ABD merkezli vakıf İslam adına Hocaefendi'nin Kovid-19 çağrısını yayınladı

New York merkezli dinlerarası diyalog çalışmaları yürüten Amerikan Vakfı ''Twelve Gates Foundation'' dünyayı saran korona krizine yönelik üç büyük dinin temsilcilerinden önemli isimlerin din ve bilime dair görüşlerini "Religion and Science: Partners for the Sake of Human Health" başlığıyla yayınladı

Vakfın internet sitesi aracılığıyla yapılan açıklamada İslam adına Fethullah Gülen Hocaefendi, Hristiyanlık adına John E. Bishop, Yahudilik adına da Prof. Charles Selengut'tan bir mesaj yayınlandı.

Mesajlarda din ve bilimin ortak çabasına işaret edildi.

Vakfın 'Hizmet Hareketi kurucusu ve lideri' takdimiyle yayınladığı Fethullah Gülen Hocaefendi'nin İngilizce yayınlanan mesajının Türkçe'si şöyle:

Salgın sırasında bilimin rehberliğine uymak adına Müslümanca çağrı

Bu salgını kontrol etmeye, önceki salgınlardan elde edilen bilimsel verilere ve deneyimlere dayalı etkili önlemler almak için çaba gösteren toplum sağlığı görevlilerine güveniyorum. Vatandaşlık ve insani sorumluluğumuzun bir parçası olarak, hepimiz ülkelerimizdeki tıp uzmanlarının, yetkililerin rehberlik ve tavsiyelerine uymamız gerekiyor. İnsani şuurumuz, dünyanın neresinde olursa olsun, acı çekenlerle empati kurmamızı, acılarını paylaşmamızı ve hafifletmeye yardımcı olma adına elimizden geleni yapmayı gerektirir. Toplum sağlığını korumak için önlemlere başvurmak aktif bir dua biçimidir. Yapabileceğimiz bir diğer önemli şeyse tüm insanlığın yaratıcısının kapısını, kederli bir kalple çalarak ona yalvarmaktır. Hem önlem almak suretiyle aktif duada bulunmak hem de ona dua etmek biz Allah'ın kulları olarak ona karşı görevimizdir.
Allah'ın merhametiyle insanlığı bu salgından kurtarmasını, hastalara şifa vermesini ve sevdiklerini kaybedenlere sabır ihsan etmesini niyaz ederim.
Fethullah Gülen

DİĞER MESAJLARI ORJİNAL SAYFASINDA OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

Karamollaoğlu: Şimdi de orman yangını garantili yangın uçakları ihalesi mi yapılacak?

Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu, tıpkı iktidar partisi AKP gibi Türkiye'deki her vatandaşın oyuna talip olduklarını söyledi.

Türk Hava Kurumu’na ait yangın söndürme uçakları ve gayrimenkullerinin satışının yapılacağı ihaleye tepki gösteren Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, “Geçiş garantisi verilen köprüler, hasta garantisi verilen hastanelerden sonra, şimdi bir de ‘orman yangını garantili’ yangın uçakları ihalesi mi yapılacak?” ifadesini kullandı.

KARAMOLLAOĞLU: ”ANLAŞILAN İKTİDAR, YAŞANANLARDAN HİÇ DERS ÇIKARMAMIŞ!”

Koronavirüs salgınının bile özelleştirmelere engel olamadığını kaydeden Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu sosyal medya üzerinden Türk Hava Kurumu’na ait yangın uçakları ve gayrimenkul satışına sert tepki gösterdi.

Orman yangınlarının özel şirketlere kâr sağlayacak bir fırsata dönüştürülmesinin kesinlikle kabul edilemez olduğunu kaydeden Karamollaoğlu twitter hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: ‘‘Hayretler içindeyiz! Geçiş garantisi verilen köprüler, hasta garantisi verilen hastanelerden sonra, şimdi bir de “orman yangını garantili” yangın uçakları ihalesi mi yapılacak? Anlaşılan iktidar, yaşananlardan hiç ders çıkarmamış! Salgın ile mücadele ettiğimiz şu günlerde bile, ihale ve özelleştirmelerden vazgeçmiyor. ‘Maskeli’ Kanal İstanbul ihalesinden sonra, şimdi de Türk Hava Kurumu’nun yangın uçakları ve gayrimenkulleri satışa çıkarılıyor. 1925 yılında kurulan ve 95. yılını dolduran THK’na kayyım atanmasıyla başlayan süreç, böylesine kritik bir kurumun adeta ‘tasfiye’ sürecine dönüşmüş bulunuyor. Orman yangınlarının, özel şirketlere kâr sağlayacak bir “fırsata” dönüştürülmesi kesinlikle kabul edilemez!

‘‘KAMU VİCDANINI SIZLATACAK BU İHALEDEN MUTLAKA VAZGEÇİLMELİDİR’’

Yarın yapılacak olan bu ihale için iktidara çağrıda bulunuyorum: Ormanlar milli değerlerimizdir, bazı şirketlerin kazanç elde etmesine kurban edilmemelidir. Kurumların geçmişte hataları, eksiklikleri elbette olmuştur. Ancak bu kurumların tasfiye edilmesi yerine ıslah edilmesi daha akıllıca bir yöntemdir. Ormanlarımız, şirketlerin kâr odaklı insafına havale edilmemeli, kamu vicdanını sızlatacak bu ihaleden mutlaka vazgeçilmelidir.’’

[TR724] 13.4.2020

İnfaz paketinin ikinci bölümü de kabul edildi: Tutuklu gazetecilerin tahliyesi engellendi

TBMM Genel Kurulu’nda, ‘Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Teklifi’nin ikinci bölümünde yer alan 25 maddesi daha kabul edildi. MİT Kanunu kapsamına giren suçlar indirimden çıkartılarak, tutuklu gazeteciler tahliyesi engellendi.

YAYINLARA ERİŞİM HAKKI

İkinci bölümde kabul edilen maddelere göre, hükümlüye, kurum kütüphanesinden yararlanma imkanı verilecek. Ayrıca hükümlüler, kamu kurum ve kuruluşlarına bağlı kütüphanelerde bulunan, mahkemelerce yasaklanmamış süreli ve süresiz yayınlardan bedelini ödeyerek yararlanabilecek.

Kurum disiplinini, düzenini veya güvenliğini bozan ya da tehlikeye düşüren, hükümlülerin iyileştirilmesi amacına ulaşmayı zorlaştıran yahut müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayın hükümlüye verilmeyecek. Ancak ilan ve reklamın geçici süreyle kesilmesi hali, bu hükmün dışında olacak.

Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmi ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazeteler, ceza infaz kurumuna kabul edilmeyecek. Yabancı dilde yayımlanmış gazete ve dergilerin ceza infaz kurumuna kabul edilmesinde Adalet Bakanlığı yetkili olacak.

TELEFON VE FAKS KULLANIMI

Teklifle açık ve kapalı infaz kurumlarındaki hükümlülere ağır hastalık veya doğal afet hallerine ilaveten salgın hastalık halinde de ceza infaz kurumlarında bulunan kuruma ait telefon ve faks cihazından derhal yararlandırılmasına imkan sağlanıyor.

Kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerin dışarıdan hediye kabul etme hakkının kapsamı genişletiliyor. Buna göre, kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlü, iki ayda bir kez, ayrıca dini bayram, yılbaşı veya kendi doğum günlerinde dışarıdan gönderilen ve kurum güvenliği için tehlikeli olmayan bir hediyeyi kabul etme hakkına sahip olacak. Çocuk ve 65 yaşını tamamlamış hükümlüler ile beraberinde çocuğu bulunan kadın hükümlüler, idare ve gözlem kurulu tarafından alınacak karar doğrultusunda belirtilen zaman dilimi dışında da hediye kabul edebilecek. Bunun esas ve usulleri yönetmelikle belirlenecek.

ÖĞRENİM VE SINAV HAKKI

Hükümlülerin öğretimi ile sınavlara ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenebilecek.

HÜKÜMLÜLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE İYİ HALİN BELİRLENMESİ

Hükümlüler, ceza infaz kurumlarında bulunduğu tüm aşamalarda, ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara uyup uymadığı, haklarını iyi niyetle kullanıp kullanmadığı, yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirip getirmediği, uygulanan iyileştirme programlarına göre toplumla bütünleşmeye hazır olup olmadığı, tekrar suç işleme ve mağdura veya başkalarına zarar verme riskinin düşük olup olmadığı hususlarında idare ve gözlem kurulu tarafından iyi halin belirlenmesine esas olmak üzere en geç 6 ayda bir değerlendirmeye tabi tutulacak.

Yapılacak değerlendirmede, infazın tüm aşamalarında hükümlülerin katıldığı iyileştirme ve eğitim öğretim programları ile spor ve sosyal faaliyetler, kültür ve sanat programları, aldığı sertifikalar, kitap okuma alışkanlığı, diğer hükümlü ve tutuklular ile ceza infaz kurumu görevlileri ve dışarıyla olan ilişkileri, işlediği suçtan dolayı duyduğu pişmanlığı, ceza infaz kurumu kuralları ile kurum bünyesindeki çalışma kurallarına uyumu ve aldığı disiplin cezaları dikkate alınacak. Gerektiğinde hükümlünün ceza infaz kurumuna girmeden önceki yaşamına ilişkin bilgi ve belgeler de istenebilecek.

Toplam 10 yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkum olanlar ile terör suçları, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar, kasten öldürme suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarından mahkum olanlar hakkında yapılacak açık ceza infaz kurumuna ayırmaya, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazına ve koşullu salıverilmeye ilişkin değerlendirmelerde idare ve gözlem kuruluna Cumhuriyet başsavcısı veya belirleyeceği bir Cumhuriyet savcısı başkanlık edecek.

Ayrıca, idare ve gözlem kuruluna cumhuriyet başsavcısı tarafından belirlenen bir izleme kurulu üyesi ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı il veya ilçe müdürlükleri tarafından belirlenen birer uzman kişi katılacak.

Açık ceza infaz kurumuna ayırmaya, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazına ve koşullu salıverilmeye ilişkin olarak tutum ve davranışları olumsuz değerlendirilen hükümlülerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulma süreleri bir yılı geçemeyecek.

SALGIN NEDENİYLE DÖNEMEYENLERE CEZA VERİLMEYECEK

Terör ve örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması bakımından zorunlu görülen hallerde, hükümlü veya tutuklular, rızaları alınmak koşuluyla ilgili makamın ve Cumhuriyet başsavcılığının talebi üzerine sulh ceza hâkimi kararı ile geçici sürelerle ceza infaz kurumundan alınabilecek.

Teklifle, hükümlülerin mazeret iznini kullanabilmesi için ceza infaz kurullarında iyi halli olarak geçirmesi gereken süre de kısaltılıyor. Hasta ziyareti amacıyla verilen mazeret izin hakkı ikiye çıkarılıyor.

Düzenlemeyle hükümlülere, aileleriyle bağlarını sürdürmelerini veya güçlendirmelerini ve dış dünyaya uyumlarını sağlamak amacıyla verilen özel izin süresi üç günden yedi güne çıkarılıyor. Hastalık veya doğal afet gibi zorunlu hallerde bu izinler birleştirilerek kullanılabilecek.

Salgın hastalık, doğal afet, savaş veya seferberlik durumunda bu sebeplerden dolayı izinden dönemeyen veya geç dönen hükümlülere ceza verilmeyecek. İzinden dönmeyen veya iki günden fazla bir süre geçtikten sonra dönen hükümlüler ile firar eden hükümlülere bir daha özel izin verilmeyecek.

DURAKSAMA DURUMUNDA İNFAZ HAKİMİ KARAR VEREBİLECEK

Mahkumiyet hükmünün yorumunda duraksama olursa veya sonradan yürürlüğe giren kanun hükmünün Türk Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerekirse hükmü veren mahkemeden çektirilecek cezanın hesabında duraksama olması ya da cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceğinin ileri sürülmesi durumunda, infaz hakimliğinden duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için karar istenecek. Bu kapsamda yapılan başvurular cezanın infazını ertelemeyecek ancak mahkeme veya infaz hakimliği, olayın özelliğine göre infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilecek.

Birden fazla hükümdeki cezaların koşullu salıverilme süresinin belirlenebilmesi bakımından toplanması gerektiğinde toplama (içtima) kararları, infaz hakimliği tarafından verilecek.

Ayrıca, adli para cezasının ödenmemesi nedeniyle hapis cezasına çevrilen fakat öncelikli olarak uygulanan kamuya yararlı bir işte çalışma yükümlülüğünü yerine getirmeyen hükümlünün, bu hapis cezasının da süreli hapis cezalarında olduğu gibi toplama kararına dahil edilmesi sağlanacak. Düzenlemeyle infaz sırasında karar verecek merciler arasına infaz hâkimi de ekleniyor.

Teklifle, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan kısa süreli hapis cezasının yaptırım seçeneklerinden kamuya yararlı bir işte çalıştırma cezasına ilişkin düzenleme yapılıyor. Buna göre hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içinde adli para cezasını ödemezse Cumhuriyet savcısının kararı ile ödenmeyen kısma karşılık gelen gün miktarı hapis cezasına çevrilebilecek. Hükümlünün iki saat çalışması karşılığı bir gün olmak üzere kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına karar verilebilecek. Günlük çalışma süresi, en az iki saat ve en fazla sekiz saat olacak şekilde denetimli serbestlik müdürlüğünce belirlenecek.

DENETİMLİ SERBESTLİK SÜRELERİ

Teklifinin 46. maddesinde verilen önergenin kabul edilmesiyle Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda yer alan, açık ceza infaz kurumunda bulunup da koşullu salıverilmesine bir yıl veya daha az süre kalanların cezalarının denetimli serbestlik tedbiri altında infazına imkân veren düzenleme muhafaza edildi.

Buna göre, açık ceza infaz kurumunda veya çocuk eğitim evinde bulunan ve koşullu salıverilmesine bir yıl veya daha az süre kalan iyi halli hükümlülerin talebi halinde, cezalarının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infazına, ceza infaz kurumu idaresince hazırlanan değerlendirme raporu dikkate alınarak, hükmün infazına ilişkin işlemleri yapan cumhuriyet başsavcılığının bulunduğu yer infaz hâkimi tarafından karar verilebilecek.

Açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartları oluşmasına karşın, iradesi dışındaki bir nedenle açık ceza infaz kurumuna ayrılamayan veya bu nedenle kapalı ceza infaz kurumuna geri gönderilen iyi halli hükümlüler, diğer şartları da taşımaları halinde infaz usulünden yararlanabilecek.

Hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı kamu davası açılmış olması halinde, Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’nün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilir. Kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi halinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hâkimi tarafından karar verilecek.

