ABD’den Ankara’ya ağır suçlama!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, dün Soçi’de bir araya gelmişler ve bir mutabakat imzalamışlardı.

İşte o mutabakat hakkında ABD’den de çeşitli açıklamalar geldi.


[BoldMedya] 23.10.2019

Kanserden ölen KHK’lı öğretmenin son mektubu

Kanserden hayatını kaybeden KHK’lı öğretmen Emine Yörükçü’nün yaşadıklarını kaleme aldığı son mektubu ortaya çıktı: “Bu zulmü yapanlara ve ses çıkarmayanlara…”

BOLD- 1 Eylül 2016 çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Din Kültürü Öğretmeni Emine Yörükçü, yaklaşık 4 ay önce hayatını kaybetti. Kanseri yenmişken, ihraç olması nedeniyle hastalığı nükseden Yörükçü, son mektubunda, kendisine tüm bunları yaşatanlara sesleniyor.

Mektubunda üç yıldır yaşadıklarını anlatan Yörükçü, “Bizi sade biz ve birkaç kişi anlıyor” diyen Yörükçü, kendilerine yapılan zülmü kayda geçirdiği mektubunda, sessiz kalanlara da hakkını helal etmediğini belirtiyor.

İHRAÇ İLE HAYATIMIZ ALT ÜST OLDU

KHK TV’ye konuşan Emine Yörükçü’nün eşi Musa Yörükçü “Eşim 10 yıldır kanser tedavisi görüyordu. Tedavi görüyordu, kontrol altındaydı hastalığı. Fakat atılınca, ihraç edilince bir daha toparlayamadı. 1 Eylül’de ihraç oldu, ocak ayından itibaren kesintisiz kemoterapi almaya başladı ve yaşadıklarına dayanamayarak 4 ay önce vefat etti. İhraç ile hayatımız alt üst oldu.” dedi.

BEN DE ÇOCUKLARIM DA TRAVMA GEÇİRİYORUZ

Eşi gibi 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Din Kültürü Öğretmeni Musa Yürükçü, şu an herhangi bir iş yapmadığını, malülen emekli olan eşinin emekli maaşıyla geçindiklerini söyledi ve ekledi: “Şu an hem ben, hem çocuklarım ağır travma altındayız. Yokluğu ağır geldi. 12, 14 ve 20 yaşında üç çocuğum var. Hepsi psikolojik destek alıyor. İlaç kullanıyorlar, ben de kullanıyorum. Özellikle oğlum, bu travmayı yoğun yaşıyor.”

Eşinin takipsizlik aldığı halde OHAL Komisyonundan 2,5 yıl haber beklediğini ifade eden Musa Yörükçü, “Eşim Samsun Tekeköy’de çalışıyordu. Sendikaya üye olduğu için ihraç edildi. Takipsizlik aldığı halde 2,5 yıl OHAL Komisyonundan cevap bekledi. Toplum bize büyük vefasızlık yaptı, O bu toplumdan alacaklı olarak gitti. Bu yitip giden hayatların vebalini kim ödeyecek!” ifadelerini kullandı.

EŞİMİN VASİYETİ VAR

Musa Yörükçü, mağdur olan insanların bile gölgesinden korktuğunu söyledi: “Halbuki birbirimizden başka kimimiz var. Sahip çıkacağımız, derdimizi anlatabileceğimiz… Halkımızın bu sınavı veremediğini düşünüyorum. Tanıdığı bildiği evlatlarını, kardeşlerini haksız yere itham ettiler. Bizi tanıdığı halde kaçan, vefasızlık eden insanları hayatım boyunca unutmayacağım. Eşimin de o konuda zaten vasiyeti vardı. Topluma hakkını helal etmiyordu. Ben de vefasız insanlara etmiyorum.”

EMİNE YÖRÜKÇÜ’NÜN MEKTUBU


[BoldMedya] 23.10.2019

İsmi fon, işlemleri dipsiz kuyu!

Bağımsız denetçiler tarafından hazırlanan Türkiye Varlık Fonu raporu bir yıl sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülebildi.

Raporun kâr ve zarar tablosunda sadece Türk Hava Yolları (THY) ve Borsa İstanbul’un (BİST) bulunması dikkati çekti.

RAPOR SORU İŞARETLERİNİ DAHA DA ARTIRDI

TVF, Sayıştay denetimine tabi değil. Kanuna göre bağımsız denetçilerin hazırlayacağı raporun TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşülmesi gerekiyor.

Komisyonda Cumhuriyet Halk Partisi'ni temsil eden milletvekilleri TVF raporuna dair ek görüş raporu hazırlayarak başkanlığa sundu.

Türkiye Varlık Fonu (TVF) Genel Müdürü Zafer Sönmez, "Berat Albayrak'ın sağ kolu" olarak biliniyor.

CUMHURİYET HALK PARTİSİ TARAFINDAN HAZIRLANAN RAPORDA ŞU TESPİTLER YER ALDI:

–2016 ve 2017 yılları için tek denetim raporu düzenlenmiş. Nedeni anlaşılamadı.

–Denetim raporunun hazırlanması usulüne uygun değil. Denetim elemanlarının hangi kıstaslara göre seçildiği, mesleki kıdemleri, yetkinliklerine ilişkin komisyon görüşmeleri sırasında yöneltilen sorulara cevap verilmedi.

–Denetim elemanlarının görev ve onay tarihiyle denetim arasındaki süre yaklaşık bir hafta. (28.06.2018- 05.07.2018) Bu sürede denetim yapılıp rapora dönüştürülmesinin ne ölçüde mümkün olduğu, şirket tüzüğüne göre haziran ayı sonuna kadar Bakanlar Kurulu'na sunulması gerekirken, hangi günlü toplantısında görüşüldüğüne ilişkin sorularımız yanıtlanmadı.
Varlık Fonu'nun asıl amacı batık şirketleri kurtarmak

–TVF A.Ş. ve bağlı ortaklıklarının denetimiyle görevlendirilen şirketin hangi kıstas ve yöntemle seçildiğine dair sorulara da yanıt alınamadı. Güreli YMM A.Ş. tarafından TVF ve bağlı ortaklıklarının konsolide finansal durum tablosu, konsolide kâr ve zarar tablosu vb düzenlendi. Ama bu rapor sadece THY ve Borsa İstanbul A.Ş.'yi içeriyor.

Fona devredilen Ziraat Bankası, BOTAŞ, TPAO, PTT, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV, Türk Telekom yüzde 6,68 Hazine'ye ait hissesi, Eti Maden İşletmesi, Çaykur, Türkiye Halk Bankası'nın yüzde 49,12, T. Denizcilik İşletmesi'nin yüzde 49, Kayseri Şeker A.Ş.'nin yüzde 10'u ile ilgili herhangi bir bilgi ve veri yer almıyor.”

DANIŞMANLIK İÇİN 9,2 MİLYON TL

TVF raporunu bugünkü makalesinde irdeleyen Sözcü yazarı Çiğdem Toker, "TVF, 2017 yılında toplam 9 milyon 159 bin 891 TL danışmanlık hizmeti satın almış. Bu tutarın TVF'nin 3 milyon 83 bin TL'si bağımsız denetim, 2 milyon 356 bin 647 TL'si hukuki danışmanlık, 3 milyon 720 bin 244 TL'sini ise “diğer” danışmanlık hizmeti oluşturuyor." tespitinde bulundu.

Toker, "Raporda, bu ödemelerden bir kısmının McKinsey'ye yapılıp yapılmadığı konusunda komisyon toplantısı sırasında yöneltilen soruların da cevaplanmadığı belirtiliyor." ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 23.10.2019

İktidara uzanacak davada çeteyi aklayan hâkimler kullanılıp atıldı

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Almanya'da Deniz Feneri Derneği'nin topladığı bağış ve yardımları hortumlayan çetenin Türkiye ayağı, yargılamaların üzerinden yıllar geçmesine rağmen tartışılmaya devam ediyor.

Almanya'da savcılığın 'asıl failler Türkiye'de' açıklamasına ve delillere/itiraflara rağmen kapatılan dosyada Eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman'ın da aralarında olduğu 20 sanık hakkında beraat kararı veren mahkemeye bakan hâkimler İsmail Hakkı Yolmaz ile İsmet Karabulut dün itibarıyla meslekten ihraç edildi.

HSK "GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA" DEDİ

Söz konusu hakimlerin ihraç gerekçesi ise 'sanal kumar çetesi' davasında 'görevi kötüye kullanma' suçlaması.

İktidar kontrolündeki Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından meslekten çıkarılan hakimler hapse de mahkum edildiler.

Alman savcının asıl suçlu dediği, -hırsızlık çetesinin Türkiye ayağını yürüten- Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman (solda) ve Eski RTÜK Başkanı Zahit Akman

İTİRAFLARA RAĞMEN ÇETEYİ BERAAT ETTİRDİLER

Almanya'da çeşitli hapis cezalarına çarptırılan çete üyeleri Türkiye'de iktidar gücünü kullanarak beraat ederken Almanya yargılamalarında sanık muhasebeci Firdevsi Ermiş, toplanan yardım paralarıyla gayrımenkul satın aldıklarını itiraf etmiş, yurtdışından toplanan 41 milyon euroluk yardımın büyük bir bölümünün akıbeti bulunamamıştı.

Soruşturmanın yürütüldüğü dönemde Almanya'da derneğe el konulmuş ve kalan nakit varlıkları mevzuat gereği Kızılhaç'a devredilmişti. Türkiye'de AKP iktidarı üyelerine uzanması beklenen soruşturmanın 17 Aralık yolsuzluk soruşturması sonrası süreçte beraatle sonuçlanması ise uzun süre tartışılmıştı.

HIRSIZLIĞI KAPATTILAR, BU DÜZEN HEP BÖYLE SÜRER SANDILAR

Bu beraatte imzası bulunan iki hâkimin başka bir davadaki usulsüzlükten hapis cezasına çarptırılıp HSK tarafından ihraç edilmeleri dikkate değer bulunuyor.

Öncelikle Deniz Feneri çetesine verdikleri beraat kararı ölene dek peşlerini bırakmayacak.

Üzerinden (Karar 2015'te verildi) yıllar geçse de bu kişiler hala 'hırsızlığı kapatan' figürler olarak anılıyorlar. Ayrıca o dönem 'iktidarı kurtaran hakimler' olarak bilinen bu yargıçların arkalarında sandıkları gücün verdiği serbestliğin onları her zaman 'kurtarmadığı' görülürken elindeki yargı gücünü hukuksuz kararlar için kullanan siyasetçiler, 'işlerini gördürdüğü' kişilerle suç ortaklığına da devam etmiyor.

Bu yönüyle hukuksuz yargılama düzenini devam ettiren, kanunsuz tutuklama kararı veren yargı üyelerinin de gelecek garantisi bulunmuyor.

[Samanyolu Haber] 23.10.2019

Müslüman olmayan birinin gıybeti yapılabilir mi? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Bir sohbet meclisinde çay arası verilmişti. Bu arada bi arkadaşım üst komşusuyla hoş olmayan sözler söyledi. (Almanya’da yaşıyoruz.) Ben de gıybete gerek yok diye nazikçe müdahale etmek istedim. Arkadaş Hıristiyan birinin gıybeti yapılabilir, bunda günah yoktur dedi.  Bu bilgi doğru mu? Müslüman olmayan birinin gıybeti yapılabilir mi?” (Hüseyin Ş.)

Meseleye şöyle yaklaşalım isterseniz. Neticesi itibariyle gıybet bir kul hakkı mıdır, değil midir? Şüphesiz bir kul hakkıdır.

Peki kul hakkı olan bir konuda insanları Müslüman-gayri Müslim şeklinde ayırmak doğru mudur?

Netice itibariyle gıybeti yapılan kişi bir insan değil midir? Hangi dine veya inanç sistemine inanmış olursa olsun...

Sözün burasında gıybetin tarifini bi hatırlayalım. Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir ifadeyle kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, başka bir kimse hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir.

Bu tariften hareketle sorunuza gıybet ve sonuçları açısından bakalım ve şu soruyu soralım:

Gıybetin haram kılınmış olmasının sebebi nedir?

Şüphesiz gıybet, insanın haysiyet ve şerefine açık bir saldırıdır. Yani gıybet, gıybeti yapılan kişinin başkaları nezdindeki onur, şeref ve haysiyeti ile oynamaktır. Çünkü o, iki yüzlülüğün, sevgi ve saygıda samimiyetsizliğin ifadesidir.

Ayrıca gıybet toplumsal huzuru zedeleyen ve yaygınlık derecesine göre yok eden, insanların arasında güveni kaldıran çirkin bir hastalıktır. Gıybetin haram kılınmasının, uhrevi cezasının ağır olmasının altında bunlar da rol oynamaktadır şüphesiz.

Günümüzde insanlar hep beraber yaşıyorlar. Hangi devlette olursa olsun Müslüman da yaşıyor gayri müslim de. Hem de iç içe ve hayatın her alanında.

Soruda da bahsedilmiş. Düşünün kardeşimizin üst komşusu bir Hıristiyan. Aynı binayı paylaşıyor. Her gün yüz yüze geliyor.

Yani bugün dünyada başta Batı ülkeleri olmak üzere milyonlarca Müslüman, “Gıybeti olur mu” denilen insanlarla içli-dışlı ve birlikte yaşıyor. Hatta evlilik sebebiyle akrabalıklar kuruluyor.

Çocuklar okullarda aynı sırada oturuyor. Özel günlerde aynı masada paylaşılıyor. Beraber yemekler yenip kahveler içiliyor. Aynı iş yerinde çalışılıyor. Komşuluklar kuruluyor. Vs. vs.

Şimdi gıybetin haram kılınmasındaki amaç, toplumsal huzura zarar vermemek, bir arada yaşayan insanların birbirlerine olan güven, muhabbet ve güven duygularını zedelememek ise şayet -ki şüphesiz öyledir- o zaman sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Bi düşünelim. “Gayri müslimin gıybeti yapılabilir” hükmünü duyan bir Hıristiyan bu sözü söyleyen kişi hakkında ne düşünür? Hem de bu kimse onun komşusu ise. Hele de bu sözü söyleyen kişinin mensup olduğu dine yani İslam’a nasıl bakar?

Dinimiz hakkında insanları su-i zanna sevk etmeye hakkımız var mı?

