Geçim sıkıntısı çeken iki çocuk babası işçi hayatına son verdi!

İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Rasimpaşa Mahallesi muhtarı Sultan Aksu twitter hesabından Rasimpaşa Mahallesi’nde yaşayan 30’lu yaşlarında 2 çocuk babası bir işçinin geçim sıkıntısı nedeniyle yaşamına son verdiğini duyurdu: “Bugün mahallemizde 30’lu yaşlarda, 2 çocuk babası bir işçi, geçim sıkıntısı nedeni ile yaşamına son verdi. İnsanlar hayatlarına son veriyor, bize halen yoksulluk yok deniyor.”

İstanbul Fatih’te 4 kardeş geçim sıkıntısı nedeniyle siyanürle yaşamlarına son vermişti. Yine geçtiğimiz günlerde Antalya’da biri 5 yaşında diğeri 9 yaşındaki 4 kişilik bir aile de yine geçim sıkıntısı nedeniyle ailece intihar etmişti.

[Kronos.News] 12.11.2019

Geçim sıkıntısı intihar nedenleri arasında ikinci sıraya yerleşti

Türkiye, alışkın olduğu krizlerden çok farklı bir ekonomik bunalımın içinde. Karar alıcılar ve medya pembe tablolar çizse de gerçekler çok daha karanlık. İstanbul Fatih’te 4 kardeşin ölümüyle başlayan, Antalya’da 4 kişilik ailenin toplu intiharıyla devam eden sürecin kökleri çok daha derin. Son 3 yılda atanamayan öğretmenler, ekonomik sıkıntılarla intihar edenleri bireysel olarak görün kamuoyu son iki olayın şokuyla sarsılırken, yaşananlar çok daha kötü günlerin habercisi olabilir. Ülke, ekonomik krizin en ağır sonuçları arasında yer alan ailelerin parçalanması, intiharlar ve toplumun çökme tehlikesiyle karşı karşıya…

5 Kasım akşamı Türkiye’nin gündemi, Suriye’deki son gelişmeler, Amerika Birleşik devletleriyle yaşanan kriz ve kış gelmesine rağmen yaz mevsimini andıran hava sıcaklıklarıydı. İstanbul’un Fatih ilçesinde 1. katta oturan 4 kardeşi merak eden komşular ertesi gün Türkiye’nin gündemini değiştirecek büyük bir olayı başlatacaklarından haberdar değillerdi. Polis ve AFAD ekipleri komşuların ihbarıyla eve girdiklerinde 4 kardeşin cansız bedeniyle birlikte ülke genelinde çığ gibi büyüyen bir trajedinin son halkasıyla karşılaşacaklarını bilmiyordu. 48 yaşındaki Cüneyt Yetişkin, 54 yaşındaki Oya Yetişkin, 60 yaşındaki Kamuran Yetişkin ve 56 yaşındaki Yaşar Yetişkin yaşadıkları ekonomik krize dayanamayıp hayatlarına son vermişti. Alışveriş yaptıkları mahalle bakkalı, hergün 6-7 ekmek aldıklarını söylediği kardeşlerin 2.260 lira veresiye borçları olduğunu söylüyordu. Annelerinin ölümünden sonra birbirlerinden ayrılmayıp aynı evde yaşayan Oya Yetişkin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde modellik yaparken, Yaşar Yetişkin motorlu kurye olarak çalışıyordu. Çalışmayan iki kardeşten Cüneyt Yetişkin sara hastasıydı.

Sabah gazetesi yazarına göre algı operasyonu

Hikâyenin ayrıntıları ortaya çıktıkça, 4 kardeşin çektiği ekonomik sıkıntılar yüzünden yaşadıkları trajedi gözler önüne serilirken, uzun zamandır medyada dikkat çekmeyecek şekilde sunulan, 3. Sayfa haberleri arasında kaybolan ülkenin en büyük sorunlarından biri ortaya çıkıyordu. Tam bu sırada, ana akım medyada olay farklı biçimde işlenmeye başladı.
Bazı gazeteler Oya Yetişkin’in çıplak modellik yaptığını, kardeşlerin yardım istemediğini öne çıkarmaya başladı. Sabah gazetesi yazarı Dilek Güngör ise 8 Kasım Cuma günü yayınlanan yazısında “Tabii, BBC topa girer de Cumhuriyet’i Birgün’ü durur mu! Sosyal medyadaki ‘etki ajanları’ devreye sokulmaz mı? Hemen ‘Susmayın’ hasthagleri açıldı. İyi Parti, CHP üzerine atladı. Halkevleri eyleme çıktı. Belli ki, birileri bir şeyleri kaşımaya çalışıyor” diyerek intiharlara sebep olan ekonomik krizin algı operasyonu olduğunu ileri sürüyordu. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök ise “Acaba Oya Yetişkin’in beyni öldükten sonra 10 dakika 38 saniyede neleri hatırlamıştır?” sorusuyla farklı bir bakış açısı sunma gayretindeydi.

Antalya’da işsizlik bir aileyi ölüme götürdü

Kamuoyu yaşananları tartışırken, bu kez ülkenin farklı bir köşesinden, Antalya’dan toplu intihar haberi geldi. Konyaaltı ilçesinde yaşayan aralarında 5 ile 9 yaşlarında 2 çocuğun bulunduğu 4 kişilik aile intihar etmişti. Baba Selim Şimşek bıraktığı notta, ‘9 aydır işsizim, artık yapacak bir şeyim yok” diyordu. Eve giren polis ekipleri, anne babayla birlikte çocukları Ceren ile Ali

Çınar’ın ele ele tutuşmuş cansız bedenlerini buldu.

Yaşananlar uzun zaman önce yuvarlanmaya başlayan çığın vicdanlara vuran ilk dalgasıydı. İstanbul ve Antalya’daki intiharlar ne ilkti ne de son olacaktı. Her iki olayın sebebi, uzun zamandır görülmek istenmeyen, üçüncü sayfa haberleri arasında kaybolan bireysel olduğuna inanılan trajedilerle aynı kökten besleniyordu. Her iki olayın sebebi diğerlerinde olduğu gibi ülkede yaşanan ekonomik krizdi.

“Ayakkabı kutularındaki paralara FETÖ kumpası diyenler faiziyle geri aldılar”

Türkiye’de yaşayan büyük bir kesim, geçtiğimiz Eylül ayında Ankara Güvenpark’ta 59 yaşındaki Recep Peker’in, “Faturalarımı ödeyemiyorum, işsizim, adalet istiyorum” diye bağırarak kendini ateşe vermesini unutmuştu. Yangın tüpüyle söndürülen alevlerin ardından hastaneye kaldırılan Peker, intihar etmeden önce yazdığı mektupta; “Tek güvendiğim adalet, yokmuş. Beni yedi sene süründürdüler. Ayakkabı kutularındaki paralar için bizim değil FETÖ’nün kumpası diyenler, aynı paraları faiziyle birlikte geri alırken ben 7 sene çile çektim, aç kaldım. Fakat asla adaletten umudumu kesmedim. Şimdiyse adaletin, zenginin, gücü olanın yanında olduğunu anladım” diyordu.

Uyaranlar hain ilan edildi

Recep Peker, ekonomik sebeplerle giderek artan intihar olaylarını yazdığı mektupta en yalın haliyle anlatırken, yaşanan tehlikeyi kamuoyuyla paylaşan başkaları da vardı. CHP Ankara Milletvekili ve Parti Meclisi (PM) üyesi Tekin Bingöl, Recep Peker’in Güven Park’ta kendini yakmasından üç ay önce, bu yılın haziran ayında yaptığı açıklamada son iki yıldır ekonomik kriz nedeniyle intihar edenlerin sayısında büyük bir artış yaşandığına dikkat çekmişti.
Türkiye’nin tarihinde hiçbir zaman bu kadar yoğun ekonomik kriz nedenli intihar vakaları ile karşılaşmadığını dile getiren Bingöl, “Yoksulluk, geçim sıkıntısı, işsizlik, borç ve çalışma koşullarının kötü olması intiharlarda başı çekiyor. İşçi intiharlarının en önemli nedenleri olarak borç, mobbing ve işsizlik” diyerek yaklaşan tehlikeye karşı toplumu uyarmaya çalışmıştı.

Geçim sıkıntısı 2. Sırada

Bingöl’ün hazırladığı İşyerleri mezara dönerken: İşçi, avukat, doktor, öğretmen intiharları başlıklı raporda son 6 yıldaki veriler inceleniyordu. ‘Geçim zorluğu’nun Türkiye’de intihar nedenleri arasında 2. Sıradaydı. Güvencesiz çalışma politikalarının yaygınlaşması, yoğunlaşan mobbing gibi sebeplerle banka çalışanlarından güvenlikçilere, çiftçilerden sağlıkçılara kadar hemen hemen her meslekte işe bağlı intiharlar artmıştı. Raporda geçen rakamlar korkutucuydu. İşçiler, öğretmenler, sağlık çalışanları, avukatlar arasında ekonomik krize bağlı intiharlar katlanarak artıyordu.

Çalışma şartları yüzünden intiharlar 5 kat arttı.

Türkiye’de işçi intiharlarının işsizlik ve güvencesiz çalışmayla doğru orantılı arttığına dikkat çekilen raporda, 2013’te 15, 2014’te 25, 2015’te 59, 2016’da 90, 2017’de 89 ve 2018’de de 73 işçinin hayatına son verdiğine dikkat çekilerek, son 6 yılda işe bağlı sebepler yüzünden yaşanan intiharların 5 kat artıp 351 kişiye ulaştığı belirtiliyordu.

Atanamayan öğretmenler intihar ediyor

2002 yılında atanamayan 70 bin öğretmen varken bugün rakam 500 bin civarında. Atanamadığı için travma yaşayan gençlerin durumu ancak bireysel trajedilerde hatırlanıyor. Oysa basit bir internet taraması yaşananları tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyor. Doğukan Özyılmaz ve Ersin Turhan, kamuoyunun unuttuğu isimlerden. Çanakkale’de uzun süredir maddi sıkıntı içindeki atanamayan öğretmen Doğukan Özyılmaz, kız arkadaşından aldığı borcu ödeyemeyince kendini öldürdü. 31 yaşında olan Ersin Turhan, İstanbul Gazi Kent Ormanı’nda bir ağaca kendini asarak intihar ettiğinde cebinden 10 lira çıkmıştı. 2017’de İzmir’de canına kıyan İbrahim Yeşilbağ’ınsa cebinde 6 lira vardı.

2.5 yılda 100’den fazla öğretmen

OHAL’den bu yana atanan öğretmenlerin sözleşmeli olarak işe alınmaya başladığına dikkat çeken uzmanlar, atanamadığı için ciddi travma yaşayan öğretmenlere dayatılan çalışma koşullarının da kötüleştiğini vurguluyor. 2017 yılında 52 öğretmen kendi elleriyle yaşamına son verirken, bu rakama 2018 ve 2019 yılının ilk yarısı eklendiğinde intihar eden öğretmen sayısı 100’ü aşıyor.

Sağlık çalışanlarının sayısında artış

2016’da 11’i hekim, 56’sı hemşire, 62’si diğer sağlık personeli 129 kişi; 2017’de 3’ü hekim, 53’ü hemşire, 66’sı diğer personelden oluşan 122 kişi yaşamına son verdi. Ekonomik baskılar sebebiyle son 10 yılda sayıları yüzde 75 artan avukatlar arasında da intiharlar başladı. İşsizliğin yüzde 6 düzeyinde olduğu avukatlık mesleğinde son bir yılda geçim zorluğu ve baskı sebebiyle 12 avukat intihar etti.

Eski Bakan: “Gösteriş için intihar ediyorlar”

Fatih semtinde intihar eden 4 kardeşin ardından sabah yazarı Dilek Güngör’ün algı operasyonu yapılıyor diye yazarak ekonomik kriz sebepli intiharları reddetmesi bireysel bir bakış açısı değil. Karar alıcılar ekonomik krizin varlığını inkar ettiği gibi, intiharların da bununla ilgisi olmadığını düşünüyor. 2016’da dönemin Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin eleştirilerini yanıtlarken, intihar haberlerinin özendirici olamaması için verilmemesi gerektiğini vurgulayıp atanamayan öğretmenlerin gösteriş için kendini öldürdüğünü söylemişti.

Yoksulluk sınırı 6 bin 705 lira

TÜRK-İŞ’in (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) otuz iki yıldan bu yana aralıksız olarak her ay düzenli olarak yaptığı “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının 2019 Ekim ayı sonucuna göre 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.058,46 lira. Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 6.705,08 lira olarak belirlendi. İntihar edenlerin cebinden çıkan para miktarıyla karşılaştırıldığında yukarıdaki rakamlar yaşanan çaresizliğin de boyutlarını gözler önüne seriyor.

16.8 milyon kişi yardıma muhtaç

Bürokratlar, gazeteciler, iktidar partisine mensup kişiler aksini iddia etse de Türkiye’de halk giderek yoksullaşıyor. Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’nda yer alan bilgilere göre, 16 milyon 831 bin kişi devlet yardımıyla ayakta duruyor. Bu rakam ülke 82 milyonluk Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 20’sine denk geliyor. 2017’de 3.1 milyon olan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından verilen tüm sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı. 2018’de 3.4 milyon oldu.

Yeterli geliri olmadığı için Genel Sağlık Sigortası (GSS) primleri devlet tarafından karşılananların sayısı da 6.6 milyondan 6.9 milyona yükselmiş durumda. Bu duruma Türkiye ekonomisinin kırılganlığı da eklendiğinde ortaya çıkan manzara daha da karamsar bir tablo çiziyor. Elektriğe 1 Ekim’de yapılan yüzde 15’lik zamla beraber bu yıl elektriğe yapılan zam yüzde 60’a dayandı. Öte yandan Fırıncıların, İstanbul Ticaret Odası’na (İTO) sundukları, ancak ağustostan beri reddedilen ekmek zammı talebi, bu kez komisyonda görüşülmek üzere kabul edildi. Yeni yıla girmeden İstanbul’da satılan 200 gram ekmeğin 1.25 TL’den 1.40 TL’ye, 250 gram ekmeğin 1.50 TL’den 1.75 TL’ye çıkması bekleniyor.

Kırmızı et, Avrupa’dan pahalı

Uzmanlar, Türkiye’de Kurban Bayramı’ndan 1.5 ay sonra kırmızı ete yüzde 20 zam beklenmesine rağmen, sanayiciler, tüketim düştüğü için bunun gerçekleşmediğini, balık sezonunun bitmesiyle yapılması planlanan zammın yeniden gündeme alınacağını dile getiriyor. Et ve Süt Kurumu verilerine göre, kuzu karkasın kilosu, asgari ücretin 1050 Avro olduğu İspanya’da 29.82 lira (4.58 Avro), asgari ücretin 1489 Avro olduğu İngiltere’de 28.19 lira (4.33 Avro) iken, asgari ücretin 318.2 Avro olduğu Türkiye’de ise 41 lira.

Ekonomik krizlerin sosyal tehlikesi

Yetkililerin ekonomik krizi reddeden anlayışına rağmen Türkiye’de kırılgan ekonomisi, artan işsizlik oranları ve bozulan gelir dengesiyle vatandaşları üzerindeki psikolojik baskının giderek artmasına neden oluyor. Ekonomik krizlerin sosyal yaşamdaki sonuçları arasında sayılan aile huzurunun bozulması, boşanmaların artması ve intiharların fazlalaşacağına dikkat çekerek, önlem alınmadığı takdirde, yaşananların toplumun çökmesine sebep olacağından korkuyor.

[Kronos.News] 12.11.2019

Cezaevi müdürü hastane raporunu vermeyince mahkeme tahliye etmedi

Her ikisi de cezaevinde olan Osman ve eşi Meryem Öner çiftinin çocuklarından büyük oğulları İbrahim Said Öner, yaşadıkları büyük bir hukuksuzluğa dikkat çekti. Annesi ile ilgili teşhis konulan hastalıklarından dolayı cezaevinde tek başına kalamaz raporu talebinde bulunduklarını belirten Öner, “Biz raporu görmedik ama annemin tahliye talebini mahkeme reddetti. Avukatımız cezaevine söz konusu raporu almaya gitti fakat Kilis L Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nün müdürü raporun verilmesini engelledi. Raporu isteme dilekçesini bile kabul etmiyor. Resmi yazı da yazmıyor. Bir de ‘müvekkiliniz FETÖ’den tutuklu olmasaydı verirdim’ diyor” dedi.

ANNEMİN ALDIĞI RAPOR DİKKATE ALINMIYOR

Annesinin ve babasının üç yıldır cezaevinde olduğuna dikkat çeken Öner, kendisinin ve kardeşlerinin akrabalarının yanına sığındığını belirterek annesinin tahliye edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Annesi ile ilgili hiç bir somut delil olmamasına rağmen örgüt üyeliğinden 9 yıl 4 ay cezası verildiğini kaydeden Öner, “Annem ağır depresyon hastası olmasına ve tek başına kalamayacağına dair doktor raporuna rağmen 1 yıldır 28 kişilik koğuşta tek başına tutuluyor. Ben halamlardayım, kardeşlerim teyzemlerde. Ben de epilepsi hastasıyım. Ailemiz parçalandı. En azından annemiz tahliye edilsin!” diyor.

