Ekmeksiz değil oğul, haysiyetsiz kalmak zûl! [Ercümed Perver]

İzmir’den Antalya’ya giden otobüse son anda yetiştiğimden koltuk seçme sansım yoktu. Otobüsün arka kapısının hemen karşısındaki koltuğun koridor tarafına bilet kestirdim. Otobüsün hareket saatine de çok az bir zaman kaldığı için koltuklar üzerindeki küçük bagajlar için ayrılmış kabine el çantamı ve pardösümü çıkarıp yerleştirdikten sonra koltuğuma oturdum. 

Ben yerime oturduktan hemen sonra orta yaşlarda bir beyefendi bana doğru yaklaştı. Benim koltuğun hizasına gelince ceketini çıkarıp kabine yerleştirdi. Belli ki yanımdaki boş yere oturacaktı “Geçebilir miyim” dedi kısık ve kibar bir ses tonuyla. “Estağfurullah” dedim. Kalktım beyefendiye yer verdim. Oturup koltuğa yerleştikten sonra başını cama yaslanıp dalgın dalgın dışarıyı seyrederken nefes alışverişinde efkarın alameti çok bariz bir şekilde seziliyordu. 

“Merhaba” dedim. Yine kısık ve kibar bir ses tonuyla “Merhaba” dedi. Ecdâdın insanları tanıma konusunda; Yol arkadaşlığı, sofra paylaşımı, yani misafirlik ve ticaret yapma gibi yabana atılmayacak tecrübeleri vardır ve çok isabetli bir metottur. Beş buçuk altı saatlik de olsa bir insanla yan yana diz dize yolculuk yapacak, dar bir mekânı paylaşacaktık. Yolculuğu da sıkıcı olmaktan kurtarmak için muhabbet etmek ihtiyacı doğuyordu. Fakat beyefendinin her hâli sıkıntısının olduğunu ele veriyordu. “İzmirli misiniz” diye söze girdim. “Sayılır” dedi. Sustu. Ben de arkasını kurcalamadım  “Sayılırım” kelimesinin manasını. 
-Antalya’ya gidiyorsunuz?
-Evet 
-Ziyaret mi, ticaret mi?
-Ziyaret 
-Kiminiz var Antalya’da?
-Oğlum 
-Ne iş yapar oğlunuz?
-Öğretmen 
-Oo çok güzel. Kutsal bir meslek 

Sustu bir müddet. Sadece sorduğum sorulara kısa cevaplar veren bu kibar insanın bir derdi vardı ama konuşmadan da anlaşılamazdı ki. Onun için de kolay değildi tabi. Bir otobüs yolculuğunuzda her derdini fâş edecek hali yoktu ya. 
-Oğlunuz ne öğretmeni?
-Edebiyat öğretmeniydi 
-“Öğretmeniydi” derken; şimdi değil mi? 

“Değil” dedi, ses tonu değişti ve gözleri buğulandı. Hani doktor insanı muayene ederken dokunduğu yerden insanın vereceği tepkiyle ağrıyan yeri tespit eder ya; bu beyefendinin de sıkıntısı o noktadaydı. 

-Neden? Öğretmenliği mi bıraktı? 
-Bıraktırıldı 
-Yoksa siz de mi KHK mağdurusunuz?
-Evet 

“Evet” dedikten sonra otobüse bindikten beri hep dışarıya bakan ve cama yaslanır bir vaziyette konuşan bu dertli insan bana doğru ilk defa baktı. Benim ona “Yoksa siz de mi KHK mağdurusunuz” cümlesinde ki “Mağduru” cümlesinden cesaret alarak, o da bana sorular sormaya başladı. Çünkü beni tanımak ona göre anlatacaklarını anlatacaktı sanırım. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Maalesef toplumda o kadar boş boğaz insan var ki; malumatı olmadığı birçok konuda ahkam keser kalp kırar gönül yıkar oldular. Mesela şimdi bu yaralı insanın durumuna vakıf olsaydı böyle biri “Yoksa siz de mi hainlerdensiniz ya da siz de mi Fetöcüsünüz diye muamele edebilirdi, belki daha büyük hakaret görür hatta otobüsten bile indirilebilirdi” Evet bunlar Türkiye’de defalarca vukuu bulmuş hadislerdi. Onun bana derdini açmasına “Mağduru” kelimesi adeta şifre oldu.  Bana hayli sorular sorup fikriyatımı öğrendikten sonra içindeki magma misal kaynayıp köpüren dertlerini anlatmaya başladı bu kibar insan.

Oğlum Antalya’da özel bir kurumda edebiyat öğretmeni, gelinim de devlette sınıf öğretmeniydi. Önce oğlumun okulunu kapattılar. Oğlum işsiz kalınca teselli ettik. “Oğlum Allah bir kapıyı kapatır bin kapı açar sıkma canını. Üstelik bak gelin de çalışıyor aç kalmazsınız” Ama oğlumun okulunu kapatanlar bununla yetinmediler. Oğlumun öğretmenlik lisansını da iptal ettiler. Arkadaş bu insan mesleğinin sevdalısı. İşi bu. Bu zamana kadar hiç başka bir iş yapmamış ki; bu saatten sonra ne yapar ne eder? Bu soruları her mağdur insan gibi biz de soruyorduk. Geçen gün bu zulme sebep olan iktidar partisinin bir il başkanı çıkmış televizyona “Bu insanlar ne yer ne içer” dendiğinde kendisine, utanmadan “Ağaç kökü yesinler dedi” Eee Allah nelere kadir kime ne yedireceğini tarih gösterecek. Ama Allah kimseye böyle bir halt yedirmesin. Hasılı biz böyle düşünüp dururken gelini de KHK ile ihraç edip onun da öğretmenlik lisansını iptal ettiler. Bir anda çocuklar perişan oldular. Bizim durumumuz da öyle pek iyi değil. Bir emekli maaşımız var idare ediyoruz. Bir diğer oğlum da üniversite okuyor. Çocukları İzmir’e yanıma çağırdım. Hayli zaman yanımızda kaldılar. İki yaşında da bir erkek torunum var. Çocuklar bir müddet sonra müsaade isteyip Antalya’ya aylardır kapalı olan evlerine bakmaya gittiler. Çocuklar eve giriyor arkasından polis baskın yapıyor. Oğlumu ve gelinimi kucaklarında çocukla beraber alıp götürüyorlar. Oğlum bir fırsatını bulup komşuya benim telefonumu veriyor “Babamı arayın durumu bildirin” diye. Sağ olsun aradılar hemen apar topar Antalya’ya gittim. Tabi ben direk emniyet müdürlüğüne gittim. “Oğlunuz burada yok” dediler. O karakol senin bu karakol benim arıyorum. Sonra bir karakolda ismine rastladık ki eski bir iplik fabrikasını nezarete çevirmişler bizim oğlanı orada tutuyorlarmış. Beş gün sonra oğlanı bulduk. Daha sonra gelini aramaya başladım. Derken onu da buldum. Baktım kızım perişan olmuş. Kucağında sütten yeni kesilmiş yavrusu. Dayanamadım onları öyle görünce. Benim tansiyon fırladı bayılmışım. Kendime geldiğimde koridorun bir tarafında beton zeminde yatar buldum kendimi. 

Bu kibar insan bunları anlatırken gözyaşlarına boğulmuş beni de ağlatmıştı. Devam etti.

Yetkililerden “Bari torunumu verin de eve götüreyim” dedim. “Senin kendine hayrın yok bir de çocuğa mı bakacaksın” deyip bir de azar işittim. Aklıma bizim üniversitede okuyan oğlum geldi. Torunum da amcasına çok düşkün. Belki ona verirler diye hemen İzmir’i arayıp “Hanım hemen Hakan’la birlikte Antalya’ya gelin” dedim. Antalya İzmir arası beş-beş buçuk saat ama. Dertli olunca insan saatler yıl oluyor arkadaş. Geldiler zar zor ikna edip çocuğu aldık ellerinden. Paramız da yok da; ne yapalım kredi mıredi çeker öderiz deyip hemen bir avukat bulalım dedik. Koca Antalya’da bizi savunacak bir avukat bulamadık. Torunu da aldık döndük İzmir’e. Az yol değil kardeşim git git gel iflahımız kesildi. Elimizdeki üç beş kuruş emekli maşını da otobüs firmalarına yedirir olduk. Böyle bir iki ay geçti. Bu arada küçük oğlan Hakan da İzmir’de üniversiteye devam ediyor. Bir gün kaldığı evi polisler basıyor. Hakan'ı alıp götürüyorlar. Bir hafta haber alamadık çocuktan. Sonra öğrendik ki oğlumun evine gelen polis o adreste daha evvel oturan birini arıyor. Ama buna rağmen oğlumun hiçbir suçu olmadığı halde şimdi sürekli gidip karakola imza veriyor. Yarın Antalya’da oğlumun görüş günü ona gidiyorum. Bilmiyorum bu işin sonu nereye varacak. İŞİD’i,  PKK’sı şehirleri kan gölüne çevirirken bizim karınca basmaz efendiler zindanlarda çürüyor. Allah sonumuzu hayr etsin.

-Amin ecmain

Ama geçen geldiğimde oğlumun morali çok yüksekti. Şaşırdım “Oğlum” dedim. “Eyvallah moralinin yüksek olması bizi de mutlu ediyor. Ama bu moralinin yüksek olmasının hikmetini bize de söyle de biz de istifade edelim. Eşin bir tarafta sen bir tarafta biz ve oğlun bir tarafta” “Baba” dedi. “Rabbim bize öyle manevi gıdalarla besliyor ki; gün geçmiyor ki gerek yakaza gerek rüyalarla Başta Efendimiz SAV olmak üzere birçok peygamberler ve büyük zatlar bizi ziyarete geliyor. Akıbetimizle ilgili güzel müjdeler veriyorlar. Biz mutlu olmayalım da kim mutlu olsun” 

Bu ana kadar sesiz sessiz gözyaşları süzülürken yanaklarına bu hadiseyi anlatırken hıçkırıklara boğuldu. Her ne kadar kendini tutmaya çalışsa da hâkim olamadı. Bu ana diğer yolcularda şahit oldu ama ne olduğunu anlamadılar.  
Ben bu yol arkadaşımın anlattıklarının şokundaydım. Devam etti bu kibar insan.

Oğlum bana bunu anlatınca çok gururlandım. Sevindim tabi. Ama yine de hasretlik kötü. Torunumun annesinden ayrı kalmasına çok üzülüyoruz. Torunum her kapı çaldığında “Annem geldi” diye kapıya koşuyor. Ben son görüşmemde dedim “Oğlum bizi merak etme biz biliyoruz ki sen hak üzeresin. Bunda zerrece şüphemiz yok. Bunu sana şunun için söylüyorum Oğlum; ne eğil bükül, ne de ezilip büzül. Zira ekmeksiz değil haysiyetsiz kalmak zûl. Dehlizlerden güneşe dil çıkaran çıyanlar, bilsinler ki mazlumun feryadını duyan var. 

