Görüş yolunda feci kaza: Baba ve üç çocuğu vefat etti, dört yaralı var

Hatay'daki düğünden Rize'deki cezaevinde tutulan yakınlarını ziyarete giden aile Umuç ailesi felaketi yaşadı.

Şarkışla-Pınarbaşı yolunda yaklaşık 15 metre yükseklikten dereye uçan ve ters dönerek duran otomobilde bulunan Hakan Umuç (35) ve Yunus Emre Umuç (1) kaza mahallinde, yaralanan çocuklardan Yusuf Kenan Umuç (7) ve Yavuz Selim Umuç (9) tedaviye alındığı Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti

UZAK CEZAEVİNE NAKİL HUKUKSUZLUĞU

Hastanelerde tedaviye alınan yaralılar Fatih Umuç (23), çocukların annesi Aysun Umuç (32), Hicran Dalga (32) ve Sibel Erva Dalga'nın (3) hayati tehlikelerinin devam ettiği belirtildi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise tutukluluğa bir de uzak cezaevine nakil hukuksuzluğunu ekleyen yargıya şahsi Twitter hesabından tepki gösterdi.

Kazada vefat eden baba Hakan Umuç ve çocukları memleketleri Sarıkamış'ta birlikte toprağa verildi.

[Samanyolu Haber] 24.9.2019

Ruteyla gibi [Abdullah Aymaz]

Er-Ruteylâ, ağını çok yönlü ören bir örümcek türü. Meşhur  bâdi Hoca diyor ki: “Ruteyla kelimesi ile aynı kökten olan TERTİL  USÛLÜ  Kur’an-ı Kerimi okuma; aynen Ruteylâ’nın ağını örmesi gibi Kur’an’ı Kerimin  sûre, âyet ve kelimelerinin işte böyle vech-i nazım, vech-i irtibat münasebetleri ile bağlı şekline göre tilavet etmektir.” diyor. Üstad  Hazretleri Kur’an-ı Kerimin surelerinin, âyetlerinin, cümlelerinin hatta kelimelerinin birer inci gibi gayet ince bir mantıkî bağ ile bağlanmasını “mühefhef mantık”  tabir ediyor. Evet tertil usulü ile Kur’an okumak bu inceliklerin farkında olarak ve riâyet ederek tilavet etmek demektir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde Kur’an-ı Kerim âyetlerindeki bu hârika örgüleri anlatmaktadır. Biraz özet, biraz da ufak tefek tasarruflarla misaller vermek istiyorum: Meselâ Bismillahirrahmanirrahim cümlesinde, Allah, Rahman ve Rahîm isimlerindeki,  bu üç ismin dizilişindeki mühefhef yani ince münasebet ve derin mantık nedir? Lafza-i Celâl olan (‘Allah’ lafzı)  Cenab-ı Hakkın Mukaddes Zâtına delâlet eder. Onun için sıfatları olan  Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyet,  Kıyam bî nefsihî ve muhâlefetünlilhavadis gibi  aynî sıfatlarına delâlet eder. Rahman ve Rahîm  sıfatları Lâfza-i Celâl olan Allah lafzından sonra gelmişlerdir. Çünkü Lafza-i Celâl’den  celâlî sıfatlar  tecelli ettiği  gibi bu iki sıfattan da cemâlî sıfatlar tecelli ediyor. Rahman’dan da ne ayn ne gayr olan (Yani Cenab-ı Hakkın ne aynı ne de gayrı olan)  Hayat, İlim, Semi, Basar, İrade, Kudret, Kelam, Tekvin gibi sıfatlar geliyor. Çünkü Rahman, Rezzâk mânasınadır… Rahîm ise fiilî ve sıfat-ı gayriyeye  imâ eder.  Arkadan,  Fâtiha Suresinin ilk  kelimesi “Elhamdülillah”  cümlesi geliyor. Vech-i nazım, vech-i irtibat ve mühefhef mantıkî bağ ise: Rahman ve Rahîm isimlerinin tecellisi olan verilen nimetlere hamd ve şükür ile karşılamanın yani Elhamdülillah diyerek karşılık vermenin lüzumuna işaret ediyor.  “Rabbi’l- lemîn’nin münasebeti ise: Terbiye edici mânasına olan “Rabb” kelimesinin iki esası vardır:  Biri, menfaatleri celb, diğeri zararları def etmek. İşte Rezzak mânasına olan Rahman ve Gaffar (mağfiret edici) mânasına olan Rahîm ile böylece yukarıya gizli, ince mantıkî bir bağ ile yukarıya bağlanmış oluyor. İşte bu misallerde olduğu gibi, İşaratü’l-İ’caz tefsirinde bütün sureler, âyetler, cümleler ve kelimeler hep böyle mühefhef mantîkî bir bağla bağlı ve Ruteyla’nın örgülerinden daha harika bir örgü ve inci gibi ince ince dizili olduğu baştan sonra gösterilip, hayret verici bir şekilde isbat edilmiştir… 

Fâtiha Suresinde baştan sonra herbir cümlenin diğer cümlelerle nazım ve irtibatını gösteren bir tablo da şudur:

Mesela “Sırata’llezîne en’amte aleyhim”  Yani, “Bizi, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna (hidayet et)” cümlesi ile ta Surenin  başından itibaren geçen  her bir kelime arasında bir münasebet vardır. Şöyle ki: “Elhamdülillah” ile münasebeti, “En’âmte” iledir. Yani “Sen nimet verdin” demek. NİMET ile  HAMD’in elbette münasebeti vardır.  “Rabbi’l-âlemin” ile vardır. Çünkü Rabb, terbiye edici demektir. Terbiyenin kemâl derecesi, NİMETLERİN  art arda gelip durmasıdır. “Rahman ve Rahim” ile alâkadardır. Çünkü ‘Kendilerine nimet verilenler, Peygamberler, Şehitler, Sâlihler ve  limler insanlar için RAHMETTİRLER. “Mâliki yevmiddin”  Yani din günü olan Ahiretin Mâliki, demektir. Kâmil nimet DİN  olduğu gibi, kâmil mânada nimetler  HİRETTE  tamam olacaktır. “Na’büdü”  Yani ibadet ederiz” ile alâkası vardır. Çünkü ibadette imamlar kendilerine nimet verilen Peygamberler, Şehitler… dir”  “Nesteîn” Yani yardım dileriz, ile münasebeti var. Çünkü Allah’ın yardımına ve muvaffak kılışına mazhar yine Peygamberler… dir. “Sırata’l-Müstekîm” ile alakası vardır. Çünkü doğru yol yine ancak Peygamberlerin, şehidlerin, sâlihlerin ve âlimlerin yoludur. Görüldüğü gibi Kur’an’ın inci gibi lâfızlarının dizilmesi bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki açıktan, gizliden, yakınlıkça ve uzaklıkça çeşitli tenasüp münasebetlerden meydana gelen pek çok nakışlar üzerinden dizilip nazmedilmişlerdir…

En küçük bir atom zerresinde dört kuvvetin bulunduğu biliniyor. Yani en yakın atomdan, kainatın en uzak varlığına ve zerresine varıncaya kadar herşeyle câzibe gücüyle herbiri bağlı… Aralarında bir çekim var. İşte bütün bunlarda câzibe-i umumiye denilen, genel çekim kanunu ortaya çıkıyor. Cenab-ı Hakkın Kudret Mucizesi olan kâinatta durum böyle ise, yani herşey birbiriyle vech-i irtibat ve vech-i nazım ile bir şekilde âhenk ve düzen içinde bağlı ve şiirin kafiyelerindeki  nazım güzelliği ile manzum vaziyette ise, Kur’an’ın herbir kelimesinin, herbir cümlesinin, her bir âyetinin ve her bir suresinin de işte böyle harika bir intizamı ve dizilişi vardır… Eğer küllî (bütüncül)  bir bakışla, bu münasebetler bilinirse, çok derin ve ince hakikatlar da anlaşılmaya başlar. Kâinat kitabını  yazan İlahi Kudret ile Kur’an-ı Kerimi ifade eden İlahî Kelam aynı Zâtın yani Cenab-ı Hakkındır. Bu iki kitabın beraber mütalaa edilmesi gerekir. Bizim çağımızda yüzleşemeyişimizin en büyük sebebi bu iki kitabı tam anlamayışımız ve aralarındaki münaseti tam kavrayamayışımızdır.
İnşaallah yeni yetişecek bahtiyar nesiller, bu problemlerimizi çözecektir.

[Abdullah Aymaz] 24.9.2019 [Samanyolu Haber]

IMF öyle bir rapor yazdı ki! [Gölge Bankacı]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin iki gündür bir bardak suda “gizli toplantı” fırtınası koparması sebepsiz değil.

Güya Uluslararası Para Fonu (IMF) heyeti ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile İyi Parti kapalı kapılar ardında görüşmüş. Böylece muhalefet suçüstü yakalanmış!

NE İLK NE DE SON TEFTİŞ

AKP’nin maksadı hem IMF’nin hâlâ Türkiye’de olduğu gerçeğini unutturmak hem de açıklanacak raporu gündemden düşürmek.

IMF üye ülkeleri kuruluş kanunun 4’üncü maddesi çerçevesinde mutat teftiş eder.

Teftiş sadece resmi kurumların beyanları ile sınırlı değildir. IMF heyeti özel sektör temsicilerinin, muhalefet partilerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve akademisyenlerin de kanaatine müracaat eder.

AKP henüz iktidarda olmadığı, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bile girmediği 2002 yılının ilk yarısını çabuk unutmuş.

O dönemde iktidarda Demokratik Sol Parti, Anavatan Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi koalisyon hükümeti vardı.

AKP DE MUHALEFETTE İKEN GÖRÜŞMÜŞTÜ

IMF kriz döneminde verdiği 25 milyar dolar kredi için teftişe geldiğinde hükümet kadar muhalefetle de görüşmüştü.

Görüşülen partilerden biri de AKP idi. 2002 yılında IMF ile görüşen AKP bugün muhalefeti Türkiye’ye komplo kurmakla itham ediyor.

Arsız hırsız ev sahibi bastırır misali sanki ilk defa böyle bir görüşme olmuş gibi gürültü koparılıyor.

Hele hele AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın başında bulunduğu Hazine Bakanlığı’nın, “IMF’nin bizim bilgi ve onayımız haricinde böyle görüşmeler yapması uygun görülmemektedir.” beyanatı var ki tek kelime ile absürt!


Türkiye 1947 yılından beri IMF üyesi. Halihazırda yurt dışından yüzde 7-8 faizle döviz borcu alabilen Türkiye bugün IMF kredisi kullansaydı yüzde 1,5 civarında faiz ödeyecekti.

MADEM ÖYLE, ÇIKIN IMF ÜYELİĞİNDEN!

