Zulümde Huzur Yoktur [Mehmet Ali Şengül]

Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’daki peygamber kıssaları müstakbel bazı gerçeklere ışık tutmakta ve insanlara rehberlik yapmaktadır. Bu kıssaların her devir için ifade ettiği bir mânâ vardır. Bize düşen bu manayı anlamaya çalışmak ve kendimizi doğruya tevcih etmektir. Böylece Rabbimize karşı sorumlu olduğumuz vazifelerimizi samimi olarak gönülden ifa etmiş olur, su-i edep yapmamış ve  -inşaallah- sırat-ı müstakime ulaşmış oluruz.
    
Örnek  olarak seçtiğimiz, Hz.Yusuf‘un (as) rüyası, kıskançlıkla kardeşlerinin O’nu kuyuya atmaları, köle olarak satılması, Mısır’da Hz.Yusuf’u satın alan vezir… Vezirin hanımının Hz.Yusuf’a sahip olmak istemesi, Hz.Yusuf’un iffetini koruyup Efendim’e(!) ihanet edemem demesi, bu vak’a münasebetiyle hakem tayini, Hz.Yusuf‘un güzelliği karşısında kadınların bıçakla ellerini kesmeleri, dedikoduları kesmek için Hz.Yusuf’un hapishaneye atılması ve neticede Mısır’a aziz olması, kendisini kuyuya atan kardeşlerini affedip yardım etmesi, anne, babası ve kardeşleriyle buluşması, dünya nimetlerinin zirvesine ulaştığı an dünyadan daha mükemmel olan cennet hayatına talip olarak ölümü istemesi…

Bu ve benzer kıssalar bugün bizlere bazı gerçekleri anlatmakta ve dişimizi sıkıp Allah’ın vereceği hükmü beklemeyi öğretmektedir. Baskılar ve tuzaklarla hiçbir zaman hakikatler örtbas edilemez. Zulümle, kuvveti kullanarak gerçekler yok edilemez. Bu yolu intihap eden fert, aile ve devlet hiç bir zaman uzun vadeli başarılı olamaz.
   
Hz.Yusuf’u kardeşlerinin kuyuya atmasına benzer, iftira ile hapishaneye gönderilmesi gibi; bugün de nice mazlum, mağdur, mahkum, kadın, çocuk, hasta, ihtiyar, öğretmen, talebe, memur, âmir, işçi, patron, suçlu suçsuz kim varsa yüzbinlerce aile işsiz bırakılmıştır. Bunun yanında, ana baba hayatta iken şefkate muhtaç çocukların hapse konarak yetim kalmış gibi, anne-babalarına hasret bırakılmaları ve bazı gözünü dünyaya yeni açmış yavruların anneleriyle birlikte hapse atılmaları, geçmişteki tarih boyu yapılan zulümleri ve neticelerini hatırlatmaktadır.

Bu yol, yol değil! Hiçbir din, sistem, vicdan bunu emretmiyor. İntihap edilenler intihap edenlere karşı şefkat ve merhametli olmalıdırlar.Varsa suçlular adilâne yargılanarak cezaları verilmelidir. Suçu tebeyyün etmeyen insanlara peşin hükümle verilecek cezalar zulüm olur. 
     
Anne- baba çocuklarına ne kadar şefkatli ve merhametli ise, idareciler de inansın inanmasın, sorumluluklarını taşıdığı raiyyetine karşı aynı şekilde şefkatli ve merhametli olmak zorunda ve adil davranmak mecburiyetindedirler. 

Hud suresi 118-122. ayetlerde Rabbimiz;  “Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları hakta ittifak eden bir tek ümmet yapardı. Fakat O bunu irade etmediğinden ittifak etmemişlerdir ve işte böylece ihtilaf eder vaziyette devam edeceklerdir.” 

“Ancak Rabbinin lütfederek hakta birleşmeyi nasib ettiği kimseler bunun dışındadır. Esasen O, insanları bunun için yaratmıştır. Böylece, Rabbinin "Ben cehennemi, bütün cin ve insanlardan müstehak olanlarla dolduracağım" sözü gerçekleşecektir.”  

''(Habibim) Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini takviye edecek her şeyi sana anlatıyoruz. Bu sûrede de sana hak ve gerçek, müminlere de bir öğüt ve talimat gelmiştir.”

(Habibim) “İman etmeyenlere de, de ki: Siz yerinizde sayarak elinizden geleni yapın, ama biz de çalışacağız, gerekeni yapacağız.” “Siz bizim için felaket gözleyin bakalım, biz de eski ümmetlerin başına gelen felaketlerin size gelmesini gözleyip bekliyoruz.” Buyurmaktadır.

İsra suresi 13.-16. Ayetlerde de Cenab-ı Hak; “Her insanın vebalini (kaderini), kendi nefsine bağladık, her insan yaptıklarına göre muamele görür. Nitekim kıyamet günü  hesap defterini önünde açılmış bulacaktır.” 

“Şöyle deriz ona: ‘Defterini oku. Bugün muhasebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!”
“Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” 

“Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, onun hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz.” Buyurmaktadır.

Allah dilediği bazı kişilerin rızkını bollaştırır. Bazen de dilediği kişinin nasibini daraltır. Allah insanları zeka, kabiliyet, güç, enerji, boy, renk, şekil ve servet olarak farklı yaratmıştır. Dünyada ve ahiretde kazanmak veya kaybetmek, fıtrat kanunlarına ve Allah’ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmeye bağlıdır.
   
Mü’minler; hak ve hukuka dikkat ederek, fıtrata, insan şerefine en uygun olanı yani; meşru yoldan kazanmayı, meşru şekilde harcamayı esas alarak;  fakir, yetim, musibete maruz kalmış insanları da ihmal etmeme mevzuunda hassas olmalıdırlar. 

İsra suresi 31.-38.ayetlerde Rabbimiz, “Fakirliğe düşme endişesi ile evlatlarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren Biz’iz, Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.”

“Sakın zinaya yaklaşmayın; Çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayasızlıktır, çok kötü bir yoldur.”

“Haklı bir gerekçe olmaksızın Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse onun velisine (mirasçısına) bir yetki vermişizdir; artık o da kısas hususunda aşırı davranmasın, meşrû hakla yetinsin. Zaten kendisine yetki verilmekle gerekli destek sağlanmıştır.” 

“Büluğ çağına ermeyen yetimin malına, en güzel tarzdan başka bir şekilde yaklaşmayın. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluk gerektirir.” 

“Ölçtüğünüz zaman dürüst olun, tam ölçün. Doğru terazi ile tartın. Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı, hem de âkıbet yönünden daha güzeldir.”

“Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” 

“Hem kibirli kibirli yürüme! Zira ne kadar kibirlenirsen kibirlen, ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna erişebilirsin!”

“Böylesi davranışların hepsi kötü olup, Rabbinin nazarında hoş görülmeyen şeylerdir.” Buyurmaktadır.

Yine İsra suresi 48. Ve 53.ayetlerde de; “Bak Resulüm, seni nelere kıyas ettiler (gâh şair, gâh büyücü, gâh kâhin, gâh mecnûn dediler) de nasıl dalâlete düştüler? Hem öyle sersemleştiler ki artık yol bulacak halleri kalmadı.”

“Söyle o kullarıma: “Hep en güzel sözleri söylesinler, çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır. Gerçekten şeytan insanın açık düşmanıdır.” Buyurmaktadır.

Cenab-ı Hak Enfal suresi 26.-29. Ayetlerde; “Düşünün ki bir zaman siz dünyada az ve zayıf idiniz. Öyle ki insanların sizi tutup kapacağından endişe ediyordunuz.”

“Bu halde iken Allah size yer yurt nasib etti, sizi yardımıyla destekledi, sizi temiz ve helâl şeylerle rızıklandırdı, ta ki şükredesiniz.”

“Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne hıyanet etmeyin, bile bile aranızdaki emanetlerinize de hıyanet etmeyin! Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, sadece birer imtihan konusudur. Büyük mükâfat ise, âhirette Allah nezdindedir.”

“Ey iman edenler! Siz Allah’ı sayar, haramlardan sakınırsanız; Allah size hakkı batıldan ayırt edecek bir anlayış kuvveti verir, sizin günahlarınızı örter, sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir.” Buyurmaktadır.

Yine Rabbimiz Nur suresi 54.ve 55.ayetlerde de; “De ki: ‘Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa, peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir.” 

“Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: ‘Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir.’ Çünkü onlar, yalnız Bana ibadet edip hiçbir şeyi Bana şerik yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfrana saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar” ferman buyurmaktadır. 

Dünya ve ahiret saadeti isteyenler, bizi bize sormadan yaratan Allah’a ve Resülullah’a itaat etmeli, aklını ve iradesini ilim ve vahiyle aydınlatmalı, kalp ve vicdanını da iman, ahlak ve faziletle donatmalıdırlar.

Her Mü’min; yaratılan varlıkların en şereflisi insana kendisi kadar değer vermelidir. Onun malını, canını, namusunu, haysiyet ve şerefini de, kendisininki kadar aziz bilmelidir. Böylece insanlar kardeşçe, huzur, güven ve emniyet içinde yaşama imkanını elde etmiş olacaklardır. 

Ehl-i iman, bu gerçeklere saygılı olmayan kâfir, münâfık ve zâlimlere karşı meşru dairede mücadele etmeli ve haklarını aramalıdırlar. Mü’minler aziz olarak yaşamalı, hiç bir beklentisi olmadan, davasını hiç bir şeye alet etmeden temsil etmeli ve neticede izzeti, haysiyet ve şerefiyle ölmelidirler. 

Unutulmamalıdır ki, ‘Zahiri şer olan şeylerin neticesi hayırdır’. (Bakara, 216) Bugün ehl-i imanın başına gelen hadiseler her ne kadar şer gibi görünse de, vâd-i Sübhaniye’ye güvenerek, neticesi hayır olacağında şüphemiz yoktur. Her şey mevsimini beklediği gibi, bu sıkıntılarda Allah’ın vereceği hükmün vaktini ve mevsimini beklemektedir.

[Mehmet Ali Şengül] 11.8.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

İnayet [Bârân]

SEBEPLER SUKÛT ETTİ, BEKLENİYOR İNÂYET.
BELÂYA SABIR GEREK, DAYAN KALBİM HA GAYRET.

VERDİKLERİNİ ALIR, ONDA DA VAR BİR HİKMET.
UMULANDAN ÇOK VERİR, HELE SEN DE BİR SABRET.

DÜNYAYI SEVDİRMEZ O, VERİR ONCA MUSİBET.
KULU İMTİHAN EDER, VAR MI ONDA METANET?

NUR YOLUNU TUTARSA, ALLAH VERMEZ Kİ ZULMET.
O’NUN ŞE’NİDİR RAHMET, HEM DÜNYA HEM AHİRET.

TESADÜFLERE YER YOK, SERAPA VARLIK İBRET,
NEREYE BAKARSAN BAK, HER ŞEY O’NA DELÂLET.

KUL ELİNDEN NE GELİR, HER TARAFI ACZİYET.
RAHMAN’A EL AÇARSA, ELDE EDER BEREKET.

O’NSUZ YAŞAYAN BEŞER, TERCİHLERİ DALÂLET.
ÇIKMAZ YOLA GİRENİN, AKIBETİ FELÂKET.

ZALİMLER HAKK’A DÜŞMAN, İŞLERİ HEP EZİYET.
İNLEYENLERİN SESİ, ONLAR İÇİN KILARNET.

KATILAŞAN KALPLERDE, OLMAZ ASLA MERHAMET.
KÂTİLDE VE GÂSIPTA DUYULMAZ HİÇ NEDÂMET.

DÂVÂ ADAMI OLAN,  ZALİME DEMEZ  ‘AFFET’
 ÖZÜR DİLEMEZ MÜMİN, RUHU YAŞAMAZ ZİLLET.

KURTAR BİZİ ZULÜMDEN, ÂLEM EYLESİN HAYRET.
ZALİMLERİ TEZ ELDEN, KAHREDECEKSEN KAHRET.

