Deprem mesaj mı? [Seyfi Mert]

“Felaket gelip çatmadan önce, açık veya kapalı bir şekilde geleceğini mutlaka haber verir.”
Honore de Balzac

Sorunun cevabını yazının sonuna kadar bırakmayacağım. 

Yekten söyleyeyim hemen:

Evet deprem kesinlikle bir mesajdır!

Elbette mesajdır, ancak inananlar için…

İnanmıyorsanız, değil deprem, küre-i arz bomba olup infilak etse, sizin için vız gelir tırıs gider. 

Yine bildiğinizi yaparsınız. Her akşam televizyonlara çıkıp reisinizi yalar, devleti talan etmeye devam eder, Ramazan’da utanmadan “nasıl oruç tutulur” söylevleri sallarsınız. “Kendimi yakarak intihar ettim, orucum bozuldu mu” diye sorarsınız beş yıldızlı otel işleten din hocanıza!

Filistinli çocuğa üzülür gibi yapar, ülkenizde hapishanelerde duran yüzlerce masum bebeyi görmezden geliyorsanız deprem mesaj filan değildir sizin için. Daha doğrusu mesajdır da, siz (üstünüze) alamamışsınızdır mesajı. 

Size deprem kâr eder mi yahu? 

Mazlumların malına çökülür umurunuz bile olmaz, utanmadan hak hukuktan bahseder Afrikalı insanlara yardım kampanyası afişini dükkânınıza asarsınız. 20 yıllık komşunuzu terörist diye ihbar etmekten utanmaz, bir de liderinizin yolunu keser yırtına yırtına mallarına mülklerine el konulmasını istersiniz. 

Açık söyleyeyim, eğer Cenab-ı Allah nokta atışı yapsa idi, bu kadar küçük bir depremle yırtamazdınız...

Yüzbinlerce insanın ahı alınırken kılınızı dahi kıpırdatmayıp üç kuruş menfaatinizi düşünmenize tsunami bile yetersiz kalır söyleyeyim. 

İnanan insan için şüphesiz deprem mesajdır. 

Sadece deprem değil. 

İnanan insan için yağmur, gece, gündüz, bulut, dağ, taş, toprak, ağaç, balık, aklınıza ne geliyorsa bir mesajdır. Zaten kutsal kitabımız hep bakıp ibret almaktan bahseder bu sebeple. 

Deprem de mesajdır, hem de güçlü mesajdır. 

Amma velakin…

AKP’li çakalların bahsini ettiği gibi, İzmir ve yöresine değil, tam aksine ülkeyi yöneten hırsız, arsız, vicdansız tayfasına daha öncelikli bir mesajdır. 

Ama bu mesajı almak bir yana, yanlış almak da bunların her zalim kavmin kaderi sanırım. 

Depremin mesajının seküler kesim olduğunu ileri sürebilecek kadar kendinden geçmiş ideoloji sarhoşlarına bu kadar küçük deprem mesaj bile sayılmaz. 

Mesajcık demek lazım belki. 

İkinci bir soru yine popüler bugünlerde. 

Peki bu deprem ülkemizde yaşanan ahlaksızlıkların, vicdansızlıkların, namussuzlukların neticesi midir?

Hemen cevaplayayım. Sizin kastettiğiniz, kimseye zararsız içki içenden, şahsi günah işleyenden, fasık-ı mütecahir olmayandan dolayı olmaz bu tür felaketler. 

Yine kutsal kitabımızda bahsedilen bizden önce helak olan kavimlere baktığımızda, zalim hükümdara teşne olanları, mazlumları sistematik olarak işkence ve yok oluşa tabi tutanları, sürgün edenleri, malına mülküne konanları göreceksiniz. 

İzmir’de birisi iki tek attı diye deprem olmaz. 

Olsa olsa, onlarca çocuğa tecavüz eden haysiyetsiz mahlûkları ‘bir kereden bir şey olmaz’ diye savunan aileden sorumlu, üstelik başı örtülü bakanlar yüzünden olur depremler. 

En vahşi kabilelerde bile olmayan, yeni doğum yapmış kadını tutuklayıp hapse atanlardan dolayı olur deprem ve diğer afetler. 

Suçsuz insanları iftiralarla zindana atanlardan dolayı olur, hırsızlık yapmayı karakter haline getirenlerden dolayı olur, üç kuruşluk menfaat için hırsızları, zalimleri, namussuzları destekleyenlerden dolayı olur deprem ve bilumum belalar…

İçkiden dolayı 6 şiddetinde deprem oluyorsa, AKP ve siyasal dincilerin yaptıklarından dolayı taş yağmalı memlekete günde beş vakit!

Anladın mı AKmal kardeşim?

[Seyfi Mert] 21.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Kul Olmak [Bârân]

İZZETİN VE ŞEREFİN ZİRVESİDİR, KUL OLMAK.
MAHVİYET VE HACALET DUYGUSUYLA YAŞAMAK.
KULLUK  ŞUURUNU  DA, HER DAİM ZİNDE TUTMAK.
KULLARA KUL OLMAKTAN, İNSAN KURTULUR  ANCAK.

RABB, NE EMREYLEMİŞSE, ONU BAŞ TÂCI YAPMAK.
KULLUĞUN GEREĞİDİR, İŞİNE KARIŞMAMAK.
NE DİLERSE O OLUR, GAYRISINI DUYMAMAK.
TESLİMİYET İÇİNDE, KULA DÜŞEN YALVARMAK.

RIZIKLARA KEFİLDİR, O’NDA OLMAZ UNUTMAK.
KUL OLDUM BEN, KUL OLDUM, SÖZÜNÜ MIRILDANMAK.
BÜYÜKLERİN İŞİDİR, HEP KÜÇÜKLÜKTE KALMAK.
‘BENİM MÜMİN KULLARIM’ HİTABINI BİR DUYMAK.

RUHLARA HAYAT ÜFLER, BUNUN FARKINDA OLMAK.
KULLUĞUN NİŞANESİ, HUZURDA KIYAM DURMAK.
RÜKU VE SECDELERLE, KULLUK ZEVKİNİ TATMAK.
NEFİS ENGEL OLSA DA, BU YOLDAN AYRILMAMAK..

KULLUKTAN DAHA BÜYÜK, PÂYE YOK Kİ ANLATSAK.
ŞEHADET CÜMLESİNDE, KULLUĞU ÖNE ALMAK.
ALLAH’IN ELÇİLİĞİ, SONRASINDA YER ALMAK.
NE BÜYÜK BAHTİYARLIK, BÖYLE RABB’E KUL OLMAK.

ALLAH VARKEN GAYRIYA, EL AÇIP DA YALVARMAK.
MÜMİNE HİÇ YAKIŞMAZ, FÂNİ KULA KUL OLMAK.
HAZİNELERİ SONSUZ, BÜYÜK RABB’E İNANMAK.
DÜNYA VE AHİRETTE, SAADETE KAVUŞMAK.