Bu kibar ve saygı değer yol arkadaşım aynı zaman da şair ruhluymuş. Sonunu güzel bağladı. Rabbim cümle mazlum ve mağdurların yâr ve yardımcısı olsun inşallah temennisiyle Antalya’ya vardık. İsmini bile sormayı unuttuğum bu kibar insana ayrılırken sordum 

-Kusura bakmayın muhabbete daldık isminizi sormayı unuttum. İsminizi bağışlar mısınız? 

Tebessüm edip  'İsmail' dedi

-İsmail abim rica etsem oğlunuzla görüştüğünüzde selamımı söyleyin. Bize de dua etsin. Dedim. 

Eyvallah iletirim dedi İsmail Bey. 

Ben de artık randevulaştığım arkadaşımın yanına gitmek üzere yola koyuldum. Ama kulaklarım da hâlâ İsmail Bey’in anlattığı son hadise vardı. Anladım ki bu dava sahipsiz değildi. Allah nurunu tamamlayacaktı zalimler istemese de… 

[Ercümend Perver] 24.1.2017 [Samanyolu Haber] eperver@samanyoluhaber.com

*'Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır'

Neo iktisatçı, pardon neo ihbarcı! [Tarık Ziya]

Saray'ın milyon dolarlar harcanarak tefriş edilmiş salonlarında muhtarlara sarf edilen hamasetten ibaret olan ekonomi için SALONOMİ (SALON+EKONOMİ) kavramının kullanılmasını teklif etmiştim. Halkın yüzde 71'i 'ekonomik kriz var' dediği halde salonların havası hiç değişmediğine göre iktidardakilerin SALONOMİ'ye sımsıkı sarılmaktan başka çaresi yok. 

Propaganda mekanizmasını sonuna kadar kullanarak halkı Salonomi'ye intibak ettirmek bütün dertlere deva olabilir mi? Enflasyon çarşıda pazarda düşmeyince TÜİK sepetteki ağırlıkları azaltmıyor mu? Aynı TÜİK, millî geliri bir gecede yüzde 20 artırmadı mı? 

Her iki suâldeki gibi nice manüplasyonun cevabı maalesef evet ise Salonomi; biraz AB'den, biraz ABD'den, biraz Şangay'dan, biraz Esed Suriyesi'nden, en fazla da Hitler Almanyası'ndan kes yapıştır Yeni Türkiye'nin iktisadî siyasetinin anayasası niye olmasın? 

Salonomi'nin teorisyenleri dünden hazır. Senelerdir liberal ekonomi dersleri verdiği halde bir rektörlüğe, üç köşe yazısına ve Saray'da ikinci derece protokolle yenilen bir yemeğe bütün müktesebatını inkâr etmiş öyle fazla iktisatçı var ki seç beğen al! 

'SALONOMİ'DE İŞLER NASIL YÜRÜR?

Neo iktisatçının mümeyyiz vasıfları Salonomi'ye can suyu olacaktır. Bunların her biri kürsü profesörü gibi görünse de amfide, okul kantininde talebeleri fişler, sosyal medyada gazetecilerin paylaşımlarının ekran görüntüsünü kaydeder. 

Bütün mesailerini Saray'a, Damat Berat'a muhbirlik yapmak için sarf ederler. Bu kadar işin arasında onlarca şirkette yönetim kurulu azalığı, müşavirlik ve televizyon programcılığı gibi her biri ihtisas isteyen sahalarda sağ açık oynadıklarını da not edelim. Nobel ödülü almış iktisatçılar halt etmiş. Bizimkilerin eline su bile dökemez onlar. 

Neo iktisatçı deyip geçmeyin...

İtina ile derlediği malumatı, haşmetmeab lutfederse yüz yüze, olmadı telefonla arzetmekten tarifsiz bir haz duyar. Gmail hesabının subject/konu kısmına 'Gazeteci-yazar ..... ..... yine haddini aşmış. Bir şekilde ayağını denk alması sağlanmalı' notu düşerek günün medya özetini geçmeyi de ihmal etmez.   

'EKONOMİ KRİZDE Mİ? YOK ÖYLE BİRŞEY!'
  
Neo iktisatçı; hükûmetin, Merkez Bankası'nın etkisiz ve hatalı kararlarını tenkit edilmesine 'adı konmamış hainlik' diyebilecek kadar hızlı bir yaftacıdır. AKP seçmeninin yüzde 60'ının kriz var dediği bir vakitte onlar 'kim tutar bizi, enginlere sığmaz taşarız' marşını söylemekten hicap etmez. 

ABD'de Donal Trump'ın başkanlığının ilk günlerinde açıkladığı radikal kararların Türkiye'yi nasıl etkileyeceği, doların niye düşmediği, işsizliği azaltacak reformların neler olduğu, endüstri 4.0'ın ne gibi fırsatlar ya da tehditler ihtiva ettiği neo iktisatçıları alakadar etmedi, etmeyecek. Onlara gelene dek mühim ve muaccel işler, fişler var bitirilecek. 

28 Şubat'ta neo Kemalist, dün neo liberal ve bugün neo Erdoğanist olduklarından hatları karıştırabilirler. O kadar kusur kadı kızında da bulunur. Mazur görün, kurtulun!

ELİNDE NİYET METRE, GÖZÜ SARAY'DA

Elindeki niyet-metreyi göstererek herkesin samimiyet testinden geçtiğini belirtir neo iktisatçı. Asistanına yazdırdığı makalenin son cümlesine nokta koymadan evvel Saray'a tazimde bulunur. 

İlmin izzeti, vakarı gitmiş dalkavukluk, Saray soytarılığı ve illüzyonistlik kürsüyü işgal etmiştir.

Ekonomi, Salonomi'ye dönüştükçe neo iktisatçı da neo ihbarcı olma yolunda koşar adım ilerliyor. 

Bu manzara mukabilinde zerre kadar vicdan taşıyan herkes derin bir teessür içinde. 

Bir adamın ihtirası uğruna koca bir memleket çökertilirken ağlamak az bile. 

Bir asırlık çile, ıstırap, gözyaşı ve alın terinin meyveleri koparılıp atılırken elhak yürekler dağlansa yeridir.

[Tarık Ziya] 24.1.2017 [Samanyolu Haber] tziya@samanyoluhaber.com

Temyiz mahkemesi reisi intihar etti [Abdullah Aymaz]

1960 Ocak ayında Konya’da, Kapı Camiinde sabah namazından sonra Öğretmen Mustafa Kırıkçı İhlas Risalesinin başındaki ayet ve hadis okuyor. Onu dinleyen Hasan Helvacıdırlar, Osman Yıldız, Mazhar İyidöner’i hemen o anda yakalayıp emniyete götürüyorlar. Öğle namazında  da Kapı Camiinde bulunan Dr. Sadullah Nutku’yu da “Sen de sabah namazında var imişsin, öyleyse gel!” diyerek camiden alıp götürüyorlar.

Bu durumu haber alan Avukat Bekir Berk hemen Konya’ya geliyor. Emniyete gidip, onları niçin aldıklarını polislere soruyor. Vazifeli polis memuru, “Vallahi buraya getirdik. İsimlerini hüviyetlerini tesbit ettim. Kendilerini bırakacaktık. Fakat (yukarıdan, vâliden) bir telefon geldi. ‘Sakın onları serbest bırakmayın’ denildi. İşte biz bekliyoruz. Ne olacak bilmiyoruz.” diyor.

Savcılık onları İkinci Sulh Ceza Hâkimliğine sevk ediyor. Sanıklar, Mustafa Kırıkçı ile beraber sabah namazını kıldıkları camide bir tek kelime konuşmadıkları ve kimseye bir şey söylemedikleri halde sırf Mustafa Kırıkçı’nın okuduğu âyet ve hadisi duydukları için hepsi de adâlet tarihinde nadiren görülecek şekilde toptan tevkif ediliyorlar.

Avukat Bekir Berk, bu tevkif kararına karşı bir itiraz lâyihası yazıyor: “Bu tevkif kararı, usule, kanuna, hakkaniyet ve insaf esaslarına, adâlet prensiplerine külliyen muhaliftir, kaldırılması gerekmektedir” dedikten sonra, beş tane madde ile gerekçelerini dile getiriyor. Özetle: Allah’ın evinde Allah’ın Kitabından bir âyet ve Allah’ın Peygamberinden bir hadis okumanın suç ilan edilmesinin ve bu yüzden insanların hapse gönderilmesinin vicdanları titrettiği ve gayretullaha dokunabilecek bir hareket olduğu için verilen bu kararın, sadece vicdanen değil, aynı zamanda kanunun da emri olarak kaldırılması gerekmektedir. Ağzından bir tek kelime çıkmayan ve sadece okunan bir âyetle bir hadisi işiten insanların tevkif edilmesi ise, adâlet tarihinin kaydetmiyeceği bir suçlamadır, açık bir şekilde kanunlara ve hakkaniyet esaslarına aykırıdır.

“Dini hissiyatı ve dince mukaddes şeyleri âlet ederek siyasî menfaat veya şahsî nüfuz temin ve tesis eylemek maksadiyle hareket edenlere tatbik edilebilecek bir kanunun; okunan bir âyeti ve hadisi işitmekten başka bir hali olmayan insanlara tatbik edilmesi karşısında söylemek icap eden şeyleri ifade etmek çok uzun sürer. Biz sadece böyle bir vaziyette tevkif edilen kimselerin bir sâniye bile tutuklu hâlinin devamına cevaz verilemeyeceği kanaatinde olduğumuzu belirtmek isteriz. Beş masum insan hakkında verilen tevkif kararını inceliyecek muhterem Hâkim! Size yakın zamana ait bir hâdiseden bahsetmek isterim. Âdil ve vicdanının sesini dinleyen bir hâkimin ne şekilde hareket ettiğinin hikâyesini nakletmek isterim. Sizin de bildiğinizi zannediyorum: İtalyan Temyiz Mahkemesi Reisi 1956 yılında  şöyle bir mektup yazarak intihar etmiştir:

“Verdiğim bir kararla masum bir insanın haksız yere bir müddet hapisanede kalmasına sebep olduğumu sonradan öğrendim. Bunu telâfi etmenin imkânlarını da araştırdıysam da bulamadım. Çektiğim ızdırap tahammül edilemez bir hâl aldı. Gün geçtikçe azalacağına, arttı. Artık bu yükü taşıyacak kuvveti kendimde göremiyorum. Çektiğim azaba tahammülüm kalmadı. Bu sebeple hayatıma kendi elimle son veriyorum.”

