Kısa vadeli dış borç 123 milyar dolara yükseldi

Türkiye ekonomisinin önündeki en önemli sorunlardan olan kısa vadeli dış borç miktarı artmaya devam ediyor. Kısa vadeli dış borç stoku ilk beş ayda yüzde 4.8 artışla 123.3 milyar dolara yükseldi. Bankaların kısa vadeli dış borcu yüzde 2.0 artışla 68.1 milyar dolar olurken, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borcu yüzde 8.5 artışla 55.1 milyar dolara geldi.

Merkez Bankası’nın açıkladığı “Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri Gelişmeleri – Mayıs 2018” verilerine göre;

  • Bankaların yurtdışından kullandıkları kısa vadeli krediler, 2017 yıl sonuna göre yüzde 3.0 azalarak 16.6 milyar dolara geriledi.
  • Banka hariç yurtdışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı yüzde 1.4 artarak 19.9 milyar dolar, yurtdışı yerleşik bankaların mevduatı da yüzde 5.8 oranında artışla 17.9 milyar dolara yükseldi.
  • Ayrıca yurtdışı yerleşiklerin lira cinsinden mevduatları geçen yıl sonuna göre yüzde 4.3 oranında artarak 13.7 milyar dolar olarak gerçekleşti.
  • Diğer sektörler altında yer alan ithalat borçları, 2017 yıl sonuna göre yüzde 7 artışla 43.5 milyar dolara yükseldi.
  • Borçlu bazında incelendiğinde, büyük çoğunluğu kamu bankalarından oluşan kamu sektörünün kısa vadeli borcu 2017 yıl sonuna göre yüzde 8,1 artarak 23.9 milyar dolara yükselirken, özel sektörün kısa vadeli dış borcu yüzde 4 artarak 99.3 milyar dolara geldi.
  • Alacaklı bazında incelendiğinde, özel alacaklılar başlığı altındaki parasal kuruluşlara olan kısa vadeli borçlar yıl sonuna göre yüzde 3.8 artarak 53.6 milyar dolara, parasal olmayan kuruluşlara olan borçlar yüzde 5.1 artarak 68.1 milyar dolara yükseldi.
  • 2017 yıl sonunda 111 milyon dolar olan kısa vadeli tahvil ihraçları yüzde 219.8 oranında artışla Mayıs sonu itibarıyla 355 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Aynı dönemde resmi alacaklılara olan kısa vadeli borçlar 1.3 milyar dolar oldu.
  • Mayıs sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stokunun döviz kompozisyonu yüzde 50.9’u dolar, yüzde 31.5’i euro, yüzde 14.8’i lira ve yüzde 2.8’i diğer döviz cinslerinden oluştu.
  • Mayıs sonu itibarıyla, orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış dış borç verisi kullanılarak hesaplanan kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç stoku, 180.6 milyar dolar oldu.
  • Söz konusu stokun 20.3 milyar dolarlık kısmı, Türkiye’de yerleşik bankaların ve özel sektörün yurtdışı şubeleri ile iştiraklere olan borçlarından oluştu.
  • Borçlu bazında değerlendirildiğinde, toplam stokun yüzde 17.1’i kamu sektörünün, yüzde 0.3’ü Merkez Bankası’nın ve yüzde 82.6’sı özel sektörün borcundan oluştu.

[Kronos.News] 17.7.2018

Sakla samanı, yok yok sakla SÂMÂNI!.. [Abdullah Aymaz]

Atalarımız, “Sakla samanı gelir zamanı” demişler. Ben de güzel bir şey duyunca onu bir yere kaydederdim. Şimdi tekrar gözden geçirince, onlar birer saman olmayıp bilakis birer servet-i sâmân olduğunu anladım. Zaman zaman, parça parça bile olsa sizlere takdim etmek istiyorum. Kırık, dökük, intizamsız ve insicamsız olduklarına bakmayın, lütfen…

“İtikada ait meselelerde, kabir, cennet ve cehennemle ilgili hususlarda güldürmek için  uydurulan ve  ayet ve hadiste yeri olmayan şeyler söylemek hiç uygun değildir. Torpil v.s. uydurmalar, haşa  Kayseri’linin Cenab-ı Hakla pazarlığı gibi şeylere dikkat edelim, ebedî hayatımızı mahvetmeyelim. Âyet ve hadislere sadık kalalım, bunların şakaya tahammülü yok…

* * *

Sahtekâr ile tamahkâr hemen anlaşırlarmış. On – on beş  sene önce arasıra yanıma uğrayan birisi vardı;   “Hava alanında yanıma bir Türk gelip elinde son derece gelişmiş bir cihaz olduğunu, para bastığını söyledi. Sonra da “Bak işte Mark basıyor” dedi. Bir sürü mark çıkardı. (Meğer cihazın içine önceden yerleştirmiş) Güya âcil bir 50 bin marka ihtiyacı varmış onu satılığa çıkarmış. O anda aklıma gelmiyor ki, sabah-akşam uğraşsın elli bin mark bassın. Ama ben bunları düşünemiyorum bile. Ama 35 bin markım var. ‘Bankada 35 binim var olur mu?’  dedim. Eh ne yapalım olsun!” dedi. Hâlâ nasıl 50’den düştü hesaplayıp fark edemiyorum. Neyse sevinçle eve getirdim. Hanıma, ‘Yaşadık, zengin olduk!..’  dedim. Sonra uğraştım, uğraştım, hiçbir şey basmadı. Bu sefer ‘Eyvah aldandım!..’  diye feryadı bastım. Seneler geçti her hava alanına uğradığımda hâlâ gözlerim o sahtekârı arar, daha doğrusu 35 bin markımı ararım…”

Galata Köprüsünde bir adam denize beş kuruş düşürmüş. Senelerce hep “Ben burada beş kuruş düşürmüştüm!” deyip duruyormuş. Bir de artık bu takıntıdan kurtulabilmek için, demiş ki, “Kim benim seneler önce buraya düşürdüğüm beş kuruşu bulup çıkarırsa ona beş lira vereceğim.” Bunu duyan dalgıcın birisi “Tamam bak ben şimdi suya dalıp beş kuruşunu sana getireceğim” demiş. Bir dalmış, biraz sonra bir beş kuruş çıkarıp adama vermiş. O da ona beş lira vermiş; “Oh be!.. Parama kavuştum!” diyerek sevinmiş. Halbuki dalgıç cebinden çıkardığı beş kuruşu ona vermiş… İşte bizim bu ara sıralık iyi gün dostuna da böyle onun şuur altına dalıp o takıntıyı temizleyecek bir dalgıç psikolog gerekiyor…

* * *

İran’da kasden ve haksız olarak adam öldürdüğü için öldürülen tarafın mirasçıları da affetmediği için katili asmaya götürüyorlar ve asmadan önce son istediğini soruyorlar. O da, “Son anlarımda ‘ney’ dinlemek istiyorum.” diyor. Usta bir neyzen bulup getiriyorlar o da başlıyor, hüzünlü hüzünlü ney çalmaya bir müddet sonra maktul tarafı çok hisleniyorlar ve kısası diyete çeviriyorlar…
Beş altı sene önce Milano’da bir çok profesör yetiştirmiş Mirna Hanım bana sormuş,  “Arapça hocası olduğum için İtalyanlar beni Müslüman zannedip kısası soruyorlar. Bizim Tevrat’ta da kısas var. Ben tam anlatamıyorum. Siz ne dersiniz?’ demişti. Dedim ki: “Aslında ‘kısas’ üç hükümden birisidir.  Yani öldürülen taraf  isterse kısas ister, bunu da  devlet yapar. Şahıs yapamaz. O zaman kan davasına girer. Bu sefer devletin kâtili öldüreni de cezalandırması lazım. Aslında kısas kan davalarını önlemek, ve cinayet işlemekten caydırmak içindir. Veya onlar diyet isteyebilir. Yine katil öldürülmez. Hatta isterlerse meccanen affedebilirler. Geçenlerde İran’da bir anne son anda katil gence acıdı ve affetti. İpten geri döndürdüler. Yani burada maksat kan davalarını önlemek. Yukarıdaki misalde olduğu gibi sen bunu istersen ney çaldırarak, kalbleri hüzünlendirip yumuşatarak yap istersen çok iyi bir psikolog ile git konuş yumuşat, affettir. Artık onun hesabı âhirete, Allah huzurundaki mahkemeye kalır.”

* * *

Bir arkadaşımız on  sene önce Afrika’ya gidince oradaki okullarımızın öğretmenlerine “Burayı nasıl sevdiniz?” diye sormuştu. Onlar da: “Biz zaten renk körüyüz; siyah-beyaz bizim için fark etmez. Ayrıca biz ‘Ya Rabbi bunları ve bu insanları bize sevdir; onlar da bizi sevsinler” diye dua etmiştik. Dualarımız kabul oldu.” demişlerdi.

* * *

Büyük zelzeleden kurtulan birisi şöyle diyordu: “Ya Rabbi çok büyük bir gaflet içinde idim. 45 senede kazandığımı, elimden 45 saniyede  alıvererek aklımı başıma getirdin, ayrıca hayatımı da bağışladın, diyorum.”

* * *

İlk dönem Clevland’daki “Carter” okulumuz kapanıyor, diye bir söylenti çıkmıştı. Aman kapanmasın, diye veliler okula gelmişlerdi. Bir veli şöyle demişti: “Sakın okulu kapatmayın. Siz çok başarılısınız.
Bizim çocuklarımızı No

bel Ödülü alacak seviyeye getirmenizi istemiyoruz zaten. Benim oğlum, ele avuca sığmaz biriydi. Kafası atınca beni de annesini de dövmeye kalkışırdı. Artık üç aydır, asla böyle bir şey yapmıyor. Bu okulda çok değişti. Uyuşturucu parası için sıkıştırıp dövdüğü  günler geride kaldı. Uyuşturucuyu da bıraktı. Bundan büyük başarı mı olur? Biz çocuklarımızın Nobel Ödülü almasını değil, onları birer insan olmasını istiyoruz!”

Bir iş adamı anlatmıştı:

“Amerika’dan Siri Lanka’ya mal almaya gittim. Orada şirketin şoförü beni bir yere götürüyordu. Ramazan günü, bir köyden geçerken iftar vakti oldu. Bir camiye gittik. İftar hazırlıkları yapıyorlardı. Tanıştık. Camiye teberruda bulundum. İmam bana nereli olduğumu sordu. Türkiye’den deyince, imam Hocaefendiyi, sordu. ‘Kim?’ dedim. ‘Fethullah Gülen’ dedi. Ben bu ismi duymuştum ama hakkında fazla bir bilgim yoktu. Bana, ‘Hayret!..’  Bu zatı dünyanın her tarafında güzel eğitim veren okullar açmış!’ dedi. Oradan Ukrayna’ya geçtim, hava alanında, iki elinde iki bavulla birisini gördüm. İstanbul’a gidiyordu. Öğretmenmiş. ‘Hocaefendi’nin okullarında mı görevlisin!’ dedim. ‘Evet’ dedi. Ona, Siri Lanka’da böyle böyle oldu diye başımdan geçenleri anlattım. Sohbet ettik. Sonra Amerika’ya dönünce, Hizmet’ten arkadaşlarla tanıştık… Sonra düşündüm, Siri Lanka’da sadaka vermiştim. Sonra otelimiz bombalandı ve ben kıl payı kurtulmuştum. Demek ki, ‘Sadaka belâyı def ediyormuş’ işte isbatı diye düşündüm.”