IMF kiminle görüşüp görüşmeyeceğine Albayrak’a mı soracak?

Çok rahatsızsanız IMF üyeliğinden istifa edersiniz, Ankara’daki IMF temsilciliğinin kapısına kilit vurursunuz olur biter.

1947 yılında kurucu üye olarak dahil olduğumuz bir kulüpten çıkmayı göze aldıysanız bir dakika beklemeyin. Yarın para lazım olduğunda Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’dan istersiniz. Kelin ilacı olsa başına sürecek!

IMF kanun ve anlaşmalar neyi emrediyorsa ona uygun hareket ediyor. Heyetle görüşen Durmuş Yılmaz, eski Merkez Bankası başkanı. Faik Öztrak da eski Hazine müsteşarı.

Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Refet Gürkaynak da para politikasında uzman iktisatçılardan biri. Son derece isabetli isimler seçmiş IMF.

Anormal olan görüşmeye katılmak değil, hükümetin tavrıdır.

Gazetecilerin otel lobisinde fotoğraf çektiği bir toplantıya esrarengiz bir mahiyete büründüren hükümet açıklanacak raporun arka planda kalmasını sağlamak istiyor. 

IMF’NİN TÜRKİYE RAPORUNDA NELER VAR?

IMF gözden geçirmenin akabinde bir rapor yayımladı. O rapor gösterdi ki Türkiye acilen acı reçeteyi yudumlamalı. Yoksa kriz daha vahim bir hal alacak.

Rapordaki ifadeler çok diplomatik olduğu için IMF’nin tavsiyelerini biraz basitleştirerek aktaracağım:

*Faiz indirimine ara verin, memurların maaşlarından kırpın.

*Kısa vadeli büyüme endişesini bir kenara bırakıp orta vadede daha güçlü, daha dayanıklı bir büyüme sağlayacak tedbirler alın.

*Ekonomiyi canlandırabilmek için kamu bankalarına talimatla zararına kredi tahsis ettiriyorsunuz.

*Faizleri apar topar indiriyorsunuz. Serbest piyasa dinamikleri ile bağdaşmayan bu talimatlardan vazgeçin.

*Enflasyonu kalıcı şekilde indirmek istiyorsanız faizleri kalıcı şekilde indirmeye bakın.

Bu madde ile IMF, AKP lideri Erdoğan’ın “faiz inerse enflasyon da iner” gibi garabet teorisine bir cevap vermiş.

*Merkez Bankası’nın para politikasını gevşetici adımları, enflasyondaki yüksek bekleyişler ve makro-finansal riskler göz önüne alındığında çok agresif.

*Faizler enflasyon ve enflasyonist bekleyişlerde kalıcı bir düşüş görülene kadar sabit tutulmalı. Bu lirayı ve dolarizasyonun tersine çevrilmesini de destekler

*TL’yi desteklemek için kamu bankaları aracılığıyla döviz piyasasına müdahale etmekten ve dolar satmaktan vazgeçin!

İŞTE TÜRKİYE'NİN KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN DİKKATE ALMASI İSTENEN BEŞ MADDE:

Bunların yerine Türkiye’ye şu yol haritası tavsiye ediliyor:

1)Sıkı para politikasıyla Merkez Bankası’nın itibarını artırmak, lirayı desteklemek, enflasyonu düşürmek ve rezervleri güçlendirmek

2)Orta vadede bütçeyi güçlendirmek (Vergi gelirlerini artırıp kamu harcamalarını azaltın)

3)Banka varlıklarının üçüncü bir parti tarafından kapsamlı şekilde değerlendirilmesi ve stres testine tabi tutulması; bankalara yönelik güvenin artırılması için gerekli önlemlerin alınması

4)İflas-konkordato ve kurumsal yeniden yapılanma çerçevesini güçlendirmek

5)Verimliliği artırmak için doğru noktalara odaklanmış yapısal reformlar ve ekonominin dayanıklılığını artırmak.

IMF demek istiyor ki bu reformlar kısa vadede olumsuz etkilere yol açsa bile orta ve uzun vadeli kazanımları büyük ihtimalle çok olacaktır.

BÜTÇE AÇIĞI IMF’NİN GÖZÜNDEN KAÇMADI

IMF kamu harcamaları ve vergi indirimleri ile ekonomiyi canlandırma faslında yolun sonuna geldiğimizi de söyledi.

“Bütçe açığı milli gelirin (GSYH) yüzde 1,5’ini geçmemeli.” diyorlar ki bu sene açık yüzde 3’ü bulabilir.

IMF bazı sektörlerde düşürülmüş Katma Değer Vergisi’nin (KDV) yeniden artırılmasını da tavsiye ediyor. Dar ve orta gelirlinin zamlardan iki büklüm olduğu bir dönemde nasıl olacak KDV artışı?

IMF, Türkiye raporunda AKP lideri Erdoğan’ın sinir uçlarına dokunmuş.

“Bütçe dışı harcamalar ve merkezi idare dışındaki birimlerin ve kurumların harcamaları dikkatli şekilde tanımlanmalı ve izlenmeli. Bu bağlamda Türkiye Varlık Fonu, kamu harcamalarının bütçe dışına taşması riskini barındırıyor. Varlık Fonu’nun yönetim yapısı yeniden tanımlanarak potansiyel çıkar çatışmaları engellenebilir.”

ERDOĞAN BU MADDELERİ KABUL ZİNHAR KABUL ETMEZ

Bu cümleleri Erdoğan kabul edebilir mi? Niye kabul etsin ki! Hazine varken paralel bir hazine kurdu ve başına da kendisini tayin etti.

Erdoğan bu ayrıcalıktan vazgeçmeyeceğine göre IMF'nin telkinlerini kale almaz.

Türk Hava Yolları’ndan Halkbank’a kadar elle tutulur kamu iktisadi teşebbüsleri’ni (KİT) buraya devretti.

IMF diyor ki “Varlık Fonu’nu denetim altına ve bütçe içine alın!”

Yine, “Kredileri artırmak için devlet bankaları ve Kredi Garanti Fonu aracılığıyla gösterilen çabalar sınırlanmalı ve kredilerin sadece ödeme gücü olanlara verilmesi sağlanmalıdır.” ikazı ile Erdoğan’ın inşaatçıları, batık futbol kulüplerini kurtarmak için verdirdiği kredileri ima edilmiş.

IMF’nin nazik bir dille “krizden çıkmak bir tarafa yanlış kararlarla borç batağına düştünüz ve tünelin ucu hâlâ karanlık” şeklinde özetlenebilecek raporu için Erdoğan’ın ne diyeceği üç aşağı beş yukarı belli.

Yine "IMF kim? Herkes haddini bilsin!" diyerek IMF'ye de haddini bildirecektir!

Amma velâkin gerçekler acıdır ve IMF “Gittiğiniz yol, yol değil.” diyor.   

[Gölge Bankacı] 24.9.2019 [Samanyolu Haber]

MEB raporu: 4. sınıf öğrencileri okuduğunu anlamıyor, yarısı da akıl yürütemiyor

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 81 ilde 112 bin öğrenciyle yaptığı ‘Öğrenci Başarı İzleme Araştırması’ sonuçlarına göre dördüncü sınıfa giden öğrencilerin yüzde 40’ı okuduğunu anlayamıyor.

Türkçe, matematik ve fen bilgisi alanlarında en az doğru yanıtlanan soru türleri ise ‘akıl yürütme’ yetkinliklerini ölçen sorular.

Bakanlığın sitesinde de yayınlanan raporda, tüm soruları yanıtlayabilen öğrenci oranının ise yalnızca yüzde 3.55’te kaldığı belirtildi.

Öğrencilerin Türkçe, matematik ve fen bilimleri alanlarında akademik düzeylerinin belirlenmesi, öğrenme eksikliklerinin giderilmesi ve öğrencilere ve öğretmenlere geribildirim sunulmasını amaçlayan araştırma 2018-2019 eğitim öğretim yılında dördüncü sınıfta eğitim gören 1.164.903 öğrencinin katılımıyla gerçekleşti. Bu öğrencilerden 112.465’i Türkçe alt testine, 112.322’si matematik alt testine ve 111.742’si fen bilimleri alt testine katıldı. Bakanlığa göre bu araştırma izleme amacıyla Türkiye’de yapılan ve en geniş öğrenci örneklemine ulaşılan eğitim araştırması.

Öğrencilerin Türkçe alt testinde öğrencilerin ‘bilme’ becerilerini değerlendirmek üzere hazırlanan soruları ortalama doğru cevaplama oranı yüzde 62.82. ‘Anlama’ yetkinliğini ölçmeye yönelik soruları ortalama doğru cevaplama oranı ise yüzde 59.97.

AKIL YÜRÜTME SORULARI EN AZ DOĞRU CEVAPLANAN SORU GRUBU

Matematik alt testinde ise sorular bilme, uygulama ve akıl yürütme yetkinliklerini ölçmeyi amaçlıyordu. Öğrencilerin bilme düzeyindeki soruları ortalama doğru cevaplama oranının yüzde 63.43 olduğu belirtildi. Bu oran uygulama sorularında yüzde 59.25’e gerilerken, akıl yürütme sorularında ise oran yüzde 49.08’e kadar geriledi. Fen sorularında da akıl yürütme yetkinliğini ölçen sorular doğru cevaplanma oranı en düşük olan soru grubu oldu.

BAKANLIĞIN RAPORUNA BU LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ

[TR724] 24.9.2019

ABD’de Kuveyt Türk’e ‘Hamas’ davası: “Dosyada Erdoğan ve İHH’de yer alıyor”

Hamas tarafından öldürüldüğü belirtilen İsrailli çift, Eitham ve Naama Henkin’in çocukları, Hamas’a mali yardım sunduğu gerekçesiyle Kuveyt Türk Katılım Bankası’na dava açtı. Dava dilekçesinde AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ve İHH’nın da adı geçiyor.

Henkin çiftinin çocukları, “Uluslararası Terör Yasası” ve “Amerikan Anti Terör” yasası kapsamında, New York Doğu Bölgesi Mahkemesi’ne başvurup, Hamas’a 2012-2015 yılları arasında maddi destek sağladığı gerekçesiyle Kuveyt Türk Katılım Bankası aleyhine dava açtı.

Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre, dava dosyasını New York Doğu Bölgesine Mahkemesi’ne çocuklar adına iki ABD hukuk firması verdi. Avukatlar mahkemeden Kuveyt Türk Katılım Bankası’nın cezalandırılması ve müvekkillerinin zararlarının tazmin edilmesini talep etti.

Dava dilekçesinde Kuveyt Türk Bankası’nın çeşitli tarihlerde New York’tan Citibank, HSBC, Standard Chartered Bank ve Bank of New York Mellon’taki hesaplarından ABD doları kullanarak, Hamas ile bağlantılı kuruluş, organizasyon ve yardım amaçlı etkinliklere para transferi yaptığını öne sürdü.