6 Ocak 1960 tarihinde, emniyete ve mahkemelere baskı yapan Vali Cemil Keleşoğlunun sonu ne oldu? 15 Temmuz 1960 tarihli Yeni Sabah gazetesinin haberini okuyalım: “Yassıada’da nezaret altında bulunan Sâbık Konya Valisi C. Keleşoğlu intihar etti. Cemil Keleşoğlu’nun dün sabaha karşı banyoda damarlarını kestiği açıklandı.”

Bunların hiçbirisine oh olsun demeyiz ve dememeliyiz. Yalnız unutmayalım, her şeyi  gören ve gücü her şeye yeten Allah var!.. Hiçbir zâlim elinden kurtulamaz. Mazlumun hakkını hiç kimsede bırakmaz. Mazlum ve mağdurların inleyişinden Arş ihtizaza gelir. Hepimizin çok dikkatli, çok hassas olmamız, hakka hukuka riâyet edip, hakkaniyet ve adâletten asla ayrılmamamız gerekmektedir…

[Abdullah Aymaz ] 24.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Belki de bir Bahçeli var Bahçeli’de Bahçeli’den içerû… [Akif Umut Avaz]

Devlet Bahçeli Türk siyaset sahnesinin nev-i şahsına münhasır enteresan simalarından. Uzunca bir zamandır görünür olduğu siyaset sahnesinin kalın perdeleriyle kamufle edilmiş farklı bir dünyada da aktif olduğuna dair rivayetler ise muhtelif. Bu yüzden, siyaset sahnesinde görevlendirildiği günden bu yana aldığı kritik kararların hangilerinin kendi iradesiyle, hangilerinin sır perdesi gerisindeki yoldaşlarının talebiyle alındığı tartışmaya açık.

Tartışmaya gerek duyulmayan ise, Bahçeli’nin kritik dönemlerde Türkiye’nin temel yönelimini etkileyecek beklenmedik kritik manevralar yapabilen bir figür olması. Bize “Belki de bir Bahçeli var Bahçeli’de Bahçeli’den içerû!” dedirten de bu özelliği zaten. Gözlemlerim Türkiye siyasi tarihi açısından son derece önemli olan en az dört kritik dönemeçte Bahçeli’nin sıradışı hareketine işaret ediyor.

KÖKLÜ BİR CHP’Lİ AİLE, İYİ BİR EĞİTİM

1 Ocak 1948’de Osmaniye’de doğan Bahçeli, sol ideolojiye sahip köklü bir ailede yetişmiş. Bahçeli’nin babasının CHP’li ve İsmet İnönü hayranı olduğu biliniyor. İyi bir eğitim alan Bahçeli, ilk öğrenimi sonrası Adana’da Özel Çukurova Koleji’nde yatılı okumuş. Lise eğitimi için İstanbul’da Emirgan Akgün Koleji’ne yazılmış. Lise ikinci sınıfta Etiler’deki Özel Ata Koleji’ne geçmiş. 1967 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni kazanmış ve 1971 yılında dış ticaret bölümünden mezun olmuş.

Bahçeli, gençlik dönemlerinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi genel başkanı Alparslan Türkeş’in seminerlerine gitmeye başlamış. 1967’de üniversitede öğrenci iken Ülkü Ocakları kurucusu ve yöneticisi olarak görev almış. 1970-1971 yıllarında Türkiye Milli Talebe Federasyonu Genel Sekreterliği görevinde bulunmuş. Siyasi faaliyetlerini aktif bir şekilde yürütürken akademik çalışmalarını da devam ettirmiş.

1980 DARBESİNDE BAHÇELİ’YE DOKUNAN OLMAMIŞ

12 Eylül 1980 askeri darbesinde kendisine hiç kimsenin dokunmadığı Bahçeli, cezaevine giren pek çok arkadaşının davalarıyla yakından ilgilenmiş. MHP Genel Başkanı Türkeş’in göreve çağırması üzerine 17 Nisan 1987’de öğretim üyeliğinden istifa eden Bahçeli, 19 Nisan 1987 tarihinde yapılan Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) Büyük Kurultayı’nda parti yönetimine seçilmiş ve Genel Sekreterlik görevine getirilmiş.

Türkeş 4 Nisan 1997’de kalp krizi sonucu vefat edince Bahçeli, 1997 yılında gerçekleştirilen olaylı iki Olağanüstü Kongre sonucunda MHP’ye genel başkan seçildi. 6 Temmuz 1997’den beri, yani tam 20 yıldır, MHP genel başkanlığı görevini sürdürüyor. 1999-2001 yılları arasında Bülent Ecevit liderliğindeki koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı olarak yer alan Bahçeli, 2002 seçimleri hariç, 1999-2017 arasındaki tüm seçimlerde Meclis’e girdi. 2002 seçimlerinde partisi baraj altında kalınca genel başkanlık görevinden istifa etti, ama 2003 yılında yapılan kongrede genel başkanlığa tekrar seçildi.

MHP’nin 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 11,90’a gerilemesinin ardından 547 delege olağanüstü kurultay taleplerini MHP Genel Merkezi’ne iletmiş, fakat Bahçeli, kurultay çağrılarını reddetmişti. Muhalifler partinin olağanüstü kurultaya götürülmesi talebiyle Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde dava açmış, 19 Haziran 2016 tarihinde bir kurultay yapılmıştı ve parti tüzüğündeki ‘olağanüstü kurultaylarda genel başkan seçimi yapılmasını’ engelleyen madde değiştirilmişti. Fakat, yapılan bu değişiklikler Yargıtay’ın kararıyla durdurulmuştu.

BEKLENMEDİK ANLARDA BEKLENMEDİK KRİTİK HAMLELER

Bahçeli’nin 1999 yılında müstakbel ortaklarının bütün hakaretlerini göğüsleyerek koalisyon ortağı olması, 2002’de sürpriz bir şekilde AKP’nin önünü açacak erken seçim sürecini tetiklemesi, 2015’te koalisyon ihtimalini ortadan kaldıracak ne varsa yapması ve nihayet son zamanlara kadar Erdoğan karşıtlığı ile bilinen Bahçeli’nin 180 derecelik bir manevrayla Erdoğan’ın siyasi ihtiraslarının en büyük destekçisi haline gelmesi açıklanması kolay olmayan hamleler olarak göze çarpıyor.

Bahçeli liderliğinde MHP, 1999 seçimlerinde oy oranını ilk kez yüzde 17,98’e çıkararak ikinci parti oldu. Ecevit liderliğindeki koalisyon hükümetinde yer alan MHP, böylece 21 yıl sonra ilk kez hükümete girdi. DSP Kurucusu Rahşan Ecevit’in sert eleştirileri ve ağır hakaretlerine rağmen Başbakan Yardımcılığı görevini 18 Kasım 2002 tarihine kadar sürdürdü. DSP-MHP-ANAP koalisyonu kurulurken Rahşan Ecevit, “Çocukları örgütlediler, hatta silahlandırdılar. Ya bizden olacaksın ya canından dediler” sözleriyle MHP’yi ağır bir dille eleştirmiş, “MHP ile koalisyonu içime sindiremiyorum” ve “Katillerle koalisyon kurmam” demişti. Bunun üzerine Bahçeli, özür dilenmesini talep ederek biraz naz yapmış, ama istediği özrün gelmesini beklemeden koalisyondaki koltuğuna oturuvermişti. Bahçeli, bu konuda 1999’da alamadığı tavrı 2006’da almış ve AKP’ye karşı sağ-sol ittifakı arayışını sürdüren Rahşan Ecevit’in görüşme teklifini reddetmişti.

AKP VE ERDOĞAN’IN ÖNÜNÜ AÇAN SÜREÇTEKİ ROLÜ

Mayıs 2002’de Başbakan Ecevit rahatsızlanmış, ilerleyen yaşının etkisiyle sağlık durumunun düzelmemesi üzerine görevine devam edip edemeyeceği yönünde tartışmalar başlamıştı. Tartışmaların DSP içine yansımasıyla Temmuz ayı içinde DSP grubunun sandalye sayısı istifalarla yarı yarıya düşmüştü. Bu gelişmeler yaşanıyorken Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü yaptığı bir açıklamayla 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasını istedi. 16 Temmuz 2002’de koalisyon hükümetini oluşturan üç partinin genel başkanları arasında yapılan toplantıda 3 Kasım’da erken seçim yapılması kararı alındı. Yapılan seçimlerde MHP yüzde 10 barajı altında ve Meclis dışında kaldı. Bahçeli, seçimlerin ardından yaptığı açıklamada “Başarısızlığın tek sorumlusuyum” açıklamasını yaparak geçici bir süreliğine genel başkanlık görevinden istifa etti.

Bahçeli, gözlemciler ve siyaset bilimcilerin açıklamakta güçlük çektiği bir diğer tuhaf manevrayı ise 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaptı. Sandık sonuçlarının belirginleştiği ilk anlarda yaptığı bir açıklamayla koalisyon ihtimallerinin hepsine “hayır” diyen Bahçeli, Türkiye’yi Erdoğan ve AKP’nin siyasi ihtiraslarına ve karanlık oyun planlarına mahkum etti. “MHP, şerefi ve haysiyetiyle, ilkeli ve dürüst davranışıyla, politikalarıyla Meclis’te denetimi esas alan bir ana muhalefet partisi görevini üstlenmeye hazırdır” diyen Bahçeli, CHP’nin “Olası bir CHP-MHP koalisyonunda, isterse Bahçeli’nin Başbakanlık görevini üstlenebileceği” önerisini ise “beni koltukla kandıramazsınız” diyerek ve bu teklifi “ahlaksız teklif” olarak niteleyerek reddetti. Tüm siyasiler gibi ana amacı iktidara gelmek olması gereken Bahçeli’nin bütün analizleri aciz bırakan bu tuhaf tavrı Davutoğlu’nun bile “Her söylenene hayır diyen lider mi olur?” tepkisine yol açmıştı.

‘BÜTÜN O KÖPÜKLERİ İTİNAYLA YALAYACAĞI YENİ SÜREÇ BAŞLIYOR’

Neticede Bahçeli, yıllarca Erdoğan’ın sert ve ayrıştırıcı konuşma metinlerini yazan AKP milletvekili Aydın Ünal’ın “Ağzından köpükler saçarak konuşan siyasetin zavallısı Devlet Bahçeli için, bütün o köpükleri itinayla yalayacağı yeni bir süreç başlıyor.” şeklindeki ağır hakaret dolu çıkışını eylemleriyle fazlasıyla haklı çıkardı. Demokratik süreçler gereği partiyi muhaliflerine kaptırmamak için Erdoğan’ın anti-demokratik desteğine ihtiyaç duyan Bahçeli o güne kadar ağır sözlerle eleştirdiği Saray’a hızla yanaştı. Kontrolündeki yargıyı kullanan Erdoğan, Bahçeli karşıtı parti içi muhalefetin gayretlerini hukuksuz bir şekilde boşa çıkardı. Bu hamleden sonra MHP’yi Saray’ın arka bahçesine çeviren Bahçeli, yakın geçmişteki tüm siyaset ve keskin söylemlerinin aksine bir yöne savruldu.

