2005 yılından bu yana uygulanan kısa çalışma ödeneğine yapılan 15 günlük başvuru sayısı 15 yılı ikiye katladı.
KRONOS -6 Nisan 2020
Koronavirüs salgınının ekonomik etkilerini hafifletmek için esnetilen kısa çalışma ödeneğine başvurular ikiye katladı. 2005 yılından bu yana hemen her kriz döneminde uygulanan kısa çalışma ödeneği, 20 Mart’tan itibaren yeniden hızlandırıldı.
TBMM’de kabul edilen torba kanun teklifinde, kısa çalışma ödeneğinden yararlanma şartları esnetildi. Son 3 yılda gerekli olan prim gün sayısı 600’den 450’ye, bu dönemde gerekli olan çalışma süresi ise 90 günden 60 güne indirildi.
Dünya‘dan Hüseyin Gökçe’nin haberine göre kısa çalışma ödeneğinden yararlanma şartlarının esnetilmesiyle birlikte, yapılan başvuru sayısı, uygulamanın başladığı 2005 yılından bu yana kısa çalışma ödeneğinden yararlananların sayısını geçti.
İŞ- KUR verilerine göre 2005 yılı Eylül ayında ilk kez yürürlüğe giren kısa çalışma ödeneğinden bugüne kadar 349 bin 798 kişi için yararlandı. Bunlara yapılan ödemelerin tutarı ise 432 milyon 468 bin 753 lira oldu. Buna karşılık şartları esnetilmiş kısa çalışma ödeneği için 3 Nisan itibariyle 70 binin üzerinde şirket başvururken, bunların çalıştırdığı işgücü sayısı 1 milyonun üzerinde.
Başka bir ifadeyle 15 günde gelen başvuru sayısı, son 15 yıllık süreçte kısa çalışma ödeneğinden yararlananların iki katına ulaşmış durumda.
EN AZ ÖDEME BİN 589 TL
Kısa çalışma ödeneğiyle ilgili yapılan açıklamalarda, en az ödemenin brüt asgari ücretin yüzde 60’ına karşılık gelen bin 752 lira olacağı belirtilmişti. Ancak bu ödemede son asgari ücret üzerinden değil, geriye dönük 12 aylık zaman diliminde elde edilen gelir hesaplanıyor.
Başka bir ifade ile sigortalının son 12 aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde 60’ı ödeniyor. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının yüzde 150’sini geçemiyor.
2019 yılında 2 bin 558 lira olan brüt asgari ücret, 2020’de 2 bin 943 liraya çıkarıldı. Yani 2020 yılı Nisan ayında kısa çalışma ödeneğinden yararlanacak bir sigortalı için, 9 ay eski, 3 ay da yeni asgari ücret üzerinden hesaplama yapılacak. Buna göre son 12 ayda 2 bin 650 liralık ortalama kazanç elde edilirken, söz konusu sigortalıya bunun yüzde 60’ına karşılık gelen bin 592 lira ödeme yapılacak.
[Kronos.News] 6.4.2020
İnsan hakları örgütlerinden TBMM’ye ortak ‘adalet’ çağrısı
Türkiye'nin en önemli insan hakları savunucusu sivil toplum kuruluşları arasında yer alan altı örgüt, yarın görüşülecek infaz yasasının eşit olması çağrısında bulundu. Mevcut haliyle düzenlemenin, toplum vicdanını ve adet duygusunu sarsacağı belirtildi.
YAVUZ GENÇ -6 Nisan 2020
ANKARA – Aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin de bulunduğu altı insan hakları savunucusu örgüt, yarın TBMM’de görüşülecek infaz yasasıyla ilgili ortak açıklamada bulundu. Açıklamada, cezaevlerinin salgın durumlarında en riskli yerler olduğu vurgulandı. Dünya Sağlık Örgütü, BM İşkenceye Karşı Sözleşme Organları, Avrupa Konseyi İşkenceye Karşı Komite gibi kuruluşlar tarafından da açıkça ifade edilen temel kriterlerin, teklifin ne gerekçelerinde ne de maddelerinde yapılan düzenlemelerde gözetilmediği kaydedildi.
“TEKLİF İNSAN HAKLARI GÖZETLENEREK HAZIRLANMADI”
Açıklamada, “7 Nisan Salı günü TBMM Genel Kurulunda görüşüleceği açıklanan ‘Ceza İnfaz Yasası’nda Değişiklik Yapılmasına Yönelik Kanun Teklifi’, içeriği ve kapsamı açısından incelendiğinde, insan hakları örgütleri tarafından ısrarla ifade edilen sorunlara ve taleplere yanıt vermemektedir. Bu teklif insan hakları dikkate alınarak düzenlenmediği gibi, bir salgınla mücadele etmek üzere insanların güvenliğini ve sağlığını esas alan koruyucu tedbirler sağlayacak bir yönetim planından da yoksundur. Keza bir salgın sırasında kapalı infaz kurumlarında gözetilmesi gereken temel koruyucu kriterlerden de yoksundur” denildi.
“TEKLİFLE TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER ARASINDA AYRIMCILIK YAPILIYOR”
“Bu teklif ile cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler arasında ayrımcılık yapılmaktadır” denilen açıklamada, yaşam hakkı bakımından cezaevindeki insanlar arasında tercih yapıldığı vurgulanarak, “Oysa devletin görevi herkesin yaşam hakkını eşit bir biçimde korumaktır” denildi.
“İFADE HÜRRİYETİNİN EN HOYRATÇA İHLAL EDİLDİĞİ ÜLKE”
Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Uzun yıllardır Türkiye’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gündeminde yer alan hasta mahpuslar, yaşlı mahpuslar, çocukları ile birlikte özgürlüğünden alıkonulmuş kadın mahpusların öncelikle ve ayrımsız olarak tahliye edilmeleri ve salgından korunmaları sağlanmalıdır. Öte yandan, başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları olmak üzere, uluslararası insan hakları kuruluşları ve Türkiye’deki insan hakları örgütleri tarafından yıllardır ısrarla ifade ettiği gibi Türkiye, ifade özgürlüğünün en hoyratça ve keyfi olarak ihlal edildiği ülkelerin başında gelmektedir.”
“TERÖR KAVRAMI MUĞLAK”
“Türkiye’nin bir diğer insan hakları sorunu da yargılama öncesi ya da yargılama sırasındaki tutuklulukla ilgilidir. Uzun tutukluluk uygulamalarının bir cezalandırma aracı olarak kullanıldığına dair çok güçlü emareler bulunmaktadır. Terör kavramının son derece muğlak olduğu, hoşa gitmeyen ifadelerin bile kolaylıkla terör suçuyla ilişkilendirildiği Türkiye’de ceza ve tutukevleri, gazeteciler, siyasetçiler, sanatçılar, insan hakları savunucuları ve sivil toplum kuruluşu mensupları ile doludur.”
“BU FIRSAT KAÇIRILMAMALI”
Çıkarılan yargı reform paketleri, yapılmaya çalışılan insan hakları eylem planı, aslında Adalet Bakanlığı’nın bu sorunları bildiğini ve kabul ettiğini de göstermektedir. Eğer bazı istisnalar olacak ise bu istisnalar, kamu vicdanını yaralayacak ve adalete olan güveni sarsacak bir ayrımcılık olarak konulan hükümlerle değil, her bir bireyin kendi koşulları üzerinden tanımlanmalıdır. Bu salgın, Türkiye’nin sadece sağlık tedbirleriyle değil, bu tedbirler münasebetiyle insan haklarına olan saygısını ve bağlılığını da ortaya çıkaracak ciddi bir sınavıdır aynı zamanda. Bu fırsat kaçırılmamalıdır. Bu nedenle, insan onurunu temel alan, insan hakları hukukuna uygun ölçütlerin kullanıldığı, şeffaf ve denetlenebilir bir planın acilen devreye konulmasını ve insan hakları örgütlerinin sesine kulak verilmesini talep ediyoruz.
Eşit Haklar İçin İzleme Derneği – Hak İnisiyatifi Derneği – İnsan Hakları Derneği – İnsan Hakları Gündemi Derneği – Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi – Yurttaşlık Derneği”
[Kronos.News] 6.4.2020
YAVUZ GENÇ -6 Nisan 2020
ANKARA – Aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin de bulunduğu altı insan hakları savunucusu örgüt, yarın TBMM’de görüşülecek infaz yasasıyla ilgili ortak açıklamada bulundu. Açıklamada, cezaevlerinin salgın durumlarında en riskli yerler olduğu vurgulandı. Dünya Sağlık Örgütü, BM İşkenceye Karşı Sözleşme Organları, Avrupa Konseyi İşkenceye Karşı Komite gibi kuruluşlar tarafından da açıkça ifade edilen temel kriterlerin, teklifin ne gerekçelerinde ne de maddelerinde yapılan düzenlemelerde gözetilmediği kaydedildi.
“TEKLİF İNSAN HAKLARI GÖZETLENEREK HAZIRLANMADI”
Açıklamada, “7 Nisan Salı günü TBMM Genel Kurulunda görüşüleceği açıklanan ‘Ceza İnfaz Yasası’nda Değişiklik Yapılmasına Yönelik Kanun Teklifi’, içeriği ve kapsamı açısından incelendiğinde, insan hakları örgütleri tarafından ısrarla ifade edilen sorunlara ve taleplere yanıt vermemektedir. Bu teklif insan hakları dikkate alınarak düzenlenmediği gibi, bir salgınla mücadele etmek üzere insanların güvenliğini ve sağlığını esas alan koruyucu tedbirler sağlayacak bir yönetim planından da yoksundur. Keza bir salgın sırasında kapalı infaz kurumlarında gözetilmesi gereken temel koruyucu kriterlerden de yoksundur” denildi.
“TEKLİFLE TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER ARASINDA AYRIMCILIK YAPILIYOR”
“Bu teklif ile cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler arasında ayrımcılık yapılmaktadır” denilen açıklamada, yaşam hakkı bakımından cezaevindeki insanlar arasında tercih yapıldığı vurgulanarak, “Oysa devletin görevi herkesin yaşam hakkını eşit bir biçimde korumaktır” denildi.
“İFADE HÜRRİYETİNİN EN HOYRATÇA İHLAL EDİLDİĞİ ÜLKE”
Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Uzun yıllardır Türkiye’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gündeminde yer alan hasta mahpuslar, yaşlı mahpuslar, çocukları ile birlikte özgürlüğünden alıkonulmuş kadın mahpusların öncelikle ve ayrımsız olarak tahliye edilmeleri ve salgından korunmaları sağlanmalıdır. Öte yandan, başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları olmak üzere, uluslararası insan hakları kuruluşları ve Türkiye’deki insan hakları örgütleri tarafından yıllardır ısrarla ifade ettiği gibi Türkiye, ifade özgürlüğünün en hoyratça ve keyfi olarak ihlal edildiği ülkelerin başında gelmektedir.”
“TERÖR KAVRAMI MUĞLAK”
“Türkiye’nin bir diğer insan hakları sorunu da yargılama öncesi ya da yargılama sırasındaki tutuklulukla ilgilidir. Uzun tutukluluk uygulamalarının bir cezalandırma aracı olarak kullanıldığına dair çok güçlü emareler bulunmaktadır. Terör kavramının son derece muğlak olduğu, hoşa gitmeyen ifadelerin bile kolaylıkla terör suçuyla ilişkilendirildiği Türkiye’de ceza ve tutukevleri, gazeteciler, siyasetçiler, sanatçılar, insan hakları savunucuları ve sivil toplum kuruluşu mensupları ile doludur.”
“BU FIRSAT KAÇIRILMAMALI”
Çıkarılan yargı reform paketleri, yapılmaya çalışılan insan hakları eylem planı, aslında Adalet Bakanlığı’nın bu sorunları bildiğini ve kabul ettiğini de göstermektedir. Eğer bazı istisnalar olacak ise bu istisnalar, kamu vicdanını yaralayacak ve adalete olan güveni sarsacak bir ayrımcılık olarak konulan hükümlerle değil, her bir bireyin kendi koşulları üzerinden tanımlanmalıdır. Bu salgın, Türkiye’nin sadece sağlık tedbirleriyle değil, bu tedbirler münasebetiyle insan haklarına olan saygısını ve bağlılığını da ortaya çıkaracak ciddi bir sınavıdır aynı zamanda. Bu fırsat kaçırılmamalıdır. Bu nedenle, insan onurunu temel alan, insan hakları hukukuna uygun ölçütlerin kullanıldığı, şeffaf ve denetlenebilir bir planın acilen devreye konulmasını ve insan hakları örgütlerinin sesine kulak verilmesini talep ediyoruz.
Eşit Haklar İçin İzleme Derneği – Hak İnisiyatifi Derneği – İnsan Hakları Derneği – İnsan Hakları Gündemi Derneği – Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi – Yurttaşlık Derneği”
[Kronos.News] 6.4.2020
Avrupa Konseyi: Kovid-19 konusunda mahkumlara yönelik acil önlem alınmalı
Avrupa Konseyi, koronavirüsle mücadele kapsamında üye ülkelere çağrıda bulunarak cezaevlerinde bulunan mahkumların haklarını ve sağlığını koruma altına almak amacıyla acil önlemlerin hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.
BOLD – Avrupa Konseyi İnsan Hakları Temsilcisi Dunja Mijatovic, koronavirüsle mücadele kapsamında üye ülkelere çağrıda bulunarak cezaevlerinde bulunan mahkumların haklarını ve sağlığını koruma altına almak amacıyla acil önlemlerin hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.
Yapılan yazılı açıklamada Mijatovic, “Temel hak ve hürriyetlere uymayan bazı ülkelerin cezaevlerinde bulunan insan hakları savunucuları, gazeteciler ve aktivistler hiç bir şart koşulmadan derhal serbest bırakılmalı” dedi.
CEZAEVLERİNDE TANSİYON YÜKSELİYOR
Bazı Avrupa ülkelerinin hafif suçlardan cezaevinde bulunan mahkumları erken tahliye ettiğine vurgu yapan Mijatoviç Türkiye dahil bütün Avrupa Konseyi üyelerini önlem almaya çağırdı.
Mijatovic, “Üye ülkeleri bütün alternatifleri göz önünde bulundurarak harekete geçmeye çağırıyorum.” ifadesini kullandı.
Avrupa’da bulunan bazı mahkumların koronavirüsten hayatını kaybettiğini ifade eden Mijatovic ziyaretlerin askıya alınması ile birlikte tansiyonun yükseldiğini söyledi.
Üye ülkelerin mahkumlara yönelik acil plan oluşturması gerektiğini ifade eden Mijatovic, bu konuya ayrılabilecek fon üzerinde çalışılması gerektiğini ifade etti.
[BoldMedya] 6.4.2020
BOLD – Avrupa Konseyi İnsan Hakları Temsilcisi Dunja Mijatovic, koronavirüsle mücadele kapsamında üye ülkelere çağrıda bulunarak cezaevlerinde bulunan mahkumların haklarını ve sağlığını koruma altına almak amacıyla acil önlemlerin hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.
Yapılan yazılı açıklamada Mijatovic, “Temel hak ve hürriyetlere uymayan bazı ülkelerin cezaevlerinde bulunan insan hakları savunucuları, gazeteciler ve aktivistler hiç bir şart koşulmadan derhal serbest bırakılmalı” dedi.
CEZAEVLERİNDE TANSİYON YÜKSELİYOR
Bazı Avrupa ülkelerinin hafif suçlardan cezaevinde bulunan mahkumları erken tahliye ettiğine vurgu yapan Mijatoviç Türkiye dahil bütün Avrupa Konseyi üyelerini önlem almaya çağırdı.
Mijatovic, “Üye ülkeleri bütün alternatifleri göz önünde bulundurarak harekete geçmeye çağırıyorum.” ifadesini kullandı.
Avrupa’da bulunan bazı mahkumların koronavirüsten hayatını kaybettiğini ifade eden Mijatovic ziyaretlerin askıya alınması ile birlikte tansiyonun yükseldiğini söyledi.
Üye ülkelerin mahkumlara yönelik acil plan oluşturması gerektiğini ifade eden Mijatovic, bu konuya ayrılabilecek fon üzerinde çalışılması gerektiğini ifade etti.
[BoldMedya] 6.4.2020
BM İşkenceyi Önleme Komitesi’nden hükumetlere erken tahliye çağrısı
Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Komitesi, yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle mahkumların sağlığının korunması için hükümetlere erken tahliye çağrısı yaptı.
BOLD – Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Komitesi Başkanı Malcolm Evans, koronavirüs salgını sırasında cezaevindeki hükümlü ve tutukluların sağlığının korunması için hükümetlere çağrı yaptı.
Komite başkanı ve Bristol Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü Malcolm Evans, bunun yollarından birinin ağır suçlar dışındakilere erken tahliye veya kefaletle serbest bırakma uygulanmasını istedi.
Evans, cezaevlerinin yanı sıra mülteci kampları, psikiyatri hastaneleri için de ek önlemler alınması gerektiğini belirtti.
Evans, “Bu olağanüstü durum olağanüstü ve acil önlemler gerektiriyor. Bu insanlar toplumun gözünden uzak olduğu için çoğu zaman görmezden geliniyor ve kamuyounun sempatisini çekmeyebiliyor. Ama şimdi ahlaki yargılarda bulunma zamanı değil, ölüm kalım meselesi bu ve pek çok kişi büyük acılar çekebilir, hatta ölebilir” diye konuştu.
[BoldMedya] 6.4.2020
BOLD – Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Komitesi Başkanı Malcolm Evans, koronavirüs salgını sırasında cezaevindeki hükümlü ve tutukluların sağlığının korunması için hükümetlere çağrı yaptı.
Komite başkanı ve Bristol Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü Malcolm Evans, bunun yollarından birinin ağır suçlar dışındakilere erken tahliye veya kefaletle serbest bırakma uygulanmasını istedi.
Evans, cezaevlerinin yanı sıra mülteci kampları, psikiyatri hastaneleri için de ek önlemler alınması gerektiğini belirtti.
Evans, “Bu olağanüstü durum olağanüstü ve acil önlemler gerektiriyor. Bu insanlar toplumun gözünden uzak olduğu için çoğu zaman görmezden geliniyor ve kamuyounun sempatisini çekmeyebiliyor. Ama şimdi ahlaki yargılarda bulunma zamanı değil, ölüm kalım meselesi bu ve pek çok kişi büyük acılar çekebilir, hatta ölebilir” diye konuştu.
[BoldMedya] 6.4.2020
Felsefeye ve insana dair sözü olan 20 muhteşem film
Sinemanın başyapıtları hiç şüphesiz insana insan olmanın yüzlerini anlatan filmler…
BOLD– Modern çağın en etkili kitlesel anlatım dili sinemanın da konusu tüm sanatlarda olduğu gibi insan. Felsefi bir mesele olarak “insanın var oluşsal öz”ünü, insan doğasının farklı yüzlerini anlatan filmler ise hiç şüphesiz bu sanatın kilometre taşları. İnsana ayna tutarak bizi bazen utandıran bazen öz eleştiri yaptıran bazen uyaran filmlerden sizler için bir seçki yaptık. İyi seyirler dileriz.
ŞÜPHECİLİK VE ALDANMA
THE MATRIX
Wachowski kardeşlerin sinemada devrim yapan üçlemesi o zaman için büyük bir yenilik olan çekim tekniklerinin yanı sıra –hatta belki daha çok- alt metinleri işleyişiyle kayda değer. Var oluş, öz farkındalık, gerçeklik algısı gibi birçok konuda söyleyecek sözü olan Matrix tekrar tekrar izlenmeyi hak eden yapımlardan.
THE TRUMAN SHOW
Jim Carrey’nin kariyerindeki en önemli iş… Kabukta sadece medya eleştirisi gibi görünse de daha derin soruların peşindeki bir film Truman Show… Bir “ben” var mı, yoksa başkalarının bize biçtikleri rollerden mi ibaretiz?
ÖZGÜR İRADE VE AHLAK
MINORITY REPORT
Spielberg’den kader meselesine farklı bir bakış. Yakın ya da uzak bir gelecek. Önceden görülen suçları cezalandıran bir adalet sistemi. Peki, kader dedikleri nedir? Kuru bir yaprak gibi önünda sürüklendiğimiz rüzgar mı, yoksa özgür seçimlerin sonucu mu?
THE MANCHURIAN CANDIDATE
Birinin sahte kahraman olduğunu nasıl kanıtlarsınız? Üstelik neredeyse bütün toplum ona tapıyorken… Gerçeği bilmek ama kimseye anlatamamak en acı tecrübelerden biri…
ÖLÜM CEZASI
DEAD MAN WALKING
Susan Sarandon’a en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, diğer başrol oyuncusu Sean Penn’e ve yönetmen Tim Robbins’e ise adaylık getirmişti. Ölüm cezasına yürüyen bir adam ve onunla ilgilenen bir rahibenin yürek burkan öyküsü aynı zamanda idam cezasını sorguluyor.
THE LIFE OF DAVID GALE
Yönetmen Alan Parker’ın en iyi işlerinden biri… Kevin Spacet ve Kate Winslett’ı buluşturan film Amerikan ceza sitemine ve idam cezasına getirilmiş en esaslı sinematografik eleştirilerden biri…
TOTALİTERİZM
FAHRENHEIT 451
Elbette tam bir çöp olan 2018 yapımı yeniden çevrimden bahsetmiyoruz. Sinemanın dahi isimi François Truffaut’un Ray Bradbury’nin aynı adlı eserinden uyarladığı film kitabı gibi kült mertebesinde. Meçhul bir gelecekte itfaiyecilerin görevi ateş söndürmek değil yakmaktır; hem de kitapları… 1953’te yayınlanan roman –daha her evde TV bile yokken- etkileşimli interaktif ekranlardan, yapay zekalı robot köpeklerden bahsetmesiyle de bir hayli ilginç bir distopik başyapıt.
EQUILIBRIUM
Christian Bale, Emily Watson, Sean Bean gibi kalbürüstü oyuncuları bir araya getiren yapım, hislerin tüm kötülüklerin kaynağı olarak görülen ve insanların her sabah “hissetme”yi bastıracak ilaçlar almak zorunda olduğu distopik bir gelecekte geçiyor.
BİREYSEL KİMLİK
PERSONA
İsveçli aykırı yönetmen Ingmar Bergman’dan göz kamaştıran bir başyapıt. Döneminin en beğenilen tiyatro oyuncusu olan Elisabeth Vogler bir oyun sırasında aniden susar. Tedaviler, psikoloji seansları hiçbir sonuç vermez. Vogler suskunluğunu sürdürür. O güne kadar konuşarak var olan bu kadın şimdi kimdir peki? Gözlerden ırak bir yazlığa gönderilen Vogler’in hemşiresi Alma ise hiç susmamacasına ona kendi öyküsün anlatmaya başladığında sonuç ne olacaktır?
MEMENTO
Christopher Nolan’ın “zaman” kavramını sinemasının odağına iyiden iyiye oturtacağının işaretini verdiği yapım. Leonard Shelby, kısa süreli hafıza kaybından mustariptir. Karısını öldüren adamdan intikam almanın peşinde olan bazen 15 dakika öncesini bile hatırlamıyorken bunu nasıl yapacaktır? Anıları sürekli kaybolup duruyorken “kim” olduğuna nasıl karar verecektir?
GÜNAH VE KEFARET
FISCHER KING
Bazen öylesine söylediğiniz bir söz başkalarının yaşamında onulmaz acılara yol açabilir. ünlü DJ Jack Lucas’ın yayında söylediği bir sözü yanlış yorumlayan gözü dönmüş bir adam bir barda katliam yapar. Bu olaydan sonra alkolün pençesine düşen ve hayatı tepetaklak olan Lucas (Jeff Bridges) üç yıl sonra akli dengesi yerinde olmayan Perry (Robin Williams) ile tanışır. Lucas’ın asıl sınavı ise Perry’nin üç yıl önceki katliamda karısını kaybettiğini ve akli dengesinin bu olaydan sonra bozulduğunu öğrenmesiyle başlar.
SEVEN POUNDS
“Tanrı dünyayı yedi günde yarattı. Bense benimkini yedi saniyede mahvettim.” Yedi ayrı insana hiç ummadıkları şekilde yardım etmeye çalışan vergi memuru Tim Thomas (Will Smith) hangi günahın kefaretini ödemeye çalışmaktadır ve bunun için ne kadar ileri gidebilecektir?
ULUSLARARASI SİYASET
FAILSAFE
Orijinali 1962 yılında Sidney Lumet tarafından yönetilen filmin 2000 versiyonu tam bir yıldızlar geçidi. George Clooney, Harvey Keitel, Don Cheadle, James Cromwell, Richard Dreyfuss gibi isimleri bir araya getiren filmi Stephen Frears yönetiyor. Tamamen bilgisayar kontrollü hava savunma/taarruz sistemiyle yönetilen Amerikan bombardıman uçakları, yanlışlıkla gelen saldır emri uyarınca, geri dönüşü olmayan fail safe noktasını da geçerler, Moskova’ya 20’ser megatonluk hidrojen bombası atmaya yeminli pilotlar ABD başkanını da dinlememek, kaale almamak için eğitilmişlerdir.
SYRIANA
Prens Nasir, İran Körfezi’nde bulunan doğalgaz ile petrol zengini bir ülkenin tahta geçmesi beklenen mirasçısıdır. Ancak genç bir zihin olarak onun, babasınınkilerden farklı yaklaşımları vardır. Ülkesindeki doğalgazı çıkarma hakkını direkt olarak Amerikan firmasından alarak Çinlilere yönlendirir. O andan itibaren de söz konusu alanda devletler bazında dengeler sarsılmaya başlar.
SAVAŞ ETİĞİ
PLATOON
Oliver Stone’un yönettiği yapım En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil dört dalda Oscar’a uzanmıştır. Vietnam Savaşı’nın ortasında kalan bir müfrezenin genç askerleri takım arkadaşlarını birer birer kaybetmeye başlar. Bu noktadan sonra kimin düşman kimin masum olduğu bulanıklaşır. İçlerinden biri şartlar ne olursa olsun doğruyu yapmak adına kendi takım arkadaşlarına karşı durduğunda ne olacaktır peki?
FULL METAL JACKET
Stanley Kubrick’in yapımcı senarist ve yönetmen olarak imza attığı Full Metal Jacket “askerlik” ve “savaş” konusundaki en sert filmlerden biri. Savaşa gönderilecek askerlere uygulanan eğitimin genç zihinlerde açtığı derin yaralara odaklanan film, ani bir geçişle yer verdiği savaş sahnelerinde ise şiddetin bambaşka bir yüzüne odaklanır.
İNSAN HAKLARI
IN THE NAME OF THE FATHER
En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo dallarında Oscar adayı olan, Altın Ayı ödüllü filmin yönetmen koltuğunda Jim Sheridan oturuyor. 1970’li yılların İngiltere’si… IRA ile mücadele gerekçesiyle en temel hakların bile çiğnendiği bir ortamda sıradan bir İrlandalı genç olan Gerry Conlon (Daniel Day Lewis) bir ev baskınında tutuklanır ve hiç ilgisi olmayan Gyildford bombalamasından sorumlu tutulur. Birçok fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kalan Gerry’nin yaşlı babası da suç ortağı olarak hapse atılır. Kadın bir avukatın (Emma Thompson) yıllar süren mücadelesiyle Gerry direnmeye başlar. İngiltere’nin 2005 yılında bizzat dönemin başbakanı Tony Blair’in ağzından bu olaydan dolayı resmi özür dilediğini hatırlatalım.
SCHINDLER’S LIST
1994 yılında 12 dalda Oscar’a aday olan film; En İyi Film, Yönetim, Kurgu, Sanat Yönetimi, Görüntü, Özgün Müzik ve Senaryo Uyarlaması dallarında akademi heykelciğini kucakladı. Yönetmen Steven Spielberg’in başrolde Niam Leeson, Ben Kingsley ve Ralph Fiennes’e yer verdiği yapım; Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor. Filmin gerçek bir hikayeden uyarlandığını belirtelim.
ADALET VE CEZA
THE SHAWSHANK REDEMPTION
IMDB listesinin bir numarasındaki film, Stephen King’in “Rita Haywort and The Shawshank Redemption” isimli kısa hikayesinden Frank Darabont tarafından uyarlandı. Morgan Freeman ve Tim Robbins’i bir araya getiren film, karısını ve karısının sevgilisini öldürmek suçundan yargılanan ve ömür boyu hapis cezasını çekmek üzere Shawsank Hapishanesi’ne gelen ama aslında masum olan Andy Dufresne’nin (Tim Robbins) öyküsü.
GLADIATOR
Gladyatör’de,İmparator Marcus Aurelius’un hüküm sürdüğü Roma’da bir general olan Maximus imparatorluğun hiyerarşik basamaklarında gitgide yükselmektedir. Babasının kendisini kayırmak yerine Maximus adındaki bu yabancıyı el üstünde tutması da tahtın asıl varisi olan Commodus’u rahatsız etmektedir. Commodus, Maximus ve ailesinin öldürülmesi yönünde emrini çıkarmak için fazla beklemez. Ölümden zor kurtulan Maximus artık bir gladyatör olarak eğitilmek üzere arenaya gönderilir. Maximus’un aklında tek bir istek vardır, Commodus’u öldürmek ve ailesinin intikamını bir an önce almak. Filmin 2001’de En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu (Russel Crowe) aldığını belirtelim.