Elbette yok. Hatta daha ötesi, böylesi bir yaklaşım inanmış olduğumuz değerlere bir ihanet olarak de değerlendirilebilir.

O zaman hangi inanca sahip olursa olsun gıybetten uzak durulmalı, gıybetin basit insanların eğlencesi olduğu unutulmamalı...

[Dr. Ali Demirel] 23.10.2019 [Samanyolu Haber]

Lokmanın Helal Olması [Safvet Senih]

M. Fethullah  Gülen Hocaefendi Lokmanın Helâl Olması konusunda şunları söylüyor:

“Anne-babanın vazifelerinden birisi de kendi rızıklarına dikkat etmeleri gerektiği gibi çocuklarına da (Helâlen tayyiben buyurulduğu üzere)  hoş, Tayyib, helâl bir rızık  yedirilmeleridir. Bir Müslümanın, aile efradına haram veya şüpheli şey yedirmesi söz konusu ise, o kimsenin evlenmesinin haram veya mekruh olduğunu –itiraz tarafı açık- hatırlatmıştık. Evet bir kimsenin başkasına HARAM  yedirmeye hakkı yoktur.

“Bu itibarla, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımıza ve diğer aile fertlerine HOŞ  ve  TAYYİB nesnelerden yedirme mecburiyetindeyiz. ‘Umum-i Belvâ’ diyerek HARAM  veya Şüpheli şeyler yediremeyiz. Zaman değişse, asır başkalaşsa, herkes gayr-i meşru yollarda bulunsa da biz yediremeyiz. Aslında, yanlış yollarla elde ettiğimiz kazanç da, o kazançla beslenen çocuklarımız da, cehennem zakkumu gibi bir gün mutlaka bizim başımızı ağrıtır, belki de kan kusturur.

“Daha önceki vazifelerimizi yapmışsak, dünyaya gelen, her yeni misafirin belli ölçüde şekavetlere kapalı bir said (saadete namzed) olduğunu bekleyebiliriz. Ama, yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, çocuğun saadet ihtimalini yok etmişiz demektir.
“Evet, haram yiyor, haram içiyor, haramla besleniyorsak, ruh dünyamızı şeytana açık tutuyor sayılırız. ‘Şeytan insanın damarlarında kanın hareketiyle hareket hareket eder.’ (Buhari, Ahkam, 21)  fehvasınca o, insanın kan damarlarında dolaşır. Alyuvarlarına, akyuvarlarına biner. Dolayısıyla NESLE  de, NESEBE  de şerârelerini bulaştırır.

“Bu açıdan ta baştan itibaren, çocuğun bakım-görümü, yiyeceği, içeceği, giyeceği herşey DİNİN  meşru kıldığı daire içinde kalınarak yerine getirilmeli, haram yedirilmemeli, haram içirilmemeli ve haram giydirilmemelidir.

Şemsinur  Özdemir’in  “Hoca Anne ve Ailesi”  kitabında diyor ki: “Hocaefendinin annesi Refia Hanım’ın yeğeni Salih Beyin anlattığı hadise: ‘Şâmil Ağa ot alması için oğlu Ramiz Efendiyi gönderir. Ot alacakları köylü: -Çayırı biçmişim ama bağlanmış vaziyette değil. Gidin bağlayın, DEMET  yapın arabalarınıza yükleyin. Aldığınız DEMET  mikdarınca parasını getirin’ der. Sonra bakar ki, herkes bağ yağmış ama büyük büyük. İki bağlık otu tek bağ yapmışlar. Ramiz efendi ise babasının çayırında nasıl bağlıyorsa o mikdarda bağlamış. Köylü bu duruma dikkatlerini çekince, diğerleri: ‘Onun gücü yetmiyor da o yüzden öyle ufak ufak bağlamış’ derler. Oysa aradaki fark ayan beyan ortadadır. Köylü herkesten ot parasını alır, ancak Ramiz Efendi’den almak istemez. Hatta ‘Git babana benden selam söyle… Bu otu sana hediye ettim. Senin gibi bir oğlu olduğu için onun parasını almıyorum’ der. Çok zorlamasına rağmen Ramiz Efendi elindeki parayı köylüye kabul ettiremez ve otunu alıp eve gelir.”

Ramiz Hoca harama helâle çok dikkat eden, gözünü haramdan korumak için azami gayet gösterdi. (…) Kul hakkına girmemek hususunda da çok dikkatli yaşayan Ramiz Hoca, kendilerine ait olmayan tarlalardan  geçerken bir tutam  dahi ot almamaları için yanındaki hayvanlarının ağzını bağlar. O tarladan çıkarken de altına bulaşan topraklar dökülsün diye çarıklarını silkeler.

“Refia Hanım, bunca işin arasında biraz boş vakit bulsa, hemen eline ya kitabını veya örgü, dikiş gibi el işini alıyordu. Beş vakit namazın dışında teheccüd namazını, Kur’an okumalarını ve tesbihlerini ihmâl etmiyordu. (…) Muhterem Hocaefendi’nin ‘Benim ama ya okur, ya dokur’  demesi de işte bundandı.”

“Hadislerde gördüğümüz kadarıyla, Allah’ın (c.c.) Kâbe’sini tavaf ederken, sırtında haramdan elde edilmiş elbise, içinde haram lokma bulunan bir insan, ‘Lebbeyk  Allahümme lebbeyk –ki, bu cümle hacc esnasında ve ihramda bulunduğu müddetçe, insanın söyleyeceği mukaddes kelimelerdendir – Allah (c.c.) da onu söyleyece  (yediği, içtiği haramlar sebebiyle) ‘Lâ lebbeyke ve lâ  sa’deyk’ diyecektir.’  (Heysemî, Mecmua’z-Zevâid, 3/210)  Bunu ‘Lebbeyk de sâdeyk de senin olsun’  şeklinde anlayabiliriz.

“Onun için bir elbisenin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (c.c.) sığınmalıyız ve gönlümüz her zaman tir tir titremelidir. Katiyen bilmeliyiz ki, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek; veya kökü yerin derinliklerinde dalları semaları tutan  mübarek bir ağaç gibi meyveleriyle, gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla insanlığa, hatta daha başkalarına nesiller boyu hizmet edecek; insanın mutluluğuna ve yeryüzünün imar (ve tamirine) katkıda bulunacaktır.”

Bildiğim kadarıyla bir anne hamile iken, televizyonun menfi şerâreleri, karnındaki  yavrusuna zarar vermemesi için tamamen kapatıp evin bütün odalarına Kur’an sesi, Cevşen ve dua sesleriyle dolduruyor. Yediğine içtiğine dikkat ediyor.  Bir gün yüksekteki bir göl kenarına tenezzühe gidiyorlar. Yanlarına da yiyecek içeceklerini almışlar. Bir ara bir de anne bakıyor ki, bir sürü iri yaban kazları yiyeceklerine saldırmak üzere bağıra bağıra üzerine geliyor!..  En öndeki en iri olan kazı tam yaklaşıp saldıracağı sırada anne: “Bu yiyecekler oğlumun!.. Siz yerseniz o masum aç kalır!..  Vazgeçin!..” diye haykırıyor. Sözleri anlamış gibi bu anaç kaz birden fren yapar gibi duruyor ve arkasına dönüp yaban kazı sürüsüne kazca bir şeyler söylüyor ve hepsi de dönüp gidiyorlar!..

[Safvet Senih] 23.10.2019 [Samanyolu Haber]

Aylık 60 bin lira alan RTÜK başkanı: ‘Bana küçük reis deyin’

CHP Parti Meclisi Üyesi ve eski RTÜK üyesi Ali Öztunç, mevcut RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in üç farklı kurumda görev alarak ayda yaklaşık 60 bin lira maaş aldığını ve bunun yasalara aykırı olduğunu söyledi. Öztunç, “Kendisini kurum içerisinde ‘küçük reis’ denilmesini istiyormuş Ebubekir Şahin. ‘Bana küçük reis deyin’ diyormuş. Mobbing uyguluyor personele. Her türlü baskıyı yapıyor” diye konuştu.

Öztunç, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in yasadışı yollarla 60 bine yakın maaş aldığını açıkladı.

Öztunç şöyle konuştu:

“RTÜK üyelerinin özel ve tüzel, devlette, özel şirketlerde görev yapması yasaktır. 6112 sayılı RTÜK yasasının kanunun 38’inci maddesi açıktır. Yasa der ki; RTÜK üyesi RTÜK üyeliği dışında başka hiçbir yerde görev yapamaz, gelir elde edemez. Ama maalesef şu anki RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, RTÜK başkanlığının yanı sıra Basın İlan Kurulu’nda genel kurul üyesi ve aynı zamanda TÜRKSAT yönetim kurulu üyesi. RTÜK başkanı olarak maaş alıyor, Basın İlan Kurulu’nda genel kurul temsilcisi olarak 5 bin 300 lira maaş alıyor, TÜRKSAT yönetim kurulu üyesi olarak da 15-20 bin lira arasında maaş alıyor. RTÜK başkanının aylık maaşı 50-60 bin lirayı buluyor.”

“Personele mobbing uyguluyor”

“Ayda 50-60 bin TL’ye yakın maaş alıyor RTÜK başkanı, üstelik kanunsuz olarak yapıyor bunu. RTÜK Başkanı’nın tek görevi vardır; o da RTÜK üyeliğidir. Basın İlan Kurumu’nda görev yapıyor şu anda, TÜRKSAT Yönetim Kurulu’nda görev yapıyor. Bu yasaya aykırıdır, suç işliyor. Ona göz yumanlar da suç işliyor. Bir an önce RTÜK Başkanı2nın üyeliği düşürülmelidir. RTÜK üyelerini TBMM seçmektedir, yeniden üst kuruldan gelen bir yazıyla da TBMM Ebubekir Şahin’in RTÜK başkanlığını düşürmek zorundadır. Bunu yapmayan TBMM başkanı da suç işlemektedir. Kendisini kurum içerisinde ‘küçük reis’ denilmesini istiyormuş Ebubekir Şahin. ‘Bana küçük reis deyin’ diyormuş. Mobbing uyguluyor personele. Her türlü baskıyı yapıyor.”

[TR724] 23.10.2019

Eşiyle TEM’de görüşen Sümeyye Yılmaz: “Cildi bembeyazdı, 25 kilo kaybetmişti; teslim olduğuna inanmıyorum”

Şubat 2019’da kaçırılan KHK’lı Mustafa Yılmaz dün Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde ortaya çıktı. Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz’ı arayan polis “Eşin avukatla görüşmek istemiyor. Sen gel, gör” dedi.

Sümeyye Yılmaz yaşadıklarını DW Türkçe’yle paylaştı. Ankara TEM Şubede eşiyle görüşmesine anlatan Sümeyye Yılmaz, “Elleri soğuktu, cildi bembeyazdı. 25 kilo kaybetmişti. Teslim olduğuna inanmıyorum. Hukuksuzluğu kabul edemem.” dedi.

Ankara polisi, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden atıldıktan sonra ortadan kaybolan ve kendisinden 245 gündür haber alınamayan fizyoterapist Mustafa Yılmaz’ın Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde (TEM) olduğu haberini eşi Sümeyye Yılmaz’a telefonda verdi.

Polisin kendisini gece 02.07’de aradığını anlatan Sümeyye Yılmaz, “Eşimi Ankara Karapürçek karakolunda bulmuş. Hakkında arama kararı olduğu için de TEM Şube’ye götürülmüş” dedi. Eşinin Karapürçek karakolunda bulunmasını ‘kurgu’ olduğunu anlatan Yılmaz, “Eşim demek ki oraya bırakılmış. Yoksa eşimin Karapürçek’te ne işi var” diye konuştu.

Polisin kendisine “Eşin avukatla görüşmek istemiyor. Sen ve kızın, savcıya gidin, izin alın ve eşinle görüşün” mesajı verdiğini de anlatan Sümeyye Yılmaz, eşi adına Twitter’dan açtığı mesajında da bu bilgiyi paylaştı.

“Kasıt var”

“Ne diyeceğimi bilmiyorum. Biz bunu niye yaşadık. Buruk bir sevinç içindeyim. Umudumu yitirmiştim. Eşim yaşıyor” diyen Sümeyye Yılmaz, eşinin kasıtlı olarak ‘avukatla görüştürülmek istemiyormuş gibi’ gösterilmeye çalışıldığını öne sürdü.

Yılmaz, “Çünkü biz bu konuyu Uluslararası Af Örgütü dahil tüm dünyaya duyurmuştuk. Twitter hesaplarımız yoğun ilgi görüyordu. Bunların hepsini, mücadelemizi silmek istiyorlar” dedi. Sümeyye Yılmaz, avukatlarının yine de konuyla ilgili devrede olacağını söyledi.

Eşinin kaçırıldığına ilişkin video kayıtlarının silindiğini de belirten Sümeyye Yılmaz, “Polis bana o kayıtların kriminalde incelenmesinin mümkün olmadığını söyledi. Demek ki kayıtlar silindi” tepkisini gösterdi.

Uluslararası Af Örgütü, Şubat 2019’dan beri kendilerinden haber alınamayan ve silahlı kişiler tarafından kaçırıldığı belirtilen Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz için acil eylem çağrısında bulunmuştu. Gökhan Türkmen’den halen haber alınamıyor. Af Örgütü, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e ulaştırdığı çağrısında, kayıpların ailelerinin bilgilendirilmesini ve konuyla ilgili soruşturmaların derinleştirilmesini istemişti.

“Gerçekler söylensin”

Konuyu başından beri takip eden HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da, Mustafa Yılmaz’ın kaybından bulunmasına kadar sürecin aydınlatılmasının şart olduğunu belirtti. Gergerlioğlu DW Türkçe’ye “Ne oldu da kaçırdılar. Ne oldu da buldular. Karakolda adam bulunuyor Türkiye’de. Gerçeklerin söylenmesi şarttır. Bu kayıp olayı aydınlanana kadar soru sormaktan, araştırmaktan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan KHK’larla işinden ihraç edilen altı kişi, Şubat 2019’da ortadan kaybolmuştu. Ailelerinin, avukatlarının ve sivil toplum örgütlerinin polis tarafından kaçırıldığını öne sürdüğü bu kişilerden dördünün de 28 Temmuz’da Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında oldukları duyurulmuştu.

Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek 12 günlük gözaltıyı takip eden savcılık sorgularının ardından tutuklanmıştı. Tutuklamanın gerekçesi açıklanmazken, söz konusu dört kişinin de sorgularında avukatlara erişimin engellendiği belirtilmişti.

