Murat Yetkin: Bir soru daha var demiştik. Erdoğan’ın ... Cumhurbaşkanlığını artık hiç bırakmak istemeyeceği... Bunun anlamı... sağlığı el verdikçe iktidarda kalmasını sağlayacak düzenlemeyi gündeme getirmek isteyebileceği...
KRONOS 24 Ağustos 2020 GÜNDEM
Gazeteci Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı görevini hiç bırakmak istemediği ve sağlığı el verdikçe iktidarda kalmasını sağlayacak seçimsiz bir Türkiye öngören bir düzenleme planlıyor olabileceğini iddia etti.
Yetkin, ‘AK Parti’de Erdoğan’a… halef olması AK Parti’nin sorunu. Umarım o senaryo gerçekleşmez, zamanında olsun olmasın bir sonraki seçim adil, demokratik rekabet kuralları içinde yapılabilir.’ ifadelerini kullandı.
Murat Yetkin Yetkinreport’ta yayınlanan yazısında özetle şu görüşlere yer verdi:
”Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Karadeniz’de doğal gaz bulunduğunu ilan ettiği töreni izlerken, bir yandan da adeta bir halef ilan etme törenine mi tanık olduğumuz izlenimine kapıldım. Tabii ne Erdoğan sultan ne Hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak veliaht prens, Anayasamız hâlâ laik, demokratik sosyal hukuk devletinde yaşadığımızı yazıyor.
…
Ama halef, yani kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kişi olarak Albayrak’ı işaret etmiş olabileceğini yalnızca benim düşünmediğimi iş dünyasından bir kaynağımdan gelen telefonla anladım. Bu tür toplantıları yakından izleyen, bazen de katılan kaynağım, “Siz de fark ettiniz mi?” diye sordu, “Ben Tayyip Bey’in kendi konuşmasına ara verip bir başkasının konuşmasını bitirmesini beklediğine ilk defa şahit oluyorum.”
…
Sonuçlar gösteriyor ki, İçişleri Bakanı Soylu’nun AK Parti tabanı ötesine yayılan bir beğenilirlik düzeyi bulunuyor. Albayrak’ın ise AK Parti tabanının tamamını dahi tam kapsamayan bir beğeni düzeyi.
Bu durumda siyasetin içinde olmayan gözlemciler, Erdoğan’ın eğer kongrede genel başkanlığı devretmek istiyorsa Soylu’ya devretmesini akla yakın bulabilirler.
Bir soru daha var demiştik. Bu soru da Erdoğan’ın AK Parti’yi Albayrak, ya da bir başka isme devretmesinin Cumhurbaşkanlığını artık hiç bırakmak istemeyeceği yorumları. Bunun anlamı, bir daha seçime gidilmeyeceği bir düzenlemeden bir daha seçimi hiç kaybetmeden sağlığı el verdikçe iktidarda kalmasını sağlayacak düzenlemeyi gündeme getirmek isteyebileceği.
…
AK Parti’de Erdoğan’a Albayrak, Soylu, Binali Yıldırım ya da Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyelerinden bir başka “abi”nin halef olması AK Parti’nin sorunu. Diğeri ise hepimizin sorunu. Umarım o senaryo gerçekleşmez, zamanında olsun olmasın bir sonraki seçim adil, demokratik rekabet kuralları içinde yapılabilir.
[Kronos.News] 24.8.2020
Huzursuzluğun edebi imkânları [Başak Yüce]
Yazarın da okurun da huzursuzluğunun imkânlarını Pessoa’dan beri biliyoruz. Son aylarda rastlantıyla masamda buluşan kitapları üst üste dizip en üste de Huzursuzluğun Kitabı’nı koyunca hepsinin şöyle birbirine bağlanabileceğini görüyorum: Bu kitapların yazarlarının edebi türlerle bir derdi olduğu seziliyor, belki türün ötesini düşlüyorlar.
BAŞAK YÜCE 23 Ağustos 2020 YORUM
Geçtiğimiz haftalarda Amerikalı eleştirmen Tim Parks soruyordu: “Dünyayı düzene sokma keyfi için mi kategoriler belirliyoruz?” Parks’ın odağında romanın alt türleri ve ulusal edebiyatlar vardı. Charles Dickens ve Anton Çehov’u art arda okuduktan sonra aklında bir yöntem belirdiğini söylüyor, bu iki yazarın biyografilerinde benzerlikler bulduğunu, her ikisinde de mutlak iyi ve kötünün olmadığını, iki yazarın da derdinin grup içinde ya da dışında bulunmak yani aidiyet olduğunu yazıyordu. Böyle başladığı yeni bir kategoriye başka isimler de eklemiş Parks: Virginia Woolf, Natalia Ginzburg, Elsa Morante, George Eliot, Haruki Murakami, Graham Swift, François-René Chateaubriand.
Bu yazı için Tim Parks’ın sorusunu bahane ediyorum, ama bir yandan da İngilizcede yeni çıkan birkaç kitap ve gündeme yeniden gelen bazı yazarlar son dönemdeki okurluk huzursuzluğuma denk düştü. Yazarın da okurun da huzursuzluğunun imkânlarını Pessoa’dan beri biliyoruz. Son aylarda masamda biriken ve rastlantıyla bir araya gelen kitapları üst üste dizip en üste de Huzursuzluğun Kitabı’nı koyunca şöyle birbirlerine bağlanabileceklerini görüyorum: Bu kitapların yazarlarının da edebi türlerle derdi olduğu seziliyor, belki türün ötesini düşlüyorlar.
O halde Parks’ın önerisi, birbiriyle tematik ya da biçimsel olarak doğrudan ilgisi bulunmayan bu kitaplar üzerine düşünürken tam zamanında sorulmuş bir soruyu da atmış oldu önüme: Bu öneriyi sadece ulusal edebiyatlar ve roman türü için değil, genel olarak edebi türler için de düşünürsek karşımıza ne çıkar? Romanın, şiirin, öykünün ya da kurmaca dışının ötesi, kategorilerin, türlerin ötesindeki huzursuz kitaplar hangi imkânları barındırıyor? (Bu sorunun cevabını temellendirmesi için Parks’ın yazısında da belirttiği türler hakkındaki şu gerçeği hatırlayalım: Kategoriler daha çok diğer kategorilerin varlığında işlerlik kazanır, yani türler birbirine göre de tanımlanırlar. O halde türün ötesi de bir yanıyla türe dayıyor sırtını.) Son yıllarda (İngilizcede) rastladığım kitapların tanıtımında en çok gördüğüm sunumlardan biri “türleri buluşturan”, “melez” kitaplar oldukları. Bu elbette piyasa dinamiklerinin de sonucu ama gittikçe daha çok yazar bu ve benzer nedenlerle türün ötesine varmaya çalışıyor gibi görünüyor. (Bu elbette edebi türlerde de ürün verilmediği anlamına gelmiyor.)
HUZURSUZLUĞUN KİTABI BİR KİTAP MIDIR?
Bahsedeceğim görece yeni kitapları ve tartışmaları anlamak için bu derdin isim babasına döneyim. Fernando Pessoa, kitabın içinde Huzursuzluğun Kitabı’nı şöyle anlatır: “Tamamen benim elimden çıkma bu günlüğün fazlasıyla sahte olduğunu düşünenler çok olacaktır. Ama sahtelik benim yapımda var. Hem ayrıca, manevi hayatım hakkında özenle not tutmaktan başka ne eğlencem var? Aslında özendiğim de yok, notları bir kuyumcu titizliğiyle bir araya getirdiğim de söylenemez. Bana ait olan bu özenli dilde, kendi doğallığında düşünmekteyim.” Pessoa’nın kitabı bir sandıkta bulundu. Onun yaşam projesi olan kitap, yarım kalmış bir metin olarak sunulsa da, yaşam ne kadar yarım kalırsa bu kitabın da o kadar yarım kaldığı söylenebilir. Hayatının çoğunu Lizbon’da bir odadan diğerine geçiren Pessoa Huzursuzluğun Kitabı’na son halini vermemişti.
Bu kitaba aforizmalardan kurulu bir kurmaca günlük de denildi. Yazarına göre “içinde gerçekler olmayan bir otobiyografi”ydi. Kitabın Türkçe çevirmeni Saadet Özen “kurmaca bir karakterin kendi hayatını anlattığı roman olarak görülebilir; ancak yazarla kahramanı sık sık birbirinin yerine geçtiğinden, Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan düşünceleri döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı olarak da kabul edilebilir” diye tanımlıyor kitabı yazdığı girişte. Kitap hem bir otobiyografi hem bir günlük, pekâlâ bir kurmaca, belki de bir denemeler toplamı. Kitaba ilişkin bir söyleşide Scott Esposito şunu sormuştu: “Bu bir kitap mıdır?” Bence bir buluttur mesela Huzursuzluğun Kitabı, bir anafor, bir hortum da olabilir. Yazarı da zaten Pessoa değil Bernardo Soares’tir. Ya da bir senfoninin kağıda düşüşüdür bu kitap, belki de yazı değil müziktir: “Ruhum gizli bir orkestra; bilemediğim çalgılar çalınıyor, kemanlar ve arplar, kudümler ve davullar içimde yankılanıyor. Kendime ancak bir senfoni diyebilirim.”
Portekizli yazar türünü tanımlamanın zor olduğu ya da türler üstü ilk kitabı yazmamıştır şüphesiz. Parçası olduğu modernist gelenekte de, öncesinde de türlerin ötesini düşleyen örnekler var. Pessoa’yı hatırlamamın nedeni, kitabındaki tanımlamakta zorlandığım huzursuzluğu bahsedeceğim öteki kitaplar üzerine düşünürken yanıma almak istemem. Bu yazının konusu kitapların hepsi Pessoa’nın cümlesiyle şunu der gibi: “Herhangi bir şey olsam kuracak düş kalmazdı.”
SONTAG’IN YAZARLIĞI VE BİYOGRAFİSİ
Susan Sontag’ın tek izinli (yani bir ölçüde resmi) biyografisi geçtiğimiz aylarda İngilizcede yayımlanmıştı. Yazarı Benjamin Moser, Sontag adlı kitapla biyografi dalında Pulitzer Ödülü de aldı. Moser’ın diğer çalışmaları konusunda özellikle Amerikan edebiyat çevrelerindeki eleştiriler hep vardı, ama daha çok Susan Sontag’ın bu biyografide resmedilişi nedeniyle oldukça tartışmalı olan bu ödül, biyografi türü üzerine düşünmek için de bir fırsat oldu. Merve Emre kitabı eleştiren son derece haklı yazısında kendisini eserleri ile değil görüntüsüyle resmeden bu biyografiden Sontag’ın hoşnut olmayacağını yazmıştı. Kitaptan, evet belki Sontag hoşnut olmazdı ama ödüllerin ve edebiyatın çeşitli aktörlerinin dahil olduğu bu edebiyat olayı üzerine düşünürken vardığımız belirsiz yeri imkânlarla dolu bir alan olarak da görebilirdi. Zira kendisinin de türler içinde huzurlu olduğunu söylemek zordur.
Susan Sontag denince akla ilk olarak romancılığı gelmez çoğu okur için. Türkçeye çevrilen eserlerinin sınıflandırılışına bakarak bile türlerin ötesindeki konumunu görebiliriz. Sontag yazdığı çoğu şeyi bir aşamada kitaba dönüştürmüştür. Yazarlığının başından beri Sontag biçimin içinde huzursuzdur. Merceği daraltırsak, ilk kitaplarından ve ilk romanı olan The Benefactor anı türünde kurgulanmış düşlerle örülü bir romandır örneğin. Sontag Avrupa’ya gitmiş, orada yeni roman akımı içinde kendine yer açmayı hedeflemiştir bu romanla. Henüz yolun başında türün ötesi için Amerika’dan Avrupa’ya gitmesi, romandan anti-romana gitmesi bile belki bu huzursuzluğa eklemleyebilir onu. Ama dahası da var. Örneğin on yıl içinde yazdığı ve şehir anlatılarından oluşan I etcetera adlı kitap da “biçimde deneysellik” olarak sunulur, bu metinlere kısa öykü diyen de var. Sanırım kolaylıkla bu bahsetmekte olduğum yapıtlara deneysel deyip kurtulabiliriz. Sontag’ın ikinci romanı Death Kit için de geçerlidir bu, Türkçe çevirisinin tanıtımında şöyle sunulur: “Üstelik bu salt bir roman da değil, bir tür, tarifi mümkün olmayan, aşkın ve ölümün peşindeyken ikisine de tutku kertesinde bağlanmış bir deneyim; kısmen roman, kısmen cinayet öyküsü, kısmen felsefe, kısmen de rüya.”
Yazdığı biyografinin tartışmalı yanları olsa da şu konuda haklı Moser: İyi kurmaca kitaplar yazdığı gibi, iyi kurmaca dışı metinler de yazmıştır Sontag, ama her tür için de iyi olmayan yapıtlar da vermiştir. Moser bu konuda şunu da söylüyor: Türler yazarın kişiliğini de değiştirir. Şu da eklenebilir, değişen kişiliği de farklı türlere ya da türler ötesine itebiliyor yazarı. Doğrusu Sontag’ı ben bugüne kadar daha çok bir kurmacadışı yazarı olarak daha çok sevdim. Diğer yandan kurmacadışı kategorisinde yayımladığı eserleri sınıflandırmak her zaman kolay değildi, günlüklerinden, defterlerine, denemelerine, monograflarına, konuşmalarına… Eski eşi Philip Rieff’in kariyerini borçlu olduğu Freud: The Mind of the Moralist’in bile ona ait olduğu düşünülüyor son dönemde. Peki Sontag kendini nasıl görüyor? Nihayet son yazdığı roman Yanardağ Sevdalısı (The Volcano Lover) bir çok-satar kurmaca olduğunda galiba Susan Sontag’ın huzursuzluğu biraz diniyor. İçindeki deneme uzunluğunda soyutlamalar da olan bu tarihsel, romantik romanın piyasadaki başarısından sonra onu bir romancı olarak görmeyenlere şöyle çıkışıyor: “Yazdığım diğer her şeyin yazmayı bırakmamak ve bir kurmaca yazarı olarak kendimi geliştirirken bir şeylerle uğraşmak için olduğunu, benim bir romancı olduğumu görmüyorlar mı?” Sontag yaşamının son döneminde söylüyor bunu, belki adını, eserini bir başlığın altında toplamak istiyor, sınırlanarak huzur bulmak istiyor. Türün ötesi biliyoruz ki huzursuz bir yer. Belki de bunlardan hiçbiri. The Scandal of Susan Sontag’da Barbara Ching ve Jennifer A. Wagner-Lawlor şu tespiti yapmıştı: “En sevdiği edebi tür olan roman türsel bir zorunlulukla bir ‘son duygusu’na ulaşma kuralıyla işlerken, isim yaptığı tür deneme başka bir zorunlulukla yönetilir: sona direnmek.” Belki de tam da bu nedenle, bu huzursuzlukla türler arasında ve ötesinde gezinen Sontag nihayet kendini romana, bir son duygusuna bağlamak istemişti.
CARSON MCCULERS’IN OTOBİYOGRAFİSİNİ YAZMAK
Jenn Shapland’ın Amerikalı yazar Carson McCullers’ın otobiyografisini yazması da yukarıdaki Moser-Sontag hikâyesi gibi içinde iki yazar olan bir edebiyat olayı. Shapland türün ötesini düşlediği, geçen aylarda çıkan My Autobiography of Carson McCullers (Carson McCullers Otobiyografim) kitabının kapağından ilan ediyor bunu. Ancak Carson McCullers edebi yolculuğuna bütün türleri eklemiş bir yazar olsa da bu türler içinde güvende seyahat ettiği ve güney gotiğinin çeşitli ürünlerini verdiği söylenebilir. Ölmeden önce hayatını dikte ederek yazmak istese de, yarım kalmıştır otobiyografisi. Onun bıraktığı yerden ama türün ötesini düşleyerek Jenn Shapland söz alıyor.
Shapland’la Moser’ı ilişkilendirmemin nedeni aslında Moser’ın örtük olarak (belki farkında olmadan) yaptığı iddia edilen şeyi Shapland’ın açıkça yapması. Yani McCullers’ın yaşamını kendi ajandasına, hatta hayatına uydurması. Moser “izinli biyografi” yazıp üstüne üstlük türle tanımlanan bir Pulitzer aldığı için aslında kendi sınırlarını çizmiş durumda. Bu örnek ve eleştiriler bizi türle ilgili başka bir tartışmaya götürüyor: Okurun beklentisi. Bir kitap biyografi olarak tanımlandığında okurun beklentisi yazarın hayatına dair doğru bir hikaye okumak ya da aslında hayatının gerçek versiyonunu okumak oluyor. Öte yandan ben “doğru” bir biyografi yazılabilir mi, emin değilim. İnsan kendi yaşamının bile hikâyesini anlatırken objektif olamaz, seçmek zorundadır. Yine de biyografi türü bu beklentiyi doğurur ve Moser resmi biyografide kendi ajandasını Sontag’ın hayatına dayatırsa haklı olarak eleştirilir. Shaphard’sa bu yükten kendini baştan, daha başlıktan, türün ötesine adım atarak kurtarmış gibidir:
“Carson McCullers’ın biyografisini yazmak için yetkin sayılmam. Onun nesi oluyorum ki? Uzun, limon yeşili yün paltosunun kollarına kaydırdım kollarımı, geceliklerini katladım. Çoraplarını etiketledim. Çocukluk evinin mutfağında bisküviler pişirdim ve kendi kendine oynadığı parkta yürüdüm. Yapay şeylerden ve yalanlardan kurulma olduklarına emin olacak kadar da biyografisini okudum. Bir kurmaca yazarı değilim ve bu da bir biyografi değil. (…) Biyografi yazarları çoğunlukla katı kronolojiye anlatı katmak için boşlukları doldurmaya çalışır, bir on dokuzuncu yüzyıl romanı gibi okunabilsin diye yazarın hayatını çevirirler. Ama Carson’ınki yazılmamış bir hikaye değildir. Daha çok, çeşitli insanların ihtiyaçlarına uydurmak için tekrar yazılmış, gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir hikâyedir.”
ELIANE BRUM’UN SAHADAN NOTLARI
Brezilyalı gazeteci ve yazar Eliane Brum da geçtiğimiz yıl sonunda İngilizceye çevrilen The Collector of Leftover Souls (Ardakalan Ruhların Toplayıcısı) adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şey: “Yaşamımız ilk kurgumuzdur. Gerçek dediğimiz bu kurmaca hikayelerimin de özüdür.” Brum, Brezilya’nın sessizlerinin, Amazon bölgesinde yaşayanların, São Paulo’nun, Rio’nun favelalarında, bakımevlerinde yaşayanların, emekçilerin, ölmek üzere olan insanların hikayelerini anlatıyor. Ancak metinlerini röportaj türü altında kategorize etmiyor, saha notları alt başlığını koyuyor. Bunu da sorunsallaştırıyor yazdığı önsözde. Bir gazeteci-yazarın metnin içinde görünmez olmasının imkansızlığına değinerek bir yandan da meslekten beklentileri sarsıyor.
Yazar röportaj türünün sınırlarını genişletirken öncelikle kurmaca ve kurmaca dışı arasında silikleşen sınırlara değiniyor; Brum’un sadece türü ve belki de mesleği zorlamakla yetinmeyip bunun üzerine düşündüğü de görülüyor. Aslında bu yazıda bir araya getirdiğim yazarların ortak noktası biraz da bu, bu çabalarını sorunsallaştırmaları, türün ötesi üzerine düşünmeleri ve bunu samimiyetle, kendilerini, metinlerini hesapsızca ortaya koyarak yapmaları. Kendi gazetecilik pratiğini şöyle açıklıyor örneğin Brum: “Gazeteciliği özenle yaparım, doğruluk arar ve kelimenin kesinliğine saygı duyarım. Ancak gerçekliğin girift bir dokusu olduğu inancıyla, sadece kelimelerden değil, dokulardan, kokulardan, renklerden ve hareketlerden dikildiğini de bilerek. İşaretlerden. Boşluklardan, fazlalıklardan, nüanslardan ve sessizliklerden.” Brum, yine giriş metninde gazetecilerin tamamen tarafsız olması gerektiği beklentisinin aslında mümkün olmadığını, bir hikâyeyi yazmaya karar vermenin bile bir tarafta olmak anlamına geldiğini söylüyor.
Brum’un metinleri edebiyat ve gazeteciliği harmanlıyor, bu özelliğiyle yeni gazeteciliğe de edebi gazeteciliğe de eklemlenebilir. Öte yandan Brum’u türün ötesini düşleyen yazarlar arasında değerlendirmem, ki aslında bu yazıya da öncelikle Brum üzerine düşünerek heveslendim, sadece bunu yaptığı için değil. Edebi gazeteciliğin pek çok iyi örneği var. Ancak Brum’un metinleri aynı zamanda düşünen metinler.
Brum’un metinlerine benzer bir röportaj türünü Svetlana Aleksiyeviç’in de yapmış olduğu söylenebilir, ki Brezilya’nın Svetlana Aleksiyeviç’i diye anılıyor Brum. Öte yandan Brum’un yazılarının Javier Marías’ın “edebi düşünce” (pensamiento literario) konusundaki sözlerine atıfla bir adım daha türün ötesinde olduğunu düşünüyorum. Marias düşünen metinlerin şimdi neredeyse unutulan bir biçim olduğunu, kendi metinlerinde amacının bu olduğunu aksiyonun durduğunu ve anlatıcının düşüncelerini aktardığını söyler. Bunun tam olarak unutulmaya yüz tutmuş bir anlatım tekniği olduğunu düşünmesem de, edebi düşüncenin temelde gazetecilik çıkışlı bir metinde yapılmasına sık rastlanmadığı, bu açıdan Brum’un özel olduğu ve türün ötesini düşlediği söylenebilir.
LYDIA DAVIS VE RÜZGAR ARPI
Deneysellik tekrar uygun bir kelime gibi kullanılmak için zorluyor türün ötesini düşünürken. Neyse ki türle derdi olan başka bir yazar Lydia Davis bu konuda imdada yetişiyor. Aslında Lydia Davis’in türün ötesinde düşünen çağdaş yazarlar arasında başı çekenlerden olduğunu söyleyebiliriz. Kendi yazdığı metinler üzerine kuramsal olarak da düşünüyor ve hep türün ötesine varıyor Davis. Geçtiğimiz aylarda Hikâyenin Sonu adlı romanı Türkçede de yayımlanan Davis geçen sonbaharda denemelerinin ilk kısmını yayımlamıştı Essays One adıyla. Orada şöyle diyor: “Genel olarak insanların bazen her gelenek dışı kurmaca ya da şiir biçimi için ya da kafalarını karıştıran, tuhaf ve garip görünen herhangi bir biçim için pek de düşünmeden kullandıkları deneysellik etiketine hep direnmişimdir. Bana göre deneysel bir yazarın daha önceki yerleşmiş bir yazım stratejisini sınama planı olması ve bunun işe yarayıp yaramadığına bakmasıdır, ortaya çıkan sonuç bir şeyi kanıtlayabilir ya da kanıtlamayabilir, başarılı olabilir ya da olmayabilir.” Davis, yazarken herhangi bir planı olmadığı için bazı istisnalar dışında yazdıklarını deneysel olarak nitelendirmiyor.
“Forms and Influences” (Biçimler ve Etkilenmeler) bölümünde Sontag’ın aksine şu notu düşüyor: “Hiçbir zaman bir romancı olacağımı düşünmedim.” Davis biçimler ve etkilenimleri tartışırken aslında kendi yazarlığını mercek altına tutuyor, ne yaptığını ve neden öyle yaptığını anlamaya çalışıyor. Pek çok yazar gibi çeşitli türleri denemiş, karıştırmış, melezleştirmiş Davis de ama sanırım bu melez türler içinde de huzurlu olmamış, yerleşememiş. Okuma serüvenine de bu huzursuzluk hâkim, kendini yerleştirmek istediği Kafka’nın İngilizcede Parables and Paradoxes adıyla yayımlanan defterlerinden, günlüklerinden, öykülerinden bir araya getirilen metinlerini de sadece Kafka’nın yazabileceğine ikna olmuş. Yani Davis aslında bu huzursuzluğun elbette yeni bir şey olmadığını hatırlatıyor, bir yandan da belki de kabına büyük yazarlar tarafından hakkıyla sığdırılabileceğini (?).
Davis türler konusuna denemelerinde kafa yorarken kendisinin de etkilendiği ve ortak özellikleri türü zorlamak ya da tür içinde deneysellik olan bazı yazarların ve kitapların adlarını veriyor. Denemelerine serpiştirdiği bu isimlerden not aldıklarım şunlar: David Foster Wallace (Brief Interview With Hideous Men), Russell Edson, Josep Pla (The Gray Notebook), Kenneth Gangemi (The Volcanoes from Puebla), Walter Abish (Alphabetical Africa) ve elbette Georges Perec’in e harfini kullanmadan yazdığı La Disparition.
Maurice Blanchot’nun defterlerinden aldığı bir notu da paylaşıyor Davis, ki sanıyorum kendine uygun biçimi anlamak için bu cümleye demir atmış yazar: İtiraf ediyorum ki, bir rüzgar arpıyım ben, bazı çok güzel sesler çıkaran ama bir şarkı çalamayan.” Buradan da fragmanları tartışmaya geçiyor, ki türe en çok direnen metinler olmalı Roland Barthes’ın deyimiyle “kısa soluklu bu patlamalar” ya da “başlangıçlar”. Davis de Sontag gibi biten ve bitmeye direnen metinler arasında huzursuz o halde. Fragman da bir türe dönüşmüşse de Barthes’dan Hölderlin’e yazarlarının metinlerinde türü tanımlamak için ortak özellikler bulmak o kadar da kolay olmayabiliyor.
“HER ŞEY”DE YAZMAK
Şüphesiz edebiyatın farklı iletişim araçlarıyla ilişkisi, karşılaşması türlerin değişmesine, oluşmasına, ötesine geçilmesine yol açan bir etken. Örneğin gazete ve edebiyatın ilişkisi ve roman türü. Edebiyatın sinema ve televizyon ekranıyla ilişkisi. Şimdi dijitalle karşılaşan edebiyat… Gezi edebiyatının en iyi yazarlarından Claudio Magris’in geçen yıl İtalyancadan İngilizceye çevrilen kitabı Snapshots da böyle bir araçsal karşılaşmayı örneklendiren bir kitaptı. Vinyetler halinde yazılan kısa metinler bir fotoğraf albümünün sayfalarında dolaşır gibi diyerek sunulmuştu. Kitabın başında “snapshot”ın ne olduğunu anlatan Magris de şüphesiz gezi edebiyatını dönüştürüyordu. Anna Chiarloni bu etkiyi şöyle açıkladı: “Kitap kapandığında, kulakta kalan stereofonik bir efekt oluyor.”
Mikhail Bakhtin türlerin hem eski hem yeni olduğunu, hem aynı olup hem olmadığını yazar. Ona göre, her yeni edebi üretimle o tür yeniden doğar, yenilenir. Türün hayatı böyledir. Bakhtin’in bahsettiği metinler, bu yazıda sözü geçen metinlerle benzer dinamiklerle o türü dönüştürürler aslında. Yeni yayımlanan kitaplarda gözlemlediğim kadarıyla pek çok okur, editör, yayıncı sunduğu imkânlar daha geniş olan “her şey” kategorisini de ilginç buluyorlar artık. Öte yandan belki zor olan, belki de daha kolay olandır türlerin ötesinde, “her şeyde” yazmak.
[Kronos.News] 24.8.2020 [Başak Yüce]
BAŞAK YÜCE 23 Ağustos 2020 YORUM
Geçtiğimiz haftalarda Amerikalı eleştirmen Tim Parks soruyordu: “Dünyayı düzene sokma keyfi için mi kategoriler belirliyoruz?” Parks’ın odağında romanın alt türleri ve ulusal edebiyatlar vardı. Charles Dickens ve Anton Çehov’u art arda okuduktan sonra aklında bir yöntem belirdiğini söylüyor, bu iki yazarın biyografilerinde benzerlikler bulduğunu, her ikisinde de mutlak iyi ve kötünün olmadığını, iki yazarın da derdinin grup içinde ya da dışında bulunmak yani aidiyet olduğunu yazıyordu. Böyle başladığı yeni bir kategoriye başka isimler de eklemiş Parks: Virginia Woolf, Natalia Ginzburg, Elsa Morante, George Eliot, Haruki Murakami, Graham Swift, François-René Chateaubriand.
Bu yazı için Tim Parks’ın sorusunu bahane ediyorum, ama bir yandan da İngilizcede yeni çıkan birkaç kitap ve gündeme yeniden gelen bazı yazarlar son dönemdeki okurluk huzursuzluğuma denk düştü. Yazarın da okurun da huzursuzluğunun imkânlarını Pessoa’dan beri biliyoruz. Son aylarda masamda biriken ve rastlantıyla bir araya gelen kitapları üst üste dizip en üste de Huzursuzluğun Kitabı’nı koyunca şöyle birbirlerine bağlanabileceklerini görüyorum: Bu kitapların yazarlarının da edebi türlerle derdi olduğu seziliyor, belki türün ötesini düşlüyorlar.
O halde Parks’ın önerisi, birbiriyle tematik ya da biçimsel olarak doğrudan ilgisi bulunmayan bu kitaplar üzerine düşünürken tam zamanında sorulmuş bir soruyu da atmış oldu önüme: Bu öneriyi sadece ulusal edebiyatlar ve roman türü için değil, genel olarak edebi türler için de düşünürsek karşımıza ne çıkar? Romanın, şiirin, öykünün ya da kurmaca dışının ötesi, kategorilerin, türlerin ötesindeki huzursuz kitaplar hangi imkânları barındırıyor? (Bu sorunun cevabını temellendirmesi için Parks’ın yazısında da belirttiği türler hakkındaki şu gerçeği hatırlayalım: Kategoriler daha çok diğer kategorilerin varlığında işlerlik kazanır, yani türler birbirine göre de tanımlanırlar. O halde türün ötesi de bir yanıyla türe dayıyor sırtını.) Son yıllarda (İngilizcede) rastladığım kitapların tanıtımında en çok gördüğüm sunumlardan biri “türleri buluşturan”, “melez” kitaplar oldukları. Bu elbette piyasa dinamiklerinin de sonucu ama gittikçe daha çok yazar bu ve benzer nedenlerle türün ötesine varmaya çalışıyor gibi görünüyor. (Bu elbette edebi türlerde de ürün verilmediği anlamına gelmiyor.)
HUZURSUZLUĞUN KİTABI BİR KİTAP MIDIR?