Eller bildi, biz bilemedik,

 Hocaefendiyi ve Hizmeti…  Dünyada tek rakipsiz Türkiye Markası olan eğitim yuvalarını kendi ellerimizle yıkmaya çalışıyoruz. Eğer bu gaflet değilse, nasıl bir hıyanet ve ihanettir. Bunun hesabını ve dünyada ve âhirette hiçbir kimse veremez. Ama bu olanlarla Cenab-ı Hakkın geniş ve derin hikmeti nedir, henüz bunu şimdiki tam anlamış sayılmayız. Ama inanıyorum ki, ekstradan çok ihtişamlı süprizler bizi bekliyor!..

[Abdullah Aymaz] 17.7.2018 [Samanyolu Haber]

İşte Yarış Burada Yapılmalıdır! [Mehmet Ali Şengül]

Kâinatta yaratılan bütün güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin bir cilvesinden ibârettir. Allah (cc), bu güzelliklerle kendini insanlara tanıttırmak istiyor. Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarına âyine misâl olan insan da, tanıma gayreti içinde bulunmalıdır.
 
Allah (cc), perdeyi kapatıp bu güzellikleri alıverse, nîmet nikmete -azaba-, muhabbet musîbete, akıl da çile ve ızdırap veren bir âlete dönüşür.
 
Mutluluk ve huzur, nîmetlerin devâmına bağlıdır. Âhiret olmasa, bu kadar mükemmel hârika sanatlarla donatılan bu kâinat, husûsiyle insan ve insana emânet edilen maddî mânevî dünyâdan daha değerli, daha kıymetli uzuvlar ve latîfeler israf edilmiş olur.
 
Bu dünyâdaki nîmetler, âhirette verilecek olanların birer nümûnesi, bir vitrinidir. Asılları âhirette verilecektir. Allah (cc), burada tattırıyor, sevdiriyor, böylece dikkatlerimizi asıllarına çekiyor.
 
Allah insanı zâyi etmemektedir. Âlemi ervahta insan olarak yaratılan, sperm denilen bir hücrede varlığı muhâfaza edilen, maddî mânevî varlığı ve karakterinin en ince teferruâtına kadar istikbâlini kromozomlarda saklayan Allah, anne karnında insan şeklinde motajlayıp, hârika bir varlık olarak dünyâya gönderiyor, yaşatıyor. İnsan, sonra ölüyor ve nihâyet yine insan olarak haşrolup hesâba çekilecek,ya Cennetle mükâfatlandırılacak veya Cehennemle cezâlandırılacaktır.
 
Evet insanı hiç yoktan yaratan Allah (cc), onu ölümle bir tohum gibi toprağa verecek, o tohum başka bir âlemde ebedî kalmak üzere yeşerecek, meyve verecektir.
   
İnsanda birbirinden hârika Allah’ın yarattığı uzuvlar ve lâtifeler ve aynı zamanda, kâinattaki gezegenler ve sistemler arasında müthiş bir alâka ve  fevkalâde bir râbıta var. Böylesine mükemmel bir organize mutlaka  küllî bir irâdenin, muhteşem bir şuurun eseri olduğunda şüphe yoktur.
 
Kâinat muhteşem kayfiyetiyle ve insan rûhunda ve bedeninde yaratılmış olan hârika sistemiyle, canlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine âyinedarlık yapmaktadır. Kâinat öyle bir saraydır ki, bu sarayı meydana getiren taşların hepsi birbiriyle irtibatlıdır. Tıpkı vücudumuzdaki maddî-mânevî uzuvların birbiriyle münâsebeti gibi.
   
İşte en küçük âlemden en büyük âleme yâni, mikro âlemden makro âleme kadar böylesine şuurlu râbıtayı, noksansız kusursuz temin eden her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf olan Cenâb-ı Hakk’tır.
   
İşte böylesine kudret-i Sonsuz olan Cenâb-ı Hakk’ın (cc), bir kitap gibi yarattığı ve bütün Esmâ-i ilâhiyye’ye  ve Sıfat-ı Sübhâniyye’ye ayna yaptığı insan, önce kendisinden başlayarak şu kâinatı çok iyi okuması gerekmektedir.

Cenâb-ı Hak Rûm sûresi 50.âyette; “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kadirdir.” Ve Âl-i İmran sûresi 190.âyette; “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında,  gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır.” Buyurmaktadır.
Allah (cc) Mü’minûn sûresinde de insanın mâhiyetini şöyle anlatmaktadır:

“12-Şu bir gerçektir ki Biz insanı süzme çamurdan yaratırız. 13-Sonra onu nutfe (sperm) halinde sağlam bir yere yerleştiririz. 14-Sonra nutfeyi alakaya (yapışkan döllenmiş hücreye), alakayı mudgaya, yani bir çiğnem et görünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün! 15-Ve bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölürsünüz. 16-Sonra büyük duruşma (kıyamet) günü diriltilirsiniz.”

Görülüyor ki; insan Rabbini tanımadan kendisini ve kâinatı okuyamaz. Onun için Allah (cc), kullarına Efendimiz (sav) aracılığıyla ilk gönderdiği vahiyde; en büyük düşman olan cehâletten kurtulabilmeleri adına ‘Oku!’ emriyle başlamıştır:
“1-Yaratan Rabbinin adıyla oku, 2-İnsanı yapışkan bir hücreden yaratan. 3-Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. 4-Kalemle yazmayı öğretendir. 5-İnsana bilmediklerini öğretendir.” (A’lak,1-5)
       
Hz.Üstad; ‘İnsanların en büyük düşmanı cehâlet, zarûret ve ihtilâf’tır’  derken bu gerçeğe işâret buyurmuşlardır. Evet, zarûret ve ihtilâfı cehâlet doğurmaktadır. İnsanlar gerçek mânâda yaratılış gâyelerinden uzak, Allah ve Resûlüllah’a muhâlif, dînin rûhundan mahrum kalmanın neticesinde; atâlete, meskenete, ayrıca misâfir oldukları dünyâda vahdet-i rûhiye içinde hayatlarını kazanmaları gerekirken,  zarûrete yânî;  fakirlikten maksat ekonomik açıdan başka ülkelere muhtaç hâle gelme, ihtilâfa gelince de müslümanların ve âlem-i İslam’ın birbiriyle uğraşması neticesinde zaafa uğramalarıdır.
   
Hizmet-i îmâniye ve Kur’âniye’ye gönül vermiş, Allah’a ve Resûlüllah’a ait çok yüce ve kutsî bir dâvâya hizmet veren hasbî, fedâkar ve kahraman arkadaşların arasında da, zaman zaman -arzu edilmediği halde- herkesin kendi doğrularına göre hareket etmeleri neticesinde çok basit şeylere takılmalar, ihtilaflar ve birbirini rencide edip gönül kırmalar olabilir. Olmasın inşâallah..
   
Ehl-i îman olarak bütün mü’minleri, îman ve Kur’an hizmetinde aynı kaderi paylaştığı arkadaşları ve kardeşlerini, sımsıkı birbirine bağlayacak nûrânî bağlar, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’da, Sünnet-i Nebeviye’de ve Dîn-i Mübîn-i İslâm’da açık ve net olarak bildirilmiştir. Buna rağmen; Kur’ân’a ve dîne olan cehâletimizden ve  bizi birbirimize bağlayıp kardeş yapan hakikatleri bilememe, Din-i Mübin-i İslam’ı bütüncül olarak kavrayıp anlayamamadan, âhiret hayâtımız ve mes’uliyetimiz açısından bakamadığımızdan dolayı  menfî ihtilâflar oluşmaktadır.
   
Ehl-i îmanın  bu boşluklarından istifâde ederek aralarında ihtilâf çıkaran münâfık ve fesat şebekelerinin tesiri altında kalan bazı mü’minler ve cemaatler, aynı zamanda  İslâm âlemi bu vesîleyle birbirine karşı yabancılaşmış, gayz , kin ve nefretin öne çıkmasıyla da, düşman hâline getirilmişlerdir.
   
Böylesine müslümanları ve âlem-i İslâm’ı ihtilâfa ve zillete mahkum hâle getiren cehâletin en büyük reçetesi, gerçek mânâda Allah ve Resûlüllah’a îman, en küçükten en büyüğüne kadar yapılan icraatların hesâbının sorulacağı büyük mahkemeye, Hâkimler Hâkimi Allah’a hesap vereceği güne inanmayı  iz’an haline getirmek  ve aynı zamanda  bu inancını  hayâta uygulamaktır.
   
Zümer sûresi 9.âyette Cenâb-ı Hak; “De ki: ‘Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Doğrusu ancak akl-ı selim sâhipleri öğüt alır (nasihat dinler)” buyurmaktadır.
   
Elbette, Allah’ın farklı fıtratta ve kabiliyette  yarattığı insanın, yüz hatlarını ve parmak izlerinin bile birbirine benzememesi, insanların da farklı fikir ve düşüncelerle donatılmış olması, mutlaka ayrılığı gerektirmez. Çünkü, insan vücudundaki uzuvların, kainattaki bütün sistemlerin birbiriyle uyum içinde oldukları bir gerçektir.
   
Müslümanlar arasındaki ihtilâfa meydan vermeme adına şûraya önem verilmesi, mü’minlerin peşin hükümden uzak durup, kader birliği yaptıkları dâvây-ı İslâm’ın zarar görmemesi adına birbiriyle olan münasebetlerinde fevkalâde hassasiyet göstermeleri gerekmektedir.
 
Üzülerek ifâde etmek gerekirse, dünyâdaki mevcut müslümanların gerçek mânâda birbirlerini tanımadan, yalan ve iftirâ ağırlıklı duyumları esas alarak hareket ettiklerinden dolayı; hayallerde olmayan ve gönülleri târümar eden ifâdelerle, Kâbe’den daha mukaddes mü’minlerin kalpleri kırılmakta, tâmiri zor tahribatlar yapılmaktadır.

Allah (cc), imtihan yurdu olan dünyâda insanları vahdete ircâ etme adına, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ı ve Efendimiz’i (sav) rehber olarak takdir ve tâyin etmiştir.

Allah (cc), Âl-i imran sûresi 103, 104 ve 105.âyetlerde;

“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz.”

“Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.”

“Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.

Kendilerine kesin delillerin gelmesinden sonra bölünüp ihtilâfa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.”


Ve yine Âl-i İmran sûresi 133 ve 134.âyetlerde;

 “Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun! O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.”

Ve Mutaffifin sûresi 26.âyette de; “...İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!” buyurmaktadır.
   
