AYM eski raportörü yazdı: ‘İnfaz indirimi’ yasası iptal edilir mi?

Anayasa Mahkemesi eski raportörlerinden Dr. Selami Er, Kronos için yazdı: AYM siyasi mahpusları kapsam dışı bırakan infaz indirimi yasasını iptal edebilir mi? Önceki af yasalarında ne karar verdi? Eğer yasa iptal edililirse hangi gerekçelere dayanabilir ve sonuçları ne olur?

SELAMİ ER -21 Nisan 2020

Uzun süredir gündemde olan ve af, ceza indirimi veya infaz düzenlemesi olarak nitelendirilen 7242 sayılı kanun, geçtiğimiz hafta tartışmalar eşliğinde yasalaştı ve cumhurbaşkanı tarafından jet hızı ile onaylandı. Kanunun meclise sunulan halinde ne komisyonda ne de genel kurulda ciddi bir değişikliğe gidildi. Yeni kanun, gerçek bir suçla ilgisi olmadığı halde siyasi sebeplerle içeride tutulanlar açısında maalesef bir hayal kırıklığı oldu. Kanunun onayının ardından bu defa Anayasaya aykırı olduğu ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilip edilmeyeceği yönünde tartışmalar başladı.

Yeni kanunun basına yansıyan ilk uygulamalarının neticesi, mafya babalarının, dolandırıcıların (çiftlikbankın tosuncuğu dahil), hırsızların tahliyesi; gazetecilerin, siyasetçilerin, Bankasya’ya para yatıran veya özel okullara çocuklarını gönderenlerin… cezaevinde kalmaya devam etmesi olarak görülmektedir.

Komisyon raporunda muhalefet partilerinin görüşlerinde belirtildiği gibi yeni kanunla Türkiye’de terör suçu, -maksadını haddinden fazla aşar derecede yorumlanarak- iktidarın hoşuna gitmeyen eylem ve sözleri cezalandırmanın aracı haline dönüşmüştür. Maalesef yargı uygulaması da buna hizmet etmektedir. Bu suçlamalar ile cezaevlerinde tutulan mahkum veya tutukluların büyük kısmının terör suçlarında olması gereken şiddet ve cebirle hiç bir ilgileri bulunmamaktadır. Hal böyle olduğu halde bu kişilerin avantajlı infaz düzenlemelerinden yararlandırılmamaları adil olmadığı gibi kamu vicdanını da yaralamaktadır.

Bu yazının amacı infaz kanununda değişiklik yapan 7242 sayılı Kanunun Anayasaya aykırılığı sorununa bir cevap aramak ve mevcut haliyle Anayasa Mahkemesi’nin bu düzenlemeyi iptal edip etmeyeceği/edemeyeceği hakkında tahminde bulunmaktır.

İNFAZ DÜZENLEMESİNE GİDEN SÜREÇ VE CEZA İNFAZ KURUMLARININ DURUMU

Mevcut iktidar partisinin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda cezaevlerindeki toplam mahkum ve tutuklu sayısı, 4616 (Rahşan affı olarak bilinen) ve 4758 sayılı infaz (af) kanunlarının etkisi ile 60 bin civarına kadar düşmüştü. Ancak zaman içinde toplumsal sorunlara barışçıl çözümler üretilemediği ve toplumsal uzlaşma sağlanamadığı için bu rakamlar hızla artmıştır. 2005 yılında yapılan ceza ve infaz kanunlarındaki ciddi değişikliklerin de bu artışta etkisi olmuştur. Zira bu düzenlemeler ile ceza miktarları arttırıldığı gibi, koşullu salıverme oranı 1/2’den 2/3 ve 3/4’e çıkartılmıştır.

Daha önce  2012 tarihinde 6291 sayılı, 2013 tarihinde de 6411 sayılı kanunla, 2016 tarihinde ise 671 sayılı KHK ile infaz düzenlemeleri yapılarak onbinlerce kişinin cezaevlerinden tahliyesi sağlanmış, buna rağmen ceza evlerinde bulunan mahkum ve tutuklu sayısı hızla artmaya devam etmiştir.

AKP’nin iktidara geldiği 2002’den 2020 yılına kadar cezaevlerindeki mahkum ve tutuklu sayısı beş kat artmıştır. Türkiye genelindeki 355 cezaevinde 2020 yılı başında 300 bin tutuklu ve hükümlü, 150 bin ise cezaevi çalışanı bulunduğu resmi rakamlardan anlaşılmaktadır. Yine Bakanlık verilerine göre cezaevindeki mahpusların %70’ini hükümlüler, %30’unu ise tutuklular oluşturmaktadır. Cezaevlerinin kapasitesi ise 200 bin olarak kabul edilmekte ve kapasitenin çok üzerinde olunduğu söylenmektedir.

Bir kıyaslama yapmak açısından nüfusu Türkiye’ye yakın Almanya’ya bakıldığında toplam mahpus sayısının 62 bin civarında olduğu görülmektedir. Toplam mahpus sayısının nüfusa oranına bakıldığında ise, Türkiye’de her 347 kişiden biri ceza infaz kurumlarında hükümlü veya tutukluyken, bu oran İngiltere’de her 714 kişiden biri,  Fransa’da her 961 kişiden biri, İtalya’da her 1.020 kişiden biri,  Almanya’da her 1.333 kişiden biri şeklinde gerçekleşmektedir. Bir başka ifade ile Türkiye’de mahpusların nüfusa oranı Avrupa ülkelerinin üç katının, dünya ortalamasının da iki katının üzerindedir.

Sadece birkaç istatistiki veriye bakarak dahi Türkiye’de sosyal, ekonomik ve siyasi uzlaşma ve barışın olmadığı ve toplumsal problemlerin çözülemediği, ayrıca adalet ve yargı sisteminin bu sorunlara olumlu katkı yapamadığı söylenebilir. Bunun yanında toplumsal uzlaşma ve barışın sadece ceza ve infaz kanunları yaparak çözülemeyeceği açıktır. Bu problemlerin çözümü eğitimden başlayarak bir çok alanı ilgilendirmekte ve daha kapsamlı bir soruna işret etmektedir.

2018 yılında MHP tarafından meclise mevcut cezalarda 5 yıl şartlı indirim sağlayan bir af teklifi verilmiş, ancak 2019 yılı sonunda başlayan Covit 19 salgınına kadar bu konu rafa kaldırılmıştır.

Corona virüsünün tüm dünyada hızla yayılması sonrasında Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT) ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği üye devletlere cezaevlerindeki insan sayısını azaltmaları için acil harekete geçme konusunda çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıda; ‘hükümetler şimdi, her zamankinden çok daha fazla, yasal bir temel olmadan hapsedilen, siyasi mahkumlar ve sadece eleştirel ya da muhalif görüşler ifade ettikleri için hapsedilenler dahil her kişiyi serbest bırakmalıdır’ şeklinde bir tavsiyeye yer verilmiştir. Bir çok ülke yaşanan gelişmeler sonrasında cezaevlerinde tahliye işlemlerini başlatmıştır. Bu tartışmalar Türkiye’de de yapılmış ve mevcut kapasitesinin çok üstünde mahkum ve tutuklu barındıran cezaevlerinin bu anlamda çok riskli yerler olduğu, virüsün bulaşması halinde yayılmasının çok kolay olacağı ve mahkum ve tutukluların önlem alma imkanlarının çok kısıtlı olduğu, meydana gelecek bir salgının sonuçlarının ağır olacağı tartışılmıştır.

7242 SAYILI KANUN NE GETİRİYOR?

Cezaevine İnfaz Süreleri Yeniden Belirlenmiştir.

Kanunun 48 maddesi ile koşullu salıverilme oranı kural olarak 2/3’ten yarıya 1/2’ye indirilmiştir. Önceki düzenlemede 3/4 olan örgütlü suçlar ve mükerrirlerin infaz oranı ise 2/3’e indirilmektedir. Kasten öldürme, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, işkence ve eziyet, cinsel saldırı vb… suçlar,  özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar ile devlet sırlarına karşı suçlar ve casusuluk suçlarının infazında herhangi bir indirim yapılmayarak 2/3’lik oran muhafaza edilmektedir.

Yine uyuşturucu imal ve ticareti, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar ile terör suçlarının ise 3/4 olan koşullu salıverilme oranları aynen korunarak infaz açısından dezavantajlı hale getirilmiştir. Bu suçların çocuklar tarafından işlenmesi halinde 2/3 olan koşullu salıverilme oranı da değiştirilmemiştir.

Daha önce bir yıl olan genel denetimli serbestlik süresi ise kalan cezanın beşte biri şeklinde nisbi olarak belirlenmiştir.

Cezaevi Dışında İnfaz Usullerinin Kapsamı Genişletilmektedir.

Düzenlemenin 50. maddesi ile özel infaz usullerinin kapsamı genişletilerek cezaların hafta sonu, geceleyin veya konutta infazına ilişkin mevcut uygulamalardan daha çok yararlanılabilmesine imkan getirilmektedir. Bu usuldeki 6 aylık sınır, 3 yıla kadar çıkarılmaktadır.

Bu kapsamda konutta infazın sınırı, kadın, çocuk ve 65 yaşını bitirmiş erkek hükümlüler için 1 yıl, 70 yaşını bitirmiş hükümlüler için 2 yıl ve 75 yaşını bitirmiş hükümlüler için de 4 yıl olarak belirlenmiştir. Ancak bu imkandan maddenin devam eden hükmü nedeni ile terör ve cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar ile adli para cezası hapis cezasına çevrilenler ve koşullu salıverme kararı geri alınanlar yararlanamayacaktır.

5 yıl veya daha az hapis cezasına mahkum olan hasta veya engelli hükümlüler (Adli Tıp Kurumu raporuna bağlı olarak) ile yeni doğum yapan ve toplam 3 yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkum olan kadın hükümlüler ise cezalarını konutlarında infaz edebilecektir. Bu hükümlerin uygulamasında suç türleri arsında ayrım yapılmamıştır.

Özel Toplu Af Niteliğinde Geçici Düzenleme Yapılmaktadır

7242 sayılı kanunun 52. maddesi ile 5275 sayılı Kanunun geçici 6. maddesinin ilk fıkrasında değişiklik yapılarak 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar için (kasten öldürme, üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, işkence ve eziyet suçları ile cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar, özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar uyuşturucu imal ve ticareti suçları ile İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ve terör suçları hariç) bir yıllık denetimli serbestlik süresinin üç yıl olarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

Yine aynı maddenin devamında 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar (belli suçlar hariç) bakımından 0-6 yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile 70 yaşını bitirmiş hükümlüler hakkında denetimli serbestlik süresi 4 yıl olarak belirlenmiş, ayrıca maruz kaldıkları ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatlarını cezaevinde yalnız idame ettiremeyen 65 yaşını bitirmiş hükümlülerin (sağlık kurulu raporuyla belgelendirilmek koşuluyla) cezasını, denetimli serbestlik tedbiri altında infaz edileceği hüküm altına alınmıştır.

Düzenlemenin 53. maddesiyle Covid-19 salgın hastalığı sebebiyle, açık ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler ile denetimli serbestlik tedbiri uygulanan hükümlüler, 31/5/2020 tarihine kadar izinli sayılmakta ve bu sürenin her defasında iki ayı geçmemek üzere 3 kez uzatılabileceği belirtilemektedir. Ayrıca terör ve örgütlü suçlar hariç olmak üzere, yapılan infaz sistemi değişikliklerine bağlı olarak kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan iyi halli bazı hükümlülerin açık ceza infaz kurumuna ayrılmasına bir yıl kalanların açık ceza infaz kurumlarına gönderilebilmesine imkan tanınmaktadır.

Düzenleme ile infaz hakimliklerinde uzmanlaşmanın sağlanması ve infaza ilişkin tüm kararların bu hakimlikler tarafından verilmesi amacıyla infaz hakimlerine yetki ve sorumluluk verilmekte, iyi halin değerlendirilmesi ve iyi hal komisyonu ile infaz hizmetlerini iyileştirmeye yönelik düzenlemeler de yapılmaktadır.

ÖNCEKİ İNFAZ DÜZENLEMELERİNDE AYM KARARLARI

Yeni kanunun Anayasaya uygun olup olmadığını, benzer infaz düzenlemlerinde Anayasa Mahkemesi kararlarını inceleyerek ortaya koyabiliriz. 12.4.1991 tarihli 3713 sayılı “Terörle Mücadele Kanunu”nun geçici 1. maddesi ile 8.4.1991 tarihine kadar iyi halli olup olunmadığına bakılmaksızın işlenen suçlar nedeniyle öngörülen hapis cezası 30 yıl olanlar 10 yılını, 20 yıl öngörülenler 8 yılını ve diğerlerinin öngörülen cezanın yarısı yerine beşte birini çekmekle şartlı salıverilmeleri imkanı getirilmişti. Aynı Kanunun geçici 4. maddesi ile bazı suçlar için bahsedilen infaz indirimleri ise sırasıyla 20 yıl, 15 yıl ve üçte bir olarak belirlenmişti. İtiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine yapılan başvuruda bu hükmün iptali istenmiştir.

Mahkeme, 8.10.1991 tarihli ve E.1991/34, K.1991/34 sayılı kararıyla öncelikle düzenlemenin niteliğini tartışmış ve “iyi hal”in aranmaması düzenlemeye şartlı af görünümü verse de kanunun lafzı (şartlı salıverme ifadesi), cezaların kısmen çektirilmesi gerekliliği ve şartla salıverme kararının geri alınması olanağının bulunması nedenleriyle düzenlemenin, “af”dan çok, şartla salıvermeye benzediğini, ancak kendisine özgü bir nitelik taşıdığını belirlemiştir.

Bu kararda Mahkeme, cezanın çektirilmesinin, işlenen suçun türüne bağlı olmaksızın, suçlunun topluma uyum sağlamasını ve topluma yeniden kazandırılmasını amaçlandığı, aynı miktar cezayı alan iki hükümlüden birinin, sırf suçunun türü nedeniyle daha uzun süre ceza çektikten sonra şartla salıverilmesinin, cezaların farklı çektirilmesi sonucunu doğurduğu ve bu iki mahkûm arasında eşitsizliğe neden olduğu, işlenen suçun, şartla salıverme açısından çağdaş eğilimde belirleyici bir niteliği olmadığı, infaz yönünden eşit ve aynı durumda bulunan mahkûmlar arasında şartlı salıverme bakımından ayrı uygulamanın, “yasa önünde eşitlik” ilkesine uygun düşmediği ve bu ayrılığın haklı bir nedeninin de bulunmadığı, hükümlüler arasında ceza infaz hukukunun temel prensiplerine aykırı uygulamalara neden olduğu, yasakoyucunun kesinleşmiş hükümden önceki evreye dönük suça ve suçluya göre uygulama öngörmesinin “şartla salıverme” kavramının hukuksal niteliği ile çeliştiği ve Anayasa’nın hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırı olduğu sonucuna ulaşarak iptaline karar vermiştir.

2001 yılında ise 4616 sayılı Kanunla (Rahşan affı olarak isimlendirilen) 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçların infaza esas olarak cezaya dönüştürülenlerin hükümlülük süresinden on yıl indirim yapılması, üst sınırı on yılı geçmeyen suçlardan dolayı kamu davasının açılmasının ve açılmış davaların kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi sağlanmıştır.

