AİHM Başkanı Spano, İstanbul Üniversitesi'nden fahri doktora alırken bunun AİHM'nin bir geleneği olduğunu ve kendilerine verilen her fahri doktorayı kabul ettiklerini söyledi.
KRONOS 04 Eylül 2020 GÜNDEM
Türkiye ziyareti tepkilere neden olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Robert Ragnar Spano’ya, İstanbul Üniversitesi (İÜ) Senatosu tarafından fahri doktora unvanı verdi.
İstanbul Üniversitesi Rektörlük binası doktora salonunda düzenlenen törene, İstanbul Vali Yardımcısı Uğur Aladağ, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, rektör Prof. Dr. Mahmut Ak, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan ve AİHM’in Türk yargıcı Saadet Yüksel ile akademisyenler katıldı.
Salona alınmayan basın mensupları, töreni yan odada sinevizyonla izledi. AİHM Başkanı Spano fotoğraflarının çekilmesine ve görüntüsünün alınmasına izin vermedi.
Üniversite görevlileri, tören çıkışında Spano’nun fotoğraflarını çeken gazetecilere, “Çekmeyin” uyarısı yaptı.
Fahri doktora unvanını İstanbul Üniversitesi Rektörü Mahmut Ak’ın elinden alan Spano, yaptığı konuşmada, AİHM üyesinin kendisine verilen onursal fahri doktora unvanını kabul etmesinin uzun zamandır bir protokol geleneği olduğuna dikkati çekerek, “Bu davet geri çevrilmez, gelenek böyledir. Bu bizim mahkememizin tarafsız olmasına halel getiren bir uygulama olarak karşımıza çıkmaz. Bu prestijli ödülü onurla kabul ediyorum. Bu üniversitenin tarihini bilen biri olarak kabul ediyorum” dedi.
Akademik özgürlüğün, konuşma ve ifade özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha belirtmek istediğini ifade eden Spano, “Bunlar temel değerlerdir. Avrupa Birliği kabulünde yatan, insan hakları konvansiyonunun kabulünde yatan değerlerdir. Bu bizi her türlü uçtan koruyacak bir durum” ifadesini kullandı.
‘AKADEMİK ÖZGÜRLÜK ADINA KABUL ETMEK İSTİYORUM’
Üniversitelerde insan haklarıyla ilgili eğitimin önemine değinen ve bunun bir prensip olması gerektiğini söyleyen Spano, bunun rol dağılımıyla ilgili olduğunu belirtti.
Devletlerde yaşanan hukuki problemlerde mahkemelerin üst yapılarla gözetilmesinin önemli olduğunu, bunun konunun doğasından kaynaklandığını aktaran Spano, üniversitelerdeki eğitim kalitesinin yargıçlar üzerindeki etkisinin yadsınmaması gerektiğini anlattı.
Spano, “Bütün hukukta çalışanların hepsinin ihmale yer açmadan görevlerini yerlerine getirmesi için gereken şey üniversitedeki eğitimdir” diye konuştu.
Hukuk öğrencilerinin AİHM’e gelip incelemelerde bulunmasını isteyen Spano, kendisine verilen unvanla ilgili de, “Bunu akademik özgürlük adına kabul etmek istiyorum. Kamuoyu önünde açıkça ifade etmek istiyorum, demokratik ilkelerin altının çizilmesi için almak istiyorum” ifadesini kullandı.
[Kronos.News] 5.9.2020
Prof. Pala: Eylül’de salgın okulların açılmasıyla çok daha ağırlaşacak
Prof. Dr. Kayıhan Türkiye'de koronavirüs vaka artışının temel sebebinin erken açılma olduğunu belirtti.
KRONOS 04 Eylül 2020 GÜNDEM
Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kayıhan, koronavirüs salgınının seyrine ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Modellemeler gösteriyor ki, böyle giderse Eylül sonundan itibaren okulların açılması ve mevsimsel gribin de başlamasıyla salgın daha da ağırlaşacak” dedi.
RS FM’de Atilla Güner’le Akşam Postası yayınına konuk olan Prof. Pala’nın açıklamaları şu şekilde:
“Şubat ayından itibaren Türkiye ile ilgili öngörülerimizi paylaşıyoruz ve maalesef ki bu öngörülerimiz hep doğrulandı. Çünkü bu öngörüleri epidemiyoloji biliminin ışığında yapıyoruz. Türkiye pandemi yönetimi açısından epidemiyoloji biliminden saptığı andan itibaren aslında beklenmedik bazı sonuçlarla da karşılaşmış oldu.
11 Mart’tan itibaren 6 haftada salgın tepe noktasına ulaştı. Bulaşıcı hastalık salgınlarındaki beklenti salgının birinci dalgasının sonlanmasıydı yani 6 ya da 8 hafta içerisinde böyle bir durumla karşılaşmalıydık ama olmadı. Çünkü 11 Mayıs’ta erken açılma oldu ve hemen sonra 1 Haziran’da tekrar açılma oldu. Sınavlar, tatil yerlerinin açılması, ucuz krediler, kurban bayramı gibi toplumsal hareketliliği arttıran ya da Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması sırasında 350 binden fazla insanın fiziksel uzaklığı koruyamayarak bir araya gelmesi gibi sorunlar eklenince vaka sayıları doğal olarak artmaya başladı. Tatil beldeleri, kafeler hepsi dolu. İnsanlarda ciddi bir sorunla uğraştığımız algısı yok. Sağlık Bakanlığı sanki çok ciddi bir sorunmuş gibi davranmamaya başladı.
“Kamu ve özel sektör ayrımı gözetmeksizin çalışma ortamında bir düzenleme yapmazsanız bu sorunu çözemezsiniz çünkü bulaşıcı hastalıkla mücadelenin temel kriterleri bellidir. Hastalığın yayılmasını önlemek istiyorsanız, enfeksiyon zincirini kırmanız gerekir.
“Hastalığın ciddiyetini anlayıp önce merkezi hükümetin sonra yerel yönetimlerin çok ciddi önlemler alması, yurttaşın da kendi sorumluluğuyla bu önlemlere uyarak katkıda bulunması gerekir. Eğer bunları yapamazsak Eylül ayının sonundan itibaren hem okulların açılması hem de mevsimsel grip gibi sorunların bu sürece eklenmesi ile maalesef pandeminin yükü daha ağır bir şekilde karşımıza gelebilir. Biz soruna şimdi önlem alamazsak 18 milyon öğrenciyle birlikte, veli, öğretmen ve servisleri de düşündüğümüz zaman 21 Eylül’den itibaren çok daha ciddi toplumsal hareketlilik karşımıza çıkar.”
[Kronos.News] 4.9.2020
KRONOS 04 Eylül 2020 GÜNDEM
Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kayıhan, koronavirüs salgınının seyrine ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Modellemeler gösteriyor ki, böyle giderse Eylül sonundan itibaren okulların açılması ve mevsimsel gribin de başlamasıyla salgın daha da ağırlaşacak” dedi.
RS FM’de Atilla Güner’le Akşam Postası yayınına konuk olan Prof. Pala’nın açıklamaları şu şekilde:
“Şubat ayından itibaren Türkiye ile ilgili öngörülerimizi paylaşıyoruz ve maalesef ki bu öngörülerimiz hep doğrulandı. Çünkü bu öngörüleri epidemiyoloji biliminin ışığında yapıyoruz. Türkiye pandemi yönetimi açısından epidemiyoloji biliminden saptığı andan itibaren aslında beklenmedik bazı sonuçlarla da karşılaşmış oldu.
11 Mart’tan itibaren 6 haftada salgın tepe noktasına ulaştı. Bulaşıcı hastalık salgınlarındaki beklenti salgının birinci dalgasının sonlanmasıydı yani 6 ya da 8 hafta içerisinde böyle bir durumla karşılaşmalıydık ama olmadı. Çünkü 11 Mayıs’ta erken açılma oldu ve hemen sonra 1 Haziran’da tekrar açılma oldu. Sınavlar, tatil yerlerinin açılması, ucuz krediler, kurban bayramı gibi toplumsal hareketliliği arttıran ya da Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması sırasında 350 binden fazla insanın fiziksel uzaklığı koruyamayarak bir araya gelmesi gibi sorunlar eklenince vaka sayıları doğal olarak artmaya başladı. Tatil beldeleri, kafeler hepsi dolu. İnsanlarda ciddi bir sorunla uğraştığımız algısı yok. Sağlık Bakanlığı sanki çok ciddi bir sorunmuş gibi davranmamaya başladı.
“Kamu ve özel sektör ayrımı gözetmeksizin çalışma ortamında bir düzenleme yapmazsanız bu sorunu çözemezsiniz çünkü bulaşıcı hastalıkla mücadelenin temel kriterleri bellidir. Hastalığın yayılmasını önlemek istiyorsanız, enfeksiyon zincirini kırmanız gerekir.
“Hastalığın ciddiyetini anlayıp önce merkezi hükümetin sonra yerel yönetimlerin çok ciddi önlemler alması, yurttaşın da kendi sorumluluğuyla bu önlemlere uyarak katkıda bulunması gerekir. Eğer bunları yapamazsak Eylül ayının sonundan itibaren hem okulların açılması hem de mevsimsel grip gibi sorunların bu sürece eklenmesi ile maalesef pandeminin yükü daha ağır bir şekilde karşımıza gelebilir. Biz soruna şimdi önlem alamazsak 18 milyon öğrenciyle birlikte, veli, öğretmen ve servisleri de düşündüğümüz zaman 21 Eylül’den itibaren çok daha ciddi toplumsal hareketlilik karşımıza çıkar.”
[Kronos.News] 4.9.2020
İlk 7 ayda şehir hastaneleri için 4.7 milyar TL kira ve hizmet bedeli ödedi
Genel Sağlık-İş Genel Başkanı Bacaksız, yap-kirala-devret modeliyle yaptırılan şehir hastanelerinin dövize endeksli kira bedellerinin bir yılda yüzde 62 arttığını söyledi, sadece bir ayda bir ayda şehir hastanelerine 1.4 milyar kira ödendi.
KRONOS 05 Eylül 2020 GÜNDEM
Genel Sağlık-İş Genel Başkanı Zekiye Bacaksız, Sağlık Bakanlığı’nın şehir hastanelerine bütçe ayırıp, sağlık çalışanlarına bütçe ayırmadığını belirterek “Sağlık çalışanlarına ücret artışı için bütçe bulamayan Sağlık Bakanlığı, şehir hastaneleri için bir ayda 1.4 milyar kira bedeli ödemesi yapmıştır. Pandemi ile mücadele eden beton binalar değil, can taşıyan sağlık çalışanlarıdır. Sağlık çalışanları sağlık hizmetlerinin belkemiğidir ve hak ettiği değer verilmelidir” dedi.
Cumhuriyet gazetesinde ger alan habere göre Bacaksız, geçen yıl şehir hastanelerine kira ve hizmet bedeli için 5 milyar TL ödeme yapan Sağlık Bakanlığı’nın bu yılın ilk 7 ayında 4.7 milyar TL kira ve hizmet bedeli ödediğini anımsatarak “Yılın ilk 6 ayında şehir hastaneleri için 1.6 milyar TL kira bedeli ödenirken temmuz ayında bu tutar 3 milyar TL’ye ulaştı” değerlendirmesini yaptı.
Bacaksız, bakanlığın yayımladığı mali tablolar incelendiğinde, şehir hastaneleri için ödenen dövize endeksli kira ve hizmet bedelinin katlanarak büyüdüğünü anımsatarak “Sağlığa ayrılan bütçeyi yuttuğu görülmektedir. Sağlık Bakanlığı, 2019 yılında yap-kirala-devret modeli ile yaptırılan hastanelerin kira bedelleri için 2.7 milyar TL, hizmet bedelleri için ise 2.3 milyar TL olmak üzere 5 milyar TL ödeme yapmıştır. 2020 yılının sadece ilk 7 ayında 4.7 milyar TL şehir hastanelerine ödenmiştir” dedi.
‘BİR YILDA YÜZDE 62 ARTTI’
Dövize endeksli kira bedellerinin bir yılda yüzde 62 arttığına dikkat çeken Bacaksız, özetle şunları söyledi:
“Açıklanan verilere göre, yap kirala devret modeli ile yaptırılan hastanelerin dövize endeksli kira bedelleri bir yılda yüzde 62 arttı. 1 yılda şehir hastanelerinin hizmet bedelleri için ödenen tutar yüzde 47 artmıştır. Ekonomik kriz ile birlikte döviz kurları yükselmekte, kira sözleşmeleri döviz üzerinden yapılan şehir hastanelerinin maliyetleri de artmaktadır. Ayrıca pandemi koşullarında büyük risk altında özveri ile çalışan sağlık çalışanlarının ücretleri açlık sınırına yaklaşmış, yaşam koşulları zorlaşmıştır. Pandemi koşullarında 5 yıldızlı otel konforunda hastanelerin çözüm olmadığı görülmüştür.”
[Kronos.News] 5.9.2020
KRONOS 05 Eylül 2020 GÜNDEM
Genel Sağlık-İş Genel Başkanı Zekiye Bacaksız, Sağlık Bakanlığı’nın şehir hastanelerine bütçe ayırıp, sağlık çalışanlarına bütçe ayırmadığını belirterek “Sağlık çalışanlarına ücret artışı için bütçe bulamayan Sağlık Bakanlığı, şehir hastaneleri için bir ayda 1.4 milyar kira bedeli ödemesi yapmıştır. Pandemi ile mücadele eden beton binalar değil, can taşıyan sağlık çalışanlarıdır. Sağlık çalışanları sağlık hizmetlerinin belkemiğidir ve hak ettiği değer verilmelidir” dedi.
Cumhuriyet gazetesinde ger alan habere göre Bacaksız, geçen yıl şehir hastanelerine kira ve hizmet bedeli için 5 milyar TL ödeme yapan Sağlık Bakanlığı’nın bu yılın ilk 7 ayında 4.7 milyar TL kira ve hizmet bedeli ödediğini anımsatarak “Yılın ilk 6 ayında şehir hastaneleri için 1.6 milyar TL kira bedeli ödenirken temmuz ayında bu tutar 3 milyar TL’ye ulaştı” değerlendirmesini yaptı.
Bacaksız, bakanlığın yayımladığı mali tablolar incelendiğinde, şehir hastaneleri için ödenen dövize endeksli kira ve hizmet bedelinin katlanarak büyüdüğünü anımsatarak “Sağlığa ayrılan bütçeyi yuttuğu görülmektedir. Sağlık Bakanlığı, 2019 yılında yap-kirala-devret modeli ile yaptırılan hastanelerin kira bedelleri için 2.7 milyar TL, hizmet bedelleri için ise 2.3 milyar TL olmak üzere 5 milyar TL ödeme yapmıştır. 2020 yılının sadece ilk 7 ayında 4.7 milyar TL şehir hastanelerine ödenmiştir” dedi.