BUNCA MAZLUM VE MAĞDUR, BEKLİYORKEN ADALET.
YÂ RABB! SEN HEPİMİZE, BÜYÜK BİR İNAYET ET.

[BÂRÂN] 11.8.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Resimler ressam olamazlar... [Safvet Senih]

1962-1963 yıllarında merhum Kemal Ural Ağabeyin neşrettiği Şule dergisinde Bediüzzaman Hazretlerinin yazdığı Sözler Kitabının Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı çizimli olarak yayımlanmıştı. Daha sonra çıkan Sızıntı dergisinde de aynı konu resimlenerek okuyuculara takdim edilmişti. O Risalede, her şeyi tabiatın yarattığına, sebeplerin var ettiğine inanan ve müşrik olan inkar ve dalâletin farazi bir temsilcisi ele alınıp onunla karşılıklı konuşmalar yapılarak temsilî bir hikaye şeklinde gerçekler ortaya konuluyor:

En küçük bir zerrenin yaptığı işlerin ifade ettiği gerçekle, bir alyuvarın, bir hücrenin, tabiat tarafından, sebepler tarafından veya kendi kendine meydana gelmesinin imkansızlığı anlatılıyor.

Nefes alma ile ilgili hâşiyede şöyle deniliyor:

“Cenab-ı Hak, insan bedenini gayet muntazam bir şehir hükmünde yaratmıştır. Damarların bir kısmı telgraf  ve telefon vazifesi görür. Bir kısmı da çeşmelerin boruları hükmünde kanın dolaşmasına vesiledir.” Kan ise içinde iki kısım yuvarlar yaratılmış. Bir kısmı alyuvar tabir edilir ki, bedenin hücrelerine erzak dağıtıyor ve İlahî bir kanunla tüccarlar ve erzak memurları gibi hücrelere erzak yetiştiriyor. Diğer kısım ak yuvarlardır ki, alyuvarlara nisbeten azınlıktadırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne vakit müdafaaya girseler Mevlevî gibi daire şeklinde iki hareketle, sür’atli bir hareket vaziyeti alırlar.

“Kanın genel görünüş itibariyle umumî iki vazifesi var. Biri, bedendeki hücrelerin tahribatını tamir etmek. Diğeri,  hücrelerin enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Toplar damarlar ve atardamarlar namında iki kısım damarlar var ki: Biri sâfî kanı getirir, dağıtır, sâfi (temiz) kanı getirir, dağıtır, sâfi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı, enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı ‘ree’ denilen nefesin geldiği yere (akciğere) getirirler.

“Cenab-ı Hak, havadaki iki unsur (element) yaratmıştır. Biri azot, biri oksijen. Oksijen, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı kirleten yoğun karbon elementini kehribar gibi, (mıknatısın çekişine benzer şekilde) kendine çeker. İkisi bileşim yaparlar karbonik asit denilen zehirli hava Karbondioksite dönüşürler. Böylece hem vücudun normal sıcaklığını temin eder, hem kanı temizleyip tasfiye eder. Çünkü; Cenab-ı Hak kimya fenninde, kimyevî aşk tabir edilen şiddetli bir münasebeti, oksijenle karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o İlahî kanunla o iki element bileşirler. Fennen sabittir ki; bileşimden hararet hâsıl olur. Çünkü bileşim, bir nevi yanmadır.

“Şu sırrın hikmeti budur ki: O iki unsurun her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. Bileşim vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi bunun zerresiyle bileşim meydana getirir. Bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak (boşta) kalır. Çünkü bileşimden önce iki hareket idi, şimdi iki zerre bir oldu, her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Cenab-ı Hakk'ın bir kanunu ile hararete dönüşür. Zâten ‘Hareket, harareti doğurur’ yerleşmiş bir kanundur. İşte bu sırra göre, insan bedenindeki normal vücut  sıcaklığı, bu kimyevî bileşim ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan da temizlenip sâfî olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem hayat ateşini tutuşturuyor. Çıktığı vakit ağızda İlahî Kudretin mucizeleri olan kelime meyveleri veriyor. ‘Sanatında akılların hayrete düştüğü Allah, Sübhandır; her türlü  kusur ve noksandan münezzehtir.”

Allah’ın sanatlarına ibretli bir nazarla bakıp onları, evrime, tesadüflere, sebeplere ve tabiata verenlere ders verir mâhiyette şöyle diyor:

“Napoli’de Mercelline sahillerinde deniz hayvanlarının kabuklarından sanatkârane şekillerde yapılmış biblolar satarlar. Bu sergilerden birini seyrediyorum.

“İnsan eli büyüklüğünde bir manzara karşısında hayretle irkildim. Bu bir deniz mahlukunun kabuğu idi. Benim diyen bir ressamın  yapamayacağı kadar renkli, parlak bir tablo karşısındaydım. Yeşil rengin türlü nüanslarından sedefin, içinde tatlı bir siklamen rengi dalgalanan baygın beyazlığına kadar bin bir rengin yaldızlı pırıltılarına bürünmüş bir tablo… 

“Bu renkler öyle bir âhenk içinde şekilleniyordu ki, hayran oldum. Bu hayvanın adını sordum: Patellâ dediler; midye cinsindemiş.

“Bu kabuğun içi birkaç gün evvel gezdiğim Napoli krallarının muhteşem süslü sarayından daha câzibeliydi. Bu müstesnâ sanat eseriyle konuştum: ‘Patellâ, dedim, bu tabloyu muhakkak sen yaptın. Sen yaptın ya bu renkleri, bu yaldızları, bu sedefleri nereden buldun? Evet, bu birbirinin içinde bir musiki parçası kadar âhenkle sarmaş dolaş olmuş renkleri muhakkak sen bulup yerli yerine yerleştirdin. Bunda tereddüdüm yok. Ama bu sanatı nereden öğrendin. Sen de Napoli kralları gibi kendi çapında bir saray yaptın. Orası öyle, bunu bu insan aklımla iyi biliyorum. Ama merak ediyorum; onu bu derece muhkem ve ölçülü nasıl yaptın? 

“Bu mini mini sarayı senin bünyene göre yapmak isteyen bir mimar kim bilir ne kadar çalışır. Sen mimariyi nereden öğrendin? Görüyorsun ya, ben insanım; oldukça aklım ve mantığım var. Bütün bunları senin yaptığını biliyorum da bazı teferruat hakkında şüpheye düşüyorum.”

“Patellâ, renkli sarayının menevişleri arasında bana gülüyordu ve şöyle diyordu: ‘Dostum ne yazık, aldanıyorsun. SEN  FIRÇAYI  RESSAM  SANIYORSUN!..”

Aslında daha da kötüsü RESMİ RESSAM ZANNEDENLER  VAR!.. 

[Safvet Senih] 11.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Kulluğun manası [Faik Can]

İnanmak (iman) bir insanın mazhar olabileceği en büyük nimettir. Ancak bir Müslüman için Allah’ın varlığına inanmak tek başına bir şey ifade etmez. Salt iman bizi ne ahlaki davranışa icbar eder ne de zihnimizi yüksek idrake taşır.

Allah’ın varlığını kabul etmemek (ateizm) ise bir mümin için anlaşılmaz ve hayret verici bir durumdur. İnsan bu fena ve zeval yurdunda ömrünün kayıp gitmesine şahit olurken bir yaratıcının varlığını neden düşünmez?

Bir de Allah’ın varlığına inanıp insanın ve âlemin O’nunla irtibatı olmadığını iddia edenler vardır. Çağımızda kendini fazlaca hissettiren ideolojilerin başında gelen deist telakki karşısında kalb-i selim, akl-ı selim sahibi Müslüman ‘böyle bir şey nasıl olabilir?’ der: Allah koskoca âlemi ve âlemin çekirdeği ve meyvesi olan insanı yaratıp başıboş bırakır mı? Allah ile aramızda bir irtibat olmayacaksa âlemin yaratılışından nasıl söz edelim ki? Öyleyse yaratmaktan bahis açmak hal-i hazırda süregelen bir irtibattan söz etmektir. Yaratmak, olmuş, bitmiş bir iş değildir; sürekliliği olan ve bitevî devam eden bir tecellidir.

“Allah beni yarattı” diyen insan, geçmişte kalmış bir hadiseden söz etmez; henüz olan ve tekrarlanan sürekli varoluşu kast eder. İslam düşünce ve itikadında “yaratmak” budur: Her şeyi her anda ve sürekli yaratmak. Duyduğumuz sesi Allah o esnada yarattı; bizde ise duyma gücünü yaratarak sesi karşılamamızı sağladı. Gördüğümüz çiçeği, aldığımız kokuyu, dokunduğumuz herhangi bir nesneyi, geçmişte değil Allah şimdi yarattı. Böyle bir iman sayesinde insan, miadı dolmuş bayat ve köhne bir evrende değil, taze ve hareketli bir âlemde yaşadığının farkına varır.

Yaratmanın kokusunu almak

Âlemde her şey yeniden var olur ve her şey bir hareket ve dinçlik içinde seyreder. “O (c.c.) her gün bir şe’ndedir.” (Rahman-29) Şe’n (mümkünün hakikati) ise hep yenilenme halindedir. Bu nedenle aklın görevi, her an bir yenilik ve güzellik görecek olmanın hayret ve heyecanını muhafaza etmektir. Allah dostları bu hali “yaratmanın kokusunu almak” diye tabir ederler! Evliyâullah arasında “koku adamları” denilen veli guruplarından söz edilir. Sulardan, gıdalardan vs. yaratılış bilgisini istinbat eden veliler vardır. Kâinat kitabını okumak ya da eşya ve hadiselerin perde arkasına muttali olmak böyle bir şey olsa gerektir. Şu halde, kokusunu duymadığımız bir şeyin yaratılışından söz etmemiz kuru bir iddiadan veya teorik bir söylemden ibarettir. “Yaratılışın kokusunu duymak” aynı zamanda her şeyin nefes-i Rahman’dan (nefha-i ilâhiye) var olduğunu kabul etmek demektir.

Mü’minin böyle bir yaratmanın idrakinde olması Allah hakkında bir bilgiye ulaşması demektir (marifet). Mâide Suresi 83. Ayette “Rabbimiz, bizler iman ettik, o halde bizi şahitlerle beraber yaz” duasının talim edilmesi bundandır. İmandan sonra gelen bu bilgi (marifet) aynı zamanda şahitliktir. Sürekli yenilenen ve hiç durmayan yaratmanın şahidi olarak mü’min buna bir karşılık vermelidir: İşte ibadet sürekli olan yaratılışı idrak ve onu karşılamaktır. Bütün kâinat bizim için her gün yeniden ve süreklilik içinde yaratılınca, şahitlik de süreklidir. Binaenaleyh ibadet yaratmanın sürekliliğine şahitliktir.

Allah her şeyi var ediyor ve her şeyi yeniden yaratıyor: Allah için, yaratmak varlığını ihsan ve izhardır. Biz Rabbimizi ‘yaratma’ özeliğiyle biliriz: O her ne yaparsa “yaratmış” olur. Bu itibarla yaratmak O’nun bir fiili değil, bütün fiillerinin genel adıdır. Yaratılışa şahitlik ederek ibadet eder, ibadet ettikçe şahitliğimizi izhar ederiz.

Allah’ın yaratıcı olduğuna ilk şahitliğimiz kelime-i şehadette geçen şahitliktir. Kelime-i şehadet, kelimenin her iki anlamıyla şahitlik etmektir: Bu bir ‘şahitlik cümlesidir’. Şahitlik cümlesidir, çünkü bizden Allah’ın talep ettiğini bu cümlede ifade ederiz. Bu bir sözlü şahitliktir, çünkü ortada henüz ispatlanmış bir iddia veya şahitlik yoktur. Bu iddianın ispatı gerekir. Müslüman düşüncesinde “yaşamak” bu şahitliğe inancımızı göstermek ve sözle ortaya koyduğumuz iddiayı ispat içindir. Bu itibarla ibadetler şahitliğin tecessüm etmiş halidir. Biz sözle ifade ettiğimiz hakikatleri ibadetlerle fiile taşırız ve hayatın farklı alanlarında tatbik ederiz.

