"Hayır!.. Kâr yüzde üçyüz!.." [Abdullah Aymaz]

“Zâhirî Kaybımız Yüzde iki” başlıklı yazımın neşrinden sonra Batı ülkelerine göç etmiş arkadaşlarımızdan çok güzel karşılıklar aldım… Özetle: “Yazınızı okuduk. % 2 meselesi güzel de aslında eksik… Biz bu zulüm, cevir ve herşeyimize el konma sebebiyle, buralara gelmekle yepyeni şeyler kazandık ve yepyeni anlayışlara ulaştık. Bu açıdan hiç kayıp yok bilakis % 300 kazanç var. Biz neden daha önce buralara gelmedik… Alacağımız ve öğreneceğimiz pek çok şey varmış… Büyüğümüz yirmi-yirmi beş senedir hızla dünyaya açılmamızı tavsiye ediyordu da biz âheste davranıyorduk, kader bizim başımıza bir zâlim musallat etti, ondan sonra mecburî geliş yaptık… Cenab-ı Hakkın, ölüden diriyi çıkardığı gibi, şerlerden de hayırlar yaratıyor” diyorlar. 

Bir esnafımız dedi ki: “Burada ameliyat olmam gerekti. Hastaneden ameliyat öncesi yaşlı Baş Hemşire bana iki şey sordu: 1-‘Bir Müslüman olarak, ameliyat sırasında dikkat etmemizi istediğiniz hususlar var mı? Hassasiyetleriniz nelerdir’ Bunu duyunca gözlerim yaşardı. Çok teşekkür ettim. Onun da gözünden yaş geldi. Dedim ki: ‘Ameliyat sırasında narkozdan dolayı ben artık kendimde olmayacağım. Ama edep yerlerimin asla açık kalmasını istemem. Sizlerin dikkat etmenizi isterim.’ Bana ‘Hiç merak etme, ben seni evladım gibi gözetirim; hiçbir tarafının açılmasına fırsat ve izin vermem. Sen müsterih ol.’ dedi. Sonra da ikinci sorusunu sordu: ‘Hastanemizde, Türk ve Müslüman olarak herhangi bir ayırımcılıkla karşılaştınız mı? Başka bir şikayetin var mı?’ dedi. ‘Yok, hiçbir sıkıntı yaşamadım, sizlere çok teşekkür ederim.’ dedim. Bunların sadece bir şehadet kelimeleri eksik. Yoksa yaşayış olarak, insanların haklarına riâyet açısından bizimkilerden daha iyiler. Bunlarda, aslında bizlerde olması gereken pek çok güzel sıfat mevcut.” dedi.

Beraber evine kahvaltıya gittiğimiz Suriyeli bir doktor bizi kapıda karşıladı. Bizleri çok güzel ağırladı. Buradaki sistemin güzelliklerinden bahsetti. Bizim de kendimizi bir muhasebe ve muhakeme edip gözden geçirmemiz gerektiğini, yanlışlarımız varsa bir Müslüman olarak düzeltmemiz gerektiğini söyledi. Güzel de bir demokrasi dersi verdi. Eğer durum muhâkemesi yapmazsak, çocuklarımızın bizi sorgulayacaklarını: ‘Müslümanlar, niye doğru dürüst iş yapmıyor ve insanların haklarına ve hukuklarına niye riâyet etmiyorlar?’ diyecekler ve Allah korusun İslâmiyetten soğuyacaklar.” dedi. Buraya Körfez Savaşı sırasında gelmiş olan bu doktor Müslümanların kendi içlerinde bile yaptıkları ayırımcılıkları, ırkçı tutumlardan şikayetçi: “Bizler, Müslüman olsalar bile, kendimizden başkalarını içimize almayı tehlikeli görüyoruz. Halbuki bu insanlar, bizim tehlikeli saydıklarımızı, kültür zenginliği olarak görüyorlar. Hangimizin tavrı daha insanî?” dedi. Kendisine, “Siz buraya gelmeden önce, Suriye’de de böyle düşünüyor muydunuz?” dedim. Dedi ki: “Elhamdülillah ki, buralara gelmişim. Anlayışım değişti. Ama aslında bu güzellikler en âlâ şekilde İslamiyette var. Fakat biz onları hayata geçirememişiz.” 

Üstad Hazretleri, On Sekizinci Söz’ün Birinci Makamının İkinci Noktasında, Secde Suresinin 7. Âyetinin izahında diyor ki: “Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde bile, hakiki bir hüsün (güzellik) ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn-i bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-i bi’l-gayr (dolayısıyla güzellik) denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhiri çirkin karma karışıktır. Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar vardır. (…) Meselâ; atmaca kuşunun, serçelere musallat oluşunu, zâhiren rahmete uygun görmezler. Halbuki, serçe kuşunun istidadı, o musallat oluş ile inkişaf eder…”

Elbette bu süreçte başımıza musallat edilen, zulümler, cevirler ve sıkıntılar, Hizmete ve hizmet erlerine yeni ufukların açılması ve kabiliyetlerinin gelişmesi açısından çok mühim olduğu gibi, mânevî alanlarda da mâneviyatta derin ve engin inkişaflara vesile olacaktır inşallah…

Abdullah Aymaz, 6.12.2016 /Samanyolu Haber

Yüksek Yargı kararını verdi: Bilmiyorum ama paralel yapı yaptı [Tarık Çetin – Hukukçu]

9 Kasım 2016 günü yayınlanan AB Türkiye İlerleme Raporu, iktidarın yanı sıra, yürütmeye bağlı bir çizgide faaliyetlerine devam ettiği gözlenen Yargıtay’ın da hoşuna gitmemiş anlaşılan. Yargıtay Başkanlığı, 21 Kasım’da yayınladığı basın açıklamasında, başta “temel insan hakları”, “demokrasi”, “hukukun üstünlüğü” ve “yargı bağımsızlığı” olmak üzere çeşitli konularda Türkiye’ye yönelik ciddi eleştiriler getiren söz konusu raporun içeriğinde gerçeklerle bağdaşmayan yorumlara yer verildiğini ileri sürerek “kamuoyunu doğru bilgilendirmek” amacıyla açıklamalarda bulundu. Ancak “merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” misali, Avrupa’ya haddini bildireyim derken, yeni hukuk cinayetlerine imza atmaları, bir hukuk adamına yakışmayacak tarzda iktidar ile söylem birliği içerisinde masumiyet karinesini ve hukukun temel ilkelerini hiçe saymaları, eleştirdikleri raporun ne derece yerinde tespitler içerdiğini gözler önüne seriyor aslında.

Yargıtay Başkanlığı, 15 Temmuz olayını “FETÖ/PDY Terör Örgütü üyesi teröristler tarafından demokrasimize ve hukuk devletine karşı yapılan darbe girişimi” olarak niteliyor. Yargının en tepesindeki kurum bir cümle içerisinde birden fazla hukuk cinayeti işlemekten kendisini alamamış. Bir hukuk adamının iddialara, soyut söylemlere ve ön yargılara göre konuşma lüksü olabilir mi? Böyle bir konuda konuşan, topluma mesaj veren bir hukuk adamı belgelere dayanmak zorunda değil midir? İddia konusu “FETÖ/PDY Terör Örgütü” hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı var da, bizim mi haberimiz olmadı? Peki 15 Temmuz’un failinin, hakkında yargı kararı olmayan bu “örgüt” olduğuna hangi ara karar verdiniz, ne zaman yargılama yaptınız ve ne zaman kesin karara ulaştınız? Bir terör örgütünden söz edebilmek için o örgütün kesinleşmiş yargı kararı ile terör örgütü olarak kabul edilmesi gerektiğini bilmiyor olamazsınız.