KOŞULLU SALIVERİLME ŞARTLARI

Koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için mahkûmun kurumdaki infaz süresini iyi halli olarak geçirmesi gerekecek. Düzenlemeyle, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını, müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar yirmi dört yılını, diğer süreli hapis cezalarına mahkum edilmiş olanlar cezalarının yarısını infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilecek.

Ancak Türk Ceza Kanununda belirtilen kasten öldürme, neticesi itibarıyla ağırlaşmış yaralama suçu, işkence, cinsel saldırı, reşit olmayanla cinsel ilişki, cinsel taciz suçlarından süreli hapse mahkum olanlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan hapis cezasına mahkum olan çocuklar, devlet istihbarat hizmetleri ve Milli İstihbarat Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkum olanlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlarından süreli hapis cezasına mahkum olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilecek. Ayrıca, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olan çocuklar hakkında koşullu salıverilme oranı üçte iki olarak uygulanacak.

“Neticesi itibarıyla ağırlaşmış yaralama suçu” ile “devlet istihbarat hizmetleri ve Milli İstihbarat Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar” ibareleri, önergeyle teklife eklendi.

Koşullu salıverilme oranı üçte ikiden fazla olan suçlar bakımından ise tabi oldukları koşullu salıverilme oranı uygulanacak.

İnfaz hâkimi ayrıca, iki yılı geçmemek üzere denetim süresi içinde hükümlünün Denetimli Serbestlik Müdürlüğünce belirlenecek yükümlülüklere tabi tutulmasına karar verebilecek. Bu karar gereğince Denetimli Serbestlik Müdürlüğü, risk ve ihtiyaçlarını dikkate alarak hükümlüyü, belirli bir bölgede denetim ve gözetim altında bulundurma, belirlenen yer veya bölgelere gitmeme belirlenen programlara katılmama yükümlülüklerinden bir veya birden fazlasına tabi tutacak. Denetimli Serbestlik Müdürlüğü hükümlünün risk ve ihtiyaçlarını dikkate alarak yükümlülükleri değiştirebilecek.

Hükümlünün koşullu salıverilmesi hakkında ceza infaz kurumu idaresi tarafından hazırlanan gerekçeli rapor, infaz işlemlerinin yapıldığı yer infaz hakimliğine verilecek. İnfaz hâkimi, bu raporu uygun bulursa hükümlünün koşullu salıverilmesine dosya üzerinden karar verecek. Raporu uygun bulmadığı takdirde gerekçesini kararında gösterecek. Bu kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilecek.

MÜKERRER SUÇLAR

Tekerrür halinde işlenen suçtan dolayı mahkûm olanlarla ilgili düzenleme yapılacak. Teklifle, mükerrirler bakımından birden fazla süreli hapis cezasına mahkûmiyet halinde en fazla 32 yılın ceza infaz kurumunda iyi halli geçirilmesi durumunda koşullu salıverilmeden yararlanılabilecek.

Ayrıca, bu düzenlemeye göre süreli hapis cezası durumunda “dörtte üçünün” iyi halli geçirilmesi durumunda koşullu salıverilme oranı da “üçte ikisinin” iyi halli geçirilmesi şeklinde yeniden belirlenecek. Ancak, koşullu salıverilme oranı üçte ikiden fazla olanlar bakımından tabi oldukları koşullu salıverilme oranı uygulanacak.

Bu süreler, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı suçu, reşit olmayanla cinsel ilişki suçu, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu dolayısıyla hapis cezasına mahkûm olanlar için koşullu salıverilme oranı dörtte üç olarak uygulanacak.

Bu süreler, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı suçu, reşit olmayanla cinsel ilişki suçu, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu dolayısıyla hapis cezasına mahkûm olanlar için koşullu salıverilme oranı dörtte üç olarak uygulanacak.

İnfaz hâkimi, hükümlünün talebi üzerine kasten işlenen suçlarda toplam bir yıl altı ay, taksirle öldürme suçu hariç olmak üzere taksirle işlenen suçlarda ise toplam üç yıl veya daha az süreli hapis cezasının, her hafta cuma saat 19:00’da girmek ve pazar günleri aynı saatte çıkmak ya da hafta sonları hariç, her gün saat 19:00’da girmek ve ertesi gün saat 07:00’de çıkmak suretiyle geceleri ceza infaz kurullarında çektirilmesine karar verebilecek.

Mahkumiyete konu suç nedeniyle doğmuş zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesine dair hukuki sorumlulukları saklı kalmak üzere; kadın, çocuk veya 65 yaşını bitirmiş kişilerin mahkûm oldukları toplam bir yıl, 70 bitirmiş kişilerin mahkum oldukları toplam iki yıl, 75 yaşını bitirmiş kişilerin mahkum oldukları toplam dört yıl, veya daha az süreli hapis cezasının konutunda çektirilmesine infaz hâkimi tarafından karar verilebilecek.

Toplam beş yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olan veya adli para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilen hükümlülerden maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceği tespit edilenlerin cezasının konutunda çektirilmesinde infaz hâkimi tarafından karar verilebilecek.

Doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçen ve toplam üç yıl veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm olan ya da adli para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilen hükümlü kadınların cezasının konutunda çektirilmesine infaz hâkimi tarafından karar verilebilecek. Bu fıkra uyarınca talepte bulunulabilmesi için kadının doğurduğu tarihten itibaren bir yıl altı ay geçmemiş olması gerekecek. Konutta infaza karar verdikten sonra çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa infaz hâkimi konutta infaz uygulamasına ilişkin kararını kaldıracak.

Cezanın özel infaz usulüne göre çektirilmesi kararı, infaza başlandıktan sonra da verilebilecek.

İnfaz hâkimi talep üzerine, cezanın özel infaz usulüne göre çektirilmesi sırasında bu usulün uygulanmasına son verebilecek. Özel infaz usulünün gereklerine geçerli bir mazeret olmaksızın uyulmaması halinde ise bu usulün uygulanmasına son verilecek ve bu halde infaza açık ceza infaz kurumunda devam edilecek. Özel infaz usulüne göre geçirilen süre, infaz aşamasında mahsup edilecek.

Bu hükümler, terör suçları ile örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçlarından ya da örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlardan mahkûm olanlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan mahkum olanlar, adli para cezası infaz sürecinde hapis cezasına çevrilenler, koşullu salıverilme kararının geri alınması nedeniyle cezası aynen infaz edilenler hakkında uygulanamayacak.

DENETİMLİ SERBESTLİK ÜÇ YILA ÇIKIYOR

Bakıma muhtaç ve dışarıda korumasına bırakılacak kimsesi bulunmayan sıfır-altı yaş grubundaki çocuklar, tutuklu annenin yanında barınabilecek.

Ana, baba, eş, kardeş, çocuk, eşin anne veya babasından birinin yaşamsal tehlike oluşturacak hastalığı hallerinde tutukluya bir defaya mahsus olmak üzere verilen izin, asgari bir ay arayla toplam iki defaya çıkarılacak.

Denetimli serbestlikten yararlanma süresi bir yıldan üç yıla çıkacak. 30 Mart 2020’ye kadar işlenen suçlar bakımından kasten öldürme; üst soya, alt soya, eşe veya kardeşe, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumdaki kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve sonucu nedeniyle ağırlaşmış yaralama, işkence, eziyet suçu ile cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar, özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar kapsam dışı kalacak.

YAŞ DÜZENLEMESİ

Söz konusu tarihe kadar işlenen suçlardan, istisna sayılan suçlar hariç, 0-6 yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile 70 yaşını bitirmiş hükümlüler için bu süre, iki yıldan dört yıla yükseltilecek.

Maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyen 65 yaşını bitirmiş hükümlülerin, koşullu salıverilmeleri için ceza infaz kurumlarında geçirmeleri gereken sürelerde azami süre sınırına bakılmaksızın denetimli serbestlik uygulanacak. ‘İyi halli’ olmak koşuluyla kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlüler hakkında da bu süreler geçerli olabilecek.

Hükümlü hakkında denetimli serbestlik uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia edilen ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı soruşturma başlatılması halinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimince, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilecek. İnfaz hâkimi, soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi halinde, hükümlünün cezasının, denetimli serbestlik uygulanarak devam etmesine karar verecek.

Teklifle, 30 Mart 2020’ye kadar işlenen suçlar bakımından tabi olduğu infaz rejimine göre belirlenen koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında, hükümlünün 15 yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir gün, üç gün olarak, 18 yaşını dolduruncaya kadar ceza infaz kurumunda geçirdiği bir gün ise iki gün olarak dikkate alınacak.

31 MAYIS’A KADAR İZİNLİ SAYILACAKLAR

Denetimli serbestlik için iyi halin saptanmasına yönelik değişiklikler, 1 Ocak 2021’de uygulanmaya başlayacak. Hükümlünün denetimli serbestlik müdürlüğüne başvurma süresi, Kovid-19 nedeniyle beş gün yerine, 1 Ocak 2021 tarihine kadar 25 gün olarak uygulanacak. Teklifin ilk halinde 1 Eylül 2020 olan bu tarihler, önergeyle değiştirildi.

Ayrıca Kovid-19 salgını nedeniyle açık ceza infaz kurumlarında bulunanlar ile kapalı ceza infaz kurumunda bulunup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazanan hükümlüler, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezasının infazına karar verilen hükümlüler ve diğer denetimli serbestlik tedbirinden yararlanan hükümlüler, 31 Mayıs 2020’ye kadar izinli sayılacak.

SÜRE ÜÇ KEZ UZATILABİLECEK

Salgının devam etmesi halinde bu süre, Sağlık Bakanlığının önerisi üzerine, Adalet Bakanlığı tarafından her defasında iki ayı geçmemek üzere 3 kez uzatılabilecek.

Türk Ceza Kanunda yer verilen devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı işlenen suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar hariç olmak üzere, toplam hapis cezası 10 yıldan az olanlar bir ayını, 10 yıl ve daha fazla olanlar ise üç ayını kapalı ceza infaz kurumunda geçirmiş olan iyi halli hükümlülerden ilgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmalarına, bir yıl veya daha az süre kalanlar, talepleri halinde açık ceza infaz kurumlarına gönderilebilecek.

Bu hükümlüler, açık ceza infaz kurumlarında barındırılacak. İlgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazandıkları takdirde Covid-19 düzenlemesi kapsamında izinli sayılacaklar. Söz konusu sürenin tamamlanmasından sonra ise açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazanıp kazanmadıklarına bakılmaksızın Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun kapsamında izin hakkından yararlanacak. Bu hüküm, 31 Aralık 2020’ye kadar uygulanacak.

Teklif, Çocuk Koruma Kanunu’nda da değişiklik yapıyor. Suça sürüklenen çocukların, yeniden suç işlemelerinin engellenmesini hedefleyen değişikliğe göre, Denetimli Serbestlik Müdürlüğü tarafından takip edilen çocuk için adli kontrol süresince rehberlik edecek bir uzman görevlendirilecek ve çocuk hakkında yapılacak ihtiyaç değerlendirmesine göre iyileştirme çalışmaları yürütülecek.

[TR724] 13.4.2020

Polisken evini bastığı öğretmenle yolları OHAL'de kesişti

Özel Harekat Polisi Baykal Tunç ile öğretmen Selçuk Delibaş KHK’yla ihraç edildiler. Şimdi aynı safta hak mücadelesi veriyorlar. Geçmişte Tunç,bir gece yarısı Delibaş’ın evini basmıştı.

KHK’LI Baykal Tunç, özel hareket polisi olduğu dönemde “devrimci-sol terör örgütü şüphesiyle” Öğretmen Selçuk Delibaş’ın evine baskın düzenleyen ekibin içinde yer alıyordu. 2013’teki bu operasyonun üzerinden yıllar geçti ve siyasal görüşleri birbirine zıt iki devlet memurunun yolları kesişti.


Tunç ve Delibaş 2016 Temmuz’u sonrasında “terör örgütüyle irtibatlı olduğu suçlamasıyla” Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK) ihraç edildi, şimdi ikisi de insan hakları mücadelesi veriyor.

Euronews’te Ahmet Erkan Yiğizsözlü, iki KHK mağduru Baykal Tunç ve Selçuk Delibaş ile İnsan Hakları Derneği (İHD) Kahramanmaraş Şubesi’nde biraya geldi.

BİRBİRİMİZİ TANIDIKÇA

Baykal Tunç, Gülen hareketiyle irtibatlı olduğu gerekçesiyle 701 sayılı KHK ile ihraç edildi. Tunç, ağır cezada 5 ay süren yargılama sonucu beraat etmiş çiftçilik yaparak geçimini sağlıyor. İHD Merkez Yönetim Kurulu üyesi ve Kahramanmaraş Şube Başkanı olan Selçuk Delibaş ise “sosyalist ve muhalif kimliği” nedeniyle 675 sayılı KHK ile ihraç.

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

TÜSİAD Başkanı: Bahar beklerken doluya tutulduk, herkes borç çevirmeye çalışıyor

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski: Bahar beklerken doluya tutulduk; işsizlik bizi endişelendiriyor. YEP dahil yapılan tüm tahminler artık geçerliliğini yitirdi"

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, "Önceki yıl yaşadığımız kriz sonrası tam acaba bahar mı geliyor derken doluya tutulduk diyebiliriz. Şimdi adeta bir süre kış uykusuna giriyoruz" dedi.

Koronavirüs salgının tam olarak ne kadar süreceğini kestirmenin mümkün olmadığına işaret eden Kaslowski, “İşsizlik tarafı bizi ciddi anlamda endişelendiriyor. Krizin uzun sürmesi yoksulluğun önemli ölçüde artmasına yol açabilir. Belli bir gelirin altındaki hane halkına direkt destekler verilmesi gerektiğini savunuyoruz” dedi.

Yeni Ekonomi Programı (YEP) dahil yapılan tüm tahminlerin artık geçerliliğini yitirdiğini anlatan Kaslowski, buradan mümkün olan en kısa sürede çıkabilmek ve gerekli politikaları belirlemek için tıpkı Sağlık Bilim Kurulu’na benzer iş dünyasının da temsil edildiği bir yapının kurulması gerektiğini vurguladı.

“Birbirimize güvenmeden, kutuplaşma sorununu aşmamız çok zor olacak” diyen TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, Koronavirüs'ün ekonomiye etkilerini ve çıkış yollarına ilişkin olarak Cumhuriyet'ten Şehriban Kıraç'a değerlendirmelerde bulundu.

"En çok endişelenmemiz gereken konu, istihdamı korumak"

Kaslowski, Ekonomik İstikrar Kalkanı paketinde açıklanan önlemlere ilişkin olarak şunları kaydetti:

"Ekonomik açıdan üç alana odaklanıyoruz: 1. İstihdamın korunması 2. İşletmelerin korunması 3. Finansal istikrarın korunması.

