Asırlık çınar derler ya hani, durmadan yılmadan yorulmadan dimdik ayakta, bir yiğit gibi koşturan abide şahsiyetlerden biri daha aramızdan ayrıldı. Şıh Mehmet Nakıboğlu..
Himmeti milleti olanlardandı. Kendisi için değil, milleti adına yaşadı.. Gaziantep’in manevi dinamiklerindendi o.. Hayatı boyunca bir topluma hayat olmuş, can vermiş,temiz damarlardan biri..Fakir fukaraya baba, düşmüşe, yolda kalmışa penah, iş ticaret yapacaklara güvenilir bir rehber ve ahi ocağının canlı temsilcisi ve son piriydi...Hasılı yıldız ve bereketli bir insandı.
Evlenmeye gücü yetmeyenlere güçtü. Yokluktan evlenemeyenler, ev eşyası temin edemeyenler şimdi kime gidecekler? Hacı baba yok artık!.
Cemaat farkı gözetmeksizin yurt yuvalara kamyonlarla erzak gönderirdi.. Bunu söylemeden geçemeyeceğim.. Bir insan malından çalar mı? Merhum vermeye doymayan ve doyamayan bir hayırseverdi. Adeta çocuklarından çalar çırparcasına dağıtırdı.
Meşhur okuma salonlarına aklı iyi sarmıştı. Ülkenin birlik beraberliğine her şeyini koymuştu. Ülkedeki anarşi ve terörün bitmesini çok istiyordu. Projeye heyecanla o da katıldı. Hemen 250 kişilik yurt yaptırdı. 8000 kişi olmuştu varoşlardan gelen ve çaresizlikten okuyamayan çocuklar. On beş günde bir 250 çocuk münavebeyle yurda alınıyor, hem dinlerini hem derslerini öğreniyorlardı bu çocuklar.. Aynı zamanda hijyen, usul, adap ve ahlakta öğreniyorlardı.
Cehaletle savaşılınca işsizlik ve açlığa çare bulunuyor, dağa çıkmaya da set olunuyordu...anarşi ve teröre engel olmasına benim de bir katkım olsun diye herkese yardım ediyordu. İşte Hacı baba bu hayırlı işe de rehberlik yaptı.
Kısa zamanda meyvesi görüldü. Kaliteli fakülteler, branş ve bölümler kazanıldı..Kazanamayanlar da sekiz aylık yetiştirme kurslarıyla kalifiye ara eleman olarak sanayi ve organizeye işe giriyorlardı. Boşta kimse kalmıyordu. İşe girenler ailesine bakabiliyorlardı..
Belediyenin aşhanesinden çocukların evlerine sıcak etli yemek de verilirdi. Hacı babanın önderliğinde zenginler zekatlarını buraya seve seve verirlerdi.
Asaleti belki de Nakibül Eşraflığından geliyordu Hacı Baba'nın.. Yani birçok görevlerinin yanında Osmanlı’da özellikle Hz.Peygamber'in (as) soyuna yabancı soylar karışmasın veya o sülaleden gelenler onlara yakışmayan işlere bulaşmasınlar diye görevlendirilenlere seyit ve şeriflere tutanak tutan katiplere Nakib-ül Eşraf denirdi.
Büyük ihtimal kız alıp vermeklerle bunlar da o temiz soydandırlar diye büyüğümüzden duymuştum.
Gaziantep'te okulların %90'ını, hastanelerin çoğunu bu gibi zatlar yapmıştır. Devletin sanayi ve ticarete katkısı olmayan belki de tek ildir Gaziantep.. Fabrikaların ve sanayinin %100'ü bu gibi zatların teşebbüsüdür.
Bu hayır fabrikaları hayatta iken ne mümkün bir milletin çökmesi.. Ama bunlar ölünce yalnız evlatları değil belki tüm toplum öksüz kalır, yetim kalır..
Bunlardan biri de merhum Hacı Mehmet Tekerlek'ti.. Ev ev dolaşır 'evinde aç kalan kimse var mı' diye arar sorar.. Hızır'dan ders almıştı sanki.. Hz. Ömer gibi sırtına torbasını alır sabahın er vaktinde herkes sıcak yatağında iken o dağıtımdaydı.. Antep geçen yıllarda bu zatı da kaybetti.
Yine Hacı Baba'nın hayırlı teşebbüslerinden biri de holdingin her sene birçok işçisini küçük tasarruflarla ev sahibi yapmaktı. Hatta TOKİ fikri belki de buradan alındı.
Hacı Baba Kur'an ve Kur'ana ait tüm hizmetlere sahip çıktı. Vefatından bir hafta önce bir rüya görür. Vefat etmiş, onu melekler almış, çok uzaklara cennet gibi bahçelere saraylara götürmüşler. Bunlar senin demişler. Ama ben bunları hak edecek bir şey yapmadım ki, nasıl benim olur? İstemem der. ''Hayır sen dünyada iken Kur'an Kursu yaptırdın. Kur'ana imana hizmet ettin. Çokça Kur'an dağıttın bu vesileyle çok insanlar Kur'an öğrendiler. Bundan dolayı Rabb'in sana bunları verdi'' derler.
Evet toplumların felaketleri bu dinamiklerin yokluğuyladır. Kolay kolay yetişmiyor bunlar. 97 sene dile kolay bir asırlık bir ömür. Bence aile değil Antep kaybetti. Antep'in de çatısı çöktü.
Acı olan Hacı Baba'nın vefatı değil. Bana göre en büyük kayıp, Antep vefasını kaybetti. Antep Fransızlar'a karşı savaşta kazandığı onurunu kaybetti. Antep mürüvvetini kaybetti. Fransızları yendi ama vefasızlığı yenemedi. Fransız'dan korkmadı ama bir asaletsizliğe boyun eğdi.
Ayıp oldu sana gaziler şehri!. Ayıp oldu, nankörlük sana yakışmadı.. Nakıboğlu Şıh Mehmet yok artık! Sana gazilik kazandıran yiğitler bitti. Bu son er oğlu erdi. Kusura bakma madalyayı onlar almıştı o da madalyasını aldı ve gitti! Sen bundan böyle madalyasızsın, gazi değilsin artık vesselam..
[Bahattin Karataş] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
Zaman ve mekanı bağlayan [Abdullah Aymaz]
İnsanda kemâlât sahiplerine, meşhur insanlık yıldızlarına karşı bir alâka vardır. Onlarla görüşmek arzusu herkeste bulunur. Üstad Hazretleri “Şimdi İmam-ı Rabbanî hayatta olsa, onunla görüşmek için her türlü sıkıntı ve fedakârlığa katlanmaya râzı olduğunu” söylüyor. Elbette başta Efendimiz (S.A.S.) olarak bütün peygamberleri görmeye dair müthiş bir arzu ve iştiyak vardır. Ama imanî şuur olmazsa, geçmiş-gelecek ve içinde olanlar yok ve yok olmuş hükmündedir. İnsan için ne büyük çaresizlik ve ızdırap kaynağıdır. İman geçmişi-geleceği, zaman ve mekanı aydınlatan ve canlandıran bir nurdur.
Üstad Hazretleri “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyetinin tefsirini yaparken bu ince ve derin hakikatı şöylece gözlerimizin önüne seriyor:
“Hem o imanî şuur, intisap ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün EHL-İ KEMÂLÂTA karşı bir uhuvvet peydâ olur. O halde Bâki-i Sermedî’nin varlığıyla ve bekâsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zâyi olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsin ile bağlı ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekâları ve kemâlâtlarının devamı, o îmanî şuur sâhibine ulvî bir zevk verir.
“Hem o şuur-ı îmânî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın –ki hayatımı ve bekâmı memnuniyetle onların saadetlerini için fedâ ediyorum, onların – mesud olmalarıyla hadsiz bir saadeti kendim de hissedebilir gördüm. Çünkü bir samimi dostun saadetiyle, şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemâl olan Cenab-ı Hakkın bekâsı ve varlığı ile, başta Resul-i Ekrem (S.A.S.) ve âl ve ashabı olarak umum seyyidlerim, dost ve arkadaşlarım olan peygamberler, evliya ve asfiyâ ve bütün diğer hadsiz dostların ebedî yok olmaktan kurtulduğunu ve ebedî bir saadete mazhar olduklarını o imanî şuur ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana yansıyıp saadetlendirdiğini zevk ettim.
“Hem o îmânî şuur ile rikkat-i cinsiye ve akrabaya şefkat yüzünden gelen hadsiz elem ve acılardan kurtulup, hadsiz ruhânî bir zevk duydum. Çünkü, hayatım ve bekâmı iftiharla onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeyi fıtrî arzu ettiğim başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün neslî, nesebî ve mânevî akrabalarım, Bâki-I Hakîkî olan Cenab-I Hakkın bekâsı be varlığıyla mahvolmaktan, yok olmadan ve ebedî idamdan ve hadsiz elemlerden kurtulup o hadsiz rahmetine mazhar olduklarını îmanî şuur ile hissettim. Gam ve eleme sebep olan cüz’î ve tesirsiz şefkatime bedel, nihayetsiz bir rahmet, onlara nezâret ve himaye ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide, evladına lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevk duyması gibi ben de o bütün şefkat ettiğim zatların, o rahmetin himayesi altındaki kurtuluşlarıyla ve istirahatleriyle zevk aldım, ferahlandım ve çok derin şükrettim.
“Hem o îmanî şuur ile hayatımın neticesi, saadetimin sebebi ve fıtratımın vazifesi olan Nur Risaleleri de zâyi olmaktan, mahvolmaktan, faydasız kalmaktan ve mânen kurumaktan kurtulmalarını, meyvedar, bâkî kalacaklarını o îmanî intisap ile bildim, hissettim, kanaat getirdim. Kendi bekâmın lezzetinden çok ziyade bir mânevi lezzet duydum, tam hissettim. Çünkü iman ettim ki; Bâki-i Zülkemâl olan Cenab-ı Hakkın bekâsı ve varlığıyla Nur Risaleleri, yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolmuyor; belki hadsiz şuur sahibi mahlûkatın ve rûhânilerin bir mütâlaagâhları olmakla beraber Allah’ın rızâsına mazhar ise, Levh-i Mahfuz’da ve elvâh-ı mahfuzda irtisam ederek sevap meyleriyle tezyin edilirler. Bilhassa Kur’an’a mensup olmaları ve Efendimizin (S.A.S.) kabulü ve inşaallah İlâhî rıza ve hoşnutluk cihetiyle bir andaki varlıkları ve Cenab-ı Hakkın Rabbanî nazarına mazhariyetleri, bütün ehl-i dünyanın takdirlerinden daha ziyade kıymetli bildim. İşte hayatımı ve bekamı, o Risalelerden imanî hakikatları isbat eden her bir Risalenin bekâsına, devamına, ifadesine, makbuliyetine fedâ etmeye her vakit hazır olduğumu ve saadetimi de o Risale-i Nurların Kur’an’a hizmet etmelerinde bildim. Ve o halde, İlahî Bekâ ile yüz derece insanların tahsinlerinden daha ziyade bir takdire mazhariyetlerini o imanî intisapla anladım. Bütün kuvvetimle ‘HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL! Onun Bekâsı bize yeter’ dedim.
Bu dünya ve içindekiler fanî oldukları gibi, içinde işlenen iyilikler, güzellikler, hayır ve hasenatlar da sanki gafletli nazarlara göre fanî görünebilir. İşte “Hasbünallah Ve ni’me’l-Vekil” ayeti, bu gafleti yanlış bakışın perdesini de sıyırıp kaldırıyor. “Bâki-i Hakikî olan Cenab-ı Hak o salih amellere beka verip ebedî meyvelere çevirecek!..” diye müjde veriyor: “Hem o îmanî şuur ile ebedî bir bekâ ve daimî bir hayat veren Bâki-i Zülcelâlin bekâsına ve vücuduna iman ve imanın sâlih ameller gibi neticeleri, bu fânî hayatın bâki meyveleri ve ebedî bir bekânın vesileleri olduğunu bildim. Meyvedar bir ağaca inkılâb etmek için kabuğumu terkeden bir çekirdek gibi, ben de o bâkî meyveleri vermek için bu dünyevî bekânın kabuğunu bırakmaya nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil, O’nun bekâsı bize yeter.” dedim.
İnsanın büyük derdi, kapısı kapanmayan kabir!.. Fânî dünya hayatın en son varıp dayanacağı durak; KARA TOPRAK! İşte “Allah bize yeter. O, ne güzel Vekil’dir” mealindeki âyet ve onu durmadan 500 defa tekrar etmek, aydınlık bir kapı açıyor: “Hem o îmanî şuur ve ubûdiyet ile (Allah’la irtibata geçerek, intisap edip bağlanmak suretiyle her türlü KOPUKLUKTAN kurtularak toprak perdesinin arkasının ışıklandığını ve ağır toprak tabakasının da ölülerin üstünden kalktığını ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, ucu yokluğa bulaşan karanlıklar olmadığını ilmî bir yakîn ile bildim. Bütün kuvvetimle “HASBÜNALAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL dedim.”
Âhiretin varlığını ve ebedî saadeti Kur’anî makuliyetle aklı ve kalbi ikna ve tatmin edecek şekilde Üstad Hazretleri Onuncu Söz’de ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de geniş geniş ele almış ve gerçekten isbat etmiştir…
[Abdullah Aymaz] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Üstad Hazretleri “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” âyetinin tefsirini yaparken bu ince ve derin hakikatı şöylece gözlerimizin önüne seriyor:
“Hem o imanî şuur, intisap ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün EHL-İ KEMÂLÂTA karşı bir uhuvvet peydâ olur. O halde Bâki-i Sermedî’nin varlığıyla ve bekâsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zâyi olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsin ile bağlı ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekâları ve kemâlâtlarının devamı, o îmanî şuur sâhibine ulvî bir zevk verir.
“Hem o şuur-ı îmânî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın –ki hayatımı ve bekâmı memnuniyetle onların saadetlerini için fedâ ediyorum, onların – mesud olmalarıyla hadsiz bir saadeti kendim de hissedebilir gördüm. Çünkü bir samimi dostun saadetiyle, şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemâl olan Cenab-ı Hakkın bekâsı ve varlığı ile, başta Resul-i Ekrem (S.A.S.) ve âl ve ashabı olarak umum seyyidlerim, dost ve arkadaşlarım olan peygamberler, evliya ve asfiyâ ve bütün diğer hadsiz dostların ebedî yok olmaktan kurtulduğunu ve ebedî bir saadete mazhar olduklarını o imanî şuur ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana yansıyıp saadetlendirdiğini zevk ettim.
“Hem o îmânî şuur ile rikkat-i cinsiye ve akrabaya şefkat yüzünden gelen hadsiz elem ve acılardan kurtulup, hadsiz ruhânî bir zevk duydum. Çünkü, hayatım ve bekâmı iftiharla onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeyi fıtrî arzu ettiğim başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün neslî, nesebî ve mânevî akrabalarım, Bâki-I Hakîkî olan Cenab-I Hakkın bekâsı be varlığıyla mahvolmaktan, yok olmadan ve ebedî idamdan ve hadsiz elemlerden kurtulup o hadsiz rahmetine mazhar olduklarını îmanî şuur ile hissettim. Gam ve eleme sebep olan cüz’î ve tesirsiz şefkatime bedel, nihayetsiz bir rahmet, onlara nezâret ve himaye ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide, evladına lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevk duyması gibi ben de o bütün şefkat ettiğim zatların, o rahmetin himayesi altındaki kurtuluşlarıyla ve istirahatleriyle zevk aldım, ferahlandım ve çok derin şükrettim.
“Hem o îmanî şuur ile hayatımın neticesi, saadetimin sebebi ve fıtratımın vazifesi olan Nur Risaleleri de zâyi olmaktan, mahvolmaktan, faydasız kalmaktan ve mânen kurumaktan kurtulmalarını, meyvedar, bâkî kalacaklarını o îmanî intisap ile bildim, hissettim, kanaat getirdim. Kendi bekâmın lezzetinden çok ziyade bir mânevi lezzet duydum, tam hissettim. Çünkü iman ettim ki; Bâki-i Zülkemâl olan Cenab-ı Hakkın bekâsı ve varlığıyla Nur Risaleleri, yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolmuyor; belki hadsiz şuur sahibi mahlûkatın ve rûhânilerin bir mütâlaagâhları olmakla beraber Allah’ın rızâsına mazhar ise, Levh-i Mahfuz’da ve elvâh-ı mahfuzda irtisam ederek sevap meyleriyle tezyin edilirler. Bilhassa Kur’an’a mensup olmaları ve Efendimizin (S.A.S.) kabulü ve inşaallah İlâhî rıza ve hoşnutluk cihetiyle bir andaki varlıkları ve Cenab-ı Hakkın Rabbanî nazarına mazhariyetleri, bütün ehl-i dünyanın takdirlerinden daha ziyade kıymetli bildim. İşte hayatımı ve bekamı, o Risalelerden imanî hakikatları isbat eden her bir Risalenin bekâsına, devamına, ifadesine, makbuliyetine fedâ etmeye her vakit hazır olduğumu ve saadetimi de o Risale-i Nurların Kur’an’a hizmet etmelerinde bildim. Ve o halde, İlahî Bekâ ile yüz derece insanların tahsinlerinden daha ziyade bir takdire mazhariyetlerini o imanî intisapla anladım. Bütün kuvvetimle ‘HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL! Onun Bekâsı bize yeter’ dedim.
Bu dünya ve içindekiler fanî oldukları gibi, içinde işlenen iyilikler, güzellikler, hayır ve hasenatlar da sanki gafletli nazarlara göre fanî görünebilir. İşte “Hasbünallah Ve ni’me’l-Vekil” ayeti, bu gafleti yanlış bakışın perdesini de sıyırıp kaldırıyor. “Bâki-i Hakikî olan Cenab-ı Hak o salih amellere beka verip ebedî meyvelere çevirecek!..” diye müjde veriyor: “Hem o îmanî şuur ile ebedî bir bekâ ve daimî bir hayat veren Bâki-i Zülcelâlin bekâsına ve vücuduna iman ve imanın sâlih ameller gibi neticeleri, bu fânî hayatın bâki meyveleri ve ebedî bir bekânın vesileleri olduğunu bildim. Meyvedar bir ağaca inkılâb etmek için kabuğumu terkeden bir çekirdek gibi, ben de o bâkî meyveleri vermek için bu dünyevî bekânın kabuğunu bırakmaya nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil, O’nun bekâsı bize yeter.” dedim.
İnsanın büyük derdi, kapısı kapanmayan kabir!.. Fânî dünya hayatın en son varıp dayanacağı durak; KARA TOPRAK! İşte “Allah bize yeter. O, ne güzel Vekil’dir” mealindeki âyet ve onu durmadan 500 defa tekrar etmek, aydınlık bir kapı açıyor: “Hem o îmanî şuur ve ubûdiyet ile (Allah’la irtibata geçerek, intisap edip bağlanmak suretiyle her türlü KOPUKLUKTAN kurtularak toprak perdesinin arkasının ışıklandığını ve ağır toprak tabakasının da ölülerin üstünden kalktığını ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, ucu yokluğa bulaşan karanlıklar olmadığını ilmî bir yakîn ile bildim. Bütün kuvvetimle “HASBÜNALAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL dedim.”
Âhiretin varlığını ve ebedî saadeti Kur’anî makuliyetle aklı ve kalbi ikna ve tatmin edecek şekilde Üstad Hazretleri Onuncu Söz’de ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de geniş geniş ele almış ve gerçekten isbat etmiştir…
[Abdullah Aymaz] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Pilot Kim Olsun? John Travolta Nasıl? [Kadir Gürcan]
Türkiye'nin ekonomik çöküşü hızlı ilerliyor ve bunu, yavaş yavaş toplumun her kesimi hissetmeye başladı. “Pazardaki Ayşe Abla bunu bilmez!” ezberi çok hızlı bozuldu. Bundan böyle Saray merkezli sarsıntıların artçı sallantılarını, zavallı ülkenin hayati bütün uzuvları hissedecek. Bu psikoloji, alelade deprem yaşamaktan daha ızdıraplı. Süreklilik kesbeden bu artçılar, İstanbul için beklenen muhtemel büyük kıyamet senaryolarından daha tesirli olacak gibi. Kolay mı, cüzdana ve maaşa dokunacak!