34 sayfalık dava dilekçesinde Hamas’ın şimdiye kadar yapmış olduğu terör faaliyetleri sıralandı. Hamas’ın eski Başkan Bill Clinton döneminde çıkarılan kararnameyle 1995 yılından bu yana ABD’nin terör örgütleri listesinde olduğu vurgulandı.

Dava dilekçesinde Kuveyt Türk’ün kurulduğu Türkiye’deki yasalar çerçevesinde, terör örgütlerine yardım ve kara para aklama gibi operasyonlar yapamayacağını, ayrıca bir çok uluslararası sözleşmeler gereği terörle bağlantılı kuruluşlarla ilgili finansal işlemler yapamayacağını taahhüt ettiği belirtildi.

“Terör operasyonları Hamas’ın İstanbul’daki ofisinden planlanıyor”
Mahkemeye sunulan dava dilekçesinde, Türkiye’de Hamas’a maddi yardım için bir ağ oluşturulduğu öne sürüldü. Türkiye’nin Hamas’ı hem siyasi hem de maddi olarak açıkça desteklediği, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas’ın liderleri Halid Meşal ve İsmail Haniye ile de açıkça görüştüğü kaydedildi.

Türk yetkililerin Hamas’a finansal destek sağlayan ve Batı Şeria’da terörist operasyonları planlayan Kassam Tugayları’nın İstanbul’da ofis açmalarına izin verdiği, bu ofisin de Hamas’ın siyasi işlerden sorumlu başkan yardımcısı Salih El Aruri tarafından yönetildiği iddia edildi.

Dava dilekçesinde Türkiye’nin İsrailli asker Gilad Şalit’in serbest kalması karşılığında bırakılan 11 Filistinli mahkumu kabul ettiği ve bunların bazılarının da Türkiye’de yaşarken Hamas içinde aktif olan Hamas üyeleri olduğu iddia edildi.

Birçok operasyonun İstanbul’daki bu bürodan planlandığı, 2014 yılın Filistinli lider Mahmut Abbas’a yönelik Batı Şeria’da bir darbe girişiminin de İstanbul ofisinden planlandığı öne sürüldü.

Dava dilekçesinde İHH da yer aldı
Dava dilekçesinde, “Müslüman Kardeşler’in” bir kolu olduğu öne sürülen ‘İnsani Yardım Vakfı’nın’ (IHH) da Hamas için çalıştığı iddia edildi.

İnsani Yardım Vakfı’nın 2000 yılı Ekim ayında İkinci İntifada’nın başlangıcında kurulan ‘The Union of Good’ adlı kuruluşun üyesi ve aktif bir katılımcısı olduğu ve bu kuruluşun da Hamas’ın küresel bağış faaliyetleri için kurulan çatı örgüt olduğu iddia edildi.

Dava dilekçesinde, İsrail hükümetinin 2 Aralık 2012’de İHH’yı terör örgütü ilan ettiği bilgisine de yer verildi.

[TR724] 24.9.2019

Erdoğan’a, BM Genel Sekreteri ile görüşme öncesi ‘mektup’ sürprizi!

Birleşmiş Milletler genel kurulunda konuşma yapmak üzere ABD’de bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün BM Genel sekreteri António Guterres bir araya gelecek ve genel kurula hitap edecek.

İsveç merkezli Nordic Monitor adlı kuruluş, görüşme öncesi Genel Sekreter Guterres’a Erdoğan rejiminin işlediği uluslarası suçları ve madde madde ihlal edilen BM sözleşmelerini hatırlattı.

New York Times gazetesinde bugün yayınlanan açık mektupta Erdoğan’ın Suriye ve Irak başta olmak üzere radikal terör örgütlerine verdiği desteğin altı çizildi.

Gülen Hareketi ve Kürtlere yönelik insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında ağır insan hakları ihlallerinin yapıldığının vurgulandığı mektupta ayrıca MİT tarafından kaçırılan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına da yer verildi. 2016 yılından beri en az 75 kişinin devlet tarafından kaçırıldığı bilgisi okuyucularla paylaşıldı.

Yarım milyondan fazla insanın haksız yere cezaevlerine hapsedildiği ve 140 binden fazla insanın işini kaybettiğinin yer aldığı mektupta hapisteki gazeteciler de unutulmadı.

864 bebeğin de halen hapiste olduğunun hatırlatıldığı mektupta, pasaportları iptal edilen ve seyahat özgürlükleri kısıtlanan ailelerin durumunun uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu vurgulandı.
İşte New York Times’ta yayınlanan BM genel sekreterine açık mektup:


Erdoğan’ın IŞİD’e desteği site oldu

Nordic Monitor, ayrıca Erdoğan’ın ABD ziyareti münasebetiyle yeni bir projesini kamuoyuna duyurdu. Erdoğan rejiminin IŞİD’e ve radikal unsurlara verdiği desteğin belgeleriyle anlatıldığı İngilizce bir site faaliyete geçti. Turkey-ISIS Research Project isimli sitede radikal teröristlere sağlanan imkanların resmi kanıtları, bağımsız kuruluşların hazırladığı raporlar ve haberler yer alıyor. Siteye www.turkey-isis.org adresinden ulaşılabilir.

Ayrıca sitenin kuruluşu dolaşan reklam kamyonları ile BM genel kurulu için ABD’ye gelen yabancı heyetlere ve misafirlere de duyuruldu.

[TR724] 24.9.2019

Polis amirinin kayıp Mustafa Yılmaz için ‘hain o, yurt dışına kaçtı’ demesi Gergerlioğlu’nu isyan ettirdi

Ankara’da kaçırılan ve kendisinden 7 aydır haber alınamayan Mustafa Yılmaz’ın eşinin basın açıklaması yapmasına izin vermeyen polis, Sümeyye Yılmaz ve Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’yı gözaltına aldı.  ile ilgili yapılmak istenen eylemde, bir polis memuru “onlar hain yurt dışına kaçtı” ifadesini kullandı.

Eyleme destek için gelen Ömer Faruk Gergerlioğlu, açıklama yapmak istediği sırada bir polis amiri kaçırılan Mustafa Yılmaz için, “Adam hain yurt dışına kaçtı” ifadesini kullandı.
Polis amirinin iddiası üzerine Gergerlioğlu, şunları söyledi: “Kaçtı diyorsunuz ama biz 7 aydır Yılmaz’ı arıyoruz. Demek ki siz nerede olduğunu biliyorsunuz. Daha önce de kaçtı dediğiniz kişiler Ankara Emniyeti’nden çıktı. Mustafa Yılmaz 7 aydır kaçırıldı ve eşi açıklama yapmak istiyor. İçişleri Bakanına defalarca kaçırılan insanları sordum bana cevap vermedi. AİHM İçişleri Bakanlığına Mustafa Yılmaz nerede diye soru sordu, cevabı verilemiyor. Hakkında hüküm verilmemiş olan biri için hain diyemez. 6 aydır haber alınamayan birinin yurtdışına kaçtığını siz nereden biliyorsunuz? Demek ki siz Mustafa Yılmaz’ın nerede olduğunu biliyorsunuz? Ben Meclis’te, Adalet Bakanına sordum, o nerede olduğunu bilmiyor. Eğer siz biliyorsanız gidin bakanınıza da söyleyin.”


[TR724] 24.9.2019

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden çağrı: ‘Erdoğan’ın da bulunduğu 4 lidere tepki gösterin’

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) dört ülke lideri için tepki çağrısı yaptı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için ABD’nin New York kentine giden Brezilya Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah El Sisi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın, insan haklarını ihlal ettiğini belirten HRW, liderlerin bir araya geldiği genel kurulda bu isimlere tepki gösterilmesini istedi.

HRW’den yapılan yazılı açıklamada, ’24 Eylül Salı günü genel kurulun açılış konuşmalarının yurt içinde ve dışında insan haklarına karşı agresif saldırılara öncülük eden dört lider tarafından yapılacağına’ dikkat çekildi. Bu dört isme tepki gösterilmesi yönünde çağrı yapıldı.

Açıklamada, Sisi’nin Mısır’da altı yıldır ifade özgürlüğünü ve diğer temel hakları yok saydığı, Erdoğan hükümetinin 2016’daki darbe girişiminden bu yana Türkiye’de olağanüstü hal yönetimini normalleştirdiği öne sürüldü. Brezilya lideri Bolsonaro’nun Amazon yağmur ormanlarını yok eden suçlulara yeşil ışık yaktığı, Trump yönetiminin ise ABD içinde beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlarla diğer aşırıcı grupları ve dışarıda da istismarcı liderleri cesaretlendirerek insan haklarını hor gördüğü belirtildi.

Açıklamada, ayrıca, Türkiye’de 40 binden fazla kişinin terör suçlamasıyla tutuklanması, görevlerinden ihraç edilen 130 binden fazla kamu çalışanının çok azının geri dönmelerine izin verilmiş olması ve seçimle göreve gelen HDP belediye başkanlarının yerine kayyım atanmasına da değinildi.

HRW’nin açıklamasında, Çin, İran, Rusya, Suudi Arabistan ve Venezuela’nın da insan haklarını ciddi oranda ihlal ettiği belirtildi.

Öte yandan, BM Genel Kurulu’nda otoriter rejim liderlerine karşı net bir tepki gösterilmesi için çağrıda bulunan HRW Genel Direktörü Kenneth Roth, “Yükselen otoriter rejimler, insan hakları savunucularının her gün karşılaştığı en ağır zorluklardan biri. Dünya liderlerinin, bu yıl BM Genel Kurulu’nun açılışını yapacak olan hak karşıtlarından oluşan grubu geri püskürtmeleri çok önemli” dedi.

[TR724] 24.9.2019

Gazişehir yorumcuları ters köşe yaptı [Hasan Cücük]

Sezona Fenerbahçe deplasmanıyla merhaba diyen Gazişehir, sahadan 5-0 mağlup ayrılıyordu. Ligin yeni takımının bu farklı yenilgisi sonrası, futbol yorumcuları Gazişehir’in ligde işinin oldukça zor olduğu görüşünde birleşiyordu. Hatta daha ligin ilk haftasında Gazişehir’i düşecek takımlar arasına yazanlar vardı. Ligde 5 hafta geride kalırken, Gazişehir kendisine ‘düşecek’ diyen yorumcuları hayal kırıklığına uğrattı. Topladığı 10 puanla ilk hafta farklı yenildiği şampiyon adayı Fenerbahçe ile puanını eşitledi.