Şu anda ülke olarak en çok endişelenmemiz gereken konu, istihdamı korumak için giderek daha fazla desteğe ihtiyaç olacağının ortaya çıkıyor olması. Burada ne kadar erken davranırsanız kayıpları o kadar önlersiniz. O yüzden hızlı hareket edilmesi gereken bir alan.

"Ağır vergi ve prim yüklerinin tüm sektörler için ertelenmesi gerekiyor"

Bir diğer önemli ve acil önlem ise mücbir sebep tanımının, cirosunda belli bir kayıp yaşayan tüm mükellefler için geçerli olmasını sağlamak. Mücbir sebep uygulamasında salgından etkilenen sektörler seçilmeye çalışılıyor ancak geldiğimiz noktada maalesef etkilenmeyen sektör zaten kalmadı. O yüzden bir kısım işletme buradaki desteklerden faydalanırken diğerleri için bunların geçerli olmaması bizce adil bir uygulama değil. Tüm işletmeler banka kredilerini ve ticari borçlarını çevirmeye çalışıyorlar. Bir de ağır vergi ve prim yükleri ile karşılaşmamalılar. Bunların tüm sektörler için ertelenmesi gerekiyor.

Desteklerin hane halkı, işlerini kaybedenler, esnaf, KOBİ, kayıt dışı çalışanlar dahil tüm toplumu kapsaması önemli. Zaten pakete her geçen gün eklemeler yapıldığını görüyoruz. Bunun için gereken kaynağı kısa vadede piyasadan bulmaya çalışmak piyasa dengelerini sarsabilir. Merkez Bankası bu nedenle İşsizlik Fonu’ndan tahvil satın alan bankalardan bunları miktar sınırı koymadan alacağını açıkladı. Bu yöntemle işsizlik fonuna direkt nakit sağlanmış olacak. Bu ve benzeri yöntemlere Hazine’nin ihtiyaçları için de gereksinim duyulabilir. Türkiye’nin finansal istikrarı korumak için destek paketinin kaynaklarını nasıl sağlayacağına ve sonrasında nasıl normale dönüleceğine ilişkin piyasalara güven verici bir program sunmasının çok faydalı olacağına inanıyoruz."

"YEP dahil yapılan tüm tahminler artık geçerliliğini yitirdi"

"YEP dahil yapılan tüm tahminlerin artık geçerliliğini yitirdiğini söyleyebiliriz. Plan ve programların bu yeni durum karşısında yeniden yapılması gerekecek. Bu yıl biz Türkiye’nin her şeye rağmen küçük de olsa pozitif büyüyebileceğini düşünüyoruz. Ama ikinci çeyrekte çok sert bir daralma olacak, yılın ikinci yarısında iç taleple bunu telafi etmeye çalışacağız" diyen Kaslowski, şöyle devam etti:

"Yeni program desteklerin detaylarını ve mali yüklerini çok şeffaf bir şekilde içermeli. Bu dönemde yapılan yardımların da doğru adrese yönelmesi, gerçekten ihtiyacı olanlara ulaştırılması önemli. Oluşan mali yük kamu borcunu artıracak. Merkez Bankası’nın başlattığı miktarsal genişleme de bilançosunu önemli ölçüde büyütecek. Bugünü tartışmanın yanında bir çıkış stratejisini de oluşturmak, normale nasıl döneceğimizi de planlamak lazım. Yeni programın en önemli bileşeni bu olacak."

"Ülkelerin tek başına bu krizle mücadele etmesi yeterli değil"

"Tedarik zincirinin korunması için özel finansman programları düşünülebilir. Çünkü zincirin tek bir halkası zayıfsa herkes etkileniyor. Bu sadece ulusal değil uluslararası boyutta da bir sorun. G20’nin küresel değer zincirlerini koruyabilmek için daha fazla çaba göstermesi gerekiyor. Ülkelerin tek başına bu krizle mücadele etmesi yeterli değil. Uluslararası koordinasyona her zamankinden daha fazla ihtiyaç var."

"Eğer durum, zorunlu iş alanları hariç sokağa çıkma yasağını gerektiriyorsa yapılmalı"

"Bilim Kurulu’nun tavsiyelerine uyulması önemli. Salgının yayılım hızını azaltmak için gereken her şey yapılmalı. Eğer durum, zorunlu iş alanları hariç sokağa çıkma yasağını gerektiriyorsa yapılmalı. Pek çok ülke bölgesel de olsa benzer tedbirler aldı. Türkiye de 31 ilde iki gün süreyle bunu hayata geçirdi. Tabii bu tedbirler alınırken kritik sektörler başta olmak üzere iş dünyasıyla istişare edilerek yapılması son derece önemli. En başta belli sanayi kollarının hemen durup hemen başlaması mümkün değil. Bu tür kısıtlamalar mutlaka belli bir plan program çerçevesinde yapılmalı.

"Kısa çalışma ödeneğinden tüm işletmeler ve çalışanların yararlanması sağlanmalı"

Sektörlerin neredeyse durma noktasına geldiği bu dönemde, sürelere ilişkin herhangi bir koşul aranmaksızın kısa çalışma ödeneğinden tüm işletmeler ve çalışanların yararlanması sağlanmalı. İşsizlerin işsizlik sigortası ödeneğine ulaşmasının kolaylaştırılması da gerekli."

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

Bilim insanı: 2-3 haftalık yasak şart, Türkiye salgında yeni bir döneme girdi

Covid-19 salgının hızla ilerlediğini belirten genetik bilimci Doç. Dr. Çağhan Kızıl, cuma gecesi yaşananlardan sonra Türkiye’nin salgında yeni bir sürece girdiğini belirtiyor. Kızıl, "Cuma gecesi yaşananlardan sonra bu karantina zaten devam etmeli. İki gün çok abes. En az 2-3 haftaya yayılmalı veya duruma göre tekrar uzatılmalı. Şu aşamada en azından İstanbul için ivedilikle yapılması gerekiyor" diyor.

Genetik bilimci Doç. Dr. Çağhan Kızıl gazeteduvar'dan Aynur Tekin'e konuşurken, Türkiye'nin cuma gecesi yaşananlardan sonra salgında yeni bir aşamaya geçtiğini belirtti.

Cuma gecesi, Süleyman Soylu bir genelge ile iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan etmiş, ardından yüz binlerce vatandaş marketlere akın ederek virüsün yayılması için uygun bir zemin oluşturmuştu. İki günlük yasağı 'abes' olarak nitelendiren Kızıl, sokağa çıkma yasağının iki-üç haftaya yayılması gerektiği görüşünü dillendirdi ve, "Şu aşamada en azından İstanbul için ivedilikle yapılması gerekiyor" dedi.

Kızıl, sadece iki gün için ilan edilen sokağa çıkma yasağının faydadan çok zarar getireceğini ise şu sözlerle ifade etti: "Sokağa çıkma yasağı hiç ilan edilmeseydi ve yine az olan tedbirlerle devam edilseydi belki daha az vahim bir tablo ile karşılaşırdık."

Virüsle mücadelede elzem olanın herkesin evinde kalması gerektiği ve acil kamu hizmeti verenler dışında istisnası olmayan kapsayıcı bir sokağa çıkması yasağı uygulaması olduğunu vurgulayan Kızıl şu ifadeleri kullandı:

"Bunu hastalığın seyri açısından düşünürsek daha anlamlı olur. Virüsü kaptıktan sonra iki-yedi gün arasında bir kuluçka dönemi oluyor ve sonra semptomların ortaya çıkma süreci başlıyor. Bu semptomlar yavaş ilerleyebiliyor, yani birkaç gün ya da bir hafta daha bu ilerleme devam ediyor. Hastane sürecine dair veriler ise hastaların yaşamlarını kaybetme süresinin iki hafta civarında olduğunu söylüyor.

Yani bir haftaya yakın bir kuluçka süresi ve iki haftaya yakın bir hastalığı geçirme süresi var. Hasta sonrasında iyileşiyorsa bir karantina dönemi yaşanıyor. Bu şu anlama geliyor: Eğer bir insan virüsü kapmışsa bir gün iki gün bir yerlerden uzak durması ve kendini karantinaya alması yeterli değil, ayrıca anlamlı da değil. Çünkü vücudunda hiçbir şey değişmeyecek. En az iki hafta dememizin nedeni de bu. Bu 14 gün uydurulmuş bir şey değil."

Karantinanın önemine dairse, Kızıl şunları söyledi:

"Mesela İtalya’da ya da Çin’de biliniyor ki, karantina yapıldıktan sonra en erken üç-beş hafta içinde rakamlarda bir iyileşme olabiliyor. İyileşmeden kastımız artan vaka sayılarının düze inmesi, yani artışın durması. Örneğin vaka sayısı 4 binse bu rakamın 3 bin 800’e inmesi. Öte yandan ölümler zaten vakalardan bir-iki hafta geç tekerrür ediyor. Yani vakaları azaltsak bile bir-iki hafta süresince ölümlerle karşılaşacağız.

Çünkü iki hafta önce enfekte olmuş insanlar var, onları yok saymıyoruz. Bu durum şuna benziyor: Hani telefonda konuşurken ses birkaç saniye geç gelir ya bu böyle bir şey, yaptığınız şeyin etkisini en erken iki-üç hafta sonra görüyorsunuz. Bu sebeple iki günlük bir şey yapmak hiç akla uygun değil, gereksiz de. Daha önce söylediğim gibi yarattığı bu başarısızlık yüzünden daha da zararlı."

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

3 mahkum Koronavirüs'ten hayatını kaybetti

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, "Açık cezaevlerinde 3 mahkûm Koronavirüs'ten öldü. 17 mahkûmda Koronavirüs tespit edildi." dedi. Buna rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti siyasi ve düşünce suçlularının adli kontrol şartı ile tahliye edilmesi taleplerine kulak tıkıyor.

Adalet hizmetlerinde yeni tip Koronavirüs'e (Covid-19) karşı alınacak tedbirlerle ilgili Adalet Bakanı Abdulhamit Gül başkanlığında 5'incisi gerçekleştirilen koordinasyon toplantısı saat 11.00’de başladı.

Gül, "Bilim Kurulu'nun tavsiyeleri üzerine alınan tedbirler kalktıktan sonra görüş haklarını kullanamayanlara görüş hakları verilecektir. Ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların sağlıkları devletimize aittir. Ceza infaz kurumlarının kapalı cezaevlerinde pozitif bir vak'a görülmemiştir. Açık ceza infaz kurumlarındaki 17 hükümlüye de Koronavirüs tanısı konuldu." bilgisini paylaştı.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül cezaevlerinde tespit edilen Koronvirüs vak'a sayısını açıkladı.

Gül, "Açık ceza infaz kurumlarında 17 hükümlüye Covid-19 teşhisi konuldu. 3 hükümlü hayatını kaybetti. Bugüne kadar 14 hâkim ve savcının testleri pozitif çıktı. Adaletin izolasyonu olmaz. Adalette durma, duraksama olmaz." ifadelerini kullandı.

TOPLANTIYA KİMLER KATILDI?

Video konferans yöntemiyle gerçekleştirilen toplantıya Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, HSK 1'inci Daire Başkanı Halil Koç, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Türkiye Noterler Birliği Başkanı Dursun Cin, bakan Yardımcıları Cengiz Öner, Zekeriya Birkan, Şaban Yılmaz, Uğurhan Kuş ve bakanlık bürokratları katıldı.

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

İstifayı anlamak için en önemli gösterge

Süleyman Soylu'nun istifasının geri çevrilip görevine geri dönmesi tartışılırken herkes yaşananları anlamaya çalışıyor.

SAMANYOLU HABER- Kimileri Cuma akşamı alınan kararın hükümeti yıpratmaması için danışıklı bir dövüş olduğunu düşünürken kimileri de bunun güç mücadelesinin bir parçası olduğu görüşünde.

Bazı AKP'lilere göreyse konu Cumhurbaşkanı'ndan rol çalma çabası.

Bunlardan biri de AKP Kadın Kolları Başkanı ve Ankara Milletvekili Lütfiye Selva Çam...
Çam Twitter hesabından yaptığı açıklamada ''Sn. Süleyman Soylu’yu tabanımız sevmişti. Ancak, başarının nereden geldiğini, imkan&yetkileri kimin verdiğini, liderimiz Sn. @RTErdogan’ın gücünü nasıl paylaştığını asla unutmamalı.Şayet liderinden destursuz ayrılır ise, bu muhabbeti yitirir; Kardeşane hatırlatmak istedim!#RTErdogan" diye yazdı.

"O GETİRİR, O GÖTÜRÜR"

Bu yaklaşıma göre Erdoğan istemezse görev bile bırakılamaz, o getirir, o götürür. Bu örnekten yola çıkılarak akıllara 2015'te Hakan Fidan'ın MİT müsteşarlığından istifa ederek o dönem Davutoğlu idaresindeki AKP'den milletvekili olma çabası geldi.
Fidan 7 Haziran 2015 milletvekilliği seçimleri öncesi Erdoğan'dan izinsiz olarak görevi bırakmış ardından bir anda hedefe konulmuştu. Erdoğan'ın kamuoyuna açık şekilde Fidan'a yönelik tavır almasının ardından Fidan, Erdoğan'dan özür dilemiş, konu kapanmış ve MİT müsteşarlığı'na devam kararı çıkmıştı.

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

Zorla form imzalatıyorlar!

Azılı suçluları tahliye etmek için af kanunu çıkarmaya hazırlanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti Koronavirüs salgınına rağmen siyasi ve düşünce suçlusu on binlerce kişiye zorla form imzattırıyor. Kanser hastası hükümlünün, "Cezaevine geri döndüğümde 14 gün tek başıma bir hücrede kalacağımı kabul ediyorum” yazılı formu imzalaması istendi.

İzmir'in Ödemiş Cezaevi'nde bulunan kanser hastası Mehmet Salih Filiz'in durumu kritik.

Cezaevi idaresi Filiz'e, “Sorumluluğu kabul et, hastaneye git.” diyerek bir form imzalatmak istedi. Daha önce yoğun bakıma kaldırılan hasta mahpus Sabri Kaya ise yeniden hastaneye kaldırıldı. Kaya şu anda yoğun bakımda tutuluyor.

14 GÜN TEK BAŞINA HÜCREDE KALMASI ŞARTIYLA...

Ödemiş Cezaevi’nde bulunan kanser hastası Mehmet Salih Filiz’in cezaevinde kanaması başladı. Hastane yönetimi cezaevine bir hekim getirdi, ancak hekim hastanede tedavinin yapılmasını istedi.

Filiz de salgın sebebiyle cezaevine döndüğünde 14 gün tek başına tutulacağı için kendi başının çaresine bakamayacağını belirterek tedaviyi reddetti. Durumu ağır olan başka bir hasta mahpus Sabri Kaya ise ikinci kez hastaneye kaldırıldı.

Kaya’nın kızı Dilan Kaya, “Babam artık cezaevine götürmesinler.” diyerek yetkililere sesleniyor.