İyi ama, Türkiye'nin kan kaybettiği tek konu ekonomi değil ki! Bir kaç yıl önce Türk halkının TV dizilerine merakını eleştiren bir araştırmacı “Sinek gibi ekrana yapışıp, dizi seyrediyoruz!” diye hayıflanmıştı. Şimdi öyle mi? Sezon içinde başlamadan biten, yarıda kesilen, bekleneni vermediği için erken havlu atan diziler, şans eseri sezonu kesintiye uğramadan bitirebilen dizilerden daha fazla. Artık halk televizyon seyrederek avunacak gibi görünmüyor.
Yeni nesil bütün aktör ve aktrisleri bir projede toplasanız da değişen bir şey yok. Güzellik deseniz var. Boy, endam, yürüyüş fazlasıyla mevcut. Abdülhamid Han'ı oynayan da, Fatih Sultan Mehmet'deki Aspirin kılıklı aktör de çakıldı. Ertuğrul'un hali ortada.Yerli dizilerin bu kötü durumu, insanın içini acıtıyor. O kadar açılıyor, saçılıyor, kavga ediyorlar, saç-saça, baş-başa kapışıyor, birbirlerine olmadık şeyleri söylüyorlar ama reytingler yüz güldürmüyor. Ne festivaller tat veriyor ne de, Sonbahar kreasyon reklamları.
Dünyanın en ucuz ve en yaygın eğlence vasıtası olan televizyon, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, uzun kış geceleri için daha bir önemli. Seksenli yıllarda, yılbaşı gecelerinde o günün duayen aktör ve aktristleri çok pahalı tekliflerle ekranda kendilerini göstermeye ikna olurlardı. Şu an ne toptan ne de perakende bu standarttaki bir sanatçı prestijinden bahsedilmiyor. Birkaç gün önce, Orhan Baba'nın aniden hastahaneye kaldırılması, bizim neslin bu yüzden yüreğini hoplattı.
Hafta içinde, idari tarz ve müstebit tavırları birbirine oldukça benzeyen iki liderin şahsi tasarrufları iki farklı ülkede benzer infiallerle karşılanınca, sezonun ilk iki bölümünde havlu atan dizilerin neden başarısız olduğu gizemi çözülmeye başladı. Hangi hikaye ve senaryo, beş yüz milyonluk bir uçak ile, Türkiye'de canlı yaşanan insanlık dramı üzerine inebilir ya da Venezuela'dan, hiç üşenmeden gelip İstanbul'da keyfine göre bir ziyafete yumulan bir diktatörü bütçelendirebilir? Ürettikleri film ve dizileri dünyaya seyrettiren Hollywood yönetmenleri bile buna cesaret edemiyorlar. Sonra, filmin tamamından bahsetmiyoruz; bir oyuncu ve tek sahne. Çok fazla anlatım da yok. Bu kadar anlaşılır bir sahne için söze ne hacet! Bir haftadır, bütün ülkenin, hatta Pazardaki Ayşe Teyze'nin mevzusu da bu.
Bizim de dahil olduğumuz ülke kategorilerinde tek kişilik oyuncu ve bilindik senaryoların, devlet imkanlarıyla sürdürülmesi sürpriz değil. Suriye, Mısır, Güney Afrika, Venezuela'da otuz-kırk yıl önce başlayan bu Pembe (!) diziler bizde yeni yeni piyasa yapıyor. Ama ne başlamak! Çöken ekonomi üzerine 500 milyon dolarlık uçan bir Saray ile inmek, kimin aklına geldiyse, senaryo açısından fena bir buluş değil.
Bu espriyi çözmek bize kalmamalıydı! Yaklaşık bir asırdır, şöyle ya da böyle sinema ve gösteri sanatları ile meşgul olmuş duayen sanatçılarımızın bunu sezip, çömez ve çaylak yeni yetmelere durumu izah etmeleri gerekirdi. Bütün şöhret ve cazibelerine rağmen, bir kaç bölüm sonra final yapan genç oyuncular depresyona giriyorlar. Hatta bir kaç beceriksiz sanatçı, iş bulamadığı için, ateizm'e kaymakla bile burun buruna geldi. Değmez be birader!
Bütün bu savrulmuşluk ve dağılmışlık psikolojisine girmeden, mevcut duruma alışmak en makul yol. “Tilki, kendi inine sığamadığına bakmaz, kuyruğuna bir de çalı bağlarmış!” esprisiyle, Saray'ın kendi başına açtığı uçak belası üzerinden üretilen senaryo ve gündem rüzgarına katkıda bulunalım. Böylece hem eğlenir hem de bundan sonra, senaryoyu daha ilginç hale getirecek sürprizlere kendimizi alıştırmış oluruz.
Malum, devletliler, açılışını yaptıkları faaliyet ve yatırımlar önünde hatıra resmi çektirmeyi severler. Bir önceki emanetçi başbakanımız, iş makinalarına binip, şantiyelerde tur atmaya bayılırdı. Şimdilerde ne ile vakit geçirdiğini kimse bilmiyor. Tren ve tramvay açılışlarında kondüktör ya da halk değişiyle makinist koltuğundan görüntü vermek öteden beri denenen alışkanlıklardandır. Gerçi, yerli otomobil üretemediğimiz için, Sayın Başkan ve eşrafı Alman mühendisliklerine mahkum olmuş durumdalar ve oradan görüntü veriyorlar ama, olsun. Bu kadar kusur kadı kızında da olur. Şimdi asıl mesele Katar'dan Hediye (!!!) olarak gelen uçağın pilot kokpitinde kimin, nasıl poz vereceği. Buraya oturtulacak pilotun, Türkiye'de izlenme şansı yüksek “Saray Entrikaları!” (Bu isim şimdi aklıma geldi. Fena da durmadı hani!) dizisinin bundan sonraki kaderi için çok önemli.
Oprah Winfrey, son yirmi yılda Amerikan televizyonlarının, gündüz kuşağında en çok seyredilen kadın programı yapımcı ve sunucusu olma liderliğini elinde bulunduruyor. Afrikan-Amerikan olmasına rağmen, kamera önündeki başarısı, onu bütün Amerika'ya sevdirmiş. Hatta önümüzdeki yıllarda, ABD Başkan adayları arasında ismi anılan bir kaç kişiden biri. Beş yıl kadar önce OWN ismiyle geniş bir media network'u da kurdu. Ekrana taşıdığı her şey prim yapıyor. Seyircilerini taltif edip, ilginç hediyelerle de programına olan ilgiyi sürekli canlı tutuyor.
Oprah'ın seyircilerine yaptığı sıra dışı sürprizlerden birisi de, sezon boyunca seçtiği talihlileri Avusturya Gezisine götürmek oldu (2010). Sezon Final programında, stüdyonun geniş hangarına seyircileri taşıyacak uçağı da soktu. Stüdyodaki alkış ve neşeyi görmelisiniz! Ama, show dünyasının duayeni olan Oprah asıl sürprizi sona saklamış. Seyahat için hazırlanan uçağın ekranlara yansıyan burun kısmının heyecanı sürerken, bu egzotik serüven için hazırlanan uçağın kokpit kapısından bütün seyircilerin aşina olduğu bir aktör, pilot kıyafetiyle beliriverir. Kim olduğunu tahmin bile edemezsiniz! Olivio Newton John ile başrolleri paylaştığı, Grease (1978) filmiyle genç kızların rüyalarını dolduran John Travolta, talihli seyircilerin neşelerini zirveye taşır. Travolta, uçak kullanma hobisi bilinen ve pilot lisansı olan bir kaç Hollywood artistinden birisi.
Beş yüz milyon dolarlık bir yatırım ile, Türkiye'nin eğlence piyasasına zengin bir giriş yapan Saray ve Saray eşrafı için de, sıradan, Türk, İranlı veya adı-sanı bilinmeyen Rus bir pilot mu, yoksa John Travolta mı uygun olur? Peki bu kadar pahalı bir projenin figüran ihtiyacı nasıl çözülecek? Pazardaki Ayşe Teyze, Muslukçu Mehmet, Fırıncı Hasan türünden seksen milyonluk zavallı Türk Halkı bu trajedinin çaresiz figüranlarıyız.Yetmez mi?
[Kadir Gürcan] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
İyi ama, Türkiye'nin kan kaybettiği tek konu ekonomi değil ki! Bir kaç yıl önce Türk halkının TV dizilerine merakını eleştiren bir araştırmacı “Sinek gibi ekrana yapışıp, dizi seyrediyoruz!” diye hayıflanmıştı. Şimdi öyle mi? Sezon içinde başlamadan biten, yarıda kesilen, bekleneni vermediği için erken havlu atan diziler, şans eseri sezonu kesintiye uğramadan bitirebilen dizilerden daha fazla. Artık halk televizyon seyrederek avunacak gibi görünmüyor.
Yeni nesil bütün aktör ve aktrisleri bir projede toplasanız da değişen bir şey yok. Güzellik deseniz var. Boy, endam, yürüyüş fazlasıyla mevcut. Abdülhamid Han'ı oynayan da, Fatih Sultan Mehmet'deki Aspirin kılıklı aktör de çakıldı. Ertuğrul'un hali ortada.Yerli dizilerin bu kötü durumu, insanın içini acıtıyor. O kadar açılıyor, saçılıyor, kavga ediyorlar, saç-saça, baş-başa kapışıyor, birbirlerine olmadık şeyleri söylüyorlar ama reytingler yüz güldürmüyor. Ne festivaller tat veriyor ne de, Sonbahar kreasyon reklamları.
Dünyanın en ucuz ve en yaygın eğlence vasıtası olan televizyon, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, uzun kış geceleri için daha bir önemli. Seksenli yıllarda, yılbaşı gecelerinde o günün duayen aktör ve aktristleri çok pahalı tekliflerle ekranda kendilerini göstermeye ikna olurlardı. Şu an ne toptan ne de perakende bu standarttaki bir sanatçı prestijinden bahsedilmiyor. Birkaç gün önce, Orhan Baba'nın aniden hastahaneye kaldırılması, bizim neslin bu yüzden yüreğini hoplattı.
Hafta içinde, idari tarz ve müstebit tavırları birbirine oldukça benzeyen iki liderin şahsi tasarrufları iki farklı ülkede benzer infiallerle karşılanınca, sezonun ilk iki bölümünde havlu atan dizilerin neden başarısız olduğu gizemi çözülmeye başladı. Hangi hikaye ve senaryo, beş yüz milyonluk bir uçak ile, Türkiye'de canlı yaşanan insanlık dramı üzerine inebilir ya da Venezuela'dan, hiç üşenmeden gelip İstanbul'da keyfine göre bir ziyafete yumulan bir diktatörü bütçelendirebilir? Ürettikleri film ve dizileri dünyaya seyrettiren Hollywood yönetmenleri bile buna cesaret edemiyorlar. Sonra, filmin tamamından bahsetmiyoruz; bir oyuncu ve tek sahne. Çok fazla anlatım da yok. Bu kadar anlaşılır bir sahne için söze ne hacet! Bir haftadır, bütün ülkenin, hatta Pazardaki Ayşe Teyze'nin mevzusu da bu.
Bizim de dahil olduğumuz ülke kategorilerinde tek kişilik oyuncu ve bilindik senaryoların, devlet imkanlarıyla sürdürülmesi sürpriz değil. Suriye, Mısır, Güney Afrika, Venezuela'da otuz-kırk yıl önce başlayan bu Pembe (!) diziler bizde yeni yeni piyasa yapıyor. Ama ne başlamak! Çöken ekonomi üzerine 500 milyon dolarlık uçan bir Saray ile inmek, kimin aklına geldiyse, senaryo açısından fena bir buluş değil.
Bu espriyi çözmek bize kalmamalıydı! Yaklaşık bir asırdır, şöyle ya da böyle sinema ve gösteri sanatları ile meşgul olmuş duayen sanatçılarımızın bunu sezip, çömez ve çaylak yeni yetmelere durumu izah etmeleri gerekirdi. Bütün şöhret ve cazibelerine rağmen, bir kaç bölüm sonra final yapan genç oyuncular depresyona giriyorlar. Hatta bir kaç beceriksiz sanatçı, iş bulamadığı için, ateizm'e kaymakla bile burun buruna geldi. Değmez be birader!
Bütün bu savrulmuşluk ve dağılmışlık psikolojisine girmeden, mevcut duruma alışmak en makul yol. “Tilki, kendi inine sığamadığına bakmaz, kuyruğuna bir de çalı bağlarmış!” esprisiyle, Saray'ın kendi başına açtığı uçak belası üzerinden üretilen senaryo ve gündem rüzgarına katkıda bulunalım. Böylece hem eğlenir hem de bundan sonra, senaryoyu daha ilginç hale getirecek sürprizlere kendimizi alıştırmış oluruz.
Malum, devletliler, açılışını yaptıkları faaliyet ve yatırımlar önünde hatıra resmi çektirmeyi severler. Bir önceki emanetçi başbakanımız, iş makinalarına binip, şantiyelerde tur atmaya bayılırdı. Şimdilerde ne ile vakit geçirdiğini kimse bilmiyor. Tren ve tramvay açılışlarında kondüktör ya da halk değişiyle makinist koltuğundan görüntü vermek öteden beri denenen alışkanlıklardandır. Gerçi, yerli otomobil üretemediğimiz için, Sayın Başkan ve eşrafı Alman mühendisliklerine mahkum olmuş durumdalar ve oradan görüntü veriyorlar ama, olsun. Bu kadar kusur kadı kızında da olur. Şimdi asıl mesele Katar'dan Hediye (!!!) olarak gelen uçağın pilot kokpitinde kimin, nasıl poz vereceği. Buraya oturtulacak pilotun, Türkiye'de izlenme şansı yüksek “Saray Entrikaları!” (Bu isim şimdi aklıma geldi. Fena da durmadı hani!) dizisinin bundan sonraki kaderi için çok önemli.
Oprah Winfrey, son yirmi yılda Amerikan televizyonlarının, gündüz kuşağında en çok seyredilen kadın programı yapımcı ve sunucusu olma liderliğini elinde bulunduruyor. Afrikan-Amerikan olmasına rağmen, kamera önündeki başarısı, onu bütün Amerika'ya sevdirmiş. Hatta önümüzdeki yıllarda, ABD Başkan adayları arasında ismi anılan bir kaç kişiden biri. Beş yıl kadar önce OWN ismiyle geniş bir media network'u da kurdu. Ekrana taşıdığı her şey prim yapıyor. Seyircilerini taltif edip, ilginç hediyelerle de programına olan ilgiyi sürekli canlı tutuyor.
Oprah'ın seyircilerine yaptığı sıra dışı sürprizlerden birisi de, sezon boyunca seçtiği talihlileri Avusturya Gezisine götürmek oldu (2010). Sezon Final programında, stüdyonun geniş hangarına seyircileri taşıyacak uçağı da soktu. Stüdyodaki alkış ve neşeyi görmelisiniz! Ama, show dünyasının duayeni olan Oprah asıl sürprizi sona saklamış. Seyahat için hazırlanan uçağın ekranlara yansıyan burun kısmının heyecanı sürerken, bu egzotik serüven için hazırlanan uçağın kokpit kapısından bütün seyircilerin aşina olduğu bir aktör, pilot kıyafetiyle beliriverir. Kim olduğunu tahmin bile edemezsiniz! Olivio Newton John ile başrolleri paylaştığı, Grease (1978) filmiyle genç kızların rüyalarını dolduran John Travolta, talihli seyircilerin neşelerini zirveye taşır. Travolta, uçak kullanma hobisi bilinen ve pilot lisansı olan bir kaç Hollywood artistinden birisi.
Beş yüz milyon dolarlık bir yatırım ile, Türkiye'nin eğlence piyasasına zengin bir giriş yapan Saray ve Saray eşrafı için de, sıradan, Türk, İranlı veya adı-sanı bilinmeyen Rus bir pilot mu, yoksa John Travolta mı uygun olur? Peki bu kadar pahalı bir projenin figüran ihtiyacı nasıl çözülecek? Pazardaki Ayşe Teyze, Muslukçu Mehmet, Fırıncı Hasan türünden seksen milyonluk zavallı Türk Halkı bu trajedinin çaresiz figüranlarıyız.Yetmez mi?
[Kadir Gürcan] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
Türkiye Ziverbey oldu [Ali Emir Pakkan]
Daha önce yayın yönetmenlerine bu iftirayı atmışlardı. Şimdi muhabirlere kadar indirmişler!
Zaman’da çalışan bir gazeteciye, “Asker imamı” diye iddianame düzenlenmiş! 10 yıl hapsi isteniyor!
Haberin başlığı aynen şöyle:
Zaman editörü asker imamı çıktı!
Başlık ve spotta bitirmişler her şeyi!
Dişimi sıkıp metni okudum! Meğer bu suçlama sadece iki kişinin ifadelerine dayanıyormuş!
Haberin sonunda, Zaman muhabirinin suçlamaları reddetiği de yazıyor.
Yani ortada mahkeme yok!
Adı üzerinde bir “iddianame” var!
Ama iktidarın paçavrası, genç muhabirin fotoğrafını da yayımlayarak hükmü çoktan vermiş!
Yargısız infazı gerçekleştirmiş!
Zaman muhabiri gözaltında.
Kendisine önce isim ver kurtul denmiş!
O ne ismi vereyim, deyip hakkındaki iddiaların iftira olduğunu söylemiş.
Ancak mahkeme tutukluluğuna karar vermiş!
Türkiye çok hukuksuzluklar gördü!
12 Mart 1971’de İlhan Selçuk 9 Martçı diye gözaltına alınmış Ziverbey köşkünde işkenceden geçirilmişti.
Gazeteci yazar Selçuk, darbeci olmakla suçlanıyor, içinde yer aldığı iddia edilen cunta yapılanmasını anlatması isteniyordu!
Sonunda dayanamadı, el yazısı ile itirafnamesini yazıp altını imzaladı.
Selçuk, bir şey daha yaptı; yazar ve şairlerin kullandığı yöntem (Akrostiş) ile kendisinden bu ifadenin işkence altında alındığını yazdı...
Mahkeme heyetine cümlelerin baş harflerini birleştirip okudu...
İlk mahkemede, savcının elindeki tek dayanak işkence delili oldu!
Mahkeme sıkıyönetim mahkemesiydi...
Asker üyelerden oluşuyordu.
Heyet, ifadenin içeriğine bakmadı bile.
İşkence altında alındığı ortaya çıkan ifadenin delil sayılamayacağına hükmetti.
Selçuk, hemen serbest bırakıldı...
Suçlamalar düştü...
Bugün Türkiye Ziverbey oldu!
Siyasal İslamcı/Ergenekon ittifakı olağanüstü dönemlerin yöntemleri ile insanlara zulüm ediyor. Ancak bu sefer daha acımasızlar!
Binlerce insan delilsiz zindanlarda tutuluyor!
Mahkemeler İşkence altında alınan ifadelere dayanarak hapis cezaları veriyor!
Eğer ülke bu zulümlerden dolayı büyük bir belaya uğramaz, demokrasi ve hukuk geri dönerse, bu davaların hepsi tarihin çöplüğüne gidecektir!
Sabırla o günleri beklemekten başka çare görünmüyor!
[Ali Emir Pakkan] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Zaman’da çalışan bir gazeteciye, “Asker imamı” diye iddianame düzenlenmiş! 10 yıl hapsi isteniyor!
Haberin başlığı aynen şöyle:
Zaman editörü asker imamı çıktı!
Başlık ve spotta bitirmişler her şeyi!
Dişimi sıkıp metni okudum! Meğer bu suçlama sadece iki kişinin ifadelerine dayanıyormuş!
Haberin sonunda, Zaman muhabirinin suçlamaları reddetiği de yazıyor.
Yani ortada mahkeme yok!
Adı üzerinde bir “iddianame” var!
Ama iktidarın paçavrası, genç muhabirin fotoğrafını da yayımlayarak hükmü çoktan vermiş!
Yargısız infazı gerçekleştirmiş!
Zaman muhabiri gözaltında.
Kendisine önce isim ver kurtul denmiş!
O ne ismi vereyim, deyip hakkındaki iddiaların iftira olduğunu söylemiş.
Ancak mahkeme tutukluluğuna karar vermiş!
Türkiye çok hukuksuzluklar gördü!
12 Mart 1971’de İlhan Selçuk 9 Martçı diye gözaltına alınmış Ziverbey köşkünde işkenceden geçirilmişti.
Gazeteci yazar Selçuk, darbeci olmakla suçlanıyor, içinde yer aldığı iddia edilen cunta yapılanmasını anlatması isteniyordu!