[Tr724] 23.10.2019

Halkbank, ABD’deki duruşmaya katılmadı, hakim 2 hafta süre verdi

ABD’de Halkbank hakkında ‘İran yaptırımlarını ihlal’ suçlamasıyla yeniden açılan davaya banka vekilinin bulunmaması üzerine federal savcılık, bankayı ‘firari’ olarak niteledi. Savcılık, Halkbank’ın duruşmalara katılmaması halinde mahkemeden para cezası kesilmesini isteyebileceğini açıkladı.

Reuters’in haberine göre ABD federal başsavcısı Michael Lockard, Manhattan’daki federal mahkemede yapılan duruşmada savcılık makamının Halkbank’ın ABD’deki avukatını tebligatla duruşmaya çağırdığını, ancak duruşmaya katılmayan bankanın ‘mahkemeye saygısızlık’ yaptığını söyledi.

Savcılığın yanıt vermesi için Halkbank’a bir süre daha tanıyacağını belirten Lockard, duruşmaya bir kez daha katılmaması halinde Halkbank’a mahkeme kurallarına riayet etmediği için para cezası verilmesini isteyeceğini belirtti.

Davaya bakan ABD’li yargıç Richard Berman ise Halkbank’a iki hafta daha süre vereceğini söyledi.

Halkbank’ın ABD’li avukatı Andrew Hruska, dün mahkemeye ilettiği yazıda Halkbank’ı mahkemede temsil yetkisinin olmadığını ifade etmişti. Bugünkü duruşmanın ardından Hruska’ya ulaşılamadı.

ABD’li savcılar 16 Ekim’de Halkbank aleyhine hazırladıkları iddianameyi açıklamıştı. Halkbank, iddianame ve yargı sürecini Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik başlattığı askeri operasyon sebebiyle Türkiye’ye karşı başlatılan yaptırımların bir parçası olarak nitelemişti.

[TR724] 23.10.2019

Başkanı ve başkanvekili de dahil; AYM’nin yarısı hukukçu değil

Prof. Dr. Kemal Gözler, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin yarısının hukukçu olmadığını söyledi. Gözler, “Anayasa değişikliği yapılarak, Anayasa Mahkemesi’ne hukukçu olmayan kişilerin seçilmesi Anayasa tarafından açıkça yasaklanmalıdır.” dedi.

Anayasa profesörü Kemal Gözler, hukuk fakültelerinin hukukçu olmayan dekanlarının ardından Anayasa Mahkemesi’ni de mercek altına aldı. Anayasa Mahkemesi’nin mevcut 16 üyesinin mezun olduğu okulları araştıran Gözler, yüksek mahkemenin başkanı ve başkanvekili de dahil olmak üzere üyelerin yarısı hukuk fakültesinden mezun olmadığını tespit etti. Gözler, hukukçu olmayan dört üyenin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dördünün de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atandığını belirtti.

“Hukuk Fakültesi Mezunu Olmayan Anayasa Mahkemesi Üyeleri” başlığıyla yayınladığı makalede Gözler, “Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerin Başkanlarının, Başkanvekillerinin ve üyelerinin önemli bir kısmının hukukçu olmadığı bir ülkede aslında hukuk fakültesi dekanlarının hukukçu olmaması şaşırtıcı değildir. Kanımca Türkiye’de bir de ‘hukukçu olmayan hâkimler sorunu’ vardır ve bu sorun da incelenmelidir” ifadelerini kullandı.

İLAHİYATÇI DA VAR, TIP DOKTORU DA…

Amerika Birleşik Devletleri anayasasında da Yüksek mahkeme üyeliği için hukuk fakültesi mezunu olmayı şart koşan bir hüküm bulunmadığını hatırlatan Gözler, “ABD Başkanları isterse hukukçu olmayan bir kişiyi Yüksek Mahkemeye üye olarak atayabilirler. Ancak, 1941’den bugüne ABD Yüksek Mahkemesi’ne hukukçu olmayan tek bir üye dahi atanmamıştır.” diye yazdı.

YASA DEĞİŞİKLİĞİ YAPILMALI

Kemal Gözler, makalesinin sonunda ise şu çağrıyı yaptı: “Türkiye’de yargı organına üye seçme yetkisi konusunda siyasal makamlara en ufak bir takdir hakkı bırakmamak lazımdır. Çünkü bu haklarını kötüye kullanacakları konusunda karine vardır. Bu nedenle Anayasa Değişikliği yapılarak, Anayasa Mahkemesine hukukçu olmayan kişilerin seçilmesi Anayasa tarafından açıkça yasaklanmalıdır. Bu ülkede tanınan her istisna, kural haline gelir. Varlığı istisnaen mazur görülebilecek adamlar, asıl adamları kovar.”

[TR724] 23.10.2019

KHK’lı şehit eşini, polis üniformasıyla uğurladı

Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde PKK’lı teröristlerin saldırısında şehit olan er Zekeriya Altunok (32), memleketi Kayseri’de toprağa verildi. Şehidin eşi Vildan Altunok, 701 sayılı KHK ile polislikten ihraç edilen ve 16 ay cezaevinde kalan eşini, polis üniforması ile son yolculuğa uğurladı.

Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesi Kozlu bölgesinde mayın ve el yapımı patlayıcı arama faaliyeti dönüşünde PKK’lı teröristlerin roketatar ile düzenlediği saldırıda ağır yaralanan er Zekeriya Altunok, Iğdır Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Altunok, burada yapılan bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit düştü. Altunok’un cenazesi, memleketi Kayseri’ye getirildi. Şehit Altunok için merkez Melikgazi ilçesi Tınaztepe Mahallesi’ndeki evinde helallik alındıktan sonra Kalemkırdı Camii’de cenaze töreni düzenlendi. Vildan Altunok, eşini çok sevdiği polis kıyafetleriyle uğurladı. AKP rejimi tarafından 701 sayılı KHK ile görevinden ihraç edilen Altunok, sözde f.tö soruşturması kapsamında 16 ay cezaevinde kalmıştı.


Terörist saldırıda şehit düşen Zekeriya Altun’un, sözde f.tö soruşturmaları kapsamında 16 ay cezaevinde kaldığı öğrenildi.

ŞEHİTLİK OĞLUMA ÇOK YAKIŞTI!

Törene Tarım ve Hayvancılık Bakan Yardımcısı Mustafa Aksu, Vali Şehmus Günaydın, AK Parti Kayseri Milletvekili Taner Yıldız, Garnizon Komutanı Tümgeneral Ercan Teke, Büyükşehir Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç, şehidin ailesi ve vatandaşlar katıldı. Vali Şehmus Günaydın, törende şehidin anne ve babası ile eşine başsağlığı diledi. Güçlükle ayakta duran anne Nurgül Altunok, “Şehitlik oğluma çok yakıştı” diyerek gözyaşı döktü.

[TR724] 23.10.2019

AP’de sert Türkiye oturumu: Gümrük Birliği askıya alınsın!

Türkiye’nin ‘Barış Pınarı Harekatı’ Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda tartışıldı. Avrupa parlamenterlerinin neredeyse tamamı, AB’nin askeri harekata karşı sessiz kalmasını kınadı. Parlamenterler Türkiye’ye aktarılan fonların kesilmesini, üyelik müzakerelerinin tamamen durdurulmasını, Gümrük Birliği’nin askıya alınmasını ve ekonomik yaptırımlar uygulanmasını talep etti.

Avrupa Parlamenterleri, yarın Avrupa Birliği Konseyi’ni göreve çağıran konu ile ilgili önergeyi oylayacak. AB’nin şantajlara boyun eğmemesi gerektiğini belirten parlamenterler, Brüksel’in uluslararası bir aktör olarak hareket etmesini talep etti. Yaklaşık üç saat süren oturumda kürsüde konuşan Avrupa Parlamenterlerinin neredeyse tamamı askeri harekatı ve Avrupa Birliği’nin bu duruma sessiz kalmasını kınadı. Sosyalist gruptan Avrupa Parlamenteri Pierfrancesco Majorino da Türkiye’yi ‘savaş suçu işlemekle’ suçladı.

RUSYA BÖLGEDE AĞIRLIK KAZANDI

Rusya’nın Soçi kentinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görüşmesini değerlendiren Hollandalı Avrupa Parlamenteri Kati Piri ise, “Güvenli bölge dediler, savaş bölgesine dönüştü. Yakalanan İŞİD teröristleri kaçtı. Mülteciler gözardı edildi, Rusya bölgede ağırlık kazandı.” dedi.

TÜRKİYE’Yİ AB’YE YAKIN TUTMALIYIZ

Avrupa Parlamenteri Andrey Kovatchev, somut adım atma konusunda yetersiz kaldıklarını söyledi. “Rusya bu durumdan faydalanıyor. Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yakın tutmak hepimizin çıkarlarına.” ifadelerini kullandı.

SİLAH AMBARGOSU DAHİ UYGULANMADI

Avrupa Parlamenteri Özlem Alev Demirel ise hiç bir ülkenin bir diğerini işgal edemeyeceğini söyledi. Demirel, “Birçok insan ölüyor veya kaçıyor. AB silah ambargo konusunda dahi anlaşamadı. Bölgedeki insanları korumak gerekiyor. Kürtler ve Suriyeliler AB’nin desteğini bekliyor.” diye konuştu.

MÜLTECİLER ZORLA GÖNDERİLEMEZ

Türkiye’de bulunan ve pasaport sahibi olmayan Suriyeli mültecilerin zorla ülkelerine gönderilemeyeceğini belirten Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor ise, “Uluslararası hukuk kuralları açıkça ihlal ediliyor, orası güvenli bölge değil askeri harekat bölgesi. Mültecilerin pasaportları yok diye bir komşu ülkeyi işgal edemezsiniz.” şeklinde konuştu. Macar Avrupa Parlamenteri Marton Gyongyosi, “Siyasi çözüm bulunmalı.” ifadelerini kullandı.

ASKERİ HAREKAT DEĞİL, SOYKIRIM

Alman Avrupa Parlamenteri Helmut Geuking’in tepkisi ise çok sert oldu: “Bu askeri harekat değil bir soykırımdır, dini ve basın özgürlüğünün yasaklandığı bir ülke Avrupa Birliği üyesi olamaz.”

EKONOMİK YAPTIRIMLAR UYGULANMALI

Portekizli Avrupa Parlamenter Isabel Santos, “Sessiz kalamayız, güvenliğimiz ve istikrarımız tehlike altında. İŞİD güçlenebilir, askeri harekatı kınıyoruz. Avrupa Birliği’nin şantaja boyun eğmeyeceğini göstermeliyiz, Gümrük Birliği askıya alınmalı. Ekonomik yaptırımlar uygulanmalı.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 23.10.2019

İşkenceye ‘kılıf’ bulamıyorlar [İlker Doğan]

Kaçırıldıktan 8 ay sonra bir karakolda ‘ortaya çıkan’ Mustafa Yılmaz’ın 15-20 kilo verdiği öğrenildi. Sümeyye Yılmaz, 8 ay sonra eşini dün ilk kez gördü. Yılmaz’ın aktardığına göre ‘karakolda bulunan’ eşi, ‘bir yerde saklandığını’ söylemiş. Öyle gerekiyormuş! Ayrıca ‘avukat tutmamasını, kendi avukatı olduğunu’ anlatmış.

Sümeyye Yılmaz, “Bırakılan 4 kişinin ailesinin yaptığı girişimleri yapmamı istedi…” diyor. Mustafa Yılmaz’a 8 aydır nerede ve kimler tarafından işkence yapıldığı bilinmiyor. Ancak o da tıpkı geçtiğimiz aylarda ‘ortaya çıkarılan’ kaçırılmış 4 kişi gibi ‘bütün haklarından vazgeçiyor’, AİHM ve BM nezdinde yapılan başvurulardan feragat edilmesini istiyor, avukat tutulmamasını tembih ediyor!

Kendi ‘isteğiyle’ saklanan insan, perişan halde olan ailesine haber vermez mi? Kaldı ki dava dosyası istinaf mahkemesinde olan, hakkında yakalama, gözaltı vs. gibi karar olmayan bir kişi neden saklansın? Devletin içine çöreklenen işkenceci çete, bütün dünyanın gözünün içine baka baka bu safsatalara inanılmasını istiyor! Zira onlar da biliyorlar ki işkence insanlık suçudur ve zamanaşımı yok!
Yasin Ugan, Özgür Kaya, Salim Zeybek, Erkan Irmak, Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz… Bu isimler 15 Temmuz’dan sonra KHK ile görevlerinden ihraç edilmişti. Aynı soruşturma dosyasında adı geçen bu insanlar şubat ayında ardı ardına kendisini ‘devlet’ olarak tanıtan kişiler tarafından, bazıları eşlerinin gözleri önünde kaçırıldı.

4’Ü 6 AY SONRA ORTAYA ÇIKARILDI

Söz konusu isimlerden Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan kaçırıldıktan 6 ay sonra 29 Temmuz’da ortaya çıkarıldı. TEM’in ‘iddiasına’ göre 4 isim gözaltındaydı. Bazı ailelere, eşlerinin ‘Emniyet’e doğru giderken GBT kontrolünde gözaltına alındığı’ söylendi. ‘GBT sırasında gözaltına alındıysa 6 aydır neden haber vermiyorsunuz’ sorusu hala cevapsız. Ayrıca eşinin gözlerinin önünde kaçırılan insan nasıl GBT kontrolünde alınmış olabilir?!

KARAKOLDA BULUNMUŞ!

6 isimden biri olan Mustafa Yılmaz da 19 Şubat’ta Ankara’da kaçırılmıştı. Yılmaz’ın emniyet müdürlüğünde olduğu açıklandı önceki gün. Yımaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz, sosyal medya hesabından duyurdu gelişmeyi: “Eşim Mustafa Yılmaz 23.30’da Karapürçek Karakolu’nda bulunmuş. Şimdi ise Ankara TEM şubede gözaltındaymış.”

Bir insan karakolda nasıl bulunur, oraya nasıl ve kimler tarafından getirildi soruları cevapsız.

