Avrupa Konseyi raporunda Anayasa Mahkemesi sorgulandı

Avrupa Komisyonu, Wikipedia ve Türkiye’de internet sitelerinin erişime kapatılmasına ilişkin hazırladığı raporu AİHM’e sundu. Raporda, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı da tartışıldı.

BOLD – Türkiye’nin de üyesi olduğu Strasbourg merkezli Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Wiikipedia dahil Türkiye’de engellenen internet siteleri ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gözlemlerini içeren 9 sayfalık rapor sundu. Raporda AYM’nin erişim yasağı kararlarıyla ilgili ihlal başvurularını çok geç karara bağladığı belirtildi.

DW Türkçe’nin haberine göre, rapor erişimi engellenen kar amacı gütmeyen ve çeşitli özgür içerikli projeleri bünyesinde barındıran Wikipedia ve diğer internet sitelerini yakından ilgilendiriyor.

Mijatovic, Türk idari makamlarının ve mahkemelerinin rutin olarak internet engellemesine başvurma şeklinin demokratik bir toplumda kabul edilemez olduğunu ve ifade özgürlüğünü koruyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi ile uyumlu olmadığını belirtti.

Mijatovic, “Türk mevzuatının geniş kapsamlı olarak yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini” ifade etti.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic bir yandan hükümet tarafından “keyfi” bir şekilde internet sitelerinin engellendiği diğer taraftan ise konuya yönelik mahkeme kararlarının önemli ölçüde gecikmesi ile birlikte birçok davadan sonuç alınamadığını belirtiyor. Mijatovic, mahkeme sürecinin uzamasının ifade özgürlüğü konusunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesini ihlal ettiğine vurgu yaptı.

AYM 4 YIL 2 AY SONRA KARARA BAĞLADI

Anayasa Mahkemesi’nin yakın tarihli bir davada erişim yasağıyla ilgili bireysel başvuruyu 4 yıl 2 ay sonra karara bağladığına dikkat çekildi.

WİKİPEDİA, 2,5 YILDIR YASAKLI

Avrupa genelinde bilgi sağlayan Wikipedia’ya erişimin iki buçuk yıldır engellendiğini hatırlatan Mijatovic, bu yolla binlerce Türk vatandaşın haklarının ihlal edildiği yazdı. AYM, Wikipedia ile ilgili kararını hâla vermedi. AİHM ise, kararını vermek için Türkiye’ye ek savunma süresi vermişti.

[BoldMedya] 25.11.2019

Yoksulluğun sürüklediği bir intihar daha: Pazara gidelim diyen eşine param yok diyemedi

İzmir’de eşinin ‘pazara gidelim’ dediği Ali Kabasakal, “Sen biraz oyalan, duş alayım” diyerek girdiği banyoda av tüfeğiyle kendini vurarak intihar etti.

BOLD- İzmir Kemalpaşa’da eşinin ‘pazara gidelim’ dediği Ali Kabasakal, iddiaya göre “Sen biraz oyalan, duş alayım” diyerek banyoya girdi. Yanına av tüfeğini alan Kabasakal, kendisini vurarak intihar etti.

Cebinden sadece 1 buçuk lira çıkan Ali Kabasakal’ın eşine param yok diyemediği için intihar ettiği iddia ediliyor. Yerel gazete Ciddi Gazete’nin haberine göre Kabasakal’ın cenazesi otopsi işleminden sonra, İzmir Kemalpaşa Yukarı Yenmiş Köyünde defnedildi.

ANLADINIZ MI SARAY’A GİDEN CHP’LİYİ

Türkiye günlerce, İstanbul Fatih, Bakırköy ve Antalya’dan gelen ekonomik krize bağlı toplu intiharları konuşuyordu. İzmir’den gelen bu acı haber sosyal medyanında gündemine oturdu. İntihar haberi ile ilgili sosyal medya kullanıcılarından, Türkiye’nin gerçek gündeminin ekonomik kriz olduğunu ve Saray’a giden CHP’li haberiyle özellikle iktidardaki siyasilerin suni gündem oluşturmaya çalıştıkları yorumları geldi.

[BoldMedya] 25.11.2019

Ağlayan çocuklarının gözleri önünde annelerini tartaklayarak gözaltına aldılar

Her pazar düzenledikleri basın açıklaması için Sıhhiye’de toplanan Furkan Vakfı üyelerine polisten sert müdahale geldi. Vakıf, kadınların tartaklanarak gözaltına alındığı görüntüleri paylaştı. Daha sonra da kaldırdı.

BOLD- Geçen ay Gaziantep’te, tutuklu Alpaslan Kuytul ve Furkan Vakfı üyelerine destek amaçlı basın açıklaması için toplanan vakıf üyelerine polis biber gazı ile müdahale etmiş, aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda kişi gazdan etkilenmişti. Dün bu olayın bir benzeri de Ankara Sıhhiye’de meydana geldi. Tutuklu arkadaşları ve Furkan Vakfı kurucusu Alpaslan Kuytul için basın açıklaması yapan vakıf üyelerine polis yine müdahale etti.

ERKEK POLİS KADINLARI TARTAKLADI
Her pazar düzenlenen basın açıklamasına destek için çocuklarıyla Sıhhiye’ye gelen kadınlar da çocukların gözü önünde karga tulumba gözaltına alındı. Bir çocuğun, annesi gözaltına alınırken gözyaşlarına döktüğü görüntülerde yer aldı. Polis, zorla araca bindirmeye çalışılan bir kadın göstericinin “Durun çocuğuma bir şey söyleyeyim” isteğini bile duymazdan geldi. Bir erkek polisin de kadınları tartaklayarak “Devam et” diye bağırdığı görüntülere yansıdı. Polis aracına bindirilen eylemciler ifadeleri için karakola götürüldü.

@furkanilim Twitter hesabından paylaşılan bu görüntüler daha sonra silindi.

FURKAN VAKFINDAN AÇIKLAMA
Vakfın internet sitesinden yapılan açıklama ile polisin sert müdahalesini kınandı. Yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı: ”Furkan gönüllülerinin her pazar düzenledikleri etkinliklerde bugün istenmeyen hadiseler yaşanmış, bir kez daha polis şiddetine maruz kalan gönüllüler bu pazar gözaltı ve baskılarla geçirmiştir.

Adana ve Ankara’dan gelen; polis şiddetini gözler önüne seren kareler gündemi sarsmış, yapılan haksız muameleler kamuoyunun vicdanını sızlatmıştır.

Adana’da kayyum atanarak kapısına kilit vurulan Furkan Vakfının kuruluşunun 25. yıl dönümü olması sebebiyle Atatürk Parkında basın açıklaması yapan Furkan Gönüllüleri, vakıf binasının önüne gül bırakmak isteyince polisin kaba müdahalesine maruz kalmış ve engellenmek istenmiştir.

Ankara’ da da benzer bir durum yaşanmış, tüm mazlumlar için basın açıklaması düzenlemek isteyen Furkan gönüllüleri özgürlük atkılarını çıkarmamaları gerekçesiyle zor kullanılarak gözaltına alınmıştır. 12 erkek ve 9 bayanın gözaltına alındığı olayda polis güçlerinin orantısız güç kullandığı görülmüştür.

Her iki olaydan kameralara yansıyan görüntülerde polise mukavemet göstermedikleri halde şiddete ve zorbalığa maruz kalan Furkan Gönüllerinin yaşadıkları haksızlık gözler önüne serilmektedir.

Basın açıklaması yapma hakkına saygı duymayan emniyet güçleri olay çıkarmadıkları halde Furkan gönüllülerine saldırıp göz altına almıştır.

Her iki ilde yaşanan skandal polis müdahalesini kınıyor bu haksız muamelenin derhal son bulmasını istiyoruz”

[BoldMedya] 25.11.2019

TB açıkladı: Bu yıl 906 doktor Türkiye’yi terk etti

Türk Tabipler Birliğinin yaptığı açıklamaya göre bu yıl içinde 906 doktor, yurt dışında hekimlik yapabilmek için TTB’den sicil istedi.

BOLD- 15 Temmuz’dan sonra başlatılan Tenkil sürecinde birçok meslek sahibi Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Türk Tabipler Birliğinin (TTB) yeni açıkladığı rakama göre sadece 2019’da 906 doktor Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. TTB Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman “Meslektaşlarımız artık Türkiye’yi hekimlik yapılamaz nitelikte buluyor, kaçıyorlar” dedi.

gazeteduvar’dan Müzeyyen Yüce’nin haberine göre yurt dışında hekimlik yapabilmek için TTB’den sicil isteyen hekim sayında artış var. TTB yurt dışında hekimlik yapabilmek için TTB’den sicil isteyen hekimlerin 2012- 2019 yılları arasındaki sayılarını açıkladı. Veriler son 8 yılda sayının sistematik şekilde arttığını gösteriyor.

2012 yılında 59 hekim sicil için başvuru yaparken, bu sayı 2013 yılında 90, 2014 yılında 118, 2015 yılında 150, 2016 yılında 245, 2017 yılında 482, 2018 yılında 802, 2019 yılına gelindiğinde ise 906’ya çıktı. 2019’da doktorlar en çok ocak ve ekim aylarında yurt dışında çalışmak için sicil başvurusunda bulundu.

SEBEBİ ANTİ DEMOKRATİK UYGULAMALAR

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, Türkiye’deki anti demokratik uygulamaların sonucunda gelecek beklentisi azalan ve umudu tükenen hekimlerin ülkeden kaçtığını belirterek “Meslektaşlarımız artık Türkiye’yi ‘hekimlik yapılamaz’ nitelikte buluyor. Ülkedeki anti demokratik uygulamalar sonucu; gelecek beklentisi her gün giderek azalan ve umudu tükenen hekimler ne yazık ki ülkeden kaçıyorlar. Hekim arkadaşlarımız ülkeyi terk ederek daha iyi, demokratik ve sosyal bir ortamda çalışmak istemektedir” dedi.

[BoldMedya] 25.11.2019

Gizli tanık geldiysen üç defa masaya vur!

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, bazı suçlardan hükümlü olan yaşlı, hamile ve çocukların cezalarını evde çekmesi alternatifleri üzerinde çalıştıklarını açıkladı.

ADALET BAKANI GÜL'E PROTESTOLU KARŞILAMA

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu'nda Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri, Adalet Bakanlığı'nın 2020 yılı bütçesi müzakerelerinden önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ü protesto etti.

"GİZLİ TANIK GELDİYSEN ÜÇ KERE MASAYA VUR"

Aralarında Meral Danış Beştaş, Garo Paylan ve Ahmet Şık'ın bulunduğu HDP'li vekiller; tutuklu HDP'li milletvekilleri ve eş başkanların fotoğraflarının bulunduğu dövizlerle Bakan Gül'ü protesto etti.

HDP millvetvekilleri siyasetçilerin tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen “gizli tanık” ifadelerine pankartlarla dikkati çekti.

HDP’liler bir karikatürü de komisyona getirdi. Karikatür görselinde, “Ey gizli tanık… Geldiysen eğer üç kere masaya vur.” ifadeleri yer aldı.

"HUKUK ÖLDÜ, EKONOMİ İFLAS ETTİ"

Aralarında Mahmut Tanal, Süleyman Girgin ve Mehmet Ali Çelebi'nin bulunduğu CHP milletvekilleri ise, "Hukuk öldü, ekonomi iflas etti", "Yargı bağımsızlığında 141 ülke arasında 104'üncü sıradayız" yazılı dövizlerle komisyonu protesto etti.

BAKAN GÜL: YAŞLI, HAMİLE VE  ÇOCUKLARIN CEZALARINI EVDE ÇEKMESİ İÇİN HAZIRLIK YAPIYORUZ

Protestolara tebessüm ederek karşılık veren Adalet Bakanı Gül infaz sisteminin ıslah işlevine odaklı bir şekilde etkili, doğru çalışması üzerinde durduklarının belirtti.

Bakan Gül şunları söyledi: "Bu kapsamda şiddet içermeyen bazı suçlardan hükümlü olan yaşlı, hamile ve çocukların cezalarını, elektronik izleme merkezi aracılığıyla evde çekmesi alternatifi üzerinde duruyoruz. Hükümlü ve tutukluların yakınları ile görüntülü görüşmesi, elektronik dilekçe gibi yeni uygulama modellerinin geliştirilmesi de çalışma gündemimizde yer alıyor."

[Samanyolu Haber] 25.11.2019

Anne sütünden mahrum bebekler için 'özgürlük' dediler [Nurullah Kaya]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, yaklaşık dört yıldır Hizmet Hareketi’ne yönelik yaptığı cadı avında yarım milyonun üzerinde masum insan hakkında soruşturma açtı, yüzbinlerce kişiyi de gözaltına aldı ya da tutukladı. Bu masum ve mağdur insanların içindeki en üzücü olanları ise hamile kadınlar ve masum bebeklerin tutuklanması oldu.

Daha kundaktaki bebekleri hapse atmaktan geri durmayan Erdoğan rejiminin yaptığı hukuksuzluğu dünyaya duyurmaya çalışan bir grup gönüllü insan, Almanlara Türkiye’de yaşanan bu zulmü anlatmaya çalıştı.

Saarbrücken şehir merkezinde gerçekleşen etkinlik 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü kapsamında yapıldı. Etkinlikte Türkiye’de 864 bebeğin anneleri ile birlikte cezaevinde tutsak olmasını anlatan fotoğrafların olduğu küçük bir sergi de yer aldı. Almanların yakından incelediği broşürlerle ve Türkiye’de yaşananlarla ilgili soru soranlara detaylı bilgiler verildi. Ayrıca etkinlikte genç bir sanatçı, 864 bebek ve anneleriyle ilgili yaşanan zulmü kemanından çıkan duygu dolu notalarla ifade etmeye çalıştı. Büyük beğeni toplayan sanatçı etkinliğin ilgi odağı oldu. Eşinin ve babasının yaklaşık 2 yıl Türkiye’de suçsuz şekilde hapishanede kaldığını belirten L.K. isimli bir hanımefendi, “Biz burada Türkiye’deki büyük çileyi anlatmaya çalışıyoruz. Ben, bebeğim kucağımda iki yıl boyunca eşimi ve babamı görmeye cezaevlerine gittim. Her seferinde 1-2 saatlik o zaman diliminde dahi benim 1 yaşındaki bebeğim oralarda duramazdı ve ağlardı. Havanın dahi zor girdiği 8 metrelik buz gibi duvarların içinde bir bebeğin kalması bir anneye yapılacak en büyük zulümdür. Anneler Türk hapishanelerinde sütlerini yavrularına veremiyor ve kan ağlayarak lavabolara döküyor. Anadolu topraklarında annelere yapılan böyle bir zulmü ben tarihin hiçbir sayfasında görmedim.” şeklinde konuştu.

Türkiye’deki tutsak bebekleri simgeleyen sarı balonlar ise ziyaretçilere verildi. Etkinlik, okunan Almanca basın bildirisiyle son buldu. Türkiye’deki anne ve bebeklerin durumuyla ilgili detayların paylaşıldığı bildiride, “Herkesi Türkiye’deki insan hakları ihlallerine karşı harekete geçmeye davet ediyoruz.” denildi.

[Nurullah Kaya] 25.11.2019 [Samanyolu Haber]

Arkadaşlarım Kur'ân-ı Kerîm okuduğu için hapse atıldı

Doğu Türkistan Yeni Nesil Hareketi Başkanı Abdusalam Teklimakan, Doğu Türkistan'da Müslümanların zulüm ve işkenci ile sindirilmek istendiğini söyledi.

"Sözler Köşkü" isimli YouTube hesabında yayınlanan videoda yürek sızlatan ifadeler kullanan Teklimakan, "Doğu Türkistan neden zulme uğruyor ve Çinliler sizden ne istiyor?" sorusuna cevap verdi.