BELÂLAR KARŞISINDA, YÜCE RABB’E SIĞINMAK.
HEPSİ BİRER İMTİHAN, KAZANIP KAZANMAMAK.
SIRADAN  BİR KUL GİBİ, YERİNİ UNUTMAMAK.
KULLUĞUNDA NOKSANLIK VE EKSİK BIRAKMAMAK.

BİZLER ÂDEM OĞLUYUZ, KULLUKLA ÖNE ÇIKMAK.
ŞEYTANLARIN VASFIDIR, KUL OLMAKTAN SIYRILMAK.
KÖLELİKTİR, ALLAH’IN KULLARINA KUL OLMAK.
DÜNYADA RÜSVAYLIKTIR, AHİRETTE DE YANMAK.
                                     
[BÂRÂN] 21.7.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Feyizli, sırlı ve hikmetli sözler [Safvet Senih]

Mehmed Feyzi Efendiden özlü ve feyizli sözler:

“Kalbe kötü bir şey  hutur edip gelirse, hemen, ‘Allâhümme tahhir kalbî, vağfir zenbî ve hassin cevarihî ani’l-harami’   (Allah’ım kalbimi tertemiz eyle, günahımı mağfiret edip bağışla ve bütün  organlarımı haramdan uzaklaştırıp güzel tut) deyip kötülüğün kökünü,  daha bilkuvve (potansiyel) hâlindeyken kazıyıp atmak gerektir. İşte bu en güzel tövbedir. 

“Edeb iktiza eder ki, bir kötülük isabet edince, ‘Bu, O’nun takdiridir ve benim hatamdır, ama bir iyilik isabet edince de, ‘Bu, O’nun takdiri ve lütfudur’ demeli, kendimizde bir fazilet ve hüner görmemek lâzımdır.

“Marifet (Marifetullah) takva ölçüsündedir. Müminin üniversitesi takvadır. Takva, emirlere uymak, nehiylerden sakınmaktır. Bunun erbabına MÜTTAKÎ  derler. TAKVA, MÜMİNLERİN  SANATIDIR. 

“Yedi âzayı muhafaza edip üç yüz altmış çeşit âfetten, günahtan çekindikten sonra takvâdan bahsedilir. Bunlar, GÖZ, KULAK,  EL,  AYAK,  DİL, MİDE  ve NESİL  ORGANLARIDIR.

“İnsan takva nisbetinde kalbinde fehim (anlayış), gözünde basiret  nuruna erişir ve İlâhî  tâlime mazhar olur.

“Ruhtan kalbe, kalbten cesede, cesetten elbiseye nur akseder. Elbiseyi masiyet (Allah’a isyan ve günah) eskitir. Sui istimal edenlerin elbiseleri çabuk eskir, ‘Kumaş kötüymüş!’  deyiverirler. TAKVA  ELBİSESİ, bu elbiseden daha üstündür. Bu elbise, bedenin ayıp yerlerini örter. Ama takva libası; kalbin, ruhun ve nefsin ayıplarını örter Kalbin libası ve ziyneti takvadır.

“Takvası olan her mümin veliyullahtır.

“Hakikî olarak Allah’tan korkan  kimseden, insanlar da korkar. Hatta ondan hayvanlar ve vahşiler de korkarlar ve hürmet ederler. Bazı evliya zatlara, ormandaki arslan ve kaplan gibi yırtıcı mahlukatın  musahhar olmalarına (boyun eğmelerine ) dair kıssalar bunu teyit eder.

“Bir şeyde ALLAH  RIZASI  varsa, onda NİZÂ  olmaz. Bir şeyde de NİZÂ varsa, ALLAH  RIZASI  olmaz.

“Güzel ahlâk, yalnız güzel muamele değildir; yapılan eziyete de tahammüldür.

“Zerre olsun küre olsun, her şeyin MELEKÛTU  vardır. Cenab-ı Hak, o melekûta bir tesir vermiştir.  Hastalar ilaçlardaki melekût yoluyla tedavi edilir.

“KUR’AN’IN   HER  HARFİNDE, KUR’AN  YAZILIDIR. Kur’an’ın her harfini hayattardır, canlıdır diye bilmeyen âlim değildir. Müçtehitlere bu sır zâhir oldu. Onun için MÜCTEHİDLİK  EN BÜYÜK  MAKAMDIR.

“Kur’an’ın irşadı altında bir İSTİKAMET, BİN  KERÂMETTEN  daha üstündür.

“Kur’an’ı taharet ve edeble okursan, mânalar sana dalga dalga gelir.

“Ayların kalbi Ramazan-ı Şeriftir. Gecelerin kalbi Kadir Gecesidir. Kur’an’ın kalbi de Yâsin-i Şeriftir. 

“İlme ve ulemaya muhabbet, meveddet ve saygıdan başka bir şeye liyakatim yoktur. Müminlerin mesleği muhabbettir. Muhabbet bağı devam ettikçe korkmamalı. Dinimiz muhabbete vesile olan her şeyi emretti, tavsiye etti. Selamı yaymak, yemek yedirmek, hediyeleşmek, gece namazı, gıyaben dua hep muhabbete  vesile olan şeylerdir. Muhabbeti zedeleyen her şeyi dinimiz haram etti, yasak etti.

“Resulullah Efendimize (S.A.S.) çok SALAVAT  getirerek irtibat kurmak lâzım. Tâ ki, iştiyak hararetimiz ziyadeleşsin. Sekeratta  Resulullah Efendimiz (S.A.S.) ümmetine temessül ediyor, kabrinde temessül ediyor, lehinde şahitlik ediyor. Bütün  kemâlât ve füyüzat ondandır. O (S.A.S.), fazilet güneşidir. Peygamberler ise Efendimizin etrafında yıldızlar ve gezegenlerdir. Güzelliğin  (hüsün ve cemâlin) tamamı ona verildi. Hz. Yusuf’a (A.S.) yarısı verildi. 

“Resulullah (S.A.S.) namaza durduğu zaman bir nur hâsıl olur, bütün vücudu nur kesilirdi. İşte bu nur vasıtasıyla bütün vücud-i şerifleri bir göz gibi olurdu. Onun için önünü gördüğü gibi, arkasındakileri de görürlerdi.

“Efendimizin (S.A.S.) kabrinin başında devamlı bir melek melekûtî bir ayna ile durur. O meleğin vazifesi ümmetinden kim SALAVAT  getirirse, onun suretini Efendimize (S.A.S.) göstermektir. Efendimiz (S.A.S.) o suretleri mahşer yerinde tanıyacak ve onlara şefaat edecek. Bu hâl evvelce akıldan uzak görülebilirdi. Şimdi televizyon çıktı. İnkârına imkan yoktur. Aynı şekilde  Melâike-i Seyyâhîn adlarındaki melekler de küre-i arzda dolaşırlar. O seyyah meleklerin vazifesi, Efendimize (S.A.S.) salavat getirenleri haber vermektir.

“Nuh Tufanında Kâbe toprağı ve zemzem, yeryüzünün değişik  bölgelerine dağıldı.