Erdoğan’a asgari “Türkiye’yi bölmeye çalışmak, etnik bölücülük konusunda sicil sahibi olmak, Türkiye’yi ayrıştırma ve bölme projelerini İmralı, Kandil ve Barzani’nin desteğiyle hayata geçirmek için çalışmak, İmralı canisi ile rol paylaşmak, işbirliği içinde olmak, kol kola girmek, aynı çizgide olmak; kimliksiz ve kişiliksiz siyasetin temsilcisi olmak, hayâsızlık, ahlaksızlık, namussuzluk, edepsizlik; çürümüş bir zihniyete sahip olarak, etrafa mide bulandıran koku yaymak, ahlak bunalımına girmek, ahlaki ve vicdani bütün ölçülerini kaybetmek, seviye ve seviyesizlik ölçüleriyle tarif edilemeyecek bir çukura düşmek, utanç verici bir kişi olmak, teröristleri kucaklamak, alçaklık, yalancılık, riyakârlık, yalanlarla Türk milletine hakaret etmek” sıfatlarını layık gören Bahçeli gitmiş, yerine Erdoğan’ın emirlerine amade, siyasi ihtiraslarına ve komplolarına nefer yazılan yeni bir Bahçeli gelmişti. Bu keskin dönüşüm ve manevrayı açıklamakta da gözlemciler ve siyaset bilimciler doğal olarak aciz kalacaktı.

BAHÇELİ KONUSUNDA AKŞENER VE ZEYBEK NE KADAR HAKLI?

Yakın zamana kadar “başkanlık sistemi önerisi”ne karşı çıkan, parlamenter sistemden yana olduğunu defaatle açıklayan Bahçeli’nin yerini çoktan güçler ayrılığını tamamen ortadan kaldırarak Erdoğan’a diktatör yetkileri veren frensiz ve kontrolsüz başkanlık sisteminin taşeronu olan bir Bahçeli almıştı. İnsanın pek inanası gelmiyor ama, Bahçeli’nin “kurultayı engelleyerek Akşener’in tutuklanması için Saray’la anlaşıp karşılığında başkanlık sisteminin getirilmesi sözü verdiği”ne dair Meral Akşener’in iddiaları belki de gerçeğin ta kendisini yansıtıyordur. Belki de durum Akşener’in iddia ettiğinden daha karmaşık ve kurumsal bir ‘background’a dayanıyordur. Kim bilir?

Bildiğimiz tek şey Bahçeli’nin dün “ak” dediğine bugün “kara” dediği ve bu tavır değişikliğine makul ve ikna edici bir açıklama getirme ihtiyacı bile duymamasıdır. Erdoğan’ın fiili diktatörlüğünü yasal güvenceye alacak anayasa değişiklikleri için AKP’lilerden daha fazla canla başla çalışan, referandum sürecinde de aynı yönde gayret göstereceğini şimdiden ilan eden Bahçeli’nin hangi saik ve motivasyonla bu tuhaf tavra girdiği merak konusu olmaya devam ediyor.

Kim bilir, Ülkü Ocakları’nın kurucusu Namık Kemal Zeybek’in bu konuda da bir açıklaması vardır belki. Belki de Zeybek’in sarfettiği şu şok edici sözler Bahçeli’nin tuhaf tavır değişikliklerini de açıklıyordur: “Devlet Bahçeli Ülkücü Asistanlar Derneği Başkanı idi. ‘Onu da alalım’ dedim. ‘Tanımıyorum ama böyle bir zat duyuyorum’ dedim. Ramiz Ongun’un itirazı oldu. Dedi ki ‘O MİT görevlisidir, olmaz.’ ‘Alpaslan Türkeş bunu bilmiyor mu?’ diye sordum. Biliyormuş. ‘Onu uzaklaştırırsak bilmediğimiz bir görevli gönderirler. Ben onu değerlendiriyorum’ dedi. Ben bu hadiseye rağmen ‘MİT de bizim’ diye düşündüm. Sonradan şunu anladım; bir insanın bir partili olup MİT’te çalışması başka bir şey, MİT adına o partiye girip, o partili gibi görünmesi başka bir şey.”

[Akif Umut Avaz] 24.1.2017 [TR724]

Türkiye AİHM’e gidişin yolunu kapatmaya çalışıyor [Mehmet Yıldız]

Son OHAL kararnameleri, Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan her geçen gün nasıl daha da uzaklaştığını, hak aramanın giderek daha da zorlaştığını gösteriyor.

15 Temmuz’dan itibaren yüz binden fazla kişi OHAL KHK’ları ile mağdur edildi, halen de edilmektedir. Dün yayınlanan 683 sayılı KHK ile 367 kişi daha memuriyetten ihraç edildi.

CHP’nin OHAL uygulaması kapsamında çıkarılan 668 ve 669 sayılı KHK’ların iptali istemiyle yaptığı başvuruyu Anayasa Mahkemesi, yetkisizlik nedeniyle reddetmişti. AYM’nin bu kararı üzerine Adalet Bakanlığı koltuğunu işgal eden Bekir Bozdağ, bu başvuruyu yaptığı için CHP’yi Anayasa’yı çiğnemekle suçlamıştı. Bozdağ, “Anayasa Mahkemesi’nin burada takdir hakkı yok; çünkü dava yasağı var. Dava açma yasağı olan bir konuda Anayasa çok açık hüküm ifade etmesine rağmen dava açarak, bilerek Anayasa’yı CHP çiğnemiştir” demişti.

KHK’ların iptali isteminin Anayasa mahkemesince reddedilmesinden itibaren mağdurlar AİHM yolunu tutmaya başladı. AİHM’e yapılan başvuru sayısında doğal olarak patlama yaşandı.

Geçtiğimiz Kasım ayında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland apar topar Ankara’ya geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, muhalefet partilerinin liderleri ve Anayasa Mahkemesi Başkanı ile görüştü. Bu görüşmelerden sonra OHAL KHK’ları ile mağdur edilenlerin şikayetlerini değerlendirmek üzere Türkiye’de geçici bir komisyon kurulması ve her bir şikayetin burada delilleriyle değerlendirilmesi fikri ortaya çıktı.

Buna göre kurulacak komisyonla, hem AYM hem de AİHM’e davaların gitmesi engellenecek ve yapılan haksızlıklar varsa çözümlenmiş olacaktı. Komisyonun kararları yargı denetimine açık olmakla beraber, bazı uzmanlar tarafından şikayetlerin çözümünü daha da öteleyecek bir husus olduğu endişesi dile getirildi.

YENİ KHK SÜRPRİZİ: OHAL İNCELEME KOMİSYONU

Dün yayınlanan 685 sayılı KHK, Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulmasını konu almaktadır.

İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak’a göre hükümet bu yolla mağdurların AİHM’e gitmesini engellemek istiyor. Komisyon, idari yargı, istinaf, temyiz, AYM ve AİHM derken 10 yıl kimse kamu görevine geri dönemeyecek.

Örneğin bir KHK mağdurunun başvurusu 2 yıl komisyonda bekleyecek. İyimser bir tahminle en az 3 yıl da tüm idari yargı sürecek. Ona karşı AYM’ye gideceksiniz. Eh o da iyimser bir tahminle 2-3 yıl sürecek. İhraçtan itibaren sayarsanız 8-9 yıl iç hukuk yolu sürmüş olacak. Sonra AİHM’e giderseniz, bir 3-4 yıl da orada devam edecek. Buna göre, 10 ila 15 yıl sonra haklılığını kanıtlarsa kişi kamu görevine geri dönebilir, tabii hala yaşı buna uygunsa. Komisyon ne yapısı ne de karar alma mekanizmaları itibarıyla bağımsız ve tarafsız bir organ değil. 7 kişiden oluşuyor. 5 üyesini Başbakan ve Bakanlar atıyor, biraz yargısalmış gibi gözüksün diye 2 üyeyi de HSYK atıyor.

Yine, komisyonun KHK’ları iptal yetkisi olmadığı gibi sadece ‘memuriyete iade’ veya ‘şirket ve derneklerin kapatılması’ konusuyla yetkisi sınırlandırılmış.

AVRUPA’NIN DERDİ, YÜKÜ AZALTMAK

Avrupa Konseyi’nin böyle bir komisyon fikrini desteklemesinin başlıca sebepleri şunlar olabilir:

– Mevcut durumda AİHM, on binlerce başvuru altında ezilecek. Türkiye’de kurulacak bu komisyon AİHM’i bu yükten kurtaracaktır. Bu onlar açısından anlaşılabilir bir durum.

– Bu Hükümet’in işine geliyor. Çünkü bu sayede iç hukuku işletiyor gibi görünüp, AİHM önünde kısa vadede ihlal kararı çıkmasını engellemiş olacaklar.

AİHM’E BAŞVURMANIN YOLU HÂLÂ AÇIK

Peki, sorun çözülecek mi? Komisyonun varlığı AİHM’e gitmeye engel midir? Bence değil.

Çünkü komisyon, ‘mahkemeye erişim hakkı’ gibi sadece bazı hak ihlalleriyle sınırlı bir yol öngörüyor. ‘Masumiyet karinesi’ dahil birçok hak ihlalini giderme konusunda hiçbir yetkisi yok. KHK iptal edilmedikçe ceza hukuku açısından (criminal limb) AİHS m. 6’daki tüm güvenceler ihlal edilmiş olur ve ihlal devam eder.

KHK iptal edilip ‘masumiyet karinesi’, yargılanmadan terör örgütü üyesi olmakla mahkum edilme (yürütmenin işlevsel olarak bir yasama işlemi ile kişiyi yargılamadan mahkum etmesi) gibi insan hakkı ihlalleri KHK’lar iptal edilip özür dilenip tazminat ödenmedikçe giderilemez.

Kısaca 685 sayılı KHK ile oluşturulan komisyon açıkça insan hakları ihlallerini gidermek amacıyla kurulmadığı için AİHM’e yapılan başvurularda ileri sürülen hak ihlallerinin büyük çoğunluğu komisyona başvurmakla giderilemeyecek türden ihlaller. Bu nedenle mağdur olan herkesin AİHM başvurularını göndermeye devam etmesinde yarar var.

***

İKTİDAR, VATANDAŞLARININ HAKKINI ARAMASINDAN NEDEN RAHATSIZ OLUR?