Her yeni şey şükür ister

Müslümanlar dikkatlerini her an yaratan ve var eden Allah’a verirken bilhassa sufiler yaratılışı günlük hayata daha çok taşımışlardır. Onlar için Allah’ın yaratmasından söz etmek, kendi hayatlarındaki bir fiili yaratmaktır. Şöyle düşünürler: Allah benim rızkımı yaratır; ben o rızkı almaya giderken rızkımı yaratanın Allah olduğuna şahitlik ederim. Rızkım o esnada yaratılmıştır ve ben ‘taze rızık’ yemenin şükrüyle ibadet ederim: “Şahidim buna!” derim.

İbnü’l-Arabi Hazretleri, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yeni şeylere olan ilgisini böyle izah eder: Gördüğü her şeye Allah’tan yeni gelen bir nimet olarak bakabilmek nübüvvet bilgisidir. Yeni bir meyve, eşya veya hediye gelen bir elbise vs. her ne olursa olsun yenilik ilahi tecellinin neticesidir. Tecelliler ise tekrarlanmaz ve bu nedenle her biri yenidir. Onları sevmek tecelliyi sevmek, tecelliyi sevmek ise Allah’ı sevmek demektir. Efendimiz’in hayatının baştan aşağı dua olmasının sebebi de budur.

Yeni olanın üzerindeki yaratılış izi henüz kirlenmemiş olduğu için bize tesir eder. İşte biz bunun için ibadet ediyoruz ve bu nedenle ibadetimize ara vermiyoruz. Yaratma devam ettiğine göre şahitliğimiz de devam ediyor. Allah Hâlık, biz ise şahidiz! Kulluğun manası budur.

[Faik Can] 11.8.2017 [TR724]

Erdoğan’ın şantaj diplomasisi ve S-400’ler [Göksel İlhan]

Ülkeler, milli güç unsurlarından biri olan askeri gücü oluşturmak ve geliştirmek için önce milli hedeflerini ortaya koyarlar, sonra ülkenin içinde bulunduğu politik-askeri güvenlik ortamını, karşı karşıya kaldığı tehditleri ve bunların önceliklerini tanımlarlar. Milli hedefler, güvenlik ortamı, tehditler ve tehditlerin önceliklendirilmesi, konuya katkı yapabilecek sivil/askeri güvenlik uzmanları, düşünce kuruluşları ve stratejik kurumların katılımıyla yapılan tartışmaların, akademik çalışmaların ve derinlemesine analizlerin sonucunda belirlenir.

Bir ülkenin muhatap olabileceği tüm muhtemel tehditlere karşı güç geliştirmesi mümkün değildir. Buna en zengin ülkelerin ekonomik gücü dahi yetmez. Bu yüzden ülkeler tehditleri tasnif ederler, önceliklendirilirler ve ancak buna göre güç oluştururlar. Bazı tehditlere, askeri güç haricindeki diğer güç unsurları ile karşılık verilir. Bazı tehditlere karşı bir uluslararası güvenlik ittifakına üye olunarak tedbir alınır. Bilindiği üzere Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olması Sovyet işgali ihtimaline karşı alınan stratejik bir tedbirdir.

NATO gibi bir güvenlik ittifakına üye olan ülkeler, ortak güvenlik ve tehdit anlayışının gereği olarak, askeri güç ihtiyaçlarının tamamını milli kaynaklarla karşılamak yerine, ittifak üyesi olmanın sağladığı avantajlardan yararlanırlar. 1993 ve 1999’da Balkanlarda gerçekleşen mezalime Türkiye ancak NATO üyesi olarak doğrudan karşı koyabilmiştir. Devam eden Suriye iç savaşı esnasında topraklarına balistik füze atılabileceği tehdidini öngören Türkiye, NATO ülkelerinin Patriot ve SAMP-T sistemlerini Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep’e konuşlandırarak tedbir almıştır. Diğer yandan İran’dan gelebilecek balistik füze tehdidine karşı NATO’ya tahsisli ABD’nin AN/TPY-2 radarının Malatya-Kürecik’e kurulması, Türkiye’nin NATO’nun üst katman balistik füze savunma sistemine yaptığı çok belirgin ve önemli bir katkıdır.

KATILIMCILIKTAN UZAK YÖNETİM

Yukarıda ülkelerin savunma ihtiyaçlarını ve önceliklerini belirlerken, konuya katkı yapabilecek sivil/askeri güvenlik uzmanlarının, düşünce kuruluşlarının ve stratejik kurumların katılımıyla yapılan tartışmalardan, akademik çalışmalardan ve derinlemesine analizlerden bahsetmiştik. Maalesef Türkiye’de uzun yıllar boyunca böylesine katılımcı süreçlerin ortaya konulduğu pek de söylenemez. AKP dönemi de dâhil, savunma stratejisinin ve ihtiyaçlarının kontrolü çoğunlukla askerlerin tekelinde kalmıştır. Batılı ülkelerdeki emsallerinin aksine, savunma konularında yetkin ve eğitimli olmayan bazı siyasetçilerin bu durumu değiştirmek gibi bir çabaları da olmamıştır.

Bugünün dünden farkı, ülkeyi giderek şiddeti artan bir diktatörlük ve bilgisizlik üzerinde yöneten Erdoğan’ın, stratejik tüm konularda askerleri, savunma uzmanlarını ve akademik dünyayı tek kalemde yok sayarak bütün kararları tek başına almasıdır. Orduyu 15 Temmuz’dan hemen sonra Suriye’ye sokan, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin devamını sorgulayan, antidemokratik politikalarını eleştiren ülkelere aba altından sopa gösteren ve kritik bir dönüm noktası olarak Rusya’dan S-400’lerin satın alınması kararını veren Erdoğan’dır. Bu konularda sesleri tok çıkan diğer kişiler ise Erdoğan’dan duyduklarını sürekli ‘playback’ yapan destekçileridir.

TÜRKİYE’NİN HAVA SAVUNMA İHTİYACI NEDİR?

Türkiye’ye havadan gelebilecek tehditleri tasnif edecek olursak, bunlar balistik füzeler, savaş uçakları ve seyir füzeleridir. Savaş uçaklarından kaynaklanan tehdit, savaş uçakları ile veya hava savunma sistemleriyle karşılanabilir. Balistik füzelere ve seyir füzelerine karşı, bu füzeleri önleme kabiliyeti olan hava savunma sistemleriyle karşı konulabilir. Ancak hava savunma sistemlerinin her çeşidi balistik füzeleri önleyemez. Örneğin Patriot hava savunma sisteminin PAC3 (Patriot Advanced Capability) modeli bu maksatla kullanılabilir.

Balistik füzeler:

Kısa menzilli (Short-Range, 1000 km’ye kadar)
Orta menzilli (Medium-Range, 1000 – 3000 km)
Ara menzilli (Intermediate-Range, 3000 – 5500 km)
Kıtalararası (Intercontinental, 5500 km’den fazla) balistik füzeler olmak üzere dört sınıfa ayrılır.
İster Patriot PAC3, ister S-400 veya benzer diğer sistemler alınsın, bu klasmandaki kısa menzilli sistemler sadece kısa menzilden atılan balistik füzeleri önleyebilirler, diğer balistik füzeleri önleyemezler. Bu şu anlama gelir: Örneğin Suriye’den Adana, Kahramanmaraş veya Gaziantep gibi sınıra yakın şehirler hedef alınırsa veya İran’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerinden Türkiye’nin sınıra yakın şehirleri hedef alınırsa, Patriot ve S-400 gibi sistemler önleme yapabilir. Bu sistemler, Suriye ve İran’dan Türkiye içinde daha uzak mesafelere atılabilecek füzeleri önleyemezler. Orta menzilli veya daha uzun menzile sahip balistik füzeleri önleyebilmek için ABD’nin karada konuşlu THAAD veya genellikle gemilerde konuşlu Aegis füze sistemleri gibi daha gelişmiş sistemlere ihtiyaç vardır.

Patriot ve S-400 gibi sistemlerin atılan balistik füzelere başarıyla angaje olabilmeleri için, balistik füzelerin atıldıkları andan itibaren uzaydan takip edilmeleri, füzelerin geliş istikametlerinin ve muhtemel düşme noktalarının Patriot ve S-400 sistemlerine verilmesi gerekir. Bu da ancak uzayda konuşlu füze ihbar uyduları ve Malatya-Kürecik’te konuşlu olan AN/TPY-2 radarı gibi çok uzun menzilli radarlar vasıtasıyla yapılabilmektedir. ABD tarafından uzaya konuşlandırılan ısıya duyarlı füze ihbar uyduları, dünyanın her tarafındaki balistik füze atışlarını 24 saat süreyle takip etmektedir. Herhangi bir yerden balistik füze ateşlendiğinde, uydular ve uzun menzilli radarlar, ateşlenen füzenin lokasyonunu, atıldığı istikameti, füzenin menzilini ve muhtemel düşme noktasını belirlemektedir. NATO’da bu bilgiler ABD tarafından tüm üye ülkelere ve hava savunma sistemlerinin komuta kontrol merkezlerine iletilmektedir. Bu bilgiler olmadan Patriot veya S-400 ancak kısıtlı kabiliyetle balistik füzelere karşı kullanılabilir. Türkiye’nin isteği üzerine Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep’te konuşlandırılan NATO ülkelerinin Patriot ve SAMP-T sistemleri böylesine entegre bir komuta kontrol sisteminin parçası olarak görev yapmışlardır. Türkiye hangi kısa menzilli hava savunma sitemini alırsa alsın, bu sistemleri balistik füzelere karşı etkin olarak kullanabilmek için NATO’nun entegre komuta kontrol sistemlerine ihtiyaç duyacaktır. S-400, Patriot veya başka bir hava savunma sistemi, NATO füze komuta kontrol sistemi ile entegre olmadan balistik füzelere karşı etkin bir varlık gösteremez.

Öte yandan, orta, ara ve uzun menzilli balistik füzelere karşı NATO ülkeleri içerisinde kabiliyete sahip olan tek ülke hâlihazırda ABD’dir. Türkiye de dâhil NATO ülkelerinin tamamı, balistik füze tehdidine karşı korunmalarını, ABD tarafından NATO’ya gönüllü olarak tahsis edilen; uydu komuta kontrol sistemi, Malatya-Kürecik’teki uzun menzilli radar sistemi, Aegis gemilerinde ve Romanya’da konuşlu füze savunma sistemleri vasıtasıyla sağlayabilmektedir.

Balistik füzeler dışında havadan gelebilecek diğer tehditler savaş uçakları ve seyir füzeleridir. Bunlara karşı S-400 ve Patriot sistemleri oldukça etkindir. Ancak yine de bu sistemlerin, tehdit ülkeye yakın mesafelerde konuşlandırılmış radar ağından gelen ‘tehdit uyarı’ (cueing) bilgilerine gereksinimleri vardır. Ayrıca herhangi bir kriz durumunda ileri noktalarda radar kaplamasını oluşturmak/genişletmek maksadıyla NATO’nun ve NATO’ya üye ülkelerin havadan erken ihbar kontrol sistemleri  (AWACS) kullanılmaktadır. Bunlar da hava komuta kontrol sistemine tam entegre olarak çalışırlar. Kısacası sistem bir bütün olarak ele alınmazsa ve alınan hava savunma sistemi ile NATO/milli komuta kontrol sistemleri arasında tam bir entegrasyon sağlanamazsa, hangi füze sistemi alınırsa alınsın ihtiyacı karşılayamaz.

