Çağın hastalığı: Haset ve tedavi yolları [Dr. Ali Demirel]

Haset nedir?

Haset kelimesi, çekememezlik, başkasında olan sağlık, zenginlik ve benzeri nimetlerden dolayı rahatsız olarak kişiden o nimetin gitmesini istemek, kıskanmak manâlarına gelir. Haset ile kıskançlık genelde karıştırılır. Anlamları birbirine yakındır. Ancak kıskançlıkta daha ziyade “Onda olmasın, bende olsun!” duygusu hakimdir. Haset ise karşısındaki insanda hiçbir nimet olmamasını istemekle beraber ona kötülük gelmesi arzusu içinde olmaktır.
Haset, kalpte bulunan, insanı kötülüklere sürükleyebilen en önemli gayr-i ahlâkî özelliklerden ve psikolojik rahatsızlıklardan birisidir. Bu hastalık, bilgisizlik ve tamahkârlığın birleşmesi ve kaynaşması ile daha da kronik bir hale gelebilir.
Haset, çirkin huyların en zararlılarından olmakla birlikte derecesi itibarı ile farklı olabilmektedir. Kimi insanda haset virüsü bir an için gelip gider. Kiminde ise bünyeye iyice yerleşir, bütün benliğine hâkim olur ve gittikçe de artar. İşte asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset türü budur. Zira böylesi insanlar, zamanla haset ettiği kişi veya kişilere hayat hakkı tanımamaya kadar varan bir kin ve nefret içinde olabilirler.

Efendimiz haset hastalığını nasıl anlatıyor?

Hadislerde haset kelimesinin hem yukarıdaki anlamda hem de “gıpta” mânasında kullanıldığını görüyoruz. Bir hadiste, “İki kimseye haset etmek câizdir” denildikten sonra bunlardan birinin Allah tarafından kendisine verilen serveti hak yolunda harcayan, diğerinin de Allah’ın verdiği ilimle amel edip bu ilmi başkasına öğreten kimse olduğu belirtilmiş (Müsned, 2/9; Buhârî, İlim, 15), böylece haset kelimesi “imrenme, hayırda rekabet” anlamında kullanılmıştır ki buna gıbta diyoruz.
Öte yandan hadislerde, “Bir şeyi sahibinden kıskanmak, onu çekememek” mânasındaki haset hastalığı hakkında oldukça sert ifadeler yer alır. Buna göre, “Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulunmaz” (Nesâî, Cihâd, 8); “Ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi haset de iyilikleri mahveder.” (İbn Mâce, Zühd, 22)
Bir başka hadiste de kinle hasedin önemli sosyal problemlere yol açan ahlâkî hastalıklar olduğuna işaret edilir. (Müslim, İman, 243)
Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) başka bir hadislerinde ise müminlerin kardeş olduğunu bildirerek hasetten, kıskançlıktan, kin duymaktan uzak durmamızı belirtmiş ve bizlere şu öğütte bulunmuştur: “Dedikodunun peşine düşmeyin. Başkalarının kusurlarını araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!” (Buhârî, Edeb, 57)

YARIN: Haset virüsü vücuda nasıl yayılır?

Haset hastalığı ilk defa ne zaman ortaya çıktı?

[Dr. Ali Demirel] 7.12.2018 [Samanyolu Haber]

Kalplerde Olanı Sadece Allah Bilir [Mehmet Ali Şengül]

Îman; Allah’a -isim ve sıfatlarıyla-, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret hayâtına, kazâ ve kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır. Bunlar imanın rükünleridir. Küfür ise, bunların birini veya hepsini inkâr etmek demektir.
   
Günümüzde insanlar, yerli yersiz gerçeği tam bilmeden, hisleriyle hareket etmekte ve kendi doğrularına güvenerek, başkalarını tekfir edebilmektedirler.
 
Açıkca inkâr etmedikçe, gerçek mânâda kim mü’min, kim kâfir bunun hükmünü insan veremez. Hakîki mânâda bir kalbte, îman veya küfrün varlığını sadece Allah bilir.
   
Allah Resûlü (sav); “Bir mü’min, bir mü’mine kâfir derse, kâfir denilen kimse o sıfatı taşımıyorsa, kâfir lafzı gelir onu söyleyen şahsı bulur” buyurmaktadır. (Buhâri, Müslim)
 
Allah (cc) Hucûrat sûresi  11  ve 12.âyetlerde; “Ey îman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.

Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler.  Belki de alay edilenler, edenlerden daha hayırlıdır.
Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın.

Îman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fenâ bir şeydir! Kim tövbe etmezse işte onlar tam zâlim kimselerdir.” (11)

“Ey îman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.

Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.

Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz!

Öyleyse Allah’ın azâbından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur)” (12)
   
Alah (cc), başka insanların ayıp ve kusurlarını tecessüs etmeyi, araştırmayı, onu başkalarına anlatıp gıybet etmeyi men’etmektedir. Kişi, ehl-i îman insanların kâfir olup olmadığına değil, kendi eksik ve kusurlarına bakmalı, itikâdını kontrol etmeli ve Allah’a karşı kusurlarını tashih etmeye çalışmalıdır.
 
Çünkü Cenâb-ı Hak (cc), bir insanı diğer insanların ayıp ve kusurlarını araştırmak, onları kayıt altına alıp başkalarına anlatmak, gıybet etmek için vazifelendirmemiş ve muhasebeci tâyin etmemiştir. Ancak, Cenâb-ı Hakk’ı ve gerçekleri tebliğ vazîfesi vermiştir. Allah (cc), öbür âlemde herkesin hesâbını kendinden soracaktır. Zerre kadar hayır ve şer, zâyi olmayıp insanın önüne konacaktır.
   
Haşir sûresi 18.âyette; “Herkes yarın -âhiret hayatı- için ne hazırladığına baksın!..” buyrulmaktadır. Kaldı ki bir insan, kâfir olsa da, ehl-i kitap bulunsa da, yüzüne karşı ‘kâfir, gavur’ demek doğru değildir. Mü’minin îman, ahlâk ve âdâbına uygun düşmez. Çünkü kâfir deyince, Allah’ı inkâr edenler akla gelir. Onlar Allah’ı inkar etmemektedirler. ‘Kâfir’ sözü, onlara eziyet vermektedir. Bu da yasaktır.
   
Adâlet-i İlâhiye, müslümanın başkasına eziyet etmesine müsâde etmez. Efendimiz (sav); “Kim zımmî birine eziyet ederse, ben onun hasmı olurum” buyurmuştur. (Münâvi, Feyzü’l Kadir) Şer-i şerife göre kâfir, eğer zımmî olsa veya musâlaha etse, hakk-ı hayatı vardır.
   
Kaldı ki, başkalarına ‘kâfir, gavur’ denmesi, insana hiçbir sevap kazandırmaz. Onlara hidâyet dilenirse, kişi hem onlara hem de kendine iyilik yapmış ve sevap kazanmış olur. Zirâ, Cenâb-ı Hak duâsını kabul eder, o insanlardan hidâyete eren olursa; o insan âhiret hayâtı adına çok büyük mükâfat elde etmiş olur.
 
Kâfir ve nankör, ikisi de aynı kökten gelir. İkisi de ‘bir şeyi setretmek, örtmek’ mânâsına kullanılır. Kâfir ve münkir, ‘Allah’ın varlığına işâret eden hadsiz delilleri göremeyen, örten’ demektir.
 
Nankör ise, ‘hadsiz nimetlerin Allah’dan geldiğini göremeyen, kıymetini takdir edip şükretmek yerine, şikâyet eden, küfrân-ı nîmette bulunan’ demektir.
 
Allah (cc), bütün kullarını ahsen-i takvimde yaratmıştır. Bugün teknoloji, başdöndürücü olarak ilerlemesine rağmen, milyarlarca insan gerçek mânâda Allah’ı tanıyamamakta ve bilememektedir.
 
Efendimiz’den (sav) sonra peygamber gelmeyeceğine, İslâm’ın hükmü kıyâmete kadar geçerli olduğuna göre mü’min, İslâm’ın güzel ahlâkını bilmeyenlere sevdirmek ve anlatmakla mükelleftir.
 
Efendimiz (sav); “Kullarına Allah’ı sevdirin ki, Allah da sizi sevsin” buyurmuşlardır. (Suyuti, el-Camiu’s-sagır) İnsanları cehenneme doldurmak vazifemiz değil; Allah ve Resûlullah’ı sevdirip anlatarak, cehennemden kurtarmak ve cennete dâvet etmek vazifemizdir. Yâni; küfür ve dalâlet yangınından nefsimizi ve neslimizi kurtarmak için gayret göstermektir.
 
Buna rağmen kalplere îmanı sevdirmek Allah’a aittir. Peygamberler dâhil, ehl-i îmânın vazifesi tebliğdir, sevdirmektir. Sevdirmenin en müessir yolu ifrat ve tefritten uzak; doğruyu, gerçekleri yaşayarak model olmak ve tatlı dil, güleryüzle insanlara muâmele de bulunmaktır.
 
Bugün mü’minlerin; içinde bulundukları şartların gereği olarak değil ehl-i îmanla, ehl-i kitapla, fırak-ı dâlle ve küfür içinde olanlarla bile -doğru ve gerçeği anlatmanın dışında- medar-ı münâkaşa ve nizâda bulunmamaları gerekmektedir. Mü’minler, sâhip oldukları bütün imkânları kullanarak, Hakk’tan mahrum kalmış Allah kullarına gerçekleri ve hakîkatleri ulaştırma, dünya barışına katkıda bulunma gayreti içinde olmalıdırlar.

[Mehmet Ali Şengül] 7.12.2018 [Samanyolu Haber]

Çocuğunuzdaki uçuk ve göğüs ağrısını hafife almayın!

‘’Hastaneye ilk gittiğimizde sadece soğuk algınlığı denilmişti. İki gün sonra zatürre olduğu söylendi.” Kış aylarında bu cümleyi kuran ailelerin sayısı azımsanmayacak fazla. Çocuk Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ercan Tutak, erken tanı ve uygun tedavi ile tamamen iyileştirilebilen zatürrenin, özellikle 1-4 yaş arası çocuklarda ölüm nedenlerinin yüzde 40’ına tekabül ettiğini söylüyor.

Ateş ve öksürük bulguları ile hastaneye gelen bir çocuğun önceden zatürre olabileceğini öngörmenin mümkün olmadığına işaret eden Tutak, ‘’Akciğer enfeksiyonları soğuk algınlığı bulguları ile başlar. Akciğere yerleşip tipik bulguların ortaya çıkması birkaç günü bulabilir. 39 derece ve üzeri yüksek ateş, öksürük, balgam çıkarma, iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, sık ve zor nefes alma, hırıltılı solunum, göğüs ağrısı, karın ağrısı, dudakta uçuk belirtileri ciddiye alınmalı.’’ diyor.

Zatürrenin çocuklarda her yaş grubunda görülebildiğini belirten Doç. Dr. Ercan Tutak, 8 risk faktörünü ise şöyle sıralıyor:

  1. Çocuğun 2 yaş altı ve hiç anne sütü almamış olması
  2. Bebeğin erken ve prematüre doğması
  3. Olumsuz sosyo-ekonomik şartlar
  4. Yetersiz beslenme
  5. Kötü hijyenik koşullar
  6. Kalabalık ortamlarda yaşama
  7. Sigara dumanına maruz kalma
  8. Bağışıklık sistemini etkileyen kronik hastalıklar

Tutak, Zatürre konusunda şu önemli bilgileri paylaşıyor: Zatürre tedavisi sonrası çocuğun akciğerinde herhangi bir hasar olup olmayacağı ailelerin en çok merak ettiği konulardan biridir. Akciğer enfeksiyonlarının birçoğu tedavi ile tamamen düzelir ve çocuk sorunsuz bir şekilde, herhangi bir özel tedbir almaksızın hayatına devam edebilir. Sadece ağır enfeksiyonlardan sonra özellikle akciğerde apse oluşumu yani enfekte sıvı birikimi nedeni ile göğse tüp takılarak sıvının boşaltılması gereken durumlarda kalıcı hasar durumu yaşanabilir. Bazen cerrahi olarak bu bölgenin tamamının veya sadece akciğer zarının çıkarılması gerekebilir.