[BoldMedya] 6.4.2020
BOLD– Modern çağın en etkili kitlesel anlatım dili sinemanın da konusu tüm sanatlarda olduğu gibi insan. Felsefi bir mesele olarak “insanın var oluşsal öz”ünü, insan doğasının farklı yüzlerini anlatan filmler ise hiç şüphesiz bu sanatın kilometre taşları. İnsana ayna tutarak bizi bazen utandıran bazen öz eleştiri yaptıran bazen uyaran filmlerden sizler için bir seçki yaptık. İyi seyirler dileriz.
ŞÜPHECİLİK VE ALDANMA
THE MATRIX
Wachowski kardeşlerin sinemada devrim yapan üçlemesi o zaman için büyük bir yenilik olan çekim tekniklerinin yanı sıra –hatta belki daha çok- alt metinleri işleyişiyle kayda değer. Var oluş, öz farkındalık, gerçeklik algısı gibi birçok konuda söyleyecek sözü olan Matrix tekrar tekrar izlenmeyi hak eden yapımlardan.
THE TRUMAN SHOW
Jim Carrey’nin kariyerindeki en önemli iş… Kabukta sadece medya eleştirisi gibi görünse de daha derin soruların peşindeki bir film Truman Show… Bir “ben” var mı, yoksa başkalarının bize biçtikleri rollerden mi ibaretiz?
ÖZGÜR İRADE VE AHLAK
MINORITY REPORT
Spielberg’den kader meselesine farklı bir bakış. Yakın ya da uzak bir gelecek. Önceden görülen suçları cezalandıran bir adalet sistemi. Peki, kader dedikleri nedir? Kuru bir yaprak gibi önünda sürüklendiğimiz rüzgar mı, yoksa özgür seçimlerin sonucu mu?
THE MANCHURIAN CANDIDATE
Birinin sahte kahraman olduğunu nasıl kanıtlarsınız? Üstelik neredeyse bütün toplum ona tapıyorken… Gerçeği bilmek ama kimseye anlatamamak en acı tecrübelerden biri…
ÖLÜM CEZASI
DEAD MAN WALKING
Susan Sarandon’a en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, diğer başrol oyuncusu Sean Penn’e ve yönetmen Tim Robbins’e ise adaylık getirmişti. Ölüm cezasına yürüyen bir adam ve onunla ilgilenen bir rahibenin yürek burkan öyküsü aynı zamanda idam cezasını sorguluyor.
THE LIFE OF DAVID GALE
Yönetmen Alan Parker’ın en iyi işlerinden biri… Kevin Spacet ve Kate Winslett’ı buluşturan film Amerikan ceza sitemine ve idam cezasına getirilmiş en esaslı sinematografik eleştirilerden biri…
TOTALİTERİZM
FAHRENHEIT 451
Elbette tam bir çöp olan 2018 yapımı yeniden çevrimden bahsetmiyoruz. Sinemanın dahi isimi François Truffaut’un Ray Bradbury’nin aynı adlı eserinden uyarladığı film kitabı gibi kült mertebesinde. Meçhul bir gelecekte itfaiyecilerin görevi ateş söndürmek değil yakmaktır; hem de kitapları… 1953’te yayınlanan roman –daha her evde TV bile yokken- etkileşimli interaktif ekranlardan, yapay zekalı robot köpeklerden bahsetmesiyle de bir hayli ilginç bir distopik başyapıt.
EQUILIBRIUM
Christian Bale, Emily Watson, Sean Bean gibi kalbürüstü oyuncuları bir araya getiren yapım, hislerin tüm kötülüklerin kaynağı olarak görülen ve insanların her sabah “hissetme”yi bastıracak ilaçlar almak zorunda olduğu distopik bir gelecekte geçiyor.
BİREYSEL KİMLİK
PERSONA
İsveçli aykırı yönetmen Ingmar Bergman’dan göz kamaştıran bir başyapıt. Döneminin en beğenilen tiyatro oyuncusu olan Elisabeth Vogler bir oyun sırasında aniden susar. Tedaviler, psikoloji seansları hiçbir sonuç vermez. Vogler suskunluğunu sürdürür. O güne kadar konuşarak var olan bu kadın şimdi kimdir peki? Gözlerden ırak bir yazlığa gönderilen Vogler’in hemşiresi Alma ise hiç susmamacasına ona kendi öyküsün anlatmaya başladığında sonuç ne olacaktır?
MEMENTO
Christopher Nolan’ın “zaman” kavramını sinemasının odağına iyiden iyiye oturtacağının işaretini verdiği yapım. Leonard Shelby, kısa süreli hafıza kaybından mustariptir. Karısını öldüren adamdan intikam almanın peşinde olan bazen 15 dakika öncesini bile hatırlamıyorken bunu nasıl yapacaktır? Anıları sürekli kaybolup duruyorken “kim” olduğuna nasıl karar verecektir?
GÜNAH VE KEFARET
FISCHER KING
Bazen öylesine söylediğiniz bir söz başkalarının yaşamında onulmaz acılara yol açabilir. ünlü DJ Jack Lucas’ın yayında söylediği bir sözü yanlış yorumlayan gözü dönmüş bir adam bir barda katliam yapar. Bu olaydan sonra alkolün pençesine düşen ve hayatı tepetaklak olan Lucas (Jeff Bridges) üç yıl sonra akli dengesi yerinde olmayan Perry (Robin Williams) ile tanışır. Lucas’ın asıl sınavı ise Perry’nin üç yıl önceki katliamda karısını kaybettiğini ve akli dengesinin bu olaydan sonra bozulduğunu öğrenmesiyle başlar.
SEVEN POUNDS
“Tanrı dünyayı yedi günde yarattı. Bense benimkini yedi saniyede mahvettim.” Yedi ayrı insana hiç ummadıkları şekilde yardım etmeye çalışan vergi memuru Tim Thomas (Will Smith) hangi günahın kefaretini ödemeye çalışmaktadır ve bunun için ne kadar ileri gidebilecektir?
ULUSLARARASI SİYASET
FAILSAFE
Orijinali 1962 yılında Sidney Lumet tarafından yönetilen filmin 2000 versiyonu tam bir yıldızlar geçidi. George Clooney, Harvey Keitel, Don Cheadle, James Cromwell, Richard Dreyfuss gibi isimleri bir araya getiren filmi Stephen Frears yönetiyor. Tamamen bilgisayar kontrollü hava savunma/taarruz sistemiyle yönetilen Amerikan bombardıman uçakları, yanlışlıkla gelen saldır emri uyarınca, geri dönüşü olmayan fail safe noktasını da geçerler, Moskova’ya 20’ser megatonluk hidrojen bombası atmaya yeminli pilotlar ABD başkanını da dinlememek, kaale almamak için eğitilmişlerdir.
SYRIANA
Prens Nasir, İran Körfezi’nde bulunan doğalgaz ile petrol zengini bir ülkenin tahta geçmesi beklenen mirasçısıdır. Ancak genç bir zihin olarak onun, babasınınkilerden farklı yaklaşımları vardır. Ülkesindeki doğalgazı çıkarma hakkını direkt olarak Amerikan firmasından alarak Çinlilere yönlendirir. O andan itibaren de söz konusu alanda devletler bazında dengeler sarsılmaya başlar.
SAVAŞ ETİĞİ
PLATOON
Oliver Stone’un yönettiği yapım En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil dört dalda Oscar’a uzanmıştır. Vietnam Savaşı’nın ortasında kalan bir müfrezenin genç askerleri takım arkadaşlarını birer birer kaybetmeye başlar. Bu noktadan sonra kimin düşman kimin masum olduğu bulanıklaşır. İçlerinden biri şartlar ne olursa olsun doğruyu yapmak adına kendi takım arkadaşlarına karşı durduğunda ne olacaktır peki?
FULL METAL JACKET
Stanley Kubrick’in yapımcı senarist ve yönetmen olarak imza attığı Full Metal Jacket “askerlik” ve “savaş” konusundaki en sert filmlerden biri. Savaşa gönderilecek askerlere uygulanan eğitimin genç zihinlerde açtığı derin yaralara odaklanan film, ani bir geçişle yer verdiği savaş sahnelerinde ise şiddetin bambaşka bir yüzüne odaklanır.
İNSAN HAKLARI
IN THE NAME OF THE FATHER
En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo dallarında Oscar adayı olan, Altın Ayı ödüllü filmin yönetmen koltuğunda Jim Sheridan oturuyor. 1970’li yılların İngiltere’si… IRA ile mücadele gerekçesiyle en temel hakların bile çiğnendiği bir ortamda sıradan bir İrlandalı genç olan Gerry Conlon (Daniel Day Lewis) bir ev baskınında tutuklanır ve hiç ilgisi olmayan Gyildford bombalamasından sorumlu tutulur. Birçok fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kalan Gerry’nin yaşlı babası da suç ortağı olarak hapse atılır. Kadın bir avukatın (Emma Thompson) yıllar süren mücadelesiyle Gerry direnmeye başlar. İngiltere’nin 2005 yılında bizzat dönemin başbakanı Tony Blair’in ağzından bu olaydan dolayı resmi özür dilediğini hatırlatalım.
SCHINDLER’S LIST
1994 yılında 12 dalda Oscar’a aday olan film; En İyi Film, Yönetim, Kurgu, Sanat Yönetimi, Görüntü, Özgün Müzik ve Senaryo Uyarlaması dallarında akademi heykelciğini kucakladı. Yönetmen Steven Spielberg’in başrolde Niam Leeson, Ben Kingsley ve Ralph Fiennes’e yer verdiği yapım; Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor. Filmin gerçek bir hikayeden uyarlandığını belirtelim.
ADALET VE CEZA
THE SHAWSHANK REDEMPTION
IMDB listesinin bir numarasındaki film, Stephen King’in “Rita Haywort and The Shawshank Redemption” isimli kısa hikayesinden Frank Darabont tarafından uyarlandı. Morgan Freeman ve Tim Robbins’i bir araya getiren film, karısını ve karısının sevgilisini öldürmek suçundan yargılanan ve ömür boyu hapis cezasını çekmek üzere Shawsank Hapishanesi’ne gelen ama aslında masum olan Andy Dufresne’nin (Tim Robbins) öyküsü.
GLADIATOR
Gladyatör’de,İmparator Marcus Aurelius’un hüküm sürdüğü Roma’da bir general olan Maximus imparatorluğun hiyerarşik basamaklarında gitgide yükselmektedir. Babasının kendisini kayırmak yerine Maximus adındaki bu yabancıyı el üstünde tutması da tahtın asıl varisi olan Commodus’u rahatsız etmektedir. Commodus, Maximus ve ailesinin öldürülmesi yönünde emrini çıkarmak için fazla beklemez. Ölümden zor kurtulan Maximus artık bir gladyatör olarak eğitilmek üzere arenaya gönderilir. Maximus’un aklında tek bir istek vardır, Commodus’u öldürmek ve ailesinin intikamını bir an önce almak. Filmin 2001’de En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu (Russel Crowe) aldığını belirtelim.
[BoldMedya] 6.4.2020
“Bankasya’ya para yatırmaya değil hırsızlığa gitselerdi affedileceklerdi”
Banka soyan çetelere yargı paketiyle tahliye yolu açıldığını söyleyen İsmail Saymaz, ‘Fakat Bank Asya’ya para yatırmışsanız, bu terör örgütü faaliyeti olduğundan affedilmiyor’ dedi
BOLD- Ceza İnfaz Kanununda değişiklik öngören 2. yargı paketi eleştirilerin gölgesinde yarın TBMM Genel Kurulunda oylanması bekleniyor. Yargı paketi kapsamına giren ve kapsam dışı bırakılan suçlar yüzünden günlerdir tartışmalar devam ediyor. Tasarının, siyasi suçlarla ifade suçlarını kapsamaması çokça eleştirildi. Organize suçlarda infaz indirimi sağlayan yasa tasarısının, terör suçları kapsamında görülen Cemaat davalarından yargılananları içermemesi tepkilere neden oldu.
SOYAN DEĞİL YATIRAN AFFEDİLMİYOR
Öte yandan Meclisten geçirilmesi düşünülen paketteki çarpıklığa dikkat çeken gazeteci İsmail Saymaz konuyla ilgili ilginç bir tespitte bulundu. Bankaya para yatırmanın banka soymaktan daha fazla cezalandırıldığını vurgulayan Saymaz ”Af yasa tasarısından anladığım şudur: Üç kişi bir araya gelip banka soyarsanız cezanız affa uğruyor. Çünkü bu örgüt, suç örgütüdür. Fakat Bank Asya’ya para yatırmışsanız, vezneye tek başına da gitseniz, bu terör örgütü faaliyeti olduğundan affedilmiyor” ifadelerini kullandı.
BOLD- Ceza İnfaz Kanununda değişiklik öngören 2. yargı paketi eleştirilerin gölgesinde yarın TBMM Genel Kurulunda oylanması bekleniyor. Yargı paketi kapsamına giren ve kapsam dışı bırakılan suçlar yüzünden günlerdir tartışmalar devam ediyor. Tasarının, siyasi suçlarla ifade suçlarını kapsamaması çokça eleştirildi. Organize suçlarda infaz indirimi sağlayan yasa tasarısının, terör suçları kapsamında görülen Cemaat davalarından yargılananları içermemesi tepkilere neden oldu.
SOYAN DEĞİL YATIRAN AFFEDİLMİYOR
Öte yandan Meclisten geçirilmesi düşünülen paketteki çarpıklığa dikkat çeken gazeteci İsmail Saymaz konuyla ilgili ilginç bir tespitte bulundu. Bankaya para yatırmanın banka soymaktan daha fazla cezalandırıldığını vurgulayan Saymaz ”Af yasa tasarısından anladığım şudur: Üç kişi bir araya gelip banka soyarsanız cezanız affa uğruyor. Çünkü bu örgüt, suç örgütüdür. Fakat Bank Asya’ya para yatırmışsanız, vezneye tek başına da gitseniz, bu terör örgütü faaliyeti olduğundan affedilmiyor” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 6.4.2020Af yasa tasarısından anladığım şudur:— İsmail Saymaz (@ismailsaymaz) April 6, 2020
Üç kişi biraraya gelip banka soyarsanız cezanız affa uğruyor.
Çünkü bu örgüt, suç örgütüdür.
Fakat Bank Asya’ya para yatırmışsanız, vezneye tek başına da gitseniz, bu terör örgütü faaliyeti olduğundan affedilmiyor.
ABD’de korkunç bilanço
Korona virüsü salgınının bu hafta zirve yapması beklenen ABD'de, bir günde 1151 kişinin öldüğü açıklandı. Yetkililer, bu haftayı "ABD'nin Pearl Harbour'ı, 11 Eylül'ü olacak" sözleriyle tanımlamıştı.
ABD’nin bu hafta, salgının en kritik dönemlerinden birini yaşaması bekleniyor. Amerikan ordusunun Sağlık Dairesi Başkanı Amiral Doktor Jerome Adams bu hafta için “ABD’nin Pearl Harbour’ı, 11 Eylül’ü olacak” benzetmesi yapmıştı.
ABD'de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınında ölenlerin sayısı son 24 saatte 1151 artarak 9 bin 654'e çıktı.Dünyada Kovid-19 salgınının etkili olduğu ülkeler listesinde ilk sırada bulunan ABD'de vaka ve ölü sayısı her geçen gün artıyor.
Johns Hopkins Üniversitesinin paylaştığı son verilere göre, ülkede virüsün bulaştığı kişi sayısı son 24 saatte 25 bin 722 artışla 337 bin 971'e, ölü sayısı ise 1151 artarak 9 bin 654'e çıktı.
Dünya genelinde ABD'yi 135 bin 32 vakayla İspanya ve 128 bin 948 vakayla İtalya takip ediyor.
ABD'DE SALGININ MERKEZİ NEW YORK
Öte yandan, ABD'deki eyaletlere bakıldığında, salgın etkisini en çok New York'ta hissettirmeye devam ediyor.
New York eyaletinde dün 114 bin 174 olan vaka sayısı 8 bin 986 artışla 123 bin 160'a çıkarken, New York'u 37 bin 505 vakayla New Jersey, 15 bin 718 vakayla da Michigan takip ediyor.
Can kaybı bakımından New York 4 bin 159 ölümle ilk sıradaki yerini korurken, onu 917 ölümle New Jersey ve 617 ölümle Michigan eyaletleri izliyor.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
ABD’nin bu hafta, salgının en kritik dönemlerinden birini yaşaması bekleniyor. Amerikan ordusunun Sağlık Dairesi Başkanı Amiral Doktor Jerome Adams bu hafta için “ABD’nin Pearl Harbour’ı, 11 Eylül’ü olacak” benzetmesi yapmıştı.
ABD'de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınında ölenlerin sayısı son 24 saatte 1151 artarak 9 bin 654'e çıktı.Dünyada Kovid-19 salgınının etkili olduğu ülkeler listesinde ilk sırada bulunan ABD'de vaka ve ölü sayısı her geçen gün artıyor.
Johns Hopkins Üniversitesinin paylaştığı son verilere göre, ülkede virüsün bulaştığı kişi sayısı son 24 saatte 25 bin 722 artışla 337 bin 971'e, ölü sayısı ise 1151 artarak 9 bin 654'e çıktı.
Dünya genelinde ABD'yi 135 bin 32 vakayla İspanya ve 128 bin 948 vakayla İtalya takip ediyor.
ABD'DE SALGININ MERKEZİ NEW YORK
Öte yandan, ABD'deki eyaletlere bakıldığında, salgın etkisini en çok New York'ta hissettirmeye devam ediyor.
New York eyaletinde dün 114 bin 174 olan vaka sayısı 8 bin 986 artışla 123 bin 160'a çıkarken, New York'u 37 bin 505 vakayla New Jersey, 15 bin 718 vakayla da Michigan takip ediyor.
Can kaybı bakımından New York 4 bin 159 ölümle ilk sıradaki yerini korurken, onu 917 ölümle New Jersey ve 617 ölümle Michigan eyaletleri izliyor.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Çin'de ikinci dalga korkusu
Çin'de hiçbir belirti göstermeyen korona virüsü hastalarının sayısında artış tespit edildi. Bu vakaların ikinci dalgaya neden olmasından endişe duyuluyor.
Korona virüsü salgınını kontrol altına almış görünen Çin’de, asemptomatik (belirti göstermeyen) vakalarda artış tespit edildi. Geçtiğimiz haftadan itibaren asemptomatik vakaları da raporlamaya başlayan ülkede, son bir günde hiçbir belirti göstermeyen ve bu nedenle hastalığı yayma riski bulunan 78 kişi tespit edildi. Bir önceki gün, sadece 47 asemptomatik vaka yakalanmıştı.
705 ASEMPTOMATİK VAKA GÖZLEM ALTINDA
Asemptomatik vakaların yaklaşık yarısının, virüsün ilk ortaya çıktığı Hubei eyaletinde tespit edildi. Bu eyaletin başkenti ve salgının merkez üssü olan Wuhan’da ocak ayından bu yana süren karantina önlemlerinin 8 Nisan’da kaldırılması kararı, asemptomatik vakalardaki artış nedeniyle ülke genelinde endişe uyandırdı. Ülke genelinde şu an için 705 asemptomatik kişinin gözetim altında tutulduğu belirtiliyor.
39 YENİ İTHAL VAKA
Çin Ulusak Sağlık Komisyonu, ülkede son bir günde yurtdışından gelen 39 yeni ‘ithal’ vaka tespit edildiğini de duyurdu. Bu sayı da bir önceki gün 30 olarak kayıtlara geçmişti.
SINIR KONTROLLERİ ARTIRILDI
Pekin yönetimi asemptomatik ve ithal vakalardaki artış nedeniyle sınır kontrollerini sıkılaştırıldığını da açıkladı.Ulusal Sağlık Komisyonu Sözcüsü Mi Feng de, “İthal vaka riski devam ediyor” dedi.
ŞİNHUA: 45 BÖLGE RİSKLİ DURUMDA
Çin’de virüsün etkilerinin azalmasıyla beraber bazı bölgeler ‘temiz’ ilan edilmişti. Şinhua haber ajansı, Çin’de geçtiğimiz haftalarda asemptomatik vakaların raporlanmaya başlanmasıyla beraber, 45 bölgenin tekrar ‘riskli’ duruma geldiğini duyurdu.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Korona virüsü salgınını kontrol altına almış görünen Çin’de, asemptomatik (belirti göstermeyen) vakalarda artış tespit edildi. Geçtiğimiz haftadan itibaren asemptomatik vakaları da raporlamaya başlayan ülkede, son bir günde hiçbir belirti göstermeyen ve bu nedenle hastalığı yayma riski bulunan 78 kişi tespit edildi. Bir önceki gün, sadece 47 asemptomatik vaka yakalanmıştı.
705 ASEMPTOMATİK VAKA GÖZLEM ALTINDA
Asemptomatik vakaların yaklaşık yarısının, virüsün ilk ortaya çıktığı Hubei eyaletinde tespit edildi. Bu eyaletin başkenti ve salgının merkez üssü olan Wuhan’da ocak ayından bu yana süren karantina önlemlerinin 8 Nisan’da kaldırılması kararı, asemptomatik vakalardaki artış nedeniyle ülke genelinde endişe uyandırdı. Ülke genelinde şu an için 705 asemptomatik kişinin gözetim altında tutulduğu belirtiliyor.
39 YENİ İTHAL VAKA
Çin Ulusak Sağlık Komisyonu, ülkede son bir günde yurtdışından gelen 39 yeni ‘ithal’ vaka tespit edildiğini de duyurdu. Bu sayı da bir önceki gün 30 olarak kayıtlara geçmişti.
SINIR KONTROLLERİ ARTIRILDI
Pekin yönetimi asemptomatik ve ithal vakalardaki artış nedeniyle sınır kontrollerini sıkılaştırıldığını da açıkladı.Ulusal Sağlık Komisyonu Sözcüsü Mi Feng de, “İthal vaka riski devam ediyor” dedi.
ŞİNHUA: 45 BÖLGE RİSKLİ DURUMDA
Çin’de virüsün etkilerinin azalmasıyla beraber bazı bölgeler ‘temiz’ ilan edilmişti. Şinhua haber ajansı, Çin’de geçtiğimiz haftalarda asemptomatik vakaların raporlanmaya başlanmasıyla beraber, 45 bölgenin tekrar ‘riskli’ duruma geldiğini duyurdu.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Uzmanlardan korkutan uyarı
Araştırmacılar, Kovid-19'a yol açan yeni tip koronavirüsün farklı yüzeylerde saatlerce ve hatta günlerce yaşayabileceğini belirten çalışmalara imza attı.
İlk ortaya atılan iddialara göre koronavirüs bakır yüzeylerde dört saat, karton üzerinde 24 saat, plastik ve paslanmaz çelik yüzeylerdeyse üç güne kadar hayatta kalabiliyor. Bununla birlikte virüsün aktif kalma süresi sıcaklık, nem oranı ve virüsün miktarı gibi faktörlere göre değişiklik gösterebiliyor.
Hong Kong Üniversitesi'nden (HKU) araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmaya göre ise Kovid-19'a neden olan koronavirüs, paslanmaz çelik ve plastik yüzeylerde dört güne kadar, yüz maskesinin dış tabakasında ise bir haftaya kadar kalabiliyor.
Ekip ayrıca, çamaşır suyu da dahil olmak üzere yaygın kullanılan ev dezenfektanlarının virüsü “öldürmede” etkili olduğunu buldu. Lancet adlı akademik tıp yayınında yer bulan çalışma, Kovid-19'un stabilitesine ve bulaşmasını engellemeye dair artan bir araştırma birikimine katkıda bulunuyor.
Hong Kong Üniversitesi halk sağlığı okulunun araştırmacılarından Leo Poon Lit-man ve Malik Peiris, “Kovid-19 uygun bir ortamda epey kararlı olabilir. Ancak standart dezenfeksiyon yöntemine karşı da dayanıksızdır” ifadelerini kullandı.
Araştırmacılar, virüsün oda sıcaklığında çeşitli yüzeylerde ne kadar süre bulaşıcı kalabileceğini test etti. Kağıt üzerinde üç saatten az dayanabilen virüsün, işlenmiş ahşap ve kumaş üzerinde (standart bir pamuk laboratuvar önlüğü) ikinci gün kaybolduğu görüldü. Cam ve banknotlarda dördüncü gün kaybolan virüsün, paslanmaz çelik ve plastik üzerinde ise dört ila yedi gün boyunca mevcut olduğu tespit edildi.
Araştırmacılar ayrıca, yedi gün sonra cerrahi bir yüz maskesinin dış tabakasında hala “çarpıcı bir şekilde” saptanabilir bir enfeksiyon seviyesi gördüklerini söyledi. Peiris, “Bu yüzden ameliyat maskesi takıyorsanız maskenin dışına dokunmamanız çok önemli” dedi ve ekledi:
"Çünkü elleriniz virüsle kirlenebilir ve dokunduğunuzda virüsü gözlerinize aktarabilirsiniz."
Araştırmada ayrıca, virüs konsantrasyonunun tüm yüzeylerde hızla azaldığı saptandı. Araştırmacılar, söz konusu bulguların gündelik temas sonucu enfekte olma durumunu birebir yansıtmayabileceğini ekledi. Çünkü çalışmada virüsün varlığı, gündelik yaşamdaki gibi eller ve parmaklar aracılığıyla değil, laboratuvar araçları tarafından tespit edildi.
Hong Kong Üniversitesi araştırmacılarının bulguları, dışarıdan alınan ürünleri eve getirirken ne tür önlemler alınması gerektiğine dair görüşlere de katkıda bulunuyor.
South China Morning Post’un aktardığına göre konserve kutularının virüsü enfeksiyona neden olacak kadar taşımasının teorik olarak mümkün olduğunu söyleyen Poon, kesin riskin henüz bilinmediğini söyledi ve ekledi:
"Kendinizi korumak istiyorsanız, iyi hijyen sağlayın, ellerinizi sık sık yıkayın ve temizlemeden yüzünüze, ağzınıza veya burnunuza dokunmamaya çalışın."
Amerikalı araştırmacıların geçen ay Nature’da yayımladığı koronavirüsün çevresel stabilitesiyle ilgili bir araştırma, virüsün bazı yüzeylerde günlerce bulaşıcı kalabileceği sonucuna varmıştı.
Ekip, virüsün plastik ve çelik üzerinde 72 saate kadar mevcut olduğunu, ancak bakırda dört saatten fazla, kartonda ise 24 saatten fazla kalamadığını saptamıştı. Ekipte Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri'nden bilim insanları da yer almıştı.
Wordometers’ta yer alan verilere göre dünya çapında koronavirüs vaka sayısı bugün itibarıyla 1 milyon 277 bin 204’e ulaştı. 266 binden fazla kişinin hastalıktan kurtulduğu ifade edilirken, 69 bin 500’den fazla kişinin de hayatını kaybettiği bildirildi.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
İlk ortaya atılan iddialara göre koronavirüs bakır yüzeylerde dört saat, karton üzerinde 24 saat, plastik ve paslanmaz çelik yüzeylerdeyse üç güne kadar hayatta kalabiliyor. Bununla birlikte virüsün aktif kalma süresi sıcaklık, nem oranı ve virüsün miktarı gibi faktörlere göre değişiklik gösterebiliyor.
Hong Kong Üniversitesi'nden (HKU) araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmaya göre ise Kovid-19'a neden olan koronavirüs, paslanmaz çelik ve plastik yüzeylerde dört güne kadar, yüz maskesinin dış tabakasında ise bir haftaya kadar kalabiliyor.
Ekip ayrıca, çamaşır suyu da dahil olmak üzere yaygın kullanılan ev dezenfektanlarının virüsü “öldürmede” etkili olduğunu buldu. Lancet adlı akademik tıp yayınında yer bulan çalışma, Kovid-19'un stabilitesine ve bulaşmasını engellemeye dair artan bir araştırma birikimine katkıda bulunuyor.
Hong Kong Üniversitesi halk sağlığı okulunun araştırmacılarından Leo Poon Lit-man ve Malik Peiris, “Kovid-19 uygun bir ortamda epey kararlı olabilir. Ancak standart dezenfeksiyon yöntemine karşı da dayanıksızdır” ifadelerini kullandı.
Araştırmacılar, virüsün oda sıcaklığında çeşitli yüzeylerde ne kadar süre bulaşıcı kalabileceğini test etti. Kağıt üzerinde üç saatten az dayanabilen virüsün, işlenmiş ahşap ve kumaş üzerinde (standart bir pamuk laboratuvar önlüğü) ikinci gün kaybolduğu görüldü. Cam ve banknotlarda dördüncü gün kaybolan virüsün, paslanmaz çelik ve plastik üzerinde ise dört ila yedi gün boyunca mevcut olduğu tespit edildi.