NATO’DAKİ DOĞU BLOKU HAVA SAVUNMA SİSTEMLERİ

Soğuk savaş sonrasında NATO’nun genişlemesi sonucu, Polonya, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya gibi eski Sovyet ülkeleri, Rus yapımı silah ve sistemleriyle NATO’ya katılmışlardır. Bu konudaki en büyük problem bu sistemlerin NATO’ya entegrasyonun sağlanması konusunda yaşanan zorluklar olmuştur. Doğu ve Batı bloklarının silah ve sistemleri tamamen farklı standartlara ve iletişim/uyum protokollerine sahiptirler. Bu nedenle herhangi bir Doğu silah sistemini NATO’nun komuta kontrol sistemine entegre etmek oldukça zor ve yüksek maliyetlidir. Eski Sovyetlerden gelen NATO üyesi ülkeler, eldeki sistemlerinin yaşlanarak envanterin çıkmasını beklemekte ve daha sonra NATO’nun kendi sistemlerini tedarik etmeyi planlamaktadırlar. Kıbrıs Rum Kesimi tarafından Rusya’dan ithal edilen ve Türkiye’nin baskısı sonucu Yunanistan’a verilen S-300 hava savunma sistemi bu ülke tarafından kullanılmaktadır. Yunanistan bu sistemin NATO hava komuta kontrol sistemine entegre edilmesi konusunda yüksek maliyetler ve teknik zorluklarla karşılaşmıştır.

S-400 hava savunma sistemi tedarik edildiğinde karşılaşılması muhtemel diğer bir problem, lojistik idame zorlukları olacaktır. Patriot veya başka bir sistem de alınsa lojistik idame önemli bir faktör olacaktır. Önceki yıllarda terörle mücadelede kullanılmak üzere Rusya’dan satın alınan MI-17 askeri helikopterleri, yedek parça akışı sağlanamadığından ve Güneydoğu’daki arazi yükseltilerinde yeterli performansla çalışamadığından kullanılamamış ve depolarda çürümeye terk edilmiştir.

ERDOĞAN’IN ŞANTAJ YÖNTEMİ

Erdoğan, Türkiye’de yürüttüğü demokrasiye zıt politikalarına ve insan hakları ihlallerine ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin karşı çıkmalarını, şantaj yöntemleriyle önlemeye çalışmaktadır. AB’yi terörle, göçmenlerle ve insan hakları aktivistlerinin esir alınmasıyla, ABD’yi Suriye’de tek taraflı hareket edilmesiyle ve İncirlik’i kapatma söylemiyle, NATO ülkelerini ittifaktan ayrılma sinyalleriyle tehdit eden Erdoğan aynı şekilde S-400 konusunu da ilişkileri gittikçe kötüleşen ABD ve AB ülkelerine karşı bir koz, hatta şantaj unsuru olarak kullanmaktadır. Erdoğan’ın birkaç milyar dolarlık maliyeti olan bu silah ticaretinden beklentisi, Türkiye’deki rejimi diktatörlüğe dönüştürmesi karşısında ABD ve AB’nin sessiz kalmasını sağlamaktır. Ancak silahlanma bütçeleri yüzlerce milyar doları bulan bu güçlerin birkaç milyar dolarlık bir ticareti kaçırmama uğruna, uluslararası meşruiyetlerini sağlayan değerlerden vazgeçmelerini beklemeleri hayaldir.

ÜLKEYİ HAVA SAVUNMASIZ BIRAKAN KİM?

Yukarıda detaylarıyla açıklanan Türkiye’nin hava savunma ihtiyaçları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) en az 20 yıldır üzerine çalışılan konulardır. Uzun menzilli hava savunma sistemleri konusundaki zafiyet AKP’nin iktidara geldiği ilk günlerden bu yana hükümete anlatılagelmiştir. Son on beş yılda bu konuda hiçbir somut ilerleme sağlanamamış, birkaç yıl önce Çin’in FD-2000 hava savunma sisteminin tedarikiyle ilgili gelişmeler sağlansa da, sonradan bu tedarikten vazgeçilmiştir. Erdoğan’ın son dönemlerde yüksek sesle ve sıklıkla ifade ettiği S-400 hava savunma sistemine ülkenin acil ihtiyacı olduğu söylemi, bu konuda son on beş yılda sonuç alıcı bir politika izlememiş olan AKP Hükümeti’nin tavrı göz önüne alındığında, samimi olmaktan son derece uzaktır. Türkiye’nin hava savunma sistemleri konusunda son on beş yıldır yaşadığı zafiyetin asıl sorumlusu AKP Hükümetidir.

[Göksel İlhan] 11.8.2017 [TR724]

Dindar gençlik deyip ahlaksızlıkta zirve yaptılar [Alper Ender Fırat]

‘Yurt dışına çıkmadan önce üç ay bir arkadaşımla kimsenin bilmediği bir evde kalmıştık. Bütün dünyayla irtibatımızı kesmiştik. Ne internet ne sosyal medya. Yerimizi kimse bilmediği için kapımız hiç çalmıyordu. Yan dairemiz ise tam bir yol geçen hanıydı. Kimin girdiği, kimin çıktığı belli olmayan bu evde neredeyse her gün bir kadının feryat figan bağırmasıyla irkiliyorduk. Sonra kapı açılıyor kadınlar tekme tokat dışarı atılıyordu. Gençlerin böğürme sesleri, bağrışları, kavgaları anlatılır gibi değildi. Bunca yıllık hayatımda bu kadar vukuatın olduğu bir mekânı hiç görmemiştim.

Anlaşıldığı kadarıyla uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti yapılan bir yerdi.

Ben, ‘Allah’ım nasıl bir yere geldik’ diye kendi kendime soruyordum. Hem rahatsız hem de tedirgin olmuştum. Arkadaşıma dedim ki, ‘Yan dairedeki olaylardan dolayı her an polis baskını olabilir bence burayı hemen terk edelim.’ O ise gayet rahat bir şekilde şöyle dedi: ‘Bence şehirdeki en güvenli yer burası. Polis şu anda kermes düzenleyen hacı teyzelerin, hacı amcaların peşinde! Bu adamlar polisin umurunda değil. Hem adamlar da polisteki anlayışın farkında, onun için böylesine pervasızlar.’

Komşuların defalarca polise şikâyette bulunduğunu duymuştuk. Ancak bizim orada bulunduğumuz üç aylık süre zarfında ‘Ne oluyor burada ne bu rezalet’ diye soran eden olmadı. Bizden sonra da sorup eden olduğunu sanmıyorum.

KAMUOYU BASKISI YOKSA TECAVÜZCÜLER SERBEST

Önceki gün sosyal medyaya da düşen olayı görmüşsünüzdür. Alçak bir adam Kur’an kursundan yaşları 7 ve 8 olan iki küçücük kardeşi kaçırıyor. Arabasına alıp kilometrelerce yol gidiyor, çocuklara cinsel istismarda bulunuyor. Çocuklar saatlerce ortada yok ama çocukların kaybolması Kur’an kursunda kimsenin umurunda değil.

Kullandığı araba kaza yapmasa olayı kimse bilmeyecek. Adam yetişkin bir kadını kaçırmak zor olacağı için küçük çocukları kaçırdığını söylüyor. Gücü yetse, fırsatını bulsa onu da yapmaktan geri duymayacağını dillendiriyor yani. Adalet sisteminin bu yaptıklarına büyük cezalar vermeyeceğinden emin. Hiçbir kaygısı yok sanki. Çünkü son dönemde yargı bu tür olaylarla sadece kamuoyu baskısı varsa ilgileniyor. Bu olayda da kamuoyu ilgisi kaybolduktan kısa bir süre sonra bu adamın serbest kalacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Çünkü bu din tüccarı hükümet döneminde cezaevlerindeki bütün tecavüzcüler, sübyancılar, istismarcılar, ahlaksızlar, öğretmenlere, doktorlara, akademisyen ve gazetecilere yer açılsın diye serbest bırakıldı. Yer işgal etmesinler diye de yenileri ya tutuklanmıyor ya da tutuklanır gibi yapılıp arka kapıdan serbest bırakılıyor.

Hatırlayacaksınız geçtiğimiz günlerde kaçırıldıktan sonra tecavüz edilen ve çocuklarıyla birlikte öldürülen Suriyeli Emani’nin katilleri de bu şekilde tahliye edilmişti.

AHLAKSIZLIĞIN REVAÇTA OLDUĞU BİR DEVİR

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir dönem ahlaksızlık, bu kadar yaygınlaşıp sıradanlaşmamış, tecavüz, cinsel istismar, sübyancılık böylesine normalleşmemişti. Pazarcı teyzeyi sebze satarken yakalamak için 10 tane polisi görevlendiren hükümet, ahlaksızlığın önlenmesi için kendiliğinden tek polisi bile görevlendirmiyor.

Polis, Aksaray’da Güler D. isimli kadını pazarda sebze satarken gözaltına aldı. Emniyet soruşturması sonrası Güler D. serbest bırakıldı.

Siyasal İslamcıların iktidarı zamanında hırsızlık, rüşvet ve yalan suç olmaktan çıktığı için onları bu yazının konusu etmiyorum. Ama hala ahlaksızlık olarak sayılan eylemlerin önlenmesi için yargının kılını kıpırdatmadığını, tecavüzcüleri koruma altına aldığını görmek insanın kanını donduruyor.

Bugüne kadar ortaya çıkan tecavüz ve cinsel istismar olaylarının neredeyse hepsine gizlilik kararı verip olayı örtbas ettiler, failler de kısa bir süre sonra serbest kaldı. Fuhuş ve uyuşturucu da tarihinin en rahat dönemlerini yaşıyor bu yönetim altında.

Recep Tayyip Erdoğan ağzını doldura doldura ‘topluma faydalı dindar gençlik yetiştireceğiz’ demeye devam etsin. O’nun muktedir olduğu dönem her türlü ahlaksızlığın, tecavüzün, sübyancılığın zirve yaptığı ve bunu yapanların da özel olarak korunduğu bir dönem olarak tarihe geçti. Hasbelkader tutuklanıp içeri atılan tecavüzcüleri, sübyancıları, uyuşturucu tacirlerini, bilumum ahlaksızları ülkenin en parlak beyinlerini içeriye atabilmek için çıkardı.

[Alper Ender Fırat] 11.8.2017 [TR724]

O kadar kâr yordu, soluklanın tabii [Semih Ardıç]

Hüseyin Aydın hem Ziraat Genel Müdürü hem de bütün bankaların üye olduğu Türkiye Bankalar Birliği’nin Başkanı. 2017 senesinin ilk yarısına dair tespitlerini aktarırken ilginç sözler sarf etti. Elde avuçta ne varsa verdiklerini ve bu fedakârlığın karşılığını da aldıklarını ifade etti: “Yasal limitlerimizi sonuna kadar kullandık, elde avuçta ne varsa hepsini krediye verdik. İlk altı ayda çok hızlı koştuk, şimdi biraz soluklanacağız ama asla durmayacağız.”

Aydın haklı, ilk altı ayda bankaların kârı 25 milyar TL oldu. Geçen senenin tamamı kadar kârı altı aya sığdırınca bankacıların yüzünde gülücükler açıyor tabiî. Kredi Garanti Fonu’nda (KGF) Hazine’nin kefalet tutarın 25 milyar liradan 250 milyar liraya çıkarıldı. Bankalar da bu teminata istinaden para musluklarını açabildikleri kadar açtı.

BORÇLU FİRMA, KEFİL HAZİNE

Ne de olsa borcun kefili Hazine. Firma veya ortakların batması bankalara Hazine’den termin almak haricinde külfet getirmeyecek. Müteahhitleri yolcu ve araba garantisi veren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, bankalara da tahsilat garantisi vermiş oldu. Garantiyi duyan bankacılar şubenin önünden geçeni kolundan tuttu, kredi verdi. 2016’nın yarısına nazaran yüzde 40 daha fazla kredi tahsis edildi.

