerilerini sundu. Hatta onların gayretleriyle pek çok intihar saldırısının önlendiğini de anlattı. Özellikle gençlere ulaşma konusunda sosyal medya ve internetin etkin kullanımının çok büyük bir öneme sahip olduğunu vurguladı.

Son sunum ise, Londra Merkezli Hizmet Araştırmaları Merkezinin Yöneticisi Dr. İsmail Sezgin idi. Sunumunda, "Hizmet'in Terörü Önlemedeki Rolü ve Önemi"ni, kalıcı barışı sağlamaya ve terörü engellemeye yönelik projeleri anlattı. Sunumunu, dikkat çeken misallerle birer birer belgeledi. Gerçekten ilgi odağı olan sunumu takdire değerdi… 

“Ekstremizmi Önlemede Dinin Rolü” konferansı, toplam 5 programdan oluşan ve Katolik Askeri Piskoposluğun partnerliğinde gerçekleşen "Ekstremizmle Mücadele" söyleşi serisi kapsamında gerçekleştirilen 3. Program idi. Diğer ilk iki program, Birleşmiş Milletler Viyana'da, BM Suçla Mücadele Birimi Komisyonu kapsamında gerçekleştirilmiş olup, "Terörün Finansmanı" ve "Radikalleşme Dinamikleri" konularının masaya yatırıldığı, uluslararası Terörle Mücadele Uzmanlarının bulunduğu etkinlikler idi.

Panel Serisinin 4. Programı da Mart 2017 de Birleşmiş Milletler New York ofisinde düzenlenecek olup, “Cinsiyet Perspektifinden Ekstremizmi Önleme” başlığına sahip. Bu programda kadınların, terörün önüne geçme çabalarında oynadıkları önemli rol ele alınacak.

Bütün bunlara ilave olarak benim düşünceme göre, bu hususta caydırıcı önlemlerin alınması yanında eğitim yoluyla tâ ilk öğretimden itibaren çocuklara ve gençlere Barış Pedagojisi dersleriyle sevgi ve saygının aşılanması gerekir… 

[Abdullah Aymaz] 7.3.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Kirişler ve kolonlar kesilmiş, sellemehüsselam! [Tarık Toros]

Gelişmelere baktıkça, okudukça içim daralıyor. Nasıl daralmasın ki. Hayallerinizden vazgeçmiş olabilirsiniz, ülkenizdeki yaşamınızı sonlandırmış da olabilirsiniz ve fakat o ülke sizin ülkeniz, içinde insanlarınız var. On kere yazmışımdır belki, bir daha yineleyeyim; son günlerde okuduğum her haber, şunu dedirtiyor: Ne devlet varmış, ne de geleneği.

SESSİZLİK VE SUSKUNLUK

İçeride dostlarımız arkadaşlarımız var. Tutuklu gazetecilerin sanırım en az üçte biri ile yakın tanışıklığım, mesai arkadaşlığım var. Yakınlarımız orada ve hatıralarımız durduğu yerde duruyor. Ülkenin kaderi nasıl yazılmış bilemem, lakin sebeplere bakınca gidişatı durduracak hiçbir emare görülmüyor. Sessizler halen sessiz, suskunlar hep suskun. Martin Luther King’e izafe edilir: “Beni kötülerin zulmü değil, iyilerin sessizliği korkutuyor.” Yine, Aliya İzzetbegoviç’in lafıdır: “Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” Birbirini tamamlayan laflar ve ülkemizi anlatıyor.

BUGÜN DE DELİRMEDİM

Kürsüden edilen lafları kritik etmenin, gelişmeleri analize tabi tutmanın zamanının çoktan geçtiğini düşünüyorum. Hatta, yazıp çizmenin bile faydasını sorguluyorum, nice zamandır. Tarihin ve kaderin üzerimize yüklediği bir misyon var ve onu ifa etmeye çalışıyoruz. Belki de şu günlerde tuttuğumuz bu notlarla ileriye belge bırakıyoruz, bilmiyorum. Emin olun, artık ne internete bakmaya, ne gazetelerin birinci sayfalarına göz atmaya, ne de Twitter’daki polemiklerle meşgul olmaya enerjim yok. İstemiyorum. Pek çoğumuzun buna takati olmadığının da farkındayım. Ülkedekiler “bugün de delirmedim” diye günü noktalarken, yurt dışındakiler arafta geçen bir günün muhasebesini bile yapamıyor, inanın buna.

AMAN RÜZGÂR ESMESİN!

Siyaset şirazeden çıkmış, medya yolunu şaşırmış, iş dünyası parasını kurtarma derdinde, sivil toplum çökmüş. Kısacası kirişler ve kolonlar kesilmiş, bina öylesine duruyor, sellemühüsselam! Duamız rüzgar esmesin, küçük de olsa zelzele olmasın.

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE

Eskiden hukukçular görüş açıklayınca “Çıkar cübbeni gir siyasete” diyorlardı, şimdi görev başındaki tümü siyasetin boğazına kadar içinde, cübbeleri de üzerlerinde! Muhalefet sözcüleri “iktidarda şu kadar terör örgütü üyesi var” laflarıyla, cadı avına odun taşıyor. Siyasetin, hukukun durumu bu.

İTİRAF GİBİ SÖZLER

Eskiden komşu gazete veya TV’de birinin başına bir şey gelince, desteğe gidilirdi. Şimdi aynı bina içinde kirişler-kolonlar kesiliyor, içindekiler tavanın başlarına çökmesini bekliyor. Medyanın hali de bu. Hoş, yandaş medya mahallesi çok mu rahat, onlar da birbirini yiyor. Öte yandan yandaş patronların parasını yurt dışına kaçırdığını yandaş kalemler yazıyor. Hukukun bir kişinin iki dudağı arasında olduğu olduğunu artık yabancı devletler bile biliyor. Cumhurbaşkanı, Pazar günü aynen şöyle dedi: “Bana geldiğinde söyledi bunu Merkel. Sizde şu an gözaltında bir tane gazeteci var, bunu bırakırsanız memnun oluruz. Dedim ki o gazeteci değil terörist. Bu adam terörist, gazeteci değil.”

MADDE MADDE ÇÖZÜMLEME

Kürsüden edilen lafları kritik etmeyi bıraktık bırakmasına da, yukarıdaki cümle ülkenin hali pürmelalini doğrudan ortaya koyuyor, onun için alıntıladım. Artık yabancılar bile şu konulardan emin olmuşlar:

-Kimin tutuklanıp kimin serbest bırakılacağına bir kişi karar veriyor.

-Bu konuda Türk yargısına çağrı yapmak yerine, doğrudan muhatabı ile görüşmeyi tercih ediyorlar.

-Muhatap da artık, “Yargı bağımsız, kararına saygılı olmalıyız” filan demiyor, veriyor cevabını.

-Ayrıca, yargı kararının da önemi yok, tutuklanan kişinin “terörist” olduğuna çoktan hükmedilmiş.

-Haliyle, en tepeden böyle bir “tespit” çıkınca, hiçbir savcı, hakim veya mahkeme aksi yönde adım atamıyor.

-Bunu gören, çaresiz Türk halkı da başının belaya girmemesi için yoğurdu üfleyerek yiyor.

MUHASEBE

Biraz karamsar, bir tür iç muhasebe ile başladım belki, öyle de bitirelim: Başıma gelenlerden ve hayatımdan pişman değilim, iyi ki yaşamışım. Geçmişte hatalarım olmuş, görüyorum. Kasedi başa sarma şansı kimseye verilmedi ki bize verilsin. Yaşamdan çıkardığımız derslerle yolumuza devam edeceğiz. Ülkede pragmatizm ve oportünizm, yani faydacı, yararcı, çıkarcı, fırsatçı kafalar egemen. Kaygım, gitgide keskinleşen ideolojiler, saplantılar, takıntılar, siyasi görüşler. Faşizm ve faşist zihinlerle, “özgürlükçü demokrasi” paydasında buluşulacağını sanmıyorum. Kafam rahat ama zihnim değil, vesselam.

[Tarık Toros] 7.3.2017 [TR724]

Velayet süreci ve baharın arefesi (4) [Veysel Ayhan]

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu… 

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa  ve  Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir cuma gecesi daha bir araya gelmişti. Yıl 2017, ay Şubat’ların en soğuğuydu.

YANLIŞ YAPANLARI NİYE YARGILAMIYORUZ?

Esved: – Geçmişe sünger mi çekmek lazım?

İbrahim: – Hayır. İstikbale yürümenin istişaresini yaparken geçmiş hataları, yanlışlarını masaya yatırırsınız. Onlardan ders alıp yeni istişarî kararlar verirsiniz.

Safa: – Yanlış yapanları niye yargılamıyoruz? Hesap sormuyoruz?

Mültezem: – O zaman Engizisyon kurulsun, afaroza mı başlansın? Bediüzzaman demiyor mu “elimizde nur var, topuz yok” diye? Yanlış yapan Allah’tan bulsun. Bize ne?