"BİZDEN ÇİNLİ OLMAMAZI İSTİYORLAR"

"Çinliler bizden Çinli olmamızı istiyor maalesef." diyen Teklimakan, "Dinden, ırktan, milli kimlikten, kimlik adına ne varsa arınıp Çinli olmamızı istiyorlar. 'Ya Çinli vardır ya Çin'in düşmanı vardır' onlara göre üçüncü bir seçenek söz konusu değildir." dedi.

"KARDEŞ AİLE" PROJESİNİN YÜREK YAKAN İÇ YÜZÜ

Toplama kamplarına gönderilenlerin ekseriyetinin erkekler olduğunu belirten Teklimakan, "Evlerde kalan ablalarımızın bacılarımızın evlerine 'kardeş aile' ismi altında erkekler gönderiliyor. Devlet memurlarının insaların yataklarına kadar zorla girdiklerini biliyoruz. Evinizdeki bıçağınızın bile duvara monte edilmek zorunda. Çeker birini bıçaklarsınız diye. Kadınlar son çare binaların 8'inci 10'uncu katından kendisini atarak intihar ediyor." dedi.

Teklimakan Çin'in bu şekilde Müslümanları hem rencide ettiğini hem de Çinlilerle evliliğe zorladığını söyledi.


Doğu Türkistan Yeni Nesil Hareketi Başkanı Abdusalam Teklimakan, "İnsanlar 2017 yılının nisan ayından itibaren toplama kamplarına atılmaya başlandı. Çin'in iddiasına göre 'yeniden eğitim merkezleri'. 3 milyon civarında Doğu Türkistanlı toplama kampında. Önceden veri topladılar teker teker evlerinden alıp kampa attılar. Çeşitli ilaçlar insanlar üzerinde deneniyor. Tek kelime ile vahşet." dedi.

“KİMSE GÖRMESİN DİYE KUR'AN-I KERİM'İ GİZLİ GİZLİ TAŞIYORDUK”

"Doğu Türkistan’dayken en etkilendiğin olay neydi?" sorusuna Teklimakan şu cevabı verdi: "Etkilendiğim olay çok oldu, fakat bunların içerisinde en etkilendiğim olay benim hafızlık yapma serüvenimdi. Çünkü biz ilk defa Kur'an-ı Kerim'i okurken gizleniyorduk. Hiç kimse görmesin diye Kur'an-ı Kerim'i gizli gizli taşıyorduk. Kur'an-ı Kerim'i okuduğu için hapislerde yatan arkadaşlarımız oldu."

Teklimakan, "20'nci yüzyılda yaşamamıza rağmen 12'nci, 13'üncü yüzyıldaki hayat sistemiyle yaşıyorduk. Musluktan su gelmiyordu. Sabah namazından önce derelere gidiyor, oradan su getiriyorduk. Gündüz saatlerinde birileri görür, ihbar eder, yakalanırız diye." ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 25.11.2019

AİHM önünde "Erdoğan'ın diploması sahte" sesleri

Avrupa’da yaşayan gurbetçiler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde “Erdoğan diplomasız cumhurbaşkanı” konulu miting düzenledi.

Evrense Yol Partisi Genel Başkanı Metin Güler’in öncülüğünde yapılan mitingde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçerli üniversite diploması olmamasına rağmen cumhurbaşkanı seçildiği kaydedildi.

"İÇ HUKUK YOLLARI TÜKENDİ, AİHM MÜDAHİL OLSUN"

Bunun suç olduğu belirtilirken, "Türkiye’deki iç hukuk yolları da artık tükendi. Erdoğan'ın bu sebeple AİHM’de yargılanması gerekiyor." denildi.

Miting ve basın açıklamasını AİHM savcı ve hâkimlerinin öğle yemeği için dışarı çıktığı saatlerde gerçekleştirdiklerini belirten Güler, "Konuyu zaten hepsi çok iyi biliyor. Kısa bir süre sonra mahkemenin kendiliğinden harekete geçerek, Erdoğan hakkında yargılama başlatacağına inanıyoruz." dedi.

Fransa'nın Strazburg şehrinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde “Erdoğan diplomasız cumhurbaşkanı” konulu mitingte AİHM'e çağrıda bulunuldu.

Güler aynı gösteri ve basın açıklamasının 19 Aralık’ta tekrar edileceğini söyledi.

METİN YÜKSEL: KONU SARAY'I ÖFKELENDİRDİĞİ İÇİN...

Strasburg’daki AİHM önündeki gösteriye 40’a yakın kişi katıldı. Basın bildirisini okuyan Metin Güler, katılımın az olmasını Erdoğan rejiminin insanlar üzerinde kurduğu baskıya bağladı.

İmza kampanyalarına binlerce kişinin katıldığını belirten Güler, "Konu, Saray'ın çok öfkesini çektiği için herkes korkuyor ve kimse görünmek istemiyor. Bu sebeble fotoğraf çekilirken bile çok dikkatli olduk." diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 25.11.2019

Hapishanede Kur'an-ı Kerim'i keşfettim [Ali Turna]

GÜNLERDEN MEKTUP GÜNÜ

Teknolojinin hayatımızı gasp etmesiyle birçok basit ama değerli duygularımızdan mahrum kaldığımızı, ilk mektubumun geldiği zaman anladım.
Hapishaneden önce aldığım son mektup 1990 yılında askerdeyken  bir  dostumdan  aldığım  mektuptu.  Meğer ne değerli, ne kıymetli ve ne duygu yüklü bir ifade etme tarzıymış  mektup.  Sevgiliden  gelen  mektup,  babadan gelen mektup, dosttan gelen mektup ve bayram tebrikleri hepsi  kayboldu gitti artık ve eskicide satılan  bir antika, bir  “Heey  gidi  günler”de  kaldılar.  Yakınlık  derecesine göre  seçilen  renkli  kağıtlar,  yazı  stili,  şekillerle  ifade edilen  duygular,  zarfın  çeşitliliği,  saklanan  pullar,  bir dolap üstünde kutuya hapsolmuş mektuplar, fotoğraflar, gönderilen  ses  kasetleri,  adına  şarkılar  yazılan  postacı amcalar, ucu yanmış, kalpli ve kitap arasında kurutulmuş gül  yapraklarıyla  sevgiliden  gelen  mektuplar  meğer  ne önemli  bir zerafetmiş.  İnsanlar  birbirine değer verirmiş meğersem ve yalnız değer verilenlere yazılırmış mektuplar. Şimdi bu güzelliklerin yerini, whatsapp gibi manevi değeri olmayan, anlık, basit bir şekilde ve duygudan çok uzak, 'görüldü'lü mesajlar ve hazır kalıp emojiler aldı.

Cuma günü mektup günüydü koğuşumuzda. Gardiyan öğleden  sonra  gelir,  demir  kapı  mazgalından  toplu bir şekilde bırakır giderdi. Bütün koğuş umut dolu ve parıldayan gözlerle kapıya koşar, bütün mektupları alıp isim söyleyerek dağıtan arkadaşının sesinden kendi ismini duymayı beklerdi. Mektubuna kavuşan zarfı aldığı gibi gözle görülür bir neşeyle yatakhanedeki ranzasına, eli boş olanlar da hüzünle köşelerine çekilirdi. Dost, arkadaş grubumuz korkularından dolayı yazmazlardı bizlere. Mektuplar genellikle anne babadan, çocuklardan, kardeşten veya eşten gelirdi. Ve her mektuptan sonra parıldayan gözler, yerini bol özlem içeren gözyaşlarına bırakırdı. Gözyaşlarıyla beraber uzak bir noktaya dalıp giderdi mektup sahipleri. Bana mektuplar çoğunlukla eşimden gelirdi, sağ olsun hiç ihmal etmedi. Bir de bir iki defa kızımdan geldi. Çok değerliydi benim için o mektuplar, hiçbirini atmadım ve defalarca da okurdum o zamanlar. Mektupları her okuyuşumda sanki sevdiklerim yanı başımdaymış hissine kapılırdım. Tahliye olduğumda da çıkarken, hiçbir eşyamı almamış hepsini koğuşta bırakmıştım. Koğuşta  yaşanan  koğuşta  kalmalıydı bana göre. Ve benimle özgürlüğe koşan, tahliye olan mektuplarımdı sadece.

Hapse girdikten sonra doğan kızını, Ahmet mektubunda görebildi. Kemal sevdiğine mektupla evlenme teklifi yaptı. Ali eşinin boşanmak istediğini aldığı mektupta öğrendi. Selman’a babasının vefatını, mektuplar ulaştırdı. İmran nişanlısına ancak mektuplarıyla ulaşabildi ve Özcan da çocuğunun hastalığını yine mektuplarla öğrendi...

Günlerden cuma, yani hem hüznü hem mutluluğu aynı anda yaşadığımız bir gündü. Benim içinse biraz özgürlük günüydü. Eşim, benim mahrum kaldığım doğanın fotoğraflarını kendisi bizzat çekip bana her hafta mektubunda gönderirdi ve kısa süreliğine de olsa özgürlüğümü yaşardım. Her şey olduğu gibi fotoğraflarda da sınır vardı. On taneden fazlasını kabul etmiyordu yönetim.

Kızımın fotoğrafları, denizin, ağacın, yeşilliğin fotoğrafları ve “görüldü” kaşesinden anladığım, gardiyanın benden önce okuduğu mektuplardı cuma gününü hüzünlü ve güzel yapan. Ve bir sonraki cumaya kadar bütün neşemizi, özgürlüğümüzü o fotoğraf karelerinde yaşardık. Kapalı görüşlerde telefonda, camın arkasından söylenemeyen sözler mektuplarla ifade edilirdi. Bu yüzden mektuplar daha bir değerli oluyordu. Açık görüşte anne babasının yanında duygularını rahatlıkla ifade edemeyen eş, mektubunda dile getirirdi ne kadar özlediğini. Keşke o mektuplar toplanıp kitaplaştırılabilse veya o mektupları okuyup görüldü damgası basan gardiyanlarla bir röportaj yapılabilse.

Beşiktaşlı Murat lakabında bir arkadaş vardı yatakhanemde. Her gün mektup yazardı eşine sayfalar dolusu. Her şeyin olduğu gibi, mektup yazmanın da bir saati vardı hapiste. Gece on ikiden sonra koğuştaki herkes yatakhanelerine çekilir bazıları da boş olan salonda köşeye çekilmiş mektup yazardı. Murat her gün radyonun kulaklığını takar, nice sayfalarla buluştururdu kalemini eşi için. Cuma günleri Murat’a eşinden gelen zarf, hep daha kalın olurdu bizimkilerden. Yenge de, eşi gibi sayfalar dolusu yazardı. İşte bu yüzden hep imrenmişimdir Murat’a. Bir insan sayfalarca ne yazabilir, nasıl bir duygu yoğunluğudur bu diye düşünür, denemek için elime kağıt kalem alırdım fakat bir sayfayı anca doldurabilirdim. Yaşadığımız dünün kopyası sanki: Aynı mekan, aynı insanlar ve aynı işler. Ve Murat’ı kıskanır, sürekli  nasıl bu kadar çok yazdığını merak ederdim. Benim yazdığım mektuplar ancak bir sayfayı bulabiliyordu. Hatta üç satır yeterliydi.

“Mahpusum, hapishanedeyim ve sizi çok özledim. Şimdi düşünüyorum da duygularımız, kelimelerimiz ve hayal dünyamız, bedenimiz gibi burada tutsak ve özgür değil. Hayallerimi de yazamam ya...”

Mektuplar sevdiklerimizden bir parçaydı, özgürlüktü. Ve sanırım yıllar sonra bu mektuplar, görüldü damgalı koğuş anısı olarak hep karşımızda olacak ve acı bir hatıra olarak kalacaklar...

HAPİSHANE BENDE NELER DEĞİŞTİRDİ?

Bu sürece iyi tarafından bakabileceğim tek açı bu başlıktır diyebilirim. Üç günlük nezaret sürecinde zamanın, namazın, güneşin değerini anladım. Saat olmadığı için zaman kavramından uzak yaşıyorduk. Her gün zırt pırt baktığımız saat meğer ne değerli, ne kıymetliymiş.

Zamansızlık, dipsiz bir kuyu gibiymiş, boşlukmuş adeta. Polislerden öğrenebildiğimiz saate göre namazlarımızı kılıyorduk. Ve namazın günümüzü beşe bölüp, hayatımızı da düzene soktuğunu ilk defa orada anladım. Dışarıda özgürken yüzüne bakmadığım lezzetlerden altı ay uzak kalınca, onları bile özler oldum. Hapis hayatımda bir lahmacuna sanırım üç gün nöbetçilik yapabilirdim, o kadar değerliydi yani. Anlayın işte...

Silivri yolunda perişan olan ailemin değerini anladım. İşlerden dolayı vakit bulamadığım çocuğumla daha fazla vakit geçirmem gerektiğini anladım. Yarım kalan işlerini, toplantılarını bir şekilde tamamlayabiliyor insan da ailesiyle, çocuğuyla geçiremediği zamanları geri alıp telafisini yapamıyor maalesef... Her gün arayıp soran dostlarım, arkadaşlarım dediklerimin yalnızca menfaat ilişkisi olduğunu ve asıl kötü günde yanımda durabilecek olan iyi dostlarımın, bir elimin parmakları kadar olduğunu gördüm.

Dışarıdayken sıradanlaşan gökyüzünü, hapisteyken tel örgüsüz görebilme hayali kuruyordum. Çünkü avlumuzun çevresi duvar, yukarısı da tellerle örülüydü. Ve ben, şemsiye tutarak kaçtığım yağmuru ve gözlük takarak korunduğum güneşi ilk defa bu denli özledim. O tel örgünün yalnızca gökyüzümüzü değil de hayal gücümüzü de engellediğini, gün geçtikçe ben de anladım. Toprağa dokunabilmenin, denize girebilmenin, ağaçtan yaprak kopartabilmenin ve demir parmaklıksız pencereden dışarıya bakabilmenin, özgürlük olduğunu anladım. Kapıyı istediğin  zaman açıp  çıkabilmenin   anlamını   daha   iyi   kavradım. Gece yarısı kalkıp sana ait olan buzdolabından dilediğini yiyebilmenin, tuvalette kapıda birilerinin beklemediğini bilerek elinde telefonunla zaman geçirebilmenin veya sudoku çözebilmenin, çocuğuna dilediğin zaman sıkı sıkı sarılabilmenin, üzerin aranmadan evine girebilmenin, her daim güler yüzlü karşılanmanın, istediğin zaman istediğin kanalı açıp izleyebilmenin, istediğin müziği dinleyebilmenin, telefonla istediğin kişiyi arayıp süre dolma derdi olmadan muhabbet edebilmenin, yalnız kalabilmenin, çamaşır makinesini kullanabilmenin, temiz çarşaflı ve sana ait olan yatağında rahatça uyuyabilmenin, farklı giysiler giyebilmenin ve  en  çok da çorabını çıkarıp istediğin köşeye fırlatabilmenin değerini çok iyi anladım. Normalde gözüme bu kadar basit görünen şeylerin, hapiste hasret kalınması ne kadar da farklıymış ve o sıradanlaştırdığımız şeyler aslında ne kadar da önemliymiş...