Öyle ki 1,6 trilyon liralık mevduata mukabil kullandırılan kredi tutarı 1,9 trilyon liraya çıktı. Devlet destekli gibi görünen bu alan razı-veren razı düzeninde bankalar kârlılıkta bahar mevsimini yaşıyor. Öz sermaye kârlılığı yüzde 15’in fevkinde…

BANKALARIN KÂRI YÜZDE 34 ARTTI

Her fırsatta ‘faiz lobisi’nden dert yanan AKP yine bankaları ihya etti. Küçük esnaf, çiftçi, işçi, memur ve emekliler derd-i maişetle boğuşurken bankaların kârı yüzde 34 artıyorsa rantiyeye gün doğmuş demektir. 1990’larda olduğu gibi paradan para kazanma alışkanlığı nüksetti.

Dövizde tansiyon düşmüş gibi görünürken faizler aldı başını gidiyor. Hazine geçen sene yüzde 7-8 ile borç bulabiliyordu. Aynı oran şimdi yüzde 12’yi geçti. Faizlerin nerede duracağını bilen var mı? Bir senelik mevduat yüzde 16’ya, kredi yüzde 20’ye yaklaştı.

GAYRİMENKUL ZARAR ETTİRİYOR

Haliyle sadece bankalar değil elinde parası olan ve ‘faiz haramdır’ hassasiyeti taşımayanlar mevduata koştu. Gayrimenkulde fiyatların yüzde 30’dan fazla gerilemesi yetmezmiş gibi nakit sıkıntısı yüzündün tahsilat riskleri de arttı. Bu yüzden gayrimenkul alma ya da kiraya verme temayülü azaldı. Para baronları bunun yerine mevduatı ya da Hazine’ye borç vermeyi tercih etti.

Bankalar Birliği Başkanı Aydın ‘biraz soluklanalım’ derken kredi talebi ve Hazine desteği devam ettiğine göre daha fazla para bulmak için mola verdiklerini ima ediyor. Satacak para bulurlarsa kârlılık bu seviyelerde kalacak, 2017 de bankacılar namına altın bir sene olarak tarihe geçecek.

BDDK BANKALARA GÖZ YUMUYOR

Nasıl olsa Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), hükûmetin ‘başkanlık seçiminin kazanmamız lazım, ver coşkuyu’ ricasını emir telakki etti ve munzam karşılıkları esnetti. Hatta tahsil edilemeyen kredilere mukabil bankanın el koyduğu gayrimenkulleri likit değer (nakit kıymetinde) olarak gösterilmesine bile müsaade edildi. İpotek tesis edilirken fiyatı 500 bin lira olan daire şu anda 400 bine bile satılamazken banka aynı daireyi ilk değer üzerinden bilançoda gösterebilecek.

Kâğıt üstünde her şeyin çaresi var Yeni Türkiye’de. Bankacılık Kanunu bizzat BDDK marifetiyle tarumar edilirken bankacıların nefes nefese kalması yanlış anlaşılmasın. Onları sık boğaz eden, ‘kredi riskiniz arttı, frene basın. Şu kadar ilave sermaye koyun’ diyen bir otorite yok artık.

HAZİNE BORÇ LİMİTİNİ ÇOKTAN AŞTI

Madalyonun bir de öteki yüzü var ki ondan ne Bankalar Birliği Başkanı Aydın ne de BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben bahsediyor. Hazine 2017’de piyasaya toplam 117 milyar lira borçlanacaktı. Oysa şu ana kadar yaptığı ve açıkladığı program ile Ocak-Ekim arasında 140 milyar liradan fazla borçlanma yapacak.

Daha programı açıklanmayan Kasım ve Aralık ayları da var. Güya bu sene borçlanma 117 milyarın altında kalacaktı. 150 milyar lirayı geçmemesi başarı sayılacak! Bankacıların soluklanacağı kadar fazla paraya ihtiyacı var Hazine’nin.

BÜTÇEDEN FAİZE 15 MİLYAR LİRA FAZLADAN GİDECEK

Referandum için harcanan paralar, milyonluk Mercedesler, bin odalı Saray’ın cari giderleri, örtülü ödeneğin alıp başını gitmesi, köprü-otoyol, havalimanları ve şehir hastanelerinin müteahhitlerine verilen ödeme garantileri Hazine’nin sırtına yükleniyor. Hazine yüksek faizle borç alıp hükûmetin gözde firmalarının kasasını dolduruyor.

Pekâlâ daha fazla tutarda daha yüksek faizle alınan borç nasıl ödenecek? Tabii vatandaşın cebinden alınarak ödenecek. 2018 bütçesinde faiz için ayrılan pay en az 15 milyar lira artacak. Yatırıma, eğitim, sağlık ve diğer alanlara gitmesi icap eden paralar rantiyeye gidecek.

Fert başına borç AKP’nin iktidarda geldiğinde 1.963 dolar idi. Aynı rakam 2017 başında 5 bin 379 dolara çıktı. Bu saatten sonra da borçluluk azalmayacak, bilakis katlanacak…

Faiz lobisi biraz soluklanacak, akabinde yeniden koşmaya başlayacak!

[Semih Ardıç] 11.8.2017 [TR724]

OHAL Ekstresi [Tarık Toros]

Türkiye’nin yıllarca yerden yere vurduğu “Geceyarısı Ekspresi” (Midnight Express) diye bir film var.

1970’te İstanbul’da tutuklanıp hapse atılan Billy Hayes’in kitabından uyarlanmış bir film.

Oliver Stone senaryosunu yazmış, Alan Parker yönetmiş.

1978 tarihli filmin, en iyi senaryo ile birlikte 2 Oscar ödülü var.

En iyi film ve yönetmen dahil 4 de Oscar adaylığı bulunuyor.

Ayrıca, 6 dalda Altın Küre ödülü kazanmış. 

***

Billy Hayes, arkadaşlarına götürmek için haşhaş alıp, vücuduna sarıyor.

Polisler fark edince yakayı ele veriyor.

Sağmalcılar Cezaevi’ne konuluyor.

Film, özellikle işkence ve kötü muamele sahneleri yüzünden Türkiye’de topa tutuldu.

Halbuki, aynı Türkiye…

Çok değil iki sene sonra…

Diyarbakır ve Mamak cezaevlerinde öne çıkan işkencelerle…

Filmde gösterilenin kat be kat fazlasına imza atacaktı. 

***

Filmi çok duydum, işittim, merak ettim.

Ancak internet yaygınlaşana kadar izlemek mümkün olmadı.

Sanırım 30 sene kadar sonra seyrettim.

Onca ödüle rağmen filmi hayli sığ bulduğumu hatırlıyorum.

Akmıyordu bir türlü.

Türkiye çekim izni vermediği için Malta’da çekilmiş.

Mahkeme ve cezaevi sahnelerinde Türkçe konuşuluyor ama ne konuşanlar Türk, ne de konuştukları dil anlaşılıyor.

Yönetmen, bulduğu oyunculara cümlelerin Türkçe okunuşunu çalıştırıp kamera önüne sürmüş ama berbat bir Türkçe! Dökülüyor…

Çok şaşırdığımı ve hayal kırıklığına uğradığımı itiraf edeyim.

Ayrıca, film neden Türkiye’yi bu kadar rahatsız etti, onu da anlayamadım.

Ülkeleri daha berbat gösteren nice film sayarım, kimse itiraz etmiyor.

Misal, “London Has Fallen” diye bir film var, 2016 yapımı, Gerard Butler’ın başrolünde olduğu bir yapım.

Film boyunca İngiliz istihbaratı ve güvenlik güçlerinin nasıl çuvalladıklarını, teröristlerin nasıl içlerine sızdıklarını izliyorsunuz.

Londra’nın merkezi yerle bir oluyor. Bütün simge binalar, köprüler çöküyor. Daha neler neler…

İngiltere’de galası yapıldı filmin.

İtalya’nın başbakanı mesela, metresi ile bir katedralin kulesinde flört ederken bombalanıyor.

İtalyanlar ayağa kalkmadı yani. 

***

Geceyarısı Ekspresi’ni yıllar sonra bana izleten şey, bu kadar konuşulan filmi merak etmemdi. Zannediyorum, çoğu da bundan seyretti. Fikir sanat eserlerinde öyledir. Sansür, ürünü köpürtür:

-“Türkiye’de yasaklanan film gösterime girdi.”

-“Türkler’in lanetlediği film sinemamızda.”

-“İşte büyük sansasyona yol açan film!” 

***

Türkiye, bu berbat filme tepki göstererek parlattı.

Niyeti olmayana da izletti.

Asıl, sonrası mühim.

Sonra ne oldu?

Birkaç sene içinde bin misli hukuk ve insan hakkı ihlalini, işkenceyi kendi hapishanelerinde uyguladı.

Ve utanmadan “Geceyarısı Ekspresi”ne tepki göstermeye devam etti.

O günkü ulusal basın da buna çanak tuttu, Hürriyet, Milliyet, vesaire.

Devletten bile devletçidir ve koyu milliyetçidir bizim basın. Bakmayın liberal takıldığına.

Yok, Türkiye’yi yanlış tanıtıyormuş.

Yok, filmin “yarattığı imaj” silinememiş.

Yok, dünyada kime merhaba desek hemen o filmi hatırlatıyormuş, filan… 

***

Filmin kahramanı Billy Hayes, nice zaman sonra Türkiye’den özür diledi, gerçekte yaşamadığı şeylerin filme konulduğunu itiraf etti. Oliver Stone de abarttığını kabul etti.

Halen aynı düşüncedeler mi bilmiyorum. Fakat şundan eminim, bir gün 2016-17 işkenceleri de film olacak ve bizimkiler o filme de aynı tepkiyi gösterecek.

Yüzleşmekten korkarız biz.

Devlet, pis işlere imza atar, sonra da halının altına süpürmeyi pek sever.

Birisi bunu yazıp çizerse, sahneye koyar, filme çekerse de avazı çıktığı kadar bağırır, kükrer.

“Geceyarısı Ekspresi” geçti gitti, “OHAL ekstresi” mutlaka kesilecek ve birileri bunu ödeyecek. 

***

Sinematografi olarak yerden yere vurdum, bitirirken filmden bir alıntı yapayım.

Billy Hayes, mahkemede savunmasını yaparken şöyle der:

“For a nation of pigs, it sure is funny you don’t eat’em!”

Aşağı yukarı Türkçesi şu:

“Domuzlardan oluşan bir milletin domuz eti yememesi çok komik doğrusu.”

Milletimi tenzih ederim, vesselam.

[Tarık Toros] 11.8.2017 [TR724]

Arif’i sohbete kim götürdü? [Bülent Korucu]

“Adıyaman Üniversitesi Fetö soruşturma komisyonu başkanı sanığa soruyor:

– Cemaat toplantılarına gitmişsin. Doğru mu?

– Evet gittim.

– Nasıl gittin?

-Arif götürdü.

-Arif kim?

-Yanınızda oturuyor.

-Arif bu adamı toplantılara sen mi götürdün?

-Başkanım, birlikte götürmüştük ya…”

Rektörlük, “Kişinin birkaç kere sohbete gitmiş olmasıyla fetöcü olduğunu söylemenin” yanlışlığını anlatan bir açıklamayla olayı doğruladı. Eğitim ve dayanışma odaklı bir sosyal hareketten terör örgütü çıkarmaya çalışmanın düşürdüğü komik durumlar bununla sınırlı değil. Belki de en masum çelişki Arif’in durumu. 15 Temmuz’un yönetim merkezi olduğu iddia edilen Akıncı Üssü’nü bombalayan beş pilotun tutuklandığını aylar sonra öğrendik. Mantığın en temel kuralı zıtların birlikte var olamayacağını söylüyor. Hizmet Hareketi’nin darbeci olduğunu ileri sürenlerin, darbenin önlenmesinde rol alanları da aynı gerekçeyle tutuklaması tuhaf değil mi? Sadece pilotlar değil, Akıncı’ya karadan operasyonu yöneten Korgeneral Yıldırım Güvenç de tutuklular arasında. 15 Temmuz’un ‘kahramanlarından’ Orgeneral Ümit Dündar da bu çelişkiyi TBMM Komisyonu’na izah edememişti.