Zatürrenin tekrar etme riski oldukça düşük

Zatürre geçiren bir çocuğun tekrar zatürre olma riski, eğer altta yatan bir bağışıklık yetersizliği yoksa daha önce hiç zatürre geçirmemiş çocukla aynıdır. Zatürreden korunmak için öncelikle bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ve solunum yoluyla enfeksiyonların yayılımını kolaylaştıracak; kalabalık, havalandırması kötü, sigara içilen ortamlardan uzak durulması gereklidir. Bağışıklığın güçlendirilmesi beslenmenin dengeli, yeterli olması ve yaşa uygun aşıların zamanında uygulanması ile sağlanabilir. Pnömokok, suçiçeği, kızamık, hemofilus influenza ve grip aşıları akciğer enfeksiyonlarına karşı çocukları büyük oranda korur. Eğer bir çocukta zatürre yılda ikiden fazla veya toplamda üçten fazla tekrarlıyorsa ya da iyileşme beklenenden uzun sürüyorsa altta yatan diğer nedenler araştırılmalıdır. Çocuk mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafından kistik fibrozis, reflü, solunum yollarına yabancı cisim kaçması ve doğumsal bazı akciğer anormallikleri açısından değerlendirilmelidir.

[TR724] 7.12.2018

Lüksemburg toplu taşımayı bedava yapıyor

Lüksemburg, dünyada toplu taşıma araçlarının tamamen ücretsiz olduğu ilk ülke unvanını alacak. Ülkede, önümüzdeki yazdan itibaren bütün tren, tramvay ve otobüsler ücretsiz olacak. Toplam nüfusu 600 bin kişi olan ülke, trafik sorunuyla baş etmeye çalışıyor.

BBC’nin haberine göre, nüfusun yaklaşık 6’da biri, ülkeyle aynı ismi taşıyan başkent Lüksemburg’da yaşıyor. Ancak 110 bin nüfuslu başkente, çevre kasaba ve köylerde yaşayanlar ile komşu ülkelerden her gün yaklaşık 400 bin kişi geliyor.

Fransa, Belçika ve Almanya’dan günlük yaklaşık 200 bin kişi çalışmak için Lüksemburg’a geçiyor. Bu da, başkent ve çevresinde günün her saati ciddi trafik sorununa yol açıyor.

YAZIN BAŞLIYOR
Hafta başında kurulan Xaviet Bettel başkanlığındaki yeni koalisyon hükümeti, hem trafik sorununa çözüm bulmak hem de çevre kirliliğini azaltmak için, toplu taşımaya ağırlık verilmesini istiyor.

Bu nedenle ülkedeki tüm toplu taşıma araçlarının ücretsiz hale getirilmesi benimsendi.

Yeni uygulama, önümüzdeki yaz aylarında başlayacak ve 2020’den itibaren Lüksemburg, dünyada toplu taşımanın tamamen ücretsiz olduğu ilk ülke unvanını alacak.

Lüksemburg’da halen 20 yaş ve altındakiler için toplu taşıma araçlarında ücret alınmıyor.

Geri kalan halk ve turistler ise 2 saat sınırsız toplu taşıma yolculuğu için toplam 2 euro ödüyor.

Liberal eğilimli Demokrat Parti (DP), Sosyal Demokrat Parti (LSAP) ve Yeşil Parti’den (Dei Greng) oluşan koalisyon hükümeti, halka iki yeni tatil günü daha vermeyi planlıyor.

Yeni hükümet programında, Lüksemburg’un keyif amaçlı esrar üretimi, satışı ve kullanımını tamamen serbest bırakan ilk Avrupa ülkesi olması da benimsenmişti.

Lüksemburg hükümeti, halka tıbbi ilaçların ücretsiz verilmesini, girişimcilere yönelik vergi indirimi ile emlak vergilerinin azaltılmasını da programına aldı.

[TR724] 7.12.2018

Bankalarda ‘batık kredi’ mesaisi [Semih Ardıç]

“Yatırımcıların akıl hocası” Standard & Poor’s (S&P), Türkiye’de bankaların batık kredilerle boğuştuğuna dikkat çekti. Halihazırda Merkez Bankası verilerine göre 89,1 milyar TL kredi battı.

S&P’ye göre batık tutarı 1,5 sene içinde ikiye katlanacak. 150-180 milyar TL batığın faturasını hep beraber ödeyeceğiz.

Batık kredilerin tahsis edilen kredilere oranının çoktan yüzde 10’u geçtiğine dikkat çeken S&P bir başka hususa daha dikkat çekiyor. O da “Grup 2” diye tarif edilen krediler ilave edildiğinde batık kredilerin daha da artacağına dikkat çekiyor.

50 MİLYAR TL BATIK KREDİ YÜZDÜRÜLÜYOR

Grup 2 kaleminde gösterilen krediler aslında vadesinin üzerinden 60 gün geçtiği halde icra takibine düşmemiş krediler gösteriliyor. Grup 2’de 50 milyar TL’den fazla kredi var.

Merkez Bankası’nın ilan ettiği tutar fiili tabloyu aksettirmiyor. Bazı firmaların Ankara’dan gelen telefonlarla mütemadiyen yüzdürüldüğü belirtiliyor.

Bankaların hakkı olan icra işlemine yapmaktan imtina ettiği şirketlerin ekseriyeti Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakın enerji ve inşaat şirketleri.

ER YA DA GEÇ BATACAK

Bankacılara göre sadece biraz ötelenen bu krediler er ya da geç yine takibe düşecek. Ankara’nın hışmına uğramamak için birkaç ay daha dişlerini sıkacaklar.

Bu arada kur ve faiz cenahında sert hareketler olmamasını temenni edecekler. Krediler geçen seneye kıyasla artık eksiye düştü.

Firmalar mevcut maliyetlerle kredi almak istemiyor. Bankacılar bin dereden su getiriyor yeni risklerle karşılaşmamak için. Krizde nazikçe “hayır” demenin yollarını keşfettiler

Kritik tarih 31 Mart 2019. O tarihe kadar fiilen batmış firmaları yüzdürebildikleri kadar yüzdürecekler. Malum o tarihle mahallî idareler seçimi var. Sonrası tufan…

SERMAYE BULABİLEN NEFES ALACAK

S&P’nin 2019 senesine dair raporunda geçen şu tespitler bankaları zor günler beklediğine işaret ediyor: “Ekonomideki yavaşlama, kaldıraçlı olarak alınan risklerin düşürülmesi, TL’de devam eden değer kaybı ve yükselen faizlerin, gelecek 12-18 ayda varlık kalitesinde yük olmaya başlayacağını tahmin ediyoruz.”

Kredi derecelendirme kuruluşu S&P Türkiye’de batık kredi tutarının ikiye katlanabileceğini kaydetti.
Bankalar da ticaretin giderek daraldığının farkında ve buna göre hazırlık yapıyorlar. Gece mesaisine kalan yönetim kurulu üyeleri genel müdürlerine “tedbir ve teklif paketi hazırlansın” talimatı veriyor.

SABANCI YÜKÜ KÜÇÜK YATIRIMCIYA YIKTI

Sabancı Holding’in amiral gemisi Akbank 4 milyar TL olan ödenmiş sermayeyi 5,2 milyar TL’ye çıkaracak.

Sermaye artırımını küçük yatırımcıya yıkarak yapacak. Bedelli artırıma katılmayan küçük ortağın payı azalacak. 3 milyar TL’ye kadar satış yapılacak. 1,8 milyar TL de yurt dışından alınan borçların finansmanında kullanılacak.

Sabancı zemheride kullanmak üzere bankanın bünyesine yığınak yapmak istiyor. Zira batık krediler sermayeden yiyor. “Bedelsiz” tercihi ile yükü başkalarının üzerine yıkıyor.

BDDK artan risklere karşı faktoring şirketlerinin sermaye tabanını 20 milyon TL’den 30 milyon TL’ye çıkarmalarını istedi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) faktoring ve leasing şirketlerinde sermaye tabanının 20 milyon TL’den 30 milyon TL’ye çıkardı. O cenahta da işler iyi gitmiyor.

10 FARTORİNG ŞİRKETİ O ŞARTI KARŞILAYAMAZ

Şimdiden 60 şirketin 10’unun yeni sermaye tutarını karşılayamayacağı konuşuluyor. Batan iki faktoring şirketi 200 milyon TL’ye yakın borçla onlarca muhatabı zor durumda bıraktı.

Krizde malî kuruluşları muhafaza etmek en hayati meseledir. Tutarlı adımlar atılırsa bankaların mukavemeti artar.

Diğer tarafta Kalkınma Bankası’nı teftişten muaf tutmak, konut ve ticari kredilerini teminat olarak gösterip ilave borçlanmayı teşvik etmek bankacılık sistemine olan itimadı top yekûn sarsar.

KAMERALARIN ÖNÜNDE BAŞKA

Türkiye’de iktidarın mevcut krizde günü kurtarmaktan vazgeçmesi, kalıcı bir ıslahat takvimi taahhütü ile yatırımcılara umut aşılaması şart. Böyle bir ihtimal var mı? Keşke var diyebilseydim.

Kameraların önünde başka, kapalı kapılar ardında başka hareket ederek hastalığın tedavisi mümkün değil.

Bankalar batık kredilerle boğuşmasaydı, siyasî risklerin bedelini ödemeselerdi son kur düşüşünde Borsa İstanbul (BİST) bankacılık hisselerinin öncülüğünde 110 bin puanı çok rahat aşabilirdi.

S&P raporu da BDDK’nın sessiz sedasız aldığı sermaye artırımı kararı da göstermiştir ki herkesin ayağını yorganına göre uzatması icap eden günler bitmedi…

[Semih Ardıç] 7.12.2018 [TR724]

Erdoğan yargısı ile yoğun bir hafta geçti, bu gidiş nereye? [Ramazan Faruk Güzel]

Erdoğan Yargısı ile çok yoğun, baş döndürücü bir hafta geçirdik. Hızını almış giden bu yargıya, “Quo Vadis?”/ ‘Bu gidiş nereye?’ diye sormak isterim, eski bir meslektaşları olarak…

**

Her geçen gün yeni bir skandala imza atan Erdoğan Yargısı, şu son haftaki performansı ile imajına uluslararası bir boyut kazandırdı. AİHM kararları reddediliyor, karara rağmen “karşı hamleler” yapılıyor, Akın İpek’in iadesi davasında İngiltere yargısına verilen savunmayı inkar etmeye çalışırken çok daha büyük skandallar yaşanıyor. Bu yaşananlar karşısında, eski bir meslektaşları olarak kollarımı açıp: “Quo Vadis?” demek geliyor içimden. Veya Kur’an’ın şaşkın, halden anlamayan insanlara seslendiği gibi: “Fe eyne tezhabun?” diye seslenmek istiyorum. ‘Peki -Hal böyleyken- siz nereye gidiyorsunuz?! Tekvir/26)’ demek geliyor içimden… Ya da anlayana İngilizce söyleyeyim: “Where do you think you’re going?”

Rivayet odur ki, havarilerden Peter, İmparator Neron’un zulmünden ve çarmıhtan kurtulmak için Roma’dan kaçar. Yolda giderken, sırtında haçını taşıyan Hz. İsa’ya rastlar ve ona sorar:

“Quo vadis?” (Nereye gidiyorsun?)

Hz İsa (r.a.)’ın cevabı ise şöyledir: “Romam vado iterum crucifig!” (Roma’ya tekrar çarmıha gerilmeye.)