Bahsedeceğim görece yeni kitapları ve tartışmaları anlamak için bu derdin isim babasına döneyim. Fernando Pessoa, kitabın içinde Huzursuzluğun Kitabı’nı şöyle anlatır: “Tamamen benim elimden çıkma bu günlüğün fazlasıyla sahte olduğunu düşünenler çok olacaktır. Ama sahtelik benim yapımda var. Hem ayrıca, manevi hayatım hakkında özenle not tutmaktan başka ne eğlencem var? Aslında özendiğim de yok, notları bir kuyumcu titizliğiyle bir araya getirdiğim de söylenemez. Bana ait olan bu özenli dilde, kendi doğallığında düşünmekteyim.” Pessoa’nın kitabı bir sandıkta bulundu. Onun yaşam projesi olan kitap, yarım kalmış bir metin olarak sunulsa da, yaşam ne kadar yarım kalırsa bu kitabın da o kadar yarım kaldığı söylenebilir. Hayatının çoğunu Lizbon’da bir odadan diğerine geçiren Pessoa Huzursuzluğun Kitabı’na son halini vermemişti.
Bu kitaba aforizmalardan kurulu bir kurmaca günlük de denildi. Yazarına göre “içinde gerçekler olmayan bir otobiyografi”ydi. Kitabın Türkçe çevirmeni Saadet Özen “kurmaca bir karakterin kendi hayatını anlattığı roman olarak görülebilir; ancak yazarla kahramanı sık sık birbirinin yerine geçtiğinden, Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan düşünceleri döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı olarak da kabul edilebilir” diye tanımlıyor kitabı yazdığı girişte. Kitap hem bir otobiyografi hem bir günlük, pekâlâ bir kurmaca, belki de bir denemeler toplamı. Kitaba ilişkin bir söyleşide Scott Esposito şunu sormuştu: “Bu bir kitap mıdır?” Bence bir buluttur mesela Huzursuzluğun Kitabı, bir anafor, bir hortum da olabilir. Yazarı da zaten Pessoa değil Bernardo Soares’tir. Ya da bir senfoninin kağıda düşüşüdür bu kitap, belki de yazı değil müziktir: “Ruhum gizli bir orkestra; bilemediğim çalgılar çalınıyor, kemanlar ve arplar, kudümler ve davullar içimde yankılanıyor. Kendime ancak bir senfoni diyebilirim.”
Portekizli yazar türünü tanımlamanın zor olduğu ya da türler üstü ilk kitabı yazmamıştır şüphesiz. Parçası olduğu modernist gelenekte de, öncesinde de türlerin ötesini düşleyen örnekler var. Pessoa’yı hatırlamamın nedeni, kitabındaki tanımlamakta zorlandığım huzursuzluğu bahsedeceğim öteki kitaplar üzerine düşünürken yanıma almak istemem. Bu yazının konusu kitapların hepsi Pessoa’nın cümlesiyle şunu der gibi: “Herhangi bir şey olsam kuracak düş kalmazdı.”
SONTAG’IN YAZARLIĞI VE BİYOGRAFİSİ
Susan Sontag’ın tek izinli (yani bir ölçüde resmi) biyografisi geçtiğimiz aylarda İngilizcede yayımlanmıştı. Yazarı Benjamin Moser, Sontag adlı kitapla biyografi dalında Pulitzer Ödülü de aldı. Moser’ın diğer çalışmaları konusunda özellikle Amerikan edebiyat çevrelerindeki eleştiriler hep vardı, ama daha çok Susan Sontag’ın bu biyografide resmedilişi nedeniyle oldukça tartışmalı olan bu ödül, biyografi türü üzerine düşünmek için de bir fırsat oldu. Merve Emre kitabı eleştiren son derece haklı yazısında kendisini eserleri ile değil görüntüsüyle resmeden bu biyografiden Sontag’ın hoşnut olmayacağını yazmıştı. Kitaptan, evet belki Sontag hoşnut olmazdı ama ödüllerin ve edebiyatın çeşitli aktörlerinin dahil olduğu bu edebiyat olayı üzerine düşünürken vardığımız belirsiz yeri imkânlarla dolu bir alan olarak da görebilirdi. Zira kendisinin de türler içinde huzurlu olduğunu söylemek zordur.
Susan Sontag denince akla ilk olarak romancılığı gelmez çoğu okur için. Türkçeye çevrilen eserlerinin sınıflandırılışına bakarak bile türlerin ötesindeki konumunu görebiliriz. Sontag yazdığı çoğu şeyi bir aşamada kitaba dönüştürmüştür. Yazarlığının başından beri Sontag biçimin içinde huzursuzdur. Merceği daraltırsak, ilk kitaplarından ve ilk romanı olan The Benefactor anı türünde kurgulanmış düşlerle örülü bir romandır örneğin. Sontag Avrupa’ya gitmiş, orada yeni roman akımı içinde kendine yer açmayı hedeflemiştir bu romanla. Henüz yolun başında türün ötesi için Amerika’dan Avrupa’ya gitmesi, romandan anti-romana gitmesi bile belki bu huzursuzluğa eklemleyebilir onu. Ama dahası da var. Örneğin on yıl içinde yazdığı ve şehir anlatılarından oluşan I etcetera adlı kitap da “biçimde deneysellik” olarak sunulur, bu metinlere kısa öykü diyen de var. Sanırım kolaylıkla bu bahsetmekte olduğum yapıtlara deneysel deyip kurtulabiliriz. Sontag’ın ikinci romanı Death Kit için de geçerlidir bu, Türkçe çevirisinin tanıtımında şöyle sunulur: “Üstelik bu salt bir roman da değil, bir tür, tarifi mümkün olmayan, aşkın ve ölümün peşindeyken ikisine de tutku kertesinde bağlanmış bir deneyim; kısmen roman, kısmen cinayet öyküsü, kısmen felsefe, kısmen de rüya.”
Yazdığı biyografinin tartışmalı yanları olsa da şu konuda haklı Moser: İyi kurmaca kitaplar yazdığı gibi, iyi kurmaca dışı metinler de yazmıştır Sontag, ama her tür için de iyi olmayan yapıtlar da vermiştir. Moser bu konuda şunu da söylüyor: Türler yazarın kişiliğini de değiştirir. Şu da eklenebilir, değişen kişiliği de farklı türlere ya da türler ötesine itebiliyor yazarı. Doğrusu Sontag’ı ben bugüne kadar daha çok bir kurmacadışı yazarı olarak daha çok sevdim. Diğer yandan kurmacadışı kategorisinde yayımladığı eserleri sınıflandırmak her zaman kolay değildi, günlüklerinden, defterlerine, denemelerine, monograflarına, konuşmalarına… Eski eşi Philip Rieff’in kariyerini borçlu olduğu Freud: The Mind of the Moralist’in bile ona ait olduğu düşünülüyor son dönemde. Peki Sontag kendini nasıl görüyor? Nihayet son yazdığı roman Yanardağ Sevdalısı (The Volcano Lover) bir çok-satar kurmaca olduğunda galiba Susan Sontag’ın huzursuzluğu biraz diniyor. İçindeki deneme uzunluğunda soyutlamalar da olan bu tarihsel, romantik romanın piyasadaki başarısından sonra onu bir romancı olarak görmeyenlere şöyle çıkışıyor: “Yazdığım diğer her şeyin yazmayı bırakmamak ve bir kurmaca yazarı olarak kendimi geliştirirken bir şeylerle uğraşmak için olduğunu, benim bir romancı olduğumu görmüyorlar mı?” Sontag yaşamının son döneminde söylüyor bunu, belki adını, eserini bir başlığın altında toplamak istiyor, sınırlanarak huzur bulmak istiyor. Türün ötesi biliyoruz ki huzursuz bir yer. Belki de bunlardan hiçbiri. The Scandal of Susan Sontag’da Barbara Ching ve Jennifer A. Wagner-Lawlor şu tespiti yapmıştı: “En sevdiği edebi tür olan roman türsel bir zorunlulukla bir ‘son duygusu’na ulaşma kuralıyla işlerken, isim yaptığı tür deneme başka bir zorunlulukla yönetilir: sona direnmek.” Belki de tam da bu nedenle, bu huzursuzlukla türler arasında ve ötesinde gezinen Sontag nihayet kendini romana, bir son duygusuna bağlamak istemişti.
CARSON MCCULERS’IN OTOBİYOGRAFİSİNİ YAZMAK
Jenn Shapland’ın Amerikalı yazar Carson McCullers’ın otobiyografisini yazması da yukarıdaki Moser-Sontag hikâyesi gibi içinde iki yazar olan bir edebiyat olayı. Shapland türün ötesini düşlediği, geçen aylarda çıkan My Autobiography of Carson McCullers (Carson McCullers Otobiyografim) kitabının kapağından ilan ediyor bunu. Ancak Carson McCullers edebi yolculuğuna bütün türleri eklemiş bir yazar olsa da bu türler içinde güvende seyahat ettiği ve güney gotiğinin çeşitli ürünlerini verdiği söylenebilir. Ölmeden önce hayatını dikte ederek yazmak istese de, yarım kalmıştır otobiyografisi. Onun bıraktığı yerden ama türün ötesini düşleyerek Jenn Shapland söz alıyor.
Shapland’la Moser’ı ilişkilendirmemin nedeni aslında Moser’ın örtük olarak (belki farkında olmadan) yaptığı iddia edilen şeyi Shapland’ın açıkça yapması. Yani McCullers’ın yaşamını kendi ajandasına, hatta hayatına uydurması. Moser “izinli biyografi” yazıp üstüne üstlük türle tanımlanan bir Pulitzer aldığı için aslında kendi sınırlarını çizmiş durumda. Bu örnek ve eleştiriler bizi türle ilgili başka bir tartışmaya götürüyor: Okurun beklentisi. Bir kitap biyografi olarak tanımlandığında okurun beklentisi yazarın hayatına dair doğru bir hikaye okumak ya da aslında hayatının gerçek versiyonunu okumak oluyor. Öte yandan ben “doğru” bir biyografi yazılabilir mi, emin değilim. İnsan kendi yaşamının bile hikâyesini anlatırken objektif olamaz, seçmek zorundadır. Yine de biyografi türü bu beklentiyi doğurur ve Moser resmi biyografide kendi ajandasını Sontag’ın hayatına dayatırsa haklı olarak eleştirilir. Shaphard’sa bu yükten kendini baştan, daha başlıktan, türün ötesine adım atarak kurtarmış gibidir:
“Carson McCullers’ın biyografisini yazmak için yetkin sayılmam. Onun nesi oluyorum ki? Uzun, limon yeşili yün paltosunun kollarına kaydırdım kollarımı, geceliklerini katladım. Çoraplarını etiketledim. Çocukluk evinin mutfağında bisküviler pişirdim ve kendi kendine oynadığı parkta yürüdüm. Yapay şeylerden ve yalanlardan kurulma olduklarına emin olacak kadar da biyografisini okudum. Bir kurmaca yazarı değilim ve bu da bir biyografi değil. (…) Biyografi yazarları çoğunlukla katı kronolojiye anlatı katmak için boşlukları doldurmaya çalışır, bir on dokuzuncu yüzyıl romanı gibi okunabilsin diye yazarın hayatını çevirirler. Ama Carson’ınki yazılmamış bir hikaye değildir. Daha çok, çeşitli insanların ihtiyaçlarına uydurmak için tekrar yazılmış, gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir hikâyedir.”
ELIANE BRUM’UN SAHADAN NOTLARI
Brezilyalı gazeteci ve yazar Eliane Brum da geçtiğimiz yıl sonunda İngilizceye çevrilen The Collector of Leftover Souls (Ardakalan Ruhların Toplayıcısı) adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şey: “Yaşamımız ilk kurgumuzdur. Gerçek dediğimiz bu kurmaca hikayelerimin de özüdür.” Brum, Brezilya’nın sessizlerinin, Amazon bölgesinde yaşayanların, São Paulo’nun, Rio’nun favelalarında, bakımevlerinde yaşayanların, emekçilerin, ölmek üzere olan insanların hikayelerini anlatıyor. Ancak metinlerini röportaj türü altında kategorize etmiyor, saha notları alt başlığını koyuyor. Bunu da sorunsallaştırıyor yazdığı önsözde. Bir gazeteci-yazarın metnin içinde görünmez olmasının imkansızlığına değinerek bir yandan da meslekten beklentileri sarsıyor.
Yazar röportaj türünün sınırlarını genişletirken öncelikle kurmaca ve kurmaca dışı arasında silikleşen sınırlara değiniyor; Brum’un sadece türü ve belki de mesleği zorlamakla yetinmeyip bunun üzerine düşündüğü de görülüyor. Aslında bu yazıda bir araya getirdiğim yazarların ortak noktası biraz da bu, bu çabalarını sorunsallaştırmaları, türün ötesi üzerine düşünmeleri ve bunu samimiyetle, kendilerini, metinlerini hesapsızca ortaya koyarak yapmaları. Kendi gazetecilik pratiğini şöyle açıklıyor örneğin Brum: “Gazeteciliği özenle yaparım, doğruluk arar ve kelimenin kesinliğine saygı duyarım. Ancak gerçekliğin girift bir dokusu olduğu inancıyla, sadece kelimelerden değil, dokulardan, kokulardan, renklerden ve hareketlerden dikildiğini de bilerek. İşaretlerden. Boşluklardan, fazlalıklardan, nüanslardan ve sessizliklerden.” Brum, yine giriş metninde gazetecilerin tamamen tarafsız olması gerektiği beklentisinin aslında mümkün olmadığını, bir hikâyeyi yazmaya karar vermenin bile bir tarafta olmak anlamına geldiğini söylüyor.
Brum’un metinleri edebiyat ve gazeteciliği harmanlıyor, bu özelliğiyle yeni gazeteciliğe de edebi gazeteciliğe de eklemlenebilir. Öte yandan Brum’u türün ötesini düşleyen yazarlar arasında değerlendirmem, ki aslında bu yazıya da öncelikle Brum üzerine düşünerek heveslendim, sadece bunu yaptığı için değil. Edebi gazeteciliğin pek çok iyi örneği var. Ancak Brum’un metinleri aynı zamanda düşünen metinler.
Brum’un metinlerine benzer bir röportaj türünü Svetlana Aleksiyeviç’in de yapmış olduğu söylenebilir, ki Brezilya’nın Svetlana Aleksiyeviç’i diye anılıyor Brum. Öte yandan Brum’un yazılarının Javier Marías’ın “edebi düşünce” (pensamiento literario) konusundaki sözlerine atıfla bir adım daha türün ötesinde olduğunu düşünüyorum. Marias düşünen metinlerin şimdi neredeyse unutulan bir biçim olduğunu, kendi metinlerinde amacının bu olduğunu aksiyonun durduğunu ve anlatıcının düşüncelerini aktardığını söyler. Bunun tam olarak unutulmaya yüz tutmuş bir anlatım tekniği olduğunu düşünmesem de, edebi düşüncenin temelde gazetecilik çıkışlı bir metinde yapılmasına sık rastlanmadığı, bu açıdan Brum’un özel olduğu ve türün ötesini düşlediği söylenebilir.
LYDIA DAVIS VE RÜZGAR ARPI
Deneysellik tekrar uygun bir kelime gibi kullanılmak için zorluyor türün ötesini düşünürken. Neyse ki türle derdi olan başka bir yazar Lydia Davis bu konuda imdada yetişiyor. Aslında Lydia Davis’in türün ötesinde düşünen çağdaş yazarlar arasında başı çekenlerden olduğunu söyleyebiliriz. Kendi yazdığı metinler üzerine kuramsal olarak da düşünüyor ve hep türün ötesine varıyor Davis. Geçtiğimiz aylarda Hikâyenin Sonu adlı romanı Türkçede de yayımlanan Davis geçen sonbaharda denemelerinin ilk kısmını yayımlamıştı Essays One adıyla. Orada şöyle diyor: “Genel olarak insanların bazen her gelenek dışı kurmaca ya da şiir biçimi için ya da kafalarını karıştıran, tuhaf ve garip görünen herhangi bir biçim için pek de düşünmeden kullandıkları deneysellik etiketine hep direnmişimdir. Bana göre deneysel bir yazarın daha önceki yerleşmiş bir yazım stratejisini sınama planı olması ve bunun işe yarayıp yaramadığına bakmasıdır, ortaya çıkan sonuç bir şeyi kanıtlayabilir ya da kanıtlamayabilir, başarılı olabilir ya da olmayabilir.” Davis, yazarken herhangi bir planı olmadığı için bazı istisnalar dışında yazdıklarını deneysel olarak nitelendirmiyor.
“Forms and Influences” (Biçimler ve Etkilenmeler) bölümünde Sontag’ın aksine şu notu düşüyor: “Hiçbir zaman bir romancı olacağımı düşünmedim.” Davis biçimler ve etkilenimleri tartışırken aslında kendi yazarlığını mercek altına tutuyor, ne yaptığını ve neden öyle yaptığını anlamaya çalışıyor. Pek çok yazar gibi çeşitli türleri denemiş, karıştırmış, melezleştirmiş Davis de ama sanırım bu melez türler içinde de huzurlu olmamış, yerleşememiş. Okuma serüvenine de bu huzursuzluk hâkim, kendini yerleştirmek istediği Kafka’nın İngilizcede Parables and Paradoxes adıyla yayımlanan defterlerinden, günlüklerinden, öykülerinden bir araya getirilen metinlerini de sadece Kafka’nın yazabileceğine ikna olmuş. Yani Davis aslında bu huzursuzluğun elbette yeni bir şey olmadığını hatırlatıyor, bir yandan da belki de kabına büyük yazarlar tarafından hakkıyla sığdırılabileceğini (?).
Davis türler konusuna denemelerinde kafa yorarken kendisinin de etkilendiği ve ortak özellikleri türü zorlamak ya da tür içinde deneysellik olan bazı yazarların ve kitapların adlarını veriyor. Denemelerine serpiştirdiği bu isimlerden not aldıklarım şunlar: David Foster Wallace (Brief Interview With Hideous Men), Russell Edson, Josep Pla (The Gray Notebook), Kenneth Gangemi (The Volcanoes from Puebla), Walter Abish (Alphabetical Africa) ve elbette Georges Perec’in e harfini kullanmadan yazdığı La Disparition.
Maurice Blanchot’nun defterlerinden aldığı bir notu da paylaşıyor Davis, ki sanıyorum kendine uygun biçimi anlamak için bu cümleye demir atmış yazar: İtiraf ediyorum ki, bir rüzgar arpıyım ben, bazı çok güzel sesler çıkaran ama bir şarkı çalamayan.” Buradan da fragmanları tartışmaya geçiyor, ki türe en çok direnen metinler olmalı Roland Barthes’ın deyimiyle “kısa soluklu bu patlamalar” ya da “başlangıçlar”. Davis de Sontag gibi biten ve bitmeye direnen metinler arasında huzursuz o halde. Fragman da bir türe dönüşmüşse de Barthes’dan Hölderlin’e yazarlarının metinlerinde türü tanımlamak için ortak özellikler bulmak o kadar da kolay olmayabiliyor.
“HER ŞEY”DE YAZMAK
Şüphesiz edebiyatın farklı iletişim araçlarıyla ilişkisi, karşılaşması türlerin değişmesine, oluşmasına, ötesine geçilmesine yol açan bir etken. Örneğin gazete ve edebiyatın ilişkisi ve roman türü. Edebiyatın sinema ve televizyon ekranıyla ilişkisi. Şimdi dijitalle karşılaşan edebiyat… Gezi edebiyatının en iyi yazarlarından Claudio Magris’in geçen yıl İtalyancadan İngilizceye çevrilen kitabı Snapshots da böyle bir araçsal karşılaşmayı örneklendiren bir kitaptı. Vinyetler halinde yazılan kısa metinler bir fotoğraf albümünün sayfalarında dolaşır gibi diyerek sunulmuştu. Kitabın başında “snapshot”ın ne olduğunu anlatan Magris de şüphesiz gezi edebiyatını dönüştürüyordu. Anna Chiarloni bu etkiyi şöyle açıkladı: “Kitap kapandığında, kulakta kalan stereofonik bir efekt oluyor.”
Mikhail Bakhtin türlerin hem eski hem yeni olduğunu, hem aynı olup hem olmadığını yazar. Ona göre, her yeni edebi üretimle o tür yeniden doğar, yenilenir. Türün hayatı böyledir. Bakhtin’in bahsettiği metinler, bu yazıda sözü geçen metinlerle benzer dinamiklerle o türü dönüştürürler aslında. Yeni yayımlanan kitaplarda gözlemlediğim kadarıyla pek çok okur, editör, yayıncı sunduğu imkânlar daha geniş olan “her şey” kategorisini de ilginç buluyorlar artık. Öte yandan belki zor olan, belki de daha kolay olandır türlerin ötesinde, “her şeyde” yazmak.
[Kronos.News] 24.8.2020 [Başak Yüce]
Kariye, Ani; katedralde akustik testi… [Alin Özinial]
Ana katedrali “geberiyorum” şarkısıyla "akustiği" test edilen bir dünya mirasımız, Ani’miz var...
ALİN OZİNİAN 24 Ağustos 2020 YAZARLAR
“Karadeniz’de gaz bulundu müjdesinin” öncesinde “ön müjde” olarak Cuma sabahı haberlere yansıyan bu gelişme ile Bizans döneminden günümüze iyi korunmuş bir şekilde gelen Kariye Müzesi’nin Resmi Gazete’de yayınlanan karar ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredileceğini öğrendik.
6. yüzyılda Kariye (Azize Kurtarıcı Chora) Kilisesi olarak inşa edilen bina, önemli dini merasimlerde saray kilisesi ve şapeli olarak kullanılmış. İstanbul’un fethinden sonra 1511 yılında Sultan II. Bayezid’in sadrazamlarından olan Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Kariye Camii, Bakanlar Kurulu’nun 29 Ağustos 1945 tarihinde aldığı kararla müzeye çevrilmiş.
Bu haberden sonra sosyal medya karara oldukça sert tepki verdi.
Alan açısından çok az kişinin ibadet edebileceği, müze işlevi gören muhteşem freskler ile süslü bu kiliseyi Ayasofya’nın akıbetine uğratarak camiye çevirmek kültüre, tarihe, geçmişe saygıya indirilen bir baltaydı…
İstanbul’daki en etkileyici mekanlardan biri, halka verecek bir şeyi kalmayan hükümetin din ve hamaset şovuydu, yazık olmuştu…
Ülkemizin çok kimlikli, çok inançlı derin tarihinin sembollerinden biri daha tekçiliğe kurban edilmişti…
Kariye bir sanat tarihi kitabı, bir dinler tarihi dersi idi…
Kariye’nin yerini bile bilmeyenler, adını duymamışlar, nasıl fetih deyip sevinç çığlıkları atabiliyordu…
Her yerde ibadet edilecek çok sayıda cami varken neden bu fetih hırsı bitmiyordu…Nasıl bir akıl tutulması, nasıl bir vicdandı bu…
AKP’nin bu kadar özgüvensizliği fazlaydı canım… Yüz bini aşkın caminin bulunduğu bir ülkede, Kariye Müzesi’nin de camiye çevrilmesi, siyasal islamcılığın bu topraklarda kültürel zenginliği ve laikliği yok etmeyi sürdürmesini ortaya koyuyordu…
Bu tepkiler haksız mı? Değil, aksine çok yerinde. AKP’nin yaptığı saçmalık mı? Pek tabii. Fakat burada hatırlanması gereken AKP’nin, kültürel soykırım ya da hristiyanlara ait ibadethaneleri yerle bir ederek, “başkalarının” izini silme konusunda ilk olmadığı.
1914’te şu anda Türkiye sınırları içinde olan Ermeni kiliselerinin sayısı 2 bin 600. Bu sayı sadece Ermeni kiliselerini kapsıyor, buna Rum ve Süryani kiliselerini de ekleyecek olursan karşımıza inanılmaz bir tablo çıkıyor. Peki bu kiliselere ne oldu?
Bir kısmı tahrip edildi, bir kısmı yıkıldı, bir kısmı ise altın ve değerli eşya aramak için patlatıldı…
Akademisyen Ohannes Kılıçdağı’nın dediği gibi “Cumhuriyet tarihi boyunca kiliselerin kullanılma amaçlarını şöyle hızlıca sıralamaya kalksak aklımıza hemen şunlar gelir: ahır, ordu mühimmat deposu, hapishane, erotik sinema, karate salonu, kütüphane ve tabii ki cami. Bir de gerek devlet yetkilileri tarafından dinamitle gerek defineciler tarafında peyderpey yıkılan kiliseler var. Birçoğu da doğada kendi kendine yok olmaya terk edilmiştir.”
Bu yaşananlar bana, Şubat ayında Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un eşi Pervin Ersoy’un Van’da yaşanan çığ faciası sırasında tarihi Ani şehri harabelerinin Ana katedralinde “İstanbul İstanbul olalı” şarkısını seslendirerek arkadaşları ile eğlendiği görüntülerin sosyal medyaya düşmesini hatırlattı.
Pervin Ersoy “Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp…” diyerek şarkıyı büyük bir hevesle okumuş, tepkiler üzerine ise avukatları tarihi kilisenin “akustiğinin” test edildiği açıklamasını yapmıştı.
Ani’nin tarihine ve anlamına bakalım…
Ermeni Kralı III. Aşot (Aşot Voğormats, 953-977) ülkede iç karışıklıklara son verip güvenliği sağladıktan sonra 961 tarihinde başkenti Kars’tan Ani’ye taşır. Kral Aşot III, başkenti hem siyasi hem de manevi bir merkeze haline getirmek amacıyla, 961 yılında Ermeni Katolikosluk’unu Ani’ye taşımaya karar verir. Dvin-Trabzon ticaret yolu üzerinde kurulu olan kent kısa zamanda daha da gelişir. Komşu şehirlerdeki tüccar ile zanaatkârlar Ani’ye taşınır.
Ünlü Ermeni mimar Trdat, Ani’nin baş mimarıydı. Şehre ruhunu veren en önemli binaları o inşa etti. Bagratuni hanedanın mimarı Trdat tarih sayfalarına 989 yılındaki depremden dolayı hasar gören Bizans’ın başkentindeki Hagia Sophia (Aya Sofya) katedralini yenilemesi ile de geçti.
Döneminde tarihçilere göre Ani kentinin nüfusu 100 bine ulaşmıştır, bazı tarihçiler 200 bin sayısını da kullanır. Krallık ailesi, prensler, tüccarlar, yöneticiler, Ani’den saraylar, konutlar, ticari binalar, kütüphaneler, kiliseler yaptırmışlardır.
Ahuryan Nehri üzerinde çok sayıda köprü inşa edilmiş, fakat ne yazık ki bunlardan sadece biri Kusanats Vank (Bakireler Manastırı) yakınındaki “Metaksi Çampa” (“İpek Yolu”) adıyla tarihe geçen köprü harabe olarak ayakta kalabilmiştir.
Bizanslıların 1043 ve 1044 tarihleri arasında Ani’yi yaptıkları saldırılarda şehir savunulur, Ani düşmez. Bizans İmparatoru IX. Konstantin bahaneler ile II. Gagik’i Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’e davet eder. Gagik, Konstantinopolis’te hapsedilerek Ani’yi teslim etmeye zorlanır. Bizans ordusu 1044 tarihinde Ani şehrini tekrar kuşatır. Ani’liler, Vahram Pahlavuni önderliğinde karşı koyarak, Bizans ordusunu geri çekilmeye zorlar. Lakin 1045’de Ani halkının mukavemet gücü zayıflar, Ani Krallığı 1045’de son bulur, Bizans’a bağlanır.
1046 ve 1131 depremlerinde şehir büyük zarar alır. Selçuklular, 1071’de Selçuklular Bizanslıları yenilgiye uğratır, Alparslan Ani’yi işgal eder. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda Ani, Rusya İmparatorluğu’na geçerek Kars Bölgesi’nin bir kısmını oluşturur. 16 Mart 1921 tarihinde Moskova’da imzalanan Rus-Türk anlaşmasıyla Türkiye’ye teslim edilir.
Ani şehrinin görünenin yanı sıra bir de yer altı bölümü olduğu tahmin edilse de, bu bilgi ancak 1904-1917 yılları arasında yapılan kazı çalışmaları sırasında doğrulanabildi.
Ani yeraltı şehrinin incelenmesi sırasında 500 mağara, 400 ev, 30 kilise, içinde şapellerin ve inziva bölümlerinin de bulunduğu bir kiliseler kompleksi, sekiz mezar grubu, ambarlar, çeşitli gıdaları saklamaya uygun merkezi kilerler, su depoları, şarap ve yağ depoları, meyhaneler, ahırlar, kervansaraylar, ortaya çıkarıldı. 1988 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle yer altındaki şehrin büyük bir kısmı çöktü.
Cumhuriyet döneminde Ani’ye ilgi gösterilmese de, Temmuz 2016’da UNESCO Ani’yi Ermeni kültür mirası olarak tanıyıp, Dünya Kültür Mirası Listesi’nde 16. sıraya yerleştirdi.
Peki biz Ani’ye gerektiği gibi sahip çıkabildik mi örneğin? Akınlara, depremlere, altın avlarına rağmen bugün hâlâ ayakta kalabilen, ama harabeye dönmüş Ana Katedrali, daha birçok kilise ve tarihi yapı, Selçuklular döneminde inşa edilen iki camisi ile Ani hâlâ keşfedilmeyi ve saygı duyulmayı bekliyor.
2010 yılında, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2011 yılında yapılacak seçim çalışmalarının startını vermek üzere TBMM Başkanvekili ve MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener ile Kars’a gelmiş, buradan Ani Harabeleri’ne “Ya Allah Bismillah Allahuekber” sloganlarının atıldığı ve Mehteran gösterisi eşliğinde gelmişti. Sultan Alparslan tarafından kiliseden camiye çevrilerek Fethiye ismi verilen alana gelen Bahçeli ve beraberindekiler, burada çok sayıda partili ve vatandaşla birlikte Cuma namazını kılmıştı. MHP lideri, Türk milletinin dimdik ayakta durmasının düşmana korku salacağını dile getirmişti.
Bu olaylardan yaklaşık 10 yıl sonra Şubat ayında bu kez de ana katedrali “geberiyorum” şarkısıyla “akustiği” test edilen bir dünya mirasımız, Ani’miz var…
Van’daki Ahtamar, Diyarbakır’daki Surp Giragos, İstanbul’daki Ayasofya… ne ilk ne son olacak…
Kuşkusuz bu tarihi eserler artık Türkiye’nin değerleri. Bunları korumak da, bunlardan kar sağlamak da Türkiye’nin işi. Bu eserleri mütemadiyen feth etmekten vazgeçilmeli…
Tarihi esere olan saygısızlık, tarihi esere duyulmayan ilgi evet yeni değil, AKP’ye endeksli hiç değil. Fakat 100 yıldır bu tahribatın Batı’yı kızdırmak ve meydan okumak için kullanılmadığını gizlice çaktırmadan yapıldığını görmemiz gerek.