CEZAEVİ MÜDÜRÜ SUÇ İŞLİYOR

21 yaşındaki Hukuk Fakültesi öğrencisi İbrahim Said Öner, “Normal şartlar altında Kilis Ağır Ceza Mahkemesi’nin raporu istemesi gerekmekte ama bunu yapmayıp raporu görmedik diye red kararı vermişler. Avukatımız Önder Alkurt’un cezaevine yazdığı rapor talep dilekçesini Kilis Ceza İnfaz Kurumu Müdürü dikkate almıyor ve bize vermiyor. Keyfi uygulamalarda sınır tanımayan müdür zulüm etmektedir.” ifadelerini kullanıyor.

MİLLETVEKİLİ SORDU: NEDEN?

HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu da Adalet Bakanlığı’nı etiketleyerek paylaştığı bilgide, “Mahkeme ağır psikiyatri hastasının raporunu görmediği gerekçesiyle tahliye vermedi. Avukat, mahkemenin istemesi gereken raporu almaya koştu. Kilis cezaevi müdürü ‘o raporu özellikle vermem’ dedi. Bir hasta tutuklu anne bu skandallar arasında yine cezaevinde!” ifadelerini kullandı.

DELİL YOK AMA 3 YILDIR CEZAEVİNDELER

2017 yılının şubat ayında gözaltına alınan Osman ve Meryem Öner çifti 16 gün süren gözaltı süresinin ardından çıktıkları mahkemece tutuklandılar. Her ikisi de 6 Mart’tan bu yana Kilis Cezaevi’nde tutuklular. Meryem Öner, çocuklarını koleje gönderdiği ve okulun parasını Bank Asya’ya yatırdığı gerekçesiyle ‘örgüt üyeliği’ suçundan 9 yıl 4 ay ceza alırken, dosyası Yargıtay’da bekliyor. Baba Osman Öner’in yargılamasına ise devam ediliyor.

[Kronos.News] 12.11.2019

Erdoğan rejiminin 6 özel esiri [Cevheri Güven]

Onlar Erdoğan Rejimi’nin baskısını en çok hisseden 6 kişi. Aylarca kaybedildiler, işkence gördüler. Şimdi tutuldukları hücrelerde avukat istemeye bile korkuyorlar. Yaşamaya devam ettikleri şeyler Nazi Almanyası’ndan kalma gibi.

BOLD – Rejim muhaliflerinin zorla kaybedilmesi, gizli merkezlerde aylarca işkence yapılması ya da öldürülmeleri Türkiye tarihinde farklı dönemlerde görülen bir uygulama. 90’lı yıllarda Kürtlerin hedef olduğu bu durum, uzun zaman sonra şimdi Hizmet Hareketi için geçerli.

2016’nın başından bugüne 29 kişi zorla kaybedildi. Bunlardan bazılarından çok uzun zamandır haber alınamıyor ve hayatlarından umut kesilmiş durumda.

Şubat 2019’da benzer biçimde 6 kişi kaçırıldı: Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Salim Zeybek ve Mustafa Yılmaz.

Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak, zorla kaybedilmelerinden 6 ay sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde oldukları açıklandı.

Son kalan iki kişi olan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen ise 9 ay sonra yine polise teslim edilmiş olarak bulundu.

İLK SÖZLERİ: ULUSLARARASI MAHKEMELERE BAŞVURULARINIZI ÇEKİN

Kaçırılan 6 kişiyle aylar sonra görüşen eşlerinin gözlemleri aynı: “Aşırı derecede zayıflamışlar, tenleri bembeyaz, korkmuşlar.”

6 kişinin hiçbirinin eşleriyle ya da avukatlarıyla yalnız görüşmelerine izin verilmiyor. Yasalara aykırı olmasına rağmen görüşmeler Emniyette polis; hapishanede ise gardiyan eşliğinde yapılıyor. Üstelik birden fazla polis ve gardiyan bulunuyor görüşme odasında. Ve kamera kaydı alınıyor.

Kaçırılan 6 kişinin karılarına söyledikleri ilk cümleler ise birbirinin aynısı ve ezberletilmiş bir metin gibi:

“Avukat istemiyorum, Uluslararası Mahkeme ve kuruluşlara kayıp olduğumuz ve işkence gördüğümüzle ilgili başvuruları geri çek, Türk mahkemelerindeki şikayetlerden vazgeç, tweet atmayı bırak.”


MİT tarafından Siyah Transopter’la kaçırılanlardan biri de Ayten Öztürk’tü. Öztürk 6 ay boyunca gördüğü ağır işkenceleri mahkemede anlatmıştı. Ardından tüm yargılamaları kapatacak biçimde 34. Ağır Ceza Mahkemesi kuruldu.

AİLE AVUKATLARIYLA GÖRÜŞTÜRÜLMEDİLER

6 kişiden önce kaçırılanlar, aylar süren işkencenin ardından tutuklanıp hapse girdiklerinde yaşadıkları işkenceleri ailelerine ve avukatlarına anlattılar. Mahkemelere de yansıyan bu ifadeler nedeniyle Türk istihbarat teşkilatı MİT’in Ankara’daki gizli işkence merkezi deşifre oldu.

Son 6 kişide bu sebeple farklı bir yol izlendi. Kendi avukatlarıyla ya da Baronun avukatlarıyla görüşmelerine ya da yakınlarıyla yalnız görüşmelerine izin verilmedi.

Aylar boyu yaşadıkları işkence nedeniyle korku içinde olan 6 kişi, ezberletilmiş cümlelerle “Avukat istemiyorum” dediler.

Ardından sürpriz avukatlar ortaya çıktı. Ailelerinin tanımadığı, Baronun atamadığı bu avukatların parasını kimin ödediği bilinmiyor.

Profillerine bakıldığında aşırı milliyetçi oldukları görülen avukatlar, kaçırılan 6 kişi hakkında ailelere bilgi vermekten de kaçınıyor.

Bu avukatlardan biri Neslihan Koçer. Yaptığımız görüşmede ısrarla işkencenin ve kaçırılmanın söz konusu olmadığını savunuyor. Avukat Koçer’e göre, bu kişiler kendileri bilinmeyen bir yerde saklanmışlar ve sonra Emniyete gelip teslim olmaya karar vermişler. Koçer, Emniyete bir iş için gittiğinde Yasin Ugan ve Özgür Kaya ile koridorda karşılaştığını ve avukatlıklarını üstlendiğini savunuyor. Bu kişilerin neden kendi aile avukatlarını istemedikleri sorusunu ise cevapsız bırakıyor.

Koçer, bu açıklamaları yaptığı röportajın ardından mahkemeye başvurarak, röportajın yayınlandığı Bold Medya sitesini Türkiye’de yasaklattı.

ULUSLARARASI MAHKEME BAŞVURULARI

6 kişi kaçırıldıktan sonra aileleri aylar boyu mücadele ettiler. Türkiye’de başvurmadık kuruluş bırakmayan aileler sonuç alamayınca uluslararası hukuk yollarını denemeye başladılar.
Birleşmiş Milletler Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 6 kişinin dosyasını gündemine aldı ve Türkiye’den savunma istedi.
Şu an tutuklu olan 6 kişinin, benzer biçimde kurdukları ezber cümlelerden biri de buydu. Eşleriyle ilk görüşmelerinde “Uluslararası Mahkemelere başvurularınızı geri çekin” deseler de uzun süren mücadeleye devam etmek isteyen eşleri, şikayetlerini geri çekmemekte kararlı.

TWITTER TEK ÖZGÜR ALAN

Türk medyasındaki yoğun sansür nedeniyle seslerini duyuramayan aileler, sosyal medyayı etkin biçimde kullandılar. Özellikle de Twitter’ı…

Ailelerin tweetleri binlerce paylaşım alırken, kamuoyuna seslerini duyurabilmeleri bu şekilde oldu.

Kaçırılan fizyoterapist Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz özellikle Twitter’ı etkili biçimde kullanmasının eşini sağ olarak geri alabilmesinde etkili olduğunu düşünüyor.

Sümeyye Yılmaz, “Eşim tweet atmamamı, avukat istemediğini, uluslararası mahkemelere yaptığım şikayetleri geri çekmemi istiyor. Bunlar onun cümleleri olamaz. Ezberletilmiş gibi. Mücadelemi sürdüreceğim” diyor.

Gökhan Türkmen’in eşi Zehra Türkmen ise “Uluslararası mahkemelere başvurularımı geri çekmeyeceğim. Hukuk mücadelemi devam ettireceğim. Eşimin kayıp olduğu 9 ayın hesabını soracağım” diyor.

BARO’NUN AVUKAT ATAMASINA İZİN VERİLMİYOR

Ankara Barosu, kaçırılan kişilerle görüşmek için bir avukat heyeti görevlendirdi. Ancak açık yasalara rağmen bu avukatlara cezaevi yönetimi tarafından izin verilmedi.

Kaçırılan kişilerin kendilerine “Avukat istemiyorum” dedirtildiği için Baro da kilitlenmiş durumda. Türkiye böylesi bir baskıyı belki de ilk kez görüyor.

İnsan Hakları Hukukçusu Kerem Altıparmak bu durumu şöyle özetliyor:

“İnsanlar aylarca kayboluyor. O arada aileler perişan bir şekilde sevdiklerini arıyor. Aylar sonra o kişi çıkıyor ve ben saklandım diyor. Yani ailenin o halini biliyor ama gıkını çıkarmıyor. Birden ortaya çıkan kişi ısrarla ailenin ve Baronun avukat teklifini reddediyor. Israrla ailesinin ve hatta kendisinin bile bilmediği bir avukatla çalışacağını söylüyor. Aylarca kaçan kişi birden itirafçı olup çok sayıda ismi veriyor. Bu kişiler özel kurulan bir mahkemede gizli yargılanıyor. Ne tesadüf ki her kayıpta aynı senaryo sergileniyor.”

İnsan hakları savunucusu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise son 6 kişide birbirinin aynısı durumlar sözkonusu olduğunu söylüyor:

“Zorla kayedilmeler en önemli insan hakları ihlali. Kaçırılmadan sonra yoğun işkence bilgileri alıyoruz. Kaçırılıyorlar ve aylar sonra emniyette ortaya çıkıyorlar. Son vakalarda Emniyet’te bulunan kişilerin hiçbiri konuşmak istemiyor. Hepsinin eşi kocalarının iradeleri dışında konuştuklarını düşünüyorlar. Son bulunan Gökhan Türkmen, önceki kaçırılanların beş kişide de aynı hikaye var; Zayıflamış, teni güneş görmemekten bembeyaz ve uluslararası mahkemelere yapılan başvuruların çekilmesini istiyor. Hep aynı durum.”

ÖZEL BİR MAHKEME

Kerem Altıparmak’ın söz ettiği özel kurulan mahkemenin ismi; Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi.

Kamuoyunda ‘MİT Mahkemesi’ olarak biliniyor. MİT’in ilgilendiği davaların yargılaması Eylül 2019’da kurulan bu mahkemede yapılacak. Bir anlamda kuruma özel mahkeme.
Kaçırılanlardan 4’ü 24 ve 25 Ekim’de ilk kez bu mahkemede yargılandılar. İnsan hakları mücadelesiyle tanınan CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, ilk duruşmada gözlemci olmak için Ankara Adliyesi’ne gitti.

Tanrıkulu yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “İki saat ailelerle birlikte Salim Zeybek ve Özgür Kaya’nın nerede hangi duruşma salonunda yargılandıklarını bulmak için adliyede dolaştım. Adliyedeki hiçbir resmi makam bu yargılamanın nerede yapıldığını bize söylemedi. 34. Ağır Ceza Mahkemesinin kendi salonu boştu. Gizli bir yargılama yapılıyor ve bu suç.”

İŞKENCE MERKEZİ

Aylar boyu kayıp olan 6 kişi, kendi avukatlarını seçemiyor, aileleriyle yalnız başına görüşemiyor ve gizli duruşmalarda yargılanıyorlar. Cezaevinde ise tek kişilik hücrelerde izole edilmiş durumdalar. Bu nedenle kayıp oldukları aylar boyunca nasıl işkencelere maruz kaldıklarını anlatma fırsatı bulabilmiş değiller.

Ancak 6 kişi dışında; MİT’e ait “Çiftlik” denilen işkence merkezinde aylarca kalan Ayten Öztürk ve Zabit Kişi bu fırsatı bulabildiler.

Mahkemelere yazılı ve sözlü olarak yaşadıklarını anlatabildiler.

Ayten Öztürk isimli kadının anlattıklarının bir bölümü şöyle:

“İşkence odasına gözlerim bağlı götürülüyordum. Önce üstümü soyuyor, sonra da askıya alır pozisyonda ellerimi duvardaki demir halkalara kelepçeliyorlardı. Çıplak bedenimin hemen her yerine elektrik cihazı ile bastırıp bir süre tutuyorlardı. Bunu yaptıklarında tüm bedenim titreyerek sarsılıyor son sesimle çığlıklar atıyordum. Bayıltıncaya kadar bunu tekrar tekrar yapıyorlardı. Elektrik cihazıyla bedenime bastırdıkları her yerde iki tane yarık gibi noktalar oluşuyordu. Aralarında 2 cm. olan izler. Tutuklanıp hapishaneye geldiğimde arkadaşlarım vücudumdaki yara bere izini saydı. 898 yara-bere vardı. Bayılacak hale geldiğimde beni banyo-tuvaletin olduğu yere götürülüp tazyikli suyla işkenceye devam diyorlardı. Saatlerce suyla boğma işkencesi yaptıkları oluyordu. Biri bana tazyikli su sıkacakken diğeri kafamdaki çuvalın içinin su dolması için tutuyordu. O elektrik cihazını suyla boğma işkencesi sırasında da kullandılar. Bazen de kafamdaki çuvalı çıkarıp gözlerimi açarak ağzıma, burnuma su tutuyorlardı.

Tabut denilen yerde hareket etmek imkansızdı. Hücrede ise her fırsatta kapıyı açıp kaba dayak, tehdit ve küfürler oluyordu. En az iki kez çok yoğun bir şekilde özellikle yüzüme ve kafama vurdular.

Ağzım, burnum kan içinde kalıp, yüzüm gözüm şişip morarıncaya kadar bunu yapıyorlardı. Serçe parmaklarımdan ve yak baş parmaklarımdan verdikleri bir elektrik vardı. Parmaklarıma metal bir halka bağlayıp (bantlayıp) uzaktan kumandayla veriyorlardı. Birkaç kez bayılıp ayağa kalkamayacak hale gelmiştim. Elektriğe ara verdiklerinde askıda tutup bedenimin her yerini parmak, sopa ve copla taciz ediyorlardı. Copu cinsel bölgelerime sokmaya çalışıp her türlü ahlaksızlığı yapıyorlardı.”

Zabit Kişi, işkenceye alındığında 105 kilo olduğunu, çıktığında ise 75 kiloya düştüğünü söylüyor.

Zabit Kişi ise 103 gün kaldığı işkence merkezinde yaşadıklarını Mahkeme’de şöyle anlattı:

“Mekana girer girmez çırılçıplak soydular, soyarken yapılan tacizleri ve bel altı muhabbetleri yazmaya elim varmıyor. İki kişi kollarımdan tutarak duvar tarzı bir yere hızlıca çarptılar. Vücudumun üst kısmından başlayarak ayaklarıma ve farklı bölgelere zaman zaman voltajını arttırarak elektrik verdiler. Oturma pozisyonunda iken ayaklarımın taban kısmı yukarı bakacak duruma getirilip parmaklarımı teker teker ezdiler. Bir aydan sonra parmaklarım iyileşmeye başladı ve ilerleyen zamanda da tırnaklarımdan çıkanlar oldu. Oturma vaziyetinde ellerim ters kelepçeli iken ayaklarıyla kelepçe üzerine çıkarak baskı uyguladılar.

Birkaç gün verdikleri yemeği yerken kaşık tutmakta zorlandım, sinirler tahrip olduğundan el parmaklarımdaki his kaybından dolayı ceza infaz kurumunda iken ilaç kullanma durumunda kaldım.
Çıplak vaziyette iken tecavüzle tehdit edip sert cisimle tecavüze yeltendiler, ısrarla yalvarmama rağmen tekrarladılar.

Oturma pozisyonunda iken kollarımdan iki kişi tutarak sırtıma sert cisimle vurdular, kaburgam çatladı. Her nefes alışverişte kaburgamın ciğerime yaptığı baskıdan dolayı ciddi acı çektim. Kafamda çuval olduğu halde işkence yaparlarken yüksek sesle cevap vermemi istemeleri, nefes alışverişi ağzımdan hızlı ve derin almamdan dolayı ciddi solunum sıkıntısı, kalp çarpıntısı yaşadım.
Ekipler değişiyor ama işkence değişmeden artarak devam ediyordu.”

Zabit Kişi ve Ayten Öztürk, yaşadıkları tüm işkenceleri anlatmalarına rağmen, mahkemeler tarafından doktor muayenesine bile gönderilmediler. İşkence hakkında ise soruşturma başlatılmadı.