“Hacta şeytana atılan yedi taş, kalbde yedi başlı ejderhaya işaret eden kibir, haset, riya, ucb (kendini beğenme) hubb-ı cah (makam sevgisi), hubb-ı riyaset (baş olma, başkanlık sevgisi) ve dünya muhabbetini söküp atmak mânasınadır.

“İlim talebesi olarak ölen kimselerin talebeliği aynen kabirde de devam eder. Derslerinden geri kalan, tekmil olunmayan kısımları muallim melekler vasıtası ile tamamlar. İlim talibinin berzah hayatında da  tekâmülü devam eder.

“İmam Azam Efendimiz, ‘Eğer Sultanlar, bizim ilimden aldığımız zevki bir bilseler, üzerimize ordular gönderirler de elimizden alırlardı.’ buyuruyor. 
İnşaallah bu ifadelerden istifade etmesini biliriz. 

[Safvet Senih] 21.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Reşha olmak vaktidir [Faik Can]

İnsanın var oluş gayesi Allah’a kulluk etmektir (Zâriyat/56). İbadetten kastedilen ise İbn-i Abbas Hazretlerinin tefsiriyle “Marifetullahtır”. Allah’ı tanımak, bilmek, varlığını, esma ve sıfat tecellilerini vicdanda zevk edip yaşamaktır. Masivadan sıyrılıp O’nu bulmak (fenâ fillah) sonrasında başka her şeye kapanıp O’nunla bekâ bulmak (bekâ billah) ahsen-i takvime mazhariyetin en temel şartıdır. Bizim tarihimiz bu uğurda ortaya konan gayretlerin, çekilen çilelerin ve nefisle yaka paça olmaların da tarihidir. Pek çok Hak dostu, vuslata ermek için bir ömür, dur durak bilmeden yol yürümüşlerdir. Tasavvuf ekolleri, tarikatlar hep bu mücahedelerden tezahür eden vicdani tecrübelerin hasılasıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Allah’a ulaşma, O’nun marifet ve muhabbetine nail olma adına takip edilen yolları başlıca üç kategoride ele alır. Bu üç yol birbirinden tamamen kopuk ve ayrı değildir. Aralarında kısmen geçişkenlikler de vardır. Bunlardan birinde gidenler diğer yolların unsurlarını da kullanırlar ama esas olan kendi çizgileridir.

Bu yollardan ilki, daha çok sadece akıllarını ve tefekkür melekelerini kullanan, delilden neticeye varmaya çalışan filozofların ve bilim insanlarının yoludur. Güneşle münasebeti içinde çiçek (zühre) bu yolun yolcularına güzel bir misaldir. İkinci yol, nefis tezkiyesini esas alan, nefis mertebelerinin birinden diğerine geçmeyi, kötü huylardan, ahlak-ı seyyieden arınmayı, manen tekâmülü hedefleyen ehl-i velayet veya tasavvufun yoludur. Bunlar aklı, düşünceyi ve ilmi de kullanırlar. Güneşle münasebetleri açısından denizlerde, göllerde ve nehirlerdeki su damlacıkları (katre) bunların misalidir. Üçüncü yol ise Nübüvvet yoludur. Peygamberlerin gölgesinde, Onların varisi olarak yürünür. Kalbin tasfiyesine ve safvetine, kâmil imana, teslimiyete, sadakate, maiyyet-i ilahîyi her an vicdanda duyup zevk etmeye ve ihsan şuuruna dayanır. Enaniyetten bütünüyle uzaklaşmayı, acz ve fakrı esas alır. Naza, şatahata yer vermez ve niyaz eksenli bir kulluğu salıklar. Güneşle münasebeti açısından bir çiğ damlası, hava kabarcığı ya da bu ölçüde bir damlacık (reşha) bu üçüncü yola güzel bir misal teşkil eder.

Bu üç yol arasında mutlak bir ayrılık yoktur. Her birinde diğer yolların unsurlarından belli ölçülerde bulunur. Bilhassa üçüncü yolda ilim, hikmet ve tefekkür de vardır. İkinci yolda yine kalbin tasfiyesine, acz ve fakra da önem verilir. Ama her yolun hâkim rengi kendi unsurlarıdır.

Zühre (çiçek)

Çiçeğin kökü gübreli topraktadır. O, içine kök saldığı toprağa, zemine, kendine esas aldığı düsturlara, prensiplere çok bağlıdır. Oradan kopup da güneşe yükselemez. Kendi güzelliklerine de belli ölçülerde meftun olduğu için yüzü daha çok kendine dönüktür. Yani, enaniyetten kolay kolay sıyrılamaz. Bu sebeple onun güneşten istifadesi, güneşin ışığındaki renklerle sınırlıdır. O, güzelliğini, rengini, kokusunu kendinden bilmeyip güneşe verdiği ve yüzünü topraktan çevirip güneşe döndürdüğü zaman güneşle kısmî bir yakınlık kurar. Bundan daha öte güneşle kurabileceği bir yakınlık yoktur. Bu yolda, aklî ve ilmî kabule dayalı bir imanın ve teveccühün (ilme’l-yakîn) ötesine geçmek çok mümkün değildir.

Katre (damla)

Üstad Hazretlerinin ikinci yola misal olarak gösterdiği katre (damla), belli ölçülerde enaniyetten, kendini görüp beğenmekten ve nefsin daha pek çok kötü sıfatlarından arınmış, kalbini güneşe açmıştır. Geceleri yakamozlar oluşturup ayı kendinde yansıtır. Gündüz de varlığına inandığı güneşin hararetini, ışığını ve hatta güneşin küçücük bir aksini kendinde taşır. Ona düşen bu hararetin, ışığın ve küçücük güneşin kendinden olmadığını bilip itiraf etmektir. Bunun yolu da günahlardan kaçınıp ibadet ü taat ve evrad u ezkâr ile daha da şeffaflaşarak güneşten istifadeyi artırmaktır. Fakat ne kadar çalışsa da damla, güneşi ancak kendinde taşıdığı harareti, ışığı ve küçücük aksi kadar bilebilir. Dolayısıyla marifeti (irfanı) kendi kapasitesiyle ve bu kapasitenin müsaade ettiği ölçüdeki müşahedesiyle sınırlı olacaktır.

Eğer o, kendinde yansıyan harareti, nuru ve küçücük güneşi, güneşin bizzat kendisi zannedecek olursa büyük bir hata yapmış olur. (Böyle durumlar hararetin ve nurun yansımasının tesiriyle özellikle kendini güneşte fani görme gibi hallerde vuku bulabilir.) Böyle bir hata bilerek ve ilmen yapılmadığı takdirde mazur görülür. Fakat, söz konusu hata hâle mağlubiyetten, güneşin yansımasının aklı ve iradeyi elden alan tesirinden değil de, aklî ve ilmî olarak öyle görmekten kaynaklanırsa mazur görülmez. Katrenin iman ve marifetteki derecesi, daha çok ayne’l-yakîn seviyesindedir.