TFF 1. Lig play-off finalinde şampiyonluğa ulaşıp Süper Lig’e adını yazdıran Gazişehir, ligin ilk haftasında konuk olduğu Fenerbahçe’ye 5-0 yenilerek sezona kötü bir başlangıç yapmasına karşın, ardından oynadığı 4 müsabakada 3 galibiyet ve 1 beraberlik elde ederek çabuk toparlandı. İstanbul’dan farklı yenilgiyle dönen Gazişehir, ligin ikinci haftasında sahasında Gençlerbirliğini 4-1 yenerek taraftarının gönlünü aldı. Sivasspor deplasmanında aldığı 1-1 beraberlikle dönen Gazişehir, sahasında Beşiktaş’ı 3-2 yenerek yükselişini sürdürdü. Rizespor’u deplasmanda yenip 5. haftayı da 3 puanla kapattı. Gazişehir, ligde rakip ağları 10 kez havalandırırken, kalesinde de yine 10 gole engel olamadı.

Gaziantep ekibinde en golcü futbolcu Patrick Twumasi oldu. Sezonun ilk maçı hariç son 4 maçta forma giyen ve rakip fileleri 3 kez havalandıran Ganalı oyuncu, ligdeki son 2 deplasman karşılaşmasında da gol sevinci yaşadı. Twumasi’yi 2’şer golle Olarenwaju Kayode ve Güray Vural takip ederken, kırmızı-siyahlı takımın diğer gollerini Oğuz Ceylan, Raman Chibsah ve Muhammet Demir kaydetti.

Süper Lig’de yabancı teknik adama emanet edilen tek takım olan Gazişehir’in başarısında Rumen hocanın büyük katkısı var. Daha önce Kayserispor’da görev yapan 48 yaşındaki Marius Sumudica, ligi tanımasının avantajını kullandı. 2017-18 sezonunda Kayserispor’un başındayken tanıdığımız tecrübeli çalıştırıcı, o sezon ligin ilk yarısında 30 puan toplamıştı. İkinci devre takımıyla beraber serbest düşüşe geçen Sumudica, 16 maçta 14 puan toplayınca son haftadan önce görevi bırakmıştı.

Tarihinde ilk kez Süper Lig’de mücadele etme hakkını elde eden Gaziantep temsilcisi, sezona kadrosunu yenileyerek başladı. Lige yeni yükselen takımların sıkça uyguladığı kadro ve teknik adam yenileme geleneğini Gazişehir’de sürdürdü. Süper Lig’e yükselmek için Hatayspor’la ynadığı play-off maçının kadrosunda bulunan 18 oyuncudan sadece 5 ismi kadrosunda tuttu. Kadrosunu sil baştan yenileyen Gazişehir, tam 17 oyuncu transfer etti.

Gazişehir’in en büyük beklentisi ilk kez mücadele ettiği Süper Lig’de kalıcı olmak. Bir zamanlar Süper Lig’in demirbaşlarından olan Gaziantepspor’un ligden düşmesinden sonra Antep en üst düzey ligde temsil edilmez olmuştu. Ligin ilk 4 haftasında 3 büyüklerden Fenerbahçe ve Beşiktaş ile karşılaşan Gazişehir, zorlu fikstürden Beşiktaş’ı yenerek az kayıpla çıktı. Neredeyse sıfırdan kurulan kadronun başarısı teknik patron Sumudica’ya endeksliydi. Rumen hoca tecrübesini konuşturarak, ilk 5 haftada takımda uyum sağlamayı başardı.

Gazişehir, 1988 yılında Sanko Holding bünyesinde Sankospor adıyla kuruldu. Mavi-beyazlı renklerle futbol dünyasına giren Sankospor, amatör olarak başladığı futbol macerasında başarılarla, günümüzde TFF 1. Lig’e kadar yükselmeyi başardı. 1993’te 3. Ligde mücadele etmeye başlayan o yıllardaki adıyla Sankaspor, 1996-97 sezonunda 3. Ligde şampiyon olarak 2.Lig’e yükseldi. 1999-2000 sezonunda Sankospor ismini bırakıp adını Gaziantep Büyükşehir Belediyespor olarak değiştirdi.

2004-05 sezonunda şampiyonluk sevinci yaşayarak 1. Lig’e çıkan Gazişehir, şehrin büyük takımı Gaziantepspor’dan tam 20 yıl sonra Gazianteplilere şampiyonluk sevinci yaşattı. Gaziantep Büyükşehir Belediyespor Kulübü, Teknik Direktör Ali Güneş yönetiminde grup birincisi olarak 2004-05 sezonunda şampiyon olduğu yıl 93 gol atarak Avrupa’nın en çok gol atan takımı olup, rekor kırdı. 15 Haziran 2017’de yapılan genel kurulda kulüp yönetimin almış olduğu kararla kulüp, belediye bünyesinden çıkmış ve Adil Sani Konukoğlu başkanlığında adını Gazişehir Gaziantep Futbol Kulübü olarak, renklerini ise kırmızı-siyah-beyaz olarak değiştirdi.  2017-18 sezonunda TFF 1. Lig’de play-off finali oynama başarısı göstermiş ancak penaltılarda Süper Lig kapısından dönmüştü. 2018-19 sezonunda bir kez daha şampiyonluk parolasıyla sezona başlayan Gazişehir, play-off finalinde karşılaştığı Hatayspor’u mağlup ederek adını tarihinde ilk kez Süper Lig’de mücadele edecek takımlar arasına yazdırdı.

[Hasan Cücük] 24.9.2019 [TR724]

‘Bir konuşsam Türkiye yıkılır!’ [Uğur Tezcan]

2016 yılında yazdığım bir yazıya bu başlığı koymuştum. Bu yeni yazıda, ülkenin son geldiği noktadan ilham ile o eski yazıya da konu olan benzer duyguları ve örnekleri harmanlayıp, ‘hiç değişmeyen Türkiye!’ tablosuna bir boya daha çalacağım.

Hastalıklı bir siyaset ve devlet yönetimi anlayışının hakim olduğu toplumlarda eski ve yeni devlet ricalinden, bürokratlardan; hatta ayak takımı tabir edilen daha alt düzeyde bazı insanlardan bu tür ifadelerin duyuluyor olması gayet normal bir gelişme olarak kabul edilmeli. Mahiyeti itibariyla bu bir kanunsuzluk, keyfilik, yozlaşma, hastalık ve verimsizlik, suç ortaklığı veya suç örtme göstergesidir. Devlet bünyesinde gelişmeye yüz tutmuş bilumum hastalıkların ve parazitlerin varlığına da bir ayinedir. Aynı durum; ülkenin mafyatik ve yasak ilişkiler düzlemine çoktan eğrilmiş olduğuna bir nevi işarettir ve o yönde akıp giden çıkar ve ilişki ağları, muhtemelen tüm bünyeyi çoktan sarıp sarmalamış demektir.

Kısaca ‘Türkiye siyaset tarihinin’ özeti diyebilirsiniz siz buna. ‘Devlet sırrı’ ve ‘devlet mahremiyeti’ gibi müphem kavramlara sığınarak ve yine ‘örtülü ödenek’ tarzı kayıt dışı veya yasal olmayan yollardan temin edilen kaynaklar kullanılarak işlenmiş türlü türlü suçların, kusurların ve yozlaşmışlıkların cesurca geçit töreni yaptığı bir dönem!.. Ergenekon dönemi davalarını hatırlayın mesela. İşledikleri bir takım cinayetler ve suçlar kendilerine sorulduğunda ‘devlet için yaptım!’, ‘devletin bekası için yaptım!’, ‘amirlerim emretti!’ türündeki ifadeleri hatırlayın. Bugün bile bazı insanları konuşturma imkanımız olsa yine aynı cümleleri duyacağımızdan zerre miktar şüphem yok!

Aradan üç sene geçti ve bizler hala aynı başlıklar altında yazılar yazabiliyoruz. Bu yazıyı eski başbakan Davutoğlu’nun son sözü üzerine yazmaya karar verdim. Biliyorsunuz aslında pek ürkek bir siyasetçi olan Davutoğlu kendinden hiç beklenmeyen bir şekilde sahneye çıktı ve Erdoğan ve Bahçeli’ye dönük tehditkar bir ifade kullandı ve ”terör defterini açarsam insan içine çıkamazlar. Neden mi? 7 Haziran-1 Kasım arası yaşananlar yüzünden” dedi. Türk siyasetinin belki de askeri darbe olmadan makamından edilen, herkesin gözü önünde (Erdoğan tarafından) koltuğundan kovulan, yani siyaseten derdest edilen ilk başbakanı olan Davutoğlu’nun bu sözü üzerine yazıyorum. Bu söz üzerine bazıları hemen o döneme ait bazı gelişmeleri listelediler ve kısa sorgulamalar yaptılar: ‘’400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün’’ laflarının ardından azan terör faaliyetleri, 7 Haziran-1 Kasım tarihleri arasında belki 900’e yakın insanın ölümüne sebep olan ve içlerinde Ankara ve Suruç katliamlarının da olduğu kanlı dönem…

Yine; bir anda parlayıp hemen sönen tepkiler şeklinde kaldı tüm bu hatırlatmalar. Savcılar ve adalet sistemi yine görmezden geldiler bu suç ithamını; muhalefet yine sustu ve toplum yine unuttu!..

Zaten bu yazıyı Davutoğlu’nun açıklamasından biraz zaman geçitikten sonra yazmamın önemli bir sebebi de bu: Aslen çok ciddi tepkilerle karşılanıp üzerine kükreyerek gidilmesi gereken bu tarz açıklamaların toplum nezdinde gördüğü (aslında kurnazlık ve nemelazımcılık boyalı) ilgisizlik ve bunun işaret ettiği hastalıklar beni ilgilendiren. Aşağıda o eski yazımdan uzun bir bölüm alıntılayıp sonra bağlayacağım. Koyulaştırılmış kısımlara özellikle dikkat ediniz.

… Bu söz, Türkiye’deki siyâsî, politik, ahlâkî, sosyal ve hukûkî çöküntünün ve yaşanan seviyesizliğin en çarpık örneklerinden biridir bana göre. Toplumsal bilinçaltımızı yansıtan nâdir ifâdelerdendir.

Bir konuşsam Türkiye sallanır…

Konuşursam Türkiye yıkılır…

Ben konuşursam Türk futbolu biter…

Çok şey biliyorum, konuşsam yer yerinden oynar…

Bu ifâdeleri okurken sizin de zihninizde son 30-40 yıla ait bir çok çağrışımın canlandığına eminim. Çünkü farketmesek de bu ve benzeri ifâdeler kendi vergilerimizle beslediğimiz, belli makamlara getirdiğimiz milletvekilleri ve devlet görevlileri tarafından çoklukla kullanılıyor. Bâzen, mafya ve derin illegal örgüt elemanları tarafından; hattâ şimdilerde iş adamı ve sanatçılar tarafından bile kullanılıyor benzer sözler.