Araştırmacılar ayrıca, yedi gün sonra cerrahi bir yüz maskesinin dış tabakasında hala “çarpıcı bir şekilde” saptanabilir bir enfeksiyon seviyesi gördüklerini söyledi. Peiris, “Bu yüzden ameliyat maskesi takıyorsanız maskenin dışına dokunmamanız çok önemli” dedi ve ekledi:
"Çünkü elleriniz virüsle kirlenebilir ve dokunduğunuzda virüsü gözlerinize aktarabilirsiniz."
Araştırmada ayrıca, virüs konsantrasyonunun tüm yüzeylerde hızla azaldığı saptandı. Araştırmacılar, söz konusu bulguların gündelik temas sonucu enfekte olma durumunu birebir yansıtmayabileceğini ekledi. Çünkü çalışmada virüsün varlığı, gündelik yaşamdaki gibi eller ve parmaklar aracılığıyla değil, laboratuvar araçları tarafından tespit edildi.
Hong Kong Üniversitesi araştırmacılarının bulguları, dışarıdan alınan ürünleri eve getirirken ne tür önlemler alınması gerektiğine dair görüşlere de katkıda bulunuyor.
South China Morning Post’un aktardığına göre konserve kutularının virüsü enfeksiyona neden olacak kadar taşımasının teorik olarak mümkün olduğunu söyleyen Poon, kesin riskin henüz bilinmediğini söyledi ve ekledi:
"Kendinizi korumak istiyorsanız, iyi hijyen sağlayın, ellerinizi sık sık yıkayın ve temizlemeden yüzünüze, ağzınıza veya burnunuza dokunmamaya çalışın."
Amerikalı araştırmacıların geçen ay Nature’da yayımladığı koronavirüsün çevresel stabilitesiyle ilgili bir araştırma, virüsün bazı yüzeylerde günlerce bulaşıcı kalabileceği sonucuna varmıştı.
Ekip, virüsün plastik ve çelik üzerinde 72 saate kadar mevcut olduğunu, ancak bakırda dört saatten fazla, kartonda ise 24 saatten fazla kalamadığını saptamıştı. Ekipte Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri'nden bilim insanları da yer almıştı.
Wordometers’ta yer alan verilere göre dünya çapında koronavirüs vaka sayısı bugün itibarıyla 1 milyon 277 bin 204’e ulaştı. 266 binden fazla kişinin hastalıktan kurtulduğu ifade edilirken, 69 bin 500’den fazla kişinin de hayatını kaybettiği bildirildi.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
TBMM için 'hukuk-vicdan testi'
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile hazırladığı infaz indirimi düzenlemesinde teröre ve şiddete bulaşmamış on binlerce masum insan liste dışında tutuldu. Yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda müzakere edilmesi beklenen düzenleme öncesi her kesimden "Bu vahim hatadan dönün, hiç olmazsa infaz indiriminde adaleti sağlayın" çağrısında bulunuldu. Paketin Türkiye için "vicdan ve hukuk testi" olacağını belirten T24 yazarı Murat Sabuncu, "Siyasi mahkûmlar, gazeteciler hapiste kalacak, görüşün bile imkânsız hale geldiği günlerde öyle mi?" sorusunu yöneltti.
Türkiye'nin uzun süredir ekonomik krizle boğuştuğuna işaret eden gazeteci Murat Sabuncu yarın müzakere edilmesi beklenen infaz indirimi paketinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) için "vicdan ve hukuk testi" niteliğinde olacağını vurguladı.
Sabuncu bugün T24'te "Siyasi mahkûmlar, gazeteciler hapiste kalacak, görüşün bile imkansız hale geldiği günlerde öyle mi?" başlığıyla yayımlanan makalesinde Adalet Komisyonu'nda kabul edilen maddelerin vicdanları kanattığını kaydetti.
DÜŞÜNCE SUÇLULARINA AF YOK, TECAVÜZCÜLERE VAR!
"Meclis Adalet Komisyonu'ndan geçen şekliyle çoğu tutuklu; düşünce suçluları, siyasi suçlular, gazeteciler bu düzenlemeden yararlanamayacak." diyen Sabuncu, "Ne Demirtaş ne Kışanak ne Kavala ne Terkoğlu ne Pehlivan ne Ağırel… Ne de adlarını sayamayacağımız kadar çok sayıdaki diğerleri…" ifadelerini kullandı.
Sabuncu avukat Akın Atalay şahsi Twitter hesabında dile getirdiği vahim bir son dakika düzenlemesine de dikkati çekti. Buna göre cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, uyuşturucu imal ve ticareti suçlarına da örtülü af geliyor.
"SALGIN SEBEBİYLE SALMAK MECBURİYETİNDESİNİZ"
4 Nisan Cumartesi sabaha karşı Adalet Komisyonu toplantısında bu suçlardan mahkûm olanların açık cezaevine gönderilmesi maddesi teklife ilave edildi. Azılı suçlular 31 Mayıs'a kadar evlerine gönderilecek. Adalet Bakanı bu süreyi iki kez uzatabilecek.
Sabuncu, Atalay'ın "Yani bu kişileri salgından koruyoruz da… Ancak muhalifsen, gazeteciysen, hükümeti eleştirdiysen öl… İnfaz yasası ile hükümlüleri salıp tutukluları içeride tutmak akıl tutulmasıdır. Hükümlüleri salıveriyorsanız, ki virüs salgını sebebiyle bu indirim anlaşılabilir, tutukluları salıvermeniz mecburidir.." cümlelerine atıf yaptı.
ÖZGÜRLÜKLERİ KADAR HAYATLARI DA TEHLİKEDE
"Türkiye bu hafta Meclis'te bir 'hukuk-vicdan' testinden geçecek." ifadelerini kullanan Sabuncu, "Ne yazık ki son yıllarda pek çok kez bu teste girildi ve pek çoğunda sınıfta kalındı. Ancak bu kez özgürlük kadar hayat hakkı da tehdit altında düşüncesinden dolayı hapiste olanların." dedi.
Seyahat yasakları yüzünden mahpusların aileleri ile yüz yüze görüşme imkânından mahrum kaldığına işaret eden Sabuncu, "Hapistekinin oksijeni haftada bir aile ziyaretidir. O günün hayaliyle yaşar. Tabi aileleri de… Peki şehir sınırlarının kapatıldığı, ulaşımın olmadığı şartlarda bu insanların tek oksijeninin de kesileceğinin farkında değil misiniz?" sorusunu yöneltti.
"ONLAR ORADAYKEN RAHAT RAHAT HAYATIMIZA DEVAM MI EDECEĞİZ?"
Sabuncu şöyle devam etti: "Çoğunu yaşadığı şehirlerden kilometrelerce uzağa taşıdığınız siyasi mahkûmlar, hem 'kişiye ve topluma karşı suç işleyenler' bırakılırken içeride kalacak hem de yakınları ile görüşmeleri imkansız hale gelecek. Ve biz rahat rahat hayatımıza devam edeceğiz öyle mi?"
Sabuncu makaleyi şu can alıcı soru ile noktaladı: "Siyasi mahkûmlar, gazeteciler hapiste kalacak, görüşün bile imkânsız hale geldiği günlerde öyle mi?"
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Türkiye'nin uzun süredir ekonomik krizle boğuştuğuna işaret eden gazeteci Murat Sabuncu yarın müzakere edilmesi beklenen infaz indirimi paketinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) için "vicdan ve hukuk testi" niteliğinde olacağını vurguladı.
Sabuncu bugün T24'te "Siyasi mahkûmlar, gazeteciler hapiste kalacak, görüşün bile imkansız hale geldiği günlerde öyle mi?" başlığıyla yayımlanan makalesinde Adalet Komisyonu'nda kabul edilen maddelerin vicdanları kanattığını kaydetti.
DÜŞÜNCE SUÇLULARINA AF YOK, TECAVÜZCÜLERE VAR!
"Meclis Adalet Komisyonu'ndan geçen şekliyle çoğu tutuklu; düşünce suçluları, siyasi suçlular, gazeteciler bu düzenlemeden yararlanamayacak." diyen Sabuncu, "Ne Demirtaş ne Kışanak ne Kavala ne Terkoğlu ne Pehlivan ne Ağırel… Ne de adlarını sayamayacağımız kadar çok sayıdaki diğerleri…" ifadelerini kullandı.
Sabuncu avukat Akın Atalay şahsi Twitter hesabında dile getirdiği vahim bir son dakika düzenlemesine de dikkati çekti. Buna göre cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, uyuşturucu imal ve ticareti suçlarına da örtülü af geliyor.
"SALGIN SEBEBİYLE SALMAK MECBURİYETİNDESİNİZ"
4 Nisan Cumartesi sabaha karşı Adalet Komisyonu toplantısında bu suçlardan mahkûm olanların açık cezaevine gönderilmesi maddesi teklife ilave edildi. Azılı suçlular 31 Mayıs'a kadar evlerine gönderilecek. Adalet Bakanı bu süreyi iki kez uzatabilecek.
Sabuncu, Atalay'ın "Yani bu kişileri salgından koruyoruz da… Ancak muhalifsen, gazeteciysen, hükümeti eleştirdiysen öl… İnfaz yasası ile hükümlüleri salıp tutukluları içeride tutmak akıl tutulmasıdır. Hükümlüleri salıveriyorsanız, ki virüs salgını sebebiyle bu indirim anlaşılabilir, tutukluları salıvermeniz mecburidir.." cümlelerine atıf yaptı.
ÖZGÜRLÜKLERİ KADAR HAYATLARI DA TEHLİKEDE
"Türkiye bu hafta Meclis'te bir 'hukuk-vicdan' testinden geçecek." ifadelerini kullanan Sabuncu, "Ne yazık ki son yıllarda pek çok kez bu teste girildi ve pek çoğunda sınıfta kalındı. Ancak bu kez özgürlük kadar hayat hakkı da tehdit altında düşüncesinden dolayı hapiste olanların." dedi.
Seyahat yasakları yüzünden mahpusların aileleri ile yüz yüze görüşme imkânından mahrum kaldığına işaret eden Sabuncu, "Hapistekinin oksijeni haftada bir aile ziyaretidir. O günün hayaliyle yaşar. Tabi aileleri de… Peki şehir sınırlarının kapatıldığı, ulaşımın olmadığı şartlarda bu insanların tek oksijeninin de kesileceğinin farkında değil misiniz?" sorusunu yöneltti.
"ONLAR ORADAYKEN RAHAT RAHAT HAYATIMIZA DEVAM MI EDECEĞİZ?"
Sabuncu şöyle devam etti: "Çoğunu yaşadığı şehirlerden kilometrelerce uzağa taşıdığınız siyasi mahkûmlar, hem 'kişiye ve topluma karşı suç işleyenler' bırakılırken içeride kalacak hem de yakınları ile görüşmeleri imkansız hale gelecek. Ve biz rahat rahat hayatımıza devam edeceğiz öyle mi?"
Sabuncu makaleyi şu can alıcı soru ile noktaladı: "Siyasi mahkûmlar, gazeteciler hapiste kalacak, görüşün bile imkânsız hale geldiği günlerde öyle mi?"
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
İranlı sözcü 'manipülasyon' dedi: Dünyayı Çin'in rakam ve istatistikleri bu hale getirdi
İran Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Kiyanuş Cihanpur, Çin yönetiminin yeni tip koronavirüsle (Kovid-19) ilgili açıklamalarını eleştirerek, "Çin, Kovid-19'dan ölenler ve hastalarla ilgili açıkladığı rakam ve istatistiklerle dünyaya acı bir şaka yaptı." dedi.
Cihanpur, başkent Tahran'da düzenlediği basın toplantısında soruları cevapladı.
"Çin Kovid-19'dan ölenler ve hastalarla ilgili açıkladığı rakam ve istatistiklerle dünyaya acı bir şaka yaptı." diyen Cihanpur, "Bu hastalığa yakalanan ülkeler, Çin'in açıklamalarını göz önüne alarak, hastalığın gripten daha hafif olduğunu zannetti. Böyle değil. Bu hastalığın döneminin iki ay olduğunu söylemek de mümkün değil." değerlendirmesinde bulundu.
'Tahran'da durum 'kırmızı' seviyede'
Tahran'da durumun "kırmızı" seviyede olduğuna işaret eden Cihanpur, şunları söyledi:
"Tahran'da ölü ve vak'a sayısı düşüşe geçmişti. Ama Nevruz tatilinin bitmesiyle halkın şehre dönmesi ve iş yerlerinin açılması neticesinde, gelecek hafta rakamların artışını beklemek lazım. Önlemlere riayet edilmez ve konu hafife alınırsa, başkentte salgın yeniden başlayabilir."
Çin'den dünyaya yayılan Kovid-19, İran'da ilk olarak 19 Şubat'ta Kum kentinde görülmüş, ardından ülkenin tamamına yayılmıştı.
İran'da bugün itibarıyla yeni tip koronavirüs kaynaklı can kaybı 3 bin 603'e, vaka sayısı ise 58 bin 226'ya ulaştı.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Cihanpur, başkent Tahran'da düzenlediği basın toplantısında soruları cevapladı.
"Çin Kovid-19'dan ölenler ve hastalarla ilgili açıkladığı rakam ve istatistiklerle dünyaya acı bir şaka yaptı." diyen Cihanpur, "Bu hastalığa yakalanan ülkeler, Çin'in açıklamalarını göz önüne alarak, hastalığın gripten daha hafif olduğunu zannetti. Böyle değil. Bu hastalığın döneminin iki ay olduğunu söylemek de mümkün değil." değerlendirmesinde bulundu.
'Tahran'da durum 'kırmızı' seviyede'
Tahran'da durumun "kırmızı" seviyede olduğuna işaret eden Cihanpur, şunları söyledi:
"Tahran'da ölü ve vak'a sayısı düşüşe geçmişti. Ama Nevruz tatilinin bitmesiyle halkın şehre dönmesi ve iş yerlerinin açılması neticesinde, gelecek hafta rakamların artışını beklemek lazım. Önlemlere riayet edilmez ve konu hafife alınırsa, başkentte salgın yeniden başlayabilir."
Çin'den dünyaya yayılan Kovid-19, İran'da ilk olarak 19 Şubat'ta Kum kentinde görülmüş, ardından ülkenin tamamına yayılmıştı.
İran'da bugün itibarıyla yeni tip koronavirüs kaynaklı can kaybı 3 bin 603'e, vaka sayısı ise 58 bin 226'ya ulaştı.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Ölüler sokaklara taştı
Güney Amerika ülkesi Ekvador'un en kalabalık ve en büyük kenti Guayaquil'de, koronavirüs sebebiyle birçok kişinin hayatını kaybetmesi sonrası hastane ve morglarda yer kalmayınca, halk ölülerin naaşlarını sokaklarda bırakmak zorunda kaldı.
Yaklaşık 17 milyon nüfuslu ülkede Covid 19 salgını sonrası kamu hizmetleri sistemi çöküntüye uğrarken, hastaneler vaka sayısının çokluğu sebebiyle yatak yetersizliğinden dolayı yeni hasta kabul edemez duruma geldi. Euronews'te yer alan habere göre sağlık kuruluşlarının morgları dolup taşarken, cenaze hizmetlerinde büyük aksaklıklar yaşandı.
Mezarlıklarda yer kalmadığı için birçok merhum yakını, ölülerini evlerinin önünde naylon ve tabutlar içerisinde bekletmek zorunda kaldı. Sağlık görevlileri 3 milyon nüfuslu şehirde bir hafta içerisinde 300 cansız bedeni evlerin bahçesinden alarak mezarlığa götürdüğünü açıkladı.
Ülkede sağlık sisteminde yaşanan sıkıntılardan dolayı koronavirüs sebebiyle ölenlerin sayısı tam olarak bilinemiyor.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Yaklaşık 17 milyon nüfuslu ülkede Covid 19 salgını sonrası kamu hizmetleri sistemi çöküntüye uğrarken, hastaneler vaka sayısının çokluğu sebebiyle yatak yetersizliğinden dolayı yeni hasta kabul edemez duruma geldi. Euronews'te yer alan habere göre sağlık kuruluşlarının morgları dolup taşarken, cenaze hizmetlerinde büyük aksaklıklar yaşandı.
Mezarlıklarda yer kalmadığı için birçok merhum yakını, ölülerini evlerinin önünde naylon ve tabutlar içerisinde bekletmek zorunda kaldı. Sağlık görevlileri 3 milyon nüfuslu şehirde bir hafta içerisinde 300 cansız bedeni evlerin bahçesinden alarak mezarlığa götürdüğünü açıkladı.
Ülkede sağlık sisteminde yaşanan sıkıntılardan dolayı koronavirüs sebebiyle ölenlerin sayısı tam olarak bilinemiyor.
[Samanyolu Haber] 6.4.2020
Harriet Tubman [Abdullah Aymaz]
2020 Şubat sonunda Colorado –Denver’e gitmiştim. Takwa Mescid’i ziyaret ettim. Orada İmam Abdurrahim Ali ile görüştük. Kendisi Warisüddin Muhammed grubundan… Liderleri Warisüddin Muhammed de bu Mescide gelmiş. Malum ABD’de 40 milyon Afrika kökenli insan yaşıyor. Bunların on milyonu Müslüman… Şîi, Vehhabi, Selefî grupların içinde en büyük grup üç buçuk milyonluk Varisüddin Muhammed grubudur. Şubat ayı, Afrikan Amerikanların ayıdır. Pek çok program yapılır.
Takwa Mescid’in İmamı, Abdürrahim Ali 29 Şubat 2020’de burada da akşam saat altıdan, dokuza kadar bir program hazırladığını söyledi. Hatta hazırladıkları bir broşürü bize takdim etti. Broşürde, Warisüddin Muhammed’in Malcom X’in bir de tanımadığım bir hanımefendinin fotoğrafı vardı. İmam Abdürrahim Ali, onun özgürlük mücadelecisi bir hanım olduğunu söyledi. Sekiz asır önce gelmiş ve halen Amerika’da yaşayan Afrikanların hatıralarını kutlama ayı olan bu Şubat ayında onlardan bahsedilecek ve onlar anılacak. Davetiyeyi aldık ve bir araştırma yaparak o hanımefendiyi tanımaya çalıştık.
Aslında 8 asır önce Mali’den pek çok Afrikan, Amerika’ya gelmiş. 300 gemisi bulunan Musa Mansa, Batı Afrika’nın en zengini bir kişiydi. Onun Haiti’ye getirdiği insanlar. Haiti’den Florida’ya getirilmiş. Orada Kızılderililerle evlilikler gerçekleşmiş. Afrika’dan ilk gelenlerin çoğu Müslüman oldukları için, bazı Kızılderililerin İslamiyete girmesine vesile olmuşlar.
Harriet Tubman’a (1820-1913) gelince, onun doğum yeri Haryland… 1949 yılında yani 29 yaşında doğum yerinden Kuzey’e Maryland’a kölelik hayatından kurtulmak için kaçtı. Oradan yer altı demiryolu ile kaçmıştı. Sonradan bu yeraltı demir yolunda kondüktör olmuş, eline böyle bir fırsat geçince, kendi hayatını riske atarak, yüzlerce aile fertlerinin ve başkalarının kölelikten kurtulup hürriyete kavuşmasına yardımcı olmuştur.
Amerika’nın iç savaşı döneminde köleliğin kaldırılması yanlısı, yani bir hürriyet savaşçısı idi. Sonradan “Birlik Ordusu” için bir casus idi.
İç Savaş sonrasında Tubman, eski kölelerin hayatlarına devam etmeleri için yardımcı oluyordu. Aynı zamanda yaşlılara da yardımcı oluyordu. Hayatının onuruna 2016 yılında ABD Hazine Bakanlığı, 20 dolardaki Andrew Jackson’ı Harriet Tubman ile değiştirmeye karar verdiler.
Harriet Tubman onuruna pek çok okula ismi verilmiştir.
Yeraltı demir yolundaki cesaretinden dolayı kendisine HALKIN MUSA’sı denildi.
Köleliğin bitmesini isteyen fakat aşırı bir aktivist olan John Brown kendisine, “GENERAL TUBMAN!” diye hitap ediyordu.
O mücadele döneminde pek çok köle sahibi Tubman’ın yakalanması için 40.000 dolar ödül koymuştu.
Savaş zamanında, kazandığı para çok az olduğundan yardımları istediği gibi yapamadığı için ayrıca evinde yemekler yapıp satarak para kazanmaya çalışıyor ve geçimini de böyle sağlıyordu.
Bütün bunlardan başkaca da “Yerli ve yaşlı siyahîler” için bir ev açmıştı. Orada yetimlere de bakım sağlıyordu. Harriet Tubman’ın vefatından sonra da bu BAKIM EVİ, devam etmiştir.
Yeraltı demiryolu ile 300’den fazla kaçak kölenin kurtarılmasına vesile olan bu hanımefendi ile Warisüddin Muhammed ve Malcom X ele alınıp hatıraları ve hizmetleriyle gündeme geliyor bu kadirşinas insanlar arasında…
1935’te başlayan Milliyetçi İslam hareketi 1975’ten sonra ırkçılığın panzehiri olan Warisüddin Muhammed tarafından gerçek İslamî rayına oturtuldu.
1935-1975 arasında geçen zaman için de “Temizlenme zamanı, abdest alma dönemi” diyorlar. Çünkü İslamiyetten hiç haberleri yokken, günahların çamurların içinden çıkmışçasına İslamî bir hakikatten haberdar olmanın heyecanıyla uyanmış oldular. Gerçi ilk başlangıç bir ırkçı söylemle karıştırılmıştı ama Warisüddin Muhammed “İslamiyet evrenseldir. Bir ırkın dini olmak gibi dar bir çerçeveye hapsedilemez” diyerek dar kalıpları kırmış, hatta bütün dünya ile temasa geçerek bir açılım yapılmıştı. Ta o zamanlarda bir mektup yazarak Papa ile irtibata geçmişti. Bazılarında ezilmişliğin hissiliğiyle Amerikan düşmanlığı anlayışına karşı, “Gerçek Amerikalılar biziz. Biz sekiz yüz sene önce Amerika’ya geldik. Esas yerliler biziz. Bu ülke bizim” mealinde sözler söyleyerek, konferanslarında hep yanında Amerikan bayrağı bulundurmuştur. Bugün Amerikan Devleti, İslamiyet adına resmen onları tanır. Her sene Aralıkta yayınlanan tebriklerde, Katoliklerin, Protestanların, Musevilerin büyüklerinin ortak imzalarının yanında Warisüddin Muhammed’in Baş İmamı, İmam Talibin de imzası da bulunur. Çok önemli bir konumdur.
[Abdullah Aymaz] 6.4.2020 [Samanyolu Haber]
Takwa Mescid’in İmamı, Abdürrahim Ali 29 Şubat 2020’de burada da akşam saat altıdan, dokuza kadar bir program hazırladığını söyledi. Hatta hazırladıkları bir broşürü bize takdim etti. Broşürde, Warisüddin Muhammed’in Malcom X’in bir de tanımadığım bir hanımefendinin fotoğrafı vardı. İmam Abdürrahim Ali, onun özgürlük mücadelecisi bir hanım olduğunu söyledi. Sekiz asır önce gelmiş ve halen Amerika’da yaşayan Afrikanların hatıralarını kutlama ayı olan bu Şubat ayında onlardan bahsedilecek ve onlar anılacak. Davetiyeyi aldık ve bir araştırma yaparak o hanımefendiyi tanımaya çalıştık.
Aslında 8 asır önce Mali’den pek çok Afrikan, Amerika’ya gelmiş. 300 gemisi bulunan Musa Mansa, Batı Afrika’nın en zengini bir kişiydi. Onun Haiti’ye getirdiği insanlar. Haiti’den Florida’ya getirilmiş. Orada Kızılderililerle evlilikler gerçekleşmiş. Afrika’dan ilk gelenlerin çoğu Müslüman oldukları için, bazı Kızılderililerin İslamiyete girmesine vesile olmuşlar.
Harriet Tubman’a (1820-1913) gelince, onun doğum yeri Haryland… 1949 yılında yani 29 yaşında doğum yerinden Kuzey’e Maryland’a kölelik hayatından kurtulmak için kaçtı. Oradan yer altı demiryolu ile kaçmıştı. Sonradan bu yeraltı demir yolunda kondüktör olmuş, eline böyle bir fırsat geçince, kendi hayatını riske atarak, yüzlerce aile fertlerinin ve başkalarının kölelikten kurtulup hürriyete kavuşmasına yardımcı olmuştur.
Amerika’nın iç savaşı döneminde köleliğin kaldırılması yanlısı, yani bir hürriyet savaşçısı idi. Sonradan “Birlik Ordusu” için bir casus idi.
İç Savaş sonrasında Tubman, eski kölelerin hayatlarına devam etmeleri için yardımcı oluyordu. Aynı zamanda yaşlılara da yardımcı oluyordu. Hayatının onuruna 2016 yılında ABD Hazine Bakanlığı, 20 dolardaki Andrew Jackson’ı Harriet Tubman ile değiştirmeye karar verdiler.
Harriet Tubman onuruna pek çok okula ismi verilmiştir.
Yeraltı demir yolundaki cesaretinden dolayı kendisine HALKIN MUSA’sı denildi.
Köleliğin bitmesini isteyen fakat aşırı bir aktivist olan John Brown kendisine, “GENERAL TUBMAN!” diye hitap ediyordu.
O mücadele döneminde pek çok köle sahibi Tubman’ın yakalanması için 40.000 dolar ödül koymuştu.
Savaş zamanında, kazandığı para çok az olduğundan yardımları istediği gibi yapamadığı için ayrıca evinde yemekler yapıp satarak para kazanmaya çalışıyor ve geçimini de böyle sağlıyordu.
Bütün bunlardan başkaca da “Yerli ve yaşlı siyahîler” için bir ev açmıştı. Orada yetimlere de bakım sağlıyordu. Harriet Tubman’ın vefatından sonra da bu BAKIM EVİ, devam etmiştir.
Yeraltı demiryolu ile 300’den fazla kaçak kölenin kurtarılmasına vesile olan bu hanımefendi ile Warisüddin Muhammed ve Malcom X ele alınıp hatıraları ve hizmetleriyle gündeme geliyor bu kadirşinas insanlar arasında…
1935’te başlayan Milliyetçi İslam hareketi 1975’ten sonra ırkçılığın panzehiri olan Warisüddin Muhammed tarafından gerçek İslamî rayına oturtuldu.
1935-1975 arasında geçen zaman için de “Temizlenme zamanı, abdest alma dönemi” diyorlar. Çünkü İslamiyetten hiç haberleri yokken, günahların çamurların içinden çıkmışçasına İslamî bir hakikatten haberdar olmanın heyecanıyla uyanmış oldular. Gerçi ilk başlangıç bir ırkçı söylemle karıştırılmıştı ama Warisüddin Muhammed “İslamiyet evrenseldir. Bir ırkın dini olmak gibi dar bir çerçeveye hapsedilemez” diyerek dar kalıpları kırmış, hatta bütün dünya ile temasa geçerek bir açılım yapılmıştı. Ta o zamanlarda bir mektup yazarak Papa ile irtibata geçmişti. Bazılarında ezilmişliğin hissiliğiyle Amerikan düşmanlığı anlayışına karşı, “Gerçek Amerikalılar biziz. Biz sekiz yüz sene önce Amerika’ya geldik. Esas yerliler biziz. Bu ülke bizim” mealinde sözler söyleyerek, konferanslarında hep yanında Amerikan bayrağı bulundurmuştur. Bugün Amerikan Devleti, İslamiyet adına resmen onları tanır. Her sene Aralıkta yayınlanan tebriklerde, Katoliklerin, Protestanların, Musevilerin büyüklerinin ortak imzalarının yanında Warisüddin Muhammed’in Baş İmamı, İmam Talibin de imzası da bulunur. Çok önemli bir konumdur.
[Abdullah Aymaz] 6.4.2020 [Samanyolu Haber]
Almanya’dan, AB Komisyonu Başkanı Leyen’e ‘Yunanistan’daki mültecileri getirin’ mektubu!
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e bir mektup gönderen Hristiyan Demokrat Partisi’ne (CDU) üye 50 milletvekili, Yunanistan’daki mültecilerin Almanya’ya getirilmesini istedi.
Almanya’da Başbakan Angela Merkel’in Hristiyan Demokrat Partisi’ne (CDU) mensup 50 milletvekili Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e bir mektup gönderdi.
Mektubun altını tek tek imzalayan 50 milletvekili Leyen’den, Yunanistan’da mülteci kamplarında bulunan kadınlar, çocuklu anneler ve kimsesiz çocukların Almanya’ya getirilmesi talep etti.
[TR724] 6.4.2020
Almanya’da Başbakan Angela Merkel’in Hristiyan Demokrat Partisi’ne (CDU) mensup 50 milletvekili Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e bir mektup gönderdi.
Mektubun altını tek tek imzalayan 50 milletvekili Leyen’den, Yunanistan’da mülteci kamplarında bulunan kadınlar, çocuklu anneler ve kimsesiz çocukların Almanya’ya getirilmesi talep etti.
[TR724] 6.4.2020
Norveç salgının kontrol altına alındığını açıkladı
Norveç Sağlık Bakanı Bent Hoeie, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının kontrol altına alındığını ve hastalığın bulaşma oranının 0,7’ye kadar düştüğünü açıkladı.