AKP’nin tarihi eserlere ve Hristiyan ibadet yerlerine olan bu tavrı, alıştığımız vandalizm dışında Batı’ya kafa tutmak için kullanıldığı için bu kadar can sıkıcı.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye “dinler arası ve kültürler arası diyalog konusunda” sorumluluk sahibi olması gerektiğini hatırlatması, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın Kariye kararı bir “provokasyon” olarak nitelendirilmesi ya da Moskova Rus-Ortodoks Kilisesi Patrikliği’nin “Türkiye fethedilen Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasını ‘yabancı’ olarak gördüğü ve bu kültürü yok saydığı” çıkışları da bundan… Artık Vandalizm bir iç ve dış siyaset konusu çünkü…
[Kronos.News] 24.8.2020 [Alin Özinial]
ALİN OZİNİAN 24 Ağustos 2020 YAZARLAR
“Karadeniz’de gaz bulundu müjdesinin” öncesinde “ön müjde” olarak Cuma sabahı haberlere yansıyan bu gelişme ile Bizans döneminden günümüze iyi korunmuş bir şekilde gelen Kariye Müzesi’nin Resmi Gazete’de yayınlanan karar ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredileceğini öğrendik.
6. yüzyılda Kariye (Azize Kurtarıcı Chora) Kilisesi olarak inşa edilen bina, önemli dini merasimlerde saray kilisesi ve şapeli olarak kullanılmış. İstanbul’un fethinden sonra 1511 yılında Sultan II. Bayezid’in sadrazamlarından olan Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Kariye Camii, Bakanlar Kurulu’nun 29 Ağustos 1945 tarihinde aldığı kararla müzeye çevrilmiş.
Bu haberden sonra sosyal medya karara oldukça sert tepki verdi.
Alan açısından çok az kişinin ibadet edebileceği, müze işlevi gören muhteşem freskler ile süslü bu kiliseyi Ayasofya’nın akıbetine uğratarak camiye çevirmek kültüre, tarihe, geçmişe saygıya indirilen bir baltaydı…
İstanbul’daki en etkileyici mekanlardan biri, halka verecek bir şeyi kalmayan hükümetin din ve hamaset şovuydu, yazık olmuştu…
Ülkemizin çok kimlikli, çok inançlı derin tarihinin sembollerinden biri daha tekçiliğe kurban edilmişti…
Kariye bir sanat tarihi kitabı, bir dinler tarihi dersi idi…
Kariye’nin yerini bile bilmeyenler, adını duymamışlar, nasıl fetih deyip sevinç çığlıkları atabiliyordu…
Her yerde ibadet edilecek çok sayıda cami varken neden bu fetih hırsı bitmiyordu…Nasıl bir akıl tutulması, nasıl bir vicdandı bu…
AKP’nin bu kadar özgüvensizliği fazlaydı canım… Yüz bini aşkın caminin bulunduğu bir ülkede, Kariye Müzesi’nin de camiye çevrilmesi, siyasal islamcılığın bu topraklarda kültürel zenginliği ve laikliği yok etmeyi sürdürmesini ortaya koyuyordu…
Bu tepkiler haksız mı? Değil, aksine çok yerinde. AKP’nin yaptığı saçmalık mı? Pek tabii. Fakat burada hatırlanması gereken AKP’nin, kültürel soykırım ya da hristiyanlara ait ibadethaneleri yerle bir ederek, “başkalarının” izini silme konusunda ilk olmadığı.
1914’te şu anda Türkiye sınırları içinde olan Ermeni kiliselerinin sayısı 2 bin 600. Bu sayı sadece Ermeni kiliselerini kapsıyor, buna Rum ve Süryani kiliselerini de ekleyecek olursan karşımıza inanılmaz bir tablo çıkıyor. Peki bu kiliselere ne oldu?
Bir kısmı tahrip edildi, bir kısmı yıkıldı, bir kısmı ise altın ve değerli eşya aramak için patlatıldı…
Akademisyen Ohannes Kılıçdağı’nın dediği gibi “Cumhuriyet tarihi boyunca kiliselerin kullanılma amaçlarını şöyle hızlıca sıralamaya kalksak aklımıza hemen şunlar gelir: ahır, ordu mühimmat deposu, hapishane, erotik sinema, karate salonu, kütüphane ve tabii ki cami. Bir de gerek devlet yetkilileri tarafından dinamitle gerek defineciler tarafında peyderpey yıkılan kiliseler var. Birçoğu da doğada kendi kendine yok olmaya terk edilmiştir.”
Bu yaşananlar bana, Şubat ayında Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un eşi Pervin Ersoy’un Van’da yaşanan çığ faciası sırasında tarihi Ani şehri harabelerinin Ana katedralinde “İstanbul İstanbul olalı” şarkısını seslendirerek arkadaşları ile eğlendiği görüntülerin sosyal medyaya düşmesini hatırlattı.
Pervin Ersoy “Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp…” diyerek şarkıyı büyük bir hevesle okumuş, tepkiler üzerine ise avukatları tarihi kilisenin “akustiğinin” test edildiği açıklamasını yapmıştı.
Ani’nin tarihine ve anlamına bakalım…
Ermeni Kralı III. Aşot (Aşot Voğormats, 953-977) ülkede iç karışıklıklara son verip güvenliği sağladıktan sonra 961 tarihinde başkenti Kars’tan Ani’ye taşır. Kral Aşot III, başkenti hem siyasi hem de manevi bir merkeze haline getirmek amacıyla, 961 yılında Ermeni Katolikosluk’unu Ani’ye taşımaya karar verir. Dvin-Trabzon ticaret yolu üzerinde kurulu olan kent kısa zamanda daha da gelişir. Komşu şehirlerdeki tüccar ile zanaatkârlar Ani’ye taşınır.
Ünlü Ermeni mimar Trdat, Ani’nin baş mimarıydı. Şehre ruhunu veren en önemli binaları o inşa etti. Bagratuni hanedanın mimarı Trdat tarih sayfalarına 989 yılındaki depremden dolayı hasar gören Bizans’ın başkentindeki Hagia Sophia (Aya Sofya) katedralini yenilemesi ile de geçti.
Döneminde tarihçilere göre Ani kentinin nüfusu 100 bine ulaşmıştır, bazı tarihçiler 200 bin sayısını da kullanır. Krallık ailesi, prensler, tüccarlar, yöneticiler, Ani’den saraylar, konutlar, ticari binalar, kütüphaneler, kiliseler yaptırmışlardır.
Ahuryan Nehri üzerinde çok sayıda köprü inşa edilmiş, fakat ne yazık ki bunlardan sadece biri Kusanats Vank (Bakireler Manastırı) yakınındaki “Metaksi Çampa” (“İpek Yolu”) adıyla tarihe geçen köprü harabe olarak ayakta kalabilmiştir.
Bizanslıların 1043 ve 1044 tarihleri arasında Ani’yi yaptıkları saldırılarda şehir savunulur, Ani düşmez. Bizans İmparatoru IX. Konstantin bahaneler ile II. Gagik’i Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’e davet eder. Gagik, Konstantinopolis’te hapsedilerek Ani’yi teslim etmeye zorlanır. Bizans ordusu 1044 tarihinde Ani şehrini tekrar kuşatır. Ani’liler, Vahram Pahlavuni önderliğinde karşı koyarak, Bizans ordusunu geri çekilmeye zorlar. Lakin 1045’de Ani halkının mukavemet gücü zayıflar, Ani Krallığı 1045’de son bulur, Bizans’a bağlanır.
1046 ve 1131 depremlerinde şehir büyük zarar alır. Selçuklular, 1071’de Selçuklular Bizanslıları yenilgiye uğratır, Alparslan Ani’yi işgal eder. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda Ani, Rusya İmparatorluğu’na geçerek Kars Bölgesi’nin bir kısmını oluşturur. 16 Mart 1921 tarihinde Moskova’da imzalanan Rus-Türk anlaşmasıyla Türkiye’ye teslim edilir.
Ani şehrinin görünenin yanı sıra bir de yer altı bölümü olduğu tahmin edilse de, bu bilgi ancak 1904-1917 yılları arasında yapılan kazı çalışmaları sırasında doğrulanabildi.
Ani yeraltı şehrinin incelenmesi sırasında 500 mağara, 400 ev, 30 kilise, içinde şapellerin ve inziva bölümlerinin de bulunduğu bir kiliseler kompleksi, sekiz mezar grubu, ambarlar, çeşitli gıdaları saklamaya uygun merkezi kilerler, su depoları, şarap ve yağ depoları, meyhaneler, ahırlar, kervansaraylar, ortaya çıkarıldı. 1988 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle yer altındaki şehrin büyük bir kısmı çöktü.
Cumhuriyet döneminde Ani’ye ilgi gösterilmese de, Temmuz 2016’da UNESCO Ani’yi Ermeni kültür mirası olarak tanıyıp, Dünya Kültür Mirası Listesi’nde 16. sıraya yerleştirdi.
Peki biz Ani’ye gerektiği gibi sahip çıkabildik mi örneğin? Akınlara, depremlere, altın avlarına rağmen bugün hâlâ ayakta kalabilen, ama harabeye dönmüş Ana Katedrali, daha birçok kilise ve tarihi yapı, Selçuklular döneminde inşa edilen iki camisi ile Ani hâlâ keşfedilmeyi ve saygı duyulmayı bekliyor.
2010 yılında, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2011 yılında yapılacak seçim çalışmalarının startını vermek üzere TBMM Başkanvekili ve MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener ile Kars’a gelmiş, buradan Ani Harabeleri’ne “Ya Allah Bismillah Allahuekber” sloganlarının atıldığı ve Mehteran gösterisi eşliğinde gelmişti. Sultan Alparslan tarafından kiliseden camiye çevrilerek Fethiye ismi verilen alana gelen Bahçeli ve beraberindekiler, burada çok sayıda partili ve vatandaşla birlikte Cuma namazını kılmıştı. MHP lideri, Türk milletinin dimdik ayakta durmasının düşmana korku salacağını dile getirmişti.
Bu olaylardan yaklaşık 10 yıl sonra Şubat ayında bu kez de ana katedrali “geberiyorum” şarkısıyla “akustiği” test edilen bir dünya mirasımız, Ani’miz var…
Van’daki Ahtamar, Diyarbakır’daki Surp Giragos, İstanbul’daki Ayasofya… ne ilk ne son olacak…
Kuşkusuz bu tarihi eserler artık Türkiye’nin değerleri. Bunları korumak da, bunlardan kar sağlamak da Türkiye’nin işi. Bu eserleri mütemadiyen feth etmekten vazgeçilmeli…
Tarihi esere olan saygısızlık, tarihi esere duyulmayan ilgi evet yeni değil, AKP’ye endeksli hiç değil. Fakat 100 yıldır bu tahribatın Batı’yı kızdırmak ve meydan okumak için kullanılmadığını gizlice çaktırmadan yapıldığını görmemiz gerek.
AKP’nin tarihi eserlere ve Hristiyan ibadet yerlerine olan bu tavrı, alıştığımız vandalizm dışında Batı’ya kafa tutmak için kullanıldığı için bu kadar can sıkıcı.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye “dinler arası ve kültürler arası diyalog konusunda” sorumluluk sahibi olması gerektiğini hatırlatması, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın Kariye kararı bir “provokasyon” olarak nitelendirilmesi ya da Moskova Rus-Ortodoks Kilisesi Patrikliği’nin “Türkiye fethedilen Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasını ‘yabancı’ olarak gördüğü ve bu kültürü yok saydığı” çıkışları da bundan… Artık Vandalizm bir iç ve dış siyaset konusu çünkü…
[Kronos.News] 24.8.2020 [Alin Özinial]
Avrupalı Yargıçlar Birliği MEDEL: AİHM Anayasa Mahkemesini etkili iç hukuk yolu görmeyi bırakmalı
Avrupa Yargıçlar Birliği Başkanı Marques, “Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu yok. AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı” dedi.
BOLD – Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girşiminin ardından yaşanan insan hakları ihlalleri ile ilişkili çalışmalar yürüten Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi’ne (The Arrested Lawyers Initiative) çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Avrupa’daki hakim ve yargıç birliklerinin çatı örgütü niteliğinde olan ve 16 Avrupa ülkesindeki 18 bin Avrupalı hakim ve savcıyı temsil eden MEDEL’in Başkanı Marques, başkanı olduğu birliğin başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığı tezini savunduğunu belirtti.
Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, evet, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi), Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” dedi.
DEMOKRASİ VE ÖZGRLÜKLER İÇİN AVRUPA YARGIÇLAR BİRLİĞİ
1985 yılında kurulan Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL), 1995 yılında Avrupa Konseyi tarafından istişari sivil toplum kuruluşu olarak kabul edildi.
MEDEL şu anda Avrupa’daki 23 hakim ve savcı birliğini biraraya getiren çatı örgüt konumunda. 16 Avrupa ülkesindeki yaklaşık 18 bin hakim ve savcıyı temsil ediyor.
MEDEL’İN KARŞILAŞTIĞI EN DRAMATİK DURUM TÜRKİYE
MEDEL Başkanı Filipe Marques, insan haklarının son yıllarda bütün dünyada aşınmaya başladığını belirtti.
Filipe Marques, Polonya’da devam eden durum ve Türkiye ve Macaristan’daki travmatik deneyimlerin Avrupa’daki hukukçular arasında farkındalığın artmasına yol açtığını ve koordineli eylem ihtiyacını gösterdiğini ifade etti.
Marques, Türkiye’deki durum, muhtemelen MEDEL’in tarihinde karşılaştığı en dramatik durumdur. Üye derneğimiz YARSAV, Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından idari olarak feshedildi ve pek çok üyesi tutuklandı, ihraç edildi ve herhangi bir somut delil, temel teminat veya usul hakları olmaksızın özgürlük veya mülkiyetten mahrum bırakıldı. YARSAV Başkanı Murat Arslan, Ekim 2016’dan beri cezaevinde ve hukukun herhangi bir temel ilkesine uymayan yargılamanın ardından 18 Ocak 2019’da 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. MEDEL, YARSAV’ın feshedilmesinin meşruiyetini tanımamakta ve yine de onu tam üye ve yönetim kurulu üyelerini haklı temsilcileri olarak görmektedir” dedi.
TÜRKİYE’DEKİ DURUM DEHŞET VERİCİ
Filipe Marques, Türkiye’deki yargının durumunu şu çarpıcı sözlerle özetledi: “Türkiye’deki insan hakları durumu dehşet verici: yürütmenin kontrolündeki bir yargı (Avrupa Yargı Kurulları Ağı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğini askıya alması kararının gösterdiği gibi), temel hakları olmadan yıllarca hücre hapsinde tutulanlar, toplu olarak görevden alınmalar ve kesinlikle hiçbir (hukuki) teminatı olmadan yapılan tutuklamalar. Yargının bağımsızlığını önemseyen hepimizin görevi, durumu mümkün olan her şekilde kınamaktır.”
Türkiye içinde ve dışında bu trajik durumun üstesinden gelmek için savaşan ve Türk yargısının yeniden özgür ve bağımsız olacağı gün konusunda umutlu olmaya devam eden cesur insanlar bulunduğunu ifade eden Marques, “Onlara tüm dayanışma ve desteğimizi sağlamalı, seslerini duyurmalı ve BM, Avrupa Konseyi veya Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlarda duyulmalarını sağlamalıyız.” diye konuştu.
MEDEL ve diğer bazı yargı kurumlarının önerisi ile YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın 2017 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Václav Havel İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldüğünü hatırlatan Marques, bu tür girişimlerin Türkiye’de yargının bağımsızlığı için cesaretle mücadele edenlere güven verdiğini ve mücadelelerinin görünürlüğünü artırdığını kaydetti.
AİHM’E “GEÇİCİ TEDBİR ALMAMA” ELEŞTİRİSİ
Filipe Marques, 4 yıldır hücre hapsinde tutulan ve kötü muameleye maruz kalan eski YArgıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un başvurusunun AİHM tarafından reddedilmesini sert şekilde eleştirdi.
Türkiye’deki durumun başlangıcından bu yana, MEDEL ve diğer kurumların, Türkiye’de yargı bağımsızlığının olmadığını açıkça gördüğü, acil bir durum arzettiği ve iç hukuk yoluna başvurma olaslığı bulunmadığı için geçici tedbirler talep ederek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğunu belirtti. Marques, ancak AİHM’nin geçici tedbirler almayı sistematik olarak reddettiğini kaydetti. Durumun gelişiminin ne yazık ki MEDEL’in ve geçici tedbir talep eden diğer kurumların haklı olduğunu gösterdiğini ifade etti.
Marques, Avrupa Konseyi İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezayı Önleme Komitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan raporların da Türkiye’deki muamelelerin gerçekliğini ve tutukluluk koşullarının etkileyici bir resmini gösterdiğini vurguladı.
“AİHM’NİN İTİBARI TEHLİKEYE GİRECEKTİR”
Marques, AİHM’e eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Dört yıl sonra hala AİHM’den karar bekliyoruz. Bence AİHM bu konuyla ciddiyetle yüzleşmeli ve buna kendi inanılırlığı meselesi olarak bakmalıdır. Aşırı uzun prosedürleri nedeniyle aldığı kararları etkisiz kalmaya devam ederse, Avrupa’da insan haklarının ana koruyucusu olarak yıllar içinde inşa ettiği itibar tehlikeye girecektir. Uzun bir prosedürü bekleyemeyecek acil durumlarla başedebilmek için ara tedbirler çıkarma kriterleri gözden geçirilmelidir. Temel insan haklarının korunması beklemeye gelmez.”
AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ETKİLİ BİR ÇÖZÜM YOLU OLARAK GÖRMEYİ BIRAKMALI
MEDEL’in en başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu (çözüm kaynağı) olmadığını ifade ettiğini belirten Filipe Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” ifadelerini kullandı.
AVRUPA KONSEYİ’NİN “MAGNİTSKY YASASI”
Avrupa Konseyi’nin, Aralık 2019’da kabul ettiği “Avrupa Dış Eylem Yasası” konusunda da açıklamalarda bulunan Marques, yasanın Amerika Birleşik Devletler’inin “Magnitsky Yasası”na benzediğini ifade etti.
Marques, ciddi insan hakları ihlallerini ele almak için küresel bir yaptırım rejimi getirmeye çalışan yasanın ancak yürürlüğe girmediğini hatırlattı.
TÜRKİYE’DEKİ İHALLERİN SORUMLULARINDAN HESAP SORULMASI
İnsan haklarını korumayı ve ihlallerinden sorumlu olanları cezalandırmayı amaçlayan herhangi bir girişimi her zaman desteklediklerini ifade eden Marques, “Türkiye’deki durum açık ve objektif bir şekilde toplu insan hakları ihlalidir. Bu nedenle teoride, her zaman (bu) yaptırım rejiminin sorumluların hesap vermesi için gelecekte kullanılması olasılığı vardır. Ancak şunu da vurgulamak isterim ki, hukukun üstünlüğünü yok edenlere ceza aramaktan çok, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığının bir an önce Türkiye’ye geri dönüşü için savaşmamız gerekiyor. Türk vatandaşlarını korumanın ve temel insan haklarından olan bağımsız bir adalet sistemine erişim hakkını güvence altına almanın tek yolu budur.” diye konuştu.
MAGNİTSKY YASASI
Yasa ismini 2009 yılında Rusya’da gözaltındayken işkenceye maruz kalan, tıbbi müdahale talebini reddettiği gerekçesiyle hapisteki hücresinde ölü bulunduğu iddia edilen Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitsky’den alıyor.
Olayın ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın gözaltı süresince gerekli önlemleri almadığını savunarak sorumlu bürokratların cezalandırılmasını talep etti.
Bu doğrultuda 2012’de Magnitsky’nin adı verilen yasa Amerikan Kongresinden kabul edildi. Yasa, ABD Dışişleri ve Hazine bakanlıklarının ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğuna inandığı Rus yetkililerin ABD’deki mal varlıklarını dondurma ve ABD’ye girişlerini yasaklama gibi bazı yaptırımlar uygulamasını öngörüyordu. 2016 yılında ise yasanın kapsamı genişletildi ve sadece Rusya odaklı bir yasa olmaktan çıkıp küresel boyut kazandı.
[Bold Medya] 24.8.2020
BOLD – Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe Marques, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girşiminin ardından yaşanan insan hakları ihlalleri ile ilişkili çalışmalar yürüten Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi’ne (The Arrested Lawyers Initiative) çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Avrupa’daki hakim ve yargıç birliklerinin çatı örgütü niteliğinde olan ve 16 Avrupa ülkesindeki 18 bin Avrupalı hakim ve savcıyı temsil eden MEDEL’in Başkanı Marques, başkanı olduğu birliğin başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığı tezini savunduğunu belirtti.
Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, evet, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi), Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” dedi.
DEMOKRASİ VE ÖZGRLÜKLER İÇİN AVRUPA YARGIÇLAR BİRLİĞİ
1985 yılında kurulan Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupa Yargıçlar Birliği (MEDEL), 1995 yılında Avrupa Konseyi tarafından istişari sivil toplum kuruluşu olarak kabul edildi.
MEDEL şu anda Avrupa’daki 23 hakim ve savcı birliğini biraraya getiren çatı örgüt konumunda. 16 Avrupa ülkesindeki yaklaşık 18 bin hakim ve savcıyı temsil ediyor.
MEDEL’İN KARŞILAŞTIĞI EN DRAMATİK DURUM TÜRKİYE
MEDEL Başkanı Filipe Marques, insan haklarının son yıllarda bütün dünyada aşınmaya başladığını belirtti.
Filipe Marques, Polonya’da devam eden durum ve Türkiye ve Macaristan’daki travmatik deneyimlerin Avrupa’daki hukukçular arasında farkındalığın artmasına yol açtığını ve koordineli eylem ihtiyacını gösterdiğini ifade etti.
Marques, Türkiye’deki durum, muhtemelen MEDEL’in tarihinde karşılaştığı en dramatik durumdur. Üye derneğimiz YARSAV, Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından idari olarak feshedildi ve pek çok üyesi tutuklandı, ihraç edildi ve herhangi bir somut delil, temel teminat veya usul hakları olmaksızın özgürlük veya mülkiyetten mahrum bırakıldı. YARSAV Başkanı Murat Arslan, Ekim 2016’dan beri cezaevinde ve hukukun herhangi bir temel ilkesine uymayan yargılamanın ardından 18 Ocak 2019’da 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. MEDEL, YARSAV’ın feshedilmesinin meşruiyetini tanımamakta ve yine de onu tam üye ve yönetim kurulu üyelerini haklı temsilcileri olarak görmektedir” dedi.
TÜRKİYE’DEKİ DURUM DEHŞET VERİCİ
Filipe Marques, Türkiye’deki yargının durumunu şu çarpıcı sözlerle özetledi: “Türkiye’deki insan hakları durumu dehşet verici: yürütmenin kontrolündeki bir yargı (Avrupa Yargı Kurulları Ağı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğini askıya alması kararının gösterdiği gibi), temel hakları olmadan yıllarca hücre hapsinde tutulanlar, toplu olarak görevden alınmalar ve kesinlikle hiçbir (hukuki) teminatı olmadan yapılan tutuklamalar. Yargının bağımsızlığını önemseyen hepimizin görevi, durumu mümkün olan her şekilde kınamaktır.”
Türkiye içinde ve dışında bu trajik durumun üstesinden gelmek için savaşan ve Türk yargısının yeniden özgür ve bağımsız olacağı gün konusunda umutlu olmaya devam eden cesur insanlar bulunduğunu ifade eden Marques, “Onlara tüm dayanışma ve desteğimizi sağlamalı, seslerini duyurmalı ve BM, Avrupa Konseyi veya Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlarda duyulmalarını sağlamalıyız.” diye konuştu.
MEDEL ve diğer bazı yargı kurumlarının önerisi ile YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın 2017 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Václav Havel İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldüğünü hatırlatan Marques, bu tür girişimlerin Türkiye’de yargının bağımsızlığı için cesaretle mücadele edenlere güven verdiğini ve mücadelelerinin görünürlüğünü artırdığını kaydetti.
AİHM’E “GEÇİCİ TEDBİR ALMAMA” ELEŞTİRİSİ
Filipe Marques, 4 yıldır hücre hapsinde tutulan ve kötü muameleye maruz kalan eski YArgıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un başvurusunun AİHM tarafından reddedilmesini sert şekilde eleştirdi.
Türkiye’deki durumun başlangıcından bu yana, MEDEL ve diğer kurumların, Türkiye’de yargı bağımsızlığının olmadığını açıkça gördüğü, acil bir durum arzettiği ve iç hukuk yoluna başvurma olaslığı bulunmadığı için geçici tedbirler talep ederek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğunu belirtti. Marques, ancak AİHM’nin geçici tedbirler almayı sistematik olarak reddettiğini kaydetti. Durumun gelişiminin ne yazık ki MEDEL’in ve geçici tedbir talep eden diğer kurumların haklı olduğunu gösterdiğini ifade etti.
Marques, Avrupa Konseyi İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezayı Önleme Komitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan raporların da Türkiye’deki muamelelerin gerçekliğini ve tutukluluk koşullarının etkileyici bir resmini gösterdiğini vurguladı.
“AİHM’NİN İTİBARI TEHLİKEYE GİRECEKTİR”
Marques, AİHM’e eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Dört yıl sonra hala AİHM’den karar bekliyoruz. Bence AİHM bu konuyla ciddiyetle yüzleşmeli ve buna kendi inanılırlığı meselesi olarak bakmalıdır. Aşırı uzun prosedürleri nedeniyle aldığı kararları etkisiz kalmaya devam ederse, Avrupa’da insan haklarının ana koruyucusu olarak yıllar içinde inşa ettiği itibar tehlikeye girecektir. Uzun bir prosedürü bekleyemeyecek acil durumlarla başedebilmek için ara tedbirler çıkarma kriterleri gözden geçirilmelidir. Temel insan haklarının korunması beklemeye gelmez.”
AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ETKİLİ BİR ÇÖZÜM YOLU OLARAK GÖRMEYİ BIRAKMALI
MEDEL’in en başından beri Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu (çözüm kaynağı) olmadığını ifade ettiğini belirten Filipe Marques, “Bağımsız bir yargı sisteminiz yoksa, etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmak imkansızdır. Dolayısıyla Türk (Anayasa) Mahkemesinin kararı bizleri şaşırtmıyor. Bu nedenle, AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir çözüm kaynağı olarak görmeyi bırakmalı – bunu dört yıl önce yapmalıydı” ifadelerini kullandı.
AVRUPA KONSEYİ’NİN “MAGNİTSKY YASASI”
Avrupa Konseyi’nin, Aralık 2019’da kabul ettiği “Avrupa Dış Eylem Yasası” konusunda da açıklamalarda bulunan Marques, yasanın Amerika Birleşik Devletler’inin “Magnitsky Yasası”na benzediğini ifade etti.
Marques, ciddi insan hakları ihlallerini ele almak için küresel bir yaptırım rejimi getirmeye çalışan yasanın ancak yürürlüğe girmediğini hatırlattı.
TÜRKİYE’DEKİ İHALLERİN SORUMLULARINDAN HESAP SORULMASI
İnsan haklarını korumayı ve ihlallerinden sorumlu olanları cezalandırmayı amaçlayan herhangi bir girişimi her zaman desteklediklerini ifade eden Marques, “Türkiye’deki durum açık ve objektif bir şekilde toplu insan hakları ihlalidir. Bu nedenle teoride, her zaman (bu) yaptırım rejiminin sorumluların hesap vermesi için gelecekte kullanılması olasılığı vardır. Ancak şunu da vurgulamak isterim ki, hukukun üstünlüğünü yok edenlere ceza aramaktan çok, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığının bir an önce Türkiye’ye geri dönüşü için savaşmamız gerekiyor. Türk vatandaşlarını korumanın ve temel insan haklarından olan bağımsız bir adalet sistemine erişim hakkını güvence altına almanın tek yolu budur.” diye konuştu.
MAGNİTSKY YASASI
Yasa ismini 2009 yılında Rusya’da gözaltındayken işkenceye maruz kalan, tıbbi müdahale talebini reddettiği gerekçesiyle hapisteki hücresinde ölü bulunduğu iddia edilen Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitsky’den alıyor.
Olayın ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın gözaltı süresince gerekli önlemleri almadığını savunarak sorumlu bürokratların cezalandırılmasını talep etti.
Bu doğrultuda 2012’de Magnitsky’nin adı verilen yasa Amerikan Kongresinden kabul edildi. Yasa, ABD Dışişleri ve Hazine bakanlıklarının ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğuna inandığı Rus yetkililerin ABD’deki mal varlıklarını dondurma ve ABD’ye girişlerini yasaklama gibi bazı yaptırımlar uygulamasını öngörüyordu. 2016 yılında ise yasanın kapsamı genişletildi ve sadece Rusya odaklı bir yasa olmaktan çıkıp küresel boyut kazandı.
[Bold Medya] 24.8.2020
Enes Civelek: Bunların hesabını kim verecek?
Tutukluyken, iki çocuğunu, anne ve kayınpederini cezaevi ziyareti dönüşünde kaybeden Evren Enes Civelek KHK TV’ye konuştu: Kimseye hakkımı helal etmeyeceğim.
BOLD – İki küçük kızını cezaevi dönüşü görüş yolunda geçirdikleri trafik kazasında kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Evren Civelek, KHK TV’ye konuştu.
Cezaevinde yaşadığı hak ihlallerini anlatan Civelek, tutuklu bulunduğu sırada etkin pişmanlıktan yararlanmış Barış isimli bir kişinin iftirası nedeniyle hakkında yeni dava açıldığını ve sürekli hak ihlallerine maruz kaldığını söyledi.
Çocuklarını kaybettikten sonra, cezaevinde arkadaşlarının anlattığına göre sabahlara kadar çocuklarının isimlerini haykırdığını, geceleri “kurtar bizi baba” rüyalarıyla uyandığını, uyandığında yüzünün kanlar içinde olduğunu, kendisine nasıl zarar verdiğini bilmediğini anlatan Civelek, tüm raporlara ve kullandığı psikolojik ilaçlara rağmen tahliyesinin geciktirildiğini anlattı.
Cezaevinde, diğer tutuklulara uygulanandan çok daha fazla kötü muameleye maruz kaldığını anlatan Civelek, “Ne olur artık benimle uğraşmayı bırakın. Masum olduğum halde 8 yıl 9 ay cezaya maruz kaldım. Bu kadar yeter.” dedi.
GERGERLİOĞLU’NU UNUTAMAM
Terör örgütü yöneticiliğinden yargılanırken iki ayrı örgüt üyeliği ve örgüt propagandası davasının da açıldığını anlatan Civelek, “Kanunen tek suçtan ayrı davalar olmaz ama yaptılar. Derdimi aylarca anlatamadım mahkemelerde. Hukuk bitmiş, ne dinleyen var, ne anlayan. Beni Meclis İnsan Hakları Komisyonu ziyaret etti. Odama kadar geldiler. Onlara anlattıktan sonra, savcı diğer suçlamaları düşürdü. Nasıl oluyorsa. Derdimi bir tek onlara anlatabildim. Ama unutamadığım birşey var. Hücremden çıkarken Ömer Faruk Gergerlioğlu, elimi iki elinin arasına aldı, ‘kardeşim dayan, bu günler geçecek’ dedi. Onun o sıcak davranışını unutamam. Ayakta kalmamı sağlayan en önemli şeydi.”