Yanılmayan ve yanıltmayan Rehber-i Ekmel Efendimiz (sav) de; “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” (Bu beyân-ı Peygamberî dinin fer’î/ fürûat kısmına aittir.) (Aclûni) buyurmuşlardır. Burada ki ihtilâf, menfî mânâda değil, müsbet ihtilaftır. Yâni, ehl-i îmanın kitap-sünnet çizgisindeki yaptıkları hizmetlerde birbirlerine engel olmadan, kin, hased ve düşmanlık yapmadan, birbirini tahrip etmeden; sırât-ı müstakîmde, Hakk’a hizmette, İslamî hakîkatleri muhtaç olanlara ulaştırmada, her mü’minin kendi meslek gurubu, anlayışı içinde istişâre ile hareket ederek yarışmaları mânâsınadır.
 
Birbiriyle uğraşan ve boğuşanlar, hiçbir zaman müsbet harekette bulunamazlar. Hizmet etmek istedikleri dâvâya da faydalı olacakları yerde zarar verirler. Velhâsıl; mü’minler insaflı olur. Mü’min kardeşlerinin eksik ve kusurlarını deşifre ederek gıybet etmek değil, müsbet yönlerini görerek, fark ettirmeden eksik ve kusurlarını sohbet-i cânanla tamir etmeye çalışmalıdırlar.
       
Hz.Üstad, “Ey ehl-i îman! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifâde eden zâlimlere karşı, ‘Müminler ancak kardeştir’ meâlindeki âyet-i kerimenin kal’a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassün ediniz (sığınınız). Yoksa ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukûkunuzu müdâfaa edebilirsiniz. Malûmdur ki, iki kahraman birbirleriyle boğuşurken, iki çocuk ikisini de dövebilir. Bir mîzanda (terazide) iki dağ birbirine karşı müvâzenede bulunsa (tartılsa), bir küçük taş müvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir, birini yukarı, birini aşağı indirir.”
       
“İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan, husûmetkârâne (düşmanca) tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayât-ı içtimâiyenizle alâkanız varsa, ‘Mü’minin mü’mine münâsebeti taşları birbirine destek olan sarsılmaz bir binâ gibidir.’ meâlindeki hadiste belirtilen düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız. Sefâlet-i dünyeviyeden ve şekâvet-i uhreviyeden (dünyada sefâletten ve âhirette azaptan) kurtulunuz.” (Mektubât) buyurmaktadır.
   
Hz.Üstad İhlas Risalesi’nde de şöyle nasihat etmektedir:   “Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine  dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
   
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm,  (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf ,53) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
   
İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
   
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ; Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
   
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
   
İKİNCİ DÜSTURUNUZ; Bu hizmet-i Kur'âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
   
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ; Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
     
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ; Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.”
     
Malum olduğu üzere on beş günde bir okunması tavsiye edilen İhlâs Risâlesi’nin tamamı, 20 ve 21. Lem’alar’dan  okunabilir.

[Mehmet Ali Şengül] 17.7.2018 [Samanyolu Haber]

Yeni zam paketi ufukta göründü [Semih Ardıç]

Merkezi idarenin bütçesi haziran ayında 25,6 milyar TL açık verdi. Bütçe açığı geçen sene aynı döneme kıyasla yüzde 88 arttı.

Dile kolay birkaç sene evvel Türkiye’nin senelik bütçe açığı 20 milyar TL civarındaydı.

Bütçede malî disiplinden eser kalmadı. 24 Haziran seçimine kadar har vurup harman savuruldu.

Vakıfbank üzerinden 150 TL seçim rüşveti dağıtıldı. Valiliklerin sosyal yardım bütçeleri haziranda bu şekilde kullanıldı.

KEMER SIKMAK SÖZDE KALDI

“Mal ve hizmet alımı” kaleminde değil azalma adeta patlama var. Araba, uçak ve bina kira giderleri katlanmış. Tasarruf Ankara’nın civarından geçmemiş.

İtibardan tasarruf edilmez zihniyeti milletin vergilerini harcarken zerre kadar merhamet ve hakkaniyet emaresi göstermiyor.

6 AYLIK BÜTÇE 46,1 MİLYAR TL

Hazine nakit dengesinin haziranda 49 milyar TL’den 9 milyar TL’ye indiğini daha evvel belirtmiştim.

Maliye Bakanlığı bütçe verileri gösteriyor ki 6 aylık bütçe açığı 46,1 milyar TL’yi buldu. Çok büyük bir kara delik bu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti 2018’in tamamı için tahmin edilen 65,9 milyar TL açığın yüzde 70’ine tekabül eden açığı 6 ayda verdi.

2017 yılı Ocak-Haziran döneminde 25,2 milyar TL açık veren bütçe, 2018 yılı Ocak-Haziran döneminde 46,1 milyar TL açık verdi. İki kat açığın izahı yok.

FAİZ DIŞI FAZLADAN EKSİYE

Madalyonun diğer tarafında da başka bir açık var.

Faiz ödemeleri haricinde bütçede belirlenen harcamalardan tasarruf yapılması anlamına gelen “faiz dışı fazla” kalemi de eksiye düştü.

2017 yılı Haziran ayında 12,5 milyar TL faiz dışı açık verilmiş iken 2018 yılı Haziran ayında 23,2 milyar TL faiz dışı açık verildi.

Bütçe açığı ile faiz dışı açık toplamı 68,3 milyar TL’yi buluyor.

Bu da demek oluyor ki sene sonuna doğru 1 Ocak’ta tespit edilen rakamlarla tahakkuk eden rakamlar arasında en az 40 milyar TL fark çıkacak.

SENE SONU TAHMİNİ 65 MİLYAR TL İDİ

Açığı 65 milyar tahmin eden bir hükûmet bu çerçevede borç bulacaktı.

Başkanlık seçimini kazanmak uğruna ilk 6 ayda olmayan paralar harcandığına ve kara delik büyüdüğüne göre bundan böyle vatandaş için “pamuk eller cebe” günleri başlayacak.

Kuvvetle muhtemel en geç kasım ayına kadar yeni paket gelecek.

Bu sene bütçe açığını en azından 70 milyar TL civarında tutabilmek için yeni vergi ve zam paketi hazırlanacak.

Akaryakıt, tütün mamülleri, çay ve şeker gibi devletin vergi oranları sebebiyle esas belirleyici olduğu mamüllere zam yapılacak.

LİMONATA VE GAZOZA ÖTV GELMİŞTİ

2017’nin sonuna doğru hazırlanan 35 milyar TL büyüklüğündeki pakette gazoz, limonata ve meyve suyuna yüzde 10 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) getirilmişti.

Arabalardan alınan ÖTV’den Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne kadar vergi oranlarında afaki artışlar yapılmıştı.

“Limonata ve gazoza ÖTV” vatandaşın belini büken zamların magazin haberi olarak tarihe geçti.

Bu sefer son paketteki vergi oranları daha da yükseltilebileceği gibi kim bilir sudan bile ÖTV alınabilir. Sudan ÖTV alacak kadar ölçüyü kaçırırlarsa dükkanı kapatın gitsin.

MÜFLİS TÜCCARIN BÜTÇESİ

“Müflis tüccar” tablosu bütçede müteakip ayların çok karanlık olacağını ima ediyor.

Evdeki gümüşleri dahi satan müflis AKP’nin vatandaşın sırtındaki yükü ağırlaştırmaktan başka çaresi kalmadı.

Türkiye’nin kredi notu artık üç ayda bir düşerken, Hazine’nin borçlanma maliyeti son bir senede yüzde 80 artarken ve bütçe böylesine yüksek açık verirken hükûmet ne yapacak?

En iyi bildiği işi yapacak. Seçimden evvel kaşıkla verdiğini kepçe ile geri alacak.

Benzine 17 Temmuz itibarıyla 12 kuruş zam geldi. ÖTV’de o kadar indirimi yapıldığı için bu zam iki ay içinde pompaya aksettirilmeyen 3’üncü zam. Benzine toplam 39 kuruş zam geldi, Maliye Bakanlığı o kadar tutarı ÖTV’den indirdi.

AKARYAKIT FİYATLARI YİNE UÇACAK

Bütçede açık bu kadar büyürken mevcut formül fazla uzun ömürlü olamaz.

Yakında hepsini telafi edecek zamlar peşi sıra gelir. Dolar ve petrol mevcut seviyelerde kalsa -ki böyle bir ihtimal yok!- zam bir nebze tehir edilebilir.

Dünyada petrol yükselirken, dolar için 5,25 TL tahminine hak verenlerin sayısı katlanırken benzinde 7 TL öyle zannedildiği kadar uçak değil.

VATANDAŞ DAHA NE YAPSIN?

Hazin olan şu ki vergi geliri, yani vatandaşın vergi yükü artarken bütçedeki kara delik büyüdü.

1 kilo patatesin 5 lirayı bulması ile iyiden iyiye fakr u zarurete düşen vatandaş yine de  üzerine düşeni fazlası ile yaptı. Vergi gelirleri toplam gelirlerin tamamına yakınını teşkil ediyor. Artış oranı da yüzde 20’ye yakın.

Dünyanın en yüksek akaryakıt vergilerini ödediği için beli iki büklüm olmuş vatandaşa hâlâ siyasetçilerin 5 yıldızlı otelin restoranında yedikleri lüks yemeğin faturası da ödetiliyor.

“Adamlar yol yaptı” ezberi bile bu adaletsizliği mazur gösteremez.

O malum espri yine karşımıza çıktı.

Her seferinde 50 TL benzin alanlar bu makalenin muhatabı değildir…

[Semih Ardıç] 17.7.2018 [TR724]

Sellemehüsselam [Tarık Toros]

Meslektaşlar kusura bakarsa baksın.

Türkiye çıkışlı medyanın yüzde 90 veya 95’i değil…

Tamamı Saray kontrolünde.

**

Yurt dışı çıkışlı medya ise…

Kısmen kontrol edilebiliyor.

**

Medyayı kontrol altına almak demek…

Saray’dan geçilen bültenlerin aynen basılması demek değildir.

Saray’ı üzmemek veya…

Saray’ın şimşeklerini üzerinize çekmemek için “denge” gözetmek yeterlidir.

**

Misal, Twitter ve YouTube açıktır.

Türkiye’de henüz engelli değil.

Lakin kontrol altındadır.

Bin küsür kişiyi takip ediyorum.

Çoğu sessiz.

Tweet atanlar genelde, yurt dışında yaşayan isimler.

Yurt içindekiler ise pek suya sabuna dokunmuyor, dokunamıyor.

Kınamıyorum onları.

Türkiye’de tweet atmak, cesaret meselesi olmaktan çıktı.

Don Kişot’luk adeta.