Bu ifâdeler ve onlara tevessül eden insanlar tahlil edildiğinde genel anlamda şunları söylemek mümkün:

Gerçekte bu insanların çoğunun aslında çok bir şey bildikleri filan yok. Bâzıları sıkıntıya düştüklerinde, bâzıları suçüstü yakalandıklarında, bâzılarıysa önemli insan havası vermek istediklerinde ve bir kibir göstergesi olarak bu tür sözlere sarılıyorlar.

Bir şeyler bilen bazılarıysa ya siyâsî hesaplarla birilerini tehdit etmek ve blöf yapmak amacıyla veya suçüstü yapıldıklarında; ‘’beni satarsanız konuşurum’’ tandanslı mesajlar göndermek istediklerinde bu tür söylemler kullanıyorlar. İşin üzücü tarafı bu kişilerin çoğunun vergilerimizle; bize hizmet etsinler diye beslediğimiz milletvekili, siyâsî, devlet adamı ve görevlileri olmaları… Meselâ, Bülent Arınç’ın partiden dışlanma aşamasında, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında söylediği ‘’elimde 100 dosya var’’ açıklaması bir bakıma ‘bir konuşursam Gökçek biter’, hattâ ‘AK Parti biter’ demektir. Biraz daha ilerletseniz, bu söz devlet bitere kadar bile götürebilir insanı. O gün bugündür hâlâ ne bir açıklama duyduk ne de bir savcı çıkıp dosyaları istedi Arınçtan!

Bana göre; bu sözler medya aracılığıyla her servis edildiklerinde ardından hiçbir toplumsal, hukûkî, vicdânî, ahlâkî ve siyâsî sorgulamanın gelmiyor olmasıdır aslında en vahim olan. Çünkü bu tür ciddî ifâdelere karşı gösterilen tepkisizlikler toplumsal ve kamusal birçok hastalığın göstergeleridirler. 

Neden mi?

Çünkü, eğer sağlıklı ve hukuk temelli bir toplum olabilseydik, medyaya çıkıp bu tarz açıklamalar yapan bir devlet görevlisini veya herhangi bir insanı sorguluyor olurduk. Gizlemeye çalıştıkları; bir devleti yıkacak kadar büyük olan mesele neymiş bunun takipçisi olurduk.

Gelişmiş Batı ülkelerinde devlete yıllarca çalışmış bir devlet görevlisi çıkıp ‘bir konuşsam devlet yıkılır’ dese, hemen savcıların, basının, muhâlefetin ve sivil toplumun hedefi hâline gelir. Bizdeki gibi toplum ânî bir refleksle; muhâlefet dahil, tüm fertleriyle ve kurumlarıyla birlikte ‘duymamış gibi yap!’ moduna geçmez.

Daha da ileri gidersek, aslında sağlıklı bir toplumda hiçbir fert çıkıp böyle bir cümle sarfetmeye ihtiyaç duymaz, cesâret de edemez. Çünkü, sağlıklı bir toplumda devleti yıkacak kadar sorunlu işlere kimse bulaşmaz. Bulaşanı gören kişinin adâlete bildirme gibi bir yükümlülüğü vardır ve bildirir de. Vâkıf olduğu suçu açıklamamanın suç olduğunu herkes bilir. Bunun da ötesinde sağlıklı ve güçlü bir toplum bir kişinin yapacağı açıklamalarla yıkılacak kadar zayıf ve suça teslim olmuş dirâyetsiz bir ülke değildir. Denetim mekanizmaları ve devlet aklı hakimdir ve canlıdır orada. O nedenle kimse bu dinamiği ve gücü görmezden gelip, kibir ve küstahlıkla karışık bir câhil cesâretiyle kendini rezil edip tehlikeye atmak istemez…

Ama toplum sağlıksız, adâletsiz ve suça teslim olmuş bir toplumsa o zaman bizdeki gibi garip söylemlerle siyâset yapılır hâle gelir. Bir kişinin bildikleriyle futbol yıkılacaksa veya devlet sarsılacaksa o futbol ve ülke zaten tükenmiştir. Ve yine, böyle iddiâlarla gündem oluşturan insanları toplum sorguya çekip takipçisi olmuyorsa, zâten yukarıda işâret ettiğim tüm çöküntüler yaşanıyor demektir.

Evet! Aradan haftalar geçti ve Davutoğlu’nun o ciddi tehdidini halihazırda konuşan belki üç-beş kişi kaldık! Varlığını bir bakıma AKP düşmanlığına bağlayarak siyaset yapan kesimler dahil büyük çoğunluk üçüncü günün sonunda sessizliğe boğuldular. Bir kısmının hiç sesi bile çıkmadı. Kimse sokaklara çıkıp adaleti ve muhalefeti göreve çağırmadı. Perinçek’in Ulusalcıları, Ergenekon’un Kemalistleri, Erdoğan’ı bir kaşık suda boğmaya gönüllü Atatürkçüleri, her yerde adalet ve hakkaniyet kibirleri satan liberalleri, ‘halk adamı’ solcuları, AKP’den hiç hazetmeyen Kürt siyasetçileri ile topyekün susan bir Türkiye tablosu var karşımızda…

Listeyi uzatabilir ve bunun sosyolojik boyutları üzerine düşünmeye devam edebilirsiniz. Zaten tam da beklediğm gibi; adeta o eski yazımın altına mühür basarcasına, Davutoğlu bir iki gün sonra basına bir açıklama yaptı ve şunları söyledi: ‘’Orada defteri açtım, bu zinhar birilerini tehdit için kullanılmış bir şey değil. Bu konular devlet mahremiyeti içinde olan hususlardır. Cumhurbaşkanı’mız açmadıkça açmadım, açmam.’’

Sanırım bu son ifadeler bu iki yazımdaki tüm iddiaların altını kırmızı kalemle çizip tarihe önemli notlar düşüyordur.

Selametle!

[Uğur Tezcan] 24.9.2019 [TR724]

Metafizik yorgunluğu [Süreç konuşmaları-7] [Veysel Ayhan]

“Ve senin ruh madenin işlenmemiş bir altın madeni. Henüz 24 ayar değil. Taşa toprağa karışmış halde. İşte senin bu altın hayalin dua yerine geçiyor ve kader önüne altını topraktan ayrıştıracak kimyasal işlemler çıkıyor. İşlemlerin sonunda Cennet  mücevherhanesine layık bir altın külçesi oluyorsun. Hatta ruhen işlenmiş bir takı koleksiyonu oluyorsun..

Kur’an’da bu yola çıkanların başına nelerin geleceği gayet açık yazıyor. Ama Kur’an’ı kendimize inmiş gibi okumuyoruz. Yüzyıllar önce nazil olmuş ve o günün insanlarına hitap ediyor diye düşünüyüruz. Oysa Kur’an tüm zamanları paranteze alır. ‘Kötü’ sürprizlerle şok yaşamamız biraz bundan.

– Keşke baştan haberimiz olsaydı! Ben belki bu kadar ağır imtihanı kabul etmezdim.

– Sana sübjektif bir şey diyeyim. Benim veya senin yaşadığımız mağduriyetleri dünyaya gelmeden, ruhlar aleminde kabul etmediğimiz ne malum?

– Nasıl yani?”

(Diyaloglar; yanlışlanmaya açık sübjektif değerlendirmelerden oluşmaktadır.)

– Allah dünyayı ve içindekileri yaratmadan önce tüm ruhları yaratıyor. Kur’an’da var. “Hani Rabbin, Adem oğullarının sulbünden zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir.” (A’raf 172) Bu ayetin “Biz bundan habersizdik, dememeniz içindir.” kısmı bence çok önemli. Cenab-ı Hak, bize habersiz sorumluluk yüklemiyor. Daha önce haber verdiğini bildiriyor. Ben bu ayetten ruhlar aleminde bir ‘pazar’ kurulduğunu ve orada insanların çile ve mihnetlerini, fiziki ve ruhi donanımlarını bizzat tercih ve kabul ettiklerini çıkarıyorum. Böylece insanların İmtihan salonuna girmeden çözebileceklerini düşündüklerini ‘soru’ları kendilerinin seçtiğini düşünüyorum. Geçen sosyal medyada şöyle bir test gördüm. İnsanlara soruyorlar. Şu 8 şeyden hangi ikisini seçerdiniz diye. Sırasıyla sağlık, 4 dil bilmek, süper zeki olmak, sınırsız paraya sahip olmak, maşukunu bulmak, insanları iyileştirebilmek, geçmiş hatalarını düzeltebilmek, istediği vücuda, güzelliğe sahip olabilmek diye. Katılanların tercih çeşitliliğini görünce bunu düşündüm. İnsan ilginç, akılalmaz bazen akla ziyan tercihler yapabiliyor. Bu varsayım tabii ki ilmi değil. Yanlış olabilir. Ahirete gitmeden doğrulayamam. Ama bunu teyid ettiğini düşündüğüm bir vakayı Taberi’nin tercümesinde okudum.

– Nasıl bir olay?

– Azrail(as) Hz. Adem’in ruhunu kabzetmeye geldiğinde, ona der ki ‘benim daha 40 yıl ömrüm kalmadı mı?’ Azrail (as) cevaben ama sen ömrünün 40 yılını  Bezm-i Elest’te Hz. Davut’a vermiştin. Hz. Adem, bunu hatırlamaz, reddeder. (Taberî, Camiu‘l- Beyân)

Başka olaylar da var. Hz. Adem, Cennet’ten uzaklaştırıldığında dönüp içinden geçtiği kapıya bakması; üzerinde ‘Lâilâhe illallah Muhammedun rasûlullah’ yazdığını görmesi ve Efendimiz’i (sav) vesile yaparak bağışlama istemesi var. Hayal ettiğim bu “Pazar”da sadece “alış” yok, “veriş” de var. Bir tür icap-kabul. Ayrıca bir şeyden fazla aldığınızda bir başka şeyi eksik almak zorunda kılıyorsunuz. Bu arada genel olarak işin “veriş” kısmı “Allah, kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez.” (Bakara, 286) ayetinin garantisi altında. Sonsuz Nur’dan bir bahis okuyayım: “Vicdanımda ağır basan görüş şudur ki; mevhibe-i ilahiye, Cenab-ı Hakk’ın onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avanstır. Zira Cenab-ı Hak onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor… Efendimiz (sav) istikbalde üzerine alacağı misyona liyakatını göstermiş, Allah da ilm-i ezelisi ile bunu bildiğinden dolayı ona baştan o misyonu yerine getirecek donanımı lütfetmiştir.”