İbrahim: – Evet, ne Münker Nekir olmak lazım ne de cehennem zebanisi… Önce şunu bilmek lazım. Hizmet milyonlarca insana hak  ve  hakikatı anlattı. Gönüllüler var. Milyonlarca. Veya şöyle diyeyim. Hizmet binası var. Yüzlerce kat üst üste. Her katta binlerce insan. Her insan farklı bir birey. Hiç bir yanlış bir başkasını paranteze almaz. Bir kattaki yanlışla bir başka kat mahkûm edilemez. Bir gemide bir masum dokuz cani varsa bile batırılamadığı gibi. Birilerinin hizmete iftirasından etkilenmek zafiyetten olur. Allah’a karşı neyi yanlış yaptık önce ona bakalım.

STRATEJİK TEVBE

Safa: – Kullar?

İbrahim: – Ona geleceğim. “Yanlışlar”, hizmete ait bir kaideden/ ölçüden / prensipten kaynaklanıyorsa ‘hizmet’e yanlışlık izafe edilebilir. Var mı böyle bir çürük kural? Ölçü veya Yoldaki Işıklar’da, Müeyyidat’ta, Pırlanta’da… Binlerce saat vaazda… Tek bir yanlış cümle?

Esved: – Olsa mülaane yapılmazdı herhalde. Oldukça ağırdı: “(Hizmet adına yapılanlar) Kur’an’a  ve  Sünnet’e aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, İslam hukukuna aykırıysa, günümüz demokratik telakkilerine aykırıysa Allah bizi yerin dibine batırsın. Yok eğer…”

İbrahim: – Prensip  ve  kaidelerinden emin olmayan bir insan bu sözü söyleyebilir mi?

Mültezem: – Evet, şimdi bir kısım kimse indî, şahsi mütalaalarıyla bazı yanlışlar yaptıysa bunu milyonlara mal etmek insafsızlıktır. Hatta cinayettir. Bu tür yanlış sahipleri “Falana yanlış yaptık, filana yanlış yaptık” deyip özür dileyebilirler. Mahzuru yok.

İbrahim: – İyi güzel ama önce özrü Allah’a iletmek lazım. İstiğfar lazım. Sonra samimi olmak lazım. Stratejik tevbe olmaz.

Safa: – Stratejik tevbe ne?

İbrahim: – Kendini aklamak için başkalarının günahlarını seslendirip özür dilemek. Allah’a karşı yanlışları gündem yapmayıp 3-5 kula yapılan yanlışlarla meşgul olmak ayrı bir yanlış. Allah’ın nazarında durumundan endişe etme değil de insanlar nazarındaki durumdan endişe etme var.

Esved: – Karşınızda yüz binlerce insana yapılan mezalime tek kelime etmeyen sağır  ve  kör bir kitleye 3-5 kişiye yaptığınız yanlıştan dolayı özür dilemekle şirin görünemezsiniz. Naif düşünceler ham hayaller… Kur’an’ı bilmiyorlar, adetullahtan haberleri yok.

HER ŞEYE RAĞMEN İSTİŞARE

Safa: – İstişare istişare diyoruz. İstişarede yanlış yapılmaz mı?

İbrahim: – Sorunu cevaplamadan önce müsaadenizle elimdeki Zihin Harmanı’ndan bir bölüm okuyayım: “Efendimiz (sallallâhu aleyhi  ve  sellem) istişareye çok önem verirdi; Uhud savaşı öncesinde de ashabını toplayıp istişarede bulunmuşlardı. Ashab-ı kiramın gençleri, ‘Yâ Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi dışarıya çıkalım. Onlarla göğüs göğüse çarpışalım. Bizi bu şereften mahrum etme!’ demişlerdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi  ve  sellem) niyeti müdafaa harbi idi. Aslında bu, Allah Resûlü’ne, gördüğü bir rüya ile gösterilen bir stratejiydi.”

Safa:  – Bu rüyayı duymamıştım.

İbrahim: – “O, rüyasında zırhının içine girdiğini, bir kısım sığırların boğazlandığını  ve  kılıcının ağzında bir kırılma olduğunu görmüş  ve  bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurmuşlardı:

– Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, gelin müdafaa harbi yapalım. Onlar bize saldırsınlar, biz onları burada karşılarız. O boğazlanan sığırlar, benim ashabımdır; gelin oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması  ve  diş atması, yakınlarımdan birinin ölmesi demektir.”

‘GENEL’İN GÖRÜŞÜYLE HAREKET ETMEK

Esved: – Efendimiz (sav) vahiyle müeyyed olmasına rağmen çoğunluğun kararına mı uyuyor?

İbrahim: – (okumaya devam eder) “Evet, Allah göstermiş, tenbihte bulunmuş  ve  Habib’ine bir sinyal vererek, ‘Onlara karşı müdafaa harbi yapın!’ demişti. Ancak, bütün bunlara rağmen Allah Resûlü (sav) istişarede genelin görüşünü esas alarak zırhını  ve  silahlarını kuşanmıştı. Sonra ashabın büyükleri meselenin farkına varıp gençleri ikna etmiş  ve  Efendimiz’e gelerek, ‘Yâ Resûlallah! Gençlerimiz ısrarlarından vazgeçtiler. Siz, nasıl emir buyurursanız öyle yapalım.’ demişlerdi. Ama Allah Resûlü, ‘Bir Peygamber, bir meselede karar verdikten sonra artık geriye dönmez’ diyerek istişarede alınan kararı uygulamaya koymuştu. Şüphesiz bunda da pek çok hikmet vardı…”

Safa: – “Genelin görüşünü esas alarak” deniyor. Yani baştakine dilediği gibi hareket etme hakkı yok. Sevdim ben bunu. Çoğulcu istişare bu demek ki!

İbrahim: – Sünnet olanı diyelim.

YA BENİM DEDİĞİMİ DİNLEMEZLERSE

Esved: – Sorum unutulmasın, geçmiş yanlışlar da istişareyle yapılmadı mı?

İbrahim: – İstişare, ehliyle yapılır. Fikri liyakat sahiplerinin ekseriyetle yani çoğunlukla aldığı karara denir. Geçmiş yanlış böyle bir istişarî karar neticesi ise ders alınır ama bu karardan dolayı kimse suçlanamaz. Biz mahkeme değiliz insanları suçlamak kimseye bir şey kazandırmaz.

Safa: – Şimdi ben bakıyorum. Yeni projelerle istikbale yürürken mesela bu arkadaşlar keşke şu işlere girmeseler, hizmetin ‘şu’su olmasa, ‘bu’su olmasa gibi düşünceler aklıma geliyor.

İbrahim: – Tabi ki bunları düşünebilirsin. Tabi ki fikrini istişarede sunarsın. Dikkate alınır.

Safa: – Ya alınmazsa? Ya benim dediğimi dinlemezlerse?

İbrahim: – Hem baştaki dayatmasın diyorsun, sonra da sen fikrini dayatıyorsun. Fikrinin doğru olduğu ne malum? Efendimiz(sav) vahye dayanan doğrusunu cemaatine zorlamıyor. Sen… biz… kim oluyoruz ki!

– Herkes senin fikrini dinlesin, hizaya gelsin diye mi fikrini iletiyorsun yoksa Allah rızası için mi?

Safa: – Allah rızası.

İbrahim: – O zaman Allah rızası için susarsın, bak beni dinlemediler diye feryat etmezsin. Söylenmesi gereken yerin dışında, sürekli böyle yanlışları ağzına dolayanlar o yanlışların beterinin başlarına gelmesi için kadere davetiye yollar. Kınama hadisini bilirsiniz.

İNANDIĞININ KAVGASINI VERME

Safa: – Ama ya alınacak karar Efendimiz’in (sav) kriterlerine göre alınmıyorsa, baştakinin dayatmasıyla alınıyorsa?

İbrahim: – Çoğunluğu oluşturanlar bir dayatmaya karşı muhalefet şerhlerini ortaya koymalı. İnandıklarının kavgasını vermeli. Bunun hür bir şekilde yapılacağı bir atmosfer yoksa zaten o istişare ile “hak, tutulup kaldırılmaz.” O toplanmaya da istişare denmez. Allah da o istişareye bereket ihsan etmez.

Esved: – İstişare bütün problemleri çözecek mi?

İbrahim: – İstişare ile doğru yön, doğru karar tespit edilir. Yola düşülünce ise en önemli konu uhuvvet. Kalplerin beraber atması. Omuzların birbirine destek olması dirsek atmaması. Allah’ın rahmeti böyle bir cemaate gelir. Namaz tüm kulluğun anahtarıdır. Prototipidir. Namazlaşan bir insanın namaz dışındaki amelleri de böylece namazlaşır. Her amelinle namaz kılarsın. Uhuvvetin örneği namazda var.

– Mesela kimse “ben imam olayım” diye kavga etmez.