Reşha (Hava zerresi, çiğ tanesi veya damlacık)

Üçüncü yolu temsil eden reşha bütünüyle şeffaftır. Maddesi adeta erimiş gibidir (adanmışlık). Benliksizdir ve enaniyet adına hiçbir şey taşımaz. Ne varlıkta ne de kendisinde, kendisine atfedilecek bir şey olduğu iddiasında değildir (beklentisizlik). O, güneşin hararetiyle birden buharlaşır. İçindeki kesif madde güneşin ateşiyle birden yanar ve nura döner. Güneşin şualarından birine yapışarak kendini ifnâ eder, o da bir şuaya dönüşür.

Reşha güneşle doğrudan tanışmış, onu doğrudan tanımıştır. Güneşin hararetini, nurunu bizzat tecrübe etmiş, bu ısı ve ışık içinde yeniden yoğrulmuş, adeta nurdan bir şule haline gelmiştir. O, güneşe doğrudan aynalık eder ve güneşin eserlerini güneşe vermekte hiç zorluk çekmez.

“Hak tecelli eylemez, perdede ben var iken; Şart-ı izhâr-ı vücudundur, adîm olmak bana” düşüncesiyle kendini ne kadar yok ederse, güneşe o ölçüde ayinedarlık edeceğinin idrakindedir. Bu sebeple güneşle arasında hiçbir perde yoktur. Güneşin icraatı ve sıfatlarıyla doğrudan karşılaşır ve bunları bütün varlığıyla bizzat tecrübe eder. İşte reşhanın güneş hakkındaki marifeti ve güneşe dair elde ettiği ilmi bütünüyle doğrudur, hakikattir. Reşha, hakka’l-yakîn kahramanıdır.

Kim bilir, belki de bu süreç zührelerin, katreye, katrelerin reşhaya dönüşmesine vesile Rabbânî bir eğitim dönemidir!

[Faik Can] 21.7.2017 [TR724]

Yalan haber yoktur, yalanlara ihtiyaç duyan okuyucu vardır [Kemal Ay]

Çağımız, ‘post-truth’ çağı olarak adlandırılıyor. Artık ‘gerçeğin’ bir önemi kalmadı, insanlar neye inanmak istiyorlarsa ona inanıyorlar. Sigaranın sağlığa zararlı olduğu klinik deneylerde, yapılan bütün çalışmalarda ortaya konmuş bir gerçek. Ancak insanlar sigara içmek istiyorlarsa, kendilerine çeşitli bahaneler bulabiliyorlar. Sigara örneği bile, aslında bu ‘post-truth’ meselesinin yeni olmadığını ortaya koyuyor. Peki, yeni olan ne?

LİBERAL SÖYLEM SINIRLARINA ULAŞTI

Sanırım bunun cevabı, bir dönem ‘tarihin sonu’ diye adlandırılan liberal demokratik söylemin kendi yarattığı canavarda aranabilir. O ‘canavar’ henüz bir isme sahip mi, emin değilim. ABD’de buna ‘alt-right’ deniyor. Bir nevi ‘radikal sağ’. Liberal-sol politikaların karşısına ABD sağının böyle ‘tuhaf’ bir politik söylemle çıkması, şaşırtıcı. Ama alıcısı var, dahası seçim kazandırıyor. İngiltere’de ‘bağımsızlık’ söylemi tutmuştu Brexit sürecinde. Avrupa Birliği ve göçmen karşıtlığı bir potada eritildi ve ‘bağımsız İngiltere’ söylemi üzerinde birleşti.

Avrupa içlerinde liberal demokratik söylemin ‘çok kültürlülük’ ve ‘küreselleşme’ taraftarı söyleminin tam karşısında ‘Stop Islam’ diyerek sözünü sakınmayan bir Müslüman karşıtı siyaset yükseliyor. Seçimlerde itibarlarını kısmen kaybettiler ancak Avusturya’da, Danimarka’da kısmen hâlâ Hollanda’da etkililer. Almanya’da durulmuş değiller ve gelecek seçimler, Avrupa sağının geleceği adına önemli bir barometre olacak.

Türkiye’de iktidardalar. Erdoğan, Die Zeit röportajında açık açık dile getirdi. ‘Bağımsız medya’ olduğuna inanmadığını söyledi. Ona göre ‘medya’ bir silah. Rakiplerinize doğrultup kazanmanızı sağlayan bir mühimmat. Baba (The Godfather) serisinin üçüncüsünde, yeni kuşak mafya babası Vincent Corleone, İtalyan derin devleti P2’nin üyelerinden birine, “Politika ve finans anlamadığım bir alan” dediğinde şu cevabı almıştı: “Silahlardan anlıyorsun değil mi? Finans silahtır ve politika da tetiği ne zaman çekeceğini bilmektir.” Bugün medya da en az finans kadar önemli bir silaha dönüştü.

MEDYA, ARTIK TAM OLARAK BİR SİLAH

Rusya’nın ‘hibrit savaş’ teorisyeni General Valery Gerasimov, savaşların artık askerî araçlarla kazanılmadığını söylerken, bunu kastediyordu biraz da. Medya, ciddi anlamda ‘silah’ olarak görülüyor. Rusya’nın Russia Today (RT) ve Sputnik gibi dünyaya yolladığı ‘silahları’ var sözgelimi. Bu kanallar bulundukları ülkelerde, Rusya’nın çıkarları ekseninde yayınlar yapıyor. Suudi Arabistan ile Katar arasındaki krizde Al Jazeera’nın ‘anlaşmazlık maddeleri’ arasında sayılmasının bir sebebi var. Katar merkezli Al Jazeera’nın Arap dünyasında etkili bir ‘silaha’ dönüştüğü kabul ediliyor. Çin henüz bu işlerde yeni ancak onun derinden götürdüğü bir ‘interneti ele geçirme’ politikası var. Uzun vadede Google’u ve Apple’ı tahtından etmeye hevesli.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ‘liberal demokrasi’ uzun süreli savaşı kazanmış gibiydi. Akademi ve medya alanında ‘bilgiye hükmetme’ savaşından bahsediyorum. Sovyet yanlısı pek kimse kalmayınca, komünizm de faşizmle birlikte ele alınıyor ve insanlığın kurtuluşunun ‘liberal demokratik değerlerde’ olduğu savunuluyordu. Ancak bu söylem de sınırlarına ulaştı ve kendi ‘canavarını’ yarattı. Medya alanındaki ‘yarılma’ bunun delili. Amerikan medyasında Fox TV’nin sebep olduğu etki, geçici değil. Donald Trump, rakiplerine ‘lakap takarak’ onları aşağılarken, ‘uzun süreli bir aşağılanmanın intikamını’ alıyor kendince.

Dostoyevski’nin romanlarında vardır. Şehrin önde gelenlerinin katıldığı bir şölene davet edilmeyen kimseler, bunu varoluşsal bir aşağılanma kabul ederler ve kendilerini ezdikçe ezerler. O ‘şölen’ bir nevi Tanrılar Dağı Olympos’a dönüşür ve oranın sırf varlığı bile böylelerini ezmeye yeterli hâle gelir. Bugün yaşadığımız süreç, ‘liberal demokratlara’ karşı kendini ‘ezik’ hissedenlerin, intikam alma süreci. Bunlar arasında sağ muhafazakâr politikacılar ve işadamları olduğu kadar, o ‘şölene’ davet edilmeyen daha radikal solcular da var. Muhtemelen sağ ve solun yeniden tanımlanacağı bu süreçte, ciddi sarsılmalar yaşanıyor ve medya bunun önemli alanlarından birisi.