Bunun üzerine Peter, görevini hatırlari kendisini toparlar ve geri döner. Sonradan da Aziz (St-Saint) olarak anılmaya başlar… (Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz “Quo Vadis” ismiyle bunu romanlaştırmış ve 1905’te Nobel Ödülü almıştır. Bu roman, 1951′ de Mervyn LeRoy tarafından filme aktarılmış ve 8 dalda Oscar’a aday gösterilmişti.)

AMOK KOŞUCUSU YARGIMIZ

Yargımız; fincancı dükkanına dalmış fil gibi, yıka yıka gidiyor. Bu böyle nereye kadar gider? Ahmet Altan, bir konuşmasında şu anki iktidarı bir “Amok Koşucusu”na benzetmişti. Amok; Malezya, Endonezya gibi yerlerde görülen ilginç bir hastalık. Bu cinnetlik hasta, silahını eline alarak bir pazar yerine dalar ve yok etme arzusu ile önüne çıkan insanları öldürür ve sonra kısa sürede ölür. (Stefan Zweig, aynı isimle bir kitap da yazmıştır.)

Bu iktidar ve yargısı da böyle böyle, yok ede ede en son kendisini de yok edecek… O bir vakıa. Fakat yaşananları ve yaşanacakları da tahlil edelim.

HAKİMLİK TANIMI NEYDİ NE OLDU?

Bu “koşu”nun en etkili silahı yargı. Yargı, şu kısa süreçte nereden nereye geldi?

Hakimlik eğitimi verilen Adalet Akademisi’nde ilk öğretilen derslerden birisi, “hakimlerin taşıması gereken özellikler”e dairdir. Ve ilk olarak Mecelle’ye atıf yapılır.

“Mecelle-i Ahkam-ı Adliye”nin “Fasl-ı Evvel” bölümü madde 1792’de  Hâkimin özellikleri şöyle sıralanmıştır:

“Hâkim; hakîm, fehim, müstakim ve emin, mekin, metin olmalıdır.”

Hâkimin “hakîm olması: Her şeyde üstün ve tedbirli olmaktır, zira kendisine hakîm olamayan, hâkim olamaz.

Hâkimin “fehim” olması: Hâkimin anlayışlı ve zeki olması ve olayları çabuk kavraması.

Hâkimin “müstakim” olması: Dosdoğru olması, dışarıdan etkilenmemesi ve dış baskılara kapalı olması.

Hâkimin “emin” olması: Korkusuz, inanan ve kendine güvenen kimse olmalıdır. Çünkü sanıkların adil yargılanma hakkı hakimin emin ve güvenilir olanına emanet edilmiştir.

Hâkimin “mekin” olması: Sakin olması, hiddetli olmaması ile hakimin iktidar ve vakar sahibi olması.

Hâkimin “metin” olması: Bütün acılara ve baskılara karşı hep dayanıklı olması, gücünü yitirmemesi, özetle hep metanetli olması...

2802 sayılı ‘Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun “Bağımsızlık, teminat ve ödevler” kısmınındaki madde 4’de:

“Hakimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev yaparlar. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” der.

İngiliz Hukuk sisteminden alınan kıstaslarla, hakimlerde olması gereken nitelikler şöyle sıralanmıştır (Mackay: s. 20. ):“Uygun seviyede hukuk bilgisi sahibi olmak”, “tecrübe”, “mesleki başarı”, “entelektüellik”, “analitik düşünce yeteneği”, “çok sağlam bir muhakame gücü”, “azim”, “kararlılık”, “mahkemeye gelen her türlü kişi ile etkin iletişim kurabilme yetisi”; “mahkemenin otoritesini ve saygınlığını koruyabilme gücü”, “dürüstlük”, “hakkaniyet”, “toplumu ve bireyleri anlayabilme yetisi”, “sağlam bir mizaç”, “nezaket”, “şefkat”, “kamu hizmetine bağlılık”, “duruşmaları etkin bir biçimde idare edebilme yeteneği”, “ olumlu insani nitelikler”.

Kendisine bunlar öğretilen, bunları da hayatına uygulamaya çalışanlar ihraç oldu, çok büyük bir oranda! Kalanların da büyük kısmı, hayatta kalabilmek için evrildi.

ERDOĞAN YARGISI GAYRETLİDİR

İmparatorluk bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti, Hitler Almanyasından kaçan Ernst Hirsch gibi Hukuk profesörlerinin Türkiye’ye gelmesi ile hukuk alt yapısına Avrupai bir şekil vermişti.

Benim de mezunu olmaktan gurur duyduğum Ankara Hukuk Fakültesi 5 Kasım 1925 yılında kurulmuş olup o günden bu zamana 93 yıl geçmiş… Bu süreçte hukuk ve adliye teşkilatı kendince bir gelişme göstermiştir. R.T Erdoğan’ın bütün gücü ele geçirmesi, yasama-yürütme- yargı erklerini kendi elinde toplaması ile birlikte yargı farklı bir format almıştır, hakimlik müessesesi de farklı bir şekle evrilmiş, mutasyona uğramıştır.

En başat özelliği ise, Lider’ine karşı çok gayretkeş olması… O istediğinde bir anda kendisini çay tarlalarında bulur, Reisi ile omuz omuza çay toplar, o başka bir şey istediğinde ise iki etmez. Ona karşı bu gayretkeş hali o kadar saygı içindedir ki, onu görünce düğmesiz cübbesini o kadar deşeler ki, mitoz bölünme ile oradan bir düğme türetir adeta…

ERDOĞAN YARGISI ÇOK SENKRONİZEDİR

Başkanlık seçimlerinde Reis’ine “Seni başkan yaptırmayacağız!” diyen aday Selahattin Demirtaş’ı içeri atar. AİHM, onun usulsüz bir şekilde içeri tutulması ile ilgili olarak, “Derhal serbes bırakın” demesi karşısında Reisi, Başyargıç Erdoğan: “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” diyerek bu kararı tanımadığını açıklamıştı. Yargısı da Reis’inin karşı hamlesini görüp Demirtaş’ı serbest bırakmamıştı. Bunun böyle olacağını da önceki yazılarımızda kaleme almıştık.

Reisi ile sekronize olan, uyumlu hareket eden yargısı, artık öngörülebilir; dolayısıyla da sürpriz değil artık adımları. Selahattin Demirtaş da twitter hesabında şöyle seslenmişti bu yargıya:

“1- Yapın, “yapmayın” demiyorum da bu kadar aleni, acemice ve kepazece yapmayın böyle. İktidarın emrindeki yargının verdiği cezayı da tehditlerini de tanımıyorum.”

ERDOĞAN YARGISI NEREDE ADIM ATMASI GEREKTİĞİNİ BİLİR

Reisini zora sokan Gezi Olayları 2013 yılında başlamıştı. Taksim Meydanı’nındaki Gezi Parkı’nın doğal yapısını koruma güdüsü ile başlayan gösteriler, iktidara duyulan öfkenin patlaması ile büyümüştü. Barışçıl ve çevreci saiklerle başlayan gösteriler, (Abdullah Gül’ün de işaret ettiği gibi) istihbari yapıların ve özellikle MİT’in kaşıması ve yönlendirmesi ile başka mecralara kaymıştı. O zaman başlatılmış hazırlık soruşturmaları beklemeye alınmıştı. Şeytanlaştırılan Cemaat vb yapıların ortadan kaldırılması ile birlikte bu kesimlerin de ortadan kaldırılması için harekete geçildi.

Bu konuda Reisinin bir işaretine bakıyordu, geldi ve işlemler başladı. Erdoğan ki kin ve intikam almada bir zirvedir, Gezicileri de es geçeceği yoktu elbet…

Bu arada ilginç bir haber düştü, “FETÖ’nün, üyelerini deşifre olmamaları için tarikatlara ve bazı partilere sızdırdığı ortaya çıktı” diye. Kullanışlı bir aparata dönüşen “FETÖ diskur”u ile sıradaki diğer dini grupların da bitirilme işaret fişeği idi bu.. Senkronize yargısı, şu an işlem için bir işaret bekliyor.. Tek bir işaret!

ERDOĞAN YARGISI, DURULMASI GEREKEN YERDE DE DURUR

Geçen hafta eski Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin katledilişinin 3. Yılı münasebeti ile hemen her kesimden tepkiler vardı. Bu kadar zaman geçmesine rağmen hala dosyada bir gelişme olmaması insanları çileden çıkardı. Kaldı ki Sn Elçi’nin katledilişi bütün kameraların gözü önünde gerçekleşmişti…

Burada da yargı durması gereken yerde durmasını bilmiş, gerektiğinde bir sfensk gibi cansız kalabilmiştir. Aynı şekilde, Ergenekon davasında savcı mütalaasında, “Terör örgütüne” rastlamadığını ifade etmişti. Düşünün bir kere, binlerce sayfalık iddianame, onbinlerce sayfalık evrak, belge delil.. kasalar dolusu silahlar filan.. Ve savcı nereye baktıysa artık, görememiş! Yargılama esnasında yapılmış usuli ve insanlık hatalarını görmek gerekiyordu da, örgütü görememek nasıl iş?

Hani Nasrettin Hoca para kesesini ambarda düşürmüş, ambar karanlık olduğu için de çıkıp dışarıda aramaya başlamış.. O hesap yani. Erdoğan Yargısı işte, durmasını bilme noktasında maşallah fıkra gibi de…

ERDOĞAN YARGISI FEDAİDİR, GEREKTİĞİNDE FEDA OLMASINI DA BİLİR!

Londra’da önemli bir yargılama vardı, önem; Reislerinin buna hassasiyetinden… Mallarına çöktüğü Akın İpek gibi bazı işadamları Londra’ya geçmişler, canlarını zor kurtarmışlardı. Biat etmemiş bu 3-4 kişiyi bu şekliylebırakmak istemiyordu Reis “bunu öyle bırakmam” diyerek… ve onların iade edilmesini istiyordu. Oradaki yargılamalara bazı evraklar gönderilmiş ve orada “Türkiye’de bağımsız ve adil bir yargı olduğu, bylock vb delillerin sadece bir suç unsuru bulunması halinde delil kabul edilebildiği” yazıyordu. (İade edilmesi için, “iade edilecek ülkede tam hukuk ve demokrasi olması, işkencenin uygulanmadığının ispatı” gerektiği için…)

Eğer bu gerçek olursa, Türkiye’deki yüzbinlerce insanın serbest kalması ve haklarındaki suçlamaların düşmesi gerekiyordu.

Dışarıya karşı şirin gözükelim derken, içerideki demir yumruğun gevşemesi demekti bu… Bu, kabul edilemezdi ve bu işlemlerde bulunanlardan bazılarının kellesi istendi. İlk planda Büyükelçilikteki bir hukuk müşavirinin kellesi alındı, belki bir kaç kişinin daha… Fedailikte olur öyle.

ERDOĞAN’IN YARGISI GEREKTİĞİNDE KRALINDAN DAHA KRALCIDIR

Erdoğan yargısı, reisine yaranma noktasında her gün kendisini aşıyor. Son rekor denemesi ile, “Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Fetullahçı Terör Örgütü’ne yönelik yürütülen operasyonda örgütün sözde ‘dua listesi’nde adı geçen 54 kişinin gözaltına alınmasına ilişkin” atraksiyon. Bylock’tan örgüt çıkaran yargı, dua listesinden de örgüt çıkardı ya, başka da bir şey demiyorum. (Bazı insanlar da ciddi ciddi soruyor: “Bundan terör örgütü çıkar mı?” diye. Gidin işinize kardeşim yahu. Şunu net diyeyim: Bana hayır dua yapılacak her listeye adımı ekleyebilirsiniz; hangi dinden, hangi meshepten, hangi cemaat ve tarikatten olursanız olun…)

VE ERDOĞAN YARGISI AZİMLİ ve KARARLIDIR!