Sonunda dayanamadı, el yazısı ile itirafnamesini yazıp altını imzaladı.
Selçuk, bir şey daha yaptı; yazar ve şairlerin kullandığı yöntem (Akrostiş) ile kendisinden bu ifadenin işkence altında alındığını yazdı...
Mahkeme heyetine cümlelerin baş harflerini birleştirip okudu...
İlk mahkemede, savcının elindeki tek dayanak işkence delili oldu!
Mahkeme sıkıyönetim mahkemesiydi...
Asker üyelerden oluşuyordu.
Heyet, ifadenin içeriğine bakmadı bile.
İşkence altında alındığı ortaya çıkan ifadenin delil sayılamayacağına hükmetti.
Selçuk, hemen serbest bırakıldı...
Suçlamalar düştü...
Bugün Türkiye Ziverbey oldu!
Siyasal İslamcı/Ergenekon ittifakı olağanüstü dönemlerin yöntemleri ile insanlara zulüm ediyor. Ancak bu sefer daha acımasızlar!
Binlerce insan delilsiz zindanlarda tutuluyor!
Mahkemeler İşkence altında alınan ifadelere dayanarak hapis cezaları veriyor!
Eğer ülke bu zulümlerden dolayı büyük bir belaya uğramaz, demokrasi ve hukuk geri dönerse, bu davaların hepsi tarihin çöplüğüne gidecektir!
Sabırla o günleri beklemekten başka çare görünmüyor!
[Ali Emir Pakkan] 24.9.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Adem Korkut’un hikâyesi: Yalnızlığa itildiğim yere geri dönmek mi? Asla… [Basri Doğan]
Adem Korkut henüz mesleğe atanamamış bir Türkçe öğretmeni. Mezun olduktan sonra bir yıl İngilizce dil kursuna giden Korkut, Türkiye’de başlayan cadı avının mağduru olmuş bir genç. Babası tarafından ihbar edildiği için 18 ay hapishanede kaldı.
Tahliye olduktan sonra ‘çevresi ve ailesi tarafından yalnızlığa itildiğini’ söylediği memleketinden gurbete yelken açmaya karar verdi. Önce Yunanistan’a sonra da Rodos üzerinden yeni yurdu Hollanda’ya geldi.
Yarım kalan hayatını ‘tam olarak ne öğretmenim, ne ressamım, ne sanatçıyım’ diye tanımlayan Adem Korkut ile Wageningen kampında görüştük. Babasının şikayeti karşısındaki şaşkınlığı, cezaevi günlerini, hicrete yelken açtığı süreci ve geleceğe dair planlarını Tr724’e anlattı.
‘ŞİKAYETÇİ BABAM OLUNCA HAKİM GEREĞİNİ YAPTI’
Hapis cezası almasına babasının ihbarının sebep olduğunu belirtiyor Adem Korkut. ’’Şikayet eden babam olduğu içinde görevlilere çok fazla şikayet etme hakkınız da olmuyor mahkemede. Çünkü onların beyanı daha ağır basıyor. Babam şikayet edince de hakim gereğini yaptı.” diyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından fitnenin evlere kadar sirayet ettiğine işaret ediyor: “Hatta birçok eş-dost-akraba birbirleri ile bazı tatsızlıklar yaşadı. Bizim aile ile yaşanan sıkıntı 15 Temmuz öncesine 17/25 Aralık’a dayanıyor. Bu arada evde gerilim arttı. En sonunda 15 Temmuz kırılma oldu. Ben aileme böyle darbe olamaz. Buna inanmayın. 15 Temmuz bahane edilerek bir takım olaylar planlanıyor dedim. Babam ise yok olmaz siz şöyle böyle derken, iş en sonunda şikayet etmeye kadar geldi. 15 Temmuz günü babamla tartışmam sert oldu. Bu süreçte ben evi terk ettim. Bu durum babamın zoruna gitmiş olacak ki beni şikayet etmiş. Sonrasında beni telefon ile arayarak, ‘Seni şikayet ettim. Git polise ifadeni ver’ dedi. Bir arkadaşımın yanında kalıyordum. Sonra ona da benden zarar gelmesin diye dedemin yanına köye gittim. Benim dosyam Karabük’ten açılmıştı. Dedemin evinden gelip beni aldılar.”
‘KOLUMA KELEPÇE TAKILDIĞINDA BAŞIM DÖNDÜ’
Gözaltı ve tutuklama işlemleri sırasında hissettiklerini anlatırken o anları adeta yeniden yaşıyor: “Polis ellerini uzat kelepçe takacağım dediğinde o anda başım döndü. Gözlerim karardı. Gelip aldınız hakkımda bir suçlama yok, başka bir durum yok. Neden bu kelepçe. Memur ise ‘uygulamamız gereken bir prosedür’ dedi. Bu durum bende bir travma oluşturdu. Sonra tutukladılar. 18 ay hapis sürecimin iki ayını Karabük’te geçirdim. Bir kapalı spor salonunda tutuldum. O dönemde korkunç bir tutuklama furyası vardı. Önüne geleni tutukladılar. Beni naklettiler. 16 ay Balıkesir Burhaniye cezaevinde yattım. Ben aslında küçük şeylerle mutlu olabilirim. 18 aylık hapis sürecimde bir defa dahi elime tesbih alıp koridorlarda volta atmadım. Voltalarım elime bir kupa bardak çay alır radyomu kulağıma takar, güzel bir şarkı bulduğum da öyle voltamı atardım. Zor ortamı bu şekilde keyifli hale getirmeye çalıştım.”
‘CEZAEVİNDE HERŞEY VAKTİ HIZLI GEÇİRMEYE ENDEKSLİ’
Adem Korkut’un sanata ilgisi hapishanede, üretime döner. Bu konuda verdiği mücadeleyi şöyle aktarıyor: “Aslında sanat anlamında bir eğitim almadım. Cezaevinde her şey vakti hızlı geçirmeye endeksli. Ben cezaevinde resim yapılabileceğine kanaat getirdim. Çünkü buraların atölyeleri var. Ben de cezaevi yönetimine dilekçe yazdım. İki gün sonra cevap geldi. ‘Terör suçluları burayı kullanamaz’ denildi. Boya alalım dedim. ‘Koğuşlara boya verilmez’ denildi. Biraz inada bindi. Bende kahve içerken aklıma fikir geldi. Tıraş fırçamın kıllarını kaleme takarak kahve atıklarını boya yerine kullanarak resim yapmaya başladım. Daha sonra buzdolabından malzemeler kullanarak 20’ye yakın resim yaptım. Bu durum gardiyanların dikkatini çekti. Onların da hoşuna gitti. Aramaya geldiklerinde bana selam vermeye başladılar.”
‘CEZAEVİ ÇIKIŞIMDA KİMSE BENİ KARŞILAMADI’
Ve tahliye kararı. 18 ay suçsuz yere tutulduğu cezaevinden bir akşam üstü tek başına çıktığını söylüyor Adem öğretmen. Kimse karşılamaya gelmemiş: “Geç bir saatti beni bıraktıklarında. Hemen otogara giderek İstanbul’a gittim. Kardeşlerim beni otogarda karşıladı. Yaşanan o kadar durumdan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olması zaten beklenemezdi. İstanbul’da fazla kalmadım. Köye dedemin yanına gittim. Bu arada askerlik durumum var. İstanbul’da ise sıkı güvenlik önlemleri var. Her yerde askerlik problemleri ortaya çıkıyordu. Artık askerliğe de gitmek istemiyordum. Çünkü devlet seni terörist olmakla suçluyor. Sonra da gel vatan hizmeti yap diyor. Bu durum bana çok saçma geliyordu. Bu arada köyde de rahat edemedim. Bir ara bir arkadaşımın yanında inşaatta çalıştım. Kendime biraz harçlık yaptım. Askerliğe yaklaşık 15 gün kala İstanbul’a tekrar geldim. O arada bende ne yapabilirim de Türkiye’den dışarı çıkarım diye düşünürken, önüme bir fırsat çıktı. O fırsatı değerlendirdim. Meriç üzerinden Yunanistan’a botla geçtim.”
‘YENİ HAYATINIZDA BAŞARILAR’
Adem Korkut, Yunanistan’a geçtiği anı ‘rüya’ olarak tanımlıyor: “Botu kullanan kişi ‘yeni hayatınızda başarılar’ deyince aslında ne yaptığınızın farkına orada varıyorsunuz. Yunan polisi biz sorguya aldı. Zaten Türkiye’deki politik durumu biliyorlardı. ‘Endişe etmeyin sizi geri göndermeyeceğiz.’ Bir gün nezarethane kaldım, ardından serbest bıraktılar. Daha sonra Atina’ya geldim. Burada iki arkadaş ile ev tuttuk.”
‘ATİNA’DA BİR GEÇİTTE YAN FLÜT ÇALMAYA BAŞLADIM’
Özgür yaşama adım attığı Atina’daki günlerini ayrı bir heyecanla anlatıyor Adem Korkut: “İçimde yan flüt uzun zamandır bir ukde idi. Üniversite son sınıfta iken, elime toplu bir para geçti. Bu parayı zaten bir şekilde harcayacağım. Neden böyle bir şey almayım diye düşündüm. Bir arkadaşım notaları gösterdi. Kendim deneye deneye, bunun yanında videoları da izleye izleye birkaç parça çaldım. Bir yıl çaldım. Sonrasında cezaevine girdim. Cezaevinde aynanın karşısına geçerek flüt varmış gibi ıslık ile prova yapardım. Parmaklar hala yerini buluyor mu deneyini yapardım.Çıktıktan sonra tekrar yan flüte başladım. Ufak ufak kendimi mutlu edecek eserler çalmaya başladım. Ben aslında sokak sanatçılarını çok severim. Neden Atina’da yapmayayım dedim. Sonuçta kimse sizden profesyonel bir şey istemiyor. Atina’da akustiği güzel olan bir altgeçit buldum. Orada biraz çaldım insanların hoşuna gitti. Göz göze geldiği insanların beğenileri sana güven veriyor. Bir miktarda para kazandım. Tanımda bu şekilde oldu. Daha sonra Rodos’a gittim. Aslında hem iş hem tatil oldu. ”
‘UCUZ BİLETLE, VİZEM OLMADAN AMSTERDAM’A UÇTUM’
Rodos’ta Avrupa’ya geçmek isteyen çok sayıda mülteciye pansiyon, dil ve barınma konusunda yardımcı olan Adem öğretmen, arkadaşların ısrarıyla Yunanistan macerasını sonlandıran o bileti alır: “Rodos’tan tekrar Atina’ya dönmek istiyordum. Bu arada Türk pasaportum var. Fakat Hollanda vizem yoktu. Arkadaşlar bu kadar insan yardım ettin şansını dene dediler. En ucuzunu tercih ettim ve istemeye istemeye 200 Euro’ya Amsterdam’a bir bilet aldım. Havalimanına geldim. Pasaportumu ve biletimi memura uzattım. Bayanda pasaportumda ki tüm sayfaları kontrol etti. Ben her an vizemin olmadığını fark edecek dedim. Kadın pasaportun sahte olup olmadığına odaklandı. Sonrasında banka kartımı istedi. Sonra bana iyi yolculuklar dedi. Ben de şaşırdım. Sevincimi belli etmeden hemen uzaklaştım. Ve Amsterdam uçağına bindim. Aslında Hollanda’dan da kimseyi tanımıyordum. Yunanistan bir arkadaş vasıtası ile Amsterdam’da bir arkadaşın yanına gittim. Orada misafir oldum. Daha sonra Ter Apel mülteci merkezine giderek müracaat yaptım.”
HOLLANDA POLİSİ: ÖNEMLİ DEĞİL SONUÇTA HEPİMİZ İNSANIZ
İki aydır Hollanda’da olan Adem Korkut, kamp hayatını da güzel yönleriyle anlatıyor: “Hollanda’da iki kamp yeri değiştirdim. Şu anda Wageningen’de kalıyorum. Buradan da başka bir yere gideceğim. Hollanda’daki mülteci merkezinde personel çok kibar ve insancıl. Burada aslında kendinizi güvenli ve değerli hissediyorsunuz. Türkiye’de polisten gördüğünüz sert muameleye karşın burada insani bir durum var. Kampa başvuru yaptığım esnada kabin gibi bir bölüme alınıyorsunuz. Üstünüz aranıyor. O arada benim üzerimde bir kazak var idi. Çıkarttım ama asacak bir yer yoktu. Polis kendisi tuttu. Tam kazağı geri alacağım anda elimi uzattığımda polis kazağı tutarak bana giydirdi. Bende polise İngilizce olarak ‘bunu yapmak zorunda değilsiniz. Neden bunu yapıyorsunuz’ dedim. Hollanda polisi ‘Önemli değil sonuçta hepimiz insanız’ diye karşılık verdi. Bu söz çok hoşuma gitti. Bu ülkeyi daha sevmemi sağladı. Kampta her şey güzel. Sürecimin sonucunu bekliyorum. Ne zaman olur bu aslında nasip ve kısmet meselesi. ”
‘YAPTIĞIM RESİMLER MÜLTECİ MERKEZİNCE BEĞENİLDİ’
Kampta günlerini nasıl geçirdiğini sorduğumuz Adem Korkut, faaliyetlerini kendine özgü üslubuyla sıralıyor: “Yan flüt ile çalmaya devam ediyorum. Repertuarımı daha genişletmeye çalışıyorum. Onun dışında resimler ile ilgileniyorum Aslında şu an yaptığım resimler birazda resim yapamıyor olmamın neticesinde ortaya çıkan şeyler. Doğadaki malzemeleri kullanıyorum. Hatta bu resimlerden bir tanesi mülteci merkezi COA tarafından oldukça beğenildi. Bu resim yeteneğimi geliştirmek istiyorum. Her şey aslında kendi amatör imkânlar ile olmuyor. Eğitim şart.”
‘HOLLANDA TOPLUMUNA KATKI YAPMAK İSTİYORUM’
Tabiki gelecek planları. Röportajı sonlandırırken yaşının daha çok genç olduğunu hatırlatıp, geleceğe yönelik planlarını, hayallerini soruyoruz: “Önceliğim kesinlikle dil olacak. Bunun yanında resim ve el sanatlarına daha ağırlık vereceğim. Çünkü sanat beni mutlu edebilecek bir unsur. Bu konuda daha iyi bir eğitim alabilirsem daha iyi işler ortaya çıkarabilirim. İnşallah oturum alabilirsem bu ülkeye daha fazla katkı sağlamak istiyorum. Burada bize kalma, barınma ve haftalık bir ücret takdim ediyorlar. Hollandalılar çok çalışkan ve kibar. Bu insanlar bana maddi parada verdikleri için aslında kendimi onlara karşı borçlu hissediyorum. İnşallah bir fırsat olur ise Hollanda toplumuna bende daha fazla katkı yapmak isterim. Geleceğim benim Hollanda’da. 15 Temmuz sonrası arkadaşlarım ve çevremden yalnızlığa itildim. Şartlar düzelse bile dahi Hollanda’dan Türkiye’ye kesinlikle dönmeyi düşünmüyorum. En az beş yıl mülteci kanunu başvurusu gereği buradayım. Gerisi Allah Kerim. Ömür vefa edene kadar buradayız.”
[Basri Doğan] 24.9.2018 [TR724]
Tahliye olduktan sonra ‘çevresi ve ailesi tarafından yalnızlığa itildiğini’ söylediği memleketinden gurbete yelken açmaya karar verdi. Önce Yunanistan’a sonra da Rodos üzerinden yeni yurdu Hollanda’ya geldi.
Yarım kalan hayatını ‘tam olarak ne öğretmenim, ne ressamım, ne sanatçıyım’ diye tanımlayan Adem Korkut ile Wageningen kampında görüştük. Babasının şikayeti karşısındaki şaşkınlığı, cezaevi günlerini, hicrete yelken açtığı süreci ve geleceğe dair planlarını Tr724’e anlattı.
‘ŞİKAYETÇİ BABAM OLUNCA HAKİM GEREĞİNİ YAPTI’
Hapis cezası almasına babasının ihbarının sebep olduğunu belirtiyor Adem Korkut. ’’Şikayet eden babam olduğu içinde görevlilere çok fazla şikayet etme hakkınız da olmuyor mahkemede. Çünkü onların beyanı daha ağır basıyor. Babam şikayet edince de hakim gereğini yaptı.” diyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından fitnenin evlere kadar sirayet ettiğine işaret ediyor: “Hatta birçok eş-dost-akraba birbirleri ile bazı tatsızlıklar yaşadı. Bizim aile ile yaşanan sıkıntı 15 Temmuz öncesine 17/25 Aralık’a dayanıyor. Bu arada evde gerilim arttı. En sonunda 15 Temmuz kırılma oldu. Ben aileme böyle darbe olamaz. Buna inanmayın. 15 Temmuz bahane edilerek bir takım olaylar planlanıyor dedim. Babam ise yok olmaz siz şöyle böyle derken, iş en sonunda şikayet etmeye kadar geldi. 15 Temmuz günü babamla tartışmam sert oldu. Bu süreçte ben evi terk ettim. Bu durum babamın zoruna gitmiş olacak ki beni şikayet etmiş. Sonrasında beni telefon ile arayarak, ‘Seni şikayet ettim. Git polise ifadeni ver’ dedi. Bir arkadaşımın yanında kalıyordum. Sonra ona da benden zarar gelmesin diye dedemin yanına köye gittim. Benim dosyam Karabük’ten açılmıştı. Dedemin evinden gelip beni aldılar.”
‘KOLUMA KELEPÇE TAKILDIĞINDA BAŞIM DÖNDÜ’
Gözaltı ve tutuklama işlemleri sırasında hissettiklerini anlatırken o anları adeta yeniden yaşıyor: “Polis ellerini uzat kelepçe takacağım dediğinde o anda başım döndü. Gözlerim karardı. Gelip aldınız hakkımda bir suçlama yok, başka bir durum yok. Neden bu kelepçe. Memur ise ‘uygulamamız gereken bir prosedür’ dedi. Bu durum bende bir travma oluşturdu. Sonra tutukladılar. 18 ay hapis sürecimin iki ayını Karabük’te geçirdim. Bir kapalı spor salonunda tutuldum. O dönemde korkunç bir tutuklama furyası vardı. Önüne geleni tutukladılar. Beni naklettiler. 16 ay Balıkesir Burhaniye cezaevinde yattım. Ben aslında küçük şeylerle mutlu olabilirim. 18 aylık hapis sürecimde bir defa dahi elime tesbih alıp koridorlarda volta atmadım. Voltalarım elime bir kupa bardak çay alır radyomu kulağıma takar, güzel bir şarkı bulduğum da öyle voltamı atardım. Zor ortamı bu şekilde keyifli hale getirmeye çalıştım.”
‘CEZAEVİNDE HERŞEY VAKTİ HIZLI GEÇİRMEYE ENDEKSLİ’
Adem Korkut’un sanata ilgisi hapishanede, üretime döner. Bu konuda verdiği mücadeleyi şöyle aktarıyor: “Aslında sanat anlamında bir eğitim almadım. Cezaevinde her şey vakti hızlı geçirmeye endeksli. Ben cezaevinde resim yapılabileceğine kanaat getirdim. Çünkü buraların atölyeleri var. Ben de cezaevi yönetimine dilekçe yazdım. İki gün sonra cevap geldi. ‘Terör suçluları burayı kullanamaz’ denildi. Boya alalım dedim. ‘Koğuşlara boya verilmez’ denildi. Biraz inada bindi. Bende kahve içerken aklıma fikir geldi. Tıraş fırçamın kıllarını kaleme takarak kahve atıklarını boya yerine kullanarak resim yapmaya başladım. Daha sonra buzdolabından malzemeler kullanarak 20’ye yakın resim yaptım. Bu durum gardiyanların dikkatini çekti. Onların da hoşuna gitti. Aramaya geldiklerinde bana selam vermeye başladılar.”