Safa: – Doğru ya, hep başkası geçsin diye uğraşırlar.

HAYATIN PROTOTİPİ OLARAK NAMAZ

İbrahim: – Çünkü namazda dünyalık yoktur. Ahiret hep göz önündedir. Kimse sağa sola bakmaz. Başkalarının eksikliklerini takip etmez. Falan “niye üç Subhanallah dedi de beş demedi” diye kınamaz. Kimse “imam yanlış yaptı” diye kıyamet koparmaz. Kıyama kalkarken imamı cübbesinden asılmaz. “Bak imam yanlış yaptı diye” yanındakiyle fiskos etmez. Usulca “Subhanallah” der.

Esved: – Bundan fikrini ifade edene saygı da çıkar. Dinleme kültürü çıkar. Her türlü ikazın kibarca yapılması çıkar. Evet.

İbrahim: – Böyle cemaatle uyum içinde kılınan namaz kabule karin olur. Ama bir cemaat hizmet ederken, bir okulda eğitim verirken iki öğretmen kavga ediyorsa, biri birini çekemiyorsa, birileri birilerinin gıybetini yapıyorsa o “namaz” sakıt olur. Veya Allah’ın rahmetine nail olamaz diyelim. Hadis var: “Allah’ın rahmet  ve  inayet eli cemaatin üzerindedir.” “Vifak  ve  ittifak, tevfik-i ilahinin ihlâstan sonraki en büyük vesilesidir.”

TEK FORMÜL: SAN’AT, MARİFET, İTTİFAK

Mültezem: – Bu, Bediüzzaman’ın sözü herhalde.

İbrahim: – Evet. Hidayet Allah’tan. Cenab-ı Hak bir araya gelmiş hizmet edenlerin sa’yini vesile kabul edip bir kısım insanlara hidayet lütfedecekse bunun şartı; hizmet edenlerin cemaatle namaz kılıyorcasına uyumlu olarak uhuvvetle hizmet ediyor olmalarıdır. Allah birbirini yiyenlerin yaptığı hizmete hidayet semeresi vermez.

Safa: – Yani kırk kişi hizmet ediyor bunlardan ikisi üçü birbirini yiyorsa, birbirine çelme takıyorsa hiç bir semere olmaz mı?

İbrahim: – Olur ama bereketi olmaz. Hani cemaatle namazın 27 kat daha makbul olması gibi. Semere yirmi yediden bire düşebilir. Bediüzzaman’ın sözüyle bitireyim: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz”

– ilki en geniş anlamıyla sanat veya sanat parantezine alınacak her şey;

– İkincisi marifet. Başta Allah’ı bilmek sonra şeriat-ı fıtriyeyi tanımak, bilgi  ve  teknolojiye yoğunlaşmak.

– Son olarak da  tüm bunlarla uğraşırken kardeşçe olabilmek. Birbirine kardeşçe sahip çıkmak, omuz vermek.

(Son bölüm yarın)

[Veysel Ayhan] 7.4.2017 [TR724]

Ankara-Berlin hattında ‘derin çatlak’ [Haber-Analiz: Murat Korkut, Berlin]

Almanya-Türkiye ilişkilerinde sular durulmak bilmiyor. Son 10 yılında büyük iniş çıkışların yaşandığı ilişkilerde son aylarda ortalık tam manasıyla toz duman. Türkiye’nin adının reformlarla anıldığı yıllarda “Ankara’ya imtiyazlı ortaklık” teklifiyle tam üyelik sürecine el freni çeken Almanya Başbakanı Angela Merkel, mülteci krizi sonrasında, insan hakları ihlalleri sebebiyle Batı’da ‘yalnızlaşan’ Türkiye’ye can simidi olmuştu. İktidarda bulunduğu 12 yılda gerçekleştirdiği 9 ziyaretin 6’sını son 1,5 yıla sığdıran Merkel’in Türkiye ile mülteci anlaşmasını tehlikeye atacak bir sorun yaşamama yönündeki çabaları, Diyanet imamlarına yönelik ajanlık iddiasıyla gerçekleştirilen operasyonlar ve Die Welt muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanması ile son buldu.

Özellikle gazeteci Deniz Yücel’in tüm diplomatik çabalara rağmen tutuklanması sonrasında referandum için Almanya’ya gelen bakanların salon programlarının iptalleri iki ülke arasındaki gerilimi zirveye taşıdı. Alman hükümeti pazartesi günü yaptığı açıklama ile diyalog ve soğukkanlılık çağrılarını yinelerken ülkedeki birçok siyasetçi yapılan ‘Nazi benzetmesinden’ duyduğu rahatsızlığı sert cümlelerle dile getirdi. Başbakan Merkel, yaptığı açıklamada toplantıların iptallerine karşı olduğunu ifade ederken ‘yersiz ve savunulamayacak’ olarak değerlendirdiği Nazi kıyaslamalarının sadece, Nazilerin insanlığa karşı işlediği suçları önemsizleştirmeye yol açacağını belirtti.

Merkel, derin görüş ayrılıkları olduğu yönündeki görüşleri yinelerken özellikle gazeteci Deniz Yücel’e yönelik tutuklama kararını ve gazetecilere yönelik uygulamaları eleştirdi.

ZEYBEKÇİ ‘DOST ÜLKE’ DEDİ, ALMANLARA TEŞEKKÜR ETTİ

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin konuşma yapacağı salonların son anda ‘güvenlik ve içerik’ nedeniyle iptal edilmesi sonrası gözler bu ülkede bakanlarla planlanan yeni programlara çevrilmişti. Büyük bir medya ordusu ile Köln şehrindeki bir otelde 350 kişilik bir dinleyici kitlesine konuşan Nihat Zeybekçi, ‘Nazi dönemine benzer uygulamalar yapmakla’ suçlanan Almanya için ‘dost ülke’ tanımlamasında bulunarak kapıları açık tutmayı tercih etti. Ekonomi yönetimindeki Zeybekçi, konuşmasında “Bizim ziyaretimiz hafif stres yarattı. Hakkımız olan bir faaliyet ve yaklaşık bir milyon seçmenle buluşmak gibi bir hakkımızı kullanıyoruz. Bu hakkı kullanmada gösterdikleri gayretten dolayı Alman halkına teşekkür ederiz” ifadelerini kullandı.

İki ülke arasındaki yükselen gerilimden dolayı yeni iptallerin olması beklenmezken beklenenin aksine salon iptallerinin son kurbanı eski Enerji Bakanı Taner Yıldız oldu. İlk konuşacağı Hessen eyaleti sınırları içerisinde yer alan Grosskrotzenburg’daki salonun kontratı son anda iptal edilince Kelsterbach’da son dakika ayarlanan yeni bir salonda konuşma yapabildi.

Sosyal medyada AK Partili olarak bilinen pek çok isim organizasyonu yapanların hatalarına dikkat çekerken, hayır kampanyası yapılan programlarda bir iptal yaşanmaması ise çifte standart yapıldığı eleştirilerini beraberinde getirdi.

Önümüzdeki hafta bir araya gelecek iki ülkenin dışişleri bakanlarının görüşmesinde gerginliği azaltıcı mesajlar bekleniyor. Ancak dün akşam saatlerinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Hamburg’da yapacağı referandum etkinliğinin de iptal edildiği öğrenildi.

İLİŞKİLERİN GELECEĞİ ÖNEMLİ, GÖZLER ERDOĞAN’DA

Almanya ile 35 milyar dolar dış ticaret hacmine sahip olan Türkiye, bu ülkede 1,4 milyon seçmene sahip. Uzmanlar, birçok alanda güçlü ve tarihi işbirliği içerisinde olan iki ülkenin ilişkilerin günlük siyasi tartışmalara kurban edilmemesi görüşünde.  16 Nisan referandumunda oldukça önem kazanan Avrupalı Türkler arasında Türkiye ortalamasının üzerinde oy elde eden AK Parti, Türkiye’nin çok altında gerçekleşen sandığı katılımı (yüzde 43,7) mevcut gerilimi de kullanarak artırma fırsatını iyi bir şekilde değerlendirmek istiyor. Erdoğan’ın yalnız olmadığını ve kendisi ile Avrupa’ya gidebileceğini açıklayan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışı sonrası durum daha da dikkat çekici bir hal aldı.

Avrupa’da Avusturya ve Hollanda, ülkelerinde referandum çalışması yapılmasına karşı çıktıklarını kamuoyu ile paylaşırken gözler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını hangi ülkede yapacağına çevrildi. Erdoğan’ın ‘Nazi dönemi’ benzetmesi yaptığı Almanya’ya gelmesi durumunda ziyaretin Alman kamuoyunda bir numaralı gündem olacağını tahmin etmek güç değil.