‘BİR YILDA YÜZDE 62 ARTTI’
Dövize endeksli kira bedellerinin bir yılda yüzde 62 arttığına dikkat çeken Bacaksız, özetle şunları söyledi:
“Açıklanan verilere göre, yap kirala devret modeli ile yaptırılan hastanelerin dövize endeksli kira bedelleri bir yılda yüzde 62 arttı. 1 yılda şehir hastanelerinin hizmet bedelleri için ödenen tutar yüzde 47 artmıştır. Ekonomik kriz ile birlikte döviz kurları yükselmekte, kira sözleşmeleri döviz üzerinden yapılan şehir hastanelerinin maliyetleri de artmaktadır. Ayrıca pandemi koşullarında büyük risk altında özveri ile çalışan sağlık çalışanlarının ücretleri açlık sınırına yaklaşmış, yaşam koşulları zorlaşmıştır. Pandemi koşullarında 5 yıldızlı otel konforunda hastanelerin çözüm olmadığı görülmüştür.”
[Kronos.News] 5.9.2020
ÖSYM davasında ‘soru çalma’dan beraat, cemaat üyeliğinden ceza
Gülen Cemaati'nin ÖSYM sorularını sızdırdığı iddialarına ilişkin davada sanıklar "soru çalma" iddialarıyla ilgili suçlamalardan beraat ederken "örgüt üyeliği" suçlamasından ceza aldı.
KRONOS 05 Eylül 2020 GÜNDEM
Gülen Cemaati’nin ÖSYM sorularını sızdırdığı iddialarına ilişkin dava, Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Duruşmaya tutuklu ve tutuksuz sanıklar ile avukatları katıldı.
AKP’ye yakın Aydınlık’ın AA’dan aktardığına göre, duruşmada, esasa ilişkin savunma yapan sanıklar, örgüt üyesi olmadıklarını, sınav sorularının sızdırılmasında herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını söyledi.
SORU ÇALMA İDDİALARINDAN BERAAT
Avukatların beyanı ile sanıkların son sözlerinin alınmasının ardından hükmü açıklayan mahkeme başkanı Abdullah Fırat Gedik, ÖSYM’de cemaat mensubu bir kısım personelden sorumlu olduğu iddia edilen Mehmet Dönmez’i, “Silahlı terör örgütü yönetme” suçundan 15 yıl hapis cezasına çarptırdı.
Sınav sorularının sızdırılması suçlamasına doğrudan iştirakine ilişkin kati bir tespit bulunmayan Dönmez, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat etti.
SINAV SORULARININ GÜVENLİĞİNDEN SORUMLU AKÇELİK’E DE BERAAT
ÖSYM’de görevliyken sınav sorularının güvenliğinden de sorumlu olan sanık Muhammet Emin Akçelik, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 12 yıl 6 ay hapisle cezalandırıldı.
Yaptığı iddia edilen sanal sunucu vasıtasıyla, SIR cihazına aktarılması sırasında ÖSYM sorularına ilişkin verilerin bir kopyasının alınıp, örgüte sızdırılmasını sağladığı öne sürülen Akçelik’e, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından da 6 yıl 3 ay hapis ve 125 bin lira adli para cezası verildi.
ÖSYM ÇALIŞANLARINA DA “SORU ÇALMA” İDDİASINDAN BERAAT
Eski ÖSYM çalışanı sanıklar İbrahim Cem İlman, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 8 yıl 4 ay, İbrahim Pektaş ise aynı suçtan 6 yıl 3 ay hapisle cezalandırıldı.
İlman ve Pektaş, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat ettiler.
Mehmet Dönmez ve Muhammet Emin Akçelik’in tutukluluk halinin devamına hükmeden mahkeme, tutuksuz sanıklar için adli kontrol hükümlerinin uygulanmasını karar verdi.
[Kronos.News] 5.9.2020
KRONOS 05 Eylül 2020 GÜNDEM
Gülen Cemaati’nin ÖSYM sorularını sızdırdığı iddialarına ilişkin dava, Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Duruşmaya tutuklu ve tutuksuz sanıklar ile avukatları katıldı.
AKP’ye yakın Aydınlık’ın AA’dan aktardığına göre, duruşmada, esasa ilişkin savunma yapan sanıklar, örgüt üyesi olmadıklarını, sınav sorularının sızdırılmasında herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını söyledi.
SORU ÇALMA İDDİALARINDAN BERAAT
Avukatların beyanı ile sanıkların son sözlerinin alınmasının ardından hükmü açıklayan mahkeme başkanı Abdullah Fırat Gedik, ÖSYM’de cemaat mensubu bir kısım personelden sorumlu olduğu iddia edilen Mehmet Dönmez’i, “Silahlı terör örgütü yönetme” suçundan 15 yıl hapis cezasına çarptırdı.
Sınav sorularının sızdırılması suçlamasına doğrudan iştirakine ilişkin kati bir tespit bulunmayan Dönmez, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat etti.
SINAV SORULARININ GÜVENLİĞİNDEN SORUMLU AKÇELİK’E DE BERAAT
ÖSYM’de görevliyken sınav sorularının güvenliğinden de sorumlu olan sanık Muhammet Emin Akçelik, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 12 yıl 6 ay hapisle cezalandırıldı.
Yaptığı iddia edilen sanal sunucu vasıtasıyla, SIR cihazına aktarılması sırasında ÖSYM sorularına ilişkin verilerin bir kopyasının alınıp, örgüte sızdırılmasını sağladığı öne sürülen Akçelik’e, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından da 6 yıl 3 ay hapis ve 125 bin lira adli para cezası verildi.
ÖSYM ÇALIŞANLARINA DA “SORU ÇALMA” İDDİASINDAN BERAAT
Eski ÖSYM çalışanı sanıklar İbrahim Cem İlman, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 8 yıl 4 ay, İbrahim Pektaş ise aynı suçtan 6 yıl 3 ay hapisle cezalandırıldı.
İlman ve Pektaş, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat ettiler.
Mehmet Dönmez ve Muhammet Emin Akçelik’in tutukluluk halinin devamına hükmeden mahkeme, tutuksuz sanıklar için adli kontrol hükümlerinin uygulanmasını karar verdi.
[Kronos.News] 5.9.2020
Gözaltındaki 22 kız öğrenci serbest bırakıldı, 5 kişi tutuklandı [Sevinç Özarslan]
Uşak’ta 5 gündür gözaltında tutulduktan sonra bugün adliyeye sevk edilen 22 kız öğrenci yurt dışı çıkış yasağıyla serbest bırakıldı. 1’i öğrenci olmak üzere 5 kişi tutuklandı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Uşak merkezli 12 ilde yapılan Cemaat operasyonları kapsamında gözaltına alınan 22 kız öğrenci bu akşam üzeri serbest bırakıldı. 5 kişi ise tutuklandı. Tutuklanan kişilerden 4’ünün öğrenci olmadığı, 1’inin ise gazetecilik 3. sınıf öğrencisi olduğu öğrenildi. Öğrencilerin hepsi Uşak Üniversitesi’nde okuyor.
YENİ AMELİYATLI BİR KİŞİ TUTUKLANDI
Tutuklananlar arasında bulunan Büşra Elbüken, 29 Ağustos 2020 Cumartesi günü açık ameliyat olduktan iki gün sonra gözaltına alındı. Elbüken’in 5 gün boyunca kötü muameleye maruz kaldığı belirtiliyor.
4 YAŞINDA ÇOCUĞU OLAN BİR ANNE DE TUTUKLANDI
Pazartesi günü gözaltına alınanlar arasında bulunan ve 4 yaşında bir çocuk sahibi olan bir anne aynı gün serbest bırakıldı. Bugün evinden alınarak mahkemeye getirilen anne en son tutuklanan kişi oldu. Böylece tutuklananların sayısı 5’e çıktı. Polislerin 4 yaşındaki çocuğu komşuya bıraktığı kaydedildi. Tutuklanan kişilerin ne ile suçlandığı henüz bilinmiyor.
TOPLAM 27 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
31 Ağustos Pazartesi günü Ankara, İzmir, Manisa ve Uşak’ta başta olmak üzere yapılan operasyonlarda 28 kişi hakkında gözaltı kararı çıkartılmış, 27 kişi gözaltına alınmıştı. Gece yarısı otobüsle Uşak’a getirilen 27 kişiden 23’ü Uşak Üniversitesi öğrencisiydi. Aralarında bulunan bir çocuk sahibi anne o gün serbest bırakıldı.
Geriye kalan 26 kişi, 5 günü yer olmadığı için Uşak KOM, Uşak TEM ve çevredeki nezaretlerde geçirdi. Ailelerin verdiği bilgiye göre öğrencilerinden biri sorgu sırasında 3 kere bayıldı. Dışarı çıkarıp hava aldırdıktan sonra sorgusuna devam edildi. 26 kişi gözaltı süresi boyunca savcının talimatıyla avukatlarıyla görüştürülmedi.
[Sevinç Özarslan] 4.9.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Uşak merkezli 12 ilde yapılan Cemaat operasyonları kapsamında gözaltına alınan 22 kız öğrenci bu akşam üzeri serbest bırakıldı. 5 kişi ise tutuklandı. Tutuklanan kişilerden 4’ünün öğrenci olmadığı, 1’inin ise gazetecilik 3. sınıf öğrencisi olduğu öğrenildi. Öğrencilerin hepsi Uşak Üniversitesi’nde okuyor.
YENİ AMELİYATLI BİR KİŞİ TUTUKLANDI
Tutuklananlar arasında bulunan Büşra Elbüken, 29 Ağustos 2020 Cumartesi günü açık ameliyat olduktan iki gün sonra gözaltına alındı. Elbüken’in 5 gün boyunca kötü muameleye maruz kaldığı belirtiliyor.
4 YAŞINDA ÇOCUĞU OLAN BİR ANNE DE TUTUKLANDI
Pazartesi günü gözaltına alınanlar arasında bulunan ve 4 yaşında bir çocuk sahibi olan bir anne aynı gün serbest bırakıldı. Bugün evinden alınarak mahkemeye getirilen anne en son tutuklanan kişi oldu. Böylece tutuklananların sayısı 5’e çıktı. Polislerin 4 yaşındaki çocuğu komşuya bıraktığı kaydedildi. Tutuklanan kişilerin ne ile suçlandığı henüz bilinmiyor.
TOPLAM 27 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
31 Ağustos Pazartesi günü Ankara, İzmir, Manisa ve Uşak’ta başta olmak üzere yapılan operasyonlarda 28 kişi hakkında gözaltı kararı çıkartılmış, 27 kişi gözaltına alınmıştı. Gece yarısı otobüsle Uşak’a getirilen 27 kişiden 23’ü Uşak Üniversitesi öğrencisiydi. Aralarında bulunan bir çocuk sahibi anne o gün serbest bırakıldı.
Geriye kalan 26 kişi, 5 günü yer olmadığı için Uşak KOM, Uşak TEM ve çevredeki nezaretlerde geçirdi. Ailelerin verdiği bilgiye göre öğrencilerinden biri sorgu sırasında 3 kere bayıldı. Dışarı çıkarıp hava aldırdıktan sonra sorgusuna devam edildi. 26 kişi gözaltı süresi boyunca savcının talimatıyla avukatlarıyla görüştürülmedi.
[Sevinç Özarslan] 4.9.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Acun Karadağ’ın kızı İpek, Tr724’e konuştu: 3 gün sonra nişanım vardı, annemi alıp götürdüler
15 Temmuz’dan bahanesiyle KHK ile ihraç edildikten sonra işlerini geri isteyen çğretmen Acun Karadağ, Alev Şahin, Nazan Bozkurt, Mehmet Dersulu, Armağan Özbaş ve Mahmut Konuk 13 gündür tutuklu.
Zeynep Kaya’nın konuğu olan Acun Karadağ’ın kızı İpek Moral, annesinin gözaltı ve tutuklanma sürecinde yaşananları Tr724’e anlattı.
Polisin evi basıp yaptığı aramada 3 kitabı delil olarak aldığını belirten İpek Moral, annnesine yöneltilen suçlamanın Anayasal bir hak olan ‘yoğun eylem’ diye belirtilmesinin tuhaflığına dikkat çekti. 16 Ağustos’ta yapacakları nişanın heyecanını yaşarken, 13’ündeki baskın ve gözaltı ile bu heyecanlarının anlam veremedikleri bir şaşkınlığa döndüğünü söyledi.
KHK’lı ve KHK’lı yakını olmanın zorluğuna işaret eden İpek Moral, ”Annen, baban KHK’lı mı sorusunun ağırlığını yaşamayan bilemez.” dedi.
5.9.2020 [TR724]
Zeynep Kaya’nın konuğu olan Acun Karadağ’ın kızı İpek Moral, annesinin gözaltı ve tutuklanma sürecinde yaşananları Tr724’e anlattı.
Polisin evi basıp yaptığı aramada 3 kitabı delil olarak aldığını belirten İpek Moral, annnesine yöneltilen suçlamanın Anayasal bir hak olan ‘yoğun eylem’ diye belirtilmesinin tuhaflığına dikkat çekti. 16 Ağustos’ta yapacakları nişanın heyecanını yaşarken, 13’ündeki baskın ve gözaltı ile bu heyecanlarının anlam veremedikleri bir şaşkınlığa döndüğünü söyledi.
KHK’lı ve KHK’lı yakını olmanın zorluğuna işaret eden İpek Moral, ”Annen, baban KHK’lı mı sorusunun ağırlığını yaşamayan bilemez.” dedi.
5.9.2020 [TR724]
Sağlık Bakanlığı’nın müteahhitlere ödediği 7 aylık kirayla 3 yeni hastane yaptırılabiliyor!
AKP iktidarı tarafından Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yandaş müteahhitlere yaptırılan şehir hastaneleri için Sağlık Bakanlığı’nca 2020 yılının ilk 7 ayı için müteahhitlik şirketlerine 3 milyar 43 milyon TL kira bedeli ödendi.
Şehir hastanelerini yapıp işleten müteahhitlerin her birine ayrı ayrı döviz üzerinden kiracı olan Sağlık Bakanlığı, kur artışı sonucu geçen yılın aynı döneminde ödediği kira ücretinin yüzde 61.9 fazlasını ödedi. Vatandaşa yasaklanan dövizli kiradan yandaş müteahhitler muaf tutulunca devletin kasasından 1 yılda yüzde 61.9 oranında fazladan para çıktı.
Koronavirüs salgını nedeniyle hem hasta sayısının artması hem de döviz kurunun yükselişi müteahhitleri sevindirdi.
MÜTEAHHİTLERE İLK 7 AYDA 3 MİLYAR 47 MİLYON LİRA KİRA ÖDENDİ
Sözcü gazetesinin haberine göre, kiracısı olduğu şehir hastanelerine geçen yılın ilk 7 ayında döviz karşılığı 1 milyar 881 milyon lira kira ödeyen Sağlık Bakanlığı, döviz kurunun yükselmesi sebebiyle bu yılın ilk 7 ayında 3 milyar 47 milyon lira kira ödemek zorunda kaldı. Devletin hastane kirası giderlerinin yüzde 61.9 gibi olağanüstü düzeyde artması, müteahhitlere dövizle kira ayrıcalığı sağlanmasından kaynaklandı. Eğer vatandaşa olduğu gibi müteahhitlere de kiralar TL olarak ödenmiş olsaydı, devletin kira giderleri döviz kurundan etkilenmeyecek, artış yüzde 61.9 değil, yüzde 12 civarında kalacaktı.