Kanunun uygulaması sırasında mahkemelerce Anayasaya aykırı olduğu iddiası ile çok sayıda itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmış ve Mahkeme, 18.7.2001 tarihinde bu başvuruları birleştirmiş ve E.2001/4, K.2110/332 sayılı kararı ile kanunun önemli kısmını iptal etmiştir. (17.4.2002 tarihli ve E.2002/61, K.2002/43 sayılı kararda da aynı gerekçe ile iptal kararı verilmiştir)

Mahkeme öncelikle düzenlemenin niteliğini tespit etmeye çalışmış ve yapılan düzenlemenin  mahkumların iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın salıverilmelerini sağladığı belirterek, bu şekildeki bir düzenlemenin şartlı salıverme sayılamayacağı, kendine özgü bir düzenleme olduğu ve 10 yıldan fazla infaz süresi bulunanlar yönünden cezada indirim, 10 yıldan az infaz süresi bulunanlar yönünden ise toplu özel toplu af niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır.

Mahkeme daha sonra kanunun uygulanması ile ilgili hesaplamalar yaparak ceza kanununda daha yüksek ceza öngörülen bazı suçlardan mahkum olanların infaz kanunu sonrasında ceza kanununda daha az ceza öngörülen başka suçlardan mahkum olanlardan daha erken ceza evlerinden çıkma (şartlı tahliye) imkanı getirildiği (bazı suçlar kapsam dışında tutulduğundan) tespitini yaparak adaletsiz sonuç doğuran bu hükmü Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı bularak iptaline karar vermiştir. Burada bazı maddeler yönünden kapsam dışında bırakmanın makul, adil ve anlaşılabilir haklı nedeni bulunmadığı gerekçesi benimsenmiştir.

Bu kapsamda yapılan bazı maddelere yönelik incelemede eşitlik ilkesine de vurgu yapılmış, ancak iptal hükümleri Anayasanın 10. maddesine dayandırılmamıştır. Kanunun kapsamının dışında bırakılan bazı suçlar açısından ise düzenleme adaleti bozucu sonuç doğurmadığından veya karşılaştırılan suçlar aynı nitelikte olmadığından iptal istemi reddedilmiştir.

İptal kararında Mahkeme, yasa koyucuya iptal edilen hükümlerin tekrar düzenlenmesi için altı aylık süre tanımış ve bu amaçla 21.05.2002 günlü, 4758 sayılı kanunla hükümlülerin cezalarından 10 yıl indirilmesi yönünde yeni düzenleme yapılmıştır. Bu kanunun da Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Cumhurbaşkanınca yapılan iptal başvurusu ise 28.5.2002 tarihli ve E.2002/99, K.2002/51 sayılı karar ile kabul edilerek düzenleme iptal edilmiştir.

Mahkeme, bu defa yeni düzenlemenin öz yönünden eskisi ile farklı olmadığı, hükümlülerin iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın salıverilmelerine olanak tanındığı, getirilen düzenlemenin toplu ve şartlı özel af niteliğinde olduğunu ve “af” niteliğindeki yasama işlemlerinin TBMM üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile yasalaşması gerektiği gerekçesiyle düzenlemeyi Anayasanın 87. maddesine aykırı bulmuştur.

Görüldüğü gibi mevcut düzenlemeye benzer diğer kanun hükümlerinin incelemesinde Mahkemenin üç farklı yaklaşımı bulunmaktadır. Bunlardan ilkinde Mahkeme düzenlemeyi kendine özgü, ancak af niteliğinde olarak kabul etmemekte ve infaz düzenlemelerinde suç yerine mahkumun kişiliği ve tutumunun (iyi hal, mükerrrirlik ve ağır hastalık gibi) belirleyici olması gerektiğinden hareketle inceleme yapmıştır. İkinci yaklaşımda ise Mahkeme düzenlemeyi kendine özgü, ancak özel af niteliğinde kabul etmekte ve bu defa hükümlünün kişiliği ve tutumu  yerine suçun türünü belirleyici kabul ederek inceleme yapmaktadır. Üçüncü diyebileceğimiz yaklaşımda ise Mahkeme, düzenlemmeyi özel af niteliğinde kabul ettikten sonra diğer ilkeler yönünden incelemeden Anayasanın 87. maddesi yönünden incelemiştir.

İlk yaklaşımda infaz düzenlemesinde farklılık oluşturmak daha açık bir şekilde Anayasaya aykırı kabul edilirken, ikinci yaklaşımda farklılaştırmanın adaletsiz sonuçlar doğurup doğurmadığına bakılarak karar verilmektedir.

YENİ DÜZENLEMENİN ANAYASAYA KARŞISINDA DURUMU?

Geçici Madde İle Yapılan Özel Toplu Af Niteliğindeki Düzenleme Yönünden

Kanunun 52. maddesi 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar için (belli suçlar hariç) denetimli serbestlik süresini bir defalığına bir yıldan üç yıla çıkarılarak cezaevinde cezasının infazına üç yıl ve altında süre kalan suçlardan mahkum olanların hemen tahliyesi (hiç cezaevine girmeden infaz da mümkün), cezasının infazına üç yıldan daha fazla süre kalan mahkumların infaz sürelerinden ise üç yıl düşülmesi imkanı sağlanmıştır.

Normal bir ceza yargılamasında mahkemelerce sonuca ulaşıldıktan sonra failin özellikleri gösterilerek cezanın bireyselleştirilmesi (failin suçtan pişmanlık duyması, kusurun ağırlığı vs.) gerekmeketir. Dolayısıyla aynı suçu işleyen kişilerin farklı cezalar alabilirler. Benzer şekilde aynı miktar cezayı alanların infaz süre ve şekilleri de kişisel durumalarına ve tutumlarına göre farklılık gösterebilmektedir. Örneğin cezaevinde kaldığı süreyi iyi halli geçirme, mükerrirlik, yaşlı veya kronik hastalıkları olma ya da bakmakla yükümlü olduğu çocuğu bulunma gibi hususlar dikkate alınarak bazı kişiler diğerlerinden daha erken tahliye edilebilmekte veya farklı infaz usulleri uygulanabilmektedir.

Af başlılı 5237 sayılı Ceza Kanununun 65. maddesinde genel af halinde, kamu davasının düşeceği, hükmolunan cezaların bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkacağı, özel afta ise hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebileceği veya infaz kurumunda çektirilecek süresinin kısaltılabileceği ya da adlî para cezasına çevrilebileceği, cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunluklarının, özel affa rağmen etkisini devam ettireceği şeklinde tanımlama ve açıklama yapılmıştır.

Yukarıda anlatılan E.2001/4, K.2110/332 sayılı Anayasa mahkemesi kararında özel af, “cezayı ortadan kaldıran, azaltan veya değiştiren, başka bir cezaya çeviren af” şeklinde tanımlanmış kanunun adının af olmaması onun özel af niteliğini değiştirmeyeceği ifade edilmiştir. Anayasa’nın 87. toplu özel af çıkarma yetkisi ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.

7242 sayılı Kanunun geçici 6. maddesinin ilk fıkrası ile getirilen denetimli serbestlik, 4616 ve 4758 sayılı Kanunlarla getirilen düzenleme ile aynı nitelikte bir düzenlemedir. Aralarındaki fark önceki düzenlemede mahpusların tahliyesinin şartlı tahliye kapsamında, yeni düzenlemede ise denetimli serbestlik kapsamında yapılması ile önceki düzenlemelerde infazdan düşülen sürelerin farklı olarak belirlenmesidir. Süre veya ceza infaz indirimi sağlayan imkanın türü düzenlemenin niteliğinde bir değişiklik oluşturmayacaktır. Her iki düzenlemede infaza yönelik özelleştirme yapmamakta, yani şartlı salıverme veya denetimli serbestliğe esas tekerrür, mahkumların iyi hali, yaşlılık ve ağı hastalık gibi ve diğer kişisel durumları gözetilmemektedir.

Ayrıca kanunun belli bir tarihten önce işlenen suçlar için bir defa uygulanmak üzere çıkarılmış olması başlı başına özel af niteliğinde olduğunun göstermektedir. Sadece cezaların infaz süreleri veya oranları yeniden düzenlenmek istense geçmişte işlenen suçlar için değil, ileriye yönelik olarak, tüm cezaları kapsayacak ve devamlı uygulanacak şekilde bir düzenleme yapılması gerekirdi.

Sonuç olarak çıkarılan düzenleme özel toplu af niteliğinde olduğundan ve Anayasanın 87. maddesi gereği meclisin üçte iki çoğunluğu ile yasalaşmadığından Anayasaya aykırıdır.

Yine aynı maddenin ikinci fıkrası ile 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar (bazı suçlar hariç) bakımından 0-6 yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile yetmiş yaşını bitirmiş hükümlüler hakkında denetimli serbestlik süresini 4 yıl olarak belirleyen ve maruz kaldıkları ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatlarını cezaevinde yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülere denetimli serbestlik tedbiri altında infaz imkanı tanıyan düzenleme her ne kadar mahkumların özel durumlarının dikkate alınması gibi olumlu bir yönü bulunsa da bir defaya mahusus uygulancak olup, geleceğe yönelik, devamlı uygulanması mümkün değildir. Bu yönü ile özel toplu af niteliğindedir. Ayrıca belli suçların kapsam dışında bırakılması anayasanın diğer ilkeleri ile bağdaşmamaktadır. Bu konuyu diğer maddelerde geçen ve belli suçları infaz indirimi dışında bırakan maddeler ile birlikte değerlendirmek gerekmektedir.

Belli Suçları İnfaz İndiriminden Veya Özel Toplu Af İndirimi Kapsamından Çıkaran Hükümler Yönünden

Yapılan düzenlemeler ile hükmolunan cezaların cezaevinde infaz oranları düşürülmüş, özel infaz usullerinin (gece, hafta, belli süreli veya sürekli evde infaz gibi) kapsamı genişetilmiş ve 30.03.2020 tarihine kadar işlenen suçlar için denetimli serbestlik uygulamasının kapsam ve süresi bir defalığına arttırılarak daha avantajlı infaz sistemi oluşturulmuştur. Ancak bu avantajlı durumlardan belli suçların yararlanması maddelere eklenen istisna hükümleri ile engellenmiştir.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 3. maddesinde infazda temel amaç; “…öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımlama çağdaş ceza infaz anlayışına uygun bir tanımlamadır.

Kanunun 2. maddesi ise infazın mahpuslar arsında ayrım gözetilmeksizin ve kimseye ayrıcalık tanınmaksızın uygulanacağını belirtmektedir.

Temel olarak infazın iki farklı önleyici etkisi bulunmaktadır. İlki suçluyu cezaevine alarak suç işlemesini engelleyen genel önleme etkisi, ikincisi ise koşullu salıverme veya denetimli serbestlikte olduğu gibi özel önleme etkisidir. Bu durumdaki kişilerin kural olarak suç işlememe ve kurallara uyma konusunda daha dikkatli olmaları beklenir.

Nitekim 7242 sayılı Kanunun gerekçesinde de kanunun amacı, hükümlülerin sosyalleşmesini teşvik etmek, yeniden suç işlemelerini engelleyici etkenleri güçlendirmek, üretken, kanunlara ve toplumsal kurallara saygılı ve sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumlarını kolaylaştırmak, böylelikle cezanın genel ve özel önleme etkisinin oluşmasını sağlamak ve toplumu suça karşı korumak olarak gösterilmiştir. Ayrıca gerekçede kadınlar, çocuklar, hasta ve yaşlılar lehine düzenleme yapılmasının amaçlandığı da ifade edilmiştir. Bunun yanında diğer ülkelerdeki infaz süre ve oranlarının daha avantajlı olduğundan bahsedildiğinden bunların örnek alındığı anlaşılmaktadır. Son olarak genel gerekçede bahsedilmemekle beraber, açık cezaevlerinde bulunanlara izin verilmesini sağlayan madde gerekçesinde dünya genelinde bir salgın halini alan Corona vürüsünden bahsedilmiştir. Bahsedilen amaçlar kanunun meşru amacını oluşturmaktadır.

Yasa koyucu, ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kuralları, ceza hukukunun temel ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak kaydıyla, … belirleyebilir. Kanun koyucu bu alanda takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken suç ve ceza arasındaki adil dengenin korunmasını da dikkate almak zorundadır. Kanun koyucu, düzenlemeler yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik“, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. (Bkz. Anayasa Mahkemesi 26.5.2016 tarihli ve E.2015/108, K.2016/46 sayılı kararı)

Cezanın çektirilmesi genel olarak, işlenen suçun türüne bağlı olmaksızın, suçlunun topluma uyum sağlamasını ve topluma yeniden kazandırılmasını amaçlar. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi, suça bağlı kalmadan ayrı bir programın uygulanmasını gerektirir. Bu çabaların amacı, suçlunun uyumsuzluğuna neden olan psikolojik, çevresel sosyal ve kişisel etkenlerin belirli bir infaz programı içinde giderilerek, suça yeniden yönelmesini önlemektir. Bu program, suça göre değil, suçlunun infaz süresince gösterdiği davranışlarına ve gözlenen iyi durumuna göre düzenlenecektir. Bu da infazın, mahkûmların işledikleri suçlara göre bir ayırıma gidilmeden, aynı esaslara, ve belirli bir programa göre yapılmasını ve sonuçlarının gözlenmesini gerektirir. Çağdaş infaz hukukunda suçun, şartla veya denetimli serbestlikle salıverme açısından belirleyici bir niteliği bulunmamaktadır. (Bkz. Anayasa Mahkemesinin 8.10.1991 tarihli ve E.1991/34, K.1991/34 sayılı kararı)

Yapılan düzenleme ise suç türlerinden hareketle infaz süreleri ve uygulama biçiminde getirirlen avantajlardan bazı suçların yararlanmasını engellemekte ve aynı miktar cezayı alan hükümlülerin, sırf suçlarının türü nedeniyle cezalarını farklı ve oldukça adaletsiz sonuçlar doğacak şekilde çektirilmesi sonucunu doğurmakta ve eşitsizliğe neden olmaktadır. Oluşturulan eşitsizlik ceza infaz hukukunun temel ilkelerine ve Anayasa’nın “hukuk devleti” ilkesine ters düşmektedir.

Düzenlemede belli suçların avantajlı infaz uygulamalarının kapsamı dışında bırakan hükümler, kanunun amaçlarından olan çağdaş infaz sistemlerini örnek almayı, suçluyu topluma kazandırmayı, salgın hastalıklara karşı riski azaltmayı ve hasta, yaşlı ve çocuklar yönünden avantaj oluşturmayı gerçekleştirmeye elverişli olmadığı gibi gerekli ve orantılı da değildir. Yasa koyucu  hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza  yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep olarak kabul edilebileceği konularında takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu yetkisini ceza kanunlarının ilgili maddelerini değiştirerek ve ileriye dönük, genel nitelikli, sürekli uygulanacak kanunlar ile yapması gerekmektedir. İnfaz ilişkin düzenlemeler ise ancak mahkumların durumları ve tutumları gözetilerek yapılması halinde amacına hizmet edecektir. Nitekim kanunun belli suçları avantajlı durumdan yararlandırmayan maddeleri dışında genel olarak bu amaca hizmet ettiği söylenebilir.