Örnekler o kadar çok ki… Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’la birlikte derdest edilen ve 24 saat eli ayağı kelepçeli bekleyen emir subayı da cezaevindeymiş. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir muhbirin yönlendirmesiyle 47 albayın Cemaate mensup olduğunu tespit etmiş! Ama küçük bir sorun var, sadece ikisi darbeye karışmış. Onlar hakkında ise henüz gerçekleşmemiş, olası darbeye katılacakları gerekçesiyle işlem yapılacakmış. Ortada bir delil yok ama savcılık, “olsa olsa ikinci darbe için bekletmişlerdir” diye akıl yürütüyor.

Absürt ve çelişkili durumlar sivil alanda da aynı hızla sürüyor. Kayseri’de Boydak Ailesinin yargılandığı dava bunun örneği. Ailenin görünürdeki en büyük suçu(!) Melikşah Üniversitesini şehre kazandırmak. Onların ricasıyla konferans salonu yapan işadamı ise tanık. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün elinden şilt aldığını anlatıyor mahkemede. Üniversite kuruluşu için kanun gerekiyor, o gün evet oyu veren vekiller de zan altında. Suçlamalardan biri de Fethullah Gülen’in kardeşinin cenazesi için Erzurum’a gitmek. Memduh Boydak itiraz ediyor: iyi de üç bakan (Binali Yıldırım, Faruk Çelik ve Recep Akdağ) namazda ön saftaydı. Fotoğraflar Memduh Bey’i doğruluyor. Hadi ayıkla pirincin taşını.

O çıldırtan yağmur suyundan sadece kamu otoritesini kullananlar içmemiş, herkes bir tuhaf. Benzer suçlamalarla yazar ve yöneticileri suçlanan Cumhuriyet Gazetesi, duruşma haberine ‘üç Boydak’ı oynadılar’ diye başlık koyuyor. Açın Sabah Gazetesini, onların yargılanmasıyla ilgili yayınlarına bakın, benzerlik mide bulandırıcı.

MUSTAFA AKAYDIN’IN SORUSU PANİKLETTİ

Bu kısır döngüyü kırmaya cesaret edecek, doğru soruları soracak birileri çıkmalı. CHP Milletvekili Mustafa Akaydın, pek çok insanın aklında geçirip üzerini örttüğü sordu. “Köprüde silahlı birileri var, neden polisi değil silahsız halkı üzerlerine gönderiyorsunuz?” dedi. Bu kadar makul ve doğru bir soru olabilir mi? Silahlı banka soyguncularının üzerine mahallenin berberini göndermiyorsunuz. Terör hücrelerini basarken camiye sabah namazına gelenlerden ekip kurmuyorsunuz. O halde köprüde niye bunu yapıyorsunuz?

TBMM araştırma komisyonundaki şu diyaloglar Akaydın’ın sorusunu daha anlamlı kılıyor. AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan, İstanbul Valisine soruyor: “Allah’ın bir lütfu, insanlar hepsi bir yerde yığılmıyor, herkes farklı farklı yerlere gidiyor! Herkesin olması gereken yerde olduğunu görüyoruz.” Vali Vasip Şahin onu onaylıyor: “Genelde refleks olarak vatandaş, çok enteresan bir şekilde, sanki kendi aralarında daha önceden tatbikatını yapmış gibi bir inisiyatif içinde çeşitli noktalara birden müdahale etme noktasında harekete geçtiler.”

Komisyona bilgi veren İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın açıklamasına göre ise o gün, IŞİD operasyonu ve şehir genelinde uygulama maksatlı fazladan 6 bin polis görev başındaymış. Buna rağmen köprüdeki 30-40 asker için polis değil halk sürüldü ve en büyük sivil kaybı orada yaşandı.

Halkı köprüde askerin karşısına kim dikti?

[Bülent Korucu] 11.8.2017 [TR724]

Maskeli Darbe: Piranalar avlarını bekliyor [Yazı Dizisi-2] [Veysel Ayhan]

Korkunç bir tuzak kurulmuştu. Emir komuta içinde bir darbe yapılıyor havası verilmişti. Ve Erdoğan’ın diktatörlüğünden, Türkiye’yi sürüklediği uçurumdan kimler rahatsızsa bu tuzağa düşmesi merakla ve şehvetle bekleniyordu. İstenen olacaktı ve Erdoğan “15 Temmuz sayesinde, normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkânına, gücüne sahip olduk” diyecekti.

15 TEMMUZ 2016

En kritik olay darbenin MİT’e ihbar edilmesi. Normal bir ülkede istihbarat darbeyi günlerce önceden haber alır, hükümeti uyarır. 15 Temmuz’da yaşanansa girişimden 9 saat önce istihbaratın uyarılması.

MİT Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Asal’ın ifadesine göre Binbaşı O. K. (Bu ismin Osman Karacan olduğu basında yer aldı.) öğle saatlerine doğru MİT’e gelerek darbe ihbarı yaptı.

Sonradan bu ihbarın 14.45’de yapıldığı iddia edildi.

ŞİMDİ KRONOLOJİYİ DİKKATLE TAKİP EDELİM:

14.45: Binbaşı O.K. MİT Müsteşarlığını gidip ihbarda bulunuyor. Ve daha sonra hükümet medyasında Yeni Şafak’ta yayınlanan “görüşme tutanağında” O.K. ihbarın içeriğini aşağıdaki sözlerle anlatıyor:

“Büyük bir faaliyet olabileceğini, hatta darbe faaliyeti olabileceğini söyledim. 
Çok kan akacak dediklerine göre, bu faaliyetin iyi niyetli bir faaliyet olmadığını söyledim. Hatta kendilerine, YAŞ kararlarında büyük bir temizlik olabileceği sürekli yazılıyor. Bu nedenle YAŞ öncesinde bir darbe faaliyeti olabileceğini söyledim.”

‘Darbe ihbarı’ mı yapıldı yoksa ‘MİT müsteşarı mı kaçırılacaktı’ tartışmasını bitirmek kolaydı ama…

SANSÜRLENEN ve GİZLENEN VİDEO KAYDI

Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi 15 Temmuz’u anlatan “Darbeye Geçit Yok” adlı kitabında çok önemli bir şey söylüyor:

“15 Temmuz Cuma günü saat 14.45’i gösteriyordu. Binbaşı O.K. bir süredir içinde yer aldığı ama daha sonra vazgeçip devlete bildirmek istediği bir ihbarda bulunacaktı. Anlattıkları görüntülü olarak kaydedilen Binbaşı O.K. ayrıca el yazısıyla altı sayfalık bir ihbar mektubu yazdı. O andan itibaren MİT ile Genelkurmay arasında hızlı bir trafik işlemeye başladı.”

Demek ki neymiş? Aslında ihbarcı binbaşının görüntülü ve 6 sayfalık yazılı ifadesi varmış ama bunlar her nedense kamuoyuna açıklanmıyor. Veya hiç olmazsa savcılara verilmiyor. Sebebi ne olabilir? Büyük ihtimalle ihbarın ‘darbe’ olarak yapıldığının açığa çıkması korkusu.

16.30: Hakan Fidan bu ihbarı alıyor ama nedense tam 2 saat bekliyor. Sonra Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e durumu telefonla iletiyor.

18.00: Hakan Fidan, karargâha giderek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’la görüşüyor. Orgeneral Güler’in emir subay yardımcısına göre Fidan akşamüstü 6’dan önce bir kez daha Genelkurmay’a gelmiş.

18.30: Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler Meclis Darbe Komisyonundaki ifadesinde şunları diyor: “Bunun üzerine Genelkurmay Başkanımız derhal telefonu aldı ve harekât merkezindeki görevli Tuğgeneral İlhan Kırtıl’a ‘İlhan, Türk hava sahasını her türlü askeri uçuşa yasaklıyorum’ dedi.”

KÖREBE OYNAMAK…

Bu, şu demek: Genelkurmay, 18.30 itibariyle bir cunta kalkışmasını biliyor. Ama önlemek için harekete geçmiyor. Kuvvet komutanlarının, ordu komutanlarının “Hanımdan öğrendim, 23’te duydum, şoförüm söyledi…” benzeri beyanları hiçbir inandırıcılık taşımıyor. Hava sahası her türlü askeri uçuşa kapatılacak ama Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal bile cuntayı 21.30’da eşinden öğrenecek. Kargaların bile güleceği bu iletişim kopukluğunun mantıki bir izahı yok.

ERDOĞAN’A HABER

19.00 (civarı) 2. Başkan Yaşar Güler’in Komisyon ifadesinden: “Hakan Fidan Cumhurbaşkanı koruma müdürü Muhsin Köse’yi aradı. ‘Peki Muhsin dışarıdan bir saldırı olsa yeterli gücün, silahın ve adamın var mı?’ diye sordu. Oradan bir cevap aldı, ancak cevabını bilmiyorum. Sonra tekrar bir daha ‘Muhsin sana dışarıdan bir saldırı olsa buna karşı koyacak kadar gücün, kuvvetin ve adamın var mı?’ diye bir daha sordu. Oradan da muhtemelen olumlu bir cevap almış olmalı ki ‘Kolay gelsin’ dedi ve telefonu kapattı.”

GERÇEK BİR DARBE GİRİŞİMİ OLSAYDI

Gerçek bir darbe girişimi olsaydı ve Erdoğan’ın olanlardan haberi olmasaydı MİT Müsteşarı Fidan böyle mi davranırdı?

Fidan ne yapar eder, Erdoğan’la bizzat görüşürdü ve Erdoğan da o saat itibariyle Türkiye’yi sokağa dökerdi.

Düşünün Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en önemli askeri merkezlerinden Aksaz Deniz Üssü var. Burada 2 tugay, yaklaşık 4 bin silahlı askeri personel, savaş gemileri ve uçaksavarlar var. Darbe olsa bu üs Erdoğan’ı rahatça alabilir. Ama Hakan Fidan, Muhsin’in korumalarıyla Erdoğan’ı darbeden korumayı planlıyor! 3. sınıf Hollywood filmlerinde bile bu tenakuzlar olmaz!

Bu telefon konuşmasının, askerlere Erdoğan’ın olanlardan habersiz olduğu mesajını vermekten başka bir önemi yok.

DEŞİFRE OLMUŞ DARBE

18.30’da Genelkurmay, hava sahasını askeri uçuşlara kapatıyor. Darbeyi planlayanların bunu bilmemeleri mümkün mü? Deşifre olmuş ve emir komuta dahilinde olmadığı böylece açığa çıkmış bir darbeyi sürdürmenin rasyonel açıklaması var mı? Prime time’da darbe yapmanın kurmay zekasıyla izah edilir yanı var mı?

19.00 itibarıyla kimsenin daha önceden haberi olmamış bile olsa o saatte herkes girişimden haberdar oluyor. Genelkurmay Başkanı Akar, hava sahasını kapatıyor ama çok önemli bir şeyi yapmıyor.

AKAR EN KRİTİK ADIM ATMIYOR!

Özel Kuvvetler komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, mahkemede şu kritik bilgiyi vermişti: “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında mesaiye devam eder. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz 2016’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.”

PERSONEL İKAZ EDİLSEYDİ…

Bunu, eski Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kuvvet Geliştirme ve Teşkilat Daire Başkanı Tuğgeneral Erhan Caha da teyit ediyor: “Bu girişim öğrenilir öğrenilmez personel ikaz edilmiş olsaydı bu olayların hiçbiri yaşanmazdı.”

Dönemin İstanbul 1. Ordu Komutanı, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Ümit Dündar ise, “Eğer gelen bilgi herhangi bir darbeye yönelik olmuş olsaydı Sayın Genelkurmay Başkanımız tarafından daha farklı emirlerle de bunun destekleneceğini değerlendiriyorum” demişti.

AKAR, 1. ORDU KOMUTANINA HABER VERSEYDİ…

Darbe girişiminden 16.30’da haberdar olan Akar bir takım tedbirler almaktan bahsediyor, ama bu tedbirler arasında kendini ve karargahını koruma yok. Tek yaptığı iş, uçuş yasağı ilan etmek. Tanıklıklara göre Kuvvet komutanlarına bile haber vermiyor 4 saat sessizce bekliyor!