NEDEN ŞİMDİ?

Yine de tetiğin çekildiği zamanın bize söylediği bir şey olmalı. Neden şimdi? Evvela söylem üstünlüğünün tadını çıkaran liberal medyanın rakibi hâline gelen ‘yeni muhafazakâr medya’nın kabiliyetini ispat etmesi ve oralarda bir yerlerde hatırı sayılır oranda ‘takipçi’ bulması. Liberal demokrat değerlere ikna olmamış insanlar var ve sayıları hayli çok. Bu insanlar o kadar çeşitli konulardan rahatsız ki, ‘yeni muhafazakâr söylem’ sadece bu alanlara yoğunlaşarak oy toplamayı başarıyor. Donald Trump, ABD’yi yeniden ‘içe döndürmekle’ hem göçmenlerden rahatsız beyaz Amerikalılara sesleniyor hem de küresel rekabetten bunalan orta çaplı iş adamlarını kazanıyor mesela.

Bu ‘yeni muhafazakârlık’ pragmatik olduğu kadar geçici. Ancak etkilerinin kalıcı olduğunu kestirmek zor değil. Türkiye’de olduğu kadar ABD’de de kavganın medya alanında çıkmış olması, tesadüf değil. Kitleler medya üzerinden ‘dolmuşa bindiriliyor’. Sosyal medya bunun bir diğer ayağı. Post-truth dediğimiz çağın alâmetifarikası da, internette yaşanan ‘yalan haber’ kavgaları. Sadece Twitter ve Facebook’taki sahte hesaplar üzerinden yapılan kampanyaları takip edenler bile ‘kavganın’ büyüklüğüne hayret ediyor.

SÖYLEMLERİ ‘EŞİTLEME’ ÇABASI

Çoğunlukla ‘söylemleri’ eşitlemeye çalışan bu ‘yeni muhafazakâr medya’ kendisini en güzel ‘alternative truth’ (alternatif gerçekler) ifadesiyle tarif etmişti. Yani maksat ‘liberal söylemin’ tahakkümünden kurtulmak. Bu sebeple uzun zamandır komünizmi ‘kurtarmaya’ çalışan sosyalist ve sol kesimden de ‘yeni muhafazakâr’ eleştirilere destek geliyor. Bir başka deyişle, liberal söylemin dayak yeme vakti. Zira liberaller kibirli olmakla, başkalarını akademiye ve medyaya almamakla itham ediliyorlar. Bu eleştirilerin haklı yönleri yok mu? Var. Zaten sorun da burada.

ABD’de önce Bill Clinton, ardından Barack Obama ile ‘zirveyi’ yaşayan ‘liberal söylem’ haliyle ciddi bir memnuniyetsiz kitle oluşturdu. Dünyanın geri kalanında bu eksen küreselleşme yanlıları ile karşıtları şeklinde belirdi. Doğu’da yeni milliyetçilikler ortaya çıktı. Kimlik siyaseti, yeniden ekonomik tabanlı siyasetin önüne geçti. ‘Yeni muhafazakâr söylem’ de insanları tam da bu ‘kimlik’ üzerinden yakalıyor. ABD’de beyaz Amerikalılara hitap ederken, Avrupa’da göçmen karşıtlığı üzerinden bir cephe oluşturmaya çalışıyor. Türkiye ve Hindistan’da ‘yerli ve milli’ duyguları sömürüyor. Rusya’da ‘güçlü lider’ iş görüyor.

İŞ YİNE OKUYUCU DA BİTİYOR

Son tahlilde, bu yeni medyanın inandırıcılığı toplumun ‘inanma ihtiyacı’ tarafından belirleniyor. İyi haber: ABD’de Fox TV eskisi kadar çok seyirci çekemiyor. Kötü haber: Yine ABD’de Sinclair Group gibi yerel medyayı satın alarak medya tekeli oluşturmaya çalışan ve ‘yeni muhafazakâr söylemi’ besleyen şirketler ortaya çıkıyor. Liberal söylemi, kendi iddiaları ile vurmaya kalkan Russia Today, Al Jazeera ya da mesela Türkiye’deki iktidar medyası, ‘eleştirellik’ silahını tek yönlü kullanarak rakibinin ağırlığını ortadan kaldırmaya odaklanmış durumda. Yoksa Rusya’da, Katar’da ya da Türkiye’de insanlar daha müreffeh yaşadığından değil…

Bunun panzehiri de, insanların bu çelişkilere kulak kabartıp yalan habere karşı ciddi bir hassasiyet geliştirmesi. Bağışıklık kazanmak için ‘ani tepkiler’ vermek yerine, olaylara daha serinkanlı ve uzun süreli bakarak tepki vermek önemli. Sosyal medya çağında, “Şu şöyleymiş!” diyerek dedikoducular gibi hemen her haberin üstüne atladığımızı düşününce, bu bahsettiğim zor ama radarlarımızı alabildiğine açıp her haberi eleştirel bir gözle okumayı öğrenmemiz gerekiyor.

[Kemal Ay] 21.7.2017 [TR724]

Bu mücadelenin fıtratında var: Zalimler her zaman kaybeder [Alper Ender Fırat]

Firavun, rüyasında Beytülmakdis’ten çıkan bir ateşin Mısır’a sıçradığını ve Mısır’ın evlerini yaktığını, bütün Kıbtîler’i yok ettiğini, ancak İsrâiloğulları’na zarar vermediğini görmüştü. Sabah uyandığında hemen kâhinlerini çağırıp bunu yorumlamalarını istedi.

Kahinler; İsrâiloğulları içinden doğacak bir çocuğun elinden saltanatını alacağını, düzenini bozacağını ve dinini değiştireceğini söyleyince Firavun, sistematik olarak zulmettiği İsrailoğulları’nın yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi için bir kanun çıkarıp yeni doğmuş çocukları katletti. Bununla da yetinmeyip İsrailoğulları’ndaki hamile kadınlar takip edildi, erkek çocuk doğurdukları öğrenilince, bu çocukları öldürmekle görevlendirilmiş memurlara ihbar edilirdi.

Firavunun sesi ‘bunları ihbar edin, gördüğünüz anda bize haber verin’ diye bağırıyordu. Üstelik ebelere de, bu çocukları öldürmeleri emri verilmişti. Güç onda, kudret ondaydı. Polisleri, savcıları, memurları, görevlileri vardı. Her istediği kanunu çıkartıyor, her arzusunu kanun haline getirebiliyor, her dilediğini yapabiliyordu. Güç ile her şeyi dize getirebileceğini ve o güç sayesinde saltanatını ebedileştireceğini zannediyordu.

Ama öyle olmadı. Zayıf, kimsesiz, doğar doğmaz bir sepetin içinde Nil’in üzerine bırakılan bir çocuk o azametli gücü yerle yeksan etti. Zulüm işe yaramamış, firavunun sonunu getirmişti.