İkinci olarak Anayasa Mahkemesinin ikinci yaklaşımı, yani suçtan hareketle bir inceleme yapıldığında da kanunun avantajlı durumlardan belli suçları yararlandırmayan hükümlerinin Anaysaya uygun olmadığı görülmektedir.

Şöyle ki, örneğin; İnsan ticareti, göçmen kaçakçılığı, neticesi sebebiyle ağırlaşan yaralama, kasten yaralama sonucu ölüme neden olma, yağma (gasp), hırsızlık, rüşvet, zimmet, irtikap vb. gibi oldukça ağır cezaları gerektiren suçlardan mahkum olanlar, mahkum oldukları cezanın yarısını infaz kurumunda çekecek iken; bir kadına söz atan veya cinsel amaçlı olarak saçını okşayan ya da bir kimsenin kişisel verilerini kaydeden yahut başkasıyla yaptığı telefon konuşmasının içeriğini diğerinin rızası olmaksızın ifşa eden kişiler mahkum oldukları cezanın üçte ikisini infaz kurumunda çekecektir. Dolayısıyla haksızlık içeriği itibariyle daha ağır olan suçların failleri, haksızlık içeriği daha az olan suçların faillerinden infaz sürecinde daha avantajlı kılınmaktadır. Zira istisnaları oluşturan suçların belirlenmesinde, ne suçlarla korunan hukuki değer, ne suçun konusu, ne fiilin işleniş şekli, ne de fiillerin ifade ettiği haksızlığın içeriği dikkate alınmıştır.

(Özgenç, Sözüer ve Koca, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin Değerlendirilmesi).

Yukarıda yer alan akademisyenlerin çalışmasından örnekler ile anlatacak olursak; infaz oranlarını yeniden belirleyen, ancak belli suçlara istisna getiren hükümlerin uygulanması ile, kasten öldürme suçuna iki defa teşebbüs etmekten mahkûm olan kişin infaz kurumunda cezasının 2/3 ünü çekecek ve tekerrürün bir etkisi olmayacak iken, sokaktaki uyuşturucu madde torbacısına daha ilk suçunda mahkûm olduğu cezanın 3/4 ünü infaz kurumunda kalma zorunluluğu getirilmiş olacak ve adaletle ilgisi olmayan bir durum ortaya çıkacaktır.

Özel toplu af niteliğindeki geçici maddelerin istisnaları ile birlikte uygulanması halinde ise örneğin, “29 Mart 2020 tarihinde uyuşturucu madde ticareti suçunu işleyen torbacı, işlediği bu suçtan dolayı yargılanıp alt sınırdan yani 10 yıl hapis cezasına (m. 188, f. 3) mahkûm olduğunda, bu kişi bu cezasının dörtte üçünü, yaklaşık 7,5 yılını infaz kurumunda çektikten sonra dışarı çıkabilecek iken; aynı tarihte zimmet suçunu işlediği için 10 yıl hapis cezasına mahkum olan kamu görevlisi 2 yıl sonra tahliye olacaktır. …Yine bir başkasının özel hayatının gizliliğini örneğin mağdurun yarı çıplak görüntülerini çekmek suretiyle ihal eden kişi (TCK m. 134) alt sınırdan ceza aldığında iki yıl hapis cezasına mahkûm olacak ve cezasının üçte ikisini infaz kurumunda çekecek iken; cebir veya tehditle kişinin cebindeki parayı gasp eden ve alt sınırdan altı yıl hapis cezası alan kişi, hiç cezaevine girmeyecektir. Dolayısıyla Geçici Madde 6 ile getirilen istisnaların belirlenmesinde bir kriter gözetilmediği gibi, aynı suçu işleyen kişiler de farklı işleme tabi tutulmaktadırlar. ” (Özgenç ve diğerleri)

En dezaavantajlı hale getirilen terör suçları örneği üzerinden gidecek olursak, iktidara muhalif görüşlerini sosyal medyada paylaşan; muhalif bir partide siyaset yaparken iktidarı rahatsız eden; develetin teşvik ettiği bir sendikaya üye olan; develetin kontrolünde bir bankaya para yatıran veya milli eğitime bağlı bir özel okula çocuğunu gönderen ve bu nedenlerle haklarına terör örgütü üyesi olmaktan en alt sınır olan 6 yıl 3 ay ceza verilen kişiler, yeni düzenlemenin hiçbir avantajından yararlanamayıp eskiden olduğu gibi bu sürenin ¾ ünü (4 yıl 8 ay 10 gün) cezaevinde geçirdiği takdirede şartlı salıverilecek ve en erken bundan bir yıl önce, yani 3 yıl 8 ay 10 gün sonra denetimli serbestlikle cezaevinden tahliye edilebilirken, adi bir suçtan 6 yıl hüküm alan bir hükümlü yeni düzenleme ile bunun yarısı olan üç yıllık infaz süresinin tamamı için denetimli serbestlik imkanından yararlanacak ve hiç cezaevine girmeyecektir.

Sonuç olarak ceza kanununda daha ağır veya aynı süre ile cezalandırılması öngörülen bazı suçlar avantajlı infaz süre ve yöntemlerinden yararlanırken, daha hafif veya aynı süreli cezalar öngörülen başka suçların kapsam dışı bıraklımasının adaletsiz sonuçlar doğurduğu ve Anayasanın hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Bazı maddeler yönünden avantajlı infaz düzenlemelerinin kapsamı dışında bırakmanın makul, adil ve anlaşılabilir haklı nedeni de açıklanamamaktadır.

Meselenin bir diğer yönü yaşam hakkı ile ilgilidir. AIHM ve AYM kararlarına da yansıdığı şekilde  cezaevleri tamamen devletin kontrolünde bulunan ve meskunlarının başına geleceklerden devletin sorumlu olduğu alanlardır. Cezaevlerinde istenmeyen bir salgın hastalığın başlamaması için mahkumların yaşamlarını koruma yükümlülüğü kapsamında tüm önlemlerin alınması gerekmektedir. Cezaevlerinde salgın hastalıklara bağlı ölüm olaylarının gerçekleşmesi halinde devletin tazminat yükümlülüğü yanında gerekli önlemleri almayan adli ve idari makamlar hakkında  cezai soruşturma açılması da (pozitif ve negatif yükümlülükleri) gerekecektir. Zira cezaevinde bulunan bir mahkumun kendi imkanları ile bu hastalıktan korunmasına imkan yoktur. Kapalı mekandadır ve dış dünyadaki insanların kendilerini sağladığı sosyal izolasyonu sağlamaları, bağışıklık sistemini güçlendirici ek gıdalar almaları mümkün değildir.

Bu nedenle kanunun gerekçesinde de bahseedilen Covid-19 hastalığına karşı koruma amaçlı risk gruplarının (yaşlılar, kronik hastalığı bulunanlar, küçük çocuğu bulunan veya hamile kadınlar gibi) hiçbir ayrıma tabi tutulmadan tüm infaz avantajlarından yararlandırılması gerekmektedir.

MEVCUT ANAYASA MAHKEMESİ YENİ KANUNU İPTAL EDER Mİ?

Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında dengenin olduğu normal bir dönemde olsak Anayasa Mahkemesi’nin önceki hangi yaklaşımı benimserse benimsesin 7242 sayılı Kanunla infaz düzenlemelerinde avantajlı durumlardan belli suçları yararlandırmayan veya özel af niteliğinde olan hükümlerini iptal etmesi kuvvetle muhtemel olacaktır.

Ancak tek adam ve parti rejiminin hakim olduğu, yasama ve yargının yürütme karşısında çok zayıf kaldığı bir dönemdeyiz. Yargının en üstünde yer alan mahkeme olarak AYM, diğer mahkemelere göre biraz daha farklı bir yaklaşıma sahip olsa da maalesef ülkede mevcut yargı sisteminin hastalık ve arızalarından azade değildir.

AYM’nin diğer mahkemelerden kısmen farklı kalmasının temel sebeplerinden biri AİHM önünde etkin iç hukuk yolu olma vasfını kaybetmek istememesidir. Ancak AYM bu isteği ile muktedir yönetimin gazabını üzerine çekmemek arasında ince bir yolda hareket etmektedir. Ve çoğunlukla muktedir korkusu adalet ya da hak ve hürriyetleri koruma isteğini bastırdığından tabiri caizse (Gezi, Gülen cemaati ve Kürtler gibi) yasak alanlara müdahale etmeyi istememektedir.

Konuya geri dönecek olursak 7242 sayılı Kanunun meclise gelişi, komisyon ve genel kurul süreçleri ile onay sürecine bakıldığında, taslakta ciddi bir değişiklik olmadan ve adeta meclisin üzerinde çalışmasına bile izin verilmeden yasalaştı diyebiliriz. Tamamen Cumhurbaşkanının ve iktidar ortağı parti başkanının ortak insiyatifi ile çıkarılan Kanuna dışarıdan bir müdahalenin istenmediği anlaşılıyor.

Sonuç olarak; AYM 1991 ve 2001 yıllarındaki kadar bağımsız olmadığı gibi, bugünki iktidarın yargı dahil tüm devlet kurumları ve ülke üzerindeki gücü de o günkü iktidarlarla karşılaştırılamayacak kadar baskın olduğundan iktidarın özel önem verdiği bir kanunda, terörle suçlanan muhaliflerin özgür kalmasını sağlayacak ciddi bir iptal kararı çıkması çok zayıf bir ihtimaldir.

Peki bir iptal kararı çıkarsa etkisi nasıl olur?

Eğer mahkeme belli suçları avantajlı infaz düzenlemelerinin kapsamı dışında tutan cümle ve hükümleri iptal ederse, birkaç farklı yöntem seçebilir. Mahkeme 1991 yılındaki yaklaşımla tüm istisnaları Anayasaya aykırı görerek istisna hükümlerini iptal edbilir (bu en zayıf ihtimal olarak görünüyor) ve iptal kararı hemen yürürlüğe gireceğinde Kanunun kapsamı dışında bırakılan mahpuslar da infaz indiriminden yararlanabilirler. İkinci yöntemde ise Mahkeme, 2001 yılında benimsediği gerekçe ile suçtan hareketle düzenlemenin belli maddelerini belli cezalar yönünden Anayasa karşısında sorunlu bulup iptal edebilir (ilkinden biraz daha yüksek bir ihtimal). Bu durumda ise belli cezalar yönünde iptal hükümleri hemen yürürlüğe girebileceği gibi, Mahkeme sorunlu kısımlarının tekrar yasalaşması için meclise süre verebilir. Kapsam dışında tutulanların akibeti için ise yeni düzenlemeyi beklemek gerekecektir.

Açıkçası benim korkum Mahkemenin ikinci yöntemle zevahiri ve itibarını kurtarmak için gerçek mağdurlar (özellikle terör adı altında yargılanan muhalifler) açısından sonuç doğurmayacak birkaç suç türü yönünden kısmi iptal kararı vermesidir. Örneğin kapsam dışında bırakılan neticesi itibariyle ağırlaşmış yaralama suçunun diğer yaralama suçlarından ayrılmasını sorunlu görüp sadece bu suç yönünden bir iptal kararı verebilir. Bu durumda diğer suçlardan hükümlü olanlar avantajlı infaz düzenlemesinin kapsamı dışında kalmaya devam edecektir.

Eğer mahkeme özel af niteliğinde olan geçici maddeleri Anayasanın 87. maddesi yönünden inceler ve tüm maddeyi iptal ederse (bu ihtimal de ilk ihtimalden biraz daha yüksek), bir kaos durumu çıkmaması için yasakoyucuya süre vererek Anayasaya uygun yeni düzenleme yapmasını isteyecektir. Bu durumda tahliye olanlar için aleyhe bir durum oluşmaz, zira Anyasa Mahkemesi kararları geriye yürümez, yani geçmişe doğru etki doğurmazlar.

Bu konuda yanılmayı ve Anayasa Mahkemesinin suçludan hareketle suçlar arasında ayrım yapılmaksızın bir infaz düzenlemesi gerektiği gerekçesi ile iptal kararı vermesini ve başta terör adı altında muhalif oldukları için tutulanlar dahil olmak üzere tüm mahkumların infaz düzenlemesinden eşit şartlarda yararlanamasını gerçekten çok isterim (Bu suçlular cezalandırılmasın anlamına gelmemektedir. Yukarıda uzunca izah edildiği gibi, suça ceza öngörmek ile cezanın infazına ilişkin düzenleme yapmak ayrı konulardır ve bir infaz düzenlemesi yapılacak ise bu adil olmaldır). Ancak üzülerek söylemem gerekirse son beş yılda AYM henüz beni şaşırtan bir karar verebilmiş değildir.

Not: Makaleyi hazırlarken infaz konusunun tekniğine yönelik konularda verdiği destekten dolayı dostum eski hakim Mustafa Doğan’a teşekkürü bir borç biliyorum.

[Kronos.News] 21.4.2020

İngiltere ilk aşı denemesini perşembe günü insanlar üzerinde kullanacak

Britanya Sağlık Bakanı Matt Hancock, Oxford Üniversitesi’nin üzerinde çalıştığı aşıyı perşembe günü insanlar üzerinde denemeye başlayacağını duyurdu. 

BOLD – Yeni tip koronavirüs salgınına yönelik aldıkları yetersiz tedbirler nedeniyle sıkıntılı günler geçiren İngiltere, Oxford Üniversitesi’nin geliştirdiği aşıyı perşembe günü denemeye başlayacak. 

“Aşı bulmak en büyük önceliğimiz” diyen İngiltere’nin Sağlık Bakanı Matt Hancock, Oxford Üniversitesi’nde çalışılan aşının perşembe günü insanlar üzerinde denenmeye başlayacağı için çok sevinçli olduğunu ancak “Daha yapılacak çok şey olduğunu” söyledi.

İngiltere’nin aşı çalışmalarına diğer tüm ülkelerden daha fazla miktarda bütçe ayırdığını belirten Hancock, Oxford Üniversitesi ve Imperial College London Üniversitesi’nde yürütülen çalışmalar için “Sonuç vaat eden ve hızlı ilerleme gösteren projeler” ifadelerini kullandı.

Kovid-19 için yapılan aşı çalışmalarıyla ilgili “Bir aşı elde edebilmek için elimizdeki her şeyi vereceğimizden eminim” diyen Bakan Hancock, Oxford Üniversitesi’ndeki aşı çalışması için hükümetin 20 milyon pound (yaklaşık 171 milyon lira) verdiğini toplamda aşı çalışmaları için ayırdığı bütçenin 42,5 milyon pound olduğunu belirtti. 

Imperial College London Twitter hesabı üzerinden, aşı çalışmalarında üzerinde denemeler yapılması için gönüllüler aradığını duyurdu. Üniversite, yaptığı paylaşımda, 18-55 yaş arası, herhangi bir sağlık sorunu olmayan kişilerin gönüllü olmaları ve kabul edilmeleri halinde 190 ile 625 pound arasında ödeme yapılacağını açıkladı.

[BoldMedya] 21.4.2020

Merkez Bankası para basıyor ama nereye kullanıldığı belli değil!