Yargıtay Başkanlığı bununla da yetinmiyor ve basın açıklamasının devamında bakın ne diyor: “…FETÖ/PDY terör örgütü tarafından sahte belge ve dijital delil üretilmesi, gizli tanıklık, yasa dışı dinleme ve teknik takip gibi koruma tedbirleri aracılığıyla bir kısım hâkimlerin ve Cumhuriyet savcılarının hukuku bir silah gibi kullandıkları, diğer güçlü delillerin yanı sıra bu örgüte mensup hâkim ve Cumhuriyet savcılarının yazılı, görsel ve sosyal medyada da kolaylıkla ulaşılabilecek itiraflarından açıkça anlaşılmaktadır.”

Hukuk cinayeti demek yeterli olmuyor artık, çünkü ard arda seri cinayetler söz konusu. Bahsettiğiniz bütün bu konularda elinizde kesinleşmiş bir yargı kararı olmadığı halde konumunuzun gereklerini de hiçe sayarak nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz? “Örgüte mensup hakim ve Cumhuriyet savcıları” öyle mi? Kim onlar, örgüt mensubu olduklarına hangi mahkeme karar verdi, neye dayanarak bunu söyleyebiliyorsunuz? Yargılama süzgecinden geçmemiş ve mahkemede ikrar edilmemiş “itiraf” adı altındaki beyanlara kesin hüküm nazarıyla bakmanız ise yine ayrı bir hukuk cinayeti. Hakim ve savcıların, itirafçı olmaları için hücreye konulup tecrit edildikleri, OHAL var denilip yakınlarıyla ve avukatlarıyla görüştürülmedikleri, kalem/kağıttan yiyeceğe varıncaya kadar ihtiyaçlarının sağlanmayarak işkence edildiği, itiraf adı altında sonradan alınan ifadelerin maddi ve manevi baskı ortamında alındığı gibi hususlar belki dikkatinizden kaçmış olabilir (!) ancak gizlilik kararı olan, sanık ve avukatlarına dahi bilgi verilmeyen dosyalarda mevcut ifadelerin “yazılı, görsel ve sosyal medyada kolaylıkla ulaşılabiliyor” olmasını sorgulamamış olmanıza ne demeli?

Mesele aslında bu kadar açık ve net

Hukuku ayaklar altına almanızdan sonra kalkıp AB’ne ders verircesine: “Mesele bu kadar açık ve net iken, Raporda bu konudaki tespitlere yer verilmemesi ve bu yapının bir terör örgütü olduğunun kabul edilmemesi üzüntüyle karşılanmıştır.” demeniz karşısında eminim AB yetkilileri ne kadar haklı olduklarına kanaat getirmiş, bu modern çağda sahip olduğunuz hukuk anlayışınız ve yargısız infaz kabiliyetinizin yüksekliği karşısında hayret ve üzüntülerini gizleyememişlerdir. Ne diyelim, gerçekten içler acısı bir durumla karşı karşıyayız.

Şimdi kalkıp da mesleğinin zirvesine ulaşmış bu yargıçlara, Anayasa’nın 38/4. maddesinde geçen “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. fıkrasındaki; “Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır.” hükümlerinde mevcut en temel insan haklarından biri olan “masumiyet karinesini” hatırlatmak hicap duyulacak bir durum gerçekten.

Sözün burasında yargı etiği ilkelerinden bazılarını tekrar hatırlatmakta da fayda var sanırım; “Hâkim, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilâfın taraflarından bağımsızdır. Hâkim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de. Tarafsızlık, yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmesinin esasıdır. Bu prensip, sadece bizâtihî karar için değil aynı zamanda kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir. Hâkim, önündeki bir dava veya önüne gelme ihtimâli olan bir konu hakkında, bilerek ve isteyerek; yargılama aşamasının sonuçlarını veya sürecin açıkça âdilânelik vasfını makul ölçüler çerçevesinde etkileyecek veya zayıflatacak hiçbir yorumda bulunmamalıdır. Ayrıca hâkim, her hangi bir şahsın ya da meselenin âdil yargılanmasını etkileyebilecek alenî olsun veya olmasın her hangi bir yorum da yapmamalıdır…” Meseleye bir de bu ilkeler ışığında bakınca, yargının tepesinde bulunan bir kurumun, söz konusu davaların önüne gelmesi muhakkak olan bir konu hakkında ve ilk derece mahkemelerini etki altına alacak tarzda böylesine pervasız davranmaları kabul edilemez bir durum.

15 Temmuz akşamı Türkiye lanetle karşılanacak bir olaya şahit oldu. Olayın gelişimi herkesin malumu. Kısaca belirtmek gerekirse; Bir yaz günü, saat 22.00 sıraları, insanlar uyanık ve sokaklarda, bir grup asker Boğaziçi Köprüsünün bir yönünü trafiğe kapatmış. Bir süre sonra TRT ve CNNTÜRK yayınlarına 5-10 askerle müdahale edilmiş. Ancak hiçbir iktidar mensubuna dokunulmamış, değişik TV kanallarında canlı yayınlara katılıyorlar ve korkusuzca “fail FETÖ’dür” deyip insanları sokağa davet ediyorlar vs.

Peki 15 Temmuz’un faili gerçekte kim?

Olayın hemen başında siyasilerin bütün kin ve nefretleriyle “FETÖ/PDY” deyip işaret ettikleri (AB Raporundaki tabirle) Gülen Hareketi mi? Savcılar ve HSYK, maddi gerçeği araştırmak yerine hemen olay anında ve ertesi gün bu söyleme nasıl, hangi delille itibar edebildiler?

Olay hakkında pek çok soru işareti vardı ve bunlar çeşitli mahfillerde soruldu ve sorulmaya devam edilmekte. Yukarıda sözü geçen basın açıklamasında “fail FETÖ’dür” diyen Yargıtay Başkanlığına, “15 Temmuz’da bu örgütün silahlı bir örgüt olduğu ortaya çıktı” diyen HSYK üyelerine ve diğer tüm iddia sahiplerine burada kendi mesnetsiz argümanlarıyla sormak isterim: “40 yıldır Devletin tüm kurumlarına sızan, kumpaslar kuran, 14 yıldır ülkeyi yöneten iktidar dahil herkesi kandırmış olan, 160’a yakın ülkede örgütlenen, tutuklanan ve ihraç edilen general ve subay/astsubay sayılarına göre ordunun yarıdan fazlasını kontrol ve hareket ettirme kabiliyeti bulunan, son derece sinsi ve profesyonel bir örgüt, ülke geçmişinde darbe tecrübesi de bulunduğu halde, nasıl oluyor da böyle başarısız bir girişime imza atıyor? Çizdiğiniz tabloya sahip bir örgütün bir darbe kalkışmasından başarısız çıkma ihtimali olabilir mi?