HABERİN İNGİLİZCESİ İÇİN TIKLAYIN

HABERİN ALMANCASI İÇİN TIKLAYIN

[Cevheri Güven] 12.11.2019 [BoldMedya]

Yargıtay cezayı bozdu, beraat verdi: Gizli tanık ifadesi, sendika ve dernek üyeliği suç oluşturmaz!

Yargıtay, Hizmet Hareketi’ne mensup binlerce kişiye beraat getirecek içtihat kararı verdi. Sendika, dernek üyeliği, sosyal medya beğenisi, kitap bulundurma ve protesto gösterilerine katılmanın suç oluşturmayacağı belirtildi.

BOLD – İçtihat niteliğindeki karara konu Isparta’daki davada tutuklu sanığın beraatine ve tahliyesine karar verildi. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin binlerce kişiyi ilgilendiren beraat kararında, silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkumiyet için somut deliller gerektiği vurgulandı. Kararda, bu suçtan mahkumiyet için kişinin örgütün nihai amacını bilerek, organik bir bağla hiyerarşiye dahil olduğunun gösteren somut delillerin bulunması gerektiği kaydedildi.

KHK ile ihraç edilen Eski Sulh Ceza Hakimi Kemal Karanfil’in paylaştığı Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 9 Temmuz 2019 tarihli karar içtihat niteliği taşıyor. Kararda, Isparta 3. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararı onayan Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin kararı bozuldu.

SEMPATİ, ÜYELİK, KİTAP BULUNDURMAK SUÇ DEĞİL

Kararda, silahlı terör örgütü üyeliğinin şartları sıralandı. “Örgüte sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir denildi.”

AMACINI BİLME, ORGANİK BAĞ ŞARTI

Kararda, silahlı terör örgütü üyeliği suçunun oluşabilmesi için ‘örgütün nihai amacını bilmek, örgütle organik bir bağ kurarak hiyerarşisine dahil olmak’ gibi delillerin olması gerektiği vurgulandı. Sanık hakkında bu delillerin bulunmadığı kaydedilen kararda, Kitap adlı gizli tanığın ifadesinin başka delillerle desteklenmediğinden hükme esas alınamayacağı, örgüte müzahir derneğe üye olmak, sosyal medya hesabında takip ve beğenilerde bulunmak, protesto gösterilerine katılmaktan ibaret eylemlerinin sempati ve iltisak boyutunu aşar nitelikte silahlı terör örgütü üyesi olduğu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetler olarak değerlendirilmeyeceği vurgulandı. Sanığın beraatine karar veren Yargıtay, tahliyesine hükmetti.

DARBEYLE ALAKASI OLMAYAN ON BİNLERCE İNSAN TUTUKLANDI

Kemal Karanfil, sosyal medya hesabından paylaştığı kararla ilgili şunları yazdı:”Bugüne kadar verilen on binlerce mahkumiyet kararının aslında acele ile verilmiş yanlış kararlar olduğunu Yargıtay 16. Ceza Dairesi bizzat 09.07.2019 tarihli kararı ile ikrar etmiştir.  Bir yapı başta hukuka uygun olarak kabul edildiği bir dönemde, Allah rızası için veya insani saiklerle burs vermek, okul açmak, dini sohbet, kurban vermek vs. fiillerin suç olmadığı bu karar ile tescil edilmiştir. Ne yazık ki hakim,savcı meslektaşlarım, bu önemli ayrıma, suçun manevi unsuruna dikkat etmeksizin, on binlerce dosyada mahkumiyet kararının altına imza attılar. Darbe ile uzaktan yakından alakası olmayan on binlerce insan hukuksuz şekilde göz altına alınarak tutuklandı.”

[BoldMedya] 12.11.2019

Alexis Guy Obolensky [Abdullah Aymaz]

2016 Eylül'ü başında bir tevafuk eseri 1929 doğumlu Rus asıllı bilim adamı Alexis Guy Obolensky ile tanıştık. 1917 Bolşevik İhtilalinden sonra Rus elitlerinden aristokratlardan olan ailesi Rusya’dan Amerika’ya iltica etmişler… Amerika’da doğan Obolensky çocukluğunda önemli kişiler tarafından güzel bir eğitim almış. Hindli bir zat kendisine 16 yaşına kadar üç kaza geçireceğini söylemiş. Trafik kazasında ayağı kırılmış. Ama Hindli kendisine hiç acı-elem duymama yolunu öğretmiş. “Kemiklerimi teker teker çıkarıp döşediler ve diktiler, hiç acı duymadım” dedi. Daha sekiz-dokuz yaşında iken lise öğrencilerinin laboratuarlarına girip çıkıyormuş. Cam elini kestiği zaman kan fışkırıyormuş ama Hindli zatın öğrettiği usulle, yani kanı durdurma yöntemini kullanarak durdurmuş. Gözlerini yaraya dikip dikkatli bakarak kanı durdurup kontrol altına alabiliyormuş. Hatta bize “Size de bu metodu öğretebilirim” dedi bu yaşlı bilim adamı… Hatta “Çatalları bakışlarla bükmeyi öğretebilirim!” dedi… Devamla “Yedi yaşından önce çocukların Allah ile bağları var. Sonra kapanıyor. Yedi yaşına kadar iyi eğitilirse, dâhî olabilirler!” diye ilave etti.

Ofisinde sohbet ederken bir de baktık namaz için vakit tehlikeye girecek gibi olunca, namaz kılmamız gerektiğinden bahsedince, hemen imkân verdi. Abdest alışlarımıza ve namaza duruş ve hareketlerimize çok dikkat etti… “Sizin ibadetiniz, hatta kıble yönümüz çok ince hesaplar ve dizayna göre… Ben İslamiyeti böyle bilmiyordum.” dedi. Abdest için, “Bunların hepsi fiziğe uygun!.. İslamiyetin bu inceliklerini öğrenmek istiyorum.” dedi.

İslâmiyet konusunda “Zaten beni bir Müslüman kurtardı ama şimdi çok çeşitlileriyle karşılıyorum. Radikaller var…”  dedi. Biz de kendimizi anlatıp terör ve anarşiye karşı olduğumuzu ifade ettik.

İslamiyette ibadetin fıtratla bütünleşme olduğunu aslında her şeyin bir şekilde ibadet içinde bulunduğunu ibadetlerin zamanının değişmez saatlere olmayıp fıtrat saatine göre yani güneşin durumuna göre beş vakit olduğunu, husuf-küsuf namazlarının Güneş-Ay-Dünyanın aynı hizaya gelmesiyle ilgili olduğunu bunların med-cezirde olduğu gibi insan fıtratında da bir münasebetinin bulunduğunu onun Allah’ın yönelip o zamanlarda ibadet etmenin hikmetlerinin olacağını ifade ettik. Merak ve hayretle dinledi hatta, “Güneş ve ay tutulmasında insan vücudunda meydana gelen durumları ölçebilirim. Elimde bu ölçmeyi yapacak aletlerim var. Onları da bizzat kendim imal ettim.” dedi.

Gerçekten  kendisinin büyük bir imalathanesi var ve çok hassas cihazlar yapabilmiş. Küçük yaşta tanınmış ve meşhur kimselerden ders ve eğitim almış. Daha sonra New York’taki meşhur ve büyük laboratuarlarda da çalışma imkanı bulmuştur. Hem de devletin üst konumlarındaki insanlarla irtibata geçmiş.

Kayınpederi Fransız. Bu kişi İkinci Dünya Savaşında, Fransız ordusunda eğitim veren bir kişi… O zaman Alman tanklarını imhâ çok zor olduğu halde, periskoplarını vurma başarısı ortaya koymuş. Böylece üstün hizmet nişanı almış. Eşi de madalyayı Obolensky’ye vermiş. Eşinin de özelliklerinden bahsetti ve onun “Havadaki tozların bile hâfızası vardır.” dediğini söyledi.

“Zaman teorisi” sahibi Rus Nikola Kozirev ve Hırvat Nikola Tesla’dan bahsedince gözleri parlıyor. Onları iyi incelemiş. Esir maddesinin varlığını kabul ediyor.

Lise talebesiyken aldığı bir torna âleti var. Onun gibi pek çok âlet ve edevatlarını zamanla iş yerinin her tarafını bunlarla doldurmuş. Yapmak istediği yeni cihazları imâl ediyor. Demirleri kesme, yontma, delme yuvarlatma v.s. işlerle bizzat kendisi meşgul oluyor.

Obonlensky devamlı oksijen desteği alarak dolaşıyor. Bizimle sohbeti sırasında bu oksijen desteğini kesti. “Sizden pozitif enerji alıyorum onun için oksijeni kestim.” dedi.

O, doğru konuşmak gerektiğini, ama her doğruyu her yerde söylemenin de doğru olmadığını söyledi. Sonra sûfîlerden bir misal verdi: “Öldürmek için düşmanlarını kovalayan insanlar bir sûfînin yanına gelip ‘Burada mı?’ diye sormuşlar. O; doğru söylese adamı öldürecekler. Onun için elini cebine sokup ‘Burada yok!..’ demiş. Sonra elini cebinden çıkarmış.”

Âhirete ve Allah’a imanı olan Obolensky esir maddesi üzerinde de duruyordu. Ona bağlı tedavi cihazları geliştiriyordu. Bunların nasıl tedavi edeceklerini sorduk: “Cihazlar tedavi etmiyor!.. Aslında Allah insan vücudunu öyle harika yaratmış ki, cihazlardan ve ilaçlardan gelen enerji ve devayı, vücud ihtiyaç olan yere çekiyor” diye cevap verdi.

Obolensky, “Cisimler yer değiştirirken iz bırakıyor. Eşim boyanmamış duvarları yoklayarak orada olmuş mühim olayları hissedebiliyordu. Bir çocuğun ölü doğduğu bir evi daha sonra hissedip bilmişti.” dedi. Şimdi de biliyoruz ki, bilgisayarlar silinse de bilgiler kalabiliyor…

Maalesef Obolensky’nin görüşmemizden bir sene sonra vefat ettiğini öğrendim.

[Abdullah Aymaz] 12.11.2019 [Samanyolu Haber]

Tiyatro Gibi Evlere Şenlik Mahkemeler [Ali Turna]

Mahkemeler bir komedi tiyatrosu gibi evlere şenlik.
Birkaç örnek vereyim:
Arkadaşın biri, ismi lazım değil, baş harfi Ömer. 2 yıldan fazla oldu daha iddianamesi gelmedi, mahkemeler bile kabul etmezken bir gün sabah apar topar mahkemeye götürdüler. Ömer, “Daha iddianamem gelmedi ne mahkemesi?” dese de alıp götürdüler. Akşam geldi sorduk, “Hayırdır ne oldu?” diye. Mahkemeye çıkartmışlar ve 6 ay önce telefonuyla dolandırıcılık yapılmış, bu dosyayla ilgiliymiş mahkemesi. Ömer demiş ki, “Hâkim bey 2 yıldır cezaevindeyim ve tutuklandığım gün telefonumu emniyet aldı. Bu durumda emniyetteki arkadaşlar dolandırıcılık yapmış.” ve takipsizlik ile dosya kapanmış.

Diğer bir örnek daha vahim. 14 aydır tutuklu olan Sami Bey’in iddianamesi geldi 4. ayında bir bakıyor ki TC kimlik numarası ona ait değil. Bylock yüklenmiş telefon numarası da ona ait değil. Başladı hâkime dilekçe yazmaya. Tabii ki de okuyan yokmuş ki 14 ay sonra ilk mahkemesine çıkarttılar. Hâkim bakmış TC no Sami Bey’e ait değil. Telefon da ona ait değil. Salondaki başka tutuklu bu numara benim diyor. Ne işin var o zaman senin burada demiş hâkim. Sami abi de, “Ben de aylardır size dilekçe yazıyorum bu ben değilim diye hâkim bey.” demiş. Mahkeme sonucunu mu soracaksınız?
Karar yaz kâtip: Sami Bey’in sosyal mecrasının incelenmesine tutukluluğunun devamına…
Şaka değil, uydurma hiç değil, gerçek oğlu gerçek bu yazılanlar…

Yine bir arkadaşı mahkemesi olmadığı halde apar topar götürdüler. Hâkim sormuş bu arkadaşa, “Neden bu 3 kişiyi öldürdün?” diye. Arkadaş şaşkınlıkla, “Ne öldürmesi hâkim bey? Ben F...’den yatıyorum.” demiş. Hâkim kâtibe kızarak, “Arkadaşlar dikkatli çalışın gene yanlış adamı getirmişsiniz.” demiş. Meğer TC no yanlış yazılmış.

15 Temmuz olayına hiç girmeyeceğim. O konu çok yazılıp çizilecek, çok tartışılacaktır. Ki bu olay beni aşar. Gazeteci değilim ve hiçbir bilgim yok, sadece bu konuda tek diyebileceğim şey içeride gördüğüm kadarıyla yatanların hiçbirinin bu katliam günüyle bir alakası yok ve hatta haberlerinin dahi olmadığını söyleyebilirim.

Malum hapishaneden yazıyorum bu yüzden Google’ım yok rakamlar ve istatistikleri ortalama yazacağım. Silivri’de her hayat bir kitaptır aslında. Türkiye’nin her şehrindeki hapishanelerinden biri olan 9 kısımlık Silivri kapalı hapishanenin bilmem ne kısmının 100’lerce koğuşundan sadece biri olan benim koğuşumdaki izlenimlerim ve yaşadıklarımızdır bu okuduğunuz.

40 kişilik koğuşumuz normalde 7 kişi için yapılmış. İlk girdiğimde 38 kişi idik, bu sayı kaldığım süre boyunca hep değişti. 46 kişiye kadar çıktığımız oldu. Koğuşumuzda daha önce Ergenekoncular kalmış gardiyan anlattı. Kapıları açıkmış diğer koğuşları gezebiliyorlarmış ve koğuşta 7 kişi kalmışlar.

Aynı zihniyette, aynı düşüncede daha önce ayakta alkışlayan hatta bu grup adına para basan milyonların bu grubu nasıl yok etmeye çalıştığını, hatta çocuklarını bile hapse attıklarını göreceksiniz. Çocuklarını sana emanet eden, çocuğumu sen okut,
rehberlik yap derken, yaptığın işleri ayakta alkışlayıp sayfalar dolusu methiyeler düzerken, yazarlarla beraber foto çektirmek için sıraya girerken bir günde seni terörist yapan zihniyeti göreceksiniz.

“Hiç çay veren insan kötü olur mu?” yazarlar duvarlara. Ben de diyorum ki, “Hiç 12 saat çay demlenen koğuştan terörist çıkar mı?” Abdest alırken suyu fazla açtım diye bir arkadaş uyarıyor beni devlet malını israf etme diye veya fazla ekmek alındı yenmez çöpe gider diye iade etmeye çalışan günün nöbetçisi, yenmeyen reçelleri helvayı hak geçer, israf olur diye gelen gardiyana geri vermeye çalışan Sami abi gibi bir sürü örnekler. Soruyorum size bu gruptan terörist çıkar mı?

Salata yaparken bile bıçağı kullanmasını bilmeyip elini kesen birinden nasıl bir silahlı terörist çıkarıyorlar anlayamıyorum. Savaşta bile taraflar hastanelere, doktorlara, hemşirelere, kadınlara ve çocuklara dokunmazlarken doktorları, öğretmenleri kadınları ve
çocukları hapishanelere tıkmak neyin kin ve nefretidir?

-Suçum ne?
-Suçun yok ama delillerin var.
-Bırak başka ülkeye gideyim.
-Olmaz.
-Bırak normal yaşayayım vatana millete faydam olsun.
-Mümkün değil.

Delirmemek elde değil. Avukat geliyor, “Suçun yok ama bu suç olmasa da yapmadım de.”
İyi de bu suçtur dedikleri şeyler ne dünya hukukunda ne de Türkiye hukukunda ne de örf, anane, törede suç.
Öyle değil mi? Hayır. O zaman neden buradayım, neden inkâr? Avukat, “Olsun hâkim bunu suç olarak kabul ediyor, yapmadım de.” gibi saçma uyduruk komedi bir durum. Devletin izni ile açılmış ve devlet garantisindeki bankanın kredi kartını kullanmak suçmuş. İyi de milyonlarca insan kullanmış, sadece bana mı suç oluyor?
Maalesef evet, peki neyi savunacağım? Bu bankayı devlet kurumları kullanmış, siyasetçiler kullanmış bu bankayı, şimdiki başkanımız açmış ya onlar?

-Onlar aldatılmış…
-Ben?
-Sen teröristsin.
-Neden?
-Olmadığını sen ispatla.
Gibi alakasız bir sürü ithamlar.