"SORUMLULUĞU KABUL EDERSEN HASTANEYE GİDERSİN"

Ödemiş Cezaevi’nde tutulan Mehmet Salih Filiz bağırsak kanseri hastası. Salgından önce birçok kez tedavi görmesine rağmen durumunda herhangi bir iyileşme olmadı.

Durumu kritik aşamaya gelince cezaevi yönetimi hapishaneye bir doktor getirdi, ancak doktor, “Yapabileceğimiz bir şey yok hastaneye kaldırılması gerekiyor.” dedi.

Doktorun bu sözlerinin ardından cezaevi idaresi Filiz’e üzerinde, “Hastaneye gitmek için bütün sorumluluğu kabul ediyorum. Hastaneden sonra cezaevine geri döndüğümde de 14 gün tek başıma bir hücrede kalacağımı kabul ediyorum.” yazılı bir form imzalamasını istedi.

Fakat Filiz, sık sık bayıldığı için ve tek başına hayatını idame ettiremediği için bu formu imzalamayı reddetti.

"ÖLÜME TERK EDİLİYORLAR"

Son olarak telefonla ailesini arayan Filiz, durumunun giderek ağırlaştığını söyledi.

Filiz’in kardeşi Şeyhmus Filiz, ağabeyi için, “Çok kritik aşamada.” diyerek yetkililere seslendi.

Filiz, “Cezaevi sevk etmek istiyor, fakat salgın sebebiyle sorumluluğu kardeşime atarak bir kâğıt imzalatmak istediler. Kardeşim bayılıyor, tek başına kendisine bakamıyor. Bu yüzden kardeşimin hayatından endişe ediyoruz. Onu ölüme terk ediyorlar." dedi.

"Kardeşimi tam teşekküllü bir hastaneye kaldırılarak sonrasında da bakımın yapılmasını istiyoruz." diyen Filiz, "Devletin tutumunu biliyoruz, tahliye etmeyecekler. Milletvekillerimizin bu konuda bizlere yardımcı olmalarını istiyoruz. En azından kardeşimi cezaevinde ziyaret etmelerini ve durumu görmelerini istiyoruz.” ifadelerini kullandı.

Cezaevi idareleri tutuklu ve hükümlülere "14 gün hücrede kalmak şartı ile hastaneye gidebileceklerini" belirtiyor. Aileler endişeli.

"BABAMI LÜTFEN CEZAEVİNE GÖTÜRMEYİN ARTIK"

Osmaniye T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan Sabri Kaya’nın durumu da giderek ağırlaşıyor.

Kaya, salgın sürecinde daha önce hastaneye kaldırılarak yoğun bakımda tedavi edildi. Tedavinin akabinde Kaya yeniden cezaevine gönderildi.

Kaya cezaevine götürüldükten bir hafta sonra durumu ağırlaştı ve tekrardan hastaneye götürülerek yoğun bakıma alındı.

Ailesi, Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığı'na Kaya’nın infazının durdurulması için başvuruda bulunmasına rağmen aylardır cevap alamadı.

Duvar'ın haberine göre Kaya’nın kızı Dilan Kaya babasının sağlık durumunun şu an kötü olduğunu söylerken, “Babamı lütfen artık cezaevine götürmeyin.” dedi.

55 yaşındaki Kaya’ya daha önce üç kalp kapakçığının çürüdüğü teşhisi konulmuştu.

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

Musk'a Yazık Olur! [Kadir Gürcan]

NASA bir kaç ay önce, yeni uzay araştırmaları için kadrolar açtığını duyurdu. Uzay mekiği içine bindirip, aya göndereceği astronot adayları da buna dahil. Nakliye şirketlerinin TIR şoförü aradığı gibi, NASA da bu kez kadro ihtiyacını bu şekilde ilan etti. İlginç değil mi? İlan sonrasında medya ile paylaşılan rakam on iki bin. Uzay yolculuğundaki yüksek risklere rağmen gözünü yükseklere dikmiş ilginç bir nesil ile karşı karşıyayız. Bu daha da ilginç!

Bahsettiğim bu olay, korona virüsü duyulmadan çok önceydi. Yani bazı aklı evvellerin “Dünya yaşanır olmaktan çıktı. Bari uzaya gidelim!” uçarılıkları gibi aniden verilmiş kararlar değil. Başvuran adaylar içinde, böyle düşünen tek bir kişinin bile olabileceğine ihtimal vermiyorum. NASA'ya yapılan iş müracaatlarını, belediye fen işlerindeki münhal kadroları doldurmak için üretilmiş iktidar arpalıkları zannetmeyelim. Araştırma kurumunun harcama bütçesi, Amerikan Başkanlarını ciddi ciddi düşündürecek boyutlarda. Hatta Trump'ın 2016 seçim kampanya vaadleri arasında, NASA harcamalarını kısmak bile vardı. Müteahhit Trump, bu giderleri kısıp, Meksika sınırına baştan başa duvar örecekti. Adam gayr-ı menkul zengini, ne bekliyordunuz ki?

Muhafazakar ve milliyetçilik hisleri derin bazı arkadaşlar gibi, “Adaylar arasında hiç Türk asıllı birisi var mı ki?” diye merak etmedim. Bu tür ilmi gelişmeleri ırk üstünlüğü için övgü vesilesi yapmaktan herkes gibi ben de çok yoruldum. NASA'nın son işçi alımlarındaki ırki yelpaze açıklanmadı. Eğer bir tane bizim milletten olsaydı, maaşlı medya esnafı “Mars da artık bizden sorulacak!” diye övünürlerdi.

Devlet destekli NASA araştırmaları ile yarışan Elon Musk'ın tutkuları ise daha bir garip. Mars'a yapılacak seyahat için şimdiden rezervasyon almaya başlayan Musk, bu neslin en sıradışı adamlarından biri sayılıyor. Mars seyahati konusunda verdiği bir röportajda, gazetecinin “Mars'a gidip gelmenin yüzde yetmişlik bir şansı olduğunu düşünüyorsunuz. Bu sizi korkutmuyor mu?” sorusuna, “Sıradan bir trafik kazasında ölme riskim daha yüksek!” diye çılgınca bir cevap ancak Elon Musk'a yakışır. NASA'nın iş müracaatlarında rakamın yüksek olmasında, onun bu cesurca çıkışlarının da payı olduğunda kuşku yok.

Dünyanın en zenginleri listesinde ilk üç sırada sayılan Bill Gates, bilim araştırmalarına maddi destek sağlamanın yanında, bizzat kendisi de çalışmaların içinde bulunuyor. Şu an dünyayı kasıp kavuran salgın ile alakalı olarak bir kaç yıl önce bazı tespitleri gündeme gelmişti. Başkan Trump'ın konu ile alakalı isabetsiz kararlarını eleştirmekten de geri durmuyor. Geçenlerde, virüsün tedavisi için yüz milyon dolarlık bir bütçe ile araştırmalara katkıda bulunacağını da duyurdu.

Elon Musk'ın, durumdan vazife çıkarıp, kendi markası olan Tesla'nın üretimine ara vererek, acil bir ihtiyaç haline gelen ventilatör üretimine başlamış olmasını es geçmeyelim. Önümüzdeki bir kaç hafta içinde, gecikmeli de olsa bahsettiği ürünleri gerekli yerlere ulaştıracağını basın ile paylaştı.

Son bir ayda, ABD'de işsizlik oranı yüzde dört civarına çıktı. Önümüzdeki aylarda bu oranın daha da artacağı söyleniyor. Amazon'un sahibi Jeff Bozes geçtiğimiz günlerde yüz bin kişilik iş alımı için duyuruda bulundu. Virüsten dolayı kepenk kapatan ve işlerini kaybeden yemek ve gıda sektörü çalışanlarına açık çek verdi; “Gelin bizde çalışın.” Ayrıca, virüs ile alakalı araştırmalar için bir kaç milyar dolarlık bir bütçe ayırdığından da bahsediliyor.

Dünyanın çözüm için kilitlendiği korona salgını konusunda zaman kaybına, top çevirmeye, dostlar alışverişte görsün türünden iş güzarlıklara kimsenin tahammülü yok. Ama huylu huyundan vazgeçmiyor. Türkiye'de başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Saray'a bağlı medya camiası, meseleyi global bir mesele olarak anlama kapasitesine sahip değiller. İşin o kadar suyunu çıkardılar ki, kerameti kendilerinden menkul bir çok merdiven altı farmakoloji uzmanı virüs için aşıyı ha bugün ha yarın bulacaklarmış hissi veriyorlar. Onlar bulacaklar, karizması yerlerde sürünen Cumhurbaşkanı da bunu bütün dünyaya deklare ederek dünya için ne kadar yararlı işler yaptıklarını alemin gözüne sokacak. Sonra da “Üç haftada olmadı ama bir ay içinde geliştirdik!” deyip caka yapacaklar. Ama tahminlerinin hiçbirisi tutmadı.

Yabancı ülkelerde, virüse karşı yapılacak mücadelede ilim adamları, araştırma merkezleri, zenginler ve diğer devlet kuruluşları ortak bir çalışma temposu yakaladılar. Türkiye'de ise, devleti hortumlayan iktidar zenginleri, bağış adı altında yeni bir kaynağın kendilerine nasıl aktarılacağının yollarını arıyorlar. Gözlerine dizlerine dursun! Saray'ın “Elon Musk”u rollerini oynamayı pek seven genç damat da ortalarda görünmüyor. “Biz Suriye gibi büyük operasyonlarda İHA uçurmuş adamız! Şimdi, idrar tahlili, kan tahlili, tansiyon ölçme ya da röntgen çekme gibi basit işler yapacak halimiz yok!” diyor olabilir. Haksız da sayılmaz! Saray'a damat olunca, artık çalışmaya ihtiyacı kalmadı.

Elon Musk'ın Mars'a gitme konusundaki kararlılığını duyunca, içim cız etti. Yüzde yetmişlik bir şans bile olsa, milenyumun altın çocuklarından birisini riske atamayız. Malum, zamansız ölen Steve Jobs'ın boşluğu hala doldurulamadı. Bu yüzden, Musk'u korumak için başka teklifler bulmak ve geliştirmek boynumuzun borcu. Aslında aklıma bir fikir gelmiyor da değil. NASA ciddi bir devlet kuruluşu olduğu için ona ulaşmak ve araya birilerini sokarak iş gördürmek oldukça zor.

Elon Musk'ın Mars  seyahati için yoklukları pek fazla hissedilmeyecek kimseleri teklif etsek nasıl olur. Eh, kendisinden o kadar bahsettik, biraz nazımız geçer elbette! Elimizde, Cumhurbaşkanı, Sağlık ve İçişleri Bakanı, işe yaramaz sözde muhalefet liderleri ve sıhri akrabalığı nakte çeviren damatlardan oluşan prestijli bir liste var. Musk'a rahat hareket etmesi için, bunları dünya yörüngesinden çıkardıktan sonra geri gelmeleri şartını da koşmayız. Hatta, arka koltukları dörtlerse, AYM üyeleri, işe yaramaz spor adamları, hayızdan kesilmiş sanatçı müsveddelerinden de bir liste oluşturabiliriz. Tam bilet yerine One Way Ticket kesebilir.

“Elon, bırak onlar gitsin! Sen bu seyahatte geride kal! Sonra, bizi arkandan sessiz sessiz ağlatma!

[Kadir Gürcan] 13.4.2020 [Samanyolu Haber]

2002 HACCINDA BÛTÎLERLE [Abdullah Aymaz]

Prof. Dr. Tevfik Ramazan Bûtî ile Hacda tanıştım… Kendisi Şam Üniversitesinde Ekonomi dersi veriyormuş… Dedesi Ramazan Bûtî  110 sene yaşamış büyük bir zat… Ömrünün sonuna kadar hep irşad ve tebliğ ile meşgul olmuş. “Herkese bilhassa İDARECİLERE, iyi işler yapmaya muvaffak olmaları için DUA  EDİN;  beddua etmeyin. Kendinizi düzeltmeye çalışın” diye nasihat edermiş. Seneler önce kendisini ziyarete gelen talebeler “Ümmet-i Muhammed’e dua edin deyince, demiş ki, Cihan  Harbinde rüyamda Efendimizi (S.A.S.)  görmüştüm  ve kendisinden aynı şeyi istirham ettim. Bana şöyle cevap verdi. Harbedenlere bakıyorum da hangi taraf benim ümmetim anlayamıyorum’ buyurmuştu.” Diyor.

Bunlar aslen Botanlı yani Türkiyeli. Oğlu Said Bûtî de siyasî olaylara hiç karışmadan babası Ramazan Bûtî’nin yolunda devam etmiş. Onun için Hafız Esed döneminde dînî hizmet ve faaliyetleri durdurulmamıştır. Şam’da onun zamanındaki olaylar sırasında her aileden insanlar evlerinden alınıp götürülürken ona ve ailesine dokunulmamıştır. Hem olaylardan  sonra Hafız Esed ulemâyı davet ettikleri zaman, o hiç yağcılık yapmadan nasihatvârî tekliflerle Hafız Esed’in dikkatini çekmiştir. Bundan sonra da özel görüşmeleri olmuştur. Bu sayede pek çok insanın hapisten kurtulmasına, pek çoğunun da tekrar gittikleri ülkelerden Suriye’ye dönebilmelerine vesile olmuştur. Çok özel görüşmelerinde, dînî ve itikadî konuları, Hafız Esed’e anlatmıştır. Esed’in son zamanlarındaki müsbet gelişmelerde rolü olmuştur. Hastalığının arttığı âhir ömründe, özel dua istemiştir. Oğlu Beşşar Esed’e, cenaze namazını Saîd Bûtî’nin kıldırmasını vasiyet etmiştir. Oğlu Beşşar, cenaze namazında ön taraflarda Said Bûtî’yi göremeyince, arkalardan çağırıp getirtmiş, kendi Mezheplerinden olan imamlara rağmen namazı ona kıldırmıştır. Namaz sırasında Bûtî’nin ağlaması, diğer Sünnî Müslümanların tenkit konusu olunca, “Benim hangi düşüncelerle ağladığımı, siz nereden bileceksiniz ki?” demiştir.

2001 yılında yağmursuzluk olunca, Beşşar Esed’e bir mektup yazarak, “Üç gün oruç tutalım, sonra yağmur duasına çıkalım” diye bir teklifte bulunmuş. Beşşar da bir genelge ile ülke çapında oruç ve yağmur namazı teklifini bildirmiştir. Hatta o günlerde mühim ve meşhur milli bir bayrama denk geldiği halde, buna rağmen ertelenip bu işi (duayı) öne aldırtmıştır. Duadan sonra yağmur yağınca, tekrar Said Bûtî “Bu Allah’ın bir lütfudur, hamd ve şükretmemiz lâzımdır” diye mektup gönderince, bizzat Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, “Allah’a hamdederim,  dualarımı kabul buyurdu. Hepimiz Allah’a hamd ve şükretmeliyiz.” diye ilan etmiştir.