PANDEMİ YANDAŞ MÜTEAHHİTLERE YARADI
Döviz artışından köşeyi dönen hastane müteahhitlerine bir piyango da Kovid-19’dan geldi. Pandemi nedeniyle hasta sayısı arttığı için şehir hastanelerine tedavi için devletin ödediği hizmet bedeli 7 ayda yüzde 47 oranında artarak 1 milyar 183 milyon liradan 1 milyar 739 milyon liraya fırladı. Böylece kira ve hizmet bedeli adı altında bu yılın ocak-temmuz döneminde yapılan toplam ödeme yüzde 56.2 artarak 3 milyar 64 milyon liradan 4 milyar 786 milyon liraya çıktı.
ÖDENEN KİRA İLE 1000 YATAKLI 3 YENİ HASTANE YAPTIRILABİLİYOR
Sağlık Bakanlığı’nın şehir hastanesi müteahhitlerine, 2020’nin ilk 7 ayında ödediği kira bedeliyle 1000 yataklı 3 yeni hastane yaptırabileceği ortaya çıktı.
Sözcü yazarı Çiğdem Toker, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “hayalim” dediği şehir hastanelerini köşesine taşıdı.
Toker yazısında, “KÖİ modeliyle yapılan şehir hastanelerinde ise devletin yedi ayda ödediği 3 milyar TL. Basitçe, devlet şirketlere KÖİ modeli dolayısıyla sadece 7 ayda ödediği kira parasıyla, 21/b usulüne göre 3 şehir hastanesi yaptırabiliyor” ifadelerini kullandı.
DEVLET 2040 YILINA KADAR KİRA ÖDEYECEK
Devletin şehir hastanelerine 2040 yılına kadar döviz üzerinden kira ödeyeceğini belirten Toker şu ifadeleri kullandı: ‘‘Yeni ihale edilecek şehir hastanelerinde inşaat biter bitmez, hastane işletmesi devlete geçecek. Farklı bir gizli anlaşma yapılmadıysa, böyle olduğunu varsayıyoruz. Böylece iktidar, bütçeyi 20 yıllık kira bedelleri ve hizmet bedelleri gibi uzun yükümlülükler altına sokmamış oluyor. Ama bu tam bir züğürt tesellisi. Zira iktidar KÖİ modeliyle imzalanan önceki sözleşmelerle devleti en az 2040 yılına kadar taahhüt altına soktu. Evet kendi ömrünü çok çok aşacak bir yükümlülükten söz ediyoruz.’’
5.9.2020 [TR724]
Şehir hastanelerini yapıp işleten müteahhitlerin her birine ayrı ayrı döviz üzerinden kiracı olan Sağlık Bakanlığı, kur artışı sonucu geçen yılın aynı döneminde ödediği kira ücretinin yüzde 61.9 fazlasını ödedi. Vatandaşa yasaklanan dövizli kiradan yandaş müteahhitler muaf tutulunca devletin kasasından 1 yılda yüzde 61.9 oranında fazladan para çıktı.
Koronavirüs salgını nedeniyle hem hasta sayısının artması hem de döviz kurunun yükselişi müteahhitleri sevindirdi.
MÜTEAHHİTLERE İLK 7 AYDA 3 MİLYAR 47 MİLYON LİRA KİRA ÖDENDİ
Sözcü gazetesinin haberine göre, kiracısı olduğu şehir hastanelerine geçen yılın ilk 7 ayında döviz karşılığı 1 milyar 881 milyon lira kira ödeyen Sağlık Bakanlığı, döviz kurunun yükselmesi sebebiyle bu yılın ilk 7 ayında 3 milyar 47 milyon lira kira ödemek zorunda kaldı. Devletin hastane kirası giderlerinin yüzde 61.9 gibi olağanüstü düzeyde artması, müteahhitlere dövizle kira ayrıcalığı sağlanmasından kaynaklandı. Eğer vatandaşa olduğu gibi müteahhitlere de kiralar TL olarak ödenmiş olsaydı, devletin kira giderleri döviz kurundan etkilenmeyecek, artış yüzde 61.9 değil, yüzde 12 civarında kalacaktı.
PANDEMİ YANDAŞ MÜTEAHHİTLERE YARADI
Döviz artışından köşeyi dönen hastane müteahhitlerine bir piyango da Kovid-19’dan geldi. Pandemi nedeniyle hasta sayısı arttığı için şehir hastanelerine tedavi için devletin ödediği hizmet bedeli 7 ayda yüzde 47 oranında artarak 1 milyar 183 milyon liradan 1 milyar 739 milyon liraya fırladı. Böylece kira ve hizmet bedeli adı altında bu yılın ocak-temmuz döneminde yapılan toplam ödeme yüzde 56.2 artarak 3 milyar 64 milyon liradan 4 milyar 786 milyon liraya çıktı.
ÖDENEN KİRA İLE 1000 YATAKLI 3 YENİ HASTANE YAPTIRILABİLİYOR
Sağlık Bakanlığı’nın şehir hastanesi müteahhitlerine, 2020’nin ilk 7 ayında ödediği kira bedeliyle 1000 yataklı 3 yeni hastane yaptırabileceği ortaya çıktı.
Sözcü yazarı Çiğdem Toker, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “hayalim” dediği şehir hastanelerini köşesine taşıdı.
Toker yazısında, “KÖİ modeliyle yapılan şehir hastanelerinde ise devletin yedi ayda ödediği 3 milyar TL. Basitçe, devlet şirketlere KÖİ modeli dolayısıyla sadece 7 ayda ödediği kira parasıyla, 21/b usulüne göre 3 şehir hastanesi yaptırabiliyor” ifadelerini kullandı.
DEVLET 2040 YILINA KADAR KİRA ÖDEYECEK
Devletin şehir hastanelerine 2040 yılına kadar döviz üzerinden kira ödeyeceğini belirten Toker şu ifadeleri kullandı: ‘‘Yeni ihale edilecek şehir hastanelerinde inşaat biter bitmez, hastane işletmesi devlete geçecek. Farklı bir gizli anlaşma yapılmadıysa, böyle olduğunu varsayıyoruz. Böylece iktidar, bütçeyi 20 yıllık kira bedelleri ve hizmet bedelleri gibi uzun yükümlülükler altına sokmamış oluyor. Ama bu tam bir züğürt tesellisi. Zira iktidar KÖİ modeliyle imzalanan önceki sözleşmelerle devleti en az 2040 yılına kadar taahhüt altına soktu. Evet kendi ömrünü çok çok aşacak bir yükümlülükten söz ediyoruz.’’
5.9.2020 [TR724]
ÖSYM davasında karar: Sanıklara ‘soru çalmak’tan beraat, Cemaat’e üye olmaktan hapis cezası
ÖSYM sorularının Hizmet Hareketi’ne sızdırıldığına ilişkin davada karar açıklandı. Sanıklar ‘soru çalma’ suçlamasından beraat ederken, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla hapis cezasına çarptırıldı.
Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmanın detaylarını Aydınlık gazetesi, AA’ya dayandırarak aktardı. Aydınlık’ta yer alan habere göre, duruşmada esasa ilişkin savunma yapan sanıklar, örgüt üyesi olmadıklarını, sınav sorularının sızdırılmasında herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını söyledi.
Avukatların beyanı ile sanıkların son sözlerinin alınmasının ardından hükmü açıklayan mahkeme başkanı Abdullah Fırat Gedik, ÖSYM’de örgüt mensubu bir kısım personelden sorumlu olduğu belirtilen sanık Mehmet Dönmez’e, “Silahlı terör örgütü yönetme” suçundan 15 yıl hapis cezası verdi.
Sınav sorularının sızdırılması faaliyetine doğrudan iştirakine ilişkin kati bir tespit bulunmayan Dönmez, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat etti.
ÖSYM’de görevliyken sınav sorularının güvenliğinden de sorumlu olan sanık Muhammet Emin Akçelik de “Silahlı terör örgütüne üye olma” iddiasıyla 12 yıl 6 ay hapisle cezalandırıldı.Akçelik’e, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından da 6 yıl 3 ay hapis ve 125 bin lira adli para cezası verildi.
İLMAN VE PEKTAŞ’A DA BERAAT
Eski ÖSYM çalışanı sanıklar İbrahim Cem İlman, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 8 yıl 4 ay, İbrahim Pektaş ise aynı suçtan 6 yıl 3 ay hapisle cezalandırıldı.
İlman ve Pektaş, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat etti.
Mehmet Dönmez ve Muhammet Emin Akçelik’in tutukluluk halinin devamına hükmeden mahkeme, tutuksuz sanıklar için adli kontrol hükümlerinin uygulanmasını karar verdi.
5.9.2020 [TR724]
Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmanın detaylarını Aydınlık gazetesi, AA’ya dayandırarak aktardı. Aydınlık’ta yer alan habere göre, duruşmada esasa ilişkin savunma yapan sanıklar, örgüt üyesi olmadıklarını, sınav sorularının sızdırılmasında herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını söyledi.
Avukatların beyanı ile sanıkların son sözlerinin alınmasının ardından hükmü açıklayan mahkeme başkanı Abdullah Fırat Gedik, ÖSYM’de örgüt mensubu bir kısım personelden sorumlu olduğu belirtilen sanık Mehmet Dönmez’e, “Silahlı terör örgütü yönetme” suçundan 15 yıl hapis cezası verdi.
Sınav sorularının sızdırılması faaliyetine doğrudan iştirakine ilişkin kati bir tespit bulunmayan Dönmez, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat etti.
ÖSYM’de görevliyken sınav sorularının güvenliğinden de sorumlu olan sanık Muhammet Emin Akçelik de “Silahlı terör örgütüne üye olma” iddiasıyla 12 yıl 6 ay hapisle cezalandırıldı.Akçelik’e, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından da 6 yıl 3 ay hapis ve 125 bin lira adli para cezası verildi.
İLMAN VE PEKTAŞ’A DA BERAAT
Eski ÖSYM çalışanı sanıklar İbrahim Cem İlman, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 8 yıl 4 ay, İbrahim Pektaş ise aynı suçtan 6 yıl 3 ay hapisle cezalandırıldı.
İlman ve Pektaş, “Bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlama” ve “ÖSYM Kanununa muhalefet” suçlarından beraat etti.
Mehmet Dönmez ve Muhammet Emin Akçelik’in tutukluluk halinin devamına hükmeden mahkeme, tutuksuz sanıklar için adli kontrol hükümlerinin uygulanmasını karar verdi.
5.9.2020 [TR724]
Hangi basına özgürlük? [İlker Doğan]
Önce Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun konuştu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un için, “Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor.” ifadelerini kullandı. Ardından AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Anadolu Ajansı çalışanlarının hedef gösterilmesine ilişkin Yunanistan’a tepki gösterdi: “Faşistlerden mi basın özgürlüğünden mi yana olduklarını netleştirmeliler.”
TÜRKİYE CEZAEVLERİ GAZETECİLERLE DOLU
Söz konusu iki ismin açıklamaları kamuoyunda geniş yankı buldu. Zira AKP’nin iktidar olduğu 18 yıl boyunca yüzlerce gazeteci tutuklandı. Türkiye cezaevleri gazetecilerle dolu. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) verilerine göre 125 gazeteci cezaevinde. Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre ise 140 gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak yargılanıyor. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) verilerine göre de cezaevindeki gazeteci sayısı 161. Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün internet sayfasında ise en az 184 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğu aktarılıyor. İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom (SCF) adlı sivil toplum kuruluşunun isim isim belirlediği listeye göre ise 228 gazeteci cezaevinde tutsak alınmış durumda.
180 MEDYA KURULUŞU KHK’YLA KAPATILDI
Militan AKP’li hakimler demokrasinin canına okudu. Bireysel hak ve özgürlükler kısıtlandı. İfade hürriyeti askıya alındı. Anayasal haklar yok sayıldı. Freedom House (Özgürlük Evi) “Dünyada Özgürlükler 2020” raporuna göre Türkiye, geçen yıl olduğu gibi gibi bu yıl da “Özgür Olmayan Ülkeler” kategorisinde yer aldı. Freedom House’un geçtiğimiz yılki raporunda, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) süreciyle birlikte yaklaşık 150 medya kuruluşunun kapatıldığı, yüzlerce gazetecinin hukuki dayanak olmaksızın teröre destek suçlamasıyla yargılandıkları hatırlatıldı. Aynı raporda yer alan ‘Küresel Özgürlük Skoru’nda 49 ülke “özgür olmayan” kategorisindeydi. Bu kategoride listelenen Türkiye 210 ülke arasında 153. sırada yer alıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre ise özellikle 15 Temmuz sonrasında 180’den fazla medya kuruluşu kapatıldı.
ÇİN VE KUZEY KORE’NİN ÜZERİNDE!
Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü 2020 Endeksi’nde 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer aldı. Belarus ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti Türkiye’nin üst sıralarında bulunuyor. Türkiye’yi 155’inci sırada Ruanda takip ediyor. Raporda, Türkiye’de son yıllarda onlarca basın kuruluşunun susturulduğu belirtiliyor. Türkiye’nin cezaevlerinde en çok gazeteci bulunduran ülkeler arasında bulunduğu ifade ediliyor. İnternet üzerinden sansürün artmasının ise endişeye yol açtığı söyleniyor. Aynı raporda Çin 177., Kuzey Kore ise son sırada yer aldı.
4 BİNE YAKIN BASIN KARTI İPTAL EDİLDİ
AKP rejimi muhalif hiç bir habere tahammül edemiyor. Son 5 yılda 4 bine yakın muhalif gazetecinin basın kartı iptal edildi. CHP İzmir Milletvekili Atila Sertel, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 119 basın yayın kuruluşu kapatılırken son 5 yılda 3 bin 804 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini söylemişti. Sertel’in soru önergesine cevap veren Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, 1 Ocak 2016 ile 29 Kasım 2018 tarihleri arasında tam 1.954 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini açıkladı.
[İlker Doğan] 5.9.2020 [TR724]
TÜRKİYE CEZAEVLERİ GAZETECİLERLE DOLU
Söz konusu iki ismin açıklamaları kamuoyunda geniş yankı buldu. Zira AKP’nin iktidar olduğu 18 yıl boyunca yüzlerce gazeteci tutuklandı. Türkiye cezaevleri gazetecilerle dolu. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) verilerine göre 125 gazeteci cezaevinde. Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre ise 140 gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak yargılanıyor. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) verilerine göre de cezaevindeki gazeteci sayısı 161. Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün internet sayfasında ise en az 184 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğu aktarılıyor. İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom (SCF) adlı sivil toplum kuruluşunun isim isim belirlediği listeye göre ise 228 gazeteci cezaevinde tutsak alınmış durumda.