YARIN: BİZİ TERÖRİST YAPAN SUÇLAR

[Ali Turna] 12.11.2019 [Samanyolu Haber]

Yargıtay’dan ‘örgüt üyeliği’nde ’emsal’ karar

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, sözde ‘f.tö’ yargılamalarıyla ilgili çok önemli bir karara imza attı. 9 Temmuz 2019 tarihli karara göre, ‘örgüte sadece sempati duymak, amaçlarını benimsemek, yayınlarını okumak ya da örgüt liderine saygı duymak’ örgüt üyeliği suçu için yeterli değil. Bu suçun oluşması için ‘örgütün darbe yapmak olan nihai amacını kişinin bildiğinin somut delillerle ispatlanması’ gerekiyor…

Ayrıca ‘terör örgütü üyeliği’ suçunun oluşması için kişinin söz konusu örgüte, ‘suç işlemek kasdıyla’ girmesi şart. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, söz konusu kararıyla bugüne kadar alınan onbinlerce mahkumiyet kararının aslında acele ile verilmiş yanlış kararlar olduğunu ikrar ediyor.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, sözde ‘f.tö’ yargılamalarıyla ilgili çok önemli bir karara imza attığı ortaya çıktı. Kararı ihraç hakimlerden Kemal Karanfil, sosyal medya hesabından paylaştı. 9 Temmuz 2019 tarihli kararda, ‘örgüte sadece sempati duymanın, amaçlarını benimsemenin, yayınlarını okumak ya da örgüt liderine saygı duymanın’ örgüt üyeliği suçu için yeterli olmadığı açık ve net bir şekilde belirtiliyor.

AMACINI BİLDİĞİ SOMUT OLARAK İSPATLANMALI

İhraç hakim Kemal Karanfil, “Bu karar, aşağıdaki nedenlerle çok önemli ve ilerde verilecek binlerce beraat kararının öncüsü bir karardır.” dedikten sonra maddeler halinde sıralıyor:
İçtihatta şunlara vurgu yapılmaktadır ;

“Fetö örgütünün nihai amacı devletin anayasal rejimini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmektir. (15 Temmuz) Örgütün darbe yapmak olan nihai amacını, kişinin bildiği somut deliller ile kanıtlanmalıdır.

Bu amacı bildiği (%100) kanıtlanamıyorsa kişiye S.T.Ö üyeliği veya yardımdan ceza verilemez.

Örgüte üye olma suçu için, kişinin suç işlemek

Saikiyle ( amacıyla) bu örgüt hiyerarşisine girmesi gerekir.

Sadece sempati, veya örgüt liderinin kitaplarını bulundurmak, ideolojisini,değerlerini benimsemek suç oluşturmaz.” Der.

Dolayısıyla bugüne kadar verilen onbinlerce mahkumiyet kararının aslında acele ile verilmiş

Yanlış kararlar olduğunu Yargıtay’ 16 ceza Dairesi bizzat 09.07.2019 tarihli kararı ile ikrar etmiştir.

Bir yapı başta hukuka uygun olarak kabul edildiği bir dönemde , Allah rızası için veya insani saiklerle burs vermek, okul açmak, dini sohbet, kurban vermek vs. fiillerin Suç olmadığı bu karar ile tescil edilmiştir.

Ne yazık ki hakim,savcı meslektaşlarım, bu önemli ayrıma, suçun manevi unsuruna dikkat etmeksizin,onbinlerce dosyada mahkumiyet kararınin altına imza attılar.

Yasal ve rutin faaliyetleri, Yargıtay’ın 100 yıllık uygulaması ve TCK nin

Açık emrine rağmen( TCK md.21) 1400 yıllık İslam tarihinde yapılan, Allah’ ı ve Peygamberini insanlara anlatma, tebliğ, zekat, sadaka, talebe okutma, eğitim gibi rutin ve yasal faaliyetler ile, eşi tutuklu , çaresiz insanlara yapılan insanı yardımları bile terör suçu sayacak Kadar hukuktan uzaklaşıldı.

En acı olanı, tüm bunlara engel olmak ve adaleti sağlamakla görevli yargı mensupları eliyle bu hukuk dışı uygulamalar yapıldı.

Darbe ile uzaktan yakından alakası olmayan onbinlerce insan hukuksuz şekilde göz altına alınarak tutuklandı.

Halen cezaevinde 864 bebek ile anneleri , harbiyeli öğrenciler,erler ve bu mağduriyetleri dile getiren gazetecilerle insan hakları aktivistlerinin olduğunu dikkate aldığımızda, hukuka uygun, adil kararlarla Yargıtay’in yol gösterici olmasının önemi çok daha iyi anlaşılacaktır.

[TR724] 12.11.2019

Açlık intiharları! [İlker Doğan]

TR724 ÖZEL | Türkiye’de ardı ardına yaşanan ‘yoksulluk’ kaynaklı toplu intiharlar gözleri yeniden ekonomiye çevirdi. İktidar temsilcilerine göre enflasyon düşüyor, dolayısıyla her şey yolunda! Ancak kazın ayağı hiç de öyle değil! Öncelikle enflasyonun düşmesi fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Düşen sadece fiyatların yükselme hızı! Ülkede yardıma muhtaç insanların sayısı 16,8 milyonu aştı! Alım gücü özellikle son 4 yılda eridi. 2015’de asgari ücretle 8 çeyrek altın alınabiliyordu, bugün 4,5. Asgari ücret 2015 yılında 487 dolardı; bugün 352 dolar. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 8 milyon olan icra dosyası sayısı 21 milyonu aştı! TÜİK’in rakamlarına göre her 10 kişiden 7’si borçlu. 2002’de vatandaşların bankalara toplam borcu 6.6 Milyar TL’ydi.

17 yılın sonunda söz konusu rakam 79 kat artarak 521,5 milyar liraya tırmandı! Ülkede emekliler açlığa mahkum durumda. Yeni emeklilere bağlanan maaşlar 1.125 TL’ye kadar düştü. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısı bugün 4,5 milyonu aşmış durumda. 2002’de 2,5 milyon civarında olan işsiz sayısı bugün 7 milyonun bile üzerinde. Son 3 yılda atanamadığı için intihar eden öğretmen sayısı 60’ı buldu. AKP rejimi, çözüm bulmak yerine algı operasyonlarıyla ekonomik krizi‘yokmuş’ gibi göstermeye devam ederse daha çok ‘açlık intiharı’ duyacağız!

İlk açlık intiharı haberi İstanbul Fatih’den gelmişti. Aynı aileden 4 kardeş ilk belirlemelere göre siyanürle intihar etmişti. Ailenin özellikle son dönemde çok ciddi maddi imkansızlıklar yaşadığı, kardeşler içinde çalışan tek kişi olan Oya Yetişkin’in maaşına da haciz konduğu ortaya çıktı. Bakkala olan borçları da 2 bin 260 liraydı! Ailede düzenli işi olan tek kardeş olan Oya Yetişkin hakkında 21 icra dosyası çıkarıldığı belirlendi.

YAPACAK BİR ŞEYİM KALMADI!

Son toplu intihar haberi ise Antalya’dan geldi. Konyaaltı Mahallesi’nde bir ihbar üzerine eve giren polis ekipleri, salonda baba Selim Şimşek ve çocukları Ceren ile Ali Çınar’ın ele ele cansız bedenlerini buldu. Anne Sultan Şimşek’in cesedi ise banyodaydı! Baba Selim Şimşek, bıraktığı notta, 9 aydır iş bulamadığını belirterek, “Herkesten özür diliyorum ama artık yapacak bir şeyim yok. Hayatımıza son veriyoruz.” diyordu. Ailenin 9 aydır ev kirasını bile ödeyemediği ortaya çıktı.

17 MİLYON KİŞİ YARDIMA MUHTAÇ!

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, daha bir hafta önce ‘ülkede refah seviyesinin yükseldiğini’ söyledi. Ancak Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından verilen tüm sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı 3,1 milyondu. 2018’de 3,4 milyon oldu. Yeterli geliri olmadığı için Genel Sağlık Sigortası (GSS) primleri devlet tarafından karşılananların sayısı da 6,6 milyondan 6,9 milyona yükseldi.

ATANAMAYAN ÖĞRETMENLER DE İNTİHAR EDİYOR

Özellikle son 3 yılda ‘çaresizlikten’ intihar edenlerin sayısı arttı. Bugün Türkiye’de 460 bin atama bekliyor! DİSK’in araştırmasına göre sadece 2017’de atanamayan 52 öğretmen canına kıydı. Bu rakamın bugün 60’ın üzerinde olduğu tahmin ediliyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın hazırladığı ‘OHAL Raporu’na göre ise en az 46 KHK’lı intihar etti.

Dün Gaziantep’de Türkçe öğretmeni Saadet H. (25), 6 katlı apartmanın terasından atlayarak intihar etti. Saadet H.’nin intihar etmeden önce sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Ben yapamadım mobbinge uğramaktan. Her gün, ‘Pamuk ipliğine bağlısınız’ sözünden bıktım usandım.” ifadelerini kullandığı ortaya çıktı.

ENFLASYON DÜŞTÜ, HER ŞEY YOLUNDA!

İktidar, ısrarla sorunu görmezden gelmeye devam ediyor. AKP rejimi temsilcilerine göre ‘enflasyon düştü’ dolayısıyla her şey yolunda! Öncelikle enflasyonun düşmesi ‘fiyatların düşmesi’ anlamına gelmiyor. Düşen şey sadece ‘enflasyonun yükselme hızı’! TL son iki yılda o kadar hızlı değer kaybetti ki, artık daha az değer kaybediyor! Yoksa çarşı–pazar 3 ay önce ne kadar pahalıysa, şimdi de o kadar pahalı! Üretim artmadığı gibi, işsizlik de azalmadı!

İCRA DOSYASI SAYISI 21 MİLYONA ULAŞTI

Türkiye’de hakkında icra dosyası çıkarılan tek kişi İstanbul’da intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin değil! Ekonomik krize bağlı olarak borcuyu ödeyemediği için icralık olan vatandaşların sayısı hızla arttı. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de 8 milyon olan icra dosyası sayısı bugün 21 milyonu aştı. 3 yıl önce bu rakam 14,8 milyon civarındaydı!

MİLLET GIRTLAĞINA KADAR BORCA BATIK

Türkiye’de insanlar deyim yerindeyse gırtlağına kadar borca batmış durumda. TÜİK’in rakamlarına göre Türkiye’deki 10 kişiden 7’si borçlu. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de vatandaşların bankalara toplam borcu 6.6 Milyar TL’ydi. Aralık  2016’da bu rakam tam 70 kat artarak 419 milyar liraya ulaştı. Bugün CHP’nin hazırladığı ekonomi raporuna göre vatandaşların bankalara olan toplam borcu 521,5 milyar lira!

İŞSİZLİK KALICI HALE GELDİ!

TÜİK’e göre, işsizlik oranı temmuzda geçen yılın aynı ayına göre 3,1 puan artarak yüzde 13,9’a yükseldi. Bu dönemde işsiz sayısı 1 milyon 65 bin kişilik artışla 4 milyon 596 bin kişi olarak hesaplandı. TÜİK dar tanımlı ‘işsizlik oranı’ açıklıyor. DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik araştırmasına göre işsizlik oranı yüzde 17’nin bile üzerinde ve işsiz sayısı 7 milyona yakın. Daha kötüsü, işsizlik artık ‘kalıcı’ bir sorun! TÜİK’e göre 2015’de işsiz sayısı 3 milyon 57 bindi.

Türkiye’de Temmuz 2019 itibariyle TL ve yabancı para cinsi kredilerin toplam büyüklüğü 2,5 trilyona ulaştı. Batık miktarı ise 46 milyarlık krediler de eklenirse yıl sonuna kadar 160 milyar lirayı bulacak.

BATIKLAR KATLANARAK ARTIYOR!

Çok değil, 8 yıl önce 20 milyar lira civarında olan batık kredi miktarı bugün 106 milyarı geçmiş durumda. Bu rakama BDDK’nın geçtiğimiz aylarda açıkladığı 46 milyar daha eklenirse takibe alınan kredilerin toplam büyüklüğü yıl sonuna kadar 160 milyara ulaşacak.

‘En büyükler’ liginde sonuncu sıraya geriledi

17 yıldır ülkeyi tek başına yöneten Tayyip Erdoğan, satın alma paritesine göre Türkiye’nin dünyanın 13. büyük ekonomisi haline geldiğini savunuyor. Ancak uluslararası kuruluşların somut verileri kendisini yalanlıyor. AKP iktidara geldiği dönemde dünyanın 20 büyük ekonomisi içinde 17’inci sıradaydı. IMF’nin son yayınladığı Nisan raporuna göre dört basamak gerileyerek, 20’nci sırada yer aldı. Ayrıca, OECD’nin bu yıl Mart ayında yayınladığı ülke sıralamasında Türkiye, 36 ülke içinde Meksika ve Şili’nin önünde 34’ncü sırada yer alıyor!

4,5 milyon emekli iş arıyor!

Yine Tayyip Erdoğan, daha birkaç gün önce yaptığı konuşmada, ‘ülkede refah seviyesinin yükseldiğini’ söyledi. Memur Sen’in son araştırmasına göre, Türkiye’de 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının 2 bin 390 TL. Yoksulluk sınırı ise 6 bin 532 TL olarak tespit edilmiş. Asgari ücret ise 2.020 lira… En düşük SSK emeklisi maaşı 1.125 lira. Rakam işe başlama tarihine, pirim miktarına vs. göre 1.500 liraya kadar çıkabiliyor. DİSK’in geçtiğimiz yıl açıkladığı ‘Türkiye’de Emeklilerin Durumu’ araştırmasına göre çalışan ve iş arayan emekli sayısı hızla tırmanıyor. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısı 2017 itibariyle 4 milyonu aştı. Bugün bu rakamın 4,5 milyona dayandığı tahmin ediliyor. Madem ülkede refah seviyesi yüksek, emekliler neden açlığa mahkum ediliyor?

[İlker Doğan] 12.11.2019 [TR724]

Sis etkisi [Bedri Özdemir]

Bu aralar kime rastlasam ya kendini resetlemekten ya bir şeyleri unutmaya çalışmaktan yahut artık hiçbir şeyi hatırlayamamaktan hatırlamayı da istememekten dem vurmakta. Sebeplerini sormuyorum tabiî ki. İfritten günler, ifritten hadiseler, ifritten yüzler… Koskoca bir kaos var demek ki ortada, bütün toplumu yutan bir kaos. Peki, ne olacak!

Meseleye belki de biraz Toplumsal Bellek kavramı içinde bakmayı denemek lazım: Algıları bireysel olarak gören Maurice Halbwachs, belleğin iletişim aktivitesi içinde var olduğunu ve canlı kaldığını iddia ederek Toplumsal Bellek kavramını ilk defa ileri sürmüştür. Halbwachs’ın izinden gidersek bellekteki unutmaların, kesintiye uğramaların, çerçeve değiştirmesinin arkasında iletişimin kesintiye uğradığı durumları görebiliriz.

Jan Assman, toplumsal belleğin ana gücü olan hatırlama figürlerini; zamana/mekâna bağlılık,  gruba bağlılık ve tarihin yeniden kurulması ilkeleri içinde değerlendirir. Kısa söylemek gerekirse, bir toplumsal belleğin özünde ortak yaşanan bir zaman, bir kimlik inşa eden mekân, ortak anı ve duygu birlikleri içinde sürekli yeniden inşa edilen bir tarih düşüncesi olduğu görülüyor.

Kavramın detayları uzun. Bilenler bilir. Biz o zaman asıl soruya gelelim; yani “millette kimlik ve bellek duygusu uyandıran zamana ve mekâna sis çöküverirse ne olacak” sorusuna. Yani “devletin kurumlarına, inanç ve eğitim müesseselerine, taşa toprağa, köye kente kopkoyu bir sis çöküverirse bellek nerelerde çöküntüye uğrayacak ve nerelerde unutmaya ve yalpalamaya başlayacak” sorusuna.

SİS İNSANLARIN ALGISINI BOZAR

Şimdi bir başka örneğe gitmeme izin verin: 1955’te Alain Resnais tarafından yönetilen Gece ve Sis belgeseli, Nazizm’i ve soykırımı anlatır. Belgesel ele aldığı konu kadar adıyla da ilgimi çekmişti. Resnais çalışmasına verdiği adda zaman ve mekânın karartılması sonucu bizi belleğin çöküşüne götürecek yığınla yol var. Siste kitlelerin algısını bozan onu işlemez hale getiren bir şey var.

Bilge Karasu’nun 12 Mart’ı yazmak için yola çıktığı ve yazım sürecinde 12 Eylül’e de şahitlik ettiği romanın adı da sise benzer şekilde Gece’dir. Gecenin işçileri vardır orada. Akşam saatlerinde ortaya çıkarlar. Vazifeleri geceyi hazırlamak ve insanları geceye hazırlamak olan işçilerdir bunlar. Yeni yeni ürküntü yöntemleri bulmanın peşindedirler. Doğaçlama bir hukukun kuluçkasında Kafkavari korkular üretirler. Bu korkular öylesine büyür öylesine büyür ki kendileri bile bu gizden ürküntü duyarlar.