‘CEZAEVİ ÇIKIŞIMDA KİMSE BENİ KARŞILAMADI’
Ve tahliye kararı. 18 ay suçsuz yere tutulduğu cezaevinden bir akşam üstü tek başına çıktığını söylüyor Adem öğretmen. Kimse karşılamaya gelmemiş: “Geç bir saatti beni bıraktıklarında. Hemen otogara giderek İstanbul’a gittim. Kardeşlerim beni otogarda karşıladı. Yaşanan o kadar durumdan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olması zaten beklenemezdi. İstanbul’da fazla kalmadım. Köye dedemin yanına gittim. Bu arada askerlik durumum var. İstanbul’da ise sıkı güvenlik önlemleri var. Her yerde askerlik problemleri ortaya çıkıyordu. Artık askerliğe de gitmek istemiyordum. Çünkü devlet seni terörist olmakla suçluyor. Sonra da gel vatan hizmeti yap diyor. Bu durum bana çok saçma geliyordu. Bu arada köyde de rahat edemedim. Bir ara bir arkadaşımın yanında inşaatta çalıştım. Kendime biraz harçlık yaptım. Askerliğe yaklaşık 15 gün kala İstanbul’a tekrar geldim. O arada bende ne yapabilirim de Türkiye’den dışarı çıkarım diye düşünürken, önüme bir fırsat çıktı. O fırsatı değerlendirdim. Meriç üzerinden Yunanistan’a botla geçtim.”
‘YENİ HAYATINIZDA BAŞARILAR’
Adem Korkut, Yunanistan’a geçtiği anı ‘rüya’ olarak tanımlıyor: “Botu kullanan kişi ‘yeni hayatınızda başarılar’ deyince aslında ne yaptığınızın farkına orada varıyorsunuz. Yunan polisi biz sorguya aldı. Zaten Türkiye’deki politik durumu biliyorlardı. ‘Endişe etmeyin sizi geri göndermeyeceğiz.’ Bir gün nezarethane kaldım, ardından serbest bıraktılar. Daha sonra Atina’ya geldim. Burada iki arkadaş ile ev tuttuk.”
‘ATİNA’DA BİR GEÇİTTE YAN FLÜT ÇALMAYA BAŞLADIM’
Özgür yaşama adım attığı Atina’daki günlerini ayrı bir heyecanla anlatıyor Adem Korkut: “İçimde yan flüt uzun zamandır bir ukde idi. Üniversite son sınıfta iken, elime toplu bir para geçti. Bu parayı zaten bir şekilde harcayacağım. Neden böyle bir şey almayım diye düşündüm. Bir arkadaşım notaları gösterdi. Kendim deneye deneye, bunun yanında videoları da izleye izleye birkaç parça çaldım. Bir yıl çaldım. Sonrasında cezaevine girdim. Cezaevinde aynanın karşısına geçerek flüt varmış gibi ıslık ile prova yapardım. Parmaklar hala yerini buluyor mu deneyini yapardım.Çıktıktan sonra tekrar yan flüte başladım. Ufak ufak kendimi mutlu edecek eserler çalmaya başladım. Ben aslında sokak sanatçılarını çok severim. Neden Atina’da yapmayayım dedim. Sonuçta kimse sizden profesyonel bir şey istemiyor. Atina’da akustiği güzel olan bir altgeçit buldum. Orada biraz çaldım insanların hoşuna gitti. Göz göze geldiği insanların beğenileri sana güven veriyor. Bir miktarda para kazandım. Tanımda bu şekilde oldu. Daha sonra Rodos’a gittim. Aslında hem iş hem tatil oldu. ”
‘UCUZ BİLETLE, VİZEM OLMADAN AMSTERDAM’A UÇTUM’
Rodos’ta Avrupa’ya geçmek isteyen çok sayıda mülteciye pansiyon, dil ve barınma konusunda yardımcı olan Adem öğretmen, arkadaşların ısrarıyla Yunanistan macerasını sonlandıran o bileti alır: “Rodos’tan tekrar Atina’ya dönmek istiyordum. Bu arada Türk pasaportum var. Fakat Hollanda vizem yoktu. Arkadaşlar bu kadar insan yardım ettin şansını dene dediler. En ucuzunu tercih ettim ve istemeye istemeye 200 Euro’ya Amsterdam’a bir bilet aldım. Havalimanına geldim. Pasaportumu ve biletimi memura uzattım. Bayanda pasaportumda ki tüm sayfaları kontrol etti. Ben her an vizemin olmadığını fark edecek dedim. Kadın pasaportun sahte olup olmadığına odaklandı. Sonrasında banka kartımı istedi. Sonra bana iyi yolculuklar dedi. Ben de şaşırdım. Sevincimi belli etmeden hemen uzaklaştım. Ve Amsterdam uçağına bindim. Aslında Hollanda’dan da kimseyi tanımıyordum. Yunanistan bir arkadaş vasıtası ile Amsterdam’da bir arkadaşın yanına gittim. Orada misafir oldum. Daha sonra Ter Apel mülteci merkezine giderek müracaat yaptım.”
HOLLANDA POLİSİ: ÖNEMLİ DEĞİL SONUÇTA HEPİMİZ İNSANIZ
İki aydır Hollanda’da olan Adem Korkut, kamp hayatını da güzel yönleriyle anlatıyor: “Hollanda’da iki kamp yeri değiştirdim. Şu anda Wageningen’de kalıyorum. Buradan da başka bir yere gideceğim. Hollanda’daki mülteci merkezinde personel çok kibar ve insancıl. Burada aslında kendinizi güvenli ve değerli hissediyorsunuz. Türkiye’de polisten gördüğünüz sert muameleye karşın burada insani bir durum var. Kampa başvuru yaptığım esnada kabin gibi bir bölüme alınıyorsunuz. Üstünüz aranıyor. O arada benim üzerimde bir kazak var idi. Çıkarttım ama asacak bir yer yoktu. Polis kendisi tuttu. Tam kazağı geri alacağım anda elimi uzattığımda polis kazağı tutarak bana giydirdi. Bende polise İngilizce olarak ‘bunu yapmak zorunda değilsiniz. Neden bunu yapıyorsunuz’ dedim. Hollanda polisi ‘Önemli değil sonuçta hepimiz insanız’ diye karşılık verdi. Bu söz çok hoşuma gitti. Bu ülkeyi daha sevmemi sağladı. Kampta her şey güzel. Sürecimin sonucunu bekliyorum. Ne zaman olur bu aslında nasip ve kısmet meselesi. ”
‘YAPTIĞIM RESİMLER MÜLTECİ MERKEZİNCE BEĞENİLDİ’
Kampta günlerini nasıl geçirdiğini sorduğumuz Adem Korkut, faaliyetlerini kendine özgü üslubuyla sıralıyor: “Yan flüt ile çalmaya devam ediyorum. Repertuarımı daha genişletmeye çalışıyorum. Onun dışında resimler ile ilgileniyorum Aslında şu an yaptığım resimler birazda resim yapamıyor olmamın neticesinde ortaya çıkan şeyler. Doğadaki malzemeleri kullanıyorum. Hatta bu resimlerden bir tanesi mülteci merkezi COA tarafından oldukça beğenildi. Bu resim yeteneğimi geliştirmek istiyorum. Her şey aslında kendi amatör imkânlar ile olmuyor. Eğitim şart.”
‘HOLLANDA TOPLUMUNA KATKI YAPMAK İSTİYORUM’
Tabiki gelecek planları. Röportajı sonlandırırken yaşının daha çok genç olduğunu hatırlatıp, geleceğe yönelik planlarını, hayallerini soruyoruz: “Önceliğim kesinlikle dil olacak. Bunun yanında resim ve el sanatlarına daha ağırlık vereceğim. Çünkü sanat beni mutlu edebilecek bir unsur. Bu konuda daha iyi bir eğitim alabilirsem daha iyi işler ortaya çıkarabilirim. İnşallah oturum alabilirsem bu ülkeye daha fazla katkı sağlamak istiyorum. Burada bize kalma, barınma ve haftalık bir ücret takdim ediyorlar. Hollandalılar çok çalışkan ve kibar. Bu insanlar bana maddi parada verdikleri için aslında kendimi onlara karşı borçlu hissediyorum. İnşallah bir fırsat olur ise Hollanda toplumuna bende daha fazla katkı yapmak isterim. Geleceğim benim Hollanda’da. 15 Temmuz sonrası arkadaşlarım ve çevremden yalnızlığa itildim. Şartlar düzelse bile dahi Hollanda’dan Türkiye’ye kesinlikle dönmeyi düşünmüyorum. En az beş yıl mülteci kanunu başvurusu gereği buradayım. Gerisi Allah Kerim. Ömür vefa edene kadar buradayız.”
[Basri Doğan] 24.9.2018 [TR724]
Muhaceret Albümünden Portreler (1) [Veysel Ayhan]
Dünyada en konforlu şey, olumsuz bir olay olduğunda kusuru bir başkasına havale edip, ellerini ovuşturup kenara çekilmektir. Daha ötesi zeytinyağı gibi üste çıkıp başkalarını suçlamak.
Geçen haftaki “Selimiye ve Hizmet” başlıklı yazıdan sonra “göze batan” olumsuz bazı örnekleri dile getiren arkadaşlar oldu.
Bireysel yetersizlikler ve uygunsuzluklar “Baharın geliş”ini engellemez. Bahar, ekseriyetin duasına cevap olarak gelir. Kendini “mevsim”e teslim etmeyen mayıs, haziran ayında bile aysberliğini koruyabilir. “Buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini” eritmez. Karı ve çamuru üstünden temizlemez.
Ama önemli olan başkasının kar ve buzundan önce kendi sarkıtlarını gözden geçirmektir.
İşimize geldiğinde Hz. Ömer’i örnek veririz.
“Hz. Ömer Mekke ve Medine kuraklıkla kavrulduğunda aylarca yağmur için başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, ‘Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Allahım! Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”
Sürecin başından beri “Sükûtun Çığlıkları” müellifinin hayatı böyle. Her menfiliğin mesulü olarak kendini görüyor. Geceler boyu dua ve istiğfar ediyor, ıstıraptan gözüne uyku girmiyor. İş bize geldiğinde hepimiz farklı farklıyız.
Zor günler yaşıyoruz ama daha zoru da var. Bir insanın yaşayacağı en sıkıntılı günler Ahiret’te Haşir meydanında olacak. Keyfiyetini bilmiyoruz. Tüm sırların ortaya döküldüğü, milyarlarca insanın amellerine göre tasnif edilip birbirinden ayrıldığı zor günler. Kur’an önemle ikaz ediyor:
“Onu görüp yaşayacağınız o gün, yavrusunu emzirmekte olan her anne emzirdiği yavruyu korkuyla bırakıverir ve her hamile dişi de karnındakini düşürür. İnsanları, sarhoş olmadıkları halde akılları baştan gitmiş görürsün; çünkü Allah’ın azabı çok çetindir.” (Hacc: 1,2)
İşte o günler gelmeden sürecin üzerimizdeki etkilerini gözden geçirmemiz lazım.
Sahne ve dekor yenilendi. Her şeyin yeri değişti. Her insan, hayatını yeni mekân ve şartlarda devam ettiriyor. Muhaceret de bu demek zaten. Yıllardır yaşanagelen mekândan ayrılmadan insan kendini yenileyemez. Durağanlık kokuşma getirir. Mekân ve çevre değişmeden yenilenme mümkün değil.
Burada “ben” kimliği altında prototipler sıralayacağım.
Sözünü edeceğim insanlar; “içerideki”ler değil. Sürecin mihneti altında çile çeken, inleyen, imkân olup da kendileriyle konuştukça kahramanlıkları karşısında cüceleştiğim yüz binler değil. Mevkuflar, mescûnlar ve muhtefîler değil.
Dışarıda olanlar yani bizler…
Nisbî olarak “iyi” durumda olanlar.
Büyük şoklar, küçümsenmeyecek zorluklar yaşamış ve yaşayan ama “içeridekiler”le kıyaslayınca mihnet açısından durumu nisbî olarak “iyi” görünenler.
Farklı farklı istihalelerin kıyıya vurduğu kazâzedeler.
“İçerideki”lere göre “iyi” şartların hesabını vererek ahirete gidecek olanlar…
-Sıralayacağım prototipler bütünü ifade etmiyor. Çoğunluğu kapsamıyor. Artı veya eksi “göze çarpan” ve “göze batan” uç örnekler.-
İLK PROTOTİP İDARECİ
Koca bir Hizmet ünitesini deruhte ediyordum. İşin başındaydım.
Doğru şeyler yaptığımı düşünerek bazı yanlışlar yaptım.
Benim yüzümden şimdi onlarca insan hapiste. Veya yüzlerce insan işkence gördü.
Onların velayete ulaşması benim günahlarımı hafifletmiyor.
Eğer yeterince tövbe ve istiğfar etmezsem Ahirette zulmü bizzat yapan zalimlerle aynı “mahkeme”de yargılanma ihtimalim var.
Ama bu endişeleri pek hissetmiyorsam işim çok zor.
HATASIZ PROTOTİP!
Aslında çok hata yaptığım söylenemez. Yanlışları ben değil altımdakiler yaptı. Yani benim gerçekten çok suçum yok.
Altımdaki insanın yaptığı hatada benim sorumluluğum nasıl olabilir ki!
PEKİ NE YAPMALIYIM?
Hep anlatıp takdir ederiz. Japon ulaştırma bakanı, tren kazasında ta en alttaki görevlinin yaptığı minik hata yüzünden özür diler istifa eder ya…
Niyetlerini bilmem ama bundan hareketle “Japon”ların “kader”i daha iyi anladığını söyleyebilirim.
Çünkü bunda kaderî bir işareti vardır.
Tabi ki eski vazifeme devam ediyorsam istifa etmeliyim.
Ettim, kabul etmediler?
Başımdakiler çok kibar olduğundan tabi ki “Estağfirullah, ne münasebet efendim görevinize devam edin!” diyebilirler.
Süreç aklımı çalmadıysa bunun nezaketten söylendiğini anlamalı ve işimi bir başka insana devretmeli, zor gelse de icraî işleri bırakmalıyım.
MAİYET MEMURU, KOORDİNATÖR, ORGANİZATÖR PROTOTİPLERİ
İşimi yaparken iletişim kazalarına sebep oldum. Yanlış bilgi trafiği ürettim. Korsan hatlara kapı açtım. Yanlış bilgilerle yanlış olaylara sebep oldum. Kudsi mehazleri yıprattım.
“Doğru”ları aktarmaktan korktum. Yıpranacağımdan endişe ettim. Konumumun tehlikeye gireceğini düşündüm. Allah rızası için yapmam gereken hak perestliği, aciz kullarından korktuğum için, makamımı kaybederim endişesiyle yapmadım.
“İtfaiyeci”yi rahatsız etmeyeyim, üzmeyeyim, nasılsa bu yangın da söner diye kendimi avuttum.
NE YAPMALIYIM?
Benim durumum herkesten tehlikeli.
Eğer yeterince tövbe ve istiğfar etmezsem benim de Ahiret’te bizzat zulmü yapan zâlimlerle aynı “mahkeme”de yargılanma ihtimalim var.
Tasımı tarağımı toplayıp inzivaya çekilmeliyim.
Tabi ki bana da “Estağfirullah, ne münasebet efendim görevinize devam edin!” diyenler çıkacaktır. Ama emin olmalıyım ki bugün bunu yapmazsam yarın Ahiret’te “Kaçacak yer neresi!” diye feryat edecek ve “Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur!” cevabını alacağım. (Kıyâme: 10,11)
YÖNETİCİ PROTOTİPİ
Çok büyük işler deruhte ediyordum. Kurtlarla dans ediyor, aslanlarla ava gidiyordum. Büyük fütuhatlara vesile oldum. Allah şahit niyetim hep iyiydi. Şu an yedek kulübesinde hatta tribünde otururken düşünüyorum da aslında az yanlış yapmadım.
Şimdi pişmanım. Mesela hilafı vaki şeyler söylediğim de olmuştu. Hizmet olsun diyeydi ama…
Çok insanın “katili” oldum. Kırıp döktüklerimle Fizan’a asfalt döşenir.
Kimi zaman bir iş yapmak için züccaciye dükkanlarına bir fil gibi daldım. Elimin değdiğini kötürüm; ayağımın ezdiğini felç ettim. İsraf ettiğim, çar çur ettiğim çok şey oldu.
Ve bunu şu yalnız ve terk edilmiş günlerimde anlıyorum.
Benim halim ne olacak?
Kendimin farkında olmam benim için büyük bir müjde.
Az önceki sözleri söyleyebiliyorsam kendimden ümitli olabilirim. Demek ki Allah’ı unutmamışım ki, O da nefsimi bana unutturmamış. Kendimin farkındayım. (Bknz: Haşir 19)
PEKİ ŞİMDİ NE YAPMALIYIM?
Aslında bir kişinin bile Hizmet’ten soğuyup ayrılmasına sebep olduysam bu, benim Ahiret’imi karatmaya yeter. Bir de onlarca ise…
Yapacağım en önemli iş yatıp kalkıp tevbe-istiğfar etmek. Bunu hem kendim hem de kırıp döktüğüm o insanlar adına yapmalıyım. Başka türlü o insanlarla helalleşme imkânım yok. Nereden kimi bulabilirim ki?
Tövbemin kabul edildiğini göz yaşlarım vicdanıma hissettirdiği güne kadar böyle yaşamalıyım.
Sonra Allah, belki tekrar hizmet etme imkânı lütfeder. Veya etmez.
Ama hesabım ahirete kalmamış olur.
KLONLANMASI GEREKEN YÖNETİCİ PROTOTİPİ
Kimseye tepeden bakmam. Yüzüm riya olarak değil gerçekten yerde. Bilhassa şimdi. Kendimi şu anki mevkidaşlarımdan üstün görmüyorum. Kendimi benimle birlikte çalışanların da fevkinde görmüyorum. Onlardan zeki ve akıllı olduğumu düşünmüyorum. Her işe aklımın ermediğinin farkındayım. Ama aklı erenleri, beni kırıp dökseler de yanımdan ayırmıyorum.
“Doğruma” da “yanlışıma” da itiraz edenin başımın üstünde yeri var.
İşin ehli çoğunluğun, ekseriyetinin reyine göre hareket ederim. Kendi fikrimi kimseye dayatmam. Benimle beraber hizmet edenlerin her birini en yakınımdan öte sever, onlar için canımı seve seve verebilirim.
Teheccüdümü kaçırmamaya çalışırım. Gece yarılarına kadar toplantı yapıp Hizmet’i kurtarmam. O saatlerimde gecemi ihya ederim, evradımı okurum. Namazlarımı ve tesbihatımı en önemli işlerim olarak günüme yerleştiriyorum. Diğer her şey -Hizmet dahil- namazıma göre tâli.
Ne bina ne şatafat takıntım var ne de emsalim ile “kurum” yarıştırırım.
Bir yalan söylesem ve bu yalanın 100 insanın hidayetine vesile olacağını düşünsem bile o yalanı söylemem. Söyletmem.
Basit ama berrak bir kaynaktan beslenmiş bir baraka okulu, kir bulaşmış para ile yapılmış, ucub ve riya karışmış dev müesseslerle değişmem.
Tek başarı kriterim insanların gönlüne girmek, emr-i bi’l maruf, nehyi anıl münker yapmak.
PEKİ BEN NE YAPAYIM?
Böyle bir karakterin sahibi olarak zaten idarecilikten kaçmak isterim.
Ama sakın beni bırakmayın.
Benim için Hz.Ömer’in Ebu Ubeyde’nin ardından dediğini deyin: “Dünyada en çok ne isterdim bilir misiniz? Bir oda dolusu Ebu Ubeyde isterdim. Bütün dünyayı idare etmek için.”
(Devamı Perşembe)
[Veysel Ayhan] 24.9.2018 [TR724]
Geçen haftaki “Selimiye ve Hizmet” başlıklı yazıdan sonra “göze batan” olumsuz bazı örnekleri dile getiren arkadaşlar oldu.
Bireysel yetersizlikler ve uygunsuzluklar “Baharın geliş”ini engellemez. Bahar, ekseriyetin duasına cevap olarak gelir. Kendini “mevsim”e teslim etmeyen mayıs, haziran ayında bile aysberliğini koruyabilir. “Buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini” eritmez. Karı ve çamuru üstünden temizlemez.
Ama önemli olan başkasının kar ve buzundan önce kendi sarkıtlarını gözden geçirmektir.
İşimize geldiğinde Hz. Ömer’i örnek veririz.
“Hz. Ömer Mekke ve Medine kuraklıkla kavrulduğunda aylarca yağmur için başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, ‘Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Allahım! Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”
Sürecin başından beri “Sükûtun Çığlıkları” müellifinin hayatı böyle. Her menfiliğin mesulü olarak kendini görüyor. Geceler boyu dua ve istiğfar ediyor, ıstıraptan gözüne uyku girmiyor. İş bize geldiğinde hepimiz farklı farklıyız.