Kaybedince anlıyor insan sahip olduklarının değerini. Özgürlük meğer ne önemli şeymiş, su gibi, hava gibi... En önemli ve faydalı olan da bana, içeride Allah’ı tanımamdı. Dua etmeyi, ona yalvarmayı ve sadece onun varlığının tek gerçek olduğunu, kaderi, namazı daha iyi anladım. Hayatımın her evresinde bildiğim Kur’an’ı hapishane de keşfettim. Hz. İbrahim’in ateşe atılırken yaptığı duayı ancak hapiste idrak edebildim. Mazlumiyeti orada gördüm. Gerçek sevgiyi hapis hayatımda anlayabildim. Çok değer verdiğim dünya hayatının aslında ne kadar boş olduğunu da yine hapiste gördüm. Toplum olarak insani değerlerden ne kadar uzak olduğumuzu, insan olmadan Müslüman; insan olmadan Türk-Kürt; insan olmadan alevi; insan olmadan başka vasıflar almaya çalıştığımızı ve insanlıktan gittikçe uzaklaştığımızı gördüm. Yıllardır, masum olarak bir yıl civarı hapiste yatan Necip Fazıl Kısakürek’i dilimizden düşürmezken, Nazım Hikmet’e, Kemal Tahir’e öteki diye hiç bakmadığımızı gördüm. Şimdi daha objektif bakıyorum. Karşımdakini önce insan olarak kabul ediyor, ocu bucu demeden önce insani değerlerle yargılıyor ve sonra vasıflarına bakıyorum. Bizden veya sizden tarafına bakmadan, kötüye kötü, iyiye iyi diyorum.

Sıfırdan başlamanın hafifliğiyle, küçük şeylerden de lezzet almaya çalışıyorum. Kısacası elimdekinin değerini daha iyi anlıyor ve farklı pencerelerden de bakabiliyorum artık hayata. En azından karşılıksız sevmeyi öğrendim, bu da az şey sayılmaz...

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 25.11.2019 [Samanyolu Haber]

Bülent Ecevit [Abdullah Aymaz]

Rahmetli Bülent Ecevit’i  ilk defa 1964 veya 1965 senesinde Uşak’ta gördüm. O zaman İzmir’de İmam-Hatip Okulunda öğrenciydim. Tatillerde memleketim Kütahya’ya giderken trenle Uşak’a kadar varıp, orada ilk öğretim müfettişi olan büyük dayıma uğruyordum. O, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri okuyordu. Bir seferinde, “ortanın solunu” anlatmak için Uşak’a Bülent Ecevit gelmişti. Dayımla onu dinlemeye gittik. Hitabeti güzeldi…

1988’de Zaman Gazetesinde çalışmaya başladığımda o günlerde yazarımız olan merhum Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’la görüşürdük. Orta Asya’da okullarımız açılmaya başlayınca Yalçıntaş Hocamız bize, “Bu okulları Bülent Beye bir anlatabilseniz, o bu çeşit faaliyetlerden çok memnun olacaktır!” demişti. O günlerde anlatabilmek pek mümkün olmadı ama, herkesle diyaloglar başlayınca, M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşme imkanları doğdu.

Faruk Mercan’ın M. Fethullah Gülen (Allah Yolunda Bir Ömür) isimli kitabında bu görüşmelerden bahsediliyor.

Emekli Binbaşı Bekir Salim Bey “Rahmetli Ecevit” başlıklı yazısında şöyle diyor:

DSP Milletvekillerinden çok yakın bir dostum anlatmıştı:
“Bekir, bir heyet hâlinde Kazakistan’a gitmiştik. Daha uçaktan iner inmez, senin gibi yumurta suratlı (nur yüzlü diyemiyor da…) birkaç tane delikanlı etrafımızı sardılar: ‘Sayın Vekilim burada Türk Okullarımız var, ziyarete gelmek ister misiniz?’ Allah için, çok sevindim. Yabancı bir ülkede Türk Okulu olması beni de heyeti de heyecanlandırmıştı. Çok memnun olurum, ben görmek isterim.’ dedim. Heyet Başkanı olan bakanımız araya girip, ‘arkadaşlar sakın gitmeyin, itikadınız sarsılır.’ demese belki de ben de etkilenip senin gibi olacaktım Allah korusun…”
“Yumurta surat”, “itikadınız sarsılır” ve “senin gibi olacaktım Allah korusun…” ifadelerine çok gülmüştüm. Herkesin kendine göre bir “itikadı” var demek ki; saygı duymak lâzım…
İşte bu milletvekili dostumdan dinlemiştim gene(*):
“Seçim öncesiydi. Ecevit Hocaefendi’yi destekler bir tavır içindeydi. Her fırsatta okulları ve yapılan çalışmaları övüyordu. Bir gün cesaretimi toplayıp grup toplantısının basına kapalı bölümünde söz aldım:
‘-Sayın Genel Başkanım, size olan sevgimi, saygımı siz de yakinen biliyorsunuz. Maksadım size muhalefet etmek değil, sadece muradınızı öğrenmektir. Seçim öncesi sizin Fethullah Gülen’e olan desteğinizi, övgülerinizi tabanımıza anlatmakta çok zorluk çekiyoruz. Bu konuda bize yardımcı olmanızı arz ediyorum.’ dedim.
Ecevit cevap vermek için söz istedi:
‘-Değerli arkadaşlar, önyargılı olmadığımı bilirsiniz. Buna rağmen, ben de Sayın Fethullah Gülen’le ilgili çok da olumlu olmayan düşünceler taşıyordum. Kendisiyle yaptığım bir görüşmeden sonra fikrim tamamen değişti. Sohbetimizde, kendileri yaptıkları faaliyetler hakkında bana bilgi verdiler. Türk okulları ile ilgili anlattıkları gerçekten çok mutluluk vericiydi. Tasavvuf sohbeti yaptık; derinliğine hayran kaldım. İnsan, sohbeti kendi bildiği konuya taşır ya; sanırım hak verirsiniz, Türkiye’de Picasso ve Tagor konusunda bir bilirkişi arasalar herhalde gelir ilk beni bulurlar; ben de her nasılsa Picasso’dan bahsetmeye başladım. Büyük bir nezaketle sonuna kadar dinledi. Sonra, ‘efendim Picasso’yu bir de şu cihetten değerlendirirsek…” deyip öyle pencereler açtı ki, bütün içtenliğimle söyleyeyim, ben Picasso hakkında hiç öyle şeyler aklıma getirmemiştim. Daha öğrenecek çok şey olduğunu fark ettim. Gördüm ki Sayın Fethullah Gülen sadece klasik bir din hocası değil, aynı zamanda büyük bir bilim ve fikir adamı, büyük bir sanatçı… Eğitimle ilgili yaptığı faaliyetler de ortada… Sizi bilemem ve duygularınıza karışamam ama ben böyle güzel, yararlı bütün faaliyetlerin her ne pahasına olursa olsun arkasında olmaya devam edeceğim.’ dedi.”

Ben, Hocaefendi’ye, övgüden çok rahatsız olduğu için bunların hiçbirini anlatamadım. Ama Ecevit hakkında bir soru sorduğumda cevabıyla duygularımı perçinlemişti büyüğümüz:
“- Nezâket timsâli bir insan… Tam bir beyefendi… Çay içip sohbet ettik. Ben yurtdışındaki okullardan bahsederken hâlini görmeliydiniz. Heyecanda çay bardağı neredeyse elinden düşecekti. Öyle bir:
‘-Rahşşşaaaaaaaannnnn, koş gel, bak, Fethullah Bey çok güzel şeyler anlatıyor…” demişti ki, samimiyeti, mutluluğu bizi de çok mutlu etmişti.”

**********

Çok uzak bir tanıdığımız Başbakanlık konutunda çok uzun seneler aşçılık yapmış… Bir bayram ziyaretinde sohbet koyulaştı da, konu Ecevit’e geldi. Dedi ki,
“Bekir Bey, biliyor musunuz Ecevit beni ağlatmıştır… Başbakanlık konutuna taşındığında, beni çağırıp:
‘-Evlâdım, burası benim evim ve devlet bana maaş veriyor. Bütün yediğimiz, içtiğimizin parasını benden alacaksın. Sakın ola, devletin tek zeytin tanesi boğazımdan geçmesin. Ben de çok dikkat edeceğim ama, sizden bu konuda çok hassas olmanızı rica ediyorum.’ demişti.
Bir gün kahvaltı yapılacak ve peynir yok. Her nasılsa ihmal etmişiz. Gittim bizzat kendisinden peynir almak için para istedim. Bütün ceplerini karıştırdı, para çıkmadı. Rahşan Hanım bir tasın içinde, o zaman iki buçuk lira vardı, buldu, verdi… Gözlerim dolmuştu…”
Aynı hassasiyet bir de Rahmetli Özal’da varmış… Gerisini siz anlayın…

********

Bir ara TBMM’ye Merve Kavakçı başörtülü girdiğinde fena efelenmişti. Doğrusu, başörtüsüne karşı bu tavrı beni çok üzmüş, hatta çok kızdırmıştı… Ne istiyorsun kardeşim Allah’ın emri olan başörtüsünden…
Dar bir dairede, “Benim dini duygularıyla başını örtenlere saygım sonsuz. Ben dinin siyasete alet edilmesinden rahatsızım.” dediğini duymuştum ama gene de kızgınlığım geçmemişti.
Tâ ki, bir oy için bütün değerleri ayaklarının altına alan ve Müslüman olduğunu iddia eden bu güruhu görene kadar…
Sayın Ecevit, sen o feveranında da çok zarifmişsin meğer…
Ben seni daha yeni yeni anlıyorum…
Sevgiyle, saygıyla yad ediyorum…
Allah’tan rahmet diliyorum…
(*) Bu görüşmelerin tutanakları, kelime kelime ne konuşulduğu tahminimce kayıt altındadır. Ben tabi duyduklarımı ve duyduklarımdan ne anladığımı kendi ifadelerimle yazıyorum.

[Abdullah Aymaz] 25.11.2019 [Samanyolu Haber]

Kırmızı Işıktaki Polis! [Kadir Gürcan]

Hız sınırını iki haneli rakamlarla geride bırakan sürat meraklısı şoförlerin polis memuruna verdikleri cevap üç-aşağı beş yukarı hep “Yanlış bir şey yapmadım memur bey!” pişkinliğinde oluyor. Polisin “Efendim, hız sınırını aşmışsınız!” uyarısına “Öyle mi? Hiç farkında değilim!” bahanesi trafik cezasını hafifleten mazeretlerden değil. İş biraz memurun insafına kalıyor.

İnsani eğilimler içinde en yaygın ahlaki zaaflardan biri olan yalan için, dini ceza ve müeyyideler daha çok vicdani bir muhasebe zemininde tutulmuş. İslami açıdan da, yalanın mahkemeye intikalini gerektirecek bir cezası yok. Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde, yalan ve yalancı hakkında çok şiddetli tehditler yer alsa da bu cezalar şahsı Cumhuriyet Savcısı'nın huzuruna dikecek suçlardan değil. Bu çetrefilli ve kolayca dallanıp-budaklanacak olan konuyu burada bırakıyorum. Şunu da ilave edeyim, yalanın dini değer ölçüleri arasında, şahsın insani kalitesine ait iç sıkıntı ve depresyon oluşturması subjektif bir tesir olduğu için caydırıcı, hukuki bir müeyyide olarak ileri sürülemez.

Bütün kötü neticelerine rağmen yalanın karaborsaya düştüğü bir dönem yoktur. Pazar ve piyasa oluşturmakta hiç sıkıntı çektiğine dair bir data mevcut değil. Yalanın küçüğü, büyüğü, beyazı, kuyruklusu, ucuzu, pahalısı, şehirli ve taşralısı her zaman söz konusu. Her yıl değişen grip virüsü gibi, sürekli renk değiştirerek varlığını sürdürüyor.

ABD Başkanı Trump'ın azil süreci ile alakalı soruşturmanın halka açık sürdürülen aşaması bir haftadır devam ediyor. Ukrayna özelinde Trump'ın bütün icraatlarını masaya yatıran soruşturmada, gönüllü olarak ifade verenler epey bir yek'ün oluşturdu. Trump'ın geçtiğimiz üç yıl içinde söylediği yalanların Mayıs 2019 itibariyle dokuz bin civarında olduğu biliniyordu. Ondan sonra hala saymaya devam edip etmediklerini bilmiyorum. Herhalde sayı onbini bulunca saymayı bırakmış olmalılar. Bundan sonra, Başkan Trump ABD tarihinin en kötü başkanı olmanın yanında en yalancı başkan unvanının da sahibi oldu.

Zengin işadamı Trump, iş ve aile hayatı, mal varlığı, vergi kaçakçılığı, yasak gönül ilişkileri, askerlikten kaçma ve daha bir sürü konuda gözünü kırpmadan yalan söyledi. Geçtiğimiz süre içinde, bu hali ile kendi seçmenleri başta olmak üzere bütün Amerikan halkını, hatta bazı durumlarda bütün dünyayı kendisine güldürmeyi başardı. Eğlenmiyoruz diyemeyiz. Ta ki, Özel Yetkili Savcı Mueller meseleyi ciddiye alana kadar işler gayet iyi gidiyordu.

Savcı Muller'in daha ilk baştan takip ettiği iki esas oldu; Birisi parayı takip, diğeri hukuki işleyişi aksatma ya da mani olma. ABD Başkanı bile olsa, hukuki işleyişi engelleme kanuni açıdan önemli bir suç. Trump, Başkanlığa ait yetkileri New York'lu iş adamı pervasızlığına uygulamaya kalkınca hem kendisini hem de yakın dairesini hukukun önünde kötü durumlara soktu. Haklarındaki en ağır suçlama, FBI başta olmak üzere ABD'nin yargı birimlerine yalan söylemek. Yanlış duymadınız. Trump'ın çevresi, işledikleri suçların çeşitliliği bir kenara daha ilk baştan itibaren yalan söyledikleri için hapis cezası aldılar.

Türkiye'deki mevcut iktidarın yakınen tanıdığı Michael Flynn, Başkan Yardımcısı Pence ve FBI'e yalan söylediği için işinden oldu. Savcı Mueller olmasaydı, kalan ömrünü hapiste geçirecekti. İtirafçı olduğu için şu an dışarıda. Geçenlerde otuz yıl ceza yiyen Roger Stone, FBI soruşturmasında yalan söylediği için kalan ömrünü hapiste geçirecek. Hakkında verilen ceza otuz yıl. Mahkeme çıkışında Stone'u tanıyanlardan biri, bizim şu an iktidarda olanların bir çoğu için “Amin” diyeceğimiz bedduayı etmekten çekinmedi, “Zindanlardan çürüyesin inşallah, Roger!”. Amin.

Trump'ın şahsi avukatı Michael Cohen, eski patronunu korumak için uydurduğu yalanlar ortaya çıkınca üç yıl hapis cezası yedi. Şimdi mahkemeye, Trump hakkında itiraflarda bulunmak için anlaşma teklif ediyor ancak daha önceki yalanlarından dolayı artık kimse “Arabulucu Michael”a güvenmiyor. Zavallı Cohen, yalandaşı Michael Flynn kadar şanslı değil.

Azil sürecinin tetiğini çeken Ukrayna meselesine karışan ve bir şekilde Beyaz Saray ile irtibatlı görevliler, sapır sapır meclis soruşturmasına dökülüyorlar. Neden mi? Bir anda doğruluk ve dürüstlük havarisi oldukları ya da ülkelerine karşı ihanet ettikleri hissi ile düştükleri vicdan azabından dolayı değil. Başkan'ı kurtarmak için Meclis ya da FBI'a söyleyecekleri yalanların hayatlarını karartacaklarını çok iyi bildikleri için. Flynn, Stone, Cohen ve kapalı kapılar ardındaki bir çok görevli bunun cezasını çekmeye devam ediyorlar.

Bizim de içine mahkum olduğumuz Üçüncü Dünya Liginde, yalanın bir cezası yok. Millete, seçmenlere, dindarlara, liberallere yalanın bütün türlerini çekinmeden söyleyen siyasetçi ve bürokratların hukuki bir cezadan endişeleri yok. Vicdani bir pişmanlık duyduklarına dair de en küçük bir izlenim alamadık. Çünkü yalan söylemeye devam ediyorlar. Her yalan söylediğinde burnu uzayan Pinokyo masalı gerçek olsaydı, Saray ve meclisteki bir çok insan insan içine çıkamayacak hale gelecekti.