2002 Haccından altı-yedi sene sonra Şam’ı ziyaretimiz de Bûtî Ailesini evlerinde ziyaret ettik… O zaman Türkiye ile Suriye’nin arası çok iyi idi. Nuseyrî – Sünnî problemi derin görünmüyordu. Türkiye’den şirketler  rahat iş yapabiliyorlardı. Beşşar Esed daha sempatik görünüyordu. Her şey iyiye gidiyor derken, bazı kibirli tavırlar ve tahrik edici sözler bu güzel ve hayırlı gelişmeleri  birden durdurdu.

Said Ramazan Bûtî, bu gidişin yanlışlığını gösteren bir mektubu M. Fethullah Gülen Hocaefendi eliyle Başkanımıza ulaştırmak istiyordu. Hocaefendi daha önce Ahmet Davutoğlu’na bu hususta “Bu meselenin anlaşılarak halledilebilmesi lâzım. Dünyada demokrasi gelişme yolunda… Siz ona Cumhurbaşkanlığı konusunda garanti verin, arkasında durun. Dostça… Ama kendisinden, artık dünyanın demokrasiye gidişinin durdurulamayacağını söyleyip yavaş yavaş topluma demokratik haklarını vermesi gerektiğini samimice anlatın… Suriye’deki durum dışarıdan bakıldığı gibi değil…” meâlinde sözler söyledi. Çünkü 1990’da Malezya’da kendisini ziyaret etmiş üç gün misafir olmuştuk. Oradan kalma bir dostluğumuz vardı. 2013’te Hocaefendiyi  Pensilvanya’da ziyarete geldiğinde ayak üstü görüştük. Kendisi Hocaefendi ile başbaşa görüşürken, biz de Dr. Sara hanımefendi ve ailesinin bazı fertleriyle de ayrı salonda görüşüp 1990 yılındaki hatıraları yâd ettik.

Hocaefendi Hafız Esed’in 40-50 sene önceki Rusya ve Suriye anlaşmalarını biliyordu. Oraya sıçrayacak bir kıvılcımın milyonlarca insanın ölümü olacağını tahmin ediyordu.

[Abdullah Aymaz] 13.4.2020 [Samanyolu Haber]

İnfaz paketinde istihbaratçıya yeni yetki

TBMM’de görüşmeleri devam eden infaz paketinden, terör suçlarıyla ilgili bilgilerin araştırılması için “ilgili makam” ya da savcılıkların talebi ve sulh ceza hâkiminin kararıyla, mahkûmların cezaevinden alınabilmelerine olanak veriliyor.

Bu düzenleme yasalaşırsa, savcılıkların yanı sıra istihbarat birimleri, tutuklu ve hükümlüyü cezaevinden alarak, sorgulayabilecek. İnfaz Yasası’nın 92. maddesinde yer alan düzenleme, daha önce Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 250. maddesindeki suçlar için uygulanıyordu.

Ancak Özel Yetkili Mahkemeleri düzenleyen CMK. 250. maddesi 2012’de kaldırılınca, düzenleme dayanaksız kalmıştı. Bu kapsamda AKP ve MHP, infaz paketindeki ilgili yasaya, “terör ve örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen” ibaresi eklettirdi.

CEZAEVİNDEN MAHKÛM ALMA YETKİSİ

Buna göre bu suçlarla ilgili olarak alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması bakımından zorunlu görülen hallerde, hükümlü veya tutuklular, rızaları alınmak koşuluyla, ilgili makamın ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine sulh ceza hâkimi kararı ile geçici sürelerle ceza infaz kurumundan alınabilecek.

Bu süreler, hükümlü veya tutuklu dinlendikten sonra işin niteliğine göre, her defasında 4 günü ve hiçbir surette 15 günü geçmemek üzere hâkim tarafından tayin olunacak. Ceza infaz kurumundan ayrılış ve dönüşlerinde hükümlü veya tutuklunun sağlık durumu doktor raporu ile tespit edilecek. Yer gösterme sırasında yapılan işlemlere ilişkin belgelerin bir örneği ilgilinin dosyasında muhafaza edilmek üzere Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilecek.

[Samanyolu Haber] 13.4.2020

Bediüzzamanın müthiş seyahati! [Fikret Kaplan]

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini vefatının 60'ncı yıl dönümünde rahmet ile anıyoruz. Fikret Kaplan, Üstadın hayatından ilginç detayları aktarmaya devam ediyor.

Samanyoluhaber yazarı Fikret Kaplan, YouTube kanalı Sera'da vefatının 60'ncı yıl dönümünde Üstad Bediüzzaman hazretlerini anlatmaya devam ediyor. Serinin dördüncü bölümünde Kaplan, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Rusya'dan esaretten Almanya üzerinden İstanbul'a gelişini' anlattı


Fikret Kaplan'ın Üstad hakkında hazırladığı sunumun dördüncü bölümünde önemli detaylar var:

* Bediüzzaman Said Nursi’nin 1916 yılında önce Van’a, sonra Culfa, Tiflis, Kologriv üzerinden Rusya içlerindeki Kosturma’ya sevk edilmesi…

 * Esir kampını bir medrese, iman ve irfan mektebi haline getiren Bediüzzaman’ın esir kampını teftişe gelen Rus orduları başkomutanı Grandük Nikola Nikolaviç’in önünde ayağa kalkmayarak “İzzet-i İslâmiye” dersi vermesi…

* Tatarların, Bediüzzaman’ı kefâletle Volga Nehri’nin kenarındaki küçük camiye almaları…

* Kur’ân’ın Yardımıyla Ruhanî Bir Uyanış…

        Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, natüvanem, alîlem, âcizem, ihtiyarem;
        Bî-ihtiyârem, el-amân-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem zidergânet ilâhi!

* Risale-i Nurlar’ın iman kurtarma davasındaki cihanşümül hizmetlerinde Tatar Hanımının da hissesinin olması…

* Esir kampından firar etmesi… Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların dahi muvaffak olamadıkları uzun firarî seyahatini Üstad’ın çok kolaylıkla tamamlaması…

* Kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler, kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine “Kardeşini öldür!” diye bağıran Komünizm’e bizzat Petersburg’da şahit olması…

* Bediüzzaman’ın uzun seyahati sonrasında Almanya’ya geçmesi ve Almanya makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle Sofya üzerinden 25 Haziran 1918’de İstanbul’a gelmesi…

* Rüyada bir hitabe… Yeşilay Cemiyeti… Hutuvat-ı Sitte…

* İstanbul’daki işgal güçlerine karşı verdiği mücadele…

*Ruhi uyanış… İkinci Said döneminin ilk işaretleri…

* Ve Bediüzzaman’ın 1922’de İstanbul’dan ayrılması…

[Fikret Kaplan] 13.4.2020 [Samanyolu Haber]

Âhİrete İman üzerİne – 2 [Mehmet Ali Şengül]

Âhiret inancı; insanı, insanlık çizgisinde tutan en önemli îman erkanından biridir. Âhiret, insanın Allah huzurunda, dünyâda yaptığı iyilik ve kötülük, hayır ve şer adına ne varsa bunların hesâbının sorulacağı, âdilâne muâmele göreceği ölümsüz ve ebedi bir âlemdir.
   
Âhirete inanan mü’minler; günahlarıyla hem nefsini, hem Peygamber Efendimiz‘i (sav) mahçup etmeme adına, Allah huzurunda zor durumda kalmaktan korkar, hayatlarını buna göre tanzim etmeye gayret ederler.
     
Allah‘ı inkar eden, inanıyor görünüp ihmal edenlere gelince, dünyâ hayatları itibâriyle kazanıyor gibi görünseler bile, âhiret hayatları adına bin nedâmet duyacakları bir kayıp içindedirler ama,farkında değillerdir.
     
Bütün peygamberler, insanlara âhiret inancıyla mes‘uliyetlerini hatırlatmış ve ikazda bulunmuşlardır. Peygamber Efendimiz (sav), başta olmak üzere hepsi, kavimlerinden her türlü ezâ ve cefâya mâruz kalmışlar ama, hiç bir zaman peygamberlik vazîfesini ihmal etmemiş, en ağır şartlarda bile tebliğ ve temsil sorumluluklarını yerine getirmişlerdir.
     
Buna rağmen insanlardan bâzıları, Allah’a inanmazlar ve îmandan mahrum kalırlar. Allah’a inanmayan bu insanlar, âhirete de inanmazlar. Âhireti inkar edip inanmayan bu insanların ahlâkı da felç olur.
     
İnsanı insanlık çizgisinde tutan, fâziletli, ahlâklı ve değerli kılan şey; yapıp ettiklerinden âhirette hesap verme inancıdır. Bundan mahrum olunca insan, hesap verme sorumluluğundan da uzak kalır. Dünyâyı  kendi tapulu malı gibi sahiplenmeye kalkar. Engel olmak isteyen kim olursa olsun, ona hakkı hayat tanımaz. Her türlü isnat ve iftirâlarla üzerine yüklenir ve îtibarlarını sıfırlamaya gayret eder.
     
Benlik, gurur, kibir, haset ve kıskançlık bazen insanı dağdaki vahşilerden daha tehlikeli hâle getirir. Bu haset ve kıskançlık; -mü’min dahi olsa-, muhâtabına her türlü kötülük ve ihâneti yaptırır. Bunlar hep kendilerini düşünüp menfaatlerini sevdikleri için, benliklerini ve gururlarını aşamazlar.
     
İsrâ sûresi 72. ayette Cenâb-ı Hakk, “ Kim bu dünyâda gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür. Hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.”

Ve yine İsrâ sûresi 84. Ayette, “ Deki: her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin isâbetli olduğunu ise, asıl Rabb’iniz bilir.” buyurmaktadır.
   
Hz.Allah (cc) Mü’min sûresi 16. âyette, “ O büyük buluşma günü, bütün insanların mezarlarından kalkıp meydana çıkarıldıkları bir gündür. Öyle ki, onların işlerinden ve hallerinden bir tek şey bile Allah’a saklı kalamaz. Allah onlara şöyle hitap eder: “Bugün hakimiyet kimindir? (Kendi cevap veriyor) Mutlak galip, tek hakim olan Allah’ın!”
     
Şûrâ sûresi 22. âyette, “(Büyük buluşma günü ) zâlimlerin, kendi yaptıkları işlerden bucak bucak uzak durup, korkudan titrediklerini görürsün. Halbuki çâre yok, onların cezâsı tepelerinin üstünde durmaktadır.“
   
Nâziat sûresi 34 ve 35. âyetlerde, “Her şeyi bastıran o felâket geldiği zaman” “ İnsan neyin peşinde koştuğunu anlar ama, artık iş işten geçer.”
     
Abese sûresi 34,35,36,37. âyetlerde ise, “ İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” buyurmaktadır.
       
İnsan (Dehr) sûresi 27. âyette Cenâb-ı Hak, “Şu insanlar bu peşin dünya hayâtını arzulayıp, önlerinde kendilerini bekleyen o ağır günü ihmal ediyorlar.”,
       
İnfitar sûresi 6 ve 7. âyetlerde de, “ Ey insan, nedir seni o kerim Rabb’in hakkında aldatan?”  “O (Allah) değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren?” hatırlatmasında bulunmaktadır.
       
Cenâb-ı Hak Âl-i İmran sûresi 30. âyette şöyle buyuruyor:    “Gün gelecek, her kişi gerek hayır olarak, gerek kötülük olarak ne işlemişse, hepsini önünde bulacak. Yaptığı kötülükten bucak bucak kaçmak isteyecek. Allah sizi, Zâtına karşı gelmekten sakındırır. Doğrusu Allah, kullarına karşı pek şefkatlidir.”,
       
Âl-i İmran sûresi 133. âyette, “Tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve müttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!”
   
Hadid sûresi 21. âyette, “ Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki, eni gökle yerin eni gibi olup Allah’a ve Resullerine îman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsânıdır. Allah büyük lütuf sâhibidir.”
     
Nisâ sûresi 87. âyette de, “ Allah, O Hak Mabuddur ki, Kendisinden başka hiç bir tanrı yoktur. Kıyâmet günü hepinizi bir araya toplayacaktır. Bunda hiç şüphe yoktur.  Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”
       
Bakara sûresi 254. âyette ise, “ Ey iman edenler! Ne alış verişin, ne bir dosttan yardım beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, size nasip ettiğimiz şeylerden harcayın! Kafirler, zâlimlerin ta kendileridir.” buyurmaktadır.
     
Bakara sûresi 209. âyetle sözlerimizi bitirelim. “Eğer size bunca gerçekler, açık deliller geldikten sonra Hak’tan ayrılırsanız, iyi bilin ki; Allah Aziz ve Hakim’dir.” (son derece güçlü, tam hüküm ve hikmet sahibidir).”

[Mehmet Ali Şengül] 13.4.2020 [Samanyolu Haber]

Dini cemaatler, yapılan bunca zulüm karşısında neden suskun? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Geçen hafta Kazım Güleçyüz’ün “Helalleşme” başlıklı yayını gündem oldu. Çarşamba cemaati lideri Mahmut Efendi’nin gördüğü ifade edilen rüyaya göre Hz. Peygamber kendisine, Türkiye’de var olan ayrışma, husumet, zulüm nedeniyle duaların kabul olmadığını, helalleşme gerektiğini ifade ediyordu. Rüyanın sıhhati ve nakil zincirinin güvenilirliği hakkında bir fikrim yok. Ama Türkiye’de Müslümanlar ve dini gruplar arasında Rahmeti ilahiyi kesecek, hatta Allah’ı gazaba getirecek kadar bir ayrışma, gıybet, iftira, zulüm, gasp süreci işlediği muhakkak. Ama zulmü işleyenler bunu “dindar” bilindiği ve dini söylemler kullandığı için yaşanan şenaatler, denaetler dindarların dikkatini çekmiyor. Ulufeler dağıtıldığı için dini gruplar bu ahlaksız, ağır zulmü yok saymayı tercih ediyorlar.     
Cemaatler ve tarikatlar son bir asırda önemli misyon eda etti. İnsanların dinden kopmasına, inançlarını hepten unutmasına mani oldu. İstisnalar hariç, cemaatler uzun yıllar güncel siyasete bulaşmamayı başardılar. Elbette seçim dönemlerinde bazı tercihlerde bulundular, ama hiçbir zaman bugünkü gibi bir partinin her şeye rağmen ve kayıtsız şartsız partizanı olmadılar. Bazı partilerle özdeşleşen sınırlı sayıda cemaat vardı ama onlar dahi gerektiğinde itiraz ediyor, partiyle çok konuda ayrışıyordu. Nitekim çok fazla örtüşen, MSP-RP ile Hak Yol Cemaati pek çok konuda anlaşamamış ve ayrışmalar, hatta çatışmalar yaşamıştı.