Zor günler yaşıyoruz ama daha zoru da var. Bir insanın yaşayacağı en sıkıntılı günler Ahiret’te Haşir meydanında olacak. Keyfiyetini bilmiyoruz. Tüm sırların ortaya döküldüğü, milyarlarca insanın amellerine göre tasnif edilip birbirinden ayrıldığı zor günler. Kur’an önemle ikaz ediyor:
“Onu görüp yaşayacağınız o gün, yavrusunu emzirmekte olan her anne emzirdiği yavruyu korkuyla bırakıverir ve her hamile dişi de karnındakini düşürür. İnsanları, sarhoş olmadıkları halde akılları baştan gitmiş görürsün; çünkü Allah’ın azabı çok çetindir.” (Hacc: 1,2)
İşte o günler gelmeden sürecin üzerimizdeki etkilerini gözden geçirmemiz lazım.
Sahne ve dekor yenilendi. Her şeyin yeri değişti. Her insan, hayatını yeni mekân ve şartlarda devam ettiriyor. Muhaceret de bu demek zaten. Yıllardır yaşanagelen mekândan ayrılmadan insan kendini yenileyemez. Durağanlık kokuşma getirir. Mekân ve çevre değişmeden yenilenme mümkün değil.
Burada “ben” kimliği altında prototipler sıralayacağım.
Sözünü edeceğim insanlar; “içerideki”ler değil. Sürecin mihneti altında çile çeken, inleyen, imkân olup da kendileriyle konuştukça kahramanlıkları karşısında cüceleştiğim yüz binler değil. Mevkuflar, mescûnlar ve muhtefîler değil.
Dışarıda olanlar yani bizler…
Nisbî olarak “iyi” durumda olanlar.
Büyük şoklar, küçümsenmeyecek zorluklar yaşamış ve yaşayan ama “içeridekiler”le kıyaslayınca mihnet açısından durumu nisbî olarak “iyi” görünenler.
Farklı farklı istihalelerin kıyıya vurduğu kazâzedeler.
“İçerideki”lere göre “iyi” şartların hesabını vererek ahirete gidecek olanlar…
-Sıralayacağım prototipler bütünü ifade etmiyor. Çoğunluğu kapsamıyor. Artı veya eksi “göze çarpan” ve “göze batan” uç örnekler.-
İLK PROTOTİP İDARECİ
Koca bir Hizmet ünitesini deruhte ediyordum. İşin başındaydım.
Doğru şeyler yaptığımı düşünerek bazı yanlışlar yaptım.
Benim yüzümden şimdi onlarca insan hapiste. Veya yüzlerce insan işkence gördü.
Onların velayete ulaşması benim günahlarımı hafifletmiyor.
Eğer yeterince tövbe ve istiğfar etmezsem Ahirette zulmü bizzat yapan zalimlerle aynı “mahkeme”de yargılanma ihtimalim var.
Ama bu endişeleri pek hissetmiyorsam işim çok zor.
HATASIZ PROTOTİP!
Aslında çok hata yaptığım söylenemez. Yanlışları ben değil altımdakiler yaptı. Yani benim gerçekten çok suçum yok.
Altımdaki insanın yaptığı hatada benim sorumluluğum nasıl olabilir ki!
PEKİ NE YAPMALIYIM?
Hep anlatıp takdir ederiz. Japon ulaştırma bakanı, tren kazasında ta en alttaki görevlinin yaptığı minik hata yüzünden özür diler istifa eder ya…
Niyetlerini bilmem ama bundan hareketle “Japon”ların “kader”i daha iyi anladığını söyleyebilirim.
Çünkü bunda kaderî bir işareti vardır.
Tabi ki eski vazifeme devam ediyorsam istifa etmeliyim.
Ettim, kabul etmediler?
Başımdakiler çok kibar olduğundan tabi ki “Estağfirullah, ne münasebet efendim görevinize devam edin!” diyebilirler.
Süreç aklımı çalmadıysa bunun nezaketten söylendiğini anlamalı ve işimi bir başka insana devretmeli, zor gelse de icraî işleri bırakmalıyım.
MAİYET MEMURU, KOORDİNATÖR, ORGANİZATÖR PROTOTİPLERİ
İşimi yaparken iletişim kazalarına sebep oldum. Yanlış bilgi trafiği ürettim. Korsan hatlara kapı açtım. Yanlış bilgilerle yanlış olaylara sebep oldum. Kudsi mehazleri yıprattım.
“Doğru”ları aktarmaktan korktum. Yıpranacağımdan endişe ettim. Konumumun tehlikeye gireceğini düşündüm. Allah rızası için yapmam gereken hak perestliği, aciz kullarından korktuğum için, makamımı kaybederim endişesiyle yapmadım.
“İtfaiyeci”yi rahatsız etmeyeyim, üzmeyeyim, nasılsa bu yangın da söner diye kendimi avuttum.
NE YAPMALIYIM?
Benim durumum herkesten tehlikeli.
Eğer yeterince tövbe ve istiğfar etmezsem benim de Ahiret’te bizzat zulmü yapan zâlimlerle aynı “mahkeme”de yargılanma ihtimalim var.
Tasımı tarağımı toplayıp inzivaya çekilmeliyim.
Tabi ki bana da “Estağfirullah, ne münasebet efendim görevinize devam edin!” diyenler çıkacaktır. Ama emin olmalıyım ki bugün bunu yapmazsam yarın Ahiret’te “Kaçacak yer neresi!” diye feryat edecek ve “Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur!” cevabını alacağım. (Kıyâme: 10,11)
YÖNETİCİ PROTOTİPİ
Çok büyük işler deruhte ediyordum. Kurtlarla dans ediyor, aslanlarla ava gidiyordum. Büyük fütuhatlara vesile oldum. Allah şahit niyetim hep iyiydi. Şu an yedek kulübesinde hatta tribünde otururken düşünüyorum da aslında az yanlış yapmadım.
Şimdi pişmanım. Mesela hilafı vaki şeyler söylediğim de olmuştu. Hizmet olsun diyeydi ama…
Çok insanın “katili” oldum. Kırıp döktüklerimle Fizan’a asfalt döşenir.
Kimi zaman bir iş yapmak için züccaciye dükkanlarına bir fil gibi daldım. Elimin değdiğini kötürüm; ayağımın ezdiğini felç ettim. İsraf ettiğim, çar çur ettiğim çok şey oldu.
Ve bunu şu yalnız ve terk edilmiş günlerimde anlıyorum.
Benim halim ne olacak?
Kendimin farkında olmam benim için büyük bir müjde.
Az önceki sözleri söyleyebiliyorsam kendimden ümitli olabilirim. Demek ki Allah’ı unutmamışım ki, O da nefsimi bana unutturmamış. Kendimin farkındayım. (Bknz: Haşir 19)
PEKİ ŞİMDİ NE YAPMALIYIM?
Aslında bir kişinin bile Hizmet’ten soğuyup ayrılmasına sebep olduysam bu, benim Ahiret’imi karatmaya yeter. Bir de onlarca ise…
Yapacağım en önemli iş yatıp kalkıp tevbe-istiğfar etmek. Bunu hem kendim hem de kırıp döktüğüm o insanlar adına yapmalıyım. Başka türlü o insanlarla helalleşme imkânım yok. Nereden kimi bulabilirim ki?
Tövbemin kabul edildiğini göz yaşlarım vicdanıma hissettirdiği güne kadar böyle yaşamalıyım.
Sonra Allah, belki tekrar hizmet etme imkânı lütfeder. Veya etmez.
Ama hesabım ahirete kalmamış olur.
KLONLANMASI GEREKEN YÖNETİCİ PROTOTİPİ
Kimseye tepeden bakmam. Yüzüm riya olarak değil gerçekten yerde. Bilhassa şimdi. Kendimi şu anki mevkidaşlarımdan üstün görmüyorum. Kendimi benimle birlikte çalışanların da fevkinde görmüyorum. Onlardan zeki ve akıllı olduğumu düşünmüyorum. Her işe aklımın ermediğinin farkındayım. Ama aklı erenleri, beni kırıp dökseler de yanımdan ayırmıyorum.
“Doğruma” da “yanlışıma” da itiraz edenin başımın üstünde yeri var.
İşin ehli çoğunluğun, ekseriyetinin reyine göre hareket ederim. Kendi fikrimi kimseye dayatmam. Benimle beraber hizmet edenlerin her birini en yakınımdan öte sever, onlar için canımı seve seve verebilirim.
Teheccüdümü kaçırmamaya çalışırım. Gece yarılarına kadar toplantı yapıp Hizmet’i kurtarmam. O saatlerimde gecemi ihya ederim, evradımı okurum. Namazlarımı ve tesbihatımı en önemli işlerim olarak günüme yerleştiriyorum. Diğer her şey -Hizmet dahil- namazıma göre tâli.
Ne bina ne şatafat takıntım var ne de emsalim ile “kurum” yarıştırırım.
Bir yalan söylesem ve bu yalanın 100 insanın hidayetine vesile olacağını düşünsem bile o yalanı söylemem. Söyletmem.
Basit ama berrak bir kaynaktan beslenmiş bir baraka okulu, kir bulaşmış para ile yapılmış, ucub ve riya karışmış dev müesseslerle değişmem.
Tek başarı kriterim insanların gönlüne girmek, emr-i bi’l maruf, nehyi anıl münker yapmak.
PEKİ BEN NE YAPAYIM?
Böyle bir karakterin sahibi olarak zaten idarecilikten kaçmak isterim.
Ama sakın beni bırakmayın.
Benim için Hz.Ömer’in Ebu Ubeyde’nin ardından dediğini deyin: “Dünyada en çok ne isterdim bilir misiniz? Bir oda dolusu Ebu Ubeyde isterdim. Bütün dünyayı idare etmek için.”
(Devamı Perşembe)
[Veysel Ayhan] 24.9.2018 [TR724]
Borcunu ödemek de suç! [Semih Ardıç]
Dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ile Maliye Bakanı Zekeriya Temizel 1990’ların sonunda “Nereden buldun?” kanununu çıkarmak için çok uğraşmıştı.
İş âleminden yükselen haklı sesler sebebiyle her iki isim o gün hedefe ulaşamamıştı. Akabinde 2001 krizi patlamıştı ki böyle bir düzenlemenin ne yeri ne de vaktiydi!
KAYSERİ POLİSİ İŞİ GÜCÜ BIRAKMIŞ, ESNAFI TAKİP EDİYOR
Tantan ve Temizel endişe etmesin. Hayalleri bugün iktidarda. Zira Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) onların yapamadığını fazlasıyla icra ediyor.
Bir kaynağım Kayseri’den bir vaka anlattı ki ne diyeceğimi bilemedim.
Kuveyt Türk’e borcunu ödeyemediği için icra safhasına kadar gelen bir esnaf elindeki bir gayrimenkulü sattıktan sonra bankanın yolunu tutar.
Vadesinde yatıramadığı tutarı vezneye yatırır. Ne olduysa o anda olur.
MALİ POLİS, BANKA ŞUBESİNİ BASAR
Bir anda banka şubesine polisler girer. Şubeye baskın düzenleyen malî polis, parayı yatıran esnafı gözaltına alır. Polisler bankaya yatırılan paranın kaynağını sorunca esnaf ne diyeceğini şaşırır.
Bankanın şube müdürü müdahale etmek istese de polis, esnafı yaka-paça götürür. Esnaf gayrimenkul sattığını söylese de serbest kalamaz.
Polis, esnafa şunları söyler: “Biz bu işlemi takip ediyorduk. Siz bu gayrimenkulü 200 bin TL’ye sattınız. Bankaya yatırdığınız para bu tutardan fazla. Kalan parayı nereden buldunuz? Kara para mı aklıyorsunuz? Ne işler çeviriyorsunuz?”
7 SAAT EMNİYET’TE KALIR
Esnaf, Türkiye’de herkes gibi kendilerinin de resmi rayiç üzerinden beyanda bulunduklarını, satıştan tapuda belirtilen tutardan daha fazla gelir elde ettiğini anlatmaya çalışır.
7 saat boyunca Emniyet’in Mali Suçlarla Mücadele Şubesi’nde tutulur. Kendisine ne bir mahkeme kararı ne de başka bir belge gösterilir. Tamamen keyfi bir işlemle karşı karşıya olsa da eli kolu bağlıdır.
Sosyal medyada ihtiyar amcanın dediği gibi “Çoluğumuz çocuğumuz var. Adamı götürüverirler!”
Artık banka şubesine yatırılan paradan nasıl haberdar olunuyorsa polis “şüpheli işlem” diye keyfi gözaltı yapabiliyor.
Malî polis ortada bir kara para suçu olmadığına ancak 7 saat sonra ikna olmuş ve esnafı serbest bırakmış.
BANKALARDAN EMNİYET’E KABLO MU ÇEKİLDİ?
Benim bu vakadan ve daha evvel anlattığım 1.750 dolar EFT vakasından anladığım muhaberat devletini andıran uygulamalar zannedilenden daha vahim boyutlarda.
Bütün bankacılık işlemlerinin takip edilebilmesi için banka şubelerinden Emniyet’e bir kablo ucu çekildi herhalde. Şubelerden ziyade genel müdürlükler üzerinde bu takip sistemi kurulmuş.
Aksi takdirde şubede daha para yatırılırken polisin nasıl haberi oluyor? Şahıs ya da şirket hakkında adlî tahkikat, arama ve yakalama kararı yok. Dolayısıyla polisin sisteminde herhangi bir kaydı yok.
Hal böyle iken polis, “Şu kadar parayı nereden buldun?” diyorsa bir gariplik yok mu?
YASTIK ALTINDAKİ DOLARLARI ÇIKARIN, ÖYLE Mİ?
Böyle bir baskı ve hafiye ikliminde ticaret yapılabilir mi?
AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, “Yastık altındaki dolarlarınızı, altınlarınızı çıkarın, bankaya yatırın.” davetinde bulunmayı biliyor.
Sahada polislerin esnafın en basit tahsilat ya da ödeme işlemine bile “kara para” muamelesi yapmasına niye müsaade ediliyor? Hukukî teminat, sözleşme hürriyeti, mülkiyet hakkı nerede kaldı?
Bir cani ve hırsız gibi banka şubesinden ekip otosuna bindirilmesinin şokunu uzun müddet üzerinden atamayan o esnaf o gün maruz kaldığı keyfi muameleden sonra Kuveyt Türk’e şunu söylemiş: “Kalan borcumu ödemeyeceğim. Verin icraya. İcap ederse oradan gidip alacağım malımı.”
AVRUPA KAPILARINDA EL AÇARKEN BU NE PERHİZ!
Hazine ve Maliye Bakanı, damat Berat Albayrak; Almanya’da, Fransa’da ve İngiltere’de kapı kapı dolanıyor, borç talep ediyor.
Diğer tarafta polis, esnafın ensesinde boza pişiriyor. Sebep de yok. Böylesine bir garabet dünyanın hangi memleketinde yaşanırsa yaşansın orada yatırımcı durmaz.
Türkiye’ye senede 8-10 milyar dolar esrarengiz para girişi olurken üç maymunu oynayan Emniyet Teşkilatı suç örgütlerinin üzerine gitmek yerine tüccara ecel terleri döktürüyor.
Velev ki bir şüphe varsa bunun usûl ve esası böyle mi olmalı? Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi, Mali Suçları Araştırma Kurumu (MASAK) ve vergi müfettişleri ne iş yapar?
ESNAF SUÇSUZLUĞUNU NASIL İSPAT EDECEK?
Erbab-ı ticaret, polisin keyfi yerinde ise işlem yapabilecek, değilse suçsuzluğunu ispat etmek için kırk takla atacak öyle mi? Suçluluğunu ispat edemediğiniz insanları hesaba çekmeye devam ettikçe memleket batıyor.
Neredesin adalet? Ne işe yararsınız hâkim ve savcılar? Hukuktan zerre kadar kırıntı kalmış olsaydı fıkra gibi vakalar artık esnafın rutin muamele haline gelir miydi?
Siz siz olun. Bol kepçe konuşanlara kanıp kıyıda köşede, yastık altında tuttuğunuz paraları bankalara yatırmayın. Yeni Türkiye’de dürüstlük, şeffaflık geçer akçe değil. Hatta suç sebebi sayılıyor ahlaklı ve faziletli olmak…
KRİZ SİSTEM KRİZİ, ANLAYIN ARTIK
Borcunu ödemeyenler affediliyor, arsasının satıp taksitini yatıranlar şaki gibi görülüyor.
AKP iktidarı o kadar pot kırdığı halde esnaftan özür bile dilemeyecek kadar kaba, medeniyetten bînasip polislerle ne kadar iftihar etse azdır.
“Kriz yeni başladı.” derken çok derinlerdeki bu sistem krizini, çapsızlığı, serbest piyasanın yerle bir edildiğini, devlet aygıtının mefluç halini ve hukukun uzay boşluğuna fırlatılmış olmasını da kastetmiştim.
****
MASAK’TAN ESNAFA: NİYE 1.750 DOLAR YOLLADIN?
[Semih Ardıç] 24.9.2018 [TR724]
İş âleminden yükselen haklı sesler sebebiyle her iki isim o gün hedefe ulaşamamıştı. Akabinde 2001 krizi patlamıştı ki böyle bir düzenlemenin ne yeri ne de vaktiydi!
KAYSERİ POLİSİ İŞİ GÜCÜ BIRAKMIŞ, ESNAFI TAKİP EDİYOR
Tantan ve Temizel endişe etmesin. Hayalleri bugün iktidarda. Zira Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) onların yapamadığını fazlasıyla icra ediyor.
Bir kaynağım Kayseri’den bir vaka anlattı ki ne diyeceğimi bilemedim.
Kuveyt Türk’e borcunu ödeyemediği için icra safhasına kadar gelen bir esnaf elindeki bir gayrimenkulü sattıktan sonra bankanın yolunu tutar.
Vadesinde yatıramadığı tutarı vezneye yatırır. Ne olduysa o anda olur.
MALİ POLİS, BANKA ŞUBESİNİ BASAR
Bir anda banka şubesine polisler girer. Şubeye baskın düzenleyen malî polis, parayı yatıran esnafı gözaltına alır. Polisler bankaya yatırılan paranın kaynağını sorunca esnaf ne diyeceğini şaşırır.
Bankanın şube müdürü müdahale etmek istese de polis, esnafı yaka-paça götürür. Esnaf gayrimenkul sattığını söylese de serbest kalamaz.
Polis, esnafa şunları söyler: “Biz bu işlemi takip ediyorduk. Siz bu gayrimenkulü 200 bin TL’ye sattınız. Bankaya yatırdığınız para bu tutardan fazla. Kalan parayı nereden buldunuz? Kara para mı aklıyorsunuz? Ne işler çeviriyorsunuz?”
7 SAAT EMNİYET’TE KALIR
Esnaf, Türkiye’de herkes gibi kendilerinin de resmi rayiç üzerinden beyanda bulunduklarını, satıştan tapuda belirtilen tutardan daha fazla gelir elde ettiğini anlatmaya çalışır.
7 saat boyunca Emniyet’in Mali Suçlarla Mücadele Şubesi’nde tutulur. Kendisine ne bir mahkeme kararı ne de başka bir belge gösterilir. Tamamen keyfi bir işlemle karşı karşıya olsa da eli kolu bağlıdır.
Sosyal medyada ihtiyar amcanın dediği gibi “Çoluğumuz çocuğumuz var. Adamı götürüverirler!”
Artık banka şubesine yatırılan paradan nasıl haberdar olunuyorsa polis “şüpheli işlem” diye keyfi gözaltı yapabiliyor.
Malî polis ortada bir kara para suçu olmadığına ancak 7 saat sonra ikna olmuş ve esnafı serbest bırakmış.
BANKALARDAN EMNİYET’E KABLO MU ÇEKİLDİ?
Benim bu vakadan ve daha evvel anlattığım 1.750 dolar EFT vakasından anladığım muhaberat devletini andıran uygulamalar zannedilenden daha vahim boyutlarda.
Bütün bankacılık işlemlerinin takip edilebilmesi için banka şubelerinden Emniyet’e bir kablo ucu çekildi herhalde. Şubelerden ziyade genel müdürlükler üzerinde bu takip sistemi kurulmuş.
Aksi takdirde şubede daha para yatırılırken polisin nasıl haberi oluyor? Şahıs ya da şirket hakkında adlî tahkikat, arama ve yakalama kararı yok. Dolayısıyla polisin sisteminde herhangi bir kaydı yok.
Hal böyle iken polis, “Şu kadar parayı nereden buldun?” diyorsa bir gariplik yok mu?