“Norveç’te Koronavirüs taşıyan hastalar ortalama 0,7 kişiyi daha enfekte ediyor” diyen Hoeie, hükümetin hedefinin bu oranı en fazla bir kişi ile sınırlamak olduğunu hatırlattı.
Norveç Hükümeti, çarşamba günü (8 Nisan) okulların kapatılması da dahil olmak üzere devam eden kısıtlamaların nisan ayının sonuna kadar uzatılıp, uzatılmayacağı konusunda karar verecek.
İlk vakanın 26 Şubat’ta görüldüğü ülkede bugüne kadar 5 bin 760 kişinin enfekte olduğu, 73 kişinin Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiği açıklandı.
[TR724] 6.4.2020
“Norveç’te Koronavirüs taşıyan hastalar ortalama 0,7 kişiyi daha enfekte ediyor” diyen Hoeie, hükümetin hedefinin bu oranı en fazla bir kişi ile sınırlamak olduğunu hatırlattı.
Norveç Hükümeti, çarşamba günü (8 Nisan) okulların kapatılması da dahil olmak üzere devam eden kısıtlamaların nisan ayının sonuna kadar uzatılıp, uzatılmayacağı konusunda karar verecek.
İlk vakanın 26 Şubat’ta görüldüğü ülkede bugüne kadar 5 bin 760 kişinin enfekte olduğu, 73 kişinin Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiği açıklandı.
[TR724] 6.4.2020
Prof. Dr. Cengiz Aktar: ‘‘50 bin siyasi tutuklu idama mahkûm ediliyor’’
Salı günü TBMM’de görüşülecek olan infaz yasası teklifinde siyasi tutukluların kapsam dışı bırakıldığını kaydeden Prof. Dr. Cengiz Aktar, ‘‘Hükümet, 50 bin siyasi mahkûmu kapsam dışı bırakarak idama mahkûm ediyor.’’ dedi.
KHK TV’ye konuşan siyaset bilimci Prof. Dr. Cengiz Aktar, infaz yasa tasarısıyla ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu.
PROF. DR. AKTAR: 50 BİN SİYASİ MAHKÛMU İDAMA MAHKÛM EDİYORLAR
Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktıktan sonra on binlerce kişinin ölümüne sebep olan koronavirüs salgını sebebiyle hızlandırılan infaz yasası teklifinde siyasi tutukluların kapsam dışına bırakıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Aktar, ‘‘Koronavirüsünden ötürü dünya zorunlu bir oruç tutuyor. Koronanın nelere kadir olduğunu görüyoruz. 50 bin siyasi mahkûmu kapsam dışı bırakarak idama mahkûm ediyor, infaz ediyorlar. AKP-MHP son toplantısından; son derece geniş terör tanımını asla kaale almayacağı, bu insanların hapiste kalacağı, buna mukabil 90 bin adli suçlunun ise salıverileceği anlaşılıyor. Önümüzdeki hafta Meclisten bu karar çıkacak.’’ diye konuştu.
‘‘ERDOĞAN’IN BU KİŞİLERE KİŞİSEL GAREZİ VAR, HERKES BİR NEVİ TERÖRİST’’
Türkiye’nin önde gelen isimlerinin halen cezaevinde siyasi sebeplerle tutulduğuna işaret eden Aktar sözlerini şöyle sürdürdü: ‘‘Osman Kavala, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş, Mümtaz’er Türköne gibi star isimler var. Tayyip Erdoğan’ın bunlara kişisel bir garezi olduğu ortaya çıkıyor. Sadece bunlar değil, hapiste yüzlerce hasta mahkûm, bebekli anneler, kadınlar var. Bu tam bir rezilliktir. Bu hatadan dönülmesi için infaz yasası muazzam bir fırsattı. Maalesef Türkiye’yi yöneten güruhun böyle bir niyeti yok, böyle bir fıtratı da yok. Onlar için kendileri gibi düşünmeyen, hapiste olsun veya olmasın herkes bir nevi terörist.’’
‘‘İKTİDARDAN BEKLENEN İNSANİ BİR TAVIRDIR’’
Koronavirüs salgını sebebiyle cezaevlerinin büyük risk altında olduğunu belirten Prof. Dr. Aktar, ‘‘AİHM, BM gibi insan haklarını referans alan örgütler, uluslararası kuruluşlar, insan hakları savunucuları, yurt içinden sivil toplum kuruluşları ve insanlar hükümete çağrıda bulunuyor. Virüs salgınından ötürü hapishanelerde felaket olabileceğini ifade ediyor. Bu durum siyasi meseleyi aşmıştır. İktidardan beklenen insani bir tavırdır. Yurt içinden ve yurt dışından yapılan çağrılar, içeride hapis tutulan insanların ne dedikleri veya demedikleri ile alakalı değil, burada insanı bir çağrı var. Fakat hükümet bu tip çağrılara dahi tamamen sağır ve kör olmuş. İnsanları hapiste, bu salgında yargısız infaza tabi tutarsa felaket şeyler olacaktır.’’ şeklinde konuştu.
‘‘OHAL VE KHK MAĞDURLARI SOSYAL ÖLÜME MAHKÛM EDİLMİŞ’’
Koronavirüs sebebiyle yaşanan sosyal tecridi KHK’lıların 4 yıldır yaşadığını hatırlatan Aktar sözlerini şöyle tamamladı: ‘‘Aileleriyle birlikte OHAL ve KHK mağdurlarının sayıları milyonları aşmış durumdadır. İş ve aş verilmeyerek “sosyal ölüme” mahkûm edilen bu insanlardan, hapiste olanları ise bu yasa tasarısı ile doğrudan doğruya infaz edilecek gibi görünüyor. KHK’lıların, Türkiye’de rejim gibi düşünmeyen herkesin, ”insan olma vasfından çıkarılmış insanlar” olduğunu görüyoruz. Devlet bu fırsatı kaçırdı. Çünkü böyle bir fıtratları yok. KHK’lılar rejimin gözünde insan değil öyle anlaşılıyor.
KHK’lı veya KHK’sız bu salgın da en önemlisi insan hayatıdır. Hayatta kalmak tek ilkemiz olmalı. Bunun için de yapabileceğimiz en önemli şey evde kalmak. Evde kalıp işini kaybetme durumunda olanların da devletten ısrarla yardım istemesi gerekiyor.’’
[TR724] 6.4.2020
KHK TV’ye konuşan siyaset bilimci Prof. Dr. Cengiz Aktar, infaz yasa tasarısıyla ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu.
PROF. DR. AKTAR: 50 BİN SİYASİ MAHKÛMU İDAMA MAHKÛM EDİYORLAR
Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktıktan sonra on binlerce kişinin ölümüne sebep olan koronavirüs salgını sebebiyle hızlandırılan infaz yasası teklifinde siyasi tutukluların kapsam dışına bırakıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Aktar, ‘‘Koronavirüsünden ötürü dünya zorunlu bir oruç tutuyor. Koronanın nelere kadir olduğunu görüyoruz. 50 bin siyasi mahkûmu kapsam dışı bırakarak idama mahkûm ediyor, infaz ediyorlar. AKP-MHP son toplantısından; son derece geniş terör tanımını asla kaale almayacağı, bu insanların hapiste kalacağı, buna mukabil 90 bin adli suçlunun ise salıverileceği anlaşılıyor. Önümüzdeki hafta Meclisten bu karar çıkacak.’’ diye konuştu.
‘‘ERDOĞAN’IN BU KİŞİLERE KİŞİSEL GAREZİ VAR, HERKES BİR NEVİ TERÖRİST’’
Türkiye’nin önde gelen isimlerinin halen cezaevinde siyasi sebeplerle tutulduğuna işaret eden Aktar sözlerini şöyle sürdürdü: ‘‘Osman Kavala, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş, Mümtaz’er Türköne gibi star isimler var. Tayyip Erdoğan’ın bunlara kişisel bir garezi olduğu ortaya çıkıyor. Sadece bunlar değil, hapiste yüzlerce hasta mahkûm, bebekli anneler, kadınlar var. Bu tam bir rezilliktir. Bu hatadan dönülmesi için infaz yasası muazzam bir fırsattı. Maalesef Türkiye’yi yöneten güruhun böyle bir niyeti yok, böyle bir fıtratı da yok. Onlar için kendileri gibi düşünmeyen, hapiste olsun veya olmasın herkes bir nevi terörist.’’
‘‘İKTİDARDAN BEKLENEN İNSANİ BİR TAVIRDIR’’
Koronavirüs salgını sebebiyle cezaevlerinin büyük risk altında olduğunu belirten Prof. Dr. Aktar, ‘‘AİHM, BM gibi insan haklarını referans alan örgütler, uluslararası kuruluşlar, insan hakları savunucuları, yurt içinden sivil toplum kuruluşları ve insanlar hükümete çağrıda bulunuyor. Virüs salgınından ötürü hapishanelerde felaket olabileceğini ifade ediyor. Bu durum siyasi meseleyi aşmıştır. İktidardan beklenen insani bir tavırdır. Yurt içinden ve yurt dışından yapılan çağrılar, içeride hapis tutulan insanların ne dedikleri veya demedikleri ile alakalı değil, burada insanı bir çağrı var. Fakat hükümet bu tip çağrılara dahi tamamen sağır ve kör olmuş. İnsanları hapiste, bu salgında yargısız infaza tabi tutarsa felaket şeyler olacaktır.’’ şeklinde konuştu.
‘‘OHAL VE KHK MAĞDURLARI SOSYAL ÖLÜME MAHKÛM EDİLMİŞ’’
Koronavirüs sebebiyle yaşanan sosyal tecridi KHK’lıların 4 yıldır yaşadığını hatırlatan Aktar sözlerini şöyle tamamladı: ‘‘Aileleriyle birlikte OHAL ve KHK mağdurlarının sayıları milyonları aşmış durumdadır. İş ve aş verilmeyerek “sosyal ölüme” mahkûm edilen bu insanlardan, hapiste olanları ise bu yasa tasarısı ile doğrudan doğruya infaz edilecek gibi görünüyor. KHK’lıların, Türkiye’de rejim gibi düşünmeyen herkesin, ”insan olma vasfından çıkarılmış insanlar” olduğunu görüyoruz. Devlet bu fırsatı kaçırdı. Çünkü böyle bir fıtratları yok. KHK’lılar rejimin gözünde insan değil öyle anlaşılıyor.
KHK’lı veya KHK’sız bu salgın da en önemlisi insan hayatıdır. Hayatta kalmak tek ilkemiz olmalı. Bunun için de yapabileceğimiz en önemli şey evde kalmak. Evde kalıp işini kaybetme durumunda olanların da devletten ısrarla yardım istemesi gerekiyor.’’
[TR724] 6.4.2020
KHK’lı Nükleer Tıp Uzmanı korona araştırması için ABD’ye davet edildi!
Almanya’da yaşayan KHK’lı Nükleer Tıp Uzmanı Murat Sadıç, koronayla tedavisiyle ilgili iki çalışmasıyla ABD’den kabul aldı. Murat Sadıç, Harvard’a bağlı hastanede çalışmalarını sürdürecek.
KHK ile ihraç edildikten sonra tutuklanan Murat Sadıç tahliye olduktan sonra Türkiye’yi kaçak yollardan terk ederek Almanya’da mülteci olarak yaşamaya başladı. Almanya’da akademik çalışmalarını sürdüren Sadıç’ın Alman Dışişleri Bakanlığı’na sunduğu proje kabul edildi. Son iki yıldır aldığı fonla radyoaktif madde üretim alanında çalışan Sadıç, Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’dan misafir profesör olarak kabul aldı. Sadıç, korona virüsü tedavisi nedeniyle yaptığı son iki çalışmayı sunması üzerine ailesiyle birlikte hızlıca Amerika’ya davet edildi.
Sadıç, 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşadıklarını, korona salgını sürecinde Almanya’da çalıştığı hastanede sağlık çalışanları için alınan önlemleri ve korona tedavisi için üzerinde çalıştığı Nükleer Tıp alanındaki iki projeyi Boldmedya’dan Cevheri Güven’e anlattı:
SADIÇ: KORONA TEDAVİSİ ÜZERİNE İKİ ÇALIŞMAM VAR
“Dünyada virüse özgü tedavi yöntemi henüz yok. Aşı ve ilaç tedavisi için bilim insanları çalışıyor. Virüsün yüzeyindeki reseptör ya da almaç dediğimiz şeyleri hedef alarak aşı geliştirmeye çalışılıyor. Ya da bazı çalışmalarda virüsü izole edip genetiğini sekanslamaya (dizilim) yönelik aşılar var. Genel itibariyle aşılar bu mantıkta üretilmeye çalışılıyor.
Benim bulduğum ve çalıştığım yöntem nükleer teknolojiyi kullanmak üzerine. Virüsün yüzeyinde bulunan bir reseptör veya proteini belirleyip, bunu radyoaktif bir madde ile birleştirip kodlayarak, bunu virüsün hem tanısında hem de tedavisinde kullanabilmek.
Nükleer Tıp rutininde bazı kanserlerde buna benzer tanı ve tedavi yöntemini kullanıyoruz. Bu özellikle son 4-5 yıldır çok popüler bir konu ve pek çok kanser türünde çığır açtı. Buna teranostik deniyor. Terapi ve diyagnostiğin birleşimi.
Benim yöntemimde, virüse ait özel bir yapı belirlenip, virüs nerede olursa olsun gidip onu bulup hem görüntü elde edip hem de yok edeceğiz.
Diğer ikinci bir çalışmam ise antikorlar üzerine. Vücudumuzda antikor dediğimiz savunma hücrelerimiz var. Doğal bağışıklık hücrelerimiz bunlar. Covid-19’a karşı tedavide, savunma amaçlı olarak bu antikorları dışarıdan vücuda verme gibi yöntemler düşünülüyor. Ama çalışma aşamasında. Çünkü engelleyici faktörler var.
Benim yöntemimde ise, bu hastalığa karşı geliştirdiğimiz antikorları radyoaktif bir maddeyle birleştirilip direk virüsün olduğu noktaya yolluyoruz. Lenfomalarda kullandığımız çok efektif bir yöntemin benzeri bu. Güdümlü füze gibi doğrudan virüse gidecek bir mekanizma.
ABD ELÇİLİĞİ TÜM İŞLEMLERİMİ ÇÖZDÜ
Şu an Almanya’dayım ve burada hekimlerin denklik işlemleri oldukça uzun ve zorlayıcı bir prosedür. Amerika’da alanında sıra dışı başarılara imza atmış kişilere oturum veren bir program var. Bende başvurumu yaparak Amerika tarafından ‘Sıradışı Akademisyen’ olarak kabul edilmiştim. Fakat, bürokratik işlemlerim devam ediyordu.
Korona nedeniyle ABD, dünya çapında doktorlara kapılarını açtığını duyurdu. Ben de koronanın tedavisi ile ilgili önerilerim konusunda elçiliği bilgilendirdim. Bana hemen döndüler ve kısa özet istediler. Ben de projemi paylaştım. Benimle ilgili araştırma sürecini kaldırdıklarını, Türkiye’deki davanın kriminal değil siyasi olduğunu kabul ettiklerini belirtip, konsolosluğa davet ederek hemen vize vereceklerini söylediler.
HARVARD’TAN KABULÜM VAR
Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’da da misafir profesör statüsünde kabulüm vardı zaten, işlemlerimi bekliyordu. İşlemlerimin ardından ABD’ye gidip korona ile ilgili çalışmalarımı orada sürdüreceğim.”
ALMANYA’DA SAĞLIK ÇALIŞANLARININ MARKET ALIŞVERİŞİNİ DEVLET YAPIYOR
‘Çalışmalarımı ülkemde gerçekleştirip Türkiye’nin ismini öne çıkarmak isterdim’ diyen Sadıç, Almanya ile Türkiye arasındaki yaklaşım farklarına da dikkat çekiyor:
“Türkiye’den konuştuğum hekim arkadaşlarım, salgınla ilgili büyük yönetimsel hatalardan söz ediyorlar. Bine yakın sağlık çalışanı enfekte olmuş durumda. Hayatını kaybedenler var. Almanya’da ise hekime verilen değeri anlatma açısından çok basit örnek vereyim. Hastaneler, sağlık çalışanlarının motivasyonu bozulmasın, başka hiçbir şey düşünmesinler diye market açtılar. Piyasada tükenen şeyler dahil herşey mevcut. Benim şu an bulunduğum hastanenin içinde de market açıldı. Sağlık çalışanları istediği siparişi verebiliyor ve hatta eve kadar götürme opsiyonu da sunuyorlar. Bu, sağlık çalışanına salgın esnasında nasıl değer verilmesi gerektiğinin göstergesidir.
Amerika, dünyanın her yerinden Korona ile ilgili ufacık da olsun bilgisi olan herkesi hızlı vize için konsolosluklarıyla irtibata geçmeye çağırdı. Dönüp Türkiye’ye bakın, elinizde korona çalışması yapmış bilim insanları, akademisyen veya enfeksiyon uzmanı, genetikçi birçok uzman var siz bunları kullanmıyorsunuz, ihraç ediyorsunuz ya da hapse atıyorsunuz. Bu ülkeyi tahrip eden koronadan daha büyük virüs.”
GELECEK VADEDEN BİLİM İNSANLIĞINDAN HÜCREYE
Murat Sadıç, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’yi terketmeye kendisini iten süreci, ihraç, hapis ve sonrasını ise şöyle anlatıyor:
“Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık sürecimde, Nükleer Tıp biliminin kurucusu olarak gösterilen Prof. Abbas Alavi ile temasa geçtim. Benimle çalışmayı kabul etti ve Sağlık Bakanlığı’nın görevlisi olarak Amerika’ya gittim. Amerikada dünyaca ünlü Profesörlerle UPENN-Harvard gibi üniversitelerde ciddi bilimsel çalışmalar yapma ve ayrıca dünyada nadir bulunan PET-MR yöntemiyle ilgili eğitim alma fırsatım oldu.
Türkiye’de TÜBİTAK’la birlikte bazı projeler yürütüyordum. Son olarak Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi’nde Nükleer Tıp alanında çalışıyordum. Sonra 15 Temmuz oldu ve önce Dışişleri Bakanlığında çalışan eşim 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Sonrasında ‘Bankasya hesabı’ nedeniyle tutuklandı. Bebeğimiz 1,5 yaşındaydı ve hem annesinden hemde anne sütünden mahrum oldu. Ardından ben “eşimin ihraç edilmesi” gerekçesiyle açığa alındım. Sonra ben de benzer gerekçelerle tutuklandım. Cezaevinde çok kötü günler geçirdim.
LABORATUVARDAN ÇUKURA ATILDIM
Laboratuvarda çalışmalarımı sürdürürken bir anda tutuklanıp hapse girdim. Savcı bana ‘Senin gibi bir bilim insanının tutuklatmak istemiyorum ama Ankara’dan gelen talimat böyle’ dedi. Hala kulağımda bu sözler.
Sincan Cezaevi’nde çok kalabalık bir koğuşta üç hafta tutuldum, sonra bir gece yarısı jandarmaların darba varan davranışlarıyla 7-8 saatlik yemek ve lavabo molası olmadan yolculuk yaptık ve Amasya Cezaevi’ne götürüldüm. Kasti olarak yapılan bu nakil ile evimden ve ailemden kilometrelerce uzağa sürgün edildim. Burada insanlık suçu sayılan birçok muameleye tabi tutuldum.
8-9 metrelik bir çukur gibi hücreye konuldum. Bu hapishane odasında güneş yüzü görmeden günlerimi geçirdim. Avukatlarımla görüştürülmedim, eşimle görüştürülmediğim dönemler oldu. Cezaevi yönetiminin sürekli hakaret, yıldırma çabaları vardı.
GÜNLÜK 15 DAKİKA SU
Yaz çok sıcaktı. Günlük sadece 15 dakika su veriliyordu. Gece 04 ile 04:15 arasında. Suyu depolamama da izin vermiyorlardı. Yeme içmeniz ve kantin alışverişi kısıtlı. Ortamdaki böcek ve farelerden hiç bahsetmeyeyim.
Ayağımda bu ortamdan kaynaklı tümör çıktı. Ben doktorum ve ne olduğunun farkındayım. 10 tane dilekçe yazdım ama hastaneye götürülmedim. Yürüyemez hale geldim. Artık kapıları vurmaya başladım. Ağrı kesici de vermiyorlar. Sonra cezaevi hekimiyle görüşebildim. Hastaneye sevk etti beni ve ayağımdaki tümörü cerrahi olarak temizletmek zorunda kaldım.
BAŞARILARIM SUÇ OLDU
Mahkeme sırasında da birçok hukuksuzlukla karşılaştım. Hak etmediğim adaletsizlik ve davranışları gördüm. Savunma yapmama dahi izin verilmedi. Yargılamam çok kısa sürdü. Savcı mütalasında, ’29 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olması, Amerika’da eğitim görmesi, Amerika’daki sınavları geçmesi’ gibi şeyleri suç sayarak vurgular yaptı ve sonrasında beni ceza vererek serbest bıraktılar.
Tahliye olduktan sonra iş bulamadım. KHK’lı olduğum için başvurularıma cevap dahi vermediler. Etrafımızdan öcü muamelesi gördük. Sosyal ölüme terk edilmiştik. Pasaportuma el konulduğu için yurt dışına da çıkamıyordum. Sonrasında eşim ve küçük çocuğumla mecburen zor şartlarda, tehlikeli bir yolculuğu göze alıp ülkemizi terk etmek zorunda kaldık.
Uluslararası dergilerde yayınlanmış 100’e yakın bilimsel makalelerim, bildirilerim, ödüllerim var. Ülkeme hizmet etmek, insanlığa Türkiye’den yararlı olmak isterdim ama hayatımı kurtarmak durumuna düşürüldüm. Benim amacım insanlığa yararlı işler yapabilmek. Ama Türkiye’de ne çalışmama ne de yaşamama izin verilmedi. Ama dünya sadece Türkiye’den ibaret değil. Çok üzgünüm ülkem adına.
Eğitim aldığım hocaların onlarcası KHK’yla atıldılar. Bizi yetiştiren hocalardı, çoğu beraat etti ama yine meslekleri yaptırılmıyor. Yani Beraat almak bile Türkiye’de çözüm değil maalesef. Hukukun olmadığı bir yerden adalet aramak faydasız. Hayatımızın en verimli dönemlerini hayata yeniden tutunmak ve kaybettiklerimizi yeniden kazanmak için çabalayarak geçirmek durumunda bıraktılar bizi. Bu insanların heba edilmemesi ve bilim ışığında kullanılması lazım.”
[TR724] 6.4.2020
KHK ile ihraç edildikten sonra tutuklanan Murat Sadıç tahliye olduktan sonra Türkiye’yi kaçak yollardan terk ederek Almanya’da mülteci olarak yaşamaya başladı. Almanya’da akademik çalışmalarını sürdüren Sadıç’ın Alman Dışişleri Bakanlığı’na sunduğu proje kabul edildi. Son iki yıldır aldığı fonla radyoaktif madde üretim alanında çalışan Sadıç, Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’dan misafir profesör olarak kabul aldı. Sadıç, korona virüsü tedavisi nedeniyle yaptığı son iki çalışmayı sunması üzerine ailesiyle birlikte hızlıca Amerika’ya davet edildi.
Sadıç, 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşadıklarını, korona salgını sürecinde Almanya’da çalıştığı hastanede sağlık çalışanları için alınan önlemleri ve korona tedavisi için üzerinde çalıştığı Nükleer Tıp alanındaki iki projeyi Boldmedya’dan Cevheri Güven’e anlattı:
SADIÇ: KORONA TEDAVİSİ ÜZERİNE İKİ ÇALIŞMAM VAR
“Dünyada virüse özgü tedavi yöntemi henüz yok. Aşı ve ilaç tedavisi için bilim insanları çalışıyor. Virüsün yüzeyindeki reseptör ya da almaç dediğimiz şeyleri hedef alarak aşı geliştirmeye çalışılıyor. Ya da bazı çalışmalarda virüsü izole edip genetiğini sekanslamaya (dizilim) yönelik aşılar var. Genel itibariyle aşılar bu mantıkta üretilmeye çalışılıyor.
Benim bulduğum ve çalıştığım yöntem nükleer teknolojiyi kullanmak üzerine. Virüsün yüzeyinde bulunan bir reseptör veya proteini belirleyip, bunu radyoaktif bir madde ile birleştirip kodlayarak, bunu virüsün hem tanısında hem de tedavisinde kullanabilmek.
Nükleer Tıp rutininde bazı kanserlerde buna benzer tanı ve tedavi yöntemini kullanıyoruz. Bu özellikle son 4-5 yıldır çok popüler bir konu ve pek çok kanser türünde çığır açtı. Buna teranostik deniyor. Terapi ve diyagnostiğin birleşimi.
Benim yöntemimde, virüse ait özel bir yapı belirlenip, virüs nerede olursa olsun gidip onu bulup hem görüntü elde edip hem de yok edeceğiz.
Diğer ikinci bir çalışmam ise antikorlar üzerine. Vücudumuzda antikor dediğimiz savunma hücrelerimiz var. Doğal bağışıklık hücrelerimiz bunlar. Covid-19’a karşı tedavide, savunma amaçlı olarak bu antikorları dışarıdan vücuda verme gibi yöntemler düşünülüyor. Ama çalışma aşamasında. Çünkü engelleyici faktörler var.
Benim yöntemimde ise, bu hastalığa karşı geliştirdiğimiz antikorları radyoaktif bir maddeyle birleştirilip direk virüsün olduğu noktaya yolluyoruz. Lenfomalarda kullandığımız çok efektif bir yöntemin benzeri bu. Güdümlü füze gibi doğrudan virüse gidecek bir mekanizma.
ABD ELÇİLİĞİ TÜM İŞLEMLERİMİ ÇÖZDÜ
Şu an Almanya’dayım ve burada hekimlerin denklik işlemleri oldukça uzun ve zorlayıcı bir prosedür. Amerika’da alanında sıra dışı başarılara imza atmış kişilere oturum veren bir program var. Bende başvurumu yaparak Amerika tarafından ‘Sıradışı Akademisyen’ olarak kabul edilmiştim. Fakat, bürokratik işlemlerim devam ediyordu.
Korona nedeniyle ABD, dünya çapında doktorlara kapılarını açtığını duyurdu. Ben de koronanın tedavisi ile ilgili önerilerim konusunda elçiliği bilgilendirdim. Bana hemen döndüler ve kısa özet istediler. Ben de projemi paylaştım. Benimle ilgili araştırma sürecini kaldırdıklarını, Türkiye’deki davanın kriminal değil siyasi olduğunu kabul ettiklerini belirtip, konsolosluğa davet ederek hemen vize vereceklerini söylediler.
HARVARD’TAN KABULÜM VAR
Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’da da misafir profesör statüsünde kabulüm vardı zaten, işlemlerimi bekliyordu. İşlemlerimin ardından ABD’ye gidip korona ile ilgili çalışmalarımı orada sürdüreceğim.”
ALMANYA’DA SAĞLIK ÇALIŞANLARININ MARKET ALIŞVERİŞİNİ DEVLET YAPIYOR
‘Çalışmalarımı ülkemde gerçekleştirip Türkiye’nin ismini öne çıkarmak isterdim’ diyen Sadıç, Almanya ile Türkiye arasındaki yaklaşım farklarına da dikkat çekiyor:
“Türkiye’den konuştuğum hekim arkadaşlarım, salgınla ilgili büyük yönetimsel hatalardan söz ediyorlar. Bine yakın sağlık çalışanı enfekte olmuş durumda. Hayatını kaybedenler var. Almanya’da ise hekime verilen değeri anlatma açısından çok basit örnek vereyim. Hastaneler, sağlık çalışanlarının motivasyonu bozulmasın, başka hiçbir şey düşünmesinler diye market açtılar. Piyasada tükenen şeyler dahil herşey mevcut. Benim şu an bulunduğum hastanenin içinde de market açıldı. Sağlık çalışanları istediği siparişi verebiliyor ve hatta eve kadar götürme opsiyonu da sunuyorlar. Bu, sağlık çalışanına salgın esnasında nasıl değer verilmesi gerektiğinin göstergesidir.
Amerika, dünyanın her yerinden Korona ile ilgili ufacık da olsun bilgisi olan herkesi hızlı vize için konsolosluklarıyla irtibata geçmeye çağırdı. Dönüp Türkiye’ye bakın, elinizde korona çalışması yapmış bilim insanları, akademisyen veya enfeksiyon uzmanı, genetikçi birçok uzman var siz bunları kullanmıyorsunuz, ihraç ediyorsunuz ya da hapse atıyorsunuz. Bu ülkeyi tahrip eden koronadan daha büyük virüs.”