Kırmızı ışıkta geçen bir sürücüyü durduran polis memuru şoföre “Efendim, kırmızı ışıkta geçtiniz, ışığı görmediniz mi?” diye sorunca, şoför “Kırmızı ışığı gördüm de, sizi görmedim” pişkinliğine yatar. Bazı ülkelerde, trafik ışıkları bir şey ifade etmiyor. Üşenmeyeceksiniz, bir de oraya polis dikeceksiniz ki, asayiş ve emniyeti sağlayabilesiniz. Dinsizin hakkından imansız gelir. Baksanıza, vicdanın yalana karşı bir antivirüs geliştirmesi için iki milenyum yetmedi. Üçüncüsünde geliştirilebileceğine dair derin şüphelerimiz var.

Küstah iş adamı Trump, Başkanlık sınırlarını fazla esnetmeye başlayınca ABD Yargısı kırmızı ışığın görünmez bir yerine Savcı Mueller'i yerleştirmekle çok isabetli bir karar almış. Başkan Trump çok geç fark etti.

[Kadir Gürcan] 25.11.2019 [TR724]

Moskova’da Washington soğukları [Arif Asalıoğlu]

Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkileri bir tablo üzerinde grafiklerle göstermek istediğimizde karşımıza zikzaklı vektörler çıkıyor. Rusya’da çok sayıda devlet adamı yada uzman artık Tu¨rkiye’nin Avrupa Birligˆi’ne u¨yeligˆi konusunun gec¸mis¸te kaldıgˆını, Tu¨rkiye’nin yeni yerinin Avrasya Birligˆi, Şangay Beşlisi gibi Doğu eksenli olması gerektigˆini vurguluyorlar. Bu yaklaşımlarını Lev Gumiliyev* felsefesiyle bir zemine oturtmaya çalışarak, Büyük Avrasya düşüncesini Tu¨rk-Slav Avrasya Birliği şeklinde dillendiriyorlar. Ve bu konuda mevcut liderler Vladimir Putin ve Tayyip Erdogˆan’ı da sadece ekonomi/enerji is¸ birligˆi degˆil, aynı zamanda s¸ahsi dostluklarının oluşunu da fırsat gibi değerlendiriyorlar.

Fakat Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkileri grafik örneğinden reel verilerle ortaya koyarsak iki ülkenin çok net, pragmatik yaklaşımlar sergilediğini görmekteyiz. Buna çok bariz örnek Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen hafta yaptığı açıklamaları ve Rusya kamuoyunun bu açıklamalara verdiği sert tepkileri gösterebiliriz.

‘Eğer buralar temizlenmezse harekatı başlatacağız’

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, Dışişleri Bakanlığının 2020 bütçesi açıklamalarını yaparken Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'nın, Suriye'nin kuzeyi için imzalanan mutabakatlara uymadığını belirterek, "Sonuçta burada biz iki ülkeyle de beş gün içinde mutabakata vardık. ABD ve Rusya mutabakatın gereğini yaptılar mı hayır yapmadılar. Yapılması lazım çünkü biz üzerimize düşeni yaptık. Burada netice alamazsak tıpkı Amerika ile yaptığımız gibi yine gereğini yapacağız terör tehdidini mutlaka temizlememiz lazım’’ ifadelerini kullandı. Bağdadi’nin yakın adamı İthavi'yi yakalayıp Irak'a verdiklerini söyleyen Bakan, Bağdadi’nin nerede olduğunu, Irak'a verilen Bağdadi’nin yakın adamı İthavi olduğunu söyledi.
Çavuşoğlu’nun bu açıklamalarını zikzaklı grafikteki kırılmalardan bir tanesi olarak düşünebiliriz. Başka bir kırılma ise Rusya’nın cevabı elbetteki. Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Rusya’nın Suriye’deki sözlerini tutmadığı açıklamalarını şaşkınlıkla karşıladıklarını söyledi. Konaşenkov, “Askeri eylemlerin başlaması yönünde çağrı içeren bu açıklamalar yalnızca Suriye’nin kuzeyindeki durumun gerginleşmesine yol açar. Rusya ve Türkiye liderlerinin imzaladığı ortak mutabakatta öngörülen istikrara değil” ifadelerini kullandı. Rusya’nın Türkiye sınırından Kürt grupların çıkarılmasına ilişkin tüm sorumluluklarını yerine getirdiğini vurgulayan Konaşenkov, “Rusya’nın Türkiye ile olan 22 Ekim tarihli Soçi mutabakatının hükümlerini tam anlamıyla yerine getirdiğini ve getirmeye devam ettiğini hatırlatmak isteriz” dedi.

Washington açıklamalarına Moskova tepkili

Erdoğan-Trump görüşmesini facebook üzerinden değerlendiren, Türk-Rus Dostluk Forumu Genel Sekreteri Sergey Markov ‘’Erdoğan, Trump ile bazı konularda anlaştı. Artık Amerikan Patriot füzeleri Türkiye semalarını koruyacak. Anlaşılan, 5. nesil F-35 Amerikan uçakları da teslim edilecek. Peki ya S-400’ler? Ve Rus S-400'leri, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı sarayını yine Türk Hükümetini devirmek isteyebilecek Amerikan uçaklarından koruyacak. Mükemmel çözüm Belissimo Bravo.’’ ifadelerini kullandı.

Daha önceki yıllarda İran’ın atom enerjisi potansiyelini ve Afganistan’da radikal grupları ve narkotik trafiğini araştırıp raporlar hazırlayan Amerikan merkezli bir enstitünün Rus uzmanıyla geçen hafta bir konferans vesilesiyle konuyu değerlendirme imkanı buldum. Uzman, ‘Rus ve Amerikan araştırmacılar olarak  Kürtler üzerine bir çalıştay oluşturduk. Bu ekip özerk bölgeden güvenli bölgeye kadar bütün varyantları masaya yatırarak araştırma yapıyor. Kürt önde gelenleriyle görüşülüyor ve onların yaklaşımları değerlendiriliyor. Hazırlanan raporda bugünü ve yarını ele almaya çalışıyoruz’ dedi. 

Erdoğan-Trump buluşması hakkında ise şu değerlendirmeyi yaptı: ‘’Dikkatle takip ettim. Basın toplantısını dinledim. Fakat yeni bir söylem, önemli ve sıradışı bir açıklama gelmedi. Asıl konular belirsiz kaldı. S-400 ile ilgili net bir açıklama gelmedi mesela. Halbuki bu konu bu basın toplantısında tabu idi. Basına kapalı görüşmelere ipucu, Erdoğan'ın Patriot füzeleri hakkındaki açıklamasıydı. İlginç bir teklif  olması durumunda satın alınmasıyla ilgili sözleri.

Trump o görüşmede kendi zaferine ulaştı. Ayrıca önemli bir husus, Trump'ın Erdoğan'ın ikna yeteneğini kullanarak Senatörleri kendi safına çekmesiydi. Acaba Erdoğan S-400’ler hakkında ne vaat etti? Ve şimdi bu konuda Erdoğan’ın en az zararla çıkabilmesi için Putin'le konuşması gerekecek.

''Karşılıklı vaatlerden'' hemen sonra ABD Senatosu Hukuk Komitesi başkanı Cumhuriyetçi Lindsay Graham, 1915 olaylarını "soykırım" olarak kabul eden bir kararın yasama meclisinde görüşülmesini engelledi. Graham, basın toplantısından önce Erdoğan ile Oval Ofis’te konuşan senatörlerden biriydi. Ayrıca Türkiye ve Ermenistan'ın "bu sorunu birlikte çözebilecekleri" umudunu dile getirdi.''

Rus uzman, tekrar Amerikan Patriot füzelerine yönelen Türkiye’nin NATO’dan Suriye sınırına konus¸landırılmak u¨zere 2012 yılının sonlarında Almanya ve Hollanda tarafından sagˆlanacak Patriot fu¨zeleri istemesini şu şekilde hatırlattı. ‘’Tu¨rkiye’nin bu giris¸imi Rusya tarafından tedirginlikle kars¸ılandı ve iki u¨lke arasında bir anlas¸mazlık yas¸andı. Problem devam ederken, I·ran haber ajansı “Fars”a go¨re, Rusya, 19 Ekim 2012 tarihinde, Ermenistan üzerinden S-400 fu¨zelerini Malatya’da bulunan NATO u¨ssu¨ne kilitledi. Ermenistan Savunma Bakanlıgˆı, u¨lkesinde konus¸lanan 102. askeri u¨ssu¨nu¨n Rusya tarafından du¨zenli olarak askeri tec¸hizatlarını gu¨ncelledigˆini ve bu bagˆlamda hava savunma sistemini de gu¨ncellemesinin c¸ok dogˆal oldugˆunu belirtti. Ermenistan’dan gelen bir digˆer ac¸ıklama ise Rusya’nın Tu¨rkiye’ye kars¸ı S-400’leri Ermenistan’daki u¨ssu¨ne yerles¸tirmesinin c¸ok mantıklı oldugˆu s¸eklindeydi.
O günler, Rusya Dıs¸is¸leri Bakanı Sergey Lavrov, Tu¨rkiye’ye Patriot fu¨zelerinin yerles¸tirilmesinin, bo¨lgenin daha fazla istikrarsızlas¸masına neden olacagˆını savunarak, daha o¨nce Tu¨rkiye ve Suriye arasında “dogˆrudan diyalog kurulmasını o¨nerdiklerini, fakat bu o¨nerinin gerc¸ekles¸medigˆini” belirtmis¸, bo¨lgede kıs¸kırtmalara kars¸ı dikkatli olunması gerektigˆini de vurgulamıs¸tı. Lavrov, mes¸hur Rus yazarı Anton C¸ehov’dan alıntı yaparak ‘Egˆer oyunun birinci sahnesinde duvarda asılı bir silah varsa, o silah u¨c¸u¨ncu¨ sahnede patlamalıdır’ ifadesini de kullanmıştı.’’

Rusya, Türk ve Amerikan askerlerin boşalttığı yerleri kontrol altına aldı

Türkiye'nin 9 Ekim'de Fırat'ın doğusuna başlattığı askeri harekat sonrası ABD ve Rusya ile varılan anlaşma sonucu, ateşkes ilan edildi. Anlaşmaya göre, SDG Tel Abyad ve Serekaniye'den güçlerini çekti. Ancak bölgede çatışmalar devam etti. Rusya ve Suriye ordusu, çatışmaların hiç dinmediği Til Temir hattında ortak devriyeye çıkmaya başladılar. Rusya, hem Türk hem de Amerikan askerlerin boşalttığı yerleri kontrol altına aldı.

Rus askeri polisi ABD'nin Suriye'de Fırat Nehri üzerindeki Tişrin Barajı'nda boşalttığı üsse yerleşti. Bir Rus komutanın, Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü YPG mensubu Şervan Derviş ile yan yana konuşma yapmasının ardından üssün devir teslimi gerçekleştirildi. Rus komutan ve YPG mensubunun Rusya bayrağı ve örgüt flamasını değiş tokuş etmesi Türkiye’nin tepkisini çekti. Bütün bu gelişmeler Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkileri gösteren zikzaklı vektörlerin çok kırılgan ve riskler barındırdığını gösteriyor.

*Lev Gumiliyev: (1912-1992) Sankt Peterburg doğumlu Rus tarihçi ve düşünce adamı. Etnik grupların oluşması ve sonlanması ile ilgili alışılagelmişin dışında düşüncelerle Neo Avrasyacılık olarak bilinen politik ve kültürel hareketlerin yükselişiyle ilgili tespitleri savundu. Hazar bölgesi çalışmaları yaparak, bozkır insanlarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Eski Türkler ile ilgili doktora tezini yazdı. Gumilyov özellikle Perestroyka yıllarında ilgi çekmeyi başardı. Popülaritesinin bir göstergesi olarak, Kazakisan başkanı Nursultan Nazarbayev, Başkent Astana'da tam sarayının karşısına Lev Gumilyov Avrasya Üniversitesi'ni inşa ettirdi. Ölümünden sonra Rusya'da adına; 'Gumilyev Dünyası Vakfı' adında bir vakıf kurulmuş ve bütün eserleri yeniden yayınlanmıştır. Lev Gumiliyev’in düşüncelerini günümüzde “yeni-Avrasyacılar” adı altında Rus jeo-politikçi Aleksandır Dugin ve çevresi devam ettirmektedir.

[Arif Asalıoğlu] 25.11.2019 [Samanyolu Haber]

Vakit Nimeti [Mehmet Ali Şengül]

Naktimizi (servetimizi) boşa harcamadığımız gibi, vaktimizi zâyi etmemede de hassas olmalıyız. Telâfisi mümkün olmayan vaktimizi boşa zâyi etmemeli, ileride bizi utandıracak günahla kirletmemeye gayret etmeliyiz. Yoran ve usandırıcı bir işten, dinlendirici yeni bir işe devam ederek vaktimizi değerlendirmeliyiz.
   
İmam Ebu Yusuf , kitap okumayı yani ilimle meşgul olmayı meşguliyetlerin en değerlisi olarak görmekte, hatta ölürken bile ilmi mesele müzâkere ederken ölmeyi dilemektedir.
 
Büyük âlim Hammad bin Seleme; ya namaz kılar, ya hadis anlatır, ya da Kur’an dersi verir, vaktini böyle değerlendirirdi. Nitekim vefatında namaz kılarken secde anında ruhunu Rahman’a teslim etmişti.
 
Hasan Basri hazretleri, Sahabe Efendilerimizin dakikalarını bile boşa harcamadıklarını anlatır ve şöyle derdi: ‘Sizin paranızı boşa harcamaktan kaçındığınızdan çok daha fazla, vakitlerini zâyi etmekten uzak duruyorlardı.‘
 
Basra’nın büyük âlimi Abdullah bin  mir’e bir dostu; ‘Biraz vakit ayırda sohbet eder, vakit geçiririz‘ deyince o zat; ‘Tut güneşi gitmesin! Seninle oturup havadan sudan konuşup vakit geçirelim. Güneş durmuyor gidiyor; ya vakti durdur veya akıp giden vaktimizi değerlendirelim‘ demiştir.
   
Efendimiz (sav);  ‘İki nimet vardır ki insanlar kıymetini bilmiyorlar. Biri, sıhhat(sağlık), diğeri ise, boş vakitdir‘ (Buhari, Tirmizi) buyurmuşlardır. Allah Teâla’nın insanoğluna bahşettiği dünyevî nimetlerin en büyüklerinden ikisi sağlık ve boş vakittir. İnsan bunları rıza-yı ilâhi istikâmetinde kullanmasıyla hem dünya, hem de ahiret mutluluğuna ulaşırken, yine bu iki nimeti yanlış yerde kullanmasıyla ahiret cihetiyle büyük bir vebalin altına girdiği gibi, dünya cihetiyle de peç çok sıkıntılara düçar olacaktır.
 
Allah Resûlü (sav) konuyla ilgili benzer bir hadislerinde; ‘Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmdan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın, meşguliyetten evvel boş durmanın ve ölün gelmeden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!‘ (Hâkim) buyurmuşlardır.
 
Peygamber Efendimiz‘in (sav) hayat-ı seniyyelerini dikkatle incelediğimizde O’nun, hayatının her anını dolu dolu değerlendirdiğine ve sıhhatini Allah yolunda en güzel şekilde kullandığına şahit olmaktayız. Böylece O (sav), hem üzerindeki Allah haklarını, hem de ailesi ve ümmetinin ihtiyaçlarını en güzel şekilde yerine getirmiştir. Günümüzde de müslüman olmadığı halde, vaktini en iyi şekilde değerlendirmek ve sağlığını korumak isteyen pek çok kimse, müslümanların ve özellikle de Allah Resûlü‘nün yaşayış şeklini örnek almaktadır.
   