180 MEDYA KURULUŞU KHK’YLA KAPATILDI
Militan AKP’li hakimler demokrasinin canına okudu. Bireysel hak ve özgürlükler kısıtlandı. İfade hürriyeti askıya alındı. Anayasal haklar yok sayıldı. Freedom House (Özgürlük Evi) “Dünyada Özgürlükler 2020” raporuna göre Türkiye, geçen yıl olduğu gibi gibi bu yıl da “Özgür Olmayan Ülkeler” kategorisinde yer aldı. Freedom House’un geçtiğimiz yılki raporunda, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) süreciyle birlikte yaklaşık 150 medya kuruluşunun kapatıldığı, yüzlerce gazetecinin hukuki dayanak olmaksızın teröre destek suçlamasıyla yargılandıkları hatırlatıldı. Aynı raporda yer alan ‘Küresel Özgürlük Skoru’nda 49 ülke “özgür olmayan” kategorisindeydi. Bu kategoride listelenen Türkiye 210 ülke arasında 153. sırada yer alıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre ise özellikle 15 Temmuz sonrasında 180’den fazla medya kuruluşu kapatıldı.
ÇİN VE KUZEY KORE’NİN ÜZERİNDE!
Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü 2020 Endeksi’nde 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer aldı. Belarus ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti Türkiye’nin üst sıralarında bulunuyor. Türkiye’yi 155’inci sırada Ruanda takip ediyor. Raporda, Türkiye’de son yıllarda onlarca basın kuruluşunun susturulduğu belirtiliyor. Türkiye’nin cezaevlerinde en çok gazeteci bulunduran ülkeler arasında bulunduğu ifade ediliyor. İnternet üzerinden sansürün artmasının ise endişeye yol açtığı söyleniyor. Aynı raporda Çin 177., Kuzey Kore ise son sırada yer aldı.
4 BİNE YAKIN BASIN KARTI İPTAL EDİLDİ
AKP rejimi muhalif hiç bir habere tahammül edemiyor. Son 5 yılda 4 bine yakın muhalif gazetecinin basın kartı iptal edildi. CHP İzmir Milletvekili Atila Sertel, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 119 basın yayın kuruluşu kapatılırken son 5 yılda 3 bin 804 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini söylemişti. Sertel’in soru önergesine cevap veren Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, 1 Ocak 2016 ile 29 Kasım 2018 tarihleri arasında tam 1.954 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini açıkladı.
[İlker Doğan] 5.9.2020 [TR724]
‘Altın Çocuk’ seçilmek her futbolcuya yaramıyor! [Hasan Cücük]
İtalya’nın ünlü spor gazetesi Tuttosport, her yıl Avrupa liglerinde top koşturan 21 yaşından küçük oyuncular arasında “Golden Boy” (Altın Çocuk) seçimi düzenliyor. Ödül için önce 100 aday gösteriliyor. Oylamayı futbol gazetecileri yapıyor.
Bu yıl aday gösterilen 100 oyuncu arasında Schalke 04 formasını giyen Ozan Kabak da var. Ödülün favorisi olarak Borussia Dortmund formasını giyen Erling Haaland ve Jadon Sancho öne çıkıyor. Yine Bayern Münih formasıyla harika bir sezon geçiren Alphonso Davies de ödüle yakın. Ancak geçmişte Altın Çocuk ödülünü alıp da hüsran yaşatan isimler de oldukça fazla. Gelin onlara bakalım…
ÖDÜLÜN İLK SAHİBİ UÇAMAYAN HOLLANDALI
Avrupa’nın büyük liglerinde oynama şartı da bulunan ödül ilk kez 2003 yılında verildi. İlk kazananı, Hollandalı Rafael van der Vaart olmuştu. Hollanda futbolunda Arjen Robben, Wesley Sneijder ve Roben van Persie ile birlikte gelecek vaat eden isimler arasında gösteriliyordu. Ancak Van der Vaart hiçbir zaman beklenen patlamayı yapamadı. Aynı kuşak Hollandalılar zirvelere oynarken, o bir türlü tutunamadı. Real Madrid ve Tottenham’da aradığı formu bulamayan Van der Vaart, kariyerinin en başarılı 3 yılını Hamburg formasıyla geçirecekti.
KARİYERİ ADANA DEMİRSPOR’DA BİTTİ
2008 yılında ise ödül Anderson’a gitti. Bir yıl öncesinde FC Porto’dan 31,5 milyon Euro bedelle Manchester United’a transfer olan Anderson, Alex Ferguson’un yeni keşiflerinden biri olarak görülüyordu. FC Porto performansıyla 2008’de Golden Boy ödülünü alan Anderson, United’de hiçbir zaman vasatın üstüne çıkamadı. Ferguson’un verdiği şansları değerlendiremeyen ‘Altın Çocuk’ Anderson, 7 sezon kaldığı United’la çoğu yedek olmak üzere 105 lig maçına çıktı. Premier Lig kariyerinde sadece 5 gol atan Anderson, profesyonel kariyerini Adana Demirspor formasıyla geçtiğimiz yıl 31 yaşında noktaladı.
BEKLENTİLERİ KARŞILAYAMADILAR
Sonraki yıllarda bu ödülün sahipleri arasında Alexandre Pato, Mario Balotelli, Mario Götze ve Isco vardı. Avrupa futbolunu yakından takip edenler, bu isimlerin “Altın Çocuk” olarak anılmalarına şaşırmış olabilirler. Çünkü hiçbiri ödülün hakkını tam anlamıyla veremedi. Balotelli, futbolundan ziyade çıkardığı olaylar ve tribünlerden maruz kaldığı ırkçı tezahüratlarla gündem oldu. Pato, Milan’da hızla sıradanlaştı. Mario Götze, genç yaşında yakaladığı başarıyı transfer olduğu Bayern Münih’te devam ettiremedi. Yeniden döndüğü Borussia Dortmund’da da aradığı seviyeye gelemedi. Keza, Malaga formasıyla ortaya koyduğu futbolla ödülün sahibi olan Isco da Real Madrid’e geldikten sonra zaman zaman vasatın üstüne çıkan bir performans göstermesine karşılık, beklentilere tam cevap veremedi.
FELİX İÇİN BİRAZ DAHA ZAMAN VAR
Bu ödülü kazanıp da hayal kırıklığı yaşatan son isim Renato Sanchez oldu. Benfica formasıyla ortaya koyduğu performansla 2016’da Golden Boy ödülünün sahibi olan Sanchez, aynı yılın temmuz ayında 35 milyon Euro bedelle Bayern Münih’e gitti. Avrupa’nın gözde yeteneklerinden biri olan Sanchez’in Bayern dönemi tam bir hüsrandı. Bir sezon sonra kiralık olarak Swensea’ya gönderilen Sanchez, geçen yıl Lille’e satıldı.
Geçen yıl bu ödülün sahibi Portekizli Joao Felix olmuştu. Benfica’da yakaladığı çıkışla Avrupa devlerinin de radarına girdi. 2019-2020 sezonu öncesinde 126 milyon Euro’luk bonservisle Atletico Madrid’in yolunu tuttu. 332 oy alan Felix’in arkasında 175 oyla Borussia Dortmund’lu Sancho ve 75 oyla Bayer Leverkusen’li Kai Haverts vardı. Felix’in bu yılki performansı otoritelerden karışık yorumlar aldı. Önümüzdeki yıllarda ödülü hak edip etmediğini gösterecek.
Golden Boy ödülünü almak her oyuncuya yaramıyor. Altın Çocuk’luktan bir anda sıradanlığa dönüşebiliyorlar. Tabi istisnalar da var. Rooney, Messi, Fabregas, Agüero, Sterling ve Mbappe gibi…
Bakalım ödülün sahibi bu yıl kim olacak ve gelecekte nasıl bir performans ortaya koyacak!
Golden Boy ödülünü kazanan oyuncular ve takımları
2003: Rafael van der Vaart – Ajax
2004: Wayne Rooney – Manchester United
2005: Lionel Messi – Barcelona
2006: Cesc Fàbregas – Arsenal
2007: Sergio Agüero – Atletico Madrid
2008: Anderson – Manchester United
2009: Alexandre Pato – Milan
2010: Mario Balotelli – Manchester City
2011: Mario Götze – Dortmund
2012: Isco – Malaga
2013: Paul Pogba – Juventus
2014: Raheem Sterling – Liverpool
2015: Anthony Martial – Manchester United
2016: Renato Sanchez – Bayern München
2017: Kylian Mbappe – PSG
2018: De Ligt – Ajax
2019: Joao Felix – Atletico Madrid
[Hasan Cücük] 5.9.2020 [TR724]
Bu yıl aday gösterilen 100 oyuncu arasında Schalke 04 formasını giyen Ozan Kabak da var. Ödülün favorisi olarak Borussia Dortmund formasını giyen Erling Haaland ve Jadon Sancho öne çıkıyor. Yine Bayern Münih formasıyla harika bir sezon geçiren Alphonso Davies de ödüle yakın. Ancak geçmişte Altın Çocuk ödülünü alıp da hüsran yaşatan isimler de oldukça fazla. Gelin onlara bakalım…
ÖDÜLÜN İLK SAHİBİ UÇAMAYAN HOLLANDALI
Avrupa’nın büyük liglerinde oynama şartı da bulunan ödül ilk kez 2003 yılında verildi. İlk kazananı, Hollandalı Rafael van der Vaart olmuştu. Hollanda futbolunda Arjen Robben, Wesley Sneijder ve Roben van Persie ile birlikte gelecek vaat eden isimler arasında gösteriliyordu. Ancak Van der Vaart hiçbir zaman beklenen patlamayı yapamadı. Aynı kuşak Hollandalılar zirvelere oynarken, o bir türlü tutunamadı. Real Madrid ve Tottenham’da aradığı formu bulamayan Van der Vaart, kariyerinin en başarılı 3 yılını Hamburg formasıyla geçirecekti.
KARİYERİ ADANA DEMİRSPOR’DA BİTTİ
2008 yılında ise ödül Anderson’a gitti. Bir yıl öncesinde FC Porto’dan 31,5 milyon Euro bedelle Manchester United’a transfer olan Anderson, Alex Ferguson’un yeni keşiflerinden biri olarak görülüyordu. FC Porto performansıyla 2008’de Golden Boy ödülünü alan Anderson, United’de hiçbir zaman vasatın üstüne çıkamadı. Ferguson’un verdiği şansları değerlendiremeyen ‘Altın Çocuk’ Anderson, 7 sezon kaldığı United’la çoğu yedek olmak üzere 105 lig maçına çıktı. Premier Lig kariyerinde sadece 5 gol atan Anderson, profesyonel kariyerini Adana Demirspor formasıyla geçtiğimiz yıl 31 yaşında noktaladı.
BEKLENTİLERİ KARŞILAYAMADILAR
Sonraki yıllarda bu ödülün sahipleri arasında Alexandre Pato, Mario Balotelli, Mario Götze ve Isco vardı. Avrupa futbolunu yakından takip edenler, bu isimlerin “Altın Çocuk” olarak anılmalarına şaşırmış olabilirler. Çünkü hiçbiri ödülün hakkını tam anlamıyla veremedi. Balotelli, futbolundan ziyade çıkardığı olaylar ve tribünlerden maruz kaldığı ırkçı tezahüratlarla gündem oldu. Pato, Milan’da hızla sıradanlaştı. Mario Götze, genç yaşında yakaladığı başarıyı transfer olduğu Bayern Münih’te devam ettiremedi. Yeniden döndüğü Borussia Dortmund’da da aradığı seviyeye gelemedi. Keza, Malaga formasıyla ortaya koyduğu futbolla ödülün sahibi olan Isco da Real Madrid’e geldikten sonra zaman zaman vasatın üstüne çıkan bir performans göstermesine karşılık, beklentilere tam cevap veremedi.
FELİX İÇİN BİRAZ DAHA ZAMAN VAR
Bu ödülü kazanıp da hayal kırıklığı yaşatan son isim Renato Sanchez oldu. Benfica formasıyla ortaya koyduğu performansla 2016’da Golden Boy ödülünün sahibi olan Sanchez, aynı yılın temmuz ayında 35 milyon Euro bedelle Bayern Münih’e gitti. Avrupa’nın gözde yeteneklerinden biri olan Sanchez’in Bayern dönemi tam bir hüsrandı. Bir sezon sonra kiralık olarak Swensea’ya gönderilen Sanchez, geçen yıl Lille’e satıldı.
Geçen yıl bu ödülün sahibi Portekizli Joao Felix olmuştu. Benfica’da yakaladığı çıkışla Avrupa devlerinin de radarına girdi. 2019-2020 sezonu öncesinde 126 milyon Euro’luk bonservisle Atletico Madrid’in yolunu tuttu. 332 oy alan Felix’in arkasında 175 oyla Borussia Dortmund’lu Sancho ve 75 oyla Bayer Leverkusen’li Kai Haverts vardı. Felix’in bu yılki performansı otoritelerden karışık yorumlar aldı. Önümüzdeki yıllarda ödülü hak edip etmediğini gösterecek.
Golden Boy ödülünü almak her oyuncuya yaramıyor. Altın Çocuk’luktan bir anda sıradanlığa dönüşebiliyorlar. Tabi istisnalar da var. Rooney, Messi, Fabregas, Agüero, Sterling ve Mbappe gibi…
Bakalım ödülün sahibi bu yıl kim olacak ve gelecekte nasıl bir performans ortaya koyacak!
Golden Boy ödülünü kazanan oyuncular ve takımları
2003: Rafael van der Vaart – Ajax
2004: Wayne Rooney – Manchester United
2005: Lionel Messi – Barcelona
2006: Cesc Fàbregas – Arsenal
2007: Sergio Agüero – Atletico Madrid
2008: Anderson – Manchester United
2009: Alexandre Pato – Milan
2010: Mario Balotelli – Manchester City
2011: Mario Götze – Dortmund
2012: Isco – Malaga
2013: Paul Pogba – Juventus
2014: Raheem Sterling – Liverpool
2015: Anthony Martial – Manchester United
2016: Renato Sanchez – Bayern München
2017: Kylian Mbappe – PSG
2018: De Ligt – Ajax
2019: Joao Felix – Atletico Madrid
[Hasan Cücük] 5.9.2020 [TR724]
Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel [Dr. Reşit Haylamaz]
Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı.
Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada geri dönmek vardı. İki taraf da ikna olmuş ve evli evine köylü de köyüne dönecekti.
İşin burasında Âişe Validemiz’de (radıyallahu anhâ), alışık olunmayan bir değişiklik görülmeye başlandı. Ciddi bir nedamet içindeydi ve her halinden pişmanlık süzülüyordu! Hiç vakit kaybetmeden sordu:
“Burası neresi?”
“Hav’eb!” diye cevapladılar.
Eli-kolu kırılıvermişti sanki. Büyük bir üzüntüyle, “Hav’eb mi!?” diyerek duyduğunu teyid etmek istedi ve ardından ilave etti: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn!”
Halinden, dediklerinden ve durup dururken bir anda soluvermesinden kimse bir şey anlamadı. Bir farkla ki şimdi, önceki hâlinden daha da mahzun duruyordu. Sanki aldığı cevap daha da üzmüştü O’nu; endişe ve merakı, telaş ve ürpertiye dönüşmüş, ellerini birbirine vurarak dövünüp duruyordu.
Pür-dikkat bekliyor, bu değişimin sebebini öğrenmek istiyorlardı. Çok geçmeden, hüzün ve pişmanlık yüklü şu cümle döküldü dudaklarından:
“Vallahi, Hav’eb köpeklerinin sahibi benmişim meğer; hemen dönmemiz lazım!”