Aslında faili meçhul olan ve siyasi irade tarafından gerçek faili de bulunmak istenilmeyen bu olayın faillerini tespit etmek için sorulacak birinci soru “bu olayın kimin işine yaradığı” dır ki, bu sorunun cevabı herkesin malumu. İkinci olarak, güya darbeden haberdar olmadıkları halde 16 Temmuz sabahında ellerinde başta TSK ve yargı olmak üzere tüm kurumlarda tasfiye edilecek, göz altına alınacak kimselere ilişkin listelerle ve KHK metinleriyle hazır vaziyette arz-ı endam eden kimselerin bu olayın gerçek failleri hakkında bilgi sahibi olabilecekleri asla gözden uzak tutulmamalıdır.

Nitekim ünlü Alman dergisi FOCUS’ta 24 Temmuz’da yayınlanan; “Darbe çatışmasının başlamasından yarım saat sonra İngiliz istihbarat kurumu GCHQ, Türk Hükümetinin telefon, e-mail ve yazılı yazışmalarını yakaladı. Bu yazışmaların içeriğinde şu bilgiler geçiyor: “Yarın temizlik (tasfiye) operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Gülen ilan edilsin!” şeklindeki haberde de aynı noktaya işaret edilmektedir.

Aklını siyasi iradeye kiraya vermemiş olan her insan bu olayın bilinen bir darbeye benzemediğini, ardında başka hesaplar ve senaryolar bulunduğunu düşünmekte ve gün geçtikçe bu durum daha da netleşmektedir. Bu olay üzerindeki şüpheler her geçen gün artmasına karşın, başta HSYK ve yüksek yargı temsilcileri  her nedense baştan beri siyasilerle söylem birliği içerisinde ve konumlarını da hiçe sayarak failin “FETÖ/PDY” olduğunu söylemekten çekinmemektedirler.

Ergenekon yargılamalarında bunlar yapılmadı

Çok yakın geçmişte Ergenekon yargılamalarını da gördü Türkiye. Bugün bu şekilde yargısız infazda bulunan ve masumiyet karinesini ayaklar altına alan yargı mensuplarının aksine, Ergenekon davasına bakan mahkeme “Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ)” denilerek bu hataların işlenmesinin önüne geçmek için duruşmada “iddia konusu Ergenekon Terör Örgütü” denilmesi konusunda ara kararı almıştı, o tarihten sonra her yerde ve her metinde bu ibare kullanıldı. Yine hiçbir mahkeme “iddia konusu ETÖ” propagandası yapmak suçundan açılan davalarda mahkumiyet kararı vermedi, ana davanın sonuçlanması beklenildi. Hatta “ETÖ” hakkında terör örgütü olduğuna ilişkin bir yargı kararı olmadığı gerekçesiyle beraat kararı verenler bile oldu. Bir de şimdiki duruma ve seviyeye bakın. Eleştirdiğin bir hususta daha kötüsüne imza atmak ve eleştirdiklerinin dahi gerisine düşmek ne korkunç bir sükut değil mi?

Yargı mensuplarının, “bilmiyorum ama paralel yapı yaptı” diyen vatandaştan bir farkınız olması gerekmez mi?

Tarık Çetin, 6.12.2016 /TR724

Yaşadığımız gibi ölüyor, öldüğümüz gibi yaşıyoruz [Akif Umut Avaz]

Nobel ödüllü Fransız yazar Albert Camus “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın,” derken şüphesiz ki ironi yapmıyordu. Çünkü bir ülkede insanların nasıl öldükleri nasıl yaşadıklarına, nasıl yönetildiklerine, neyi neye tercih ettiklerine, neler yaptıklarına ve nelere maruz kaldıklarına dair de güçlü fikirler verir.

Adana’da cayır cayır yakılan kız çocukları, Şirvan’da canlı canlı gömüldükleri madende iş makinaları kadar kıymet görmeyip cansız bedenleri 18 gündür çıkarılmayı bekleyen madenciler, hergün ülke içinden veya dışından gelen yoksul çocukların şehit ve “etkisiz hale getirildi” haberleri, kitlesel gözaltılar, keyfi tutuklamalar, gözaltında veya hapiste işkence altında ölümler, infazlar, intiharlar…

Nasıl öldüğümüz, ne olduğumuza ve nasıl yaşadığımıza dair fikirler verir de nasıl yaşadığımız nasıl öleceğimize dair fikir vermez mi hiç? Erdoğan rejiminin neredeyse tamamını yönettiği güdümlü medya üzerinden 7/24 tekrarladığı yalanlardan yakamızı kurtarıp gerçekler tablosuna baktığımızda 80 milyonu bekleyen akıbet için kaygı ve keder duymamak imkansız. Maalesef endişe ve hüzün verici de olsa gerçekleri konuşmaktan kaçınamayız.

ÜÇ BEŞ HAVUZ YAMYAMINA PEŞKEŞLE ÇIKAMAYIZ

Zaten yıllardır yalan rüzgarlarıyla şişirilen hayal yelkenlilerinin acı gerçeklik kıyılarına vurduğu günlerden geçiyoruz. İstatistiki yalanlardan oluşan pembe ekonomik tablolarla bezenmiş  propagandalarla ve palavradan “büyük devlet” heyheylenmeleriyle kandırılan milyonlar, ekonominin çöküşü ve TL’nin sefaleti sayesinde belki de ilk kez kesif bir efsundan uyanmanın eşiğinde. Hiçbir ahlaki ve insani kaygı gütmeden, haram-helal demeden, hak-hukuk dinlemeden şirketlere el koyma, farklı çıkan en ufak sesi bile anında yok etme, özel mülkleri gaspetme, en yerli ve en başarılı sermayenin ocağına kibrit suyu dökme, en dürüst işadamlarına kelepçe taktırıp hapislere attırma neticesinde Türkiye’nin teammüden sokulduğu bu çıkmazdan, kamu imkanlarının üç beş havuz yamyamına peşkeş çekilmesiyle de artık çıkılacak gibi görünmüyor.

Oysa, kolayca kandırılan kitlelere sunulan pembe dünyanın bir yalandan ve aldatmacadan ibaret olduğunu güvenilir bütün  endeksler ve göstergeler apaçık ortaya koyuyordu. Nasıl yaşadığımızla birlikte nasıl bir ölümü hak ettiğimize dair mukayeseli göstergeler tabii ki içinizi karartabilir. Ama gerçekler acıdır ve millet bu acı gerçekleri görmek istemediği içindir ki bugün cebindeki üç kuruşunun pula dönmesinin paniğini yaşıyor.

BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ, KUZULARA ŞAH OLSA…

Gelelim yalanlarla kuşatılmış ülkemizde nasıl yaşadığımız gerçeğine. Eskiden zenginin malı züğürdün çenesini yorardı. Görülen o ki, şimdilerde aklını da aldı. Erdoğan’ın kitlesel efsunu sayesinde züğürtler zenginin malını kendi malları sanacak kadar ahmaklaştırıldı. Zenginler daha da zenginleştirildikçe yoksullara zenginleştikleri yalanı pompalandı. Adeta bir mucize gerçekleşti ve yalana dayalı propaganda hayatın çıplak gerçeklerine galip geldi. Aslında yoksulluk içinde kıvranan kitleler sanal bir zenginlik duygusuyla bugüne kadar tatmin oldu. Kişi başına düşen gelir 10.400 dolar denildiğinde sanki bu para kendi cebine giriyormuş sandı. Dönüp de “4 kişilik ailemin hak ettiği 41.200 doların esamisi nerede?” diye sormayı bile akledemedi.