Sağlığımızın korunmasında en önemli hususların başında yeme içmenin kontrol altına alınması gelmektedir. Sıhhatin korunup onun hayır yollarında kullanılması adına şu hadis-i şerif ne kadar geniş manalar ifade etmektedir: ‘Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birirni yemeğe, üçte birirni içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.‘ (Tirmizi, İbn-i Mâce)
 
Bir mü’minin vaktini ayırması ve yerine getirmesi gereken farklı sorumluluk ve mes’uliyetleri bulunmaktadır. Bu sorumluluklar yine bir hadis-i şerifte şöyle anlatılmaktadır: ‚Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.‘ (Buhari, Tirmizi, Ebu Davud)
 
Bu hadisten hareketle mü’min, yirmidört saatini üçe bölerek, her bir parçayı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. Günün üçte biri Allah’a ibâdete, Kur’an’a, namaza, zikir ve tefekküre, tebliğ ve irşad gibi hayırlı işlere ayırlmalıdır. Diğer üçte birini aile, anne baba, kardeşler, akrabalar, komşular, yakın ve uazak arkadaşlar ve muhatap olduğumuz insanlarla ilgilenmeye, onları ziyaret edip dini ve dünyevî ihtiyaçlarını görmeye, çocukların ve genç nesillerin eğitim ve terbiyesi, kalbî ve ruhî hayatlarının rehberliğine ayırmalıdır. Son üçte birlik dilim ise, insan olmanın gerektirdiği bedenî istirahat, yeme içme, dinlenme, temizlik, ticaret, alış veriş ve mâişet için bir işte çalışma gibi hususlara sarf edilmelidir.
 
Aile efradına, dost ve arkadaşlara ayrılan vakit, onlarla sadece yemek yeyip çay içerek hoş vakir geçirmekten ibâret görülmemeli, birlikte geçirilen zamanlar sohbet-I canan, sohbet-I Kur’an, sohbet-I Resûl ile değerlendirilmelidir. Her müslümanın daha baştan günlük, haftalık, aylık, yıllık ve ömürlük genel bir planı olmalı ve bu plan ve program, zamanın şartlarına gore güncellenerek detaylandırılmalı ve hayata geçirilmelidir. Böyle ciddi bir umumî plan dahilinde yaşayan iinsanlar, ‘Acaba şimdi ne yapsam?’ gibi bir kararsızlık ve boşluğa asla düşmeyeceklerdir.
   
Sıhhat ve boş vaktin hayırlı bir şekilde değerlendirilmesi adına şüphesiz en önemli husus; beş vakit namazın daima vaktinde ve  mümkünse cemaatle kılınması olacaktır. Başta nefse zor gelse de irâdenin hakkının verilmesine Cenâb-ı Hakk’ın bir armağanı olarak bu mesele gittikçe kolaylaşacak, zamanımız genişleyip bereketlenecek, Allah Teâla az zamanda çok işlere muvaffak kılacak ve böylece asrımızın en önemli sorunlarından biri olan vaktin hızlıca ve boş geçip gitmesinin önüne geçilmiş olacaktır.
   
Bu konuda diğer önemli bir nokta ise, genç ve sıhhatli iken, farzların haricinde bol bol nâfile ibâdetle meşgul olunması, şayet varsa bir an once kazâya kalmış namaz ve oruçların iâde edilmesidir. Çünkü, bunların hastalık ve yaşlılık zamanlarında kazâsı zor olacaktır.
   
Kucak dolusu nakit harcasak, geriye getiremiyeceğimiz vaktimizin kıymetini iyi bilmeliyiz. Gelin! Nakitten de kıymetli vaktimizi, boşa harcamaktan kaçınalım. İlerde pişman olmayacak şekilde vaktimizi iyi değerlendirelim.

[Mehmet Ali Şengül] 25.11.2019 [Samanyolu Haber]

Öğretmene polis karakolunda dayak: ‘Yardım için 155’i aradı’

Geçtiğimiz hafta Osmaniye’de bir lisenin bahçesinde öğrencisiyle tartışan öğretmen Mustafa Alparslan Akıcı önce okul polisi tarafından itildi, sonra da okulun karşısındaki karakolun polisleri tarafından yaka paça gözaltına alındı.

24 Kasım Öğretmenler Günü kutlanırken paylaşılan videoda bir öğretmenin polis tarafından tokatlanıp, karakolda maruz kaldığı kötü muamelenin görüntüleri ortaya çıktı.

Kolunu kıvıran polislerin küfürlerine maruz kalan 25 yıllık öğretmen acıdan bayıldı. Sorgu odasında tokatlanan öğretmen çaresiz kalınca 155’i arayarak yardım istedi.

Olay geçen hafta Osmaniye Anadolu Teknik Lisesi’nde meydana geldi. Bahçe nöbeti tutan öğretmen Mustafa Alparslan Akıcı ile okuldan tasdiknamesi verilen bir öğrenci arasında tartışma yaşandı.

Tartışmaya müdahil olan okul polisi, öğretmen Akıcı’yı iterek, “Git hocam ya, senle mi uğraşacağım. Ne biçim öğretmensin” dedi. Akıcı da “Bana işimi öğretme. Birine işini öğreteceksen, git kendi arkadaşlarına öğret. Bak öğretmen saldırıya uğruyor oradan seyrediyorlar” şeklinde cevap verdi.

İTTİRE İTTİRE KARAKOLA GÖTÜRDÜLER

Sözcü’nün haberine göre, okulun tam karşısında bulunan Şehit Mehmet Çatal Polis Merkezi’nde görevli 6-7 polis memuru, okul polisi ile öğretmenin tartışmasını görünce koşarak bahçeye geldi. Bir memur, Mustafa Alparslan Akıcı’ya, hakkında şikayet olduğunu, merkeze gelmesi gerektiğini söyledi.

Akıcı ise “Okul müdürünü arayın, geleyim” dedi. Polisler bunun üzerine öğretmenin kolunu sert bir şekilde tersten büküp, ittirerek karakola götürdü. Karakolda darp edildiğini iddia eden 25 yıllık öğretmen Mustafa Alparslan Akıcı, şikayetçi oldu.

Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığı’nda görevli Savcı Canan Aşan olayla ilgili soruşturma açtı.

Akıcı, savcılık ifadesinde başından geçenleri şöyle anlattı:

“CANIMIN ACISINDAN BAYILMIŞIM”

* Hakkımda hiçbir şikayet yokken yaka paça gözaltına aldılar. Canımın acıdığını söyledikçe, kolumu daha çok kıvırdılar. Polis, “Kolumu acıtıyorsun” dediğimde, olanca gücüyle çevirip başımın üstüne getirdi. Gözlerim karardı. Canımın acısından bayılmışım. Gözümü açtığımda, karakolda sorgu odasındaydım. Odada üç kişiydik. Bir polis memuru beni bu kez dolaba doğru ittirerek, tokatladı. “Sen ne biçim bir öğretmensin. S….. öğretmenleri siz kendinizi ne sanıyorsunuz” diye bağırdı.

“TELEFONUMU ELİMDEN ALDILAR”

* Daha sonra başka bir odaya götürdüler. Kırmızı gömlekli polis, beni oturtmalarını söyledi. Sandalyeye oturunca, “Öğretmensin, haddini bileceksin. Polisin karşısında ayak ayak üstüne atmayacaksın. Birazdan haddini öğreneceksin” dedi. Avukat olan kardeşimi aramak istedim, telefonumu elimden aldılar. Biri diğerine, “Haddini öğreninceye kadar burada beklesin. Haddini öğrensin, sonra avukatını aratırız” dedi. Kendimi kötü bir şey olacağına hazırladım. Bir süre sonra telefonumu verdiler. Avukatımı aradım.

“155’TEN YARDIM İSTEDİM, ‘KARAKOLA ŞİKAYET ET’ DEDİLER!”

Karakolda şiddet gördüğüm için avukatım gelene kadar 155’i arayarak yardım istedim. Polis bulunduğum yerin karakol olduğunu, karakola şikayette bulunmam gerektiğini söyledi. Tüm karakol polisinin bana tavırlı olduğunu, üstelik şikayetçi olduğum kişilere gidip, “Sizden şikayetçiyim” demeyeceğimi, böyle bir mantık olmadığını söyledim.

“İSTERSE BENİ AŞAMA AŞAMA DÖVEBİLİRMİŞ”

* Sonrasında, avukatım ve karakol amiri yanma geldi. Beni karakol amirinin odasına götürdüler. Odada kolumu kıvıran ve tokatlayan polis, Milli Eğitim Şube Müdürü Osman Şevket İyi ve Okul Müdür Vekili Hasan Gülay da vardı. Şikayetimden vazgeçmem, olayı kapatmam istendi.

* Bu esnada kolumu kıvıran ve tokatlayan polis, yetkilerinin sadece bir kısmını kullandığını, isterse beni sınıftan aşama aşama döverek, kol kıvırarak hatta gerekirse silah zoruyla dahi alabileceğini söyledi. Yerin okul olmasının ya da benim öğretmen olmamın bir önemi olmadığını belirtti.

* Sadece karakol amiri medeni davrandı. Kolumu kıvıran ve tokatlayan polis, okul müdürüne “Konuşma, sen sus lan” diye bağırdı. Amir benden özür diledi. Olaya karışan tüm karakol polislerinden şikayetçi oldum.

“İKİ YANAĞI KIPKIRMIZIYDI”

Öğretmenin avukatı Selçuk Akıcı, polislerin mesleki dayanışma yaparak müvekkili öğretmene saldırdıklarını, kolunu kıvırdıktan sonra kafaya kaldırmalarının kolu kırmaya dönük bir davranış olduğunu savundu. Olay yerine gittiğinde öğretmenin iki yanağının da kıpkırmızı olduğunu gördüğünü belirten Akıcı, hem karakol polislerinden hem de olaya müdahale etmeyen 155’den şikayetçi oldu.

POLİSE GÖRE OLUMSUZ BİR DURUM YOK!

Öte yandan olay yerinden alınan üç kare fotoğrafla ilgili polislerce hazırlanan karakol görüntü inceleme tutanağında, kameranın ses kaydı yapmadığı, Mustafa Alpaslan Akıcı’nın polis merkezi girişindeki koruma kalkanına tutunarak direnç gösterdiği, binanın sol tarafına geçtikleri, 22 dakikalık karakol içi görüntülerde olumsuz bir duruma rastlanmadığı, İ.A ve A.B adlı polis memurlarınca tutanak altına alındı.

“HUKUKİ SÜRECİN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

Türk Eğitim Sen Osmaniye İl Başkanı Ahmet Kandemir savcılığa da intikal eden olayla ilgili şunları söyledi:

“Öğretmenlerin motivasyonuna, itibarına, sağlığına ve hatta canına kast eden şiddet vakaları, artık eğitimin en hayati problemlerinden birisidir. Öğretmenler, veli ve öğrenci şiddetine maruz kalıyordu. Şimdi bazı polis memurlarının şiddetine maruz kaldı. Okul bahçesinden kolu kıvrılarak yaka paça alınıp, karakola götürülüyor. Tokatlanıp hakaret ediliyor. Kamera kayıtlarında tüm bunlar görülüyor. Hukuki sürecin takipçisi olacağız.”

[TR724] 25.11.2019

SGK’nın verdiği emekli maaşını, banka gasp etti!

Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında yargılandığı davada hapis cezasına çarptırılan eski Yargıtay Üyesi Mehmet Kaya’nın emekli maaşına banka tarafından el konuldu! SGK’nın bizzat bankayı arayarak, “Maaşı ödeyin!” talimatına rağmen Kaya’nın maaşı resmen gasp edildi. Mehmet Kaya’nın kızı, sosyal medyadan yaptığı paylaşımlarda, “Tutuklu bulunan babam Mehmet Kaya’nın emekli maaşını vekaletle gitmeme rağmen vermeyen banka, babamın 15 yıl ceza aldığını öne sürüp vasi atanmasını istemiş ve parayı vermemekte diretmektedir.” ifadelerini kullandı.

Eski Yargıtay Üyesi Mehmet Kaya, sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında yargılandığı davada ‘örgüt yöneticiliği’ iddiasıyla 15 yıl hapis cezasını çarptırıldı. Emekli maaşının yattığı QNB Finansbank, Kaya’nın ceza aldığını gerekçe göstererek resmen maaşını ‘gasp’ etti. Mehmet Kaya’nın kızı, vekaletle gitmesine rağmen babasının emekli maaşını alamadı.

Kaya’nın kızının, ‘QNB Finansbak Rezaleti’ başlığıyla sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar şöyle:

“Tutuklu bulunan babam Mehmet Kaya’nın emekli maaşını vekaletle gitmeme rağmen vermeyen banka, babamın 15 yıl ceza aldığını öne sürüp vasi atanmasını istemiştir ve parayı vermemekte diretmektedir.

Eski Yargıtay Üyesi olan babam Mehmet Kaya hakkında 17.09.2019 tarihinde 15 yıl ceza verildi. Babam 20.09.2019 tarihinde tüm resmi ve özel kurumlar nezdindeki iş ve işlemlerini -ÖZELLİKLE emeklilik işlemleri- takip etmek üzere noter kanalıyla beni ve ablamı vekil tayin etti.

ÖNCEKİ BANKADA SORUN YAŞAMADIK

17.10.2019 tarihinde Ziraat Bankasından babamın ilk emekli maaşını bu vekaletname ile SIKINTISIZ bir şekilde çektim. Kasım ayı maaşı banka değişikliği talebimiz üzerine Qnb Finansbanka yatırıldı.

15.11.2019 tarihinde maaşı çekmek üzere Qnb Finansbank Mithatpaşa şubesine gittiğimde öncelikle vekaletname incelendi, “emekliliğe dair işlemlerin takibi” ibaresi okundu ve noter aranarak vekaletname tasdiklendi.

SGK: SORUN YOK, MAAŞI ÖDEYİN!

FAKAT maaş üzerinde “SGK tanım holdu” görünüyor denerek SGK’ya gitmem istendi. SGK’ya gittiğimde “Biz öyle bir bloke koymadık” dendi ve SGK’da daha yetkili bir memura yönlendirildim. Memur, banka sorumlusunu aradı ve hiçbir problem olmadığını, maaşın ödenmesi gerektiğini söyledi.

Ardından tekrar aynı şubeye gittiğimde hâlâ aynı sıkıntıyla karşıma geldiler ve HOSTEM yani ilgili hukuk birimince vekaletnamenin inceleneceği ve ona göre tarafıma telefonla bilgi verileceği söylendi.

Birkaç gün geçmesine rağmen hâlâ bilgilendirilmediğimden 19.11.2019 tarihinde ilgili şubeye yeniden gittiğimde aynı işlemi TEKRAR farklı bir görevli başlattı ve yine bilgilendirileceğimi söyleyerek beni gönderdi.

BABANIZ CEZA ALMIŞ, ÖDEME YAPAMAYIZ!

Hâlâ bilgilendirilmediğim için 21.11.2019 tarihinde Qnb Finansbank Çukurambar şubesine gittim ve vekaletname ile birlikte bir dilekçe verdim. Dilekçede maaşımızın haksız ve hukuka aykırı şekilde alıkonulduğunu, maaşın derhal tarafımıza ödenmesini ya da SGK’ya geri yollanmasını aksi takdirde haklarında suç duyurusunda bulunacağımı ve her türlü yasal işlemi başlatacağımı ihtar ettim. 22.11.2019 tarihinde dilekçenin sonuçlandığına dair telefonuma mesaj geldi ve 48 saat içinde bana dönüş yapılacağı söylendi.

Paraya acil ihtiyacımız olduğundan kendilerine BEN dönüş yaptım. Şikayet hattındaki görevli, hukuk biriminden gelen sonucu açıklayarak babamın 15 yıl ceza aldığını ve bu durumda ödemeyi tarafımıza vekaletname ile yapmayacaklarını, babama vasi atanması gerektiğini söyledi.