YASTIK ALTINDAKİ DOLARLARI ÇIKARIN, ÖYLE Mİ?
Böyle bir baskı ve hafiye ikliminde ticaret yapılabilir mi?
AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, “Yastık altındaki dolarlarınızı, altınlarınızı çıkarın, bankaya yatırın.” davetinde bulunmayı biliyor.
Sahada polislerin esnafın en basit tahsilat ya da ödeme işlemine bile “kara para” muamelesi yapmasına niye müsaade ediliyor? Hukukî teminat, sözleşme hürriyeti, mülkiyet hakkı nerede kaldı?
Bir cani ve hırsız gibi banka şubesinden ekip otosuna bindirilmesinin şokunu uzun müddet üzerinden atamayan o esnaf o gün maruz kaldığı keyfi muameleden sonra Kuveyt Türk’e şunu söylemiş: “Kalan borcumu ödemeyeceğim. Verin icraya. İcap ederse oradan gidip alacağım malımı.”
AVRUPA KAPILARINDA EL AÇARKEN BU NE PERHİZ!
Hazine ve Maliye Bakanı, damat Berat Albayrak; Almanya’da, Fransa’da ve İngiltere’de kapı kapı dolanıyor, borç talep ediyor.
Diğer tarafta polis, esnafın ensesinde boza pişiriyor. Sebep de yok. Böylesine bir garabet dünyanın hangi memleketinde yaşanırsa yaşansın orada yatırımcı durmaz.
Türkiye’ye senede 8-10 milyar dolar esrarengiz para girişi olurken üç maymunu oynayan Emniyet Teşkilatı suç örgütlerinin üzerine gitmek yerine tüccara ecel terleri döktürüyor.
Velev ki bir şüphe varsa bunun usûl ve esası böyle mi olmalı? Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi, Mali Suçları Araştırma Kurumu (MASAK) ve vergi müfettişleri ne iş yapar?
ESNAF SUÇSUZLUĞUNU NASIL İSPAT EDECEK?
Erbab-ı ticaret, polisin keyfi yerinde ise işlem yapabilecek, değilse suçsuzluğunu ispat etmek için kırk takla atacak öyle mi? Suçluluğunu ispat edemediğiniz insanları hesaba çekmeye devam ettikçe memleket batıyor.
Neredesin adalet? Ne işe yararsınız hâkim ve savcılar? Hukuktan zerre kadar kırıntı kalmış olsaydı fıkra gibi vakalar artık esnafın rutin muamele haline gelir miydi?
Siz siz olun. Bol kepçe konuşanlara kanıp kıyıda köşede, yastık altında tuttuğunuz paraları bankalara yatırmayın. Yeni Türkiye’de dürüstlük, şeffaflık geçer akçe değil. Hatta suç sebebi sayılıyor ahlaklı ve faziletli olmak…
KRİZ SİSTEM KRİZİ, ANLAYIN ARTIK
Borcunu ödemeyenler affediliyor, arsasının satıp taksitini yatıranlar şaki gibi görülüyor.
AKP iktidarı o kadar pot kırdığı halde esnaftan özür bile dilemeyecek kadar kaba, medeniyetten bînasip polislerle ne kadar iftihar etse azdır.
“Kriz yeni başladı.” derken çok derinlerdeki bu sistem krizini, çapsızlığı, serbest piyasanın yerle bir edildiğini, devlet aygıtının mefluç halini ve hukukun uzay boşluğuna fırlatılmış olmasını da kastetmiştim.
****
MASAK’TAN ESNAFA: NİYE 1.750 DOLAR YOLLADIN?
[Semih Ardıç] 24.9.2018 [TR724]
Bilerek batırıyorlar! [Naci Karadağ]
Biliyorum akla hiç yakın durmuyor. Üstelik saçma gibi de görünüyor ve kulağa çok çılgınca geliyor. Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın olanca iticiliğiyle mikrofon başına geçip “Cumhurbaşkanının net talimatı var” diyerek uluslararası yasa dışı operasyonların bizzat saray tarafından organize edildiğini birinci elden itiraf etmesinin başka izahını yapamıyorum zira. Şu cümle bizzat Kalın başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni şu anda yöneten çetenin önüne mutlaka çıkacaktır:
“MİT’in terör örgütlerine karşı yurt dışı operasyonları kararlılıkla devam edecek. Her an, her yerde, her şey olabilir. Benzer operasyonlar olabilir, başka ülkelerde de olabilir”
Kaldı ki Kalın her kadar böyle afra tafra ile “uluslararası operasyon” filan diye yutturmaya kalkışsa da bunun operasyon filan olmadığı bildiğin mafya-rüşvet-çete işbirliği ile yaptırıldığını herkes biliyor. O nedenle Türkiye kendisi gibi çeteler tarafından yönetilen beşinci sınıf ülkelerle beraber yapıyor böyle operasyonları. Ve gerçekten teröristlere filan yapamıyor. Gücü olsa, PKK’nın elindeki üst düzey MİT görevlilerini alıp getirir. Öyle binlerce kilometre uzaktan da değil, ülkenin güneydoğusunda tutulduğunu herkes bilmesine rağmen! Kalın masal anlatarak gerçeğin üzerine soy ismi gibi bir sis tabakası örtmeye çabalıyor ama nafile. Övünerek anlattıkları Reyhanlı bombacısının getirilme olayının da düzmece olduğunu biliyorlar. Çünkü bu şahsın kendi personelleri olduğu bütün uluslararası kaynaklarda mevcut. Olay uluslararası arenada terörist yakalayıp getirmek değil, bir istihbarat teşkilatının kendi personelini kurban etmesi olarak görülüyor.
Kalın ki, soy isminin aksine oldukça zeki ve ince düşünebilen biridir benim bildiğim. Bütün kariyerini, birikimini bir hiç uğruna feda edebildikten sonra demek ki bu duruma düşmek artık onlar için çok önemli olmuyor.
Hatırlar mısınız Ergenekon’un intikam timlerinin Ahmet Hakan vasıtasıyla hedef gösterdiği, Oda TV çetesince operasyona uğrayıp, aynı zihniyetin esiri olmuş (Ki Perinçek bunu “siyasetin köpeği yaptık” sözüyle ifade etmişti) yargının saçma sapan gerekçelerle yıllardır hapiste tuttuğu ve ömür boyu da çıkarmamaya ant içtiği Ahmet Altan’ın tarihe geçecek o cümlelerini:
“Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim. Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim”
Bunu söyleyebilecek biri olamayacağı için her gün yaşanan onlarca kepazeliğin bir ucundan tutuyor kalın gibi adamlar.
Ekonomiyi bilerek kötüleştirmek kalıyor ki, burada aklıma Levent Gültekin’in iktidar yakını bir siyasetçiye dayanarak “Tayyip Erdoğan bu ülkeyi bilerek bölmek istiyor” cümlesi geliyor.
Merkez bankası faizi bilmem kaç birim arttırmış.
Ekonomistler balıklama atlamış yine:
“Efendim iyi ama yeterli değil.” demiş gazetesinden bu tür yorumlar yaptığı için kovulan bir “duayen”.
“Ben temkinli bir iyimserlikle yaklaşıyorum” dedi, düne kadar Erdoğan ve ekibini her gün gömen pop-corn ekonomist. Neye karşılık vicdan havalesi yaptığını lakında öğreniriz onun da.
Damat bey yaklaşık on bin kere “burası önemli” diyerek sunduğu Orta vadeli Program (OVP) piyasalarda olumlu etki bırakmamış.
Bırakmayacaktır.
Bırakamaz. Çünkü para insan gibi değildir.
Parayı namussuzlar kullanır ama kendisi namusludur. Yalan söylemez para, söyletir. Yalancıların elinde silaha dönüşür. Parayla palavracı tutabilirsiniz ama palavra yutmaz para.
O nedenle yutmayacaktır bu masalları.
İstediğiniz kadar ekonomik plan açıklayın, faiz filan artırın. Kayınpederiniz milletin karşısına çıkıp tüm dünyaya: “Buradan AVM’cilere bir daha sesleniyorum Türk Lirası dururken hala dolarla hareket edecek olursanız, kusura bakmayın, takkeleri değişiriz.” derse dinlemez döviz, alır başını gider.
Siz içerideki işadamlarına her türlü baskıyı, sindirmeyi bilmem neyi yapacaksınız, “Yurt dışına para kaçırmak ha alayınızdan hesap soracağım” diye mafyöz mafyöz tehdit edeceksiniz sonra damadınız “burası önemli” diyerek yalvar yakar dış yatırımcıyı davet edecek!
Bu işte bir terslik yok mu?
İçerdeki bilim insanlarına her türlü zulmü yapacaksınız. Kimliği belirsiz bir çakalın ihbarıyla ülkenin en değerli akademisyenlerini hain ilan edip açlığa mahkûm edeceksiniz, üstelik açlıktan ölsünler diye ülkeden çıkmalarına da engel olacaksınız, karısını, çoluk çocuğunu esir edeceksiniz, sonra da mikrofon başına geçip “utanmadan” şöyle diyeceksiniz: “Dünyanın her tarafındaki bilim insanlarımızı ülkemize davet ediyoruz…”
Ne için davet ediyorsunuz pardon!
Dekanlıklarını ellerinden alıp yerine yandaş abuk subuk yarı-entellerinizi yerleştirmek için mi?
Bilimsel üretimlerini ellerinden alıp yerlerine Hayvanat Bahçesi müdürlerini başkan yapmak için mi?
Ne için davet ediyorsunuz?
Mahkemelerde sürünsün, cezaevlerinde işkence çeksinler diye mi?
“300 yeni cezaevi açıyoruz” diye övünen bir zihniyetin bilim insanını ülkesine çağırmasının sebebi ne ola ki?
Kaç tane bilim yuvası (bakkal işletmesi niyetine kullandığınız saçma sapan gecekondu üniversiteleriniz kast etmiyorum şüphesiz!) açtınız, işlettiniz ve gurur duydunuz söyler misiniz?
Nereye yerleştireceksiniz bu bilim insanlarını?
Size yalakalık yapsınlar diye yandaş medyaya mı, istediğiniz açıklamaları yapsınlar diye abuk sabuk isimli saçma sapan üniversitelerinize mi?
Utanmak önemli bir his. Utanma duygusunu yitiren kişi her şeyi yapabilir.
Meksika Devlet Başkanı başkanlık ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu düzeltmek adına başkanlığın uçağını satılığa çıkardı. Ki Meksika pek çok kalemde bizden iyi durumdadır. Buna rağmen Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador “Ülke yoksulluk içindeyken lüks bir uçağa binersem utancımdan yüzüm kızarır. Çok utanırım” diyerek makam uçağına binmedi. Saatlerce rötar yapan uçakta sıradan vatandaş gibi bekledi.
İnanmadınız mı? İzleyin:
Meksika devlet başkanı tarifeli uçakla seyahat ediyor, makam uçağına binmekten utanıyor. Devlet başkanı değil atanmış bir valinin makam odasına bakalım ülkemizde:
Bu fotoğrafı kapıkulunuz haline getirdiğiniz ajanslarınız tarafından servis ettikçe döviz düşmez, ekonomi düzelmez.
Tabii bilerek ekonomiyi batırmak istemiyorsanız.
Çok basit bir son örnek vereyim.
Ülkenin saçma sapan yargısı ve Fredo Soner Yalçın Ergenekon ekibinin olağanüstü gayretiyle hapiste tutulan Enis Berberoğlu, uluslararası hukukun kararıyla serbest bırakılmak zorunda kaldı. Döviz anında geriledi.
Çok basit bir testti bu.
Düşünün, Merkez bankası, Cumhurbaşkanı, damat Bey bilmem kim alayı toplanıyor kıvranıyorlar, hepsi bir Enis Berberoğlu’nun özgürlük haberi kadar olumlu etkileyemiyor piyasaları.
En iyi İbrahim kalın bilir bunları… Hatta damat bile anlaması bile farkındadır.
Bu basit testin bile net olarak gösterdiği duruma rağmen ülkeyi hala dibe götürmeye kararlıysanız, bunu mahsus yapıyorsunuz bence de.
Levent Gültekin’e kim söylemişse, galiba doğruyu söylemiş!
[Naci Karadağ] 24.9.2018 [TR724]
“MİT’in terör örgütlerine karşı yurt dışı operasyonları kararlılıkla devam edecek. Her an, her yerde, her şey olabilir. Benzer operasyonlar olabilir, başka ülkelerde de olabilir”
Kaldı ki Kalın her kadar böyle afra tafra ile “uluslararası operasyon” filan diye yutturmaya kalkışsa da bunun operasyon filan olmadığı bildiğin mafya-rüşvet-çete işbirliği ile yaptırıldığını herkes biliyor. O nedenle Türkiye kendisi gibi çeteler tarafından yönetilen beşinci sınıf ülkelerle beraber yapıyor böyle operasyonları. Ve gerçekten teröristlere filan yapamıyor. Gücü olsa, PKK’nın elindeki üst düzey MİT görevlilerini alıp getirir. Öyle binlerce kilometre uzaktan da değil, ülkenin güneydoğusunda tutulduğunu herkes bilmesine rağmen! Kalın masal anlatarak gerçeğin üzerine soy ismi gibi bir sis tabakası örtmeye çabalıyor ama nafile. Övünerek anlattıkları Reyhanlı bombacısının getirilme olayının da düzmece olduğunu biliyorlar. Çünkü bu şahsın kendi personelleri olduğu bütün uluslararası kaynaklarda mevcut. Olay uluslararası arenada terörist yakalayıp getirmek değil, bir istihbarat teşkilatının kendi personelini kurban etmesi olarak görülüyor.
Kalın ki, soy isminin aksine oldukça zeki ve ince düşünebilen biridir benim bildiğim. Bütün kariyerini, birikimini bir hiç uğruna feda edebildikten sonra demek ki bu duruma düşmek artık onlar için çok önemli olmuyor.
Hatırlar mısınız Ergenekon’un intikam timlerinin Ahmet Hakan vasıtasıyla hedef gösterdiği, Oda TV çetesince operasyona uğrayıp, aynı zihniyetin esiri olmuş (Ki Perinçek bunu “siyasetin köpeği yaptık” sözüyle ifade etmişti) yargının saçma sapan gerekçelerle yıllardır hapiste tuttuğu ve ömür boyu da çıkarmamaya ant içtiği Ahmet Altan’ın tarihe geçecek o cümlelerini:
“Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim. Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim”
Bunu söyleyebilecek biri olamayacağı için her gün yaşanan onlarca kepazeliğin bir ucundan tutuyor kalın gibi adamlar.
Ekonomiyi bilerek kötüleştirmek kalıyor ki, burada aklıma Levent Gültekin’in iktidar yakını bir siyasetçiye dayanarak “Tayyip Erdoğan bu ülkeyi bilerek bölmek istiyor” cümlesi geliyor.
Merkez bankası faizi bilmem kaç birim arttırmış.
Ekonomistler balıklama atlamış yine:
“Efendim iyi ama yeterli değil.” demiş gazetesinden bu tür yorumlar yaptığı için kovulan bir “duayen”.
“Ben temkinli bir iyimserlikle yaklaşıyorum” dedi, düne kadar Erdoğan ve ekibini her gün gömen pop-corn ekonomist. Neye karşılık vicdan havalesi yaptığını lakında öğreniriz onun da.
Damat bey yaklaşık on bin kere “burası önemli” diyerek sunduğu Orta vadeli Program (OVP) piyasalarda olumlu etki bırakmamış.
Bırakmayacaktır.
Bırakamaz. Çünkü para insan gibi değildir.
Parayı namussuzlar kullanır ama kendisi namusludur. Yalan söylemez para, söyletir. Yalancıların elinde silaha dönüşür. Parayla palavracı tutabilirsiniz ama palavra yutmaz para.
O nedenle yutmayacaktır bu masalları.
İstediğiniz kadar ekonomik plan açıklayın, faiz filan artırın. Kayınpederiniz milletin karşısına çıkıp tüm dünyaya: “Buradan AVM’cilere bir daha sesleniyorum Türk Lirası dururken hala dolarla hareket edecek olursanız, kusura bakmayın, takkeleri değişiriz.” derse dinlemez döviz, alır başını gider.
Siz içerideki işadamlarına her türlü baskıyı, sindirmeyi bilmem neyi yapacaksınız, “Yurt dışına para kaçırmak ha alayınızdan hesap soracağım” diye mafyöz mafyöz tehdit edeceksiniz sonra damadınız “burası önemli” diyerek yalvar yakar dış yatırımcıyı davet edecek!
Bu işte bir terslik yok mu?
İçerdeki bilim insanlarına her türlü zulmü yapacaksınız. Kimliği belirsiz bir çakalın ihbarıyla ülkenin en değerli akademisyenlerini hain ilan edip açlığa mahkûm edeceksiniz, üstelik açlıktan ölsünler diye ülkeden çıkmalarına da engel olacaksınız, karısını, çoluk çocuğunu esir edeceksiniz, sonra da mikrofon başına geçip “utanmadan” şöyle diyeceksiniz: “Dünyanın her tarafındaki bilim insanlarımızı ülkemize davet ediyoruz…”
Ne için davet ediyorsunuz pardon!
Dekanlıklarını ellerinden alıp yerine yandaş abuk subuk yarı-entellerinizi yerleştirmek için mi?
Bilimsel üretimlerini ellerinden alıp yerlerine Hayvanat Bahçesi müdürlerini başkan yapmak için mi?
Ne için davet ediyorsunuz?
Mahkemelerde sürünsün, cezaevlerinde işkence çeksinler diye mi?
“300 yeni cezaevi açıyoruz” diye övünen bir zihniyetin bilim insanını ülkesine çağırmasının sebebi ne ola ki?
Kaç tane bilim yuvası (bakkal işletmesi niyetine kullandığınız saçma sapan gecekondu üniversiteleriniz kast etmiyorum şüphesiz!) açtınız, işlettiniz ve gurur duydunuz söyler misiniz?
Nereye yerleştireceksiniz bu bilim insanlarını?
Size yalakalık yapsınlar diye yandaş medyaya mı, istediğiniz açıklamaları yapsınlar diye abuk sabuk isimli saçma sapan üniversitelerinize mi?
Utanmak önemli bir his. Utanma duygusunu yitiren kişi her şeyi yapabilir.
Meksika Devlet Başkanı başkanlık ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu düzeltmek adına başkanlığın uçağını satılığa çıkardı. Ki Meksika pek çok kalemde bizden iyi durumdadır. Buna rağmen Meksika Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador “Ülke yoksulluk içindeyken lüks bir uçağa binersem utancımdan yüzüm kızarır. Çok utanırım” diyerek makam uçağına binmedi. Saatlerce rötar yapan uçakta sıradan vatandaş gibi bekledi.
İnanmadınız mı? İzleyin:
Meksika devlet başkanı tarifeli uçakla seyahat ediyor, makam uçağına binmekten utanıyor. Devlet başkanı değil atanmış bir valinin makam odasına bakalım ülkemizde:
Bu fotoğrafı kapıkulunuz haline getirdiğiniz ajanslarınız tarafından servis ettikçe döviz düşmez, ekonomi düzelmez.
Tabii bilerek ekonomiyi batırmak istemiyorsanız.
Çok basit bir son örnek vereyim.
Ülkenin saçma sapan yargısı ve Fredo Soner Yalçın Ergenekon ekibinin olağanüstü gayretiyle hapiste tutulan Enis Berberoğlu, uluslararası hukukun kararıyla serbest bırakılmak zorunda kaldı. Döviz anında geriledi.
Çok basit bir testti bu.
Düşünün, Merkez bankası, Cumhurbaşkanı, damat Bey bilmem kim alayı toplanıyor kıvranıyorlar, hepsi bir Enis Berberoğlu’nun özgürlük haberi kadar olumlu etkileyemiyor piyasaları.
En iyi İbrahim kalın bilir bunları… Hatta damat bile anlaması bile farkındadır.
Bu basit testin bile net olarak gösterdiği duruma rağmen ülkeyi hala dibe götürmeye kararlıysanız, bunu mahsus yapıyorsunuz bence de.
Levent Gültekin’e kim söylemişse, galiba doğruyu söylemiş!