Ankara-Berlin hattında derin görüş ayrılıklarının kısa sürede ortadan kalkması pek mümkün gözükmüyor. Alman toplumunda Erdoğan antipatisi giderek artarken, seçim dönemine giren ülkede yeniden başbakanlığa oynayan Merkel’in Türkiye’ye karşı daha sert bir tutum takınması bekleniyor.

Bu arada, Avrupa’daki Türklerin, Erdoğan’ın sorumsuz açıklamaları sebebiyle yaşadıkları çevrelerde marjinalleşmeleri en büyük tehlike.

[Murat Korkut] 7.3.2017 [TR724]

İnsanlığımızı kurtaran 12 Dev Adam [Akif Umut Avaz]

İyiler ve iyilikler fosforlu çakıl taşları gibidir. Gece gündüz farketmeksizin hep kendi karakterlerinin gereğini yapsalar da olağan zamanlarda, gün ışığında sıradan taşlarla fosforlu çakıl taşları arasındaki farkın belli olmadığı gibi, farklarını pek belli etmezler. Zaten kendilerini belli etmek gibi bir dertleri de olmayan bu iyilik numunesi insanlar, insanlar arasında bir insan sıradanlığıyla sessiz sedasız yaşayıp giderler. Ama hiç arzu etmedikleri karanlıklar çöküp de zulmet kesifleşince iyilerin iyilikleri fosforlu taşlar gibi kendiliğinden ışıldamaya başlar. Zulmet ne kadar artarsa iyilikleri daha fazla dikkat çeker.

İslam’la insanlığın evrensel değerlerini meczedip iyi insanlar yetiştirmek suretiyle insanlığa hizmet için yola çıkan Hizmet Hareketi’nin felsefesini içselleştirmiş, kültürünü benimsemiş ve ahlakıyla ahlaklanmış onbinlerce insanın hayatları boyunca çevrelerine yardımcı olmaya çabaladıklarını bilenler iyi bilir. Normal zamanlarda bile özveri isteyen iyilikleri zulüm ve zulmet dönemlerinde devam ettirmek ise, başka türlü bir yiğitliği, isar ruhunu ve fedakarlığı gerektirir. Çünkü, zulüm ve zulmet dönemlerinde iyilik zordur, kötülük ise olağan ve sıradan.

İNSANLIK DIŞI CÜRÜMLER ‘OYUNA GELDİK’ DİYE BASİTLEŞTİRİLEMEZ

6–7 Eylül 1955’te yaşanan İstanbul Pogromu’nda, organize kaostan istifade ederek din ve ırklarının farklılığını fırsata çevirdikleri komşularının mallarına, canlarına, ırzlarına göz diken insanlık müsveddelerini durdurmaya çalışan çok fazla insan yoktu. Ne tuhaftır ki, bütün bu rezilleri bugün hayırla yad eden kimseyi de pek göremezsiniz. MGK genel sekreterliği de yapmış Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun ifadesiyle “bir Özel Harp işi,” “muhteşem bir örgütlenme” bile olsa, komşularına saldırıp en az 15’ini katleden, onbinlerce Rum vatandaşımızın ata topraklarını terketmesine yolaçan o yaratıkların işledikleri insanlık dışı cürümü hiçkimse “oyuna geldiler” diye basitleştiremez.

Bu söylediğimiz 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı için de geçerli. Katliamı organize edenler derin güçler dahi olsa kendisine muhafazakar ya da milliyetçi diyen binlerce insanın meydanlara akıp 37 insanın cayır cayır yakılmasına alkış tutması, tezahüratta bulunması insanlığın hiç bir haliyle bağdaştırılamaz. Kaldı ki, kalabalıkların hayvani güdülerle saptığı sürü psikolojisine kapılıp canavarlaşarak insanlığını bile muhafaza etmekte acze düşen bir güruh neyi, nasıl muhafaza edebilir ki?

6–7 Eylül’de olduğu gibi Sivas’ta da yaşananlara engel olmaya çalışan iyiler yok muydu? Hiç olmaz olur mu? Elbette vardı. Tıpkı 1915 Ermeni Soykırımı’na engel olmak, en azından yapılan caniliğe ortak olmamak için, canlarını ortaya koyan iyi insanların olduğu gibi… Çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden yüzbinlerce Ermeni’nin katledilmesine, binlerce yıllık yurtlarından yuvalarından sürülmelerine, yollarda saldırılardan, açlıktan ve hastalıktan kırılmalarına istediğiniz bahaneyi üretebilirsiniz. Ama üreteceğiniz en şahane bahane bile tarihin utanç sayfalarına mal olmuş bu caniliği, bu kitlesel cinnet halini haklı çıkaramaz.

AYNI IRKTAN OLMAKTAN DOLAYI ANCAK UTANÇ DUYABİLECEĞİMİZ…

Kendi ırkımızdan olmalarından dolayı ancak utanç duyabileceğimiz bu canilere ve caniliklerine dair çok şeyler yazıldı, çizildi. Bunlara engel olmaya çalışan yine kendi ırkımızdan olanlara dair ise yazılan çok az şey var. Bu durum, şayet canilerin ve caniliğin çokluğundan, iyilerin ve iyiliklerin azlığından kaynaklanan oransal bir durumsa yitirilmiş insanlığımız için ne kadar üzülsek azdır. Dedik ya kötülüğün, karanlığın, zulmetin sıradanlaştığı dönemler iyiliğin sadece fosforlu çakıl taşları gibi parladığı değil, ancak parmakla gösterilebildiği dönemlerdir de…

Burçin Gerçek, 10 yıllık bir çalışmanın ürünü olarak kaleme aldığı ‘Akıntıya Karşı: Ermeni Soykırımı’nda Emirlere Karşı Gelenler, Kurtaranlar, Direnenler’ isimli kitabında, cinayet sürülerine katılmayıp bunlara engel olmaya çalışan insanlığın yüz aklarının hikayelerini derlemişti. Bazı devlet memurları ve sivillerden oluşan bir avuç iyi insanın Ermenileri kurtarma çabalarını, sadece Ermenileri değil insanlığımızı kurtarma çabaları olarak da okuyabiliriz.

MEVLEVİ ŞEYHİ’NDEN DİN ADAMLARINA HİÇ MİRAS KALMAMIŞ

Topyekün bir millet toplumsal bir cinnet halinde Ermenileri katlederken, Ermenileri soykırımdan kurtarmak için çırpınan Konyalı Mevlevi Şeyhi’nin insanlığından, bugün kendi dindaşlarına karşı işlenen insanlık dışı sistematik zulümler karşısında din adamlarını ve dindarları harekete geçirecek kadar olsun miras kalmaması ülke adına ne büyük bir nasipsizlik. O gün Ermenileri kurtarmak tehlikeliydi ve masum Ermenileri kurtarmaya çalışanlar çok ciddi bedeller ödüyordu. Bugün aynısı Hizmet’ten olanlara yardım edenler için geçerli. Zaten insanlığımızın, ne kadar insan olabildiğimizin test edildiği yer de burası değil mi?

Gerçek’e göre, soykırıma karşı evlerinde Ermenileri saklayanlar, bunu elbette gizlilik içerisinde yapmak zorundaydı. Çünkü öğrenilmesi durumunda kendilerine de saldırılar geliyordu. Sırf bu yüzden öldürülen toplumun ileri gelenleri ve hatta kendi aileleri tarafından saldırılan, öldürülen bazı insanlar bile vardı. Devlet görevlileri ise yardımlarını saklayamıyorlardı. Karşı çıkışlarını açıkça ortaya koyuyorlardı. Onlar da görevlerinden alındı, hatta kimi durumda başlarına çok daha kötü işler geldi. Zaten onlar da tüm bunları göze alarak Ermenileri soykırımdan kurtarmaya çalışıyorlardı.

Gerçek’in araştırmalarına göre, Diyarbakır’da soykırıma karşı çıkan ve bunun sonucunda Diyarbakır Valisi Reşid tarafından öldürülen iki kaymakam var. Ermenileri katliamdan kurtarmaya çalışanların yüzde 90’a yakını Cumhuriyet döneminde de dışlandı. Gerçek, bu durumu şöyle yorumluyor: “Bu, bize, Cumhuriyet’in neyin üzerine kurulduğunu gösteriyor. Faillerin Cumhuriyet döneminde de gayet etkin bir hayat sürdüklerini zaten biliyorduk. Bunun yanı sıra soykırıma iştirak etmeyenlerin, tehciri doğru bulmayanların Cumhuriyet tarafından cezalandırıldıklarını da görüyoruz. Kurtaran memurların büyük çoğunluğunun Cumhuriyet döneminde dışlanmasıyla sağlamasını yapıyoruz.”