8 AYDA 20 KİLO VERMİŞ

Sümeyye Yılmaz dün ise eşiyle 8 ayın ardından ilk kez görüştü. Sosyal medya paylaşımında ise şu ifadeleri kullandı: “Eşimle görüştüm… Çok zayıflamştı, yüzü solgun, elleri soğuktu. Kendisinin çok iyi olduğunu,onu merak etmememiz gerektiğini söyledi ve herkesin nasıl olduğunu sordu. Bırakılan 4 kişinin ailesinin yaptğı girişimleri yapmamı istedi… Ayrıca eşimle ilgili hukuki süreç dün başlamış..”

NEDEN SAKLANSIN Kİ?

Mustafa Yılmaz da tıpkı 6 ay kaybedilen diğer 4 arkadaşı gibi eşine ‘avukat tutmamasını, bütün haklarından feragat etmesini’ söylüyor. ‘Kendi isteğiyle bir yerlerde saklandığını, öyle gerektiğini’ anlatıyor. Bir insan 8 ay boyunca bir yerde saklansa ailesine haber vermez mi? Ayrıca dava dosyası istinafta olan bir insan neden saklansın? Hakkında yakalama veya gözaltı kararı yok! Kimden saklanacak?! Hukuki süreç de önceki gün başlamış! İşkenceci çete, bundan önceki 8 ayın hesabını vermeyeceğini düşünüyor olmalı! Anlaşılan o ki, devletin içine çöreklenen işkenceciler bütün dünyanın bu safsatalara inanacağını sanıyor.

TÜRKMEN VE TUNÇ’TAN HALA HABER YOK

Bu arada, Mustafa Yılmaz’la aynı dönemde kaçırılan Gökhan Türkmen ve ağustos ayından beri kayıp olan Yusuf Bilge Tunç’tan ise hala haber alınamıyor. Tarım Bakanlığı’nda çalışırken ihraç edilen Türkmen ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndan ihraç edilen Tunç’un aileleri tarafından yapılan başvurular sümenaltı ediliyor. Hiç bir yetkili insanlara cevap vermiyor.

[İlker Doğan] 23.10.2019 [TR724]

‘Profesör’ 70 yaşında [Hasan Cücük]

Arsene Wenger, adı İngiliz kulübü Arsenal ile özdeşleşen Fransız teknik adam. 22 Ekim 1949’da Strasbourg’da dünyaya gelen Arsene Wenger, 70 yaşını geride bıraktı. Arsenal tarihinin en başarılı ve en uzun süre görevde kalan teknik direktörü olan Wenger, iki yıldır futboldan uzak bir hayat sürüyor.

Yıl 1996 aylardan eylül. Arsenal yönetimi İskoç teknik adam Bruce Rioch’un görevine son verme kararı alıyor. Gerekçe, Rioch’un kulübün transfer imkanlarını yanlış kullanması. Sadece bir yıl Arsenal’i çalıştıran İskoç teknik adam başarılı bir sezon geçirmişti. Premier Lig’in son haftasında Everton, Blackburn Rovers ve Arsenal’in ezeli rakibi Tottenham’ı geçip ligi 5. sırada bitiriyordu. Bu UEFA Kupası bileti anlamına geliyordu. Bruce Rioch, Lig Kupası’nda ise yarı final oynatmıştı. Ancak yanlış transfer politikası İskoç teknik adamın kovulmasını sağlıyordu.

Rioch’u gönderen Arsenal’in peşine düştüğü isim Barcelona’yı çalıştıran Hollandalı efsane Johan Cruyff oluyordu. Cruyff’da aradığını bulamayan Arsenal’e Arsene Wenger ismini tavsiye eden Fransa milli takımını çalıştıran Gerard Houllier’den başkası değildi. Başkan yardımcısı David Dein’in yakın dostu olan Houllier, vatandaşı Wenger’in Arsenal’in aradığı isim olduğuna ikna ediyordu. 30 Eylül 1996’da Arsenal, yeni teknik direktörün adının Arsene Wenger olduğunu ilan ettiğinde bir ilk gerçekleşiyordu. Kulübün dümenine ilk kez Britanya dışında doğan biri geçiyordu. O tarihte Wenger adı İngiltere’de bilinmeyen bir isimdi. Hayaller Cruyff, gerçekler Wenger olunca Evening Standard gazetesi ’Wenger kim?’ manşetini atıyordu.

Ancak İngilizlerin, Arsene Wenger’i tanıması fazla sürmeyecekti. Fransız hocanın ilk yaptığı kulüpte disiplini sağlamaktı. İşe, adı gece kuşuna çıkan ve bol alkol tüketen kaptan Tony Adams’ı yola getirmekle başlayan Wenger, kaptanın kötü alışkanlıklarından kurtulmasını sağlayan isim oluyordu. Aradan yıllar geçmesine rağmen Adams, kariyerinin devam etmesinde Wenger’in payının yüksek olduğunu ifade etmeye devam ediyor.

Wenger’in ikinci sezonunda Arsenal hem lig hem de FA Cup’ta mutlu sona ulaştı. Ligin bitimine 9 hafta kala sahasında Blackburn Rovers’e 3-1 yenilince eleştiri oklarının çevrildiği isim oluyordu. Dahası lider Manchester United’la puan farkı 12 oluyordu. Pes etmeyen Wenger önce puan farkını kapatıyor sonra ligin bitimine iki hafta kala şampiyonluğunu ilan ediyordu. Nigel Winterburn, Tony Adams, Steve Bould, Lee Dixon ve Martin Keown’dan geçilmez bir defans hattı kuran Wenger’in, Arsenal’i  ocak – mart 1998 arasında 7 maçta sahadan gol yemeden ayrıldı. Arsenal’de ikinci sezonunda sadece İngilizler değil, tüm Avrupa artık Arsene Wenger’in kim olduğunu biliyordu.

2000’de UEFA Kupası finalinde Galatasaray’a, 2001’de FA Cup’ta Liverpool’a kaybeden Wenger, kolları sıvayıp takıma yeni isimler kazandırıyordu. Arsenal taraftarının şaşırdığı transfer ise Sol Campbell oluyordu.  Ezeli rakip Tottenham formasını giyen Campbell, ömür boyu kulübüne bağlı olduğunu sürekli dile getiren isimdi. Sözleşmesi bittiğinde Wenger, Campbell’i Arsenal’a kazandırarak ezeli rakibine unutulmaz bir gol attı. 2001-02 sezonunda gelen 12. şampiyonluğu farklı kılan ise, mutlu sona yarıştaki en büyük rakibi Manchester United’in sahasında ulaşmasıydı. 2003-04 sezonu Arsenal’in altın yılı oluyordu. 49 maç yenilgi görmeyen Arsenal namağlup Premier Lig şampiyonu oluyordu. Yine Arsenal kulüp tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar gelirken, kupa sevincine maçın bitimine 14 dakika kala Barcelona son veriyordu.

Arsenal, Wenger döneminde orta sıra bir kulüpten sadece Premier Lig’in değil Avrupa’nın elit takımlarından biri oldu. Eskiyen Highbury Stadı, yerine modern Emirates Stadı’na Wenger döneminde geçildi. Klasik 4-4-2 formatını terk eden Wenger, 4-5-1 sistemiyle hucüm ağırlıklı oyun sistemini benimsedi. Transfer stratejisini de değiştiren Wenger, genç oyunculara yöneldi. İspanyol Cesc Fabregas’la başlayan süreçte bir çok ismi kulübe kazandırdı. Theo Walcott, Jack Wilshere, Aaron Ramsey, Kieran Gibbs og Alex Oxlade-Chamberlain gibi İngiliz oyuncularla Cesc Fabregas, Alexandre Song, Carlos Vela, Samir Nasri, Nicklas Bendtner, Wojciech Szczesny, Emmanuel Frimpong, Abou Diaby, Francis Coquelin, Denilson ve Joel Campbell gibi yabancı gençleri bir takımda buluşturdu.

2003-04 sezonundan sonra bir daha şampiyonluk görmedi. Wenger döneminde 3 Premier Lig şampiyonluğu 7 FA Cup ile süslendi. Arsenal’le 1235 maça çıktı. 30 Haziran 2018’de 22 yıllık Arsenal dönemine nokta koyan Wenger, adı bir çok kulüple anılmasına karşılık iki sezondur futboldan uzakta bir yaşam sürüyor. 70 yaşını geride bırakan Wenger, henüz emekliye ayrılmadığını ifade ediyor. Üniversitede ekonomi eğitimi alan Wenger’in lakabı ise profesör.

[Hasan Cücük] 23.10.2019 [TR724]

Devleti Cemaat’ten ‘arındırma’ya çalışanlara AİHM ne diyor? [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye’de, Gülen Cemaati mensuplarına karşı soykırıma varan işlemler yürütülüyor ve bunlar Kanun Hükmünde Kararnameler üzerinden gerçekleştiriliyor. Cemaatle ilintilendirdikleri insanları -aile yakınlarına varıncaya kadar- devletten ve toplumdan arındırmaya yönelik sistematik bir devlet operasyonu bu.

Bazıları yapılanı “Arınma” (Lustration) olarak da tanımlıyor… Bu aslında, SSCB’nin dağılmasından ve “Demir Perde”nin yıkılmasından sonra, eski Doğu Bloku ülkelerinin hızla batılı demokratik dünyaya adapte olabilmeleri için icat edilmiş bir kavram…

Çoğu eski KGB ajanı olan kamu görevlileri, hayallerindeki ideolojinin yıkılıp düşman kampa teslim olmalarını hazmedemediğinden, devletin hukukun üstünlüğü ve demokrasi ile yeniden dizaynına katı bir blokaj uyguluyorlardı. Bu nedenle Doğu Avrupa’nın taze demokratik devletleri çareyi; eski tüfek KGB kalıntılarını, sosyal haklarını, emeklilik haklarını vs vererek emekli etme veya işten çıkarma yollarına gitmişlerdi. Bu maksatla özel kanunlar çıkarmışlardı.

Arındırma diktatörlükten demokrasiye geçiş için yapılır. Onun da sıkı kuralları, esasları vardır. Demokrasiden diktatörlüğe geçiş için değil… Erdoğan rejimi ve adamları çoğu kez olduğu gibi burada da hokkabazlıkla kavramları ve müesseseleri kötüye kullanmaya çalışıyorlar.

Bizim Diktatörlüğe gelince:

KHK ve OHAL ile yüzbinlerce kamu görevlisinin ihracını buna benzetmeye çalıştıkları anlaşılıyor. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi cephesini de dikkatle izleyince akıllara, ‘Yoksa AİHM de bu kötü niyete ortak mı, hatta akıl hocası mı acaba?’ sorusu takılmıştı.

Nitekim ‘SETA Perspektif’ adında bir derginin Eylül 2016 sayısında (142. Sayı) (eski AYM Raportörü) Doç. Dr. Serdar Gülener imzalı “Dünyada Arındırma Politikaları ve Devletin FETÖ’den Arındırılması” başlıklı bir makale yayınlanmıştı. Buradan da; HSYK’nın ve Karargah’ın çok önceden listeler üzerinde çalıştıkları ve de “Arındırma” hazırlıklarının 15 Temmuz’dan çok önce başladığı anlaşılıyor…

SETA Aralık 2016 da bu kez Serdar Gülener ve Sercan Erciyas imzasıyla daha geniş kapsamlı “Dünyada Arındırma Uygulamaları ve Türkiye’de Devletin FETÖ’den Arındırılması” başlıklı bir analiz yayınlamıştı. (Ki, “Arınma”, temizlenme demek. Arınmayı eli, yüreği, niyeti temiz olan yapar. Maksat kirleri, hatalı, kanserli kısımları, bölümleri bünyeden temizlemek; böylece daha sağlıklı ve dinamik bir yapıya kavuşmaktır. Kirli ellerle yapılanın adı ise karalama ve yaftalamadır. Asıl temizlenmesi gerekenler de böyle kir saçanlardır.)

AİHM hakkındaki hayal kırıklığına gelince:

Son zamanlarda Türkiye’de soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde, yargısal faaliyetlerde ‘arınma’ kavramı görülmeye başlandı. En son AİHM, 667 KHK ile atılmış olan Hamit PİŞKİN başvurusunda (BN: 33399/18), Türkiye’ye tanıdığı savunma ve açıklama yapma hakkına ilişkin yazıda:

‘Başvurucu Lustration (Arınma) kapsamında mı atıldı?’ sorusunu yöneltmişti.

Bu, tam gollük bir pas! Ve ayrıca bizimkilere sufle veriliyor çaktırmadan!

Zaten daha önce de iktidarın aklına “OHAL Komisyonu kurulması” fikri/ cinliği de AİHM’den gelmişti, Jagland’ın da bu maksatla gelip görüştüğü dillendirilmişti, hatırlarsınız… (Yine Binali Yıldırım’ın; Batı Almanya’nın, Doğu Almanya ile birleşme aşamasında, memurların tamamının görevine son verilmesini örnek olarak göstererek KHK’ları savunmasını da hatırlatalım.)

UKRAYNA ÖRNEĞİ

KHK’larla Cemaat’e yakın görülen kimselerin ve diğer muhalif kesimlerin devletten Arındırılması noktasında Hükümet, Doğu Avrupa ülkelerinin uygulamalarına sarılmışken AİHM’den çarpıcı bir karar çıktı. Evet, AİHM; Arındırma (Lustration) Yasası çerçevesinde memuriyetten çıkartılan başvuranların yaptığı “Polyakh ve Diğerleri/Ukrayna” davasında (B. No. 58812/15 vd., 17/10/2019);

– “Makul sürede yargılanma” ve

– “Özel hayata saygı” haklarının ihlal edildiği tespitinde bulundu. (Buna ilişkin basın bildirisinin genişletilmiş çevirisine şu linkten ulaşılabilir.)

Davanın evveliyatına bakacak olursak:

– Ukrayna’da 2014 yılındaki EuroMaidan protestolarının ardından Başkan Viktor Yanukovych’in görevinden ayrılmasından sonra yeni gelen hükümet değişik kategorilerde memurların görevden ihraçları için bir “Temizlik Yasası” (Government Cleansing Act) çıkarmıştı.

– Bu yasanın amacı, 2. maddesinde; Yanukovych’nin başkanlık yaptığı 2010-2014 yılları arasında bazı makamlarda en az bir yıl (yargı, emniyet, istihbarat vs.) görev yapan kariyer meslek memurlarının ve Komünist Parti içerisinde önemli görevlerde bulunan memurların ihracına yönelik olduğu ifade edilmişti.