Ve Erdoğan Yargısı, Reisinin ‘açtığı yolda, kurduğu ülküde, gösterdiği amaçta, hiç durmadan yürümeye and’ içmiştir! Erdoğan, bir konuşmasında muhalif gördüklerine ve özellikle de “Cemaat” ile ömrünün sonuna kadar mücadele edeceği sözünü vermişti. Bu ülküde hareket eden yargısı da geçenlerde bir toplantı yapıp bu hedefi ‘nesiller boyu sürdürme’ olarak genişletmişti.

Polis Akademisi Başkanlığı tarafından eylül ayında Antalya’da gerçekleştirilen, ‘Yeni Nesil Terör Örgütü: FETÖ’nün Analizi’ başlıklı çalıştayın sonuç raporunda bu mücalesinin en az 2 nesil süreceği söylenmiş. Çalıştay’da ayrıca, bu mücadele esnasında çok da öyle delillere takılmamak gerektiği, kanaat uyandıysa cezanın basılıp geçilmesi yönünde karar alınmış… Katılanlara bakıyorsunuz, bir kısmı mahkeme başkanı; hem de hassas bazı davaların. Yani açıkça ihsas-ı reyde bulunuyorlar. Bir kısmını da tanıyorum, birlikte çalıştık. ‘Hak yol’da yürüdüğünü iddia edenlerden… Yani bir tarikat, cemaat disiplini içinde hareket edenlerden. Şu an bu Gülen Cemaati’ne karşı uygulanan kıstaslar aynen kendilerine uygulanacak olsa, çok daha beter cezaların uygulanması icap edecek kimseler…

Ama şu an biat etmiş durumdalar. Ve gittiği yere kadar gidecekler. Bindikleri o trenin frenleri boşalmış, son sürat gidiyor; artık atlamaya çalışsan kafa göz dağılır. Tek yapman gereken, tren savrulmadan yol alması ve yakıtı bittiğinde kazasız belasız stop etmesi.

FE EYNE TEZHEBUN/ QUO VADİS?

Bu hızlı hukuki savrulmalar karşısında gazeteci Ahmet Şık’ın bir göndermesi vardı:

“Geçmişten günümüze Türkiye yargısının acınası halini Albert Camus şöyle özetlemiş: “Dünyanın en eski mesleği kendini satmaktır. Bunu fahişelikle karıştırmak da bir o kadar eski bir yanılgıdır.” (Albert Camus)

Eski bir meslektaşları olarak şu anki bu çok kullanışlı yargımıza/ bazı yargı mensuplarına diyeceklerim var. Üstünüze afiyet, biraz üşütmüşüm, hastayım. Yerim de dar, yenim de.. Bir sonraki yazıda diyeyim. Kulak verin derim, şahsi yaşanmışlıklar, neler yaşayabileceğinize dair de yardımcı olacaktır. Sözüm zaten vicdanı olanlara, halen adil olabileceklere…

Victor Hugo “İyi olmak kolaydır; zor olan adil olmaktır. En mükemmel adalet ise vicdandır.” demişti ya hani. Vicdanını bir iktidara kaptırmış ve tarafgirlik şehveti ile gözü başkasını görmeyenlere diyecek lafım yok. Ama hala ruhunda vicdan kalıntıları olanlara diyeceklerim var.

[Ramazan Faruk Güzel] 7.12.2018 [TR724]

Osmanlı’ya bütüncül bakış (3) [Prof. Dr. Osman Şahin]

O günün dünyasında, Osmanlı Devleti’nin bekâsına, ümmetin bekâsı olarak  bakılıyordu. Bu yüzden kardeş veya evlat katli kanunları, padişahlar ve İslam ulemasının çoğuna göre, alınmak zorunda olunan kararlardır. Fakat, bu kararları alırken, bu dindar padişahlar keyfi davranmamışlardır. İçinde bulundukları zaman diliminde yaşanan, çok talihsiz saltanat kavgalarının yol açtığı büyük felaketlerin sonucunda, böyle bir kararın alınmasının zaruretine inanmışlar ve o devirdeki önemli bir takım İslam ulemasının verdiği destekle de bunu kanunlaştırmışlardır. Burada iki şerden biri olan ehven-i şerri tercih yaklaşımını benimsemişlerdir. Kardeş veya evlat katli kanunları, Osmanlı hanedanı ile ilgili alınan kanunlardır. Karıncanın öldürülmesinin bile hesabından korkan bu insanların, kardeş veya evlat katletmenin hesabından korkmadıkları düşünülemez. Mabeyni Humayun gibi, bazı şahıs ve odakların, yanlış bilgi akışlarının ve yanlış yönlendirmelerin,bazı yanlış uygulamalara yol açmış olabileceği de hesaba katılmalıdır.

Adâlet-i mahza kabil-i tatbik ise adâlet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür

Bedüzzaman Hazretleri, 15. Mektup’ta, adâlet-i mahza ve adâlet-i izafiyeyi anlattığı kısımda mevzuyu şu şekilde açıklamaktadır. “Adâlet-i izafiye ise küllün selâmeti için, cüzü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü’ş-şer diye bir nevi adâlet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adâlet-i mahza kabil-i tatbik ise adâlet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür. İşte İmam Ali (radiyallâhu anh), adâlet-i mahzayı “Şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir” deyip, hilâfet-i İslâmiye’yi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise “kabil-i tatbik değil, çok müşkülâtı var” diye adâlet-i izafiye üzerine içtihat etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbap ise hakikî sebep değiller, bahanelerdir.”

Bu verilen tarifteki, “adâlet-i mahza kabil-i tatbik ise adâlet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.” prensibinin  mefhum-u muhalifinden hareketle,  adâlet-i mahza mümkün olmadığında adâlet-i izafiyeye gidilebileceği anlaşılabilir.   Burada hemen “Günümüzde Hizmet hareketine karşı adâlet-i izafiyeye kullanan siyasal İslamcılar da zülümlerini, aynı esasa bina ederek gerçekleştiriyorlar. O zaman onlar da mı haklılar?” sorusu akla gelebilir. Tabi ki bu soruya verilecek cevap “hayır” olacaktır.

Osmanlı Padişahları ve uleması ile siyasal İslamcılar ve fetvacıları kıyaslanamaz

Amaçları i’lâ-yi kelimetullah olan ve bunu hayatlarının gayesi haline getirmiş olan ve bu uğurda her türlü maddi manevi fedakarlıkları göze alan Osmanlı Padişahları ile, amaçları dünya menfaatleri olan ve muhaliflerine her türlü zülmü reva gören ve İslam’la uzaktan yakından alakaları olmayan, muameleleri ile insanları, dinden soğutup uzaklaştıran insanlar yan yana konamaz ve hiç bir ortak yanları yoktur. Günümüzdeki siyasal islamcılar, yaptıkları zülmü meşrulaştırmak ve kurdukları menfaat düzenini devam ettirebilmek için, buna engel gördükleri muhaliflerini yok etmek için, adâleti izafiyeyi kullanırken, Osmanlı Padişahları ise i’lâ-yi kelimetullah davası için, başka bir çıkar yol bulunamadığından, iki şerden biri olan ehven-i şerri tercih etmek zorunda kalarak, bu hususa mahsus, kendilerini adalat-i izafiye’yi kullanmak zorunda görmüşlerdir.

Benzer şekilde,  bu kanunlara fetva veren, rızayı İlahi,hak ve adâlet peşinde koşan, Hazreti Fatih Sultan Mehmet dönemi ülemasını da, hadisi şerifte Süfyan’ın ordusunda yerlerini alacak olan ve yetmiş bin Taylasan’lı olarak zikredilen ve “ahireti bildikleri halde dünyayı tercih ederler” ayet-i kerimesinin tokatına mazhar (Üstad Hazretleri bu ayetin ebced hesabıyla bu zamana baktığını söylerler.) olan gümüzdeki ulema-i su ile karıştırmamak lazımdır. Eyne’s-sera mine’s-süreyya.  Osmanlı’nı yıkılış dönemindeki dini kurumlardan olan “Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’nin” üyelerine baktığımızda bile devasa kâmetler ile karşılaşırız. Bunlar arasında; Bediüzzaman Said Nursi, Ahmed Cevdet, Hafız İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi Yazır , Mehmet Akif Ersoy, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Eşref Edip gibi insanlar vardır.

Fatih dönemine kadar Osmanlı Devleti, bu kardeş veya evlatların saltanat kavgalarından çok çekmiştir. Bu yüzden, yer yer yok olmanın eşiğine kadar gelmişler ve ancak çok önemli kayıplardan sonra güç bela toplanabilmişlerdir. Osman Gazi’nin amcası Alaeddin ile başlamış, Murat Hüdavendigar’ın kardeşleri İbrahim ve Halil beyler, oğlu Savcı bey, Yıldırım Beyazıt Han’ın kardeşi Yakup bey ve Yıldırım Beyazıt’ten sonra, Osmanlı’ya çok zarar veren, Mehmet Çelebi ve kardeşleri arasınadki taht kavgaları, 2. Murat’ın amcası Mustafa bey (Düzmece Mustafa) ve 2. Murat’a isyan eden kardeşi Mustafa ile devam eden çok sayıda yaşanmış gaileler vardı. Dolayısıyla, Fatih Sultan Mehmet’e gelinceye kadar durmadan tekrar eden yaşanmış acı tecrübeler vardı.  Ayrıca daha önce yaşamış, Selçuklu gibi diğer devletlerde de durum bundan farklı değildi.

Devrin şartlarının zorlaması ve alem-i islamın bekâsının devamı için, Osmanlı Padişahları, adâlet-i mahzaya uymayan böyle bir hareket tarzını benimsemişlerdir. Onlara göre, bu hususta yaşanan tecrübeler, adâlet-i mahzanın hanedan mensupları için uygulanamayacağı şeklindeydi. Hadiseler, onları adâlet-i mahzanın mümkün olmadığı yerde adâleti izafiyenin uygulanabileceği noktasına getirmişti. İki husustan biri tercih edilecekti. İlk tercih, hanedan mensupları hayatta kalacak ve saltanat kavgalarının devam etmesi şeklindeydi. Bu tercih, Malik bin Nebi’in ifadesiyle, alem-i İslamın şimalinde bulunarak İslam’ın günümüze kadar ulaşmasında çok önemli bir vesile olan Osmanlı Devleti’nin hayatını tehdit eden bir unsurdu. İkinci tercih ise kardeşlerin katli hususuydu. Burada çok zor bir tercih yapmak zorunda kalmışlar ve hanedan fertlerinin katline karar vermişlerdir.

Dolayısıyla o zaman yaşanan hadiseleri, o günün şartlarını ve mecburiyetlerini tekrar okumak, bu kanunların alınmasındaki niyetleri, amaçları ele almak, her yaptıklarını istişare eden ve muhakkak islami yönünü hesaba katan ve bu yüzden yapacakları her iş için gerekli olan fetvaları almadan hareket etmeyen bu insanları yargılarken daha dikkatli olmak lazım.  Doğal olarak bir takım yanlış bilgiler ve manipulasyonlar sonucu yapılmış yanlış uygulamalar eleştirilebilr. İnsanın olduğu her yerde, doğrular ve yanlışlar olacaktır. Sahabe efendilerimiz hakkında bile, ehl-i sünnet uleması, yanlış yaptıkları durumlar için “hata ettiler” demişlerdir. Bu realitenin gereğidir. Önemli olan sadece hatalara kilitlenmemektedir. Doğrular ve yanlışlar beraber ele alınmalıdır. Sonuçta hüküm terazide ağır basan tarafa göre verilir. Münferid hadiselere, genel hükümler bina edilmemelidir. Bütün hadiselerin perde arkasına vakıf değiliz. Bu insanlar, hesaplarını muhakkak ki Allah’a (c.c) vereceklerdir. Mahşerde, teraziye doğruları ve yanlışları konacaktır. Niyetleri hesaba çekilecektir.