GELECEK VADEDEN BİLİM İNSANLIĞINDAN HÜCREYE
Murat Sadıç, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’yi terketmeye kendisini iten süreci, ihraç, hapis ve sonrasını ise şöyle anlatıyor:
“Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık sürecimde, Nükleer Tıp biliminin kurucusu olarak gösterilen Prof. Abbas Alavi ile temasa geçtim. Benimle çalışmayı kabul etti ve Sağlık Bakanlığı’nın görevlisi olarak Amerika’ya gittim. Amerikada dünyaca ünlü Profesörlerle UPENN-Harvard gibi üniversitelerde ciddi bilimsel çalışmalar yapma ve ayrıca dünyada nadir bulunan PET-MR yöntemiyle ilgili eğitim alma fırsatım oldu.
Türkiye’de TÜBİTAK’la birlikte bazı projeler yürütüyordum. Son olarak Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi’nde Nükleer Tıp alanında çalışıyordum. Sonra 15 Temmuz oldu ve önce Dışişleri Bakanlığında çalışan eşim 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Sonrasında ‘Bankasya hesabı’ nedeniyle tutuklandı. Bebeğimiz 1,5 yaşındaydı ve hem annesinden hemde anne sütünden mahrum oldu. Ardından ben “eşimin ihraç edilmesi” gerekçesiyle açığa alındım. Sonra ben de benzer gerekçelerle tutuklandım. Cezaevinde çok kötü günler geçirdim.
LABORATUVARDAN ÇUKURA ATILDIM
Laboratuvarda çalışmalarımı sürdürürken bir anda tutuklanıp hapse girdim. Savcı bana ‘Senin gibi bir bilim insanının tutuklatmak istemiyorum ama Ankara’dan gelen talimat böyle’ dedi. Hala kulağımda bu sözler.
Sincan Cezaevi’nde çok kalabalık bir koğuşta üç hafta tutuldum, sonra bir gece yarısı jandarmaların darba varan davranışlarıyla 7-8 saatlik yemek ve lavabo molası olmadan yolculuk yaptık ve Amasya Cezaevi’ne götürüldüm. Kasti olarak yapılan bu nakil ile evimden ve ailemden kilometrelerce uzağa sürgün edildim. Burada insanlık suçu sayılan birçok muameleye tabi tutuldum.
8-9 metrelik bir çukur gibi hücreye konuldum. Bu hapishane odasında güneş yüzü görmeden günlerimi geçirdim. Avukatlarımla görüştürülmedim, eşimle görüştürülmediğim dönemler oldu. Cezaevi yönetiminin sürekli hakaret, yıldırma çabaları vardı.
GÜNLÜK 15 DAKİKA SU
Yaz çok sıcaktı. Günlük sadece 15 dakika su veriliyordu. Gece 04 ile 04:15 arasında. Suyu depolamama da izin vermiyorlardı. Yeme içmeniz ve kantin alışverişi kısıtlı. Ortamdaki böcek ve farelerden hiç bahsetmeyeyim.
Ayağımda bu ortamdan kaynaklı tümör çıktı. Ben doktorum ve ne olduğunun farkındayım. 10 tane dilekçe yazdım ama hastaneye götürülmedim. Yürüyemez hale geldim. Artık kapıları vurmaya başladım. Ağrı kesici de vermiyorlar. Sonra cezaevi hekimiyle görüşebildim. Hastaneye sevk etti beni ve ayağımdaki tümörü cerrahi olarak temizletmek zorunda kaldım.
BAŞARILARIM SUÇ OLDU
Mahkeme sırasında da birçok hukuksuzlukla karşılaştım. Hak etmediğim adaletsizlik ve davranışları gördüm. Savunma yapmama dahi izin verilmedi. Yargılamam çok kısa sürdü. Savcı mütalasında, ’29 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olması, Amerika’da eğitim görmesi, Amerika’daki sınavları geçmesi’ gibi şeyleri suç sayarak vurgular yaptı ve sonrasında beni ceza vererek serbest bıraktılar.
Tahliye olduktan sonra iş bulamadım. KHK’lı olduğum için başvurularıma cevap dahi vermediler. Etrafımızdan öcü muamelesi gördük. Sosyal ölüme terk edilmiştik. Pasaportuma el konulduğu için yurt dışına da çıkamıyordum. Sonrasında eşim ve küçük çocuğumla mecburen zor şartlarda, tehlikeli bir yolculuğu göze alıp ülkemizi terk etmek zorunda kaldık.
Uluslararası dergilerde yayınlanmış 100’e yakın bilimsel makalelerim, bildirilerim, ödüllerim var. Ülkeme hizmet etmek, insanlığa Türkiye’den yararlı olmak isterdim ama hayatımı kurtarmak durumuna düşürüldüm. Benim amacım insanlığa yararlı işler yapabilmek. Ama Türkiye’de ne çalışmama ne de yaşamama izin verilmedi. Ama dünya sadece Türkiye’den ibaret değil. Çok üzgünüm ülkem adına.
Eğitim aldığım hocaların onlarcası KHK’yla atıldılar. Bizi yetiştiren hocalardı, çoğu beraat etti ama yine meslekleri yaptırılmıyor. Yani Beraat almak bile Türkiye’de çözüm değil maalesef. Hukukun olmadığı bir yerden adalet aramak faydasız. Hayatımızın en verimli dönemlerini hayata yeniden tutunmak ve kaybettiklerimizi yeniden kazanmak için çabalayarak geçirmek durumunda bıraktılar bizi. Bu insanların heba edilmemesi ve bilim ışığında kullanılması lazım.”
[TR724] 6.4.2020
Eski Yargıtay başkanı Sami Selçuk: Şimdi, genel affın tam zamanıdır
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, ‘genel af’fın tam zamanı olduğunu söyledi. Türkiye’nin, ceza yargılama yasalarını en kötü uygulayan ülkelerden biri olduğunu anlatan Selçuk, yargılamalardaki sorunlara değindikten sonra, “Bu koşullarda yapılması gereken bellidir. Ülkemiz, kanlı bir ayaklanma yaşamıştır. Etkileri bugün de sürmekte. Yargıda acı yansımalarına tanık olmaktayız. Bu bir. Yukarıda açıkladım. Ülkemizde ne duruşma, ne yargılama, ne de denetim yargılaması hukuka uygun yapılmaktadır. Bu yüzden yargısal yanılgılara düşme olasılığı çoktur. Bu da iki. Bütün bunlar gözetildiğinde bir af çıkarılmasının şimdi, evet şimdi tam zamanıdır. Yeter ki, bu af, eşitlik vb. gibi hukukun temel ilkelerine uysun. Böylece hem affa dönüşen koşullu salıverme kurumu yıpratılmamış, hem de hukuka karşı yollarla koşullu salıverme görüntüsü altında bir af çıkarılmamış olur.” ifadelerini kullandı.
Yazısına, “Türkiye, ceza yargılama yasalarını en kötü uygulayan ülkelerden biridir.” cümlesiyle başlayan Sami Selçuk, şu ifadeleri kullanıyor:
…
I- Fransa’da yaşadığım iki gözlem ve düşündürdükleri
1968 yılında Fransa’nın en önemli 17 cezaevini yerinde incelemiştim. Bunların arasında elbette Paris’e 26 kilometre uzaklıkta Ile-de-France bölgesinin Essonne yöresinde bulunan ve hiç kuşkusuz dünyanın en ünlü infaz kurumlarından biri olan Fleury-Mérogis cezaevi de vardı. Bu cezaevini 1975’te yeniden gezdim. Çok büyüyüp uygulanan rejim de bilimsel doğrultuda çok gelişmişti. Fransızlar ve hukukçular haklı olarak bu kurumla ve uyguladıkları rejimle övünüyorlardı.
Bütün cezaevlerinde iki değişmez soruma verilen yanıtlar dikkatimi çekmiş, Türk uygulaması açısından beni çok düşündürmüştü. Durum değişmediğinden bugün de düşündürmektedir.
A-Hükümlülerin hükümlülük sürelerini hesaplama biçimleri
Cezaevlerinde ne kadar süre hüküm giydiklerini sorduğumda hükümlülerin kesinlikle hepsi, koşullu salıverildikleri takdirde dışarıda geçirecekleri süreyi indirdikten sonra kalan süreyi değil, sürenin tamamını söylüyordu. Çünkü Fransa’da hüküm giyenler ya da cezalarını çekenler, ister Fransız, ister yabancı olsunlar, dışarıda çekecekleri sürenin kesin olmadığını, kendilerine ve kurullarının değerlendirmelerine ve de ikiyüzlü olmayıp yetkilileri gerçekten iyileştiklerine inandırdıklarına bağlı olduğunu bilmekteydiler.
Bizim cezaevlerine gidiniz ve hükümlülere aynı soruyu sorunuz. Her hükümlü, koşullu salıvermenin dış dünyada geçirilecek süresini, sürenin tamamından önce ve kesinlikle çıkardıktan sonra geri kalan hükümlülük süresini söyleyecektir. Çünkü ülkemizdeki her hükümlü kesinkes biliyor ki, cezasının üçte birini koşullu salıvermeyle devlet bağışlamış, daha doğrusu “af”fetmiştir; dolayısıyla cezaevinde mahkemenin verdiği cezadan daha az süre kalacaktır.
Çünkü her hükümlü biliyor ki, “çektirilmesi sırasında cezanın bireyselleştirilmesi” ilkesine dayanan, ancak Türk uygulamasında bilinçsizce yörüngesinden saptırılan koşullu salıverme gibi üzerine titrenmesi gereken kurum, kendisine kesinlikle hükümlülük süresinin üçte ikisini çektikten sonra eylemli (fiilî) olarak “af”fı tattıracaktır.
Bu süreyi kısaltanlar, af yasalarını çıkarmakta başları derde giren ve bu kurumun işlevini kötüye kullanan siyasetçiler dâhil, hiç kimse kendisini aldatmasın.
Böyle bir kuruma dünyanın hiçbir yerinde koşullu salıverme denmez. Af denir.
B-Hükümlülerin hükümlülüklerini değerlendirme biçimleri
İkinci soru ise, Fransa’da –hiç kuşkusuz başka Batı ülkelerinde de de-hükümlülere hangi suçtan hüküm giydikleri sorusuydu. Bu soruyu ise, hiçbir hükümlü “iftiraya uğradım” gibi sözlerle yanıtlamamakta, tam tersine hükümlülüğe yol açan suçunu açıkça söylemekteydi.
O Fransa ki, Dreyfus Davası gibi bir yargısal yanılgının sarsıcı etkilerini geçmişte yaşamıştır. Bu sarsıntı öylesine büyük olmuştur ki, De Gaulle bile üç ciltlik anılarına bu dava ile başlar. Ünlü savunmasında dediği gibi Zola’ya “Fransa borçlu kalmış”, Dreyfus yargısal yanılgıdan dönülüp aklanınca Zola’nın külleri Fransız tarihine şeref katanların yattığı Paris’in 5. bölgesindeki Panthéon’a taşınmış; Fransa Zola’ya borcunu ödemiştir. İşte orada yatan başka ünlüler: Voltaire , Jean-Jacques Rousseau , Victor Hugo , Louis Braille , Sadi Carnot , Jean Jaurès , Jean Moulin , Jean Monnet , Pierre ve Marie Curie , André Malraux, Alexandre Dumas, Germaine Tillion , Geneviève de Gaulle-Anthonioz , Jean Zay, Pierre Brossolette, Simone Veil , Antoine Veil.
Peki, bizdeki durum ne?
Lütfen cezaevlerimize gidiniz, aynı soruyu da hükümlülere sorunuz. Bu kez size hükümlülerin en az yarısı, kimileyin de üçte ikisi “iftiraya uğradım” diyerek yanıt verecektir.
Sizler, bu yanıt üzerine belki kolayca “yalan söylüyorlar” diyebilirsiniz. Ama lütfen ivecen olmayın. Sabredin ve birazcık kendi kendinize düşünün. O denli çok sayıdaki insanın hepsi yalan söylüyor olabilir mi? İçlerinden en az biri, ikisi doğruyu dile getirmiş olamaz mı?!
Bu son olasılık, inanıyorum ki, sizi de çok üzecek, yoracak, hatta kahredecektir.
Hangi insan, bunun acısını duymayacak denli duyarsız olabilir?
Elbette olamaz.
Kırk bir yıl yargının içinde bulunmuş biri olarak ben, bu soruya sizler gibi kolayca yanıt verememenin sürekli karabasanını yaşayıp durdum. Çünkü ülkemizde yaşananlar dün de belliydi, bugün de bellidir: Suç yargılama yasalarının yargısal yanılgıları önleyecek kural ve ilkeleri, ne yazık ki, Türkiye’de çok az uygulanmaktadır.
Daha açık konuşalım: Türkiye, ceza yargılama yasalarını en kötü uygulayan ülkelerden biridir.
Bütün bunları gözeterek ülkemizde yargısal yanılgıyı yaratan iki neden üzerinde durmak istiyorum.
II-Yargısal yanılgının (adli hata) başlıca nedenleri
A-Duruşma
TDK, halk ozanlarının diyalektiği somutlaştıran “atışma”larından esinlenerek ve “murafaa” (tarafları mahkeme önüne çağırma) karşılığı olarak, kovuşturma evresinin en önemli aşamasına Yunus’un diliyle çok güzel bir sözcükle karşılamıştır: “Duruşma”. Öğreti yasalar ve uygulama da bunu severek ve yerinde olarak benimsemiştir. Benimsemiştir benimsemesine ama, Türkiye, dünyada belki de yargılamada diyalektiğin, çelişmenin doruk noktasına ulaştığı, kural olarak tek oturumda ve değişmeyen aynı yargıçlarla bitirilmesi gereken “duruşma”yı bugüne değin başaramayan ülkelerin başında gelen belki de tek ülkedir.
Evet, hemen her ülkede duruşma, belli yerde, asla değişmeyen belli yargıçlarla ve tek oturumda yapılıp bitirilir. Ayrık (istisnai) olarak ikinci oturuma kalma olasılığı bulunursa, yedek yargıç duruşmada hazır bulundurulur. Eğer yargıçlar değişirse duruşma baştan sona yeni yargıçlarla yapılır. Bu zorunludur. Çünkü eylemin fail tarafından yapılıp yapılmadığını, yalnızca ve yalnızca taraflarla, tanıklarla, bilirkişilerle, kanıtlarla doğrudan ilişki kuran, yüz yüze gelen baştan yargıçlar karar verecektir. Bu ilkeler uyulmadan yapılan her duruşma, yasalara göre geçersizdir (CYY, m. 217, Eski CYY, m. 254).
Sizler, özellikle avukatlara ve taraflara soruyorum, sizler, ülkemizde bu kurallara uyularak yapılan kaç duruşma gördünüz?
…
B-Yargıtay denetimi
Peki, böylesi duruşmalarla verilen kararlar karşısında Yargıtay ne yapıyordu?
Yargıtay yargıçları, benim dönemimde sanki sağlıklı bir duruşma yapılmış gibi kararları inceliyor, bununla yetinmiyor, duruşma yapmadıkları, taraflar ve kanıtlarla doğrudan yüz yüze ilişki kuramadıkları halde olayın işlenip işlenmediği (sübut) konusunda da kararlar vermekteydiler.
Bugün de durumun değiştiğini hiç sanmıyorum.
Ne suçlar, ne de onların işlenmeleri, birbirine asla benzemediklerinden, bu konuda görüş birliği sağlama diye bir sorun elbette söz konusu olamaz. Çünkü mantığın ünlü kuralı, yani “aynı suda iki kez yıkanılamaz: pantha rei” kuralı burada da geçerlidir. Dilthey’dan beri de artık tarihte yaşanan hiçbir olayın, bir Sakarya savaşının yinelenmediği de bilinmektedir. Duruşma yapmayan ve gelen kararları dosya üzerinden inceleyen Yargıtayın görevi ve işlevi, yazılı ve geleneksel hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemek (CMK, m. 288, Eski CYY m. 254) ve ülke düzeyinde hukuk kurallarının bir örnek yorum ve uygulamasını sağlamaktır. Yasa da böyle söyler, bilim de, öğreti de. Bu konuda yurt içinden ve dışından onlarca örnek verilebir. İncelediğimiz yalnızca İtalyan, Fransız İsviçre yargıtayları değil, Irak Yargıtayının kararları da böyledir. Çünkü her yargı organı, “yargıladığın ölçekte hüküm kur (sonuç çıkar)” (tantum judicatum, quantum conclusum) yolundaki mantık ve yargılama kuralına uymak zorundadır.
Duruşmayı ve temyiz denetimini somut dünyada doğru olarak yaşamayan bir ülkede yargısal yanılgılardan kaçınmak olanaksızdır.
III-Genel af zorunluluğu
Bu koşullarda yapılması gereken bellidir.
Ülkemiz, kanlı bir ayaklanma yaşamıştır. Etkileri bugün de sürmekte. Yargıda acı yansımalarına tanık olmaktayız. Bu bir.
Yukarıda açıkladım. Ülkemizde ne duruşma, ne yargılama, ne de denetim yargılaması hukuka uygun yapılmaktadır. Bu yüzden yargısal yanılgılara düşme olasılığı çoktur. Bu da iki.
Bütün bunlar gözetildiğinde bir af çıkarılmasının şimdi, evet şimdi tam zamanıdır. Yeter ki, bu af, eşitlik vb. gibi hukukun temel ilkelerine uysun; Eski Türk Ceza Yasası’nın 141, 142 ve 163’üncü maddelerini hortlatan “Faşist Konsey”ci (R. Peker’in 1936’daki önerisi önerisi) ve “Türkiye’nin kaderi, Leninci Atatürk düşmanlarıyla Abdülhamitçi Atatürk düşmanlarının keyfine bırakılmayacaktır” (1973 Affı dolayısıyla T. Feyzioğlu) yollu özgürlükçü anlayış karşıtı olmasın. Tam tersine “Ben, öyle bir rejim istiyorum ki, padişahlığı savunanlar bile bir parti kurabilsinler” diyen Atatürk’ün özgürlükçü anlayışına dayansın, düşünce özgürlüğü kurbanlarına kıyılmasın, yıllardır süren gerilimlerden ülkeyi kurtarsın, yazılı hukuklarından hakaret eylemini suç olmaktan çıkartan on beş ülkeyle bütünleşmeyi ve halkımızın yapıcı kardeşliğini sağlasın.
Böylece hem affa dönüşen koşullu salıverme kurumu yıpratılmamış, hem de hukuka karşı yollarla koşullu salıverme görüntüsü altında bir af çıkarılmamış olur.
Bizden söylemesi.
Umarım, önerimizi dinleyen olur. Biz de – 1924 Licencié en droit; ”Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” demeyiz.
[TR724] 6.4.2020
Yazısına, “Türkiye, ceza yargılama yasalarını en kötü uygulayan ülkelerden biridir.” cümlesiyle başlayan Sami Selçuk, şu ifadeleri kullanıyor:
…
I- Fransa’da yaşadığım iki gözlem ve düşündürdükleri
1968 yılında Fransa’nın en önemli 17 cezaevini yerinde incelemiştim. Bunların arasında elbette Paris’e 26 kilometre uzaklıkta Ile-de-France bölgesinin Essonne yöresinde bulunan ve hiç kuşkusuz dünyanın en ünlü infaz kurumlarından biri olan Fleury-Mérogis cezaevi de vardı. Bu cezaevini 1975’te yeniden gezdim. Çok büyüyüp uygulanan rejim de bilimsel doğrultuda çok gelişmişti. Fransızlar ve hukukçular haklı olarak bu kurumla ve uyguladıkları rejimle övünüyorlardı.
Bütün cezaevlerinde iki değişmez soruma verilen yanıtlar dikkatimi çekmiş, Türk uygulaması açısından beni çok düşündürmüştü. Durum değişmediğinden bugün de düşündürmektedir.
A-Hükümlülerin hükümlülük sürelerini hesaplama biçimleri
Cezaevlerinde ne kadar süre hüküm giydiklerini sorduğumda hükümlülerin kesinlikle hepsi, koşullu salıverildikleri takdirde dışarıda geçirecekleri süreyi indirdikten sonra kalan süreyi değil, sürenin tamamını söylüyordu. Çünkü Fransa’da hüküm giyenler ya da cezalarını çekenler, ister Fransız, ister yabancı olsunlar, dışarıda çekecekleri sürenin kesin olmadığını, kendilerine ve kurullarının değerlendirmelerine ve de ikiyüzlü olmayıp yetkilileri gerçekten iyileştiklerine inandırdıklarına bağlı olduğunu bilmekteydiler.
Bizim cezaevlerine gidiniz ve hükümlülere aynı soruyu sorunuz. Her hükümlü, koşullu salıvermenin dış dünyada geçirilecek süresini, sürenin tamamından önce ve kesinlikle çıkardıktan sonra geri kalan hükümlülük süresini söyleyecektir. Çünkü ülkemizdeki her hükümlü kesinkes biliyor ki, cezasının üçte birini koşullu salıvermeyle devlet bağışlamış, daha doğrusu “af”fetmiştir; dolayısıyla cezaevinde mahkemenin verdiği cezadan daha az süre kalacaktır.
Çünkü her hükümlü biliyor ki, “çektirilmesi sırasında cezanın bireyselleştirilmesi” ilkesine dayanan, ancak Türk uygulamasında bilinçsizce yörüngesinden saptırılan koşullu salıverme gibi üzerine titrenmesi gereken kurum, kendisine kesinlikle hükümlülük süresinin üçte ikisini çektikten sonra eylemli (fiilî) olarak “af”fı tattıracaktır.
Bu süreyi kısaltanlar, af yasalarını çıkarmakta başları derde giren ve bu kurumun işlevini kötüye kullanan siyasetçiler dâhil, hiç kimse kendisini aldatmasın.
Böyle bir kuruma dünyanın hiçbir yerinde koşullu salıverme denmez. Af denir.
B-Hükümlülerin hükümlülüklerini değerlendirme biçimleri
İkinci soru ise, Fransa’da –hiç kuşkusuz başka Batı ülkelerinde de de-hükümlülere hangi suçtan hüküm giydikleri sorusuydu. Bu soruyu ise, hiçbir hükümlü “iftiraya uğradım” gibi sözlerle yanıtlamamakta, tam tersine hükümlülüğe yol açan suçunu açıkça söylemekteydi.
O Fransa ki, Dreyfus Davası gibi bir yargısal yanılgının sarsıcı etkilerini geçmişte yaşamıştır. Bu sarsıntı öylesine büyük olmuştur ki, De Gaulle bile üç ciltlik anılarına bu dava ile başlar. Ünlü savunmasında dediği gibi Zola’ya “Fransa borçlu kalmış”, Dreyfus yargısal yanılgıdan dönülüp aklanınca Zola’nın külleri Fransız tarihine şeref katanların yattığı Paris’in 5. bölgesindeki Panthéon’a taşınmış; Fransa Zola’ya borcunu ödemiştir. İşte orada yatan başka ünlüler: Voltaire , Jean-Jacques Rousseau , Victor Hugo , Louis Braille , Sadi Carnot , Jean Jaurès , Jean Moulin , Jean Monnet , Pierre ve Marie Curie , André Malraux, Alexandre Dumas, Germaine Tillion , Geneviève de Gaulle-Anthonioz , Jean Zay, Pierre Brossolette, Simone Veil , Antoine Veil.
Peki, bizdeki durum ne?
Lütfen cezaevlerimize gidiniz, aynı soruyu da hükümlülere sorunuz. Bu kez size hükümlülerin en az yarısı, kimileyin de üçte ikisi “iftiraya uğradım” diyerek yanıt verecektir.
Sizler, bu yanıt üzerine belki kolayca “yalan söylüyorlar” diyebilirsiniz. Ama lütfen ivecen olmayın. Sabredin ve birazcık kendi kendinize düşünün. O denli çok sayıdaki insanın hepsi yalan söylüyor olabilir mi? İçlerinden en az biri, ikisi doğruyu dile getirmiş olamaz mı?!
Bu son olasılık, inanıyorum ki, sizi de çok üzecek, yoracak, hatta kahredecektir.
Hangi insan, bunun acısını duymayacak denli duyarsız olabilir?
Elbette olamaz.
Kırk bir yıl yargının içinde bulunmuş biri olarak ben, bu soruya sizler gibi kolayca yanıt verememenin sürekli karabasanını yaşayıp durdum. Çünkü ülkemizde yaşananlar dün de belliydi, bugün de bellidir: Suç yargılama yasalarının yargısal yanılgıları önleyecek kural ve ilkeleri, ne yazık ki, Türkiye’de çok az uygulanmaktadır.
Daha açık konuşalım: Türkiye, ceza yargılama yasalarını en kötü uygulayan ülkelerden biridir.
Bütün bunları gözeterek ülkemizde yargısal yanılgıyı yaratan iki neden üzerinde durmak istiyorum.
II-Yargısal yanılgının (adli hata) başlıca nedenleri
A-Duruşma
TDK, halk ozanlarının diyalektiği somutlaştıran “atışma”larından esinlenerek ve “murafaa” (tarafları mahkeme önüne çağırma) karşılığı olarak, kovuşturma evresinin en önemli aşamasına Yunus’un diliyle çok güzel bir sözcükle karşılamıştır: “Duruşma”. Öğreti yasalar ve uygulama da bunu severek ve yerinde olarak benimsemiştir. Benimsemiştir benimsemesine ama, Türkiye, dünyada belki de yargılamada diyalektiğin, çelişmenin doruk noktasına ulaştığı, kural olarak tek oturumda ve değişmeyen aynı yargıçlarla bitirilmesi gereken “duruşma”yı bugüne değin başaramayan ülkelerin başında gelen belki de tek ülkedir.
Evet, hemen her ülkede duruşma, belli yerde, asla değişmeyen belli yargıçlarla ve tek oturumda yapılıp bitirilir. Ayrık (istisnai) olarak ikinci oturuma kalma olasılığı bulunursa, yedek yargıç duruşmada hazır bulundurulur. Eğer yargıçlar değişirse duruşma baştan sona yeni yargıçlarla yapılır. Bu zorunludur. Çünkü eylemin fail tarafından yapılıp yapılmadığını, yalnızca ve yalnızca taraflarla, tanıklarla, bilirkişilerle, kanıtlarla doğrudan ilişki kuran, yüz yüze gelen baştan yargıçlar karar verecektir. Bu ilkeler uyulmadan yapılan her duruşma, yasalara göre geçersizdir (CYY, m. 217, Eski CYY, m. 254).
Sizler, özellikle avukatlara ve taraflara soruyorum, sizler, ülkemizde bu kurallara uyularak yapılan kaç duruşma gördünüz?
…
B-Yargıtay denetimi
Peki, böylesi duruşmalarla verilen kararlar karşısında Yargıtay ne yapıyordu?
Yargıtay yargıçları, benim dönemimde sanki sağlıklı bir duruşma yapılmış gibi kararları inceliyor, bununla yetinmiyor, duruşma yapmadıkları, taraflar ve kanıtlarla doğrudan yüz yüze ilişki kuramadıkları halde olayın işlenip işlenmediği (sübut) konusunda da kararlar vermekteydiler.
Bugün de durumun değiştiğini hiç sanmıyorum.
Ne suçlar, ne de onların işlenmeleri, birbirine asla benzemediklerinden, bu konuda görüş birliği sağlama diye bir sorun elbette söz konusu olamaz. Çünkü mantığın ünlü kuralı, yani “aynı suda iki kez yıkanılamaz: pantha rei” kuralı burada da geçerlidir. Dilthey’dan beri de artık tarihte yaşanan hiçbir olayın, bir Sakarya savaşının yinelenmediği de bilinmektedir. Duruşma yapmayan ve gelen kararları dosya üzerinden inceleyen Yargıtayın görevi ve işlevi, yazılı ve geleneksel hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemek (CMK, m. 288, Eski CYY m. 254) ve ülke düzeyinde hukuk kurallarının bir örnek yorum ve uygulamasını sağlamaktır. Yasa da böyle söyler, bilim de, öğreti de. Bu konuda yurt içinden ve dışından onlarca örnek verilebir. İncelediğimiz yalnızca İtalyan, Fransız İsviçre yargıtayları değil, Irak Yargıtayının kararları da böyledir. Çünkü her yargı organı, “yargıladığın ölçekte hüküm kur (sonuç çıkar)” (tantum judicatum, quantum conclusum) yolundaki mantık ve yargılama kuralına uymak zorundadır.
Duruşmayı ve temyiz denetimini somut dünyada doğru olarak yaşamayan bir ülkede yargısal yanılgılardan kaçınmak olanaksızdır.
III-Genel af zorunluluğu
Bu koşullarda yapılması gereken bellidir.
Ülkemiz, kanlı bir ayaklanma yaşamıştır. Etkileri bugün de sürmekte. Yargıda acı yansımalarına tanık olmaktayız. Bu bir.
Yukarıda açıkladım. Ülkemizde ne duruşma, ne yargılama, ne de denetim yargılaması hukuka uygun yapılmaktadır. Bu yüzden yargısal yanılgılara düşme olasılığı çoktur. Bu da iki.