Sonuç olarak biz yaratılmadan ruhlar aleminde yaşadığımız, şahit olduğumuz pek çok şey var. Hayal edip anlamaya çalışabiliriz ama gerçeğini diğer tarafa gidince anlayacağız.

“BİZ BUNDAN HABERSİZDİK, DEMEMEMİZ İÇİN…”

Pek çok şeyi bizzat seçip tercih etmiş olabiliriz. Yine bir örnek vereyim. Rüyalarımızın gerçekliği, gerçek hayata nispetle hayal gibidir. Fizik kuralları değişir, zaman boyutu kalkar.  Şu nihai gerçeklik sandığımız dünya hayatı ise ahiret alemine kıyasla rüya gibidir. “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.” sözünü -hadis olduğu da söylenir.- böyle anlıyorum. Biz ölünce şu üç boyutlu alemden ayrılıp çok daha fazla boyutlu bir alem gideceğiz. Kuantum fiziği ilginç şeyler söylüyor. Sicim teorisi içinde yaşadığımız 3 boyutun ötesinde 7 boyut daha var diyor. Muhtemelen ahirete gidip oradan dünyaya bakınca şimdi rüyalara baktığımız gibi bakacağız. Ne kadar da zayıf ve alt bir boyutmuş, diyeceğiz.

– Daha önce duymadığım ilginç bir çıkarımlar. Peki kendimiz seçtiysek sorulara dayanamayıp intihar edenler, erken ölümler?

– Bazen pazardan yanlış bir şey (boyunu aşkın imtihan sorusu) alırsın, eve geldiğinde pişman olursun ama elden bir şey gelmez. Sigorta atar. Veya bazen büyük bir soru seçmiş olursunuz ve o soru dünyada sizi yutacak hale gelince Allah merhamet eder sizi o sorudan önce alır. Ahirete en zirve noktanızda iken, inişe geçmeden gidersiniz. Bediüzzaman Hazretleri kaderin akli değil vicdani bir mesele olduğunu söyler. Sorularının çözdükçe zorlaşabilir. Kader geçmiş ve geleciği iç içe değerlendirir. Bu kabil şeyler denebilir. Allah’ın ahlakını ve adaletini nefsimden anlamaya çalışınca böyle düşünceler makul geldi. O nedenle dünyada “Yok ben bunu istemedim, nerden geldi bunlar benim başıma falan diye…” fazla mızmızlanmamak lazım. Saydığım şeyler farklı boyutta cereyan ettiği için hatırlamıyor olabiliriz. Ötede mahcup olabiliriz. “Bunlar senin tercihindi…” diye bir hitapla karşılaşabiliriz.

– Tuhaf geldi, zihnimde demlendirip test edeyim.

BİR DAMLA GÖZYAŞININ BEDELİ

– Yanlış olabilir. Mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir. Sen para verip evine aldığın elektirik süpürgesi “Hayır ben toz-topraktan hoşlanmıyorum” diyemez. Çay bardağın “Hayır ben sıcak şeyleri sevmem” demez. İnsan kendi ürettiği şeyde sahiplik davası güdebilir. Bizi biz yaratmadık. Tamamen Allah’a ait bir vücudun dümenine oturmuş ‘kendim’ sandığım bir ruhla mal sahipliğine kalkıyorum. Belediyeye ait bir otobüse soför olmuş, insanları taşıyorum ama bir süre sonra bu otobüs benim, belediye falan yok deyip kendime bilet tahsilatına kalkıyorum. Komik oluyorum.

Şu da var. Bizim zâlim bir yaratıcımız da olabilirdi. Öyle olsaydı buna itiraz mı edebilecektik? ‘Ben zâlim bir yaratıcı istemiyorum’ dediğimde onun mülkünden dışarı çıkabilecek miydim? Bu itirazım onun yaratıcılığını iptal mı edecekti? Bir firavunun veya bir diktatörün gerçekten bir tanrı olduğunu hayal et! Ne korkunç bir düşünce! Allah’a şükürler olsun. Ne kadar sevinsek az. Bizim Kur’anda 114 yerde Rahman ve Rahim olduğunu duyuran bir Rabbimiz var. Anne ve babamızdan daha merhametli bir Yaratanımız var. Nefsimize, ailemize ve çevremize şefkatimiz ve merhametimiz nispetinde bundan faydalanacağız. Allah’a saygımız nispetinde “el üstünde” tutulacağız. O’nun gücü her şeye yetiyor. Ve O Yaratan’ımız atom çekirdeklerinden galaksilere kadar kurduğu sistemle milyonlarca yıldızı tesbih taneleri gibi çeviriyor. Dünya üstünde milyarlarca canlının hayatını idame ettiriyor. Havsalamızın alamayacağı bu “Güç” ve “kudret”in adaletle hükmetmede (haşa) zaafı olabilir mi? Güneşi kaynayan mağmalardan bir ışıldak olarak bize hizmet ettiren “Güç” zalimleri sinek gibi ezmekten aciz olabilir mi? Ama dünya adalet değil, imtihan yeri. Günü geldiğinde bir bebeğin bir damla göz yaşının zalimlere neye mal olduğunu ve mazlumlara neler kazandırdığını gördüğümüzde adaleti ve mükafatı karşısında şükür secdesi edeceğiz.

– İnşaAllah. Fakat dünyada iken sabretmek zor.

– Ama sen de fark etmişsindir. Bizde bir metafizik yorgunluğu oluştu. Bazı arkadaşlarla konuşurken Kur’an, sünnet, sahabi gibi sözcüklerine karşı hafif bir burun kıvırma görüyorum. Buna ne dersin?

– İtiraf edeyim bende de var.

– İşte bu ahirzaman için hadislerde bahsedilen “Süfyan fitnesinin” bize ulaşan esintisi. Süfyan ve tabileri kendilerini “din”le özdeşleştirince herkeste dine karşı bir soğukluk oluşuyor. Sonucunda dini konuları “metafizik ve mistik” diye hafife almalar başlıyor. Bu fitneye mağlup olmamak lazım.  Kış mevsimi geliyor. Ne yapıyoruz? Kalın giyiniyoruz, şemsiye kullanıyoruz, aşı oluyoruz. “C” vitaminli gıdalar alıyoruz. Bu fitne zamanında yıkılmamak istiyorsak evrad-ı ezkarı, cevşeni (palto-zırh), gece ve duayı terk etmemeliyiz. Namazlara ve vakitlerine fevkalade hassas olmalıyız. Tesbihatı ihmal etmemeliyiz. İşin bir kanadı bu. Diğer kanadı ise mutlaka bir işin ucundan tutmak. Hiç olmazsa bir iki mağdurun imdadına koşmak.

ÖNCE NAMAZ GİDER

– İki kanat da sallantıdaysa?

– Öyleler de var. Bu dediklerimi terkedenlerden namazlarını bırakanlar oldu.

– Ben de rastladım.

– “Namaz dinin direğidir” sıradan bir hadis değil. Namaz gidince “binanın” direği, kolonu gidiyor. “Çadır” çöküyor. Altında kalanlar bir süre karanlıkta debeleniyor. Hayat belirtileri gösteriyor ama bu, uzun sürmüyor. Namazını bırakıp da ahiret endişesini yitirmeyen kimse bilmiyorum. Sonra arkadan dinin esaslarına ve kaynaklarına burun kıvırma, seküler dünyaya imrenme başlıyor.

– Tabi siz bunları deyince şöyle bir eleştiriyi hatırladım. “Niye sadece namaza ve evrad-ı ezkar’a vurgu var da yalanlara, kul haklarına, dürüstlüğe, dalaveresiz yaşamaya vurgu yok.” “Bu tavır, içerikteki boşluğu perdeleme amacı mı taşıyor?” diye. Bu na ne diyeceksin?

(Devamı var.)

Tek yazıydı uzadı da uzadı! Soru geldikçe metin katlandı.

Haddimi aşmayan istifham ve itirazlar için email : veyselayhan@tr724.com

[Veysel Ayhan] 24.9.2019 [TR724]

Ucuz Batı karşıtlığının zararları [Yavuz Altun]

Kanserle mücadelesini kamusal alana taşıyan ve bu mücadeleyi bir anlamda popülerleştiren Neslican Tay’ın ölümünün ardından Üsküdar Üniversitesi Rektörü Nevzat Tarhan şunları yazdı:

“#neslicantay kızımız çok çile çekti ama ümidini kaybetmedi, Ölümle yüzleşebilseydi #ölümbilinci ne sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarına kapılmasaydı dinlerin #hayataanlamkatma ve #teselligücü nden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi diye düşündüm.”

Hâliyle tepki de çekti. Tarhan’ın savunması şöyle: Kendisi de eşini kanserden kaybetmiş. Bu kaybının acısını dindirmek için faydalandığı yöntemleri sıralamış.

Sonra da şu tweet’i yazdı:

“Ölüm ve hastalık sel gibidir, mücadele ederseniz kaybedersiniz ve yüzünüz gülerken içinizde fırtına vardır. Bir kayığa binip ustaca yönetirseniz size sahile çıkarır.”

Ne var canım bunda, adam hikmetli sözler söylemiş işte, diyebilirsiniz. Ama bu tartışma aslında Türkiye’de dindar muhafazakârlığın güncel arkaplanı hakkında bir takım önemli ipuçları veriyor.

Tarhan’ın tweet dizisinde izini sürebileceğimiz bir takım anahtar kelimeler var: Mindfulness ve NeuroQuantology.

Mindfulness, ya da “farkında olarak yaşama”, son yıllarda Batı’da da revaçta olan New Age akımlardan biri. Deneyime ağırlık veren, insanı (özneyi) o deneyimin ve ânın biricik hâkimi gören, hâliyle de insana, yaşantısında farkındalık, durup düşünme öğütleyen bir akım bu.

Hayatın hızla akıp gittiği, stres ve depresyonun yoğunlaştığı günümüzde, bu akımın belirli bir ihtiyaca cevap verdiği ortada. Nitekim, son yıllarda önde gelen üniversitelerin psikoloji departmanları da bu konuya ilgi gösteriyor ve fenomeni anlamak için çeşitli bilimsel testler uyguluyor.

Ancak bilim insanları, belirli bir kuşkuyla yaklaşıyor meseleye. Çünkü “vaat ettikleri” ile “gerçek etkileri” arasındaki ilişki hâlen tartışmalı. Bu yönüyle, alternatif tıp uygulamalarına benziyor. Şarlatanların elinde “mucize” diye pazarlanmaya müsait. Bir başka itiraz şu: Kapitalizmin ürettiği sorunlar karşısında insanlara sisteme itiraz etmeyi değil, sistem karşısında bir durup dinlenmeyi öğütlüyor. Yani problemleri çözme iradesine değil, problemlerle birlikte yaşamaya vurgu yapıyor. Böylece, yine kapitalizmin aktörleri tarafından “yumuşak kapitalizm” olarak yeniden pazarlandığı öne sürülüyor.