**
Washington’da gazetecilik yapan İlhan Tanır, geçen bir tweet attı:

“CNN’in Beyaz Saray muhabiri Jim Acosta, neredeyse iki yıldır ABD’nin ve dünyanın en güçlü başkanı ile kavga ediyor. Beyaz Saray sözcüsü Sanders basın toplantılarından hakaret ediyor. Buna rağmen CNN Acosta’yı oradan çekmiyor. Muhabirinin arkasında duruyor.” (14 Temmuz 2018)

**

CNN International değil de CNN Türk olsa…

O muhabir çoktan işten atılmış, piyasada iş bulamayıp açlığa terk edilmişti.

Bu neviden refleksleri olan bir medyanın “kontrol altında olmadığını” iddia edebilir misiniz?

**

Devam edelim.

Saray’ın 5 senedir linç ettiği insanlardan kaç tanesi Türkiye medyasında cevap hakkı kullanabildi?

Sıfıra yakın.

Bırak onu…

Can Dündar, Cumhuriyet’te…

Enis Berberoğlu, Hürriyet’te kendini ifade edemiyor.

Yıllarca o gazetelerin genel yayın müdürlüğünü yaptı bu isimler.

**

Bu hal…

Avrupa, ABD veya Kanada çıkışlı medya için de kısmen böyle maalesef.

Geçen hafta…

“İnce bir sitem, umarım anlarlar” başlıklı yazıda geniş kaleme aldım, ayrıntıya girmeyeceğim.

**

Ülke Saray fermanları ile idare ediliyor.

Planları yıllar öncesinden yapılmış.

Şöyle ki:

16 Nisan 2017 referandumundan sonra…

Uyum yasalarını 6 ay içinde çıkarmaları gerekiyordu.

Bunu özellikle yapmadılar.

Yapsalar, millet “tek adam” olayıyla yüzleşecekti.

24 Haziran seçimlerinden önce yetki kanunu ile…

Süresi biten Meclis’in yetkisini Bakanlar Kurulu’na devrettiler.

Cumhurbaşkanı yemin edince düşen Bakanlar Kurulu da…

“Devredilmiş yetkiyi” Saray’a devretti.

Yağmur gibi ferman yağması bundan.

**

Kazara…

Muharrem İnce seçilse ne olacaktı?

Muhalefetin benzer bir hazırlığı var mıydı?

..gibi sorulara girmeyelim isterseniz.

Çünkü ülkede muhalefet yok.

Olmadığı, 24 Haziran’da tescillendi.

**

Fermanlarla ilgilenmiyorum.

Sadece şu iki şey dikkatimi çekiyor:

BİRİNCİSİ… Yıllardır suça bulaşmış güvenlik ve yargı bürokrasisi, kendini güvenceye alacak düzenlemeleri yaptırıyor. Kritik kararlara imza atan hakimlerin Yargıtay üyesi yapılması gibi.

İKİNCİSİ… Bir fermanla getirilen şey, üç gün sonra bir yenisiyle değiştiriliyor. Rektör olmak için profesör olma şartının kaldırılıp tekrar konması gibi. Gelişigüzel.

**

Gündemi birebir takip etmenize lüzum yok.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, son NATO zirvesini hatırlatarak şöyle demiş:

“Gerçek bir lider gibi karşılandık ve gerçek bir lider gibi uğurlandık.”

**

Şu ara ülkenin ahvalini soran olursa

Bunu gösterin yeterli.

**

Sanki fazla naz ediyorsun ama senin bana gönlün var gibi gibi.

Yüzüme karşı git diyorsun ama sanki gözlerin kal der gibi gibi.

**

Barış Manço, nur içinde yatsın.

**

Sellemehüsselam, vesselam.


[Tarık Toros] 17.7.2018 [TR724]

Birkaç fil daha lütfen! [Naci Karadağ]

Öyle tuhaf, ürkütücü, kan donduran ve ikbal endişesiyle tir tir titreten bir rejim inşa etmişler ki, farkına varmaya bile korkuyoruz galiba. O nedenle sanki bunları yaşayan bizler değilmişiz gibi davranıyoruz. Ülke normal değil ama normalmiş gibi davranıyor herkes. 24 Haziran seçimleri öncesindeki “dip dalga” söylentilerinin ne tür bir palavra olduğunu 15 Temmuz’da öğrenmekle kalmadık, korku rejiminin dip koçanını da görmüş olduk.

Bırakınız sorgulamayı, akla takılan sorulara cevap aramayı, iktidarın bize dayattığı gerçekliğin dışında sanki başka türlü mümkün değilmiş gibi davranıyor herkes.

Bakın, herkes diyorum..

Yani sadece AKP yandaşları, onların maaşlı, bordrolu leşkerleri, tetikçileri, hava yastıkları, süvarileri, infazcıları değil, solcusu, muhafazakârı, tarikatçısı, ‘Ednan’ hocacısı, seküleri, marjinali, ergenekoncusu; tekmili birden Erdoğan’ın darmadağın edip, sonra kendi kafasına göre yapılandırdığı bir hakikati kabullenmiş durumda…

CHP’sinden HDP’sine, MHP’sinden BBP’sine, Haydarcıdan Perinçekçiye kadar aklınıza gelen kim varsa bu parantezin içinde. Hele hele Meral Akşener’in İYİ Partisi… Onun elemanları çok daha enteresan… Bahçeli’ye yanaşmaya çalışanını mı istersiniz, Erdoğan’a, MHP ile olmazsa bizimle düşünür müsün, mesajı vereni mi?.. Kimse Muharrem İnce’ye ya da Meral Hanım’a kızmasın…

Kimse sakın ola ki “Bu Kılıçdaroğlu da çok…” diye başlayan cümle de kurmasın.

Ağzını açanın Erdoğan’ın kurgulamak istediği o zift gibi, balçıktan bir korku bataklığının nefret dolu, zehirli ağzıyla konuştuğu, yalan olduğunu bile bile, palavralarla inşa edilmiş öldürülen masum insan sayısının bile net olarak belli olmadığı meş’um bir geceyi “Demokrasi miladı” gibi anons etmesi Erdoğan’ın bu ülkedeki mundar etmediği hiçbir şeyi bırakmadığının da kanıtı.

Tayyip Erdoğan’ın yaptığı fenalıkların en büyüğü de budur sanırım.

Kötülüğün bulaşıcı etkisini fark edip zerk etmediği neredeyse kimse bırakmadı.

İnsanlar ya menfaatten, ya efsunlanmışçasına, ya korkudan ya da köprüyü geçene kadar olduğuna inanarak onun kullandığı dili, tahayyül ettiği atmosferi kanıksıyor ve onun inşa ettiği dil ile konuşmaya devam ediyor.

Bir süre sonra kendisinin de Erdoğan rejiminin kullandığı dil ve gerçekliğinin parçası haline geldiğinin farkında bile değil çoğu kişi.

15 Temmuz bu açıdan beni hayal kırıklığına uğrattı.

Elbette ülkenin içine saplandığı bataklıktan seçimle filan çıkacağını düşünmüyorum. Bu konudaki fikirlerimi daha önce bu köşede defalarca paylaştım sizinle.

Ancak bu milletin ufak ufak uyanmasını da beklemek hakkımız olmalı değil mi?

Ancak tam tersi bir görüntü çiziliyor.
Her geçen gün Tayyip Erdoğan’ın arzu ettiği bir Türkiye manzarası daha da sabitlenerek şekilleniyor. Bakınız Muhammer İnce, Erdoğan rejiminin gönüllü temsilcisi olmuş adeta. Onu meşrulaştırmak için çabaladığı kadar seçimlere hazırlansa belki kendisi başkan filan olurdu ne bileyim!

Size söylemek zorundayım ki, 15 Temmuz dolayısıyla yazılanlara, çizilenlere, paylaşılanlara, konuşulanlara baktıkça Erdoğan bu ülkede en az 10 yıl daha rahatlıkla ekmek yer, diye kesin kanaate vardım.

Dolayısıyla kimse kimseye rol yapmasın, kimse demokratlık rolü kesmesin, şirinlik muskası olmasın.

Siz, biz, hepimiz, tüm Türkiye, hatta Avrupa, hatta Dünya Tayyip Erdoğan’ı hak ediyor ve biz hak ettikçe bir yere gideceği de yoktur.

Kimse yalancı doğum sancısı gibi Muammer ince heyecanı yapmasın boşuna. Kimse kimseye Zapata muamelesi de çekmesin.

Timur’dan ek fil kontenjanı talep eden Hoca Nasreddin bile bu kadar hayal kırıklığı yaşamamıştır sanırım.

Adam çöp topluyor çöp; sefillerin son perdesinde. Sorulduğunda “Bu da hayat mı abi? Perişanız, insan gibi yaşayamıyoruz!” diyor, ama bir bakıyorsun çöp ve kağıt topladığı kirli arabasının üzerinde “Dik dur eğilme!” yazıyor.

Ne eğilecek adam zaten sarayda, eğilmesin diye yüzünü yıkadığı musluğu bile boyuna göre ayarlanmış.. Nereye eğiliyor?

Kadına soruyorlar; bir sefalet tablosu çiziyor ki insanın içi parçalanıyor. Emekli değilim, maaşım yok, kiradayım, 6 çocukla yaşıyorum, bugün bulsam yarın bulamıyorum…

Spiker kime oy verdiğini sorduğunda aldığı cevap şu: “Ak Parti…”


Halkın böyle tepki vermesini bilenlerin, bu hissiyata yönelik propaganda çalışması yapması ve bu dengesizliğe güvenmesi gayet normal. Erdoğan ve ekibi bu milletin ne olduğunu çok iyi çözmüş durumdalar. Buna maalesef diyecek hiçbir şeyimiz olamaz. Bir tek “ne yapalım, biz böyleyiz!” diyebiliriz.

Ama aklı başında olanların, bu milletin başına çorap örüldüğünü çok iyi görenlerin; örneğin ulusalcıların, solcuların Tayyip Erdoğan’ın kullandığı dili, çiğnediği sakızı ağızlarına alması akıl alır gibi değil.

15 Temmuz tiyatrosunu “Efenim özgürlük ve demokrasimize yapılan darbe” cümlesiyle hatırlatmaları, meselenin farkında olmadıkları gibi, Erdoğan ve Tayyiban rejimine odun taşıdıklarının da farkında değiller.

Ülke tarihin en kolay ve rahat şekilde yapılan rejim değişikliğini yaşadı. Lafa geldiğinde atıp tutan devrimciler, muhalifler, komünistler, ülkücüler bilmemnelerin hemen hepsi Erdoğan’ın kayığına binmiş onun türküsünü söyleyerek kendilerince muhaliflik oynuyorlar. Komik ötesi acınacak bir durum.

CHP’li zevat “Efendim Meclis’te çok sert ve aktif muhalefet yapacaklarmış!”

Meclis mi kaldı, muhalefet mi kaldı yahu?

Rejim değişti rejim, uyanın da balığa gidelim…

Bu kafayla gittikçe en az bir 15 yılı var bu iktidar zihniyetinin ve Erdoğan zulmünün.

Ya da boş verin uyanmayın, biz birkaç fil daha rica edelim sultanımızdan…

Biz bunu hak ediyoruz çünkü!