Bütün bunlar gözetildiğinde bir af çıkarılmasının şimdi, evet şimdi tam zamanıdır. Yeter ki, bu af, eşitlik vb. gibi hukukun temel ilkelerine uysun; Eski Türk Ceza Yasası’nın 141, 142 ve 163’üncü maddelerini hortlatan “Faşist Konsey”ci (R. Peker’in 1936’daki önerisi önerisi) ve “Türkiye’nin kaderi, Leninci Atatürk düşmanlarıyla Abdülhamitçi Atatürk düşmanlarının keyfine bırakılmayacaktır” (1973 Affı dolayısıyla T. Feyzioğlu) yollu özgürlükçü anlayış karşıtı olmasın. Tam tersine “Ben, öyle bir rejim istiyorum ki, padişahlığı savunanlar bile bir parti kurabilsinler” diyen Atatürk’ün özgürlükçü anlayışına dayansın, düşünce özgürlüğü kurbanlarına kıyılmasın, yıllardır süren gerilimlerden ülkeyi kurtarsın, yazılı hukuklarından hakaret eylemini suç olmaktan çıkartan on beş ülkeyle bütünleşmeyi ve halkımızın yapıcı kardeşliğini sağlasın.
Böylece hem affa dönüşen koşullu salıverme kurumu yıpratılmamış, hem de hukuka karşı yollarla koşullu salıverme görüntüsü altında bir af çıkarılmamış olur.
Bizden söylemesi.
Umarım, önerimizi dinleyen olur. Biz de – 1924 Licencié en droit; ”Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” demeyiz.
[TR724] 6.4.2020
Ülkem halkına önemli bir uyarıdır [Aziz Kamil Can]
Lütfen Dikkat: Ülkemin kıymetli insanları, iktidar ve muhalefet örgütlerinin son zamanlardaki bazı yardım çağrılarına uymak suretiyle cezaevine girip virüse yakalanma riski ile karşı karşıya kalmak istemiyorsanız, lütfen aşağıdaki uyarılarımızı dikkate alınız:
1- Ey halkım, iktidar ve yerleşmiş yargı kararlarına göre bağış ve himmette bulunmanız halinde, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya karşı bir terör suçu soruşturmasına maruz kalabileceğinizi unutmayınız. Böyle bir eylemin karşılığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. İnfaz Kanununa göre şartla tahliye imkanınız yoktur. Yani ölene kadar hapiste kalabilirsiniz. Virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız.
2- Sakın ha ortada bir suç kanıtı yok ki cezalandıralım diye düşünmeyiniz. Durumun vahametini size açıklamak için somut bir örnekle devam edeyim: Muhalefet ve İktidar örgütlerinin organize ettikleri veya bunlarla iltisaklı olan tarikat, vakıf, dernek ve belediye gibi alt örgütlerin yürüttükleri bir himmet/bağış kampanyası toplantısına katılarak, bu örgütlerle iltisaklı x bankasında veya dini hassasiyetleriniz nedeniyle iltisaklı bir finans bankasında açıklanan IBAN hesabına bağlı olarak bağış yaptığınızı varsayalım.
3- Masum olduğunu düşündüğünüz bu eyleminiz ile aslında aşağıdaki şu suç kanıtları oluşmasına sebebiyet vermişsinizdir:
a- İnsani ve dini bir toplantıya katılmak. Niyetinizin Allah rızası veya mağdurlara yardım etmek olup olmaması önemli değildir. Özel kasıt aranmıyor. Toplantıya iştirak etme genel kastınız suçlama için yeterlidir.
b- Toplantıyı organize eden örgüte üye olmak. Bir zaman hukukun olduğu yargı içtihatlarında ortaya konulan “hiyerarşi, süreklilik, çeşitlilik, yoğunluk” gibi ilkeler aranmayacaktır. Bir kez bile toplantıya katıldıysanız AKP veya CHP veya bunlar adına organizeyi sağlayan belediye, dernek ve tarikat örgütlerinin üyesisiniz demektir.
c- Örgütle iltisaklı bankaya para yatırmak veya hesap açmak. CHP’ye bağlı İş Bankası veya AKP’ye bağlı Finans Bankasına para yatırmanız suçlamanızın en mühim delilidir. Bu bankaların çalışma ruhsatlarına sahip olması önemli değildir. Önemli olan sizin o bankaya para yatırmanız.
d- Bağış ve himmette bulunmak. Yaşanan bir felakete bağlı olarak insani duygular veya vicdan ve inançlarınız gereği bir nebze de olsa mağdurların ihtiyaçlarına cevap vermeniz diğer önemli bir kanıttır.
e- Aynı baz istasyonunda telefon sinyaline yakalanmak. Siz şayet suçlandığınız toplantıya katılmamış olsanız bile eğer toplantı saatinde kazara toplantı bölgesinden geçmiş ve aynı baz istasyonunda telefonunuzun sinyal verdiği saptanmış ise artık siz de o toplantıya dahil olmuşsunuz demektir.
f- Toplantıya katılan veya bankaya para yatıranlarla telefon görüşmelerinde bulunmak. Varsayalım ki siz özel bir iş için veya kardeşiniz olduğu için bu gruptaki bir insan ile telefon görüşmesi yaptınız. Artık siz de iltisaklısınız.
g- Himmeti/bağışı organize eden örgütün bir yayınını takip etmek, abone olmak veya okuluna kayıt olmak. Tüm bu durumlar da sizin üyelik suçlamanızın diğer bir delilidir.
h- Aleyhe tanık anlatımlarına, ihbarlara ve emirlere muhatap olmak. Sizi kıskandığı için veya makamınıza göz koyduğu için ya da malvarlığınızda gözü bulunduğu için soysuz birisinin sizin bu bağış eylemi içerisinde olduğu ihbarı, beyanı, emri yeterli delildir.
i- Bağış/himmet/toplantı organizasyonuna belli bir sosyal iletişim ağı üzerinden katılmak. Siz bu eylem için tahsis edilen “zoom, whatsapp, signal, twitter, messenger, bylock, viber…” gibi iletişim ağına dahil olmuş veya dahil olmamış olsanız bile reklam ve benzeri yollarla bir kez dahi IP çakışması vb durum ile karşı karşıya kalmışsanız, bu, suça karıştığınızın kanıtıdır.
j- Akrabanızın eyleminden sorumlu olmak. Sizin “ben bağış yapmadım” demeniz sizi kurtarmaz. Bu nedenle tüm yakın ve uzak akrabalarınızın eyleminden de sorumlusunuz. Şahit olduğum bir dosyada, bir hakim, meydana gelen bir doğal felaket nedeniyle bir yadım derneğinin organize edip açmış olduğu hesaba bağışta bulunmak ile suçlanmıştı. Ancak aleyhine sunulan delil, hakimin bizzat yaptığı bağış değildi. Bağışı yapan, hakkında bir soruşturma bile açılmayan abisi idi. Hakimin abisi 500 TL bağış yapmıştı ve sanık Hakim bundan sorumluydu. Aynı dosyada ikinci delil, Hakimin suçlamaya konu organizasyonla iltisaklı bir dernek üyesi ile içeriği belli olmayan bir telefon görüşmesiydi. Dolayısıyla siz bizzat anılan eylemleri yapmasanız dahi bir arkadaş veya akrabanızın yapmış olması yeterlidir.
4- Ey hayırda yarışarak ve hatta daha fazla rant ve reklam nedeniyle yer yer çatışarak bu himmet/bağış organizasyonu tertip eden İktidar ve Muhalefet örgütleri ve iltisaklı belediye, dernek, tarikatlar sizi dostça uyarıyorum! İktidarın teşviki ile yerleşmiş olan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre bu eyleminiz açıkça suçtur. Anayasal düzene karşı terör suçu işliyorsunuz. Alacağınız ceza sizin deyiminizle ebediyen benim deyimimle bu dünyadaki yaşam süreniz kadar hapiste kalmaktır. Elinizin altında geçen ancak elinizin varmadığı virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız. Sakın ha AL-DAN-MA-YI-NIZ.
5- Ey duygularına hakim olamayıp bu yazımı paylaşacak olan halkım sakın ha yapmayınız. Himmet ve bağış yarışını eleştiren veya buna engel olmaya çalışanlar da hapse atılıyor. Malumunuz en son bu konuda tutuklanan ünlü gazeteci Hakan Aygün oldu. Hakan Aygün “Ey IBAN edenler… Biz size ayrı bankalardan IBAN numaraları verdik ki IBAN edesiniz diye, hiç şüphesiz ki ahiret gününde IBAN edenle IBAN etmeyenler ayrılacaktır!” şeklinde attığı tweet ile aslında himmette bulunma suçunu işlemediği halde himmet şeklini kendi düşünsel özgürlüğü ile ifade ettiği halde yine suçlu bulunup hapse atıldı. Üstelik cezaevlerinin boşaltılmaya çalışıldığı bir dönemde. Peki Aygün’un suçları neler idi? “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama ile hakaret”.
6- Dolayısıyla ey halkım en iyisi ne himmet lehine ne de aleyhine bir eylemde bulunun. Bu virüs salgın sınırlamalarına bağlı olarak evinizde oturup, kimseye karışmadan dua ile vaktinizi geçiriniz. Ancak “hayır! Hiçbir hapis tehdidi beni insanlara yardım etmek, bağış ve himmette bulunmaktan alıkoymaz. Bu, Allah’ın bana emridir. Doğru yere gittiği ve doğru insanların idare ettiğini inandığım himmet organizasyonlarına katılıp, bağışta bulunmaya devam edeceğim” diyorsanız o da sizin takdiriniz. Benimki sadece dostça bir uyarıydı.
[Aziz Kamil Can] 6.4.2020 [TR724]
1- Ey halkım, iktidar ve yerleşmiş yargı kararlarına göre bağış ve himmette bulunmanız halinde, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya karşı bir terör suçu soruşturmasına maruz kalabileceğinizi unutmayınız. Böyle bir eylemin karşılığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. İnfaz Kanununa göre şartla tahliye imkanınız yoktur. Yani ölene kadar hapiste kalabilirsiniz. Virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız.
2- Sakın ha ortada bir suç kanıtı yok ki cezalandıralım diye düşünmeyiniz. Durumun vahametini size açıklamak için somut bir örnekle devam edeyim: Muhalefet ve İktidar örgütlerinin organize ettikleri veya bunlarla iltisaklı olan tarikat, vakıf, dernek ve belediye gibi alt örgütlerin yürüttükleri bir himmet/bağış kampanyası toplantısına katılarak, bu örgütlerle iltisaklı x bankasında veya dini hassasiyetleriniz nedeniyle iltisaklı bir finans bankasında açıklanan IBAN hesabına bağlı olarak bağış yaptığınızı varsayalım.
3- Masum olduğunu düşündüğünüz bu eyleminiz ile aslında aşağıdaki şu suç kanıtları oluşmasına sebebiyet vermişsinizdir:
a- İnsani ve dini bir toplantıya katılmak. Niyetinizin Allah rızası veya mağdurlara yardım etmek olup olmaması önemli değildir. Özel kasıt aranmıyor. Toplantıya iştirak etme genel kastınız suçlama için yeterlidir.
b- Toplantıyı organize eden örgüte üye olmak. Bir zaman hukukun olduğu yargı içtihatlarında ortaya konulan “hiyerarşi, süreklilik, çeşitlilik, yoğunluk” gibi ilkeler aranmayacaktır. Bir kez bile toplantıya katıldıysanız AKP veya CHP veya bunlar adına organizeyi sağlayan belediye, dernek ve tarikat örgütlerinin üyesisiniz demektir.
c- Örgütle iltisaklı bankaya para yatırmak veya hesap açmak. CHP’ye bağlı İş Bankası veya AKP’ye bağlı Finans Bankasına para yatırmanız suçlamanızın en mühim delilidir. Bu bankaların çalışma ruhsatlarına sahip olması önemli değildir. Önemli olan sizin o bankaya para yatırmanız.
d- Bağış ve himmette bulunmak. Yaşanan bir felakete bağlı olarak insani duygular veya vicdan ve inançlarınız gereği bir nebze de olsa mağdurların ihtiyaçlarına cevap vermeniz diğer önemli bir kanıttır.
e- Aynı baz istasyonunda telefon sinyaline yakalanmak. Siz şayet suçlandığınız toplantıya katılmamış olsanız bile eğer toplantı saatinde kazara toplantı bölgesinden geçmiş ve aynı baz istasyonunda telefonunuzun sinyal verdiği saptanmış ise artık siz de o toplantıya dahil olmuşsunuz demektir.
f- Toplantıya katılan veya bankaya para yatıranlarla telefon görüşmelerinde bulunmak. Varsayalım ki siz özel bir iş için veya kardeşiniz olduğu için bu gruptaki bir insan ile telefon görüşmesi yaptınız. Artık siz de iltisaklısınız.
g- Himmeti/bağışı organize eden örgütün bir yayınını takip etmek, abone olmak veya okuluna kayıt olmak. Tüm bu durumlar da sizin üyelik suçlamanızın diğer bir delilidir.
h- Aleyhe tanık anlatımlarına, ihbarlara ve emirlere muhatap olmak. Sizi kıskandığı için veya makamınıza göz koyduğu için ya da malvarlığınızda gözü bulunduğu için soysuz birisinin sizin bu bağış eylemi içerisinde olduğu ihbarı, beyanı, emri yeterli delildir.
i- Bağış/himmet/toplantı organizasyonuna belli bir sosyal iletişim ağı üzerinden katılmak. Siz bu eylem için tahsis edilen “zoom, whatsapp, signal, twitter, messenger, bylock, viber…” gibi iletişim ağına dahil olmuş veya dahil olmamış olsanız bile reklam ve benzeri yollarla bir kez dahi IP çakışması vb durum ile karşı karşıya kalmışsanız, bu, suça karıştığınızın kanıtıdır.
j- Akrabanızın eyleminden sorumlu olmak. Sizin “ben bağış yapmadım” demeniz sizi kurtarmaz. Bu nedenle tüm yakın ve uzak akrabalarınızın eyleminden de sorumlusunuz. Şahit olduğum bir dosyada, bir hakim, meydana gelen bir doğal felaket nedeniyle bir yadım derneğinin organize edip açmış olduğu hesaba bağışta bulunmak ile suçlanmıştı. Ancak aleyhine sunulan delil, hakimin bizzat yaptığı bağış değildi. Bağışı yapan, hakkında bir soruşturma bile açılmayan abisi idi. Hakimin abisi 500 TL bağış yapmıştı ve sanık Hakim bundan sorumluydu. Aynı dosyada ikinci delil, Hakimin suçlamaya konu organizasyonla iltisaklı bir dernek üyesi ile içeriği belli olmayan bir telefon görüşmesiydi. Dolayısıyla siz bizzat anılan eylemleri yapmasanız dahi bir arkadaş veya akrabanızın yapmış olması yeterlidir.
4- Ey hayırda yarışarak ve hatta daha fazla rant ve reklam nedeniyle yer yer çatışarak bu himmet/bağış organizasyonu tertip eden İktidar ve Muhalefet örgütleri ve iltisaklı belediye, dernek, tarikatlar sizi dostça uyarıyorum! İktidarın teşviki ile yerleşmiş olan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre bu eyleminiz açıkça suçtur. Anayasal düzene karşı terör suçu işliyorsunuz. Alacağınız ceza sizin deyiminizle ebediyen benim deyimimle bu dünyadaki yaşam süreniz kadar hapiste kalmaktır. Elinizin altında geçen ancak elinizin varmadığı virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız. Sakın ha AL-DAN-MA-YI-NIZ.
5- Ey duygularına hakim olamayıp bu yazımı paylaşacak olan halkım sakın ha yapmayınız. Himmet ve bağış yarışını eleştiren veya buna engel olmaya çalışanlar da hapse atılıyor. Malumunuz en son bu konuda tutuklanan ünlü gazeteci Hakan Aygün oldu. Hakan Aygün “Ey IBAN edenler… Biz size ayrı bankalardan IBAN numaraları verdik ki IBAN edesiniz diye, hiç şüphesiz ki ahiret gününde IBAN edenle IBAN etmeyenler ayrılacaktır!” şeklinde attığı tweet ile aslında himmette bulunma suçunu işlemediği halde himmet şeklini kendi düşünsel özgürlüğü ile ifade ettiği halde yine suçlu bulunup hapse atıldı. Üstelik cezaevlerinin boşaltılmaya çalışıldığı bir dönemde. Peki Aygün’un suçları neler idi? “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama ile hakaret”.
6- Dolayısıyla ey halkım en iyisi ne himmet lehine ne de aleyhine bir eylemde bulunun. Bu virüs salgın sınırlamalarına bağlı olarak evinizde oturup, kimseye karışmadan dua ile vaktinizi geçiriniz. Ancak “hayır! Hiçbir hapis tehdidi beni insanlara yardım etmek, bağış ve himmette bulunmaktan alıkoymaz. Bu, Allah’ın bana emridir. Doğru yere gittiği ve doğru insanların idare ettiğini inandığım himmet organizasyonlarına katılıp, bağışta bulunmaya devam edeceğim” diyorsanız o da sizin takdiriniz. Benimki sadece dostça bir uyarıydı.
[Aziz Kamil Can] 6.4.2020 [TR724]
Tokyo ve Lazio’nun ortak talihsizliği [Hasan Cücük]
Küresel bir salgına dönüşen koronavirüsten dolayı tüm spor aktiviteleri kepenk indirdi. FIFA durumu, ‘2. Dünya Savaşı’ından sonra sporun en büyük krizi’ olarak tanımladı. Salgın döneminin uzamasıyla özellikle futbol kulüpleri oyuncuların maaşını ödemede ekonomik darboğaza girdi. Bundesliga’da iflas edecek kulüplerin sayısı şimdiden iki haneli rakama ulaşmış bulunuyor. Salgından dolayı en talihsiz bir şehir bir de kulüp var. Biri Tokyo, diğeri Lazio.
Dünyanın top yekün ölümcül bir savaşa tutuştuğu 1914-18 arasında, savaştan doğal olarak sporda etkilendi. Ancak topyekün değil. Savaşın sürdüğü yıllarda bazı ülkelerde ligler devam etti. Savaşın ana aktörlerinden biri olan Birleşik Krallık’ta (İngiltere), kriket ve rugby ligleri vakit kaybetmksizin tatil edilirken, futbol kaldığı yerden devam etti. 1914-15 sezonunda hem lig hem de FA Cup oynandı. Ancak artan tepkilerden dolayı, İngiltere Futbol Federasyon’u geri adım atıp ligleri tatil etti. Yüz yıl öncesinin şartlarını dikkate aldığımızda bir çok spor branşı günümüz gibi ne yaygın ne de popülerdi.
1939’da patlak veren 2.Dünya Savaşı’nın spora etkisi daha derinden oldu. 85 milyon insan hayatı kaybetti. Etkileri ve sonuçları daha büyük oldu. Hayatın durma noktasına geldiği, ölümün ansızın geldiği savaş yıllarında başta futbol olmak üzere bir çok branşta kepenk indirildi. Tıpkı bugün yaşanan korona salgını gibi. İngiltere, savaşın başlamasıyla Eylül 1939’da tüm spor aktivitelerini sonlandırdı. Naziler’in hava bombardımanları ülke için sporu devam ettirmeyi zaten imkansız kılacaktı.
İngiltere’de savaş sırasında futbol hepten kepenk indirmedi. İçişleri Bakanlığı bir karar alarak bazı futbol maçlarının 8 bin kişiyi aşmayacak izleyici sayısıyla oynanabileceğini kararını aldı. Şartlar arasında maçların tahliye noktalarına yakın alanlarda oynanması vardı. Bu şekilde bazı bölgesel turnuvaların ve dostluk maçlarının oynanmasının yolu açıldı. Savaşın ardından FA Cup 1945-46 sezonundan, İngiltere Birinci Ligi ise 1946-47 sezonundan itibaren oynanmaya devam etti. Savaş boyunca bir çok sporcu kariyerini bir kenara bırakıp, cepheye koştu. Özellikle İngiltere ve Almanya’da çok sayıda futbolcu cephede elinde silahla savaştı. Birleşik Krallık’ta 1940 yılına gelindiğinde 629 futbolcu cepheye giderken, 80 kişi yaşamını yitirdi.
Savaşın vurduğu ilk büyük organizasyon 1916 Olimpiyat Oyunları oldu. Ev sahipliğini Almanya’nın Berlin şehri yapacağı olimpiyatlar savaştan dolayı yapılamadı. Almanların, olimpiyatlara ev sahipliği yapma isteği 20 yıl sonra gerçekleşti. 1936 Berlin Olimpiyatları, Hitler’in gövde gösterisi şeklinde geçti. Aynı zamanda en kirli organizasyon olarakta. 1940 Olimpiyatları’na ise Japonya ev sahipliği yapacaktı. Tıpkı bu yıl gibi. Ancak savaştan dolayı olimpiyatlar yapılamadı. Yine 1944’de oyunlara ev sahipliği yapacak olan Londra’da Tokyo ile aynı kaderi paylaştı.
Japonlar, Tokyo ile 2020 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmak için geri sayım yaparken bu kez önlerine koronavirüs çıktı. Euro 2020 bir yıl sonraya tehir edilirken, olimpiyatların yapılacağı ümidini Japonlar korudu. Ancak salgının faturasının giderek ağırlaşmasıyla ülkeler olimpiyatların ertelenmesi yönünde açıklamaları peş peşe yaptı. Olimpiyat Komitesi, Tokyo’nun ev sahipliğini bir yıl sonraya erteledi. Bu kez savaş değil, salgın engeli çıktı karşılarına. Ancak sevindiren gelişme ev sahipliğini bir yıl sonra yapacak olmaları. Tokyo, 1940’da savaşın iptal ettirdiği olimpiyat ev sahipliğine 24 yıl sonra 1964’de kavuşmuştu.
Tokyo gibi bir başka talihsiz de Lazio kulübü. İtalya, her iki dünya savaşında da sezonu başlamadan tatil etti. Fakat bir futbol sezonunun başlayıp da yarıda kalması, koronavirüs öncesinde sadece bir defa gerçekleşmişti. İtalyan Serie A bu sezon 26. haftadan sonra tatil edildi. Sezonun akibetinin ne olacağı belirsizliğini koruyor. Zira, İtalya artık salgının merkezi konumunda bulunuyor. Bu sene olduğu gibi bu karardan etkilenen aktör yine Lazio’ydu.
Serie A’da bu sezon 26 hafta geride kalırken Juventus’un bir puan gerisinde ikinci sırada yer alan Lazio, bundan 105 yıl önce belki de kendisine ait olacak şampiyonluk unvanının Genoa’ya verilmesini izlemek durumunda kaldı. Serie A’da 1914-15 sezonu Birinci Dünya Savaşı nedeniyle yarıda kaldı. O dönem lig kuzey ve güney bölgelerinde iki ayrı turnuva şeklinde oynanıyordu. Bu turnuvaların galipleri şampiyonluk için karşı karşıya geliyorlardı. Lige ara verilmeden önce Lazio güney turnuvasını lider bitirmişti. Kuzey turnuvasında ise bitime bir maç vardı ve Genoa; Torino, Inter ve Milan’ın önünde liderdi. Dört yıl boyunca bu sezonu hangi takımın şampiyon bitirdiği belirlenmezken sonrasında şampiyon ilan edilen takımın Genoa olduğu açıklandı. Neden Lazio değil de Genoa’nın şampiyon ilan edildiğinin ise resmi bir gerekçesi olmadı. Lazio savaşın en büyük kaybedenlerinden biri oldu.
[Hasan Cücük] 6.4.2020 [TR724]
Dünyanın top yekün ölümcül bir savaşa tutuştuğu 1914-18 arasında, savaştan doğal olarak sporda etkilendi. Ancak topyekün değil. Savaşın sürdüğü yıllarda bazı ülkelerde ligler devam etti. Savaşın ana aktörlerinden biri olan Birleşik Krallık’ta (İngiltere), kriket ve rugby ligleri vakit kaybetmksizin tatil edilirken, futbol kaldığı yerden devam etti. 1914-15 sezonunda hem lig hem de FA Cup oynandı. Ancak artan tepkilerden dolayı, İngiltere Futbol Federasyon’u geri adım atıp ligleri tatil etti. Yüz yıl öncesinin şartlarını dikkate aldığımızda bir çok spor branşı günümüz gibi ne yaygın ne de popülerdi.
1939’da patlak veren 2.Dünya Savaşı’nın spora etkisi daha derinden oldu. 85 milyon insan hayatı kaybetti. Etkileri ve sonuçları daha büyük oldu. Hayatın durma noktasına geldiği, ölümün ansızın geldiği savaş yıllarında başta futbol olmak üzere bir çok branşta kepenk indirildi. Tıpkı bugün yaşanan korona salgını gibi. İngiltere, savaşın başlamasıyla Eylül 1939’da tüm spor aktivitelerini sonlandırdı. Naziler’in hava bombardımanları ülke için sporu devam ettirmeyi zaten imkansız kılacaktı.
İngiltere’de savaş sırasında futbol hepten kepenk indirmedi. İçişleri Bakanlığı bir karar alarak bazı futbol maçlarının 8 bin kişiyi aşmayacak izleyici sayısıyla oynanabileceğini kararını aldı. Şartlar arasında maçların tahliye noktalarına yakın alanlarda oynanması vardı. Bu şekilde bazı bölgesel turnuvaların ve dostluk maçlarının oynanmasının yolu açıldı. Savaşın ardından FA Cup 1945-46 sezonundan, İngiltere Birinci Ligi ise 1946-47 sezonundan itibaren oynanmaya devam etti. Savaş boyunca bir çok sporcu kariyerini bir kenara bırakıp, cepheye koştu. Özellikle İngiltere ve Almanya’da çok sayıda futbolcu cephede elinde silahla savaştı. Birleşik Krallık’ta 1940 yılına gelindiğinde 629 futbolcu cepheye giderken, 80 kişi yaşamını yitirdi.
Savaşın vurduğu ilk büyük organizasyon 1916 Olimpiyat Oyunları oldu. Ev sahipliğini Almanya’nın Berlin şehri yapacağı olimpiyatlar savaştan dolayı yapılamadı. Almanların, olimpiyatlara ev sahipliği yapma isteği 20 yıl sonra gerçekleşti. 1936 Berlin Olimpiyatları, Hitler’in gövde gösterisi şeklinde geçti. Aynı zamanda en kirli organizasyon olarakta. 1940 Olimpiyatları’na ise Japonya ev sahipliği yapacaktı. Tıpkı bu yıl gibi. Ancak savaştan dolayı olimpiyatlar yapılamadı. Yine 1944’de oyunlara ev sahipliği yapacak olan Londra’da Tokyo ile aynı kaderi paylaştı.
Japonlar, Tokyo ile 2020 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmak için geri sayım yaparken bu kez önlerine koronavirüs çıktı. Euro 2020 bir yıl sonraya tehir edilirken, olimpiyatların yapılacağı ümidini Japonlar korudu. Ancak salgının faturasının giderek ağırlaşmasıyla ülkeler olimpiyatların ertelenmesi yönünde açıklamaları peş peşe yaptı. Olimpiyat Komitesi, Tokyo’nun ev sahipliğini bir yıl sonraya erteledi. Bu kez savaş değil, salgın engeli çıktı karşılarına. Ancak sevindiren gelişme ev sahipliğini bir yıl sonra yapacak olmaları. Tokyo, 1940’da savaşın iptal ettirdiği olimpiyat ev sahipliğine 24 yıl sonra 1964’de kavuşmuştu.
Tokyo gibi bir başka talihsiz de Lazio kulübü. İtalya, her iki dünya savaşında da sezonu başlamadan tatil etti. Fakat bir futbol sezonunun başlayıp da yarıda kalması, koronavirüs öncesinde sadece bir defa gerçekleşmişti. İtalyan Serie A bu sezon 26. haftadan sonra tatil edildi. Sezonun akibetinin ne olacağı belirsizliğini koruyor. Zira, İtalya artık salgının merkezi konumunda bulunuyor. Bu sene olduğu gibi bu karardan etkilenen aktör yine Lazio’ydu.
Serie A’da bu sezon 26 hafta geride kalırken Juventus’un bir puan gerisinde ikinci sırada yer alan Lazio, bundan 105 yıl önce belki de kendisine ait olacak şampiyonluk unvanının Genoa’ya verilmesini izlemek durumunda kaldı. Serie A’da 1914-15 sezonu Birinci Dünya Savaşı nedeniyle yarıda kaldı. O dönem lig kuzey ve güney bölgelerinde iki ayrı turnuva şeklinde oynanıyordu. Bu turnuvaların galipleri şampiyonluk için karşı karşıya geliyorlardı. Lige ara verilmeden önce Lazio güney turnuvasını lider bitirmişti. Kuzey turnuvasında ise bitime bir maç vardı ve Genoa; Torino, Inter ve Milan’ın önünde liderdi. Dört yıl boyunca bu sezonu hangi takımın şampiyon bitirdiği belirlenmezken sonrasında şampiyon ilan edilen takımın Genoa olduğu açıklandı. Neden Lazio değil de Genoa’nın şampiyon ilan edildiğinin ise resmi bir gerekçesi olmadı. Lazio savaşın en büyük kaybedenlerinden biri oldu.