– Yasaya göre ayrıca; yasanın yürürlüğe girmesinden sonra 10 gün içinde bu birimlerde çalışan tüm memurların bu yasa kapsamında kalıp kalmadıklarına ilişkin yetkili amirlerine beyanda bulunmaları, aksi takdirde ihraç edilecekleri düzenlenmişti.

– Bu yasa kapsamında ihraç edilen kamu görevlilerinin isimleri de herkesin ulaşabileceği platformlarda ilan edilmiş ve ihraç edilenler 5 veya 10 yıllık sürelerle kamu görevinden yasaklanmıştı.

– AİHM ise yargılama esnasında öncelikle bu Arındırma’nın sadece güvenlik personelini kapsamadığını, bir cezalandırma ve intikam aracı olarak her alanda kimselere uygulandığı tespit etmişti.

Adil yargılanma bakımından: üç başvuranın davasının aynı mahkeme önünde 4,5 yıldır sürmekte olması nedeniyle ihlal kararı verilmişti.

Özel hayatlarına yönelik bir müdahale olarak da: Başvuranların memuriyetten çıkarılmış olmaları, 10 yıl süreyle kamu görevinden yasaklanmaları ve isimlerinin kamunun erişimine açık Arındırma Kütüğü’nde yayımlanmaları nedeniyle ihlal olduğu…

AİHM, ihlal tespitinin karşılığı olarak bir tazminata hükmetti. Karar gereğince başvurucular mesleklerine iadeleri gerekecek, arada geçen süredeki maaşlarını da alacak. Açabilecekleri tazminat davaları hakları da içinde saklı…

Bu karara dayanarak Türkiye’den bu yönde başvurular olduğunda benzer şekilde kararlar çıkacak ve Türkiye toplamda çok büyük tazminatlar ödemeye mahkûm edilecektir. Fakat bunun için de her bir başvurucunun içi hukuk yollarını sabırla tüketmesi gerekmekte…

Şu an da bu konuda başvurular başladı. Peki, bunlara karşı Türkiye ne gibi savunmalar getirebilir? Bu argümanlara karşı nasıl hareket etmeli, neler ileri sürmeli?

Bunları da bir sonraki yazımızda ele almaya çalışalım.

[Ramazan Faruk Güzel] 23.10.2019 [TR724]

İki dönem iki tehdit: Johnson mektubundan Trump’ın mektubuna [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye geçtiğimiz hafta belki de Cumhuriyet döneminin en onur kırıcı tavrına muhatap oldu. Başkan Trump tarafından 9 Ekim 2019’da yazılan mektubun muhtevasının açıklanması ve ardından yapılan ziyaretle büyük ideallerle başlayan Kuzey Suriye harekâtının aldığı seyir, bundan elli beş yıl önce dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün muhatap olduğu “Johnson Mektubu’nu” akıllara getirdi.

Türk dış politikası yazarları yıllarca Johnson Mektubu’nu diplomasi kurallarını ayaklar altına alan “onur kırıcı” bir yazışma ve “ültimatom” olarak değerlendirdiler. Bugün Erdoğan’a gönderilen mektubun, AKP’nin resmi basını ve onlardan geri kalmayan yarı resmi basın “kamufle etmeye çalışsa da” Johnson mektubuyla mukayese edilemeyecek kadar aşağılayıcı ve ancak bir sömürge valisine gönderilecek üslupla kaleme alındığı anlaşılıyor.

Yıllar önce Başbakan İnönü de Johnson Mektubu’nun içeriğini kamuoyuyla paylaşmamış, mektubun muhtevası iktidar değişikliğinden sonra ortaya çıkmıştı. Bugün de kamuoyu, Erdoğan’a gönderilen mektup Trump tarafından basına sızdırılmasaydı muhtevadan ve “aşağılayıcı” üsluptan haberdar olmayacak, Türkiye’nin Amerika’ya “kafa tuttuğuna” inanmaya devam edecekti.

Küçük Amerika: Türkiye

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya tehdidi ile zorunlu olarak gelişen Türk-Amerikan ilişkileri 1947’de bir antlaşmaya dönüşmüştü. Türkiye Marshall yardımı ile ekonomik yardıma da kavuşmuş ve ABD örnek alınan bir ülke olmuş hatta Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma hedefi ilk defa İnönü döneminde söylenmişti.

DP iktidarı da CHP’nin dış politika anlayışını devam ettirdi ve Türkiye 1952’de NATO üyesi oldu. Amerikan yardımları ile ekonomik yatırımlara yoğunlaşan Menderes yönetimi, askeri ihtiyaçlarını ABD’den temin ettiği gibi ordusunu da NATO ile uyumlu hale getirdi. Bu yıllarda “Amerikan rüyası” her alanda etkili olmakta, Menderes ülkeyi “Küçük Amerika” yapacağına dair vaatlerde bulunmaktaydı.

Menderes, 1957 yılına gelindiğinde Türkiye’de yaşanan ekonomik krizde ABD’den kredi almaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Hatta son Amerika gezisinde hiç de iyi karşılanmadı. Nitekim darbe sonrasında da Amerika Menderes’in idamını durduracak etkili bir adım atmadı.

Kıbrıs Yolunda

1961 seçimlerinden sonra İnönü başbakanlığında bir koalisyon hükümeti kurulsa da 27 Mayıs’ın çalkantıları devam ediyor, ordu içindeki cuntacılar yeni darbeler planlıyorlardı.

Diğer yandan DP iktidarının büyük gayretleriyle 1960 Londra Antlaşmasıyla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuş fakat kısa zamanda problemler baş göstermişti. Rumlar tarafından oluşturulan EOKA’nın faaliyetleriyle adanın Türk halkı baskılara maruz kalmakta ve EOKA bu yollarla adayı Yunanistan’ın bir parçası yapmayı hedeflemekteydi. Cumhurbaşkanı Makarios’un da Türkleri yok sayan tutumlar sergilemesi, Türkiye’nin dikkatini tamamen Kıbrıs’a çevirmesine neden oldu.

1963 Aralık ayında yaşanan “Kanlı Noel”, Türk hükümetinin sabrını iyice taşırmış, Kıbrıs Bakanlar Kurulu’nun da Türk bakanların katılmadığı bit toplantıda “Rumlardan oluşan bir ordu kurulması” kararı alması bardağı taşıran son damla olmuştu.

Türkiye’nin İngiltere ve Birleşmiş Milletler nezdindeki girişimleri yetersiz kalmış, adaya konuşlandırılan Birleşmiş Milletler Gücü de güvenliği sağlayamamıştı. Artık Türkiye için tek çare adaya asker çıkarmaktı.

Türkiye BM ve NATO üyesi bir devletti ve Batı ittifakının bir parçasıydı. Adaya yapılacak bir müdahalede NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan savaşabilir hatta statükonun bozulmasından rahatsız olan Sovyet Rusya olaya müdahale edebilirdi.

Gece Gelen Mektup

Türkiye ABD’nin onayını almadan bir harekâta girişmek istemiyor fakat ABD’nin desteğini de almak mümkün olmuyordu.

Dönemin ABD Başkanı, John F. Kennedy’nin 23 Kasım 1963’te bir suikasta kurban gitmesinden sonra görevi devralan Lyndon B. Johnson’du ve yeni başkan ilk önemli sınavını Kıbrıs sorununda verecekti.

ABD’nin tavrı karşısında Başbakan İnönü TIME dergisine bir röportaj vermiş ve Milliyet’in 16.4.1964 tarihli sayısına göre şöyle demişti: “Müttefiklerimiz ittifakın (NATO) dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Bu ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur.”

İnönü’nün bu demeci gazetelerde “Batı İttifakı Yıkılır” manşetiyle verilmiş ve yeni bir dünya sisteminin kurularak Türkiye’nin bu yeni yapıda yerini alacağı yazılmıştı. Sonraki yıllarda da bu ifadelerin Johnson Mektubu üzerine kullanıldığı ileri sürülmüşse de bu iddia doğru değildir. Çünkü Johnson Mektubu bu röportajdan iki ay sonra gönderilmiştir.

İnönü Hükümeti bu gergin ortamda bir de Albay Talat Aydemir’in ikinci darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Sonunda Hükümet kamuoyunun da baskısıyla Kıbrıs’a müdahaleye karar verdi ve sıra adaya asker çıkarılmasına geldi. İnönü bu kararın ABD’ye de bildirilmesi gerektiğini düşündüğünden ABD’nin Ankara büyükelçisi de harekât konusunda bilgilendirildi.

İşte bu sırada beklenmedik bir gelişme yaşandı. Amerika’nın birkaç aylık Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye hitaben kaleme aldığı mektubu 5 Haziran gecesi Ankara’ya ulaştırdı. Johnson sadece mektupla yetinmemiş aynı zamanda Amerikalı NATO Başkomutanı General Lemnitzer’i de Ankara’ya göndererek harekâtın durmasını garantiye almak istemişti.

Türkiye’ye gece ulaştığından “gece gelen mektup” adıyla meşhur olan mektupla Ankara’daki hava birdenbire değişti ve Kıbrıs’a müdahaleden vazgeçildi. Mektup başlangıçta hükümet tarafından açıklanmamış, kamuoyu mektubun varlığını 6 Haziran’da Beyaz Saray’ın açıklamasıyla öğrenmişti. Mektubun içeriği de saklanmış, kamuoyuna ABD’nin harekâta karşı çıktığına ve İnönü’yü Amerika’ya davet ettiğine dair bilgiler dışında ayrıntı verilmemişti.

Dönemin gazetelerinde ise “müttefik ABD’nin tavrına” karşı yaşanılan şaşkınlık öne çıkmaktadır. Örneğin İnönü’nün damadı Metin Toker tarafından çıkarılan “Akis” dergisi 11 Haziran 1964 tarihli nüshasında “Johnson Mektubu’nun İçyüzü” sürmanşetiyle yayınlanmıştı. İç sayfalarda ise “Dostun dosta ettiği” başlığı tercih edilerek mektubun içeriğine dair sadece Kıbrıs’a müdahaleden vazgeçilmesinin istendiği ve İnönü’nün Amerika’ya davet edildiği bilgisine yer verilmiş, ayrıca Johnson’a verilecek cevabın “benzer tonda olacak şekilde” hazırlandığı yazılmıştı.

Gerek Akis gerekse Hürriyet’in ifadesiyle “kaba bir üslupla yazılan” Johnson mektubu, İnönü hükümeti üzerinde “soğuk duş etkisi” yapmıştı. Akis mektubun “kaba” üslubunu da Johnson’ın henüz Kıbrıs meselesine vakıf olmayışına bağlıyordu.

Hürriyet gazetesi gelişmeleri “Amerika, Çıkarmamızı Yine Önledi” başlığıyla vermeyi tercih etmiş ve Amerikan Büyükelçisinin İnönü’yü ziyareti Johnson’dan mesaj getirdiği şeklinde izah edilerek mesajın içeriğinin bilinmediği belirtilmişti. Batı basınında ise mektup “Türklere boyun eğdirildiği” şeklinde yansıtılmaktaydı.

İktidar Değişince

İnönü ise Johnson’a yumuşak bir üslupla cevap vermiş ve TBMM’den güvenoyu istemiştir. Ayrıca İnönü, TBMM’den güvenoyu aldıktan sonra Johnson’um gönderdiği Boeing 707 tipi “Başkanlık uçağıyla” Amerika seyahatine çıkmıştır.

Seyahatte Türk başbakanını küçük düşürücü olaylar da yaşanmış, Amerikalıların İnönü’nün boy ölçüsünü bilmemeleri nedeniyle Başbakan, ayağının altına tabure konarak konuşma yapabilmiştir. Johnson mektubunun ve seyahatin sonucu, Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasından vazgeçmesi ve çıkarmanın ancak on yıl sonra yapılabilmesi olmuştur.

Bu önemine karşılık mektubun tam metni iki yıl sonra 1966’da gazeteci Cüneyt Arcayürek tarafından Hürriyet gazetesinde yayınlanmasıyla öğrenilebildi. Dönemin bürokratlarının hatıralarından mektubu 1965 seçimleriyle iktidar gelen Adalet Partisi’nin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in Arcayürek’e verdiği anlaşılmaktadır.

Mektubun tam metninde Başkan Johnson’un “tehditkâr” üslubu dikkat çekmektedir. Johnson, İnönü’yü Kıbrıs’a bir müdahale durumunda ortaya çıkabilecek bir Sovyet tehdidine karşı NATO’nun Türkiye’ye yardım etmeyebileceğini ve Amerikan silahlarının kullanılmasına izin vermediğini belirtiyordu.

Bunun anlamı Türkiye’nin yıllardır mücadele etmeye çalıştığı Sovyetlere karşı müttefikleri tarafından yalnız bırakıldığı ve Türk ordusunun NATO amaçları dışında bir harekâtta silah ve cephaneden mahrum olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasıydı. Türkiye aynı zamanda BM’de de müttefikleri tarafından desteklenmemiş ve Kıbrıs’a müdahaleden vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Diplomatik Mektup mu? Tehdit mi?

Mehmet Gönlübol Hoca, Johnson mektubunun alışılagelmiş diplomatik üsluptan çok farklı olduğu vurgusunu yapmakta ve bu üslubun “işgale uğramış bir ülkeye dikte ettirilen barış antlaşmasıyla mukayese edilebileceğini” belirtmektedir. Diğer yazarların da mektupla ilgili yorumları buna yakındır. Dönemin Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball ise mektubu “İnönü’nün Johnson’dan yediği papara” ve “hayatımda gördüğüm en kaba diplomatik mektup” şeklinde değerlendirmiştir.

Bugün Trump’ın Erdoğan’a gönderdiği mektupla Johnson Mektubu’nun mukayese etmek çok zordur. Johnson mektubunda gerekçe olarak 1947 Türk-Amerikan Antlaşması’na, BM ve NATO çerçevesindeki antlaşmalara atıf yaparken Trump bu tür gerekçelere bile ihtiyaç duymadan doğrudan Erdoğan’ı tehdit eden bir üslubu tercih etmektedir.

Yine ilginç bir nokta da Johnson’un İnönü’nün şahsında Türkiye’yi muhatap almasına karşılık Trump bütün diplomatik teamülleri bir kenara bırakarak herhalde Türkiye’yi “tek adam rejimi” olarak gördüğünden sadece Erdoğan’ı muhatap almıştır.