[Naci Karadağ] 24.9.2018 [TR724]
Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi; Kaybeden kulüpte rüzgar sert esecek [Hasan Cücük]
Fenerbahçe sezona kabus, Beşiktaş ise iç açıcı başlamadı. Şenol Güneş yönetiminde son 3 sezonun ikisinde şampiyon olan Beşiktaş’ın geçen sezon başlayan teklemesi bu yılda devam ediyor. Fenerbahçe için ise herşey siyah. Ligde 5 haftada alınan 3 yenilgiye, UEFA Avrupa Ligi’nde gelen Dinamo Zagreb hezimeti tuz- biber ekti. İki takımda rahat değil. Kaybeden kulüpte fırtına kopmasa da rüzgar sert esebilir. İşte bu şartlarda Fenerbahçe – Beşiktaş derbisi oynanacak.
Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor için ‘Kadıköy Fobisi’ olduğunu söylemek yanlış olmaz. Herkes Galatasaray’ın 1999’dan bu yana Kadıköy’de maç kazanamadığını söyler ama aynı durumun Beşiktaş ve Trabzonspor içinde geçerli olduğunu unutur. Karadeniz ekibi, Kadıköy’de son galibiyetini 23 Ağustos 1997’de 3-1’lik skorla alırken, siyah-beyazlılar son kez 17 Nisan 2005’te 4-3’lük skorla gülmüştü. Fenerbahçe’nin şampiyonluk yarışındaki rakipleri için Kadıköy bir kabus olmaya devam ediyor.
Sadece Beşiktaş’ın değil, Şenol Güneş’in de Kadıköy karnesi pek parlak değil. Şenol Hoca, 30 yıllık teknik adamlık kariyerinde 6 farklı takımla çıktığı Fenerbahçe deplasmanındaki 20 maçta galibiyet yüzü görmedi. Teknik direktörlüğe 1988 yılında başlayan tecrübeli futbol adamı, 6 ayrı takımla Fenerbahçe’ye konuk olduğu 20 maçın 15’ini kaybederken, 5 beraberlik aldı. Güneş, Trabzonspor, Boluspor, Antalyaspor, Sakaryaspor, Bursaspor ve Beşiktaş’ın başında Kadıköy’de Fenerbahçe’nin rakibi oldu. Beşiktaş’ın başında son 3 sezonda geldiği Kadıköy’den 2 kez yenilgi gören Güneş, bir maçta ise beraberlikle sahadan ayrıldı.
Şenol Güneş, çalıştırdığı takımlarla ligde Kadıköy’den galibiyet çıkaramamasına rağmen, Fenerbahçe’yi 2009-10 sezonunda şampiyonluktan etti. Son haftaya lider giren Fenerbahçe, Güneş’li Trabzonspor karşısında Daniel Güiza ile öne geçmesine rağmen Burak Yılmaz’ın attığı golle rakibiyle 1-1 berabere kalarak şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırdı.
28 Kasım 1924’te Fenerbahçe’nin 4-0 galibiyetiyle başlayan 94 yıllık rekabette sarı-lacivertlilerin galibiyet ve gol sayısında üstünlüğü bulunuyor. Geride kalan 347 maçta Fenerbahçe 132, Beşiktaş 124 galibiyet aldı, 91 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Rekabette Fenerbahçe’nin 478 golüne, Beşiktaş 436 golle karşılık verdi. Fenerbahçe ile Beşiktaş, 1959 yılından bu yana düzenlenen lig maçlarında ise 124 kez karşı karşıya geldi. Ligde geride kalan müsabakalarda Fenerbahçe 46, Beşiktaş 39 galibiyet aldı. Bu iki takım arasındaki 39 maç ise beraberlikle sonuçlandı. Sarı-lacivertlilerin ligdeki 137 golüne, siyah-beyazlılar 136 golle yanıt verdi. Fenerbahçe, Beşiktaş ile yaptığı son 22 derbiden sadece 4’ünde mağlup oldu. Sarı-lacivertli takım, rekabetteki son 22 maçtan 11’ini kazandı, 7 kez eşitliği bozamadı.
Beşiktaş işte bu istatistiklerle Kadıköy’e geliyor. Son maçın yarım kalması da taraflar üzerindeki bir başka baskı unsuru olacak. Türkiye Kupası yarı finalinde 2-2’lik ilk maçın rövanşında iki takım 19 Nisan’da Ülker Stadı’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşma, 57. dakikada skor 0-0’ken yaşanan olaylar nedeniyle hakem Mete Kalkavan tarafından tatil edildi. Federasyon rövanş maçının, yarıda kaldığı andaki şartlarla, seyircisiz oynanmasına karar verince, Beşiktaş sahaya çıkmama kararı aldı. İki takım arasında 3 Mayıs’ta oynanması gereken mücadelede Beşiktaş sahaya çıkmayınca, 3-0 hükmen mağlup sayıldı.
İki kulüp arasında yaşanan bu olaydan sonra karşılıklı açıklamalarla ortam daha da gerilmişti. Ali Koç’un başkan seçilmesiyle başlayan süreçle Beşiktaş – Fenerbahçe arasında buzların eridiği görüldü. Bu iyimser havanın tribüne yansımasının nasıl olacağını maç başladığında göreceğiz.
Fenerbahçe’de defansın önemli ismi Martin Skrtel’in durumu belirsizliğini koruyor. UEFA Avrupa Ligi maçında takımını yalnız bırakan Slovak oyuncunun durumu maç saatine doğru netleşecek. Beşiktaş cephesinde ise tek eksik Malatyaspor karşısında gördüğü kırmızı kartla cezalı duruma düşen Şilili Gary Medel. İki takımın ideal 11’ini tahmin etmek biraz zor. Hele Fenerbahçe için. Cpcu, neredeyse her maça farklı bir kadro ile çıkmayı alışkanlık hale getirdi. Bu durum aradan geçen 5 haftaya rağmen Cocu’nun hala ideal 11’ini bulamadığını gösteriyor. Keza Şenol Güneş’te bazen sürpriz isimlere forma veriyor.
Derbiler için klasik söylem; favorisi yoktur. İstatistikler Fenerbahçe’den yana ama sonucu istatistiklerle değil sahaya çıkacak oyuncular belirleyecek. Sadece futbolun konuşulduğu bir maç olması ise herkesin beklentisi.
[Hasan Cücük] 24.9.2018 [TR724]
Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor için ‘Kadıköy Fobisi’ olduğunu söylemek yanlış olmaz. Herkes Galatasaray’ın 1999’dan bu yana Kadıköy’de maç kazanamadığını söyler ama aynı durumun Beşiktaş ve Trabzonspor içinde geçerli olduğunu unutur. Karadeniz ekibi, Kadıköy’de son galibiyetini 23 Ağustos 1997’de 3-1’lik skorla alırken, siyah-beyazlılar son kez 17 Nisan 2005’te 4-3’lük skorla gülmüştü. Fenerbahçe’nin şampiyonluk yarışındaki rakipleri için Kadıköy bir kabus olmaya devam ediyor.
Sadece Beşiktaş’ın değil, Şenol Güneş’in de Kadıköy karnesi pek parlak değil. Şenol Hoca, 30 yıllık teknik adamlık kariyerinde 6 farklı takımla çıktığı Fenerbahçe deplasmanındaki 20 maçta galibiyet yüzü görmedi. Teknik direktörlüğe 1988 yılında başlayan tecrübeli futbol adamı, 6 ayrı takımla Fenerbahçe’ye konuk olduğu 20 maçın 15’ini kaybederken, 5 beraberlik aldı. Güneş, Trabzonspor, Boluspor, Antalyaspor, Sakaryaspor, Bursaspor ve Beşiktaş’ın başında Kadıköy’de Fenerbahçe’nin rakibi oldu. Beşiktaş’ın başında son 3 sezonda geldiği Kadıköy’den 2 kez yenilgi gören Güneş, bir maçta ise beraberlikle sahadan ayrıldı.
Şenol Güneş, çalıştırdığı takımlarla ligde Kadıköy’den galibiyet çıkaramamasına rağmen, Fenerbahçe’yi 2009-10 sezonunda şampiyonluktan etti. Son haftaya lider giren Fenerbahçe, Güneş’li Trabzonspor karşısında Daniel Güiza ile öne geçmesine rağmen Burak Yılmaz’ın attığı golle rakibiyle 1-1 berabere kalarak şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırdı.
28 Kasım 1924’te Fenerbahçe’nin 4-0 galibiyetiyle başlayan 94 yıllık rekabette sarı-lacivertlilerin galibiyet ve gol sayısında üstünlüğü bulunuyor. Geride kalan 347 maçta Fenerbahçe 132, Beşiktaş 124 galibiyet aldı, 91 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Rekabette Fenerbahçe’nin 478 golüne, Beşiktaş 436 golle karşılık verdi. Fenerbahçe ile Beşiktaş, 1959 yılından bu yana düzenlenen lig maçlarında ise 124 kez karşı karşıya geldi. Ligde geride kalan müsabakalarda Fenerbahçe 46, Beşiktaş 39 galibiyet aldı. Bu iki takım arasındaki 39 maç ise beraberlikle sonuçlandı. Sarı-lacivertlilerin ligdeki 137 golüne, siyah-beyazlılar 136 golle yanıt verdi. Fenerbahçe, Beşiktaş ile yaptığı son 22 derbiden sadece 4’ünde mağlup oldu. Sarı-lacivertli takım, rekabetteki son 22 maçtan 11’ini kazandı, 7 kez eşitliği bozamadı.
Beşiktaş işte bu istatistiklerle Kadıköy’e geliyor. Son maçın yarım kalması da taraflar üzerindeki bir başka baskı unsuru olacak. Türkiye Kupası yarı finalinde 2-2’lik ilk maçın rövanşında iki takım 19 Nisan’da Ülker Stadı’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşma, 57. dakikada skor 0-0’ken yaşanan olaylar nedeniyle hakem Mete Kalkavan tarafından tatil edildi. Federasyon rövanş maçının, yarıda kaldığı andaki şartlarla, seyircisiz oynanmasına karar verince, Beşiktaş sahaya çıkmama kararı aldı. İki takım arasında 3 Mayıs’ta oynanması gereken mücadelede Beşiktaş sahaya çıkmayınca, 3-0 hükmen mağlup sayıldı.
İki kulüp arasında yaşanan bu olaydan sonra karşılıklı açıklamalarla ortam daha da gerilmişti. Ali Koç’un başkan seçilmesiyle başlayan süreçle Beşiktaş – Fenerbahçe arasında buzların eridiği görüldü. Bu iyimser havanın tribüne yansımasının nasıl olacağını maç başladığında göreceğiz.
Fenerbahçe’de defansın önemli ismi Martin Skrtel’in durumu belirsizliğini koruyor. UEFA Avrupa Ligi maçında takımını yalnız bırakan Slovak oyuncunun durumu maç saatine doğru netleşecek. Beşiktaş cephesinde ise tek eksik Malatyaspor karşısında gördüğü kırmızı kartla cezalı duruma düşen Şilili Gary Medel. İki takımın ideal 11’ini tahmin etmek biraz zor. Hele Fenerbahçe için. Cpcu, neredeyse her maça farklı bir kadro ile çıkmayı alışkanlık hale getirdi. Bu durum aradan geçen 5 haftaya rağmen Cocu’nun hala ideal 11’ini bulamadığını gösteriyor. Keza Şenol Güneş’te bazen sürpriz isimlere forma veriyor.
Derbiler için klasik söylem; favorisi yoktur. İstatistikler Fenerbahçe’den yana ama sonucu istatistiklerle değil sahaya çıkacak oyuncular belirleyecek. Sadece futbolun konuşulduğu bir maç olması ise herkesin beklentisi.
[Hasan Cücük] 24.9.2018 [TR724]
LA Notası [Hakan Zafer]
Siz de arada “sosyal deney” adıyla yayınlanan çoğu bilimsellikten uzak, kurgulanmış videolar izleyip, “yok yok, insanlık ölmemiş” diyor musunuz? Anlık iyi geliyor ama maalesef, bedelini ödeyeceği duruşu sergilemenin zorluğuna delil onca olayın pasını çözmeye yetmiyor.
Millet, eliyle cezalandırabileceği, cezalandırırken kimsenin ses etmeyeceği, hatta yer yer takdir toplayacağı durumlarda devreye giriyor. Binlerce kilometre uzaktaki bir zulme tepki olarak bir meydanda toplaşıp konser veriyor, slogan yükseltiyor ama ülkesini denizden kaçak yollarla terk etmek zorunda bırakılmış, boğularak ölmüş iki bebeğiyle güç bela sahile çıkan öğretmen kadının, derhal tutuklanmasına hiç olmazsa bir “la” notası ses etmiyor. Şehit polis cenazesinde saf tutmaya yarışan, tekbir getiren kimseler, polis panzeri altında can veren çocukların yitip giden hayatına o tekbirin başındaki “la” dan hiç ses vermiyor… “Yoksa sen de mi ondansın?” denilip oklar yöneltilecekse mazluma uzak olmanın türlü çeşitli yolu bulunuyor. Suya, sabuna dokunmayınca eldeki kir her yere bulaştırılıyor.
Bizi, “böyle insanlar kaldı mı?” türünden hayretlere düşüren olaylara yer yer rastlıyor olsak da genel itibariyle ortalığın, erdemli davranacağı yeri seçmek gibi bir seviyesizlikten geçilmediği aşikâr. Cezalandırabilmek, davranış tercihine zorlayan en güçlü belirleyici olarak gözüküyor. Mesela, Urfa’da üç beş kilo fıstık çalan genci cezalandıran vatandaşların güç yetirebilmeleri, hırsızlığa tavır almalarının ilk motivasyonu oluyor. Başı, eliyle cezalandırabilecekse kendince(!) erdemli bulduğu davranışın tercih edildiği; sonu, cezalandıramadığı hırsızlığa saygı duymaya kadar çıkacak bir yol bu. Ceza alacağı, cezalandırılana uzaklığı, cezalandırana yakınlığı gibi ilgili birçok belirleyicisi varken kolayca, “bunlar hep korkudan” deyip geçmek baş ağrıtmaz ama belli ki yapılacak başka izahlar var.
Haber almanın sorunlarını yanına eklersek örnek birkaç olay bulup, üzerinden toplumsal çöküntüyü tam tespit edip tüm boyutlarıyla anlamak mümkün olmayabilir. Doğru, ancak toplumun ses etmediği durumları münferit bir kötülüğün meydana gelmesi görmeyip, kötülüğün işlendiği esnada ve ortamda şuurlu-şuursuz bir araya gelmiş veya sonrasında bilgisi olmuş insan gruplarının kötülüğe duyarsızlaşmasını önemsemek zorundayız. Bu, kınayıp kenara çekilme lüksünü elimizden alır.
*****
“Murdar öldüğüne bakmaz, öd ağacından tabut ister” diye bir atasözü var. Bizimki ona benziyor. Uzun süredir inandırıcılığı sarsılmış hayallerimizdeki efendi adamlara artık tesadüf etmeyişimizden midir nedir, bize efendilik karşısında iki seçenek kalıyor. Ya, misafir odasında yaramaz çocuk haşadına muhafazalı, bayram gezmecilerinden başkasının göremediği ince işçilikli kesme bardak büfesi gibi geçmişte korunaklı bir yerlerde tutacağız ya da “Mahmutpaşa’dan başka yokuş tanımam gayrı” deyip ayna çatlatacağız. Bu ikincisinin sonu genelde pekiyi olmuyor, zavallı Narkissos gibi herkes kendi havuzunun başında tükenip gider hafazanallah.
[Hakan Zafer] 24.9.2018 [TR724]
Millet, eliyle cezalandırabileceği, cezalandırırken kimsenin ses etmeyeceği, hatta yer yer takdir toplayacağı durumlarda devreye giriyor. Binlerce kilometre uzaktaki bir zulme tepki olarak bir meydanda toplaşıp konser veriyor, slogan yükseltiyor ama ülkesini denizden kaçak yollarla terk etmek zorunda bırakılmış, boğularak ölmüş iki bebeğiyle güç bela sahile çıkan öğretmen kadının, derhal tutuklanmasına hiç olmazsa bir “la” notası ses etmiyor. Şehit polis cenazesinde saf tutmaya yarışan, tekbir getiren kimseler, polis panzeri altında can veren çocukların yitip giden hayatına o tekbirin başındaki “la” dan hiç ses vermiyor… “Yoksa sen de mi ondansın?” denilip oklar yöneltilecekse mazluma uzak olmanın türlü çeşitli yolu bulunuyor. Suya, sabuna dokunmayınca eldeki kir her yere bulaştırılıyor.
Bizi, “böyle insanlar kaldı mı?” türünden hayretlere düşüren olaylara yer yer rastlıyor olsak da genel itibariyle ortalığın, erdemli davranacağı yeri seçmek gibi bir seviyesizlikten geçilmediği aşikâr. Cezalandırabilmek, davranış tercihine zorlayan en güçlü belirleyici olarak gözüküyor. Mesela, Urfa’da üç beş kilo fıstık çalan genci cezalandıran vatandaşların güç yetirebilmeleri, hırsızlığa tavır almalarının ilk motivasyonu oluyor. Başı, eliyle cezalandırabilecekse kendince(!) erdemli bulduğu davranışın tercih edildiği; sonu, cezalandıramadığı hırsızlığa saygı duymaya kadar çıkacak bir yol bu. Ceza alacağı, cezalandırılana uzaklığı, cezalandırana yakınlığı gibi ilgili birçok belirleyicisi varken kolayca, “bunlar hep korkudan” deyip geçmek baş ağrıtmaz ama belli ki yapılacak başka izahlar var.
Haber almanın sorunlarını yanına eklersek örnek birkaç olay bulup, üzerinden toplumsal çöküntüyü tam tespit edip tüm boyutlarıyla anlamak mümkün olmayabilir. Doğru, ancak toplumun ses etmediği durumları münferit bir kötülüğün meydana gelmesi görmeyip, kötülüğün işlendiği esnada ve ortamda şuurlu-şuursuz bir araya gelmiş veya sonrasında bilgisi olmuş insan gruplarının kötülüğe duyarsızlaşmasını önemsemek zorundayız. Bu, kınayıp kenara çekilme lüksünü elimizden alır.
*****
“Murdar öldüğüne bakmaz, öd ağacından tabut ister” diye bir atasözü var. Bizimki ona benziyor. Uzun süredir inandırıcılığı sarsılmış hayallerimizdeki efendi adamlara artık tesadüf etmeyişimizden midir nedir, bize efendilik karşısında iki seçenek kalıyor. Ya, misafir odasında yaramaz çocuk haşadına muhafazalı, bayram gezmecilerinden başkasının göremediği ince işçilikli kesme bardak büfesi gibi geçmişte korunaklı bir yerlerde tutacağız ya da “Mahmutpaşa’dan başka yokuş tanımam gayrı” deyip ayna çatlatacağız. Bu ikincisinin sonu genelde pekiyi olmuyor, zavallı Narkissos gibi herkes kendi havuzunun başında tükenip gider hafazanallah.
[Hakan Zafer] 24.9.2018 [TR724]
Bana kriz var dedirtemezsiniz! [Bülent Korucu]
Türkiye’de ekonomik kriz var mı? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a sorarsanız ‘kriz miriz yok, hepsi manipülasyon!’ Saray’daki yaşam da krizin orada pek hissedilmediğini gösteriyor. Resepsiyonlardaki abartılı ikramlar, 16 uçak bulunan filoya rağmen 500 milyon liraya Katar Emiri’nin uçağını almak… (Hediye olduğuna ben dahil pek çok insan inanmadı. Hediye daha büyük skandal olurdu zaten.) Erdoğan’ın etrafındakiler padişaha atının öldüğünü söyleyemeyen acizler topluluğu gibi. Aslında o da bal gibi biliyor krizin davul zurna çalarak geldiğini; ancak üzerinde durduğu zemini kaybetmemesi adına toplumsal hipnozun sürmesi gerekiyor. Başka şansı yok.
Basındaki bütün kaleler tek tek ele geçirildiği için gerçeği halka duyuracak kimse bulunmuyor. Kısa ömürlü bir aldatmaca. Pazar tezgahları ve market rafları en sağır kulağa bile krizin büyümekte olduğunu fısıldıyor. Youtube Açık Ekran’da “Kriz var kızım, ama fazla konuşmayalım. Bunun başka türlüsü de var. Aldırıverirler!” Diyen amca içimizdeki cesurlardan. Mesele açık yüreklilikle ortaya konulsa, halkta tedbir alıncağına dair güven oluşabilir ve kriz daha kolay yönetilebilir. Onun yerine ‘ararın 155’i, kriz diyeni aldırırın içeri’ zihniyeti hakim. Krizin kendisinden bile kötü bir durum. Hastalığı kabullenmek tedavinin birinci şartı ama Erdoğan kırık ayağın üstüne basmakta inat ediyor.