[Hasan Cücük] 6.4.2020 [TR724]
Berat Gecesi ibadetle kâinatı lerzeye getirelim [Cemil Tokpınar]
Sanki olağanüstü değişimlerin, oluşumların eşiğindeyiz. Sadece bir ülkeyi, bir kıtayı değil, tüm dünyayı ve insanlığı hedef alan bir belâ, bir musibet, bir imtihan âdeta hayatı durdurdu. Statlardan sinemalara, mabetlerden kültür merkezlerine, okullardan fabrikalara kadar insan yoğunluğu çok olan bütün mekânlar tatile girdi.
Nereye kadar? Kimse bilmiyor. Küçük bir virüs, insanların yaşama sevincini, hızlı temposunu, umutlarını, arzularını durma noktasına getirdi.
Şurası kesin ki, koronavirüsün herkese mesajı var. Ölümü düşünmeyen, ahireti aklına getirmeyen, sabrı, kanaati, şükrü ve paylaşmayı bilmeyen kibirlilere de, kendini mümin olarak gören millet, cemaat, gruplara ve kişilere de nice ibretli sözler söylüyor.
Kendimizi ve ait olduğumuz grubu hariç tutan yorumlar asla isabetli değil. Başta nefsimiz olmak üzere hepimizin ciddi bir nefis muhasebesine, günahlarımızı itirafa, istiazeye, tövbe ve istiğfara ihtiyacımız var.
Acaba bulunduğumuz konumun hakkını verdik mi?
İmanda, ibadette, ahlakta, hizmette üzerimize düşeni yaptık mı?
Mazlum ve mağdurların imdadına koşmakta, hakkını aramakta, yardımcı olmakta geceyi gündüze katıp huzursuz olduk mu?
İman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara duyurmak için çırpındık mı?
İşte böyle bir özeleştiri yapıp günahlardan arınmak, yeni bir kulluk şuuruyla donanmak için yarınki Berat Gecesi bulunmaz bir fırsattır.
Neredeyse karantinaya dönüşen evlerimizde ailece bu gecenin manasını idrak edip ibadet ve dualarla ihya etmek, bizim için maddî ve manevî bir kurtuluşun başlangıcı olabilir.
Hikmetli işler ayırt edilir
Önce gecenin ehemmiyetiyle ilgili ayet ve hadisleri paylaşalım, sonra ihya programı üzerinde duralım.
Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat Kandili hakkında Rabbimiz şöyle buyurur:
“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede ayırt edilir.” (Duhan Suresi: 2-4).
Âlimlerin bazısı bu ayette kastedilen gecenin Kadir Gecesi olduğunu, bir kısmı ise Berat Gecesi olduğunu belirtmişlerdir. İki açıklamayı birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayrımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir.
Abdullah ibni Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu anlama gelmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir. (Hülâsâtü’l-Beyân, 13:5251).
İşte bir anlamda kader gecesi diyebileceğimiz bu kandilde yapacağımız ibadetler ve dualarla hakkımızda takdir edilecek nimet, ikram ve ihsanlara liyakat kazanmamız gerekir. Bu da nefsimizi yerden yere vurarak köklü bir tövbe istiğfar etmek, çaresiz bir insanın yakarışı gibi ibadet ve duayla Allah’a yalvarmak, ihlas ve samimiyetle yepyeni hedeflere kilitlenmekle olur.
Berat isminin hikmeti
Müminlerin günah kirlerinden kurtulup Rabbimizin af ve mağfiretine nail olmaları ümit edildiği için bu geceye Berat Gecesi denmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir:
“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir: ‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resûlullahı (s.a.v.) yanında bulamayan Hz. Âişe (r.a.) Validemiz kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’l-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış hâlde buldu.
Peygamberimiz (s.a.v.) mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allahü Teâlâ Şaban’ın on beşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve insanların Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca günahını mağfiret eder.” (Tirmizî, Savm: 39).
Buradaki “koyunların kılları” ifadesi, çokluktan kinayedir. Yani Cenab-ı Hak, bu gece samimî bir şekilde af ve mağfiret dileyen bütün kullarını affeder. Yeter ki tövbe ve istiğfarın şartlarına uyup, hakkıyla yapsın.
“Berat, kudsî bir çekirdek”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine yazdığı bir mektupta Berat Gecesinin faziletini anlatırken şöyle der:
“Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’an’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Leyle-i Berat, elli senelik bir ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilir.” (Şualar, 14. Şua).
Buradaki müjde muhteşem ötesidir. İnsanlar alış veriş indirimlerini ve hediyeleri çok sıkı takip eder, zaman harcar. Halbuki indirimler ve hediyeler çok küçük ve dünya ile sınırlıdır. Rabbimizin mübarek gecelerdeki ikramları ise binlerce kat ve ebedîdir. Bu şuurla ibadet ve dua etmek gerekir.
Bu gece nasıl ihya edilir?
Mübarek geceler sohbet ve muhabbet gecesi değildir. Eğer sohbet yapılacaksa gecenin mana ve ehemmiyeti ve ihya yöntemi hakkında olmalıdır. Bu gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek ve oruç tutmak güzel olur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu geceleri akşamdan sabaha kadar hiç uyumadan ihya eder, uyuyan talebelerini uyandırmak için de su dökermiş.
Bizler de gecenin ehemmiyetini çevremizle paylaşmalı, ailemizi bilgilendirmeli ve bir program yapmalıyız. Geceyi tövbe istiğfar, namaz, Kur’an, salavat ve dua ile ihya etmeliyiz. Mümkünse öncesini ve sonrasını oruçla geçirmeli, mazlumların kurtuluşu ve zalimlerin kahrolması için dualar etmeliyiz.
Berat Gecesinde iftardan sahura ve sabah namazına kadar belirli bir sırayla şu ibadetler yapılabilir:
[Cemil Tokpınar] 6.4.2020 [TR724]
Nereye kadar? Kimse bilmiyor. Küçük bir virüs, insanların yaşama sevincini, hızlı temposunu, umutlarını, arzularını durma noktasına getirdi.
Şurası kesin ki, koronavirüsün herkese mesajı var. Ölümü düşünmeyen, ahireti aklına getirmeyen, sabrı, kanaati, şükrü ve paylaşmayı bilmeyen kibirlilere de, kendini mümin olarak gören millet, cemaat, gruplara ve kişilere de nice ibretli sözler söylüyor.
Kendimizi ve ait olduğumuz grubu hariç tutan yorumlar asla isabetli değil. Başta nefsimiz olmak üzere hepimizin ciddi bir nefis muhasebesine, günahlarımızı itirafa, istiazeye, tövbe ve istiğfara ihtiyacımız var.
Acaba bulunduğumuz konumun hakkını verdik mi?
İmanda, ibadette, ahlakta, hizmette üzerimize düşeni yaptık mı?
Mazlum ve mağdurların imdadına koşmakta, hakkını aramakta, yardımcı olmakta geceyi gündüze katıp huzursuz olduk mu?
İman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara duyurmak için çırpındık mı?
İşte böyle bir özeleştiri yapıp günahlardan arınmak, yeni bir kulluk şuuruyla donanmak için yarınki Berat Gecesi bulunmaz bir fırsattır.
Neredeyse karantinaya dönüşen evlerimizde ailece bu gecenin manasını idrak edip ibadet ve dualarla ihya etmek, bizim için maddî ve manevî bir kurtuluşun başlangıcı olabilir.
Hikmetli işler ayırt edilir
Önce gecenin ehemmiyetiyle ilgili ayet ve hadisleri paylaşalım, sonra ihya programı üzerinde duralım.
Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat Kandili hakkında Rabbimiz şöyle buyurur:
“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede ayırt edilir.” (Duhan Suresi: 2-4).
Âlimlerin bazısı bu ayette kastedilen gecenin Kadir Gecesi olduğunu, bir kısmı ise Berat Gecesi olduğunu belirtmişlerdir. İki açıklamayı birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayrımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir.
Abdullah ibni Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu anlama gelmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir. (Hülâsâtü’l-Beyân, 13:5251).
İşte bir anlamda kader gecesi diyebileceğimiz bu kandilde yapacağımız ibadetler ve dualarla hakkımızda takdir edilecek nimet, ikram ve ihsanlara liyakat kazanmamız gerekir. Bu da nefsimizi yerden yere vurarak köklü bir tövbe istiğfar etmek, çaresiz bir insanın yakarışı gibi ibadet ve duayla Allah’a yalvarmak, ihlas ve samimiyetle yepyeni hedeflere kilitlenmekle olur.
Berat isminin hikmeti
Müminlerin günah kirlerinden kurtulup Rabbimizin af ve mağfiretine nail olmaları ümit edildiği için bu geceye Berat Gecesi denmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir:
“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir: ‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resûlullahı (s.a.v.) yanında bulamayan Hz. Âişe (r.a.) Validemiz kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’l-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış hâlde buldu.
Peygamberimiz (s.a.v.) mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allahü Teâlâ Şaban’ın on beşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve insanların Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca günahını mağfiret eder.” (Tirmizî, Savm: 39).
Buradaki “koyunların kılları” ifadesi, çokluktan kinayedir. Yani Cenab-ı Hak, bu gece samimî bir şekilde af ve mağfiret dileyen bütün kullarını affeder. Yeter ki tövbe ve istiğfarın şartlarına uyup, hakkıyla yapsın.
“Berat, kudsî bir çekirdek”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine yazdığı bir mektupta Berat Gecesinin faziletini anlatırken şöyle der:
“Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’an’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Leyle-i Berat, elli senelik bir ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilir.” (Şualar, 14. Şua).
Buradaki müjde muhteşem ötesidir. İnsanlar alış veriş indirimlerini ve hediyeleri çok sıkı takip eder, zaman harcar. Halbuki indirimler ve hediyeler çok küçük ve dünya ile sınırlıdır. Rabbimizin mübarek gecelerdeki ikramları ise binlerce kat ve ebedîdir. Bu şuurla ibadet ve dua etmek gerekir.
Bu gece nasıl ihya edilir?
Mübarek geceler sohbet ve muhabbet gecesi değildir. Eğer sohbet yapılacaksa gecenin mana ve ehemmiyeti ve ihya yöntemi hakkında olmalıdır. Bu gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek ve oruç tutmak güzel olur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu geceleri akşamdan sabaha kadar hiç uyumadan ihya eder, uyuyan talebelerini uyandırmak için de su dökermiş.
Bizler de gecenin ehemmiyetini çevremizle paylaşmalı, ailemizi bilgilendirmeli ve bir program yapmalıyız. Geceyi tövbe istiğfar, namaz, Kur’an, salavat ve dua ile ihya etmeliyiz. Mümkünse öncesini ve sonrasını oruçla geçirmeli, mazlumların kurtuluşu ve zalimlerin kahrolması için dualar etmeliyiz.
Berat Gecesinde iftardan sahura ve sabah namazına kadar belirli bir sırayla şu ibadetler yapılabilir:
- Tövbe ve istiğfar etmek: Önce Peygamber Efendimizin (s.a.v.) tavsiye ettiği tevbe namazı kılınıp tövbe istiğfar edilebilir. Tövbe ve istiğfarın en kısası, “Estağfirullah ve etûbü ileyh” şeklindedir. Daha uzun ve çeşitli istiğfarlar da vardır. Onları 11, 33 veya 100 defa tekrar edebiliriz.
- Kur’an okumak: Bilhassa Yasin, Fetih, Rahman, Tebâreke, Amme gibi çok faziletli sureleri okuyabilir, ayrıca cüz paylaşıp hatim yapılabiliriz
- Namaz kılmak: Beş vakit namazı cemaatle ve uzun tesbihatla kılmakla beraber evvabin, teheccüd, tevbe, tesbih ve hacet namazlarını kılıp arkasından yüreğimiz yanarak, gözlerimiz dolarak dua etmeliyiz.
- Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol salâvat-ı şerife getirebilir, seçme salavatlardan oluşan Büyük Cevşen’deki Delâilinnur bölümünü okuyabiliriz.
- Dua etmek: Kur’an’da ve hadiste geçen duaları, Cevşen’i, Kulübüddaria’da geçen büyük velilerin dualarını okumakla birlikte içimizden geldiği gibi Rabbimize niyazda bulunabiliriz. Bu gece bilhassa mazlum ve mağdur kardeşlerimiz için bol bol dua etmeliyiz. Dualar külliyet kazanarak devam ederse inşallah kabul olur.
[Cemil Tokpınar] 6.4.2020 [TR724]
2008 Krizi’nden de beter [Hakan Taner]
Yeni tip Koronavirüs Kovid-19 bir yeryüzü felaketi olmaya devam ediyor.
Bu virüsün etkilemediği köşe bucak ve etkilenmeyen canlı kalmayacak gibi.
İnsanlığı zor zamanlar bekliyor.
Dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Başkanı Donald Trump, “Salgını 150-200 bin can kaybıyla atlatabilirsek iyi.” derken şu an için işin ekonomik boyutu ölçülemiyor bile.
Akşam saatlerinde ünlü iktisatçı N.El Roubini’nin New York’un en pahalı caddelerindeki mağazaların önüne yağmalara karşı konulan barikatları ve açıklamasını okuyunca daha bir irkildim. Çünkü vatandaşı olduğumuz ülkenin yöneticileri henüz olayın ciddiyetinin farkında bile değiller.
Kendi korunaklı alanlarında dışarıda olan bitenleri pencerelerin pervazından ve televizyon ekranlarından takip ediyorlar.
Bu arada bütün dünya liderleri günde en az iki kez bütün zorluğuna ve cevaplaması zor sorulara rağmen kamu oyunu bilgilendirme toplantısı yapıyorlar.
Trump bile en hoşlanmadığı sorulara samimiyetle cevap vermeye çalışıyor.
Bizde bütün yük Sağlık Bakanı’nın omuzlarında. Bu dönemin sonunda kendisine biçilecek rol ne olacak kendisi de bilmiyor.
Virüsle mücadele iki koldan yürütülüyor: Ekonomi ve sağlık.
Sağlık anlamında ilk günler “Ellerinizi yıkayın ve dut pekmezi yiyin korunursunuz.” safhasından “sosyal mesafeyi koruyun” tavsiye aşamasına geçildi.
İktidar bu tavsiyeyi yaparken, işe gitmek zorunda olanlara sosyal mesafeyi koruyabilmeleri için gerekli adımı atmayarak bütün yükü halkın üzerine yükledi.
Aslında kriz yönetmeyi bilmeyen biri olsanız bile bu krizi etkin olarak yönetmeye çalışan birkaç rol model belirleyip onları takip edebilirsiniz. Bu bile bir iştir.
Türkiye bunların hiçbirini yapmadı. Irak, Senegal ve Güney Afrika’nın yaptığını tercih etti ve yardım kampanyası başlattı. Şu ana kadar biriken para Katar’dan gelen uçağın onda biri parası değil 522 milyon TL toplanmış. Bu bile bir şey, fakat hiçbir şey.
Bu kriz hafife alınarak önlem almadan teğet geçecek bir kriz değil.
Ülkelerin sağlık sistemleri de ekonomileri de paramparça.
Eğer ekonominin çarkları dönsün diye o çarkları döndürenleri bile bile riske atarsanız bir süre sonra o çarklar zaten dönmeyecektir. Hem de uzun süre.
Bugüne kadar algı ile yaptığımız yolculuğun sonuna yaklaşıyoruz, bundan sonrası gerçekler…
Bu krizin 2008 Krizi’ni mumla aratacağı 2020’nin ilk üç aylık döneminde ayan beyan görülmediyse vay hâlimize…
[Hakan Taner] 6.4.2020 [TR724]
Bu virüsün etkilemediği köşe bucak ve etkilenmeyen canlı kalmayacak gibi.
İnsanlığı zor zamanlar bekliyor.
Dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Başkanı Donald Trump, “Salgını 150-200 bin can kaybıyla atlatabilirsek iyi.” derken şu an için işin ekonomik boyutu ölçülemiyor bile.
Akşam saatlerinde ünlü iktisatçı N.El Roubini’nin New York’un en pahalı caddelerindeki mağazaların önüne yağmalara karşı konulan barikatları ve açıklamasını okuyunca daha bir irkildim. Çünkü vatandaşı olduğumuz ülkenin yöneticileri henüz olayın ciddiyetinin farkında bile değiller.
Kendi korunaklı alanlarında dışarıda olan bitenleri pencerelerin pervazından ve televizyon ekranlarından takip ediyorlar.
Bu arada bütün dünya liderleri günde en az iki kez bütün zorluğuna ve cevaplaması zor sorulara rağmen kamu oyunu bilgilendirme toplantısı yapıyorlar.
Trump bile en hoşlanmadığı sorulara samimiyetle cevap vermeye çalışıyor.
Bizde bütün yük Sağlık Bakanı’nın omuzlarında. Bu dönemin sonunda kendisine biçilecek rol ne olacak kendisi de bilmiyor.
Virüsle mücadele iki koldan yürütülüyor: Ekonomi ve sağlık.
Sağlık anlamında ilk günler “Ellerinizi yıkayın ve dut pekmezi yiyin korunursunuz.” safhasından “sosyal mesafeyi koruyun” tavsiye aşamasına geçildi.
İktidar bu tavsiyeyi yaparken, işe gitmek zorunda olanlara sosyal mesafeyi koruyabilmeleri için gerekli adımı atmayarak bütün yükü halkın üzerine yükledi.
Aslında kriz yönetmeyi bilmeyen biri olsanız bile bu krizi etkin olarak yönetmeye çalışan birkaç rol model belirleyip onları takip edebilirsiniz. Bu bile bir iştir.
Türkiye bunların hiçbirini yapmadı. Irak, Senegal ve Güney Afrika’nın yaptığını tercih etti ve yardım kampanyası başlattı. Şu ana kadar biriken para Katar’dan gelen uçağın onda biri parası değil 522 milyon TL toplanmış. Bu bile bir şey, fakat hiçbir şey.
Bu kriz hafife alınarak önlem almadan teğet geçecek bir kriz değil.
Ülkelerin sağlık sistemleri de ekonomileri de paramparça.
Eğer ekonominin çarkları dönsün diye o çarkları döndürenleri bile bile riske atarsanız bir süre sonra o çarklar zaten dönmeyecektir. Hem de uzun süre.
Bugüne kadar algı ile yaptığımız yolculuğun sonuna yaklaşıyoruz, bundan sonrası gerçekler…
Bu krizin 2008 Krizi’ni mumla aratacağı 2020’nin ilk üç aylık döneminde ayan beyan görülmediyse vay hâlimize…
[Hakan Taner] 6.4.2020 [TR724]
Küresel aktör olarak Kovid-19 [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Alman asıllı Amerikalı film yönetmeni Roland Emerich’in Yarından Sonraki Gün (The Day After Tomorrow) gibi dünyanın sonu filmlerinde olduğu gibi, insanlık tarihinde ilk defa tüm insanlığın varoluşunu tehdit eden bir dış tehditle karşı karşıyayız. Meslektaşım Profesör Lucian Ashworth’un Memorial University Siyaset Bilimi Bölümü’nde vermekte olduğu Dünyanın Sonu konulu derslerinde vurguladığı gibi, ya da1990’lı yıllarda Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi’nde öğrenciyken kendisinden ders aldığım hocam Ulrich Beck’in Risk Toplumu (Risikogesellschaft) kitabında vurguladığı üzere, insanlığın yok olması tehlikesinin somutlaştığı günlerde miyiz? Kovid-19, gerçek bir tehdit. İnsanlığı topyekûn varoluşsal bir açmazla karşı karşıya bıraktı. Bize ne kadar kırılgan bir zeminde var olduğumuzu gösterdi. Kıyamet senaryolarının salt kutsal kitapların veya İbrahimi dinlerin konusu olmadığını, modern zamanlarda da bir izdüşümü olduğunu kanıtladı.
Hayat biçimimizi, gündelik hayatımızı, hatta varoluşumuzun temeli olan toplum olarak var olma durumumuzu sorgulamamıza yol açtı. Tüm bu özellikleriyle, ulus devletlerin teritoryal otonomilerini en fazla sorgulamamız gereken dönemdeyiz galiba. Çünkü en büyüğünden en küçüğüne, en zengininden en fakirine, en gelişmişinden az modernleşmiş olanına kadar tüm ulus devletler aynı sorunla cebelleşiyor. Mevcut sınırların ve pasaport kontrollerinin, gümrük tarifeleriyle vize rejimlerinin bir mikroorganizmanın yayılışındaki içler acısı hali gördük. Beş para etmeyen milli güvenlik stratejilerinin ve bazı aklı evvel karar alıcıların yapmaya çalıştığı yüksek duvarlı sınırların esasında ne kadar ilkel olduğunu bu günlerde ev hapsinde idrak ediyoruz. Düşman mahallelerde ve süpermarketlerde, aramızda sinsice kaleyi içerden fethederken, ister istemez post-Kovid-19 nasıl bir dünya olacak sorusu üzerine düşünüyorum.
Her şeyden önce post-Kovid-19 olacak mı bakalım? Temel sorulardan biri budur! Çünkü bu virüsün insandan insana bulaşma özelliği kazanması sonrası artık toplumsal evrenin ayrılmaz bir parçası haline geldiği gerçeği çok belirgin bir biçimde karşımızda duruyor. Bu virüsün ortadan kalkması ya da “kendiliğinden yok olması” olasılığı yok. En iyi olasılıkla insanlık bu virüse karşı giderek daha fazla bağışıklık kazanacak, ama virüs ve yol açtığı hastalıklar ortadan kaybolmayacak. Bir veya bir buçuk yıl içerisinde eğer bir aşı bulunabilirse, bu aşı da yüzde yüz bir koruma sağlamayacak, sadece hastalığın şiddeti ve risk faktörlerini azaltacak. Daha az ölüm olsa da, Kovid-19 varlığını sürdürecek. Aşı bulunana dek bir ile bir buçuk yıllık bir süre zarfında hastalık belirli aralıklarla, dalgalar halinde yeniden yayılım gösterecek. Milyonlarca insanın hayatını tehlikeye atacak. Ama toplumu yok etmeyecek. En nazından mutasyon geçirmez ve daha öldürücü bir hale bürünmezse!
Esas tehlike, hastalığın verdiği toplumsal zarardır. Örgütlü toplum yapısı, özellikle ekonomik ilişkiler, post-Kovid-19 döneminde yeniden formüle edilecek ve tanımlanacak. Bugünkü anlamındaki küreselleşmenin sonuna gelindi. Kanımca artık insanların hareketlerinin sınırlı hale geldiği bir dünyaya yelken açıyoruz. Mikroorganizmaların en alt canlı türü olarak, en üst canlı türü olan homo sapiense karşı büyük bir galibiyet kazandığı bir çağa mı girdik? Dünyadaki insan popülasyonunun yedi milyardan on milyara doğru ilerlediği bu dönemde, insani temasların küresel düzeyde tarihte hiç olmadığı kadar arttığı bir dönemde, birbirine entegre olmuş ülkeler birbirinden tecrit olacak. Uluslararası alanda daha önceki yazılarımda anarşik ortamdan bahsetmiştim. Özetle, devletlerin üzerinde bir üst otoritenin olmadığı küresel sistemde, dünyanın bu tür küresel pandemilerle başa çıkmasını sağlayacak bir “dünya devleti” yok. Bu yanın gelecekte değişmeyecek. Çünkü dünya 200’e yakın devlet tarafından paylaşılmış durumda. Ve bu devletler, sahip oldukları egemenlik yetkilerini bir küresel devletle (dünya devletiyle veya ulusüstü bir yapıyla) paylaşmayacaklar. Bugün Kovid-19’la mücadelede görüldüğü üzere, her devlet “her koyun kendi bacağından asılır” ilkesiyle, kendisini kurtarmaya çalışıyor. Dünya, daha doğrusu insanlık, ortak düşmanlarıyla beraberce mücadele etmiyor. Aksine, her devlet tek başına kendi kurtuluş reçetesini uyguluyor. Dahası, bazı devletler hiçbir kurtuluş reçetesi uygulamıyor veya uygulayamıyor. Güney yarımküredeki fakir devletler için örneğin sosyal izolasyon ve karantina önlemleri uygulamak çok zor.
Hindistan, Afrika ülkeleri, birçok güney Amerika ülkesi, Kovid-19 konusunda vatandaşlarını koruyabilecek sosyoekonomik önlemleri alamıyor. Yakın dönemde sosyal medyada gündeme geldiği üzere, el yıkama konusunda yapılan uyarılar, Afrika’nın birçok toplumu açısından uygulanabilir değil. Çünkü temiz suya ulaşım olanağına sahip değiller. Oysa virüs insanlara bulaşırken fakir-zengin ayrımı yapmıyor. Nijerya’da olan virüs bugünkü ulaşım ve mobilite olanaklarıyla kolaylıkla Amerika veya Avrupa kıtalarına yayılabilir. Yani virüsle mahallî veya yerel düzeylerde mücadele ulus devletlere görece birbirinden kopuk zaferler yaşatsa da, yakın gelecekte Kovid-19’un yeniden patlak verebileceği kaygan zeminli bir dünyada yaşıyor olacağız.
Bu durum, ticaret, ekonomik işbirliği, pazarlar arası arz-talep dengeleri, insani hareketlik (mesela çalışanların mobilitesi, öğrenci hareketliliği vs.) alanında kendisini belli edecek. 2020, küreselleşmede derin bir kırılma yaşanan yıl olarak tarih kitaplarına geçti bile. Bunun bir ileriki aşamasında, bu yaşanan pandeminin engellenmesi uğruna küreselleşmeye yeni sınırlamalar getirildiği bir post-Kovid-19 dönemine girmiş olacağız.
George Orwell ünlü 1984 adlı distopyasında, kıtasal blok devletlerden bahsediyordu. Bu devletler vatandaşlarının her hareketini kontrol eden totaliter devletlerdi. Bugün Kovid-19 sonrası dünyada belki totalitarizm yeniden küllerinden doğmayacak, ama daha despot ve güçlü devlet örgütlenmeleriyle karşılaşabiliriz. Çünkü liberal demokratik (ABD, İspanya, İtalya gibi) devletlerin Kovid-19 ile mücadelede Çin gibi otoriter veya Güney Kore kültürel manada daha kolektif ve toplumlarını daha iyi “disipline edebilen” politik kültürlerden daha başarısız olduğu görülüyor. Bu demokrasiler için kötü haber. Çünkü insanların birincil ihtiyacı güvenliktir. Özgürlük her zaman güvenlikten sonra gelir. Ötesinde, kıtasal işbirliği ve bütünleşmeler ivme kazanacak. Kuzey Amerika, Avrupa gibi bölgelerde kendi kıtası içinde piyasa ve Pazar oluşturma eğilimi artacak. Çünkü kıtasal olarak sağlık standartlarını bir standartta birleştirmek ve ortak pandemi güvenliği politikaları oluşturmak, küresel seviyede bunu yapabilmekten çok daha olası. Çin, bu Kovid-19 sonrası dönemde Asya-Pasifik bölgesini en nihayetinde ABD etkisinden kurtarmış olacak. ABD’nin küresel süper güç rolü bitecek. Bunun yerine post-Kovid-19 dönemi, tek kutuplu (ABD’nin tek hegemonik gücün olduğu) küresel ilişkilerin bitmesi ve çok kutuplu dönemin artık resmi olarak başlaması anlamına gelecek. Çin, bu dönemin yükselen gücü olurken, Rusya ile işbirliği yapması halinde, mahallî orta ve küçük güçlerin de katılımıyla, Batı bloğuna karşı çok güçlü bir yeni lig doğmuş olacak.
Batı ligindeki demokrasi liberal demokrasi sorgulanırken, Avrasya liginde Çin liderliğinde otoriter devletlerin sayısı artacak. Küresel mücadelede yeni bir Soğuk Savaş ortaya çıkmış olacak. Kovid eğer bir savaşsa – ki bu retorik artık her yerde genel kabul görmekte – bu mutlaka Üçüncü Dünya Savaşı’dır. İlk iki dünya savaşı insanların kendi aralarında yaptığı savaşlarken, Üçüncü Dünya Savaşı insanlarla mikroorganizma arası bir türler arası savaştır. Fakat heyhat, bu gerçeğe karşın insanlar tek cephede birleşerek ortak bir savaşım verememektedir. Kovid-19’a karşı parçalar halinde, ulus devletlerin vermeğe çalıştığı mücadele, Donquixote ile yel değirmenleri arasındaki mücadele gibi, son derece irrasyonel, anlamsız, dahası boş bir mücadele olacak. Virüs bazı cephelerde savaşı kaybetse bile, sonuçta devamlı bir mücadele, adeta bir sonsuz savaş hali geçerli olacak!
Peki, bir umut var mı? Yukarıda ele aldığım uluslararası kâbusun gerçekleşmemesi için, mutlak surette insanlığın iç mücadeleleri terk edip, ortak düşmana karşı birleşmesi gerekiyor. Bu ancak ulusüstü örgütlenmeyle, yani küresel varoluş çabasında ortak bir dünya devleti vizyonuyla mümkün olabilir. Bu, bugünden yarına gerçekleşebilecek bir proje değildir. Fakat özellikle pandemiyle mücadele edebilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ulusüstü bir otorite olarak sağlık politikalarını küresel olarak yönetmeye başlaması gerekiyor. Peki, bu nasıl olacak? Bunu başarmak için, ulus devletlerin kendi öz iradeleri ile bazı egemenlik yetkilerini WHO’ya devretmeleri gereklidir. Bu tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupalı devletlerin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) üzerinden ulusüstü Avrupa Bütünleşmesini başlatmış olmaları gibi bir durumdur. Zordur, ama imkânsız değildir.