Trump’ın gönderdiği mektupta yer alan ifadeler mevcut Amerikan yönetiminin Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi nasıl gördüğünü de ortaya koymaktadır. Hele Türkçeye “Sert adamı oynama! Aptallık etme!” şeklinde çevrilen ifadelerle Trump’ın Erdoğan’ı seçilmiş bir cumhurbaşkanı yerine önce ülkesini sonra da komşu ülkeleri büyük bir felakete götüren “maceracı bir lider” olarak gördüğünün de kanıtıdır.

Sonuç olarak Johnson’un İnönü’ye gönderdiği mektubun yanında Trump’ın mektubunun diplomatik bir mektup olarak bile değerlendirilemeyeceği dikkate alındığında Türk dış politikasının son yıllarda nasıl gerçeklerden uzak hale geldiği ve Türkiye’nin neden “değerli yalnızlıkla” avunmak zorunda kaldığı bir kez daha anlaşılmaktadır.

Seçilmiş Kaynakça: Akis, 14 Haziran 1964, S. 52, İ. Cem Feridinoğlu, “Hürriyet Gazetesi’nce 1964 Johnson Mektubu Sürecindeki Dilin Milliyetçi Söylem Bağlamında Söylem Analizi Yöntemiyle İncelenmesi”, KSBD, C. 9, S. 2, 2017; Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği Uluslararası Sempozyumu Kıbrıs 2014, ATAM, Ankara, 2016; B. Oran (Ed.), Türk Dış Politikası, İstanbul, 2014, İletişim, C. 1; M. A. Okur,”21. Yüzyılda Johnson Mektubu’nu Yeniden Okumak”, KÖK, C. IX, S. 2, 2007.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 23.10.2019 [TR724]

Dokunan yanıyor… [Levent Kenez]

Micheal Flynn adında emekli asker bir abimiz vardı Trump’ın seçilmesiyle birlikte ulusal güvenlik danışmanı olacağı için oldukça popülerdi. Oldu da bir ara. Daha önce Erdoğan hakkında çok ağır twitler atmış oldukça islamofobik bir tipti. Darbe olduğu gece ‘İşte laik ordu budur’ diye konuşma yaptığı salonda izleyicilere askerleri alkışlatmıştı. Bu İslam’a alerjik general bir anda sövüp saydığı Erdoğan’ın bir nevi hayranı oluverdi çıktı. Hatta hayranlık ve yardımseverlikte o kadar ileriye gitmişti ki “Müttefikimiz Türkiye zor durumda öhü öhü”başlıklı Gülen’in iadesinin gerçekleşmesi için yazı kaleme almıştı. Sonradan ortaya çıktı ki dünyanın en pahalı yazısını yazmış Paşam.

Bizimkileri daha doğrusu bizim-sizin paranızı alarak Erdoğan’ı epey söğüşlediği ortaya çıktı. Geçiş dönemi kabinesinde Ruslarla olan ilişkisi ve ABD kanunları gereği Türkiye adına lobi yaptığını bildirmediği için başı derde girdi. Kariyeri çok kısa sürdü. Yalan ifade vermekten hakkında dava açıldı. İş ortağı oğlunun hapse girme ihtimali belirince itirafçı oldu. FBI ve savcılıkla her türlü işbirliğini gösterdiği için başsavcıdan aferin aldı. Şimdi nerde ne yaptığı bilinmeyen, hakkında hala dosyanın açık olduğu itibarsız bir dört yıldız. Türkiye ile ilgili verdiği ifade bir define haritası gibi savcıların önünde.

Ekim Alptekin adında yakışıklı, kasıntı bir kardeşimiz vardı. Türk-Amerikan İş Konseyi başkanı bla bla hava bin beş yüz dolanırdı. Mikonos’ta tatil yaparken canı çekti diye jetini İstanbul’a yollayıp künefe getirtecek kadar ehl-i keyif bu adam hem aileden hem mahallesinden dolayı nefret ettiği Erdoğan’ı, Amerika’daki işleri ben hallederim diye kafaladığı ortaya çıktı. Hem Türk hükümetinden yüklü paralar koparmış hem de bunlara-şunlara şu ödemeleri yaptım dediği adamlardan amelebaşı gibi komisyon aldığı resmi kayıtlarda. Kardeşimizin adamlarına “Artistlik yapmayın lan bunları ben de biliyorum bana Gülen hakkında doğru dürüst işler” babında söylediği “yoksa uydurun pislik yapın, pislik istiyorum pisliiiik” sözleri mahkemede sorgu esnasında tırım tırs oturan çalışanlar tarafından tutanaklara geçti.

Gülen’in iadesi için komplo kurma,  yasadışı lobicilik ki ABD’de önemli bir suç ve yalan beyandan dolayı şimdi Amerika’da sanık. Dünyada bir ülkenin iş konseyi başkanı olup da bir daha o ülkeye korkusundan adım atamayan tek işadamı. Şu sıralar Twitter’da trollük yapıyor. Hakkında açılan davalardan yargılanmak için ABD’ye gidesi yok. “Bir suçun yoksa gel yargılan beraat edersin” münafıklarının her tweetini RT ediyor. Musluk tamamen kesilmesin diye Cemaat aleyhinde paylaşımlara devam ediyor. Ama eski havası, neşesi yok. “Nerden girdim bu işe” diye ağlasa mevta baba Demirören ile yarışır.

Robert Amsterdam adlı tüccar bir avukat dostumuz vardı. 15 Temmuz’dan çok önce cemaatin ABD’deki faaliyetlerini kriminalize etmek için kolları sıvamıştı. Özellikle charter okullar, vergi işleri ve cemaate selam veren siyasilerin peşine düşmüştü. Epey iyi para aldığı bir sır değildi. ABD’de terörist kelimesini ağzına alması kolay olmadığı için o meşhur Amerikan vergi mükelleflerinin paralarının takipçisi havalarındaydı. 15 Temmuz olunca voleyi vuracağı için epey heyecanlandı. Kimsenin izlemediği filmler ve bin defa yayınlanmış haberlerin derlemesi kitapları iyi fiyata okuttu. Terör örgüt derse başına ne geleceğin bildiği için yutar yutar, havuz medyası adamın ağzından diyemediği kelimeleri masa başında döşerdi. Flynn’in başı derde girip kaçırma işlerinin boyutları büyüyünce bir panik aldı. Şimdi profili biraz düşürdü, ABD’ye ve FBI’ya sitem ediyor.

Robert Giuliani, isimli New York belediye başkanlığı yapmış 11 Eylül sonrası kriz yönetimiyle yıldızı iyice parlamış, başkanlık için adaylığını koymuş bir avukat büyüğümüzdü. Siyasete Demokrat Parti’den başlamış sonra bağımsız kalmış sonra da Cumhuriyetçi Parti’den yola devam eden bu dümdüz büyüğümüzün sık sık Cumhurbaşkanı Erdoğan ve avanesi ile iletişim halinde olduğunu duyar az çok nelerin karşılığında nelerin lobisini yaptığını tahmin ederdik. Erdoğan’ın, Amerikalılarla nasıl çalışılacağı konusunda bir bilgiye ihtiyacı olmadan kendinden bildiği için bir uyum sağladıkları muhakkaktı. PKK’lı, misyoner, ‘FETÖ’cü Rahip Brunson, hayırsever vatanhaini Reza ve Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin iadesi konularında arabulucu olduğu bilinirdi. Reza’nın kahraman olduğu zamanlarda savunma ekibinde yer alacak kadar gözü kara bu büyüğümüz hakkında yargıya müdahale iddiaları gündeme geldi. Kendisi de eski savcı ve avukat olduğu için en olmaz yerden gelen iddialardan canı sıkıldı. İş ortakları ve adamları yolsuzluktan tutuklu. Konuşmalarından endişe ediyor. Ukrayna denince hopluyor. Para alıp resmi makamlara kayıt yaptırmadan Türkiye/Erdoğan lehine lobi faaliyet yürüttüğü iddiaları ile ilgili federal bir soruşturma açıldığı bilinenlerden. Washington Post muhabirinin sms yoluyla sorduğu sorulardan birine “Halkbank ne bilmiyorum?” diyecek kadar Alzaymıra bağlasam mı diye gidip geliyor.

Tabii bu kişilerin başına gelenler Preet Bharara’nın yıllar önce Amerika’ya Hindistan üzerinden gönderilen gizli görevli bir şakirt olmasından ve cemaatin 20 yıl içerisinde bütün Amerikan yargısını ele geçirmesinden kaynaklanmıyor sadece.

Hukukun olduğu bir ülkede fırıldak çevirdiğinizde, insan kaçırmak için oturup komplo konuştuğunuzda, para karşılığı yalan ifadeler verdiğinizde bir bedeli oluyor. Yoksa Trump’ın verelim kurtulalım dediği yerde muz cumhuriyeti gibi idare edilemediği için büyük devlet.

Ha bir de Erdoğan’la kim iş tutsa bir pisliğe bulaşmış gibi başı belaya giriyor. Artık para da versen iki kez düşünüyor insanlar.

Tabii yukarıdaki isimleri sayarken yine benzer davalarda adı geçen bizim Amazon’dan oyuncak alamadığı için epeydir krizlerde olan Berat ile “vay arkadaş ben hangi ortama düştüm deyip” panikle gidip savcılığa onlar gelmeden ben ifade vereyim diyen eski CIA direktörü ve Flynn’in hapse giren çalışanı da unutmuş olmayalım.

Ne garip unutturmak için ülkeyi yaktılar ayakkabı kutuları hala peşlerinden geliyor. Mazlumların ahı da her yerde yakalarına yapışacak.

[Levent Kenez] 23.10.2019 [TR724]

İşkencecinin maskarası hukuk! [Bülent Korucu]

Bir baba düşünün; zaten cezaevine girip çıkmış, hakkında yeni bir soruşturma bulunmazken bir anda aklına esiyor ve saklanmaya başlıyor. 245 gün ortalarda görünmüyor. Sonra ‘arama kaydım var’ diye gidip Karapürçek Karakoluna teslim oluyor.

Oysa defalarca sorulmasına karşın polis ‘Bizde niye olsun, hakkında yakalama emri bile yok’ cevabı veriyor. Emniyetin bilmediği arama kararını, dünyadan soyutlanmış şekilde yaşayan adam biliyor! Dokuz aydır görmediği iki buçuk yaşındaki kızıma sarılıp öyle gideyim bile demiyor; eşimin gözyaşını sileyim istemiyor; defalarca gözaltına alınan annemin acısını dindireyim diye düşünmüyor. Doğrudan karakola gidiyor. Emniyette avukatını reddediyor.

Bir eş düşünün; kaçırılan kocasını kurtarmak, dikkatleri üzerine toplayıp farkındalık oluşturmak için her gün sokaklarda, her fırsatta konuşuyor. Her kuruma gidiyor, polise, adliyeye defalarca müracaat ediyor. ‘Biz onu aramıyoruz bile niye gözaltında olsun’ cevabıyla savsaklanıyor. Gözaltına alınıyor, darp ediliyor, yılmıyor. Saklanan kocanın eşi böyle mi yapar?

Bir polis teşkilatı düşünün; ülkenin başkentinde, Ankara’da onlarca kameranın olduğu sokakta kaybolan adamı bulamıyor. Daha ilginci eşinin alıp teslim ettiği kamera kayıtlarını da kaybediyor. ‘Oğlumu istiyorum’ diye feryat eden anneyle “Hain yurt dışına kaçmış” diye dalga geçiyor, hakaret ediyor. Sonra karakola gelen adamın olmayan arama kararın bulup gözaltına alıyor.
O baba ‘KHK’lı Mustafa Yılmaz, şimdi Ankara Emniyetinde gözaltında tutuluyor. 25 kilo zayıflamış, rengi bembeyaz ve elleri buz gibi. Ailenin tuttuğu avukatı istemiyor, 245 gündür kendi iradesiyle saklandığını tekrar edip duruyor. Aynen aylarca kayıp olup bir anda emniyette ortaya çıkan Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Mikail Ugan gibi.

Vücudunda sigara yanığı izleri bulunan, gözü morarmış, kolu kırılmış bir kadının karakolda ‘merdivenden düştüm’ şeklinde ifade vermesine benziyor. Sizce de bundan daha absürt bir senaryo değil mi? İki kilo uyuşturucuyla yakalanıp, ‘ben içiciyim’ savunmasıyla beraat alan emniyet müdürüne inanan yargı için elbette hazmı kolay lokmalar bunlar. Tıpkı önceki örneklerde olduğu üzere tutuklayıp gönderecekler. Bakalım burada nasıl komik bir avukat masalıyla karşılaşacağız. Önceki mağdurlar Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın avukatı olduğunu söyleyen Neslihan Koçer, ikiliyle Emniyet koridorunda karşılaştıklarını, kendisinden avukatları olmalarını istediklerini ve kendisinin de kabul ettiğini iddia etmişti. Ailelerle görüşmeyi reddetmiş vekâlet bedelini nereden aldığını açıklayamamıştı.

Normal bir ülkede, hukukun zerresinin bulunduğu hallerde Şebnem Korur Fincancı’nın dedikleri yapılırdı öncelikle. “Mutlaka kapsamlı bir muayene yapılmalı, İstanbul Protokolü ilkelerine göre fiziksel ve ruhsal bütünlüğü araştırılarak etkili bir tıbbi belgeleme gerçekleştirilmelidir.” diyor hoca.

Doksanlı yıllar bütün uygulamalarıyla geri döndü. Cezaevlerinden insanları alıp günler sonra harap ve bitap şekilde geri getiriyorlar. Aylar süren işkenceden sonra aynı şeyleri tekrar yaşamamak için bu insanlar susuyor. Anlaşılabilir bir durum. Peki iki milletvekili ve bir kaç namuslu aydın dışında niye kimseden ses çıkmıyor? Sıranın kendilerine gelmesini bekliyor olmalılar…

[Bülent Korucu] 23.10.2019 [TR724]

BM’ye çağrı: ‘Göreme’yenlere dur deyin! [Alper Ender Fırat]

“Bir varmış bir yokmuş, altın beyinli bir adam varmış. Hem de som altından bir beyin. Dünyaya geldiği zaman başı o kadar ağır, kafatası o kadar kocamanmış ki hekimler ‘Bu çocuk yaşamaz’ demişler. Demişler ama çocuk yaşamış, güneşte boy atan güzel bir zeytin fidanı gibi gelişmiş. Yalnız kocaman kafası, hep ağır basarmış.