Bu günkü tabloda, Allah’ın ve kulların hakkını bilmesi, kamil insanlar, müminler yetiştirmesi beklenen cemaatler ve tarikatlar ahlak ve iyilik üreten gruplar olmaktan çıkıp, iktidarın aparatı haline geldi. Pek çok dini grup ve tarikat/cemaat takipçilerine, müritlerine futbol taraftarı muamelesi yapıyor. Cemaatlerin lider kadrosu tabanlarından takımlarını (cemaatlerini) her şartta ve herşeye rağmen desteklemelerini istiyor. Bu koşulsuz desteği talep ederken İslam’ın, vicdanın ve hukukun en temel esaslarını göz ardı ediyor ve türlü teliflerle, zorlama yorumlarla, bazen manevi tehditlerle insanları kontrol alanında tutmaya çalışıyorlar. 

Eskiden tarikatlar, cemaatler mütevazı bir dergahtan ve sınırlı imkanlardan ibaretti. Tarikat öncüleri bir lokma bir hırkaya kanaat ediyordu. Ama bugün holdingleri aşan denetimsiz ekonomik imkanlara, istihdam alanlarına ve bürokratik kadrolara sahipler. Pek çok yapıda lider kadro, “nasihler”, “dini büyükler” olmaktan öte, holding yöneticisi, şirket müdürü gibi davranıyor. Dolayısıyla bu durum cemaat-tarikat yapılarını iktidarlara çok daha bağımlı hale getirdi.

Cemaatle yapılan ibadetler daha çok sevap kazandırır. Hayırlı işlerde kolektif hareket etme başarıyı, verimliliği artırır.  Ama eğer bu kolektif yapı yanlışın içindeyse, bir zulüm sürecinin, haksızlığın, gaspın parçası/tarafı ise, bu defa herkese günah ve sorumluluk üreten yapılar haline gelebilir. Ahirette yöneltilen sorulara “ama şeyhim, hocam, abim böyle demişti!” demek günahı, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; mazeret teşkil etmez. Zira nasıl “yasaları bilmemek” cezalandırmada kişiyi kurtarmıyorsa, “ben o ayeti bilmiyordum, bana vekilim/hocam böyle dedi, ben de yaptım” demek kurtarmaz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Namazı cemaatle kılmak bazı mezheplerde farzdır; tek başınıza kılamazsınız. Ama cemaatle namaz kılsanız dahi imam yanlış yapıyorsa, kıraati hatalıysa cemaat onu sesli olarak düzeltmek, uyarmak zorundadır. Yanlış kıraatte (söylem) ayetin doğrusunu bilen birileri namazın farzı kılınırken, imama tam tabi olmak gerekirken bile yanlışa sukut etmeyip imamı tashih etmek durumundadır. İmam da bu uyarıyı dikkate alır ve ayeti baştan alarak, yanlışını düzeltmeye çalışır. Namazın rükunlarında veya sıralamasında hata yapılıyorsa cemaat “suphanallah!” diyerek imamı uyarır. Camide ve farz namazda bile bir hata/yanlış varsa, her zaman sesli olarak uyarma ve hatayı dile getirme hakkı/sorumluluğu vardır. Bu uyarıların ötesinde hatayı fark eden imam namazın sonunda sehiv secdesi yapar ki, bu: “ben hatamı kabul ediyorum ve telafi etmek istiyorum” demektir. Bazen beşeriyet gereği imamın abdesti bozulabilir veya imamlık yapan kişi namazı abdestsiz kıldırdığını fark edebilir. Böyle bir durumda cemaate namaz kıldıran imamın cemaati tek tek bulup: “namazını tekrar eda edin!” demesi dini bir sorumluluktur.

Kazım Güleçyüz duyarlılık gösterip “zulme uğrayan insanlardan helallik istensin, duaların kabulüne engel durum ortadan kalksın!” diyor. Ama zulüm hala devam ediyor. Zalim kılıcını masumlara, mağdurlara, kadınlara, bebeklere indirmeye devam ediyor. Ne bu rüyayı gören Zatın cemaatinden, ne de öteki cemaatlerden bir “suphanallah!” sesi duymuyoruz. Yanlışa dikkat çekildiğini, hataların söylendiğini görmüyoruz. Keza, kimsede sehiv secdesi yapma, hataları tashih etme, zulme uğrayanların mağduriyetini giderme veya buna dair ses verme iradesi, çabası görmüyoruz. Aksine İslam’a, yasalara ve vicdana aykırı uygulamalara destek vermeye, zulüm sürecini yürütenlere dua etmeye devam ediyorlar.

Yeni doğum yapmış bir kadın gerçekten terörist, katil olsa İslam’a ve yasalara göre lohusa halde kelepçelenip, bebeğiyle birlikte hapse atılamaz. Bu süreçte lohusa halde bebeğiyle hapse gönderilen kadınların sayısını unuttuk. Hayatında hiçbir suça, şiddete bulaşmamış, dini bütün, hayatını eğitime adamış öğretmen, hemşire, ev hanımı 17.000 kadın ve 800’den fazla bebek AKP iktidarının hukuksuz uygulamalarıyla hapisteler. Bugünlerde çocuk tecavüzcülerini, hırsızları, katilleri salıp bu kadınları ve bebelerini içerde tutmaya dair düzenleme yapıyorlar.   

Kazım bey!

Bahsi geçen cemaatlerden, tarikatlardan “bu kabul edilemez!” diye bir ses, bir itiraz duymadık! Bir mırıltı bile yokken bu neyin helalleşmesi olacak?

Bu kadar aleni zulüm, bu kadar bariz hata karşısında cemaatlerden tarikatlardan bari bir “suphanallah” duysa idik!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 13.4.2020 [TR724]

Türk tipi kaos! [İlker Doğan]

Son yaşanan Kovid-19 salgını Türkiye’de ‘Türk tipi başkanlık’ sistemini yeniden tartışmaya açtı. Zira sistem uygulamaya geçildiği tarihten bu yana hiç bir sorunu çözemediği gibi mevcut sorunların da katlanarak içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oldu. Son yaşanan koronavirüs salgınındaki skandal kararlar ve hastalığın sadece iki haftada bütün Türkiye’ye yayılması, ‘tek adam’ yönetiminin ülkeyi ne hale getirdiğini gözler önüne serdi. Uydurulan ‘Türk tipi başkanlık’ sistemi ekonomiyi şahlandırmak şöyle dursun, üretimi bitirdi, işsizlik tırmandı, enflasyon fırladı. TL eridikçe eridi, halk daha da fakirleşti. Toplumsal barışı sağlamak bir yana, sistem kutuplaşmayı daha da artırdı, milleti böldü. Çok değil 5 yıl önce yüzde 70’lerde olan yargıya güven, siyasi tutuklamalar ve keyfi kararlar nedeniyle yüzde 30’lara düştü.

ÜLKE YÖNETİLEMİYOR

Milleti ‘birleştirmesi’ gereken AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kaybettiği belediyelere adeta savaş açtı. Türkiye’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi çok önemli büyükşehirleri ‘iktidara rağmen’ vatandaşlara hizmet vermeye çalışıyor. Siyaset bilimcilere ve ekonomistlere göre Türkiye ‘yönetilemez’ hale geldi. 18 yıldır ülkeyi tek başına yöneten ve istediği bütün kanunları çıkaran AKP iktidarı ‘sıfırı’ tüketti. İkinci Dünya harbinde bile kullanılmayan Merkez Bankası’ndaki ihtiyat akçesini bile yandaş müteahhitlere aktaran rejim, ülkeyi para basmaya mecbur hale getirdi.

Geçtiğimiz cuma gecesi alınan 48 saatlik sokağa çıkma yasağı kararı, Türkiye’nin asıl ve en önemli sorununun Kovid-19 ya da ekonomi değil, ‘tek adam’ rejimi olduğunu da gözler önüne serdi. Haftalardır hastalığın yayılmasının önüne geçmek için ‘sokağa çıkma yasağı’ isteniyor ancak AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bunlar reddediyordu. Ve cuma gecesi 21.50 sıralarında ‘Son dakika’ açıklaması geldi. 31 ilde sokağa çıkmak 48 saat için yasaklanmıştı. Ancak yasağın ayrıntılarının açıklanması 23.00’ı buldu. Bu arada günlerdir evlerinden çıkmayan yüzbinlerce insan telaşla fırınlara, marketlere akın etti. Ne sosyal mesafe kaldı, ne izolasyon! Üç haftadır süren ‘izolasyon’, ‘gönüllü karantina’ çalışmaları sadece 2 saat içerisinde yerle bir oldu.

İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU: KARARI ERDOĞAN VERDİ

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, sokağa çıkma yasağı kararının Erdoğan tarafından verildiğini söyledi. Soylu, “İşin başından itibaren sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla gerçekleşen bir süreç yönetimi ortada. Akşamüstü sayın cumhurbaşkanımızın talimatı çerçevesinde hafta sonu itibariyle 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. dedi. Bir gün sonra Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a konuşan Soylu bu kez ağız değiştirdi. Eleştirileri kabul ettiğini söylüyordu Soylu: “Zamanlaması açısından alınan karar, bakanlığımıza ait bir karardır. Bir kez daha söylüyorum: Eleştirileri de aldım kabul ettim.”

SOYLU İSTİFA ETTİ, ERDOĞAN KABUL ETMEDİ

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun dün akşam saatlerinde verdiği istifa kararı AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmedi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yaptığı açıklamada, “İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun istifası kabul edilmemiştir, görevine devam edecektir.” ifadelerini kullandı.

BİLİM KURULU’NUN HABERİ BİLE YOK!

Daha sonra Bilim Kurulu üyelerinin yaptığı açıklamadan anlıyoruz ki, karardan haberleri bile yoktu. Bir kişi karar vermiş ve bu hatalı karar sonrası yüzbinlerce insan bir anda sokaklara dökülmüştü. Yasak kararı açıklanmadan iki saat önce Sağlık Bakanı Fahrettin Koca kameralar karşısına geçmiş ve son rakamları açıklamıştı. Ancak yasak kararına ilişkin tek kelime etmedi. İki ihtimal var; ya Bakan’ın da haberi yoktu ya da vardı ama söylemedi! İki durumda da ortada bir skandal var. 

ERDOĞAN NE DERSE O!

Bütün bu yaşananlar, AKP rejiminin uydurduğu ‘Türk tipi başkanlık’ sisteminin sonuçları aslında. Ülkenin geleceği hakkında tek bir kişi sorumlu. O ne derse o oluyor! Covid-19 gibi dünyayı tehdit eden bir salgınla ilgili kararı bile bu iş için oluşturulan Bilim Kurulu ya da Sağlık Bakanı değil, o veriyor. Onun verdiği kararların hesabını ise millet ödüyor. İçişleri Bakanı Soylu’nun açıklamasına göre cuma gecesi 250 bin kadar insan hareketi’ görüldü. Bakan’ın bu rakamı nasıl elde ettiğini kimse bilmiyor. Bahse konu 31 şehirde 63 milyon kişi yaşıyor. Bu kişilerden yüzde 1’inin sokağa indiğini düşünseniz 630 bin kişi yapar.

AKP SIFIRI TÜKETTİ, EKONOMİ ÇAKILDI

Türkiye’de rejim, 16 Nisan 2017’de değişti. Parlamenter demokrasiden, ‘tek adam’ rejimine geçildi. İktidar ve yandaşlarına göre bu sistemle hayati kararlar daha çabuk alınacak ve Türkiye uçacaktı. Ancak öyle olmadı. TÜİK’in verilerine göre, Temmuz 2018’de işsiz sayısı 3 milyon 531 bindi. Geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre 4,5 milyonu aştı.

DİSK-AR’in geniş tanımlı işsizlik verilerine göre ise rakam 7 milyonun üzerinde. TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken, Covid-19 salgını nedeniyle son bir ayda 500 bine yakın esnafın dükkan kapattığını açıkladı geçen hafta. Uzmanlara göre işsiz sayısı 10 milyona dayandı.

ERDOĞAN, BELEDİYELERE SAVAŞ AÇTI

Son yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana ve Mersin gibi büyükşehirleri kaybeden ‘tek adam’, bu illeri kazanan belediye başkanlarına adeta savaş açtı. Kaybettiği HDP’li belediyelere ‘kayyım’ atamak suretiyle gasp etti. Devlette işler koordinasyonla yürür. Ancak son olarak cuma günü alınan sokağa çıkma yasağı kararından milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerin belediye başkanlarının haberi bile olmadı. İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya ve Adana’nın belediye başkanları da tıpkı vatandaşlar gibi yasağı televizyondan öğrendi. Erdoğan’ın ‘nefret dili’ kutuplaşmayı daha da artırdı. Milleti birbirine düşman etti ve etmeye devam ediyor.

TÜRKİYE EKONOMİSİ ‘DEPRESYON’A HAZIRLANIYOR!

Uzmanlar, yaşanan ekonomik krizin 1929’da yaşanan büyük ekonomik buhrandan çok daha derin olduğunu söylüyor. Bir çok ülkede ekonomiler ‘resesyona’ yani ‘küçülme’ sürecine girecek. Türkiye’nin de içinde bulunduğu ülkeler için bir adım sonrası, yani ‘depresyon’ tartışılıyor. Depresyon, bir ülke ekonomisinin uzun süreli olarak küçülmesi şeklinde tanımlanıyor. En az iki çeyrek sürmesi bekleniyor ki, bu en iyi ihtimal!

KASADA METELİK YOK

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin ‘Covid-19’a en hazır şekilde yakalandığını söylüyor. Ancak bunu neye göre söylüyor bilmiyoruz. Zira Türkiye ekonomisi virüse yüksek enflasyon, korkunç bir bütçe açığı, düşük merkez bankası rezervleri ile yakalandı. Daha üç gün önce Dünya Bankası, Türkiye’yi ‘bütçe açığının patlayacağı’ konusunda uyardı. Kaldı ki, madem Türkiye salgına hazırlıklıydı, o halde yüz binlerce esnafa neden maddi para akışı sağlan(a)mıyor demezler mi? Hayır, kasada metelik yok!

ÜLKE YÖNETİLEMEZ HALE GELDİ

Siyaset bilimciler ve ekonomistler artık ülkenin ‘yönetilemez’ hale geldiğini söylüyor. Tek adam rejimi, üç yılın sonunda ülkeyi ‘para basmaya mecbur’ hale getirdi ki, bu geçici bir çözüm. Devletlerin piyasaya para sokabilmesi için karşılık göstermesi gerekiyor. Mesela altın rezervi gibi! Karşılıksız (habersiz) para basımı, değerinin hızla kaybolması demek. Tabi ki, para basmanın da sonuçları olacak; enflasyon fırlayacak, para değer kaybedecek ve halk daha da fakirleşecek… Tek adamın kararlarının hesabını yine millet ödeyecek!