Merkez Bankası eski Başkanı İyi Parti Ankara Milletvekili Durmuş Yılmaz, Merkez Bankası’nın yılbaşından bu tarafa para bastığını, ancak bu paranın ne şekilde kullanıldığının bilinmediğini açıkladı.

BOLD – İyi Partili Durmuş Yılmaz, İsmail Küçükkaya ile Çalar Saat programında ekonomideki son duruma yönelik değerlendirmelerde bulundu. İşsizlik fonundaki paranın nakit olmadığını hazine kağıdından olduğunu belirten Yılmaz, “Merkez Bankası para basıyor mu?” şeklindeki sorusuna, “Şu anda biz para basıyoruz. Rezerv para 205 milyardan 270 milyara çıktı. İşsizlik Fonu’nun bankaların elindeki kağıtları Merkez Bankası tarafından satın alınıyor. Yani Merkez Banası para basıyor ama bu paranın nereye nasıl gittiği konusunda bir bilgimiz yok.” şeklinde yanıt verdi.

“İŞSİZLİK FONU’NDAKİ 131 MİLYAR DOLAR NAKİT OLARAK YOK”

“1929 ekonomik buhranına, İkinci Dünya Harbi’ne benzeyen bir ekonomik sorunlar yumağı ile karşı karşıyayız” diyen Yılmaz, “İşsizlik Fonu’nda 131 Milyar dolar var mı, yok mu?” sorusuna “Bu para nakit olarak yok. İşsizlik Fonu’na işçilerden nakit olarak kesilen bir katkı var. İşverenlerden yapılan bir katkı var. Hükümetin, devletin yaptığı katkı var. Aylık bazda ücretler ödenirken yapılan kesintiler üzerinden nakit olarak fonda birikiyor bu para.” dedi. 

“FON YÖNETİMİ DEVLETE BORÇ VERİP TAHVİL ALIYOR”

İşsizlik Fonu Yönetimi’nin bu parayı hazine ihalelerine katılarak devlete borç verdiğini anlatan Durmuş Yılmaz, “Devlete verdiği borcun karşılığında devletten hazine tahvili alıyorlar ve dolayısı ile de oradan faiz geliri elde ederek fonu büyütmeyi çalışıyorlar. Ama bunun yüzde yüzünü devlete borç vermiyor, hazine kağıdına yatırmıyor. Bir kısmını nakit olarak hesabında tutuyor.” şeklinde ifade etti. 

“Dolayısı ile bugün itibariyle bu fondaki 130 küsur milyar lira para nakit olarak harcanabilir değil devlet tahvili olarak var” diyen Yılmaz, “Merkez Bankası geçen hafta aldığı birtakım tedbirler çerçevesinde elinde fonun yatırımlarından oluşan hazine kâğıdı olan bankalara bu kağıtları merkez bankasına satabileceklerini ve dolayısı ile arada nakde dönebileceklerini söyledi. Fonda para var, para nakit değil, hazine kağıdından.” dedi. 

“MERKEZ BANKASI PARA BASIYOR”

“Merkez Bankası para basıyor mu?” sorusunu yanıtlayan Yılmaz, “Biz para basıyoruz efendim. Yılbaşından bu tarafa Merkez Bankası’nın yaptığı faaliyetlere baktığımızda şunu görüyoruz. Rezerv para dediğimiz, yani parasal taban dediğimiz ekonomide toplam para arzının özünün esasını teşkil eden rezerv para yüzde 30 artış gösterdi. 205 milyar TL’den 270 milyar TL’ye çıktı. Bu arada tabi yılbaşından bu tarafa Ocak Şubat Mart aylarındaki enflasyon yüzde 3,2. Dolayısı ile enflasyonun 10-15 katı kadar para basılmış durumda.” şeklinde konuştu. 

“BASILAN PARA NEREYE HARCANIYOR BİLMİYORUZ”

“Bu para ne gidiyor derseniz Burası son derece önemli” uyarısında bulunan Yılmaz “Basılan bu paranın nereye gittiğini görebilmemiz için başa dönüp karşı karşıya olduğumuz sorunların boyutunun ne olduğunun tespit edilip, buna göre de ihtiyaç tespit edilip buna göre de ne yapılması lazım geldiğinin belirlenmesi gerekir.  Aslında bütün dünya şunu biliyor. Ne yapılması gerektiğinde tereddüt yok. Fakat nasıl yapılacağı konusunda ülkeler ülkelere farklı farklı şeyler düşünüyorlar.” dedi. 

“İşsizlik Fonu’nun bankaların elindeki kağıtları Merkez Bankası tarafından satın alınıyor” diyen Yılmaz “Yani Merkez Banası para basıyor ama bu paranın nereye nasıl gittiği konusunda bir bilgimiz yok.  Sayın Maliye Bakanı ‘Ülkeyi nereye sürükleyeceği belli olmayan söylemler duyuyorum’ dedi. Yani ‘Para basarak bu işi halledin’ deniliyor ya, bunu bakan ülkeyi nereye sürükleyeceği belli olmayan söylemler olarak nitelendiriyor.  Aslında sayın bakan, ülkeyi nereye sürükleyeceği belli olmayan söylemlerden de öte geçerek, eylemlere başladı. Fakat açık değil, net değil, şeffaf değil, hesap verebilir değil.” uyarısında bulundu. 

[BoldMedya] 21.4.2020

Korona affıyla serbest bırakılan Müslüm Aslan 9 yaşındaki kızını hortumla döve döve öldürdü

Karısını bıçaklamaktan 1 yıl önce hapse girip infaz yasasıyla serbest bırakılan Müslüm Aslan, 9 yaşındaki kızı Ceylan’ı hortumla döverek öldürdü.

BOLD – Olay, cuma günü Güzelvadi Mahallesi’nde meydana geldi. Bir yıl önce tartıştığı eşi Rukiye Aslan’ı bıçakladığı için cezaevine giren Müslüm Aslan, tahliyesinin ardından özlediğini söylediği 3 çocuğunu, annelerinin izniyle yanına aldı. Çocuklarına işkenceler eden cani adam, 9 yaşındaki kızı Ceylan’ı döve döve bayılttı. Polis, kaçan babayı bir parkta yakalayarak gözaltına aldı. Gözaltındaki sorgulamasının ardından adliyeye sevk edilen Müslüm Aslan, tutuklanarak cezaevine konuldu. Minik Ceylan ise 4 günlük yaşam mücadelesini kaybetti.

DELİLLERİ YOK ETMEK İSTEDİ

Evde yapılan incelemede katil Müslüm Aslan’ın olayın ardından sıçrayan kan izlerinin bulunduğu perdeyi keserek sobada yaktığı belirlendi. Olayın ardından iki oğlu ile babaevine giden Rukiye Aslan, boşanma davası açtığı Müslüm Aslan’dan evlilikleri süresince sürekli şiddet gördüğünü belirtti. Rukiye Aslan şunları söyledi: “Eşim beni daha önce sürekli dövüyordu. Geçen yıl ramazan ayında boğazımı makasla keserek beni darp etti. Ben de çocuklarımı alarak babamın evine geldim. Ölümden zor kurtuldum. Boşanma davası açarak şikâyetçi oldum. Polisler, bunun üzerine Müslüm’ü yakalayarak cezaevine koydular. Çıktıktan sonra bana ‘barışalım sorunları halledelim’ dedi ama kabul etmedim.”

“KOLLARINDAN DUVARA ASTI”

Anne Aslan, “Eşim cezaevinden çıktıktan sonra çocukları birkaç günlüğüne görmek için yanına almak istedi. Ben de babaları olduğu için izin verdim. Ama geri göndermesini istediğimde beni hep oyaladı. Çocuklarıma sürekli şiddet uyguluyormuş. Kızımı ‘annen buraya geldi mi yalan söyleme’ diyerek dövmüş. Kollarından duvara asmış, sonra hortumla döve döve bayıltmış. Ceylan kanlar içinde kalınca da 2 oğlumu taksiyle bizim evin önüne bırakıp kaçmış. Kızım öldü, yıllardır bana ve çocuklarıma hayatı zindan eden bu caninin en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum” diye konuştu.

[BoldMedya] 21.4.2020

Tutuklu gazeteci Ahmet Memiş’e annesinin cenazesine katılma izni verilmedi

Dört yıldır tutuklu olan gazeteci Ahmet Memiş’in annesi Hatice Memiş iki gün önce hayatını kaybetti. Salgın gerekçesiyle Memiş’in, annesinin cenazesine gitmesine izin verilmedi.

 Silivri Cezaevinde bulunan gazeteci Ahmet Memiş’in annesi Hatice Memiş, 68 yaşında kalp krizinden vefat etti. Alzheimer hastası olan Hatice Memiş oğlunun doğum günü olan 19 Nisan’da hayatını kaybetti. Ailesi, Ahmet Memiş’in annesini son kez görebilmesi ve cenazesine katılması için dilekçe vererek başvuruda bulundu. Savcılık, virüs salgınını gerekçe göstererek izin vermedi. Hatice Memiş, İstanbul Eyüp Tokmaktepe mezarlığına defnedildi.

ANNESİNİN ÖLÜMÜNÜ TELEFON GÖRÜŞÜNDE ÖĞRENDİ

Gazeteci Ahmet Memiş, annesinin ölüm haberini, telefon görüşmesinde öğrendi. Yakınlarından alınan bilgiye göre; telefonda hıçkırıklarla uzun uzun ağlayan Memiş, cenazeye katılamadığından dolayı çok üzüldü ve savcılığa tepki gösterdi. www.haberdar.com sitesinin haber koordinatörlüğünü yapan Ahmet Memiş, 23 Temmuz 2016’da gözaltına alındı, iki gün sonra tutuklanıp Silivri Cezaevine gönderildi. 8 Mart 2018’de 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Memiş, İhlas Haber Ajansı, Ortadoğu, Günaydın, Timetürk, Cafe Siyaset ve Rota Haber’de yaklaşık 20 yıl çalıştı. Medya Etik Konseyi’nden 2012 Medya ‘İnternet Özel Haber Etik Ödülü’ aldı.

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

Çin artık herkesin gözüne batıyor

İngilizler, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını konusunda uluslararası hukuka aykırı hareket ettiğinin belirlenmesi durumunda Çin hakkında tazminat davası açılmasını istiyor.

Düşünce kuruluşu Henry Jackson Society için yapılan ankete göre, İngiltere halkının yüzde 74'ü, Çin'in Kovid-19'un yayılmasına izin verdiğini düşünüyor.

Halkın yüzde 71'i, bunun ispatlanması durumunda ise Çin hakkında tazminat davası açılması gerektiğini söylüyor. 

Anket, ayrıca halkın yüzde 80'inin Başbakan Boris Johnson'ın Çin'in salgın ilk ortaya çıktığında yaptıklarına ilişkin uluslararası bir soruşturma açılması için çaba göstermesini istediğini de ortaya koyuyor.

'350 milyar sterlin istenebilir'

Henry Jackson Society'in konuya ilişkin açıklamasında, İngiliz hükümetinin koronavirus nedeniyle tazminat davası açması durumunda Çin'den 350 milyar sterlin isteyebileceği belirtildi. 

Henry Jackson Society Başkanı Alan Mendoza ise, anketin İngiliz halkının Çin'in krizi ele alışı konusunda adalet istediğini gösterdiğini belirterek, bundan sonrasının "İşler eski gibi olmayacak" diyen hükümete kalmış olduğunu kaydetti.

'İşler eskisi gibi olmayacak'

İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab, 16 Nisan'daki açıklamasında Çin'in Kovid-19'un nasıl ortaya çıktığına ve salgının çok daha önce durdurulma ihtimali olup olmadığına dair zor soruları yanıtlaması gerekeceğini belirterek, "Hiç şüphe yok ki bu krizden sonra işler eskisi gibi olmayacak." demişti.

İngiltere dış istihbarat servisi MI6'nın eski şefi John Sawers ise, 15 Nisan'da yaptığı açıklamada, Çin'in Kovid-19 salgını konusunda dünyadan başlangıçta bilgi gizlediğini ve sorumlu tutulması gerektiğini söylemişti.

Dünya genelinde 165 binden fazla kişinin ölümüne neden olan virüs, 2019'un sonunda Çin'in Vuhan kentinden yayılmıştı.

ABD, ALMANYA VE FRANSA DA TEPKİLİ

ABD, Fransa ve Almanya devletleri de en üst düzeyde yaptıkları açıklamalarda Çin'deki durumun açıklığa kavuşturulmasını istemiş, uluslararası soruşturma yapılarak Çin'in hastalığın yayılmasında ihmali ya da kastı olup olmadığının araştırılmasını talep etmişti. Çin'in hasta sayısı ve istatistikleriyle oynadığı da öne sürülüyor.

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

İnfaz hâkimliğiyle siyasi tutuklular için tablo ağırlaşacak

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Turan Aydoğan’a göre infaz hâkimliğiyle iktidar, kişiyi cezaevine alıp, çıkarana kadar kontrol altında tutacak bir mekanizma oluşturuyor.

Yeni infaz düzenlemesini Anayasa Mahkemesi’ne taşımaya hazırlanan Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) Milletvekili Turan Aydoğan, infaz hâkimliklerinin sebep olacağı hukuksuzluklara dikkati çekti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından Meclis’ten geçirilen yeni infaz düzenlemesini de içeren yasa değişikliği paketini CHP Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) götürmeye hazırlanıyor.

Türkiye’de siyasi suçlar ile “terör suçları” arasında bir ayrım yapılmadığı sürece ülkenin sorunlarının çözme ihtimalinin olmadığını ifade eden Aydoğan, birçok yurttaşın şiddete hiç bulaşmadığı halde Terörle Mücadele Kanunu’na (TMK) göre yargılandığına işaret etti.

İNFAZ HÂKİMLİĞİ YA DA MAJESTELERİNİN HÂKİMLİĞİ

CHP’li Aydoğdu, yasa değişikliği ile infaz hakimliklerinin yetkilerinin genişletilmesi üzerinde de durdu.

“Majestelerinin hâkimliği” olarak tanımladığı İnfaz Hâkimliği’nin yetkilerinin genişletilmesi ile iktidarın kişiyi cezaevine alıp, çıkarana kadar kontrol altında tutacak bir mekanizma oluşturmaya çalıştığını söyleyen Aydoğan, genişletilen bu yetkilerle siyasi suçlar kapsamında yargılananların infazının daha da ağırlaştırılacağını kaydetti.

"SULH CEZA HÂKİMLERİNİN NASIL ATANDIĞINI BİLİYORUZ"

Türkiye’deki yargı sistemini eleştiren Aydoğan, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) mevcut haliyle devam ettiği sürece gelecek hâkimin, aynı suç ceza hâkimi gibi hâkim bir pozisyonda olacağını belirtti.

Bu haliyle de İnfaz Hâkimliği’nin yargısal mekanizmanın kontrolü altında kalacağını söyleyen Aydoğan, “Sulh Ceza Hâkimliğinin nasıl atandığını herkes biliyor. Bu hakimler açık ve net bir şekilde taraf olarak atanan hâkimlerdir.” dedi.