AYLARCA GÖRDÜĞÜM RÜYA
“Cezaevindeyken, kazadan önce sürekli bir rüya görüyordum. Artık uyumaktan korkar olmuştum. Kendi elimle çocuklarımı toprağa gömdüğümü görüyordum. Bu nedenle eşime ‘görüşe gelmeyin’ diyordum. Rüyamı söylemiyordum ama gelmeyin diyordum. Onlar ben içerideyken bir dayanak olsun diye geliyorlardı. Küçük kızım pek beni baba olarak bilmiyordu ama büyük kızım her görüşte. Ne zaman geleceksin diyordu. Hatta bir keresinde sandalyeyi aldı, kapalı görüş odasının camına vurmaya çalışıyor, baba seni alıp götüreceğim diye. Ben geldim ama şimdi onlar yok.”
NE OLMUŞTU?
Gazi Üniversitesi Türkçe öğretmenliğinin ardından Anadolu Üniversitesi İlahiyat bölümünde okuyan Civelek, tutuklanmadan önce Düzce’de sözleşmeli öğretmenlik yapıyordu. 5 Nisan 2017’de Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Kırıkkale Keskin Cezaevine gönderildi. Cezaevinde kaldığı sırada eşi, iki çocuğu, annesi ve kayınpederi, ziyaretin ardından dönüş yolunda kaza yaptılar. Civelek’in eşi kazadan ağır yaralı kurtulurken, iki çocuğu, annesi ve kayınpederi ise hayatını kaybetti. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesince örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 25 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Civelek’in dosyası İstinaf’ta bozuldu. 13. Ağır Ceza 1. Derece Mahkemesi Civelek’e tekrar yargılamada 8 yıl 9 ay hapis cezası vererek tahliye etti.
[Bold Medya] 24.8.2020
BOLD – İki küçük kızını cezaevi dönüşü görüş yolunda geçirdikleri trafik kazasında kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Evren Civelek, KHK TV’ye konuştu.
Cezaevinde yaşadığı hak ihlallerini anlatan Civelek, tutuklu bulunduğu sırada etkin pişmanlıktan yararlanmış Barış isimli bir kişinin iftirası nedeniyle hakkında yeni dava açıldığını ve sürekli hak ihlallerine maruz kaldığını söyledi.
Çocuklarını kaybettikten sonra, cezaevinde arkadaşlarının anlattığına göre sabahlara kadar çocuklarının isimlerini haykırdığını, geceleri “kurtar bizi baba” rüyalarıyla uyandığını, uyandığında yüzünün kanlar içinde olduğunu, kendisine nasıl zarar verdiğini bilmediğini anlatan Civelek, tüm raporlara ve kullandığı psikolojik ilaçlara rağmen tahliyesinin geciktirildiğini anlattı.
Cezaevinde, diğer tutuklulara uygulanandan çok daha fazla kötü muameleye maruz kaldığını anlatan Civelek, “Ne olur artık benimle uğraşmayı bırakın. Masum olduğum halde 8 yıl 9 ay cezaya maruz kaldım. Bu kadar yeter.” dedi.
GERGERLİOĞLU’NU UNUTAMAM
Terör örgütü yöneticiliğinden yargılanırken iki ayrı örgüt üyeliği ve örgüt propagandası davasının da açıldığını anlatan Civelek, “Kanunen tek suçtan ayrı davalar olmaz ama yaptılar. Derdimi aylarca anlatamadım mahkemelerde. Hukuk bitmiş, ne dinleyen var, ne anlayan. Beni Meclis İnsan Hakları Komisyonu ziyaret etti. Odama kadar geldiler. Onlara anlattıktan sonra, savcı diğer suçlamaları düşürdü. Nasıl oluyorsa. Derdimi bir tek onlara anlatabildim. Ama unutamadığım birşey var. Hücremden çıkarken Ömer Faruk Gergerlioğlu, elimi iki elinin arasına aldı, ‘kardeşim dayan, bu günler geçecek’ dedi. Onun o sıcak davranışını unutamam. Ayakta kalmamı sağlayan en önemli şeydi.”
AYLARCA GÖRDÜĞÜM RÜYA
“Cezaevindeyken, kazadan önce sürekli bir rüya görüyordum. Artık uyumaktan korkar olmuştum. Kendi elimle çocuklarımı toprağa gömdüğümü görüyordum. Bu nedenle eşime ‘görüşe gelmeyin’ diyordum. Rüyamı söylemiyordum ama gelmeyin diyordum. Onlar ben içerideyken bir dayanak olsun diye geliyorlardı. Küçük kızım pek beni baba olarak bilmiyordu ama büyük kızım her görüşte. Ne zaman geleceksin diyordu. Hatta bir keresinde sandalyeyi aldı, kapalı görüş odasının camına vurmaya çalışıyor, baba seni alıp götüreceğim diye. Ben geldim ama şimdi onlar yok.”
NE OLMUŞTU?
Gazi Üniversitesi Türkçe öğretmenliğinin ardından Anadolu Üniversitesi İlahiyat bölümünde okuyan Civelek, tutuklanmadan önce Düzce’de sözleşmeli öğretmenlik yapıyordu. 5 Nisan 2017’de Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Kırıkkale Keskin Cezaevine gönderildi. Cezaevinde kaldığı sırada eşi, iki çocuğu, annesi ve kayınpederi, ziyaretin ardından dönüş yolunda kaza yaptılar. Civelek’in eşi kazadan ağır yaralı kurtulurken, iki çocuğu, annesi ve kayınpederi ise hayatını kaybetti. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesince örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 25 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Civelek’in dosyası İstinaf’ta bozuldu. 13. Ağır Ceza 1. Derece Mahkemesi Civelek’e tekrar yargılamada 8 yıl 9 ay hapis cezası vererek tahliye etti.
[Bold Medya] 24.8.2020
KHK’lı Tacettin Toprak’ın ölümünün birinci yılında eşi BOLD’a konuştu [Sevinç Özarslan]
Cezaevinde kanser olan, tahliye talebi 3 kez reddedilen KHK’lı öğretmen Tacettin Toprak’ın ölümünün birinci yılında eşi Pınar Toprak BOLD’a konuştu.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Manisa T Tipi Cezaevinde tutukluyken kanser teşhisi konulan fen bilgisi öğretmeni Tacettin Toprak (36) bir yıl önce bugün hayatını kaybetti. Toprak’ın hapse girmesi, kansere yakalanması ve ölümü arasında tam bir ay var. Kanser teşhisi konulduktan sonra ceza infaz erteleme için 3 kez başvuru yaptı. Üçü de reddedildi.
9 Ağustos’ta tahliye edildiğinde ise artık çok geçti. Hızla yayılan bir kanser türü olduğu belirtilen mesane kanseri ciğerine, oradan da beynine sıçradı. 24 Ağustos 2019’da hayatını kaybeden Toprak’ın tedavisi geciktirildiği için son günlerini hastanede makineye bağlı geçirdi. Eşi Pınar Toprak, 1 ay gibi kısa bir sürede 20 küsur dilekçe yazmak zorunda kalan eşinin yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı.
Eşinizin bugün ölüm yıl dönümü. Bir yıl nasıl geçti?
Birdenbire çok kısa bir zamanda kaybettik eşimi. Şok oldu tabi benim için, hala daha öyle. Çıkıp gelecek diyorum. Boşluk oluyor ister istemez. Yapayalnız kalıyorsunuz. Yıpranıyorsunuz. Çocuklarıma babalarının öldüğünü psikolog eşliğinde söyledik. Çok ağladı kızım. Çok zor bir süreç tabi ki ama ilahi adalete inanıyorum. Kendimi çocuklarıma ve çalışmaya verdim. Güçlü durmaya çalışıyorum. Öldüm bittim dememeli.
Siz de mi öğretmensiniz?
Evet sınıf öğretmeniyim. Eşim fen bilgisi öğretmeniydi. Doğu görevini Van’da yaptık. 4 sene orada kaldık. Eşim Manisa Kırıkağaçlı olduğu için Muradiye ilçesine tayin istedik. Buraya daha yeni taşınmıştık, bir ay ancak olmuştu ki 15 Temmuz gerçekleşti. Eşimi hemen açığa aldılar. 3 ay açıkta kaldı. Sonra KHK ile ihraç edildi.
Ne zaman tutuklandı, niye aldılar?
22 Temmuz 2019’da tutuklandı. Bank Asya’da hesabı, Bylock var dediler. Bir de kapatılan kolejlerde çalışmıştı. Hakkındaki soruşturma Van’da başlatılmış. “Bize sohbet yaptı” diyen tanıklar da tutuklanmasının nedenlerinden biri.
Hastalık süreci nasıl oldu?
Geçen sene haziran ayında aniden hastalandı. Yürüyemedi, yavaş yavaş topallamaya başladı. İhraç olduktan sonra birçok işte çalıştı. Kendimi yordum, o yüzden herhalde diyordu. 22 Temmuz günü hastaneye doktora giderken gözaltına alındı ve hemen o gün tutuklanıp Manisa T Tipi Cezaevine gönderildi.
Kanser teşhisi ne zaman konuldu?
Hapse girmeden önce eşim sürekli titriyordu. Havale geçiriyormuş gibiydi hep. Hapiste de çok dilekçeler yazmış. 20 küsur dilekçe yazdığını biliyorum. İyi olmadığını hep söylemiş. 2-3 günde sürekli hastaneye kaldırılmış. Ama farklı bölümlere götürmüşler. Romatizma ile ilgili bölüme gitmiş mesela. Öyle zaman da kaybedildi.
Bütün bu olan bitenden ne zaman haberiniz oldu?
Tutuklandıktan sonra biz zaten bir kere görüştük. İyice zayıflamıştı. Ondan sonraki görüşmemiz 1 Ağustos’taydı, o gün Manisa Şehir Hastanesi’ne kaldırıldığını öğrendik. 2 Ağustos’ta eşimle görüşebilmek için savcılığa dilekçe yazdım. 4. evre mesane kanseri olduğu hastaneye yatırılınca ortaya çıktı.
Hastane süreci nasıl geçti?
Zaten ölene kadar hep hastanede yoğun bakımda kaldı. Bir hafta boyunca bir şey yiyememiş. Serumla beslendi. Bir hafta sonra da entübe oldu ve kanser ciğerlerine yayıldı. Zaten hastaneye getirildiğinde ciğerlerinde varmış tümör. Sonra beyine sıçradı ve vefat etti. Her şey o kadar hızlı gelişti ki anlayamadık.
Tutuklanana kadar hastalığı nasıl ortaya çıkmadı. Çok kısa zamanda yayılmış?
Çok hızlı yayınlan bir kanser türü dediler. Ama bu iki aylık bir süreçte olacak bir şey değil dedi doktor. Evveliyatı var dediler. Ya anlamadı ya da size söylemedi dediler. Eşim çok hassas bir insandı. Kendi derdini çok paylaşmayan bir insandı. Kendi derdiyle birlikte her mağdura derman olmaya çalıştı, manevi destek olmaya çalıştı.
Eşiniz 3 tahliye talebi de reddedildi diye biliniyor. O başvurular ne zaman, nasıl yapıldı?
Aslında ilk mahkemeye çıkarıldığında hakime hasta olduğunu, hastaneye gittiğini, ayakta duramadığını söylüyor. Hakim de ‘deniz kabuğu sıkışmıştır” diyor. Sen bizi kandırıyorsun, hasta değilsin demek istiyorlar. Yani çok üzüldüm. Bu çok ağır bir söylem. Sevmeseniz de insanları bu şekilde yargılayamazsınız. Hakim ilk gün talebini direkt reddetmişti zaten. Diğer başvuruları avukatımız yaptı. Hastaneye yatmadan bir hafta önce yapılmıştı sanırım. Bir kez de hastanedeyken talep etti, yine reddedildi. Bayram haftasıydı, “tahliye olmuştur” diye bize haber geldi. Ama eşime zaten olanlar olmuştu. Ciğerine sıçramıştı. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu o günlerde bize çok destek oldu, yardımı asla unutamam.
Eşinizin cezaevinde hak ihlaline uğradığını düşünüyor musunuz?
Hemen tutuklandığına hastaneye gönderilseydi en azından bir şansı olabilirdi. İki hafta boyunca eşim hapiste kaldı. Bu süre içinde daha çok zayıflayıp ciğerine yayılması bekleneceğine hemen götürülseydi hastaneye ciğerine sıçramayabilirdi. Havasız rutubetli bir ortamda daha hızla yayılıyor kanser. Enerjisi tükeninceye kadar orada kalmayabilirdi. Sedyeye zor yatırmışlar hastaneye geldiğinde. Kalkamıyor, yürüyemiyor.
[Bold Medya] 24.8.2020 [Sevinç Özarslan]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Manisa T Tipi Cezaevinde tutukluyken kanser teşhisi konulan fen bilgisi öğretmeni Tacettin Toprak (36) bir yıl önce bugün hayatını kaybetti. Toprak’ın hapse girmesi, kansere yakalanması ve ölümü arasında tam bir ay var. Kanser teşhisi konulduktan sonra ceza infaz erteleme için 3 kez başvuru yaptı. Üçü de reddedildi.
9 Ağustos’ta tahliye edildiğinde ise artık çok geçti. Hızla yayılan bir kanser türü olduğu belirtilen mesane kanseri ciğerine, oradan da beynine sıçradı. 24 Ağustos 2019’da hayatını kaybeden Toprak’ın tedavisi geciktirildiği için son günlerini hastanede makineye bağlı geçirdi. Eşi Pınar Toprak, 1 ay gibi kısa bir sürede 20 küsur dilekçe yazmak zorunda kalan eşinin yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı.
Eşinizin bugün ölüm yıl dönümü. Bir yıl nasıl geçti?
Birdenbire çok kısa bir zamanda kaybettik eşimi. Şok oldu tabi benim için, hala daha öyle. Çıkıp gelecek diyorum. Boşluk oluyor ister istemez. Yapayalnız kalıyorsunuz. Yıpranıyorsunuz. Çocuklarıma babalarının öldüğünü psikolog eşliğinde söyledik. Çok ağladı kızım. Çok zor bir süreç tabi ki ama ilahi adalete inanıyorum. Kendimi çocuklarıma ve çalışmaya verdim. Güçlü durmaya çalışıyorum. Öldüm bittim dememeli.
Siz de mi öğretmensiniz?
Evet sınıf öğretmeniyim. Eşim fen bilgisi öğretmeniydi. Doğu görevini Van’da yaptık. 4 sene orada kaldık. Eşim Manisa Kırıkağaçlı olduğu için Muradiye ilçesine tayin istedik. Buraya daha yeni taşınmıştık, bir ay ancak olmuştu ki 15 Temmuz gerçekleşti. Eşimi hemen açığa aldılar. 3 ay açıkta kaldı. Sonra KHK ile ihraç edildi.
Ne zaman tutuklandı, niye aldılar?
22 Temmuz 2019’da tutuklandı. Bank Asya’da hesabı, Bylock var dediler. Bir de kapatılan kolejlerde çalışmıştı. Hakkındaki soruşturma Van’da başlatılmış. “Bize sohbet yaptı” diyen tanıklar da tutuklanmasının nedenlerinden biri.
Hastalık süreci nasıl oldu?
Geçen sene haziran ayında aniden hastalandı. Yürüyemedi, yavaş yavaş topallamaya başladı. İhraç olduktan sonra birçok işte çalıştı. Kendimi yordum, o yüzden herhalde diyordu. 22 Temmuz günü hastaneye doktora giderken gözaltına alındı ve hemen o gün tutuklanıp Manisa T Tipi Cezaevine gönderildi.
Kanser teşhisi ne zaman konuldu?
Hapse girmeden önce eşim sürekli titriyordu. Havale geçiriyormuş gibiydi hep. Hapiste de çok dilekçeler yazmış. 20 küsur dilekçe yazdığını biliyorum. İyi olmadığını hep söylemiş. 2-3 günde sürekli hastaneye kaldırılmış. Ama farklı bölümlere götürmüşler. Romatizma ile ilgili bölüme gitmiş mesela. Öyle zaman da kaybedildi.
Bütün bu olan bitenden ne zaman haberiniz oldu?
Tutuklandıktan sonra biz zaten bir kere görüştük. İyice zayıflamıştı. Ondan sonraki görüşmemiz 1 Ağustos’taydı, o gün Manisa Şehir Hastanesi’ne kaldırıldığını öğrendik. 2 Ağustos’ta eşimle görüşebilmek için savcılığa dilekçe yazdım. 4. evre mesane kanseri olduğu hastaneye yatırılınca ortaya çıktı.
Hastane süreci nasıl geçti?
Zaten ölene kadar hep hastanede yoğun bakımda kaldı. Bir hafta boyunca bir şey yiyememiş. Serumla beslendi. Bir hafta sonra da entübe oldu ve kanser ciğerlerine yayıldı. Zaten hastaneye getirildiğinde ciğerlerinde varmış tümör. Sonra beyine sıçradı ve vefat etti. Her şey o kadar hızlı gelişti ki anlayamadık.
Tutuklanana kadar hastalığı nasıl ortaya çıkmadı. Çok kısa zamanda yayılmış?
Çok hızlı yayınlan bir kanser türü dediler. Ama bu iki aylık bir süreçte olacak bir şey değil dedi doktor. Evveliyatı var dediler. Ya anlamadı ya da size söylemedi dediler. Eşim çok hassas bir insandı. Kendi derdini çok paylaşmayan bir insandı. Kendi derdiyle birlikte her mağdura derman olmaya çalıştı, manevi destek olmaya çalıştı.
Eşiniz 3 tahliye talebi de reddedildi diye biliniyor. O başvurular ne zaman, nasıl yapıldı?
Aslında ilk mahkemeye çıkarıldığında hakime hasta olduğunu, hastaneye gittiğini, ayakta duramadığını söylüyor. Hakim de ‘deniz kabuğu sıkışmıştır” diyor. Sen bizi kandırıyorsun, hasta değilsin demek istiyorlar. Yani çok üzüldüm. Bu çok ağır bir söylem. Sevmeseniz de insanları bu şekilde yargılayamazsınız. Hakim ilk gün talebini direkt reddetmişti zaten. Diğer başvuruları avukatımız yaptı. Hastaneye yatmadan bir hafta önce yapılmıştı sanırım. Bir kez de hastanedeyken talep etti, yine reddedildi. Bayram haftasıydı, “tahliye olmuştur” diye bize haber geldi. Ama eşime zaten olanlar olmuştu. Ciğerine sıçramıştı. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu o günlerde bize çok destek oldu, yardımı asla unutamam.
Eşinizin cezaevinde hak ihlaline uğradığını düşünüyor musunuz?
Hemen tutuklandığına hastaneye gönderilseydi en azından bir şansı olabilirdi. İki hafta boyunca eşim hapiste kaldı. Bu süre içinde daha çok zayıflayıp ciğerine yayılması bekleneceğine hemen götürülseydi hastaneye ciğerine sıçramayabilirdi. Havasız rutubetli bir ortamda daha hızla yayılıyor kanser. Enerjisi tükeninceye kadar orada kalmayabilirdi. Sedyeye zor yatırmışlar hastaneye geldiğinde. Kalkamıyor, yürüyemiyor.
[Bold Medya] 24.8.2020 [Sevinç Özarslan]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Annesi KHK’lı diye bakım parası verilmeyen Sevdegül hayatını kaybetti
Annesi KHK’lı olduğu için bakım parası verilmeyen SSPE hastası Sevdegül, 3.5 yıldır tutuklu KHK’lı babası Mehmet Güler’in yokluğunda hayatını kaybetti.
BOLD – KHK’lı anne ve babanın SSPE hastası kızları Sevdegül Güler dün gece 03.00’te hayatını kaybetti. Annesi KHK’lı olduğu için bakım parasının verilmeyen Sevdegül’ün babası da 3.5 yıldır tutukluydu.
8 yaşındayken geçirdiği kızamık virüsü (SSPE hastalığı) nedeniyle yatalak hale gelen Sevdegül Güler’e anne ve babası üç sene öncesine kadar beraber bakıyor, onunla bir bebek gibi ilgileniyorlardı. İkisi de öğretmendi. Ümmühan Güler 20 yıl anaokulu öğretmeni olarak görev yapmış, eşi ise 27 sene tarih öğretmeni olarak öğrenci yetiştirmişti. 15 Temmuz’dan sonra ihraç edildiler. Baba Mehmet Güler, Cemaat soruşturmaları kapsamında Şubat 2017’de tutuklandı ve Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevine gönderildi.
12 yıl önce yatalak hale gelen kızına tek başına bakmak zorunda kalan Ümmühan Güler (50), “Kızım artık görme, duyma, yürüme, yeme bütün yetilerini kaybetti. Gidecek mi, kayıp mı edeceğim diye bir endişe korku var. Bir birikmişlik var. Onu kaybetme korkusu yaşıyorum. Babası yokken onu defnetmek istemiyorum. Babası cezaevinden bunun için gelmesin. Benim de kızımın da eşime ihtiyacımız var.” diye konuşmuştu. Kasım 2019’da durumu ağırlaşınca Adıyaman Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Sevdegül’ün hastanede çekilen fotoğrafı yürekleri burkmuştu.
İhraç anaokulu öğretmeni Ümmühan Güler 1 Ocak 2020’de Bold Medya’ya verdiği röportajda “Babası yokken kızımı defnetmek istemiyorum” demişti.
Sevdegül Güler’in cenazesi bugün ikindi vaktinde Adıyaman yeni mezarlığında kılınacak namazdan sonra defnedilecek.
[Bold Medya] 24.8.2020
BOLD – KHK’lı anne ve babanın SSPE hastası kızları Sevdegül Güler dün gece 03.00’te hayatını kaybetti. Annesi KHK’lı olduğu için bakım parasının verilmeyen Sevdegül’ün babası da 3.5 yıldır tutukluydu.
8 yaşındayken geçirdiği kızamık virüsü (SSPE hastalığı) nedeniyle yatalak hale gelen Sevdegül Güler’e anne ve babası üç sene öncesine kadar beraber bakıyor, onunla bir bebek gibi ilgileniyorlardı. İkisi de öğretmendi. Ümmühan Güler 20 yıl anaokulu öğretmeni olarak görev yapmış, eşi ise 27 sene tarih öğretmeni olarak öğrenci yetiştirmişti. 15 Temmuz’dan sonra ihraç edildiler. Baba Mehmet Güler, Cemaat soruşturmaları kapsamında Şubat 2017’de tutuklandı ve Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevine gönderildi.
12 yıl önce yatalak hale gelen kızına tek başına bakmak zorunda kalan Ümmühan Güler (50), “Kızım artık görme, duyma, yürüme, yeme bütün yetilerini kaybetti. Gidecek mi, kayıp mı edeceğim diye bir endişe korku var. Bir birikmişlik var. Onu kaybetme korkusu yaşıyorum. Babası yokken onu defnetmek istemiyorum. Babası cezaevinden bunun için gelmesin. Benim de kızımın da eşime ihtiyacımız var.” diye konuşmuştu. Kasım 2019’da durumu ağırlaşınca Adıyaman Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Sevdegül’ün hastanede çekilen fotoğrafı yürekleri burkmuştu.
İhraç anaokulu öğretmeni Ümmühan Güler 1 Ocak 2020’de Bold Medya’ya verdiği röportajda “Babası yokken kızımı defnetmek istemiyorum” demişti.
Sevdegül Güler’in cenazesi bugün ikindi vaktinde Adıyaman yeni mezarlığında kılınacak namazdan sonra defnedilecek.
[Bold Medya] 24.8.2020
Giresun’u sel aldı; suç kimde? [Yusuf Dereli]
Giresun, Cumartesi akşam saatlerinde başlayan ve pazar günü sabaha kadar süren sağanak sonrası yaşanan sel ve heyelan felaketiyle sarsıldı. Doğankent ilçesinde yağış sonucu su baskınları meydana geldi. Sağanak nedeniyle Ordu sınırındaki Abdal Deresi ve Dereli ilçesindeki dere taştı.
Giresun-Dereli-Sivas kara yolu ulaşıma kapandı. Felakette 1’i asker 5 kişi hayatını kaybetti. 12 vatandaş ise sel sularına kapıldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum felaket sonrası olay yerine gitti. Kurum, burada yaptığı açıklamada toplamda 17 binanın tamamen yıkıldığını, 361 binanın ise hasar gördüğünü belirtti.
‘GENEL HAYATA ETKİLİLİK’ İLAN EDİLECEK
Süleyman Soylu ise “Buraya geldiğimizde bu kadar ağır bir tablo beklemiyorduk. Ağır bir tablo ile karşılaştık.” dedi. Vatandaşların ‘afet bölgesi ilan edilsin’ taleplerine ise “Literatürde, bizim Afet Bölgesi diye bir kavramımız yok ama onun tam karşılığı olan Genel Hayata Etkililik. AFAD’ın ilan edebileceği bir yetkimiz var. Burada da Genel Hayatı Etkililiği ilan edeceğiz. Bunu Dereli’de, Doğankent’te yapacağız. Yağlıdereyi de görelim, ona yönelik olarak da… Biz de AFAD’dan ilk acil ödenek olarak 9 milyon lira Giresun Valiliğine hemen gönderdik talimatla.” şeklinde cevap verdi.
PAKDEMİRLİ: VATANDAŞ, ‘NASIL OLSA BANA BİR ŞEY OLMAZ’ DİYOR!
Bakan Bekir Pakdemirli ise faturayı ‘dere yatağına ev yapan’ vatandaşlara kesti. İlk kez böyle bir doğal afete tanık olduklarını anlatan Pakdemirli, “Ben de ilk defa böyle büyük bir taşkın, böyle büyük bir doğal afet görüyorum. Gerçekten şehrin seviyesi değişmiş durumda. Dün itibarıyla tahmin ediyorum bulunduğumuz seviye 2-3 metre daha aşağıdaydı. Üzülerek söylüyorum ki her defasında meteoroloji olarak ciddi uyarılar yapmamıza rağmen vatandaşlarımız ‘Nasıl olsa bana bir şey olmaz’ diye bir düşünce içerisine giriyorlar.” ifadelerini kullandı.
O EVLERE İMAR İZNİNİ KİM VERDİ?
Bekir Pakdemirli’nin açıklaması tepki çekti. Zira dere yatağına ev yapan vatandaş kadar, o evlere imar izni, rahsat verenler de suçluydu. Madem o yerleşim yerleri dere yatağına yapılmıştı, o halde neden ruhsat verilmiş, eletrik çekilmiş, su boruları döşenmişti?
DOĞAL DEĞİL, SİYASİ FELAKET!
Derelerin Kardeşliği Platformu, yaşanan selin ardında yatan insan müdahalesine ilişkin açıklama yaptı. Karadeniz Sahil Yolu’nun yaşananlarda büyük etkisinin olduğunun vurgulandığı açıklamada, felaketin ‘siyasi’ olduğu kaydedildi. Yargı kararları ve bilimsel verilere rağmen gerekli önlemlerin alınmadığı aktarılan açıklamada, “Ama siyasiler, daha fazla rant uğruna dinlemiyor, felaketlere kapı açıyor. Doğu Karadeniz bölgesi, özellikle Karadeniz Sahil Yolu denilen ve Samsun’dan Hopa’ya kadar uzanan duble yolla adeta katliama açıldı. On yıllarca devam eden çalışmalarla yüzlerce taşocakları kuruldu bölgede. Gelişigüzel yollar yapıldı. Bölgenin topografik yapısını, dik ve sert kayaç yapısını, yamaçlarını hiç hesap etmediler. Bitki örtüsünü yok ettiler. Derelerin, nehirlerin önünü kestiler. Dere yataklarını, havzalarını daralttılar, dolurdular. Sonra HES (Hidroelektrik Santral) projeleri gündeme geldi. Ardına maden aramalarını, adına ‘Yeşil Yol’ dedikleri yaylaları, meraları yok eden çalışmalarını eklediler. Doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar verdiler, katlettiler. Doğanın katili olanlar, işte böylece insanların da, yaşamın da katili oluyor.” ifadelerine yer verildi.
HES’LER FELAKETE KAPI ARALADI
TMMOB Genel Başkanı Eyüp Muhcu da HES’lere dikkat çekti: “38 adet HES bulunan, 7 tanesinin ise yapımına devam edilen Giresun’da; HES ve baraj projeleri için ağaçların kesilerek bölgenin heyelana açık hale getirilmesi, derelerin akış rejiminin bozularak sel riskinin artırılması, yeşil alanlarda ve dere yataklarında imar affı yoluyla kaçak yapılaşmaya izin verilmesi yerleşim yerlerini afetlere karşı savunmasız bırakmış; yoğun yağış ve bölgede bulunan HES’lerin baraj kapaklarının kontrolsüz biçimde açılması ve baraj duvarlarının yıkılması yaşanan felakete neden olmuştur. Yıkımlara sebep olan merkezi ve yerel yönetim politikaları, yaşanan acılara ve kayıplara rağmen sürdürülmektedir. Çevre karşıtı yatırım ve plan kararlarının ivedilikle durdurulmalıdır.” diye konuştu.
TEMA Vakfı’ndan yapılan açıklamada ise “Ekolojik yıkımın ve yanlış şehirleşme politikalarının bir sonucu olan sel felaketlerinin önüne geçmek için kentlerimizi doğaya uyumlu hale getirmeli, doğal alanların doğasını bozan projelerden vazgeçmeliyiz.” denildi.
[Yusuf Dereli] 23.8.2020 [TR724]
Giresun-Dereli-Sivas kara yolu ulaşıma kapandı. Felakette 1’i asker 5 kişi hayatını kaybetti. 12 vatandaş ise sel sularına kapıldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum felaket sonrası olay yerine gitti. Kurum, burada yaptığı açıklamada toplamda 17 binanın tamamen yıkıldığını, 361 binanın ise hasar gördüğünü belirtti.
‘GENEL HAYATA ETKİLİLİK’ İLAN EDİLECEK
Süleyman Soylu ise “Buraya geldiğimizde bu kadar ağır bir tablo beklemiyorduk. Ağır bir tablo ile karşılaştık.” dedi. Vatandaşların ‘afet bölgesi ilan edilsin’ taleplerine ise “Literatürde, bizim Afet Bölgesi diye bir kavramımız yok ama onun tam karşılığı olan Genel Hayata Etkililik. AFAD’ın ilan edebileceği bir yetkimiz var. Burada da Genel Hayatı Etkililiği ilan edeceğiz. Bunu Dereli’de, Doğankent’te yapacağız. Yağlıdereyi de görelim, ona yönelik olarak da… Biz de AFAD’dan ilk acil ödenek olarak 9 milyon lira Giresun Valiliğine hemen gönderdik talimatla.” şeklinde cevap verdi.