[Naci Karadağ] 17.7.2018 [TR724]

Temmuz’un 15’inde gelen “lütuf” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

15 Temmuz çok önemli. Çünkü eski cumhuriyetin tasfiyesi ve yeni devletin kuruluşunun en temel dayanak noktası, 15 Temmuz diskuru. Evet, yeni devlet! Yeni bir sisteme geçilmedi sadece görüldüğü üzere; esasında yeni bir devlet kurulmakta. Ana muhalefet ve diğer muhalefet – MHP’yi saymıyorum muhalefet olarak! – meclisin yetkilerinin fiilen sonlandırıldığının farkına yeni vardılar. Oysa bir yıldır yazılıyor yeni rejimde meclisin işlevsizleştirileceği. Bu satırların yazarı onlarca yazıda ayrıntılı olarak Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi adı verilen ucubeyi masaya yatırdı ve inceledi. Fakat insanlar üç maymunu oynamayı tercih etti.

Yeni devlet – arkasında görünmeyen kim varsa onlarla beraber tabii ki – esasında “devlet benim” diyen cumhurbaşkanının ta kendisi. Nedeni basit: Cumhurbaşkanı kararnameleri (CBK) yasa gücünde. Öyle ki normalde anayasal değişiklik gerektirecek düzenlemeleri bile CBK’larla yapıyorlar. Anayasayla çelişmek çoktandır umurlarında bile değil zaten. Artık anayasanın ruhunu geçtik, formel devlet mimarisini bile önemsemiyorlar. Mesela bir CBK ile Genelkurmay Başkanlığı’nı Milli Savunma Bakanlığı’na bağladılar. Tüm devleti en büyük kurumdan en detay kuruma kadar tepeden tabana, en tepede Cumhurbaşkanlığı olacak şekilde, yeniden inşa ettiler, ediyorlar. Bu süreç esasında yeni başladı. Devletin anayasası bir kâğıt parçasından ibaret. Oysa devletlerin temeli anayasadır. Anayasa ile çelişen yasa çıkartılamaz.

Hâlihazırda yasayı geçtik, CBK üzerinden devlet teşkilatı yeniden yapılandırılıyor. Kurumsal örgütlenme anayasadan kopartıldı, bir tek şahsın kararlarına endekslendi. Bakanlıklardan askeriyeye, kolluk kuvvetlerinin organizasyonundan maliye ve finans kararlarının alındığı bakanlıklara, dış politikadan güvenliğe, aklınıza gelen hangi saha varsa, her birinde geçmişin düzeninin son bulduğunu, yeni yapılanmaların gerçekleştirildiğini görüyorsunuz. Elbette, yeniden yapılanma bazı durumlarda gerekli olabilir. Toplumlar değişiyor, ihtiyaçlar farklılaşabiliyor. Fakat değişimin belirli koşulları vardır. Devletlerde süreklilik önem arz eder. Yerleşik anayasal ve yasal müktesebatın ayrıntılı bir biçimde tahlili yapılmadan ve gerekliliklere uygun formel anayasal-yasal değişikliklere gidilmeden yapılan devlet mimarisindeki değişimler, devletin devlet olma vasfını tehdit eder hale gelmiştir. Türkiye’yi bir devlet gibi değil, üçüncü sınıf bir şirket gibi yönetmek istiyor bu zihniyet. Bu elde edilenler “Allah’ın lütfu” değilse nedir!

Hakkınızı kim savunacak?

İşin enteresan tarafı, bürokrasi ve iş dünyası artık olan biteni kanıksamak bir kenara, alkış tutmaya başladı. Tam bir cinnet hali yani! Anayasa hukukçuları, siyaset bilimciler, kamu yönetimi uzmanları, ekonomistler, yüksek yargı mensupları, bürokrasideki üst düzey bürokrat ve teknokratlar… Neredesiniz? Son derece enteresan şekilde, herkes susuyor. Tabi bunun önemli nedenlerinden biri, konuşmamak fiilinin rasyonalize edilmesi. Birincisi konuşmak çok tehlikeli. Her an “Fetöcü” olarak damgalanabilir, malınızı, statünüzü veya özgürlüğünüzü yitirebilirsiniz. Çünkü rejimin eleştiriye tolerans payı resmen Ortadoğu veya Orta Asya diktatörlüklerindeki seviyelere düşmüş durumda. Kim hakkınızı savunacak ki? Ortada kurum bırakmadılar. Anayasaya uymuyorlar diyorum, ötesi berisi var mı? Anayasa Mahkemesi, anayasa ihlallerine direnç gösteremedi. Zaten Mehmet Altan kararında olduğu gibi, ufak rötuş girişimlerinde de refüze oldu. Çünkü Saray kontrolü altındaki alt mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymadılar. Anayasa Mahkemesi kararlarına saygı duymadığını söyleyen bir şahsın cumhurbaşkanı – pardon başkan! – olduğu bir muz cumhuriyetinde ne bekliyorsunuz ki daha? Anayasa Mahkemesi, sistemin denge ve fren mekanizması olmadığını ayan beyan gösterdi. Tüm bunları gören biri, nasıl olur da “Allah’ın lütfu” demez!

Bürokrasinin en kurumsal olanı Türk Silahlı Kuvvetleri, 15 Temmuz sonrasında hallaç pamuğu gibi tırpanlandı. Kadroları diken üzerinde olan TSK, artık partizanlık ve yalakalıkla makam-mevki elde etmeye çalışan Saray paşalarıyla dolu. Hulusi Akar, kendisinden önceki tüm genelkurmay başkanlarından ileri giderek, TSK’nın Gorbaçov’u olarak tarihe geçecek şüphesiz. TSK, onun döneminde siyasilerin oyuncağı haline gelmedi mi? 15 Temmuz sonrasında kendi üst personelinin yöneticisi konumundaki tüm general ve amirallerinin yüzde elliye yakını “Fetöcü” olma ve darbeye karışma suçlamalarıyla hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, savunma hakları bile gasp edildi. Bu general ve amirallerin sadece doğum tarihleri bile, “Fetöcü” iddialarının önemli bir zafiyetini oluşturuyor. Kaldı ki, bu generallerin terfi ve atamalarının altında bugünkü iktidarın imzaları var. Dahası, yapılan suçlamaların maddi kanıtları ortaya konulmuyor. İddianameler hukuk tekniğinden uzak, siyasi-ideolojik amatörce hazırlanmış suçlamalarla dolu. Fakat kimsenin bunlarla ilgilendiği yok. Tıpkı Harp Akademisi’nin ve askeri okulların tümünün bir oldubittiyle kapatılması gibi, general ve amirallerin tasfiyesi de geçiştiriliyor. Oysa bu general ve amirallerin komuta ettiği yüz binlerce askerin neden darbeye karışmadığı gibi temel bir soru dahi sorulmuyor. 15 Temmuz kültleştirilirken ve çakma bir Kurtuluş Savaşı (Milli Mücadele) alternatifi resmi tarih yazımı gerçekleştirilirken, Kılıçdaroğlu daha önce “kontrollü darbe” olarak nitelediği 15 Temmuz’u bugün iktidar söyleminden de azimli bir şekilde sahipleniyor. Yenikapı Ruhu ile tecavüz ettikleri anayasal düzen yetmezmiş gibi, gayrı meşru seçimleri meşrulaştırıcı yumuşak muhalefetleri yetmezmiş gibi, halkı gaza getirip sonra da seçim gecesi yüzüstü bıraktıkları yetmezmiş gibi, şimdi de darbenin resmi Saray tarihine uygun yorumunu da benimsemiş görünüyorlar. Bunlar tesadüf mü? Yoksa gerçekten çok mu aptallar? Ne olursa olsun, bunlar “Allah’ın lütfu” demeyi anlamlı kılar!

15 Temmuz 2016! O gece neler oldu?

Berat Albayrak’ın sırıtışından Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” klasiğine, verilen saatlerdeki tutarsızlıklardan, aynı kişilerin aynı olaylar hakkında farklı zamanlarda söyledikleri çelişkili ifadelere dek, 15 Temmuz söylemi derin çelişkilerle dolu. Neden 15 Temmuz araştırma komisyonu çalıştırılmadı? Neden MİT müsteşarı Fidan ve Genelkurmay Başkanı Akar komisyona ifade vermek üzere çağırılmadı? Neden ölenlerin otopsi raporları gizlendi? Neden keskin nişancılar veya silahlı milislerin kalabalıklara ateş açması gibi iddiaların üzerine gidilmedi? Neden TBMM’de havadan bombalandığı öne sürülen mekânların duvarlarında içe doğru değil de dışa doğru blast etkisi görülüyor? Neden komuta altında olan ve darbecilere karşı pistleri bombalayarak stratejik önemli bir işlevi yerine getiren pilotlar bir gün sonra “Fetöcü” olarak damgalanıp içeri tıkıldı? Eğer “Fetöcü” idiyseler, neden bu emirleri yerine getirdiler? Neden askerler köprünün sadece bir şeridini kapattı? Neden MİT’e gelen binbaşı tarafından yapılan darbe ihbarı ciddiye alınmadı? Neden darbeden bir gün önce Putin’in danışmanı Alexander Dugin Ankara’daydı ve o gece yetkilileri TSK’daki hareketlilik hakkında uyardığını söyledi? Neden Fidan Genelkurmay’a geldiği halde Erdoğan veya Yıldırım’a haber verme gereği duymadı? Yoksa haber verdi de, Erdoğan ve Yıldırım mı yalan söylüyor? Neden darbe sonrasında eski Ergenekoncu TSK kadrosu yeniden aktive edildi? Neden yurtdışındaki yüzlerce TSK üst düzey NATO personeli bulundukları ülkelere iltica etti? Neden bu subayların tümü söz birliği etmişçesine aynı şeyleri söylüyor ve bir kumpastan, bir entrikadan, bir tuzaktan bahsediyor? Neden ısrarla rejim hala ABD ve Almanya’yı darbe konusunda suçluyor? Bir taraftan da hala bu ülkelerle işbirliğine devam ediyor? Neden darbeyle uzaktan-yakından alakası olmayan yüz binlerce kamu görevlisi işinden edildi ve hain ilan edildi? Neden darbecilerle alakalı deliller objektif biçimde ortaya konulmuyor? Adil Öksüz’ü kim serbest bıraktı? Bu nasıl izah edilebilir? Bu gelişmeleri dikkate alınca “Allah lütfetsin” diye epey çaba gösterildiğine dair bir algı oluşmuyor mu?