"ANAYASA MAHKEMESİ YA DİK DURACAK YA DA ERKİN ALTINDA EZİLECEK"

Aydoğdu, “eşitlik ilkesi”ne aykırı olması itibariyle infaz değişikliğinin iptali için başvuracakları Anayasa Mahkemesine dair ise şunları söyledi: “Yargı tam olarak bağımsız olsaydı, bu düzenleme AYM’den kesinlikle döner derdim. Ancak Türkiye’de sıkıntılı kararlara imza atan bir AYM var. AYM hukuk kurumu gibi dik mi duracak, erkin altında mı ezilecek? Beraber göreceğiz. Yargı bağımsızlığı olmadığı bir ülkede kurumlardan çıkabilecek olumlu veya olumsuz hiçbir karara şaşırmam. Yine de kurumlara olan inancımı tamamen kaybetmek istemiyorum.”

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

TEPAV araştırması: Türkiye'de pik zirve kaç hasta ile görülecek?

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın (TEPAV) çalışmasına göre, Türkiye koronavirüs salgınında zirveyi 3 Mayıs tarihinde 100 bin 900 vakayla görebilir. Buna göre önlemler haziran başı kademeli olarak gevşetilir, haziran ortasında da normalleşmeye geçilir.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'ndan (TEPAV) Prof. Dr. Türkmen Göksel ve Doç. Dr. Yetkin Çınar "COVID-19 Salgınında Türkiye'de Zirve Noktası ve Normalleşme Dönemine Kademeli Geçiş Zamanı Tahminleri" raporu hazırladı.

Hürriyet gazetesinden Hacer Boyacıoğlu'nun haberine göre raporda özetle şu tespitler yer aldı:

*Koronavirüs salgınında zirve, günlük olarak tespit edilen hasta sayısı, günlük iyileşen ve ölen hasta sayısının toplamına eşit olduğu noktada gerçekleşecek. Bu noktada, aktif vaka sayısını artıran günlük vaka sayısına karşılık, aktif vaka sayısını azaltan iyileşme ve vefat sayıları eşitlendiğinden, aktif hasta sayısının günlük artışı duracak.

*Son günlerde Türkiye’de günlük vaka sayılarında azalma oluyor. Bu, aktif vaka sayısının zirve noktasına daha kısa sürede ulaşmasına ve sonra düşüşe geçmesine yardımcı oluyor.

‘Zirvenin ardından tedbirlerin artırılması gerekiyor’

*Aktif hasta sayısının, zirve öngörüsü olarak görünen 3 Mayıs 2020 (tahmin aralığı olarak 28 Nisan-8 Mayıs) tarihine kadar artacağı ve bu tarihten sonra da azalışa geçeceği öngörülüyor. Bu zirve noktasının akabinde tedbirlerin azaltılması değil, tersine artırılması gerekiyor.

*Hayatın normalleşmesi ise ancak aktif vak'a sayısının ihmal edilebilecek düzeye indiği noktada olabilecek. Zira bu tarihlerde mevcut vak'a sayısı az olacak, bu da hasta olmayanların enfekte olasılığını en düşük düzeye indirecek.

'Haziran ortası normalleşme süresine başlanacak dönem olarak gösterilebilir'

*Bu dönem, aynı zamanda sağlık sisteminin en fazla rahatladığı dönem olacak. Yapılan tahminlere göre, aktif vaka sayısının görece düşük seviyelere indiği haziran başı-ortası kademeli olarak tedbirlerin gevşetilebileceği tarih aralığı ve haziran ortası normalleşme süresine başlanacak dönem olarak gösterilebilir.

*Tabii bu dönemlerde dahi salgın nedeniyle artık günlük yaşamımızın bir parçası olan ve alışılan sık sık el yıkama, öpüşmeme, tokalaşmama gibi tedbirlerin devam etmesinde fayda olacak.

Tahmin edilen senaryo şu şekilde:

*Pik-zirve: 3 Mayıs (28 Nisan-8 Mayıs tahmin aralığı) Pik tarihinde 100 bin 900 hasta sayısı varken, yoğun bakım ihtiyacı 3 bin 632
*Tedbirlerin Kademeli Gevşetilmesi: Haziran başı
*Normalleşme: Haziran ortası (Daha katı izolasyon senaryosu: Bu senaryoda, mevcut duruma göre 17 Mart’ta (alınan daha katı tedbirler nedeniyle)
*5 milyon daha fazla insanın toplumsal yaşamdan izole edildiği anlamına geliyor.

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

Petrol 1 kuruşa inse Türkiye’de benzin kaç lira olur?

ABD'de petrolün fiyatının vadeli işlemlerde sıfır doların altında işlem görmesi dikkat çekti. Petrolün fiyatı 1 kuruşa inse bile Türkiye akaryakıtta maktu ÖTV alınıp onun da KDV'si hesaplandığı için 1 litre benzin 2.97 TL'den aşağı satılamıyor.

Petrolden kaçan işlemciler tarihte ilk defa ABD vadeli petrol fiyatlarının eksiye düşmesine neden olurken corona virüsü salgını nedeniyle petrol ihtiyacının ne denli düştüğü ve çıkarılan petrolü depolayacak yer bile kalmadığı da gözler önüne serilmiş oldu.

İşlemciler vadesi Salı günü dolan Mayıs vadeli ABD tipi ham petrol kontratlarında dün sert satışa geçti. Gün içerisinde bir süreliğine de olsa fiyat eksi 40 dolar seviyesine kadar geriledi. Petrol vadeli işlemleri borsa kapandığında %305 değer kaybederek eksi 37.63 dolar seviyesindeydi.

ABD hafif ham petrolünün Mayıs vadeli varil fiyatının eksiye düşmesinin ardından yaklaşık 39 dolar yükseldi ancak hala varil başına 1.76 dolarda bulunuyor.

ŞİMDİLİK TÜRKİYE’Yİ ETKİLEMEYECEK

Sozcu.com.tr’ye konuşan enerji piyasası uzmanları ABD vadeli petrol işlemlerindeki hareketlerin doğrudan Türkiye’deki akaryakıt fiyatlarını etkilemeyeceğini belirtiliyor.

Türkiye’de akaryakıt fiyatları CIF MED Genova/Lavera benzin ve motorin fiyatlarındaki değişim izlenerek belirleniyor.

1 KURUŞ OLSA MOTORİN 2.41 TL’DEN AŞAĞI OLMAZ

Peki ya petrol 1 kuruşa inse Türkiye’de benzin kaç para olur? Vergi Uzmanı Dr. Ozan Bingöl petrol fiyatı 1 kuruşa inse bile Türkiye’de akaryakıtta maktu ÖTV alınıp onun da KDV’si hesaplandığı için 1 litre benzinin 2.97, 1 litre motorinin ise 2.41 liradan daha düşük fiyata satılamayacağını söyledi.

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

"Zulüm, Salgın ve Ramazan"Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayı münasebetiyle özel bir sohbet yaptı.

Zulüm, Salgın ve Ramazan

Hocaefendi'nin 'Zulüm, Salgın ve Ramazan' başlığıyla sohbeti Herkul.org sitesinde yayınlandı.

Koronavirüs salgınına karşı dua seferberliği oluşturulmasının önemine değinen Hocaefendi,  “Böyle Mübarek aylarda insanlık için, kendiniz için böyle hareket etmek önemli. Hakka teveccüh de bulunarak, insanlığa musallat ettiği bu şeyi bir an önce kaldırmasını ondan dilemek. İnsanlık için moral olur, başkalarına da yol yordam öğretmiş olursunuz. Diğer insanlar sizin arkadaşlarınızla dua ediyor, Cenab-ı Hak size sevap kazandırıyor.” dedi.
‘Böyle demek Allah’a karşı saygısızlıktır’

Gülen, sohbetinde Koronavirüs salgınından dolayı başkalarının suçlanmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Falanlar filanlara şöyle zulüm etmişlerdi de, falan haksızlık yapmıştı’ diye değil. Bu tip şeyleri başkasına fatura etmek gibi durumlara girmeye, bence işin içinde sıyrılmaya çalışmamamız lazım. Elden geldiğince insan kendinden bilmeli. ‘Benim yüzümden olmalı. Biz konumumuz hakkını verseydik, Cenabı Hak başkaların bize musallat etmezdi.” demeliyiz. Diğeri Allah’a karşı ayrı bir saygısızlık.” ifadelerini kullandı.

Haydar Baş’a dua

Gülen sohbetinde geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Haydar Baş’tan da ismini kullanmadan bahsederek, “Bir iki gün önce bir zat vefat etti. Ben ona çok ağlayarak dua ettim. Fakat bu zat hep ‘bunların hakkında ben gelmeye çalıştım’ diyordu. Ben de ‘Ya Rabbi bu sana geliyor. Namaz kılıyordu, oruç tutuyordu. Bize yaptıklarında dolayı bunu cezalandırma. Bahtına düştüm.” diye dua ettim.” şeklinde konuştu.

Kur’an’la bir kez daha tanışmak lazım

Gülen ayrıca Kur’an-ı Kerim’e hak ettiği değerin bir kez daha verilmesini belirterek, ” Yabancılaştığımız bu meseleyi temel mevzumuz, temel meselemiz haline getirmek lazım. Kur’an’la bir kez daha tanışmak lazım. Hemen yeni yeni nazil olmuş gibi.” ifadelerini kullandı.

Sohbetin diğer satır başları ise şöyle;

“Münacat koroları oluşturun, Cenabı Hakka toptan teveccüh edin. Hakka teveccüh de bulunarak, insanlığa musallat ettiği bu şeyi bir an önce kaldırmasını ondan dilemek. İnsanlık için moral olur, başkalarına da yol yordam öğretiş olursunuz. Diğer insanlar sizin arkadaşlarınızla dua ediyor. Çenab-ı Hak size sevap kazandırıyor.”

“Bu şeyin farklı versiyonları gelecek diyorlar. Bütün bunlar karşısında Cenabı Hakka tevüccüh edeceksiniz. Böyle Mübarek aylarda insanlık için, kendiniz için böyle hareket etmek önemli. Allah buna getirdi size. Hem Ramazan’ın sevabı, hem orucun sevabı, hem geceleri kalkmanın sevabı, secdeyi derinlemesini duymanın sevabı. Cenab-ı Hakkın ayrı bir lütfü bu.”

“Ama bunları ‘falanlar filanlara şöyle zulüm etmişlerdi de, falan haksızlık yapmışlardı’ diye değil. Bu tip şeyleri başkasına fatura etmek gibi durumlara girmeye, bence işin içinde sıyrılmaya çalışmamamız lazım. Elden geldiğince insan kendinden bilmeli. ‘Benim yüzümden olmalı’ demeli. Diğeri Allah’a karşı ayrı bir saygısızlık. Suçu başkalarında arama, doğru değil. Sen kendini temiz insan görmemelisin.İnsanlarda intikam alıyor gibi konuşmak doğru değil. Allah bizim de onların da canını alır.”

“Ama biz konumumuz hakkını verseydim, Cenabı Hak  başkaların bize musallat etmezdi.”

“Bir iki gün önce bir zat vefat etti. Ben ona çok ağlayarak dua ettim. Fakat bu zat hep bunların hakkında ben gelmeye çalıştım’ diyordu. Ben de ya Rabbi bu sana geliyor. Namaz kılıyordu, oruç tutuyordu. “Bize yaptıklarında dolayı bunu cezalandırma. Bahtına düştüm.” diye dua ettim.”

“İnsan olmak başka bir şey. İnsana saygıyla başlar. insana saygı ile devam eder, insana saygıyla biter.”

“Kur’an-ı Kerim’i hep kendini muhattap olarak almak. ‘Efendimize (sav) ne demişse; Cenabı Hak bana söylüyor’ diye.”

“Kur’an-ı çok okumak sürekli okumak. Kur’an-ı duyurma, duyanların vazifesidir. Meali ile birlikte okumak, yılda en azında 12 kere hatmetmek. Nafile ibadetlerde yüzüne bakarak okumak. Öncesinde en azında mealine bakmak. Yabancılaştığımız bu meseleyi temel mevzumuz, temel meselemiz haline getirmek lazım. Kur’an’la bir kez daha tanışmak lazım. Hemen yeni yeni nazil olmuş gibi.”

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

Meriç’ten geçenlerin hikâyeleri belgesel oldu

Türkiye’yi Meriç nehri üzerinden terketmek zorunda kalanların hikayesi Kanada’da belgesel oldu.

Türkiye’de 2016 darbe girişimi sonrası Erdoğan hükümetinin hedef aldığı Gülen hareketi gönüllüsü bir mağdur öğretmen çiftin 3 kız çocuğuyla Meriç nehrini kaçak olarak nasıl geçtiklerini ve buradan Atina üzerinden Amerika’ya, ardından da Kanada’ya gelişlerini anlatan belgesel yayına girdi.


Kanada’nın önde gelen mesleki eğitim kolejlerinden Mohawk College’in Televizyon Yayıncılık bölümünün himayesinde gazeteci Osman Ünalan’ın yapımcılığını üstlendiği Crossing Maritsa (Meriç’i Geçmek) belgeselinin çekimleri Kanadalı bir ekip tarafından yapıldı.

Projenin yapımcılığını üstlenen gazeteci Osman Ünalan, prodüksiyon projelerine Crossing Maritsa belgeseli ile giriş yapmış olmanın kendisi için bir borç olduğunu belirtti. Kendisi de Türkiye’deki sürecin bir mağduru olan Ünalan, Kanada’da eğitim aldığı Mohawk College ile girdikleri projenin ilk önce hikâye olarak birçok Kanadalının dikkatini çektiğini, hatta ilk süreçte inanmakta tereddüt ettiklerini ancak proje gerçek kişilerle ilerledikçe belgeselin kolej öğrencileri ve eğitmenlerinin ilgisini çektiğini söyledi.

Ünalan, yaklaşık 8 ay süren projeyi Koronavirüs tedbirlerinden dolayı aksayan çekim ve diğer prodüksiyon aksaklıklarından dolayı yarım saatle sınırlı tuttuklarını, Corona tedbirleri kalktıktan sonra daha geniş belgesellere imza atacaklarını da duyurdu.

“NAZİ ALMANYASINI ANIMSATIYOR”

Mohawk College’ın belgesel derslerini veren, kariyerinde Netflix ve birçok Hollywood firması için yazarlık yapan Atul Rao, Crossing Maritsa belgeselinin sözde bir AB adayı ülke olan Türkiye’de insanların bir diktatörden korunmak için nasıl korkunç olaylar yaşadıklarını söyledi. Rao belgesel projesinin kendisine Nazi Almanya’sını anımsattığını. Filmlerde izlediğimiz o Almanya’da da insanların işlerin bu raddeye geleceğini düşünmediklerini ancak işin sonunda bir soykırımla karşı karşıya kaldıklarını söyledi.

Belgeselin yaşanmış gerçek hikayesinin aslında çok korkutucu olduğunu dile getiren Rao, en korkutucu olanın ise diktatörlere destek çıkan sessiz yığınların olduğunun altını çizdi. İnsanların böyle hikayeleri dinledikleri veya izledikleri zaman Hollywood filmi izler gibi izlediklerini söyleyen Rao, Crossing Maritsa’nın kendisine bunların çok uzaktaki insanlara değil, yanı başındaki insanlara hatta kendi başına bile geleceğini hatırlattığını belirtti.

Belgeselin görüntü ve ses yönetmeni Prince Mathews ise Crossing Maritsa’da bir göçmenin yüreklere dokunan hikayesini anlattıklarını ve projenin bir parçası olmaktan gurur duyduğunun altını çizdi.