Gelir uçurumu ve sosyal adaletsizlikten her zaman muzdarip olan Türkiye’nin, bu konuda en ölümcül noktaya AKP ve Erdoğan yönetimi altında geldiğini göremedi. Görmek istemedi. Hatırlayın, 2002’de nüfusun en zengin yüzde 1’inin milli servetten aldığı pay yüzde 39,4 iken, bu oran 2014’te çoktan yüzde 54,3’e çıkmıştı bile. Türkiye’nin tüm zenginliğini, çoğu “boyuna posuna endamına aşık” yandaşı haline gelen, bir avuç zengine peşkeş çeken Erdoğan, halkın yüzde 99’una ise milli servetin sadece yüzde 45,7’sini layık gördü.

Gelir dağılımındaki uçurumu toplumun en zengin yüzde 10’luk kesimi ile en fakir yüzde 10’luk kesimi arasında mukayeseye vurduğumuzda ise fecaat daha da katlanıyor. Erdoğan rejimi, bu açıdan Türkiye’yi OECD  ülkeleri arasında en berbat üç ülke arasına sokmuş durumda. OECD’nin gelir adaletsizliği raporuna göre, Türkiye Avrupa’da ilk sırada, dünyada ise Meksika ve Şili’den sonra 3. sırada yer alıyor. Daha somut konuşacak olursak, Türkiye’deki en zengin yüzde 10’luk kesimin en fakir yüzde 10’dan 15,2 kat daha fazla serveti bulunuyor. Oysa OECD ortalaması 9.6 kat seviyesinde. Yine OECD verilerine göre, . 0-17 yaş grubunda yüzde 28.4’lük oranıyla Türkiye çocuk yoksulluğunda dünya birincisi konumunda.

ZENGİNE KEPÇEYLE, FAKİRE KAŞIKLA…

Kaldı ki, OECD’nin Türkiye değerlendirmesinin Erdoğan rejiminin bir manüplasyon aracına dönüştürdüğü TUİK verilerine dayandığını bir yerlere not etmek gerekiyor. Bununla birlikte Credit Suisse’in 2014 yılı Küresel Refah Raporu OECD verilerini teyit ediyor. Bankanın ülkelerdeki en zengin yüzde 10’luk kesimin servetinde 2000-2014 yılları arasında yaşanan değişimi gösterdiği bir endekste yüzde 84.8 ile zirvede bulunan Rusya’yı Türkiye takip ediyor. Türkiye, “en yüksek servet adaletsizliği” olan ülkeler kategorisinde 2. sırada yer alıyor. Yüzde 10’luk kesimin servetinin son 14 yılda “en hızlı” yükseldiği 8 ülke arasında ise Türkiye yüzde 21 artışla 3. sırada yer alıyor.

Yandaş zenginlerin servetine servet katan Erdoğan’ın, paradoksal şekilde, en geniş destekçi kitlesini oluşturan asgari ücretli kesimin eline geçen parayı diğer ülkelerle mukayese ettiğimizde gelir dağılımındaki uçurumun vehametini daha da net görebiliriz. Asgari ücretli bir çalışan maaş olarak Lüksemburg’ta 1.801 euro, Belçika’da 1.472 euro, Hollanda’da 1.456 euro, Fransa’da 1.426 euro,  İngiltere’de 1.244 euro, ABD’de 998 euro, “ekonomileri battı” denilen İspanya’da 748 euro ve Yunanistan’da 684 euro alırken, Erdoğan rejiminin yakın zamana kadar ekonomik başarılarını ve gücünü öve öve bitiremediği Türkiye’de sadece ve sadece 346 euro alabiliyor.

NASIL YAŞADIKLARINI DEĞİL AMA NASIL ÖLDÜKLERİNİ BİLİYORUZ

30 günlük emekleri karşılığında aldıkları bu parayla asgari ücretli işçilerin nasıl yaşadıklarını ve ay sonunu nasıl getirdiklerine aklımız ermese de, o kadarcık para için berbat koşullarda çalışırken hayatlarını nasıl yitirdiklerini hepimiz biliyoruz. Yaşam kalitesi ve sosyal adalette son sıralarda gelen Türkiye’nin işçi ölümlerinde şampiyon olması, kabul etmeliyiz ki, kendi içerisinde bir tutarlılık arzediyor. 2015 yılında en az 1.730 işçinin iş kazalarında/cinayetlerinde hayatını yitirdiği Türkiye’de, çok yönlü emek sömürüsü insanların canına kasteder boyuta ulaşmış durumda. Denetimden azade yandaş firmalarda işçi ölümlerinin daha çok yaşandığını bilmem belirtmeye gerek var mı?

İş kazaları ve işçi ölümünde El Salvador ve Cezayir’in ardından dünyada 3., Avrupa’da ise 1. olan Türkiye’de, Erdoğan’ın KHK’lerle ülkeyi yönetmeye başladığı OHAL koşullarında bu ölümler katlanarak artmaya devam ediyor. İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre, OHAL’in ilan edildiği 21 Temmuz’dan bu yana  iş cinayetleri arttı. Daha önce ortalama 153 iş cinayeti yaşanırken denetimsizliğin ve keyfiliğin zirve yaptığı OHAL’de ayda ortalama 171 iş cinayeti tespit edildi. OHAL altında 20 Ekim’e kadar geçen sürede ölen işçi sayısı 513’ü buldu.

Nasıl yaşadığımıza ve ne olduğumuza dair bir başka gösterge de hiç şüphesiz ki trafik kazaları. Tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye, dünyada meydana gelen trafik kazası kaynaklı ölümlerin en az yarısının gerçekleştiği 10 ülke arasında yer alıyor. Türkiye’de her yıl trafik kazalarında yaklaşık 10 bin insan hayatını kaybediyor. Yaklaşık 200 bin insan yaralanıyor.

NE KADAR HAK VE ÖZGÜRLÜK O KADAR BARIŞ VE HUZUR

Hak ve özgürlüklerin kaale alınmadığı, insana insan olarak saygı duyulmadığı, özellikle yoksul kesimlerin ne şahsiyetlerine ne de hayatlarına kıymet verildiği Türkiye gibi dikta altında yaşayan bir ülkede ölmek belki sudan ucuz ama huzur içinde yaşamak, mutlu olmak ve mutlu kalmak haliyle zor. Bu yüzdendir ki, ABD merkezli Ekonomi ve Barış Enstitüsü isimli kuruluşun güvenlik ve huzur açısından 163 ülkeyi ele aldığı 2016 Küresel Barış Endeksi’nde Türkiye ancak 145. sırada kendisine yer bulabildi. Çeşitli kıstaslara göre 1.192 puanla İzlanda endekste 1. olurken, 3606 puanla Suriye sonuncu sırada yer aldı. 2015 yılı sıralamasında 138. olan Türkiye ise 7 basamak gerileyerel bu yıl 2710 puan alabildi.