Çıkış yolu; Para basmak!
Ekonomistler de Türkiye’de çarkların tamamen durmasını önlemek için acilen para basılması gerektiğini söylüyor…

Ekonomist Mahfi Eğilmez: “Para basarak finansman sağlama konusunda öneride bulunacağımı rüyamda görsem inanmazdım. Ne var ki ‘zor oyunu bozar’ diye bir söz vardır ve bugünkü koşulları bundan daha iyi tanımlamak mümkün değil. Covid – 19 virüsünün yarattığı ve yaratacağı sorunlar bizi öyle bir noktaya getirdi ki bu aşamada enflasyonun yükselmesi gibi meseleler ikinci plana düşmüş bulunuyor. Özetle söylemek gerekirse devlet, bu çarkın gelir parçasını çözecek biçimde işe girmelidir. Hazinenin merkez bankasından kullanacağı para için yasal düzenleme yapılmalıdır. ”

Ekonomist Selva Demiralp: “Merkez bankaları ne krizin esas sebebi olan virüsün kontrol altına alınmasını sağlayabilirler ne de sosyal izolasyonun yarattığı üretim yavaşlamasını durduracak bir önlem geliştirebilirler. Ama yapabildikleri bir şey var o da para arzını artırmak. Bu suretle krizin yarattığı finansal paniği engellemeye ve gelir akışı duran şirketlerin borç ödemelerine yardımcı olarak hayatta kalmalarını sağlamaya çalışıyorlar. Bu şekilde kasırga geçip gittiğinde bir enkazla karşılaşılmaması için çaba sarfediyorlar.”

Bilim Kurulu üyesi: Bu kararın bir bedeli olacak!

10 Nisan gecesi yaşananlar Türkiye açısından tam bir felaket oldu. Bir an için İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 250 bin insan hareketi olduğu yönündeki açıklamasının doğru olduğunu kabul edelim. Bu insanların yüzde 10 bile enfekte ise 25 bin insan sadece 2 saatte virüsü binlerce kişiye bulaştırdı demek. Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara  işte bu noktaya dikkat çekiyor. “Risk çok ama çok büyüdü. Dün akşam itibarıyla sokağa çıkanların mutlak ama mutlak suretle 14 gün kendilerini karantinaya almaları gerekiyor.” dedi.

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü de katıldığı televizyon programında çok üzgün olduğunu anlatıyordu: “Son 4-5 gündür işler iyi gidiyordu. İyi haberler geliyordu, seviniyorduk. Ama bugün bir kırılma noktasına geldik. Bugün sokaklara taşan insanların bulaştırmasının önümüzdeki bir hafta-on gün içinde bir bedelinin olacağını düşünüyorum.”

SOKAĞA ÇIKMA KARARI BÖYLE ALINMAMALI

Bir başka Bilim Kurulu Üyesi Alpay Azak ise sokağa çıkma yasağının açıklanma şekli ve zamanının hatalı olduğunu anlattı televizyonda: “Sokağa çıkma yasağında fayda yerine maalesef zararla çıkmamız söz konusu. yanlış ya da eksik bilgilendirilmeden alınmış bir karar var karşımızda. Sokağa çıkma yasağı ilan ederken ne şekilde olacağına dikkat etmek gerekiyor. Biz bile evde ne yapacağımızı düşündük.”

[İlker Doğan] 13.4.2020 [TR724]

Tekalif-i milliye emirlerine hazır mısınız? [Alper Ender Fırat]

Recep T. Erdoğan’ın koronavirüs tedbirleriyle ilgili konuşmasının başını kaçırmış (apolitik) bir yakınım feryat figan beni aradı. Bu adam dedi iyice zıvanadan çıktı, özel mülkiyetin yarısına el koyacakmış, koronavirüsü bahane edip milletin her şeyini alacaklar.

Bu basit bir yanlış anlama paniği değildi.  Haberleri dinlediğinizde ve küçücük bir ayrıntıyı kaçırdığınızda gerçekten de bu duyguya kapılıyorsunuz. Yani koronavirüs önlemlerini anlattığı konuşmada diyor ki ‘Yiyecek ve giyecek maddelerinin yüzde 40’ına, ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının yüzde kırkına, her türlü makineli aracın yüzde 40’ına el konacak’.

Yüzbinlerce esnafın, günü gününe çalışanların, emeğiyle geçinenlerin, bir ayı nasıl geçireceğini bilemeyenlerin hali ne olacak, devlet nasıl bir tedbir alacak, ne tür kolaylıklar sağlayacak diye televizyon başına koşanlar Recep T. Erdoğan’dan bu maddeleri dinlediğinde ne düşünür? Evet yardım kampanyasının bir adım ötesi güncelleştirilmiş bir tekalif-i milliye emirlerinden başkası değildir. 

Hükümetin başındaki bir adam durup dururken tekalif-i milliye emirlerini niye gündeme getirir ve bunları madde madde niye okur. Bu da yetmez aynı metni ve emirlerini birkaç gün sonra başka bir konuşmasında ikinci kere neden gündeme getirir ve tek tek yeniden niye okur? Sonra Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay ‘milletin mallarına el koymayacağız’ diye neden açıklama yapar?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bunun tek bir nedeni var ülkeyi buraya hazırlıyorlar. Ülkenin her yerine saraylar yaptıran, yaptırmaya da devam eden, örtülü ödenekten milyarlarca lirayı belirsiz yerlerde harcayan, polis ve bekçi adı altında aldığı yüz binlerce adamı maaşa bağlayan, makam arabalarından, özel jetlerden asla vazgeçmeyen ve bu sebeple hazinede para bırakmayan AKP yönetimi ülkenin bilinçaltında tekalif-i milliye emirlerini yerleştiriyor.

Erdoğan ve şürekası bu sözleri gündeme getirmesi niyetini açık etmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Recep bunu boş yere anlatmıyor tabi ki. Hele Kemalistleri koronavirüs tedbirleri konusunda ikna etmek için böyle şeyler söylemeye hiç ihtiyacı yok. Bunu anlatmasının altında yatan saik, bir niyetinin deşifre olmasından başka bir şey değil.

Acizane kanaatim odur ki bunu da yapacak. Yine acizane kanaatim odur ki nasıl bir melanete omuz verdiği konusunda bir türlü aklı başına gelmeyen milletin musibetlerle sınavı daha da artacak.

Koronavirüs sebebiyle hapishanelerden tahliye edileceklere, hırsızlar, mafya üyeleri, uyuşturucu satıcıları, adam öldürenlerin de aralarında bulunduğu  her türlü kötülüğü yapanlar dahil ediliyor. Hayatı başkalarına bir şeyler öğretmekle geçen öğretmenler, gazeteciler, doktorlar, akademisyenlerin ısrarla ve ısrarla içeride tutulduğu , mazluma el uzatan ev kadınlarının baba katilinden daha tehlikeli görüldüğü bir zamanda toplumun bu hissizliği, umursuzluğu, zalimseverliği daha çok musibet çekmekten başka bir işe yaramayacak, göreceksiniz.

Anneleriyle birlikte küçücük çocukların özgürlüklerini elinden aldılar seyrettiniz, lohusa kadınlara musallat oldular, zalime arka çıktınız. Yüzbinlerce mazlumu dört duvar arasında tuttunuz. Allah herkesin özgürlüğünü elinden aldı. Herkesi onlarla eşitledi ama hiç kimsenin bu durumdan ders almaya niyeti var gibi görünmüyor.

Ulusal TV’ye konuşan Avukatın dediği gibi cemaate yeni operasyonlar yapıp daha çok insanı tutuklayabilmek için hapisteki bütün melaneti dışarıya çıkartılmasını izleyen millet bundan sonra da daha çok musibetten başka bir şey bulamayacak. 

Size zamanında ‘bunlar hırsız milletin, yetimin malını çalıyor’ diyen ve bunu ispat eden polis ve savcıları hapse atıp, hırsızların arkasında durmanın bedelini tekalif-i milliye emirleriyle ödemenize çok az kaldı. Mazlumun alın teriyle kazandığı mallara mülklere el konulmasına alkış tutmanızın hiç bedeli olmayacağını zannedebilirsiniz. Hatta bir hesap gününün hiç gelmeyeceğini de düşünebilirsiniz. Bunu düşünmeye devam edin. 

Bu kadar musibetin içinde bile hala mazluma zulüm konusundaki kararlılığınız musibeti büyütmekten başka bir işe yaramayacak.

Sorun kötülük ve zulüm yapan bir yönetimin olamasından çok bu kurumsallaşmış kötülüğe toplumun verdiği destek.

[Alper Ender Fırat] 13.4.2020 [TR724]

Futbolun kaybı şimdilik 9 milyar Euro [Hasan Cücük]

Koronavirüs salgınından dolayı duran futbolda fatura her geçen gün artıyor. Transfer piyasası ve oyuncu değerinin nabzını tutan Transfermarkt internet portalı, salgının futbola maliyetini ortaya çıkardı. Salgından dolayı futbol sektörünün global bazda ekonomik kaybı 9 milyar Euro’ya ulaştı. Bu süreçte Süper Lig ise ortalama yüzde 18 oranında değer kaybı yaşadı.

Koronavirüs salgınından dolayı Süper Lig’de maçlar mart ayının ortasında tatil edildi. Ligin 26. haftasını seyircisiz oynatan Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) kulüplerden gelen tepkiler üzerine geri adım atmıştı. 15 Mart’ta oynanan Antalyaspor – Sivasspor karşılaşmasıyla Türkiye sınırları içinde futbol resmen sonlanmış oldu. Ligin ne zaman yeniden start alacağı belirsizliğini koruyor. Bu belirsizlikten dolayı oyuncuların değerinde ciddi düşüş yaşanıyor. Özellikle yaşı 30’a yakın ve üstü oyuncular bu dönemin en fazla değer kaybedenleri oldu.

Süper Lig’deki 18 takımın değeri 15 Mart itibariyle 687,5 milyon Euro idi. Aradan geçen futbolsuz bir ay sonunda ligimizde yüzde 18,7 değer kaybı yaşandı. Şuan için Süper Lig’e biçilen değer 559 milyon Euro. En fazla değer kaybını kadro yapısı itibariyle yüzde 19,9 ile Alanyaspor yaşarken, rakamsal kayıpta ilk sırada Galatasaray geliyor. Ligin en değerli kadrosuna sahip Galatasaray, salgın öncesi 103 milyon Euro’luk bir kadroya sahipken, şimdi kadro değeri 83 milyon Euro. Trabzonspor’un kadro değerlerinde yüzde 15, Fenerbahçe’nin ise yüzde 19 düşüş yaşadı.

Futbolcularda en büyük değer kaybını Süper Lig’in en değerli futbolcusu konumunda olan Trabzonsporlu Alexander Sörloth yaşadı. Piyasa değeri 3 milyon Euro düşen 24 yaşındaki Norveçli golcünün piyasa değeri 16 milyon Euro’dan 13 milyon Euro seviyesine indi. Ardından her birisi 2.5 milyon Euro değer kaybeden isimler Edin Visca (Başakşehir; yeni piyasa değeri: 10.5 milyon Euro), Mario Lemina (Galatasaray; 10.5 milyon), Vedat Muriqi (Fenerbahçe; 9.5 milyon Euro), Jean Michael Seri (Galatasaray; 9.5 miyon Euro) ve Uğurcan Çakır (Trabzonspor; 9.5 milyon Euro) geliyor.

En değerli Türk futbolcular sıralamasında, Leicester City’de forma giyen Çağlar Söyüncü, 32 milyon Euro piyasa değeri ile en değerli Türk futbolcu olmaya devam ediyor. Çağlar Söyüncü’yü sıralamada A Milli Takımı’nın savunmasında birlikte görev aldığı takım arkadaşları Ozan Kabak (Schalke 04; 29 milyon Euro) ve Juventus forması giyen Merih Demiral (27 milyon Euro) takip ediyor.

Salgın öncesi kadro değeri olarak 1 milyar Euro’yu geçen 5 takım bulunuyordu. İngiltere’den Manchester City ve Liverpool, İspanya’dan Real Madrid ile Barcelona ve Fransa’dan PGS, 1 milyar Euro’yu aşan kadro değerine sahipti.  Koronavirüs krizinin yansımaları sonucu düşürülen piyasa değerlerinin ardından kadro değeri 1.27 milyon Euro’dan 1.02 milyar Euro’ya düşen Manchester City (250 milyon Euro düşüş; yüzde 19.70), hala 1 milyar ve üstü bir toplam kadro değerine sahip olan tek kulüp kaldı. Liverpool’un kadro değeri 227.8 milyon Euro düşerek ile 1.19 milyar Euro’dan 966.95 milyon Euro’ya geriledi.  Salgın öncesinde 1.08 milyar Euro kadro değeri olan Real Madrid’in değeri, 191.5 milyon Euro düşüş ile 888.5 milyon Euro’ya kadar düştü.Bir diğer İspanyol devi Barcelona’nın ise öncesinde 1.06 milyar Euro olan kadro değeri 852.65 milyon Euro seviyesine kadar inerken, Neymar ve Mbappe iki starı bünyesinde barındıran PSG’nin Koronavirüs salgını öncesinde 1.02 milyar Euro kadro değeri 180.50 milyon Euro düşerek 843.65 milyon Euro’ya geriledi

Futbolcu bazında ise ortalama yüzde 20 değer kaybı yaşandı. Ancak bu düşüş 1998 ve sonrasında doğan oyuncularda yüzde 10 düzeyinde kaldı. Piyasa değerlerinin düşmesiyle dünyanın en değerli oyuncu sıralamasında da değişiklik oldu. Listenin ilk sırasında yüzde 10 kayıp yaşayan Kylian Mbappe yer alıyor. Genç oyuncuya 180 milyon Euro değer biçilirken, aynı takımdan arkadaşı Neymar’a biçilen değer yüzde 20 azalarak 128 milyon Euro’ya geriledi. Borussia Dortmund forması giyen Jadon Sancho (eski değeri: 130 milyon Euro; yeni değeri: 117 milyon Euro), sıralamada Barcelona’nın yıldızı Lionel Messi’yi (eski değeri: 140 milyon Euro; yeni değeri: 112 milyon Euro) geçmeyi başardı ve en değerli oyuncu listesinde 8. sıraya yükseldi. Arjantinli Messi ile yaşadığı efsanevi rekabet ile yıllarca dünya futboluna damga vuran Cristiano Ronaldo’nun piyasa değeri ise 75 milyon Euro’dan 60 milyon Euro’ya geriledi. Juventus forması giyen 35 yaşındaki Portekizli yıldız, dünyanın en değerli futbolcu sıralamasında bu piyasa değeriyle 46. sırada yer alıyor.