Mevcut iktidar nedense vatandaşlarının bağımsız bir mahkeme önünde hak aramasından son derece rahatsız oluyor. Erdoğan, 22 Ekim 2016’da katıldığı törende halka hitaben yaptığı konuşmada ‘Mağduriyetim giderilsin diye başvuranlar var! Dilekçeler sanki aynı kalemden çıkmış! Bunlar namussuz! Aynı merkezden çıkıyor, aynen devam ediyorlar.’ sözlerini sarf ederek hakkı arayan vatandaşları namussuzlukla suçlamıştı. (*)

Bir başka trajikomik örnek de kayyım atanan Koza İpek Holding’in iç hukukta sonuç alamayınca AİHM’e başvurmak istediği zaman başına gelenler. İsterseniz bundan sonrasını Havuz’un amiral gemisi Sabah’tan okuyalım:

‘İstanbul’dan Almanya’ya gönderilmek üzere kargoya verilen ve Atatürk Havalimanı kargo bölümünde olduğu tespit edilen 18 koli, polislerin çalışması sonucu ele geçirildi. Kolilerde, yapılan incelemede her biri 1607 sayfadan oluşan şikâyet dilekçelerine rastlandı. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na hitaben yazılan dilekçelerde, Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri ile Koza İpek Holding şirketlerine el koyan kayyum heyetlerini şikayet eden bilgiler olduğu bildirildi.’ (*)

Şimdi siz bu kafadan adalet bekleyeceksiniz öyle mi?

[Mehmet Yıldız] 24.1.2017 [TR724]

İşkenceye yargısal koruma [Konuk Yazar – Umut Kalaycı*]

(*OHAL KHK’si ile mesleğinin kaybetmiş bir yargı mensubu)

Türkiye’de insan haklarının koruyucusu olması gereken yargının içler acısı durumu ve insan haklarının ne kadar korumasız olduğu, Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bir süre önce verdiği kararla (2017/123) bir kez daha gözler önüne serildi.

Bu karara konu soruşturmada şikayetçi, gözaltında bulunduğu sırada görevli polis memurları tarafından tehdit ve darp edildiğini yani işkenceye maruz kaldığını iddia ediyor. Cumhuriyet savcısı bu iddiayla ilgili herhangi bir araştırmaya gerek dahi duymadan “OHAL kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğunun bulunmadığı; bu nedenle şikayet edilenler hakkında kovuşturma yasağı bulunduğu” gerekçesiyle takipsizlik kararı veriyor.

Savcı şikayet dilekçesini aldıktan sonra, her rutin soruşturmada yapılması gerektiği halde, ifadeleri almıyor, işkence iddiasıyla ilgili şikayetçinin doktor raporunu, kamera kayıtlarını ve diğer delilleri dosyaya koymuyor. Takipsizlik kararında, şüpheli bölümüne “faili meçhul” yazıyor. Yani failin kim olduğunu tespit etme ihtiyacı dahi hissetmiyor. 667 sayılı KHK’nın 9. maddesini gerekçe gösteriyor. İşkence yapanların, zamanaşımına bağlı olmaksızın soruşturulması gerektiğini, bu kanun kapsamında korunamayacağını, hatta kendisinin en temel görevinin bu suçları soruşturmak olduğunu göz ardı ediyor.

Bu kararıyla savcı, en temel insan haklarından olan, hem AİHS ve birçok uluslararası sözleşmeyle hem de Anayasa ve TCK ile koruma altına alınmaya çalışılan işkence yasağının Türkiye’de uygulanmadığını, işkencenin yasal ve yargısal koruma altında olduğunu ilan etmektedir.

Peki, bir savcının hukukçu sıfatını toprağa gömmeden veremeyeceği ve Türkiye’de Cumhuriyet savcılığı makamının varlığını/gerekliliğini sorgulatacağı açık olan böylesine ağır bir kararın saiki ne olabilir? Türk yargı camiasının son dönemlerdeki durumunu bilen birisi için bu sorunun cevabı çok açık: KORKU!

15 Temmuz darbe girişimi, henüz tam olarak bastırılmadan, yaklaşık 4,000 hâkim ve savcı gerekçesiz/delilsiz tutuklandı veya meslekten atıldı. Darbe fırsatçılığıyla bu kadar yargı mensubunu meslekten atan HSYK’nın başkan vekili Mehmet Yılmaz, 1,200 hâkim ve savcı hakkında ayrıca soruşturma sürdürüldüğünü belirtti.

Hala görevdeki hakimlerden Adem Aslan, Yılmaz’ın açıklamalarıyla ilgili olarak, teşkilatın yüzde 40’ının meslekten atıldığını, hala yeni listelerden söz edilerek hakim-savcılar üzerinde oluşturulan korku ve baskının sürdürüldüğünü, hakim savcıların hayatının “liste muhabbetinden ibaret” olduğunu yazdı.

Bir diğer hakim Aydın Başar “Bu süreçten sonra ise kriter, cemaatçi olup olmadığın değil, etkin gücün istediği adam mısın değil misin, istenilen kararları veriyor musun, yani cübbenden vazgeçmişin, kriter bu artık. Vazgeçmedin mi, halen ‘adalet’, halen ‘ben dosyayı incelerim, hukuku uygularım’ mı diyorsun, ‘yok kardeşim, o zaman sen de tehlikelisin, ayağını denk al, yarın bir gün kapına birileri gelebilir’ tehdidi altındayız” dedi.

Türkiye’nin bağımsız tek yargı birliği olan ve OHAL’de kapatılan YARSAV yöneticilerinden hakim Murat Aydın ise bir konferansta, yargıda baskının ulaştığı boyuta vurgu yaparak, duruşmada karar veren bir hakimin ertesi sabah makamına gelip gelemeyeceğinden emin olamadığını söyledi.

Türk yargısı içinden bunun gibi onlarca örnek vermek mümkün olsa da, bu kadarı yeter sanırım. “Sıra bana da gelecek mi acaba!” diye korkan, çalıştığı adliyeye korku tüneline giriyor hissiyle giden, cübbesi üzerindeyken veya duruşma salonunda yargılama yaparken ya da suçluları tutuklarken kendisinin de her an tutuklanabileceğini düşünen bir yargı mensubundan yukarıdaki karar dışında bir karar beklenebilir mi?

Bir hukukçu olarak bu kadar şeyi yazmak bile bana utanç verirken, meslektaşlarının 1/3 ü atılmış/tutuklanmış, sıranın her an (iktidara itaat etmemeleri ve bağımsızlık/tarafsızlık demeleri halinde) kendilerine de geleceğini düşünen hakim ve savcıların durumunu hayal etmek ne kadar zor!

[Umut Kalaycı] 24.1.2017 [TR724]

Bir savcının hezeyanları (6) – ‘Kitapları Gülen yazmadı’ [Veysel Ayhan]

(Not: Metinlerdeki bold yazılar iddianameden alınmıştır.)

Savcı Serdar Coşkun iddianamesinin sonunda 73 kişiye müebbete varan cezalar istiyor. Sayfalar dolusu suç sıralaması yapmış. Ama problem şu. Bahsettiği suçlarla bu isimlerin iltisakını kuracağı tek bir delil yok. Yani evrensel hukukun geçerli olduğu ülkelerde Savcı Serdar Coşkun’un yazdığı iddianame sadece çöp hükmünde. Bunun farkında olduğu için tüm isimlere ve Fethullah Gülen’e soyut sübjektif eleştiriler getiriyor. Kullandığı hiçbir argümanın hukuki niteliği yok. İddianameye devam edelim:

KİTAP ELEŞTİRMENİ SERDAR COŞKUN!

Kitaplardan önce alt yapıyı şöyle yapıyor:

“Fetullah Gülen’in, hitabet yeteneği, mevcut bilgisi ve o bilgiyi anlatış biçiminden kaynaklanan cemaatin ona inanılmaz bir bağlılığı ve itaati vardır.”

“Örgüt kurucusu ve yöneticisi Gülen’in, hitabet yeteneği…”

Sonraları “Ben ne yapıyorum bunlar övgü cümlesi” deyip fikir değiştiriyor:

“Fetullah Gülen, cahil bir kimsedir ve müstakil bir dini siyasi veya örgüt ideoloji ortaya koyup taraftar toplaması mümkün olmadığından önceleri dini bir hareket olduğunu iddia ederek ortaya çıkmıştır.”

KİTAPLARI GÜLEN YAZMADI!

Mantıksız şeyler söyleyince yine anlatım bozukluğuna düşmüş.

Gülen’in kitaplarına bakınca ıkınmış sıkınmış ne desem demiş bir türlü karar verememiş. Ve ortaya yeni bir tez atmış: Kitapları Gülen yazmadı!

“… onun adına başkalarının yazdığı kitaplar dışında bu örgütün ciddi bir fikir kaynağı yoktur. Esasen Fetullah Gülen bir kitap yazacak bilgi ve entelektüel kapasiteye sahip değildir. F. Gülen veya mahlas ile yazılan kitaplar F. Gülen’e ait değildir.”

Başka sayfada bu sefer onun yazdığını kabul ediyor ama… 40’tan fazla yabancı dile çevrilen ve milyonlarca nüsha basılan Gülen’in 80 küsur kitap için şöyle diyor:

“Bu kitap ve konuşmalar, basit, gizli anlamı var görüntüsü verilen, hayali, gerçek olmayan ve okuyanı veya dinleyeni entelektüel manada yükseltmek yerine çökerten, arabesk yapıda, akıl yerine duyguya hitap eden ve sunumu etkileyici ifadelerle doludur.”

Sayın Savcı burada haklı olabilir. Herkes kitaptan anlamaz ki. Hani meşhur bir laf var ya!

KİTAPLARI KARALAMAK İÇİN BAŞKA NE DESEK?

Savcı çaresiz. Milyonlarca nüsha basılıp satılmış kitapları çürütmek için son çare okunduğunu ve satıldığını inkâr etmek olmuş:

“Gerçekte F. Gülen’in hiçbir kitabına kimsenin para verip satın almadığı, kitapların örgüt tarafından genellikle ücretsiz verildiği…”

Peki “başka bir yerde vergi kaçırdıkları” iftirasını attığı şirketler bandrol alıp devlete milyonlarca ödemeyi neden yapıyor acaba?

“bandrol başvurusu yapılan kitapların basılıp basılmadığının tespit edilemediği…”

Bu durum tespit edilmemiş ama kesin satılmamıştır. Böyle bir zavallılık!

İddianamenin bir başka yerinde ise Fethullah Gülen’in telif gelirlerinin yüksekliğini anlatırken bir başka yalanla bu yalanını yalanlamış!

“Fetullah Gülen’in yeşil kart alırken elli milyar dolarlık şahsi servet beyanında bulunduğu iddia edilmektedir.”

Kim iddia etmiş? Belgesi var mı? Nerede okudun? Cevabı yok. Hepsi kafası iyiyken yaptığı üretimden!

SUBLİMİNAL SERDAR COŞKUN!

Havuz medyası ve Savcı Serdar Coşkun, Gülen’in tüm mesajlarını ekrandan vermek zorunda olduğunu düşünüyor. Önce bir eylemi buluyorlar. Sonra Bamteli seyredip “işte bu sözle bu talimatı verdi” diye saçmalıyorlar.