Erdoğan rejiminin gün be gün daha da pekiştiği Türkiye’nin yaşam kalitesindeki düşüş de istikarlı bir şekilde kötüleşiyor. BM Kalkınma Programı (UNDP) tarafından yayımlanan “2015 İnsani Gelişme Raporu”nda Türkiye, 187 ülke arasında 3 sıra gerileyerek 72. sırada yer aldı. Yaşam Kalitesi açısında ise Türkiye dünyada ancak 52. sırada yer bulabildi. İlk üçte sırasıyla Finlandiya, İsviçre ve İsveç’in olduğu listede Küba bile 50. sırada yer alıyor.

Bazı hesaplamalara göre ekonomisi en büyük ilk 20’nin gerisine düşen Türkiye’nin Küresel Refah Endeksi’ndeki yeri de kelimenin tam anlamıyla içler acısı. Başlıca kriterler olarak ekonomi, sağlık, eğitim ve özgürlük verilerinin kullanıldığı bu listede Norveç 6 yıldır birinciliğini korurken, Gürcistan 80., Arnavutluk 84. sırada yer aldı. Türkiye ise kendisine ancak 86. sırada yer bulabildi.

BUGÜNKÜ DURUM ÇOK DAHA KÖTÜ…

İlk kez 2014 yılında yayınlanan 132 ülkenin analiz edildiği ‘Toplumsal İlerleme Endeksi‘nde (Social Progress Index) ise Türkiye 64. sırada yer alıyor. Yeni Zelanda’nın 1. sırada yer aldığı endekste kriter olarak temel insani ihtiyaçlar (beslenme, tıbbi bakım, barınma, kişisel güvenlik), refah (sürdürülebilir ekosistem, bilgiye ve internete ulaşım, sağlık, iletişim özgürlüğü) ile hoşgörü ve fırsatlar (bireysel hak ve özgürlükler, eğitime katılım, dini, etnik, cinsel hoşgörü) kullanıldı. Endekse göre Türkiye, refah ile hoşgörü ve fırsatlar başlıklarında daha berbat bir performansa sahip. Türkiye refah konusunda 82’inci, hoşgörü ve fırsatlar konusunda 77’inci sırada yer alıyor. Demokrasisi tükenmiş, hukuk devleti bitmiş, her türlü hak ve özgürlükleri yok edilmiş dört dörtlük bir dikta rejimine dönüşen Türkiye’nin bu endekste bugün kendisine hangi sırada yer bulabileceği ise merak konusu.

OECD’nin 34 üyesindeki hayat kalitesini değerlendiren 2014 Yaşam Kalitesi raporunda da Türkiye ‘en zor yaşanılacak ülkeler’ arasına girmişti. Eğitimde sonuncu sırada yer alan Türkiye hizmetlere erişimde 33., iş imkanları açısından 32., çevre duyarlılığı açısından 31., gelir düzeyi açısından 26., sağlık açısından 31., güvenlik açısından 3., barınma bakımında 32. sırada yer almıştı. Yine OECD’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği en kapsamlı küresel eğitim araştırmasında Türkiye, ilk 5 sırayı Asya ülkelerinin aldığı 76 ülke arasında ancak 41. sırada yer bulabilmişti.

YOBAZLAŞMA, YOZLAŞMA KISKACINDA KADIN OLMAK

İnsan haysiyetine yakışır bir şekilde yaşamanın her geçen gün daha da güçleştiği  Türkiye’de kadınların durumu çok daha feci. Her türlü yobazlığın ve yozlaşmanın alıp başını gittiği berbat bir ortamda en kırılgan olanlar çocuklar ile kadınlar. Kadınlar bu berbat ortamdan fazlasıyla pay aldıkları için Türkiye, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde (TCEE) derecelendirilen 155 ülke arasında 71. sırada geliyor. Sadece kadınların Meclis’teki yüzde 14,7’lik temsil oranı bile aslında başka söze hacet bırakmıyor. Ancak endekse göre, yetişkin kadınlar arasında en az orta öğrenim görmüş olanların oranı yüzde 39 iken, bu oran erkeklerde yüzde 60 olarak göze çarpıyor. Kadınların iş gücü piyasasına katılımı yüzde 29,4 iken, erkeklerin katılım oranı yüzde 70,8 oranında seyrediyor.

Dünya Ekonomik Forumu ise, aynı konuda Türkiye’yi 142 ülke arasında 125. sıraya yerleştiriyor. Forum’un Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre, Türkiye son 10 yılda 20 basamak geriledi. Mevcut durumda dünyada tam 124 ülkede kadınlar Türkiye’den daha fazla hakka sahip. Nasıl olmasın ki? Türkiye’de sadece 2002-2015 yılları arasında 5.406 kadın cinayete kurban gitti. Yaşamının herhangi bir döneminde cinsel şiddete maruz kalan kadınların oranı ise yüzde 15’i aştı.

SEN KENDİNİ BİLMEZSİN, YA NİCE BÖBÜRLENMEKTİR

Öte yandan, Türkiye’de kadınların istihdama katılım oranı yüzde 26,6 seviyesinde. Erdoğan ve avanelerinin son zamanlarda “çöküyor” palavrası eşliğinde hedefe koydukları 28 üyeli AB’de ise kadın istihdam ortalaması yüzde 62. Yine Dünya Ekonomik Forumu raporuna göre Türkiye, kadınların ekonomik aktiviteye katılımı ve fırsat eşitliği bakımından 142 ülke arasında 132. sıradayken, işgücüne katılımda 128., eğitim fırsatları bakımından 105., satınalma gücü paritesi bakımından 126. sırada. Yani Türkiye’de kadınlar Nijerya’dan bile daha düşük standartlara mecbur bırakılıyor.

Koca Yunus boşuna mı “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır” demiş. Kendimize dair acı gerçeklerin çok az bir kısmını işte yazdık buraya. İster bu gerçekleri okur, anlar, kendimizi bilir, kendimize geliriz. İster bir diktatörün mütamadiyen tekrarlanan kof palavralarının peşinde koskoca ülkeyle birlikte kendi ömrümüzü de bitirir, tıpkı sefilane yaşadığımız gibi sefilane ölürüz… Tamamen bize kalmış.

Akif Umut Avaz, 6.12.2016 /TR724

Hofer kaybetti, Avrupa rahatladı [Haber Analiz: Efe Yiğit]

Cumhurbaşkanlığı makamının birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Avusturya’da da sembolik bir anlamı var. Ancak Avusturya’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi tarihi bir öneme haizdi. Çünkü, seçimlerde yarışan iki adaydan biri aşırı sağcı Avusturya Özgürlükçü Partisi adayı Norbert Hofer’di. Göçmen, mülteci ve AB karşıtı Hofer’in kazanması halinde Avrupa’yı sıkıntılı günler beklemiş olacaktı.