15 Temmuz! Adeta bir Bermuda şeytan üçgeni!

Bilgiler, kanıtlar, hatta insanlar ortadan kayboluyor! Sorular, sorular! Buradan binlercesini daha sormak olanaklı elbette. Ama ben burada kesiyorum. Zaten son iki yılda yazılarımda hep sormaya ve sorgulamaya çalıştım. Hayatım boyunca darbelere karşı çıktım, demokratikleşme, insan hakları, temel haklar ve özgürlükleri savundum. Dün bugünkü muktedir güruh mağduru oynarken, hiçbir şahsi çıkarım olmadığı halde bulunduğum üniversitede onların haklarını savundum. İslamcıların (o zaman onların Müslüman demokratlar olduğuna inanıyordum) Türk siyasi sistemine Kürtlerle beraber entegre olmalarının, cumhuriyetimizin uzun vadede yararına olduğuna inandığım için, AKP’nin demokratikleştirici ve AB’ci politikalarını daima destekledim. Çoğu zaman, ailemi karşıma almak bahasına bunu yaptım. Oysa bugün, dünün kurban rolünün Oskar’lık oyuncuları olan İslamcılar, benim gibi muhaliflere öfke ve nefretlerini kusuyor, bizleri KHK’larla vatan haini ilan ediyor, sistemden tecrit ederek haklarımızı ve hukukumuzu gasp ediyor. 15 Temmuz bunlara fırsat verdiği ve bunları meşrulaştırdığı için Erdoğan tarafından “Allah’ın bir lütfu” işte! Bu nedenle 15 Temmuz’un bağımsızca ve nesnelce araştırılması önemli. Yaşamını yitiren 259 vatandaşımız için gerçekten çok üzgünüm. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü planlayan, organize eden, hayata geçirmeye kalkan, eline silah alan veya doğrudan emir veren kim varsa, umarım bir gün gerçekten bağımsız mahkemeler önünde hesap verir ve yaptıkları büyük ihanetin bedelini adil bir yargı ve adalet sistemi önünde öder. Bunu bütün kalbimle diliyorum. Fakat öyle görülüyor ki, bugün rejim, bu objektif incelemenin ve araştırmanın yapılmaması için elindeki tüm gücü seferber etmiş durumda. Medyanın kontrol edilmesi, muhalif ve eleştirel seslerin hain ilan edilerek susturulması, korku imparatorluğunun kurulması, Gestapo yöntemleriyle Ermeni soykırımından sonra Anadolu topraklarının gördüğü en kapsamlı takibat ve zulmün yapılması, tek bir hedefe yönelik: gerçeklerin üzerini örtmek, soru sorulmasını engellemek. Bir tür kazan-kazan olarak rasyonalize edilen bu darbe girişimine “Allah’ın lütfu” diyen, bugün Türkiye’nin kaderini eline geçiren reis!

15 Temmuz Erdoğan tarafından “hayırlara vesile” bir girişim olarak anılıyorsa, bunun kriminoloji yöntemleriyle okunması gereklidir. “Allah’ın lütfu” olarak nitelenen ve “hayırlara vesile olan” bir askeri darbeden en çok istifade eden, onu manivela olarak kullanarak diktatoryasının yolunu açan, anayasayı fiilen fesheden bir rejimin dikkatle incelenmesi gerekir kanısındayım. Eşlerden birinin yüklü yaşam sigortası varken beklenmedik şüpheli bir ölüm, diğer eşi otomatikman olağan şüpheli yapar. Hiçbir kanıt olmasa da, bu şüphe üzerine polis kanıt arar, bağlantıları ve olası senaryoları dikkate alır, sorgular ve soruşturma yürütür. 15 Temmuz’u bizzat “Allah’ın lütfu” olarak niteleyen, onlarca tutarsız ifade ve şüphe çekici tutum içinde olan, dahası elindeki güçle darbe girişiminin nesnel bir araştırmaya tabi tutulmasını engellemeye gayret eden bir rejimden şüphelenmeyelim mi? Ortaya iddiadan başka bir şey koyamayan mahkemeleri mi barem alalım? İşkenceleri, siyasi iddianameleri, “sizi buraya tıkan güç öyle istiyor” türünden buram-buram derin devlet kokan Gestapo metotlarını sorgulamayalım mı? 15 Temmuz’da aslında ne oldu demeyelim mi?

Rejimin bu kadar baskı kurması ve 15 Temmuz’da olanların örtbas edilmesi konusunda giriştiği kitle hipnozu çalışmasının nedenlerini sorgulamayalım mı? 15 Temmuz bu rejimin resmi tarihinin başlangıç anlatısı olarak kullanılıyor. Sanıyorum bu rejimin sonu da 15 Temmuz’a ilişkin tutarsızlıkların bir gün aydınlanması ile gelecek. Unutmayın: gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır! Sormayalım mı “Allah lütfetsin” diye kim ne yaptı 15 Temmuz’da?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.7.2018 [TR724]

Kupadan geriye kalanlar [Hasan Cücük]

‘32 ülke bir kupa’ olan 2018 Dünya Kupası, Fransa’nın şampiyonluğuyla sona erdi. Kupa mücadelesine katılan 32 ülke kıyasıya mücadele etti. 2018 Dünya Kupası defterini kapatırken akıllarda kalanları derledik.

Dünya Kupası’nı kazanan ülkelerin bir sonraki turnuvada grup aşamasında evine dönme geleneği Rusya’da da devam etti. Böylecek son 5 Dünya Kupası’nı kazanan 4 ülke grup maçları sonrası kupaya veda etmiş oldu. 2002’de Fransa, 2010’da İtalya, 2014’te İspanya ve son olarak 2018’de Almanya, grup aşamasında elendi. Söz konusu şampiyonlar arasında yalnızca Brezilya, 2002’deki şampiyonluğun ardından 2006’da çeyrek finale kadar yükselmeyi başardı.

Almanya tarihinde bir ilk yaşadı

Brezilya’dan sonra en çok Dünya Kupası’nı kazanan ülkelerden biri olan Almanya, son şampiyon olarak geldiği Rusya’da tarihi hüsran yaşadı. 1954, 1974, 1990, 2014 yıllarında kupayı kaldıran Almanlar, kupanın Brezilya ile birlikte en büyük favorisi olarak gösteriliyordu. F Grubu’nda çıktığı 3 maçta Meksika’ya 1-0, Güney Kore’ye ise 2-0 kaybeden Almanya, tek galibiyetini ise zorlandığı mücadelede uzatma dakikalarında bulduğu golle İsveç’i 2-1 mağlup ederek aldı. Grubunu son sırada tamamlayarak turnuvaya veda eden Almanya, daha önce sadece Fransa’da 16 takımın katılımıyla düzenlenen ve eleme usulüyle gerçekleştirilen 1938 Dünya Kupası’nda ilk turda elenmişti. Almanlar, Dünya Kupası’nda 4 şampiyonluğun dışında 4 kez final, 5 defa yarı finalde rakiplerine yenilmekten kurtulamadı.

Messi ve Cristiano Ronaldo yine hüsran yaşadı

Dünya futbolunun yaşayan efsaneleri olan Portekizli Cristiano Ronaldo ve Arjantinli Messi bir turnuvayı daha kupasız kapattı. Son Avrupa şampiyonu unvanıyla Rusya’ya gelen Portekiz, son 16 turunda Uruguay’a elenerek evine döndü. Ronaldo’nun Dünya Kupası hayali gerçekleşmezken, turnuvada 4 kez fileleri havalandıran 33 yaşındaki Ronaldo, milli maçlardaki toplam gol sayısını 85’e çıkararak 84 kez ağları sarsan Macar efsanesi Ferenc Puskas’ı geçti. Avrupa’daki milli takımlar dikkate alındığında en golcü oyuncu konumuna gelen Ronaldo, dünya genelinde ise 109 gole sahip İranlı Ali Daei’nin ardından ikinci sıraya yükseldi. Arjantinli Messi ise yine bir uluslararası turnuvayı kupasız kapattı. Gruptan Nijerya karşısında son dakikalarda gelen golle çıkabilen Messi’li Tangocular, son 16 turunda Fransa’ya 4-3 yenilerek elenmekten kurtulamadı.

Japonya üst tura fair play taşıdı

Dünya Kupası tarihinde ilk kez bir takım üst tura fair play farkıyla çıktı. H Grubu’nda puan, averaj, atılan ve yenilen gol ile aralarındaki maçta eşitlik olan iki takımdan Japonya, Senegal’den daha az sarı kart gördüğü için rakibine fair play puanında üstünlük sağlayarak adını üst tura yazdırdı. Gruptaki üç maçı Senegal 6, Japonya 4 sarı kartla tamamladı. Senegal’in de elenmesiyle 1982 Dünya Kupası’ndan bu yana ilk kez hiçbir Afrika takımı, grup aşamasını geçemedi. Japonya ise son 16 turunda Belçika’ya kaybetti.

Al-Hadary ve Marquez tarihe geçti

Mısırlı kaleci Essam Al-Hadary 45 yaş 161 günlükken Suudi Arabistan karşısında sahaya çıkarak bir dönem Galatasaray’da da oynayan Kolombiyalı Faryd Mondragon’un rekorunu (43 yaş, 3 gün) geride bıraktı ve Dünya Kupası tarihinde forma giymiş en yaşlı oyuncu unvanını aldı. Meksika’da 39 yaşındaki Rafael Marquez, beşinci kez Dünya Kupası’nda mücadele eden 3’üncü oyuncu olmayı başardı. Daha önce yine Meksika’dan Antonio Carbajal ile Almanya’dan Lothar Mattheus, aynı başarıyı göstermişti.

Belçika kendini aştı

Eden Hazard, Romelu Lukaku ve Kevin De Bruyne gibi önemli yıldızları barındıran Belçika, bu turnuvada Dünya Kupası’ndaki en iyi derecesine ulaştı. İngiltere’yi 2-0’la geçerek dünya üçüncüsü olan Belçika, 1986 Dünya Kupası’nda elde ettiği dördüncülük derecesini geliştirdi.  Dünya Kupası’nda 16 kez ağları sarsarak en golcü takım olmayı başaran Belçika’nın kalesini koruyan Thibaut Courtois ise turnuvanın en iyi kalecisi seçilerek öne çıktı. Belçika’nın son 16 turunda Japonya karşısındaki tarihi geri dönüşü ise turnuvanın “unutulmazları” arasına girdi. İkinci yarıda yediği gollerle 2-0 geriye düşen Belçika, karşılaşmayı 3-2 önde tamamladı ve 1970’de İngiltere’ye karşı bunu başaran Batı Almanya’dan sonra bir eleme maçında 2 fark geriden gelerek kazanan ilk takım oldu.

Hırvatistan’dan “uzatma rekoru”

İkincilikle Dünya Kupası tarihindeki en iyi derecesini elde eden Hırvatistan, ilginç bir rekorun da sahibi oldu. Nijerya’yı 2-0, Arjantin’i 3-0, İzlanda’yı ise 2-1 mağlup ederek D Grubu’nu 9 puanla açık ara lider tamamlayan Hırvatlar, üst turlarda ise final dışında çıktığı 3 maçı da uzatmalara götürerek kazanan tek takım unvanıyla turnuva tarihine geçti. Son 16 turunda Danimarka’yı ve çeyrek finalde Rusya’yı normal süresi ve uzatmaların ardından penaltılarla geçen Hırvatistan, yarı finalde ise İngiltere’yi uzatmaların ikinci yarısında bulduğu golle 2-1 yendi. Hırvatistan’ın kaptanı 32 yaşındaki Luka Modric ise takımına kupayı kazandıramamasına rağmen turnuvanın en iyi oyuncusu seçilerek dikkati çekti. Milli takımın kaptanlığını da üstlenen Modric, turnuva boyunca çıktığı 7 maçta takımına 2 gol ve 1 asistle katkı sağladı.