BANKA KENDİSİNİ ‘YARGI’NIN YERİNE KOYUYOR

ÖNCELİKLE babam ilk derece mahkemesinden ceza aldı. Şu an hükümlü değil tutuklu olarak bulunmaktadır. Bilgi kırıntılarıyla gelmiş, hukukçu ailemize hukuk dersi vermeye kalkışan ilgili hukuk birimi, kendilerini “yargı mercii” sanarak hukuka ve kanuna aykırı işlem yapmaktadır.

TMK md. 407’de “… bir yıl ya da daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı ceza alınıp mahkum olan her erginin kısıtlanacağı… bu kişilere ilgili merciden vasi atanması gerektiği…” belirtilmiştir.

Babamın kararı Eylül 2019’da verilmiş olup temyiz aşamasındadır. Hüküm henüz kesinleşmemiştir, yani hâlâ TUTUKLUDUR. Hukuk bilgisinden yoksun “hukuk servisi” herhalde babamın ismini Google’dan aratıp “15 yıl ceza” ibaresini görerek babam hakkında hüküm biçmiştir.

YASAL YOLLARA BAŞVURACAĞIM

Biraz daha ayrıntılı araştırmış olsalardı bunun ilk derece mahkeme kararı olduğunu görebilirlerdi. Belki de görebildikleri hâlde hukuk bilgileri ancak bu kadarını yorumlamaya yetmiştir.

Qnb Finansbank Genel Müdürlüğüne tavsiyemdir: Fikrimce çalışanlarınızın mesleki yeterliliklerini inceleme altına almalısınız yoksa hukuk bilgisinden yoksun hukuk servisi ile çalışmaya devam ettiğiniz müddetçe, hakkınızda daha çok tazminat davası açılır ve çok zarara uğrarsınız.

Bilginiz olsun ki hakkınızda, gerekli her türlü yasal yola başvuracağım ve suç duyurusunda bulunacağım. Adeta gasp ederek el koyduğunuz tarafımıza ait paramızı sizden söke söke alacağız.”

[TR724] 25.11.2019

Bakan açıkladı: KHK’larla ihraç edilen hakim ve savcı sayısı 3 bin 926!

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 15 Temmuz’dan bu yana hukuksuz KHK’larla meslekten atılan hakim ve savcısı sayısının 3 bin 926 olduğunu açıkladı.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, Adalet Bakanlığının 2020 yılı bütçesinin görüşmelerine başlandı. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, bakanlığının bütçesinin sunumu sırasında bazı bilgiler de aktardı. İşte onlardan bazıları: “Bazı suçlardan hükümlü olan yaşlı, hamile ve çocukların cezalarını evde çekmesi alternatifi üzerinde duruyoruz. (Kadına şiddet) Bu fiilleri engelleyecek ve faillerin gerekli cezaları almalarını sağlayacak tedbirleri almak kararlılığındayız.”

NOTERLERE ‘KREDİ KARTI’ GELİYOR

“Noterlik harç ve masraflarının tüm bankaların kredi kartlarıyla ödenebilmesini sağlayacağız. Stajyer avukatlarımızın staj süreleri boyunca sigortalı olarak çalışabilmelerini sağlayacak düzenlemeler de gündemimizdedir. 15 Temmuz’dan bu yana meslekten çıkarılan hakim ve Cumhuriyet savcısı sayısı 3 bin 926’dır.”

[TR724] 25.11.2019

Bir pastörün gözünden Gülen ve Hizmet Hareketi: ‘Otoriter rejimler Gülen Hareketi’ni sevmez’ [Necdet Çelik]

20 yıldır Pensilvanya’da inzivada yaşayan Fethullah Gülen’in hayatı ve öncülük ettiği Hizmet hareketi, Amerikalı bir pastörün kitabına konu oldu. Hizmette Bir Ömür adını taşıyan kitabın yazarı dinler tarihi uzmanı Prof. Dr. Jon Pahl, Romanya’daki okurlarıyla gözlemlerini paylaştı.

Prof. Dr. Jon Pahl, Romenceye çevrilen kitabının tanıtımı için başkent Bükreş’e geldi. Gazeteci, akademisyen ve işadamlarından oluşan seçkin bir davetli kitlesiyle buluşan Pahl, Fethullah Gülen’le tanışmasından kitabı yazmasına kadar olan süreci anlattı. Hizmet’le ilk temasının bir diyalog etkinliğine dayandığını söyleyen Pahl, uzman ve din adamı gözüyle Gülen ve öncülük ettiği hareketi 9 yıl boyunca gözlemlediğini dile getirdi.

Konuşmasında, Hizmet terminolojisine ait kelimeleri Türkçe olarak telaffuz edip, manalarını yorumlayan pastör Pahl, bilimsel eğitimle dini eğitimi kombine eden Hizmet’in dört temel değerini, ‘eğitim, empati, hoşgörü ve dinin barışçıl pratiklerini uygulamak’ olarak saydı.

Son dönemde Gülen’in hayatının siyasallaştırıldığına vurgu yapan Pahl, ‘’O dini, manevi bir liderdir. Onu eleştirenler, konuyu politik düzleme indirgedi. Onun yaptığı yaptığı şey, barış, sevgi, adaleti savunmak ve bunun dünya çapında nasıl uygulanabileceği hakkında konuşmak.’’ değerlendirmesinde bulundu.

HİZMET HERKESİN REHBERİDİR

Hizmet hareketinin güzel işler yapmak isteyen herkese rehberlik ettiğini kaydeden Amerikalı bilim adamı, Hizmet’ten aldığı ilhamla çalıştığı kilisede öğrenme zorlu çeken kişilere yönelik bir proje başlattığı örneğini verdi.

Salondaki dinleyiciler, Pahl’I soru yağmuruna tuttu. Sorular daha çok son dönemdeki gelişmeler üzerine yoğunlaştı. Hizmet’in Erdoğan’la ilişkisini ittifak değil yakınlık olarak tanımlayan Pahl, ‘’Erdoğan’ın demokrasi yanlısı olduğu dönemde, basın ve ifade özgürlüğüne, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı konusuna Gülen yanlıları destek verdi. Ne yazık ki Erdoğan, değerlerini değiştirdi ve otoriterliği seçti. Okulları, medya kuruluşlarını kapattı.’’ dedi.

OTORİTER REJİMLER GÜLEN HAREKETİNİ SEVMEZ

Bir Romen işadamının Gülen’in İslam dünyasında niye kabul görmediğine dair sorusuna Pahl, ‘’Otoriter rejimler Gülen’in öncülük ettiği toplumsal hareketleri kendileri için tehlike görüyorlar.’’ cevabını verdi.

Arnavut konuğun, Gülen’in bugün yaşanan mağduriyetleri önceden kestirmiş olup olmadığı sorusuna Pahl, bütün dava insanlarının aynı zorlukları yaşadığını örnekleriyle cevap verdi.

Jon Pahl, bir Türk davetlinin Hizmet insanlarının uğradığı haksızlıklara uluslararası camianın sessizliğini sorması üzerine, ‘’Biraz geç de olsa kurumlar yaşananları gündeme almaya başladı. Ümit ederim duyarlılık daha da artar.’’ ifadelerini kullandı.

SALONDA HİZMET MOZAYİĞİ

Program sonunda konuklar, salonda farklı branş ve milletlerden Hizmet mozayiği oluştuğu konusunda hemfikir kaldı. Romanyalı halkla ilişkiler uzmanı Ana Costache, Hizmet hakkında bildiklerini bu toplantıda teyid ettiğini belirterek, takdirlerini, ‘’Gülen bir din adamı, ama öncülük ettiği hareket dinle sınırlı değil.’’ sözleriyle ifade etti.

Moldova’dan meslektaşlarıyla gelen bir Türk öğretmen, düşüncelerini ‘’Hizmet’i bu kadar yalın ve herkesin anlayacağı dille anlatan birini ilk kez görüyorum. Getirdiğim öğretmenler çok memnun kaldı.’’ ifadelerini kullandı.

Programa Bulgaristan’dan katılan Nikolay Kristev, Hizmet hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğunu söyledi. ‘’Romanya toplumunun Hizmet’i benimsediğini gördüm. Anlaşmazlıklarla dolu dünyada Hizmetin barışçıl felsefesini çok değerli buluyorum.’’ dedi.

‘Fethullah Gülen: Hizmet’te Bir Ömür’ adlı kitap, Gülen’in biyografisini anlatmakla kalmayıp, Batılı bir bakış açısıyla Hizmet hareketini ve metodlarını inceliyor. 416 sayfalık kitabın ingilizcesi online portallarda satılıyor. Amerikalı yazar, 6 ayda yazdığı kitabının Romence’nin dışında başka dillere çevrileceğini de müjdeliyor.

[Necdet Çelik] 24.11.2019 [TR724]

IŞİD’liye maaş, KHK’lıya ağaç kökü! [İlker Doğan]

İstanbul’da yaşanan bir olay, AKP rejiminin KHK’lılara ‘düşman hukuku’ uyguladığının ispatı olacak nitelikte. Eşi IŞİD terör örgütü soruşturması kapsamında tutuklanan bir kadına maaş bağlayan sosyal hizmetler müdürlüğü, tutuklu KHK’lı polisin işsiz olan eşi öğretmeni açlığa mahkum etti. IŞİD’linin ailesinden esirgenmeyen yardım, 2 çocuk sahibi KHK’lı polisin eşinden esirgendi! Bunalıma giren öğretmen N.K.’nın yardımına komşuları koştu. Evine yiyecek, çocuklarına giyecekler alındı. Sürekli ağlayan, aylardır evden çıkmadığı öğrenilen kadın psikiyatriste götürüldü. Verilen raporda N.K’ya ‘orta depresif’ tanısı konularak, ‘İntihar’ aşamasında olduğu kaydedildi. N.K. yalnız değil; AKP rejiminin hukuksuz uygulamaları nedeniyle bugün N.K. gibi intiharın eşiğine gelmiş açlığa mahkum edilmiş on binlerce insan var!

15 Temmuz’u ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak gören AKP rejimi, darbeden hemen sonra ilan ettiği OHAL döneminde onlarca hukuksuz KHK’yla 135 binden fazla insanı işinden, aşından etti. KHK’lıların başka işlerde çalışmasına da engel olundu. ‘Ağaç kökü yesinler’ dedikleri insanlar, açlığa mahkum edildi. Eşleri tutuklu olan ailelere yardım götüren komşuları bile ‘terör örgütüne yardım’dan tutuklandı.

HUKUK UYGULANSA 2030’A KADAR ATAMAZDIK!

Yapılanlar hukuksuzdu ve bu gerçek bizzat AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş tarafından daha birkaç gün öne itiraf edildi. Kurtulmuş, katıldığı bir televizyon programında, “Hukuk uygulansaydı bu insanları 2030 yılına kadar atamazdık!” diyecekti. Aslında benzer bir itirafı Erdoğan 2016’nın eylül ayında yapmıştı: “Normal şartlarda bunları (Cemaat’in okullarını, yurtlarını) geri alabilir miydik? Alamazdık. Ama şimdi KHK ve OHAL ile bunların hepsini toparlayarak bu okulları devlete teslim ettik.”

OHAL, ‘SÖZDE’ KALDIRILDI

İnsan hakları ihlallerinin zirveye çıktığı OHAL uygulaması sözde 19 Temmuz 2018’de kaldırdı. Ancak gerçek hiç de öyle değil. Ülkede deyim yerindeyse adı konulmamış bir OHAL durumu var. Ve insan hakları ihlalleri tüm hızıyla sürüyor. Mahkemelerin beraat kararlarına rağmen KHK’lılar işlerine iade edilmiyor, insanların özgürlükleri keyfi şekilde ellerinden alınıyor, Anayasal haklarının kullanılmasına ‘sert’ müdahalelerle engel olunuyor.

70 KHK’LI İNTİHAR ETTİ

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, geçtiğimiz temmuz ayında yaptığı açıklamada, OHAL’de KHK ile işine son verilen 46 kişinin intihar ederek yaşamına son verdiğini açıklamıştı. Ağbaba, “20 Temmuz 2018’de kaldırılan olağanüstü hal (OHAL) rejiminin etkileri halen devam etmektedir. OHAL hukukunun yaratmış olduğu ağır tahribatlar bugün halen yaşamın her alanında kendini hissettirmektedir.” dedi. Ağbaba, kayda geçen intihar sayılarını veriyor. Kayda geçmeyenlerle birlikte sayının 70’e yakın olduğu belirtiliyor.

İstanbul’da bir ilçenin sosyal hizmetler müdürlüğünde yaşanan olay, AKP iktidarının açlığa mahkum ettiği KHK’lılara nasıl baktığını göstermesi açısından önemli. AKP rejimi, muhtaç durumdaki IŞİD’li bir teröristin eşine sosyal hizmetlerden ayni ve nakti yardımda bulunurken, bir yıldan fazladır tutuklu olan KHK’lı bir polisin işsiz kalan 2 çocuklu öğretmen eşine hiç bir yardım yapmıyor!

6 AYDIR EVDEN ÇIKMIYOR!

Olay sosyal hizmetler müdürlüğüne gelen bir ihbarla ortaya çıkıyor. Ailenin durumunu bilen komşuları, sosyal hizmetleri arayarak yardım istiyor. Aileyi görmek için gelen memurlar, evde yiyecek bir şey olmadığını ve kadının psikolojik durumunu görünce çok etkileniyor. Memurlardan biri müdürlerine, “Ailenin durumu çok kötü, yardım bağlayabilir miyiz?” deyince, “Hayır!” cevabı alıyor. Bir başka memurun, “Ama geçen hafta bir IŞİD’linin hanımına maaş bağladık.” hatırlatması üzerine müdür, “IŞİD’liye verebiliriz ama KHK’lılara veremeyiz!” diyor.

KOMŞULARI YARDIMA KOŞTU

Sosyal hizmetlerin duyarsızlığı sonrası komşular harekete geçiyor. Kadının evine erzak ve çocukları için kıyafetler alınıyor. Ayrıca N.K. ikna edilerek psikoloğa götürülüyor. Psikoloğun, “Durumu ağır, bir psikyatriste gitmelisiniz. İlaç almalı.” sözleri üzerine N.K. için özel bir hastanede bir profesörden randevu alınıyor. Profesör, yaptığı görüşme sonrası 6 aydır evden çıkmayan, sürekli ağlayan, yemek yemeyen, cezaevindeki eşini bile aylardır ziyarete gitmeyen genç kadına ‘orta depresif’ tanısı koyarak ilaçlar yazıyor.

ON BİNLERCE KHK’LI İNTİHARIN EŞİĞİNDE

N.K. yalnız değil! Bugün Türkiye’de yaşanan zulüm ve soykırım nedeniyle on binlerce KHK’lı açlığa mahkum bir şekilde hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Evine ekmek götüremeyen, çocuklarına yetemediğini düşünen, kendini değersiz gören on binlerce KHK’lı intiharın eşiğine gelmiş durumda. N.K.’nın durumu nasıl mı; şu anda iyi… İlaçlarını kullanıyor. Komşuları yalnız bırakmıyor. Geçtiğimiz hafta aylar sonra eşini ziyarete gitti. Yakında işe başlayabileceğini söylüyor…

[İlker Doğan] 25.11.2019 [TR724]

Kumpas kime yaradı! [Yusuf Dereli]

Sözcü Yazarı Rahmi Turan’ın geçtiğimiz hafta gündeme taşıdığı ‘Saray’daki CHP’li’ iddiası Türkiye’de siyasetin gündemini de bir anda değiştirdi. Saray ve Muharrem İnce, kumpasın CHP Genel Merkezi kaynaklı olduğunu ve parti içi muhalefeti bitirmek için tezgahlandığını savunuyor. CHP Genel Merkezi ise kumpasın ‘Saray’ kaynaklı olduğu iddiasında. Amaç ise anamuhalefet partisini dizayn etmek! Görüşme olsun ya da olmasın; ortada bir kumpas olduğu ve bunun sadece Saray’a yaradığı bir gerçek…

Tartışma Sözcü Gazetesi Yazarı Rahmi Turan’ın 20 Kasım tarihli yazısında, bir CHP’linin 9 Kasım’da Saray’a giderek CHP genel başkanlığı için görüştüğünü iddia etmesiyle başladı. Kamuoyundan yükselen tepkiler üzerine Turan, ‘sağlam’ kaynağının söz konusu ismi Muharrem İnce olarak açıkladığını duyurdu. Turan’ın ‘sağlam’ dediği kaynak ise Saray’a yakınlığıyla bilinen gazeteci Talat Atilla’ydı. Talat Atilla ise kendi kaynağını ‘bir CHP’li’ olarak açıkladı, isim vermedi. Ancak bu ‘gizli’ görüşme iddiası hem Recep Tayyip Erdoğan hem de Muharrem İnce tarafından kesin bir dille yalanlandı.