NeuroQuantology’ye gelirsek, bu bir “uluslararası bilimsel dergi”. Editörü, yine Üsküdar Üniversitesi’nden Sultan Tarlacı.

Tırnak içinde yazdım çünkü mesela Norveç Bilimsel İndeksi, bu derginin “bilimsel” olmadığını belirtmiş. İlgili Wikipedia maddesinde şöyle bir not düşülmüş: “Derginin ne editör kadrosu, ne de danışman kadrosu kuantum fiziği ya da sinirbilimi alanında bilimsel çalışmalara sahip.”

Tarlacı, son yıllarda TV kanallarında sıklıkla karşınıza çıkan “popüler bilimci” akademisyenlerden biri. Hakkını vermek lazım, “alternatif tıp” konusuna pek çoklarından makul yaklaşıyor. Bunun ancak modern tıbba tamamlayıcı olabileceğini, doktor kontrolünde uygulanması gerektiğini söylüyor.

Bakın, modern Batı ölüm karşısında aciz!

Batı’daki New Age akımların Türkiye’de özellikle muhafazakar çevrelerde alıcı bulmasının tarihsel bir gerekçesi var: Aydınlanma sonrası bilim, dini dışarıda bırakan (dini kategorik olarak reddetmekten farklı) bir anlayışa sahip. Haliyle modern bilimin “çözemediği” bu çatlaklardan kendine yol bulan, maneviyata (aslında bir çeşit muğlaklığa) müsait her türlü görüş, İngilizce okuyabilen Müslüman entelektüellerde, heyecan yaratıyor.

Eğer Amerika’da bir gökdelenin bilmem kaçıncı katında çalışan bir beyaz yakalıysanız, bu türlü akımlar modern hayatın monotonluğunda açılmış menfez işlevi görür. Ama eğer Batı-dışında yaşayan bir sade vatandaşsanız, “modern Batı’nın acizliği” retoriğinin bir dayanağıdır.

Peki, neden böyle bir retoriğe ihtiyacımız var? Çünkü kabaca 16. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyılda mutlak bir olguya dönüşen Batı hâkimiyeti, biz Batı-dışı toplumlarda onulmaz yaralara sebebiyet verdi. Kolonizasyon ve küreselleşmeyle birlikte, Batı hemen her hanede bayrağını dalgalandırırken, reaksiyoner akımların da ortaya çıkmasına yol açtı. Bir şekilde, “Biz de fena değiliz” dememiz gerekliydi; “gerikalmışlık” sendromuyla başa çıkabilmek için, çeşitli kurgulara inanmak cazip geldi.

Bu arada Batı’da gelişen postmodern eleştiri kuramları, Batı-dışındaki entelektüeller için ekmek ve su gibi bir ihtiyaca cevap vermeye başladı. Modern Batı kötüydü, acımasızdı, hiçbir değere sahip değildi. Dünyadaki her melanet onun kabahatiydi. Eğer Avrupalılar gemilere doluşup topraklarımızı işgale gelmeselerdi, biz cennet gibi bir dünyada yaşayıp gidiyorduk.

Tam bu noktada, devreye kuantum fiziği giriyor. Postmodern eleştiri kuramlarının bir ayağı, kuantum fiziğinin modern bilimin sınırlarını zorlamaya başlamasıyla eşzamanlı düşünülebilir. Şimdilerde ciddi akademik mahfillerde vazgeçildi fakat 1990’ların sonunda uluslararası ilişkilerde bile kuantuma atıf yapan makaleler bulmak mümkündü.

Yine de bu “kuantum çılgınlığının” tortuları kaldı. Birçok yarı-entelektüel (pseudo-intellectual) onu bir çeşit 21. yüzyıl ilahiyatına dönüştürdü. Modern bilimin kesinlik ve objektiflik iddiasında bulunduğunu düşünenler için, Einstein’ın göreceliliği ve Schrödinger’in muğlaklığı, “bakın işte modern bilim bizi kandırıyor” deme vesilesine dönüştü. Oysa bilim, böyle ilerler. Bir iddia ortaya atar, sonra onu düzeltir; ve bu düzeltme işi sonsuza kadar gider. Haliyle gerçekten Batı’nın bilimine karşı çıkılmak istenseydi, onun öncülleri, deneyleri ve teorileriyle esaslı bir şekilde, yine bilimsel metotla, mücadele edilirdi.

Ahlakî problemler

Türkiye’de de kitapçılara gitseniz, kuantumla ilişkili onlarca kitap bulabilirsiniz şimdilerde. Birçoğu Batı’da bayatlamış fikirleri, yeniymiş gibi sunmaya ve buradan para kazanmaya çalışan sözde uzmanların eseri. Ama bu işin piri herhalde Alev Alatlı’dır. Kavramın vasatlaşmasına sunduğu katkılar paha biçilmez.

Yakın zamanda şunları söylemişti hatırlarsanız:

“İyi ki okumadık, eğer okumuş olsaydık kargadan başka kuş Shakespeare’den başka yazar tanımayacaktık, çünkü 550 yıldır aynı yazarı okuyan bir Anglo-Sakson toplumu var. Yahu bir adam çıkaramadınız mı başka? O trene binseydik biz de aynı şekilde olacaktık. Ama şimdi yeniden düşünebilir, çare bulabilirsiniz. Türkiye diri bir toplumdur. Türkiye’nin kıymetini bilin.”

Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi romanlarını okuyanlar için şaşırtıcı değil bu sözler. O romanlarda, kuantum fiziğinin alegorik çağrışımlarını birer hikmetmiş gibi sunmaktan, postmodern eleştiri kuramlarını Türkçe’ye kazandırmaktan ve biraz da içine İslam sosu katmaktan farklı bir şey yapmadı Alatlı. Bu tavır, zamanla “Batılı olan her şey kötüdür” fantezisine kadar varacaktı.

Alatlı muhafazakâr bir çevreden gelmiyor, fakat küresel anlamda İslamcılarla kesişen bir Batı-karşıtlığının mihmandarı. Malum, İslamcılığın kökenleri İngilizlerin Ortadoğu’yu işgaline dayanıyor ve bu sebeple oradaki kodlarda Batı her daim hasım olarak resmediliyor. Alatlı ise, Türk ulusalcılığının değirmeninde öğütülmüş bir geçmişe sahip.

“Alternatif tıp” ve psiko-ilahiyatın tamamlayıcı cüzü olarak Alatlı da okurlarına “alternatif tarih” öneriyor fakat bu, Batı’daki ve birçok yerdeki gerçek eleştirel alternatif tarihin bir karikatürü olmaktan öteye gitmiyor. Hastalandığımızda doktora gidiyoruz, çünkü tıp sistemine bir şekilde güveniyoruz. Tarihi de, tarihçilerden okumakta fayda var. Arada beceriksiz doktorlar gibi beceriksiz tarihçiler çıkabilir fakat kendinden menkul tarihçilerin açtığı derin yaraları kapatmak çok daha zor.

Buradaki temel sorun, Batı eleştirilerinin ucuzluğu; bir Avrupa takımını bir maçta yendiğimizde üzerimize yapışan o, “Biz de boş değiliz,” hissiyatını körükleyen vasatlığı. Asla gerçek sorunlarımıza referans vermeyen, Batı hâkimiyetinin gerçek sebepleriyle ilgilenmeyen, “kısa yoldan köşeyi dönme” müjdesini andıran popülist çıkışlar. İnsanları yalnızca bulunduğu yerde bocalatmaktan öteye gitmeyen bir takım fanteziler.

Alatlı ve benzerlerinin külliyatı, Batı tarihini eleştirirken onun tanrılara, krallara ve babaya (yani muktedirlere) isyan şeklinde geliştiğini, fakat “bizim kültürümüzde” güç sahiplerinin hiçbir zaman Batı’daki kadar “zalim” olmadığını anlatır. Çatışmacılığı yerer, “aman efendim ne gerek var ki şimdi itiraz etmeye” der. İnsanın insana ettiği zulmü, “hayatın gerçekleri bunlar, sabredin” şeklinde tahfif eder. Nevzat Tarhan’ın “kanseri düşman olarak görmeme” nasihati de buraya dayanıyor. Bunun arkaplanında doğayı düşmanlaştırmama, doğayla iktidar ilişkisi kurmama, insanı daha mütevazı bir konumda tutma gibi felsefî çağrışımları da olan sözler var.

Ancak buradaki ahlakî problem güncel ajandalarla kesiştiğinde ortaya çıkıyor. Alatlı, Tarhan ve benzerlerinin sesi, “Batı heyulası” karşısında sözde Batı-karşıtı iktidara asla itiraz etmemeyi salık veren bir entelektüel polisliğe dönüşmüş durumda. Seküler hayatı aşağılayarak, kerih görerek kendine alan açan, kendi ahlakını da bu “öteki düşmanlığı” üzerinden kurgulayan bir anlayışla flört hâlinde. Bunun devamında, insan ürünü felaketlerin “kader” (önlenemez, önlenmesi teklif dâhi edilemez!) olduğu ve buna karşı “sabır” (asla itiraz değil!) gösterilmesi gerektiği yönünde tavsiyeler geliyor.

Dünyanın geri kalanındaki popülist iktidarların yanı başında duran entelektüel cephanelikleri dolaşırsanız, Türkiye’deki bu durumun bize özgü olmadığını da görebilirsiniz. Batı, bu popülist sendromları, kendine dersler de çıkararak aşabilir bir gün, fakat bizim gibi toplumlara etkisi, gerçekliğin yitimi olur.

[Yavuz Altun] 24.9.2019 [TR724]

Beslemeyen gıda; yalan! [M.Nedim Hazar]

Toplumbiliminde “Yalan” bir yönetim modeli olarak geçiyor mu emin değilim ama totaliter rejimlerde gayet kullanışlı bir aparat olduğuna hiç şüphemiz yok artık.

Daha önce de müteaddit defa yazmıştık; sadece söylenen yalanlar değil, gizlenen gerçeklerin de toplumu bir süre yönlendirebileceği aşikâr. Böylesi toplumun yöneticilerinin ömrünün boyunun kısaldığı kesin olsa da, başka çareleri olmadığından olsa gerek bu yöntemi kullanmak durumunda kalıyorlar.

Özellikle seçim dönemi yaptığı konuşmalarda gittiği her şehirde, o kentin yerlilerinin gayet net bildiği hakikatleri bile çarpıtabilecek kadar bu işe kendini kaptıran Erdoğan, “Bu şehre üniversiteyi biz getirdik”ten tutun da “Biz gelmeden önce ambulans yoktu”ya kadar sadece çarpıtma değil, artık palavra kümesine girebilecek laflar etmişti.