Cumhurbaşkanına, başbakan ve İçişleri Bakanı’na haber vermiyor. Bir başka haber vermediği kritik isim 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar. Türkiye’de bir darbenin başarısı için en önemli ordu 1. Ordu’dur.  İstanbul’daki en yüksek rütbeli subay olan Org. Ümit Dündar darbe girişimini 21:40’ta evinde misafiriyle oturuyorken İstanbul Emniyet Müdürü’nden gelen bir telefonla öğreniyor.

TANKLAR BİRLİK DIŞINA ÇIKMASIN!

Akar, Dündar’a haber verip tedbir almasını sağlamıyor. Oysa 1. Ordu İstanbul’da teyakkuza geçse darbeciler ne köprülere ne de havaalanına yaklaşabilirlerdi. Tedbir alsa Moda Deniz Kulübü’nde düğünde Hava kuvvetleri komutanı Abidin Ünal ve 22 general Konya’dan gelen MAK timi tarafından yakalanmazdı.

AKAR’IN 2. EMRİ

Akar’ın o gece “tanklar birlik dışına çıkmasın!” diye bir emri var ama bu emri Ankara’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın en önemli birliklerinden biri durumunda bulunan 28. Mekanize Piyade Tugayı’na vermiyor. Nereye veriyor?

Muharip özelliği olmayan eğitim birliği durumundaki Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’na veriyor. Korgeneral Metin Gürak’ı buraya bizzat gönderiyor hiçbir tankın birlik dışına çıkmaması emrini veriyor. Dolayısıyla Ankara’da sokağa çıkan tanklar kasten engellenmiyor.

AKAR NE YAPIYOR?

Bunun cevabı Akar’ın Darbe Komisyonu’nun sorularına verdiği cevapta:

“İhbarın büyük bir planın parçası olduğunu düşündük. Tedbirler sayesinde paniğe kapıldılar. Darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı.”

Akar’ın bahsettiği alınan tedbirler neydi?

Akar’ın dediğine göre, darbeciler 03.00’te yapacakları darbeyi öne çekmişler. O zaman öne alınması iyi mi olmuş, kötü mü? Emir komuta dahilinde değil ve bir cunta söz konusu ve siz bunu 03.00’ten 9 saat önce öğrenmişseniz öne çekilmesi avantaj değil dezavantaj. Bu bir cunta hareketi. Ve girişimi tamamen kansız olarak bitirmek için önünüzde 9 saat var.

Yani Akar bahsettiği tedbirleri alıp da erkene çekmese elindeki bilgiyle tek damla kan akmadan bu darbe girişimini önleyebilirdi.

TELE-KONFERANSLA KİMSE KIŞLADAN AYRILMASIN DENSEYDİ…

Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu Can Ataklı ile yaptığı TV programında şunları demişti: “Abuk sabuk komik bir şey bu! 6.5 saatte kesinlikle önlenirdi… (telefonla) Konferans çağrısı vardır. Tüm kuvvet komutanlarını, kolordu komutanlarını bağlayın, dersin. ‘Kimse kıpırdamayacak. Kışlalarından ayrılanlar derhal kışlalarına dönsün! Ne bir tank ne bir zırhlı araç ne de elinde tüfek bir asker asla ve kata kışlanın dışına çıkmayacak. Bu kesin emirdir.’ dersin. Ordu budur. 3 tank, 2 zırhlı… Bunlar komedi… Mesela köprüyü koruyan bir batarya var. Köprünün yanında. Mesela o batarya kuru sıkı bir iki atış yapsaydı. Biterdi. Namlularını oraya çevirseydi 2 dakikada o iş biterdi.”

AKAR, TELEVİZYONLARA ÇIKIP ŞU CÜMLEYİ DESEYDİ:

Genelkurmay başkanı, kan dökülmesini engellemek isteseydi çağırırdı TV kanallarını. Ve şu cümleyi derdi:

“Arkadaşlar TSK içinde küçük bir azınlık bu gece 03.00’te darbe yapmayı planlamış. Tüm askeri birliklerimize talimatımdır. Bu tür bir hain girişimin içinde bulunmasınlar. Kimse kışladan dışarı adım atmasın. Böyle bir kalkışmayı lanetliyorum.”

Hatta bunu TV’den ilan etmesine bile gerek yoktu. Tüm kara, hava, deniz komutanlıklarına bildirse kafi idi.

Ama bunu yapmadı. Uzun saatler bekleyişin ardından koskoca NATO’nun en büyük ordusunun Genelkurmay Başkanlığı sadece 33 teçhizatlı asker tarafından basıldı. Cuntacı askerler hiç bir kontrol noktasına takılmadan karargaha çıktılar. Yolda 2. Başkan Yaşar Güler’i görüyorlar. “Tatbikattayız.” diyorlar. Güler, bir gariplik görmüyor, inanıp odasına geçiyor. Sonra askerler Akar’ı ve 2. Başkan Yaşar Güler’i yakalıyorlar!

AKAR, YOĞUN ŞÜPHE ALTINDA

Mahkeme savunmalarında Akar hakkında söylenen iddialar önemli. Mesela Akıncı üssünde Hulusi Akar’ın Erdoğan’la çok rahat görüşebildiği…

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk çapraz sorgusunda “Kesinlikle ona karşı bir saygısız tavır zinhar görmedim. Verdiği emirlerin hepsine baş üstüne dendi. Bir komutana nasıl davranılırsa öyle ve aynen önceki gibi davranıldı. İstediği zaman telefonla görüşme imkânı vardı.”

Evet yüzlerce komiklik barındıran bu senaryonun Yeşilçam’dan bile geçer not alması mümkün değil.

Yarın: 3. Bölüm, KANLI TİYATRO

[Veysel Ayhan] 11.8.2017 [TR724]

CHP fiili rejimin neresinde? [Mehmet Efe Çaman]

Fiili rejimin herhangi bir zorlukla karşılaşmadan anayasal düzeni tasfiye edebilmesinde ana muhalefetin rolü azımsanmayacak kadar önemli. Ana muhalefet partisinin anayasal düzenin tasfiyesine etkin bir muhalefetle karşı çıkmamasının nedenleri nelerdir, bu konu üzerinde durulmalı. Ben bu yazımda özellikle ideolojik nedenler üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. Çünkü muhalefetin fiili rejimi görece kabullenişindeki birincil neden bu kanısındayım.

CHP’NİN AVRUPA SOLUNDAN FARKI

CHP’nin modern bir sosyal demokrat parti yapısından oldukça farklı özellikleri haiz olduğunu belirtmeye gerek var mı? Bunun en başta gelen nedeni, kuruluşundaki özel koşullar. Temelleri sınıfsal mücadeleye dayanmayan ve Marksist ekonomi politikle tartışmaya girmemiş bir partinin sol bir parti olması imkânsız. Dahası, Avrupa sosyal demokrat veya demokratik sosyalist hareketlerinden farklı olarak, CHP liberal demokrasiyi özümsemiş yeknesak bir yapı değil. Şüphesiz ki CHP içinde Batı tipi sosyal demokrat veya demokratik sosyalist ideolojiye sahip etkin isimler, milletvekilleri ve tabanda üyeler var. Fakat bunların yanında, oransal olarak çok daha fazla ve etkin olmak üzere ulusalcı Kemalist çizgide bir yapı var CHP içerisinde.

Konuyu dağıtmamak adına kavramsal bir tartışmayı açmak istemem, ama bu bağlamda yeri gelmişken ulusalcılığın ve milliyetçiliğin terim olarak kökenleri olan Moğolca ve Arapça dışında aynı veya çok yakın anlamlara geldiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Türkçede olan bu farklı kullanım (ulusalcılık CHP, milliyetçilik MHP tarafından tercih ediliyor) diğer dillerde mevcut değil. Kabaca biri sol diğeri sağ eğilimli iki nasyonalist kitle var. Bunu tespit ettikten sonra hemen ekleyelim: Batı sosyal demokrat partileri herhangi bir nasyonalizme dayanmaz. Dahası, nasyonalizmi mücadele edilmesi gereken bir ideolojik habis olarak görür. Bunun nedeni, sınıfsal aidiyetin ve ekonomik determinizmin (yani sosyal olguların ekonomi tarafından belirlendiği varsayımı) Batı’daki sol partilerin temel ideolojik sütunlarından olması gerçeğidir. Batı tipi partilerin anti-emperyalist duygularının tezahürü vatanseverliktir, milliyetçilik/ulusalcılık değil.

DEVLETİ KURARKEN ELİNDEN ÇIKACAĞINI DÜŞÜNMEMİŞ

Ulusalcıların bir diğer özelliği, yaşam stili hariç tutulacak olursa, Batı karşıtı bir reflekslerinin oluşu. CHP, hiçbir zaman Kopenhag Kriterleri’ni içine sindiremedi. Dahası onları her zaman Batı’ya karşı verilen bir taviz olarak algıladı. Ulusalcı taban, Türkiye için demokrasinin zamanı gelmedi diye düşünür. Çünkü seçimsel (electoral) demokraside her zaman İslami ve muhafazakâr değerlere sahip olarak algılanan partilerin tercih edileceğini bilir. Bu nedenle William Hale’in veto rejimi adını verdiği askeri-bürokratik vesayeti tercih etme eğilimi her zaman mevcuttur CHP’de. Bu tutum, aslında paradoksal olarak her zaman AKP tipi dinci İslamcı hareketlerin yelkenlerine rüzgâr olmuştur. CHP misyon olarak İslamcılığın karşısında yer alır, ama paradoksal olarak İslamcılığı besler. CHP elitleri devletçi bir laikliği benimser ve devlet kontrolünde bir dini örgütlenmeyi (Diyanet) kurmuş, onu savunmuştur. Fakat bu örgütlenmenin kendi kontrolünden çıkarsa ne olacağı aklına gelmemiştir. Tıpkı kurulan vesayetçi devlet aparatının kendi kontrolünden ne olacağını düşünmedikleri gibi. Fakat olan tam da bu değil mi?

HUKUKSUZ REJİMİN TEK SORUMLUSU SARAY DEĞİL

Bugün CHP sosyal demokrat bir parti olma iddiası ile Kemalist ulusalcı bir parti olma gerçeği arasında olmanın sebep olduğu bir buhranı ve yalpalamayı yaşıyor. Bir taraftan hukuksuzluk ve zulmü gören ve sol reflekslerle bu ceberutluğa tepki vermek isteyen cılız bir kanat var, CHP’yi az da olsa etkileyen. Diğer tarafta ise Saray’ın hâkim retoriğini benimsemiş ve Cemaat ile Kürt hareketinin kriminalize edilmesine ve günah keçisi yapılmasına ses çıkartmamak şöyle dursun, alkış tutan gizli/oportünist Erdoğancı bir ulusalcı, Avrasya sempatizanı kanat var. İkincisinin çok daha baskın olduğu apaçık ortada. Bu kanat, Erdoğan’ın erken cumhuriyet reflekslerine son derece uygun olan anti-Cemaat ve anti Kürt politikasına göz yumuyor. Siyasi Kürt hareketinden zaten nefret ediyorlar. Kürt siyasetçilerin kodese tıkılması onların asla önceliği değil. Cemaat’in kriminalize edilmesine ve insan hakları ihlallerine de “dinciler yesin birbirini” diye seviniyorlar. Bu uğurda bir süreliğine daha Erdoğan’a katlanmak zorunda kalmaları, ödenebilecek bir bedel olarak görülüyor ulusalcılar tarafından. Şişeden çıkan tanıdık cinin en sonunda Saray’ı da hedefe alacağını, böylelikle tüm İslamcıları sistem dışına itebileceklerinin hayalini kuruyorlar. Dahası TSK içerisinde de etkin olan Avrasyacı fraksiyon da aynı stratejiyi izliyor. Daha öz bir ifadeyle, cumhuriyetin fabrika ayarlarına doğru giden bir yol görüyorlar. Bu kez sıcak patatesleri kendileri tutmamaya kararlı görünüyorlar.