Bu ortamda özellikle ABD’de Donald Trump’ın başkan olması büyük bir talihsizliktir. Aynı şey Boris Johnson’ın başbakan olduğu Birleşik Krallık için de geçerli. Rusya’da Putin ve Çin’de Xi Jinping gibi otoriterlerin güçlü konumları da bu talihsizliğe eklenmeli. İnsanlık yeni bir çağa girdi. Bu çağda artık insanlık çok geç olmadan komple varoluş mücadelesi vermek durumunda.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.4.2020 [TR724]
Hayat biçimimizi, gündelik hayatımızı, hatta varoluşumuzun temeli olan toplum olarak var olma durumumuzu sorgulamamıza yol açtı. Tüm bu özellikleriyle, ulus devletlerin teritoryal otonomilerini en fazla sorgulamamız gereken dönemdeyiz galiba. Çünkü en büyüğünden en küçüğüne, en zengininden en fakirine, en gelişmişinden az modernleşmiş olanına kadar tüm ulus devletler aynı sorunla cebelleşiyor. Mevcut sınırların ve pasaport kontrollerinin, gümrük tarifeleriyle vize rejimlerinin bir mikroorganizmanın yayılışındaki içler acısı hali gördük. Beş para etmeyen milli güvenlik stratejilerinin ve bazı aklı evvel karar alıcıların yapmaya çalıştığı yüksek duvarlı sınırların esasında ne kadar ilkel olduğunu bu günlerde ev hapsinde idrak ediyoruz. Düşman mahallelerde ve süpermarketlerde, aramızda sinsice kaleyi içerden fethederken, ister istemez post-Kovid-19 nasıl bir dünya olacak sorusu üzerine düşünüyorum.
Her şeyden önce post-Kovid-19 olacak mı bakalım? Temel sorulardan biri budur! Çünkü bu virüsün insandan insana bulaşma özelliği kazanması sonrası artık toplumsal evrenin ayrılmaz bir parçası haline geldiği gerçeği çok belirgin bir biçimde karşımızda duruyor. Bu virüsün ortadan kalkması ya da “kendiliğinden yok olması” olasılığı yok. En iyi olasılıkla insanlık bu virüse karşı giderek daha fazla bağışıklık kazanacak, ama virüs ve yol açtığı hastalıklar ortadan kaybolmayacak. Bir veya bir buçuk yıl içerisinde eğer bir aşı bulunabilirse, bu aşı da yüzde yüz bir koruma sağlamayacak, sadece hastalığın şiddeti ve risk faktörlerini azaltacak. Daha az ölüm olsa da, Kovid-19 varlığını sürdürecek. Aşı bulunana dek bir ile bir buçuk yıllık bir süre zarfında hastalık belirli aralıklarla, dalgalar halinde yeniden yayılım gösterecek. Milyonlarca insanın hayatını tehlikeye atacak. Ama toplumu yok etmeyecek. En nazından mutasyon geçirmez ve daha öldürücü bir hale bürünmezse!
Esas tehlike, hastalığın verdiği toplumsal zarardır. Örgütlü toplum yapısı, özellikle ekonomik ilişkiler, post-Kovid-19 döneminde yeniden formüle edilecek ve tanımlanacak. Bugünkü anlamındaki küreselleşmenin sonuna gelindi. Kanımca artık insanların hareketlerinin sınırlı hale geldiği bir dünyaya yelken açıyoruz. Mikroorganizmaların en alt canlı türü olarak, en üst canlı türü olan homo sapiense karşı büyük bir galibiyet kazandığı bir çağa mı girdik? Dünyadaki insan popülasyonunun yedi milyardan on milyara doğru ilerlediği bu dönemde, insani temasların küresel düzeyde tarihte hiç olmadığı kadar arttığı bir dönemde, birbirine entegre olmuş ülkeler birbirinden tecrit olacak. Uluslararası alanda daha önceki yazılarımda anarşik ortamdan bahsetmiştim. Özetle, devletlerin üzerinde bir üst otoritenin olmadığı küresel sistemde, dünyanın bu tür küresel pandemilerle başa çıkmasını sağlayacak bir “dünya devleti” yok. Bu yanın gelecekte değişmeyecek. Çünkü dünya 200’e yakın devlet tarafından paylaşılmış durumda. Ve bu devletler, sahip oldukları egemenlik yetkilerini bir küresel devletle (dünya devletiyle veya ulusüstü bir yapıyla) paylaşmayacaklar. Bugün Kovid-19’la mücadelede görüldüğü üzere, her devlet “her koyun kendi bacağından asılır” ilkesiyle, kendisini kurtarmaya çalışıyor. Dünya, daha doğrusu insanlık, ortak düşmanlarıyla beraberce mücadele etmiyor. Aksine, her devlet tek başına kendi kurtuluş reçetesini uyguluyor. Dahası, bazı devletler hiçbir kurtuluş reçetesi uygulamıyor veya uygulayamıyor. Güney yarımküredeki fakir devletler için örneğin sosyal izolasyon ve karantina önlemleri uygulamak çok zor.
Hindistan, Afrika ülkeleri, birçok güney Amerika ülkesi, Kovid-19 konusunda vatandaşlarını koruyabilecek sosyoekonomik önlemleri alamıyor. Yakın dönemde sosyal medyada gündeme geldiği üzere, el yıkama konusunda yapılan uyarılar, Afrika’nın birçok toplumu açısından uygulanabilir değil. Çünkü temiz suya ulaşım olanağına sahip değiller. Oysa virüs insanlara bulaşırken fakir-zengin ayrımı yapmıyor. Nijerya’da olan virüs bugünkü ulaşım ve mobilite olanaklarıyla kolaylıkla Amerika veya Avrupa kıtalarına yayılabilir. Yani virüsle mahallî veya yerel düzeylerde mücadele ulus devletlere görece birbirinden kopuk zaferler yaşatsa da, yakın gelecekte Kovid-19’un yeniden patlak verebileceği kaygan zeminli bir dünyada yaşıyor olacağız.
Bu durum, ticaret, ekonomik işbirliği, pazarlar arası arz-talep dengeleri, insani hareketlik (mesela çalışanların mobilitesi, öğrenci hareketliliği vs.) alanında kendisini belli edecek. 2020, küreselleşmede derin bir kırılma yaşanan yıl olarak tarih kitaplarına geçti bile. Bunun bir ileriki aşamasında, bu yaşanan pandeminin engellenmesi uğruna küreselleşmeye yeni sınırlamalar getirildiği bir post-Kovid-19 dönemine girmiş olacağız.
George Orwell ünlü 1984 adlı distopyasında, kıtasal blok devletlerden bahsediyordu. Bu devletler vatandaşlarının her hareketini kontrol eden totaliter devletlerdi. Bugün Kovid-19 sonrası dünyada belki totalitarizm yeniden küllerinden doğmayacak, ama daha despot ve güçlü devlet örgütlenmeleriyle karşılaşabiliriz. Çünkü liberal demokratik (ABD, İspanya, İtalya gibi) devletlerin Kovid-19 ile mücadelede Çin gibi otoriter veya Güney Kore kültürel manada daha kolektif ve toplumlarını daha iyi “disipline edebilen” politik kültürlerden daha başarısız olduğu görülüyor. Bu demokrasiler için kötü haber. Çünkü insanların birincil ihtiyacı güvenliktir. Özgürlük her zaman güvenlikten sonra gelir. Ötesinde, kıtasal işbirliği ve bütünleşmeler ivme kazanacak. Kuzey Amerika, Avrupa gibi bölgelerde kendi kıtası içinde piyasa ve Pazar oluşturma eğilimi artacak. Çünkü kıtasal olarak sağlık standartlarını bir standartta birleştirmek ve ortak pandemi güvenliği politikaları oluşturmak, küresel seviyede bunu yapabilmekten çok daha olası. Çin, bu Kovid-19 sonrası dönemde Asya-Pasifik bölgesini en nihayetinde ABD etkisinden kurtarmış olacak. ABD’nin küresel süper güç rolü bitecek. Bunun yerine post-Kovid-19 dönemi, tek kutuplu (ABD’nin tek hegemonik gücün olduğu) küresel ilişkilerin bitmesi ve çok kutuplu dönemin artık resmi olarak başlaması anlamına gelecek. Çin, bu dönemin yükselen gücü olurken, Rusya ile işbirliği yapması halinde, mahallî orta ve küçük güçlerin de katılımıyla, Batı bloğuna karşı çok güçlü bir yeni lig doğmuş olacak.
Batı ligindeki demokrasi liberal demokrasi sorgulanırken, Avrasya liginde Çin liderliğinde otoriter devletlerin sayısı artacak. Küresel mücadelede yeni bir Soğuk Savaş ortaya çıkmış olacak. Kovid eğer bir savaşsa – ki bu retorik artık her yerde genel kabul görmekte – bu mutlaka Üçüncü Dünya Savaşı’dır. İlk iki dünya savaşı insanların kendi aralarında yaptığı savaşlarken, Üçüncü Dünya Savaşı insanlarla mikroorganizma arası bir türler arası savaştır. Fakat heyhat, bu gerçeğe karşın insanlar tek cephede birleşerek ortak bir savaşım verememektedir. Kovid-19’a karşı parçalar halinde, ulus devletlerin vermeğe çalıştığı mücadele, Donquixote ile yel değirmenleri arasındaki mücadele gibi, son derece irrasyonel, anlamsız, dahası boş bir mücadele olacak. Virüs bazı cephelerde savaşı kaybetse bile, sonuçta devamlı bir mücadele, adeta bir sonsuz savaş hali geçerli olacak!
Peki, bir umut var mı? Yukarıda ele aldığım uluslararası kâbusun gerçekleşmemesi için, mutlak surette insanlığın iç mücadeleleri terk edip, ortak düşmana karşı birleşmesi gerekiyor. Bu ancak ulusüstü örgütlenmeyle, yani küresel varoluş çabasında ortak bir dünya devleti vizyonuyla mümkün olabilir. Bu, bugünden yarına gerçekleşebilecek bir proje değildir. Fakat özellikle pandemiyle mücadele edebilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ulusüstü bir otorite olarak sağlık politikalarını küresel olarak yönetmeye başlaması gerekiyor. Peki, bu nasıl olacak? Bunu başarmak için, ulus devletlerin kendi öz iradeleri ile bazı egemenlik yetkilerini WHO’ya devretmeleri gereklidir. Bu tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupalı devletlerin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) üzerinden ulusüstü Avrupa Bütünleşmesini başlatmış olmaları gibi bir durumdur. Zordur, ama imkânsız değildir.
Bu ortamda özellikle ABD’de Donald Trump’ın başkan olması büyük bir talihsizliktir. Aynı şey Boris Johnson’ın başbakan olduğu Birleşik Krallık için de geçerli. Rusya’da Putin ve Çin’de Xi Jinping gibi otoriterlerin güçlü konumları da bu talihsizliğe eklenmeli. İnsanlık yeni bir çağa girdi. Bu çağda artık insanlık çok geç olmadan komple varoluş mücadelesi vermek durumunda.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.4.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Grup Yorum ile bulunduğum aynı fişleme listesini kimler hazırladı? [Erhan Başyurt]
Grup Yorum üyesi Helin Bölek, ölüm orucunun 288’nci gününde hayata veda etti.
Sanatçı Bölek, Grup Yorum üyesi 4 arkadaşı (Bahar Kurt, Barış Yüksel, İbrahim Gökçek ve Ali Aracı) ile birlikte 17 Kasım 2019’da cezaevinde süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine başlamıştı.
Bölek, 20 Kasım 2019’da yani tutuklanmasından 3 yıl sonra tahliye edildi. Tutuklu arkadaşlarıyla dayanışma için açlık grevi eylemine devam etti…
Ancak Grup Yorum’un açlık greviyle dile getirdiği talepler hayata geçirilmediği için, İbrahim Gökçek’in ardından 20 Ocak 2020’de o da ölüm orucuna başladı.
Grup Yorum üyeleri cezaevinde süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine başlama gerekçelerini şöyle duyurmuştu:
“OHAL’in ilan edildiği Temmuz 2016’dan beri, çalışmalarımızı yürüttüğümüz İdil Kültür Merkezi sekiz kez polislerce basıldı.
Her baskında enstrümanlarımız paramparça edildi. Bestelerimiz çalındı. Stüdyomuz talan edildi.
Son 2 sene içinde toplam 11 üyemiz tutuklandı, 6 üyemizin başlarına para ödülü konularak ‘terör listelerine’ alındılar.
Bu süre içinde küçük büyük bütün konserlerimiz yasaklandı.
Şu an hala tutuklu olan yedi üyemiz ve hakkında arama kararı bulunan dört üyemiz var…”
Grup Yorum üyeleri adil yargılanma ve kötü muameleye son verilmesi odaklı açlık grevlerinde, sonuçta 4 talep dile getiriyordu;
Sürekli baskına uğrayan, terörize edilmeye çalışılan ve Grup Yorum’un çalışmalarını yürüttüğü İdil Kültür Merkezine polis baskınların son bulması
Grup Yorum üyeleri bakanlığın arananlar listelerinden çıkarılması
Yaklaşık 3 yıldır neredeyse tüm konserleri yasaklanan Grup Yorum üzerindeki konser yasaklarının kaldırılması
Tutuklu Grup Yorum üyelerinin serbest bırakılması…
***
Grup Yorum’un açıklamasında dikkat çeken “OHAL’in ilan edildiği Temmuz 2016’dan beri…” ifadesi var.
Gerçekten de karanlık bir merkezde hedefe konulan isimler, fişlenenler 15 Temmuz bahanesi ile teker teker yargı eliyle linç edilmeye başlandılar.
Grup Yorum ile benim yolum 29 Eylül 2019’da Twitter’ın hukuk bölümünden aldığım bir mail ile kesişti.
“Sayın Twitter Kullanıcısı:
@erhan_basyurt Twitter hesabınızla ilgili Twitter’a Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca gönderilen (ekteki) içerik kaldırma talebi hakkında sizi bilgilendirmek amacıyla bu e-posta mesajını gönderiyoruz…
Mahkeme kararının tarafımıza bildirilmesini bekledik. (Ekteki) kararı şu anda almış bulunmaktayız ve Twitter hesabınıza Türkiye’den erişimin kısıtlandığını size bildiriyoruz. Aynı zamanda, karara karşı hukuki başvuru seçeneklerimizi değerlendiriyoruz…”
Söz konusu ‘mahkeme kararı’nın altında Gölbaşı Sulh Ceza Hakimi Fahrettin Yıldız’ın imzası var.
Hakim Yıldız, sadece benim değil aynı anda 100’e yakın twitter hesabının askıya alınmasını kararlaştırmış.
Gerekçe şöyle; “terörü öven, suça ve şiddete teşvik eden, kamu düzenini ve milli güvenliği tehdit eden, yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesinin önlenmesine dair tedbir kararı…”
Başvuru 3 Ağustos’ta yapılmış ve karar bir günde tabii ki hiçbir inceleme yapılmadan verilmiş.
***
Twitter hesabı askıya alınanları 3 farklı sosyal/siyasal grup olarak nitelemek mümkün.
Cemaat’e yakın olduğu iddiasıyla 15 Temmuz öncesi kayyım atanan ve darbeden hemen sonra KHK ile kapatılan gazetelerin yazar ve yöneticileri, Cemaat’e yakın olduğu için kapatılan özel üniversitelerin resmi twitter hesapları…
Benim dışımda muhalif gazeteciler Ekrem Dumanlı, Tarık Toros, Adem Yavuz Arslan, Mahmut Akpınar, Abdülhamit Bilici, Bülent Keneş, Emre Uslu, Bülent Korucu, Tuncay Opçin, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Faruk Mercan, Nuh Gönültaş, Erkam Tufan, Mahir Zeynelov, Kerim Gün, Mehmet Kamış, İhsan Yılmaz, Savaş Genç, Önder Aytaç, Kerim Balcı, Celil Sağır…
İkinci grup, ‘Kürt medyası’ olarak sonradan bilinen gazeteler ve gazetecilerin hesapları…
@ANFKurdi, @OzgurrGundem, @AnalizrojTV, @Azadiyawelatbiz, @cizrepostasi, @AmedDiicleeT, jinha.win, ozgurgundem10.com, kcd-dtk.org, @Rindixan, @TVSterkTV…
Üçüncü grup ise, sol gruplar olarak niteleyebileceğim hesaplar.
@Grup_YORUM, @halkinhukuk, @CepheDevrim, @55DevGenc, @LiseliDevGenc, @halkinsesi_tv, @DevOkmeydanii, @Diriliş1917
İlginç şekilde karar metninde facebook hesabı da kapatılan bir tek GRUP YORUM var…
***
Şimdi sıkı durun!
Twitter hesabım askıya alındığında ve hatta sonrasında hakkında açılmış tek bir ‘terör’ davası bulunmuyor.
Evim ilk kez 30 Ağustos 2016’da basıldı. Yani bir inceleme vardıysa bile, soruşturmaya onaylı twitter hesabın askıya alındıktan tam 26 gün sonra başlandı.
Hesapları bizimle birlikte Türkiye’de askıya alınan Kürt medyasına da ‘Cemaat medyası’ gibi KHK ile el konuldu. Ancak onlara 29 Ekim 2016 tarihli 675 sayılı KHK ile el konuldu.
Yani Twitter hesapları askıya alındıktan 55 gün sonra…
Gelelim sol gruplara ve yazının ana konusu GRUP YORUM’a…
Grup Yorum’un İdil Kültür Merkezi ilk kez polis baskını da 21 Ekim 2016 tarihinde. İkinci baskın 30 Kasım 2016 tarihli.
Yani operasyondan tam 47 gün önce twitter hesapları bir Sulh Ceza Hakimi tarafından askıya alınıyor…
***
Mahkeme kararına göre, birbiriyle hiçbir ilişkisi ve benzerliği bulunmayan 100 kişilik fişleme listesini (dönemin) TC Başbakanlık Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü göndermiş mahkemeye…
Bu birim 2006’da AKP döneminde şu gerekçeler ile kurulmuş;
“Başbakanlığın, iç güvenlik, dış güvenlik ve terörle mücadele konusunda görevli kuruluşlarla ilişkilerini yürütmek, gerektiğinde bu kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak
İç-dış güvenlik ve terörle mücadelede inceleme ve araştırmalar yapmak, yaptırmak, bunları değerlendirmek ve tekliflerde bulunmak.
Sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, bilgileri derlemek, değerlendirmek ve bu hususlarda koordinasyonu sağlamak…”
Evet bir birim haklarında hiçbir dava bulunmayan gazeteciler, sanatçılar ve gazeteler hakkında bir fişleme listesi hazırlamış.
Sonra bu 100 kişilik karma listeyi hakim alıp hiçbir inceleme yapmadan bir günde karara bağlamış…
Maalesef Twitter da bu hukuksuz kararı uygulayarak keyfi yasağın aracısı olmuştur.
***
Şimdi cevap bulunması gereken birinci soru şu;
Bu fişleme listesini kim veya kimler hazırladı?
İkinci soru ise:
Bu fişleme listesini hazırlayanlar ile 15 Temmuz’u gerçekleştirenler arasında bağlantı ne?
Cemaat, Kürtler ve sol gruplara yönelik baskın ve yok etme girişimin planlaması bu fişleme listesinde açıkça görülüyor.
Bu liste 15 Temmuz’dan sonraki iki hafta içinde hazırlanamayacağına göre ve 15 Temmuz’la sahneye konulduğuna göre, Türkiye’yi faşizmin derin kuyusuna çekenler kimler?
Grup Yorum üyelerini açlık grevi ve ölüm orucuna, bir çok gazeteciyi demir parmakların ardına veya sürgüne götüren sürecin işaret fişeği bu fişleme listesi…
Listeyi uygulayanları biliyoruz, hazırlayanları ve sıraya koyunları tespit edebilirsek, Türkiye’yi sürüklenmeye çalıştığı uçurumdan geriye döndürmemiz mümkün olabilir.
[Erhan Başyurt] 6.4.2020 [TR724]
Sanatçı Bölek, Grup Yorum üyesi 4 arkadaşı (Bahar Kurt, Barış Yüksel, İbrahim Gökçek ve Ali Aracı) ile birlikte 17 Kasım 2019’da cezaevinde süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine başlamıştı.
Bölek, 20 Kasım 2019’da yani tutuklanmasından 3 yıl sonra tahliye edildi. Tutuklu arkadaşlarıyla dayanışma için açlık grevi eylemine devam etti…
Ancak Grup Yorum’un açlık greviyle dile getirdiği talepler hayata geçirilmediği için, İbrahim Gökçek’in ardından 20 Ocak 2020’de o da ölüm orucuna başladı.
Grup Yorum üyeleri cezaevinde süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine başlama gerekçelerini şöyle duyurmuştu:
“OHAL’in ilan edildiği Temmuz 2016’dan beri, çalışmalarımızı yürüttüğümüz İdil Kültür Merkezi sekiz kez polislerce basıldı.
Her baskında enstrümanlarımız paramparça edildi. Bestelerimiz çalındı. Stüdyomuz talan edildi.
Son 2 sene içinde toplam 11 üyemiz tutuklandı, 6 üyemizin başlarına para ödülü konularak ‘terör listelerine’ alındılar.
Bu süre içinde küçük büyük bütün konserlerimiz yasaklandı.
Şu an hala tutuklu olan yedi üyemiz ve hakkında arama kararı bulunan dört üyemiz var…”
Grup Yorum üyeleri adil yargılanma ve kötü muameleye son verilmesi odaklı açlık grevlerinde, sonuçta 4 talep dile getiriyordu;
Sürekli baskına uğrayan, terörize edilmeye çalışılan ve Grup Yorum’un çalışmalarını yürüttüğü İdil Kültür Merkezine polis baskınların son bulması
Grup Yorum üyeleri bakanlığın arananlar listelerinden çıkarılması
Yaklaşık 3 yıldır neredeyse tüm konserleri yasaklanan Grup Yorum üzerindeki konser yasaklarının kaldırılması
Tutuklu Grup Yorum üyelerinin serbest bırakılması…
***
Grup Yorum’un açıklamasında dikkat çeken “OHAL’in ilan edildiği Temmuz 2016’dan beri…” ifadesi var.
Gerçekten de karanlık bir merkezde hedefe konulan isimler, fişlenenler 15 Temmuz bahanesi ile teker teker yargı eliyle linç edilmeye başlandılar.
Grup Yorum ile benim yolum 29 Eylül 2019’da Twitter’ın hukuk bölümünden aldığım bir mail ile kesişti.
“Sayın Twitter Kullanıcısı:
@erhan_basyurt Twitter hesabınızla ilgili Twitter’a Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca gönderilen (ekteki) içerik kaldırma talebi hakkında sizi bilgilendirmek amacıyla bu e-posta mesajını gönderiyoruz…
Mahkeme kararının tarafımıza bildirilmesini bekledik. (Ekteki) kararı şu anda almış bulunmaktayız ve Twitter hesabınıza Türkiye’den erişimin kısıtlandığını size bildiriyoruz. Aynı zamanda, karara karşı hukuki başvuru seçeneklerimizi değerlendiriyoruz…”
Söz konusu ‘mahkeme kararı’nın altında Gölbaşı Sulh Ceza Hakimi Fahrettin Yıldız’ın imzası var.
Hakim Yıldız, sadece benim değil aynı anda 100’e yakın twitter hesabının askıya alınmasını kararlaştırmış.
Gerekçe şöyle; “terörü öven, suça ve şiddete teşvik eden, kamu düzenini ve milli güvenliği tehdit eden, yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesinin önlenmesine dair tedbir kararı…”
Başvuru 3 Ağustos’ta yapılmış ve karar bir günde tabii ki hiçbir inceleme yapılmadan verilmiş.
***
Twitter hesabı askıya alınanları 3 farklı sosyal/siyasal grup olarak nitelemek mümkün.
Cemaat’e yakın olduğu iddiasıyla 15 Temmuz öncesi kayyım atanan ve darbeden hemen sonra KHK ile kapatılan gazetelerin yazar ve yöneticileri, Cemaat’e yakın olduğu için kapatılan özel üniversitelerin resmi twitter hesapları…
Benim dışımda muhalif gazeteciler Ekrem Dumanlı, Tarık Toros, Adem Yavuz Arslan, Mahmut Akpınar, Abdülhamit Bilici, Bülent Keneş, Emre Uslu, Bülent Korucu, Tuncay Opçin, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Faruk Mercan, Nuh Gönültaş, Erkam Tufan, Mahir Zeynelov, Kerim Gün, Mehmet Kamış, İhsan Yılmaz, Savaş Genç, Önder Aytaç, Kerim Balcı, Celil Sağır…
İkinci grup, ‘Kürt medyası’ olarak sonradan bilinen gazeteler ve gazetecilerin hesapları…
@ANFKurdi, @OzgurrGundem, @AnalizrojTV, @Azadiyawelatbiz, @cizrepostasi, @AmedDiicleeT, jinha.win, ozgurgundem10.com, kcd-dtk.org, @Rindixan, @TVSterkTV…
Üçüncü grup ise, sol gruplar olarak niteleyebileceğim hesaplar.
@Grup_YORUM, @halkinhukuk, @CepheDevrim, @55DevGenc, @LiseliDevGenc, @halkinsesi_tv, @DevOkmeydanii, @Diriliş1917
İlginç şekilde karar metninde facebook hesabı da kapatılan bir tek GRUP YORUM var…
***
Şimdi sıkı durun!
Twitter hesabım askıya alındığında ve hatta sonrasında hakkında açılmış tek bir ‘terör’ davası bulunmuyor.
Evim ilk kez 30 Ağustos 2016’da basıldı. Yani bir inceleme vardıysa bile, soruşturmaya onaylı twitter hesabın askıya alındıktan tam 26 gün sonra başlandı.
Hesapları bizimle birlikte Türkiye’de askıya alınan Kürt medyasına da ‘Cemaat medyası’ gibi KHK ile el konuldu. Ancak onlara 29 Ekim 2016 tarihli 675 sayılı KHK ile el konuldu.
Yani Twitter hesapları askıya alındıktan 55 gün sonra…
Gelelim sol gruplara ve yazının ana konusu GRUP YORUM’a…
Grup Yorum’un İdil Kültür Merkezi ilk kez polis baskını da 21 Ekim 2016 tarihinde. İkinci baskın 30 Kasım 2016 tarihli.
Yani operasyondan tam 47 gün önce twitter hesapları bir Sulh Ceza Hakimi tarafından askıya alınıyor…
***
Mahkeme kararına göre, birbiriyle hiçbir ilişkisi ve benzerliği bulunmayan 100 kişilik fişleme listesini (dönemin) TC Başbakanlık Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü göndermiş mahkemeye…
Bu birim 2006’da AKP döneminde şu gerekçeler ile kurulmuş;
“Başbakanlığın, iç güvenlik, dış güvenlik ve terörle mücadele konusunda görevli kuruluşlarla ilişkilerini yürütmek, gerektiğinde bu kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak
İç-dış güvenlik ve terörle mücadelede inceleme ve araştırmalar yapmak, yaptırmak, bunları değerlendirmek ve tekliflerde bulunmak.
Sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, bilgileri derlemek, değerlendirmek ve bu hususlarda koordinasyonu sağlamak…”
Evet bir birim haklarında hiçbir dava bulunmayan gazeteciler, sanatçılar ve gazeteler hakkında bir fişleme listesi hazırlamış.
Sonra bu 100 kişilik karma listeyi hakim alıp hiçbir inceleme yapmadan bir günde karara bağlamış…
Maalesef Twitter da bu hukuksuz kararı uygulayarak keyfi yasağın aracısı olmuştur.
***
Şimdi cevap bulunması gereken birinci soru şu;
Bu fişleme listesini kim veya kimler hazırladı?
İkinci soru ise:
Bu fişleme listesini hazırlayanlar ile 15 Temmuz’u gerçekleştirenler arasında bağlantı ne?
Cemaat, Kürtler ve sol gruplara yönelik baskın ve yok etme girişimin planlaması bu fişleme listesinde açıkça görülüyor.
Bu liste 15 Temmuz’dan sonraki iki hafta içinde hazırlanamayacağına göre ve 15 Temmuz’la sahneye konulduğuna göre, Türkiye’yi faşizmin derin kuyusuna çekenler kimler?
Grup Yorum üyelerini açlık grevi ve ölüm orucuna, bir çok gazeteciyi demir parmakların ardına veya sürgüne götüren sürecin işaret fişeği bu fişleme listesi…
Listeyi uygulayanları biliyoruz, hazırlayanları ve sıraya koyunları tespit edebilirsek, Türkiye’yi sürüklenmeye çalıştığı uçurumdan geriye döndürmemiz mümkün olabilir.
[Erhan Başyurt] 6.4.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)