Yine bir şey anlamamışlardı. Üstelik mesele daha da girift hâle gelmiş ve son cümleyle birlikte meraklar daha da artmıştı. Bakışlarıyla adeta, “Olup bitenleri anlatmadan bir adım atmayız,” demek istiyorlardı.
Çaresizdi ama hakperestlikten de ödün vermiyordu. Döndü ve nihayet, “Ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum.” diye başladı sözlerine. “Hâne halkını kastederek bir gün, ‘Vay, aranızdan birisinin haline ki Hav’eb köpeklerinin sesleri yükseldiğinde aklı başına gelecek!’ buyurmuştu. Hatta o gün ben, bir miktar tebessüm etmiştim de bana, ‘Dikkat et ey Hümeyra! Sakın o sen olmayasın!’ ikazında bulunmuştu.”
Mesele şimdi anlaşılıyordu; meğer Annemiz’i hüzne boğan şey, kulağına gelen Hav’eb köpeklerinin sesiydi! Neredeyse yüzünde renk kalmamış, damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Hem pişman hem de perişandı; dün verilen gaybî bir haberin bugün zuhûru karşısında bir taraftan, “Sadakte yâ Resûlallah!” diye haykırsa da diğer yanda o gün kastedilenin kendisi oluşu bitirmiş O’nu!
Geri dönüş kararının ne kadar isabetli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu; geceyi burada geçirecekler ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Medîne’nin yolunu tutacaklardı.
Olmadı!
Derler ya yangını başlatabilir veya halkı sokağa dökebilirsiniz ama gidişatı kontrol garantiniz yoktur!
O gün de öyle oldu.
Fırsat kollayan ve işin başından beri yalan üzerinde bir dünya inşa edip insanları kamplara ayırmayı ve kardeşi kardeşle vurmayı planlayan irade iş başındaydı. Gelinen noktadan geriye dönüşün olmaması gerektiğinin farkındalardı ve Şeytan’a şapka çıkartacak yeni bir oyun kuruyorlardı!
Ne de olsa onlar için bu, hayat-memat meselesiydi; aksi taktirde biteceklerdi! Her ne kadar sokağa hâkim olsalar da içeride vahdeti temin eden hilâfet makamının önünde daha fazla duramazlardı!
Yeri geldiğinde en vahşi hayvanların bile kenara çekildiği yerde vahşette sınır tanımayan bir plan kurgulamışlardı. Kılık değiştirecek ve gecenin karanlığında iki tarafa birden saldıracaklardı! Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve yanındakilere saldırırken Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) adını, Âişe Validemiz ve yanındakilere saldırırken de parola olarak Hazreti Ali’nin adını kullanacaklardı! O gün ellerinde olsaydı, adam gönderip karşı taraftan bir diğer safa füze de fırlatır, infial meydana getirebilmek için yeri geldiğinde en temel mabedi de yıkarlardı!
Zâhirî görüntüye göre sokağın nabzını elinde tutan görünürdeki aktör, hırs küpü ve zaaflarının esiri İbn-i Sebe’yi aşkın bir plandı bu! Arkasında, binlerce yıllık bir devlet geleneği ve imkanları olmadan cesaret edilemeyecek bir kurguydu, aynı zamanda.
İçinde binlerce Sahâbe olan cemaatin hiç aklına gelmeyecek, hatta insanlıktan nasibi olan hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği bir ihanetti.
İnsan olan bunu yapar mı?
Zaten, insanlığı suretinden ibaret sırtlanlar yapıyordu! Âyet ve Hadîs kullanarak figüre ettikleri, dinî argümanlarla galeyana getirip sokağa çektikleri kuru kalabalıkları da süfli emellerine meze olarak kullanıyorlardı!
Dediklerini yaptılar, karanlığın en koyu demlerinde iki tarafa birden saldırıverdiler! Planladıkları gibi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) ve beraberindekilere saldıranlar, kendilerini Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) askerleri olarak tanıtıyor, Hazreti Ali’ye saldıranların kirli ağızlarında ise Âişe Validemiz’in adı dolaşıyordu!
Her dönemde olduğu gibi yine maskeler ardına gizlenmiş ve mertçe er meydanına inme cesareti gösteremeyen insan suretli sîret değiştirmiş mahluklar, hayırda ittifak edip ahd ü peymanını yenilemiş dünyanın şahidi olduğu en samimi iki cemaati, karmakarışık bir savaşın içine çekiyordu! Aslında bu savaş, sanıldığı gibi Hazreti Ali ile Hazreti Âişe (radıyallahu anhümâ) ve onlar etrafında temerküz eden hasbîlerin savaşı değildi; hakikat düşmanı Allah belası bir iradenin, fütüvvet sürecindeki İslâm ile savaşıydı!
Bir de senaryo gereği ortalıkta dolaşan “felâket tellalları” vardı; kendilerine ihanet edildiğini tekrarlayıp “imdât” dileneceklerdi! Filmin hangi dakikasında seyircinin ne türlü bir tepki vereceğinin hesabını yapan senarist, yine iş başındaydı. Hiç olmaması gereken bu fiili durum karşısında herkes, bir diğerine “hâin” nazarıyla bakacak ve bu yara bir daha kapanmayacaktı!
Kendi ikbali için kalabalıklara sinek muamelesi yapan şark kurnazlığı bir kez daha hortlamıştı; göz gözü görmeyen gece karanlığında büyük bir panik oluşmuş ve kan gövdeyi götürüyordu!
Kitlelerin aklını kilitleyen bir taktikti bu. Öyle ki canını kurtarmak isteyenin, kılıcına sarılmaktan başka çaresi yoktu!
Cemel’in pimi çekilmişti!
Daha birkaç saat öncesinde yollar, karşılıklı sulh akit edilerek ayrılmamış mıydı?
Aklı başında olanların, “Durun! Yapmayın!” diye yankılanan itidâl çağrıları çoktan anlamını yitirmiş, kimsenin bunu duyacak mecâli kalmamıştı. Hislerin galip geldiği yerde akıl ve muhakeme atâlete uğramıştı, zira ne gelip de kendilerinden yardım dilenenlerin kim olduğunu sormak akla geliyor ne de kalabalığa saldıranların yüzüne bakıp tefrik etmeyi düşünebiliyorlardı!
Ok yaydan çıkmıştı. Kimin kime vurduğu belli olmayan bu can pazarında, can kardeş, kan kardeş, Rabbi bir, kitabı bir, peygamberi bir, inancı bir, kıblesi bir, binlerce müşterek birlikteliği olan vahdet cemaati, birbirine kılıç kaldırmış, daha kötüsü ortadan ikiye bölünmüştü!
Neredeyse her yıl birbiriyle yaka-paça olan Bizans ve Acem diyarının bayramıydı, o gün…
Artık ne Halîfe Hazreti Ali’nin nasihatleri ne de Âişe Validemiz ile Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhüm) gayretleri bir fayda veriyordu.
Akan her damla kan, yeşeren ümitleri de alıp götürüyor, kimsenin kimseye itimadının kalmayacağı karanlık bir gece yaşanıyordu! Öyle bir can pazarı ile karşı karşıya idiler ki müdafaa için kılıç kullanmadıklarında canlarından olacak, intikam duygusuyla hareket edip karşı saflara saldırdıklarında da kardeş kanına girmiş olacaklardı.
Ne çetin ne müthiş bir imtihandı bu!
Bu arada, İbn‑i Sebe’ ve adamları Âişe Annemiz’e de (radıyallahu anhâ) yönelmiş, onun üzerine bindiği hevdeci oklarının hedefi hâline getirmişlerdi. Lafa geldiklerinde “Anne” dedikleri Annemiz’i (radıyallahu anhâ), mü’minlerin annesini de öldüreceklerdi! O kadar atmışlardı ki içinde bulunduğu hevdec, saplanan oklarla kirpi gibi olmuştu! Annemiz, “Allah! Allah! Allah’tan korkun! Yarınki hesap gününü hatırlayın!” diyordu ama onu da duyan yoktu.
Hazreti Ali’nin yüreği ağzına gelmişti. Ayakta duran devenin üzerinde açık hedef hâline gelen Âişe Validemiz’i kurtarmak için üzerine bindiği deveyi yere indirmek gerekiyordu ki o gün bu yiğitliği de yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) yapacaktı.
Ne var ki bu arbedede o gün, sadece Annemiz’i korumak için yetmiş can şehîd düştü.
Hedef haline getirilen deveden dolayı adına “Cemel” denilen bu gece, her geceden daha karanlıktı. Sahâbe’nin önde gelenleri dahil bu arbedede, Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş veya saff-ı evveli teşkil eden ashâbın terbiyesinden geçmiş on binden fazla insanın hayatı son buldu.
Kıyılan bir canın (Hazreti Osmân) hesabını sormak için çıkılan yolun bedeli çok ağır oldu. Şüphesiz, şartların bu kadar çetin olduğu demde her iki tarafın duyarlılığı meseleye hâkim olmasaydı, bu bedel çok daha vahim olacaktı! İç unsurları harekete geçirip kendilerini her daim görünmez kılabilen oyun kurucuların planladığı ardı arkası gelmez vahşet sarmalını, şüphesiz o geceki bu duyarlılık bozdu.
Nasıl mı?
Onu da haftaya konuşalım.
[Dr. Reşit Haylamaz] 5.9.2020 [TR724]
Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada geri dönmek vardı. İki taraf da ikna olmuş ve evli evine köylü de köyüne dönecekti.
İşin burasında Âişe Validemiz’de (radıyallahu anhâ), alışık olunmayan bir değişiklik görülmeye başlandı. Ciddi bir nedamet içindeydi ve her halinden pişmanlık süzülüyordu! Hiç vakit kaybetmeden sordu:
“Burası neresi?”
“Hav’eb!” diye cevapladılar.
Eli-kolu kırılıvermişti sanki. Büyük bir üzüntüyle, “Hav’eb mi!?” diyerek duyduğunu teyid etmek istedi ve ardından ilave etti: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn!”
Halinden, dediklerinden ve durup dururken bir anda soluvermesinden kimse bir şey anlamadı. Bir farkla ki şimdi, önceki hâlinden daha da mahzun duruyordu. Sanki aldığı cevap daha da üzmüştü O’nu; endişe ve merakı, telaş ve ürpertiye dönüşmüş, ellerini birbirine vurarak dövünüp duruyordu.
Pür-dikkat bekliyor, bu değişimin sebebini öğrenmek istiyorlardı. Çok geçmeden, hüzün ve pişmanlık yüklü şu cümle döküldü dudaklarından:
“Vallahi, Hav’eb köpeklerinin sahibi benmişim meğer; hemen dönmemiz lazım!”
Yine bir şey anlamamışlardı. Üstelik mesele daha da girift hâle gelmiş ve son cümleyle birlikte meraklar daha da artmıştı. Bakışlarıyla adeta, “Olup bitenleri anlatmadan bir adım atmayız,” demek istiyorlardı.
Çaresizdi ama hakperestlikten de ödün vermiyordu. Döndü ve nihayet, “Ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum.” diye başladı sözlerine. “Hâne halkını kastederek bir gün, ‘Vay, aranızdan birisinin haline ki Hav’eb köpeklerinin sesleri yükseldiğinde aklı başına gelecek!’ buyurmuştu. Hatta o gün ben, bir miktar tebessüm etmiştim de bana, ‘Dikkat et ey Hümeyra! Sakın o sen olmayasın!’ ikazında bulunmuştu.”
Mesele şimdi anlaşılıyordu; meğer Annemiz’i hüzne boğan şey, kulağına gelen Hav’eb köpeklerinin sesiydi! Neredeyse yüzünde renk kalmamış, damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Hem pişman hem de perişandı; dün verilen gaybî bir haberin bugün zuhûru karşısında bir taraftan, “Sadakte yâ Resûlallah!” diye haykırsa da diğer yanda o gün kastedilenin kendisi oluşu bitirmiş O’nu!
Geri dönüş kararının ne kadar isabetli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu; geceyi burada geçirecekler ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Medîne’nin yolunu tutacaklardı.
Olmadı!
Derler ya yangını başlatabilir veya halkı sokağa dökebilirsiniz ama gidişatı kontrol garantiniz yoktur!
O gün de öyle oldu.
Fırsat kollayan ve işin başından beri yalan üzerinde bir dünya inşa edip insanları kamplara ayırmayı ve kardeşi kardeşle vurmayı planlayan irade iş başındaydı. Gelinen noktadan geriye dönüşün olmaması gerektiğinin farkındalardı ve Şeytan’a şapka çıkartacak yeni bir oyun kuruyorlardı!
Ne de olsa onlar için bu, hayat-memat meselesiydi; aksi taktirde biteceklerdi! Her ne kadar sokağa hâkim olsalar da içeride vahdeti temin eden hilâfet makamının önünde daha fazla duramazlardı!
Yeri geldiğinde en vahşi hayvanların bile kenara çekildiği yerde vahşette sınır tanımayan bir plan kurgulamışlardı. Kılık değiştirecek ve gecenin karanlığında iki tarafa birden saldıracaklardı! Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve yanındakilere saldırırken Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) adını, Âişe Validemiz ve yanındakilere saldırırken de parola olarak Hazreti Ali’nin adını kullanacaklardı! O gün ellerinde olsaydı, adam gönderip karşı taraftan bir diğer safa füze de fırlatır, infial meydana getirebilmek için yeri geldiğinde en temel mabedi de yıkarlardı!
Zâhirî görüntüye göre sokağın nabzını elinde tutan görünürdeki aktör, hırs küpü ve zaaflarının esiri İbn-i Sebe’yi aşkın bir plandı bu! Arkasında, binlerce yıllık bir devlet geleneği ve imkanları olmadan cesaret edilemeyecek bir kurguydu, aynı zamanda.
İçinde binlerce Sahâbe olan cemaatin hiç aklına gelmeyecek, hatta insanlıktan nasibi olan hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği bir ihanetti.
İnsan olan bunu yapar mı?
Zaten, insanlığı suretinden ibaret sırtlanlar yapıyordu! Âyet ve Hadîs kullanarak figüre ettikleri, dinî argümanlarla galeyana getirip sokağa çektikleri kuru kalabalıkları da süfli emellerine meze olarak kullanıyorlardı!
Dediklerini yaptılar, karanlığın en koyu demlerinde iki tarafa birden saldırıverdiler! Planladıkları gibi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) ve beraberindekilere saldıranlar, kendilerini Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) askerleri olarak tanıtıyor, Hazreti Ali’ye saldıranların kirli ağızlarında ise Âişe Validemiz’in adı dolaşıyordu!
Her dönemde olduğu gibi yine maskeler ardına gizlenmiş ve mertçe er meydanına inme cesareti gösteremeyen insan suretli sîret değiştirmiş mahluklar, hayırda ittifak edip ahd ü peymanını yenilemiş dünyanın şahidi olduğu en samimi iki cemaati, karmakarışık bir savaşın içine çekiyordu! Aslında bu savaş, sanıldığı gibi Hazreti Ali ile Hazreti Âişe (radıyallahu anhümâ) ve onlar etrafında temerküz eden hasbîlerin savaşı değildi; hakikat düşmanı Allah belası bir iradenin, fütüvvet sürecindeki İslâm ile savaşıydı!