Projenin yapım asistanı ve ses aranjmanlarını yapan Lucas Vani Crossing Maritsa projesi ile yaşanmış olayları belgeleyebildikleri için çok mutlu olduğunu belirtti. Vani kendisi için projenin dünyanın bir ucunda yaşayan bir insan için diğer ucundaki bir diğer kişinin başına gelenleri anlamasında çok etkili ve duygulara dokunan tarafı olduğunun altını çizdi.

Yapımın dokümantasyon işlerini üstlenen yapım asistanı Marshall Murphy ise projeden önce Türkiye’de olup bitenden hiç bilgisi olmadığını, proje ile insanların alilerin hayatlarının nasıl karartıldığının canlı şahidi olduğunu söyledi. “Olup bitenler çok korkunç. Hikaye beni derinden etkiledi” diyen Murphy, Crossing Maritsa’nın Batı’daki insanlara Türkiye’de olup bitenle alakalı bir nebze olsun ışık tutmasını umduğunu söyledi.

[Samanyolu Haber] 21.4.2020

Erdoğan, S-400’ü hediye edecek mi? [Turhan Bozkurt]

Bir tarafta Korona salgını diğer tarafta giderek ağırlaşan ekonomik kriz.

Dolar, 7 Türk Lirası’nı geçti geçecek. Doların anavatanı Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Türkiye’ye şu ana dek can simidi atmaya yanaşmadı.

Dolar takviyesi için 14 ülkenin merkez bankasına kapıları sonuna kadar açan ABD Merkez Bankası’nın (Fed) kararının sebepleri sadece ekonomik değil.

Merkez Bankası’nın (TCMB) dilekçesine cevap vermeye bile tenezzül etmediler. Ankara’ya “öteki” muamelesinin siyasi veçhesi de var. Rusya, Çin ve İran ile kol kola okyanus ötesine nispet yapılan günlerin faturası peyderpey ödetiliyor.

S-400’ÜN TÜRKİYE'YE MALİYETİ GİDEREK ARTIYOR
 
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerika’ya inat Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almıştı.

İlk bataryanın sevkiyatına 2019 yılı temmuz ayında başlanmıştı. Ankara Mürted Üssü’ne (Önceki ismi Akıncı) teslim edilen ilk bataryanın ne zaman aktif hâle getirileceğine yine Erdoğan cevap vermişti.

Erdoğan, 19 Eylül 2019’da uluslararası haber ajansı Reuters’e verdiği mülakatta, “S-400 en geç nisan ayına kadar bunlar yerlerine monte edilmiş olacak ve bunlar monte edildiği anda da bizler savunma sistemleri olarak çok daha huzurlu bir hâle gelmiş olacağız.” ifadelerini kullanmıştı.

Kâğıt üzerinde 2,5 milyar dolar ödenen S-400’ler Türkiye’ye çok daha pahalıya mâl oldu.

AKP LİDERİ ERDOĞAN İKİ ARADA BİR DEREDE

O günlerde Beyaz Saray’ın “malî ve askerî müeyyide” hamlelerine karşı öldürücü bir hamle ile mukabelede bulunduğunu zanneden Erdoğan halihazırda tam bir açmazla karşı karşıya.

Türkiye’de dolar yükseliyorsa ekonomide su seviyesi de yükseliyor demektir.

Dolar talebini karşılanmakta zorlanan Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ile bankaları köşeye sıkıştırarak birkaç haftayı atlatmaya çalışıyor.

Yabancıların Borsa İstanbul’da payı yüzde 58’e, devlet iç borçlanma senetlerinde (DİBS) yüzde 8’e geriledi. Türkiye'de toplam sıcak para tutarı 20 milyar dolara kadar indi.

Dolar ve altın haricinde hemen her piyasa eşine az rastlanacak bir çöküşe sahne olurken mali kıyametin Türkiye’ye ilişmeyeceği düşünülemez.

KORONA KRİZİ'NDE PETROL BİLE SIFIRIN ALTINA İNDİ

Korona Krizi bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Teksas tipi petrolün varil fiyatı 20 Nisan’da -40 dolara kadar indi. Petroldeki çöküş diğer sektörleri derinden sarsacak.

Dünyada çarklar durunca stoklar şişti. Petrolü depolayacak yer kalmadı. Taşıma maliyeti katlanıyor her geçen gün. Bu yüzden yatırımcı petrolü teslim almak yerine üzerine 40 dolar verip elden çıkarmayı tercih etti.

Mayıs vadeli kâğıtlardaki çöküş bugün Haziran vadeli petrol kâğıtlara da sıçradı. Brent petrol 1999’dan bu yana ilk defa 20 doların altına indi.

Bu da gösteriyor ki üretim, tüketim (arz, talep) krizi mayıs-haziran aylarında devam edecek.

Koronavirüs salgınında her devlet bir şekilde bir müttefik bularak ayakta kalmaya çalışıyor.

ERDOĞAN TELEFONLA YARDIM İSTEDİ

Avrupa Birliği (AB) üyeleri birliğin bütün imkânlarını birbirleri için seferber ederken, ABD ise Kanada’dan Japonya’ya, Güney Kore’den Brezilya’ya geniş bir coğrafyada paraşütle para dağıtıyor.

TCMB’nin dahil edilmediği swap (dolar-yerel para takası) havuzu kıtlık döneminde çöldeki vaha gibi olabilirdi.

Erdoğan swap dilekçesine cevap gelmeyince ABD Başkanı Donald Trump’ı telefonla aradı. Görüşmenin akabinde herhangi bir açıklama yapılmadığına göre okyanus ötesinde hava dumanlı.       
Erdoğan’ın S-400’ün kumanda masasında poz vermeye hazırlandığı bir dönemde böyle bir kriz hesapta yoktu.

İÇİ BOŞ HAMASETLE SONUÇ ALINMADIĞINI GÖRMEK İSTEMİYORLAR

Öncek gün Reuters’e konuşan ismi mahfuz bir yetkili, çevir kazı yanmasın minvalinde şunları söyledi: “S-400'leri etkinleştirilmemesi gibi bir durum yok. Ancak Covid-19 sebebiyle nisan için yapılan planlar ertelendi.”

Saray’daki bu kaynak üzerinden Amerika’ya yine aba altından sopa gösterildiği zannediliyor. Oysa işin aslı öyle değil.

En cömert tahminle dahi 2020 yılı bütçesinde en az 300 milyar liralık bir gelir kaybı hiç şaşırtıcı olmaz. Böyle bir kaybın altından dış destek olmaksızın kalkılamaz.

Dolar ve euroya mukabil mum gibi eriyen TL’yi kurtaracak iki şık var: Ya Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yazacağı acı reçeteyi yudumlamak ya da ABD’nin mali desteğine müracaat etmek.

Avrupa Birliği krizin ne zaman biteceği bilinmediği için kaynaklarında önceliği üye ülkelere veriyor. 

TRUMP’I SEÇİMİ KAYBETME KORKUSU SARDI

Trump’ın da başı yeteri kadar dertte.

Korona salgınında vak’a sayısı 1 milyona yaklaşırken, halk nezdindeki desteği giderek azalan Trump anketlerde ilk defa Demokratların başkan adayı Joe Biden’ın gerisine düştü. Cumhuriyetçileri seçimi kaybetme korkusu sardı.

ABD ekonomisi 4-5 trilyon dolarlık takviyeye rağmen tepe taklak. Bir ayda 20 milyondan fazla kişi işini kaybetti. Dünyanın en büyük ekonomisi 2020’e yüzde 6’ya yakın daralacak.

Trump’ı destekleyen petrol kartelleri iflasın eşiğinde.

ABD'de ham petrol fiyatları -40 doların altını inince Trump “kısa vadeli kriz” yorumunda bulundu. “Stratejik petrol rezervi” için 75 milyon varil alım yapılacağını da söyledi.

Trump’ın öncelikleri de farklı.

Dolayısıyla Trump ile yukarıdan işi bağlamak bu sefer o kadar kolay değil.

KIZIM SANA SÖYLÜYORUM ERDOĞAN SEN ANLA

Amerika bu sefer söze değil icraata bakacağını saklamıyor.

Reuters’e mülakat veren ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus, Beyaz Saray’ın resmi görüşünü tekrarladı.


Erdoğan, Suriye'nin kuzey batısında İdlib şehrinde 39 TSK mensubunun hayatını kaybettiği saldırının akabinde 5 Mart'ta Rusya lideri Vladimir Putin ile Moskova'da bir araya gelmişti.

Ortagus, “S-400 satışı ABD'nin Hasımlarına Müeyyediler Yoluyla Karşı Koyma Kanunu’na (CAATSA) tabi. Bu işlemin ikili ilişkilerde ve NATO'da önemli bir engel teşkil ettiğini en üst seviyelerde vurgulamaya devam ediyoruz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve üst düzey yetkililerinin bu konudaki tutumumuzu anladığından eminiz.” ifadelerini kullandı.

Saray medyası “swap anlaşması imzalandı” yalanı ile “erken bayram” ilan etse de hakikatte Türkiye krizin ortasında yapayalnız.

Rusya, Çin ve İran’dan ihtiyaç duyduğu kadar para bulamayacağını yaşayarak öğrenen Erdoğan ekonomik olarak köşeye sıkıştı.

Daha vahimi iki ay sonrası için mısır, pirinç ve bakliyat krizinden endişe ediliyor. Çözüm diye ithalatta vergiler sıfırlandı. 

YETER Kİ PARA GELSİN, S-400’LERİ DE PAKETLER!

Salgın hızla yayıldığı hâlde sokağa çıkma yasağı ilan edilemiyor. Zira halkı evde tutacak kadar para yok kasada. Kasanın boş olması elini kolunu bağlıyor. Borçlar dağ gibi önüne set çekti.

İşin aslı Erdoğan dolar desteği için okyanus ötesinden söz alabilse o sevinçle S-400’leri birilerine hediye olarak bile göndermeye razı.

Bedava kolonya ve maske kolilerinin üzerine attığı imzayı S-400 konteynerlerinin üzerine niye atmasın ki!

Erdoğan’ın yegane gayesi saltanatını devam ettirmek değil mi? 

Süleyman Demirel gayet güzel söylemiş: Dün dündür, bugün bugündür.

Erdoğan, hediye edeceği ülkeyi seçene kadar S-400 füzelerini depoda bekletmekten gocunmaz. Kaz gelecek yerden 2,5 milyar doları esirgemez.

Hem 2,5 milyar dolar ödeyerek dünyanın en pahalı oyuncağını Türkiye'ye getiren Erdoğan’a bu müflis kararlarından ötürü kim hesap soracak ki!

Yeter ki Amerika para versin. 

[Turhan Bozkurt] 21.4.2020 [Samanyolu Haber]

Bismillah [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur ile Dua Köşesi

Sevgili dostlar, mübarek Ramazan-ı Şerife adım adım yaklaşırken bismillah deyip,  bismillah ile başlayan bir dua ile başlayalım inşallah..

Bismillah Allah’ın adıyla.. demek.

Yani her şeye Allah’ın adıyla başlarım, her işimi Allah’ın adıyla yaparım, Allah’ın adıyla, Allah’ın izniyle hareket ederim, demek..

Bismillahı Kur’an’ı Kerim’in girişinde Fatiha suresinin ilk ayeti olarak görürüz..

Onu her gün beş vakit kıldığımız namazlarımızda tekrar tekrar okuruz..

Kur’an’da Tevbe suresi hariç bütün surelerin başında yer alır..

Neml suresinde Hz. Süleyman (a.s)’ın Sebe melikesi Belkıs’e gönderdiği mektubun başında başlangıç cümlesi olarak görürüz..

Efendimizin besmele okunmadan başlanılan her bir işin, hayırsız ve bereketsiz olacağı konusunda uyarıda bulunduğuna da hatırlayalım..

Her adımda, her işte ve her an içimizde Allah ile beraberliğimizi ifade için  söylediğimiz bir cümle besmele..

Arzî ve Semavî Musibetlere Karşı Okunabilecek Bir Dua

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim her gün sabah ve akşam şu duayı üç defa okursa artık ona hiçbir şey zarar vermez, ansızın ve beklenmedik bir bela, musibet başına gelmez.” Buyurdu. İşte o dua:

“Allah’ın Nam-ı Celîlinin anıldığı yerde, ne arz ne de semadaki hiçbir şey insana zarar vermez. O Semi’ ve Alim’dir” (Tirmizî, daavât 13; Ebû Dâvûd, edeb 100; İbn Mâce, dua 14)

Efendimizin bu duası maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî bütün tehlikelere karşı korunmak için Allah’ın (celle celâluhu) himayesine girmeyi ifade etmektedir.. Duanın sonunda Cenâb-ı Hakk’ın Semi ve Alim isimlerinin zikredilmesini ise şöyle anlayabiliriz:

“Cenâb-ı Hak, arzdan (yerden) çıkacak ve semadan inecek her türlü tehlikeye karşı, halisane bir niyetle kendisine sığınan kulunun dua ve yakarışını işiten ve her şeyi kuşatan ilmiyle kulunun bu duasını en iyi bilendir.”

Bu dua hadis-i şerifini rivayet eden Hz. Osman Efendimizin oğlu Ebân (radıyallâhu anhümâ) bir gün hafif bir felç olur. Bu hadis-i şerifi kendisinden öğrenen bir zat sokakta Hz. Ebân’ı bu hâliyle görünce kendisine manalı bir bakışla bakmaya başlar. Bu bakıştaki maksadı sezen Ebân o zata şöyle bir izahta bulunur: “Hadis, rivayet ettiğim şekildedir. Fakat ben, bu musibetin bana gelip isabet ettiği gün onu okumamıştım. Allah da (celle celâluhu) hakkımda bu şekilde takdir buyurdu.” (Tirmizî, daavât 13; Ebû Dâvûd, edeb 100; İbn Mâce, dua 14).

Sahabe efendilerimiz sabah akşam bu duayı okuyor ve bu duayı okuyan insanın felç olmayacağına yürekten inanıyorlardı.

Afât-ı semaviye ve âfât-ı aradiye, yani yerden ve gökten altımızdan ve üstümüzden gelebilecek her türlü bela ve musibete, özellikle felce karşı sabah akşam bu duanın okunması tavsiye edilmiştir..

Kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda, meselâ tansiyonumuzun yükseldiğinde hemen bu duayı okuyarak Rabbimiz’in sonsuz rahmet ve kudretine sığınabiliriz.

Ayrıca bilinmesi gereken bir husus şudur: Duada istenilen şeyin hemen gerçekleşeceğini beklemek doğru değildir.

Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz şöyle buyurur:

“Kul, Rabbinden bir hayır dileyince Cenab-ı Allah üç şekilde mukabelede bulunur; ya dünyada dileğini yerine getirir, ya ahirete saklar,  ya da o dua ile başından bir kötülük ve zararı def’eder”. (Hadîs-i Şerif)

Fakat sonuçta biz bir sıkıntıya maruz kaldığımızda hemen duaya yönelerek bir ibadet, zikir ve fikir dairesine girmiş oluruz.

Cenab-ı Şafi her birerlerimize sıhhat-i tamme ve afiyet-i daime ihsan eylesin.Amin!