Onsekizine basınca ana-babası, kendisine, kaderin bahşettiği o olağanüstü nimeti anlatmışlar; bu yaşa kadar besleyip büyütmelerine karşılık, altınından birazcık istemişler. Çocuk hiç duraksamamış, hemen o anda, beyninden ceviz büyüklüğünde bir altın külçesi kopararak, böbürlene böbürlene, annesinin ayakları altına atıvermiş…

Sonra kafasında taşıdığı bu zenginlikten, gözü kamaşmış, baba evinden ayrılmış ve diyar diyar dolaşarak hâzinesini harcamaya başlamış.

Hadsiz hesapsız altın harcayarak sürdüğü şahane hayata bakılırsa, beyni bitip tükenmeyecekmiş gibi gelirmiş… Ama beyin tükenmekteymiş, beyin tükendikçe de gözlerinin feri sönmekte, yanakları çukur çukur olmaktaymış. Nihayet günün birinde, çılgın bir hovardalığın sabahında, zavallı genç, ziyafetin döküntüleri ve sararıp solan avizeler arasında yapayalnız kalınca, altın külçesinde açtığı kocaman gediği görüp ürkmüş…

Ne zaman talan edilen bir tabiat haberi okusam, Alphonse Daudet’in lise yıllarında okuduğumuz bu hikayesi gelir aklıma…

Ahmak bir mirasyedi gibi bulduğu her şeyi talan edercesine harcayan, tüketen, yok eden Türkiye, talan edeceği hiçbir şey kalmayınca betonların yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

Hatırlayacaksınız, bir zamanlar insanın bakmaya kıyamadığı kadar güzel Bodrum Güvercinlik Koyu, AKP betonundan nasibini almış, acımasızca talan edilmişti. Marmaris’teki Okluk Koyu da Saray betonları ve yolu için hunhar bir talana maruz kalmaya devam ediyor. On binlerce ağaç ve tabiat bir seri katilin soğukkanlılığıyla yok edildi.

Kuzey Ormanları, böyle talan ediliyor.

Ya İstanbul’daki Kuzey Ormanları.. Anlamsız bir Havalimanı, ardından Kanal İstanbul, 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu gibi projelerle mahvedilen doğa bir de imara açılarak talan ediliyor. Zaten bu projelerin böyle yerlere yapılmasının tek nedeni vardı; o da daha önce ucuz yolla kapattıkları arazileri imara açıp hesapsız bir şekilde para kazanmaktı. Tabiata bu ve benzerleri yapılırken Sultanahmet gibi insanlığın ortak mirası olan tarihi alanlar da yine AKP tarafından yapılaşmaya açılmıştı. Maalesef biz de çok çabuk unuttuk.

Bu saydıklarım popüler olanlar. Bir de hiç gündeme gelmeden imara açılan alanlar var. Bu imara açılma konusunda istisnasız bütün partilerin tavrı aynı. Türkiye’nin bütün bölgelerinde tabiat; yeni açılan imar alanlarıyla hesapsız, belirsiz, plansız bir katliama maruz kalıyor. Anadolu’nun her yerinde bağlar, bahçeler, tarım alanları, doğal sit alanları kimsenin ruhu duymadan yapılaşmaya kurban ediliyor.

AKP, Göreme Vadisi’nin ‘Milli Park’ olmaktan çıkardı.

Katliam yapılacak alanlar arasına dün Göreme Vadisi de dahil edildi. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın göz bebeği olan bir tabiat alanı Göreme Vadisi!

Göreme Vadisi gibi milyonlarca yılda oluşan ve neredeyse dünyada benzeri olmayan bir bölgenin milli park statüsünden çıkarılıp yapılaşmaya açılması milli bir meseledir. Bu, dünyanın geleceğiyle ilgili kaygı duyan herkesin sorunudur. BM, Türkiye’deki tarihi ve tabiat alanların betonla kaplanmasına kayıtsız kalamaz. Bu konu Türkiye’nin iç sorunudur diye kulak ardı edemez. Altın beyinli adam gibi Allah’ın bahşettiği değerleri harcayan Türkiye yöneticilerinin bu hoyratlığına dur demelidir.

[Alper Ender Fırat] 23.10.2019 [TR724]

Hakan Atilla Kararı ve ABD ile ilişkilerin geleceği [Adem Yavuz Arslan]

Sizi bilmem ama ben “Erdoğan ABD’ye diz çöktürdü, Türkiye ne istediyse aldı” tezine fazlasıyla ihtiyatlı yaklaşıyorum. Çünkü varılan anlaşmanın Trump’ın Erdoğan’la yaptığı görüşmede ‘çizdiği sınırların’ içinde olduğunu iddia edebilirim.

Hem Trump hem de Erdoğan tamamen iç politik nedenlerle anlaşmayı başka türlü yansıtsa da bugün Suriye’de yaşanan gelişmeler süreci yakından takip edenler için sürpriz değil.

Washington’da yaşananlar ve ‘bundan sonrasına dair ihtimallere’ geleceğim ancak Pazartesi günü yaşanan önemli bir gelişmeye değinmek şart oldu.

Geçtiğimiz hafta Washington DC’ye gelmesi beklenen ancak ‘sürpriz bir şekilde’ programını iptal eden Bakan Berat Albayrak Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın Borsa İstanbul’un başına atandığını açıkladı.

Takip eden saatlerde de Atilla’nın makam odasından fotoğraf paylaşıldı.

İktidar cenahı ve Havuz medyası bu atamayı Atilla’nın ‘ödüllendirilmesi’ olarak yorumladı. Tabi ‘Atilla’nın haksız yere tutuklandığı, Halkbank dosyasının kumpas olduğu ve ABD’deki davanın 17-25 Aralık operasyonlarının devamı olduğu tezini’ işleyerek.

Peki bu atama ne anlama geliyor? Bize yakın gelecek hakkında neler söylüyor?

Havuz medyası nadiren de olsa doğruyu söyleyebiliyor. Evet, Atilla’nın bu göreve getirilmesi bir ödüllendirilme. Atilla New York’taki mahkeme sırasında savcıyla işbirliğine gitmedi, savunmasında siyasilere yönelik bir ifşaatta bulunmadı.

Zarrab’ın itirafçı olduğu bir ortamda Atilla’da savcılarla işbirliğine gitse Erdoğan ve aralarında Berat Albayrak’ın da bulunduğu bazı üst düzey AKP’liler için durum daha da zorlaşabilirdi.

Gerçi Atilla’nın, parası Türkiye tarafından ödenen pahalı avukatları daha ilk duruşmada Erdoğan’n 17 Aralık tezlerini çökertti. Atilla’nın avukatları dönenim Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinden çıkan dolarların ‘imam hatip parası’ değil rüşvet olduğunu, Zarrab ile siyasiler arasında milyonlarca dolarlık rüşvet trafiği bulunduğunu itiraf ettiler.

“Evet rüşvet var ama rüşveti alan Atilla değil.” diyen avukatlar AKP’nin ’17 Aralık darbe girişimiydi’ tezini de çöpe atmış oldu. Halk Bankası avukatlarının bu savunmasından sonra Türkiye’deki davanın yerinden açılması, 17 Aralık operasyonunu yaptığı için 5 yıldır cezaevinde olan polislerin tahliyesi ve siyasilerin hesap vermesi gerekirdi. Ancak muhalefet 17 Aralık’ın rantını yemeyi tercih etti. Medya ise -Ruşen Çakır’ın tabiriyle- “17 Aralık iddialarının doğru olması Cemaati aklamaz” modunda.

Erdoğan Türkiye içinde rahat. Bütün hakim savcıları tasfiye etti, polisi dağıttı, tamamen kendine bağlı bir bürokrasi inşaa etti. Bu saatten sonra Erdoğan’ın başını ağrıtacak bir soruşturma açılması mümkün değil.

En azından bu siyasi atmosferde.

Ancak ‘yurtdışı’ Erdoğan’ın kabusu olmaya devam ediyor. Özellikle de Zarrab’ın halen ABD’li savcılarla işbirliği yapıyor olması uykularını kaçırıyor. Nitekim geçen hafta ABD medyasına yansıyan detaylara göre Erdoğan Başkan Trump’tan Zarrab’ın iadesi, Halkbank davalarının düşürülmesi için talepte bulunuyor. Trump ise bu taleplere olumlu yaklaşıp bakanlarına talimat veriyor. Bakanlar ‘bu durum yargıya müdahaledir’ deyip Trump’ın talebini geri çeviriyorlar.

Türkiye’de yargıya talimat veren siyasilere alışığız ancak ABD’de bu durum anayasal suç ve Trump’ın başını çok ağrıtabilir.

Mevzu kapsamlı, alt başlığı çok. Dağıtmadan toparlayacak olursam; Erdoğan’ın en büyük korkusu Zarrab ve ‘Zarrab gibiler’in konuşması.

Daha büyük korkusu ise ‘yeni Hüseyin Korkmaz’ların’ olması. Malum olduğu üzere 17 Aralık operasyonunu yapan Istanbul Mali Şube ekibinden komiser yardımcısı Hüseyin Korkmaz ‘tanık’ olarak New York mahkemesine gelmiş ve şahitliklerini anlatmıştı.

Erdoğan ve AKP yönetimi ‘yeni Hüseyin Korkmazlar’ olabilir endişesi taşıyor.

Hatta bu yüzden yurtdışına çıkmayı başarmış polislerin peşine takıldılar. Ulaşabildikleri kişilere ‘bir şekilde arayı bulalım, bu kavga sürdürülemez’ mesajı gönderirken bir yandan da ‘tanıklık’ yapabilecek isim var mı yok mu öğrenmeye çalıştılar.

Bunun için Washington’a bir heyet yolladıkları sır değil.

Öte yandan Hakan Atilla’nın ödüllendirilmesi ise bürokrasiye “yanımda durur, beni satmazsanız sizi ödüllendiririm” mesajıdır.

Gerçi Zarrab davasını izlerken yazdım, Periscope yayınlarında anlattım.

Hakan Atilla bu davanın en zayıf halkasıydı. Milyonlarca dolar rüşvetin havalarda uçuştuğu, Zarrab’a selam verenin zengin olduğu bir ortamda rüşvete bulaşmamıştı. Belki korktuğundan belki de kariyer hesabından önünde dönen kirli çarklara müdahale etmemişti. Bu durum onu temize çıkarmıyordu ama milyonlarca dolar rüşvet alan bakanların, genel müdürlerin, ‘aile fertlerinin’ olduğu bir ortamda Atilla’nın sanık sandalyesinde hakkaniyetli değildi.

ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını delme davasında altı suçlamadan beşinden suçlu bulunan Atilla, 16 Mayıs 2018’de 32 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
Allah’tan hakim Berman insaflı biriydi de Atilla’nın avukatlarının bile ‘makul’ bulduğu sürenin çok altında bir cezaya hükmetti. Atilla hapis yatıp Türkiye’ye döndükten sonra AKP rejimi tarafından ödüllendirildi. Erdoğan Atilla üzerinden bürokrasiye mesaj vermis oldu.

Gelelim Suriye Operasyonu ve Washington’un nabzına….

Öncelikle şunun altını çizmek lazım: Ortada çok büyük bir sorun var. Erdoğan-Putin ve Trump üçgeninde ne döndüğünü kimse bilmiyor. Öyleki ABD bürokrasisi, siyaseti ve medyası günlerdir bu sorunun etrafında  dönüyor.

Çünkü kimse Trump’ın Suriye’den çekilme kararını izah edemiyor. Dahası sıkı Trump yandaşı Fox Tv bile “Trump ile Erdoğan arasındaki görüşmelerin kaydı yayınlansın” modunda. Zira onlar bile Trump’ın bu hamlesini savunamıyor.

Hal böyle olunca da Türkiye’nin Suriye operasyonu ve beraberinde gelişen olayları analiz etmek kolay değil.

Gelişmeler malum; Rusya Suriye’de en büyük kazanan. Esad rejimi ve İran’da sürecin kazananı. Erdoğan ise daha çok iç politika da kazanıyor. Erdoğan Türkiye içinde gücünü toparladı, anketlere göre oyu artıyor. Trump ise azil tartışmasını geri plana itmeyi başardı.

Ancak bu durum sütliman bir gelecek vaad etmiyor.

Birincisi Trump faktörü. ABD Başkanı öngörülemez bir siyasetçi. Nerede ne yapacağını, nasıl tavır alacağını kestirmek mümkün değil. Mesela bir yandan Erdoğan’a övgüler yağdırırken öbür yandan Türkiye’ye askeri güç kullanmayı bile düşünebiliyor. Ayrıca ABD kamuoyunun yoğun baskısı altında. Ukrayna skandalı nedeniyle azli gündemdeyken oluşan kamuoyu baskısını dizginlemek için sivri çıkışlar yapabilir. Konge baskısı da Trump’ı zorluyor. Kürtlerin yüzüstü bırakıldığı yönündeki hava Trump’ı sıkıştırıyor. Geri çekilen ABD askerlerinin Kürtler tarafından taşlanması görüntüleri travmatik bir etki yaptı.

Eğer Erdoğan ilişkileri germeye devam ederse Kongre devreye yaptırımları sokacak. Bu noktada Senatör Lindsey Graham’ın başını çektii yaptırım paketi hayli kritik. Çünkü doğrudan Erdoğan ve ailesinin şahsi mal varlığı hedefe kondu. Bu madde Erdoğan’ın yumuşak karnı olduğu için Trump’ın nezaket yoksunu mektubunu bile sineye çekti.

İkincisi Putin faktörü. Putin bölgenin neredeyse tek hakimi haline geldi. ABD’nin çekilmesi ile gücünü pekiştirdi. Suriye topraklarında Türkiye ve Türkiye’nin desteklediği güçlere barınma imkanı tanımayacaktır. Erdoğan ‘güvenli bölge’ ve Suriyelileri bu bölgeye yerleştirmede ısrarcı olursa Putin ile arasının bozulması kaçınılmaz. Erdoğan her geçen gün Putin’e daha fazla bağımlı hale geliyor.

Üçüncüsü ABD’de devam eden yargısal süreçler. Geçen hafta açılan yeni Halkbank davası Erdoğan’ın huzurunu kaçıran tek konu değil. Erdoğan tüm planını Trump’ın gönlünü hoş tutmaya göre yaptı ama ABD kamuoyundaki yükselen dalga Trump barajını da aşabilir. Ayrıca unutmamak gerekir ki başta ‘terörün finansmanı’ olmak üzere eli kulağında başka davalar da olursa kimse şaşırmasın.