MUHTEMEL SENARYOLAR: KUMPAS OLDUĞU KESİN

Öncelikle ortada bir kumpas olduğu kesin. Görüşme yapılmış ve Erdoğan gerçekten 9 Kasım’da bir CHP’liyi Saray’ında ağırlayarak, “CHP’nin başına sen geçmelisin!” demişse skandal. Bu bir cumhurbaşkanının başka bir siyasi partiyi dizaynı olarak kabul edilir ve kumpastır. Eğer görüşme gerçekleşmemişse ortada yine CHP’yi karıştırmak için hazırlanmış akıllıca bir kumpas var demektir. Ve Rahmi Turan, olmayan bir görüşmeyi ‘yüzde 100’ doğru gibi yazarak kumpasa alet olmuştur.

SENARYO 1: KUMPASI CHP GENEL MERKEZİ KURDU

Gelinen noktada Saray ve Muharrem İnce, kumpasın CHP Genel Merkezi kaynaklı olduğunu savunuyor. Dün kameralar karşısına geçen Muharrem İnce’nin hedefinde partisinin genel merkezi vardı. Kendisiyle ilgili dedikoduların CHP Genel Merkezi’nde üretildiğini söyleyen İnce, “Beni yıpratmak için harcadıkları enerjiyi AKP’ye harcasalar emin olun iktidar olurlar.” dedi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na da çağrıda bulunan İnce, “‘Saray kumpası’ deyip bu işin içinden çıkamazsınız. Sayın Kılıçdaroğlu ismi biliyorsa açıklamalıdır.” diye konuştu. İnce’nin Saray’ı aklayan ifadeler kullanması dikkat çekiciydi.

SENARYO 2: KUMPASI SARAY HAZIRLADI

CHP Genel Merkezi ise kumpasın Saray ‘menşeili’ olduğunu iddia ediyor. CHP Sözcüsü Faik Öztrak, önceki günkü açıklamasında, “Bu operasyonun amaçı gayet açıktır. Amaç CHP’de karışıklık çıkarmak, kumpas kurmaktır. Operasyon Saray menşeilidir.” demişti. Kemal Kılıçdaroğlu da iddia ilk ortaya atıldığında ‘görüşmeden haberinin olduğunu’ söylemişti. Ancak gelinen noktada, Kılıçdaroğlu’na yanlış bir ‘istihbarat’ gittiği görülüyor. Zira görüşmenin gerçekleşmemiş olma ihtimali çok yüksek. O halde Kılıçdaroğlu’na yanlış bilgi kim tarafından getirildi?

SENARYO 3: TEK KAZANAN SARAY

Bir başka senaryo ise şu; CHP’yi karıştırmak isteyen Saray, Kemal Kılıçdaroğlu ve ‘kullanışlı’ gazetecilerin kulağına 9 Kasım’da gizli bir görüşme yapıldığını fısıldadı. Ardından iddia gazeteci Rahmi Turan tarafından ‘sorgulanmaksızın’ gündeme getirildi. Kılıçdaroğlu da benzer bir haberi daha önce duyduğu için ‘haberim var’ dedi. Fakat olmayan görüşme hem Saray, hem de Muharrem İnce tarafından net ve kesin bir dille yayanladı. Rahmi Turan özür diledi. Muharrem İnce, Genel Merkezi hedef aldı. CHP’nin içi tam anlamıyla karışmış oldu. Saray ise ‘mağdur’ duruma düştü! Özetle kumpasın tek kazananı Saray oldu!

[Yusuf Dereli] 25.11.2019 [TR724]

Kovmak babasından miras! [Hasan Cücük]

İlhan Cavcav, Gençlerbirliği’nin efsane başkanı olarak Türk futbol tarihine geçti. Tam 39 yıl Ankara kulübünün başkanlığını yapan İlhan Cavcav görevi sırasında yüzlerce oyuncu transfer ettiği gibi yine onlarca teknik adamın görevine son verdi. Türk futbolunda teknik adam kovma rekorunu elinde bulunduran İlhan Cavcav’ın vefatından sonra kulüp başkanlığı koltuğuna oturan oğlu Murat Cavcav, teknik adam kovmada babasının izinden gidiyor.

22 Ocak 2017’de 81 yaşında hayatını kaybeden Gençlerbirliği’nin efsane başkanı İlhan Cavcav, başkanlık yaptığı 39 yıl boyunca 7 cumhurbaşkanı, 18 başbakan değişti. Fenerbahçe ve Galatasaray’da 10, Beşiktaş’ta 8, Trabzonspor’da 14 başkan görev yaptı. Türk futbolunun ‘istikrar abidesi’ oldu. 39 yıllık başkanlığı boyunca sayısız futbolcu yetiştirdi. Afrika pazarını Türkiye’de ilk keşfeden isimdi. Adı sanı duyulmamış oyuncuları parlatıp, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’a astronomik ücretlerle sattı.

İlhan Cavcav başkanlığı döneminde 42 değişik teknik adamla çalıştı. Bu süreçte 56 kez teknik adam değişikliği yaşadı. Başkanlıkta istikrarı yakalayan İlhan Cavcav, teknik adamlarda istikrarı bir türlü yakalayamadı. Öyle ki bazı hocalar sadece birkaç maç görev yaptı. 1987-88 sezonunda Hüsnü Macurni, ikinci döneminde Yılmaz Vural ve geçen sezon Mehmet Özdilek sonrasında göreve getirilen Mustafa Kaplan sadece 1 maç takımın başında sahaya çıktı. Efsane başkan İlhan Cavcav’ın ardından 18 Şubat 2017’de Gençlerbirliği başkanlığına bir başka Cavcav oğul Murat seçildi. Murat Cavcav da teknik direktör değişikliğinde babasının yolunu izliyor. Başkanlığında 5 farklı isimle çalışan oğul Cavcav, 6.cı teknik direktör olarak Hamza Hamzaoğlu ile anlaştı.

Babası Gençlerbirliği’ni Süper Lig’in istikrarlı takımlarından biri hali getirmişti. Gençlerbirliği aynı zamanda borcu olmayan nadir takımlardan biri olmuştu. Oğul Cavcav’ın başkanlıkta nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu. Bazı soruların cevabını almak için fazla beklememize gerek kalmadı. Bunların başında teknik adam değişikliği vardı. 18 Şubat 2017’de Gençlerbirliği başkanı olan Murat Cavcav, bugüne kadar 5 farklı isimle çalıştı. Oğul Cavcav bu isimlerin hepsini görevden aldı. Başkanlık koltuğuna oturduğu tarihte mevcut teknik adam Ümit Özat ile devam kararı alan Murat Cavcav, 31 Ağustos 2017’de Özat ile yolları ayırdı. Murat Cavcav, ardından 5 Eylül-20 Kasım 2017 tarihleri arasında Mesut Bakkal çalıştı. Bakkal’ı da görevden alan Murat Cavcav, 22 Kasım 2017’de yeniden Ümit Özat ile anlaşma sağladı. Ancak ikinci Özat dönemi 18 Mayıs 2018’de kapandı.

Ümit Özat’ın görevine de son veren Oğul Cavcav, 4 Temmuz 2018’de Erkan Sözeri’yi takımın başına getirdi. Sözeri de 5 Mart 2019’da Gençlerbirliği’nden ayrıldı. Erkan Sözeri’den sonra Murat Cavcav takımı İbrahim Üzülmez’e teslim etti. Genç teknik adam Başkent ekibinde 7 Mart 2019-30 Mayıs 2019 tarihleri arasında görev yaptı. Üzülmez’le de anlaşamayan oğul Cavcav, bu sefer Beştepe’nin ve özellikle baba İlhan Cavcav’ın “nöbetçi teknik adamı’’ Mustafa Kaplan ile el sıkıştı. 18 Haziran 2019’da işbaşı yapan deneyimli çalıştırıcı, da 29 Ekim 2019’da Murat Cavcav tarafından görevden alındı.

Mustafa Kaplan’ın da gönderilmesi sonrası koltuğun yeni sahibi 1 Kasım’da Hamza Hamzaoğlu oldu. Akhisarspor’da çıkış yakalayıp, Galatasaray’ı şampiyonluğa taşıyan Hamza Hamzaoğlu’nun Gençlerbirliği günleri ne kadar sürecek bunu kestirmek oldukça zor.

Murat Cavcav başkanlığındaki teknik adamlar

Ümit Özat         18 Şubat 2017- 31 Ağustos 2017
Mesut Bakkal     5 Eylül 2017- 20 Kasım 2017
Ümit Özat         22 Kasım 2017-18 Mayıs 2018
Erkan Sözeri     4 Temmuz 2018-5 Mart 2019
İbrahim Üzülmez     7 Mart 2019-30 Mayıs 2019
Mustafa Kaplan     18 Haziran 2019-29 Ekim 2019

Hamza Hamzaoğlu     1 Kasım 2019 – ?

[Hasan Cücük] 25.11.2019 [TR724]

Siyaset ve ahlak ilişkisi [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İlk dönemlerde insan topluluklarını yönetme, devlet işlerini düzenleme ve kamu düzenini sağlamayla ilgili bir ilke, bir anlayış, bir beceri veya bir sanat olarak görülen siyasetin anlamı, modern dönemlerde oldukça daraldı ve değişti. Siyaset kavramıyla ilgili en radikal ve çarpıcı değişim, onun ahlâk ve metafizikten kopmasıyla gerçekleşti. Klasik literatürde, adaleti gerçekleştirdiği, haksızlıkları önlediği ve kamu yararını sağladığı gerekçesiyle değerli ve övgüye layık bir ilim veya faaliyet olarak görülen siyasetin, günümüzde çoğu insan nazarında kötü bir şöhrete sahip olmasının sebebi de onun ahlakî ilkelerden uzaklaşmasıdır.

Günümüzün Kirli Siyaseti

Günümüzde siyaset, çoğu insanın zihninde yalan, aldatma, ikiyüzlülük, manipülasyon, propaganda, popülarite, çatışma gibi negatif bir kısım anlamlar ve imgeler çağrıştırıyor. Bazıları halihazırdaki siyaset anlayışını “kirli” olarak tavsif ediyor ve “temiz” siyasetin özlemini dile getiriyor. Hemen her gün internet sitelerine, gazete sayfalarına veya televizyon kanallarına yansıyan siyasetçilerle ilgili farklı farklı ifşaatlar, yalanlar, yolsuzluklar da bu kirli siyaset imajını güçlendiriyor.

Yapılan anketlerde siyasetçiler “en çok güvenilmeyen insanlar” olarak yer alıyor. Zira siyaset denildiğinde pek çoklarının aklına “nabza göre şerbet verme”, “halkın gazını alma”, “meydanlarda göz boyayıcı nutuklar atma”, “bir şekilde muhalifleri diskalifiye etme ve itibarsızlaştırma”, “yalancı vaatlerle halkı aldatma veya ümit tüccarlığı yapma” gibi anlamlar geliyor. Siyaset âdeta bir cambazlığa dönüştü. Günümüzün modern devlet yapıları dahi siyasetçileri yeterince itibar edilecek kimseler olarak görmüyor ve bürokrasiyi onun önüne geçiriyor.

Siyasetçilerin tavır ve davranışları, birbirleriyle münasebetleri veya siyaset vasıtasıyla ulaşmak istedikleri hedefler de siyasetin “kirli” olarak algılanmasına sebep oluyor. Kabaca ifade etmek gerekirse siyasetçiler açısından siyaset, iktidarı elde etme, koruma ve devam ettirme vasıtasından öteye geçmiyor. Dolayısıyla siyaset, ülke kaynaklarının adil bir şekilde dağıtıldığı, haksızlıkların önlendiği, toplumun barışçıl bir şekilde idare edildiği ve kamu menfaatlerinin temin edildiği bir uğraş olmaktan çıkarak bireysel veya zümresel çıkarların peşinde koşulduğu bir alan haline geldi.

Biraz daha açacak olursak maalesef günümüzde siyasete girmek -özellikle hukukun oturmadığı ve demokrasinin gelişmediği ülkelerde- makam kapmanın, itibar elde etmenin, cebi doldurmanın, lüks yaşamanın, yandaşları meslek sahibi yapmanın, kadrolaşmanın, dilediklerini devlet imkanlarından istifade ettirmenin, yandaşlığın adresi haline gelmiş durumda. Bu yönüyle günümüz siyaseti menfaat çarkları üzerinde dönüyor. Bediüzzaman, çarkını menfaat üzerine kuran günümüz siyasetini “canavar” olarak nitelemiş ve onun hakkında şu hükmü vermiştir: “Siyaset-i hazıra, o kadar yalan, hile ve şeytanlık içine girmiştir ki şeytanların vesileleri hükmüne girmiştir.”

Halk nazarında popülarite kazanarak iktidarı ele geçirmek, sonrasında da iktidar gücünü ve ülke kaynaklarını kendi menfaatleri istikametinde kullanmanın siyasilerin en önemli hedefi haline gelmesi, siyasetin nasıl ana mihverinden kaydığını gösteriyor. Pek çok siyasinin hedefi gayrimeşru ve gayriinsani olduğu gibi, onların bu hedefe ulaşma adına takip ettikleri yol ve yöntemler de gayrimeşru. Siyasiler, din ve ahlakın ilke ve esaslarından uzaklaştıkları için, hedeflerine ulaşma adına her yolu mubah görüyor.

Maalesef günümüz siyaseti, siyasileri sınırlayacak, bağlayacak ve istikamette tutacak hiçbir sabiteye, ilkeye ve kırmızı çizgiye sahip değil. Güce tapıldığı ve menfaatin kutsallaştırıldığı bir yerde yol arkadaşlığı, sadakat ve vefa gibi kavramlar da değerini yitirmekte; ilkeli duruşun yerini omurgasızlık ve kaypaklık almaktadır. İnsanların satın alınabildiği ve rahatlıkla birbirini satabildiği bir ortamda doğruluk, dürüstlük ve güven gibi ahlakî vasıflardan bahsedilemeyeceği ise aşikardır.

Günümüzde siyasetin kendine mahsus ilke ve kuralları olduğu kabul edildiği için, birey veya toplum açısından onaylanmayan ve ahlakdışı görülen pek çok eylem ve davranış siyasetçiler söz konusu olduğunda “mümkün” görülüyor ve hatta bunlar siyasetin bir gereği olarak kabul ediliyor. Mesela siyasetçilerin dün “ak” dediğine bugün “kara” demeleri, dün yerden yere vurdukları birini bugün yere göğe sığdıramamaları, hep ikiyüzlü davranmaları ve sürekli muhalifleriyle kavga yapmaları halk tarafından da normal görülüyor.