İşte onlarca örnekten biri:

“Örgüt lideri Fetullah Gülen’in 17 Aralıktan yaklaşık iki ay kadar önce 14 Ekim 2013 tarihinde yaptığı konuşmada ‘Selam Çakmak’ (Soruşturma şüpheliler tarafından Selam Tevhid Kudüs Ordusu olarak adlandırılmaktadır) söylemini kullanarak sözde soruşturmayı yürüten örgüt üyelerine talimat verdiği anlaşılmıştır.”

Selam çakmak’la Selam Tevhid örgütüne operasyonun ne alakası var? Farzedelim böyle bir talimat verecek hani emrinde savcı ve polisler vardı? Niye bir telefon mesajı vermiyor da böyle tuhaf bir iletişim kanalı kullanıyor? Havuz medyasının zekâ özrü Savcı’nın da aklını başından almış!

SAÇMALAMALAR:

“Gayrimeşru, haram olan alkol almak, zina yapmak, kılık kıyafette değişiklikler, lüks yaşam gibi sıradan insanın kabul edemeyeceği her türlü davranışı hayalet yapıdakiler rahatlıkla işleyebilmektedir. Bu hayalet yapının işleyişi içerisinde haramlar helaldir.”

Cemaat mensuplarını yapmadıkları her şeyle suçlamış. Saçmalamış. Saray’dan beslenenlerin lüks hayatını Hizmet mensuplarının hayatıyla karıştırmış. “lüks yaşam gibi sıradan insanın kabul edemeyeceği her türlü davranışı” gibi abuk ve ne dediği anlaşılmayan cümlelere sığınmış.

EN KOMİK CÜMLE!

İddianamede en çok tuttuğum cümle şu:

“Özellikle halı saha maçlarından sonra çocuklara soğuk bir şey içirilip hasta edilerek örgüte ait bir hastanede muayene yaptırılmaktadır.”

Uydurdun mu böyle uyduracaksın!

Bu da çok iyi:

“… küre biçimindeki dünya haritasının bu olduğu, üzerinde gizli tanığın anlattığına uygun otuz adet raptiye deliği tespit edildiği, aramada çeşitli örgütsel eğitim öğretimde kullanılan kitapların ele geçirildiği…”

MEĞER UÇAKLARI KİM DÜŞÜRMÜŞ!

Savcı yukarıda şunları diyor:

“F-4 ve F-16 uçak kazaları pilot hatalarından kaynaklanmasına rağmen bu uçakların neden düştüğü ile ilgili yeterli inceleme yapılmamıştır. Hava kuvvet komutanlığındaki uçak kazalarının gerçek sebebini araştıran yeterli herhangi bir soruşturma yapılıp yürütülmemiştir.”

Soruşturma yapılmadıysa yalan atmak kolaylaşıyor. O zaman sebebi sayın savcı oturduğu yerden bulup alta ekliyor:

“Bu kazalara paralel yapının eğitimsiz uçuş tecrübesi az, sınavlarda kopya çekerek giren kalifiye olmayan üyeleri sebep olmaktadır.”

Zaten pilotluğa KPSS sınavıyla alıyorlar!

YETİŞİN NURCU ABİLER!

Cemaati suçlayacak malzeme sıkıntısı çekince başkalarından suçlama ithal etmiş:

“Nurculuğun büyük abilerinin “bantla hizmet olmaz” eleştirilerine rağmen doldurduğu kasetlerle hem daha geniş alanları etkileme imkânı bulmuş, hem de kendisine maddi kaynak sağlamıştır.”

Hangi abi nerede bunu demiş? Dese ne olur… Sonra sana ne Nurcu abilerden? Bunu neresi hukuken suç?

ÇARPITMADA SINIR YOK

Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurda üç düşman belirler. Bunlar “cehalet, zaruret ve ihtilaftır” der. Hizmet hareketi ve Fethullah Gülen de aynı mücadeleyi sürdürür. Bu üç düşmana karşı savaşılır. Savcı lafı tersinden anlamış veya çarpıtmış:

“Örgütün moral değerleri, “cehalet, zaruret ve ihtilaftır”. Müslümanların fikri-dini cehaleti, ümmetin yoksulluğu ve müminlerin ayrışmış olması onların besin kaynağıdır.”

Savcının iftira atarken kendini frenleme, makul şeyler söyleme endişesi yok. Hezeyanları sınırsız ve ahlaksızca:

“Örgüt, kişilerin cinsel ilişki sırasında görüntülerini elde etmek için Işık Evlerinde yetişen binlerce kız ve kadını hayat kadını haline getirmekte de sakınca görmemiştir.”

Tek bir örneği yok. Ne diyelim Allah müstehakını ziyadesiyle versin. Erdoğan’ın sıkça kullandığı “Müddei iddiasını ispatlamakla mükelleftir. İspatlamayan şerefsizdir” Sözüne havale!

İftiranın her türlüsü savcıya mubah. Yine genelleme yapıp sallamış:

“Örgütten zecr tokadı yiyen bir kimse her şeyini kaybeder. İşini, eşini, ailesini, hürriyetini, malını, şerefini, aklını ve hatta canını kaybedenler vardır. Örgütün hışmına uğramayı bekleyen bu tür hazin sonlara binlerce örnek vardır.”

Bir örnek verebilseydi keşke…

EĞEMEN, ZAFER VE MUAMMER’E BERAAT

Savcı rüşvet ve yolsuzlukları ayyuka çıkınca istifa ettirilen bakanları da temize çıkarmış.:

“Örgüt algı yönetiminde şeşi beş göstermede kusursuzdur.”

“Hükümetin dört bakanı bu algıya göre yolsuzluğa bulaşmıştır. Ekonomi bakanının yedi yüz bin dolarlık kol saati ve bir işadamının uçağı ile hacca gitmesi basına servis edilerek suçlu ilan edilmiştir.”

Peki, bunlar çok temizdi, “darbe” yapıldı ise niye istifa ettirildiler, niye göreve dönmediler gibi sorular cevapsız

Savcı bakanları akladığı gibi suçu sabit görülüp ABD’de tutuklu olan Reza Zarrap’ı da aklamış:

“Suçlanan Rıza Sarraf’ın mal varlığının suçtan elde edildiğine dair delil yoktur. Rıza Sarraf’ın şirketlerinin ve diğer şirketlerinin İran ile yaptıkları ticaretin hukuka aykırı olduğuna dair bir bilgi ve delil bulunmamaktadır.”

MÜFTÜ SERDAR COŞKUN VE YOLSUZLUKLAR

Savcı işine geldiğinde Eğemen Bağış’ın “her Cuma sallıyorum” dediği gibi ayet falan da kullanıyor. Mesleği kamu adına suç araştırmak. Ama “Niçin skandalları ortaya döküyorlar” diye yakınıyor: Şu ayeti ve hadisi kullanıyor:

“Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın’ (Nur Suresi 19. Ayet) buyuran ayeti, ‘Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın’ mealindeki hadisi kale almayan …”

İDDİANAME VEYA YANLIŞLIKLAR KOMEDYASI

Savcı 1688 sayfalık iddianameyi hazırlarken Cemaat aleyhindeki tüm kaynakları önüne koymuş. Galiz ne bulsa copy past yapmış. Ama bunu yaparken her şeyi bir birine karıştırmış. Cehaletini saklamayı başaramamış. Birkaç örnek:

Dünyanın en meşhur gazetesini dergi sanıyor.

“Newyork Times Dergisinde 09.12.2015 günü “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rakibine ABD’de dava açıldı”

Sehif değil. Her alıntıda bunu tekrarlamış.

“1-) Siyasi İktidarı Kötüleme: Fetullah Gülen Newyork Times Dergisine 03.02.2015 günü “Türkiye’nin Aşınan Demokrasisi” başlıklı bir yazı yazmıştır.”

Kafası hayli iyiymiş ki çoğu isim, bir üst paragrafta başka altta başka:

“Harun Tokak’ın askeri lise giriş sınavının 38 sorusunu getirdiğini, matematik geometri ve fen sorularının bulunduğunu, soruların her öğrenciye verilmediğini, 1994-1995 öğretim yılında sınav sorularını ev imamı Harun Taşkın’ın aldığını, öğrencilere ilettiğini, öğrencileri bilmediğini”

Harun Tokak kim, Harun Taşkın kim? İddianamesinde suçladığı insanları bile tanımıyor. Birbirine karıştırıyor. Aman savcılığa devam etsin hakim falan olmasın. Yanlış adamı asar!

İddianamenin bir yerinde doğru yazılan:

“Kuddusi Okkır, Ergenekon terör örgütünün kasası denilerek tutuklanmış, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle cezaevi şartlarında bakımı yapılamamış”

Kuddusi Okkır sonraki sayfalarda Diyarbakırda şehit edilen Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’la karışmış:

“Gaffar Okkır kanser hastalığından ölmek üzere iken tahliye edilmiş ve akabinde ölmüştür.”

EĞRETİ SAVCI

İddianamede bol bol suçladığı Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu TUSKON’u bile TUSCON diye yazmış:

İltihak kelimesini bilmiyor, “irtihak” diyor.

Eğreti (iğreti) kelimesini Eğrelti otuyla karıştırmış. “Hoca Efendi sıfatının bile üzerinde eğrelti durduğu bu kişinin” diyor.

Şefkat kelimesini bilmiyor: “Şevkat tokadı çok büyük…” diyerek “v” ile yazıyor.

Koca televizyon kanallarını birbirine karıştırmış. Cemaatin en azılı düşmanı gruba ait “Meltem TV”yi cemaate ait sanmış. İddianamede habire tekrarlamış.

“3-) Fetullah Gülen cemaatinin basın yayın organlarından biri olan Meltem Tv’de 05.10.2015 günü saat 23:26 sıralarında yayınlanan Barış Köprüleri Programında”

“(cemaatin) “Televizyon Kanalları; Samanyolu, S Haber, Bugün, Kanaltürk, Yumurcak, Meltem, Irmak, Canerzincan…”

Oysa üşenmeyip az incelese Meltem TV’nin Haydar Baş grubuna ait olduğunu görür.

SONUÇ:

İddianameyi direkt çöpe mi atmalı?

Hayır. ÖSYM soru hazırlama kadrosu tamamını okuyup 5-10 senelik anlatım bozukluğu sorusu çıkarabilir. “de-da” ve diğer yazım yanlışları için bolca malzeme var. Mantık soruları içinse kullan kullan bitmez bir kaynak.

1688 sayfalık bu komik iddianame için Savcı Serdar Coşkun’a kızmak yanlış. Böyle yüzlerce AKP yargıcı türedi. Her biri Erdoğan’ın klonlanmış nüshası. 4 yıl okudukları hukuk fakültesine ihanet ediyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin cari anayasasını fiilen ilga ediyor, sırtlarını Saray’a verip evrensel hukuk normlarını pervasızca çiğniyorlar.

Şimdilik iyiler ama bir gün sırtlarını dayadıkları Saray hak ve hukukla yeksan olduğunda akıbetleri ne olur bilinmez.