Bahar gelecek diyenleri duydukça öfkesinden deliye dönen zatın hikâyesi buna ne kadar benziyor öyle değil mi? Sanki yere, göğe kadere tasarrufu varmış gibi ‘Hayır gelmeyecek’ diye inliyor. Baharın gelmesine kesinlikle müsaade etmeyeceğine inanıyor. Çünkü o sadece güce iman ediyor ve zannediyor ki güç kendisinde. Elinde yüz binlerce polis, savcı, asker, para, devlet her şey var. Gelmeyecek diyorsa gelmeyecek. Her istediği konuda kanun çıkartabilen, keyfinin istediği gibi kararnameler çıkartıp yüz binleri işsiz bırakabilen, yüz binlerce insanı tutuklayan, işkence edebilen, tehdit eden ve hiç kimsenin hesap soramadığı bir adam ‘bahar gelmeyecek’ diyorsa gelmesi mümkün olamaz diye düşünüyor?

Güç ile zehirlenmiş herkeste olan zavallı bir ruh hali.

İnsanoğlu bu 4000 yıl önce neyse, şimdi de o. Birazcık güç bulunca kendini Tanrının yerine koymaktan, baharın yazın gelip gelmeyeceğine karar vermeye kalkmaktan hiç kendini alamaz. Hiç haddini bilmez. Çünkü adaletin de, zorbalığın da fıtratları hep aynıdır. Aradan binlerce yıl geçmesine ve milyonlarca hikâye yaşanmış olsa da hiç ibret alınmaz ve bu hikâye hiç değişmez. Gücü ele geçiren Âdemoğlu bir anda kendini Tanrı’nın yerine koymaya kalkar.

Bütün çiçekleri tek tek yolunca bahar gelmeyecek sanır. Memurlarını, çaşıtlarını, savcılarını, polislerini salıp, buldukları bütün çiçekleri tek tek yolmasını emreder ve böylece baharı engelleyebileceğine inanır. Görevliler istatistik tutar, şu kadar çiçek yolduk, bu kadar ağaç kestik, bu kadar yeşili yok ettik. Şu kadar masuma, şöyle zulmettik…

Oysa o yeri geldiğinde yediğini bile çıkarmaktan aciz bir yaratıktır. Bir nefes alıp vermeye bile kendi tasarruf edemez. Bir bayram sabahı durduğu yerde yığılıp kalması bile onu hiç akıllandırmamıştır. Firavunun bütün erkek çocuklarını öldürmesi gibi, bütün çiçekleri tek tek yolunca baharın gelmeyeceğini saltanatının sonsuza kadar devam edeceğini zannetmeye devam eder.

Tarih ve özellikle de peygamberler tarihi iktidarı hesapsızca kullanmak isteyen zalimler ile adalet ve hukuk talep etmekten başka bir isteği olmayan mazlumların mücadelesiyle doludur. Dinin ticaretini yapanlar bu kıssaları hiç içselleştirerek okumasalar da bu hikâyelerde son hiç değişmez.

Mazlumlar zalimlere karşı her zaman kazanır ve bahar gelir… Bu işin fıtratı böyle…

[Alper Ender Fırat] 21.7.2017 [TR724]

Aldatıldıklarını fark ettiklerinde çok geç olacak! [Erhan Başyurt]

Deniliyor ki: “Cemaate düşmanlık yapan sadece AK Parti iktidarı ve ona oy verenler değil, ulusalcılar, solcular, laikler, milliyetçiler, CHP de MHP de yapılan tasfiye ve tutuklamalardan memnun. Bu Cemaat’in sevilmediğini, yalnız kaldığını ve büsbütün hatalı olduğunu gösterir…”

Bu söylem kısmen doğruluk payı taşımakla birlikte, gerçeği yansıtmıyor. İşte nedenleri ve gerçekler…

***

Birincisi, AK Parti iktidarı, genel başkanı ve bir kısım yöneticileri Cemaat’e açıktan ‘düşmanlık’ yapıyor. ‘Yok etmekle’, ‘köklerini kazımakla’ açık şekilde soykırım ile tehdit ediyorlar. Sebebi belli. Suçüstü olan yolsuzluklarını örtmek.

Yargıyı ve emniyeti tam denetimlerini alıp, devleti ‘demir yumruk’la yöneterek, ortaya dökülen yolsuzluk ve rüşvetin hesabının sorulmasını önlemek istiyorlar.

***

İkincisi, iktidar mensuplarının demokrasiyi ‘araç’ olarak gören totaliter anlayışla yönetime inanan ‘siyasal islamcı’ fikirleri, Cemaat’in ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğü, eğitimli ve farklılıklarıyla bir arada yaşayan hoşgörülü toplum anlayışıyla çelişiyor.

AK Parti, askeri vesayeti bitirdiğini düşünüp ‘Milli Görüş’ gömleğini yeniden giyince, geçmişten beri destek alamadığı için eleştirdiği Cemaat’i kendisine hedef seçti.

2004’te MGK’da Cemaat’i bitirme projesine imza atan AK Partili yöneticiler, böylece kendi hedefleriyle ‘derin devlet’in beklentilerini buluşturan bir vazife üstlendiler.

***

Burada önemli bir ayrıma vurgu yapmakta fayda var. “AK Parti’ye oy verenlerin tamamı da Cemaat düşmanlığı yapıyor” demek son derece saçma ve hatalı bir genelleme olur.

AK Parti içerisinde, Cemaat’e yönelik zulümlerden rahatsızlık duyan ve kendi yakınları da hapis yatan çok sayıda insan var.

Çocuklarını Cemaat’in okullarına göndermiş veya bu insanların sohbetlerine katılmış, Hizmetler’e yakından tanık olmuş bu insanlar şiddet karşıtlığı ve insan sevgisi üzerine inşa olunan bir harekete yönelik ‘terör örgütü’ suçlamasının bir iftira olduğunun bilincindeler…

Ne var ki, kimisi ‘ben de hedef olurum’ kaygısı kimisi ‘siyasi tarafgirlik’ kimisi ‘menfaati’ kimisi de ‘Cemaat’in küresel çapta başarılarından duyduğu haset’ nedeniyle sessiz kalmayı tercih ediyor.

AK Parti içerisinde de darbenin ‘kontrollü’ olduğunu gören ve iktidarın ‘Tek Adam’ rejimine geçiş için hain teşebbüsü istismar ettiğini gören kitleler mevcut ama…

***

“Bir lider partisi olan AK Parti’nin tamamı Cemaat düşmanı” olsa bile anlaşılabilir, peki iktidarı devirmeye can atan geri kalan yüzde 50 neden Cemaat’e karşı? Asıl yanıt aranması gereken soru bu…

AK Parti seçmeni için yapılması hatalı olan genellemeyi muhalefet için de yapmak yanlış olur.

“MHP’nin tavanı iktidar yamağı oldu diye tabanının tamamı Cemaat karşıtıdır?” denilemez.