SİS KÖTÜLÜĞÜN RAHMİDİR

Zülfü Livaneli’nin yazıp yönettiği Sis filmi ise bir darbe gecesinin sonunda marşların eşliğinde uyanılan bir sabahla başlar. Ortalık pusludur ve bu kasvet film boyunca uzar gider. Hâkim Ali Fırat’ın iki küçük oğlu sisli bayram sabahında olan biteni anlamaya çalışmaktadırlar balkondan. Zamanla beraber gecenin işçileri bu iki oğlu da kuşatır ve iki karşıt fikre sahip olurlar. Sisli bir gece kardeşlerden biri öldürülür. Filmin kahramanları gibi izleyici de katilin ise diğer kardeş olup olmadığını düşünür. Cevabı yoktur bu acı sorunun. Kuşku dağları, sis ise bütün hayatı kuşatmıştır. Sis filminin sorusu da tıpkı Casablanka’daki Ilsa’nın samimi olup olmadığı sorusu gibi sürüp gitmiştir. Neticede Casablanka da bir sis ile başlar ve sis ile biter ve sisin bir cevabı hiçbir zaman olmaz.

Sis aydınlığın ve hakikatin kalın örtüsü olduğu kadar ucubenin vahşetin ve canavarlaşmanın da rahmi olur Darabont’un Öldüren Sis filminde. Şehri koyu bir sis kaplar ve bu sisin içinden o güne değin hiç rastlanmamış yaratıklar, canavarlar çıkar. Devasa böcekler, ahtapot kollu canlılar akla hayale gelmedik ne varsa sahnededir. Sis bir plasenta gibi sarar ve besler korku canavarlarını. Olayları sisin içinde bir türlü anlamlandıramayan insanlar intiharın yolunu seçmeye başlamışlardır. Filmin sonunda hem de hiç beklenmedik bir anda sisle beraber bu karanlık dünya da çekilir gider. Geride ise yıkımın, vahşetin telafi edilemez acı tablosu kalmıştır.

SİSTE İNSANLAR KORKUYLA KUŞATILIR

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Başlığı Umberto Eco’dan ödünç aldım. Eco Anlatı Ormanları kitabında Sis Etkisi’nin gerçekten çok kurmacayla izdüşümünü inceliyor. Çünkü sis gerçekten çok kurmacanın dünyasına dâhildir. Siste sanallık/algı hakikate üstün gelir. Gülün Adı romanı da ilginç biçimde sis ile başlayıp sis ile biter. Sis, eserin kurmaca gücünü beslediği kadar ortaçağın karanlığını hissettirmesi bakımından da başroldedir bu eserde. Sis, yaratık ruhlulara yaşama imkânı verir. Siste insanlar korkuyla kuşatılarak sindirilir. Bu yüzden sisle başlar en zor dönemler, sisin içinde hayat bulur.

Ama sonuç hep aynıdır: Hayat kurmaca gibi sürüp gitmez. Sis bir gün silinir ve arkada o korkunç yıkım görülmeye başlar.

Sisin dağılmadığı ama yıkımın çoktan fark edildiği günlerdeyiz.

Kendi sesine hayranlıkla başlar sis. Kendi doğrularının tek olduğuna inanmakla. Kendisinin dışında herkesi yanlış görmekle… Uyaranları duymamakla, ikaz edenleri görmemekle hatta tutup onları cezalandırmakla başlar. Öyle olduğu için de; “Burada bizden habersiz yaprak kıpırdamaz!”, “Bu uçağa binecekleri biz ayarlarız!”, “Benim olduğum yerde ekmek yedirmem!” cümleleriyle seslenen her ağız bir sis davetkarı sayılabilir.

İşin kötü yanı ise söyleneceklerin çoktan söylendiği, akil seslerin çoktan susturulmuş olduğudur.

Şimdi zihinler darmadağın. Ortak bellek sayılabilecek ne varsa anlamını yitirmiş o da değilse aşındırmış durumda. Unutmanın arandığı yahut bir şekilde yaşandığı günlerdeyiz. Her ne halde olursak olalım bu sis dağılıyor ve hep beraber sisin yıkımını izleyeceğiz, başka yapacak ne kaldı ki!..

[Bedri Özdemir] 12.11.2019 [TR724]

El Clasico adres mi değiştirdi? [Hasan Cücük]

Derbi denince tüm dünyada akıllara Real Madrid – Barcelona rekabeti nam-ı diğer El Clasico gelir. Dünya Kupası finali kadar seyirciyi ekran başına çeken El Clasico’nun bu sezon ilk buluşması 26 Ekim’de olacaktı. Ancak İspanya Yüksek Mahkemesi’nin bağımsızlık referandumu düzenleyen Katalan siyasetçilere verilen hapis cezasını onaması nedeniyle bölgede düzenlenen eylemler, El Ciasico’yu etkiledi. Müsabaka 18 Aralık tarihine ertelendi. Pazar günü oynanan Liverpool – Manchester City maçının yeni El Clasico olduğu yorumları yapıldı. Tüm dünyanın nefesini tutup takip ettiği El Clasico adres mi değiştiriyordu? Kimilerine göre bu sorunun cevabı evet. Peki gerçekte durum nedir?

Real Madrid – Barcelona mücadelesi sadece yeşil sahalarla sınırlı kalmadı. Katalan bölgesinin takımı olan Barcelona, merkeze karşı mücadelenin adresi oldu. Özellikle diktatör Franco’nun Real Madrid’e açık desteğini vermesi sonra Barcelona ‘Bir kulüpten çok öte’ anlam yüklenen bir takım oldu. Öyle ki, tam 105 yıl boyunca formasına reklam almadı. Gerekçesi basitti; Barcelona bağımsız olmayan Katalanya’nın gayr-ı resmi milli takımıydı. Franco sonrası iki kulübün rekabetinin üstünde siyasi gölge kalktı. Siyaset gölgesinin kalkmasıyla rekabette tek konuşulan futbol oldu.

İki kulübün rekabetinin dünya çapında ilgi uyandırması kadrolarında barındırdıkları yıldızlardan kaynaklandı. Dünya futbolunun starlarının oynamak istediği kulüpler listesinde ilk sırada hep Real Madrid ve Barcelona oldu. Avrupa ve dünyada yılın futbolcusu seçilen oyuncular uzun yıllardır bu iki kulüp bünyesinden çıktı. Messi – Cristiano Ronaldo rekabetine gelene kadar Rivaldo, Ronaldinho, Romario ve Brezilya’lı Ronaldo Barcelona formasıyla dünyanın en iyi futbolcusu ödülünü aldı. Real Madrid formasıyla bu unvanı alan isimler ise, Zinedine Zidane, Luis Figo, Brezilyalı Ronaldo, Fabio Cannavaro oldu. 2008’de Manchester United formasını giyen Cristiano Ronaldo’nun dünyada yılın futbolcusu seçilmesiyle Messi – Ronaldo rekabeti resmen başlıyordu. Portekizli yıldızın bir yıl sonra Real Madrid’e transfer olmasıyla rekabet farklı mecraya evriliyordu. İkilinin rekabeti El Clasico ile taçlanıyordu.

2008-2019 arasında Messi ve Cristiano Ronaldo’nun dışında sadece bir isim FİFA yılın futbolcusu ödülünü alırken, bu futbolcu da Real Madrid formasını giyen Luka Modric’ti. Dünyanın en iyi futbolcusunu bünyesinde barındıran iki kulübün rekabeti doğal olarakta sonucu tüm dünyada merakla beklenen derbi oldu. Cristiano Ronaldo’nun Real’den ayrılıp, Juventus’a gitmesiyle El Cilasico’nun kan kaybettiği bir gerçek.

Dünya starlarını bünyesinde barındıran Real Madrid ve Barcelona, sadece La Liga’yı değil Şampiyonlar Ligi’ni de domine etti. Son 11 yılda Şampiyonlar Ligi’ni Real Madrid 4, Barcelona ise 3 kez müzesine taşıdı. Yine her iki kulübün bu sezon ortaya koyduğu düşük performans El Cilasico’yu etkiledi. Ancak yılların El Clasico’su için öldü demek oldukça erken.

El Clasico’da futbolcuların rekabeti öne çıkmasına karşılık Premier Lig’de mücadele aslan payı teknik adamların oldu. Manchester United – Arsenal buluşmalarını farklı kılan oyuncular kadar saha kenarındaki Alex Ferguson ve Arsene Wenger’in varlığıydı. İki hocanın maçtan önce ve sonra yaptığı açıklamalar en az sonuç kadar ilgi çekiyordu. Yine Jose Mourinho’nun Chelsea’ya gelmesiyle rekabet üçlüye dönüştü.

Liverpool – Manchester City maçlarının yeni El Clasico olarak yorumlanmasında kadrodaki oyunculardan daha çok saha kenarında Jürgen Klopp ve Pep Guardiola’nın varlığı oldu. Liverpool, Klopp’un gelmesiyle çeyrek asırı aşan şampiyonluk hasretinin son bulacağına ümitlerini arttırdı. City, Guardiola sayesinde yenilmez armadaya dönüştü. Son iki yılın şampiyonu City olurken, geçen sezonu City’nin 98, Liverpool’un 97 puanla tamamlaması iki hocanın kalitesinin tescili oldu. City Premier Lig’de zirveye çıkarken, Liverpool Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine taşıdı.

Liverpool – City buluşmasından galip çıkan ev sahibi takım oldu. Bu sezon oynadığı 12 maçın 11’ini kazanan Liverpool şampiyonluk yolunda dev bir adım attı. En yakın rakibinin 8 puan önünde olan Liverpool, 4. sıraya indirdiği City’ye ise 9 puan fark attı. Klopp – Guardiola tecrübesi ve kaitesinin Liverpool – City maçlarını başka bir havaya taşıdığı su götürmez bir gerçek. Ancak yeni El Clasico olması için daha alınacak önünde uzun yol var. İki hocadan biri takımının başından ayrıldığında rekabetin kan kaybedeceğini unutmamak gerekir. Kısaca, Real Madrid – Barcelona buluşmasında futbolcular, Liverpool – City kapışmasında ise hocalar öne çıkıyor.

[Hasan Cücük]

İşi ehline verme [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İşi ehline verme, İslam’ın devlet yönetimiyle ilgili vaz etmiş olduğu önemli ilkelerden birisidir. Bunu emreden âyet-i kerime şu şekildedir: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir.” (en-Nisa, 4/58) İbn Teymiye, bu âyette yer elan “emanetlerin ehline verilmesi” ve “adaletle hükmedilmesi” şeklindeki iki ilkenin, sağlam ve adil yönetimin özünü ve aslını oluşturduğunu ve es-Siyasetü’ş-şeriyye fî ıslahı’r-râî ve’r-raiyye isimli kitabının da “ümera âyeti” ismini verdiği bu âyete dayandığını ifade etmiştir. (İbn Teymiyye, Siyasetü’ş-şeriyye, s. 4-5)

Emanete Riayetin Önemi

Öncelikle ifade etmek gerekir ki emanete riayet etme, Müslüman ahlakının ayrılmaz hususiyetlerinden ve başlıca meziyetlerinden biridir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “O mü’minler ki emanetlerine ve verdikleri sözlerine riayet ederler.” (el-Mü’minun, 23/8; el-Meâric, 70/32) Başka bir âyette ise mü’minlere hitaben, “Bile bile size emanet edilen şeylere hıyanet etmeyin.” (el-Enfâl, 8/27) buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz de emanete hıyanet etmenin başlıca münafıklık alâmetlerinden birisi olduğunu beyan etmiş (Buharî, İman 24) ve Müslüman birisinin kendisine hıyanet eden kimseye dahi hıyanetle karşılık veremeyeceğini vurgulamıştır. (Ebû Dâvud, Büyu 79; Tirmizî, Büyu 38) Şu hadis-i şerifte ise emanet, doğrudan imanla ilişkilendirilmiştir: “Emaneti olmayanın imanı da yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/135)

Emanetin Anlamı

Kur’ân ve Sünnette sıklıkla üzerinde durulan, ahlak ve hukukun en temel ilkelerinden birisi olan emanet, insan için kullanıldığında güvenilirlik, doğruluk ve dürüstlük gibi anlamlara gelir. Hukuk dilinde ise koruması için başka birine geçici olarak tevdi edilen şey için kullanılır. Bütün bunların yanında iman ve ibadet gibi dinî yükümlülükler, sahip olunan duyu ve organlar, malik olunan mal ve servetler, elde tutulan makam ve mevkiler, başkalarıyla yapılan akit ve sözleşmeler, başkalarına verilen söz ve sırlar, Allah tarafından lütfedilen eşler ve çocuklar da insan için sahip çıkılması, hakkı verilmesi ve korunup kollanması gereken önemli birer emanettir.

Farklı bir tasnifle emaneti üç kategoride ele almak da mümkündür. Bunlardan birincisi Cenab-ı Hakk’a karşı yerine getirilmesi gereken emanetlerdir ki bunlar da dinin emir ve nehiylerine riayet etmek ve kulluk vazifesini hassasiyetle yerine getirmektir. İkincisi insanlara karşı olan emanetlerdir ki bunlar da uhdemize bırakılan emanetlere sahip çıkmak, herkesin hukukuna riayet etmek, başkalarının sırlarını saklamak, verilen sözleri tutmak, muttali olunan şahsî kusurları ifşa etmemek gibi şeylerdir. Üçüncüsü ise insanın kendisiyle ilgili emanetlerdir ki göz, dil ve kulak gibi organları haramlardan uzak tutmayı ve yerli yerinde kullanmayı, sahip olunan bilgi, istidat ve kabiliyetlerin hakkını vermeyi, beden ve ruh sağlığını korumayı, kalb ve ruhun gıdasını vermeyi buna misal olarak zikredebiliriz.

Bir Emanet Olarak Kamusal Vazifeler

Bütün bunların yanında başta devlet başkanlığı olmak üzere vekillik, valilik, kaymakamlık, hakimlik veya komutanlık gibi her türlü kamusal vazife de insan için önemli birer emanettir. Nitekim Peygamber Efendimiz, kendisinden vazife isteyen Ebu Zer el-Gıfari’ye şu mukabelede bulunmuştur: “Sen güçsüzsün; bu iş ise bir emanettir. Emanet ise üstesinden gelemeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve perişanlık sebebidir.” (Müslim, İmare 16)

Şu hadis-i şerifte de iş ve vazifelerin önemli birer emanet olduğuna dikkat çekilmiştir: Peygamber Efendimiz, “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyin!” buyurmuş, sahabenin, “Ey Allah’ın Resûlü, emanet nasıl zayi olur?” sorusuna ise şöyle cevap vermiştir: “İş, ehli olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekleyin!” (Buhari, İlim 2)

En başta verdiğimiz Nisa suresindeki “ehline verilmesi gereken emanetler” de öncelikli olarak iş ve vazifeler şeklinde yorumlanmıştır. Zira Nisa suresinin 58. ve 59. ayetlerinin yönetimle ilgili meseleleri ele alıyor olması ve bu ayetin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen hâdise de bu yorumu desteklemektedir.

Müfessirlerin ittifakla bu ayetin nüzul sebebi olarak gösterdikleri hâdise şu şekilde cereyan etmiştir:

Peygamber Efendimiz, Mekke’yi fethettiği gün sidane/hicabe görevi (Kâbe’nin bakımı, örtüsünün değiştirilmesi, ziyarete açılması, anahtarlarının muhafazası) Abdüddaroğullarını temsilen Osman b. Talha tarafından temsil ediliyordu. Allah Resûlü, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra anahtarları Osman b. Talha’dan alır ve Kâbe’ye girer. Hem Kâbe’nin içindeki putları kırar hem de orada iki rekat namaz kılar. Dışarı çıktığında Hz. Abbas (bazı rivayetlerde Hz. Ali) sikaye (hacılara su dağıtma) görevinin yanı sıra sidane görevinin de kendilerine (Haşimoğullarına) verilmesini talep eder ve Efendimiz’den anahtarları ister. Fakat Allah Resûlü (s.a.s) Kâbe’nin içindeyken kendisine emanetlerin ehline verilmesini emreden Nisa suresindeki ilgili ayet-i kerimeler nazil olur. Bu yüzden O, Osman b. Talha’yı çağırarak ilgili âyetleri okur ve anahtarları kendisine teslim eder. Sonrasında da kıyamete kadar bu görevin kendilerinde kalacağını, bu görevi onlardan ancak zalimlerin geri alacağını ifade buyurur.

Bu hâdise de göstermektedir ki Allah Resûlü (s.a.s) o gün için oldukça saygın ve önemli olan sidane/hicabe görevini kendi akrabalarına değil, bu işe ehil olanlara vermiştir. Zira uzun zamandır yapageldikleri bir iş olması hasebiyle muhtemelen o gün için Müslümanlar arasında bu işe en liyakatli olan kimseler Osman b. Talha ve yakınlarıydı. Bazı rivayetlerde Osman b. Talha’nın bu görev kendisine verilirken henüz Müslüman olmadığının ifade edilmesi de ayrıca önem arz etmektedir. Demek ki Efendimiz (s.a.s) açısından emanetlerin ehline bırakılması yani görevlendirmelerde liyakatin esas alınması, yerine göre Müslümanlığın da dindarlığın da önünde yer alıyordu.