Bürokrasi trollerden geri kalır mı?
Bu inkarcı ‘bana kriz var dedirtemezsiniz’ nöbeti bütün devleti esir almış durumda. Yeni havalimanı inşaatında çalışan işçiler maaşları ve insani çalışma haklarını talep ediyor. Cevap: yüzlerce gözaltı ve 24 tutuklama. Yetmemiş gibi tetikçi medyadaki linçler… en insani çığlıkları bile boğmaya çalışan organize bir kötülükle karşı karşıyayız. Son örneğini İsmail Devrim isimli babanın intiharı üzerine yaşıyoruz. Okul pantolonu olmadığından eve gönderilen oğlunun durumuna üzüldüğünü ailesi anlatıyor. Kaza geçirdiği için yeniden çalışamama endişesi, çocuğunun küçük durumu düşürülmesiyle birleşince gerilimi taşıyamıyor ve intihar ediyor. Acının paylaşılması ve ailenin teselli edilmesi gerekiyor. Gel gör ki AKP trolleri adamın sosyal medyada önceden paylaştığı çocuğuyla gittiği maçın fotoğraflarıyla algı operasyonuna girişti. Bürokrasi trollerden geri kalır mı? Milli eğitim müdürlüğü ‘gurur intiharı’ dedi. Ki gerçeğe en yakın tespit buydu. Pantolon sorununu doğrulayan ancak çocuğun okuldan gönderildiğini yalanlayan Müdür İbrahim Okutan, “Yapılan araştırmadan ailenin, ne okul idaresine ne de vakfımıza bu konu ile ilgili bir yardım başvurusu olmadığını gördük. Oysa benzeri konularda yapılan yardım talepleri vakıf veya okul idaresi tarafından karşılanmaktadır. Ancak aile gururuna yediremediği için yardım isteyemedi.” diyor.
Kocaeli Başsavcısı Habip Korkmaz durur mu!
Valilik klasik inkarcı yaklaşımla intiharı psikolojik soruna bağladı. Hazır Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de ‘Kriz psikolojik’ demişken Kocaeli Başsavcısı Habip Korkmaz durur mu! İntihar sebebini bunalım olarak açıkladı. Korkmaz, Muhsin Yazıcıoğlu dosyasını takipsizlikle kapattığı için önce Çorlu’ya ardından Elazığ’a başsavcı yapılarak ödüllendirilmişti. Yükselişini Kocaeli’ne kadar sürdürmüş. Bu dosyayı da kapatırsa daha büyük ve önemli bir şehri hak edecektir!
Anlamak istemedikleri şu: zaten normal şartlarda, durup dururken insanlar intihar etmez. Psikolojilerini bozan şeyi konuşuyoruz. Merhumun eşi; “Formanın üstünü almıştık, altını sonra alırız diye düşünmüştük. ‘Size bakamayacaksam niye yaşıyorum ki?’ diye konuştu. Sabah ölmüş bulduk” diyor. İşsizlik korkusu, çocuklarını geçindirememe endişesi bazılarına basit ve rutin geliyor galiba. Bir ocağa ateş düştü, bir hayat söndü, bir çocuk babasız kaldı. Toplumsal tepki oluşursa iktidarları sarsılır diye korktukları kadar geride kalanların ruh sağlığını düşünmüyorlar.
Ruhsuz açıklamalar psikolojik kriz konusunda beni ikna etti. Ekonomi yolunu bulur da bu ruhsuzlarla başımız belada…
[Bülent Korucu] 24.9.2018 [TR724]
Basındaki bütün kaleler tek tek ele geçirildiği için gerçeği halka duyuracak kimse bulunmuyor. Kısa ömürlü bir aldatmaca. Pazar tezgahları ve market rafları en sağır kulağa bile krizin büyümekte olduğunu fısıldıyor. Youtube Açık Ekran’da “Kriz var kızım, ama fazla konuşmayalım. Bunun başka türlüsü de var. Aldırıverirler!” Diyen amca içimizdeki cesurlardan. Mesele açık yüreklilikle ortaya konulsa, halkta tedbir alıncağına dair güven oluşabilir ve kriz daha kolay yönetilebilir. Onun yerine ‘ararın 155’i, kriz diyeni aldırırın içeri’ zihniyeti hakim. Krizin kendisinden bile kötü bir durum. Hastalığı kabullenmek tedavinin birinci şartı ama Erdoğan kırık ayağın üstüne basmakta inat ediyor.
Bürokrasi trollerden geri kalır mı?
Bu inkarcı ‘bana kriz var dedirtemezsiniz’ nöbeti bütün devleti esir almış durumda. Yeni havalimanı inşaatında çalışan işçiler maaşları ve insani çalışma haklarını talep ediyor. Cevap: yüzlerce gözaltı ve 24 tutuklama. Yetmemiş gibi tetikçi medyadaki linçler… en insani çığlıkları bile boğmaya çalışan organize bir kötülükle karşı karşıyayız. Son örneğini İsmail Devrim isimli babanın intiharı üzerine yaşıyoruz. Okul pantolonu olmadığından eve gönderilen oğlunun durumuna üzüldüğünü ailesi anlatıyor. Kaza geçirdiği için yeniden çalışamama endişesi, çocuğunun küçük durumu düşürülmesiyle birleşince gerilimi taşıyamıyor ve intihar ediyor. Acının paylaşılması ve ailenin teselli edilmesi gerekiyor. Gel gör ki AKP trolleri adamın sosyal medyada önceden paylaştığı çocuğuyla gittiği maçın fotoğraflarıyla algı operasyonuna girişti. Bürokrasi trollerden geri kalır mı? Milli eğitim müdürlüğü ‘gurur intiharı’ dedi. Ki gerçeğe en yakın tespit buydu. Pantolon sorununu doğrulayan ancak çocuğun okuldan gönderildiğini yalanlayan Müdür İbrahim Okutan, “Yapılan araştırmadan ailenin, ne okul idaresine ne de vakfımıza bu konu ile ilgili bir yardım başvurusu olmadığını gördük. Oysa benzeri konularda yapılan yardım talepleri vakıf veya okul idaresi tarafından karşılanmaktadır. Ancak aile gururuna yediremediği için yardım isteyemedi.” diyor.
Kocaeli Başsavcısı Habip Korkmaz durur mu!
Valilik klasik inkarcı yaklaşımla intiharı psikolojik soruna bağladı. Hazır Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de ‘Kriz psikolojik’ demişken Kocaeli Başsavcısı Habip Korkmaz durur mu! İntihar sebebini bunalım olarak açıkladı. Korkmaz, Muhsin Yazıcıoğlu dosyasını takipsizlikle kapattığı için önce Çorlu’ya ardından Elazığ’a başsavcı yapılarak ödüllendirilmişti. Yükselişini Kocaeli’ne kadar sürdürmüş. Bu dosyayı da kapatırsa daha büyük ve önemli bir şehri hak edecektir!
Anlamak istemedikleri şu: zaten normal şartlarda, durup dururken insanlar intihar etmez. Psikolojilerini bozan şeyi konuşuyoruz. Merhumun eşi; “Formanın üstünü almıştık, altını sonra alırız diye düşünmüştük. ‘Size bakamayacaksam niye yaşıyorum ki?’ diye konuştu. Sabah ölmüş bulduk” diyor. İşsizlik korkusu, çocuklarını geçindirememe endişesi bazılarına basit ve rutin geliyor galiba. Bir ocağa ateş düştü, bir hayat söndü, bir çocuk babasız kaldı. Toplumsal tepki oluşursa iktidarları sarsılır diye korktukları kadar geride kalanların ruh sağlığını düşünmüyorlar.
Ruhsuz açıklamalar psikolojik kriz konusunda beni ikna etti. Ekonomi yolunu bulur da bu ruhsuzlarla başımız belada…
[Bülent Korucu] 24.9.2018 [TR724]
Sevgisini öldüremeyen Âşıkın hikâyesidir okuduğunuz [Ahmet Kurucan]
“Aşkı bedenlerin buluşması ruhların ise hasretidir” diye tarif ederler.
Bana göre yüzlerce-binlerce aşk tanımından en iyisidir bu.
Sözün sahibi kimdir bilmiyorum ama esaslı bir âşık olduğu kesin.
Zira yaşamayan söyleyemez bu cümleyi.
Mecazi aşkı mı kastediyor diye aklınıza gelebilir.
Cümleyi dikkatlice okursanız vereceğiz bir tane cevap vardır; evet.
İlahi aşk için sahv aleminde böyle bir cümle kurulamaz.
Sekr’e gelince, belki.
Belki ama ona da şatahat der üzerinde durmaz ulema.
Evlilikleri üzerinden 30 yıl geçmiş.
Bedenleri hep yan-yana, can-cana olmuş 30 yıldır.
Ruhları ise sürekli hasreti yaşamış.
Hasret deryalarında yüzmüşler sürekli.
İçtikçe insanı susatan tuzlu deniz suyu misali, hasret hasreti netice vermiş.
Bedenlerin kavuşması neticeyi değiştirmemiş.
İsterseniz aşkın tarifini bir daha okuyun, bedenleri buluşması, ruhların hasreti.
Ama…
Bir gün gelmiş birbirlerine delicesine aşık bu iki kişi “Ben, ben dediğim sensin hep. Canım dediğim, sen dediğim sensin hep.” ufkunda ömürlerini devam ettirirlerken bedenleri ayrılmış.
İlk akla gelen ölüm?
Hayır, ölüm değil bedenlerini ayıran.
Meş’um ve mel’un insanların elleriyle gerçekleştirilen meş’um ve mel’un hadiseler ayırmış onları.
İşte ne olduysa o ayrılık zamanında olmuş.
Bedenlerin ayrılığı ruhların hasretini ziyade etmesi beklenirken tam tersi bir sonuç ortaya çıkmış.
Artık “Ben, ben dediğim sensin hep” diyen eşlerden biri; “Ben, ben dediğim benim hep” demeye başlamış.
Biri içeride diğeri dışarıda.
Haftalık görüşmeler, bedenlerin hasretini bitirecek açık görüşler ve hatta bayram ziyaretleri sırayla teker teker kesilmiş.
Aradan aylar geçmiş, nihayet iddianame yazılmış.
Bu kadar olmaz ki demiş hâkim deliller karşısında.
Ve ilk duruşmada içerideki dışarı çıkmış; çıkmış ama artık karşısında ne bir “ben” bulabilmiş ne de bir “sen.”
İnkâr etmiş yaşadıklarını önce.
Olmaz, olamaz demiş defalarca.
Konduramamış sevgilisine.
Ama onun olmaz, olamaz şeyler maalesef olmuş.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in meşhur Çoban Çeşmesi şiirinde anlattığı eski sevdalar aklına gelmiş.
Ben onun Ferhat’ı o benim Şirin’imdi
Ben onu Kerem’i o benim Aslı’mdı.
Ve o benim Leyla’m ben onun Mecnun’u idim.
Ne oldu böyle diye cevapsız soruları sormuş günler boyunca.
Dilinde: “Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar:
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi.” mısraları bir sağa bir sola dönmüş durmuş.
Aradan geçen iki koca yıldan sonra sevgilisini gönlünde öldürmeye karar vermiş.
Ama sevgisini ve aşkını bir türlü öldürememiş.
Pekâlâ ne yapmış dersiniz?
Kendini hatıralar alemine salmış.
Çünkü geçmişini kaybederse kendini da kaybedeceğinin farkına varmış.
Bütün bütün boşluğa düşeceğini idrak etmiş ve bedeni bugünde aklı, hayali, zihni, kalbi, gönlü hep mazide yaşamaya başlamış.
Bilerek yapmış bunu.
Sevgisinin öfkeye, öfkesinin nefrete, nefretinin kine dönmemesi için.
Kırmızı bir çizgi çekmiş oraya.
“Tarihe karıştı eski sevdalar” diyen Faruk Nafiz’e inat yapmış bunu.
Karşılığını bulmasa da eşinden, aşkına vefa görmese de sevdiceğinden devam demiş böyle davranmaya.
“Bedenlerin buluşmasını” değil, tıpkı ruhlar gibi bedenlerin hasretini de aşkın tanımına dahil etmiş.
Sûfilerin İlahi aşk ile alakalı enfes tespiti aklıma geldi şimdi.
“Dağ dağa kavuşur, aşık maşuka kavuşamazmış. Kavuşsaydı aşk biterdi. Bu tecellinin talibi yok maalesef.”
Sizin de aklınıza geldi mi bilmiyorum ama benim aklıma mecazi aşktan İlahi aşka cebri hicret geliyor.
Olabilir mi gerçekten?
Bilmiyorum.
Bunu zaman gösterecek.
Merak ettiniz biliyorum kim bu diye?
Canım kadar aziz bildiğim bir dostum diyeyim ve kalbimin derinliklerde her daim patlayan volkanımı susturmaya çalışayım.
Pekala şimdilerde ne yapıyor diyorsanız. “Aşık bir perdedir. Yaşayan maşuktur, aşık ise bir ölü. Var gibi görünen bir yoktur o.” ufkunda imrar-ı hayat ediyor.
Dilinde ise sürekli sevgilisine kavuşamayan Nevres-i Cedid’de denilen Osman Nevres’in “Senden Bilirim Yok Bana Bir Fâide Ey Gül” şiiri.
Birlikte okuyalım:
“Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de abesdir sitem-i hâre tahammül
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Ellerle o zevk etdi ben âteşlere yandım
Çektim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım
Derlerdi kabûl etmez idim, şimdi inandım
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Senden güzelim çare bana kat’-ı emeldir
Etsen dahi ülfet diyemem ellerle haleldir
Ağyâr ile gezsen de gücenmem ki meseldir
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Gördüm açılırken bu seher goncayı hâre
Sordum n’ola bu cevr ü cefâ bülbül-i zâre
Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Bîgâne-edadır bilir ol âfeti herkes
Ümmîd-i visâl eyleme andan emelin kes
Beyhûde yere âh u figân eyleme Nevres
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül…”
Bu eşsiz şiirin ilk kıtası Tanburi Ali Efendi tarafından Hüseyni makamında bestelenmiştir.
Zeki Müren’den dinlemenizi tavsiye ederim.
[Ahmet Kurucan] 24.9.2018 [TR724]
Bana göre yüzlerce-binlerce aşk tanımından en iyisidir bu.
Sözün sahibi kimdir bilmiyorum ama esaslı bir âşık olduğu kesin.
Zira yaşamayan söyleyemez bu cümleyi.
Mecazi aşkı mı kastediyor diye aklınıza gelebilir.
Cümleyi dikkatlice okursanız vereceğiz bir tane cevap vardır; evet.
İlahi aşk için sahv aleminde böyle bir cümle kurulamaz.
Sekr’e gelince, belki.
Belki ama ona da şatahat der üzerinde durmaz ulema.
Evlilikleri üzerinden 30 yıl geçmiş.
Bedenleri hep yan-yana, can-cana olmuş 30 yıldır.
Ruhları ise sürekli hasreti yaşamış.
Hasret deryalarında yüzmüşler sürekli.
İçtikçe insanı susatan tuzlu deniz suyu misali, hasret hasreti netice vermiş.
Bedenlerin kavuşması neticeyi değiştirmemiş.
İsterseniz aşkın tarifini bir daha okuyun, bedenleri buluşması, ruhların hasreti.
Ama…
Bir gün gelmiş birbirlerine delicesine aşık bu iki kişi “Ben, ben dediğim sensin hep. Canım dediğim, sen dediğim sensin hep.” ufkunda ömürlerini devam ettirirlerken bedenleri ayrılmış.
İlk akla gelen ölüm?
Hayır, ölüm değil bedenlerini ayıran.
Meş’um ve mel’un insanların elleriyle gerçekleştirilen meş’um ve mel’un hadiseler ayırmış onları.
İşte ne olduysa o ayrılık zamanında olmuş.
Bedenlerin ayrılığı ruhların hasretini ziyade etmesi beklenirken tam tersi bir sonuç ortaya çıkmış.
Artık “Ben, ben dediğim sensin hep” diyen eşlerden biri; “Ben, ben dediğim benim hep” demeye başlamış.
Biri içeride diğeri dışarıda.
Haftalık görüşmeler, bedenlerin hasretini bitirecek açık görüşler ve hatta bayram ziyaretleri sırayla teker teker kesilmiş.
Aradan aylar geçmiş, nihayet iddianame yazılmış.
Bu kadar olmaz ki demiş hâkim deliller karşısında.
Ve ilk duruşmada içerideki dışarı çıkmış; çıkmış ama artık karşısında ne bir “ben” bulabilmiş ne de bir “sen.”
İnkâr etmiş yaşadıklarını önce.
Olmaz, olamaz demiş defalarca.
Konduramamış sevgilisine.
Ama onun olmaz, olamaz şeyler maalesef olmuş.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in meşhur Çoban Çeşmesi şiirinde anlattığı eski sevdalar aklına gelmiş.
Ben onun Ferhat’ı o benim Şirin’imdi
Ben onu Kerem’i o benim Aslı’mdı.
Ve o benim Leyla’m ben onun Mecnun’u idim.
Ne oldu böyle diye cevapsız soruları sormuş günler boyunca.
Dilinde: “Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar:
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi.” mısraları bir sağa bir sola dönmüş durmuş.
Aradan geçen iki koca yıldan sonra sevgilisini gönlünde öldürmeye karar vermiş.
Ama sevgisini ve aşkını bir türlü öldürememiş.
Pekâlâ ne yapmış dersiniz?
Kendini hatıralar alemine salmış.
Çünkü geçmişini kaybederse kendini da kaybedeceğinin farkına varmış.
Bütün bütün boşluğa düşeceğini idrak etmiş ve bedeni bugünde aklı, hayali, zihni, kalbi, gönlü hep mazide yaşamaya başlamış.
Bilerek yapmış bunu.
Sevgisinin öfkeye, öfkesinin nefrete, nefretinin kine dönmemesi için.
Kırmızı bir çizgi çekmiş oraya.
“Tarihe karıştı eski sevdalar” diyen Faruk Nafiz’e inat yapmış bunu.
Karşılığını bulmasa da eşinden, aşkına vefa görmese de sevdiceğinden devam demiş böyle davranmaya.
“Bedenlerin buluşmasını” değil, tıpkı ruhlar gibi bedenlerin hasretini de aşkın tanımına dahil etmiş.
Sûfilerin İlahi aşk ile alakalı enfes tespiti aklıma geldi şimdi.
“Dağ dağa kavuşur, aşık maşuka kavuşamazmış. Kavuşsaydı aşk biterdi. Bu tecellinin talibi yok maalesef.”
Sizin de aklınıza geldi mi bilmiyorum ama benim aklıma mecazi aşktan İlahi aşka cebri hicret geliyor.
Olabilir mi gerçekten?
Bilmiyorum.
Bunu zaman gösterecek.
Merak ettiniz biliyorum kim bu diye?
Canım kadar aziz bildiğim bir dostum diyeyim ve kalbimin derinliklerde her daim patlayan volkanımı susturmaya çalışayım.
Pekala şimdilerde ne yapıyor diyorsanız. “Aşık bir perdedir. Yaşayan maşuktur, aşık ise bir ölü. Var gibi görünen bir yoktur o.” ufkunda imrar-ı hayat ediyor.
Dilinde ise sürekli sevgilisine kavuşamayan Nevres-i Cedid’de denilen Osman Nevres’in “Senden Bilirim Yok Bana Bir Fâide Ey Gül” şiiri.
Birlikte okuyalım:
“Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de abesdir sitem-i hâre tahammül
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Ellerle o zevk etdi ben âteşlere yandım
Çektim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım
Derlerdi kabûl etmez idim, şimdi inandım
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Senden güzelim çare bana kat’-ı emeldir
Etsen dahi ülfet diyemem ellerle haleldir
Ağyâr ile gezsen de gücenmem ki meseldir
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Gördüm açılırken bu seher goncayı hâre
Sordum n’ola bu cevr ü cefâ bülbül-i zâre
Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Bîgâne-edadır bilir ol âfeti herkes
Ümmîd-i visâl eyleme andan emelin kes
Beyhûde yere âh u figân eyleme Nevres
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül…”
Bu eşsiz şiirin ilk kıtası Tanburi Ali Efendi tarafından Hüseyni makamında bestelenmiştir.
Zeki Müren’den dinlemenizi tavsiye ederim.
[Ahmet Kurucan] 24.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