PAKDEMİRLİ: VATANDAŞ, ‘NASIL OLSA BANA BİR ŞEY OLMAZ’ DİYOR!
Bakan Bekir Pakdemirli ise faturayı ‘dere yatağına ev yapan’ vatandaşlara kesti. İlk kez böyle bir doğal afete tanık olduklarını anlatan Pakdemirli, “Ben de ilk defa böyle büyük bir taşkın, böyle büyük bir doğal afet görüyorum. Gerçekten şehrin seviyesi değişmiş durumda. Dün itibarıyla tahmin ediyorum bulunduğumuz seviye 2-3 metre daha aşağıdaydı. Üzülerek söylüyorum ki her defasında meteoroloji olarak ciddi uyarılar yapmamıza rağmen vatandaşlarımız ‘Nasıl olsa bana bir şey olmaz’ diye bir düşünce içerisine giriyorlar.” ifadelerini kullandı.
O EVLERE İMAR İZNİNİ KİM VERDİ?
Bekir Pakdemirli’nin açıklaması tepki çekti. Zira dere yatağına ev yapan vatandaş kadar, o evlere imar izni, rahsat verenler de suçluydu. Madem o yerleşim yerleri dere yatağına yapılmıştı, o halde neden ruhsat verilmiş, eletrik çekilmiş, su boruları döşenmişti?
DOĞAL DEĞİL, SİYASİ FELAKET!
Derelerin Kardeşliği Platformu, yaşanan selin ardında yatan insan müdahalesine ilişkin açıklama yaptı. Karadeniz Sahil Yolu’nun yaşananlarda büyük etkisinin olduğunun vurgulandığı açıklamada, felaketin ‘siyasi’ olduğu kaydedildi. Yargı kararları ve bilimsel verilere rağmen gerekli önlemlerin alınmadığı aktarılan açıklamada, “Ama siyasiler, daha fazla rant uğruna dinlemiyor, felaketlere kapı açıyor. Doğu Karadeniz bölgesi, özellikle Karadeniz Sahil Yolu denilen ve Samsun’dan Hopa’ya kadar uzanan duble yolla adeta katliama açıldı. On yıllarca devam eden çalışmalarla yüzlerce taşocakları kuruldu bölgede. Gelişigüzel yollar yapıldı. Bölgenin topografik yapısını, dik ve sert kayaç yapısını, yamaçlarını hiç hesap etmediler. Bitki örtüsünü yok ettiler. Derelerin, nehirlerin önünü kestiler. Dere yataklarını, havzalarını daralttılar, dolurdular. Sonra HES (Hidroelektrik Santral) projeleri gündeme geldi. Ardına maden aramalarını, adına ‘Yeşil Yol’ dedikleri yaylaları, meraları yok eden çalışmalarını eklediler. Doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar verdiler, katlettiler. Doğanın katili olanlar, işte böylece insanların da, yaşamın da katili oluyor.” ifadelerine yer verildi.
HES’LER FELAKETE KAPI ARALADI
TMMOB Genel Başkanı Eyüp Muhcu da HES’lere dikkat çekti: “38 adet HES bulunan, 7 tanesinin ise yapımına devam edilen Giresun’da; HES ve baraj projeleri için ağaçların kesilerek bölgenin heyelana açık hale getirilmesi, derelerin akış rejiminin bozularak sel riskinin artırılması, yeşil alanlarda ve dere yataklarında imar affı yoluyla kaçak yapılaşmaya izin verilmesi yerleşim yerlerini afetlere karşı savunmasız bırakmış; yoğun yağış ve bölgede bulunan HES’lerin baraj kapaklarının kontrolsüz biçimde açılması ve baraj duvarlarının yıkılması yaşanan felakete neden olmuştur. Yıkımlara sebep olan merkezi ve yerel yönetim politikaları, yaşanan acılara ve kayıplara rağmen sürdürülmektedir. Çevre karşıtı yatırım ve plan kararlarının ivedilikle durdurulmalıdır.” diye konuştu.
TEMA Vakfı’ndan yapılan açıklamada ise “Ekolojik yıkımın ve yanlış şehirleşme politikalarının bir sonucu olan sel felaketlerinin önüne geçmek için kentlerimizi doğaya uyumlu hale getirmeli, doğal alanların doğasını bozan projelerden vazgeçmeliyiz.” denildi.
[Yusuf Dereli] 23.8.2020 [TR724]
İntikam hukuku; Ölüm değil cinayet! [İlker Doğan]
Ağır hasta olmasına rağmen zamanında tahliye edilmediği için vefat edenlere dün bir yenisi daha eklendi. Cezaevinde mide kanserine yakalanan ancak aylarca tedavisi engellenen yönetmen Fatih Terzioğlu da hayatını kaybetti.
Fatih Terzioğlu, en son Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan ‘Sungurlar’ dizisinde yönetmen yardımcılığı yapmıştı. Cemaat’e yönelik hukuksuz soruşturmalar kapsamında gözaltına alındı. Telefonuna gönderilen 15 adet dua nedeniyle 22 ay önce tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Yargılamalar sonunda sözde ‘terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Fatih Terzioğlu, yaklaşık 4 ay kadar önce kaldığı koğuşta baygın halde bulundu. Avukatı ve ailesinin verdiği bilgilere göre, hastaneye kaldırıldı ve kanında yüksek oranda enfeksiyon tespit edildi. Avukatı Büşra Şimşek’in verdiği bilgilere göre kanındaki enfeksiyon oranı (CRP) olması gerekenin 4 katıydı!
40 GÜNDE 40 KİLO VERDİ!
Baygın baygın bulunduğu günden sonraki 50 gün boyunca kustu. 50 kiloya kadar düşmüştü. Hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybetti. Eşinin durumunu öğrenen Esra Terzioğlu, tedavisinin gerektiği gibi yapılmadığını söyledi. Hastalığının ardından 22 Haziran’da eşini kapalı görüşte ilk kez gördüğünü belirten Terzioğlu’nun anlattıkları, durumun vehametini de gözler önüne seriyordu.
GÖZLERİNDEN İP GİBİ YAŞ AKIYOR
Esra Terzioğlu, eşinin gözlerini bile açmakta zorlandığını anlatmıştı: “Bir aydır kusuyor. Hiç bir müdahale yapılmıyor. Sadece serum veriliyor. Oyalıyorlar bizi. Bir şeyler yapılsın istiyorum. Dün görüşe gittim. Dehşet derecede kilo vermiş. Kapalı görüştü benimle konuşurken gözleri kapanıyordu. Gözünü açsın diye cama tıklıyordum. Onu mutlu edecek şeyler anlatıyorum. Gülemiyor. Konuşamıyor, kendini ifade edemiyor. İşaretle bir şeyler gösteriyor. Sadece ona dua edenleri duyunca ağladı, gözlerinden ip gibi yaş akıyor.”
CEZAEVİ YÖNETİMİ YANLIŞ BİLGİ VERİYOR
Esra Terzioğlu, eşinin tedavisi ve hastalığıyla ilgili cezaevi yönetiminin de yanlış bilgi verdiğini anlatmıştı o dönem: “Cezaevi yönetimi yalan yanlış bilgi veriyor. Çünkü ben e-nabızda görüyorum neler yapılıp yapılmadığını. Emar çekildi diyorlar ama Fatih’e sordum, o da yapılmamış. Korona testi negatif çıktı diyorlar ama o da yapılmamış.”
SOSYAL MEDYA TEPKİSİYLE HASTANEYE SEVK EDİLDİ
Esra Terzioğlu, eşinin durumunu sosyal medyada paylaştı, yardım istedi. Günlerce Fatih Terzioğlu’nun hastaneye sevk edilmesi ve ardından tahliyesi için etiket paylaşıldı. Tepkiler üzerine Terzioğlu hastaneye sevk edildi. Yapılan ilk tetkiklerde mide kanseri tanısı konuldu. Acilen tahliye edilmesi gerekiyordu ancak edilmedi. Esra Terzioğlu, 2 Temmuz’daki paylaşımında, “Eşimin durumu çok ağır, lütfen acil tahliye edin.” ifadelerini kullandı. Bİr gün sonra ise “Prosedürlerinizle eşimin canına kast etmeyin!” uyarısında bulundu. Bu arada hastalık daha da ilerledi.
İNTİKAM HUKUKU
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, ceza infazının ertelenmesi için gerekli raporu ancak 6 Temmuz’da verebildi. Fatih Terzioğlu hakkında ‘ceza ertelemesi’ kararı çıktığında takvim yaprakları 10 Temmuz’u gösteriyordu. Hastalık ilerlemiş, 4. evreye geçmişti. Telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle ‘terör örgütü üyesi’ olmakla suçlanan Terzioğlu, idarenin keyfi kararları ve hukuk tanımaz tavrı nedeniyle hayatını kaybetti. Tıpkı Prof. Dr. Haluk Savaş, gazeteci Mevlüt Öztaş, Ahmet Ataç, Grup Yorum Üyesi İbrahim Gökçek, Helin Bölek ve Mustafa Koçak gibi…
[İlker Doğan] 23.8.2020 [TR724]
Fatih Terzioğlu, en son Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan ‘Sungurlar’ dizisinde yönetmen yardımcılığı yapmıştı. Cemaat’e yönelik hukuksuz soruşturmalar kapsamında gözaltına alındı. Telefonuna gönderilen 15 adet dua nedeniyle 22 ay önce tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Yargılamalar sonunda sözde ‘terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Fatih Terzioğlu, yaklaşık 4 ay kadar önce kaldığı koğuşta baygın halde bulundu. Avukatı ve ailesinin verdiği bilgilere göre, hastaneye kaldırıldı ve kanında yüksek oranda enfeksiyon tespit edildi. Avukatı Büşra Şimşek’in verdiği bilgilere göre kanındaki enfeksiyon oranı (CRP) olması gerekenin 4 katıydı!
40 GÜNDE 40 KİLO VERDİ!
Baygın baygın bulunduğu günden sonraki 50 gün boyunca kustu. 50 kiloya kadar düşmüştü. Hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybetti. Eşinin durumunu öğrenen Esra Terzioğlu, tedavisinin gerektiği gibi yapılmadığını söyledi. Hastalığının ardından 22 Haziran’da eşini kapalı görüşte ilk kez gördüğünü belirten Terzioğlu’nun anlattıkları, durumun vehametini de gözler önüne seriyordu.
GÖZLERİNDEN İP GİBİ YAŞ AKIYOR
Esra Terzioğlu, eşinin gözlerini bile açmakta zorlandığını anlatmıştı: “Bir aydır kusuyor. Hiç bir müdahale yapılmıyor. Sadece serum veriliyor. Oyalıyorlar bizi. Bir şeyler yapılsın istiyorum. Dün görüşe gittim. Dehşet derecede kilo vermiş. Kapalı görüştü benimle konuşurken gözleri kapanıyordu. Gözünü açsın diye cama tıklıyordum. Onu mutlu edecek şeyler anlatıyorum. Gülemiyor. Konuşamıyor, kendini ifade edemiyor. İşaretle bir şeyler gösteriyor. Sadece ona dua edenleri duyunca ağladı, gözlerinden ip gibi yaş akıyor.”
CEZAEVİ YÖNETİMİ YANLIŞ BİLGİ VERİYOR
Esra Terzioğlu, eşinin tedavisi ve hastalığıyla ilgili cezaevi yönetiminin de yanlış bilgi verdiğini anlatmıştı o dönem: “Cezaevi yönetimi yalan yanlış bilgi veriyor. Çünkü ben e-nabızda görüyorum neler yapılıp yapılmadığını. Emar çekildi diyorlar ama Fatih’e sordum, o da yapılmamış. Korona testi negatif çıktı diyorlar ama o da yapılmamış.”
SOSYAL MEDYA TEPKİSİYLE HASTANEYE SEVK EDİLDİ
Esra Terzioğlu, eşinin durumunu sosyal medyada paylaştı, yardım istedi. Günlerce Fatih Terzioğlu’nun hastaneye sevk edilmesi ve ardından tahliyesi için etiket paylaşıldı. Tepkiler üzerine Terzioğlu hastaneye sevk edildi. Yapılan ilk tetkiklerde mide kanseri tanısı konuldu. Acilen tahliye edilmesi gerekiyordu ancak edilmedi. Esra Terzioğlu, 2 Temmuz’daki paylaşımında, “Eşimin durumu çok ağır, lütfen acil tahliye edin.” ifadelerini kullandı. Bİr gün sonra ise “Prosedürlerinizle eşimin canına kast etmeyin!” uyarısında bulundu. Bu arada hastalık daha da ilerledi.
İNTİKAM HUKUKU
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, ceza infazının ertelenmesi için gerekli raporu ancak 6 Temmuz’da verebildi. Fatih Terzioğlu hakkında ‘ceza ertelemesi’ kararı çıktığında takvim yaprakları 10 Temmuz’u gösteriyordu. Hastalık ilerlemiş, 4. evreye geçmişti. Telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle ‘terör örgütü üyesi’ olmakla suçlanan Terzioğlu, idarenin keyfi kararları ve hukuk tanımaz tavrı nedeniyle hayatını kaybetti. Tıpkı Prof. Dr. Haluk Savaş, gazeteci Mevlüt Öztaş, Ahmet Ataç, Grup Yorum Üyesi İbrahim Gökçek, Helin Bölek ve Mustafa Koçak gibi…
[İlker Doğan] 23.8.2020 [TR724]
Bozarsan bedel ödersin! [M.Nedim Hazar]
Dereli, Çırakdamı, Doruk, Angutlu, Yumrutepe, Paşalı, Kanat… Bunların hepsi Aksu Deresi üzerine kurulan Hidroelektrik Santralleri yani HES’ler…
Bu 7 santrale ilave olarak 2 tane daha (İkisu ve Barca) daha yapılıyor.
Toplam uzunluğu 75 kilometre olan akarsuda şu anda 10 kilometrede bir santral için su tutuluyor.
Yakında bu mesafe daha da kısalacak… proje halindeki 5 HES daha eklenirse toplam 14 santral ile üzerinde en fazla HES kurulu dere Aksu olacak.
5 Km’de bir santral!
Giresun HES açısından tam olarak yağmalanan bir kent.
Bölgede 56 HES bulunuyor. Bu korkunç bir rakam.
Bölge bir yandan inanılmaz hızla imara açılıp Arap yatırımcılara satılırken, diğer yandan gecekondu gibi hidroelektrik santralleri yapılıyor.
Aslında Türkiye’nin HES macerası yeni değil. İlk HES’in üzerinden (1902) 100 yıldan fazla zaman geçmiş. Ancak bir HES kurabilmek için çok ağır ve teknik şartların yerine getirilmesi gerekiyordu. Bu kanun 2008 yılında değiştirildi ve tabiri caizse gecekondu gibi santraller kurulmaya başlandı.
Önceden prosedür ve süreç şöyleydi:
DSİ ve EİE tarafından geliştirilen proje listelerinin yayınlanması, bu projelerden fizibilitesi olmayanların, bunların dışında özel sektörce tespit edilen diğer projelerden ön raporları uygun görülenlerin fizibilite raporlarının hazırlanması ve belirlenen esaslarla DSİ’ye müracaat edilmesi, fizibilite raporlarının DSİ’ce değerlendirilmesi, aynı kaynak için DSİ’ye sunulan ve fizibilitesi uygun görülen birden fazla müracaat halinde “su kullanma hakkı anlaşması imzalayabilmeye hak kazanıldığına dair ihalenin yapılması” ve uygun görülen firmanın seçilmesi, su kullanım hakkı anlaşmasını imzalamaya hak kazanan firmadan, güncelleşmiş/detaylı fizibilite raporunun istenmesi ve bu raporun 90 gün içinde DSİ’ye verilmesi, en yüksek teklifi veren firmanın lisans başvurusu için EPDK’ya müracaat etmesi, gerekli incelemelerin ve TEİAŞ ile ilgili işlemlerin yapılması, lisans alması uygun bulunan firmanın DSİ’ye bildirilmesi, fizibilite raporunun kesinleştirilmesi ve DSİ ile firma arasında “Su Kullanım Hakkı” anlaşmasının imzalanması, su kullanım hakkı anlaşmasının yapıldığının EPDK’ya bildirilmesi ve EPDK tarafından firmaya üretim lisansı verilmesi, ÇED yönetmeliğine göre firma tarafından ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi)/veya ÖnÇED raporlarının hazırlanması ve onaylatılması, EPDK’dan kamu yararı kararının çıkarılması ve firma tarafından Orman Genel Müdürlüğü, Milli Emlak Genel Müdürlüğü ve 3.şahıslar ile her türlü kamulaştırma-irtifak hakkı temini çalışmalarının yapılması ve sonuçlandırılması, kati projelerin hazırlanması ve DSİ ile TEİAŞ’a onaylatılması, inşaat ve montaj çalışmalarının yapılması, HES ve Enerji Nakil Hattı test çalışmalarının yapılması ve TEİAŞ’a müracaat olunarak iletim kaydının yaptırılması, Enerji Tabi Kaynaklar Bakanlığınca HES’lerin, TEİAŞ (yoksa TEDAŞ) Genel Müdürlüklerince Enerji Nakil Hatlarının kabullerinin yapılması, elektrik enerji üretiminin gerçekleştirilmesi…
Gördüğünüz gibi vaktiyle bu ülkede tabiatı tahrip etmek o kadar kolay değildi…
Buradaki en önemli unsur Çevresel Etki Değerlendirmesi raporuydu.
Yani bir yere eğer HES kuracaksanız bu yapının çevreye etkisinin araştırılması en önemli şarttı.
AKP iktidarı bütün dünyadaki HES’lerde uygulanan bu standartları değiştirdi ve bu maddeyi By-pass etti. ÇED raporu için istenen limit yarı yarıya (50 MW’den 25 MW’ye) düşürülünce büyük bir furyanın önü açılmış oldu.
2009 yılında hazırlanan çok önemli bir rapor var. Rapor, HES’lerin yerel ve bölgesel ölçekte sebep olduğu olumsuz çevresel etkiler teker teker şöyle sıralanıyor: Türlerin ve doğal yaşam ortamlarının yok olması, deltaların erimesi, yeraltı sularının azalması ve doğal göllerin kuruması, ekonomik verimsizlik, sosyo-ekonomik bozulma, sel ve heyelan tehlikesi, fiziksel çevrenin etkilenmesi, biyolojik çevrenin etkilenmesi…
Ancak bu raporu kimse ciddiye almadı maalesef. Ve bu durum çevre konusunda bilinçli uygulamaların başladığı 1960’lı yıllardan sonra düzenlenen ve ülkemizin de 1972 Stockholm İnsan ve Çevre konferansı, 1992 Rio Çevre ve Kalkınma konferansı, 2002 Johannesburg Dünya zirvesi kararlarına tamamen zıttı.
Bağımsız gözlemci ve araştırmacılar HES’lerin özellikle orta ve uzun büyük felaketlere neden olabileceğine dair sayısız çalışma yapıp rapor hazırladı ancak tahmin edileceği üzere bunların hepsi sümenaltı edildi.
Raporlarda şu başlıklar dikkat çekiyordu:
HES’lerin kurulduğu yerlerde yaşayan hayvanların nesli bir süre sonra tükenecektir.
Bu havzalarda özellikle bitkisel yaşam tamamen bozulacaktır.
Bu barajlarda oluşacak yüksek buharlaşma nedeniyle havzanın topraktaki tuz oranı artmakta ve verimlilik hızla düşmektedir.
En önemli risk ise HES’lerin inşa edildiği bölgede erozyon ve sel felaketlerinin olması çok yüksek ihtimaldir!
İşin en acı kısmı ise iktidarın rant uğruna bu konuda duyarsız olmasına, yöre halkının küçük ve gündelik menfaatler için rıza göstermesiydi.
Arada çıkan aklı başında ve yarını görebilen insanları da topluca linç ettiler, susturdular, dışladılar.
Neticeyi önceki gün gördük.
Giresun’da etkili sağanak nedeniyle Dereli ilçesi, nehre döndü, park halindeki araçlar sel sularına kapılarak sürüklendi. Aksu Deresi’nin bazı noktalarda taşması sonucu Giresun- Dereli- Sivas karayolu ulaşıma kapandı. Sağanak nedeniyle debisi yükselen Aksu Deresi, merkeze bağlı Duroğlu beldesi civarında ve bazı bölgelerde taştı. Espiye ilçesi Gelevera Deresi kenarındaki evler de tedbir amaçlı tahliye edildi. Binlerce insanın etkilendiği felakette şimdiye kadar 4 kişinin öldüğü belirtiliyor. 12 kişi ise kayıp.
Tarihin insanlığa verdiği en kadim derslerden biri şudur; dengeyi bozarsan bedelini ödersin!
İnsan tabiatta kurulu olan muvazeneye çıkarları için müdahale edip bozdukça, er ya da geç büyük bir felaketle karşılaşıyor.
Allah daha büyüm bela ve felaket vermesin ama bu zihniyet devam ettikçe bu tür felaketler göz göre göre gelmeye devam edecek maalesef.
[M.Nedim Hazar] 23.8.2020 [TR724]
Bu 7 santrale ilave olarak 2 tane daha (İkisu ve Barca) daha yapılıyor.
Toplam uzunluğu 75 kilometre olan akarsuda şu anda 10 kilometrede bir santral için su tutuluyor.
Yakında bu mesafe daha da kısalacak… proje halindeki 5 HES daha eklenirse toplam 14 santral ile üzerinde en fazla HES kurulu dere Aksu olacak.
5 Km’de bir santral!
Giresun HES açısından tam olarak yağmalanan bir kent.
Bölgede 56 HES bulunuyor. Bu korkunç bir rakam.
Bölge bir yandan inanılmaz hızla imara açılıp Arap yatırımcılara satılırken, diğer yandan gecekondu gibi hidroelektrik santralleri yapılıyor.
Aslında Türkiye’nin HES macerası yeni değil. İlk HES’in üzerinden (1902) 100 yıldan fazla zaman geçmiş. Ancak bir HES kurabilmek için çok ağır ve teknik şartların yerine getirilmesi gerekiyordu. Bu kanun 2008 yılında değiştirildi ve tabiri caizse gecekondu gibi santraller kurulmaya başlandı.
Önceden prosedür ve süreç şöyleydi:
DSİ ve EİE tarafından geliştirilen proje listelerinin yayınlanması, bu projelerden fizibilitesi olmayanların, bunların dışında özel sektörce tespit edilen diğer projelerden ön raporları uygun görülenlerin fizibilite raporlarının hazırlanması ve belirlenen esaslarla DSİ’ye müracaat edilmesi, fizibilite raporlarının DSİ’ce değerlendirilmesi, aynı kaynak için DSİ’ye sunulan ve fizibilitesi uygun görülen birden fazla müracaat halinde “su kullanma hakkı anlaşması imzalayabilmeye hak kazanıldığına dair ihalenin yapılması” ve uygun görülen firmanın seçilmesi, su kullanım hakkı anlaşmasını imzalamaya hak kazanan firmadan, güncelleşmiş/detaylı fizibilite raporunun istenmesi ve bu raporun 90 gün içinde DSİ’ye verilmesi, en yüksek teklifi veren firmanın lisans başvurusu için EPDK’ya müracaat etmesi, gerekli incelemelerin ve TEİAŞ ile ilgili işlemlerin yapılması, lisans alması uygun bulunan firmanın DSİ’ye bildirilmesi, fizibilite raporunun kesinleştirilmesi ve DSİ ile firma arasında “Su Kullanım Hakkı” anlaşmasının imzalanması, su kullanım hakkı anlaşmasının yapıldığının EPDK’ya bildirilmesi ve EPDK tarafından firmaya üretim lisansı verilmesi, ÇED yönetmeliğine göre firma tarafından ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi)/veya ÖnÇED raporlarının hazırlanması ve onaylatılması, EPDK’dan kamu yararı kararının çıkarılması ve firma tarafından Orman Genel Müdürlüğü, Milli Emlak Genel Müdürlüğü ve 3.şahıslar ile her türlü kamulaştırma-irtifak hakkı temini çalışmalarının yapılması ve sonuçlandırılması, kati projelerin hazırlanması ve DSİ ile TEİAŞ’a onaylatılması, inşaat ve montaj çalışmalarının yapılması, HES ve Enerji Nakil Hattı test çalışmalarının yapılması ve TEİAŞ’a müracaat olunarak iletim kaydının yaptırılması, Enerji Tabi Kaynaklar Bakanlığınca HES’lerin, TEİAŞ (yoksa TEDAŞ) Genel Müdürlüklerince Enerji Nakil Hatlarının kabullerinin yapılması, elektrik enerji üretiminin gerçekleştirilmesi…
Gördüğünüz gibi vaktiyle bu ülkede tabiatı tahrip etmek o kadar kolay değildi…
Buradaki en önemli unsur Çevresel Etki Değerlendirmesi raporuydu.
Yani bir yere eğer HES kuracaksanız bu yapının çevreye etkisinin araştırılması en önemli şarttı.
AKP iktidarı bütün dünyadaki HES’lerde uygulanan bu standartları değiştirdi ve bu maddeyi By-pass etti. ÇED raporu için istenen limit yarı yarıya (50 MW’den 25 MW’ye) düşürülünce büyük bir furyanın önü açılmış oldu.
2009 yılında hazırlanan çok önemli bir rapor var. Rapor, HES’lerin yerel ve bölgesel ölçekte sebep olduğu olumsuz çevresel etkiler teker teker şöyle sıralanıyor: Türlerin ve doğal yaşam ortamlarının yok olması, deltaların erimesi, yeraltı sularının azalması ve doğal göllerin kuruması, ekonomik verimsizlik, sosyo-ekonomik bozulma, sel ve heyelan tehlikesi, fiziksel çevrenin etkilenmesi, biyolojik çevrenin etkilenmesi…
Ancak bu raporu kimse ciddiye almadı maalesef. Ve bu durum çevre konusunda bilinçli uygulamaların başladığı 1960’lı yıllardan sonra düzenlenen ve ülkemizin de 1972 Stockholm İnsan ve Çevre konferansı, 1992 Rio Çevre ve Kalkınma konferansı, 2002 Johannesburg Dünya zirvesi kararlarına tamamen zıttı.
Bağımsız gözlemci ve araştırmacılar HES’lerin özellikle orta ve uzun büyük felaketlere neden olabileceğine dair sayısız çalışma yapıp rapor hazırladı ancak tahmin edileceği üzere bunların hepsi sümenaltı edildi.
Raporlarda şu başlıklar dikkat çekiyordu:
HES’lerin kurulduğu yerlerde yaşayan hayvanların nesli bir süre sonra tükenecektir.
Bu havzalarda özellikle bitkisel yaşam tamamen bozulacaktır.
Bu barajlarda oluşacak yüksek buharlaşma nedeniyle havzanın topraktaki tuz oranı artmakta ve verimlilik hızla düşmektedir.
En önemli risk ise HES’lerin inşa edildiği bölgede erozyon ve sel felaketlerinin olması çok yüksek ihtimaldir!
İşin en acı kısmı ise iktidarın rant uğruna bu konuda duyarsız olmasına, yöre halkının küçük ve gündelik menfaatler için rıza göstermesiydi.
Arada çıkan aklı başında ve yarını görebilen insanları da topluca linç ettiler, susturdular, dışladılar.
Neticeyi önceki gün gördük.
Giresun’da etkili sağanak nedeniyle Dereli ilçesi, nehre döndü, park halindeki araçlar sel sularına kapılarak sürüklendi. Aksu Deresi’nin bazı noktalarda taşması sonucu Giresun- Dereli- Sivas karayolu ulaşıma kapandı. Sağanak nedeniyle debisi yükselen Aksu Deresi, merkeze bağlı Duroğlu beldesi civarında ve bazı bölgelerde taştı. Espiye ilçesi Gelevera Deresi kenarındaki evler de tedbir amaçlı tahliye edildi. Binlerce insanın etkilendiği felakette şimdiye kadar 4 kişinin öldüğü belirtiliyor. 12 kişi ise kayıp.
Tarihin insanlığa verdiği en kadim derslerden biri şudur; dengeyi bozarsan bedelini ödersin!
İnsan tabiatta kurulu olan muvazeneye çıkarları için müdahale edip bozdukça, er ya da geç büyük bir felaketle karşılaşıyor.
Allah daha büyüm bela ve felaket vermesin ama bu zihniyet devam ettikçe bu tür felaketler göz göre göre gelmeye devam edecek maalesef.
[M.Nedim Hazar] 23.8.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
Yeşil sahalardan bir türlü kopamadılar! [Hasan Cücük]
Bayern Münih’te kazanmadık kupa bırakmayan Robben’in yeşil sahalara vedası sadece bir yıl sürdü. Dida ise memleketinde eldivenlerini tekrar giydi.
Profesyonel futbol kariyerine 2001’de Groningen’de başlayan Arjen Robben, PSV, Chelsea, Real Madrid ve Bayern Münih formalarını giydikten sonra geçtiğimiz yıl futbola veda etti. Özellikle 2009’da geldiği Bayern Münih’te kazanmadık kupa bırakmayan Robben’in yeşil sahalara vedası sadece bir yıl sürdü. Futbola yeniden dönüş kararı alan Robben’in tercihi ilk göz ağrısı Groningen oldu. 36 yaşındaki Hollandalı yıldız, takımının Almere City ile oynadığı hazırlık maçının ilk 30 dakikalık bölümünde forma giydi. Robben, futbola veda ettikten sonra yeniden yeşil sahalara dönen ilk isim değil. Muhtemelen son isim de olmayacak.
Alex Ferguson’un prensleri arasında yer alan Paul Scholes, Temmuz 2011’de kariyerini noktalama kararı aldı. 37 yaşında futbola veda eden Scholes’in bu kararını içine sindiremeyen isimlerin başında Ferguson geliyordu. Takımda bir türlü boşluğunu doldurulmayan Scholes, 6 aylık aradan sonra Ocak 2012’de yeniden yeşil sahalara döndü. Futbola geri döndükten sonra bir buçuk sezon daha top koşturan Scholes, 2013 yazında bu kez kalıcı emekliliğe ayrıldı.
Uzun kariyeri boyunca Schalke, Milan ve Dortmund formalarını giyen Alman file bekçisi Jens Lehmann, 2003-08 arasında 5 yıl boyunca Arsenal kalesini korudu. Arsenal’e veda edip Stuttgart’a transfer olan Jens Lehmann, 2010 yılında 40 yaşındayken futbolu bıraktı. Lehmann’ı yeniden yeşil sahalara döndüren isim Arsenal’den hocası Arsene Wenger oldu. Zorunlu dönüşün gerekçesi ise, 2011 yılında Arsene Wenger kalecilerini sakatlığa kurban verince Lehmann yardıma koştu. Yedek kaleci olarak kısa süreli kontrat yapılan Lehmann, Manuel Almunia’nın maç öncesi sakatlığının ardından eldivenleri yeniden giydi ve Premier Lig’e geri döndü. Arsenal’ın deplasmanda Blackpool’u 3-1 yendiği maçta kaleyi koruyan Lehmann sonrasında takımdan ayrıldı.