Bir de senaryo gereği ortalıkta dolaşan “felâket tellalları” vardı; kendilerine ihanet edildiğini tekrarlayıp “imdât” dileneceklerdi! Filmin hangi dakikasında seyircinin ne türlü bir tepki vereceğinin hesabını yapan senarist, yine iş başındaydı. Hiç olmaması gereken bu fiili durum karşısında herkes, bir diğerine “hâin” nazarıyla bakacak ve bu yara bir daha kapanmayacaktı!
Kendi ikbali için kalabalıklara sinek muamelesi yapan şark kurnazlığı bir kez daha hortlamıştı; göz gözü görmeyen gece karanlığında büyük bir panik oluşmuş ve kan gövdeyi götürüyordu!
Kitlelerin aklını kilitleyen bir taktikti bu. Öyle ki canını kurtarmak isteyenin, kılıcına sarılmaktan başka çaresi yoktu!
Cemel’in pimi çekilmişti!
Daha birkaç saat öncesinde yollar, karşılıklı sulh akit edilerek ayrılmamış mıydı?
Aklı başında olanların, “Durun! Yapmayın!” diye yankılanan itidâl çağrıları çoktan anlamını yitirmiş, kimsenin bunu duyacak mecâli kalmamıştı. Hislerin galip geldiği yerde akıl ve muhakeme atâlete uğramıştı, zira ne gelip de kendilerinden yardım dilenenlerin kim olduğunu sormak akla geliyor ne de kalabalığa saldıranların yüzüne bakıp tefrik etmeyi düşünebiliyorlardı!
Ok yaydan çıkmıştı. Kimin kime vurduğu belli olmayan bu can pazarında, can kardeş, kan kardeş, Rabbi bir, kitabı bir, peygamberi bir, inancı bir, kıblesi bir, binlerce müşterek birlikteliği olan vahdet cemaati, birbirine kılıç kaldırmış, daha kötüsü ortadan ikiye bölünmüştü!
Neredeyse her yıl birbiriyle yaka-paça olan Bizans ve Acem diyarının bayramıydı, o gün…
Artık ne Halîfe Hazreti Ali’nin nasihatleri ne de Âişe Validemiz ile Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhüm) gayretleri bir fayda veriyordu.
Akan her damla kan, yeşeren ümitleri de alıp götürüyor, kimsenin kimseye itimadının kalmayacağı karanlık bir gece yaşanıyordu! Öyle bir can pazarı ile karşı karşıya idiler ki müdafaa için kılıç kullanmadıklarında canlarından olacak, intikam duygusuyla hareket edip karşı saflara saldırdıklarında da kardeş kanına girmiş olacaklardı.
Ne çetin ne müthiş bir imtihandı bu!
Bu arada, İbn‑i Sebe’ ve adamları Âişe Annemiz’e de (radıyallahu anhâ) yönelmiş, onun üzerine bindiği hevdeci oklarının hedefi hâline getirmişlerdi. Lafa geldiklerinde “Anne” dedikleri Annemiz’i (radıyallahu anhâ), mü’minlerin annesini de öldüreceklerdi! O kadar atmışlardı ki içinde bulunduğu hevdec, saplanan oklarla kirpi gibi olmuştu! Annemiz, “Allah! Allah! Allah’tan korkun! Yarınki hesap gününü hatırlayın!” diyordu ama onu da duyan yoktu.
Hazreti Ali’nin yüreği ağzına gelmişti. Ayakta duran devenin üzerinde açık hedef hâline gelen Âişe Validemiz’i kurtarmak için üzerine bindiği deveyi yere indirmek gerekiyordu ki o gün bu yiğitliği de yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) yapacaktı.
Ne var ki bu arbedede o gün, sadece Annemiz’i korumak için yetmiş can şehîd düştü.
Hedef haline getirilen deveden dolayı adına “Cemel” denilen bu gece, her geceden daha karanlıktı. Sahâbe’nin önde gelenleri dahil bu arbedede, Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş veya saff-ı evveli teşkil eden ashâbın terbiyesinden geçmiş on binden fazla insanın hayatı son buldu.
Kıyılan bir canın (Hazreti Osmân) hesabını sormak için çıkılan yolun bedeli çok ağır oldu. Şüphesiz, şartların bu kadar çetin olduğu demde her iki tarafın duyarlılığı meseleye hâkim olmasaydı, bu bedel çok daha vahim olacaktı! İç unsurları harekete geçirip kendilerini her daim görünmez kılabilen oyun kurucuların planladığı ardı arkası gelmez vahşet sarmalını, şüphesiz o geceki bu duyarlılık bozdu.
Nasıl mı?
Onu da haftaya konuşalım.
[Dr. Reşit Haylamaz] 5.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Söyle bize AİHM, hukuk siyasetin köpeği midir? [Alper Ender Fırat]
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Robert Ragnar Spano, Saray’a gelip “Evet haklısınız,” demiş oldu. “Hukuk denen şey siyasetin köpeğidir. Bu köpekle istediğinizi yakalayabilir, istediğin(m)izi paramparça edebilirsiniz. Yaptığınız her şey bizim gözümüzde meşrudur.”
Ancak fotoğrafta Spano’nun kostümü eksikti, tıpkı çay toplamaya giden yüksek yargı mensupları gibi önü ilikli bir cübbeyle fotoğraf vermesi gerekirdi. Böylece önü ilikli yargı ile Recep T. Erdoğan yönetiminin ne denli iç içe olduğu fikrini tam göstermiş olurdu. Huzura cübbeyle çıkmayı ihmal etmişti ya, bari ceketinin düğmesini ilikleseydi. Spano ayrıca TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Kamu Denetçiliği Kurumu Başkanı Şeref Malkoç’un da bulunduğu bir dizi kişiyle görüştü.
Ancak AİHM Başkanı olarak geldiği Türkiye’de yüzlercesi hapiste olan hâkim, savcı ya da avukatlarla, ne de yıllardır feryat eden, açlığa mahkûm edilen KHK’lılarla görüştü. Dünyada en çok gazeteciyi hapseden ülkeye geliyordu ama AİHM Başkanı’nın gündeminde gazeteciler yoktu.
Saray muktediriyle birlikte fotoğraf veren AİHM Başkanı Spano, yeni dönemin hukuk anlayışını, hal ve tavırlarıyla onayladığını göstermiştir.
Bugüne kadar AİHM’in önüne gelen dosyalara bakmamasını ya da AKP hükümeti lehine kararlar vermesini hep hüsnü zan ile yorumluyorduk. Türkiye’yi temelli sistem dışına itmemek için temkinli davranıyor gibi yorumlarımız oluyordu. Öyle ya başka nasıl yorumlanırdı? AİHM Türkiye’de bütün muhalif unsurların temizlenmesini normal karşılıyor ve bir diktatörlüğe gidişin hukuki taşlarını döşüyor olamazdı öyle değil mi?
Meğer öyle değilmiş?
Bir taraftan milyonlarca mağdurun sesine kulak tıkarken bir yandan küçük görünen ama iktidara babasının yapmayacağı iyilikler yapıyordu. Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire eski Başkanı Talip Aydın’ın da twitter hesabından dikkat çektiği gibi, İhraç hakim Zeynep Mercan hakkında verdiği kararda AYM’nin iki üyesi dahil Yargının 1/3 nün işten çıkarılıp, tutuklanmasını “basit endişe” olarak görüp başvuruyu reddetmişti. Bir başka yargı mensubu olan Hakan Baş kararında Sulh Ceza Hakimliği sistemini hukuka uygun bulmuştu.
KHK ile işten çıkarılmalara karşı hükümete insan Hakları komisyonu kurma ve topu çevirebilme aklını veren de AİHM olmuştu. Bu şekilde kendi önündeki on binlerce dosyanın kapağını açmadan reddederek OHAL komisyonunu adres göstermişti. Halbuki çözüm bulmak değil, sadece oyalamak amacıyla kurulmuş OHAL komisyonu, hak arama sürecini yıllara yaymak suretiyle yüz binlerce mağduru fiilen açlığa mahkum etmişti.
Eski hakim Ayhan Bora aylarca tek kişilik hücrede tutulmasının hukuka aykırı olduğunu belirtip tedbir istemişti. Cezaevi şartlarının standartlara uygun olduğunu öne sürerek, Bora kararı ile tecriti normalleştiren, Ebru Timtik, Aytaç Ünsal gibi yaşam hakkı elinden alınanlara cevap vermeyen AİHM, Saray’da verdiği fotoğrafla maskesini düşürmüş ve Türkiye’deki bütün hukuk dışı uygulamaların suç ortağı olduğunu ayan beyan göstermiştir.
Oysa Avrupa’nın Nazi uygulamalarından ders aldığını sanıyorduk. Hiç kimsenin kanunda yazmayan şeylerden suçlanamayacağına, sırf bir gruba aidiyeti veya düşünceleri yüzünden cezaya çarptırılamayacağına inanıyorduk. Ancak bugün geldiğimiz nokta da görüyoruz ki geçmiş yaşanmışlıklardan bir ders çıkarılmamış.
Bugün başta AİHM olmak üzere Avrupa’nın gözetiminde, hatta yardım ve yataklığında Türkiye’de aileleriyle birlikte sayısı milyonları bulan bazı kesimler sosyal bir soykırıma maruz bırakılıyor.
Herhangi bir mahkeme ya da adalet kurumu, siyasetin köpeği olabilir ama insan hakları mahkemesi siyasetin köpeği olamaz. İşkence her zaman ve her yerde insanlık dışıdır ve insan hakları olduğunu iddia eden bir mahkemenin meselesidir. Hak gaspı, keyfi tutuklama, kanunda olmayan cezalandırma, soykırım gibi meseleler kendine insan hakları diye isim koyan her mahkemenin meselesidir.
Meseleniz olmazsa maşeri vicdan o ismi sizden alır ve sizin Nazi dönemi mahkemelerinden bir farkınız kalmaz.
[Alper Ender Fırat] 5.9.2020 [TR724]
Ancak fotoğrafta Spano’nun kostümü eksikti, tıpkı çay toplamaya giden yüksek yargı mensupları gibi önü ilikli bir cübbeyle fotoğraf vermesi gerekirdi. Böylece önü ilikli yargı ile Recep T. Erdoğan yönetiminin ne denli iç içe olduğu fikrini tam göstermiş olurdu. Huzura cübbeyle çıkmayı ihmal etmişti ya, bari ceketinin düğmesini ilikleseydi. Spano ayrıca TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Kamu Denetçiliği Kurumu Başkanı Şeref Malkoç’un da bulunduğu bir dizi kişiyle görüştü.
Ancak AİHM Başkanı olarak geldiği Türkiye’de yüzlercesi hapiste olan hâkim, savcı ya da avukatlarla, ne de yıllardır feryat eden, açlığa mahkûm edilen KHK’lılarla görüştü. Dünyada en çok gazeteciyi hapseden ülkeye geliyordu ama AİHM Başkanı’nın gündeminde gazeteciler yoktu.
Saray muktediriyle birlikte fotoğraf veren AİHM Başkanı Spano, yeni dönemin hukuk anlayışını, hal ve tavırlarıyla onayladığını göstermiştir.
Bugüne kadar AİHM’in önüne gelen dosyalara bakmamasını ya da AKP hükümeti lehine kararlar vermesini hep hüsnü zan ile yorumluyorduk. Türkiye’yi temelli sistem dışına itmemek için temkinli davranıyor gibi yorumlarımız oluyordu. Öyle ya başka nasıl yorumlanırdı? AİHM Türkiye’de bütün muhalif unsurların temizlenmesini normal karşılıyor ve bir diktatörlüğe gidişin hukuki taşlarını döşüyor olamazdı öyle değil mi?
Meğer öyle değilmiş?
Bir taraftan milyonlarca mağdurun sesine kulak tıkarken bir yandan küçük görünen ama iktidara babasının yapmayacağı iyilikler yapıyordu. Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire eski Başkanı Talip Aydın’ın da twitter hesabından dikkat çektiği gibi, İhraç hakim Zeynep Mercan hakkında verdiği kararda AYM’nin iki üyesi dahil Yargının 1/3 nün işten çıkarılıp, tutuklanmasını “basit endişe” olarak görüp başvuruyu reddetmişti. Bir başka yargı mensubu olan Hakan Baş kararında Sulh Ceza Hakimliği sistemini hukuka uygun bulmuştu.
KHK ile işten çıkarılmalara karşı hükümete insan Hakları komisyonu kurma ve topu çevirebilme aklını veren de AİHM olmuştu. Bu şekilde kendi önündeki on binlerce dosyanın kapağını açmadan reddederek OHAL komisyonunu adres göstermişti. Halbuki çözüm bulmak değil, sadece oyalamak amacıyla kurulmuş OHAL komisyonu, hak arama sürecini yıllara yaymak suretiyle yüz binlerce mağduru fiilen açlığa mahkum etmişti.
Eski hakim Ayhan Bora aylarca tek kişilik hücrede tutulmasının hukuka aykırı olduğunu belirtip tedbir istemişti. Cezaevi şartlarının standartlara uygun olduğunu öne sürerek, Bora kararı ile tecriti normalleştiren, Ebru Timtik, Aytaç Ünsal gibi yaşam hakkı elinden alınanlara cevap vermeyen AİHM, Saray’da verdiği fotoğrafla maskesini düşürmüş ve Türkiye’deki bütün hukuk dışı uygulamaların suç ortağı olduğunu ayan beyan göstermiştir.
Oysa Avrupa’nın Nazi uygulamalarından ders aldığını sanıyorduk. Hiç kimsenin kanunda yazmayan şeylerden suçlanamayacağına, sırf bir gruba aidiyeti veya düşünceleri yüzünden cezaya çarptırılamayacağına inanıyorduk. Ancak bugün geldiğimiz nokta da görüyoruz ki geçmiş yaşanmışlıklardan bir ders çıkarılmamış.
Bugün başta AİHM olmak üzere Avrupa’nın gözetiminde, hatta yardım ve yataklığında Türkiye’de aileleriyle birlikte sayısı milyonları bulan bazı kesimler sosyal bir soykırıma maruz bırakılıyor.
Herhangi bir mahkeme ya da adalet kurumu, siyasetin köpeği olabilir ama insan hakları mahkemesi siyasetin köpeği olamaz. İşkence her zaman ve her yerde insanlık dışıdır ve insan hakları olduğunu iddia eden bir mahkemenin meselesidir. Hak gaspı, keyfi tutuklama, kanunda olmayan cezalandırma, soykırım gibi meseleler kendine insan hakları diye isim koyan her mahkemenin meselesidir.
Meseleniz olmazsa maşeri vicdan o ismi sizden alır ve sizin Nazi dönemi mahkemelerinden bir farkınız kalmaz.