Allah Resûlü’nün Görevlendirmeleri

Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyeleri boyunca yapmış olduğu görevlendirmelere bakılacak olursa, liyakat esasına göre vazife vermenin sadece burada zikredilen hâdiseyle sınırlı olmadığı, bilakis Onun hayatında önemli bir esas olduğu görülecektir. Yani o, bir taraftan,“Müslümanların yönetim işini üstlenen kimse, içlerinde daha liyakatlisi, Allah’ın Kitabını ve Resûlünün Sünneti’ni daha iyi bilen birisi bulunduğu halde başka birisine görev verirse, hiç şüphesiz Allah’a, Resûlüne ve bütün mü’minlere ihanet etmiş olur.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 11/114) şeklindeki sözleriyle her türlü adam kayırmayı, torpil ve iltiması sert bir dille yasakladığı gibi, diğer yandan da bizzat fiilî uygulamalarıyla ümmetine örnek olmuştur.

Bilindiği üzere Allah Resûlü, 23 yıl gibi beşer tarihine nispetle oldukça kısa bir süre içerisinde, her türlü kötü âdet ve alışkanlığın mevcut olduğu Cahiliye toplumundan insanlığa yol gösterecek fazilet abidesi rehberler yetiştirmiş ve Allah’tan aldığı vahyi bütün Arap Yarımadasına ulaştırmıştır. Allah’ın teyit ve muvaffakiyetini bir yana bırakacak olursak, bir beşer olması hasebiyle Efendimiz’in ortaya koymuş olduğu bu başarının altında yatan önemli sebeplerden birisi de insan istihdamındaki isabetidir.

Allah Resûlü (s.a.s) insan kaynağını öyle yerli yerinde kullanmış ve vazifenin mahiyetine göre mevcutlar içerisinden öyle ehil insanları iş başına getirmiştir ki onun görev verdiği insanlar arasında başarısız olmuş birine rastlamak mümkün değildir. O, çevresindekileri tavzif ederken onların ne kendisine olan yakınlık ve dostluklarına ne fakirlik ve zenginliklerine ne soy ve soplarına ne yaş ve başlarına ne de Arap ya da acem olmalarına bakmıştır. Bilakis Efendimiz yapacağı görevlendirmelerde öncelikle liyakat ve kabiliyetleri göz önünde bulundurmuştur. Aksi takdirde Nebiyy-i Ekrem’in içinde Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir başta olmak üzere önde gelen pek çok sahabenin bulunduğu bir ordunun başına henüz yeni Müslüman olmuş Halid b. Velid’i veya azat olmuş bir köle olan Zeyd b. Harise’yi ya da Hz. Zeyd’in oğlu olan ve henüz yirmi yaşında bulunan Üsame b. Zeyd’i komutan tayin etmesini açıklamak mümkün değildir. Efendimiz (s.a.s) onlardaki askeri kabiliyet ve dehayı keşfettiği için, yer yer yükselen itirazlara aldırmaksızın onları ordunun başına getirmiştir.

Aynı şekilde Peygamberimizin henüz sekiz yaşında olmasına rağmen Amr b. Seleme’yi kavmine imam tayin etmesinin sebebi onun Kur’ân bilgisinin herkesten daha fazla olması, yani imamlık vazifesine en liyakatli kimse olmasıdır. Yine on yedi yaşındaki Amr b. Hazm’ı bir kısım hükümlerin yazılı bulunduğu bir mektubu eline vererek Necran’a zekat memuru olarak göndermesinin sebebi de onun bu konudaki maharet ve ehliyetidir.

Efendimiz’in hayatında ehliyet ve liyakate göre vazife vermenin daha pek çok misalini görmek mümkündür. Daha doğrusu onun bütün vazifelendirmelerinin altında yatan temel esas budur. Birkaç örnekle meseleyi biraz daha açmaya çalışalım. Allah Resûlü, Mescid-i Nebevi’nin inşaatının sürdüğü günlerde çamur işlerinde iyi bir usta olan Hadramevtli Talk b. Ali’yi Medine’ye getirtmiş, onun bu işteki başarısını gördükten sonra da “Çamur karma işini Yemameli’ye bırakınız. Çünkü o, sizin bu işi en iyi yapanınız, işi en sıkı tutanınız ve en güçlü olanınızdır.” buyurarak ihtisas ve liyakatin önemine dikkat çekmiştir. (İbn Sad, Tabakat, 5/552)

Aynı şekilde Efendimiz, Habeşistan’a gönderdiği kafilenin başına Hz. Cafer’i tayin etmiştir. Amr b. As’ın Müslümanları Necaşi’den talep etmesi üzerine Hz. Cafer ayağa kalkmış ve yaptığı oldukça veciz, fasih ve beliğ konuşmasıyla hem diplomat kişiliğini ortaya koymuş hem konumunun hakkını vermiş hem de Efendimiz’in nasıl yerli yerinde bir tayin yaptığını göstermiştir.

Diğer bir misal olarak Allah Resûlü’nün İkinci Akabe Biatı’ndan sonra Medinelilerin talebi üzerine mürşit olarak Mus’ab b. Umeyr’i seçmesini verebiliriz. O, Medine’ye ulaştıktan sonra tevazu ve mahviyetiyle, yumuşak üslubuyla, hikmetli sözleriyle kısa süre içerisinde Medinelilerin gönlünü fetheder ve bir yıl sonra yeni Müslüman olmuş 72 kişiyle Efendimiz’in karşısına çıkar.

Görevlendirmelerinde işleri ehline verme ilkesi doğrultusunda hareket eden Allah Resûlü, gayrimüslimlerin bilgi ve tecrübelerinden istifade etmekten de geri durmamıştır. Mesela o, müşrik olan Abdullah b. Ureykıt’ı hicreti esnasında yol rehberi olarak tutmuş, Mescid-i Nebevi’ye minber inşa etmesi için bir Hristiyan ustadan faydalanmış, Müslüman olmamalarına rağmen okuma-yazma bilen Bedir esirlerini fidyeleri karşılığı Müslümanlara muallim olarak istihdam etmiş, o gün itibarıyla henüz Müslüman olmayan Amr b. Umeyye ed-Damrî’yi Habeşistan’a elçi olarak göndermiş ve hastalanan Sad b. Ebî Vakkas’ı da Müslüman olmasa da tıp bilgisindeki maharetinden ötürü Beni Sakife’li bir doktor olan Haris b. Kelede’ye yönlendirmiştir.

İşler niçin ehline verilmelidir?

Buraya kadar ifade edilen hususlardan da anlaşılacağı üzere insanları farklı vazife ve görevlere istihdam ederken göz önünde bulundurulması gereken öncelikli ve en önemli kriter, ehliyet ve liyakattir. Akrabalık, ahbaplık, hemşerilik, yandaşlık, zenginlik, soyluluk, yaşça büyüklük, güç ve makam sahibi olma, istekli bulunma gibi hususiyetler bu konuda belirleyici olamaz. Aynı şekilde herhangi bir mezhebe, etnik gruba, tarikat veya cemaate veya  siyasi partiye mensup olma da kesinlikle liyakat ve ehliyetin önüne geçirilemez. Yine herhangi bir konumda idareci olarak bulunan bir insanın, sırf sözünü daha iyi dinleteceğini veya kendisine daha çok yağcılık yapacağını düşündüğü için insanlara görev verecek olursa ilgili ayet ve hadislere muhalefet etmiş olur.

Değil dostluk, akrabalık, ahbaplık veya yandaşlık ilişkileri, dindarlık dahi bu konuda ikinci planda göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Bediüzzaman Hazretleri de iş ve sanatta salahate (kişinin dindar ve takva sahibi olmasına) değil, maharete (yapacağı işteki bilgi ve tecrübesine) bakılması gerektiğini ifade eder. Fakat bir işe ehil olduğu anlaşılan birden fazla insan bulunduğunda elbette bunlar arasında tercihte bulunurken daha başka faktörler de devreye girecektir. Fakat burada bile asıl düşünce, iş ve vazifelerin daha iyi yerine getirilmesi, verimlilik ve başarının artırılması olmalıdır.

Söz konusu olan ister bir devlet ister bir kurum isterse herhangi bir sosyal organizasyon olsun, işlerin ehil insanlara bırakılmadığı, insan istihdamında kabiliyet ve yeteneklerin gözetilmediği, bilgi, ihtisas ve tecrübelerin göz ardı edildiği bir yerde adam kayırmalar, kadrolaşmalar, torpil ve iltimaslar söz konusu olur. Bunların bulunduğu bir yerde ise zulüm ve haksızlıkların, bozulma ve yozlaşmaların olması; ilim, irfan ve tecrübenin yerini sığlık ve cehaletin alması kaçınılmazdır. Ehliyet ve liyakate riayet edilmeyen bir yapıda insan sermayesi zayi edilmiş ve kabiliyetler de israf edilmiş olacağından yapılan işlerden de verim alınamaz, başarı sağlanamaz.

İş ve vazifelerin taksiminde tam bir tarafsızlıkla hareket edildiği, bilgi ve kabiliyetlerin değer gördüğü toplumlarda ise zulmün yerini adalet, yozlaşmanın yerini terakki, tembelliğin yerini de say ve gayret alır. Belirli vazifelere gelmenin yolunun falana filana yakın olmadan değil, liyakat sahibi olmadan geçtiğini bilen fertler, daha çok çalışır, bilgi ve birikimlerini artırmaya gayret ederler. Aynı şekilde herhangi bir vazifeye tayin edilen insanlar da birilerine yaranmakla, birilerini pohpohlamakla bulundukları yerde kalamayacaklarının farkında olur ve kendilerinden beklenen işleri en iyi şekilde yapmaya çalışırlar. Hiç şüphesiz böyle bir toplumun fertleri arasında müthiş bir yarış havası hâkim olur, marifetler iltifatla karşılanır, potansiyel durumdaki kabiliyetler inkişaf etme imkanı bulur ve neticede kazanan yine toplumun kendisi olur.

Devlet İdaresinin Ehliyetli İnsanlara Bırakılması

Çobanlıktan saat tamirciliğine kadar her işin erbabına bırakılması gerekir. Çobanlıktan anlamayan bir insan kısa sürede sürüsünü kurda kaptırır ve zayi eder. Aynı şekilde eğer işin erbabı olmayan bir kimse ticarete atılacak olursa kâr etme ve para kazanma bir yana kısa sürede elindeki sermayesini batırır. Yine halk arasında meşhur olduğu üzere yarım doktor insanı candan yarım hoca da dinden eder. Kısaca başarının öncelikli şartı, işlerin erbabı tarafından deruhte edilmesidir.

Hiç şüphesiz liyakat ve ehliyetin aranacağı öncelikli yer, devlet idaresi olmalıdır. Zira devlet başkanının yük ve sorumluluğu toplumdaki herkesten daha çoktur. Bir mahalle bekçisi liyakatsiz olursa, en fazla birkaç ev soyulur. Fakat bir devlet başkanı liyakatsiz olursa, ülke heder olur. Bir ülkedeki en büyük emanet devlet idaresi olduğu için, millet fertlerine düşen öncelikli görev de bu emanetin ehil ellerde kalması adına kendilerine düşen sorumluluğu bihakkın yerine getirmektir.

Elbette devletin iyi yönetilmesi sadece devlet başkanıyla sınırlı değildir. Özellikle güçler ayrılığının esas kabul edildiği ve devlet yönetiminde bürokrasinin çok önemli hale geldiği günümüz şartlarında, yüksek idari makamlar başta olmak üzere her türlü kamusal vazifenin ehil ellerde bulunması fevkalade önemlidir. Mülkün temeli adalet olduğu gibi, adaletin sağlanması da özellikle yönetici ve idareci konumundaki insanların ehliyet ve liyakat sahibi olmalarına bağlıdır.

Hangi seviyede olursa olsun, idareci konumunda bulunan insanların liyakat ve ehliyetlerini anlamak için en temelde iki hususa bakılır: Birincisi güvenilir, dürüst, şeffaf ve adil olup olmadıkları (emanet), ikincisi de idare sanatını bilip bilmedikleri. Zira ehl-i emanet değil ehl-i hıyanet olan yöneticiler, insanların can ve mal güvenliklerini korumakla görevli oldukları halde, bizzat kendileri bu konuda tehdit oluşturmaya başlar. Aynı şekilde devlet idaresinden ve ilm-i siyasetten anlamayan kişiler devlet kademelerinde önemli makamları işgal ettiklerinde, devlet çarkları bozulmaya, ülke de gerilemeye ve çökmeye başlar.

Ehil insanlar yönetici oldukları takdirde ise kendileri adaleti temin edecekleri ve insanların hak ve özgürlüklerini koruyacakları gibi, emanetleri de (her türlü iş ve vazifeyi) ehline verirler. Dolayısıyla İbn Teymiye’nin ifade ettiği gibi “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder.” ayeti adil ve sağlam bir devletin kurulmasının ana dinamiklerini ortaya koymaktadır.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki işlerin ehil olan insanlara verilmesi oldukça kuşatıcı ve önemli bir Kur’ânî disiplin olduğu gibi, ehil insanların yetiştirilmesi adına plan ve projeler yapmak da yine Müslümanlara düşen önemli bir vazifedir. Allah Resûlü (s.a.s) bir taraftan yetişmiş ve kabiliyetli insanları çok iyi değerlendirirken, diğer yandan da yapılması gerekli vazifeleri hakkıyla yerine getirebilecek geleceğin yöneticilerini, komutanlarını, mürşitlerini vs. yetiştirmiştir.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 12.11.2019 [TR724]

Jallikattu, Linç Kültürü ve Hırs Kulesi [Uğur Tezcan]

Ara ara filmlere dayalı yazılar ve yorumlar yazmayı severim. 2019 Hint Sineması yapımı ‘Jallikattu’ da bunlardan birisi olacak bugün. Bu tür yazılar yazarken bazen yazar olarak filmin senaryosuna bizzat işlenmemiş birtakım duygu ve düşüncelere de işaret ettiğiniz olur. Geçenlerde kısa bir videoda görmüştüm; çok sis alan bir beldede havadaki su buharını toplayıp suya çeviren perde şeklinde düz paneller aracılığıyla su topluyorlardı ve bu suyu su kıtlığı olan alanlarda sulama amaçlı olarak kullanıyorlardı. Yazarlık da bir bakıma bu demek değil midir? Havadan nem kaparcasına; gözlemlenen her hadiseyi, hissedilen her algıyı ilham damlacıklarına dönüştürme işidir yazarlık.

İşte bunun gibi bazen öyle olur ki hakkında yorum yazdığınız filmin belki de hiç o şekilde bir mesaj verme gayreti olmamıştır; fakat filmi oluşturan kareler, kullanılan dekor, seçilen mekan ve karakterler, kamera açıları ve ışıklar, müzik ve olayların kurgu şekilleri sizin ruh ve zihin dünyanızın panellerine çarptığında değişik anlam damlaları şeklinde düşerler his bahçelerinize!

Jallikattu filmi bunun aksine olarak zaten bu yazıda resmetmeye çalışacağım mesajların önemli bir kısmını vermek üzerine kurgulanmış bir film. Ben onların da biraz ötesine sarkacağım ve kendime ait hisler ilave edeceğim o tabloya. Genelde Hint filmleri uzun metrajlı olsalar da, bu film; sinematoğrafisi, senaryosu ve müziği açısından son derece başarılı kısa bir Hint filmi. Hatta bu başarısına ilave olarak Batı dünyasında diğer toplumlara ait karakter analizi veya eleştirisi yapan filmlere ödül verme şeklinde bir eğilim olduğu dikkate alınırsa Jallikattu’nun Batı sinema sektöründe de ilgi göreceğinden ve ciddi ödüller alacağından eminim.

Jallikattu ifadesinin Hindistan’da yaygın olan ve kalabalığa salınan hörgüçlü bir Hint öküzünün hörgücünden yakalanmaya çalışıldığı bir oyun olduğunu bu film vesilesiyle araştırınca öğrendim. Filmde zaten kurgu olarak, kesilmek üzereyken kaçan azgın bir öküzün küçük kırsal bir kasabada yarattığı kaosu izliyorsunuz. Bunun yerel halkı nasıl büyük bir kovalamacanın içine çektiğini  ve onların buna tepki veriş biçimlerini ele alan sürükleyici bir kompozisyon sunuyor bizlere film. Bunu yaparken de geniş kapsamlı toplumsal mesajlar vermeye çalışıyor.

Bir saatin tik tak sesleri eşliğinde başlıyor film. Zamana veya gündelik yaşamın sade akışına dair bir atmosfere gireceğinizi anlıyorsunuz hemen. Filmin sonuna geldiğinizde zaman kavramının ve zamanın akıcılığına rağmen erkekler temelinde tarih boyunca insanoğlunun sergilediği vahşi duyguların, reflekslerin ve nefsaniyetin hiç değişmediğini tekrar hatırlıyorsunuz. Film başarılı bir şekilde, sade yaşamıyla ve samimi-saf görünen haliyle küçük kırsal bir Hint kasabasını saatin tik takları eşliğinde göstererek başlıyor. Film ilerledikçede o safiyetin altında aslında büyük bir kaosun, öfkenin, cehaletin, sistemsizliğin, hırsın ve bencilliğin gizlenmiş olduğunu görüyorsunuz. Öküzün boynuzları sanki o masum görünen samimiyetsizlik perdesini yırtıyor ve altındaki gerçek; yabani ve azgın linç kültürünü ortalığa saçıveriyor. Filmde bir bahçıvan, onunla eski bir davası olan avcı bir adam, nişanlanmak üzere olan bir kız başrollerde görünselerde; film başarılı bir şekilde sadece bu kişiler üzerine konu bina etmeyor. Aksine yan oyunculara ve yüzlerini göremediğiniz kalabalık yığınlar halinde koşuşturan diğer insanlara kadar herkese bir öznellik yüklüyor. Ekranda gördüğünüz her bir karakter, insan doğasının vahşiliğini sergileme noktasında temsilcilik üstleniyorlar. Hangi oyuncuya odaklansanız filmin amacını onların tavır ve davranışlarında okuyabiliryorsunuz neredeyse.