Niyetler üzerinden  hadiseleri yorumlamak…

Bediüzzaman Hazretleri’nin, 15. Mektup’ta, Hz. Ali’nin ve Hz. Muaviye’nin (r.anhüm) niyetlerindeki samimiyeti ele aldığı şu yaklaşım,  meselemize ışık tutacak mahiyettedir: “Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.”

Burada Hz. Muaviye ve taraftarları hatalıydılar. Fakat niyetleri hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek amacına yönelikti.  Buna inanmışlardı ve buna kendilerini mecbur görüyorlardı. Hatalı olsalar bile, sahabe efendilerimizin (r.anhüm) bir kısmı da, o günkü şartlarda, adâlet-i izafiye’nin uygulanması gerektiğini düşünüyorlardı. Osmanlı Padişahları ve o dönem ulemasının da benzer şekilde, içinde yaşadıkları zaman dilimi için,  hanedan mensupları hakkında adâlet-i izafiyeyi uygulamanın mecburiyetine inandıkları görülmektedir. Niyetleri sağlamdı ve içtihat etmişlerdi. Yaşadıkları tecrübelerden hareketle de bunun zaruretine inanmışlardı. Yanlış uygulamalar bahsimizden hariçtir.

Diğer taraftan Osmanlı Padişahları, Emevi’deki Yezid, Abdulmelik, Mervan gibi Âl-i Beyt’i nebeviye zulmeden ve Mutezile etkisiyle Kur’an mahluktur diyen, Abbasi’deki el-Memun, Mu’tasım ve el-Vasık gibi, Ahmet bin Hanbel hazretleri olmak üzere o dönemdeki ulemaya zulmeden zalimlerle de hiç bir şekilde kıyas edilemezler. Osmanlı’da bunlar gibi zalimler görülmemiştir.

Üstad Hazretleri, Ondukuzuncu Mektupta, Hz. Peygamber’in (sav), İstanbul’u fetheden ordu ve komutanı hakkındaki tebşiratını ise  şu cümle ile ifade ederler: “Hem nakl-i sahih i kat’i ile; İstanbul’un İslam eliyle fetholunacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş, haber verdiği gibi zuhur etmiş.”  Bu hadisi şerif İmam Buhari’nin Târîhu’l-Kebîr’i, İmam Süyûtî’nin el-Camiu’s-Sağir’i, İmam Ahmed’in Müsned’i, Hâkim’in Müstedrek’i ve İbn-i Hacer el-Askalani’nin El-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe’si gibi makbul eserlerde yer almaktadır.

Fatih Sultan Mehmet hakkında, Allah Resulunun (sav) tebşiratı ve hakiki bir peygamber varisi olan Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu padişahtan bahsederken kullandığı “Hazret” ifadesi, İslam’a yaptığı onca büyük hizmetlerine rağmen, bahsi geçen kanun sebebiyle tenkidata maruz bırakılacak olan bu yüce kamet hakkında yanlış düşüncelere girmememiz açısından yapılmış çok önemli tenbihat gibidir.

Üstad Hazretleri, Yavuz Sultan Selim hakkında ise şu ifadeyi kullanmıştır: “Sultan Selime biat etmişim, Onun ittihad-ı İslâm da ki fikrini kabul ettim.”

Söz söyleme ve hüküm verme selahiyetine sahip sultanlara göre hüküm nedir…

Adâleti mahza ve adâleti izafiye konularını çok iyi bilen ve kendileri de adâleti mahza’yı savunan, son iki asrın manevi mimarları olan Hazreti Bediüzzaman Said Nursi ve Fethullah Gülen Hocaefendi, Osmanlı’da yapılan bir takım yanlışları kabulle beraber, nihai olarak Osmanlı Padişahları ve Osmanlı devleti hakkında hüsnü şehadette bulunmaktadırlar. Daha da önemlisi, Allah Resülü’nün beşareti de aynı istikamettedir. Bütün bu beşaret ve şehadetler, Osmanlı Devleti’nin yeryüzünde teessüs ettikleri adâleti, insanlara sundukları saadet ortamını, İslam’a yaptıkları hizmeti ve dolayısıyla Muhyiddin Arabi Hazretleri’nin, Hulefâ-i Râşidîn’den sonra, İslama en çok hizmet eden devlet oldukları gayb-i beşaretini tasdik etmektedirler.

Bu yazı ile şimdilik, tarihe bütüncül bakış ve düşünce kaymaları ana başlığı altındaki yazı serisini tamamlamış olduk. İnşaAllah bundan sonraki yazılarda yaşadığımız zaman dilimindeki hizmet hareketi ile alakalı konuları ele almaya çalışacağız. Bir başlık vermek gerekirse “Günümüz müslümanlarının problemleri ve karar alma süreçleri(hususen hizmet hareketinde)” başlığı olabilir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 7.12.2018 [TR724]

Milli ve Yerli “görünmez” köprü! [Naci Karadağ]

Herhangi bir arama motoruna (Bir arama milli arama motoru vardı, ne oldu o iş?)  “Milli muharip uçak” yazıp arattığınızda 10 yıldan fazla geçmişe uzanan Havuz medyasının “Hazır, uçtu, uçuyor” gibi haberlerine rastlamak mümkün.

Özellikle seçim sath-ı mailine girildiği anlarda iktidarın en sevdiği yalanlardan biridir bu mesele.

Fikri Işık’tan bilmem kime kadar bir dolu bakanın konuyla ilgili atıp tutmalarını bulmak mümkün internet denen çöplükte. Bor ile çalışan tanklardan, yolcu uçağına kadar pek çok milli üflemelerimizden biridir muharip uçaklarımız!

Şu görseldeki bayanı medyacı ablayı hatırlayacaksınızdır eminim:

Bu kez Temel Kotil bey üstlenmiş bu vazifeyi.

Eh, “Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) Genel Müdürü” gibi cafcaflı bir unvanı olunca tabiatıyla bu tür büyük müjdeleri verme görevi onun olmalı zaten…

Devletin resmi haber ajansı, Kotil’in açıklamasını kelime oyunlarıyla çarpıtarak şöyle verdi önceki gün:

“TUSAŞ Genel Müdürü Kotil, Türk Hava Kuvvetlerinin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla geliştirilen Milli Muharip Uçak için rüzgar tüneli testleri gerçekleştirildiğini belirtti.”

Bir yalanı başka bir yalanla sarmalayarak vermek artık devlet ajansının resmi görevi oluyor sanırım.

Ortada uçağın filan olmadığını herkes biliyor oysa.

Yapılmasına başlanılan şey uçak filan değil, uçağın geçeceği söylenilen rüzgar tünelleri. Oysa iktidar medyası meseleyi, sanki bir uçak varmış da tünel testinden geçiyormuş gibi vermekte sakınca görmedi.

Görsel olarak da yabancı bir teknoloji şirketine yaptırılan animasyonu yayınladılar.

Aslında yabancı olmadığımız bir üçkağıt bu.

Bir iki tank, uçak görseli bulup üzerine fotoşopla Türk bayrağı koyarak “Atak, tutak” gibi isimler de koyarak muharip ekipmanımızı büyütebiliyor havuz medyası.

Bakın milyon dolarlık yatırımların filan söz olarak havada uçuştuğu lansmanda yayınlanan film şu:

Şaşırılacak bir durum yok, yaklaşık 70 mühendisine oluk oluk para akıttığımız BAE Systems isimli ecnebi şirketin internet sitesi ve youtube kanalına girerseniz, onlarca böyle video bulmanız mümkün.

Bakın şu cümle yetkililerden vatandaşa:

“Asıl rolü, karasal hedefleri de etkileyebilmesine rağmen, eterlerin önceliğini sağlamaktır. Ankara’nın hedefi, TF-X’in filosunda 2070’lerde kalmasını sağlamak ve onları Amerikan F-35 gibi diğer uçaklarla birleştirmektir.”

Üç vakte kadar TSK envanterine gireceği algısı verilen uçakların bu tür kelime oyunlarıyla seçimlere kadar kullanılması hedefleniyor sanırım.

Konyalı bilim adamları bu uçağı ne zaman yapar bilemiyorum ama Sayıştay’ın raporlarında Konya ile ilgili enteresan şeyler var.

Sayıştay raporları evet. Hani şu açıklandıktan sonra gereği yapılmak yerine açıklayan yetkiliyi görevinden eden yolsuzluk belgeleri.

Bu milletin milyarlarının nasıl iç edildiğini şüpheye mahal bırakmayacak netlikte ortaya döken raporları elbette havuz medyası görecek değildi.

Ergenekoncular da işlerine gelen belediyelerin ufak tefek yolsuzluklarını yazarak aba altından sopa göstermekle yetiniyorlar.

Bu raporlara göre 7.7 milyon TL’ye yaptırıldığı söylenen köprü yerinde yokmuş!

Sayıştay öyle diyor.

Anlaşılan Konyalı bilim adamları görünmeyen üst geçit ve köprü yapmayı başarmış!

Konya Belediyesi “Beyşehir Akyokuş Yaya Köprüsü İnşaatı” işini 7 Milyon 765 bin TL bedel ile ihale etmiş. Sayıştay yapılan işi yerinde görmek isteyip, inceleme heyeti ile birlikte inşaatın yapıldığı yere gitmiş gitmesine ama ihale konusu işlerin yapılmadığını, yerinde yeller estiğini görüyor.

Sayıştay denetlerken yanından bulunan kontrol teşkilatı görevlileri söz konusu imalatların yapıldığını, her bir imalatın bitmiş halinin fotoğraflarının mevcut olduğunu ancak bu imalatların başka bir ihale kapsamında söküldüğünü belirtiyorlar raporlarında!

Şu satırlar raporun o kısmından:

“Sonuç olarak Kamu idaresi cevabında özetle, yaya köprüsü yüksekliğinin standart yükseklik olan 4,60 metre olarak inşa edildiği halde aşırı yükleme yapılmasından dolayı yüksekliği fazla olan araçların köprüye çarptıkları görüldüğünden köprüyü koruma amaçlı olarak yol kotunun 50-60 cm indirildiğini, yol kotunun otopark kotunun altına düşmesinden dolayı yoldaki su tahliyesinin yapılamadığını, bu nedenle otoparkın kaldırılarak drenaj sistemleri eklenmiş yeni bir düzenleme yapıldığını belirtmişlerdir.

Karayolları Trafik Yönetmeliğinin 128 inci maddesinin “b” bendine göre karayolunda seyredecek araçların azami yüksekliğinin 4 metre olarak belirlendiği göz önüne alındığında 4,60 metre yüksekliği bulunan yaya köprüsünün yüksekliğini artırmak için yol kotunun 50-60 cm indirilmesi sebepleri anlaşılamamıştır.”

Özetle söylenen şu yani:

Durmadan masraf üstüne masraf yapılan köprünün parçaları ortada yok!

Konyalı bilim adamları Bor madeninden çalışan tank yaptı mı bilinmez ama Konyalı belediye yetkililerinin Milli ve görünmeyen üs geçit yapabildiği resmi raporlarda mevcut artık!

[Naci Karadağ] 7.12.2018 [TR724]

İşkencehanedeki askere dair [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Biliyorsunuz ayrım yapmadan bugünkü mevcut rejim tarafından haksızlığa uğradığını düşündüğüm her kesimin sorunlarını dillendirmeye çalışıyorum. Genellikle yaşanan sorunların ortak noktası, Türkiye’de hukuk sisteminin çökmüş olması nedeniyle kişilerin anayasal haklarının ihlal edilmesi ve mevcut yasal mevzuatın dışına çıkılarak keyfi uygulama yapılması. Keyfi uygulamadan kastım, savcı ve yargıçların yasalarda yer almayan uygulamalarla, yine anayasa ve yasalarda ölçüt olarak karşımıza çıkan mevzuatın ve prosedürlerin dışında hareket etmeleri. Dolayısıyla, Türkiye’de rejim, hukuku siyasetin “köpeği” haline getirmeyi başardığı oranda, haksızlıklarını da geometrik oranda arttırarak yoluna devam ediyor. Haksızlığa uğrayanlar, bir defa haksızlığa uğramıyor. Örneğin hapiste geçen her gün ya da işinden atıldıktan sonra alnında damga, iş-güç bulacağım diye sürünülen zaman zarfı, akıl almaz bir şekilde uğranılan haksızlığı kat be kat arttırıyor.