Not: Bu duanın hikayesini YouTube'da Hüseyin Yağmur Hoca Kanalından seyredebilirsiniz. Abone olmak için tıklayınız

[Hüseyin Yağmur] 21.4.2020 [Samanyolu Haber]

Hurma ile İftar Etmek [Abdullah Aymaz]

İnsan vücudundaki proteinlerin yapılması için amino-asitlere ihtiyaç vardır. Amino-asitler 20 çeşittir. Bunların 8 tanesi, TEMEL  AMİNO-ASİTLER  olarak bilinir ve bunlar insan vücudunda yapılamaz; muhakkak ve mutlaka bitkilerden alınması gerekir. Diğer 12 amino-asiti ise, insan vücudu bitkilerden aldığı temel amino-asitlerden sentezleyebilir. Protein sentezi için gerekli amino-asitlerden biri bile eksik olsa, ihtiyaç duyulan o lüzumlu protein yapılamaz. Bu durum ise, vücutta beslenme bozukluklarına bağlı ciddi hastalıklara sebep olur. Onun için çok çeşitli meyve ve sebzeler yiyerek temel amino-asitlerin eksik olmamasına dikkat ederek beslenmek gerekir. Bitkiler içinde yalnız hurmada bütün temel amino-asitler eksiksiz olarak bulunmaktadır. Yani insan hurmadan başka hiçbir şey yemese, vücudunda hiçbir eksiklik, zafiyet ve hastalık  olmadan hayatını sürdürebilir.

Top Direkten Dönünce

Doksan dakikalık  bir maçta, top direkten dönünce, atamadık diye futbolcular hatta taraftarlar göğüslerini ve kafalarını dövüyorlar… Buna göre, çağın BÜYÜK  MESELESİ, HİZMET meselesi karşısında nasıl olunması gerektiğini bir düşünelim. Eğer bu iş, Allah’a niyaz ve yakarışlara bağlanmışsa, mutlaka bunun gerçekleştirilmesi gerekir.

Dolap  Beygirine  Benzemeyelim

Artık belli bir yaştan sonra insanın iç derinlik kazanması ve Rabbânî olması lazım gelir. Yani artık büyük cihat sayılan nefisle mücadele etme, ibadette derinleşme cismaniyetten sıyrılıp kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye gayret etme hedefli yaşama icap eder. Hedefteki bu niyete göre Cenab-ı Hakkın misafiri oluruz. O da bizi inşaallah korur, hedefimize ulaştırır. Yoksa dolap beygiri gibi  yerimizde döner dururuz. Kalbin Zümrüt Tepelerinde denildiği gibi, dar beşeriyete mukabil, melekî enginliklere açılma gayreti göstermeliyiz.

Gam  Turabiyle Yoğrulmuş

Anlatıldığına göre, Yavuz Sultan Selim’in Şair  Vehbi  isimli  bir şair arkadaşı vardır. Sultan’ın bir şakasından gücenen şair, bunu dargınlık vesilesi yapar ve gizlice İstanbul’dan Urfa’ya gider. Orada Müftü Kâtipliği yapmaya başlar. Yavuz onu bir türlü bulamayınca pişman olur ve kendisine ulaşabilmek için şöyle bir yola başvurur. Kendisi:  “Bütün dünya benim olsa, gâmım gitmez nedendir bu?” diye bir mısralık bir şiir yazar. “Bunun gerisini getirip beyti tamamlayana bin altın verilecektir” diye ilan eder. Urfa Müftüsü bir şeyler yazıp göndermesi için yazdığı mısrayı kâtibe verir. Kâtip onun yerine kendisinin yazdığı “Ezelden gam türabiyle  yoğrulmuş bir bedendir bu!”  mısraını yazıp gönderir. Yavuz meseleyi anlayıp Müftü’ye “Tamam sana bin altın gönderiyorum, ama sen de benim şair arkadaşımı bana gönder”  diye yazar. Sonra barışırlar. Elbet cevher kıymetinden cevher-fürûşan anlar. Elbette padişahına göre de şair dost olur.

Akla  İhtiyacı  Olmayanlar

Hocaefendi diyor ki: “Benim akla ihtiyacım yok!”  sözü aslında gücün tuğyanıdır. Eğer bir başarı, küstahlığa kendini aşırı güvenmeye sebep olur da, çevresindeki danışmanlar doğruyu göstereceklerine, onu şımartacak  yalaka lâflar ederlerse, artık o zavallı söz dinlemez bir azgın hale gelir. Darlık ve tahammülsüzlük içinde çırpınır  durur. Hocaefendi  de zaten şöyle diyor:
“Gücün genetiğinde zulüm ve taşkınlık vardır.”

Şehit  Cenazelerinde  Abdest  Gerekmezmiş!..

Doğu Perinçek, şehit cenazelerine katılınca, abdestsiz olduğunu fark eden gazetecilere  “Bu namaz için abdest gerekmez”  diye bir de fetva vermişti!..

Çin  İşkencesi

İşkence edilecek kişiye önce en sevdiği müzik parçaları soruluyor. Sonra hücresinde devamlı onlar çalınıyor. Bir müddet sonra müthiş işkence rahatsızlığı vermeye başlıyor…
Öbür taraftan Kur’an’dan bir sure, bir ayet, binlerce defa tekrar edilse alsa hiçbir sıkıntı vermiyor. Kur’an, nur ve şifa…  Kur’an harflerinin dizilişi harika… İnsan bünyesiyle âhenk içinde… Nasıl ki, aynı frekansta  olan iki diyapazon aletinden birisi titreştirilince, hemen ötürü de ihtizaza gelir yani Rezonans olayı meydana gelir. İnsan vücudunda, atomların, hücrelerin ve hücreler içindeki DNA ve RNA’ların dizilişi de Kur’an harflerinin dizilişi gibi…  Gen uyumu var aralarında âdetâ…  Onun için Kur’an okununca, bilhassa hüzünle nâzil olan Kur’an hüzünlü şekilde ve ağlayarak  okununca müthiş bir rezonans meydana geliyor ve asla sıkıntı vermiyor, ruhâni bir HAZ  veriyor…

[Abdullah Aymaz] 21.4.2020 [Samanyolu Haber]

Koronavirüs bahane fişleme şahane!

Koronavirüs salgınının etkilerinin araştırıldığı ileri sürülerek İzzet Baysal Üniversitesi Rektör Yardımcısı tarafından personele gönderilen ankette politik görüş, dini inanç ve devlet başkanına güven gibi sorular soruldu.

Birgün gazetesinin haberine göre, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi tüm akademik ve idari personele gönderdiği bir ankette Covid-19 etkilerini inceleme bahanesiyle adeta fişleme çalışması yaptı. Rektör Yardımcısı Samettin Gündüz imzasıyla gönderilen anketin cevaplarının da mail adresi üzerinden gönderilmesi istendi. Ankette personele dini inancı, siyasi görüşü, devlet başkanına güven gibi sorular soruldu.

Anket için gönderilen yazıda ise şunlar dendi: “Covid-19 salgının toplumsal etkilerini incelemek ve kurum içi plan ve stratejilere yön vermek amacıyla hazırlanan anket formunun, tüm akademik ve idari personelimiz tarafından doldurulması büyük önem arz etmektedir. Doldurulan anket formunun PDF formatında taranarak genel sekreterlik@ibu.edu.tr elektronik posta adresine gönderilmesi hususunda bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.”

DİNİ İNANÇ SORUSU

‘Kovid-19 Salgınının Etkileri Araştırması’ başlıklı ankette sorulan koronavirüs ile ilgili sorulan soruların yanı sıra inanç ve politik görüş ölçen sorular soruldu. Sorulan sorulardan bazıları şöyle:

■ Kovid-19 Allah’ın büyük bir cezasıdır sorusuna ‘evet’ ya da ‘hayır’ cevabı verilmesi istendi.

■ Şu sorulara ‘çok azaldı, azaldı, kararsızım, arttı, çok arttı’ seçeneklerinden birini işaretlenmesi istendi:
►Bilime güvenim
►Devlete güvenim
►Dini inancım
►Devlet başkanına güvenim
►Muhalefet liderlerine güvenim
►Belediyelere güvenim
■ Politik yelpazenin hangi tarafına daha yakınsınız sorusunda ‘sağ, merkez, sol’ seçeneklerinden birinin seçilmesi istendi.
■ ‘Dini inançlarınız bakımından’ ibaresi konarak şu üç seçenekten birinin seçilmesi istendi:
► İnanıyorum ve dini yükümlülüklerimi yerine getiriyorum
► İnanıyorum fakat dini yükümlülüklerimi yerine getiremiyorum
► İnanmıyorum ya da kuşkucuyum

UYGULAMA DURDURULMALI

Anketin mail yoluyla gönderilmesinin anketi dolduranın kimliğinin açık edilmesi anlamına geldiğini kaydeden Bolu Eğitim Sen Şube Başkanı Zehra Kulalı Gezici,, anketin çalışanların iş güvencesi için tehdit oluşturduğunu, ayrıca politik ve dini inançları açık etmesi nedeniyle güvenirliğinin tartışmalı olduğunu söyledi.

Gezici, şu ifadeleri kullandı: “Öncelikle, verilen bir elektronik posta adresine anketin gönderilmesi, anketi dolduranın kimliğinin açık edilmesi anlamına gelir. Anketi dolduran kişinin kimliğinin biliniyor olması, toplanan verinin güvenilirliği açısından sorun yaratmaktadır. Daha da önemlisi, üniversitenin rektör yardımcısı imzası ile gönderilen bir anketin asgari bilimsel ölçülere dahi uymuyor olmasını vahim olarak değerlendirmekteyiz.”

Gezici, “Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörlüğü’nü içerik ve yöntem olarak asgari bilimsel kriterlere uymayan bu anketin uygulanmasını durdurmaya çağırıyoruz.” dedi.

[TR724] 21.4.2020

Devasa bir istihdam sorununa hazır olun; işsiz sayısı 10 milyonu aşabilir! [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘bugüne kadar 269 bin firmanın, 3 milyonu aşkın çalışanı için Kısa Çalışma Ödeneği’ne başvurduğunu’ açıkladı. Rakam işsizlik sorununun gelecekte hangi boyutlara ulaşma potansiyeli olduğunu göstermesi açısından önemli. Söz konusu 3 milyon çalışan potansiyel işsiz! Salgının iki ay daha sürmesi halinde bugün 6-7 milyon civarında olan işsiz sayısı 11 milyonu bulabilir.

Wuhan’dan yayılan yeni tip koronavirüs (Covid-19) küresel ekonomiyi de yerle bir etti. Türkiye’de bu salgından nasibini aldı. Sadece genelgelerle kapatılan işyeri sayısı 211 bin 670 olarak açıklandı. TESK Genel Başkanı Pendevi Palandöken’e göre ise 500 bin esnaf son 1 aylık süreçte kepenk kapatmak zorunda kaldı.

TÜİK’e göre Kovid-19 salgını öncesinde Türkiye’de işsiz sayısı 4,5 milyon civarındaydı. DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik araştırmasına göre ise rakam 7 milyonun üzerindeydi. Peki bugün Türkiye’de işsizlik rakamları ne durumda? Bununla ilgili net bir rakam söylemek mümkün değil ancak eldeki bazı veriler işsizlik rakamlarının nerelere tırmandığına dair fikir veriyor.

3 MİLYON POTANSİYEL İŞSİZ

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, dün bu konuyla ilgili çok önemli bir rakam duyurdu. Selçuk, 268 bin 717 firmanın, 3 milyon 44 bin 420 çalışanı için Kısa Çalışma Ödeneği’ne başvurduğunu açıkladı. Bakan’ın verdiği bilgilere göre en çok başvuru yapan sektör yüzde 40 ile imalat. Ayrıca başvuruların yüzde 51,3’ünü 3’ten az işçi çalıştıran şirketler yapmış. Toplam başvuru sayısının yüzde 90’ını 50’den az çalışanı olan firmalar oluşturuyor.

ÜRKÜTEN SENARYO; İŞSİZ SAYISI 11 MİLYON!

3 milyon kişi henüz işsiz değil! Ancak son 1 ayda işsiz kalarak, işsizlik maaşı için İŞKUR’un kapısına gidenlerin sayısının 1,5 milyondan fazla olduğu tahmin ediliyor. İŞKUR’ların önündeki yoğunluk her geçen gün daha da artıyor. Krizin uzaması halinde Kısa Çalışma Ödeneği için başvuran 3 milyon çalışandan yüzde 50’sinin bile 3 ayın sonunda işsiz kalacağı düşünülürse işsizlik rakamlarının TÜİK’in hesabına göre 7.5, DİSK-AR’a göre ise 10 milyonu aşması bekleniyor. Uzmanlara göre krizin iki ay daha sürmesi halinde işsiz sayısı 11 milyonu bulabilir.

[İlker Doğan] 21.4.2020 [TR724]

Bekçiler: Bize ‘bekçi’ demeyin!

Muhalefetin, AKP rejiminin ‘milis gücü’ olarak tanımladığı bekçilerin, kendilerine ‘bekçi’ denilmesinden rahatsız olduğu ortaya çıktı. Polis Akademisi Başkanlığı’nın hazırladığı mahalle bekçileri raporunda, ‘bekçilerin mahalle muhafızı, polis yardımcısı ve mahalle polisi’ gibi unvanlar kullanmak istediği ifade edildi.

Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Polis Akademisi Başkanlığı, mahalle bekçileriyle ilgili ‘Güvenliğin Kurumsal Yönetiminde Destekleyici Polislik – Bekçilik Örneği’ isimli bir rapor hazırladı. Birgün Gazetesi’nden ismail arı’nın haberine göre raporda, ‘mahalle bekçisi unvanının görev ve yetkilerini tam olarak yansıtmadığını belirten bekçilerin ‘mahalle polisi, mahalle muhafızı, koruma polisi ve polis yardımcısı’ gibi unvanlar kullanmak istediği’ bildirildi.

SAYILARI 30 BİNE YAKLAŞTI

Mahalle bekçisi sayısının 30 bine yaklaştığı da belirtilen raporda, ‘20’li yaşlardaki gençlerin bekçilere karşı olumsuz denebilecek duygu ve düşünceler beslediği’ ifade edildi. Gençlerin görevini yapmaya çalışan bekçilere zorluk çıkarabildiği vurgulanarak, “Orta yaş grubundaki vatandaşlarda görülen nostaljik ve olumlu duygulara, bekçilik uygulamasını bizzat deneyimleme ve görme fırsatını bulamamış gençlerde rastlanmaması normal karşılanabilecek bir durumdur.” denildi.

[TR724] 21.4.2020

‘AKP affı’yla çıktı, 9 yaşındaki kızını döverek öldürdü

Eşini boğazından bıçakladığı için cezaevinde olan Müslüm Arslan (33) AKP’nin yen infaz düzenlemesiyle salıverildi. Aslan’ın ilk icraati 9 yaşındaki kızını döverek öldürmek oldu. CHP’li Erdoğan Toprak, vahşete tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösterdi: “ Karısını boğazından bıçaklayıp hapse giren, afla tahliyesinin ertesinde 9 yaşındaki kızı Ceylan’ı hortumla döve döve öldüren cani kocayı, sözde babayı affedenlerin vicdanı huzurlu mu? Meclis’te oyları ve alkışlarıyla buna vesile olanlar, masum Ceylan’ın resmine iyi baksın!”