Aslında uzun lafın kısası şu; Erdoğan Putin lehine ayarı kaçırdı. Bu saatten sonra ABD ile eski zeminde buluşması mümkün değil. Trump ile ilişkileri iyi ama bu hiç bir şeyin garantisini vermiyor. Üstelik ABD’de ‘Erdoğan karşıtı’ geniş bir koalisyon var.

O yüzden Erdoğan’ın ABD’ye karşı yumuşaması, uyumlu çalışması mümkün değil. Ne bugün ne de yarın tamamen kişisel nedenlerle ‘alttan almayacak’

Sahi, Trump’ın mektubu Erdoğan’a ‘ikinci one minute’ şovu yapması için adeta muz ortayken neden o topu taca atmayı tercih etti ? ‘Sihirli sözcük’ yaptırım paketinde geçen ‘şahsi mal varlığı’ olabilir mi?

[Adem Yavuz Arslan] 23.10.2019 [TR724]

Soçi’de tescillenen son [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye 2011’den beri istikrarlı biçimde Suriye’yi istikrarsızlaştırdı! Esad rejimini yıkmak ve Esad’ı devirmek için İslamcıların her türlüsüyle el ele, IŞİD’ten El Kaide türevi El Nusra’ya, Özgür Suriye Ordusu adı verilen gaddar ve cihatçı fanatiklere, aklınıza gelen hangi grup varsa, Erdoğan yönetimiyle bir şekilde yolları kesişti.

Dün Rusya’nın Soçi kentine giden Recep Tayyip Erdoğan, tam altı saat görüştükten sonra, bir mutabakata vardı. Bu mutabakatı tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, Türkiye fiilen Esad rejimini tanıma noktasına gelerek, 2011 öncesi statükoya geri dönmek istediğini, yani ricat ettiğini ortaya koydu. 2011’de ve vardı? Esad yönetimi Suriye’nin tamamını kontrol ediyordu. Suriye’den Türkiye’ye herhangi bir tehdit yoktu. Bugünkü Soçi mutabakatında, Ankara Adana Mutabakatı’na atıfta bulunarak, mutabakatı Soçi Mutabakatı’na eklemleyerek, 2011 öncesi statükoya dönmek için çırpındığını dünyaya diplomasi diliyle ilan etti. Sınırlarını güneyde garanti altına almak istemek dışında Suriye’den bir beklentisi olmadığını ifade etti. Adana Mutabakatı, 1990’larda ve öncesinde PKK ve diğer terörist örgütlere topraklarını kullandıran ve onları himayesine alan Suriye yönetiminin, artık Türkiye’yi istikrarsızlaştırıcı hamlelerden kaçınacağının belgesiydi. Bugün Adana Mutabakatı Soçi belgesine sokularak, Ankara’nın en büyük korkusu dışa vuruyor aslında. O da, Esad’ın artık “sıra bende!” demesi, ve var gücüyle Türkiye’yi karıştırmak için tüm kartlarını ve enstrümanlarını seferber etmesidir. Bunun olmaması için Erdoğan Putin’e sığınıyor. Onun için apar topar Rusya’ya gitti. Ve Putin’den “gerekli ilgiyi” gördü!

Özetle 32 kilometrelik bir derinlikte Suriye Kürtleri olmayacak. Rus askerleriyle Türk askerleri bu bölgenin bazı alanlarını beraber devriye gezerek denetleyecek. Hemen şuna bakalım: burada kim kimden bir şey talep ediyor? Erdoğan Putin’den bir talepte bulunuyor. Yani ABD’nin bölgeyi boşaltmasından sonra ortaya çıkan güç boşluğunu Rusya’nın doldurduğunu tescil ediyor. Oysa Türkiye’deki resmi rejim diskuruna ve kanalizasyon medyasında estirilen havaya bakacak olursak, zannedersiniz ki Kanuni Sultan Süleyman sefere çıkmış ve binlerce kilometrekare toprak fethedilmiş! İçeride “Osmanlı” masalları anlatılıyor, dışarıda “dünya lideri” Putin’den icazet alarak, 32 kilometrelik bir derinliği Kürtlerden arındırma arzusunu – şimdilik – hamisine kabul ettirmiş gibi görünüyor. Karşılığında ne veriyor? Türkiye’nin Batı’dan kopuşu, NATO’dan kademeli olarak uzaklaşması, ABD düşman olarak bir defa daha tescillenirken, Rusya’nın stratejik ortaklık mertebesine yükselmesi! Tabi esasında Rusya’nın stratejik ortağı olmadığı gerçeğini burada okura doğrudan belirtmek lazımdır. Zira Moskova’nın stratejik ortağı yoktur, “yakın bölgesi” vardır. O bölgede güdümüne aldığı devletleri yörüngesinde tutar. Bir lider veya rejimle beraber çalışır, maharetle dondurulmuş krizleri zaman-zaman ısıtmak suretiyle dirilterek, ölümle korkutur, sıtmaya razı eder. Ve her daim istediklerini elde eder. Suriye’ye, Gürcistan’a, Ukrayna’ya bakmak yeterlidir. Yetmediyse, Ermenistan’a, Azerbaycan’a, Kazakistan’a bakalım isterseniz. Bir yazımda belirttiğim üzere, Türkiye Cumhuriyeti artık bir Türkiye Respublikası olmuş durumda.

Esasında Türkiye’deki Avrasyacı ekip, 15 Temmuz 2016’dan beri Türkiye’nin Rusya ile “beraber hareket etmesi gerektiğini” söylüyordu. Perinçek defalarca Esad rejimiyle işbirliği yapılması hedefini dillendirdi. CHP’de de bu minvalde görüşleri ifade eden demeçler var. Hâlihazırda Türkiye kamuoyu rejimin Batı karşıtlığı diskurunu benimsemiş durumda. Suriye krizinde de, 15 Temmuz sonrası ABD’yi ve Batı’yı kontrollü darbe girişiminin planlayıcısı olarak niteleyen dilde de, Erdoğan rejimi gayet başarılı oldu. Ve Türkiye kamuoyuna bu yönde algıyı sağlam olarak yerleştirdi. Trump’ın Suriye’den çekilme kararını bu çerçevede Erdoğan rejimi iç politikada bir “başarı hikâyesi” olarak güzelce pazarladı. ABD karşısında en başından beri Ankara’nın Moskova’yı bir dengeleme unsuru olarak kullanmak istemesi sır değil. Türkiye ve Rusya arasındaki “derin” bağlar, Batı başkentlerini uzunca süredir hem meşgul, hem de rahatsız etmekte zaten. Yani ez cümle, dünya dönen dolapların farkında. Bir jeopolitik kopuş yaşanıyor. Ve Trump’ın yaptığı hamle, Rusya’yı Ortadoğu’da çok etkin bir konuma taşıyor. Bugün Soçi’de bu durum bir kez daha güçlü biçimde tescil edildi.

Rusya 2011’de Suriye iç savaşı başladığından bu yana hep tek çizgide durdu. Hiç çizgisinden sapmadı. Esad rejimini destekledi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savundu. Esad’a karşı ayaklanan grupları doğru tespit etti, bu İslamcı cihatçı fanatiklerin diskur olarak da fiilen de karşısında yer aldı. ABD ve Türkiye farklı beklentilerle bu grupları destekledi. ABD, bu gruplardan bir “demokratik Suriye cephesi” çıkacağına cidden inandı mı? Bugün yaşanan amatörlüğe bakılacak olursa, ABD akademisi de bürokrasisi de, sanılandan çok daha naif bir takım algılara sahipti. Ve anlaşıldığı kadarıyla, tepedeki güç zafiyeti ortaya çıkınca, bu naiflikten dolayı boşalan güç alanları Rusya tarafından dolduruldu. Türkiye ise, Davutoğlu patentli İslamcı-neo-Osmanlıcı politikalarıyla girdiği Suriye batağında her gün yeni bir dünyaya gözlerini açan şaşkın ördek misali, sadece büyük oyuncuların değil, orta ve küçük oyuncularla sahadaki İslamcı grupların oyuncağı oldu. Dolayısıyla kazanan şu an itibarıyla Rusya. Onun ardından, saha hâkimiyetini ele geçiren Esad. ABD, oyunu Rusya’nın kazandığını görünce, zarar telafisine girişti. Rasyonel hareket etti. Ama tutumu etik miydi? Ne önemi var? Uluslararası siyaset hayırseverlik ruhunda hareket edilecek bir oyun alanı değil! ABD Kürtleri sattı ve zaten sahayı kontrol eden Rusya’yı engelleme şansı kalmadığı için, taktiksel geri çekilme hamlesi yaptı. Boşalan güç sahasını Rusya doldurdu. Türkiye anlamsızca bölgeye girerek hem taktiksel hem de moral olarak oyunun en büyük kaybedeni oldu.

Rusya ne diyor? Putin’in adamı Yuri Uşakov’a kulak verecek olursak, Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini kabul etmesi gerektiğini söylüyor. Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Alexandr Lavrentiyev ise Erdoğan Putin’le görüşürken Türkiye’nin askeri harekâtını “kabul edilemez” olarak niteliyor! Dahası, Erdoğan rejiminin bölgede demografiyi değiştirmeye çalıştığını ima ederek, Arapların bölgeye yerleştirilmesine karşı duruyor. TSK’nın Suriye’nin kuzeyinde kalıcı olamayacağının altını çiziyor. Yani oyunun kurallarını Rusya açıkça Erdoğan’a anlayacağı dilden söylüyor. Trump’ın “aptal olma!” dediği Erdoğan’a Rusya daha farklı bir üslupla “aman ha, ayağını denk al, yerini bil!” diyor. Erdoğan, beden diliyle, Putin karşısında son derece farklıydı. ABD heyetinin karşısında asık suratla poz veren Erdoğan ve adamları, Rusların şakası olmadığını 15 Temmuz’da ve sonrasında birçok kez yaşayarak öğrenmek durumunda kaldı. Dolayısıyla Rusya, oyunu belirledi, Türkiye’yi dümen suyuna aldı. Erdoğan’ı hizaya getirdi. Çünkü Erdoğan’ın anladığı tek şey güç! ABD ve AB, bunu fark edene kadar, Putin önsezileriyle ve mesleki kariyerinden gelen donanım ve formasyonla Erdoğan’ı çözdü. Dahası, Ankara’daki ortaklarıyla beraber TSK’daki tasfiye hareketini keyifle izlemiş olmalı. Zira Rus Avrasyacılık stratejisinin mimarı Dugin, Türkiye’nin Atlantik dünyasından kopartılmasını en temel stratejik hamlelerden biri olarak görüyordu! Soçi’de Avrasyacı bir Türkiye’nin Rusya’ya nasıl munis yaklaşacağı, nasıl Rus çıkarlarını önceleyeceği, yeni yörünge işlevini nasıl can-ı gönülden benimsemiş olduğu gözler önüne serildi.

Bu arada Soçi’de gözlerden kaçmaması gereken bir şey daha vardı. Erdoğan da Putin de, IŞİD’çilerin durumundan bahsetmedi. Oysa IŞİD’çi tutsakların akıbeti, küresel güvenliğin üzerinde en çok durduğu konuydu! Bunun anlamı neydi? İki olasılık var. Ya Rusya ve Esad yönetimi IŞİD ve türevi cihatçıları Irak’a sürecek, ya da Türkiye’ye. Veya bir üçüncü olasılık, her ikisine de! Dördüncü bir olasılık yok. Bu sayede ABD güdümündeki Irak’ta dengeleri değiştirebilir mi? Bunu bekleyip göreceğiz. Putin çok ağır ve oturaklı, dahası uzun vadeli stratejilerle hareket eden bir lider. Uluslararası ilişkiler satrancının büyük ustası. ABD’nin içinde bulunduğu liderlik zafiyetini sonuna kadar kullanarak, Rusya’ya daha fazla operasyonel faaliyet alanı açabilir. Hem zaten Irak petrolleri ve İran’la olan yakınlığı, Rusya’nın Irak kuşağı üzerinden çemberi İran ve Kafkasya’yla birleştirip tamamlamasıyla sonuçlanabilir. Türkiye bu çemberin tam ortasındadır. İşine gelirse, Rusya – ABD’yi ve Batı’nın bazı diğer güçlerini de yanına çekerek, Türkiye topraklarını da içine alan bir Kürdistan’a yönelebilir mi? Bu soruyu sormamız bile, bunun en azından ihtimaller bazında Rusya’nın gücüyle gerçekleştirilebilecek bir şey olduğunu göstermekte. İran’ın Suudi Arabistan’la olan sorunu ve Suudi Arabistan’ın ABD ile olan yakınlığı, Ortadoğu’da Rusların yeni bir denge unsuru olmalarıyla beraber, oyunu yeniden kurabilir. Tüm bunları Rusya ve Putin Suriye sayesinde elde etti. Rusya’nın bunları yapıp yapmayacağından ziyade, Rus varlığının Ortadoğu’da artık sağlam durduğunu belirtmekle yetinelim.

Türkiye’yi bu yeni oyunda istikrarsızlıklar, belirsizlikler ve kötü sürprizler bekliyor. Tıpkı Osmanlı’nın son yılları gibi, Türkiye masada bir meze konumunda, büyük güçlerin denklemlerindeki bir X veya Y gibi, edilgen, istikrarsız, kararsız, hata üzerine hata yapan, bir o kadar da hayalci ve açgözlü yöneticiler tarafından yönetilen ülke görünümünde. Bu ortamı kendisi oluşturdu. Kendi düşen ağlamaz.

Haydi, şimdi bu analizleri bırakalım. Türkiye’deki havaya girelim. Oradan biri müziği başlatsın. Biraz Osmanlı nostaljisi, hafif Orta Asya ezgili gaz verici pro-faşist tempolu ezgiler, birkaç okulda öğrencilere asker selamı verdirilsin, üzerine birkaç okkalı edebi nutuk. Ucundan az irredentist ve ırkçı şiir. İslam sosunu da boca ettin mi, oh! Oy oranı yükseliyor mu? Gündemi kontrol edebiliyor muyuz? Muhalefet dümen suyumuzda mı hala? Ona bakalım biz!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.10.2019 [TR724]