Aslında ilk önce yurt dışında yabancılara söylenen bu yalanlar, bir süre sonra “domestic” olarak da kullanılmaya başlandığı için ister istemez bir “tarz-ı siyaset” haline geliyor sanırım.

Yerli uçaktan arabaya, bilmem kaç milyar ağaç dikmekten işsizlik rakamına kadar yalanın katıştırılmadığı alan kalmıyor tabiatıyla.

Aslında insanımızın hamurunda olan bir defoyu keşfetmekten başka bir şey değil bu durum.

Özellikle doğu toplumlarında icraatten ziyade lafını etmek epey işe yarayan bir yöntem. Hem de tee ne zamandan beridir böyle.

Biz küçükken tarih kitaplarında görmediğimiz şeyleri yazan kitaplar vardı. Örneğin “Dünyadaki her önemli gelişmeyi Türk ve Müslüman bilim adamları bulmuştur” filan yazıyordu bu kitaplarda.

Elbette içinde hakikatten birer parça vardı şüphesiz ancak toplumun milliyetçilik damarını gıdıklayarak para kazanmayı amaçlayan bu tür kitaplar bir tür gerçek olmayan tarih oluşturuyor bir süre sonra.

Tarih enteresandır…

Sadece ekranlara bakarak bunu anlamak mümkün. Geçtiğimiz günlerde (Allah adaleti ile muamele etsin) ölen Mısıroğlu da dahil pek çok tarihle alakası olmayan ancak geçmişi kendi ideolojisine göre eğip büken tuhaf insanlarla dolu Türk televizyonları.

“Ankara’ya yağmuru dış güçler yağdırıyor, Gökçek mahcup olsun” diye konuşan uzmanınız olursa, “Hz. Nuh oğluyla cep telefonuyla görüştü” diyen profesörünüz de oluyor doğal olarak.

Bugüne dair övünecek bir şeyiniz kalmayınca müflis tüccar misali geçmişin tozlu ve bulanık sayfalarına dalıyorsunuz. Tarihi bir oyun hamuru gibi eğip bükerek oluşturduğunuz çakma geçmiş ile hem övünmeye devam ediyorsunuz hem de gururlanmaya.

Tekrar ediyorum, bu bulanık bulamacın içinde olan gerçekleri de zedeleyip, inandırıcılığını yitirtiyorsunuz maalesef.

Şüphesiz geçmişte çok büyük din ve bilim bilgeleri, mucitleri, âlimleri vardı. Ve bunların elbette bir bölümü Türk, Müslüman olabilir elbette. Ancak siz kitleleri kendi iktidarınız için aptallaştırmaya niyetliyseniz hoşunuza gitmeyen tarih ve tarihçileri silip yerine uydur kaldır şeyler monte edebiliyorsunuz.

Bu uzun girizgahı niye yaptım?

“First Leydi”miz Emine Hanımefendi, Birleşmiş Milletler 74’üncü Genel Kurulu kapsamında New York’ta ABD’li Müslüman toplumun kadın temsilcileriyle Hilton Midtown Otel’de bir araya gelmiş. Aslında hanımların ikindi çayı havasında geçen toplantıda belli ki Türkiye’de başta eşi beyefendi olmak üzere, tüm AKPlilerin sıklıkla yaptığı ve işleyen yöntemi orada da denemiş.

Nedir bu yöntem?

Geçmişten bir hakikati köpürterek onunla övün, başkasına dair gerçekleri de görmezden gel…

Diyelim kendi tarihimizde gerçekten eğitime büyük önem verilmiş ve hakikaten büyük akademisyenlere sahibiz.

Bunu uslu efendice söylemek varken, “Oxford, Harvard neymiş biz sizden bin yıl önce üniversite kurduk” diye ezikçe efelenmenin ne anlamı var?

Şöyle buyurmuş Bayan Erdoğan:

“Mesela dünyanın en eski üniversitesi, ne Oxford ne Harvard’dır. En eski üniversitenin, Fatima el-Fıhri adında Müslüman bir kadın tarafından Fas’ta kurulduğunu kaç kişi biliyor? İslam’ın bilime, sanata kattığı cevherleri, var ettiği medeniyeti yüksek sesle anlatmalıyız.”

Şimdi bu metni şöyle yapsanız hiç sorun yok aslında:

“Dünyanın ilk üniversitelerinden birini Müslümanlar kurmuştur ve daha önemli olan bu üniversitenin kurucu rektörü de Fatima el-Fıhri adındaki bir kadındır!”

Bu cümlede İslam toplumlarının kadına ve eğitime verdiği önem zaten ortada. Bunu başkasını aşağılayarak yaptığını zannetmek ne tür bir ezikliktir ki?

Kaldı ki bu “Dünyanın ilk üniversitesi” meselesi hayli tartışma götüren bir konudur.

Böylesi hamaseti Türkiye’de bir ilçe seçim mitinginde yaparsanız belki işe yarar ama elin oğlu cahil ya da her dediğimize kanacak –zannettiğimiz- kadar aptal değil.

Şu satırların yazarı oralı olduğu için biliyor, ilk üniversiteden kastınızın ne olduğu da önemli tabii.

Harran Ekolü diye bir akademik oluşum var neredeyse tarihin ilk çağdan beri olan. Harran isminin Sümer ve Akatlar tarafından kullanıldığı bu ekolün okula dönüştüğü anlatılır.

Harran’ın Abbasiler döneminde üniversite olarak eğitim verdiğini anlatır tarih kitapları.

Hadi bunlardan vazgeçtik, Milattan önce 600 yılında açılan ve neredeyse günümüze kadar gelen Nalanda Üniversitesi’ni bilmeden bunları sallarsanız size hayranlıkla bakmazlar!

Nalanda Üniversitesinin tarihi arka planı incelendiğinde Hint kültürünün ilk günlerden itibaren öğretimle ilgili gelişmiş olduğunun kanıtı gibidir. Babil, Suriye, Yunanistan, Çin gibi ülkelerden öğrencisi olmuştur. Verilen eğitimler arasında, lehçeler, dil bilimi, mantık, ilaç tedavileri, ameliyat ve oklu silahlar gibi alanlar sayılabilir. O zamanki kral Sakraditya tarafından inşa edilmiştir. 16 yaşından büyük olanlar öğrenci olarak kabul edilmekteydi. Tarihi boyunca üç kez yıkılmıştır ve tekrar inşa edilmiştir. Üçüncüsü 1300’lerde olmuş ve 2006’ya kadar değişmeden kullanılmıştır. Günümüzde ise yeniden restore edilmiş ve yükseltilmiştir.

Bütün bu gerçekler elbette ne MS 859 yılında inşa edilen Al-Karaouine Üniversitesi’ni ne de büyük bir girişimci-eğitimci olan Fatima al-Fihri’nin değerini düşürmez.

Tarihi kendi sığ menfaatlerine katık yaparsanız bir süre sonra oturacak sofra bulamazsınız.

Yalan, ne söyleyeni ne de söyleneni uzun süre tok tutan bir gıda değildir çünkü!

[M.Nedim Hazar] 24.9.2019 [TR724]

Neslican ah Neslican [Tarık Toros]

Zihinler öyle travma altında ki…

Elbise askısında aldığı rüşvet yalanlanamayacak kat’iyette belgelenen eski bakan büyükelçi olunca mahalle ayağa kalktı.

Şaşıranlara şaşırmalı, ne olmasını bekliyordunuz?

Eşi geçenlerde instagram’da yazdı:

-Söyleyecek çok söz var ama bir kerede söylersem yer yerinden oynar.

-Kullanandan, kullandırtandan çok yoruldum. (Beyhan Bağış, 8 Eylül 2019)

**

Yakındır…

İltihap öyle patlayacak ki, cerahat herkese sıçrayacak.

**

Ülkede yargı ne zaman öldü, bilir misiniz:

25 Nisan 2015’te verdikleri karar yüzünden tutuklanan iki hakimle!

Daha geriye gidin;

22 Temmuz 2014’te gözaltına alınan polisler 4 gün sonra serbest kaldığında etrafları polislerce ablukaya alınınca öldü.

Geriye gidin;

17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması rafa kaldırılınca “köpeklik dönemi” başladı.

**

Nice örnek sıralanabilir:

Tutuklu gazetecilerin tahliye edilip cezaevi otobüsünde gözaltına alınıp emniyete götürülmesi gibi.

Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili hak ihlali kararına “uymuyorum, saygı da duymuyorum” demesi gibi.

Şu içinde bulunduğumuz sürecin taşları “özellikle” 2013’ten bu tarafa döşendi.

Belli ki 2009-2013 arasında altyapısı hazırlandı.

Yani…

Bir hakimin mahkeme kürsüsünde Kıvanç Tatlıtuğ ile çektirdiği fotoğrafı paylaşması sadece sürecin sonucu. Üzerinde tepinilecek bir şey değil.

**

Yargı reformuymuş.

Başlık şu:

“Suçsuzluğunu kanıtlayan KHK’lıların işe dönüşüne yönelik düzenleme geliyor.”

Bir başlık daha:

“Haber verme ve eleştiri sınırlarını aşmayan düşünce açıklamaları suç olmayacak.”

Güler misin, ağlar mısın.

Kanunsuz, kuralsız, kitapsız ara dönemin teyididir bu.

**

23 Mayıs 2018’de Twitter’da yazmışım:

Pergeli sıfır noktasına koymazsanız…

Çizdiğiniz daire her defasında birilerini dışarıda bırakır.

Sıfır noktası da:

-Suçun şahsiliği,

-Kanunların geriye yürümezliğidir.

**

Şu gün, en az 1000 sene gerideyiz.

Kişiler “suçsuzluğunu” ispatla meşgul.

Eleştirel fikirler ise “terör” suçu.

**

Her şeye ama her şeye rağmen…

Enseyi karartmayalım.

**

Hepimizi sarsan bir ölüm:

Neslican, 21 yaşında yitip gitti.

Kanser tüm vücudunu sarmıştı.

Yıllarca mücadele etti, hastalığı gerilemediği gibi ilerledi.

Son günlerinde…

Öleceği, kurtuluş umudu kalmadığı söylenmiş miydi?

İhtimal, biliyordu.

1.3 milyon takipçili instagram hesabına ölümünden 6 gün önce şu notu düştü:

-Hala taburcu olacak kadar iyi olmayı bekliyorum. Şimdi her şeyin çok güzel olmasının tam zamanı bence. Hadi hemen olsun. (Neslican Tay, 14 Eylül 2019)

**

Hangimizin durumu bu kadar umutsuz bilmiyorum.

Şunu biliyorum:

Ölüme birkaç adım kala bu kadar inançlı olan gencecik bir yürek kadar yüreğimiz olmalı.

[Tarık Toros] 24.9.2019 [TR724]