Müslüm Aslan, geçen yıl evli olduğu Rukiye Aslan’ı boğazından makasla yaraladığı için cezaevine girdi. Aslan’ın cezaevine girmesi üzerine Rukiye Aslan, çocuklarıyla birlikte babasının evine yerleşti. Cezaevinden AKP affıyla geçtiğimiz hafta tahliye olan Müslüm Aslan, kayınpederinin evine giderek 3 çocuğunu yanına aldı.

Müslüm Aslan, önceki gün büyük kızı Ceylan’ı dövdü. Küçük kızın yere yığılarak hareketsiz kalması üzerine Aslan, 155 ihbar hattını arayarak çocuğunu darp ettiğini söyledi. Aslan, bu sırada diğer çocukları 7 yaşındaki Yusuf İlker ile 5 yaşındaki Bünyamin’i alarak kendisinden boşanmak için dava açan Rukiye Aslan’ın evine bıraktı. İhbarın ardından eve giden polis, kanlar içerisindeki Ceylan’ı ambulansla hastaneye kaldırırken kaçan babayı da bir parkta yakalayarak gözaltına aldı. Şahıs, mahkemece tutuklandı.

Bu arada evde yapılan incelemede kızını döverek ölümüne neden olan Müslüm Aslan’ın olayın ardından sıçrayan kan izlerinin bulunduğu perdeyi keserek sobaya atıp, yaktığı belirlendi.

[TR724] 21.4.2020

NYT duyurdu: İstanbul’da 9 Mart ve 12 Nisan arası normale göre 2 bin 100 civarı fazla ölüm var

Dünyanın önde gelen gazetelerinden The New York Times’ta(NYT) yer alan bir haber, Türkiye’nin koronavirüs ölümlerini düşük gösterdiğini iddia etti.

Habere göre, sadece İstanbul’da 9 Mart’la 12 Nisan arasında, geçmiş yıllara kıyasla yaklaşık 2 bin 100 fazla ölüm raporlanmış.

Özellikle Nisan ayının ilk iki haftasında ölüm oranının yüzde 50 civarında arttığı görülüyor.

NYT ayrıca ekonomist Onur Altındağ’ın websitesinde paylaştığı ölüm oranı rakamlarının da kendi araştırmalarını teyit ettiğini duyurdu.

Altındağ’ın başka şehirlerde de yaptığı karşılaştırmada, özellikle İstanbul ve Sakarya’da ölüm oranlarında ciddi bir artış olduğu görülüyor.

Haberde, “Bütün bu ölümler koronavirüsle ilişkilendirilmese bile, rakamlardaki çarpıcı artış salgının ortaya çıkışıyla örtüşüyor,” ifadeleri kullanıldı.

Sağlık bakanlığı koronavirüsten ölümlerle ilgili illere göre rakamları bugüne kadar bir kez paylaştı. Bakanlığın detaylı istatistik vermemesi, sık sık eleştiri konusu oluyor.

Son açıklanan rakamlara göre Türkiye’de 90 binin üzerinde koronavirüs teşhisli vaka bulunurken, ölümler 2,140 olarak teyit edildi.

Türkiye’de koronavirüsten ilk ölüm 17 Mart’ta ilân edilmişti. NYT’ye göre daha o zaman bile İstanbul’da ortalamanın üstünde ölüm vakaları görülmeye başlanmıştı.

NYT, Şubat ayından itibaren İstanbul ve İzmir gibi uluslararası ticaret ve turizm şehirlerinin ve yaklaşık 6 bin kadar Umre ziyaretçisinin çoktan hastalığı yaymaya başladığını kaydetti.

Fakat bunlara rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın pandemiyle mücadele etmek yerine ekonomiyi öncelediği haberde vurgulandı.

Haberde ayrıca yaklaşık bin 500 sağlık çalışanının koronavirüs kaptığı, bugüne kadar 17 sağlık çalışanının ise bu sebepten hayatını kaybettiği hatırlatıldı.

[TR724] 21.4.2020

2020 Basın Özgürlüğü raporu: Türkiye 180 ülke arasında 154. sırada

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü 2020 Endeksi yayımlandı. Endekse göre Türkiye 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer aldı. Listenin ilk 5 sırasında ise Norveç, Finlandiya, Danimarka, İsveç ve Hollanda yer aldı.

Listede 154. sırada yer alan Türkiye’nin hemen önünde Brunei ve Belarus yer alırken Türkiye’den sonra sırasıyla Ruanda ve Özbekistan yer aldı. Geçtiğimiz yıl 157. sırada bulunan Türkiye bu yıl üç sıra yükselmiş oldu. Türkiye’nin 3 sıra ilerlemesinde ise diğer ülkelerdeki kötüye gidiş ve 1. Yargı Paketi’nde bazı tutuklu gazetecilerin tahliye edilmesi etkili oldu.

Raporda, Türkiye’de son yıllarda onlarca basın kuruluşunun susturulduğu belirtiliyor. Türkiye’nin cezaevlerinde en çok gazeteci bulunduran ülkeler arasında bulunduğu ifade ediliyor. İnternet üzerinden sansürün artmasının ise endişeye yol açtığı söyleniyor.

Listede Çin 177. sırada bulunurken 180’inci sırayı ise Kuzey Kore aldı.

RSF’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi 2020’ye ulaşmak için tıklayın

[TR724] 21.4.2020

“Allah’a küsen serçe”lerden olmayalım! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Belirli bir ahlak dersi vermek gayesiyle kaleme alınan hayal ürünü, kısa ve hareketli hayvan hikâyelerine fabl denir. Çok eskilere dayanan fabl tarzı eserler, hem Batı’da hem de Doğu’da oldukça fazladır. La Fontane’nin Ezop masalları, Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si, Sâdi’nin Gülistan ve Bostan’ı, Ferîdüdin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ı, Mevlânâ’nın Mesnevi’si, Şeyhî’nin Hârnâme’si ve özellikle günümüzde İngiliz yazar George Orwell’in Hayvan Çiftliği bunlardan sadece birkaçıdır. Bugün sizlere, bunlardan bir hikâyeyi paylaşacak ve hikaye üzerine de inşallah kısa bir değerlendirme yapmaya çalışacağım: 

“Serçe Allah’a küsmüştü. Günler geçiyordu ve serçe hiçbir şey söylemiyordu. İçine kapanmış derin bir hüzne boğulmuştu. Artık Rabbine bir şey demiyor ve onunla konuşmuyordu! Melekler merakla Allah’a serçeyi soruyorlardı ve her defasında Allah, meleklere “o gelecek” diye cevap veriyordu. “Çünkü onun sesini duyacak tek kulak benim ve onun minik kalbindeki derdini anlayacak olan da tek benim” diyordu. Bir zaman sonra serçe, kalbi hüzün, gözü yaşla dolu bir halde bir ağacın dalına kondu. Hiçbir şey söylemiyor; sessiz sessiz bekliyordu.

Allah Teâla serçeye seslendi! Söyle bana! Canını sıkan ve kalbini hüzne boğan derdin nedir senin? Melekler, serçe ne söyleyecek diye merakla ona bakıyordu. Serçe mahzun biraz da sitemli ses tonuyla: “Yorulduğumda dinlendiğim, üşüdüğümde sığındığım küçücük bir yuvam vardı. Kimseyi rahatsız etmiyordum ve kocaman Dünya’da da, ufacık bir yerdi; kimsenin yerini dar etmiyordu. Sen onu da bana çok gördün. Neydi o zamansız fırtına? Esip yıktı yuvamı ve beni yuvasız bıraktı…”

Serçe artık konuşamadı ve sözleri boğazında düğümlendi. Sessizlik, Arş-ı Rahman’da yankılanıyordu ve melekler başlarını eğmiş, Allah’ın vereceği cevabı bekliyordu. Allah Teâlâ: “Sen, o yuvanda dinlenirken, seni avlamak isteyen bir yılan yuvana doğru geliyordu. Seni yılandan korumak için fırtınaya emrettim, yuvanı yıksın diye. Böylelikle sen oradan uzaklaşarak, yılandan kurtulmuş oldun. Nice belalar var ki, muhabbetimle senden uzaklaştırdım. Şimdi sen ise, kuşatıcı muhabbetimi görmüyor, geçici belalardan dolayı bana düşman oluyorsun.”

 Bu beklenmedik hitap karşısında serçenin gözleri doldu ve hüngür hüngür ağlamaya başladı ve onu çok seven Allah’ın şefkat ve merhametine hayran kaldı. Utangaç bir sesle ancak: “AFFET ALLAHIM” diyebildi. Ve gönülden gelen bu söz, Arş-ı İlahi’de yankılandı. “AFFET ALLAHIM!”

İnsan, belâ ve musibetlerle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz bir varlıktır. İnsanın bu tarzda değişik ve sık imtihana tâbi tutulması, değersizliğinden değildir. Öyle olsaydı, en fazla denenen ve imtihana mâruz kalanlar, Allah’a en yakın kimseler olan PEYGAMBERLER ve derecesine göre diğer iyi insanlar olur muydu? Nitekim sıkıntılara en fazla mübtelâ olan Allah Resûlü (s.a.s.): “Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.” (Tirmizi, Zühd 57) buyurmuşlardır.

İnsan, bazen hoşuna gitmeyen sıkıntılarla, başından aşkın musîbetlerle karşı karşıya kalabilir. Fakat genellikle kısa bir süre sonra, aslında bu sıkıntı ve musibetlerin, hikmetlerle dolu bir ikram olduğunu görür. Geçmişteki acı ve musibetler lezzet haline gelir; acılar unutulur; genellikle de aceleden verdiği karardan dolayı kişi, mahcubiyet yaşar. Evet, insanın bilgisi sınırlıdır. Bu sınırlı bilgiyle de çoğu kez geleceği kestiremez; bu yüzden de çoğu kez yanlış yorum ve düşüncelere girer. Böylece sarsılır, eğilir, bazen de yüzüstü yere kapaklanıp kalıverir. Ancak olayların sebep olduğu yepyeni kapılar ardına kadar açıldığında, önceki kanaatlerinden utanır, pişmanlık duyar ve çektiği âh-u vâhların gereksizliğini yakinen görmüş olur. Aslında sıkıntılar birer imtihandır. Bu imtihanlarda kazanmak da, kaybetmek de vardır.

Onun içindir ki insan, ne başına gelen bir nimetten dolayı sevinip rehâvete kapılmalı; ne de başına gelen herhangi bir musibetten dolayı üzülüp ümitsizliğe düşmelidir. Zira nice büyük nimetlerle donatıldığı halde, sonu felaketle biten sayısız bedbahtlar ve nice büyük sıkıntılarla mücadele edip sonu hayırla noktalanan nice talihli insanlar vardır. Kendisine anahtarlarını ancak büyük toplulukların taşıyabileceği bollukta hazineler verilen Kârun, başlangıçta büyük bir sevinç yaşamıştı. Ancak sonunda yerin dibine batmıştı. Kardeşlerini kıskandıkları için kuyuya atıp, oradan köle pazarına gönderenler, Hz. Yûsuf’tan (a.s.) kurtulduklarına baştan sevinmiş, ancak sonunda ağır ve büyük bir mahcubiyetle karşı karşıya gelmişlerdi. Hz. Yûsuf (a.s.) ve babası Hz. Yâkup (a.s.), başlangıçta çok üzülmüşlerdi. Öyle ki, Hz. Yakub’un (a.s.) gözleri görmez olmuştu. Ancak mutlu sonda Hz. Yûsuf (a.s.) Mısır’da önemli bir idareci, Hz. Yâkup (a.s.) da evladının geldiği konumdan dolayı mutlu bir sonla karşılaşmış ve gözleri de açılmıştı. Hz. Âdem (a.s.) ve eşi, işledikleri zelleden dolayı Cennet’ten çıkartılmış, ancak dünyada nice seçkin peygamberlere baba olma şerefine nâil olmuştu. Allah Resûlü’nün (s.a.s.) tertemiz eşleri Hz. Âişe (r.a.), münafıklar tarafından büyük bir iftiraya maruz kalmış, bu kötü haberden dolayı hem Allah Resûlü, hem Hz. Âişe validemiz, hem Hz. Ebûbekir ailesi ve hem de Müslümanlar bir ay süreyle görülmemiş bir imtihana maruz kalmışlardı.

Âişe (r.a.) validemizin dünyası başına yıkılmış; âdeta hayat zindan olmuştu. Sevinen ise sadece Medine’deki münafıklardı. Ancak bir ay sonra gelen: “O İftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nispetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.” (Nûr Sûresi 11.) âyeti ile, Hz. Âişe validemizin mâsumluğu Allah tarafından kıyamete kadar her gün ve her saat okunacak şekilde ebediyyen tescil edilmiş oldu. Böylelikle sonuçta, başta üzülenler mutluluğa kavuştu; sevinç çığlıkları atanlar ise, hem dünyevî cezaya maruz kaldı; hem de kendilerine âhiretteki cezanın kara haberi verildi. Benzeri her iki durum için de pekçok örnek sayabiliriz. Ancak bu köşe, bu kadarına müsaade etmektedir.

Yukarıda ele alınan bu durum, neredeyse değişmez bir kural haline gelmiştir. Bu kuralı, Cenab-ı Hakk şu âyetiyle bizlere bildirmektedir: “..Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Sûresi 216).

Aynı kural, Allah Resûlü (s.a.s.) için de geçerlidir. Kendisiyle alay eden ve ona her türlü hakâreti yapan Mekke müşrikleri, hayatlarının bu döneminde neşeli ve mutlu görünüyorlardı. Allah Resûlü ise başına gelenler ve insanların iman karşısındaki inatları sebebiyle, mukaddes bir hüzün devri yaşıyordu. Cenab-ı Hakk şu âyetleriyle ona da aynı teselliyi vermişti. Ve sonunda da onun ulaşacağı mutlu sonu şöyle müjdelemişti: “Ey Resulüm! Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Elbette senin için her zaman, işin sonu, başından daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana ileride öyle ihsan edecek, ta ki sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacaksın.” (Duhâ Sûresi, 3-5).

Demek ki, ne sıkıntı içerisinde bulunanlar üzülüp, bunun uzun vâdede kendileri için kötü olacağına inanmalılar; ne de mutluluk içinde olanlar, sevinip de, uzun vâdede bunun kendileri için hayırlı olacağına inanmalılar. Hele mü’min olduğunu iddia edip de insanlara zulmedenler ve bütün sebeplerin kendi lehlerine olmasından dolayı sevinenler, bunun bir istidraç olabileceği endişesini taşımalıdırlar. Çünkü bela ve musibetlerin en büyüğü nebilere ve sırasıyla yakınlığı olanlara geldiği gibi zalimlere de bu istidraç kabilinden dünyada belli bir süreliğine imkânlar verilmesi, her zaman olan şeylerdendir. Dolayısıyla herkes, kendi şartlarında bir imtihandan geçtiğini unutmamalı ve kendisini hep böylesi bir denge içerisinde tutmalıdır. Musibetlere sabır, hayırlara da şükür penceresinden bakarak, bu her iki kanadı da asla ihmal etmemelidir.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 21.4.2020 [TR724]