[Veysel Ayhan] 24.1.2017 [TR724]

200 milyar TL’lik pardon! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) 24 Ocak’ta Türkiye saati ile 14.00’te piyasaların dikkat kesildiği kararını açıklayacak. Aralık 2016’da tribüne çıkan ve o günden beri doların yüzde 10’a yakın kıymet kazanmasına göz yuman TCMB’nin politika faizini artırmak yerine bankalara arka kapıyı göstermesi de tansiyonu düşürmedi.

‘Dostlar alışverişte görsün’ tavrı netice vereceği için tercih edilmedi. TCMB Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın hışmına uğramamak için ıslık çalarak korkularından emin olacağını zannediyor.

Güya faiz artırmadılar. Hazine yüzde 11,27 ile borçlanabiliyor. Bankaların fonlama maliyeti yüzde 10’u buldu. Amma velakin Merkez Bankası ekranında ‘yüzde 8’ yazıyor. Banka yüzde 10 ile borç buluyorsa firmalara veya şahıslara bunun altına inerek mi kredi verecek? Öyle olmadığını herkes biliyor.

TCMB’NİN DE YENİ ROLÜ OYALAMAK

TCMB’nin yeni rolü de oyalamak, vaktinde müdahale etmemek ve günü birlik yaşamak. Oyun metni Saray’da yazılmış, dağıtılmış. Ezberi zayıf olanlar için suflör sahne arkasından sesleniyor. Her şey oyunu seyreden haşmetmeabın yüzü gülmesi için. Bu kadarı kâfi. Dünya yıkılsa, ekonomi batsa ehemmiyetsiz.

Devletin bütün kabiliyetlerini, itibarını bu şekilde bertaraf etmenin faturası birkaç ay veya senede anlaşılamaz. Sadece dolar/TL kurunun 3,77’ye gelmesinden mütevellit kayıpların telafisi seneleri bulacak. 417 milyar dolar dış borcumuz var. 1 ABD doları geçen sene yaz aylarında 3 TL idi. Aradaki 77 kuruş farkın borçlara getirdiği ilave maliyet 321 milyar TL. Doların yükselmesinde Merkez Bankası, Saray ve hükümet üçgeninde yapılan hataların yanı sıra doların dünyada yeniden öne çıkması ve ABD’nin faiz artışları tesiri elbette var.

TL’nin en fazla değer kaybetmesi ve hâlâ en riskli üç para biriminden biri olarak işaret edilmesi de gösteriyor ki döviz şokunda dahilî faktörlerin payı en az yüzde 60. Bu pay esas alındığında iktidarın borçlar üzerinden vatandaşın sırtına 193 milyar TL yüklediği görülecektir. Bu arada Hazine’nin borçlanma maliyeti yüzde 3’e yakın arttı. Her bir puanın senelik maliyeti 3,7 milyar TL. Diğer maliyetleri kenarda tutsak bile Türkiye en az 200 milyar TL’lik bir fiyasko ile karşı karşıya kaldı.

FAİZ İNDİR KOROSU SUSTU, NİYE?

Geçen aya kadar ‘faiz indirmeli’ nakaratını tekrarlayan korodan çıt çıkmıyor. Herkese haddini bildiren Erdoğan’ın aynı bahiste sükût etmesi de dikkatten kaçmıyor.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Merkez Bankası’nın bağımsız olduğunu ve elindeki imkânları rahatlıkla kullanacağını bile söyledi. Şaşırmamak elde değil. Faiz artırdığı için Çetinkaya’nın selefi Erdem Başçı’yı ‘vatan hainliği’ ile itham edenler, kanunun Merkez Bankası’na verdiği bağımsızlığı yeni hatırlıyor.

Merkez Bankası icap ettiğinde faizleri artırsaydı kur bugün muhtemelen 3,40 TL civarında olacaktı. Beceriksizlik, aymazlık, hukuk tanımazlık veya iktidar/kuvvet sarhoşluğu, ne derseniz deyin siyasetini hatalar toplamına yaslayan hükümet ve Saray ittifakı ekonomiyi çukura yuvarladı.

İş işten geçtikten sonra ‘pardon’ demenin faydası yok. ABD Başkanı Donald Trump’un yüzde 4 büyüme hedefi ve açıkladığı ilk teşvik paketi, Türkiye gibi döviz kıtlığında kıvranan ekonomiler için kâbus dolu günlerin maalesef yakın tarihte bitmeyeceğinin habercisi.

24 OCAK FIRSATI KAÇMASIN

Merkez Bankası’nın bu defa sağlam bir irade beyan etmekten başka çıkış yolu yok. Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösteriyor. Çetinkaya ve ekibi için neredeyse bir sene geride kalacak. Hiç olmazsa 24 Ocak’ta kararları tam isabet etsin. Bunu başarırlarsa muhtemel dalgalara karşı geminin hasarlı kısımlarını tamir etmek için biraz vakit yakalanır. Daha büyük dalgalara gemiyi hazırlamak lazım. Kaptan ve tayfasının işin hakkını verdiğini gören yolcular da sırtarına yükledikleri çantaları yere bırakacak ve tahkimat için çalışmaya başlayacaktır.

200 milyar TL’lik pardondan sonra ben de TCMB’nin haftalık repo faizini 75 ila 100 baz puan arasında artırabileceği kanaatindeyim. Marjinal fonlama oranı da yüzde 9,25’e çıkabilir. Geç Likidite Penceresi faiz oranı ise 125 baz puan artarak yüzde 11,25 olabilir.

Böylece yukarıda ifade ettiğim fiilî vaziyetle TCMB ekranı arasındaki ıslık çalma komedisi son bulur  ve kendi kendimizi kandırmak yerine hakikatle yüzleşiriz. Herkes hesabını yeni seviye üzerinden yaparak yola devam eder. Aksi takdirde TL’nin kaybı hızlanır ve hükümetin iki ay sonra 200 milyar liralık pardon kadar bir pardon daha demeye fırsatı bulamayabilir. O tarihlerde Türkiye referandum sath-ı mailinde olacak.

Vatandaş kendisine bu kadar dayak atan hükümetin hiçbir şey olmamış gibi yine ‘pardon’ demesine öfkelenip arka cebindeki kırmızı kartı çıkarabilir. Kartı gösteren halk, İstiklal Şâiri, merhum Mehmet Âkif Ersoy’un “Nasıl ki çıktı şu pardon…” diye başlayan cümlesini de hatırlatabilir.

[Semih Ardıç] 24.1.2017 [TR724]

Maskeler düştü, dişleyen dişleyene! [Tarık Toros]

Biri engelli beş çocuğuyla cezaevine eşini ziyarete giden kadın gözaltına alındı. Ülkede zulmün eriştiği son nokta bu. İnsanın, dili damağı kuruyor, klavyeye basan parmaklar titriyor artık! Şimdi, hangi yasayı, hangi Anayasa maddesini, hangi uluslararası sözleşmeyi hatırlatacaksın? Kime neyi nasıl anlatacaksın. Zor, çok güç… Sadece ve sadece kayıt düşebiliyor, tarihin ve kaderin üzerimize yüklediği misyonu ifaya gayret ediyoruz, onca küfre, onca laf sokmaya, onca atarlanmaya rağmen… Maskeler düştü, dişleyen dişleyene! Utanıyoruz çok şeyden, en dar daireden en genişine kadar… Yan yana çalıştığımız insanlardan aynı mahallede oturduklarımıza, tanıdığımızı zannettiğimiz eblehlere kadar… İnsan kendi milletinden utanır mı? Ülkesinden bahsedemez hale gelir mi?

‘EVET’SE KOY SEPETE!

Şimdi dillerde yeni sakız, “referandumdan evet mi çıkar, hayır mı?” Başını bağrını yesin, yerin dibine batsın tartışmanız. İler tutar yanı yok, niye mi? Tek örnek yeterli: Bugünkü mevcut Anayasa, 3-4 senedir delik deşik edildi. Ne fikir hürriyeti, ne can ve mal emniyeti, ne basın özgürlüğü ne de yargı bağımsızlığı… Sayayım mı daha! Cumhurbaşkanı tarafsızlığına hiç girmeyelim isterseniz. Mevcut Anayasa’nın tüm bu maddeleri aynen yerinde duruyor, değişen kısım “yürütme” ile alakalı olanlar.

Yani, ha bugün, ha 2019’da fark etmiyor, aynı biçimde çiğnenmeye devam edecek. Kaldı ki, Ankara’daki egemenler, 400 vekille yeni baştan Anayasa yapıp referanduma gerek kalmadan Meclis’ten geçirse dahi, emin olun o da yetmeyecek. Çünkü, ihtiyaca göre kanun çıkarıyorlar. Yarın neye gereksinim duyacaklarını bilmedikleri için de bugün yazdıkları kanunlar kısa sürede “eskiyor”. Evet mi, hayır mı? Boş tartışma bunlar. Hiçbir maddesi değişmemiş haliyle 1982 Darbe Anayasası’nı getirin, uygulayın, ülke nefes alır. En kötü Anayasa bile, en iyi uygulamayla toplumlara çağ atlatır. Onun için lafım tartışanlara değil, tartışmaya: Boş!

ERKAN MUMCU’YU HATIRLAR MISINIZ?

Azınlık oylarının belirleyici olduğu bir süreçten geçtik. MHP oyları ile referandum kapısı açıldı. Hafıza tazeleyelim, 2007 yılında da böyle olmuştu. Meşhur 27 Nisan e-muhtıra günlerinde AKP’den istifa eden vekillerin geçtiği ANAP, genel kurula katılsa 367 krizi çıkmayacak, Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilecekti. Baskın seçim olmayacak, AKP yüzde 47’yi bulamayacak, Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini öngören Anayasa değişikliği hiç gündeme gelmeyecekti. Esasen bu günleri bir anlamda 2007’de aldığı o tavırla ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’ya borçluyuz. Bugün kimse pek hatırlamıyor ama aldığı vebal büyüktür. Hayatı boyunca bununla yaşayacak. Tıpkı Devlet Bahçeli gibi.

EHVEN-İ ŞER

Öyle günler yaşıyoruz ki, “ehven-i şer hangisi” bunu tartışır olduk. Kimi, “hayır” çıkarsa daha beter bir kaos yaşanacağından hareketle “evet” verilmesini savunuyor… Kimi de, kanlı terör saldırılarından mezhep çatışmalarına, iç savaş senaryolarına kadar, siyasi suikastlara, hatta sınırlarımızın dışında bir savaşa sokulmaya kadar tehditlerden bahsediyor. “Siyasi suikast olasılığı arttı” dediğim için yemediğim zılgıt kalmadı, şimdi bunların hepsi uluorta tartışılıyor, öznesiyle, hedefiyle…

EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE DARBE

Öyle tuhaf ki; referandumu görür müyüz, görmez miyiz, yeni darbe olur mu, olmaz mı… Fütursuzca konuşuluyor. Konuşanlara da kimse bir şey demiyor üstelik. Hadi adıyla vereyim. Geçen ay, emekli Albay Ahmet Zeki Üçok kelimesi kelimesine şöyle tweet attı: “Kaos süreci ülkede iç çatışma ile beraber kanlı bir kalkışma ortamı yaratacak ve TSK emir komuta zinciri içerisinde yönetime el koyacaktır.”