Normalde sağlıklı tepkiler veren bir toplumda kaçan bir hayvanı yetkililere bildirirsiniz ve az sayıdaki insanla belli aletler kullanarak ve sistemli hareket ederek ufak çaplı bir operasyon yapar ve sorunu çözersiniz. Oysa filmde şehrin ileri gelen kişilerinden birinin kızının nişanında kullanılacak olan öküzün kasabın elinden kaçtıktan sonra birkaç bahçeye verdiği zarar üzerine gelişen olaylar akıcı bir şekilde ele alınıyor. Kasabadaki tüm erkekler ve olayı duyarak öküzden pay almak için kasabaya akın eden diğer beldelerden insanların, aile-sosyal gruplarının ve çetelerinin de katılımıyla takip tam bir kaosa dönüşüyor. Kaçan bir hayvan kendi haline bırakılsa bir süre sonra acıkacak ve yorulacaktır aslında. Ancak yüzlerce insanın sopalarla, ateşlerle kovaladığı bir hayvanın panik içerisinde kaçması ve kaçarken de etrafa normalden fazla zarar vermesi tabiidir. Köşeye sıkıştırılmış bu korkmuş hayvanın temel bir içgüdüyle kaçarken etrafa verdiği zarar onu yakalamayı ve linç etmeyi göze almış azgın bir topluluk açısından bakıldığında bahçeleri terorize etmek şeklinde algılanabilir. Bu da bencilce bir düşünce tarzıdır ve hakikatten de rasyonaliteden de kopuk ilkel bir davranış biçimidir. Cehalet tabanlı ve sürü psikolojisinin etkisi altında hipnotize edilmiş fertlerin meydana getirdikleri toplumsal linç kültürünün, çözüm üretmek yerine daha yanlış tepkilere ve zararlara sebebiyet vermesi işte bundandır.

Hayvanın peşinden koşuşturan insanların vahşi, düşüncesiz ve grup psikolojisine esir düşmüş halleri, nefes almalarının bile yeri geldiğinde izleyicinin kulaklarına duyurulması, sürekli öfke ve panik halinde dolaşmaları ve birbirleri ile ilişkilerine yansıyan kabalıkları zihinlere işlenmeye çalışılmış. Baştan sona geçen kovalamaca sahnelerinde erkek egemen bir topluluk üzerinden bir topluluğun egosunu, çıkarcılığını, zayıfa karşı baskın gelme (domine etme) haleti ruhiyesini, samimiyetsizliğini ve maço kültürünün baskısını hissediyorsunuz üzerinizde. Eski belgesellerde izlediğiniz ‘et-toplayıcı insanoğlu’ imajı öküzü yakalayınca nasıl yiyeceğine dair planlar konuşan insanların replikleri eşliğinde sunuluyor izleyiciye. Ayrıca, bunun topluma yansıyan izleri de baştan sona kinayelerle dolu olan senaryoya işleniyor.

Mesela, kendisine tacizde bulunan ve kasap abisinin yanında çalışan kişiyi eliyle iten kızın adamın arkasından; ‘’gelirken hayvanın arkasından şu kadar et getirmeyi unutma!’ demesi genelde kadınlara, özelde de Hint toplumunda kadınlara biçilen role de bir gönderme yapıyor. ‘Et-toplayıcı’ erkek son derece vahşi hırsı ve bencilliği ile toplumdaki rolünü oynarken ‘et-pişirici’ kadına karşı sergilediği bencil, kaba, alçaltıcı tavır o ‘önemli’ görevin çarkları altında önemsizleştiriliyor ve kadın kendine biçilen bu alçaltıcı rolü benimsemeye, kabul etmeye zorlanıyor. Film, erkek egemen-maço toplumun vahşiliği, rasyonaliteden uzak azgın tavırları, ilkel tepkileri ve grup psikolojisine nasıl esir düşebildiği üzerinden mesaj vermeye çalıştığı için kadını özellikle ikinci plana itiyor. Hiç bir kadını öküzün peşinden koşturmayıp erkek egemen maço kültürünü nazara vermek suretiyle onun kadına bakış açısını nazarlara veriyor. Filmde, dövülen ve evde kocasıyla tartışan kadın imajı da bu role ilave olarak eklemleniyor ki bu üç boyutun da günümüz Hint toplumunda önemli kodsal yansımaları mevcut.

Hayvanın peşinden koşturup duran erkeklere dönelim tekrar. ‘Hayvanı ben yakalayacağım’ veya ‘yakaladım’ dedirterek ana karakterler üzerinden erkeklerin sürekli bir ego tatmini, zayıfı domine etme içgüdüsü, gurur ve hırs peşinde koşuyor olmaları resmedilirken başarılı bir şekilde bu duyguların oradaki tüm erkekler üzerinde nasıl (adeta bir virus gibi) hızlıca yayılan zehirleyici bir etkisi olduğu da irdeleniyor. Bu yapılırken de aslında bir noktaya daha temas edilmiş oluyor ki o da şu:

Öküz kaçarken bir kaç bağa ve bahçeye zarar verdiği için sanki o kadar insanın o zararı önlemek adına öküzü yakalamaya çalıştığını zannediyorsunuz. En azından o insanlar dışarıdan görüldüğünde böyle (kutsi) ve toplum menfaatine dönük bir amaç yönünde öküzü kovaladıkları duygusu eşliğinde resmediliyorlar. Dikkatlice analiz ettiğinizde ise gerçeğin öyle olmadığını, içlerinden bir kısmının sırf ego ve kişisel gurur amaçlı hareket ettiklerini, bir kısmının sırf hayvanın etinden pay almak için çabaladığını, bir kısmının da sırf kabilecilik-grup aidiyeti üzerinden ortak hareket ettiğini görüyorsunuz. Kimbilir en arka plandaki karakterleri bile öne çıkarsanız ve onların gerçek hayattaki izdüşümlerini bir karakter analizine tabi tutsanız onların amaçsız bir şekilde sadece toplumsal tepkiden-hareketten ayrı kalmamak adına, bilinçsiz-amaçsız refleksler neticesinde orada olduklarını bile görebilirsiniz.

Bu asli amaçlara ilave olarak filmde İkinci ana karakter rolünde olan avcı lakaplı kişi üzerinden de bir mesaj veriliyor. Normalde, eskiden kliseden ağaç çaldığı için hapis yatan ve sevdiği kızı kasaba kaptıran bu adam da belki elinde silahı veya namı olduğu için bu sürek avına davet ediliyor kasap hazzetmesede. İlk bulduğu kaos ortamında öç almak üzere kasabı öldürmeye çalışan bu adam şu sözleri sözlüyor: Ben aslında öküzü yakalamak için katılmadım. Sadece seni öldürmek için katıldım!

Kasabanın Hintli Katolik rahibi azgın ve öfkeli adamları ilk gördüğünde onları sukünete davet ediyor ve ‘’küfürlü konuşupta tabiata kötü etki etmeyin!’’ tarzında bilgece sözler sözlüyor. Fakat iki saniye sonra öküz gelip kendisine ait bağdaki bitkileri ezip geçtiğinde ise aynı papaz bu sefer birkaç dakika boyunca küfürler savuruyor ve hemencecik sürek avının önemli bir karakteri haline geliveriyor! İnsanlara hikmetli sözler sözleyen bir din adamının kendi çıkarları zarar gördüğünde hemen nasıl da avcı bir ‘şövalyeye’ dönüşebildiği filme güzel bir ironi ve derinlik katıyor.

Filmde dikkatimi çeken bir ders de aslında birbirinden hiç hazzetmeyen, birbirleri ile yarış halinde olan grupların-çetelerin-kabilelerin öküz peşinde koşarlarken film boyunca nasılda hep birlikte hareket ediyormuşçasına görünmeleri oldu. Bu grupların hepsi beraberce, ellerinde meş’alelerle sağa sola koşuşturup duruyorlardı. Hatta öküz (ikinci kez tekrar kaçmadan evvel) içine düştüğü derin bir kuyudan çıkarılırken bu grupların sergiledikleri ortak ve senkronize hareket tarzı son derece ilginç bir seyir tablosu oluşturuyordu. Amaçlarına kavuşmak için el birliği ile ağaçları bencilce kesip kaldıraç sistemi inşa ettiler azimle ve hırsla. Öküz, ellerinden tekrar kaçıp bataklığa saplanacağı ana kadar da ellerinde meş’alelerle hep birlikte koşuşturmaya devam ettiler.

İşte bu da bizi filmin en vurucu ve güzel sahnesine; benim ‘hırs kulesi sahnesi’ olarak tabir ettiğim sonuna getiriyor. Bataklığa saplanan öküz artık hareket edemez haldedir ve avcıyı öldüren kasap ilk yetişen kişidir. Zor hamlelerle öküzün boynuzlarını tuttuğunda diğer insanlar da yetişirler ve öküzü sahiplenmek için onunla mücadeleye girişirler. Kasabın ‘onu ilk ben buldum, bana ait!’ şeklindeki domine etme refleksi hırstan gözü dönmüş kalabalıkları durdurmaya yetmez; aksine gölerini daha da döndürür. Herbiri bataklığın çamurlarına bulanmış insanlar düşüncesizce birbirlerinin üzerine atlamaya başlarlar. Kısa bir süre içinde vücutları çamura bulanmış yüzlerce insan artık yüksekçe bir et yığını oluşturmuşlardır. Her gelen diğerinin üzerine basarak bu kulenin en üstüne çıkmaya çalışacak ve bir sonrakinin altında kalacaktır. Bu sahne bana, sanki ne olduğunu idrak edemese de hedef diye belirlediği bir kazanıma, çıkara doğru koşarken diğer insanları hiç önemsemeyen, onların altta ezilmeleri pahasına kendi ayakları altında ezilmesinde hiç bir beis görmeyen, yani toplumun kendi dışındaki hiç bir ferdi için empati beslemeyen düşüncesiz ve bencil insanlarını hatırlattı. Öküz, üzerine çöken insanların ağırlıkları karşısında artık çoktan batmış, kasap da artık altta kalan diğerleriyle beraber son nefesini vermek üzeredir.

İşte kişisel çıkar ve bencillik hırsıyla gözleri dönmüş, rasyonaliteden kopmuş; adeta hırsları tarafından hipnotize edilmiş kalabalıkların film boyunca yanyana birlikte çalışıyormuş görüntüsü vermeleri aslında aldatıcıdır. Onlar gerçekte yanyana koşarlerken bile aslında sürekli birbirlerinin çıkarlarına karşı dürtüsel bir mücadelenin içindedirler. Öküz yakalanıpta iş artık paylaşma aşamasına geldiğinde bu azgın ihtiras ve vahşi tabiat kendisini bile yok etme pahasına bir hırs kulesi inşa etmiş ve o hırs kulesi sembolüne dönüşmüş insanlık/toplum topluca kendini oluşturan tüm fertleriyle beraber bataklıkta bir ölüm kulesi oluşturarak batışa geçmiştir.

İşte bu nedenle de tüm bu mücadeleler süregiderken film boyunca işlenen ana tema; aslında vahşi-azgın hayvan (beast) olanın insan olduğu hakikatı ve erkek egemen toplumun temsil ettiği gözü dönmüş hırs ve vahşiliktir. Bu tema erkek egemen toplumun eleştirisi üzerinden bir kanaviçe gibi işlenmiştir senaryoya. Mesela, öküzün ayak izi ile insanın ayak izi bir sahnede çamur üzerinde yanyana resmedilmektedir. Sonra, kuyu etrafında meş’aleleri ile toplanan insanların yukarıdan verilen görüntüleri bir öküz başına benzetilmektedir. Ayrıca, köyün bir yaşlısının ‘’burada eskiden hep filler, kirpiler vardı. İnsanlar geldi… ama hayvanlar hala var… Şu adamlara bak, iki ayaklı yürüyebilen; ama onlar da hayvan (beast)… sözleri senaryonun bu genel mesajına ışık tutmaktadır. Film boyunca sürekli olarak bir ‘et-toplayıcı’ kültür ve yabanilik nazara verildiği için senaryoyu izlerken hep o belgesellerde izlediğimiz mağara adamları gelmişti aklıma. Yönetmen de zaten bunu kurgulamış olacak ki filmin son sahnesi bana güzel bir sürpriz yaptı ve bir grup ilkçağ mağara adamının, öldürülen bir hayvanın etrafında yaptıkları et paylaşımı kavgasının gösterilmesi ile son buldu!

Kısmetse sonraki bir yazıda bu mesajları derleyip günümüz Türk toplumuna da aynı dürbünle bakarız!

[Uğur Tezcan] 12.11.2019 [TR724]

Bindirimden indirim çılgınlığı! [Hakan Taner]

Kitap fuarları dünyanın her tarafında kitapla okuyucusu ve yazarını buluşturan bir şölendir adeta.

Her yıl hangi kitapların trend olduğu, nelerin takip edildiği, hatta yeni fikirlerin yeni kitapların okuyucularla buluşma noktası olması hasebiyle de ciddi bir finansal aksiyon sahasıdır.

Takip edebildiğim kadarıyla “gelişmiş ülke” diye tabir edilen ve dünyanın yükünü çeken ülkeleri ayrı tutarsak gelişmekte olan ülkelerde katılım, görme-gezme anlamında sayısal bir azalma olmasa da yenilikler, yeni fikirler, yeni kitap sayıları ve satışlarında ciddi bir düşüş gözlenmekte.

Fikirler donmuş, yayınevleri telif ücreti olmayan eskiden beri okuyucunun ilgisini çeken kitaplardan medet umar hale gelmiş.

Çehov, Dostoyevski, Stefan Zweig, Sebahattin Ali vb. yazarların kitaplarını basmayan yayınevi yok gibi.

Fuarlarda en çok ilgi görenler kim mi? diyorsunuz. Sanal âlemin fenomenleri desem işi özetlemiş olurum.

Bunun yanında ciddi ağırbaşlı kitapların özel bir ilgilisi ve takipçisi var. Onlar ellerinde listeleri ile doğruca o kitap hangi yayınevine aitse görevliden kitaplarını temin eder.

Bunlar kim mi? Bunlar genellikle 40 yaş üstü kuşağı…

Gelişmekte olan ülkelerde fuardan çıkanların ellerindeki poşetlere, yoğun olan stantlara bakarsanız gençlerin neyin peşinde olduklarını anlarsınız.

Gençlerin çoğu zaruri olan test kitapları yardımcı, ders kitapları vb. alıp fuarı terk ediyor.

Demem o ki gençler geleceğinin peşinde, geleceğini kurtarma ve garanti altına alma derdinde.

Hele de o ülkede ekonomik sıkıntı var ise almak istese de istediği kitabı alamadan fuarı terk etmek mecburiyetinde.

Kitap fiyatlarına gelince… Kâğıt fiyatlarına gelen zam sadece evde kullanılan kâğıt ürünlerinin fiyatlarını yükseltmemiş, kitap fiyatları da bu artıştan fazlasıyla nasiplenmiş.

Bazı internet sitelerinin hatta hiçbirinin yüksek rakamlı indirim duyurularına sakın inanmayın. Çünkü bu tamamen bir aldatmaca.

Geçenlerde tavsiye üzerine birkaç kitap siparişi verdim. İnternet sitesinde yüzde 30-40 indirimlerden bahsediyordu. Kitaplar gelince gördüm ki kitabın üzerindeki satış fiyatı indirimsiz haliyle daha ucuzdu.

İNDİRİM REKLAMLARINA İNANMAYIN

Başı sıkışan satıcı hemen indirim silahına davranıyor, fakat bu kuru sıkı bir silahtan ibaret.

Malum son zamanlarda “Black Friday” vb. indirim etkinlikleri çoğaldı.

Yurt dışında sonuç alınmış bir işin kısa sürede diğer ülkeler tarafından taklit edilmemesi düşünülemez.

Black Friday olur sana kara Cuma…

Bir ara Dubai shopping fest bir anda tüm dünyanın ilgisini çekince başkaları da hemen onu taklit etmek istemişti.

Hemen bir ekip kuruldu ekibin başına ortasına ve sonuna da bizim oğlan, sizin kız yerleştirilip, belediye, valilik ve tanıtım fonundan milyonlarca dolarlık fon oluşturulup milyon dolarlık reklamlara rağmen milyon dolarlık fiyaskoların altına başarıyla imza atılmıştı.

Özü ve özelliği olmayan hiçbir iş başarıya ulaşamaz.

Tekrar indirim çılgınlığına dönersek… Bu yalana kanmayın, işi piyasa, pazar, ekonomi ve rekabeti gözlemlemek olan bir kardeşiniz olarak bu uyarıyı yapmayı sorumluluk addediyorum.