Mbappe artık “Yeni Pele”

Finalde Hırvatistan karşısında takımının 4’üncü golüne imza atan Mbappe, 19 yıl 207 gün ile Dünya Kupası tarihinde Pele’nin ardından bir final maçında gol atan en genç ikinci oyuncu oldu. Son 16 turunda Arjantin’e attığı 2 gol ve yaptırdığı penaltı ile de maçın kahramanı olan Fransız forvet, 1958’de 17 yaşındayken hat-trick yapan Pele’den sonra bir Dünya Kupası maçında 2 gol atan en genç oyuncu unvanını da aldı.

Kaleleri şaşıranlar rekor kırdı

Dünya Kupası’nda 169 kez fileler havalanırken, maç başı gol ortalaması ise 2,64 oldu. Fransa ile Danimarka’nın golsüz geçen grup maçı dışındaki 35 karşılaşmada da ağlar en az bir kez sarsıldı ve bu alanda son 64 yılın rekoru kırıldı.Dünya Kupası tarihinde en çok kendi kalesine gol atılan turnuva da açık ara farkla Rusya’daki organizasyon oldu. Futbolcular 12 kez kendi ağlarını sarsarken, önceki rekor 6 gol ile 1998’de yaşanmıştı. Meksika’dan Edson Alvarez, Avustralya’dan Aziz Behich, Fas’tan Aziz Bouhaddouz, Rusya’dan Denis Cheryshev ile Sergei Ignashevich, Polonya’dan Thiago Cionek, Nijerya’dan Oghenekaro Etebo, Mısır’dan Ahmed Fathy, İsviçre’den Yann Sommer, Tunus’tan Yassine Meriah, Brezilya’dan Fernandinho ve Hırvatistan’dan Mario Mandzukic kendi kalesine gol atma şanssızlığı yaşayan oyuncular oldu.

[Hasan Cücük] 17.7.2018 [TR724]

Tüm haymatloslara binler selam olsun!.. [Bülent Keneş]

Siyasal İslamcı Erdoğan’ın 2011’de fabrika ayarlarına döndükten sonra ilmek ilmek dokuduğu ve nihayet 15 Temmuz 2016’da ‘Allah’ın bir lütfu’ diye tanımladığı kanlı müsamereyle adını resmen koyma imkanına kavuştuğu İslamofaşist dikta düzenine taraftar olanların, karşı karşıya kaldıkları zulümlerden dolayı artık Türkiye’de yaşayamaz hale gelenlere yönelik kullandıkları en yaygın hakaret ifadelerinden biri de “Vatansızlar!..” Yaşadıkları toprakları, üzerinde nelerin yaşandığını umursamaksızın aşırı derecede kutsayan hastalıklı bir yaklaşımın tezahürü olan bu hakaretin, insaniyet ve ahlak açısından pek çok ciddi soruna işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Öte yandan, her türlü hukuk ve ahlak dışı yöntemi kullanarak ülkeye tebelleş olan Erdoğan liderliğindeki güruhun kendileri için kendilerine göre bir devlet, kendileri için kendilerine göre bir millet, kendileri için kendilerine göre bir vatan kurguladıklarında da şüphe yok. Harami zalimlerin kendilerine lütfettikleri üç kuruşluk maddi imkanları çok büyük nimet bilip beşiktekilere kadar uzanan zulümlere destek olanların, gelmekte olan dikta rejimini engellemek için meşru dairede ellerinden gelen ne varsa yapan, ancak neticede ahlak yoksunu dinbaz haramilerin canlarına, mallarına, ırzlarına tasallutundan korunmak için vatanlarını terketmek zorunda kalanlara ne dediklerinin elbette ki bir önemi yok. Ama yine de konuya dair (şahsi) yaklaşımımızı tarihe not düşmekte fayda var.

O KUTSAL VATAN NERESİDİR?

Üzerinde doğulan, doyulan ya da yaşanılan vatanın üzerinde doğan, doyan ve yaşayanlar için kıymeti tabii ki su götürmez. Bu açıdan bakıldığında vatan bilinen toprak parçasına bir çeşit kutsallık da atfedilebilir. Peki iyi kötü bir kutsallık atfedilebilecek bu vatan neresidir? Vatanı hangi özellikleri değerli ve kutsal kılar? Bir kimsenin sırf üzerinde şöyle ya da böyle nefes alıp verdiği için herhangi bir toprak parçasına vatan kıymeti atfetmesi ne kadar doğrudur? Bir dar-ı zulme, karabasanların, gulyabanilerin kol gezdiği zulümistana dönen bir toprak parçası özgürlüğüne ve haysiyetine düşkün izzetli insanlar için ne kadar vatan olabilir? Bir şekilde olmuşsa ne kadar vatan kalabilir?

Ruhu zulümle, eziyetle, haksızlıkla, hukuksuzlukla karıldığı halde, sırf üzerinde doğulduğu,  zehir zıkkım yiyormuşçasına da olsa doyulduğu, 7/24 boğazını sıkan hoyrat ellere rağmen güç bela nefes almaya çalışarak yaşanmaya çalışıldığı, malın, canın, ırzın dinbaz haramilerin elinde payimal olma riskinin bulunduğu bir toprak parçası kutsal bir vatan olabilir mi? Yoksa kutsal addedilmesi gereken vatan, insanı insan kılan değerlerin, yaşama değer katan ilkelerin özgürce, dürüstçe, korkusuzca yaşanabildiği dünyanın herhangi bir yeri midir?

Zamanlar ve devirler gibi yerler ve mekanlar da ancak barındırdığı insanların tüm varlığa, insanlara ve insanlığa verdiği değerle, içinde ya da üzerinde yaşananlara ve savunulan değerlere göre değer kazanır. Üzerinde insanların temel hak ve özgürlüklerinin, yaşama haklarının, inandıkları değerlerin, haysiyetlerinin, izzetlerinin değer görmediği bir toprak parçasının adı Mekke, Medine, İstanbul ya da Anadolu bile olsa vatan olma özelliğini yitirir. Neticede, dar-ı zulümden, dar-ı canilikten, dar-ı şakilikten her şey olabilir ama vatan olmaz.

SAYGI GÖSTERİLEN YERLERİN VATAN EDİNİLMESİNİN VAKTİDİR BU VAKİT

Böyle bir talihsizliğe düçar olmuş bir beldeyi, kendisini lekeleyen vasıflardan arındırmak için tabii ki önce usulünce mücadele edilir. Ancak, en ahlaksız, en insanlık dışı yöntemlere müracaat etmekte zerre tereddüt etmeyenlere karşı yapacak bir şeyiniz artık kalmamışsa şayet o güne kadar doğduğunuz, doyduğunuz toprakları terketmenin vakti gelmiş demektir. Hakiki bir insan olmaktan kaynaklanmakla kalmayıp her şeye rağmen insan kalma azmimizi de besleyen inandığımız, hayatlarımıza hayat kıldığımız tüm ilke ve değerlerin, izzet ve haysiyetimizin saygı ve değer gördüğü yerleri vatan edinmenin vaktidir artık bu vakit.

Bana göre vatan bir sabite değildir. İnsanlık adına inanılan ilke ve değerlerin değer ve hayat bulduğu yer o gün neresiyse o yerdir asıl vatan. Her ahval ve şart altında “benim asıl vatanım izzetim, haysiyetim, inançlarım, değerlerim, ilkelerim, hak ve özgürlüklerimdir,” diyebilenler için, en aşağılık zulümlere, gasp ve talanlara ortak olan ahlaksız, namussuz, yoz güruhların hakaretlerine konu ettikleri gibi bir vatansızlık ihtimali asla yoktur.

İnsan doğası gereği, inanç ve ilkeleri çerçevesinde yaşamını özgürce sürdürebilmesine ve zulüm ve baskılardan azade bir şekilde dilediği gibi yaşamasına en çok ney katkıda bulunuyorsa en çok ona önem verir. Bu bakımdan vatan insanların, kendilerini oldukları insan yapan tüm özellikleriyle birlikte, üstünde en rahat ve huzurlu yaşadığı yerlerdir. Ancak böyle bir yeri insan yurdu ve vatanı bilir. Ancak böyle bir yeri sever ve uğruna her türlü mücadeleyi vermeyi göze alır. Ancak böyle bir vatana saygı duyulur. Yoksa, en büyük saygı ve itibarın toplumun en aşağılık güruhlarına gösterildiği, haksızlık, hukuksuzluk ve zulümlerin kitlelerden alkış kıyamet rağbet gördüğü bir yer, özgür ve izzetli ruhlar için asla bir vatan olamaz. Böyle fıtratlar için, üzerinde kerhen yaşamak zorunda kaldıkları bu tür yerler muvakkat dünya sürgünlerinde çile doldurmak zorunda kaldıkları zulüm ve zulmetle dolu bir zindandan ibarettir.

KİME VE NEYE GÖRE VATANA SADAKAT YA DA İHANET?

Nasıl ki milletlerin en necibi insanlıktan en fazla nasibini alanlar ise, vatanların en azizi de  insana, onun izzetine, tercih ettiği yaşam tarzına, inandığı ilke ve prensiplere en fazla değer veren yerdir. Bu açıdan vatan, insanı inandığı gibi özgürce yaşama konusunda en fazla tatmin ve mutlu eden yerin adıdır. Kaldı ki vatan, üzerindeki maddi unsurlarla değer kazanan bir yer asla değildir. Tam tersine manevi ve normatif değerlerin, insana insan kıymeti kazandıran insani ilkelerin değer bulduğu, değer gördüğü yerdir. Bu açıdan bakıldığında vatan sevgisini belirli sınırlar içerisindeki herhangi bir toprak parçasına duyulan sevgi şeklinde izah etmek abes olacaktır. Neticede böyle bir sevginin insanı götüreceği yer paganlık ya da putperestlikten başkası değildir.

Vatan sevgisinin de makbulü, pek çok konuda olduğu gibi, insan merkezli olanıdır. Vatana sadakat veya tam tersine vatana ihanet ise bu anlamda alabildiğine subjektif bir alandır. Kime göre, neye göre vatana sadakat ya da ihanet? Harami alçakların, dinbaz zalimlerin sultasındaki bir vatana sadakat insanlığa ihanetten başka ne anlama gelir? Tartışılması gereken asıl ihanet, inandığı değerlere ve ilkelere ihanet etme pahasına üzerinde yaşanılan vatana tahakküm eden harami alçaklara boyun eğmek değil midir?