Anayasaya, anayasal düzene, şeffaflık ve insan haklarına, hukuka ve adalete sahip çıkmanın bedeli, “FETÖ”, Kürtler ve diğer muhalifleri savunmak ve CHP bu bedeli ödemeye hazır değil. Bugün kendilerinin olmayan fiili rejimin hukuki nitelik kazandıktan kısa bir süre sonra kendilerinin eline geçebilecek olma hülyasıdır CHP ve ulusalcıların diktatörlüğe muhalefet etmemesindeki isteksizliğin nedeni. Bugünkü hukuksuz rejimin tek sorumlusu Saray değil. Demokratik değerlere bağlı olmamak konusunda temelde birbirinden farklı olmayan bir rejim ve o rejimin vitrin ana muhalefeti var. Bu konstellasyondan özgürlük ve demokrasi çıkar mı?

[Mehmet Efe Çaman] 11.8.2017 [TR724]

İpek Holding’e gaspın belgeleri skandal iddianamede… [Erhan Başyurt]

Koza İpek Holding ve bağlı 22 şirkete, Ankara Cumhuriyet Savcısı Musa Yücel‘in başlattığı bir soruşturma gerekçe gösterilerek 26 Ekim 2015’te ‘kayyım’ atandı.

Kamuoyunun canlı izlediği İpek Medya’ya kanlı polis baskını ve kayyım sansürü de bu kararın ardından 28 Ekim 2015’te gerçekleşti.

***

Koza Holding’e yönelik İddianame kayyım atanmasından yaklaşık 2 yıl sonra geçtiğimiz ay Savcı Yücel tarafından mahkemeye sunuldu ve kabul edildi.

İddianamenin medya ile ilgili kısmını yine bu köşede ‘Skandallar Zinciri’ başlığıyla 3 ayrı yazı ile kaleme almıştım.

Skandal iddianamenin tamamını ve eklerini incelemeyi yeni bitirebildim…

Savcı Yücel, eklere koyduğu farklı tarihlere ait MASAK (Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı), Vergi Denetim Kurumu ve BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) raporları ile Koza Holding’e kayyım atanmasına gerekçe gösterilen tüm iddiaların gerçek dışı olduğunu resmen itiraf ediyor.

***

Koza İpek Medya’ya polis zoruyla baskın yapıldığında özgür gazetecilerin çıkarttığı son gazetenin başlığı, ‘KAYYIMLA GASP’ idi.

Savcı Yücel, iddianame ve eklerinde yer alan resmî belgelerle bu başlığımızın çok yerinde bir tespit olduğunu bir kez daha teyit etmiş oldu.

***

Savcı Yücel’in, sahtecilikten ceza almış ve resmi bilirkişi listesinde yer almayan Şafak Ertan Çomaklı‘ya ait raporu gerekçe göstererek Koza Holding’e yaptırdığı baskın ve sonrasında kayyım atamaya gerekçe olarak gösterilen hususlardan birisi, Koza İpek Eğitim Vakfı’na OYAK’a bağlı Ereğli Demir Çelik’ten yapıldığı iddia edilen 122 milyon liralık havaleydi.

İddianamenin 49 no’lu ekinde yer alan belgeler bu iftiranın MASAK ve BDDK tarafından incelenip, baskın ve kayyım ataması gerçekleşmeden aylar önce Savcı Yücel’e bildirildiğini gösteriyor.

BDDK, 12 Ağustos 2015’te incelemeyi yapıyor ve hatanın AKBANK’tan kaynaklandığını, paranın Erdemir’den İsdemir’e havale olduğunu, Koza İpek Eğitim Vakfı’nın hesabına hiçbir zaman geçmediğini belirliyor.

MASAK da hem bu incelemeyi hem de kendi araştırmasını birleştirip, aynı kesin sonucu 17 Ağustos 2015’te Savcı Yücel’e ‘ivedi’ koduyla bildiriyor.

Savcı Yücel, bu resmi yalanlamalara rağmen Koza Holding’e baskın için bu yalan iddiayı gerçekmiş gibi incelenmesi gereken şüpheli bir hareketmiş gibi mahkemeye sunuyor ve karar aldırıyor.

***

Savcı Yücel, 5 Eylül 2015’te Koza Holding’e soruşturma başlatıyor.

Oysa 20 Mayıs 2014’te Koza Holding’e yönelik vergi denetimi müfettişler tarafından yapılıyor ve suç tespit edilemediği resmi olarak kayda geçiriliyor.

Savcı, 16 Nisan 2015’te yeni bir inceleme daha talep ediyor.

İkinci vergi denetlemesi başlatılıyor. Bu inceleme de kayyım atama kararından iki hafta sonra tamamlanıyor. ‘SUÇ TESPİTİ YOK’ cevabı veriliyor.

***

Yine Savcı Yücel, MASAK’tan da 11 Kasım 2015’te ‘bilirkişi’nin iddialarını incelemesini istiyor.

MASAK, 30 Mart 2016’da ilk teftişini tamamlıyor. Tüm şirketleri ve ortakları inceliyor. Aşağıdaki net hükümlerle iddianın aksine herhangi bir ‘yasa dışı para girişi’ olmadığını kayda geçiriyor.

‘Hesapta kaynağı belli olmayan herhangi bir giriş tespit edilmemiştir…’

‘Şirketlere, kaynağı ticari işlemlerle açıklanamayan herhangi bir nakit girişi olmadığından sermaye artırımı yapan şirketlerin artışları kendi kaynakları ile finanse ettikleri tespit edilmiştir…’

‘Sermaye artırımları öncesi şirketler ve gerçek kişilerin banka hesapları tekrar incelenmiş olup ilgililere şüpheli herhangi bir nakit girişi olmadığı tespit edilmiştir…’

‘Yine yapılan artırımlar öncesi şirketlerin finansal varlıklarının artışları karşılamaya yeterli olduğu tespit edilmiştir…’

***

MASAK, ‘sahtecilikten’ hüküm giymiş ve resmi bilirkişi listesinde yer almayan Şafak Ertan Çomaklı’nın iftiralarının tamamına 4 Mayıs 2016’da nihai raporu ile öldürücü darbeyi indiriyor.

MASAK Raporu şöyle diyor:

‘Müfettişliğimizce yapılan inceleme ve araştırmalar neticesinde, yukarıda da ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin yapmış olduğu altın üretiminin, hem Türkiye hem de dünyada yapılan altın üretimleriyle benzer süreçler taşıdığı, madenden çıkarılan altın miktarının üretime başlanmadan önce öngörülebilir olduğu, altın üretimine ilişkin söz konusu şirketin beyan ettiği miktarda altın üretip üretmediğinin tespitinden halen şirket tarafından işletilen maden sahalarında bulunan karotların analize tabi tutulması sonucunda netlik kazanacağı, bunun haricinde yapılacak tüm değerlendirmelerin ve şirket tarafından beyan edilen üretim miktarının gerçek olup olmadığına ilişkin yapılacak randıman çalışmalarının doğru sonuç vermeyeceği kanaatine varılmıştır…’

Üretimden önce sondajlar yapılarak elde edilen bu numene ‘karot’ları, ‘madenin kimliği’ olarak niteleyen MASAK, Koza Holding’in tüm karotların arşivini tuttuğunu, uluslararası bir denetim firması tarafından da numune karotların bağımsız olarak denetlendiğini ve üretimlerin uyumlu olduğunu kaydediyor.

***

MASAK meşhur ‘yurt dışına 7 milyar dolar kaçırdılar’ iddiasını da 4 Mayıs 2016 tarihli raporunda şüpheye mahal bırakmayacak netlikte ve açıklıkta çürütüyor;

‘Genel olarak işlem gören tutarın birden fazla kez mevduata gönderilip geri gelmesi nedeniyle kümülatif toplam artmaktadır. Şirketin anılan işlemleri yasal defterleri üzerinde eşleştirme yapılarak teyit edilmiş olup, giden ve dönen tüm tutarların yasal defterlere kaydedilmiş olduğu tespit edilmiştir. Bu işlemler kısa vadeli mevduat hesapları olup GERİ DÖNMEYEN TUTAR BULUNMAMAKTADIR…’

MASAK ortakların hesaplarını da tek tek inceliyor ve ‘Banka hesaplarına giren tutarların tamamına yakınının ortaklığı bulunduğu şirketlerden gelen yasal gelirleri olduğu, yasal gelirleri dikkate alındığında kaynağı ŞÜPHELİ GÖRÜLEN HERHANGİ BİR NAKİT GİRİŞİ OLMADIĞI sonucuna varılmıştır…’ diyor.

***

MASAK, 4 Mayıs 2016 tarihinde Bilirkişi Raporu’nda yer alan ‘1.288.800 TL ortaklara örtülü kazanç aktarımı yapmıştır’ iddiasını da inceliyor. İşte iftirayı bir kez daha ortaya çıkaran sonuç:

‘Hesapları incelenmiş olup bahsedilen tutara temas edebilecek veriye ulaşılamamıştır. Konuyla ilgili olarak Bilirkişi Şafak Ertan Çomaklı’dan telefon aracılığıyla dört kez bilgi istenilmesine rağmen bilgi alınamamıştır… Yasal kayıtlar ve istisna uygulaması mevzuata uygun görülmektedir…’

İlginç olan iftirayı atan ‘bilirkişi’ MASAK müfettişlerinin tüm ısrarlarına rağmen, söz konusu iftirasının kaynağını ortaya koymaktan kaçıyor.

***

4 Mayıs 2016 tarihli raporunda MASAK, baskın ve kayyım atamaya gerekçe yapılan ‘silahlı terör örgütüne finansal destek sağlanıyor’ iftirasını Koza Holding ve tüm iştiraklerini ayrı ayrı inceleyip net ifadelerle yalanlıyor:

‘Firmaların banka hesapları üzerinde yapılan incelemede bilgi istenilen kişilerin (FETÖ ile irtibatlı) bahsi geçen kuruluşlara para aktardığına ilişkin bir husus tespit edilmemiştir…’

***

Tüm iftiralar ve Savcı Yücel’in baskın ve kayyım atamaya dayanak yaptığı tüm iddialar, MASAK, BDDK ve Vergi Denetleme Kurumu tarafından teker teker çökertiliyor.

Bu durumda savcının yapması gereken tek şey, atanan kayyımların işine son verip şirketleri sahiplerine iade etmek…

Ne var ki Savcı Yücel tam aksi yönde gayretlerine devam ediyor.

25 Nisan 2015’te Koza Holding’in Yönetim Kurulu Üyesi ve İpek Ailesi’nin ferdi Cafer Tekin İpek’i tutuklatıyor.

İfadede, ‘Abin Akın İpek’e ulaşamadık seni aldık’ diye de açık açık söylüyorlar.

Tekin İpek 1 buçuk yıldır hâkim karşısına çıkarılmadan bir ‘esir’ olarak tutulmaya devam ediyor.

İpek Ailesi’nin babadan miras kalan malları da dahil el konulmuş ve gasp edilmiş durumda…

***

Hukuksuzluklar bunlarla da bitmedi.

15 Temmuz hain darbe girişimi bahane edilerek 9 aydır kayyımlar tarafından yönetilen Koza İpek Holding ve tüm iştiraklerine OHAL kararnamesi ile el konuldu. TMSF’ye devredildi.

TMSF, geçtiğimiz hafta Koza İpek Medya’ya ait isim hakları ve cihazlarını satışa çıkardı.

‘Sahtecilikten’ hüküm giymiş bilirkişi listesinde yer almayan bir kişinin iftiraları, Savcı Yücel’in devletin tüm resmî kurumlarının aksi yöndeki raporlarını yok sayması sonucu kayyımla başlayan ve el koymayla devam eden tarihin en büyük gasplarından birisi yargı eliyle icra ediliyor…

Skandal değil skandallar zincirinde insanlığın yüz karası bir hak ve hukuk katliamı yaşanıyor.

[Erhan Başyurt] 11.8.2017 [TR724]