Tarih veriler gösteriyor ki, kesif kötülük dönemlerinde iyiler ve iyilikler bedelsiz kalmıyor. Mesela, Kastamonu Jandarma Komutanı İzzet Bey, Kastamonu’daki tehcire karşı çıkıyor ve vekaleten baktığı Çankırı’ya sürülen Ermeni aydınları korumaya çalışıyor. Tabii bunu uzun süre sürdüremiyor. Hemen görevden alınıyor. Mamuretülaziz’de biraz daha pasif bir pozisyonda görevlendiriliyor. Orada da karşı çıkıyor, sokakta, halka açık yerlerde “Ermenileri sürenler, katledenler namussuzdur, alçaktır” demeye başlıyor. Tabii başına gelmeyen kalmıyor.

STRUMA FACİASI İLE ALNIMIZA SÜRÜLEN KARA

Kötülüklerin sıradan, iyiliklerin ise istisna olduğu 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan Struma faciası da millet olarak insanlığımızdan utanacağımız hadiselerden biridir. Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin’e götürmek üzere bir Romanya limanından yola çıkan Struma gemisinin İstanbul açıklarında 24 Şubat 1941 günü bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılması sonucu 103’ü çocuk 768 kişi ölmüştü. Türkiye, hayatta kalmak için çırpınan köhne gemideki yüzlerce insanın ne karaya çıkmasına, ne de yoluna devam etmesine müsaade etmişti. Motoru bozulduğu için 9 hafta boyunca Sarayburnu’na demirlemek zorunda kalan Struma’yı Karadeniz’e çektirerek yüzlerce insanı göz göre göre ölüme terketmişti.

Farklı motivasyonlarla da olsa Struma’dakilerin imdadına koşan iyiler arasında o sıralar henüz 15 yaşında olan merhum İshak Alaton ve işadamı Vehbi Koç gibi bilinen isimler de vardı. Struma’dakilerin yitirdikleri hayatlarıyla birlikte Türkiye de insanlığından çok şey kaybetti. İleriki yıllarda adına pullar basılan dönemin Başbakanı Refik Saydam’ın “Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara mekan olamaz,” sözü hepimiz için bir yüz karası olarak tarihteki yerini aldı. Aynı yıllarda Türkiye’nin Marsilya Konsolosu Necdet Kent ve Rodos Konsolosu Selahattin Ülkümen’in kahramanca çabaları sayesinde birçok Yahudi’nin soykırımdan kurtarılmasından duyduğumuz haklı gurur kadar Struma faciasından ve Saydam’ın insanlık dışı sözlerinden utanç duymuyorsak insanlığımızdan hakikaten şüphe etmeliyiz.

ZOR ZAMANDA OSKAR SCHINDLER VE BIELSKI KARDEŞLER OLABİLMEK

Steven Spielberg’in 1993 yapımı “Schindler’in Listesi” filmi sayesinde Oskar Schindler isimli Alman işadamını tanımış, dünyanın sadece kötülerden ibaret olmadığını görerek biraz olsun teselli bulmuştuk. Gerçek motivasyonu hala tartışılan Schindler, Yahudi muhasebecisi Itzhak Stern’in yardımıyla emaye ve mühimmat fabrikalarında köle-işçi olarak çalıştırma yoluyla da olsa 1,200’e yakın Yahudi’yi Holokost’tan kurtarmayı başarmıştı.

Geçenlerde izlediğim Daniel Craig’in başrol oynadığı, Türkçe’de “Direniş” adıyla gösterilen 2008 yapımı “Defiance — Meydan Okuma” filmi sayesinde eşsiz fedekarlıklarla iyiler tarihinde yerlerini alan “Bielski Kardeşleri” de yeniden hatırlama şansım oldu. Tuvia, Asael, Zus, Aron… II. Dünya Savaşı sırasında Polonya ve Beyaz Rusya ormanlarında gizlice kamplar kurarak 1.200 Yahudi’yi kurtarmış 4 kardeş.

1941 yılının Aralık ayında kalabalık aile fertlerinin öldürülmesi üzerine Tuvia, 3 kardeşini ve bazı komşularını yanına alarak gettodan kaçmayı başarmıştı. Beyaz Rusya’nın Naliboki/Białowieża ormanlarında, Holokost’tan kaçan Yahudileri örgütleyerek kamp kurmuştu. 13 kişilik çekirdek bir savaşçı grubuyla yola çıkmış ve zamanla yüzde 70’i kadın, çocuk ve yaşlı olan 1.230 kişiye ulaşmıştı. İki yıldan fazla süreyle ormanlarda çetin tabiat koşulları ve Nazi saldırıları altında yüzlerce insanla kamplar kurarak oluşturdukları “Bielski Kardeşler Otriadı” ile soykırıma ve işgale karşı direnmişti.

“En büyük mücadele hayatta kalmaktır” diyerek kamplarda okul, sağlık merkezi ve çocuk yuvaları oluşturmuş, sosyal yaşamın o şartlarda bile sürmesi için çaba göstermişti. Tuvia’nın “On Alman askerini öldürmektense bir yaşlı Yahudi kadınının hayatını kurtarmayı tercih ederim,” sözleri iyiler tarihine geçmiştir.

KAYSERİLİ 12 DEV ADAM ŞİMDİDEN TARİHE GEÇTİ

Sıradanlaşmış kötülüğe ve yaygın kötülere oranla az olan benzer örnekleri belki çoğaltabiliriz. Ama sanırım bu kadarı bile, bugün Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu gibi, kötülüklerin sıradanlaştığı utanç dönemlerinde ağır bedelleri göze alarak yapılan iyiliklerin kıymetinin ne kadar büyük olduğunu anlatmaya yeter. Öte yandan, iyiler ve iyiliklerin ödediği bedellerin ağırlığı toplumu kuşatmış kesif kötülüğün derinliğine dair de bir fikir verir. Tıpkı hayırseverlik ve iyilikten başka suçları olmayan anneleri ve babaları hapse atıldıklarından dolayı tutunacak dalları kalmayan, resmen ve kasten açlığa mahkum edilen çocuklara yardım için biraraya geldiği söylenen 12 Kayserili hayırsever esnafın başına gelenler gibi.

İnsanların gerçek karakterlerinin açığa çıktığı böyle ifritten dönemlerde sağa sola din, iman satıp zalimlere köpeklik eden ilahiyatçı, Diyanet imamı, din adamı kılıklı dinbazları, insanlıktan bi-nasip aydınları, dilsiz şeytanlara rahmet okutan gazetecileri ve yapılan zulümlere alkış tutan sürüler halindeki insanlık müsveddelerini görmek de varmış nasipte. Ama öte yandan, her türlü bedeli göze alıp zulüm altında inleyenler için kendisini feda etmekten çekinmeyen Kayserili kahraman 12 Dev Adamı görmek de.

Bütün zulüm devirlerindeki aşağılık benzerleri gibi ahlaksız zalimlerin köpekliğine soyunan polis ekipleri işi gücü bırakmış, suçsuz yere hapse atılan insanların aç bilaç kalan ailelerine yardım için çırpındığı gerekçesiyle Kayseri esnafından 12 Dev Adamı 24 Şubat’ta derdest etmişti. Tıpkı o polisler gibi despota köpekliği marifet sanan sözde mahkeme ise, bu 12 Dev Adam’dan 10’unu geçtiğimiz günlerde tutuklayıp hapse attı.

İYİLERDEN VE İYİLİKLERDEN MAHRUM BİR DÜNYA YERİN DİBİNE GEÇSİN!

Gazete haberlerinde isimleri açık, soyisimleri ise sadece kodlanmış olarak verilen insanlığın yüzakı bu 12 Dev Adam’a, soyisimlerinin kodlanmış başharflerini kullanarak hayal dünyamda soyisimler uydurup durdum. Sonra üşenmedin o soyisimlerden en beğendiklerimi tek tek bir kağıda yazdım. Ama yiğitliklerine, insanlıklarına layık namlar bulmayı bir türlü beceremedim. Bulduklarımın en güzellerinin bile hep eksik kaldığını hissettim. Sildim…

Ey güzel kalpli, arslan yürekli 12 Dev Adam, rezilliğin diz boyu, rezillerin baştacı, insanlığın zelil olduğu kapkaranlık bir kepazelik döneminde insanlığımızın birer yüzakı olarak insanlığa sarsılan inancımı yeniden dirilttiğiniz için size sonsuz derecede minnettarım. Allah dünyayı sizin gibi iyilerden asla mahrum bırakmasın. Şayet sizin gibilerden mahrum kalacak olursa da yerin dibine batırsın. Amin!

[Akif Umut Avaz] 7.3.2017 [TR724]

Almanya için Yeni Türkiye’yi anlama kılavuzu [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Diyanet’e bağlı imamların casusluk iddiasıyla evlerinin basılması, Alman Die Welt gazetesi Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanması ve son olarak iki Türk bakanın Almanya’da konuşma yapacakları programların iptal edilmesi ile Türkiye-Almanya ilişkileri çok gergin. Bütün bunların üzerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Eyy Almanya, bu uygulamalarınız geçmişteki Nazi uygulamalarından farklı değil” çıkışı ile şoka giren Alman hükümetinden, “Bu ifade rezilce ve kabul edilemez” cevabı geldi. Her ne kadar Türkiye’deki gelişmeleri yakından izleseler de Almanların Yeni Türkiye konusundaki acemilikleri dikkatlerden kaçmıyor.