Öte yandan bugünün siyaseti inhisarcı (tekelci) ve toptancı bir mantığa sahiptir. Siyasileri dinleyen birisi, âdeta bütün iyiliklerin ve faziletlerin onlarda toplandığını; her türlü kötülüğün, fenalığın ve sahtekarlığın ise muhaliflerince icra edildiğini zanneder. İslam ne kadar uzlaşıyı, sulhu, barışı, birlik ve beraberliği öne çıkaran bir din ise siyaset o kadar bölücü, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı bir söylem ve eylemi tercih ediyor. Çünkü böyle bir yöntem siyasilerin toplumu idare etmelerini daha da kolaylaştırıyor. Her seçim döneminde toplumun ciddi gerilmesi, mahalle kahvehanelerinden televizyonlardaki tartışma programlarına kadar bütün toplumsal mekanların siyasi çatışma ve kavgalara ev sahipliği yapması da günümüz siyasetinin bu kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı tabiatının farklı yansımalarıdır.

Siyasetin bu kutuplaştırıcı tavrı halkı da bir şekilde tarafgir haline getirmekte, militanlaştırmakta, radikalleştirmekte ve aşırı politize etmektedir. Halk, taraftar oldukları partileri veya parti liderlerini kayıtsız şartsız ve körü körüne desteklediği için, insaf, adalet ve hakkaniyet duygularını kaybetmekte ve yapılan hataları görememektedir. Tarafgirlik illetine yakalanan kişiler, benimsedikleri partideki şeytan karakterli insanları, başka partilerden olan salih zatlara tercih edebilmektedirler.

Bediüzzaman, “Mütedeyyin bir ilim ehlinin, kendi siyasi fikrine muhalif bir âlimi tekfir derecesinde tezyif ve kendi fikrinden olan bir münafığı hürmetle methetmesi üzerine siyasetin fena neticesinden ürkerek ‘euzübillahimine’ş şeytani ve’s siyasiye (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınıyorum.)’ diyerek siyaset hayatından çekildim.” demiştir. Bazı kişilerin sırf destekledikleri partiye zarar gelmesin diye ailede, kurumlarda veya toplumda yaşanan bir kısım yüz kızartıcı suçların bile üstünü örtmeye çalışmaları tarafgirliğin insana ne şenaat ve denaetlere göz yumdurduğunun çarpıcı bir misali olsa gerek.

Siyasiler, medya gücünü de kullanarak farklı propaganda taktikleriyle sürekli halkı yanına çekmeye çalışıyor ve asla insanların salim kafayla düşünmelerine müsaade etmiyorlar. Siyaset odaklı medya sayesinde halk gerçekleri değil, siyasilerin duymasını istediği haberleri duyuyor; dolayısıyla da gerçeklikten kopuyor. Siyasilerin tek derdi “oy”, halkın tek derdi de “mide” olduğu sürece bu uğursuz tablonun değişmesini beklemek beyhudedir. Ne zaman ki bunların yanında daha üst değerlerin ve ilkelerin de olduğu hatırlanır ve önemsenirse işte o zaman değişime start verilecektir.

Bütün bunların yanı sıra siyasetçiler devlet yönetimine geldikten ve koltuklarını sağlama aldıktan sonra, “İtibardan tasarruf olmaz.” diyerek her türlü lüks, şatafat ve israfı meşrulaştırabiliyor. Keselerini ve kasalarını doldurma adına her türlü rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluğa dinî bir kılıf bulabiliyor. Ortaya çıkması muhtemel itiraz ve direnişleri bastırma adına her türlü istibdat ve zorbalığı siyasetin gereği sayabiliyor. Hatta gerektiğinde şantaj, tehdit ve korkutma gibi yöntemlerle kendilerine karşı gelenleri susturabiliyor. Siyasilerin bir çoğu güçlü olmayı haklı olmak zannettiklerinden, yasama ve yargıyı etkileri altına alarak kendi çıkarları istikametinde yönlendirebiliyor. Vatandaşların hayatına müdahale etmeyi, özgürlükleri kısıtlamayı ve hatta gerektiğinde hak ihlallerine başvurmayı normal görebiliyor.

Bütün bunlar, günümüz dünyasında hâkim olan siyasi anlayışın ve siyasetçi mantığının genel bir tasvirinden ibarettir. İşte bazı Batılıların politikayı entelektüel faaliyetin en bayağı şekli olarak görmelerinin veya Bediüzzaman ve Muhammed Abduh gibi bir kısım şahısların siyasetten Allah’a sığınmalarının sebebi de burada ifade edilen olumsuzluklardır. Şimdi günümüz siyaset biliminin ve Makyavelist düşüncenin siyaseti  ahlaktan nasıl kopardığına bakalım.

Modern Siyaset Bilimi

Klasik dönemlerde daha çok din, ahlak ve felsefenin konusu olarak görülen ve hakkında farklı görüşler dile getirilen siyaset, son asırda müstakil bir bilim haline geldi. Geçmiş dönemlerde din, ahlak ve felsefeyle meşgul olan âlimler siyasetin sahip olması gereken etik değerler, ahlakî yargılar ve normatif hükümler üzerinde durmuş ve ideal bir siyasetin tasviriyle meşgul olmuşlardır. Farklı bir ifadeyle onlar, siyasetin mahiyet ve niteliğine dair ortaya koydukları değer ve ilkelerle devlet adamlarını yönlendirmeye ve sınırlandırmaya çalışmışlardır.

Siyaset bir bilim olarak kabul edildikten sonra ise John Locke ve David Hume’un empirizmine (deneycilik) ve Auguste Comte’un pozitivizmine göre yeniden tanımlandı ve şekillendi. Diğer bilimlerde olduğu gibi siyaset bilimi de tabiatları gereği sübjektif olarak görülen değer ve yargılardan soyutlandı; objektif, tutarlı ve kanıtlanabilir oldukları kabul edilen olgularla açıklanmaya başladı. Siyaset bilimciler, siyasete dair teorileri, ütopyaları, kanaat ve inançları bir kenara bırakarak vakıayı esas aldı; analiz ve sentezlerini gözlemlenebilir davranışlar üzerinden yürüttüler. Dolayısıyla da pratik siyasetin nasıl yürütüleceğine dair metafizik açıklamalar, inançlar ve ahlakî ilkeler açıkça reddedildi.

Modern dönemlerde siyasetin bilimsel bir disipline çevrilmesine yönelik önemli adımlar atılmış ve sosyal olayların tanımlanması adına önemli veriler ortaya konulmuştur. Fakat diğer yandan mevcut siyasi sistemleri inceleme, politikacıların tavır ve davranışlarını tanımlama adına yapılan çalışmalar daha ziyade statükoyu meşrulaştırma anlamı taşımıştır. Bunların siyasetçilerin izlemiş olduğu politikayla ilgili problemleri teşhis etme ve çözme adına bir gayretleri olmamıştır; esasında böyle bir hedefleri de yoktur.

Neticede siyaset, modern dönemlerde din ve ahlaktan soyutlandı. Din ve siyaset veya ahlak ve siyaset; kaynakları, tabiatları ve hedefleri açısından tamamen birbirinden ayrıştırılmaya çalışıldı. Siyasetin, din ve ahlaktan farklı olarak kendine mahsus bir kısım ilke ve kuralları olduğu öne sürüldü. Dolayısıyla bunların, birbirine karıştırılmaması ve her birisinin ehline bırakılması gerektiği düşüncesi öne çıktı. Hatta fiilî uygulamada genel itibarıyla siyasetin din ve ahlâkın üzerine çıktığı, bunları kendine boyun eğdirerek kontrolü altında tuttuğu da söylenebilir.

Machiavelli’nin Siyaset Kuramı

Esasında siyaset nosyonunun bilimselleşme ve metafizikten kopuş süreci 1527’de vefat eden Machiavelli’yle başlamıştır. O, Hükümdar ismiyle Türkçe’ye tercüme edilen kitabında reel siyasetin üzerinde durmuş, başarı ve iktidarın dışında hiçbir ahlakî sınır tanımayan bir siyaset mantığı geliştirmiş, devletin amaç ve varlığını her şeyin önüne geçirmiş, hedefe ulaşma adına bütün yolları meşru görmüş, birey ve toplumu dahi siyasal iktidarın aracı haline getirmiş ve bu düşünceleriyle realist siyasî kuramın ve modern devletin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Machiavelli’nin, “Bütün insanların ve bilhassa yargılayıcısı olmayan devlet başkanlarının icraatlarında neticeye bakılır. Bunun için bir hükümdarın muzaffer olmasını ve devleti muhafaza etmesini sağlayan vasıtalar daima muteber ve makbul sayılır ve herkesçe övülür.” (s. 71) şeklindeki sözleri, netice için bütün vasıtaları meşru gören makyavelizmin veciz bir özetidir.

Machiavelli’ye göre devlet başkanı kendisini dürüstlük, sadakat, ahde vefa, cömertlik gibi bir kısım ahlakî ve dinî esaslarla sınırlayamaz. Bilakis o, içinde bulunduğu şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapar. Machiavelli’nin ifadesiyle devlet başkanının talih rüzgarlarının ve ahval değişikliklerinin emrine göre dönmeye alışkın bir ruh taşıması gerekir. Eğer ahlaki ilkeler siyasi amaçlara ulaşma ve devlet işlerini yürütme adına elverişli ise onlardan yararlanır; değilse onları reddeder. Onun, “Bir hükümdar, devleti muhafaza edebilmek için, ekseriya verilen söze, merhamete, insanlığa ve dine karşı hareket etmek mecburiyetinde olduğu için, bir insan hakkında “İyi insandır.” dedirten bütün bu vasıflara riayet edemez.” (s. 71) şeklindeki sözünden de anlaşılacağı üzere dinî ve ahlakî ilkelerin bizatihi bir kıymeti yoktur; bunlar iktidarı koruma ve amaçlara ulaşma adına en fazla kullanışlı birer alet olabilir. Eğer devlet başkanının, iktidarını koruması için zora başvurması, hile yapması, zararı dokunan kimseleri öldürmesi, muhalifleri etkisiz hale getirmesi, kötülük ve zulüm yapması gerekiyorsa hiçbir ahlakî kaygıyla bundan kaçınmamalıdır.

Şu sözler de Machiavelli’ye aittir: “Her hükümdar zalim değil merhametli tanınmayı arzu etmelidir; fakat bu merhameti fena kullanmaktan sakınmamalıdır. Hükümdar uyruğunu birleşmiş ve sadakatte tutmak için zalimlik kötü sanından kaygılanmamalıdır.” (s. 65); “İhtiyatlı bir hükümdar, verdiği sözü tutmak kendi aleyhine dönerse ve bu sözü vermeyi gerektiren sebepler ortadan kalkınca sözünde ne durabilir ne de durmalıdır. İnsanlar kötü oldukları için ve sana karşı sözlerinde durmayacakları için, sen de onlara verdiğin sözde durmaya mecbur değilsin. Bir hükümdar için verdiği sözde durmamayı örtecek meşru sebepler hiçbir zaman eksik olmamıştır.” (s. 70)

Machiavelli’ye göre önemli olan devlet başkanının kendisini halkına karşı dürüst ve ahlaklı göstermesidir; böyle olması değil. Devlet başkanı, büyük teşebbüslere girişerek, şahsına ait az görülen iyilik misalleri vererek halkının gözünde itibar; her bir icraatında fevkalade zeki, maharetli ve büyük bir insan imajı oluşturarak şöhret kazanmaya çalışmalıdır. (s. 89-91) Fakat devlet başkanı, kendisini halkına sevdirebilmek ve halkının güvenini kazanabilmek için insanların önüne çıktığında kendisinin üstün ahlakî meziyetlere sahip olduğunu gösterse de gerçekte bunların tersini yapmalıdır. Mesela o, hükümdarın bir taraftan önündeki tuzakları tanımak için tilki, kurtları korkutmak için de aslan gibi olması gerektiğini; fakat diğer yandan bu tabiatını iyice boyaması, düşüncelerini gizlemesi ve halkına başka türlü görünmesi gerektiğini ifade eder. (s. 69-70)

Yani hükümdar iyi gözükse de iyi olmamalıdır. Mesela çıkarlarının yalan söylemesini gerektirdiği bir yerde onun sözüne sadık kalması doğru olmaz. O, bu düşüncesini şu sözleriyle açıklar: “Bir hükümdar için güzel vasıflara sahip olmak gerekli değildir; onlara sahipmiş gibi görülmek gereklidir. Bu niteliklere sahip olununca ve daima onlara riayet edilince zararlıdırlar; var gibi görününce ise faydalıdırlar. Merhametli, sadık, insan sever, doğru ve dindar görünmek ve gerçekte böyle olmak gibi. Hükümdarın böyle olmamak gerekince aksini yapmasını bilmesi ve ona muktedir olmaya ruhça hazır olması gerekir.” (s. 71)

Machiavelli, şu sözleriyle devlet başkanının kendisini halkına karşı dindar göstermesinin ayrıca önem taşıdığına dikkat çekmiştir: “Bir hükümdar için dindar gibi görünmek kadar lüzumlu bir şey yoktur. İnsanlar genellikle elleriyle olmaktan ziyade gözleriyle hüküm verirler. Herkes görebilir fakat pek az kimse hissedebilir. Herkes seni göründüğün gibi görür; pek az kimse ne olduğunu hisseder. Bu pek az kimse de devlet nüfuzunun koruduğu çoğunluğun kanaatine karşı koymaya cesaret edemez.” (s. 71)

İnsanın doğuştan kötü ve bencil bir tabiata sahip olduğunu iddia eden Machiavelli, pragmatist davranmayan ve bencil olmayan bir devlet başkanının başarılı bir siyaset yürütemeyeceğini düşünmüştür. O şöyle der: “Nasıl yaşandığı ile nasıl yaşanması gerektiği arasında o kadar fark vardır ki, yapılanı yapılması gereken için bırakan bir kimse varlığını korumaktan ziyade yok olmayı öğrenmiş olur. Çünkü her yönde iyilik gütmek isteyen bir kimsenin, iyi olmayan o kadar kimse arasında yok olması tabiidir. Bu sebeple kendini korumak isteyen bir hükümdar için, iyi olmamayı ve icabına göre bundan faydalanıp faydalanmamayı öğrenmesi gerekir.” (s. 61)

Machiavelli’nin, “Akıllı bir hükümdar fırsatını bulunca kendine karşı kurnazlıkla bir takım düşmanlıklar kışkırtması gerekir; ta ki bunları ezmekle kendi büyüklüğü artmış olsun.” (s. 87) şeklindeki sözlerine bakılacak olursa, yakın dönemde yaşamış veya yaşamaya devam eden pek çok diktatörün sıklıkla başvurduğu “oluşturulan suni düşmanların yok edilerek iktidarın pekiştirmesi” şeklindeki zalim siyaset düsturu da sanki ondan miras kalmış gibidir.

Machiavelli, bu yaklaşımlarıyla kendine mahsus gerçeklikleri olan yeni bir “devlet aklının” oluşmasını sağlamıştır. Hükümdara düşen de “devletin ali çıkarları” dışında hiçbir dinî ve ahlakî kuralla kendisini sınırlandırmamasıdır. Zira o, her türlü değer ve ilkenin üzerindedir. Onun bir kısım ahlakî standartlarla sınırlanması, iktidarına ve devletin âlî menfaatlerine zarar verir.

Elbette fen bilimlerinde uygulanan metotların sıkı sıkıya sosyal bilimlere de uygulanmak istenmesine ve siyasetin ahlaktan soyutlanmasına karşı çıkan teorisyenler de olmuştur. Günümüze doğru yaklaştıkça siyasetin din, ahlak ve adaletle ilişkisine dair yapılan çalışmalar da artmaya başlamıştır. Her geçen gün siyasetin nasıl güç ve menfaatle özdeşleştiğini, yozlaştığını ve ahlakî ilkelerden koptuğunu gören bir kısım araştırmacılar yeniden temiz siyaset arayışına girişmiş, bir kere daha siyaset-ahlak ilişkisine eğilmeye başlamışlardır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 25.11.2019 [TR724]