Nisan ayında yapılan Avusturya cumhurbaşkanlığı seçimine katılan 5 adaydan hiçbiri salt çoğunluğu sağlayamadı. Ancak seçimin en büyük sürprizi ilk turdan yüzde 35 oy oranıyla aşırı sağcı Avusturya Özgürlükçü Partisi adayı Norbett Hofer’in birinci çıkmasıydı. İkinci sırada yüzde 21,3 oy oranıyla Yeşiller Partisi’nin adayı Alexander Van der Bellen yer aldı. İki aday mayıs ayında ikinci tur için yeniden sandıkta kozlarını paylaştı. Hofer, 22 Mayıs’taki ikinci turda yüzde 49,7’lik oy oranına ulaşmış, galibiyeti yüzde 50,3’lük destek alan rakibi Van der Bellen’e kaptırmıştı. İki aday arasındaki oy farkı yaklaşık 31 bindi. Ancak Norbert Hofer, birçok seçim bölgesinde usulsüzlükler olduğu yönünde itirazda bulunmuş, Anayasa Mahkemesi, temmuz ayının başında ülke genelinde oy sayımındaki hatalar nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçiminin yinelenmesini kararlaştırmıştı. Önce 2 Ekim’de yapılacak olan seçim mektupla oy için kullanılacak zarflardaki sorun nedeniyle daha sonra 4 Aralık tarihine ertelenmişti.

MÜLTECİLER SEÇİM MALZEMESİ OLDU

Hofer, seçimlere ‘Önce Avusturya’ sloganıyla katılırken, bol bol mültecileri seçim malzemesi yaptı. 45 yaşındaki uçak mühendisi Norbert Hofer, mülteci krizinin üstesinden Avusturya’nın değerlerine ve kültürüne sahip çıkılarak geleceğini savunuyordu. Yani, ülkenin kapılarını mülteciye kapatmaktı çözüm. Hofer, seçimi kazanıp 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir batı Avrupa ülkesinde cumhurbaşkanlığı makamına oturan ilk aşırı sağcı lider olmak istiyordu.

Rakibi 72 yaşındaki Yeşiller Partisi eski başkanı Alexander Van der Bellen, AB ve göçmen dostu olarak tanımlanıyordu. 6,4 milyon seçmenin yer aldığı Avusturya’da yenilen cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda oyların yüzde 53,3’ünü alan Van der Bellen ülkenin yeni cumhurbaşkanı olurken, rakibi Hofer seçim sonuçlarına itiraz etmeyeceğini belirtip, yenilgiyi kabul etti. Avusturya cumhurbaşkanlığı seçimleri sonuçları tüm Avrupa’ya rahat bir nefes aldırdı. Avusturya’da cumhurbaşkanlığı makamı sembolik olmasına karşılık özel durumlarda meclisi fesh edip, seçime götürme hakkına sahip. Yine Cumhurbaşkanının başbakanı atama ve azletme ile gerekçe göstermeksizin hükümeti görevden alma yetkisi bulunuyor. Ancak bu yetkiyi şuana kadar hiçbir cumhurbaşkanı kullanmadı.

AVUSTURYA’DAKİ SEÇİM NEDEN ÖNEMLİYDİ?

Peki Avusturya cumhurbaşkanlığı seçimleri neden önemliydi? Önümüzdeki yıl Fransa, Hollanda ve Almanya’da parlamento seçimleri olacak. Aşırı sağın Avusturya’da kazanacağı seçim bu ülkelerdeki aşırı sağ partilerde doping etkisi yapacaktı. 10-15 yıl öncesine kadar Avrupa’da marjinal oyları temsil eden aşırı sağ partiler, birçok ülkede son yıllarda meclis aritmetiğini değiştirecek bir güce ulaştı. Aşırı sağ artık sadece meclislerde güçlü olarak temsil edilmekle kalmıyor, sandalyesi sayısı olarak ilk 3’te yer alarak ülkenin karar mekanızmasını doğrudan etkiliyor. Aşırı sağın Avrupa’da ilk önemli zaferin yine Avusturya’da gerçekleşmişti. 1999 seçimlerinde Özgürlükçü Parti oyların yüzde 27’sini alıp, koalisyonun bir parçası olmuştu.

Avusturya’daki seçim ABD’de başkanlığa Donald Trump’un seçilmesinin Avrupa’daki popülizme etkisini ölçme adına da önemliydi. ABD seçmeni popülizme prim verirken, benzer durum kıta Avrupası için geçerli olacak mıydı? Bunun ilk testi Avusturya’da yapıldı. Seçim kampanyası sırasında halktaki fakir düşme endişesi, mülteci krizi, Avrupa Birliği’nin genişletilmesi ve tasarruf politikası gibi konuların öne çıkması Trump benzeri bir zaferin Avusturya için uzak olmadığını gösteriyordu. Bu durumda ister istemez tüm AB başkentlerinde endişe kaynağı oluyordu. Ancak korkulan olmadı Avusturya seçmeni popülizmi değil akl-ı selimi tercih etti. Var der Bellen’in zaferi Berlin, Paris, Amsterdam gibi önümüzdeki yıl seçim yapılacak ülkelerin başkentlerinde iktidarlara rahat nefes aldırdı.

Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier Avusturya cumhurbaşkanlığı seçimini sağduyunun zaferi olarak, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande Avusturyalıların ‘Avrupa ve açıklık’ için oy kullandıklarını, Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ‘milliyetçilik ve Avrupa aleyhtarı popülizmin yenilgiye uğratıldığını’, AB Konsey Başkanı Donald Tusk ‘Avrupa’nın birliğinin korunması açısından önemli bir sonuç alındığını’, Yunanistan Başbakanı Aleksis Tsipras ise ‘seçimin sağ yükseliş tehdidi altındaki Avrupa’ya hareketlilik kazandıracağını’ söyledi. Kısaca Avrupa bu sonuçla şimdilik rahat bir nefes aldı. Zira tehlike henüz geçmedi. Önümüzdeki yıl Fransa, Almanya ve Hollanda’da yapılacak seçimlerde aşırı sağın kazanacağı zafer Avrupa için kabus demek. Ancak Avusturya seçimlerinden sonra moral üstünlüğü şuan merkez partilerde.

Efe Yiğit, 6.12.2016 /TR724

Tüm zamanların gazetecilik vahşeti [Tarık Toros]

İspanya’da Franco diktatörlüğü İkinci Dünya Savaşı ile başlar, 1975’te Franco’nun yaşlanması, ekonomik krizin de tetiklemesiyle biter. Anayasa yoktur, demokrasi yoktur, rejim tek elde toplanmıştır, basın mutlak kontrol altındadır, toplantı gösteri hakkı vesaire doğal olarak yasaktır. Franco öldükten sonra kral olan Juan Carlos, yetkilerini demokrasiye dönmek için kullanmasa, iç kargaşa belki daha uzun sürecektir ama neyse ki birkaç yıl içinde yeni anayasanın kabulü ile İspanya toparlar. Toparlarken de doğal olarak geçmişle hesaplaşma gündeme gelir. Sonra bakarlar ki, tartışmalar tekrar iç savaş çıkaracak, vazgeçerler. Derler ki, “ne yaşandıysa yaşandı, geride bırakalım, sünger çekelim.”

Niye anlattım, halimiz bu da ondan.

-Sanki şu gün mükemmel bir yargımız varmış gibi, eski HSYK seçimleri filan kritik ediliyor.

-Sanki şu gün mahkemeler şahane çalışıyormuş gibi, önceki mahkeme kararları eleştiriliyor.

-Sanki şu gün kumpasın daniskası yokmuş gibi önceki kumpaslar üzerinde tepeniliyor.