Gerçi diktatörlük konusunda ağzı herkesten fazla yanmış bir millete ders vermek doğru bir karar olmayabilir. Ancak onlar böylesi bir cinnet dönemini 70 yıl öncede bıraktıkları için hatırlamıyor ya da hatırlamak istemiyor olabilirler. Erdoğan onlara kötü bir nostalji yaşatıyor. Haliyle nasıl mücadele edecekleri konusunda ellerinde yeterince pratik yöntemler olmasına rağmen 70 yıllık travma nedeniyle Türkiye özelinde bazı nüanslara dikkat etmedikleri görülüyor. Sol Parti Genel Başkanı Bernd Riexinger bile “Türkiye’nin despotu Alman hükümetini burnuna çengel takılmış gibi sirkin ortasında oynatıyor” dediğine göre birkaç hatırlatma iyi olabilir.

Almanların Erdoğan nefreti bir realite

Almanya’da yükselen bir Erdoğan antipatisi olduğunu kabul ediyorum. Bild am Sonntag gazetesinin yaptırdığı ankete göre Almanların yüzde 77’sinin Erdoğan’ın referandum mitinginin yasaklanmasını istemesi bunu gösteriyor. Fakat Erdoğan’ın bu polemikten ne kadar mutlu olduğunu tahmin edebiliyorlar mı emin değilim. Bu referandum sürecinde ihtiyaç duyduğu geleneksel mağduriyet söylemine bir türlü kavuşamamış olan Cumhurbaşkanı’nın, Almanya’dan gelen bu son dakika haberine çılgınca sevindiğinden kuşkum yok. “Ya ben istersem yarın gelirim. Gelirim ve kapıdan sokmadığınız zaman veya konuşturtmadığınız zaman da ben dünyayı ayağa kaldırırım” demesi bundan. Almanların, Erdoğan nefretini içlerinde saklamakta zorlandıkları bir gerçek. Ancak paradoksal olarak bu tutumun Erdoğan’ı beslediğini ve Türkiye’deki bir çok muhalifin bu polemiği yüreği ağzında izlediğini de bilmeleri gerek.

Mesela Gazeteci Deniz Yücel olayına verilen tepkiler… Die Welt muhabirinin 27 Şubat’ta tutuklanmasının ardından konuşan Federal Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, “Bunu anlaşılmaz bir karar olarak değerlendiriyoruz” dedi. Hâlbuki niye anlaşılmaz olsun. Gayet de anlaşılır. Bugün artık eşiğine geldiğimiz diktatörlük düzeninin kurulabilmesi için muhalif herkesin susturulduğu, gerçekleri yazanların cezalandırıldığı, AKP hükümetinin yolsuzluklarını ve terör gruplarıyla girdiği karanlık ilişkileri yazan herkesin hapsi boyladığını görmüyor olamazlar.

Bir kere damat Berat Albayrak’ın mail kutusunu karıştıran herkese ceza kesildi. Mailleri ilk ele geçiren Redhack grubundan olduğu iddia edilen gençler gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Albayrak’ın IŞİD’le petrol ticaretini ortaya koyan bu mailleri yazan 6 gazeteci gözaltına alındı, Tunca Öğreten’in aralarında olduğu üçü tutuklandı. Anlaşılmaz bir şey yok. Basın özgürlüğü, ifade hürriyeti, bağımsız yargı Yeni Türkiye’nin, ‘Eski Türkiye Müzesi’ne kaldırdığı ilkeler.

Naif sözlerle Türkiye’yi ikna edemezsiniz

Yine Sözcü Seibert’in “Yücel kendi isteğiyle gidip ifade verdi”, “Gazetecilik faaliyeti suç olamaz”, “Tutuklama kararı son derece orantısız” cümleleri de fazlasıyla naif. Aynı hataya Almanya Başbakanı Merkel ve Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel de düştü. Merkel, Deniz Yücel’in gönüllü olarak ifade vermeye gittiğine işaret ederek alınan kararın sert ve orantısız  olduğunu vurguladı. Bir kere Almanların artık şu “Orantısız” lafını kullanırken bin kere düşünmesi gerek. Gezi olaylarındaki “Orantısız şiddet” tepkisi hafızalarda. Elbette “Gezi darbesinin arkasında Almanlar var. 3. havalimanını kıskanıyorlar” söylemi de. Doğal olarak Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül kendini tutamıyor ve “Almanya’nın korkusu ne? Referandum öncesi yeni operasyon ne?” başlıklı yazı yazmak zorunda kalıyor. Ne olacak canım yeni operasyon; elbette ‘Erdoğan’ı durdurmak, Türkiye’ye diz çöktürmek’.

Kendi isteğiyle ifadeye gidip tutuklanma bahsi de maalesef artık gülümseten argümanlardan. “Yarın gidip ifade vereceğim” diye tweet attıktan sonra arabasıyla Balıkesir’den İstanbul’a yola çıkan Meydan köşe yazarı Atilla Taş’a, Bursa’da bir dinlenme tesisinde ‘operasyon’ yapıldı misal. Yandaş medya “Yakalandı” diye verdi haberi. Keza Ercan Gün de tweet attıktan sonra İstanbul Adliyesi’ne kendisi gittiği halde ‘kıskıvrak yakalanmış’ oldu.

Alman hükümetinin, “Yücel’in adil ve anayasal çerçevede muamele görmesi” beklentisi de varmış. Maalesef çok bekleyecekler. Şu anda bunu bekleyen onbinlerce insan var ve uzun zamandır beklemelerinden daha kötüsü, daha ne kadar bekleyeceklerini hiç kimsenin bilmiyor oluşu.

Bu aşamada artık Merkel’in ‘basın özgürlüğüne saygı’ uyarısı yapmış olmasının ne kadar önemi var? “O kendi mesleğini icra etmekten başka bir şey yapmıyordu, bu nedenle serbest bırakılması gerek. Bağımsız gazetecilik var olabilmelidir, gazeteciler işlerini yapabilmelidir” demiş Şansölye.

Ey Überall, ‘Allah’ın lütfu’ bu darbe!

Alman Gazeteciler Birliği (DJV) Başkanı Frank Überall, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, hoşuna gitmeyen haberciliği bitirmek için olağanüstü hali suiistimal etmeye çalışıyor” diyor. Ey Überall, siz bilmiyor olabilirsiniz ama bu Erdoğan için Allah’ın bir lütfu. OHAL sayesinde 120 bin muhalifini gözaltına alıp 45 binini tutukladı. 7 bin 500 civarında akademisyen bu sayede üniversiteden atıldı. 5 bin civarında yargı mensubu ihraç edildi. 80 bin öğretmen açığa alındı. 170 medya kuruluşu kapatıldı. 200 gazeteci tutuklu.

Almanya Dışişleri Bakanlığı da Türkiye’nin hukuk devleti ilkelerine uygun hareket edilmesini istiyor. Belki mülteci pazarlığı sürecinde gözden kaçmış olabilir, hukuk devleti bir mülteci kayığında batırılalı çok oldu. Bugün Alman muhalefetinin Merkel’i sıklıkla mülteci anlaşması ve Türkiye’ye karşı tavizkar kalması üzerinden eleştirmesi boşuna değil.

Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Martin Schaefer, “Özellikle Türkiye’de basın özgürlüğünün anayasa hukukuyla güvenceye alınmış olması bakımından, hukuk devleti kurallarına riayet edilmesini ve adil davranılmasını istiyoruz.” diyor. Bahsettiği Anayasa’nın 30. maddesinde bir basın kuruluşunun hiç bir gerekçeyle müsadere edilemeyeceği yoruma yer bırakmayacak şekilde yazılı olmasına rağmen AKP hükümeti, Zaman, Bugün başta olmak üzere onlarca gazete, televizyon, haber ajansına el koydu ve kapattı. Avrupa seyretti.

Erdoğan’la pazarlık edebilir misiniz?

Sol Parti Eş Başkanı Bernd Riexinger, diğer birçok siyasetçi gibi, Deniz Yücel’in serbest bırakılması için Başbakan Merkel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile temasa geçmesi gerektiğini söylüyor. Erdoğan’ın bu anı beklediğini bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Karşılığında Can Dündar’ı mı ister artık yoksa iltica başvurusu yapan diplomatları mı bilinmez. Ama Almanların bilmesi gereken şu; Türkiye’de yüzlerce insan sırf şantaj ve pazarlık amaçlı olarak tutuklandı. Gazeteci Bülent Korucu’yu bulamayıp eşini tutukladılar sözgelimi. İşadamı Akın İpek yerine kardeşini… Bunun gibi yüzlerce örnek var.

Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Yeşiller Partisi Milletvekili Omid Nouripour,  Deniz Yücel’in bir terörist olmadığını, salonda bulunan ve onu tanıyan çok sayıda kişinin bunu gayet iyi bildiğini dile getirdi. Şu anda içerideki gazetecilerin kaçı terörist? AKP hükümetine bakacak olursanız hiç biri gazeteci değil gerçi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İspanya gezisinde, “Türkiye’de haber yazdığı için tutuklu olan tek bir gazeteci yok. Eğer varsa kim olduğunu bilmek isterim” dedi. Hadi Çavuşoğlu okuma özürlü diyelim. Almanlara tavsiyem, 15 Temmuz sonrası tutuklanan 29 gazeteci ile ilgili Savcı Murat Çağlak’ın iddianamesini bir okusalar. “Delilleri” bir görseler, inanın ‘Türk-Alman Komedi Haftası’ bu sene çok daha eğlenceli başlayabilir.

Peki, Başbakan Binali Yıldırım’ın yine Münih Güvenlik Konferansı’nda Deniz Yücel’le ilgili soruya verdiği cevaba ne demeli? Aynen şunu dedi: “Bu konu savcılığı ilgilendiriyor”

Türkiye’de yargı bağımsızdır, bilemediniz mi?

Türkiye’de yargı tamamen bağımsızdır zira. Ne Cumhurbaşkanı ile çay toplamaya giderler ne cüppeyi iliklemek için olmayan düğmelerine davranırlar. Ne açık açık ‘Evet’ propagandası yaparlar ne de kişisel sosyal medya hesaplarından “Seni seviyoruz uzun adam” diye yazarlar. Erdoğan, tahliye kararı veren hâkimlerin ihraç edilmesi için “HSYK toplantısı gecikti” diye fırçalamaz, HSYK Başkan Vekili de “Özür dileriz, hemen toplanıyoruz” demez hiç. Tabii bu kadar şeyden sonra tahliye kararı veren o iki hâkim de şipşak ihraç edilmez ve tutuklanmazlar.

Hal böyle iken Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün Almanya Basın Sözcüsü Christoph Dreyer’in, “Bizim Türk makamlarından talebimiz, Sayın Yücel’in derhal hâkim karşısına çıkartılması ve kendisine yöneltilen suçlamaların incelenmesidir.” demesi de havanda su dövmek gibi. 15 Temmuz sonrası tutuklanan gazeteciler, 7 aydır hakim karşısına çıkmayı bekliyor. Çoğunun iddianamesi bile yazılmadı.

Christoph Dreyer’in naiflik kokan bir diğer açıklaması, Yücel’e yöneltilen “terör örgütüne üyelik” suçlaması ile ilgili. “Bu suçlamanın hiçbir dayanağı yok. O sadece gazetecilik görevini yerine getirdi.” diyor. Terör örgütüne üyelik iddiasıyla tutuklu olan gazetecilerle ilgili iddianameyi bir kez daha tavsiye edeceğim. Naom Chomsky’nin sözünü tweet’lemek, 17 Aralık Şeb-i Arus tweet’i atmak, muhalefet milletvekillerinin tweet’lerini RT’lemek terör delili olarak sayılıyor.

Die Welt gazetesinin, Deniz Yücel’in hakkındaki suçlamaları hükümete yakın Sabah gazetesinden öğrendiğini yazması da tam bir “acemilik” örneği. Türkiye’de şüphelilerin hala avukatlar aracılığıyla bilgi aldıklarını zannediyor Alman gazetesi. Yeni Türkiye’de bu tür bilgiler başta Sabah olmak üzere yandaş medyadan alınıyor ama haberleri yok.

Schulz’a ‘haddini’ çok önceden bildirmemiş miydik?

En azından SPD’nin başbakan adayı Martin Schulz’dan daha temkinli adım atması beklenirdi. “Avrupa Parlamentosu Başkanı olduğum dönemde de Türkiye’de basın özgürlüğünün kısıtlanmasını açık bir şekilde eleştirdim ve Recep Tayyip Erdoğan’a bizzat ilettim” diyor. Hala dersini almamış. Oysa Erdoğan, “İdam gelirse Türkiye ile ilişkiler biter.” diyen Schulz’a 14 Kasım 2016 tarihinde ‘haddini bildirmişti’: “Kimsin sen ya, kimsin sen? Bir parlamentonun başkanı. Nesin sen? Şu terbiyesize bak ya. Yaptırım uygularız diyor. Senin her tarafın yaptırım olsa ne yazar.”

Aynı şekilde Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck da yaşına rağmen acemilikler yapıyor. Yücel’in tutuklanmasını eleştirirken “Basın özgürlüğüne yapılan bu saldırının neden gerekli olduğunu Almanya’da anlayamıyoruz” dedi. Şimdi tekrar başa döneceğiz ama, bunda anlaşılmayacak bir şey yok Sayın Gauck. Türkiye’deki yandaş basın sizin için “Gauck guk etme” manşeti attığında anlamalıydınız. 2014 yılındaki Ankara ziyaretinizde “Türkiye’de basın özgürlüğü, demokrasi ve hukuk tehlikede” dediğinizde bu başlıklar atılmıştı, hatırlayın. Hani Erdoğan’ın size “Herhalde hâlâ kendisini rahip zannediyor. Çünkü rahipti bir zamanlar.” dediği ziyaret. Size bütün gazeteler aynı başlığı atsın diye yapılıyor bu tutuklamalar. Bundan anlaşılmayacak bir şey yok. Zaten çoğu gitti, azı kaldı.

Türkiye’de muhalifler toplanmaya başladığında…

Papaz demişken… 1984’te vefat eden Alman papaz Martin Niemöller’in sözleri bu kez tersten Almanya’yı vuruyor gibi sanki. Niemöller, Hitler faşizmi ile ilgili olarak kendisini ünlü yapan şu cümleleri sarfetmişti: “Önce Sosyalistleri topladılar sesimi çıkarmadım. Çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım. Çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler. Benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Türkiye’de muhalifler toplanmaya başladığında siz Erdoğan’la mülteci pazarlığı yapıyordunuz. Çünkü siz Türkiye’de yaşamıyordunuz. Medya susturulduğunda, Merkel İstanbul’da altın varaklı koltuklarda Erdoğan’la poz kesiyordu. Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Gazeteciler ayağını denk alsın” dediğinde Saray’ı şereflendirmekle meşguldünüz. Şimdi sizin gazetecileriniz tutuklanmaya başlayınca ‘basın özgürlüğü’ demeye başladınız. Erdoğan sizin ülkenize gelip konuşma yapacağı zaman “Erdoğan Führer olma yolunda” başlıkları atıyorsunuz. Şimdi hiç boşuna ‘gak guk’ etmeyin! Zaten 3. havalimanımızı da kıskanıyorsunuz!

[Ahmet Dönmez] 7.3.2017 [TR724]

Türkiye Almanya dostluğu Erdoğan kıskacında [Semih Ardıç]

Hükümet ve Saray, referandum tarihi yaklaştıkça her mecraı istismar edecek. Olmayan paralar üzerinden muvakkat teşvik ve vergi indirimlerine gidildi. Mamafih ekonomi krizden çıkamadı. Dolar MİT bavullarına rağmen 3,70’in üzerinde seyrediyor. İşsizlik yüzde 12,1, enflasyon yüzde 10,1. Anketlerde kararsızların yüzde 20 gibi yüksek bir oranda seyretmesi ve ‘evet’ diyenlerin ‘hayır’ diyenlerin gerisinde kalmasında iktisadî krizin payı hayli fazla. Ekonomi bu krizden bir ayda çıkamayacağına göre Türk tipi propagandaya sarılmaktan başka çareleri kalmadı.

Ne vakit içeride halk desteği azalsa ‘dış mihraklar bizi kıskanıyor’ hezeyanını piyasaya süren Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan bir haftadır Almanya’ya ağır ithamlarda bulunuyor. 29 Mayıs. 2013’te patlak veren Gezi hâdiselerinde kontrolü kaybedince Almanya’yı, Alman vakıflarını, Alman havayolu şirketi Lufthansa’yı ‘eylemlerin organizatörü olmakla’ itham etmişti. Gezi’nin üzerinden neredeyse dört sene geçti. Bu zaman zarfında Almanların desteği ile TÜSİAD’ın, Cem Boyner’in, Ferit Şahenk’in ve Divan Oteli’nin sahibi Koç Holding’in Gezi’nin arkasında olduğuna dair tek delil bulunamadı. Bu mesnetsiz bilgileri o günlerde meydan meydan kullanan Erdoğan’ın yeniden Almanya’yı hedef alması için bütün taşlar döşendi.