Görünen o ki, Türkiye rejiminin kontrolünü elinde bulunduranların umurunda bile değil bu durum. Ben, dünya görüşüne bakmaksızın, bu uygulamalardan muzdarip olan herkesin sorununu yazılarımda ele almaya ve dillendirmeye çabalıyorum. Ancak bu güne dek ihmal ettiğim bir grup vardı: askerler. Askerlerden kastım, elbette 15 Temmuz ardından anayasal sisteme vurulan sivil darbeden sonra takibata alınan, ordudan atılan, savunma ve vatandaşlık hakları gasp edilen, adeta özel toplama ortamlarına alınarak tecrit edilen ve ciddi kötü muameleye maruz bırakılan askerler.

Tanıyan arkadaşlarım ve öğrencilerim (binlerce öğrencim oldu Türkiye’de!) bilirler. Ben darbelere karşı bir insanım. Dahası, hukuk devleti ve demokratik anayasal devlet gibi ideallere bağlı olduğum için, askerin siyasette rol oynamasına da tümüyle eleştirel bakan biriyim. Bu düşüncelerimi 2005 yılında bitirdiğim doktora tezimde de açıkça yazdım. Yani duruma göre mevzi almam, rüzgâra göre yön değiştirmem. Fakat, açıkçası binlercesi içeri alınan ve ağır insan hakları ihlalleriyle yüzyüze kalan muvazzaf subayların ve askeri öğrencilerin çok büyük bir çoğunluğunun 15 Temmuz askeri darbe kalkışmasıyla ilintili olmadıklarını düşünüyorum. Buna karşın, haklarını savunmak konusunda hep ihtiyatlı davranıyorum. Çünkü o gece kimin ne yaptığını öğrenebileceğimiz bir şeffaflık yok maalesef. Nasıl olsun ki zaten! Medya çok uzun bir süredir rejim kontrolünde bir propaganda makinesine dönüştürülmüş durumda. Ancak bir noktada emin olabildiğim bir grup var: darbe girişimi sırasında yurtdışı hizmette bulunan NATO personeli Türk subayları. Çünkü bu subayların darbeyle ilintili olabilme ihtimalleri yok. Başka ülkede görevli subayları darbeyle ilintilendirmek, ancak saçmalık olur.

NATO’da görevli subayın başından geçenler tüyler ürpertici

Geçenlerde Euobserver adlı İngilizce haber mecrasında yayınlanan bir röportajı okudum ve bu konuya değinmemin doğu olacağını düşündüm. Röportajı yapan Leighann Spencer adlı gazeteci gerçekten önemli bir iş ortaya koymuş ve tarihsel süreci anlamamız konusunda önemli, hatta gerçeklere ışık tutan bir röportaj yapmış. Röportajın yapıldığı kişi, darbe esnasında Belçika’da NATO personeli olarak görev yapan bir subay. Başından geçenler gerçekten tüyler ürpertici.

Subay NATO görevi esnasındayken darbe girişimi oluyor. Bunun ertesinde, kendisini bir toplantı için acilen Türkiye’ye çağırıyorlar. İlk gün asker arkadaşlarını ziyaret ediyor, görev yerinde üsleriyle ve astlarıyla gayet normal iletişime ve etkileşime geçiyor. Buraya kadar her şey, hayatın olağan akışına uygun şekilde gelişiyor. Ertesi gün kendisini toplantıya çağıran komutanı ziyaret ediyor. Ona, Belçika’dan getirdiği çikolatayı veriyor. Fakat komutanın yüz ifadesi ve tavırlarından bu işin içinde bir iş olduğunu seziyor. Zaten Türkiye’ye gitmeden önce Belçika’daki diğer Türk NATO subayları kendisini uyarırmış ve gitmemesini, bunun bir tuzak olduğunu söylemişler. Fakat o yine de gitmeyi seçmiş. Ülkesine ve adalete güvenmiş. En kötü olasılıkla mahkemede aklanırım diye düşünmüş. Oysa durum onun beklediği şekilde gelişmiyor.

Komutanla görüştükten sonra derdest edilip gözaltına alınıyor. Ankara’da Saray’a yakın bir yerlerde bir spor salonuna götürülüyor. Artık devletin resmi dilinde o bir “FETÖ’cüdür”. Hatta onların en kötüsü: orduya “sızmış” bir “hain”, bir “teröristtir”. Burayı –artık hangi birimse! –  işkence merkezi olarak kullanıyorlar. Tüm tutuklular berbat halde. Darbeye karıştığı iddia edilen tüm subaylar burada. Bu işkence kampında yaklaşık yüze yakın tutuklu subay var. Kendilerine yiyecek olarak sadece iki parça kuru ekmek ve biraz pilav, az da sebze veriliyor. Soğuk gecelerde hava sıcaklığının iki haneli eksilere düştüğü buz gibi Ankara ayazlarında kaloriferleri kapatıyorlar, soğutucu klimayı çalıştırıyorlar. İçerisi buzhane gibi. Tir-tir titrerken uyumak zor. Sıcak günlerde tam tersine, ısıtıcılar devreye giriyor. Temiz giysi yok. Duş imkânı son derece kısıtlı. Havlu yok, onun yerine kâğıt peçete türü bir şeylerle idare ediyorlar. Ayakkabı giyilmesi olanaklı değil. Kalabalık gruplara kısıtlı sayıda terlik veriliyor ve bunları dönüşümlü olarak kullanıyorlar. Onca kişi sadece üç tuvalet kullanıyor (helâ diyelim biz bunlara!). Geceleri ışıklar kapatılmıyor. Spot ışıkları altında uyuma mücadelesi! Yattıkları incecik döşekler kan revan içinde – çünkü devamlı dayak ve insanlık dışı muamele var! Kanlı sargı bezleri mekânın köşelerinde dağ gibi yığılmış. Sürekli bağırılan, aşağılanan, küfredilen, sistematik olarak dövülen bu zavallılar – ister suçlu ister masum olsunlar – böylesi insanlık dışı ve her türlü hukuka, anayasa ve uluslararası bağıtlara aykırı uygulamaları hak ediyor mu? Rejime ve onun çeteleşen bürokrasisine göre evet!

Klasik bir faşizm mutfağı!

Arada gelen tıbbi ekipler, korkularından hiçbir müdahalede bulunamıyor. Zaten devamlı işkenceciler orada bulunuyor. Kimsenin bir şikâyetini dile getirme şansı yok. Zaten ezkaza konuşacak olsalar herhalde daha fazla darp edilecekler. Doktorlar da başlarını belaya sokmak istemiyorlar. Son derece klasik bir faşizm mutfağı! İçerideki askerlerin hayvan barınaklarındaki zavallı sokak hayvanları kadar bile haklarının savunulmadığı bir korku imparatorluğunun ürünü bu lanet olası yer.

İslamofaşistler zulme doymuyor

Subay diğer kurbanlara da değiniyor. Zamanla kurbanlar çeşitleniyor – İslamofaşistler zulme doymuyor, kan gördükçe azan vahşi bir kurt sürüsü gibi, alan genişletiyorlar. Bu yeni gelenler arasında iki tıp fakültesi öğretim üyesi doktor var. Bahreyn Kraliyet Hastanesi’nde görev yaparken kaçırılıp Türkiye’ye, bu sefil işkencehaneye getiriliyorlar. İçerideki diğer zavallılara nasıl hayatta kalma olasılıklarını yükseltecekleri hakkında bilgi veriyorlar. Profesörlerden biri bir yere götürülmesinin ardından bir süre sonra ağlayarak kâbus spor salonuna geri dönüyor. İşkence edilmiş, izzet-i nefsi ayaklar altına alınmış – esas büyük acı da bu zaten! Ağzına silah sokmuşlar, pencereden atmakla tehdit etmişler. Koridorda koşturmuşlar ve kaçarken vuruldu deriz demişler.

Hemen herkes bu tip işkenceler görmüş, yaşamış! Eşi veya çocuklarını tutuklamakla tehdit edilenler mi arasınız, elektrik verilenler mi! İşinde başarılı olan birilerine duyulan kıskançlık sonucu “FETÖ’cü” demeniz yetiyor – bunun gibi insanlarla dolu bu türden insanlık utancı işkence mekânları.

“İngilizcen çok iyi, sen mutlaka ‘FETÖ’ üyesisindir”

İçerde NATO’cu subaya sorulan sorular rejimin ne olduğu konusunda sağlam ipuçları veriyor. “NATO’ya mı çalışıyordun?”, “İngilizcen çok iyi, sen mutlaka ‘FETÖ’ üyesisindir” türü akla ziyan çıkarsamalar yapılıyor. İngilizce bilenler, buradan uyarayım, bu “FETÖ” suçlamasına kanıt teşkil ediyor! Ya da uluslararası görevlendirmeyle Türkiye’nin de üyesi olduğu saygın bir uluslararası örgütte görev yapmak “vatana ihanet” kıstası olarak kullanılıyor! Türkiye budur artık!

Erdoğan’a hakaret ettiğine ilişkin Tweet attığı dosyasına girmiş mesela. Ama tweet tarihleri, içeride işkence gördüğü dönemden! Yani kuru ekmeğe talim sabah akşam dayak ve kötü muamele esnasında ayağında ayakkabısı yok, ama cep telefonu ve internet bağlantısı var ve oradan Erdoğan’a hakaret eden tweet atıyor subayımız! Yani hayal gücü yüksek bu yargının, ama aynı şeyi zekâ katsayıları için söylemek sanırım kolay değil! Bu çelişkili duruma dava sürecinde dikkat çekmeye çalışsa da, hâkimler ve savcılar “emrin büyük yerden geldiğinin” farkında olmanın “bilinciyle” bu tür girişimlere pabuç bırakmıyor, “yerli ve milli” bir yargı prosedürü uyguluyorlar!

Hepsi ileride yargı önünde hesap verecek

Sonrası hapis zaten! 7 kilogram kaybediyor, sağlık durumu kötüleşiyor gittikçe. Üç kişilik kodes hücresinde 5 kişi kalıyorlar. Yerde ince bir şilte üzerinde betonda uyuyor. BM görevlileri teftişe gelmeden kendilerine son derece iyi durumda döşekler veriliyor, gardiyanlar dalgasını geçmeyi ihmal etmiyor “size Hilton yatağı geldi!”. Bu hanzolar ileride sistemin emir kulu olduklarını anlatacaklar, bizim gibi saflar da bunlara gariban Anadolu çocuğu diye acıyacak! Yok öyle yağma. Hepsi ileride yargı önünde hesap verecek, eğer anayasal düzene geri dönülürse bir gün. Bir gün!