CHP yönetimi Cemaat’e yönelik iktidarın söylemlerini kullanıyor ve Camia’ya yönelik zülümlere etkin tepki göstermiyor diye, “CHP’nin tabanının tamamı Cemaat’e karşıdır” denilemez.

İktidarın Cemaat’i de hedef gösterip OHAL döneminde icra ettiği  hukuksuzluklarından en fazla etkilenen diğer kesimler HDP ve CHP tabanı olmuştur.

Solcular, Kemalistler ve milliyetçiler de, iktidarın Cemaat’i hedefe koyarak gerçekte tüm muhaliflerini ‘kamudan temizlediğini’ ve rejimi değiştirdiğini artık daha büyük oranda görüyorlar.

***

Peki, bütün bunlara rağmen Cemaat’e yönelik zulme gösterdikleri tepki ile kendilerine fikren yakın oldukları insanlara gösterdikleri tepkinin oranı ve dili neden farklı?

Bunun iki nedeni var. Birincisi iktidarın başarısı. İkincisi Cemaat’in hataları…

İktidar, ‘derin devlet’in kendisine dayattığı ve muhalefetin de satın alacağı bir söylemi kullanarak, 28 Şubat’tan bu yana yapılamayanı ‘dindarları kamudan temizleme’ görevini kendini kurtarmak adına gönüllü üstlendi.

AK Parti’nin siyasi muhalifleri, “ateşi, maşa ile tuttuklarını” düşünerek ve kendi tabanıyla AK Parti’yi kavga ettirip bitireceklerini umarak, yani “bir taşla iki kuş vurma” hesabıyla süreci destekledi ve bir kısmı halen de destekliyor.

***

Cemaat ise, AK Parti’nin 2004’te MGK’da attığı imzanın, sırtından hançerlenebileceğinin farkında olarak, ihsanda bulunursa AK Parti’nin düşmanlığını engelleyebileceği umuduyla “tüm siyasi hareketlere eşit mesafede durma” ve “siyaset üstü kalma”  prensibini belirli bir miktar çiğnedi. Bu durum, bugün sıkıntısını duyduğu muhalefet partileriyle arasındaki gönül köprülerinin kopmasına neden oldu…

Cemaat, AK Parti’yi ileri demokrasi ve evrensel hukuk çizgisine yönlendirerek, insan hakları ve özgürlükleri genişleten reformları olanca gücüyle destekleyerek, yaptığı ‘siyasi’ hatayı telafi edebileceğini umdu veya ahsen olanı elde edebileceğini sandı…

Bu dönemde, Cemaat mensubu olmakla tutuklanan bazı polis şeflerinin ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Oda Tv başta birçok operasyon iktidarın talebi ve yönlendirmesi doğrultusunda gerçekleştirildi. Görünen o ki, iktidar bu dönemde Cemaat’in insan kaynaklarını, “askerî vesayeti” bitirmek gayesiyle kullandı…

***

Sonuçta, AK Parti iktidarı askeri vesayeti bitirmek ve muktedir olabilmek için Cemaat’i kullandı.

AK Parti’nin 2007-2011 arası reformcu kimliği aslında sadece Cemaat’i değil, ABD ve AB’yi, liberalleri de o dönemde inandırdı. AK Parti, “demokrasi ve hukuk maskesini” çıkarıp atınca, Cemaat de liberaller de, ABD ve AB için de çok geçti…

AK Parti, bugün de “dindar temizliği” üzerine kurulu bir söylemle sol ve laik kesimlerin gözünü boyuyor, ulusalcı ve derin yapıların desteğinde bu kez “sivil vesayet” tesis ediyor…

HDP’ye yönelik operasyonlarıyla da Kürtlerin desteğine dayalı muhalefeti etkisizleştirirken, milliyetçi kesimlerin desteğini almaya çalışıyor.

Cemaat ve liberaller AK Parti’nin 2007-2011 arası söylem ve reformlarına kanarak nasıl aldatıldılarsa, AK Parti’nin 2013’ten bu yana ki söylem ve reformları geri sarmasına kanan başta ulusalcılar ve derin yapılar olmak üzere muhalifler de bir süre sonra aldatıldıklarını fark ettiklerinde çok geç olacak!

***

Bugün Cemaat’e yönelen eleştiri okları, o gün geldiğinde iktidarın 2013 sonrası dönemine destek verenlere yöneltilecek! Bugün Cemaat’e yönelik söylemlere kananlar, benzer söylemlerle hedef haline getirilecek.

İktidar, tüm baskıcı rejimler gibi sürekli yeni ‘iç ve dış düşmanlar üreterek’ kitleleri efsunlamaya devam edecek.  

Türkiye, iktidarın hedeflediği gibi ‘Tek Adam’ rejimine geçtiğinde, AK Parti’nin OHAL’e ihtiyacı kalmayacağı gibi, artık AK Parti’nin ordusu, AK Parti’nin polisi, AK Parti’nin yargıçları ve AK Parti’nin valileri ülkeyi yönetiyor olacak. Demokrasi de hukuk da, rafa kalkacak.

Hep ‘aldatıldım’ diyen iktidar, sürekli aldatarak bugün kendisine ve söylemlerine destek veren kesimlerin desteğiyle ülkeyi Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin bataklığına sürekleyecek…

Esed’in Suriyesi, Saddam’ın Irak’ı, Kaddafi’nin Libyası, Maduro’nun Venezuellası, Kim’in Kuzey Koresi ne kadar özgürse, muhalefete ve özgür basına oralarda ne kadar izin veriliyorsa, ‘Tek Adam’ rejimlerinin fıtratı gereği Türkiye’de de muhalefet, basın ve halk ancak o kadar özgür olabilecek!

***

AK Parti’nin rejimi değiştirme planlarına bilerek veya bilmeyerek destek verenlerin, halen önlerinde önemli bir fırsat bulunuyor.

Şayet mağdurlar arasında bir fark gözetmeyi bırakır, iktidarın söylemlerine aldanmaktan kendilerini kurtarır, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğü evrensel ortak değerleri paydasında hedef birliği yaparlarsa, köprüden önceki son çıkıştan ülkenin felakete sürüklenmesini durdurabilirler…

[Erhan Başyurt] 21.7.2017 [TR724]

Yıldırım ile Fidan arasındaki soğuk savaş [Sefer Can]

Başbakan Binali Yıldırım, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın bağlı olduğu amiri. Yargılanma ihtimali ortaya çıktığında onay yetkisine sahip makamda oturuyor. Yürürlükteki sisteme göre haftalık olağan görüşme yapmaları gerekiyor ve bu görüşmeler medyada yer alıyor. Başbakan’la MİT Müsteşarı’nın görüştüğüne dair en son haberi hatırlıyor musunuz? Çok seyreldi görüşmeler, bazen ayda bire kadar düşüyor. Yıldırım, Fidan’ı selefi Ahmet Davutoğlu’na yakın görüyor. Haksız da sayılmaz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bile danışmadan Davutoğlu’nun listesinden milletvekili adayı olmak istediğinde ilişkiler gerilmişti. Erdoğan’ın vetosuyla adaylıktan vazgeçip tekrar müsteşarlık koltuğuna döndüğünde makamını tartışmalı hale getirmişti. Davutoğlu ile ilk günden beri koltuk yarışı yapan Yıldırım bu girişimi hiç unutmadı. Erdoğan’ı ikna edebilse ilk görevden alacağı bürokrat Fidan olurdu.