[Alper Ender Fırat] 5.9.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Istırabın tanığı: Sebastiao Ribeiro Salgado [M.Nedim Hazar]
Işıklar içinde yatsın, duayen fotoğrafçımız Ara Güler, hayatının son anına kadar kendisine gelen her telefon aramasını “Alo buyrun, ben foto muhabiri Ara Güler,” diye cevaplardı. Yaşayan en önemli fotoğrafçılardan biri olan Sebastiao Salgado da kendini foto muhabiri olarak tanımlayanlardan. Onun öyküsü ile en eski foto muhabirimiz Ferit İbrahim’in mesleğe başlaması arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Ancak, Salgado’yu daha iyi tanımak için yaklaşık 70 yıl önceye, Brezilya’nın tam bir yeryüzü cenneti olarak tanımlanmayı hak eden Minas Gerais bölgesine gitmek gerekiyor.
1940’lı yıllarda yüzde 70’ten fazlası ağaçlık alan olan bu bölge, bugün neredeyse tamamen ağaçsız durumda. İşte tam adıyla Sebastião Ribeiro Salgado, doğal yapısı ile dünyanın en güzel 25 yerinden biri olarak sayılan bu cennet parçasının Aimores isimli beldesinde 1944 yılında dünyaya geldi. Bölgenin yokluk ve imkânsızlık durumu eğitimde de kaderdi ve Salgado’nun ailesi, çocuklarının eğitimi için 1960 yılında Espirito Santo’ya taşındı.
Şahit olduğu fakirlik, Sebastiao’nun bilinçaltında kendine ne kadar yer buldu bilinmez ama yükseköğrenimini ailesinin de yönlendirmesiyle ekonomi üzerine yaptı Salgado.
1967 yılında okulu bitirir bitirmez de Lelia ile evlendi. Lelia, bir sanatçıydı, mimarlık ve müzik eğitimi alıyordu. Bu evlilikten önce (daha sonra belgeselini çekecek olan) Juliano ve down sendromlu Rodrigo isimli iki erkek çocukları oldu. Eşinin çalışması ve kendisinin de doktora formasyonu için Paris’e taşınan ikili, bir süre sonra (1971) Londra’da yaşamaya başladılar.
EŞİNİN EVE GETİRDİĞİ FOTOĞRAF MAKİNESİ
Uluslararası Kahve Örgütü için ekonomist olarak çalışan Sebastiao Salgado, görevi gereği sıklıkla Afrika’ya gidiyordu. Ve onların hayatı bir akşam eşi Lelia’nın elinde Pentax marka fotoğraf makinesiyle eve gelmesiyle değişecekti. 30 yaşındaydı ve köklü bir değişim kararı aldı Salgado.
Afrika’da çektiği fotoğraflarda, bir turist hassasiyetinden çok daha fazla ve derin şeyler vardı. Daha önemlisi Salgado sanki hayatın anlamını bulmuştu. Onun için fotoğraf çekmek, anı yakalamaktan çok daha ötesiydi. Bu sebeple tası tarağı toplayıp eşiyle beraber tekrar Paris’e döndü. Sebastiao artık ‘serbest’ bir foto muhabiriydi… 1974 yılında Sygma fotoğraf ajansında çalışmaya başladı. Ancak bu iş birkaç aydan fazla sürmedi ve daha ünlü bir şirket olan Gama’ya geçti.
Afrika, Avrupa ve özellikle Latin Amerika ülkelerinde çekimler yaptı. 1977 yılında Latin Amerika Yerlileri ve köylüler ile ilgili uzun bir fotografik kompozisyona başladı.
FOTOĞRAFIN FELSEFECİSİYLE TANIŞTI
79’da Gama’dan da ayrılacaktı, sıradaki durağı 16 yıl sürecek olan Magnum Photos macerasıydı. Burada hayatını kökten etkileyecek olan meslektaşı ve aynı zamanda felsefeci Henri Cartier-Bresson ile tanışacaktı.
Bresson, Magnum’un kurucuları arasındaydı. Eylemin altını dolduran söylem eksikliği yavaş yavaş gidiyordu ve Salgado için fotoğraf çekmek daha da anlam kazanmıştı. Mesleğiyle ilgili ilk felsefî söylemin altyapısı burada oluşuyordu:
“Bence fotoğraf, eşzamanlı tanımlamadır. Bir saniyeden kesit alınırken konunun önemi, sizin titiz bir organizasyonla şekilleri nasıl ifade ettiğinizle doğru orantılı olarak ortaya çıkar.”
Bresson felsefisinde ‘kesin an’ denen şey, tam da buydu… Salgado’ya göre fotoğrafçı ile çektiği fotoğraf arasındaki ilişki neredeyse dokunacak kadar yakın ama birbirini etkileyemeyecek şekilde zarif, dramatik ve etkili olmalıydı.
Felsefesi, sanatında ve çalışma alanında mütevazılığı beraberinde getirmişti. 4 dil bilmesine ve ciddi eğitim almasına rağmen bu yönünü çektiği fotoğraflarda ve meslek yaşamında hiçbir zaman ön plana çıkarmadı Sebastiao Salgado.
BAŞKANA SUİKASTIN FOTOĞRAFLARI
Magnum zor durumdaydı ve tarih tam olarak 30 Mart 1981’di. ABD Başkanı Ronald Reagan, Washington Hilton Oteli’nin çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Başkan dahil üç kişi ağır yaralanmıştı. Ertesi gün dünya medyasında Salgado’nun suikast anı ve sonrasında çektiği fotoğrafları yer alıyordu. Bu olay zor durumdaki ajansı da kurtarmıştı.
Bu sansasyonel olay ilk ciddi çalışması olan (yaklaşık 18 aylık bir emeğin ürünüydü) “Çöl: Istırap içindeki insan”ı bile geride bırakmıştı. 1986 yılında “Öteki Amerika”yı yayımladı ancak aynı yıl başladığı “İşçiler” çalışması ona uluslararası şöhret kazandıracaktı. “İşçiler”in bitmesi yaklaşık 7 yıl sürdü ve 26 ülke dolaşarak alabildiğince geniş bir işçi foto-profili çıkarmıştı.
1995 yılında Magnum’u bırakıp kendi ajansı Amazonas Images’i eşi Lelia ile birlikte kurdu. Amazonas, aynı zamanda dünyanın en küçük foto ajanslarından biridir.
1997’de Brezilya’da ‘Vatansızların Mücadelesi’ adında bir fotoğraf projesine imza attı ve ardından, 2000 yıllında vatansız insanların, göçmenlerin ve mültecilerin yaşamını fotoğrafladı. 2002 yılında çocuk felci üzerine bir çalışma gerçekleşti.
TÜRKİYE’DE DAYAK YEDİ!
11 Şubat 1999 tarihinde Hürriyet gazetesinde bir haber yayımlandı, başlığı şöyleydi: “Ünlü fotoğrafçıya pazarcı dayağı!” dayağı atan pazarcının ismi yazılı değildi ama Tarlabaşı semt pazarında tezgâhın önünü kapattığı gerekçesiyle yüzü gözü kan içinde bırakılan Sebastiao Salgado’dan başkası değildi. Ayağından ciddi şekilde yaralanmıştı ve bir dizi ameliyat geçirdi.
Bu olay üzerine Paris’e dönen Salgado, projesinden Türkiye’yi çıkardı ama buna rağmen ülkemize mesafeli durmadı. Ne ki bu sefer Göçler sergisi için bürokrasinin duvarına çarptı. “Kürtleri evsiz gösteriyor” denilerek sergisinin açılışına izin verilmedi. Serginin sponsoru da ‘bir şekilde’ çekilmeye ikna edilince Türk fotoğraf severlerin bu sanatçıyla buluşması, Ara Güler’e hediye ettiği fotoğraflardan oluşan “Sevgili Dostum Ara’ya” sergisine kaldı.
Aynı yıl yine eşiyle beraber doğal toprakları koruma amaçlı Instituto Terra’yı kurdu. Bu enstitü 500 binden fazla ağaç dikti. UNICEF İyi Niyet Elçisi ve ABD’de Sanat ve Bilim Akademisi’nin fahri üyesi olan sanatçı, çalışmaları nedeniyle çeşitli doktora ve pek çok akademik ödülün de sahibi oldu.
TOPRAĞIN TUZU
Meslek yaşamına sayısız sergi ve fotoğrafın yanı sıra Les cheminots (Fransa, 1989); Belirsiz Grace (ABD, İngiltere, Japonya, Fransa, Portekiz, İtalya, 1990); En İyi Fotoğraflar (Brezilya, 1992); Photopoche (Fransa , 1993); Terra (Brezilya, Fransa, Portekiz, İtalya, İngiltere, Almanya, İspanya, 1997); Photopoche Serra Pelada (Fransa, 1999) gibi kitapları da sığdırdı.
Sebastiao Salgado için en son ünlü yönetmen Wim Wenders kolları sıvadı. Sanatçının oğlu Juliano ile beraber “The Salt of the Earth” (Toprağın Tuzu) isimli bir belgesel çeken Wender, bu önemli sanatçının fotoğraf ile kurduğu o gizemli ilişkiyi perdeye yansıttı. Wenders, filminde Salgado için yapılan, “Acıyı dramatikleştiriyor,” eleştirilerine de cevap veriyordu adeta.
Toprağın Tuzu, Oscar’a adaydı ve Cannes dahil 7 önemli festivalde ödüller aldı.
[M.Nedim Hazar] 5.9.2020 [TR724]
1940’lı yıllarda yüzde 70’ten fazlası ağaçlık alan olan bu bölge, bugün neredeyse tamamen ağaçsız durumda. İşte tam adıyla Sebastião Ribeiro Salgado, doğal yapısı ile dünyanın en güzel 25 yerinden biri olarak sayılan bu cennet parçasının Aimores isimli beldesinde 1944 yılında dünyaya geldi. Bölgenin yokluk ve imkânsızlık durumu eğitimde de kaderdi ve Salgado’nun ailesi, çocuklarının eğitimi için 1960 yılında Espirito Santo’ya taşındı.
Şahit olduğu fakirlik, Sebastiao’nun bilinçaltında kendine ne kadar yer buldu bilinmez ama yükseköğrenimini ailesinin de yönlendirmesiyle ekonomi üzerine yaptı Salgado.
1967 yılında okulu bitirir bitirmez de Lelia ile evlendi. Lelia, bir sanatçıydı, mimarlık ve müzik eğitimi alıyordu. Bu evlilikten önce (daha sonra belgeselini çekecek olan) Juliano ve down sendromlu Rodrigo isimli iki erkek çocukları oldu. Eşinin çalışması ve kendisinin de doktora formasyonu için Paris’e taşınan ikili, bir süre sonra (1971) Londra’da yaşamaya başladılar.
EŞİNİN EVE GETİRDİĞİ FOTOĞRAF MAKİNESİ
Uluslararası Kahve Örgütü için ekonomist olarak çalışan Sebastiao Salgado, görevi gereği sıklıkla Afrika’ya gidiyordu. Ve onların hayatı bir akşam eşi Lelia’nın elinde Pentax marka fotoğraf makinesiyle eve gelmesiyle değişecekti. 30 yaşındaydı ve köklü bir değişim kararı aldı Salgado.
Afrika’da çektiği fotoğraflarda, bir turist hassasiyetinden çok daha fazla ve derin şeyler vardı. Daha önemlisi Salgado sanki hayatın anlamını bulmuştu. Onun için fotoğraf çekmek, anı yakalamaktan çok daha ötesiydi. Bu sebeple tası tarağı toplayıp eşiyle beraber tekrar Paris’e döndü. Sebastiao artık ‘serbest’ bir foto muhabiriydi… 1974 yılında Sygma fotoğraf ajansında çalışmaya başladı. Ancak bu iş birkaç aydan fazla sürmedi ve daha ünlü bir şirket olan Gama’ya geçti.
Afrika, Avrupa ve özellikle Latin Amerika ülkelerinde çekimler yaptı. 1977 yılında Latin Amerika Yerlileri ve köylüler ile ilgili uzun bir fotografik kompozisyona başladı.
FOTOĞRAFIN FELSEFECİSİYLE TANIŞTI
79’da Gama’dan da ayrılacaktı, sıradaki durağı 16 yıl sürecek olan Magnum Photos macerasıydı. Burada hayatını kökten etkileyecek olan meslektaşı ve aynı zamanda felsefeci Henri Cartier-Bresson ile tanışacaktı.
Bresson, Magnum’un kurucuları arasındaydı. Eylemin altını dolduran söylem eksikliği yavaş yavaş gidiyordu ve Salgado için fotoğraf çekmek daha da anlam kazanmıştı. Mesleğiyle ilgili ilk felsefî söylemin altyapısı burada oluşuyordu:
“Bence fotoğraf, eşzamanlı tanımlamadır. Bir saniyeden kesit alınırken konunun önemi, sizin titiz bir organizasyonla şekilleri nasıl ifade ettiğinizle doğru orantılı olarak ortaya çıkar.”
Bresson felsefisinde ‘kesin an’ denen şey, tam da buydu… Salgado’ya göre fotoğrafçı ile çektiği fotoğraf arasındaki ilişki neredeyse dokunacak kadar yakın ama birbirini etkileyemeyecek şekilde zarif, dramatik ve etkili olmalıydı.
Felsefesi, sanatında ve çalışma alanında mütevazılığı beraberinde getirmişti. 4 dil bilmesine ve ciddi eğitim almasına rağmen bu yönünü çektiği fotoğraflarda ve meslek yaşamında hiçbir zaman ön plana çıkarmadı Sebastiao Salgado.
BAŞKANA SUİKASTIN FOTOĞRAFLARI
Magnum zor durumdaydı ve tarih tam olarak 30 Mart 1981’di. ABD Başkanı Ronald Reagan, Washington Hilton Oteli’nin çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Başkan dahil üç kişi ağır yaralanmıştı. Ertesi gün dünya medyasında Salgado’nun suikast anı ve sonrasında çektiği fotoğrafları yer alıyordu. Bu olay zor durumdaki ajansı da kurtarmıştı.
Bu sansasyonel olay ilk ciddi çalışması olan (yaklaşık 18 aylık bir emeğin ürünüydü) “Çöl: Istırap içindeki insan”ı bile geride bırakmıştı. 1986 yılında “Öteki Amerika”yı yayımladı ancak aynı yıl başladığı “İşçiler” çalışması ona uluslararası şöhret kazandıracaktı. “İşçiler”in bitmesi yaklaşık 7 yıl sürdü ve 26 ülke dolaşarak alabildiğince geniş bir işçi foto-profili çıkarmıştı.
1995 yılında Magnum’u bırakıp kendi ajansı Amazonas Images’i eşi Lelia ile birlikte kurdu. Amazonas, aynı zamanda dünyanın en küçük foto ajanslarından biridir.
1997’de Brezilya’da ‘Vatansızların Mücadelesi’ adında bir fotoğraf projesine imza attı ve ardından, 2000 yıllında vatansız insanların, göçmenlerin ve mültecilerin yaşamını fotoğrafladı. 2002 yılında çocuk felci üzerine bir çalışma gerçekleşti.
TÜRKİYE’DE DAYAK YEDİ!