Bırakın masum olan insanları, suçlu bile olsa kimse bu muameleyi ve koşulları hak etmez! Bu masum subay güç bela şartlı tahliye falan, sonrasında Türkiye-Yunanistan sınırı üzerinden kaçmayı başarmış. Bugün Belçika’da, yaşadığı korkunç zulmü anlatıyor insanlığa! İnsanlık! İnsanlar bazen insan olduğundan utanmalı! Bunu yapabilen biraz daha insan olur belki de. O iğrenç işkencecilerle, satılmış şahsiyetsizlerle ve de onlara alkış tutanlarla ve dahi gözlerini yumanlarla aynı “türden” olmak bile mide bulandırıcı! Bunların yaşandığı yerin teknik olarak “benim ülkem!” olması ise gerçekten çok acı! Sorsan bunlar yerli-milli vatansever! Vatanlarına en büyük ihaneti yapanlardan vatanseverlik öğreniyoruz! Daha anlatacak çok şey var! Moralim bozuldu – gözlerim doldu. Bu yaşananları hiç kimse hak etmez, hiç kimse!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.12.2018 [TR724]

Bedelsiz geldi, bedeline paha biçilmez oldu: Atiba Hutchinson [Hasan Cücük]

Beşiktaş, 2013 yaz transfer döneminde kadrosuna bir düzineye yakın oyuncu katıyordu. Kerim Frei, Tolga Zengin, Serdar Kurtulmuş, Pedro Franco, Sezer Öztürk, Ömer Şişmanoğlu, bonservis ücreti ödenerek, Gökhan Töre ise kiralık olarak kadroya katılıyordu. Transferler arasında bedelsiz gelen iki oyuncu vardı; biri Sivasspor’dan gelen Michael Eneramo diğer PSV’den Atiba Hutchinson’dı.

Kadroya katılan bu oyunculardan kapalı kutu olarak isimlendirilen Atiba Hutchinson’du. PSV gibi Hollanda futbolunun lokomotif kulübünden geliyordu ama PSV öncesi İsveç’in Östers, Helsinborg ve Danimarka’nın FC Kopenhag takımlarında oynamış olması doğal olarak kafalarda soru işareti oluşturuyordu. Trinidad & Tobago asıllı olan Atiba, Kanada doğumluydu. Futbola da bu ülkede başlemiş olması yine kafalarda soru işareti oluşturuyordu. Zira, futbol Kanadalıların rağbet ettiği bir spor dalı değildi. Soru işaretleri çoktu ancak Atiba’nın oynadığı takımlardaki performansına bakanlar Beşiktaş’ın kaliteli bir ismi bedelsiz almasını alkışlıyordu. Nitekim, Atiba beklentileri boşa çıkarmıyordu.

2003’te İsveç’in Östers takımına transfer olarak Avrupa’ya adımını atan Atiba’nın bir sonraki durağı Helsinborg takımı oluyordu. İki İsveç kulübü arasındaki transferde ödenen ücret 1,5 milyon Euro’ydu. Ocak 2006’da yine 1,5 milyon Euro karşılığında Danimarka’nın FC Kopenhag takımına transfer olan Atiba’nın avantajı İskandinav iklimi ve futboluna alışmış olmasıydı. FC Kopenhag’da 4 yıl ter döken Atiba tam bir görev adamıydı. Gösterişten uzak ama oynadığı mevkide tüm açıkları kapatıyordu. Yıldız değildi ama vasatın altına asla düşmeyen performansı vardı.

FC Kopenhag’da 175 maça çıkan Atiba’nın bir sonraki durağı 1 Temmuz 2010’da PSV olurken, bonservissiz Hollanda liginin yolunu tutuyordu. İlk sezonunda PSV ile tam 50 maça çıkıyordu. İkinci sezonunda yaşadığı sakatlıklardan dolayı formasından bir çok maçta uzak kalıyordu. Üçüncü sezonunda yeniden takımın değişmezi oluyordu. Ligde 33 maçta forma giyiyordu. Kaçırdığı tek maç ise kart cezalısı olmasından kaynaklanıyordu. FC Kopenhag performansını PSV’ye taşıyan Atiba, 115 maçta sahaya çıkıp, 4 gol ve 13 asistle takımının başarısına katkı yapıyordu. Temmuz 2013’te Atiba’nın yolu Beşiktaş ile kesişiyordu. Bedelsiz geldiği PSV’den yine bedelsiz ayrılıyordu.

Atiba otomatiğe bağlamıştı. Takımın adı farketmiyordu. Hangi takıma giderse gitsin daha ilk haftadan formayı kapıyordu. FC Kopenhag ve PSV’den kalma bu özelliğini Beşiktaş’ta da devam ettirdi. İlk sezonundan itibaren Beşiktaş’ın kadrosu sayılırken, Atiba adını değişmezler arasında yer buldu. 6 sezondur Beşiktaş formasını giyen Atiba, Alanyaspor karşısında sahaya çıkarsa bir rekorunda sahibi olacak.

Atiba yaşadığı sakatlıklardan dolayı geçen sezon takımına yeterli katkıyı sağlayamadı. Bu sezon başında da takımdan uzak kaldı. Geride kalan haftalarda 9 maçta forma şansı buldu. Toplamda 156 lig maçında siyah- beyazlı formayı giyerek, Tomas Sivok’u yakaladı. Alanyaspor karşısında şans bulursa siyah- beyazlı formayı en çok giyen yabancı oyuncu olarak Beşiktaş’ın tarihine geçecek. Çek stoper Sivok, Beşiktaş’ta 2008 yılından itibaren 156 lig maçında forma giymişti.

Atiba Hutchinson’ın siyah-beyaz günleri 2013-2014 sezonunda ligin ilk haftasındaki Trabzonspor maçıyla başladı.   Beşiktaş’ın Trabzonspor’u 2-0 yendiği maçta 90 dakika sahada kalan tecrübeli oyuncu, istikrarını koruyarak rekor kırma aşamasına kadar geldi. Kanadalı oyuncu, siyah-beyazlılardaki ilk sezonunda 30 lig mücadelesinde görev aldı. Hutchinson, Beşiktaş kariyerindeki en uzun ayrılığı ise son iki sezonda yaşadı. Geçen sezonun bitimine yakın dönemlerde yaşadığı sakatlıktan dolayı ligin son 5 haftasındaki Yeni Malatyaspor, Galatasaray, Kayserispor, Osmanlıspor ve Sivasspor maçlarını kaçıran tecrübeli oyuncu, bu sezonun ilk 5 haftasında da takımdan uzak kaldı. Süper Lig’in bu sezonundaki Akhisarspor, Erzurumspor, Antalyaspor, Bursaspor ve Malatyaspor maçlarında oynayamayan Hutchinson, iyileşmesinin ardından Kadıköy’deki Fenerbahçe derbisi ile formasına kavuştu.

Ligde 156 maçta Beşiktaş formasını giyen Atiba, Avrupa ve kupa maçlarıyla birlikte toplam 203 maçta ter döktü. 9 gol atıp, 15 asist yapan tecrübeli oyuncu, 16 sarı ve ikinci sarılardan 3 kırmızı kart gördü. Önliberoda rakip takımın ataklarına set olan Atiba, takımını atağını geriden başlatan oyunculardan biri oldu. Artık kariyerinin sonbaharında bulunuyor. 35 yaşındaki tecrübeli yıldız, Beşiktaş ile iki kez, FC Kopenhag ile ise 4 lig şampiyonluğu yaşadı. Gittiği her takımın değişmezi olan Atiba için toplam ödenen bonservis ücreti ise sadece 3 milyon Euro oldu.

[Hasan Cücük] 7.12.2018 [TR724]

Müminin mümine son vazifesi: Cenaze namazı [Cemil Tokpınar]

Cenaze namazını sık sık mı kılarsınız ara sıra mı?

Bir camide cenaze namazına kalkıldığını görünce, “Nasıl olsa farz-ı kifayedir. Ben kılmasam da olur” diye düşünenlerden misiniz, yoksa kılmak için koşanlardan mı?

Hiç kendi cenaze namazınızın nerede, nasıl ve kimler tarafından kılınacağını hayal ettiniz mi?

Cenaze namazınızı acaba kaç kişi kılar, nerelerden ne zahmetlere katlanarak gelirler, hiç düşündünüz mü?

Hani mümkün olsa da yerini ve zamanını bilemediğimiz o kaçınılmaz sonumuzu gözleyebilseydik, kimi dostlarımızın son yolculuğumuzda bizi dualarla uğurlamayışına üzülmez miydik?

Cenazemize katılanların azlığını görünce ağlamaz mıydık?

Tabii hep olumsuz düşünmeyelim. Belki de tam aksine muhteşem bir kalabalığın cenaze namazımızı kılmak ve bize dua etmek için geldiğini görür, sevinip Rabbimize hamd ederdik.

Şüphesiz her canlı ölümü tadacak ve her insan mutlaka çok sevdiği bu dünyadan ayrılacaktır. Her Müslüman öldükten sonra kefenlenip “taht misali o musalla taşında bir namazlık saltanat” yaşayacak; küçük, soğuk ve karanlık kabrine yapayalnız girecektir.

Vefat eden Müslüman kardeşimizin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması ve defnedilmesi farz-ı kifayedir. Yani bir kısım müminler bu görevleri yerine getirdikten sonra diğerlerinden bu mesuliyet kalkar.

Bugün Müslümanlar olarak cenaze namazına karşı tavrımızı birkaç şekilde ele alabiliriz.

Vefat eden kişi, yakın akraba veya arkadaş çevresinden birisiyse, mutlaka cenaze namazı kılınmakta, çok yakınsa kabrine de gidilip defin işlerine yardımcı olunmaktadır.

Belki bazen gitmeyi çok istemediğiniz bir kimsenin cenazesine, “Katılmamız lâzım” düşüncesiyle gidebilirsiniz. Hatta kimilerinde, “Gitmezsek ayıp olur” anlayışı vardır.

Bazen de namaz kıldığınız bir camide hiç beklemediğiniz bir sürprizle karşılaşırsınız. Camiye cenaze getirilmiştir ve cenaze namazı kılınacaktır. Ya ister istemez kılarsınız ya da tanımadığınızı düşünerek kılmazsınız. Hatta o anda cami içinde veya bahçede sohbet eden din görevlilerinden ve cemaatten kimseler görürsünüz. Onlar da aynı şeyi düşünürler: “Nasıl olsa farz-ı kifayedir. Kılan kimseler var ve ben kılmak zorunda değilim.”

Kimileri yoğun iş arasında bir an evvel cenaze namazını kılıp dönmeyi düşünür. Bazıları da cenaze ortamının hüzünlü ve kasvetli havasından bir an önce kurtulmayı arzu eder.

Oysa vefat eden bir kardeşimize karşı son görevimiz olan yıkama, kefenleme, cenaze namazı, defin ile yakınlarına taziyede bulunmak; baştan sona ibret, tefekkür, dua ve kardeşlik duygularıyla dolu muhteşem ve muazzam ibadetlerdir.

Bilhassa cenaze namazını istemeyerek, acele ve baştan savma değil; cân u gönülden isteyerek, kardeşimize yardım hisleriyle dolup taşarak, onun için dua dua yalvararak kılmamız gerekir.

CENAZE NAMAZI KILMAK FARZ-I KİFAYE SEVABI KAZANDIRIR

Bir Müsmümanın diğer Müsmülanlara karşı bazı görevleri vardır. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selâm ver, seni dâvet ederse git, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allah’a hamdederse yerhamukellah de, hastalandığında onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git.” (Müslim, Selâm 5)

Birçok kimsede, “Cenaze namazı mademki farz-ı kifayedir, başkaları kılınca benim üzerimden sorumluluk düştüğü için ben kılmasam da olur.” düşüncesi vardır. Aslında bu düşünce doğrudur, fakat eksiktir. Elbette ki farz-ı kifayenin anlamı budur. Fakat sadece böyle düşünerek cenaze namazına katılmamak, bizi farz bir ibadetin sevabından mahrum eder. Oysa kifaye de olsa bir farzın sevabı, belki yüzlerce sünnete bedeldir. Dolayısıyla cenaze namazını kılan kimse, bir farz sevabı alır.

Mümin, salih amel işlemeye sürekli istek duymalıdır. Bizi hangi amelimizin kurtaracağını bilemeyiz. Belki çevresi geniş olmayan bir garibanın cenaze namazına katılıp dua, taziye ve tesellide bulunmak, Rabbimizin rızasını kazandıracak ve hayal bile edemeyeceğimiz bir hayra vesile olacaktır.

Bu sevaba erişmek için bilhassa cenaze namazına katılma imkânımız varsa, merhumu tanısak da, tanımasak da ilgisiz kalmamak, cenaze namazına koşmak gerekir.