Şu an yaşanan çılgınlığa bir isim vermek gerekirse “bindirimden indirim çılgınlığı” adı verilir.

Birçok ürünün önceki fiyatı bindirilmiş indirimden önce daha ucuzdu.

İnsanları aptal, kendilerini uyanık zannedenler artık kandırabilecekleri tüketici sayısının ekonomik bunalımla beraber her geçen gün azalmakta olduğunu da yaşayarak öğrenecek.

Herkesin sıkıntıyı yaşayarak bu duruma sebep olanların kim veya kimler olduğunu öğrenmeye başlaması gibi.

Bazıları da hiç öğrenemeyecek, çünkü onlar öğrenmeye de kapalıdır.

[Hakan Taner] 12.11.2019 [TR724]

‘Kırmızı Halı’dan ‘İstenmeyen Adam’a: Erdoğan’ın en zor seyahati [Adem Yavuz Arslan]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir süredir polemik konusu olan 13 Kasım tarihli Beyaz Saray randevusu için bugün Washington DC’ye geliyor.

Bu yazıda uzun uzun Erdoğan’ı nasıl bir ziyaret bekliyor, Washington’da neler oluyor ve Trump-Erdoğan görüşmesinden ne çıkabiliri analiz edeceğim. Ancak peşinen söylemem gerek; Trump ile Erdoğan’ın görüşmesini analiz etmek hiç kolay değil.

Özellikle de Trump cephesinden.

Çünkü ne yaptığı, yapmak istediği ve yapacağı hiç bir şekilde öngörülemeyen bir isim ABD Başkanı Trump. O yüzden futbol yorumcuların sevdiği tabirle ‘her türlü sonuca açık’ bir görüşme olacak.

NEREDEN NEREYE?

Tarafların ‘ajandalarına’ geçmeden önce ‘kırmızı halıdaki Erdoğan’ı hatırlatmakta fayda var.

Böylece Türkiye’nin yaşadığı savrulma çok daha iyi görülebilir. Erdoğan daha iktidar olmadan, siyaseten yasaklı olduğu dönemde bile Washington’da çok iyi ağırlanmış, özel itibar görmüş bir siyasetçiydi.

Erdoğan Başbakan olduğu dönemde bile ABD’ye yaptığı ziyaretlerde askeri tören ve kırmızı halılarla karşılanıyordu.

Başbakan olduktan sonra da bu ilgi-alaka devam etti.

Bunda Obama döneminin dış politika öncelikleri etkili olsa da Erdoğan, üzerine çok yatırım yapılan bir figürdü. Türkiye’de demokratikleşme yolunda başarılı işler yaptıkça, özellikle askeri vesayeti geriletme yolunda adımlar attıkça popülaritesi arttı. Öyle ki 2009’da Time Dergisi’ne ‘Erdoğan’s Way’ diye kapak olmuş ve İslam dünyasına örnek gösterilmişti.

Erdoğan Washington’a geldiğinde üst düzey ilgiyle karşılanıyor, ünlü düşünce kuruluşlarında konuşuyor, Amerikan medyasının saygın isimleriyle röportajlar yapıyordu.

Ancak bu tablo 2011 sonrası tersine  döndü. Gezi olayları, büyük yolsuzluk operasyonları ve sonrasında başlayan anti demokratik uygulamalar nedeniyle ibre sürekli aşağı düştü.

Son yıllarda ise Türkiye doğrudan ‘diktatörlük’ler sınıfına alındı. Türkiye ‘stratejik ortaklık’tan ‘ortak çıkarlar’ın olduğu bir ülkeye dönüştü. Erdoğan’ın Washington seyahatleri artık Erdoğan’ın ekibinin neden olduğu skandallarla anılır oldu.

2016 Nisan’ın da Brookings Enstitüsü’nde aralarında benimde bulunduğum gazetecilere saldırdılar. 2017 seyahatinde ise Washington tarihinde hiç görülmeyen bir şey oldu ve Erdoğan’ın korumaları terör estirdi.

Yaşanan şiddet uzun süre ABD medyasının gündeminden düşmedi.

Çünkü bu ülkede ifade özgürlüğü en geniş anlamıyla uygulanıyor ve barışçıl protestolar hoşgörüyle karşılanıyor. Erdoğan artık -büyük bağışlar yapsa bile- kalbur üstü düşünce kuruluşlarında konuşamıyor. Medya mensupları ile bir araya gelmiyor. Lobi şirketleri aracılığı ile yapılan mülakatlar da gergin bitiyor.

Erdoğan ancak ‘patronu olduğu’, SETA, TASC yada Turkish Heritage gibi AKP iktidarının kurumlarında konuşabiliyor.

Nitekim bugün başlayacak seyahatte de Diyanet Vakfı’nda konuşacak. Artık hiç bir düşünce kuruluşu Erdoğan’ı misafir etmek istemiyor. Dahası düne kadar kırmızı halılarla karşılanan, özellikle İslam dünyasına örnek gösterilen Erdoğan artık ‘istenmeyen adam’.

Mesela dün ABD Kongresi’nden 17 milletvekili Trump’a mektup yazıp “Erdoğan gelmesin, randevunuzu iptal edin” çağrısı yaptı.

Üstelik imzacılar arasında Erdoğan’ın yakınlarının bağış yaptığı, Erdoğan’ın bizzat görüştüğü müslüman milletvekili İlhan Ömer’de var. Hem Trump hem de Erdoğan ile yakın ilişkileri olan Senatör Lindsey Graham gibi isimler bile Washington ziyaretini ‘kötü bir fikir’ olarak görüyor.

Erdoğan’ın uzunca bir zamandır Trump’tan başka dostu yok. Medyada ise Erdoğan’a yönelik ağır eleştiriler var. Sivil toplum da oldukça hareketli. Çarşamba sabahı Beyaz Saray’ın önünde protesto gösterileri olacak.

Önce Ermeni diasporası ardından da Kürt diasporası Erdoğan’ı protesto edecek. Her iki protestoya da geniş katılım bekleniyor. Buna karşılık AKP uzantılı kurumlar da ‘Erdoğan’a destek gösterisi’ planlıyorlar.

Özetle Erdoğan fiziken hayli soğuk ancak gündem olarak oldukça sıcak bir Washington bulacak.

ERDOĞAN’IN GÖRMEK İSTEMEDİĞİ TABLO

Zaten hayli kötü olan Türk-Amerikan ilişkileri son bir kaç ayda iyice bozuldu.

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasıyla birlikte ipler kopma noktasına geldi. Kongre’den sert yaptırım kararları çıktı. Erdoğan, Trump ile olan iyi ilişkileri sayesinde bu krizi öteledi ama iki başkent arasındaki sorunlar çığ gibi büyüyor.

Mesela Erdoğan’ın Reza Zarrab’ın 2016’ı Mart’ında Miami’de yakalandığı günden bu yana bir numaralı gündemi Halkbank davası.

Zarrab’ı kurtarmak için kelimenin tam anlamıyla varını yoğunu ortaya koydu.

Kesenin ağzını hayli geniş açtı. Ancak başarılı olamadı. Zarrab itirafçı olurken Halkbank’a dava açıldı. Bankaya kesilecek yüklü para cezası Trump tarafından bekletiliyor.

Erdoğan’ın temel korkusu ise bu davanın kendisine uzanması. Özellikle de ‘aklanan paranın terörü finase ettiği’ yönündeki iddialar Ankara’nın uykusunu kaçırıyor.

Bu yetmezmiş gibi Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyon sonrası Temsilciler Meclisi’nden rekor oyla geçen yaptırım yasası var. Bu yasa önceki CAATSA yasası gibi ağır. Üstelik bu yasa tasarısında “Erdoğan’ın ve aile fertlerinin mal varlığının araştırılması” da karara bağlanıyor.

Erdoğan için Halkbank’la birlikte bu yaptırım yasası ve özellikle de bu madde çok hayati.

Yine Temsilciler Meclisi’nden rekor oyla geçen Ermeni Soykırım Karar tasarısı var. Trump’ın Erdoğan’a yolladığı ve son derece aşağılayıcı bir üslupla yazılmış mektup meselesi var.

Erdoğan’ın önce ‘çöpe attık’ sonra da ‘yanımızda götürüp kendisine vereceğiz’ dediği mektup da masada duruyor.

Erdoğan’ın Trump ile arası iyi ama Amerikan bürokrasisi ile hayli kötü.

Mesela İŞİD lideri Bağdadi’nin Türkiye sınırına 5 km mesafede öldürülmüş olması suyun bu yakasında soru işaretlerini büyütüyor. Nitekim Amerikan istihbarat birimlerinin ‘Türk istihbaratı ile Bağdadi arasında bir ilişki olup olmadığını araştırdığı” medyaya yansıdı.

Erdoğan rejimince TSK’ya eklemlenen El Kaide uzantılı örgütlerin neden olduğu şiddet ise Türkiye aleyhine oluşan tabloda önemli bir gerekçe. Hatta bu konu öyle bir hal aldı ki, Türkiye’ye çok yakın olan James Jeffrey bile ‘Türkiye’nin en az bir savaş suçu işlediğini’ söylemek durumunda kaldı.

Trump’ın Erdoğan’la olan ilişkileri bir anda ABD iç siyasetinin de parçası oldu. Görüşme günü başlayacak ve halka açık yapılacak olan ‘azil oturumları’ Trump -Erdoğan ilişkisine dair sorulara da sahne olacak gözüküyor.

Liste uzayıp gidiyor ama Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun adının karıştığı ‘yasa dışı lobi skandalı’da unutulmamalı.

Trump’ın eski kampanya direktörü Manafort’un sızan e maillerine göre Çavuşoğlu Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi Başkanı olduğu dönemde yüklü paralar karşılığı Ukrayna lehine lobi yapmış. Türkiye’de özgür medya bırakılmadığı için kimse bunları konuşmuyor ama dünya medyası bu haberlerle yatıp kalkıyor.

AMERİKA’NIN ÖNCELİĞİ S-400

Gelelim yarınki görüşmenin taraflarına.

Önce ev sahibi Amerika’nın ajandasına bakalım. Beyaz Saray’ın önceliği S-400 hava savunma sistemleri. ABD tarafı bu meseleyi aynı zamanda kendi güvenliğine bir risk olarak görüyor.

Türkiye’nin bu sistemleri kullanmasıyla ‘ABD sistemlerinin Rus müdahalesine açık hale geleceği’ endişesi çok güçlü. Bu arada şunu hatırlatmakta fayda var: ABD için Türkiye çok önemli bir ülke. Ancak bu önem ‘arsa değeri’nden kaynaklanıyor. Türkiye’nin stratejik önemi çok yüksek olduğu için ‘Türkiye’yi kaybetmeyelim’ düşüncesi her zaman geçerli.

Şimdi yaşanan da o.

Erdoğan rejimine tepki çok büyük ama başkentteki ‘aklı selim çevreler’ her defasında stratejik çıkarları ön plana sürüp iplerin kopmasını önlüyor.

S -400 meselesine dönersek. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’brain başkan Trump’ın Erdoğan’a “S-400’leri aktifleştirme, yeni silah alma, Patriotları al. Bunlar olursa seni F-35 programına geri alalım” diyeceğini açıkladı.

Bu teklife Erdoğan’ın ne diyebileceğini ilerleyen bölümlerde analiz edeceğim.

Ancak özetle şunu söylemek mümkün; ABD tarafının gündeminde S-400’ler ilk sırada yer alıyor. Hatta bu kapsamda Erdoğan’a ikinci bir mektup yollayıp “S-400’den vazgeç” dediler. Suriye ikinci sırada ancak burada Türkiye’den çok bir beklentileri yok.

Başkan Trump, kamuoyunda oluşan “Kürtlere ihanet ettik” tepkisini kırmak için bu kaygıyı giderecek mesajlar verebilir.

Trump’ın Erdoğan’la görüşmesinde ‘para-pul’ işleri yine ön planda olacak. Sonuçta Trump bir iş adamı ve Erdoğan’ı aciz yakalamışken bundan maksimum fayda almayı hedefleyecektir. Erdoğan ile Trump görüşmesi sonrasında Türkiye milyarlarca dolar daha borçlanarak çıkarsa şaşırmamak lazım.

Ayrıca Trump’ın Erdoğan’ın yanıp tutuştuğu Halkbank dosyasında yapabileceği çok fazla bir şey yok. Trump’ın adli sürece müdahale şansı yok, en fazla başkanlık yetkileriyle idari süreci uzatabilir. Yoksa dosyanın tümden ortadan kaldırılması mümkün değil.

Kaldı ki bunu Trump da istemez. Erdoğan’a karşı kullanabileceği müthiş bir koza sahip sonuçta.

Trump’ın ajandasındaki esas mesele ise iç politika. Çünkü Erdoğan ile görüştüğü gün, ABD kongresinde Ukrayna skandalına dair halka açık oturumlar başlıyor. Trump’ın gözü kulağı ABD kongresindeki bu oturumlarda olacak.

Trump’ın bu oturumu bastırmak, gündemi değiştirmek için beklenmedik bir şeyler yapması mümkün ancak ‘Erdoğan’ı sevindirip Senatörleri kızdıracak bir hamle’ yapmasının faturası özellikle azil sürecinde büyük olabilir.

Geçen hafta bazı eyaletlerde yapılan ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin çok güçlü olduğu yerleri bile Demokratların alması Trump’ı daha da dikkatli olmaya sevk ediyor.

NE ERMENİ KARAR TASARISI NE CAATSA; ERDOĞAN’IN DERDİ HALKBANK VE MAL VARLIĞI

Gelelim Erdoğan cephesine.

Erdoğan tarihinin en zor ABD seyahatine çıktı çünkü eli hiç bu kadar zayıf olmamıştı. Zaten bagajı dolu, bir de eli boş. ABD’ye karşı sahaya sürebileceği- daha fazla borçlanma dışında- bir şey yok.

Erdoğan tıpkı Trump gibi iç kamuoyunu önemsiyor. O yüzden Trump’ın Erdoğan’a yolladığı meşhur ‘akıllı ol’ temalı mektuba bir cevap vermek isteyecektir. Ermeni karar tasarısına dair de bir kaç cümlelik bir şeyler söyleyebilir.

Ancak Erdoğan için ne S-400 ne de Ermeni karar tasarısı acil önemde.

Onun tek ve hayati gündemi var o da Halkbank davası. Buradan çıkacak kararın kendisi için hem siyasi hem ekonomik faturası olacağını iyi biliyor. Özellikle de kendisi ve ailesine dair suçlamalardan çok çekiniyor. Sonuçta Erdoğan’ın uğruna Türkiye’yi yaktığı Zarrab’ın itirafçı olmasıyla başlayan süreçte ABD soruşturma makamlarının eline çok kritik bilgi-belgeler geçti.

Erdoğan Suriye, PKK, Ermeni tasarısı ve S-400 konusunda Trump’la pazarlık yapacak konumda değil. Dahası fena halde köşeye sıkışmış vaziyette. Şöyle ki; S-400’lerle ilgili Trump’a söz verip ‘paketi açmasa’ Putin’e karşı zorda kalacak. Putin’den korkusundan Trump’a diklense ABD başkanının bugüne kadar engellediği yaptırımlar yağmur olup Erdoğan’ın üzerine yağacak.

Erdoğan’ın bu şartlarda kendince en mantıklı hamle patriot almak için çok istekli gözükmek, S-400’ler için de ‘bu konuyu komisyona havale edelim, S-400’lerin NATO için risk oluşturup oluşturmadığına bakalım’ demek.

Ermeni karar tasarısı yada Suriye konusunda Trump’a bir şeyler dayatma gücü zaten olmadığı için bu konular gündeme bile gelmeyebilir.

‘TAMAM MI DEVAM MI’ GÖRÜŞMESİ OLABİLİR

Washington’daki hava ve tarafların durumu özetle böyle.

Peki yarınki görüşmeden ne çıkacak ? Bu sorunun net bir cevabı yok. Sadece biz Türk gazeteciler için değil ABD’li analistler için de aynı durum söz konusu. Çünkü Trump’ı kimse öngöremiyor.

Bir karar alırken danışmanlarına ya da bakanlarına sormuyor. Kendisine hazırlanan notları bile okumuyor. Dahası Erdoğan-Trump ve Putin arasında ne tür bir mekanizma var bilinmiyor.

Dolayısıyla çarşamba günü Türkiye saatiyle 23:10 gibi kameralar karşısına geçecek olan iki lider çok sıcak mesajlar da verebilir, tam tersi ipleri kopma noktasına getirecek açıklamalar da yapılabilir.

Burada belirleyici olan Trump’ın tavrı olacak.

Eğer Trump danışmanlarını ve özellikle Pentagon’u  dinlerse Türkiye ile ‘orta yolu’ bulmaya bakacaktır. Çünkü ‘Amerikan devleti’ ‘herşeye rağmen Türkiye’yi kaybetmemek lazım’ görüşünde. Ama yok Trump ‘kafasına göre’ takılırsa ortada analiz edilecek bir ilişki de kalmayabilir.

Sonuç itibariyle Erdoğan siyasi kariyerinin en zor ABD seyahatini yapıyor ve herşey Trump’ın iki dudağının arasında.

[Adem Yavuz Arslan] 12.11.2019 [TR724]