Hollanda futbolunun efsanesi ’sarı fırtına’ Johan Cruyff, Ajax ve Barcelona formalarını giydikten sonra 1978 yılında futbola veda etme kararı aldı. Henüz 31 yaşında yeşil sahalardan kopan Cruyff’un, vedası kısa sürdü. Geri dönüşün gerekçesi ise, yaptığı yatırımlardan dolayı dolandırılınca sıfırı tüketince, para kazanmak için yeniden kramponlarını giydi. Los Angeles Aztecs’e imza atan Cruyff, geri dönüş kararından sonra 6 yıl daha top koşturdu. 1984 yılında Feyenoord formasıyla kesin olarak emekliye ayrıldı. Hollandalı efsane verdiği kararla ilgili yaptığı bir açıklamada, ”Domuz yetiştiriciliğinden milyonlarca para kaybettim ve bu yüzden futbola geri döndüm” sözlerini kullanmıştı.
Roger Milla adını futbol dünyası 1990 Dünya Kupası ile duydu. Tarihinde ilk kez kupaya katılan Kamerun’un en dikkat çeken ismi Milla’ydı. Kamerun’un efsanelerinden Milla aslında 1989 yılında futbola veda edip, Hint Okyanus’undaki bir adaya yerleşmişti. Futbola yeniden dönmesini sağlayan isim dönemin Kamerun Başkanı Paul Biya oldu. Kramponlarını yeniden giyen Milla, 1990 ve 94 Dünya Kupaları’nda ter döktü. 1994 Dünya Kupası’nda Rusya’ya attığı golle, kupa tarihinde gol atan en yaşlı oyuncu oldu.
Hızı ve çalımlarıyla yeşil sahalarda iz bırakan Hollandalı Marc Overmars, sakatlığından dolayı 2004 yılında 31 yaşındayken yeşil sahalara veda etti. Barcelona formasıyla futbola veda eden Overmars, 4 yıl sonra Jaap Stam’ın jübile maçında boy gösterdi. Maçtaki performansı etkileyici olan ve maçın ardından birkaç teklif alan Overmars önce teklifleri reddetti. Gelen tekliflerin ardından Go Ahead Eagles’a imza atan Overmars, burada bir sezon oynadıktan sonra tekrar emekli oldu. Ancak bir yıl sonra yeniden futbola dönen Overmars bu kez SV Epe formasını giydikten sonra Temmuz 2011’de dönüşü olmayacak şekilde futbola veda etti.
8 yıl Milan kalesini koruyan Brezilyalı Dida, İtalyan ekibinin efsanelerinden biri oldu. 2010 yılında 36 yaşındayken futbola veda kararı aldı. Aradan geçen 2 yılın ardından ülkesi Brezilya’da Portuguesa ile futbola dönen Dida, sonrasında Gremio ve Internacional formaları da giydi ve 2016’da 42 yaşında eldivenlerini astı.
Fenerbahçe’nin teknik direktörlüğünü yaptığı dönemde Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Arthur Zico, futbola veda ettikten sonra yeniden dönen isimlerden biri oldu. ’Beyaz Pele’ unvanlı Zico, 1989 yılında 36 yaşındayken futbola veda etti. Ardından Brezilya Spor Bakanı olarak bir yıl görev yaptı. Devlet görevinden ayrıldıktan sonra ise yeniden futbola döndü. 1991’de Japon ekibi Kashima Antlers’e imza atan Zico, 1994’te futbolu ikinci kez bıraktı.
Futbolun, basketbol ve beyzbolun gölgesinde kaldığı ABD futbol tarihinin en büyük yıldızı olarak bilinen Landon Donovan, Ocak 2015’de kramponlarını astı. Ancak bir sonraki sezon simgesi haline geldiği LA Galaxy’de tüm forvetler sakatlanınca Donovan kramponlarını giyip yeniden sahaya çıktı. 2017’de tekrar futbolu bırakan Donovan, 2018’de Meksika takımı Leon’la bir kez daha futbola döndü. Leon’dan sonra yine emeklilik geldi fakat 2019 Ocak ayında bu kez de San Diego Sockers’a katıldı. Landon Donovan SD Sockers’ın ardından futbolu kesin olarak bıraktı. Donovan kariyerinde 3 kez emeklilikten döndü.
[Hasan Cücük] 24.8.2020 [TR724]
Profesyonel futbol kariyerine 2001’de Groningen’de başlayan Arjen Robben, PSV, Chelsea, Real Madrid ve Bayern Münih formalarını giydikten sonra geçtiğimiz yıl futbola veda etti. Özellikle 2009’da geldiği Bayern Münih’te kazanmadık kupa bırakmayan Robben’in yeşil sahalara vedası sadece bir yıl sürdü. Futbola yeniden dönüş kararı alan Robben’in tercihi ilk göz ağrısı Groningen oldu. 36 yaşındaki Hollandalı yıldız, takımının Almere City ile oynadığı hazırlık maçının ilk 30 dakikalık bölümünde forma giydi. Robben, futbola veda ettikten sonra yeniden yeşil sahalara dönen ilk isim değil. Muhtemelen son isim de olmayacak.
Alex Ferguson’un prensleri arasında yer alan Paul Scholes, Temmuz 2011’de kariyerini noktalama kararı aldı. 37 yaşında futbola veda eden Scholes’in bu kararını içine sindiremeyen isimlerin başında Ferguson geliyordu. Takımda bir türlü boşluğunu doldurulmayan Scholes, 6 aylık aradan sonra Ocak 2012’de yeniden yeşil sahalara döndü. Futbola geri döndükten sonra bir buçuk sezon daha top koşturan Scholes, 2013 yazında bu kez kalıcı emekliliğe ayrıldı.
Uzun kariyeri boyunca Schalke, Milan ve Dortmund formalarını giyen Alman file bekçisi Jens Lehmann, 2003-08 arasında 5 yıl boyunca Arsenal kalesini korudu. Arsenal’e veda edip Stuttgart’a transfer olan Jens Lehmann, 2010 yılında 40 yaşındayken futbolu bıraktı. Lehmann’ı yeniden yeşil sahalara döndüren isim Arsenal’den hocası Arsene Wenger oldu. Zorunlu dönüşün gerekçesi ise, 2011 yılında Arsene Wenger kalecilerini sakatlığa kurban verince Lehmann yardıma koştu. Yedek kaleci olarak kısa süreli kontrat yapılan Lehmann, Manuel Almunia’nın maç öncesi sakatlığının ardından eldivenleri yeniden giydi ve Premier Lig’e geri döndü. Arsenal’ın deplasmanda Blackpool’u 3-1 yendiği maçta kaleyi koruyan Lehmann sonrasında takımdan ayrıldı.
Hollanda futbolunun efsanesi ’sarı fırtına’ Johan Cruyff, Ajax ve Barcelona formalarını giydikten sonra 1978 yılında futbola veda etme kararı aldı. Henüz 31 yaşında yeşil sahalardan kopan Cruyff’un, vedası kısa sürdü. Geri dönüşün gerekçesi ise, yaptığı yatırımlardan dolayı dolandırılınca sıfırı tüketince, para kazanmak için yeniden kramponlarını giydi. Los Angeles Aztecs’e imza atan Cruyff, geri dönüş kararından sonra 6 yıl daha top koşturdu. 1984 yılında Feyenoord formasıyla kesin olarak emekliye ayrıldı. Hollandalı efsane verdiği kararla ilgili yaptığı bir açıklamada, ”Domuz yetiştiriciliğinden milyonlarca para kaybettim ve bu yüzden futbola geri döndüm” sözlerini kullanmıştı.
Roger Milla adını futbol dünyası 1990 Dünya Kupası ile duydu. Tarihinde ilk kez kupaya katılan Kamerun’un en dikkat çeken ismi Milla’ydı. Kamerun’un efsanelerinden Milla aslında 1989 yılında futbola veda edip, Hint Okyanus’undaki bir adaya yerleşmişti. Futbola yeniden dönmesini sağlayan isim dönemin Kamerun Başkanı Paul Biya oldu. Kramponlarını yeniden giyen Milla, 1990 ve 94 Dünya Kupaları’nda ter döktü. 1994 Dünya Kupası’nda Rusya’ya attığı golle, kupa tarihinde gol atan en yaşlı oyuncu oldu.
Hızı ve çalımlarıyla yeşil sahalarda iz bırakan Hollandalı Marc Overmars, sakatlığından dolayı 2004 yılında 31 yaşındayken yeşil sahalara veda etti. Barcelona formasıyla futbola veda eden Overmars, 4 yıl sonra Jaap Stam’ın jübile maçında boy gösterdi. Maçtaki performansı etkileyici olan ve maçın ardından birkaç teklif alan Overmars önce teklifleri reddetti. Gelen tekliflerin ardından Go Ahead Eagles’a imza atan Overmars, burada bir sezon oynadıktan sonra tekrar emekli oldu. Ancak bir yıl sonra yeniden futbola dönen Overmars bu kez SV Epe formasını giydikten sonra Temmuz 2011’de dönüşü olmayacak şekilde futbola veda etti.
8 yıl Milan kalesini koruyan Brezilyalı Dida, İtalyan ekibinin efsanelerinden biri oldu. 2010 yılında 36 yaşındayken futbola veda kararı aldı. Aradan geçen 2 yılın ardından ülkesi Brezilya’da Portuguesa ile futbola dönen Dida, sonrasında Gremio ve Internacional formaları da giydi ve 2016’da 42 yaşında eldivenlerini astı.
Fenerbahçe’nin teknik direktörlüğünü yaptığı dönemde Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Arthur Zico, futbola veda ettikten sonra yeniden dönen isimlerden biri oldu. ’Beyaz Pele’ unvanlı Zico, 1989 yılında 36 yaşındayken futbola veda etti. Ardından Brezilya Spor Bakanı olarak bir yıl görev yaptı. Devlet görevinden ayrıldıktan sonra ise yeniden futbola döndü. 1991’de Japon ekibi Kashima Antlers’e imza atan Zico, 1994’te futbolu ikinci kez bıraktı.
Futbolun, basketbol ve beyzbolun gölgesinde kaldığı ABD futbol tarihinin en büyük yıldızı olarak bilinen Landon Donovan, Ocak 2015’de kramponlarını astı. Ancak bir sonraki sezon simgesi haline geldiği LA Galaxy’de tüm forvetler sakatlanınca Donovan kramponlarını giyip yeniden sahaya çıktı. 2017’de tekrar futbolu bırakan Donovan, 2018’de Meksika takımı Leon’la bir kez daha futbola döndü. Leon’dan sonra yine emeklilik geldi fakat 2019 Ocak ayında bu kez de San Diego Sockers’a katıldı. Landon Donovan SD Sockers’ın ardından futbolu kesin olarak bıraktı. Donovan kariyerinde 3 kez emeklilikten döndü.
[Hasan Cücük] 24.8.2020 [TR724]
Şahısları kutsama ya da indirgeme [Ahmet Kurucan]
Sadece Müslümanlar değil, başka dinlere mensup insanlar da dahil genelde doğu toplumlarının kadimden bu yana devam edegelen temel özelliklerinden biridir şahısları kutsama ya da indirgeme. İfrat ve tefrit; vasat yok. Siyah ve beyaz; gri tonlar yok. “Ya bizdensin ya da onlardan!” klişesi ile ifade edilen hakikatin hâkim olduğu bir dünya görüşü.
Kimdir bu kutsanan şahıslar? Bir: Din adamları, cemaat liderleri, tarikat şeyhleri. Belki size garip gelebilir ama Hz. Peygamber (sas) bile bu zihniyetin bir kurbanı. Kendisi hiç istememesine, istememesi bir yana aksi istikamette onlarca hadis ve pratik hayatındaki bunu reddeden uygulamalarına rağmen hem de.
İki; siyasi liderler. Kabile ve aşiret şeyhlerinden tutun bir mahallenin muhtarına, oradan bir ülkenin bakanına, başbakanına ve cumhurbaşkanına kadar.
Üç; yelpazenin sağından soluna her safhasında yerini alan çeşitli ideoloji ve doktrinlerin fikir mimarları, âteşîn savunucuları.
Daha onlarcasını sıralayabilirim. Hepsinin ortak paydası toplumsal karşılıklarının olması ve sevenleri tarafında insan-üstü özelliklere sahipmişcesine kutsanması.
Neler diyorlar ve ne yapıyorlar?
“İnsanın dini, siyasi, ideolojik anlamda kendisine rehberlik yapan kişileri sevmesi kadar tabii bir şey olamaz. Dolayısıyla onların sözleri ve eylemleri övmesi kategorisinde değerlendirilebilir.”
Evet, böyle denilebilir ama keşke öyle olsaydı. Kutsama ile sevme ve övme arasında derin bir uçurum olduğunun bilinci içindeyim. İnanın bana öyle olsaydı sevme ve övme derdim. Zira insana saç-baş yoldurtacak, “yok mu bu işin orta yolu” dedirtecek cinsten söz ve eylemlerden bahsediyorum. Kimliğini ve kişiliğini dini, siyasi ve ideolojik liderine teslim etmiş veya grup aidiyetinde bulmuş, sürü psikolojisi içinde hareket eden kişilerden söz ediyorum. Gözlerinin önünde cereyan eden hadiselere bakmayan, baksa da görmeyen, görse de anlamayan ve anlamamakta ısrar eden tipler. Tasavvufi kavramlara ifade edecek olursam, kesrette vahdeti, vahdette ferdiyeti yakalayamamış insanlar bunlar. Ne kimliklerini ne kişiliklerini bulmuş ve ne de kendilerini gerçekleştirebilmiş insanlar! Heyhat!
“Belki size garip gelebilir” kaydıyla söylediğim Hz. Peygamberin de kutsamaya kurban olma meselesini kısaca açmak isterim. Ne dediğimiz ve ne demek istediğimiz net olarak anlaşılmazsa muhtemel zihin karışıklığına yol açabilecek bir mevzu çünkü. Şöyle ki, Peygamber Efendimizin (sas) yaşadığı toplumdaki peygamber tasavvuru, daha önceki peygamberlerin müntesipleri tarafından insanüstü özelliklerin kendilerine atfedilerek aşırı yüceltilmesi söz konusu olduğu için hem Kur’an hem de Hz. Peygamber ciddi uyarılarda bulunmuştur. Tevhid akidesini zedeleyecek, insanı ve İslami değerlerden insanları uzaklaştıracak, en basitinden faniye baki mertebesi verecek böylesi uyarıların yapılması tabiidir.
Bakın Kur’an bu bağlamda ne diyor: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (3/144)
Bu ayetin, Uhud savaşında Peygamber Efendimiz’in öldürüldüğü şayiaları üzerine bazı sahabelerin kısa bir müddet için dahi olsa paniklemesi üzerine indiğini düşünecek olursanız, lafzın taşımış olduğu anlam şöyle olsa gerektir:
“Muhammed savaşta öldü şayiaları üzerine birdenbire şok oldunuz. Moraliniz bozuldu. Halbuki Muhammed ölümsüz bir varlık değildir; aksine o ölümlü bir varlıktır. Nitekim ondan önce de nice peygamberler geldi ve geçti. Şimdi siz o ölür veya öldürülürse tevhid davanızdan vazgeçip eski inancınıza mı döneceksiniz?”
Zaman, mekân ve olgu birlikteliği içinde ayete baktığınızda ne kadar anlamlı değil mi? Hz. Peygamberin beşer olduğu vurgusu ne kadar da güzel yapılıyor ve taşlar tam da zamanında yerli yerine oturtuluyor.
Hz. Peygamber’in beşerî özelliğini bir başka ayet şöyle vurgulanıyor: “(Ey Peygamber!) De ki o müşriklere: “Ben de yalnızca sizin gibi bir insanım. Ancak şu var ki bana Allah tarafından “Sizin ilahınız bir tek ilahtır” diye vahy olunuyor. Artık kim rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa, O’nu razı edecek işler yapsın ve rabbine kullukta hiçbir şeyi O’na şirk koşmasın.” (18/110)
Burada konumuz itibariyle ön plana çıkartmak istediğimiz unsur Hz. Peygamberin insan olduğu gerçeğinin vurgulanması. Ama en azından bunun kadar önemli ikinci bir unsur ise Hz. Peygamber’e neyin vahy edildiğidir. Zira Müslüman halkın muhayyilesinde bu ayet; “Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana vahyolunuyor” diye yer etmiştir. Ayetin hemen devamında yer alan “Ne vahy olunuyor?” sorusuna cevap aranmamış, bırakın bu soruya sorup cevap aramayı onun her bir sözü, fiili ve tasdikinin vahy kapsamında olduğu görüşü ayetin “Ancak bana vahyolunuyor” cümlesi ile temellendirilmiştir.
Pekâlâ neden? Neden Kur’an, gözlerinin önünde 40 yıllık hayatına şahit oldukları, annesini-babasını bildikleri, kendileri gibi yiyen-içen, üzülen-sevinen bir kişi için bu vurguyu yaparak o topluma mesaj veriyor? Çünkü yukarıda bir cümleyle işaret ettiğim gibi, o toplumun peygamber tasavvuru farklı.
Onlar tıpkı eski kavimler gibi peygamber melek olacak beklentisi içindeler. (23/24; 41/14) Onun için “Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” diyorlar. (17/94). Hz. Peygamberin elinden harikulade mucizeler görmek istiyorlar. Allah da buna karşılık: “Kendilerine tebliğ edilen şu Kur’an’ı sana göndermiş olmamız mucize olarak onlara yetmiyor mu?” diye cevap veriyor. (21/51)
Bu ayetler aslında bir taraftan müşriklerin bu tasavvurlarını diğer taraftan da müminlerin vaki ve muhtemel aşırı yüceltici tavırlarının yanlışlığını ortaya koyarak her şeyi yerli yerine koyan tembihatlardı. Nitekim Hz. Peygamber de Kur’an’ın mecburi istikamet olarak gösterdiği bu çerçevede ashabına aynı tembihatları yapar. İki hadis aktarayım.
Birincisi; “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı yücelttikleri gibi siz de beni yüceltmeyin. Ben, sadece ve sadece bir kulum. O halde bana: “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.” (Buhari, Enbiya, 48)
İkincisi; “Bir adam Peygamber’e dedi ki: “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, ey Efendimizin oğlu! Ey en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” Allah Resulü bu sözleri duyar duymaz hemen konuşan şahsa müdahale ediyor ve diyor ki: “Ey İnsanlar! Sözlerinize dikkat edin ki şeytan size hükmü altına almasın, sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im! Allah’ın kulu ve elçisiyim. Vallahi beni, Allah’ın bana verdiği konumdan daha fazla yüceltmeye kalkmanız beni memnun etmez.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/153)
Sonra ne olmuştur? Bu yazıda kutsamayı ele aldığım için oradan devam edeyim. Hz. Peygamber hem ruh hem ceset olarak diridir denilmiştir. Hem de Kur’an’ın “Her insan ölümün acısını tadacaktır” (3/185) ve “Sen de öleceksin onlar da ölecek” (39/30) demesine rağmen.
“Rükû ve secdenizi tam yapın. Ben arkamdan sizleri görüyorum” (Müslim, Salat, 112, hadisinden hareketle Hz. Peygamberin kafasının arkasında veya iki kürek kemiği arasında iki tane gözü var demişlerdir. Hocaefendinin tabiriyle Allah Resulünü tam bir hilkat garibesi gibi gösteren avamca yaklaşımdır bu. (Fasıldan Fasıla,2/275)
Hadis ulemasının sıhhat kriterlerine göre uydurma dediği istikbalde cereyan edecek hadiselerle alakalı birçok rivayetler kendisine isnat edilmiştir. Gölgesinin yere düşmeyişi, kanının, idrarının ve gaitasının temiz olduğu yorumları ve daha neler neler.
Elleri ile yaptıkları putlara tanrı diye kulluk eden İslam öncesi Arap toplumunun sahip olduğu zihniyet ve peygamber tasavvurundan dolayı onları mazur gördük diyelim, ya sonraki nesillere ne demeli?
Nitekim bu yaklaşımların büyük çoğunluğu sonraki dönemlere ait. Kaldı ki ben de bunu kaleme almaya çalışıyordum. Cemaat, tarikat, siyaset ve ideoloji liderlerini demiş ama Hz. Peygamber de bu kutsamanın kurbanı sözüne açıklık getireyim derken sözü uzatmış oldum. Haftaya devam edeyim inşallah.
[Ahmet Kurucan] 24.8.2020 [TR724]
Kimdir bu kutsanan şahıslar? Bir: Din adamları, cemaat liderleri, tarikat şeyhleri. Belki size garip gelebilir ama Hz. Peygamber (sas) bile bu zihniyetin bir kurbanı. Kendisi hiç istememesine, istememesi bir yana aksi istikamette onlarca hadis ve pratik hayatındaki bunu reddeden uygulamalarına rağmen hem de.
İki; siyasi liderler. Kabile ve aşiret şeyhlerinden tutun bir mahallenin muhtarına, oradan bir ülkenin bakanına, başbakanına ve cumhurbaşkanına kadar.
Üç; yelpazenin sağından soluna her safhasında yerini alan çeşitli ideoloji ve doktrinlerin fikir mimarları, âteşîn savunucuları.
Daha onlarcasını sıralayabilirim. Hepsinin ortak paydası toplumsal karşılıklarının olması ve sevenleri tarafında insan-üstü özelliklere sahipmişcesine kutsanması.
Neler diyorlar ve ne yapıyorlar?
“İnsanın dini, siyasi, ideolojik anlamda kendisine rehberlik yapan kişileri sevmesi kadar tabii bir şey olamaz. Dolayısıyla onların sözleri ve eylemleri övmesi kategorisinde değerlendirilebilir.”
Evet, böyle denilebilir ama keşke öyle olsaydı. Kutsama ile sevme ve övme arasında derin bir uçurum olduğunun bilinci içindeyim. İnanın bana öyle olsaydı sevme ve övme derdim. Zira insana saç-baş yoldurtacak, “yok mu bu işin orta yolu” dedirtecek cinsten söz ve eylemlerden bahsediyorum. Kimliğini ve kişiliğini dini, siyasi ve ideolojik liderine teslim etmiş veya grup aidiyetinde bulmuş, sürü psikolojisi içinde hareket eden kişilerden söz ediyorum. Gözlerinin önünde cereyan eden hadiselere bakmayan, baksa da görmeyen, görse de anlamayan ve anlamamakta ısrar eden tipler. Tasavvufi kavramlara ifade edecek olursam, kesrette vahdeti, vahdette ferdiyeti yakalayamamış insanlar bunlar. Ne kimliklerini ne kişiliklerini bulmuş ve ne de kendilerini gerçekleştirebilmiş insanlar! Heyhat!
“Belki size garip gelebilir” kaydıyla söylediğim Hz. Peygamberin de kutsamaya kurban olma meselesini kısaca açmak isterim. Ne dediğimiz ve ne demek istediğimiz net olarak anlaşılmazsa muhtemel zihin karışıklığına yol açabilecek bir mevzu çünkü. Şöyle ki, Peygamber Efendimizin (sas) yaşadığı toplumdaki peygamber tasavvuru, daha önceki peygamberlerin müntesipleri tarafından insanüstü özelliklerin kendilerine atfedilerek aşırı yüceltilmesi söz konusu olduğu için hem Kur’an hem de Hz. Peygamber ciddi uyarılarda bulunmuştur. Tevhid akidesini zedeleyecek, insanı ve İslami değerlerden insanları uzaklaştıracak, en basitinden faniye baki mertebesi verecek böylesi uyarıların yapılması tabiidir.
Bakın Kur’an bu bağlamda ne diyor: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (3/144)
Bu ayetin, Uhud savaşında Peygamber Efendimiz’in öldürüldüğü şayiaları üzerine bazı sahabelerin kısa bir müddet için dahi olsa paniklemesi üzerine indiğini düşünecek olursanız, lafzın taşımış olduğu anlam şöyle olsa gerektir:
“Muhammed savaşta öldü şayiaları üzerine birdenbire şok oldunuz. Moraliniz bozuldu. Halbuki Muhammed ölümsüz bir varlık değildir; aksine o ölümlü bir varlıktır. Nitekim ondan önce de nice peygamberler geldi ve geçti. Şimdi siz o ölür veya öldürülürse tevhid davanızdan vazgeçip eski inancınıza mı döneceksiniz?”
Zaman, mekân ve olgu birlikteliği içinde ayete baktığınızda ne kadar anlamlı değil mi? Hz. Peygamberin beşer olduğu vurgusu ne kadar da güzel yapılıyor ve taşlar tam da zamanında yerli yerine oturtuluyor.
Hz. Peygamber’in beşerî özelliğini bir başka ayet şöyle vurgulanıyor: “(Ey Peygamber!) De ki o müşriklere: “Ben de yalnızca sizin gibi bir insanım. Ancak şu var ki bana Allah tarafından “Sizin ilahınız bir tek ilahtır” diye vahy olunuyor. Artık kim rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa, O’nu razı edecek işler yapsın ve rabbine kullukta hiçbir şeyi O’na şirk koşmasın.” (18/110)
Burada konumuz itibariyle ön plana çıkartmak istediğimiz unsur Hz. Peygamberin insan olduğu gerçeğinin vurgulanması. Ama en azından bunun kadar önemli ikinci bir unsur ise Hz. Peygamber’e neyin vahy edildiğidir. Zira Müslüman halkın muhayyilesinde bu ayet; “Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana vahyolunuyor” diye yer etmiştir. Ayetin hemen devamında yer alan “Ne vahy olunuyor?” sorusuna cevap aranmamış, bırakın bu soruya sorup cevap aramayı onun her bir sözü, fiili ve tasdikinin vahy kapsamında olduğu görüşü ayetin “Ancak bana vahyolunuyor” cümlesi ile temellendirilmiştir.
Pekâlâ neden? Neden Kur’an, gözlerinin önünde 40 yıllık hayatına şahit oldukları, annesini-babasını bildikleri, kendileri gibi yiyen-içen, üzülen-sevinen bir kişi için bu vurguyu yaparak o topluma mesaj veriyor? Çünkü yukarıda bir cümleyle işaret ettiğim gibi, o toplumun peygamber tasavvuru farklı.
Onlar tıpkı eski kavimler gibi peygamber melek olacak beklentisi içindeler. (23/24; 41/14) Onun için “Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” diyorlar. (17/94). Hz. Peygamberin elinden harikulade mucizeler görmek istiyorlar. Allah da buna karşılık: “Kendilerine tebliğ edilen şu Kur’an’ı sana göndermiş olmamız mucize olarak onlara yetmiyor mu?” diye cevap veriyor. (21/51)
Bu ayetler aslında bir taraftan müşriklerin bu tasavvurlarını diğer taraftan da müminlerin vaki ve muhtemel aşırı yüceltici tavırlarının yanlışlığını ortaya koyarak her şeyi yerli yerine koyan tembihatlardı. Nitekim Hz. Peygamber de Kur’an’ın mecburi istikamet olarak gösterdiği bu çerçevede ashabına aynı tembihatları yapar. İki hadis aktarayım.
Birincisi; “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı yücelttikleri gibi siz de beni yüceltmeyin. Ben, sadece ve sadece bir kulum. O halde bana: “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.” (Buhari, Enbiya, 48)
İkincisi; “Bir adam Peygamber’e dedi ki: “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, ey Efendimizin oğlu! Ey en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” Allah Resulü bu sözleri duyar duymaz hemen konuşan şahsa müdahale ediyor ve diyor ki: “Ey İnsanlar! Sözlerinize dikkat edin ki şeytan size hükmü altına almasın, sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im! Allah’ın kulu ve elçisiyim. Vallahi beni, Allah’ın bana verdiği konumdan daha fazla yüceltmeye kalkmanız beni memnun etmez.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/153)
Sonra ne olmuştur? Bu yazıda kutsamayı ele aldığım için oradan devam edeyim. Hz. Peygamber hem ruh hem ceset olarak diridir denilmiştir. Hem de Kur’an’ın “Her insan ölümün acısını tadacaktır” (3/185) ve “Sen de öleceksin onlar da ölecek” (39/30) demesine rağmen.
“Rükû ve secdenizi tam yapın. Ben arkamdan sizleri görüyorum” (Müslim, Salat, 112, hadisinden hareketle Hz. Peygamberin kafasının arkasında veya iki kürek kemiği arasında iki tane gözü var demişlerdir. Hocaefendinin tabiriyle Allah Resulünü tam bir hilkat garibesi gibi gösteren avamca yaklaşımdır bu. (Fasıldan Fasıla,2/275)
Hadis ulemasının sıhhat kriterlerine göre uydurma dediği istikbalde cereyan edecek hadiselerle alakalı birçok rivayetler kendisine isnat edilmiştir. Gölgesinin yere düşmeyişi, kanının, idrarının ve gaitasının temiz olduğu yorumları ve daha neler neler.
Elleri ile yaptıkları putlara tanrı diye kulluk eden İslam öncesi Arap toplumunun sahip olduğu zihniyet ve peygamber tasavvurundan dolayı onları mazur gördük diyelim, ya sonraki nesillere ne demeli?
Nitekim bu yaklaşımların büyük çoğunluğu sonraki dönemlere ait. Kaldı ki ben de bunu kaleme almaya çalışıyordum. Cemaat, tarikat, siyaset ve ideoloji liderlerini demiş ama Hz. Peygamber de bu kutsamanın kurbanı sözüne açıklık getireyim derken sözü uzatmış oldum. Haftaya devam edeyim inşallah.
[Ahmet Kurucan] 24.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
Doğu Akdeniz’de çözüm ne? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Daha önceki yazılarımda Türkiye’nin doğu Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki yaklaşımlarını kaleme almış, analiz etmiştim. Çok tepki alsam da bunları yazmak, tarihe not düşmek önemlidir kanımca. Esas olarak Türkiye’de yönetime gelmiş bulunan Avrasyacı derin devlet unsurlarının nasıl bir dış politika anlayışında olduklarını bugünkü haşin ve agresif Türkiye pozisyonlarından anlamak mümkün.