-Sanki şu gün şüphelilerden ve avukatlarından gizlenen tüm ayrıntılar doğrudan basına servis edilmiyormuş gibi, önceki sızıntılar konuşuluyor.

-Sanki şu gün bırak gazeteciliği, atılan eleştirel tweet’ten dahi tutuklamalar yokmuş gibi önceki “gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetleri yerden yere vuruluyor.

Neyin hesabını görüyoruz?

Hoş, kime ne anlatmaya çalışıyoruz ki!

Muhataplarınız iyiniyetli mi ki?

Adamların damadının, beyefendinin damadı ile mailleşmeleri çarşaf çarşaf ortada, utanmadan hiçbir şey yokmuş gibi gazetelerinde sağa sola ayar veriyorlar. Kapalı kapılar ardında dilenmeyen özür kalmamış, sözümona geçmişin hesabını soruyorlar. Patronları Saray’da o mahcup tuhaf fotoğraf karesine girmiş, aleme ahkam kesiyorlar. Sonra sıkılmadan, “Bunlar iktidarla kol kolaydı” diye yazıyorlar. Velev ki öyleydi, peki sizin en az dört-beş senedir kucak kucağa durumunuzu nereye koyacağız? Zalimlikte tüm zamanların “gazetecilik” vahşetine imza atılıyor, göz göre göre.

Onun için, geçeceksin bunları. Yarın sular çekilince, uzaydan ülkeye yeni insanlar inmeyecek; sen, ben, bizim oğlan olacak. İlk taşı masum olan atsın misali, kimseyi diri diri gömmeden herkes üstünü başını silkeleyip öyle yola devam edecek, başka yolu yok. Evrensel kural bu. Sağa sola çemkirmeden önce herkes kendi günahıyla yüzleşecek, önceki hatalar tekrarlanmayacak, vesselam.

MAZLUM MESAJLARINA, ANKARA’DA TUTUKLU BİR ÖĞRETMENİN AÇIK GÖRÜŞTE YAŞADIKLARI İLE DEVAM EDELİM:

ÜÇ DAL PAPATYA! 

Geçen açık görüş günü bir sıkıntı oldu. Salona girdiğimde ailemin morali ciddi bozuktu. Salondakilerin de moralleri bozuk. Hayırdır inşallah dedim içimden. Boş bir masaya geçtik ailemle. Çocuklarım, eşim, babam, annem, kardeşim geldiler. “Hayırdır” dedim, “Neden bozuk moraliniz?” Bir şey yok, dediler. Halbuki yüz ifadeleri öyle demiyordu.

Beş dakika sonra bir infaz koruma memuru elinde papatya ile geldi ve kucağımda oturan 3 yaşındaki kızıma verdi. “Güzel kız bak getirdim, ağlama tamam mı” dedi. Ailem de bu durum üzerine, moral bozucu olayı anlatmaya mecbur kaldı.

“TEHLİKELİ, ZARARLI, YASAK!”

Cezaevi girişinde küçük kızım, duvarların yanında biten kır papatyasından koparmış. “Babama götüreceğim bunları” demiş. Açık görüş olduğundan normal üst aramanın dışında, çok daha detaylı bir arama yapılıyor. İç çamaşırına kadar ziyaretçiler aranıyor. Aramalar bittikten sonra ailem artık salon girişine yönelmişken hadise yaşanıyor. Bayan infaz koruma memuru küçük kızımın elindeki papatya ile girmesine izin vermiyor. “Tehlikeli, zararlı, yasak” diyor. Eşim, babam itiraz ediyor. “Babasına götürecek, ne zararı olabilir” diyorlar. Bayan memur diretiyor, tartışma çıkıyor, sonra papatyaları kızımın elinden zorla alıp çöpe atıyor.

“ALLAH SANA SORAR!”

Kızım öyle feryat edip ağlamış ki hem oradaki ziyaretçi aileler hem de vicdan sahibi memurlar, askerler üzülmüş. Bazı infaz koruma memurları bayan memura sitem etmişler, “ne olacak sanki” demişler. Hatta ziyaretçi bir kadın, o memurun yanına gidip “Utanın” demiş, “Allah bunun vebalini sana sorar.” Üç dal değersiz, zararsız, yürürken üstüne bastığımız papatya. Meğer sen ne kadar tehlikeliymişsin! Fakat küçük kızım için o kadar değerli ki anlatamam. Babasına hediye edecek, onu ne kadar sevdiğini o çiçeklerle anlatacak.

BELKİ DE RİSKE GİRDİ

Bir infaz koruma memuru belli ki durumu içine sindirememiş, cezaevi dışına çıkıp aynı papatyalardan bulmuş, koparmış. İçeri görüş salonuna kadar bize getirdi. Belki de riske girdi, bilmiyorum. Ama vicdanının sesini dinlemiş, insani değerleri düşünmüş ve günahsız kızımı sevindirmişti. Allah razı olsun. Şartlar zor olsa da Rabbimize sarılmaya, hemdem olmaya, ümit içinde beklemeye devam inşallah.

Tarık Toros, 6.12.2016 /TR724

Dolar bozdurarak ekonomi gemisi yürümez [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye ekonomisi ağır bir krize sürükleniyor. Otomotive ÖTV zammını bile ‘ÖTV ayarı’ başlığı ile haber yapabilen sindirilmiş medyanın kriz emarelerine yer vermemesi, ekonominin yoğun bakım odasında can çekiştiği hakikatini değiştirmiyor.

Krize çare bulması beklenen hükûmetin ise şu ana kadar sığındığı tek bir liman var o da Saray’ın organize ettiği dolar ve euro bozdurma kampanyası. Ağustos ayında hamaset soslu ilk kampanyaya kanıp 10 milyar dolar bozduranların ağzı yandı. O gün 3 TL’den dolar bozduranlar, kurun 55 kuruş artması karşısında küçük dillerini yutuyor. O yüzden bankalardaki döviz hesaplarında eksilme yok.

EKONOMİYİ SIFIRLADILAR

İktisadî temeli olmayan çağrılar esasında ekonominin nasıl bir çaresizlik girdabına düştüğünü ele veriyor. Türkiye’de en fazla döviz tabii olarak Merkez Bankası’nın kasasında. Kriz, dolar bozdurarak kriz bitecekse ilk adımı Merkez atmalı atmasına da bu ne derece makul? Bankaların munzam karşılıkları, ihracatçıya aktarılacak tutarlar, işçi dövizleri gibi emanet dövizler hariç tutulduğunda net rezerv 35 milyar dolar. Türkiye’nin iki aylık ithalatını bile karşılamaya yetmez.

Merkez Bankası’nın döviz satma yetkisi de var. TCMB geçen ay faiz artırmak yerine döviz satışı ile tansiyonu düşürmeye çalışabilirdi. Böyle yapmadı. Zira döviz talebinin nerede duracağı belli değil. Piyasadaki döviz talebi ve eğilim dikkate alındığında satış kararı ile kurlar daha sert yükseltebilirdi. Rezerv kâfi değil. Merkez Bankası bunun farkında Saray da farkında. Amma velakin sözü oraya getirirse şapka düşecek kel görünecek.