Ancak üzerinde yaşayan ahlaklı ve dürüst insanlarla değer kazanabilen vatanı aziz tutmak için tek başlarına da bırakılsalar sonuna kadar mücadele ettikten sonra, gidişatı yine de engelleyemeyenlerin ahlak yoksunu despotlara boyun eğmektense kendileri için vatan olmaktan çıkmış o talihsiz toprakları terketmeleri, kendilerine insanların sırf insan oldukları için değer gördükleri yeni vatanlar bulmaları evladır. Haddi zatında hürriyetsiz ve izzetsiz yaşayamayacak olan bu insanlar için bu bir mecburiyettir. Kaldı ki, Nahl Suresi’nin 41. Ayeti’nde “Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı,” diyen Allah’ın cömert bir lütfu olan tüm arzı insanlara vatan kılmasına muhalefet etmek de gereksizdir.

İNSAN, KENDİSİYLE DEĞER BULAN VATANDAN ÇOK DAHA KIYMETLİDİR

Öte yandan, gerek fiziki varlığıyla, gerekse soyut bir kavram olarak vatana sahip olduğu tüm anlamı insanlar yüklemiştir. Bu açıdan vatan, insan kaynaklı ve insan merkezli bir insan ürünüdür. Değeri ve kutsallığı kendiliğinden değildir. Bu yüzden, üzerinde bulunan insanların insanca yaşayamadığı bir toprak parçası ne vatan olabilir ne de kutsal. Herhangi bir toprak parçası ancak üzerinde yaşayan herkesin kendisini özgür, izzetli ve birinci sınıf hissettiği zaman gerçek bir vatan olma vasfına kavuşabilir.

Kaldı ki, insan kendisinin ve düşünsel süreçlerinin ürünü olan her şeyin üstünde olduğu gibi ancak kendisiyle anlam bulabilecek olan vatanın da çok üstündedir. Vatana atfedilen kıymet, insan hayatına, insan haysiyet ve izzetine, insanı insan yapan değerlere atfedilen kıymetin üstüne çıktığı yer ve zamanlarda, üzerinde yaşanılan taşlardan ve topraktan oluşan alan da vatan olmaktan çıkar. Böylesi yerler artık bazıları için üzerinden güç ve menfaat devşirilen bir metaa, bazıları için uğruna canlarını kurban edecekleri tapınılan bir puta, bazıları içinse acı, çile ve kahırla hayatlarını gömmek zorunda kalacakları bir zindana dönüşür.

Bana göre, birilerinin sayesinde güç ve zenginlik devşirdiği, birilerinin aşırı kutsamayla adeta tapınarak uğruna canları kurban ettiği, on milyonlarca insanın ise üzerinde korkunç acılar çektiği Türkiye, mevcut haliyle, izzetine, hak ve özgürlüklerine düşkün insanlar için vatan olma özelliğini tümden yitirmiştir. Neticede, tahrif edilerek yozlaştırılmış her şey gibi, üzerinde yaşayan insanları önemsizleştirerek uğruna kolayca feda edilebilecek kurbanlara dönüştüren vatan algısı da bir sapkınlıktır.

Bir kez daha tekrarlayalım… Vatan, ancak ve ancak üzerindeki insanlarla değerlidir. İlke ve değerleri olan izzetli, haysiyetli insanlarla… İnsanların insanlıklarından, hak ve özgürlüklerinden, izzet ve haysiyetlerinden taviz vermeye zorlandığı yerler, vatan olma özelliklerini geçici veya sürekli olarak yitirir. Tarih bu tür durumların çarpıcı örnekleriyle doludur. Benzer bir fecaatla kaşılaştığı için Mekke’den çıkmak zorunda bırakılan Hz. Peygamber (sav) ve ashabının hicretle kendilerine yeni bir yurt aramaları da bu örneklerden biridir. Hicret, Mekke’nin bahsi geçenler için geçici süreliğine de olsa vatan olmaktan çıktığı anlamına da gelmektedir.

Hz. Peygamber (sav) Mekke’den ayrıldığı zaman; “Vallahi sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlı, Allah katında en sevgili olanısın. Senden çıkarılmamış olsaydım çıkmazdım. Bana senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni senden çıkarmamış olsaydı çıkmaz, senden başka bir yerde yurt yuva tutmazdım,” demiştir.

Öyle demiştir demesine ama neticede sevdiği o toprakları inandığı değerler uğruna terketmek zorunda kalmıştır. Hicret edenler yeniden dönünceye kadar Mekke’nin dar-ül İslam olarak görülmemesi ve hatta Mekke’ye karşı savaş ilan edilmesi bir dönem yaşanılan yerlerin hangi koşullarda vatan olarak görüleceğini, hangi koşullar altında vatan olarak görülmeyeceğine dair bir fikir verebilir. Bir yere atfedilen vatan olma niteliğinin değişen şartlara göre nasıl değişebileceğine dair örnekleri çoğaltmak mümkündür.

İNSANİ DEĞERLERİ TEK VATANLARI BİLENLERE BİNLER SELAM OLSUN!

Öte yandan, bazılarının hadis zannettiği “Hubbü’l-vatân min el-îmân / Vatan sevgisi imandandır” sözünün kastettiğinin de insanın insanca yaşayabileceği, sırf insan olduğu için saygı görebileceği mekan anlamında vatan olduğundan şüphe duymamız için bir sebep yoktur. Buna rağmen, uluslararası hukukun en önemli parametrelerinden biri olan ülke anlamındaki vatana dair İslam’ın ortaya koyduğu kavramlar çoğunlukla asıl anlamlarından uzaklaştırılmış, vatan kavramı da toprak parçasına indirgenmiştir.

Türkiye örneğinde, değerlerden ve üzerinde yaşanmakta olanlardan bağımsız olarak büyük bir kutsallık atfedilen vatana adeta tapınanların sökün etmesi fazla zaman almamıştır. İslamcı dinbazlara ırkçı faşistlerin eklemlenmesi taşı toprağı kutsallaştırıp tapınılacak hale getirme sürecini daha da hızlandırmıştır. En adi, en şerefsiz, en ahlaksız zulümler karşısında izzetlerini, haysiyetlerini, kendilerine olan saygılarını her şeyden aziz bilip alçak zalimlere boyun eğmektense terk-i diyarı tercih edenleri hedef alan “vatansızlar” hakaretinin bize anlattığı bir şey varsa şayet o da bu kavramı kullananların insaniyetten ne kadar yoksun oldukları ve vatan kavramının ne anlama geldiğine dair ıslah olmaz cehaletleridir.

Herkes bilsin ki, hürriyetlerine, izzet ve haysiyetlerine düşkün insanlar için vatan, asıl olarak insanın kendini izzetli gördüğü, izzet ve haysiyetini koruyabildiği yerdir. Bütün yeryüzü Allah’ın olduğuna göre bu vasıflara haiz herhangi bir yer insan için neden vatan olmasın? Neticede vatan ne zaman ne de mekan içerisinde bir sabite değildir. Değerlerin hayatiyet durumuna göre zamandan zamana, mekandan mekana taşınabilir.

Karşı karşıya kaldıkları onca zulme ve dünya adına her şeylerini kaybetmelerine rağmen taviz vermedikleri izzetlerini, haysiyetlerini ve dört elle sarıldıkları insani değerleri tek sığınakları, tek vatanları bilenlere binler selam olsun!.. Adi bir haramiye boyun eğip insanlıklarını yitirmektense vatan olmaktan çıkmış vatanlarını terketmeyi göze alan tüm haymatloslara binler selam olsun!..

[Bülent Keneş] 17.7.2018 [TR724]

Dondurmayı ısırarak yemeyin!

Özellikle yaz aylarında, serinletici özelliği ile keyif veren dondurma; süt, şeker ve salep içeriğiyle de süt içmeyen çocukların bu ihtiyacını karşılayabiliyor. Vücuda, kalsiyum ve mineral takviyesi sağlayan dondurmanın besin değerinden yararlanmak için doğal süt ve şekerle, gerçek meyvelerden üretilmesi gerekiyor. Dondurmayı ısırarak büyük parçalar halinde yutmak yerine, ağızda eriterek yemek de önemli olduğuna işaret eden Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak,aksi takdirde mide bağırsak sorunlarına sebep olabileceği uyarısında bulunuyor.

Dondurmanın, tamamen doğal içerikler ile hazırlandığında son derece sağlıklı bir ürün olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, ’Dondurma fosfat, A, B ve D vitaminlerinin sağlanması açısından çok faydalıdır. Herhangi bir aroma kullanılmadan sadece süt, şeker ve salep ile üretilen bir dondurmanın yaklaşık dörtte biri karbonhidrattan, yüzde onu protein ve yağlardan oluşur. Bu şekilde üretilmiş bir dondurmanın 100 gramında yaklaşık 170-180 kalori bulunur. Çocukların beslenmesinde güvenle kullanılabilir.’ diyor. Şafak, üretiminde süt yerine süt tozu, şeker yerine yapay tatlandırıcılar veya glikoz şurubu, gerçek meyve ekstreleri yerine de meyve aromaları ve gıda boyalarının kullanılması, dondurmayı sağlığı tehdit eden bir besin haline dönüştürebileceğini belirtiyor ve şu ikazı yapıyor: ‘Bu nedenle günlük olarak yapılan ve doğal ürünler kullanıldığı bilinen yerlerden alınan dondurma tüketilmeli ya da evde doğal ürünler kullanılarak dondurma yapılmalıdır.’

Dondurmanın doğal ve sağlıklı şekilde üretilmesinin yanı sıra tüketiminin de bazı kurallara uygun ve sınırlı miktarda olması gerekir. Yüksek besin değerinin yanı sıra kalori oranı da fazladır ve dondurma bu özelliği ile kilo alımına yol açabilir. Bu nedenle çocukların günde 100 gramdan fazla tüketmesi sakıncalıdır. Dondurmayı, ısırarak ve büyük parçalar halinde yutarak yemek, mide bağırsak sisteminin olumsuz etkilenmesine ve bu bölgede tahrişlere yol açabileceği gibi mide kramplarının oluşmasına da zemin hazırlar. Aynı şekilde üst solunum yolu enfeksiyonlarına da neden olabilir. Bademcik iltihabı, farenjit, sinüzit gibi hastalıklar sırasında da dondurmaya bir süre ara verilmelidir.

Hastayken dondurma yemeyin!

Sağlıklı dondurma seçildiği ve fazla miktarda tüketilmediği halde kişide kolay veya sık üst solunum yolu iltihaplanmaları oluşuyorsa, üst solunum yollarını tahriş eden başka bir rahatsızlık olabileceği akla gelmelidir. Örneğin kişide burun ve geniz tıkanıklığı şikayetleri varsa, sıkça ağızdan solumaya neden olan diğer durumlar da mevcutsa, ağız ve boğaz mukozası sürekli olarak bir miktar tahriş olmuş haldedir. Bu durumdaki hastaların soğuk bir besin yemesi ve içmesi, yüksek sesle veya uzun süre konuşması ya da tozlu ve kuru bir ortamda bulunması ile boğaz şikayetleri başlar. Boğazda batma ve yanma hissi, yutma sırasında takılma ve ağrı gibi belirtiler sıklıkla görülür.

[TR724] 17.7.2018