Belirttiğim üzere, Türkiye Lausanne düzenine aykırı işler peşinde görünüyor. Bugün sosyal medyaya düşen bir videoda Doğu Perinçek, Ahmet Hakan’la olan bir programda doğu Akdeniz’de sorunların hukukla ve müzakerelerle değil, askeri güçle, hatta savaşla çözülebileceğini söylüyor. Perinçek İslamcı tayfanın ahmak meczuplarından biri değil. Öyle olsa yanıt da vermezdim zaten. Fakat bilindiği üzere rejimin derinleri, özellikle de donanmadaki askeri kanat, Mavi Vatan denen yayılmacı ve Lausanne Antlaşması’nın altını oyan bir pozisyonu Erdoğan ve çevresine dayatmış durumdalar. Her ne kadar Erdoğan Karadeniz’de doğalgaz bulundu şovu yaparak gaz da almaya çalışsa, “tanrılar kurban istiyor”. Derinlerden gelen sese kulak verdiğimizde, gelen ritmin savaş tamtamları olduğunu fark ediyoruz. Erdoğan da tabanının bu tür bir ortamda ekonomik sorunları, geçim sıkıntısını, işsizliği, çürümeyi falan düşünmeyeceğinin, neo-Osmanlı hayallere dalacağının farkında. Hatta muhalefet denen rejim partileri de, hararetle bu yayılmacı Mavi Vatan diskuruna sahip çıkıyor, onu kullanıyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Dediğim gibi, ben yazılarımda gerçekleri yazdım ve uluslararası hukuk metinlerine göre – temel olarak Lausanne olmak üzere – Türkiye’nin söylem ve tezlerinin statükodan sapma olduğunu ve makul çizginin çok ama çok dışında olduğunu izah ettim. Bana sosyal medyadan yanıt yetiştirenlerin çoğu da Türkiye’yi korumaya çalışan, bugünkü yayılmacı yönelimi destekleyen kişiler. Ortak argümanlardan biri, Yunanistan’ın doğu Ege adalarını – Lausanne Antlaşması’na aykırı olarak – silahlandırmış olması. Bu konular çok teknik olmakla beraber, insanların bilgilendirilmesi için özetlenmeleri şart. Fakat ne kadar derine girersek o kadar daha fazla bilgi gerekiyor.
Hak ve haksızlık ekseninden yaklaşıp, “Yahu Ege kocaman bir deniz! İki eşit parçaya bölsek ya!” türü bir yaklaşım, gerçeklerden kopuk! Dahası hakkaniyetli de değil. Devletlerin egemenlik hakları ve sınırları uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukukun en önemli konularından biridir. Yunanistan’ın Ege adaları üzerindeki egemenlik hakları tartışılamaz. Türkiye’nin sorun olarak algıladığı şey, bazı Yunan adalarının Anadolu kıyı şeridine olan yakınlığıdır. Fakat bu, olan gerçekleri değiştirmiyor. Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları ile Anadolu’ya 3 deniz milinden daha yakın ada, adacık ve kayalıklar hariç olmak üzere, Ege denizindeki bütün ada, adacık ve kayalıklar Yunanistan’a aittir. “Yahu bu da çok fazla ama!” türü kahvehane muhabbetini ciddiye almak mümkün değil. Sahip olunmayan toprak, ister anakara isterse ada olsun, fark etmez; size ait değildir. Nokta! Bu adaların Yunanistan’a intikali, uluslararası antlaşmalara göre gerçekleşti. Ayrıca dünün hadisesi de değil. 1923’te Lausanne Antlaşması imzalandı ve adalar Yunanistan’a kaldı. On İki Ada İtalya’nındı, İtalya savaşı kaybedince İkinci Dünya Savaşı ertesinde Paris Konferansı’nda bu adalar da Yunanistan’a geçti. Türkiye buna itiraz etmedi, zaten edecek uluslararası hukuk zemini de yoktu. Türkiye bu nedenle Paris’e delegasyon göndermeye bile gerek duymadı.
Şimdi şunu tespit edelim. Adaların da anakaralar gibi kıta sahanlığı, karasuları ve münhasır ekonomik bölge hakları vardır. Bunu Türkiye kabul etmiyor. İyi de, bunun bir önemi yok. Ortada bir uluslararası hukuk kuralı var. Bu 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yazıyor. Evet, Ankara bu sözleşmeyi imzalamadı, dolayısıyla kendisi için bağlayıcı değil. Fakat bu aynı zamanda bir sözlü uluslararası hukuk kaidesidir. Dahası, adaların bu statülerini tanımamak, pratikte bir şeyi değiştirmez. Statüko budur. Statüko değişimini Yunanistan hiçbir zaman kabul etmeyecek. Durum 1945 sonrası Sovyetler’in Boğazlarda üs talep etmesi ve Kars ve Ardahan’ı istemelerine benziyor. Neden Türkiye bu talepleri kabul etmedi? Çünkü haklıydı! Bugün de Yunanistan bu Ege adalarının statüleri ve hakları konusunda haklı.
Gelelim Ege adalarının silahlandırılması sorununa. Şimdi Yunanistan bunu ne zaman yaptı? Türkiye Ege Ordusu’nu kurduktan sonra! Türkiye’nin NATO kapsamı dışında tuttuğu Ege Ordusunu kurma nedeni nedir? Tümüyle Yunanistan’a yöneliktir bu ordu. Bu bir. İkincisi, Yunanistan’ın Ege adalarını silahlandırmasının diğer bir nedeni, 1974 Kıbrıs çıkartması sonrasında, tıpkı Kıbrıs gibi, Ege konularının da bir anda damdan düşer gibi gündeme getirilmeye başlanmasıdır. Oysa Ege sorunları denen şey, 1950 öncesinde yoktu. 1950’lerden sonra, özellikle Demokrat Parti, giderek daha pro-aktif bir dış politika izlemeye başladı. Kıbrıs bu nedenle Türk dış politikasının en temel mücadele alanlarından biri oldu. Yunanistan 1974 sonrasında Türkiye Kıbrıs’tan askeri varlığını çekmeyince ve adada eski Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının gereği olan nizamı yeniden kurdurtmayınca tedirgin oldu. Dahası Türkiye KKTC’yi 1980’lerin başında, darbeci generallerin arzusu istikametinde kurdurunca, Türkiye uluslararası hukuk bakımından tümüyle işgalci konumuna düştü. Bugün Kırım’a olan Rus işgal ve ilhakını kınıyoruz, değil mi? İşte Türkiye’nin Kıbrıs’taki konumu budur. 1974 müdahalesini garantör devlet sıfatıyla gerçekleştiren Türkiye, kendisine o statüyü veren Londra ve Zürih Antlaşmalarının gereğini yapmadı. Oysa müdahalenin resmi amacı, Nikos Sampson’un EOKA’cılarla beraber yaptığı darbeyi etkisiz kılmaktı. Gerekçe buydu. Yani Kıbrıs anayasasını yeniden geçerli kılmak! Adada anayasal düzeni sağlamak! Yoksa o antlaşmalar kendisine adayı işgal etme ve Kıbrıs’ı bölme (taksim) olanağını Ankara’ya vermiyordu.
Bu koşullarda Yunanistan Türkiye’nin Ege’de de benzeri bir tutum içine gireceğinden korktu. Ve adaları asgari savunmalarını sağlamak için silahlandırdı. Silahlandırma ne demektir? Yunan askerinin kendi adasını korumak için orada bulunmasıdır. Bugünkü yayılmacı Ankara rejimi tutumuna bakınca, Yunanistan’ın bu hamlesi gereksizdi diyebilir misiniz? Türkiye bugün alenen komşusunun egemenlik alanını tanımadığını ilan ediyor. Yunanistan bu koşullarda adalarını savunamayacak durumda olsa sizce bu Yunanistan’ın toprak bütünlüğü bakımından bir tehdit olmaz mıydı? Bakın, uluslararası politika aksiyon ve reaksiyon üzerinde ilerliyor. Türkiye aksiyon yaptı, şimdi bunun bir reaksiyona sebep olması kaçınılmaz. 1974 sonrası Kıbrıs’tan askerini çekmeyerek Türkiye statüko değişikliği yapmıştır. Bu aksiyondur. Yunanistan ise reaksiyon olarak Ege adalarını silahlandırmıştır. Türkiye 1974’ten beri bir başka ülkenin topraklarının yüzde kırkını askeri işgal altında tutuyor. Bunu söylememden rahatsız mı olunuyor? Üzgünüm ama gerçek budur. Ve bunu Annan Planı ile (adadan askeri çekmek ve Kıbrıs’ı yeniden birleştirmek) Ankara’daki bugünkü iktidar mümessilleri de zımnen kabul etmişlerdir.
Şimdi Perinçek, sözcüsü olduğu grubun arzularını açıklıkla dile getirmiş. Ne diyor? Bu işi savaş çözer diyor! Buna katılıyor musunuz? Yanıt evetse, size kötü bir haberim var. Bu vatanseverlik falan değil. Bunun adına yayılmacılık derler.
Meselenin temeli, iyi ve kötü arasındaki ince çizgidir. Türkiye bugün Lausanne düzeninin temellerini dinamitliyor. Bunu velev ki Yunanistan yapsa bile, Ankara’nın Lausanne Antlaşması’na tüm gücüyle sahip çıkması gerekirdi. Neden mi? Lausanne Sèvres Antlaşması’nı geçersiz kılan metindi de ondan! Lausanne olmazsa, Sèvres geçerlidir. Türkiye kendi varlık garantisi olan Lausanne metninden sıkılmışa benziyor. Fakat bu metnin alternatifi ne, hiç düşünmüyor. Kimse kusura bakmasın ama bu çok zekice bir pozisyon değildir. Dahası, bu hukuken ve ahlaken de zayıf bir pozisyondur. Daha da önemlisi bu pozisyon tehlikelidir. Ne için? Türkiye’nin o çok değer verdiğini söylediği toprak bütünlüğü için.
Umarım Ankara’daki meczuplar ve bir avuç ikinci sınıf maceracı Enver Paşa profili subay ülkeyi ateşe atmaz.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.8.2020 [TR724]
Belirttiğim üzere, Türkiye Lausanne düzenine aykırı işler peşinde görünüyor. Bugün sosyal medyaya düşen bir videoda Doğu Perinçek, Ahmet Hakan’la olan bir programda doğu Akdeniz’de sorunların hukukla ve müzakerelerle değil, askeri güçle, hatta savaşla çözülebileceğini söylüyor. Perinçek İslamcı tayfanın ahmak meczuplarından biri değil. Öyle olsa yanıt da vermezdim zaten. Fakat bilindiği üzere rejimin derinleri, özellikle de donanmadaki askeri kanat, Mavi Vatan denen yayılmacı ve Lausanne Antlaşması’nın altını oyan bir pozisyonu Erdoğan ve çevresine dayatmış durumdalar. Her ne kadar Erdoğan Karadeniz’de doğalgaz bulundu şovu yaparak gaz da almaya çalışsa, “tanrılar kurban istiyor”. Derinlerden gelen sese kulak verdiğimizde, gelen ritmin savaş tamtamları olduğunu fark ediyoruz. Erdoğan da tabanının bu tür bir ortamda ekonomik sorunları, geçim sıkıntısını, işsizliği, çürümeyi falan düşünmeyeceğinin, neo-Osmanlı hayallere dalacağının farkında. Hatta muhalefet denen rejim partileri de, hararetle bu yayılmacı Mavi Vatan diskuruna sahip çıkıyor, onu kullanıyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Dediğim gibi, ben yazılarımda gerçekleri yazdım ve uluslararası hukuk metinlerine göre – temel olarak Lausanne olmak üzere – Türkiye’nin söylem ve tezlerinin statükodan sapma olduğunu ve makul çizginin çok ama çok dışında olduğunu izah ettim. Bana sosyal medyadan yanıt yetiştirenlerin çoğu da Türkiye’yi korumaya çalışan, bugünkü yayılmacı yönelimi destekleyen kişiler. Ortak argümanlardan biri, Yunanistan’ın doğu Ege adalarını – Lausanne Antlaşması’na aykırı olarak – silahlandırmış olması. Bu konular çok teknik olmakla beraber, insanların bilgilendirilmesi için özetlenmeleri şart. Fakat ne kadar derine girersek o kadar daha fazla bilgi gerekiyor.
Hak ve haksızlık ekseninden yaklaşıp, “Yahu Ege kocaman bir deniz! İki eşit parçaya bölsek ya!” türü bir yaklaşım, gerçeklerden kopuk! Dahası hakkaniyetli de değil. Devletlerin egemenlik hakları ve sınırları uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukukun en önemli konularından biridir. Yunanistan’ın Ege adaları üzerindeki egemenlik hakları tartışılamaz. Türkiye’nin sorun olarak algıladığı şey, bazı Yunan adalarının Anadolu kıyı şeridine olan yakınlığıdır. Fakat bu, olan gerçekleri değiştirmiyor. Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları ile Anadolu’ya 3 deniz milinden daha yakın ada, adacık ve kayalıklar hariç olmak üzere, Ege denizindeki bütün ada, adacık ve kayalıklar Yunanistan’a aittir. “Yahu bu da çok fazla ama!” türü kahvehane muhabbetini ciddiye almak mümkün değil. Sahip olunmayan toprak, ister anakara isterse ada olsun, fark etmez; size ait değildir. Nokta! Bu adaların Yunanistan’a intikali, uluslararası antlaşmalara göre gerçekleşti. Ayrıca dünün hadisesi de değil. 1923’te Lausanne Antlaşması imzalandı ve adalar Yunanistan’a kaldı. On İki Ada İtalya’nındı, İtalya savaşı kaybedince İkinci Dünya Savaşı ertesinde Paris Konferansı’nda bu adalar da Yunanistan’a geçti. Türkiye buna itiraz etmedi, zaten edecek uluslararası hukuk zemini de yoktu. Türkiye bu nedenle Paris’e delegasyon göndermeye bile gerek duymadı.
Şimdi şunu tespit edelim. Adaların da anakaralar gibi kıta sahanlığı, karasuları ve münhasır ekonomik bölge hakları vardır. Bunu Türkiye kabul etmiyor. İyi de, bunun bir önemi yok. Ortada bir uluslararası hukuk kuralı var. Bu 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yazıyor. Evet, Ankara bu sözleşmeyi imzalamadı, dolayısıyla kendisi için bağlayıcı değil. Fakat bu aynı zamanda bir sözlü uluslararası hukuk kaidesidir. Dahası, adaların bu statülerini tanımamak, pratikte bir şeyi değiştirmez. Statüko budur. Statüko değişimini Yunanistan hiçbir zaman kabul etmeyecek. Durum 1945 sonrası Sovyetler’in Boğazlarda üs talep etmesi ve Kars ve Ardahan’ı istemelerine benziyor. Neden Türkiye bu talepleri kabul etmedi? Çünkü haklıydı! Bugün de Yunanistan bu Ege adalarının statüleri ve hakları konusunda haklı.
Gelelim Ege adalarının silahlandırılması sorununa. Şimdi Yunanistan bunu ne zaman yaptı? Türkiye Ege Ordusu’nu kurduktan sonra! Türkiye’nin NATO kapsamı dışında tuttuğu Ege Ordusunu kurma nedeni nedir? Tümüyle Yunanistan’a yöneliktir bu ordu. Bu bir. İkincisi, Yunanistan’ın Ege adalarını silahlandırmasının diğer bir nedeni, 1974 Kıbrıs çıkartması sonrasında, tıpkı Kıbrıs gibi, Ege konularının da bir anda damdan düşer gibi gündeme getirilmeye başlanmasıdır. Oysa Ege sorunları denen şey, 1950 öncesinde yoktu. 1950’lerden sonra, özellikle Demokrat Parti, giderek daha pro-aktif bir dış politika izlemeye başladı. Kıbrıs bu nedenle Türk dış politikasının en temel mücadele alanlarından biri oldu. Yunanistan 1974 sonrasında Türkiye Kıbrıs’tan askeri varlığını çekmeyince ve adada eski Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının gereği olan nizamı yeniden kurdurtmayınca tedirgin oldu. Dahası Türkiye KKTC’yi 1980’lerin başında, darbeci generallerin arzusu istikametinde kurdurunca, Türkiye uluslararası hukuk bakımından tümüyle işgalci konumuna düştü. Bugün Kırım’a olan Rus işgal ve ilhakını kınıyoruz, değil mi? İşte Türkiye’nin Kıbrıs’taki konumu budur. 1974 müdahalesini garantör devlet sıfatıyla gerçekleştiren Türkiye, kendisine o statüyü veren Londra ve Zürih Antlaşmalarının gereğini yapmadı. Oysa müdahalenin resmi amacı, Nikos Sampson’un EOKA’cılarla beraber yaptığı darbeyi etkisiz kılmaktı. Gerekçe buydu. Yani Kıbrıs anayasasını yeniden geçerli kılmak! Adada anayasal düzeni sağlamak! Yoksa o antlaşmalar kendisine adayı işgal etme ve Kıbrıs’ı bölme (taksim) olanağını Ankara’ya vermiyordu.
Bu koşullarda Yunanistan Türkiye’nin Ege’de de benzeri bir tutum içine gireceğinden korktu. Ve adaları asgari savunmalarını sağlamak için silahlandırdı. Silahlandırma ne demektir? Yunan askerinin kendi adasını korumak için orada bulunmasıdır. Bugünkü yayılmacı Ankara rejimi tutumuna bakınca, Yunanistan’ın bu hamlesi gereksizdi diyebilir misiniz? Türkiye bugün alenen komşusunun egemenlik alanını tanımadığını ilan ediyor. Yunanistan bu koşullarda adalarını savunamayacak durumda olsa sizce bu Yunanistan’ın toprak bütünlüğü bakımından bir tehdit olmaz mıydı? Bakın, uluslararası politika aksiyon ve reaksiyon üzerinde ilerliyor. Türkiye aksiyon yaptı, şimdi bunun bir reaksiyona sebep olması kaçınılmaz. 1974 sonrası Kıbrıs’tan askerini çekmeyerek Türkiye statüko değişikliği yapmıştır. Bu aksiyondur. Yunanistan ise reaksiyon olarak Ege adalarını silahlandırmıştır. Türkiye 1974’ten beri bir başka ülkenin topraklarının yüzde kırkını askeri işgal altında tutuyor. Bunu söylememden rahatsız mı olunuyor? Üzgünüm ama gerçek budur. Ve bunu Annan Planı ile (adadan askeri çekmek ve Kıbrıs’ı yeniden birleştirmek) Ankara’daki bugünkü iktidar mümessilleri de zımnen kabul etmişlerdir.
Şimdi Perinçek, sözcüsü olduğu grubun arzularını açıklıkla dile getirmiş. Ne diyor? Bu işi savaş çözer diyor! Buna katılıyor musunuz? Yanıt evetse, size kötü bir haberim var. Bu vatanseverlik falan değil. Bunun adına yayılmacılık derler.
Meselenin temeli, iyi ve kötü arasındaki ince çizgidir. Türkiye bugün Lausanne düzeninin temellerini dinamitliyor. Bunu velev ki Yunanistan yapsa bile, Ankara’nın Lausanne Antlaşması’na tüm gücüyle sahip çıkması gerekirdi. Neden mi? Lausanne Sèvres Antlaşması’nı geçersiz kılan metindi de ondan! Lausanne olmazsa, Sèvres geçerlidir. Türkiye kendi varlık garantisi olan Lausanne metninden sıkılmışa benziyor. Fakat bu metnin alternatifi ne, hiç düşünmüyor. Kimse kusura bakmasın ama bu çok zekice bir pozisyon değildir. Dahası, bu hukuken ve ahlaken de zayıf bir pozisyondur. Daha da önemlisi bu pozisyon tehlikelidir. Ne için? Türkiye’nin o çok değer verdiğini söylediği toprak bütünlüğü için.
Umarım Ankara’daki meczuplar ve bir avuç ikinci sınıf maceracı Enver Paşa profili subay ülkeyi ateşe atmaz.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Masum değiliz hiçbirimiz [Tarık Toros]
Önermemizi baştan koyalım:
Bugün Türkiye’nin başında olanların…
Ülkeyi yönetmek gibi bir iddiası ve düşüncesi yok.
Anlıyoruz ki, hiç olmamış.
“Kandırıldık” diyenler, ayakta uyutuyormuş herkesi.
**
Önceleri tek amaçları vardı:
Zenginleşmek ve bu yolla iktidarı korumak.
Son dönemde bu revize edildi:
İktidarı korumak için her yol mübah.
**
Enerjide yüzde 75 dışa bağımlı olan bir ülkeyi…
İlelebet demir yumrukla idare etmek imkânsızdır.
Hal böyle olunca…
Büyük yalanlarla toplumu sersemleştirmeyi seçtiler.
**
Bir teki bile yerli olmayan ithal sondaj gemilerine padişah isimleri takıp…
Gövdesini al bayrakla boyayıp Karadeniz’de Akdeniz’de gövde gösterisi yaptılar, yapıyorlar.
50-100 milyon dolarlık gemilerle ucuz propaganda.
Sadece gemiler ithal olsa iyi…
İçindeki personelden sondaj anlaşmalarına kadar olayın her yerinde yabancılar var.
Diyelim ki gerçekten:
Çıkarılabilir derinlikte, ekonomik bir rezerv bulundu.
Oraya hangi platformu nasıl kuracaksınız?
Yine yabancılardan oluşan bir konsorsiyumla.
Çıkan gazın/petrolün yarısına da ortak olacaklar.
Anlaşmalar böyle, onun yalancısıyız.
**
Büyük yalanlar söylüyorlar.
Trol başı şunu dedi mesela çektiği videoda:
“2023’te doğalgaza ücret ödemeyeceksiniz!”
Dedi bunu yani.
Bırakın üç sene sonra mahcup olmayı…
Yalanları hemen ertesi gün bile yüzlerine vurulsa anlamayan bir çete ile karşı karşıyasınız.
Çünkü işleri, ticaretleri bu.
Buradan ekmek yiyorlar, banka hesapları kabarıyor.
Yarın millet devasa faturayla karşı karşıya kaldığında alayı toz olmuş olacak.
**
Yaptıkları işten emin olsalar “Sevinmeyenler var” diye sitem etmezler.
“Sevinin sevinin sevinin” filan diye tempo tutmazlar.
**
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
İyilik yap at denize, balık bilmezse halık bilir.
Muhalifler sevinmiş sevinmemiş, sana ne.
Çıkar gazı, doğalgaz faturalarını sıfırla, hepimiz mahcup olup “halt ettik” diyelim, değil mi ama.
Dert bu değil, bunu en iyi kendileri biliyor.
Hani “söylediği yalana kendi de inanan” tipler vardır.
Saray marabaları, söylediklerinin büyük yalan olduğunun farkında, mesele de bu zaten.
**
Bakın Giresun’a.
Sel bastı.
Maddi hasar çok büyük, ölenler var.
Kent epey süre kendine gelemeyecek.
Ne yazık ki:
Disipline edilemeyen bir toplumuz.
“Allah kerim” yerleşik bir kültür olmuş.
Hiçbir zaman bilime inanmadık.
Bilim toplumu değiliz.
Türkiye liderliği…
Kendi halkına, ekonomisine, geleceğine ihanet etti.
Ülke mutlak iflasa yürüyor.
Üzgünüm:
Halk yaşayacak, görecek, bedelini ağır ödeyecek.
Giresun misal…
Bu sel, sessiz kalanlar kadar, seyircileri de götürecek.
Dillerde şu şarkı olacak:
Masum değiliz hiçbirimiz.
[Tarık Toros] 24.8.2020 [TR724]
Bugün Türkiye’nin başında olanların…
Ülkeyi yönetmek gibi bir iddiası ve düşüncesi yok.
Anlıyoruz ki, hiç olmamış.
“Kandırıldık” diyenler, ayakta uyutuyormuş herkesi.
**
Önceleri tek amaçları vardı:
Zenginleşmek ve bu yolla iktidarı korumak.
Son dönemde bu revize edildi:
İktidarı korumak için her yol mübah.
**
Enerjide yüzde 75 dışa bağımlı olan bir ülkeyi…
İlelebet demir yumrukla idare etmek imkânsızdır.
Hal böyle olunca…
Büyük yalanlarla toplumu sersemleştirmeyi seçtiler.
**
Bir teki bile yerli olmayan ithal sondaj gemilerine padişah isimleri takıp…
Gövdesini al bayrakla boyayıp Karadeniz’de Akdeniz’de gövde gösterisi yaptılar, yapıyorlar.
50-100 milyon dolarlık gemilerle ucuz propaganda.
Sadece gemiler ithal olsa iyi…
İçindeki personelden sondaj anlaşmalarına kadar olayın her yerinde yabancılar var.
Diyelim ki gerçekten:
Çıkarılabilir derinlikte, ekonomik bir rezerv bulundu.
Oraya hangi platformu nasıl kuracaksınız?
Yine yabancılardan oluşan bir konsorsiyumla.
Çıkan gazın/petrolün yarısına da ortak olacaklar.
Anlaşmalar böyle, onun yalancısıyız.
**
Büyük yalanlar söylüyorlar.
Trol başı şunu dedi mesela çektiği videoda:
“2023’te doğalgaza ücret ödemeyeceksiniz!”
Dedi bunu yani.
Bırakın üç sene sonra mahcup olmayı…
Yalanları hemen ertesi gün bile yüzlerine vurulsa anlamayan bir çete ile karşı karşıyasınız.
Çünkü işleri, ticaretleri bu.
Buradan ekmek yiyorlar, banka hesapları kabarıyor.
Yarın millet devasa faturayla karşı karşıya kaldığında alayı toz olmuş olacak.
**
Yaptıkları işten emin olsalar “Sevinmeyenler var” diye sitem etmezler.
“Sevinin sevinin sevinin” filan diye tempo tutmazlar.
**
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
İyilik yap at denize, balık bilmezse halık bilir.
Muhalifler sevinmiş sevinmemiş, sana ne.
Çıkar gazı, doğalgaz faturalarını sıfırla, hepimiz mahcup olup “halt ettik” diyelim, değil mi ama.
Dert bu değil, bunu en iyi kendileri biliyor.
Hani “söylediği yalana kendi de inanan” tipler vardır.
Saray marabaları, söylediklerinin büyük yalan olduğunun farkında, mesele de bu zaten.
**
Bakın Giresun’a.
Sel bastı.
Maddi hasar çok büyük, ölenler var.
Kent epey süre kendine gelemeyecek.
Ne yazık ki:
Disipline edilemeyen bir toplumuz.
“Allah kerim” yerleşik bir kültür olmuş.
Hiçbir zaman bilime inanmadık.
Bilim toplumu değiliz.
Türkiye liderliği…
Kendi halkına, ekonomisine, geleceğine ihanet etti.
Ülke mutlak iflasa yürüyor.
Üzgünüm:
Halk yaşayacak, görecek, bedelini ağır ödeyecek.
Giresun misal…
Bu sel, sessiz kalanlar kadar, seyircileri de götürecek.
Dillerde şu şarkı olacak:
Masum değiliz hiçbirimiz.
[Tarık Toros] 24.8.2020 [TR724]
Tatsız tuzsuz bir final [M.Nedim Hazar]
Virüs salgının bize fark ettirdiği pek çok şey var. Bunlardan biri de seyircinin spor için ne kadar önemli olduğunu Covid pandemisiyle anladık.
Eğer sporun manevi bir unsuru, yani bir ruhu varsa büyük küçük kulüp ya da ülke farketmez, seyircidir.
Türkiye’de tartışmalı geçen bir sezon sonrasında şampiyonluğu kazanan Başakşehir örneğinde olduğu gibi,. Yedek kulübesi kadar taraftarı olmayan bir takım şampiyon olsa ne olur, kupa kaldırsa ne!
Salgın bu sene pek çok alan gibi sporu da fena vurdu.
NBA maçları seyircisiz çok yavan.
Hele hele futbol.
Seyirci olmayınca o koskoca oyuncular sanki birkaç beden küçülmüşler gibime geliyor nedense.
İtalya, İspanya, İngiltere ligi son derece yavan geçti.
Keza Avrupa maçları da öyle.
Koskoca bir sezondan geriye bir tek Bayern Münih’in Barcelona’yı 8-2 yendiği maç kaldı aklımızda. Gerisi sıradan ve sıkıcıydı.
Final maçı için lizbon’a gelen iki takım da seyircisizliğin artık ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.
Bayern, tarihinin en tehlikeli kadrosunu kurmuştu. PSG ise Neymar, DiMaria, TSilva gibi silahlara sahip ve her an bir sürpriz yapabilme potansiyeli taşıyan bir ekipti.
TV yayınında bazı yerel radyo istasyonlarının yaptığı gibi “konserve”den seyirci sesi kullanılmıştı ve bu zekice kullanılıyordu. Hakkını teslim etmek lazım ama bir süre sonra o da anlamsızlaştı nedense.
Şampiyonlar Ligi final maçından ziyade Silivrikapı’da bir halı saha maçı izliyor hissine kapılıyorduk çoğu zaman.
Fransızların gözü korkmuştu. İspanyollar gibi bozgun yaşamak istemiyorlardı şüphesiz.
Öte yandan bu tür zaferlerden sonra trajik bir sürprizle karşılaşmak istemiyordu Almanlar.
PSG sağlam defans ve kontra toplarla Neymar ve Dimaria’ya umut bağlamıştı. Beyern Münih ise kalabalık orta saha ile Fransızları kendi sahasında tutarak yan toplardan medet umuyordu.
İki kalecinin iki kritik kurtarışıyla geçen koskoca bir saatlik bölümde sessizlik işin tadını tuzunu kaçırmış, saman tadında bir maça dönüştürmüştü; zaman zaman alevleniyordu ama anında sönüyordu hemen.
Gol pozisyonunda bir halı saha takımının yapmayacağı acemiliği yaptı Fransızlar. 6 Fransız iki Almanın etrafında ön direkte kümelenmişken, arkadaki tek PSG’li oyuncu üç Bayern golcüsüyle başbaşa kalmıştı.
Neymar öylesine bir markaj altında kaldı ki, yediği tekmelerin etkisiyle de yıldı adeta.
Levandovski ise bulduğu bir iki fırsatı harcayınca maç bitiverdi.
Bayern Münih- PSG maçı sıradan, sıkıcı ve sessizdi.
Zaten bu sene akılda kalacak tek maç olan Barcelona’ya attıkları tarihi farktan sonra şampiyon sayılmalılardı bence.
[M.Nedim Hazar] 24.8.2020 [TR724]
Eğer sporun manevi bir unsuru, yani bir ruhu varsa büyük küçük kulüp ya da ülke farketmez, seyircidir.
Türkiye’de tartışmalı geçen bir sezon sonrasında şampiyonluğu kazanan Başakşehir örneğinde olduğu gibi,. Yedek kulübesi kadar taraftarı olmayan bir takım şampiyon olsa ne olur, kupa kaldırsa ne!
Salgın bu sene pek çok alan gibi sporu da fena vurdu.
NBA maçları seyircisiz çok yavan.
Hele hele futbol.
Seyirci olmayınca o koskoca oyuncular sanki birkaç beden küçülmüşler gibime geliyor nedense.
İtalya, İspanya, İngiltere ligi son derece yavan geçti.
Keza Avrupa maçları da öyle.
Koskoca bir sezondan geriye bir tek Bayern Münih’in Barcelona’yı 8-2 yendiği maç kaldı aklımızda. Gerisi sıradan ve sıkıcıydı.
Final maçı için lizbon’a gelen iki takım da seyircisizliğin artık ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.
Bayern, tarihinin en tehlikeli kadrosunu kurmuştu. PSG ise Neymar, DiMaria, TSilva gibi silahlara sahip ve her an bir sürpriz yapabilme potansiyeli taşıyan bir ekipti.