YILDIRIM’IN 15 TEMMUZ ÖFKESİ

Yıldırım bilhassa 15 Temmuz konusu açıldığında Fidan’a olan kızgınlığını gizlemiyor. Darbe ihbarının kendisinden saklanmasına karşı her fırsatta tepkisini dile getiriyor. “Ben bunu Milli İstihbarat Teşkilatı başkanına sordum. “Bu nasıl olur?’ dedim. Başbakanın haberi yok, Cumhurbaşkanının haberi yok. Tamam, Genelkurmay Başkanının bilgisi olması gayet doğal, ama aynı zamanda Başbakana da söylemesi lazım. Çünkü siz Başbakana bağlısınız. Ama bunun cevabını veremedi; herhangi bir şey de söylemedi. Doğrusu bu.” (2 Ağustos 2016 CNNTürk) Önceki MİT Müsteşarı Emre Taner, TBMM Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede, teyide muhtaç bir bilgi bile olsa bunun öncelikle Başbakan’a haber verilmesi gerektiğini belirterek Yıldırım’a hak verdi: “Millî İstihbarat Teşkilatı aldığı her haberi bağlı olduğu Başbakan’a bildirir. Allah’ın emridir bu, Evvela Başbakana bildirir. Eğer haber muhtevası gerektiriyorsa Cumhurbaşkanı’na, ilgili komutanlıklara, varsa ilgili kurumlara ve ilgili bakanlıklara da durumu intikal ettirir. Haberin asıllı veya asılsız olması önemli değildir. Haber “Önemine binaen kayd-ı ihtiyatla da olsa sunulmuştur,” kaydıyla bildirilir.”

BİLA’YA YAPTIĞI İFŞAAT!

Başbakan Yıldırım, 15 Temmuz’un yıl dönümünde Hürriyet Yayın Yönetmeni Fikret Bila’ya daha ileride şeyler söyledi. Bu güne kadar, ‘aramadı, bilgi vermedi’ kısmını biliyorduk. O mülakattan öğrendik ki saat 22:30’dan sonra nihayet görüştüklerinde bile Fidan, Başbakan’a darbeye dair her hangi bir şey söylememiş. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök haklı olarak ‘bir tuhaflık yok mu?’ diye soruyor:  “Beyler, saat 22.30-23.00 arası… MİT Müsteşarı’nın en azından Cumhurbaşkanı’nın koruma müdürüne anlattıklarını o saatte Başbakan’a da anlatması beklenmez mi? Sizce burada bir tuhaflık yok mu?” Bu arada Özkök’ün yazısındaki “Nagehan Alçı beni uyardı… Ben de artık bu konuya girmiyorum. Ama Allah için birileri çıkıp bu soruyu sorsun ya…15 Temmuz günü andığımız 250 şehidin aziz hatırası için sorsun…” cümlesinde de bir tuhaflık yok mu?

Murat Yetkin de hem bu duruma hem de Başbakan’ın MİT Müsteşarıyla medya üzerinden hesaplaşmasına şaşkınlığını şöyle dile getiriyor: “Yıldırım aslında yasaya göre doğrudan kendisine bağlı olan MİT Müsteşarından bilgi alamadığı şikayetini medya üzerinden daha önce de dile getirmişti. (…)Başbakan ise şikâyetini medya aracılığıyla dile getirmeye devam ediyor, biz de onun dediklerini yazmaya devam ediyoruz.”

BAŞBAKAN’IN HERŞEYİ DEĞİŞTİRECEK CÜMLESİ!

Başbakan Yıldırım’ın bir yıldır yaşananları ve 15 Temmuz gecesini aydınlatacak cümlesi ise şu: “Esas kanaati kendim oluşturdum. Cumhurbaşkanımızla istişare ederek, beraber konuştuk, bunun FETÖ’cülerin asker içerisinde bir kalkışması olduğu kanaatine vardık. (…) O anda doğru da olabilirdi, yanlış da.” Başbakan ve Cumhurbaşkanı her hangi bir bilgiye dayanmadan kanaatle ilk dakikadan suçluyu ilan etti. Başbakan’ın ardından televizyonlara bağlanan başsavcı vekili tutuklama listelerinin hazır olduğunu hemen işlem yapacaklarını haber verdi. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu birkaç saat geçmeden toplanıp iki bin beş yüzden fazla hakim ve savcı için karar aldı.

TBMM 15 Temmuz Komisyonu’nda AKP Milletvekili Burhanettin Uysal ile Jandarma Asayiş Bölge Komutanı Korgeneral Arif Çetin arasındaki diyalog, 15 Temmuz’un ilk dakikalarında suçlu üretme telaşını gösteriyor: Uysal’ın, “Komutanım 22.40’ta komutanlığın önüne geliyorsunuz ki çatışma başlamış. İki albay, sizin önünüzü kesiyorlar ve diyorlar ki: Komutanım FETÖ’cüler… ‘Paralelciler ele geçirmiş.’ Ama siz bunu hiç yadırgamadınız. ‘Kim o FETÖ’cüler?’ diye sorma ihtiyacını bile duymadınız, işinize devam ettiniz. ‘Kim onlar?’ diye yani…” sorusuna Çetin sinirleniyor ve tartışma yaşanıyor: “İçeride kimler var, bunu bilmemiz mümkün değil. Biz onu içeriye girdikten sonra öğrendik. İçeridekileri bilmiyorduk ki kim olduğunu. Yani takdir edersiniz ki, biz kışlanın dışındayız, onlar içeride. Bizim kışlanın dışında içeridekilerin kaç kişi olduğunu, kimler olduğunu bilmemiz mümkün değildi.”

General Çetin gibi Yıldırım da daha darbecilerin kim olduğunu bilmeden bir kanaate varmış ve aynen böyle demiş: “doğru da olabilirdi yanlış da!” Doğru mu yanlış mı olduğu nasıl anlaşılır? Tabii ki bağımsız soruşturmalarla. Suçlamaların hedefindeki Fethullah Gülen ilk andan beri ‘uluslar arası komisyon kurulsun her sonuca razıyım’ diyor. Ona yanaşmadılar. TBMM Komisyonu’nu tiyatro salonuna çevirdiler. Kızılay Başkanı’nı dinleyip MİT Müsteşarını, Genelkurmay Başkanı’nı dinleyemeyen komisyon, yazdığı raporla kendini imha etti sonunda. Mahkemelerde talimat dışına çıkan hâkim savcı kendini kodeste buluyor. Aslında Yıldırım geçerken Bolu Dağından papatya toplasaydı işi kolaylaşırdı: Doğru mu yanlış mı, tereddüdünde kalmazdı.

[Sefer Can] 21.7.2017 [TR724]