En değerli lig sıralamasında ilk sırada İngiltere Premier Lig olmaya devam ediyor. 7,8 milyar Euro değer biçilen Premier Lig’i, İspanya La Liga (5,08 milyar Euro), İtalya Serie A (4,48 milyar Euro), Almanya Bundesliga (4,16 milyar Euro) ve Fransa Ligue 1(3,17 milyar Euro) takip ediyor. Tüm bu gelişmelerle birlikte futbol sektörü ekonomik olarak global anlamda büyük bir darbe aldı ve salgın nedeniyle oyunun durma noktasına gelinmesiyle daha şimdiden 9.28 milyar Euro değer kaybetti. Dünya futbol endüstrisinin öncesinde 60.37 milyar Euro olan toplam piyasa değeri, 51.1 milyar Euro seviyesine indi.

[Hasan Cücük] 13.4.2020 [TR724]

Neden mülkiyet hakkı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Sermaye birikimine dayalı bir sistem olan kapitalizm, 1991’de Sovyetler Birliği’nin (SSCB) yıkılmasından sonra esli Doğu Bloğu ülkelerinde de benimsendi. Böylece dünya kabaca küresel bir piyasa halini aldı. Aralarında rejim farklılıkları olmasına karşın günümüzde sayıları iki yüze yaklaşmış bulunan teritoryal ulus devletler birkaç istisnayı hariç tutarsak küresel piyasa ekonomisi katılımcılarıdır. Bunların da çok büyük bir bölümü teknik olarak kapitalizm felsefesine göre işleyen ekonomik sistemlere sahiptir. Bu yazıda, mülkiyet hakkının neden temel birey hakları arasında çok merkezi önemde bir hak olduğu konusunu incelemek istiyorum. Çünkü biliyorsunuz, bugün Türkiye rejimi mülkiyet hakları konusunda keyfi uygulamalarda bulunuyor. Bu konuyu kuramsal olarak izah etmek çok önemli kanısındayım. Evet, kapitalizm ve devlet arasında çok ciddi bir ilişki var.

Kapitalizm konusunda bir şeyler yazmaya başlamadan önce sorulması gereken, hangi kapitalizm sorusudur. Bu soru bizi ister istemez piyasa ve devlet arası bir evrene ışınlar. Herkesin bildiği, kapitalizmin “piyasa ekonomisi” olduğudur. Daha doğrusu kapitalizmin en önemli koşullarından biri diyelim biz buna isterseniz. Diğer koşul, mülkiyet hakkıdır. Her iki koşul da devletle ilintilidir. Yani politik sistem konusudur. Bu nedenle ekonomi alanıyla siyaset (veya politika) bilimi, bu tür analizleri el ele, birlikte yapmak durumundadırlar. Devletin rolünü göz ardı ederek ekonomiyi anlayamayız. Şimdi bazıları yanlış anlayıp, klasik-liberal ya da neo-liberal ekonomi modellerinde devlet müdahalesinin olmadığını bir itiraz gerekçesi olarak öne sürecektir. Hem haklıdırlar, hem haksız. Dedim ya, en başında sorulması gereken, hangi kapitalizm sorusudur.

Mülkiyet hakkı, Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçişle beraber Avrupa kıtasının Hristiyan toplumlarında büyük ölçüde netlik kazandırılmış bir konuydu. Bu konunun netlik kazanmasında en önemli aşamalardan birisi Kilise kontrolünden bağımsız teritoryal ulus devletlerin ortaya çıkışı ise, diğeri gücü sınırlanan yürütmedir. İster monarşik isterse cumhuriyet tipi olsun, modern zamanlarda ekonomi ve politikayı en çok ilgilendiren olgu, mutlak gücü olan tanrısal devletin yerine, gücü anayasa ve yasalarla sınırlanmış, ayakları yere (bu dünyaya!) basan dünyevi seküler devletlerin geçmesidir. Bu güçsüzleştirilmiş (gücü sınırlandırılmış) iktidar, bireyin otonomisi prensibine dayanmaktaydı. Ne demektir bireyin otonomisi? Öncelikle birey, liberal ekonomi ve siyaset felsefesinin merkezindedir. Bireyin doğumla otomatikman gelen birtakım vazgeçilmez hakları vardır. Kime karşı kendisini korumak içindir bu haklar? Ceberut (gücü sınırlandırılmamış) devlete karşı kendisini korumak içindir. Demek ki, sınırlı iktidar ve bireyin otonomisi (devletten bağımsız oluşu) liberal felsefeye dayanmaktadır. Bu birey otonomisi, birey haklarıyla elde edildi – bu tarihsel bir gerçek. Bu haklar arasında en önemli, en temel hakların başında mülkiyet hakkı gelir. Mülkiyet – bir “şeye” sahip olmak – bireyi devlet karşısında güçlü kılar. Toprağa, eve, paraya, üretim araçlarına sahip birey için en büyük tehlike anarşiden kaynaklanacak talandan ziyade, aşırı güçlü bir devletin el koymasıdır. Çünkü anarşik bir ortamda resmi olarak değil, fiili olarak el koyma vardır. Tabiatıyla birey kendi özel mülkünü savunma olanağına da sahiptir. Oysa ceberut bir devletin mülke el koyuşu çok daha asimetrik bir güce dayanır. Devletin kolluk güçleri vardır. Yasayı olduğu kadar keyfi uygulamaları da zor kullanarak uygulama olanağı vardır.

Kapitalizm böyle doğmuştur. Monark tarafından tebaaya (kullarına) bahşedilen (lütuf olan, ikram edilen) mal veya mülk gibi değildir. Osmanlı’da sermaye birikiminin olmamasının nedenlerinden biri bu ilişkinin kurulamamış olmasıdır. Osmanlı’da mal ve mülk monark (padişah) tarafından bahşedilir. Lütuf olan bu mal-mülke devlet (monark!) istediği zaman el koyabilir. Monarkı el koymaktan alıkoyabilecek bir yasal veya yargısal zorlayıcılık yoktur.

Kapitalizmin temel dinamiği olan piyasa ve mülkiyet bu ortamda doğdu. Devlet, mülkiyet hakkını tanıdı, piyasanın işleyişine de müdahil olmadı. Kapitalizm bu nedenle otonom bir birey geliştirdi. Onu toplumun bir “ünitesi” olmaktan çıkardı. Toplumun “âli çıkarları için feda edilebilecek” bir tebaa (kul) pozisyonundan, kendisi evrenin merkezinde olan, devlete karşı kendi hakları olan, bağımsız bir modern vatandaş ortaya çıktı. İşte örneğin Marksiyan sosyalistlerin anlamadığı noktalardan biri, onların “burjuva demokrasisi” diye adlandırdıkları modern liberal demokrasilerde birey hakları arasında neden mülkiyet hakkının merkezi bir yerde olduğu konusudur. Mülkiyet hakkı olmadan bireyin otonom olması için gerekli olan asgari koşullar sağlanamıyor. Ekonomik olarak devlete bağımlı olan insanlar, bireyleşemez. Çünkü devlet modern piyasa ekonomisi öncesi dönemlerde en önemli işverenlerden biriydi. Devletten kast ettiğim burada Katolik Kilisesi, imparatorluklar veya krallıklar, küçük prenslikler, şehir devletler, vs. olabilir. Çoğunlukla Ortaçağ Avrupa’sında aynı anda bir bölgede birkaç “devletlû otorite” vardı. Mesela İtalyan şehir devletlerinde bir kasaba halkı aynı anda hem Katolik Kilisesine, hem de yerel prense vergi veriyordu. Bu yetkileri kısıtlanmamış iktidarların egemenliği altında, asiller haricinde kalan tüm halk tebaaydı. Hakları yok denecek kadar azdı. Dahası, birikimlerinin ve ekonomik varlıklarının kalıcılığı yoktu. 1648 Westfalya Anlaşması sonrası Katolik Kilisesi politika sahnesinden (şeklî olarak) çekildi. Sınırları içerisinde egemen olan merkezi tek bir otorite şeklinde örgütlenen birçok devlet doğdu. Bu devletler, 1789 Fransız İhtilali sonrasında teritoryal devleti teritoryal ulus devlete dönüştürdü. Bu büyük dönüşümler olurken, siyasi iktidarın (ister kral veya prens, isterse seçilmiş diktatörler olsun!) gücü sınırlandı. Bu, aniden veya tek hamlede olabilirken, bazı örneklerde kademeli bir geçiş sürecinde gerçekleşti.

Sonuca yaklaştık…

Artık birey otonomdu. Bireyin mülkiyet hakkı, bireylerin ekonomik aktivitelerini hızlandırmış, arttırmış, ağ örgütlenmesini yoğunlaştırmış, yerel ve ulusal pazarları bütünleştirmiş, hatta sınır aşan ekonomik faaliyetlere ivme katmıştı. Bu, sermaye birikimini hızlandırdı. Korsanlar, legalleşerek tüccar oldular ve dünyanın diğer bölgelerinden zenginlikleri kendi sermaye birikimleri için kullanmaya başladılar. Kolonileşme başladı. Türkçede genellikle “sömürgecilik” denen kolonileşme, esasında merkezden periferiye insanların geçici-kalıcı olarak yaşamak üzere göç etmesiydi. Yaşanan hak ihlalleri vs. konuları aklamak için değil – ama esasında bir devletin diğer bölgelere taşarak onları kontrol etmesi olgusu insanlık tarihi kadar eski bir meseledir. Bunu yapan en ilkel insan gruplarından göçebe imparatorluklarına, antik krallıklar ve imparatorluklardan dini imparatorluklara kadar, onlarca örnek var. Bu modern dönemki fark, merkez ve periferi arasındaki dinamikten kaynaklanıyor. Bu konuyu ayrı bir yazıya bırakarak, devam edeyim. Bu erken küreselleşme de diyebileceğimiz dönemde, devletlerden iyice bağımsızlaşan bireyler (ve firmalar, şirketler vs. ekonomik aktörler) oldukça olgunlaşmış bir kapitalizm modeli ortaya koydu.

Bu kapitalizm, Marks’ın haklı olarak eleştirdiği üzere, yoğun bir emek sömürüsüne dayanıyordu. Çalışma saatleri sınırlandırılmamış, sağlık sigortası olmayan, hafta sonu izni bulunmayan, sakatlık veya işsizliğe karşı güvencesiz, emeklilik gibi bir olgunun bilinmediği erken kapitalizm, kumralsal sosyalizmi doğurdu. Artık bireyin ekonomik sefaletini önceleyen ve yenmeye çalışan bir ideolojik rakip vardı. Doğal olarak sorunu kökünden çözmek istedi, sosyalistler. Kapitalistlerin mülklerini ellerinden almak ve kolektifleştirmek! Bu yolla, sömürü olmayan bir üretim düzeni tesis edilecekti. Fabrikalar işçilerin olacaktı. Sınıf farklılıkları bitecek, herkes proleterleşecekti (işçi sınıfından olacaktı). Fakat bunu kim yapacaktı?

Marks bunu işçi sınıfının bilinçlenip, devrim yapmasıyla elde edeceğini düşünüyordu. Fakat işçi sınıfı bazı istisnalar dışında “proleter” aidiyetini diğer önemli kimliklerinin önüne geçiremedi. Sınıf aidiyeti, ulusal aidiyetten, etnik farklılıklardan, ırki farklıklardan, coğrafi farklılıklardan vs. dolayı, tüm dünyada “biz işçileriz, işte o kadar!” diyecek bir aidiyet ortaya koyamadı. O halde devrimi nasıl yapacaklardı?

Bu sorunun yanıtını Lenin verdi. Birincisi, küresel devrim işinden vazgeçti. Çünkü bu, Ekim 1917’de çok gerçeklere tekabül etmiyordu. Böylece Marksizm dönüştürüldü (Leninizm) ve tek ülkede devrim realitesine geçildi. İkincisi, devrimi işçiler yapmıyordu. Çünkü ortak hareket edecek bir bilinçte değillerdi. Dahası, organize değildiler. Lenin “öncü güçler” dediği, politize olmuş bilinçli Komünist Parti üyelerini devrimi organize edecek güç olarak yeniden tanımladı. Artık devrimin önünde engel kalmamıştı.

Sorun şuydu: ekonomik eşitliği ve sömürüyü bitirme amacıyla yola çıkan komünistler, Pareto’nun meşhur “elit” kuramına toslayacaktı. Nerede olursa olsun toplumları (devletleri) elitler yönetiyordu. Seçkin anlamında söylemiyorum – elit derken kat ettiğim (daha doğrusu Pareto’nun kast ettiği), çok küçük sayıda bir grubun toplumun tümünü yönetmesidir. Komünistler, kendi yönetici elitlerini oluşturdu. Ve eşitlik bitti. Dışarıdan eşitmiş gibi görünen bir sosyalizm, kendi içinde adeta bir kast sistemi kurmuştu. Dahası, ekonomik eşitliği öncelediği için, insan hakları boyutu bireyi ezmekteydi. Çok güçlü bir devlet altında hakları son derece sınırlı “toplum üniteleri” sosyalizmin en büyük çıktısıydı. İdealde bireyin özgürleştirilmesi, pratikte bireyin politbüro elitleri altında proleter üretim robotları olarak algılanması sonucunu doğurmuştu.

Gelelim kapitalizme. Erken dönem hastalıklarının neden olduğu memnuniyetsizliği aşmak için, giderek refah toplumuna yönelecekti. İşçilerin çalışma saatleri düzenlendi, emeklilik hakları geldi. İşsizlik sigortası, herkese açık eğitim ve sağlık sistemi, sosyal mobilitenin (sınıflar arası geçişenliğin) sağlanması, çalışan sınıfların ekonomik ve sosyal koşullarını iyileştirdi. Bu, tüketim toplumunu oluşturdu, pazarı daha verimli hale getirdi. Bunu yapan, kapitalizmi dönüştüren reformist liberallerdi. Böylece reform liberaller sosyal devleti inşa etti. Onlara sosyal demokratlar da katkı sundu. Birbirlerine rakip olsalar da, sosyal devleti birlikte inşa ettiler. Refah toplumunu oluşturdular.

Devlet bu ortamdan nasıl etkilendi? Bu önemli sorulardan biridir. İnsan hak ve özgürlüklerinin sağlandığı, azınlık haklarının yerleştiği, güçler ayrılığının kurumsallaştığı bu yeni devlet, hem yetkileri sınırlandırılmış, ama aynı zamanda ekonomiyi (piyasayı) regüle edebilecek enstrümanlarla donatılmış bir devletti. Piyasalar, bırakınız geçsinler mottosundan, kontrol edilen ve insanların (tüm toplumun) lehine bir mekanizmaya dönüştürüldü. Bunu yapan devlet, görev tanımına sosyal eşitliği sağlamak için çalışmayı da ekledi.

Bir başka yazıda Türkiye’de mülkiyet hakkının ihlali meselesine daha derinlemesine girmek istiyorum.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.4.2020 [TR724]