BİR AYDA 4,5 MİLYAR DOLAR TÜRKİYE’DEN KAÇTI

Dikkat edilirse en basit mevzuya bile müdahaleden çekinmeyen Saray, “Merkez Bankası döviz satsın.” sözünü ağzına bile almıyor. Öte yandan halkı boş bir hayalin peşinde sürüklemekten de geri durmuyor. Halkın bozduracağı birkaç milyar dolar çare olsaydı Ağustos’taki 10 milyar dolar olurdu. Dolar düşmediği gibi niye 55 kuruş arttı? Eylülde 4,5 milyar dolar Türkiye’den kaçtı. Bu sermaye göçünü durdurmak yerine traji komik eylemler yapmak ekonomiye bir katkı sağlamıyor. Âlemi kendimize güldürüyoruz o kadar.

Döviz büfeleri önünde mizansen haberler yaptırarak döviz krizine çare bulunamaz. En komiği de sadece 2016’nın ilk 9 ayında 600 milyon doları ithal hayvanlara ödediğimiz halde besicilerin Aksaray Hayvan Pazarı’nda oyuncak 1 dolar yakma eylemi oldu. Ne hazin ki aynı çiftçi ithal sığıra, ithal samana, ithal yeme, ithal gübreye, ithal tohuma mahkum edildi. Bankadan aldığı krediyi bile ödeyemeyen çiftçi bunların hesabın soracağına dolar yakıyor.

ŞİRKETLERİN DÖVİZ AÇIĞI 212 MİLYAR DOLAR

Dolar Endeksi’nin tarihî rekorlar kırdığı bir dönemde, doların Euro, Japon Yeni ve İngiliz Paundu gibi gelişmiş ekonomilerin para birimlerine karşı bile değer kazandığı bir dönemde 400 milyar dolar dış borcu olan Türkiye’nin bundan etkilenmemesi mümkün mü? Şirketlerin 212 milyar dolar döviz açığı var. Vadesi gelen döviz borcunu ödemek için TL kullanamayacaklarına göre dolardaki artışa karşı dolar temin etmelerinden daha rasyonel ne olabilir?

Halka, “Dolar bozdurun.” diyenlerin evvela şirketlere 212 milyar doları nasıl kapatacaklarını söylemeleri lazım. Kur istikrarlı ise büyüme devam ediyorsa borcu borçla da olsa kapatabiliyordu firmalar. Son bir senedir dışarıdan borç da bulamıyorlar. Türkiye’nin artan riski borçlanma vadelerini kısalttı, maliyetleri artırdı. 2016’nın sonunda şirketlerin en düşük seviyeye gerileyen kârlarının da kur farkına kapılıp gittiğini göreceğiz.

VATANDAŞIN BANKALARA BORCU 350 MİLYAR TL

Vatandaşın bankalara 350 milyar TL’den fazla borcu var. Borçların 165 milyar TL’si ihtiyaç kredilerinden oluşuyor. Bir o kadar konut kredisi borcu var. Asgari ücret 400 dolar etmiyor. Asgari ücretliler kendilerini kısmen talihli sayıyor. İşsizlik yüzde 12’ye yaklaştı. Her gün binlerce kişi sessiz sedasız işten atılıyor. Dolayısıyla hane halkının da vaziyeti şirketlerden farklı sayılmaz. Geçimini temin etmekte bile zorlanan halk doları rüyasında bile görmüyor ki nasıl bozduracak?

ALTINA GEÇELİM DEMEK KOLAY!

Kurdaki artışı durdurmak için Saray ve hükûmet cenahının ikinci teklifi ise altın üzerinden ticarete geçilmesi. Ekonominin geldiği noktada kâğıt paranın yerini madenî hem de altına endeksli veya altın karışımlı paranın alması mümkün değil. Altın değerlendikçe ne yapacaksınız? Piyasadan çekilen paraya nasıl geri getireceksiniz?

Amerika 1971’e kadar her 35 dolar için 1 ons altın tutuyordu. O tarihten beri böyle bir karşılık ayırmıyor. Amerika bile ekonomik gerekçelerle altına dayalı bir para sisteminden (Bretton Woods) pes etti. Hadi altına döndünüz? Altını nereden bulacaksınız?

Türkiye’nin senelik altın imalatı 30 ton civarında. İthalatının en düşük olduğu sene bile bunun iki katı dışarıdan getiriliyor. Altının ons fiyatı tıpkı petrol ve diğer emtialardan olduğu gibi dolar. O halde dolar biriktirmekle dolarla ithal edilmiş altın biriktirmek arasında bir fark yok. Hangi yoldan gidilirse gidilsin menzil yine en önemli rezerv para olan dolara çıkıyor. İhracatı, ithalatı TL üzerinden yapabilecek gücümüz olsaydı bütün bu teklifleri tartışmanın mânâsı olurdu. Böyle olmadığına göre niye birbirimizi aldatıyoruz.

KÖPRÜ FİYATI TL’YE ENDEKSLİ OLSUN

Hükûmet dolarizasyondan rahatsız ise havalimanı, köprü ve otoyol, tüp geçit gibi projeleri dolara endekslemesin. İzmit Körfezi’nde Osman Gazi Köprüsü’nden geçiş ücreti 40 dolar+KDV olarak alınmasın. Kamunun belirlediği fiyatlarda sadece TL geçerli olsun. Bir parantez açayım: TMSF’nin dolardan TL’ye geçişinin altında sinsi bir düşünce yatıyor. Zira el koydukları şirketlerin değerinin TL olarak eriyip gitmesini istiyorlar. Borsa İstanbul’un varlıklarını TL’ye çevirdiği de kuyruklu bir yalan. Birkaç milyon dolarlık varlığı çevirse ne olur çevirmesi ne olur.

İhracat ve turizm gelirlerini, doğrudan yabancı yatırımları artırmadan TL’nin dışarıdaki değerini yükseltemezsiniz. İçeride yüzde 8 kronik enflasyon (Euro bölgesinde yüzde 1) gösteriyor ki TL, Türkiye’de yaşayanlar için de hâlâ cazip değil. Hükûmetin OHAL kolaycılığından vazgeçip biran evvel hukuk sistemini rayına oturtması elzem. Mülkiyet hakkını, teşebbüs hürriyetini hiçe sayan uygulamalara son verilmedikçe yatırımcı gelmez. AB ile kavga sürdükçe kavganın en fazla kaybedeni Türkiye olacak.

DOLARDAKİ ARTIŞA KARŞI NELER YAPILMALI?

–Kur artışının harici sebeplerini ortadan kaldıramayacağınıza göre yapabileceklerinize ağırlık verin.

–Yasama ve yargıyı hükûmete bağlayan Olağanüstü Hal’e son verin.

–Enflasyonu düşürün.

–Ekonominin risklerini azaltın.

–Yatırımcıya teminat verin.

–Gasp ettiğiniz şirketleri sahiplerine zararları karşılanarak iade edin.

–Kamunun belirlediği fiyatlar, ücretler ve tarifeleri dolara veya başka bir döviz cinsine endekslenmeyin.

–Merkez Bankası’na, üst kurullara müdahale etmekten vazgeçin ki serbest piyasa yeni denge noktasında istikrara kavuşsun.

–En önemlisi ekonomi adına konuşanların ortak ve rasyonel bir dil kullanmalarını temin edin.

Semih Ardıç, 6.12.2016 /TR724