“Tanımadığımız kimsenin cenaze namazını kılmamız doğru olur mu? Hem imamın sorusu üzerine iyi bildiğimizi söylemek caiz midir?” diyebilirsiniz.

Öncelikle biz zahire göre hükmederiz. Bir kimse İslâm ülkesinde yaşamış, vefatından önce namazının kılınmamasını istememiş ve ailesi tarafından camiye getirilmişse, mümindir ve hiç tereddütsüz namazını kılabiliriz.

İmam “Nasıl bilirsiniz?” dediğinde iyi şahitlikte bulunmak da bir hüsnüzandır. Mümine hüsn-ü zanda bulunmak yakışır ve sevaptır. Bu kişinin iyi bir kişi olmamasının da hüsn-ü zanda bulunanlara zararı olmaz. Böyle bir durumda tanımadığımız bir cenaze için müspet ifadelerde bulunmanın ve ona hakkını helal etmenin dinen sakıncası yoktur.

Vefat eden insanlar hakkında hüsn-ü şehadette bulunmak onlar için bir duadır. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, “Sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Resûl’ün de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir millet kıldı” (Bakara: 143) buyurmaktadır.

Hz. Ömer’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre Efendimizin (s.a.v.) yanından bir cenaze geçerken, oradaki insanlar cenaze hakkında senada bulunurlar. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.), “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurur. Sonra arkadan bir cenaze daha geçer, onu da kötü sözlerle yâd ederler. Efendimiz (s.a.v.) yine aynı ifadeleri kullanır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Ey Allah’ın Resûlü! Vacip olan nedir?” diye sorar. Allah Resûlü de (s.a.v.) “Öncekini hayırla yâd ettiniz ona cennet vacip oldu. İkincisini kötülükle yâd ettiniz ona da cehennem vacip oldu. Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz.” cevabını verir (Buhârî, Cenâiz: 86). Buna göre, güzel şahitlik müminler için adeta dua olmakta ve Cenab-ı Hak böyle bir hüsnüzandan dolayı o kulu affetmektedir.

CENAZEYE KOŞMAK MÜMİN KARDEŞİMİZE YARDIMDIR

Cenaze namazı kılmak zor durumdaki bir kardeşimizin yardımına koşmaktır. Peygamberimiz (s.a.v.) cenazeyi takip etmeyi, Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarından biri olarak saymıştır. Nasıl ki zor durumdaki bir kardeşimize yardım etmek, elinden tutmak, canı tehlikedeyse kurtarmak üzerimize bir borçtur.

Musallada yatan bir mümin ise, en fazla yardıma muhtaç bir hâlde beklemektedir. Dünyadan yeni çıkmış, kendi kendisine yardım ve dua etmekten mahrum, çaresiz bir şekilde durmaktadır. Mümkün mertebe onun imdadına koşmak için çırpınmalı, hatta çevremize haber vererek, cenaze namazını kılanların sayısını arttırmak için gayret göstermeliyiz.

Bu hususta şu hadis-i şerif bizi teşvik etmelidir: “Kabirdeki ölü, boğulmak üzere olup imdat isteyen kişi gibidir. Babası, anası, kardeşi veya dostundan kendisine ulaşacak bir duayı bekler. O dua kendisine ulaşınca, dünya ve içindekilerden kendisine daha sevgili olur. Allah, yer ehlinin duasından kabir ehline, dağlar gibi (rahmetler) indirir. Dirilerin ölülere hediyesi, onlar için istiğfarda bulunmaktır.” (Beyhaki, Şuabu’l İman: 7905)

Hz. Adem (a.s.)’dan kıyamete kadar gelecek bütün müminler için dua etmeliyiz. Belki de bizim onlara yaptığımız istiğfar ve hayır duası kabul olacak, onları çok acıklı bir azaptan kurtaracaktır. Bir kardeşimizi bile kurtarmaktan daha hayırlı bir iş olabilir mi?

Resûlullah (s.a.v.) “Ölü üzerine namaz kıldığınızda ona ihlâsla dua edin.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz: 60) buyurarak, bu yardımı nasıl yapacağımızı belirtmiştir.

Cenaze için yapılan duanın halisane olması gerekir. Yani ölünün istifade edeceğine inanarak samimi hislerle dua edilmelidir. Hadis mutlak geldiğine göre, cenaze salih bir kişi de olsa, gayr-ı salih bir kişi de olsa hüküm aynıdır, ayrım yapılmaksızın hayırlı dualarda bulunulmalıdır. Hadisi açıklayan âlimler, “Çünkü günahlara bulaşan kimse, mümin kardeşlerinin dua ve şefaatlerine daha çok muhtaçtır. Bu sebeple onlara getirilmiş, önlerine çıkarılmıştır.” demişlerdir.

Bir başka hadiste Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Üzerine Müslümanlardan, kendisine şefaat talep eden yüz kişinin namaz kıldığı her ölüye mutlaka şefaat edilir.” (Müslim, Cenâiz: 58)

Hadis, cenaze namazına katılan müminlerin, yaptıkları dua sebebiyle ölü lehinde, Allah nezdinde şefaatçi vaziyetini aldıklarını, bu şefaatin ölü hakkında kabul göreceğini ifade ediyor. Hadiste cemaate katılanlar yüz kişiyi bulursa denmiştir. Ancak ulema, bu bapta gelen başka hadisleri de nazar-ı dikkate alarak şefaatin makbuliyeti için yüz rakamını şart görmemiş, rakam üzerinde ısrar etmemiştir. Nitekim müteakip iki hadisten biri, cemaatin sayısını “kırk” olarak ifade ederken, ikincisi “üç saf” demekte ve saflarda kaçar kişi bulunacağını belirtmemektedir. (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, c.9, s.370)

Görüldüğü gibi, ne kadar fazla insan cenazeye katılır, dua ederse o kardeşimiz için o kadar faydalı olacaktır.

KENDİ CENAZEMİZ İÇİN MANEVÎ BİR DUADIR

Müslüman kardeşlerimizin cenazelerine katılmak, kendi cenaze namazımıza katılanların çok olmasını sağladığı gibi aynı zamanda bu anlamda manevî bir duadır. Biz çevremizdeki insanların, dost, arkadaş ve akrabalarımızın cenazesine koşarsak, elbette acılarını paylaştığımız insanlar vefakârlık gösterecek, onlar da bizim cenazemize koşacaklardır. “İyilik eden iyilik bulur” sırrınca, bizim cenaze namazımızı kılıp dua edenler de çok olacak, Rabbimiz inşallah onların hüsn-ü şehadetini kabul edecek, bizi affedip nimete mazhar edecektir.

Bu durum akrabalarının cenazesine katıldığımız kimseler için geçerlidir. Ayrıca bizim gayretimiz manevî bir dua olacak ve hiç yardımına koşmadığımız insanlar bile bizim duaya en muhtaç olduğumuz ölüm günümüzde yanımızda olacaklardır. Çünkü başkalarının cenazesine katılan kişi hem davranışıyla, hem de diliyle şöyle dua etmektedir:

“Allah’ım! Ben Müslüman kardeşlerimi çok seviyor ve onlara şefkat ediyorum. Onların en acı günlerinde imdadına koşup cenaze namazlarını kılıyor ve dua ediyorum. Vefat ettiğim gün, tıpkı benim koştuğum gibi, Müslüman kardeşlerimi de benim cenaze namazıma koştur, bana onların hayır dualarını almayı nasip et.”

Böylece başkalarının cenaze namazına gitmek demek, bir bakıma kendi cenaze namazımıza yatırım yapmak demektir. Öyleyse cenaze namazı kılmak hem kardeşimize, hem kendimize iyilik yapmaktır.

CENAZE NAMAZI ÖLÜMÜ HATIRLATIR

Dünya hayatı çok çekici ve güzel olmasına rağmen hem geçici, hem aldatıcıdır. Dünyada ebedî yaşayacakmış gibi zevk ve sefaya dalmak, ahiretimize hazırlık yapmamak büyük bir hatadır. Bunun için dünyanın faniliğini sürekli hatırlamak, ebedî olan cennet yurduna girebilmek için salih ameller işlemek gerekir. Bunu başarabilmek için en güzel nasihatçi ve en ibretli olay ölümü çok hatırlamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Fani lezzetleri yok edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” (Tirmizî, Zühd: 4) buyurmuştur. Gerçekten de kim ölümü çok hatırlarsa, dünyanın geçici lezzetlerine dalmaz ve ahiretine de o derece ciddi çalışır.

İşte cenazelerin yıkanması ve kefenlenmesine yardımcı olmak, cenaze namazlarına çok katılmak, tabutu taşımak, kabre kadar gidip defin işlerine yardım etmek, cenaze evine gidip taziyede bulunmak, imkân ölçüsünde cüz paylaşıp hatim okumak ölümü hatırlamak için çok önemli vesilelerdir.

Ölümden korkup kaçmak değil, çok sık hatırlayıp sahabeler gibi adeta sağ ayağı ahirette, sol ayağı dünyadaymış gibi yaşamak gerekir. Çünkü ölümün görünüşü kötü ve acı ise de, iç yüzü iyidir ve huzur verir. Ölüm, cennetle sonuçlanacak bir yolculuğun dünyadan sonraki ilk durağıdır.

Ölümü hatırlamak için cenazeler çok tesirli ve ibretli fırsatlardır.

TANIŞMAYA, HABERLEŞMEYE, YARDIMLAŞMAYA VESİLE OLUR

Cenaze namazlarının çok olumlu bir yanı da müminlerin tanışıp kaynaşmalarına, birbiriyle haberleşip yardımlaşmalarına, hatta yepyeni dostluklar kurmalarına vesile olmasıdır.

Gerçekten de bazen uzun zamandır görmediğimiz bir dostumuzu görmüş, belki bazı sıkıntılarını ve dertlerini öğrenip yardım etme fırsatını yakalamış oluruz.

Cenazeler bu tür sosyal yönüyle de dayanışmaya vesile olur. Bilhassa gençler cenaze namazına teşvik edilerek hem ibret almaları, hem çevrelerini tanımaları sağlanmalıdır.

TAZİYEDE NELER YAPMALI?

Cenazesine katılma fırsatı bulamadığımız kimselerin imkân varsa evine gidip taziyede bulunmak, çok uzaktaysa hiç değilse telefonla aramak, hatta çok yakın bir dost veya akraba ise cenazesine katılsak bile evine de gidip acısını paylaşmak, onları teselli etmek gerekir. Evdekiler acılı oldukları için onlara yemek götürmek de sünnettir. (Tirmizî, Cenâiz: 21).

Ancak taziyelerde susup önüne bakmak doğru olmadığı gibi gereksiz dünyevî sohbetler yapmak da hoş değildir. En güzeli Yasin, Tebareke ve Fâtiha gibi Kur’an’dan sûreler okumak, eğer yeterli sayı varsa cüz paylaşıp hatim yapmaktır. Okunan Kur’an ve yapılan dualar, hem vefat eden kişinin ahiretini nurlandıracak, hem akrabalarına teselli olacaktır. Zira cenaze sahiplerini en çok düşündüren, ölen kişinin ahiretteki hâlidir.

Ayrıca ölümün hakikatini, dünyanın faniliğini ve ahirete çalışmanın lüzumunu anlatan teselli edici sohbetler yapmak, sürekli vefat edenin olumlu yanlarını nazara vermek, onu güzel hatıralarla yâd etmek çok büyük sevap olduğu gibi, cenaze sahiplerini de hoşnut edecektir.

Gerçekten de cenaze namazı, kıymetini ve mahiyetini tam anlamadığımız mühim bir ibadettir. Kim onu hakkıyla takdir edip yerine getirirse, sürekli kabrine ve ahiretine azık ve nur gönderiyor demektir.

[Cemil Tokpınar] 7.12.2018 [TR724]