Erdoğan’ın müşavirleri, Die Welt Türkiye Muhabiri Deniz Yücel’in ‘terör örgütü üyesi’ olduğu iddiası ile tutuklanmasına Berlin’in vereceği tepkiyi hesap etmemiş olamaz. Erdoğan’a mahkemenin yaptığı ortayı doksana takmak kaldı. Akabinde Almanya’da AKP’li bakanlar Bekir Bozdağ ve Nihat Zeybekci’nin programları iptal edildi. Federal Alman hükümeti, izinlerin belediyelerin uhdesinde olduğu söylese de yasak, Erdoğan için yeni bir koz oldu. Amma velâkin Erdoğan, ‘ifade hürriyeti’ çerçevesinde kullanılabilecek bu kozu gerilimi tırmandırmak için kullanmaktan imtina etmedi. Gurbetçi reylerini toplamak ümidi ile sarfettiği, “Nazizmin Almanya’da bittiğini zannediyordum, meğer devam ediyormuş” sözleri mesnetsiz. Demokrasi ve hukuk çıtası Türkiye’den çok yukarıda olan Almanya’yı itham etmeden evvel Erdoğan’ın Türkiye’nin demokrasi ve basın hürriyeti endekslerinde nerede olduğuna bakması icap ederdi.

TÜRKİYE İMAJINI YERLE BİR ETTİLER

Almanya’da Türkiye imajı her geçen gün bozuluyor. ‘Casus imamlar’, fişleme yapan konsolos ve ateşe haberleri Almanya’nın gündeminde ilk sıralarda. Die Welt muhabirinin Türkiye’de demir parmaklıkların ardına gönderilmesinden sonra Alman gazetelerinin attığı #FreeDeniz manşetlerinin mürekkebi kurumadı. Erdoğan’ın Nazi teşbihi ile gerilim yeni bir boyut kazandı. Radyodan TV’lere, Twitter’dan gazetelere her mecrada Erdoğan’ın medyayı baskı altında tuttuğu belirtiliyor. Alman siyasetçilerin serinkanlılığı, itidal davetleri de olmasa diplomatik münasebet kesilme noktasına gelebilirdi.

ALMAN ADALET BAKANI: ERDOĞAN BİZİ KIŞKIRTMAK İSTİYOR, OYUNA GELMEYİN

Erdoğan’ın kullandığı ifadeler sert olunca cevap da sert oldu. Federal Adalet Bakanı Heiko Maas (SPD), Nazi benzetmesini, “Rezalet, anlaşılması güç, kabul edilemez.” diye nitelendirdi ve ithamı şiddetle reddettiğini söyledi. Alman devlet kanalı ARD’ye konuşan Maas, Erdoğan’ın Türkiye’yi AB’den uzaklaştırmak istediğine dikkat çekerek, “O şimdi kışkırtmak için uğraşıyor. Provokasyona gelmemek için dikkat etmeliyiz” ifadelerini kullandı. Maas’a göre Türkiye’yi tamamen Avrupa’dan uzaklaştıracak bir politikadan uzak durulmasında fayda var. Aksi halde Türkiye, Rus lider Putin’in yanına itilmiş olacak. Başbakan Angela Merkel ise Nazi benzetmesinin Nazi döneminde işlenen suçları önemsizleştireceğini kaydetti.

Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Genel Başkan Yardımcısı Julia Klöckner de Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Erdoğan’ın sözlerini ‘utanmazca’ ve ‘kibirli’ diye nitelendirdi. Klöckner’in aktardığına bakılırsa konu Başbakan Angela Merkel ve Birlik partileri Meclis Grup Başkanı’nın da katıldığı akşam yemeğinde de gündeme geldi. Alman siyasîler, Erdoğan’ın Nazi benzetmelerine tahammül gösterilemeyecek nitelikte olduğu görüşünde birleşiyor.

ARD’de “Bericht aus Berlin” adlı programa konuk olan Hristiyan Demokrat Birlik Partisi Grup Başkanı Volker Kauder, Erdoğan’a önce kendi ülkene bak imasında bulundu: “NATO müttefiki bir ülkenin Cumhurbaşkanının başka bir üye ülke hakkında söyledikleri inanılmaz ve kabul edilemez. Üstelik bunu hukuk devleti konusunda önemli sorunları olan bir ülkenin lideri yapıyorsa.”

‘BOĞAZ’IN DESPOTU RAYDAN ÇIKTI’

CDU Başkan Yardımcısı Julia Klöckner ise Nazi benzetmesini, “Çirkin ve tarih bilmezlik.” olarak nitelendirdi. Passauer Neuen Presse gazetesine konuşan Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Sekreteri Andreas Scheuer ise, “Boğazın despotu raydan çıktı.” sözleriyle tepki gösterdi.

Nazi benzetmesine tepki gösteren Sol Parti Federal Parlamento Grup Başkanı Dietmar Bartsch ise Başbakan Angela Merkel’i Geri Kabul anlaşmasını iptal etmeye çağırdı. “Türkiye ile yapılan anlaşma Avrupa’yı şantaja açık hale getirdi.” diyen Bartsch, Redaktionsnetzwerk Deutschland’a (RND) yaptığı açıklamada, Almanya’nın geri kabul anlaşmasının iptali için çalışması gerektiğini söyledi.

Zeit gazetesinin internet sitesinde yer alan makalede Türk demokrasisi için ‘hasta’ tabiri kullanılması dikkat çekti. Hasta demokrasinin mucizevi biçimde iyileşmesi ya da erken ötanazi yapması arasında tercihi seçmenin yapacağı vurgulanan makalede, Erdoğan’ın Almanya’da ikamet eden 1,4 milyon kayıtlı seçmene en kestirme yoldan ulaşmak için gerilimi tırmandırdığı belirtiliyor. Erdoğan için her oyun çok kritik hale geldiği ve bakanların toplantılarının iptal edilmesinin getirdiği bir reaksiyon olarak Nazi benzetmesi yaptığı kaydediliyor. Zeit, referandumun en sıcak safhasının Almanya’da yaşandığı tespitine de yer verdi.

ALMANYA İLE KAVGA TÜRKİYE’YE NE GETİRECEK?

Almanya ile Osmanlı Devleti’nin son devrinde başlayan dostane münasebetler Cumhuriyet’in ilk senelerinde devam etti. Ankara’nın imar planlamasını Alman mimar Hermann Jansen yapmıştı. Türkiye tıptan mühendisliğe, eğitimden sanayiye hemen her sahada Almanya’dan çok istifade etti.

En fazla gurbetçi nüfusunun (resmî rakamlara göre 4 milyon) bulunduğu Almanya’yı iç siyasetin malzemesi haline getirmenin dün faydası olmadığı gibi bugün de olmayacak. Alman turist sayısındaki düşüş telafi edilemediği için turizmci krizle boğuşuyor. Alman markalarının Türkiye’de bugüne dek yaptığı yatırım tutarı 35 milyar doları geçti. Almanya’da da Türkiye’den gelmiş 110 bin civarında müteşebbisin yatırımı var. Almanya, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı. Bu pazarı kaybetmek ihracatçılar için felaket olur. Ekonomik büyüklüklerin mukayese edilemeyecek kadar Almanya lehine olduğu aşikâr iken kendimizi dev aynasında görmenin lüzumu yok.

VW’NİN CİROSU, TOPLAM İHRACATIMIZDAN FAZLA

Komplekse girmeden Almanya’nın bizden üstün olan vasıflarını alıp istifade etmek dururken içi boş hamasetle kitlelere hayal satmak doğru değil. Altay Tankı’nda yaşanan fiyasko da ortaya koydu ki Türkiye, Almanya gibi ekonomilerle sağlam ittifaklar kurmadan nitelikli teknoloji icap ettiren sahalarda, endüstride tek başına varlık gösteremez. Dile kolay 80’den fazla Alman, Nobel’in farklı dallarında ödüle layık görüldü. Biz ise Aziz Sancar ve Orhan Pamuk ile o şerefe ancak yakın zamanda nail olabildik.

Sadece otomotiv devi VW’nin senelik cirosu (212 milyar Euro) Türkiye’nin toplam ihracatının çok fevkinde. Türkiye’de en fazla tercih edilen ithal arabalar arasında Mercedes, BMW, VW ve Audi geliyor. Hem kamu hem de özel sektörde aynı eğilimin olması ancak ‘kalite, dayanıklılık ve konfor’ ile izah edilebilir. Fert başına gelirde Alman ile Türk arasında 4,5 kat fark var. Dünyanın en büyük 3 fuarından ikisinin adresi Almanya. Sadece fuar turizmi için 10 milyon kişi Almanya’ya geliyor. Messe Frankfurt, 1585’ten beri ticari fuar olarak devam ediyor.

Bu ve diğer müspet mevzular etrafında kazan-kazan düstura ile işbirliği yapmak dururken üç rey fazla almak için Almanya’yı kaybetmek, rencide etmek kime ne kazandıracak? Ne Almanya kum torbası ne de Türkiye ringdeki boksör… İki müttefik ve dost memleket arasında Erdoğan’ın ihtirasına feda edilmeyecek kadar derin bağlar var.

[Semih Ardıç] 7.3.2017 [TR724]