TV yayınında bazı yerel radyo istasyonlarının yaptığı gibi “konserve”den seyirci sesi kullanılmıştı ve bu zekice kullanılıyordu. Hakkını teslim etmek lazım ama bir süre sonra o da anlamsızlaştı nedense.
Şampiyonlar Ligi final maçından ziyade Silivrikapı’da bir halı saha maçı izliyor hissine kapılıyorduk çoğu zaman.
Fransızların gözü korkmuştu. İspanyollar gibi bozgun yaşamak istemiyorlardı şüphesiz.
Öte yandan bu tür zaferlerden sonra trajik bir sürprizle karşılaşmak istemiyordu Almanlar.
PSG sağlam defans ve kontra toplarla Neymar ve Dimaria’ya umut bağlamıştı. Beyern Münih ise kalabalık orta saha ile Fransızları kendi sahasında tutarak yan toplardan medet umuyordu.
İki kalecinin iki kritik kurtarışıyla geçen koskoca bir saatlik bölümde sessizlik işin tadını tuzunu kaçırmış, saman tadında bir maça dönüştürmüştü; zaman zaman alevleniyordu ama anında sönüyordu hemen.
Gol pozisyonunda bir halı saha takımının yapmayacağı acemiliği yaptı Fransızlar. 6 Fransız iki Almanın etrafında ön direkte kümelenmişken, arkadaki tek PSG’li oyuncu üç Bayern golcüsüyle başbaşa kalmıştı.
Neymar öylesine bir markaj altında kaldı ki, yediği tekmelerin etkisiyle de yıldı adeta.
Levandovski ise bulduğu bir iki fırsatı harcayınca maç bitiverdi.
Bayern Münih- PSG maçı sıradan, sıkıcı ve sessizdi.
Zaten bu sene akılda kalacak tek maç olan Barcelona’ya attıkları tarihi farktan sonra şampiyon sayılmalılardı bence.
[M.Nedim Hazar] 24.8.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
Süvarinin Dönüşü [Abdullah Aymaz]
Aslen Faslı olup, ülkesinin önde gelen âlimlerinden bir şahsiyet olarak İlâhiyatçı ve edebiyatçı kimliğiyle değerli eserler yazan ve uluslararası sempozyumlarda tebliğler sununa Prof. Dr. Ferid el-Ensârî en son eseri, “Süvarinin Dönüşü”nü yazdı. İstanbul’da Sema Hastanesinde tedavisi sürerken 2009 senesinde vefat etti.
Senelerce Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve Risale-i Nurlar üzerine tertiplenen sempozyumlar için Türkiye’ye gelip gitti. Risale-i Nurları inceledikten sonra bu muhteşem eserlerin büyük bir cemaat halinde hayatın bütün ünitelerinde boy gösteren bir ihtişamla hizmetler yapmış olmasını beklerken bunu göremeyince, bu işi bitmiş gibi görmesinden dolayı Üstad Hazretleri hakkında SON SÜVARİ isimli kitabını yazmıştır. Çünkü onu sempozyumlara davet edenler hiçbir zaman için M. Fethullah Gülen Hocaefendiden ve Hizmet Hareketinden bahsetmemişlerdir. Fakat çok sevdiği hocası Bûşîkî Hazretleri kendisine “Evladım, benim elime ‘el-Mevazin’ isimli çok güzel bir kitap geçti. Hayran oldum. Yazarı Türkiye’de hayatta bulunuyormuş. Sen bir gittiğinde bu zatla bir tanış, bir görüş” mealinde tavsiyede bulununca, o da bir sempozyum münasebetiyle gelişinde, Risale-i Nurları Türkçeden Arapçaya tercüme eden İhsan Kasım Sâlih Beye M. Fethullah Gülen’i tanıyıp tanımadığını sorar. O da “Bak yanımızda onun talebelerinden Nevzat Savaş var. Onun kim olduğunu sana o anlatsın.” der. Ben bildiğim ve aklımda kaldığına göre bir yatsı namazından sonra bir başlarlar, sabah namazına kadar Ferid Ensari sorar Nevzat Bey cevap verir. Neticede Fas’ta yetişmiş bu gönül ehli, ilmî şahsiyet Son Süvarî ile işin bitmediğini ve tahmin ettiği gibi çok muhteşem hizmetlerin her gün tazelenerek bütün dünyaya yayıldığını öğrenmiş olur ve bunun üzerine işte bu “Süvarinin Dönüşü” isimli kitabını yazmaya başlar, bitirdikten sonra da vefat eder. “Birinci Fasıl” olan “Ruhun Doğduğu Yerlere Yolculuk” bölümünde gayet edebî bir üslûp ile Hem Üstad Hazretlerini ve hem Hocaefendinin şahsiyet ve mâhiyetini anlatmaya gayret eder.
“Mukaddes Göç” başlıklı M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisinde yazdığı ve hicret konusunu işlediği Başyazıyı Ferid Ensarî Eşref Hoca kardeşimize Arapça’ya tercüme ettirip okuduktan sonra, Hizmet Hareketinin özetinin bu yazıda olduğunu söyler.
Ferid el-Ensarî diyor ki: “Hocaefendi, durmadan mâzinin çehresini geleceğin tabloları üzerine çizmekte ve ona sürekli ruh ufkundan DİRİLTİCİ SOLUKLAR üfleyip durmakta. Bir de bakıyorsunuz. Allah’ın izniyle çizip eyledikleri vuku bulmuş ve hayata hayat olmuş. Ne zaman bir makale yazsa yahut bir sohbet irad etse, her bir sözü, Sahabe-i Kiram topluluklarını ve Fatih Sultan Mehmed’in ordusunu resmeden bir tabloya dönüşür. Sanki bulutların ardında sâf sâf dizilirler de, ‘Anadolu ufku’ndan dünyanın dört bir yanına hayat kaynağı bir yağmur misali bardaktan boşanırcasına süzülürler.
Hocaefendi, AĞLAMANIN BİYOGRAFİSİ… Onun soyadı GÜLEN…Ne var ki, hayatı serâpâ bir gözyaşı bestesi… Bu durum, en garip zıtlıklardan biri olduğu kadar en nâdir tevafuklardan biridir de… O, bu asrın sâlihlerinin EN ÇOK AĞLAYANI ve EN FAZLA GÖZYAŞI DÖKENİ… Fakat onun ağlaması, başka değil, sadece yarınların gülmesi, çocukların bahçelerinde baharların arz-ı endam etmesi içindir… Hayatımda ondan daha fazla gözyaşı dökeni ve ondan daha bağrı yanık olanını görmedim… Sanki bütün bir tarihin biriken gözyaşları onun iki göz pınarından kaynıyor gibi…
Onun bir zaaftan yahut zayıflıktan ağladığını zanneden büyük bir yanılgı içindedir… Aksine o, tıpkı taşları şâ şâk olan, derken taşların arasından coşkun bir KEVSER gibi âb-ı hayat fışkıran bir dağ gibidir…
Vaaz, SIRLARINDAN sadece biri; küçük yaşlardan beri iştirak ettiği her irşad meclisinde ağlar; kuşlar da onu ağlamasına ağlar! Ben onu, çocukluğunda ve gençliğinde, yetişkinliğinde ve yaşlılığında hep ağlarken gördüm. Dün ağladığı gibi bugün de ağlayıp durmakta… Hiç durmadan ağlıyor, ağlıyor… Kaynayıp duran gözyaşı şelâlerinin kuruduğuna hiç şahit olmadım. Vaazlarından akıttığı sımsıcak gözyaşlarıyla suladı bütün Anadolu ormanlarını… O gözyaşlarıyla suladı ve bütün küheylanları ve gecenin fakirlerini bu sularla besledi. Gözyaşlarının nurdan sağanaklarıyla suya kandırdı cihanın dört bir yanındaki sahraları… İşin doğrusu, ben tükenmek nedir bilmeyen bu pınarın, dünyanın hangi dağından kaynayıp geldiğine hep hayret etmişimdir!
Ve onun çocukluğuna doğru bir seyahate çıktım… Gayem, bu kadar çok sırlı ikramlara nâil olmasının başlangıcını tesbit edebilmek ve bunun nasıl gerçekleştiğini görebilmekti.
Bir bilseniz, insanı hayretlere sevk edecek ne acayip şeyler gördüm! Dünyanın dört bir yanında binlerce BALKOVANI inşa etmeye duran arılar, onun gözyaşı pınarlarından besleniyordu.
Hastalığım iyice ilerlemişti. Bir defasında rüyamda odamın penceresinden giren bir ARI gördüm. Bir başka seferinde de BAL yiyordum. Anladım ki, davet vakti geldi… Ben de şevkimi binek yapıp yolculuğun bağrına doğru salıverdim kendimi.”
Prof. Dr. Ferid el-Ensârî’nin bu güzel eserinden istifade etmesini bilelim. Hem de dünya çapında meşhur Faslı bir düşünürün gözüyle M. Fethullah Gülen Hocaefendiyi ve Hizmet Hareketini görmeye çalışalım.
[Abdullah Aymaz] 23.8.2020 [Samanyolu Haber]
Senelerce Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve Risale-i Nurlar üzerine tertiplenen sempozyumlar için Türkiye’ye gelip gitti. Risale-i Nurları inceledikten sonra bu muhteşem eserlerin büyük bir cemaat halinde hayatın bütün ünitelerinde boy gösteren bir ihtişamla hizmetler yapmış olmasını beklerken bunu göremeyince, bu işi bitmiş gibi görmesinden dolayı Üstad Hazretleri hakkında SON SÜVARİ isimli kitabını yazmıştır. Çünkü onu sempozyumlara davet edenler hiçbir zaman için M. Fethullah Gülen Hocaefendiden ve Hizmet Hareketinden bahsetmemişlerdir. Fakat çok sevdiği hocası Bûşîkî Hazretleri kendisine “Evladım, benim elime ‘el-Mevazin’ isimli çok güzel bir kitap geçti. Hayran oldum. Yazarı Türkiye’de hayatta bulunuyormuş. Sen bir gittiğinde bu zatla bir tanış, bir görüş” mealinde tavsiyede bulununca, o da bir sempozyum münasebetiyle gelişinde, Risale-i Nurları Türkçeden Arapçaya tercüme eden İhsan Kasım Sâlih Beye M. Fethullah Gülen’i tanıyıp tanımadığını sorar. O da “Bak yanımızda onun talebelerinden Nevzat Savaş var. Onun kim olduğunu sana o anlatsın.” der. Ben bildiğim ve aklımda kaldığına göre bir yatsı namazından sonra bir başlarlar, sabah namazına kadar Ferid Ensari sorar Nevzat Bey cevap verir. Neticede Fas’ta yetişmiş bu gönül ehli, ilmî şahsiyet Son Süvarî ile işin bitmediğini ve tahmin ettiği gibi çok muhteşem hizmetlerin her gün tazelenerek bütün dünyaya yayıldığını öğrenmiş olur ve bunun üzerine işte bu “Süvarinin Dönüşü” isimli kitabını yazmaya başlar, bitirdikten sonra da vefat eder. “Birinci Fasıl” olan “Ruhun Doğduğu Yerlere Yolculuk” bölümünde gayet edebî bir üslûp ile Hem Üstad Hazretlerini ve hem Hocaefendinin şahsiyet ve mâhiyetini anlatmaya gayret eder.
“Mukaddes Göç” başlıklı M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisinde yazdığı ve hicret konusunu işlediği Başyazıyı Ferid Ensarî Eşref Hoca kardeşimize Arapça’ya tercüme ettirip okuduktan sonra, Hizmet Hareketinin özetinin bu yazıda olduğunu söyler.
Ferid el-Ensarî diyor ki: “Hocaefendi, durmadan mâzinin çehresini geleceğin tabloları üzerine çizmekte ve ona sürekli ruh ufkundan DİRİLTİCİ SOLUKLAR üfleyip durmakta. Bir de bakıyorsunuz. Allah’ın izniyle çizip eyledikleri vuku bulmuş ve hayata hayat olmuş. Ne zaman bir makale yazsa yahut bir sohbet irad etse, her bir sözü, Sahabe-i Kiram topluluklarını ve Fatih Sultan Mehmed’in ordusunu resmeden bir tabloya dönüşür. Sanki bulutların ardında sâf sâf dizilirler de, ‘Anadolu ufku’ndan dünyanın dört bir yanına hayat kaynağı bir yağmur misali bardaktan boşanırcasına süzülürler.
Hocaefendi, AĞLAMANIN BİYOGRAFİSİ… Onun soyadı GÜLEN…Ne var ki, hayatı serâpâ bir gözyaşı bestesi… Bu durum, en garip zıtlıklardan biri olduğu kadar en nâdir tevafuklardan biridir de… O, bu asrın sâlihlerinin EN ÇOK AĞLAYANI ve EN FAZLA GÖZYAŞI DÖKENİ… Fakat onun ağlaması, başka değil, sadece yarınların gülmesi, çocukların bahçelerinde baharların arz-ı endam etmesi içindir… Hayatımda ondan daha fazla gözyaşı dökeni ve ondan daha bağrı yanık olanını görmedim… Sanki bütün bir tarihin biriken gözyaşları onun iki göz pınarından kaynıyor gibi…
Onun bir zaaftan yahut zayıflıktan ağladığını zanneden büyük bir yanılgı içindedir… Aksine o, tıpkı taşları şâ şâk olan, derken taşların arasından coşkun bir KEVSER gibi âb-ı hayat fışkıran bir dağ gibidir…
Vaaz, SIRLARINDAN sadece biri; küçük yaşlardan beri iştirak ettiği her irşad meclisinde ağlar; kuşlar da onu ağlamasına ağlar! Ben onu, çocukluğunda ve gençliğinde, yetişkinliğinde ve yaşlılığında hep ağlarken gördüm. Dün ağladığı gibi bugün de ağlayıp durmakta… Hiç durmadan ağlıyor, ağlıyor… Kaynayıp duran gözyaşı şelâlerinin kuruduğuna hiç şahit olmadım. Vaazlarından akıttığı sımsıcak gözyaşlarıyla suladı bütün Anadolu ormanlarını… O gözyaşlarıyla suladı ve bütün küheylanları ve gecenin fakirlerini bu sularla besledi. Gözyaşlarının nurdan sağanaklarıyla suya kandırdı cihanın dört bir yanındaki sahraları… İşin doğrusu, ben tükenmek nedir bilmeyen bu pınarın, dünyanın hangi dağından kaynayıp geldiğine hep hayret etmişimdir!
Ve onun çocukluğuna doğru bir seyahate çıktım… Gayem, bu kadar çok sırlı ikramlara nâil olmasının başlangıcını tesbit edebilmek ve bunun nasıl gerçekleştiğini görebilmekti.
Bir bilseniz, insanı hayretlere sevk edecek ne acayip şeyler gördüm! Dünyanın dört bir yanında binlerce BALKOVANI inşa etmeye duran arılar, onun gözyaşı pınarlarından besleniyordu.
Hastalığım iyice ilerlemişti. Bir defasında rüyamda odamın penceresinden giren bir ARI gördüm. Bir başka seferinde de BAL yiyordum. Anladım ki, davet vakti geldi… Ben de şevkimi binek yapıp yolculuğun bağrına doğru salıverdim kendimi.”
Prof. Dr. Ferid el-Ensârî’nin bu güzel eserinden istifade etmesini bilelim. Hem de dünya çapında meşhur Faslı bir düşünürün gözüyle M. Fethullah Gülen Hocaefendiyi ve Hizmet Hareketini görmeye çalışalım.
[Abdullah Aymaz] 23.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Alıngan Muhalefet! [Kadir Gürcan]
“Daha iyisini yaparız veya yapmalıyız!” ütopyasından, “alternatifini üretmeliyiz!”e gerileyen, güya milli ve muhafazakar düşünce, nihayetinde ucuz, kullanışlı ve kolay ulaşılabilen ithal mallara razı oldu. Zaten bu kaçınılmazdı. Bir buçuk asırdır tecrübe edilen yarışta mağlubiyet pahalıya mal oldu.
Ağır ve yıpratıcı da olsa yenilgiyi fark etmek ve yeni bir başlangıcı göze alabilmek bir fazilet. Asıl aymazlık, karakter zaafı ve omurgasızlık, hala milli ve yerli enkaz önüne bağdaş kurup, cihan fatihliği saçmalıklarıyla, yaşanan çağın dışına savrulmak. Ya bu iğrenç oyuna VIP ayrıcalığı ile bilet alıp seçilmişler locasına kurulan muhalefet partileri öncülük ediyorsa!
Kendi seçmenini ayağından vurmayı başarabilen ilginç bir muhalefete sahibiz. Son beş seçimdir, seçim sonuçlarını sıradan vatandaşlar gibi televizyondan seyreden başta muhalefet liderleri ve idari ekibi, ağır mağlubiyetlerden dolayı en küçük bir mahcubiyet yaşamıyorlar. Bu ne aymazlıktır! Eski ve yeni muhalefet adaylarının, güneşte kalmış, ucuz sabun gibi her gün fire vermeleri bu yüzden. Muhtemel bir seçim için il ve ilçe teşkilatı oluşumunu tamamlayamayan sözüm ona yeni partiler güya alternatif oluşturacaklar. Böyle giderse baskın bir seçime girmeye nefesleri yetmeyecek. An itibari ile Saray ve iktidarı yeni bir seçime zorlayacak şartlar oluşmuş değil. Bu da diken üstünde duran, liderlikleri pamuk ipliğine bağlı, içi geçmiş muhalefet liderlerinin hoşuna gidiyor.
Seçimden korkan muhalefet için hala bir aşı bulunamadı. Uzmanlar, seçim korkusuna düşen muhalefetteki en belirgin semptomun, kendilerini hala muhalefet sanıyor olmaları şeklinde ortaya çıktığını söylüyorlar. Tedavi ve aşı üretiminin bir türlü başarılı olamaması bu yüzden imiş! Korono virüsü için bile umutlu olan ilaç firmaları, Türk Siyasetine musallat olan bu salgına ilişmekten bucak bucak kaçıyorlar.
Biden'in Türk Siyasi hayatı için büyük harflerle teklif ettiği demokrasiye geçme formülü bizim fersude siyasetçileri rahatsız etti. Hatta biraz da alındılar. Neden fersude ve içleri geçmiş diye merak ettiniz mi? Muhalefet çadırı altında fazla kaldıkları için ciddi bir değişim yaşıyorlar da ondan. Biden'ın, biraz zor ama, farzmuhal başkan olması halinde Türkiye'de demokrasinin yolunu açmak için muhalefete destek vereceği noktasındaki eski beyanatına sevinecekleri yerde, Saray ve Saray beslemelerinin avukatı olmayı tercih ettiler. Ne yani, Türkiye'nin yüz yıllık demokrasi tecrübesinin dikta ve zorba rejime demir atmasına razı mısınız?
Dile getirmeseler de, “Makus talihimize dokunmayın. Saray iktidar, biz de muhalefet olmaktan memnunuz!” demeye getiriyorlar. Saray ve iktidarın ezici gücü karşısında dize gelen sözüm ona muhalefetin mantıki düşünme becerisini tamamıyla kaybettiğinin en son göstergelerinden biri Biden'a afillenmeleri oldu. İşin bir ilginç tarafı, kendisi hakkındaki büyük-küçük eleştirilere bizzat cevap vermekten büyük haz duyan Sayın Cumhurbaşkanı, Biden'a karşı suskun kalmayı tercih etti. Muhalefetin durumdan vazife çıkarıp, maskara olması karşısında herkes aynı şeyi yapardı. Kaç zamandır kameralara hasret kalan muhalefet liderleri, demokrasiye değil de Saray'a sahip çıkınca kendi tabanları ile buluşma imkanı bulup hasret gidermiş oldular.
Muhalefet liderlerinin, kendi seçmenlerini yüz üstü bırakmaları, Türk Siyaseti için sürpriz gelişmeler değil. “Yalova Kaymakamı!” olarak yaşayıp sonra da bir hiç olarak ölmektense, sıradan bir bakanlığa tav olarak, partisi ve seçmenini yolda bırakan batık siyasiler için mevcut iktidar cazip teklifler sunuyor olmalı. Halihazırda, üç eski parti başkanı silik birer yüz olarak iktidar ve Saray'ın ulufeleri ile hayatlarını idame ettiriyorlar. Saray ve iktidar, hazır kabine değişikliğinden bahsederken, uzaktan kendilerine göz kırpan sürme gözlü muhalefet liderlerine nazar-ı aşina ederse hiç şaşırmayın.
Geçtiğimiz hafta içinde ilginç bir haber dikkatimi çekti. Demokratik işleyişin benimsendiği toplumlarda hadiselere yaklaşımın çarpıcı bir örneği. Delta Havayolları, yolcularından birinin maske takmadığı gerekçesiyle, bundan böyle kendisine hizmet vermeyeceklerini duyurmuş.1 Ağustos ayı içerisinde benzer düşüncesizliği sergileyen 130 yolcuya da aynı kural uygulanmış. Maskesiz çektiği selfie'yi sosyal medyadan paylaşan yolcu, meğer Üsame b. Ladin'e düzenlenen operasyonda görev alan askerlerden biri değil miymiş? Eski asker, “İyi ki, Üsame b. Ladin operasyonunda bizi Delta Havayolları taşımıyordu. Zira hiçbirimizin maskesi yoktu!” mesajı ile görev başarısını suistimal etmeye yeltenip ajitasyon yapsa da, Havayolları Şirketi, “Sağlık konusundaki sınırlandırmalara dikkat etmeyen yolcularımız, Delta Havayolları'nın sunduğu hizmetten faydalanamazlar!” prensibinin çiğnenmesine müsaade etmeyeceklerini Web sayfasına yerleştirmiş. Savaş gazisi de olsanız, kahraman olarak hürmet de görseniz, uymanız gereken kurallar var demek ki!
Demokrasinin, kutsal ve dokunulmaz üretmekten daha çok ortak görev ve sorumlulukların eşit paylaşımına imkan veren bir işleyiş olduğunu en son anlayacak olan bizim siyasi yüzlerimiz. Adam kıtlığının seçmeni mecbur ettiği tercihlerden dolayı, vatandaşı hafife almak da hala muhalif olmanın temel taşlarından biri zannediliyor. Vatandaşı çaresiz bıraktıkları için, muhalefet partileri, demokratik işleyişe karşı işlenen bütün cinayetlere yataklık etme lekesini parti tabelalarından asla silemeyecekler.
Bir kaç hafta önceki yazımda, Türkiye'nin en büyük sorununun Saray ve iktidar olduğunu ve demokratik yollar ile gitmeden ülkenin sahil-i selamete çıkamayacağını ifade etmiştim. Biraz eksik bırakmışım. Şu an gördüğümüz muhalefet şemsiyesi altındaki muhalefet de miadını çoktan doldurmuş. Onların da milletin omuzundan düşme zamanları gelmiş. Milletin, canına, malına ve istikbaline çöreklenen Saray ve iktidara gerdan kıran muhalefetten ne hayır gelir ki? Bırakalım onlar da aynı çukura gömülsün.
“Karadeniz ve Akdeniz'de doğal gaz bulundu! Eee? Dikta ve zorba rejimlerin aklanması ya da işlediklerinden muaf tutulmaları için yeter mi? Bizim sevindirik olan muhalefete sorarsanız, neşelerinden cevap veremezler! Biden'in demokratik çare tekliflerine çok fazla alınmışlar. Bırakın Saray avlusunda stres atsınlar.
[Kadir Gürcan] 23.8.2020 [Samanyolu Haber]
Ağır ve yıpratıcı da olsa yenilgiyi fark etmek ve yeni bir başlangıcı göze alabilmek bir fazilet. Asıl aymazlık, karakter zaafı ve omurgasızlık, hala milli ve yerli enkaz önüne bağdaş kurup, cihan fatihliği saçmalıklarıyla, yaşanan çağın dışına savrulmak. Ya bu iğrenç oyuna VIP ayrıcalığı ile bilet alıp seçilmişler locasına kurulan muhalefet partileri öncülük ediyorsa!
Kendi seçmenini ayağından vurmayı başarabilen ilginç bir muhalefete sahibiz. Son beş seçimdir, seçim sonuçlarını sıradan vatandaşlar gibi televizyondan seyreden başta muhalefet liderleri ve idari ekibi, ağır mağlubiyetlerden dolayı en küçük bir mahcubiyet yaşamıyorlar. Bu ne aymazlıktır! Eski ve yeni muhalefet adaylarının, güneşte kalmış, ucuz sabun gibi her gün fire vermeleri bu yüzden. Muhtemel bir seçim için il ve ilçe teşkilatı oluşumunu tamamlayamayan sözüm ona yeni partiler güya alternatif oluşturacaklar. Böyle giderse baskın bir seçime girmeye nefesleri yetmeyecek. An itibari ile Saray ve iktidarı yeni bir seçime zorlayacak şartlar oluşmuş değil. Bu da diken üstünde duran, liderlikleri pamuk ipliğine bağlı, içi geçmiş muhalefet liderlerinin hoşuna gidiyor.
Seçimden korkan muhalefet için hala bir aşı bulunamadı. Uzmanlar, seçim korkusuna düşen muhalefetteki en belirgin semptomun, kendilerini hala muhalefet sanıyor olmaları şeklinde ortaya çıktığını söylüyorlar. Tedavi ve aşı üretiminin bir türlü başarılı olamaması bu yüzden imiş! Korono virüsü için bile umutlu olan ilaç firmaları, Türk Siyasetine musallat olan bu salgına ilişmekten bucak bucak kaçıyorlar.
Biden'in Türk Siyasi hayatı için büyük harflerle teklif ettiği demokrasiye geçme formülü bizim fersude siyasetçileri rahatsız etti. Hatta biraz da alındılar. Neden fersude ve içleri geçmiş diye merak ettiniz mi? Muhalefet çadırı altında fazla kaldıkları için ciddi bir değişim yaşıyorlar da ondan. Biden'ın, biraz zor ama, farzmuhal başkan olması halinde Türkiye'de demokrasinin yolunu açmak için muhalefete destek vereceği noktasındaki eski beyanatına sevinecekleri yerde, Saray ve Saray beslemelerinin avukatı olmayı tercih ettiler. Ne yani, Türkiye'nin yüz yıllık demokrasi tecrübesinin dikta ve zorba rejime demir atmasına razı mısınız?
Dile getirmeseler de, “Makus talihimize dokunmayın. Saray iktidar, biz de muhalefet olmaktan memnunuz!” demeye getiriyorlar. Saray ve iktidarın ezici gücü karşısında dize gelen sözüm ona muhalefetin mantıki düşünme becerisini tamamıyla kaybettiğinin en son göstergelerinden biri Biden'a afillenmeleri oldu. İşin bir ilginç tarafı, kendisi hakkındaki büyük-küçük eleştirilere bizzat cevap vermekten büyük haz duyan Sayın Cumhurbaşkanı, Biden'a karşı suskun kalmayı tercih etti. Muhalefetin durumdan vazife çıkarıp, maskara olması karşısında herkes aynı şeyi yapardı. Kaç zamandır kameralara hasret kalan muhalefet liderleri, demokrasiye değil de Saray'a sahip çıkınca kendi tabanları ile buluşma imkanı bulup hasret gidermiş oldular.
Muhalefet liderlerinin, kendi seçmenlerini yüz üstü bırakmaları, Türk Siyaseti için sürpriz gelişmeler değil. “Yalova Kaymakamı!” olarak yaşayıp sonra da bir hiç olarak ölmektense, sıradan bir bakanlığa tav olarak, partisi ve seçmenini yolda bırakan batık siyasiler için mevcut iktidar cazip teklifler sunuyor olmalı. Halihazırda, üç eski parti başkanı silik birer yüz olarak iktidar ve Saray'ın ulufeleri ile hayatlarını idame ettiriyorlar. Saray ve iktidar, hazır kabine değişikliğinden bahsederken, uzaktan kendilerine göz kırpan sürme gözlü muhalefet liderlerine nazar-ı aşina ederse hiç şaşırmayın.
Geçtiğimiz hafta içinde ilginç bir haber dikkatimi çekti. Demokratik işleyişin benimsendiği toplumlarda hadiselere yaklaşımın çarpıcı bir örneği. Delta Havayolları, yolcularından birinin maske takmadığı gerekçesiyle, bundan böyle kendisine hizmet vermeyeceklerini duyurmuş.1 Ağustos ayı içerisinde benzer düşüncesizliği sergileyen 130 yolcuya da aynı kural uygulanmış. Maskesiz çektiği selfie'yi sosyal medyadan paylaşan yolcu, meğer Üsame b. Ladin'e düzenlenen operasyonda görev alan askerlerden biri değil miymiş? Eski asker, “İyi ki, Üsame b. Ladin operasyonunda bizi Delta Havayolları taşımıyordu. Zira hiçbirimizin maskesi yoktu!” mesajı ile görev başarısını suistimal etmeye yeltenip ajitasyon yapsa da, Havayolları Şirketi, “Sağlık konusundaki sınırlandırmalara dikkat etmeyen yolcularımız, Delta Havayolları'nın sunduğu hizmetten faydalanamazlar!” prensibinin çiğnenmesine müsaade etmeyeceklerini Web sayfasına yerleştirmiş. Savaş gazisi de olsanız, kahraman olarak hürmet de görseniz, uymanız gereken kurallar var demek ki!
Demokrasinin, kutsal ve dokunulmaz üretmekten daha çok ortak görev ve sorumlulukların eşit paylaşımına imkan veren bir işleyiş olduğunu en son anlayacak olan bizim siyasi yüzlerimiz. Adam kıtlığının seçmeni mecbur ettiği tercihlerden dolayı, vatandaşı hafife almak da hala muhalif olmanın temel taşlarından biri zannediliyor. Vatandaşı çaresiz bıraktıkları için, muhalefet partileri, demokratik işleyişe karşı işlenen bütün cinayetlere yataklık etme lekesini parti tabelalarından asla silemeyecekler.
Bir kaç hafta önceki yazımda, Türkiye'nin en büyük sorununun Saray ve iktidar olduğunu ve demokratik yollar ile gitmeden ülkenin sahil-i selamete çıkamayacağını ifade etmiştim. Biraz eksik bırakmışım. Şu an gördüğümüz muhalefet şemsiyesi altındaki muhalefet de miadını çoktan doldurmuş. Onların da milletin omuzundan düşme zamanları gelmiş. Milletin, canına, malına ve istikbaline çöreklenen Saray ve iktidara gerdan kıran muhalefetten ne hayır gelir ki? Bırakalım onlar da aynı çukura gömülsün.
“Karadeniz ve Akdeniz'de doğal gaz bulundu! Eee? Dikta ve zorba rejimlerin aklanması ya da işlediklerinden muaf tutulmaları için yeter mi? Bizim sevindirik olan muhalefete sorarsanız, neşelerinden cevap veremezler! Biden'in demokratik çare tekliflerine çok fazla alınmışlar. Bırakın Saray avlusunda stres atsınlar.
[Kadir Gürcan] 23.8.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)