11 Şubat 1999 tarihinde Hürriyet gazetesinde bir haber yayımlandı, başlığı şöyleydi: “Ünlü fotoğrafçıya pazarcı dayağı!” dayağı atan pazarcının ismi yazılı değildi ama Tarlabaşı semt pazarında tezgâhın önünü kapattığı gerekçesiyle yüzü gözü kan içinde bırakılan Sebastiao Salgado’dan başkası değildi. Ayağından ciddi şekilde yaralanmıştı ve bir dizi ameliyat geçirdi.
Bu olay üzerine Paris’e dönen Salgado, projesinden Türkiye’yi çıkardı ama buna rağmen ülkemize mesafeli durmadı. Ne ki bu sefer Göçler sergisi için bürokrasinin duvarına çarptı. “Kürtleri evsiz gösteriyor” denilerek sergisinin açılışına izin verilmedi. Serginin sponsoru da ‘bir şekilde’ çekilmeye ikna edilince Türk fotoğraf severlerin bu sanatçıyla buluşması, Ara Güler’e hediye ettiği fotoğraflardan oluşan “Sevgili Dostum Ara’ya” sergisine kaldı.
Aynı yıl yine eşiyle beraber doğal toprakları koruma amaçlı Instituto Terra’yı kurdu. Bu enstitü 500 binden fazla ağaç dikti. UNICEF İyi Niyet Elçisi ve ABD’de Sanat ve Bilim Akademisi’nin fahri üyesi olan sanatçı, çalışmaları nedeniyle çeşitli doktora ve pek çok akademik ödülün de sahibi oldu.
TOPRAĞIN TUZU
Meslek yaşamına sayısız sergi ve fotoğrafın yanı sıra Les cheminots (Fransa, 1989); Belirsiz Grace (ABD, İngiltere, Japonya, Fransa, Portekiz, İtalya, 1990); En İyi Fotoğraflar (Brezilya, 1992); Photopoche (Fransa , 1993); Terra (Brezilya, Fransa, Portekiz, İtalya, İngiltere, Almanya, İspanya, 1997); Photopoche Serra Pelada (Fransa, 1999) gibi kitapları da sığdırdı.
Sebastiao Salgado için en son ünlü yönetmen Wim Wenders kolları sıvadı. Sanatçının oğlu Juliano ile beraber “The Salt of the Earth” (Toprağın Tuzu) isimli bir belgesel çeken Wender, bu önemli sanatçının fotoğraf ile kurduğu o gizemli ilişkiyi perdeye yansıttı. Wenders, filminde Salgado için yapılan, “Acıyı dramatikleştiriyor,” eleştirilerine de cevap veriyordu adeta.
Toprağın Tuzu, Oscar’a adaydı ve Cannes dahil 7 önemli festivalde ödüller aldı.
[M.Nedim Hazar] 5.9.2020 [TR724]
Hukuka tasma takan adam: Bekir Bozdağ [Bülent Korucu]
Her şey dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun [HSYK] denetlenmesi lazım” talimatıyla başladı. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının şokunu üzerinden atar atmaz, Bakanlar Kurulu’nu değiştirip kendine yakın isimlerden müteşekkil bir ‘savaş kabinesi’ kurdu Erdoğan. O gün göreve başlaması sebebiyle 25 Aralık Kabinesi olarak adlandırılan yeni hükümetin birinci ve tek önceliği vardı: Yolsuzluk dosyalarını kapatmak ve Erdoğan’ı kurtarmak.
İçişleri Bakanı koltuğuna oturan Efkan Ala’nın işi kolaydı zira polisleri görevden almak, sürgüne göndermek mümkündü. Nitekim kısa sürede önemli değişiklikler yaptı ve göreve gelen kadrolar ikinci dalga yolsuzluk operasyonlarına gitmeyerek direndi. Hukuken buna imkan yoktu ama artık kanunlar ve anayasa onları bağlamıyordu!
En zor iş, yani adalet bakanlığı görevi Bekir Bozdağ’a düşmüştü. Bağımsızlıkları anayasa ve uluslararası bağlayıcı metinlerle güvence altına alınan hakim ve savcıları görevden almak, sürmek, dosyalardan el çektirmek hiç kolay olmayacaktı. 2010 Anayasa Değişikliğiyle birlikte HSYK kendi kendini yöneten bir yapı haline gelmişti.
Böylesine zor bir görev için neden Bozdağ tercih edildi? Sadece küçük bir anekdot bu soruyu cevaplayabilir. Erdoğan, “Kızlı-erkekli öğrenci evlerine tedbir alınacak!” dediğinde Bülent Arınç hatta Yalçın Akdoğan bile karşı çıkarken Bozdağ, “Öğrenci evleri tedbiri yaşam tarzlarına müdahale değildir,” vecizesiyle safını belli etmişti. Talimata göre bir gün ak dediğine ertesi gün kapkara diyebilecek biriydi; yani yargıya tasmayı takacak en ideal isimdi. O da işe kendi savaş kabinesini kurarak ve HSYK üzerinde bir otorite olduğunu ilan ederek başladı.
HSYK bürokrasisinde yaptığı değişiklikler ve çıkarılan kanunun anayasaya aykırılığını herkes biliyordu. Hatta dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Anayasaya aykırı ama Anayasa Mahkemesi baksın” diyerek göndermiş ve hukuksuz operasyon için zaman kazandırmıştı. Beklendiği üzere AYM yasayı iptal etti ama atı alan, hukuku çalan Üsküdar’ı geçmişti. AYM, yapılan hukuksuz işlemleri iptal etmeyerek aslında pasif destek çıkmıştı. Hakkını teslim edelim ‘akrabayı koruma kollama partisi’ işlevini de ihmal etmemiş, kardeşini bakanlık yüksek müşavirliğine getirmişti.
Bozdağ, HSYK’yı bloke etmeyi başardıktan sonra tamamen ele geçirme hedefi için kolları sıvadı. 2014 Ekim ayında yapılacak HSYK seçimleri, bakanlık bürokratlarının tek işi haline geldi. Başlarken, Yargıda Birlik Platformu (YBP) adıyla bir çatı örgüt kuruldu. Örgütün başkanlığını yürüten ve sonra Yargıtay üyeliği ile ödüllendirilen Ankara Cumhuriyet Savcısı Abbas Özden bakanlıkla içli dışlı hallerini inkar etmek bir yana matah bir şey gibi anlatıyordu. Şu cümlelerle teslimiyeti ilan ediyordu: “Bakanlık yargı bürokrasisi dışında değildir. HSYK sicil ve atama yapar, onun dışındaki her şey Bakanlık tarafından yapılır, maaşlarımızın ödenmesinden adliye düzenine kadar.”
16 bölgede bütün hakim ve savcıların katılması mecburi tutulan toplantılar düzenlendi. Birçoğuna bizzat Bakan Bozdağ katıldı. Sadece bakan da değil tüm üst düzey bürokrasi “Bu liste bizim” mesajını açıkça vererek resmen seçim kampanyası yaptı. Devletin bütün imkanları önlerine serildi, yemekler bile valilik bütçesinden ödendi. Yargı-Sen ve YARSAV üyeleri toplanacak salon bulamazken YBP, özel otobüsler, eskortlu konvoylar, lüks salonlarla motive oluyordu.
Bunlarla sınırlı kalsa iyi şantajlar ve rüşvetler de havada uçuşuyordu. Karşı grupların listesindeki adaylar cazip kariyer vaatleriyle ikna olmazsa “paralel” ilan edilmekle tehdit ediliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu da fiilen seçim çalışması yapıyor, bir gün havuç gösterip ertesi gün sopayla korkutuyordu. Mustafa Şentop’tan İlker Başbuğ’a varıncaya kadar herkes sahadaydı. Ama ağızlarındaki baklayı Mahir Ünal çıkardı sonunda: “HSYK seçimlerini 17-25 Aralık operasyonlarını yapanlar kazanırlarsa gayrimeşru sayarız.” Bunun aslında istiklal değil “Bilal’i kurtarma” savaşı olduğunu itiraf ediyordu.
Asıl tehlikeli olan ise hakim ve savcılara verilen seçimi kazanma endeksli rüşvetlerdi. Başbakanlıkta ağırlanan YBP üyelerine 1,155 lira seyyanen zam, sicil affı, sınavsız hukuk fakültesi imkanı ve polisler gibi silah alma hak ve kolaylığı gibi vaatler verildi. Düzenlemeler, seçim sonrasına bırakılarak rüşvet en rencide edici biçimde gösterildi.
Oylama sırasında sandıkları, kimin hangi adaya oy verdiğini anlayacak şekilde ayarladılar. YBP fişlemelerinin sağlamasını sandıklarla yaptılar. O listelerle bir gecede 3 bin hakim ve savcıyı hukuka aykırı biçimde tutukladılar. Son aşamayı Bekir Bozdağ ilk günden ilan etmişti: Anayasayı değiştirmek ve seçim yerine atama sistemine dönmek. “Allah’ın lütfu 15 Temmuz” bunu da sağladı. Mevcut bütün HSK üyelerini direkt ya da dolaylı olarak Erdoğan atadı. Anayasa Mahkemesi dahil bütün yüksek yargı mensupları kurşun askere dönüşmüş durumda. AİHM ve AYM kararları bile Erdoğan’dan müsaade gelmezse uygulanmıyor.
Her bir hakim ve savcı bir Bekir Bozdağ’a dönüştü.
[Bülent Korucu] 5.9.2020 [TR724]
İçişleri Bakanı koltuğuna oturan Efkan Ala’nın işi kolaydı zira polisleri görevden almak, sürgüne göndermek mümkündü. Nitekim kısa sürede önemli değişiklikler yaptı ve göreve gelen kadrolar ikinci dalga yolsuzluk operasyonlarına gitmeyerek direndi. Hukuken buna imkan yoktu ama artık kanunlar ve anayasa onları bağlamıyordu!
En zor iş, yani adalet bakanlığı görevi Bekir Bozdağ’a düşmüştü. Bağımsızlıkları anayasa ve uluslararası bağlayıcı metinlerle güvence altına alınan hakim ve savcıları görevden almak, sürmek, dosyalardan el çektirmek hiç kolay olmayacaktı. 2010 Anayasa Değişikliğiyle birlikte HSYK kendi kendini yöneten bir yapı haline gelmişti.
Böylesine zor bir görev için neden Bozdağ tercih edildi? Sadece küçük bir anekdot bu soruyu cevaplayabilir. Erdoğan, “Kızlı-erkekli öğrenci evlerine tedbir alınacak!” dediğinde Bülent Arınç hatta Yalçın Akdoğan bile karşı çıkarken Bozdağ, “Öğrenci evleri tedbiri yaşam tarzlarına müdahale değildir,” vecizesiyle safını belli etmişti. Talimata göre bir gün ak dediğine ertesi gün kapkara diyebilecek biriydi; yani yargıya tasmayı takacak en ideal isimdi. O da işe kendi savaş kabinesini kurarak ve HSYK üzerinde bir otorite olduğunu ilan ederek başladı.
HSYK bürokrasisinde yaptığı değişiklikler ve çıkarılan kanunun anayasaya aykırılığını herkes biliyordu. Hatta dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Anayasaya aykırı ama Anayasa Mahkemesi baksın” diyerek göndermiş ve hukuksuz operasyon için zaman kazandırmıştı. Beklendiği üzere AYM yasayı iptal etti ama atı alan, hukuku çalan Üsküdar’ı geçmişti. AYM, yapılan hukuksuz işlemleri iptal etmeyerek aslında pasif destek çıkmıştı. Hakkını teslim edelim ‘akrabayı koruma kollama partisi’ işlevini de ihmal etmemiş, kardeşini bakanlık yüksek müşavirliğine getirmişti.
Bozdağ, HSYK’yı bloke etmeyi başardıktan sonra tamamen ele geçirme hedefi için kolları sıvadı. 2014 Ekim ayında yapılacak HSYK seçimleri, bakanlık bürokratlarının tek işi haline geldi. Başlarken, Yargıda Birlik Platformu (YBP) adıyla bir çatı örgüt kuruldu. Örgütün başkanlığını yürüten ve sonra Yargıtay üyeliği ile ödüllendirilen Ankara Cumhuriyet Savcısı Abbas Özden bakanlıkla içli dışlı hallerini inkar etmek bir yana matah bir şey gibi anlatıyordu. Şu cümlelerle teslimiyeti ilan ediyordu: “Bakanlık yargı bürokrasisi dışında değildir. HSYK sicil ve atama yapar, onun dışındaki her şey Bakanlık tarafından yapılır, maaşlarımızın ödenmesinden adliye düzenine kadar.”
16 bölgede bütün hakim ve savcıların katılması mecburi tutulan toplantılar düzenlendi. Birçoğuna bizzat Bakan Bozdağ katıldı. Sadece bakan da değil tüm üst düzey bürokrasi “Bu liste bizim” mesajını açıkça vererek resmen seçim kampanyası yaptı. Devletin bütün imkanları önlerine serildi, yemekler bile valilik bütçesinden ödendi. Yargı-Sen ve YARSAV üyeleri toplanacak salon bulamazken YBP, özel otobüsler, eskortlu konvoylar, lüks salonlarla motive oluyordu.
Bunlarla sınırlı kalsa iyi şantajlar ve rüşvetler de havada uçuşuyordu. Karşı grupların listesindeki adaylar cazip kariyer vaatleriyle ikna olmazsa “paralel” ilan edilmekle tehdit ediliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu da fiilen seçim çalışması yapıyor, bir gün havuç gösterip ertesi gün sopayla korkutuyordu. Mustafa Şentop’tan İlker Başbuğ’a varıncaya kadar herkes sahadaydı. Ama ağızlarındaki baklayı Mahir Ünal çıkardı sonunda: “HSYK seçimlerini 17-25 Aralık operasyonlarını yapanlar kazanırlarsa gayrimeşru sayarız.” Bunun aslında istiklal değil “Bilal’i kurtarma” savaşı olduğunu itiraf ediyordu.
Asıl tehlikeli olan ise hakim ve savcılara verilen seçimi kazanma endeksli rüşvetlerdi. Başbakanlıkta ağırlanan YBP üyelerine 1,155 lira seyyanen zam, sicil affı, sınavsız hukuk fakültesi imkanı ve polisler gibi silah alma hak ve kolaylığı gibi vaatler verildi. Düzenlemeler, seçim sonrasına bırakılarak rüşvet en rencide edici biçimde gösterildi.
Oylama sırasında sandıkları, kimin hangi adaya oy verdiğini anlayacak şekilde ayarladılar. YBP fişlemelerinin sağlamasını sandıklarla yaptılar. O listelerle bir gecede 3 bin hakim ve savcıyı hukuka aykırı biçimde tutukladılar. Son aşamayı Bekir Bozdağ ilk günden ilan etmişti: Anayasayı değiştirmek ve seçim yerine atama sistemine dönmek. “Allah’ın lütfu 15 Temmuz” bunu da sağladı. Mevcut bütün HSK üyelerini direkt ya da dolaylı olarak Erdoğan atadı. Anayasa Mahkemesi dahil bütün yüksek yargı mensupları kurşun askere dönüşmüş durumda. AİHM ve AYM kararları bile Erdoğan’dan müsaade gelmezse uygulanmıyor.
Her bir hakim ve savcı bir Bekir Bozdağ’a dönüştü.
[Bülent Korucu] 5.9.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)