Hemen ardından şunu ekledi: “Cumhurbaşkanı birlik ve beraberliği sağlayamazsa önünde sonunda darbe olacaktır.”

Sadece şu iki cümlede, kaos var, iç çatışma var, kanlı kalkışma var, darbe var, üstelik emir-komuta zinciri içerisinde yönetime el koyma var, yani başarılı bir darbe! Bitmedi, Cumhurbaşkanı’na ayar (üstü kapalı tehdit) var. Ve biliyor musunuz, 15 Aralık 2016’da atılan bu tweet’ler halen orada duruyor. Atan kişi yazdıklarının arkasında duruyor. Onlarca gazete ve internet sitesi tarafından haber yapıldı, ne Saray çevresinden ne de hükümet, bir kişi bile çıkıp “hemşerim bi dakka” demedi. Sübliminal darbe mesajından onca gazeteci tutuklu aylardır, açıktan yazanı kimse çağırıp sormadı, “Bildiğin bir şey mi var” diye!

İşine gelen mesaja çemkiren, gelmeyene yutkunan bir ülke olduk, vesselam. Biri engelli beş çocuğuyla cezaevine eşini ziyarete giden kadın gözaltına alındı. Ülkede zulmün eriştiği son nokta bu. Utan, hala böyle bir duygun kaldıysa Türkiye! UTAN!

[Tarık Toros] 24.1.2017 [TR724]

AKP’lilerin referandumdaki ‘gizli oy’ları ne olacak? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin tek adamı yapacak Anayasa değişikliği referandumdan geçer mi, geçmez mi? Artık tartışma bu. Erdoğan’a göre cevap belli: Millet ‘evet’ diyecek. Daha 1 Kasım seçimlerinin ardından, 18 Kasım 2015 tarihinde A Haber canlı yayınında, “Eğer Meclis’ten geçerse milletimiz referandumda bunu onaylayacaktır” demişti. Neye dayanarak bu kadar kesin konuşmuştu? Oysa aynı millet, AKP’nin ‘başkanlık’ vaadiyle gittiği 7 Haziran seçiminde ‘hayır’ cevabını vermişti. Bu yüzden de 1 Kasım’a gidilirken proje unutturulmuş, hiç bahsedilmemişti. Bütün anketlerde de başkanlığa destek düşük çıkmasına rağmen Erdoğan, neye güveniyordu acaba?

Cumhurbaşkanı aynı röportajda, AKP’nin tek başına bu anayasa değişikliğini Meclis’ten geçiremeyeceğini bildiği için, “Sadece ana muhalefet partisinin vereceği destekle bile milli iradenin temsilcileriyle bu iş parlamentoda çözülür.” demişti. O desteği anamuhalefet partisinden bulamadı belki ama aradığı can simidini MHP kendisine sundu. Referandumdan beklentisini, ondan sonra da sürekli pozitif tuttu Erdoğan. 28 Ocak 2016’da Türkiye Anayasa Platformu’nun düzenlediği toplantıda yine milletin başkanlığı onaylayacağına olan inancını dile getirdi. Bir de “Kendim için istiyorsam namerdim” mesajı verdi. “Milletime özellikle sesleniyorum, şu yanlışı peşinen düzeltmek istiyorum; Başkanlık sistemi Tayyip Erdoğan’ın kişisel meselesi değildir. Bunu böyle bilelim. Bu sistemi Cumhurbaşkanlığımda da konuştum, Başbakanlığımda da konuştum, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum zaman da konuştum.” ifadelerini kullandı. Şüphesiz milletin hafızasının zayıflığına olan inancı da tam Cumhurbaşkanı’nın. Zira 1993 yılında Refah Partisi İl Başkanı iken, “2. Cumhuriyet Tartışmaları” kitabı için Metin Sever ile Cem Dizdar’a verdiği röportajda, “Türkiye şimdilik buna (başkanlığa) hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi. Bunun oluşması için siyasette serbest piyasanın oluşması lazım.”

ARTIK SİYASETTE ‘SERBEST PİYASA’ MI VAR?

Şimdi artık Türkiye buna hazır mı yani? Ne oldu da hazır hale geldi? Siyasette serbest piyasa mı var artık? Bir muhalefet partisine kongre bile yaptırmayan Erdoğan’ın kendisi. Bir başka muhalefet partisininse genel başkanı dâhil neredeyse bütün milletvekilleri hapiste. Erdoğan’ın o sözleri söylediği tarihte bile Türkiye’de çok daha fazla “serbest piyasa” vardı. İktidara aday çok daha fazla siyasi parti ve şimdiyle kıyaslanamayacak derecede “çok seslilik” vardı. Şu anda yarı yarıya sindirilmiş 1,5 muhalefet partisi ile siyasette hangi serbest piyasadan bahsedilebilir?

Tayyip Erdoğan, 17 Şubat 2016 tarihli bir başka konuşmasında, “Yeni Türkiye’nin inşası çerçevesinde yeni anayasamızı da çıkartacağız. Başkanlık sistemi de inşallah bu şekilde hayata geçecektir. Öyleyse haydi millete gidelim. Millet bu kararı versin” diye seslendi. Çağrısını bundan sonra da hemen her konuşmasında tekrarladı. Ancak karşılık bulamadı. Başbakanı Ahmet Davutoğlu bile oralı değildi. Sonra “Allah’ın bir lütfu” geldi. O zamana kadar başkanlık talebini “Diktatörlük olur” diye reddeden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından fikir değiştirdi. 11 Ekim 2016’da, “AK Parti TBMM’ye getirsin, tartışalım.” çıkışına imza attı. Erdoğan 3 gün sonra Konya’da katıldığı toplu açılış töreninde, “Milletim ne diyor? Yapılan kamuoyu araştırmalarına baktığımızda milletim ‘başkanlık sistemi’ diyor. Milletim diyor. Gelin millete götürelim” ifadelerini kullandı. Nedendir bilinmez, Erdoğan’ın milletin vereceği karardan hiç şüphesi yok.

Peki, millet gerçekten ‘başkanlık sistemi’ mi diyor? Millet, Türkiye’yi Erdoğan’ın üzerine yapmak anlamına gelen böyle bir anayasa değişikliğine ‘evet’ mi diyecek? Bir kişinin, tek bir kişinin bütün yetkileri elinde toplayacağı; yasama ve yargıyı kendisine bağlayacağı; canının her istediği kararnameyi çıkarıp istediği her bakanı ve bürokratı atayacağı; istediği zaman ülkeyi seçime götüreceği ama bütün bunlara karşılık kimseye hesap vermeyeceği bir düzeni kabul mü edecek? Peki, daha kendi milletvekillerine bile dahi güvenmeyip ‘açık oy’ kullandırtan Erdoğan, millete nasıl bu kadar güvenebiliyor?

DAVUTOĞLU ‘EVET’ Mİ DİYECEK, ‘HAYIR’ MI?

Sahi o milletvekilleri, gizli oy kullanacakları referandumda ne diyecekler acaba? Meclis’te attıkları oylar gerçek oyları mıydı? Sandığa giderken de pusulalarını basın mensuplarına göstererek mi zarfları atacaklar? Yoksa bu kez kapalı kapılar ardında vicdanlarının sesini mi dinleyecekler?

Mesela eski başbakan Ahmet Davutoğlu ne yapacak? Geçtiğimiz günlerde Yeni Şafak’a verdiği röportajda, söz konusu anayasa değişikliğine karşı olduğunu açıkça dile getirdi. “Kaygılarım var” dedi. Dahası, bu kaygılarını Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım ile de paylaştığını söyledi. Peki, nedir kaygısı? Özetle yukarıda sıraladığımız tehlikeler. Siyasetin ve Meclis’in güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yapan Davutoğlu, kuvvetler ayrılığının bozulmaması gerektiğine de işaret etti. Meclis Genel Kurul aşamasında bu kaygıları ortadan kaldırılmadığı halde “AK Parti’de fire olur mu?” sorusuna “İnşallah olmayacak” cevabını vermesini ise Davutoğlu’nun klasik ‘stratejik derinliğine’ vermek lazım. Asıl soru şu; Davutoğlu referandumda ‘evet’ mi diyecek, ‘hayır’ mı?

REFERANDUMDA DA FİİLEN ‘AÇIK OY’ KULLANILACAK

ne oy 2Tabi halkoylamasında da ‘açık oy’ kullanılmayacaksa. Bütün bir milletin, AKP’li vekillerin Meclis’te maruz kaldığı baskıya maruz kalmayacağını kim iddia edebilir? Resmen olmasa bile fiilen ‘açık oy’ kuralı olacak aslında. Bir kere referanduma OHAL şartlarında gidilecek. Sabah akşam “15 Temmuz” propagandası yapılacak. ‘Hayır’ oyu verecek vatandaşın ‘darbeci’ ya da “F…’cü” damgası yemesi sadece bir ihbara bakacak. 7 Haziran’da AKP’ye yüzde 41 oy veren milleti 6 ayda yüzde 50 verir hale getiren faktörlerden çok daha ağırı sahnelenecek. Daha kötüsü; buna belki gerek bile kalmayacak. Başına geleceklerden korkan ‘hayırcı’ vatandaş, kendi  ‘otokontrolünü’ sağlayarak sandıkta ‘evet’ demek zorunda hissedecek.

Bundan daha kötüsü de var: Kimsenin sandığa güveni olmayacak. Eskaza ‘hayır’ çıkacak olsa bile sonuçlar açıklandığında tabelada ‘evet’ yazabilir. O gün ne Cihan Haber Ajansı olacak sandıkların başında ne de muhalefet. Anadolu Ajansı sonuçları yüzde 80’le açıp yüzde 60’la kapattığında kimsenin gıkı çıkmayacak. Hesap sorulacak ne bir YSK ne de Anayasa Mahkemesi olacak. Bir de zaten kim hesap soracak ki? CHP mi? CHP daha 30 Mart’ta kazandığı Ankara’nın gece yarısı zorbalıkla elinden alınmasına ses edememiş bir parti. O yüzden anayasa değişikliğinin Meclis’ten geçmesinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Milletimiz parlamentoda oynanan oyunu bozacaktır” açıklamasının romantizmden öte bir anlamı yok. Aynı şekilde CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, “Artık karar Halkın… Bu mücadeleyi Halk kazanacak… Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır…” şeklindeki tweet’leri de naif birer temenniden öte anlam ifade etmiyor. Onu, dün muhalif medyanın kapısına kilit vurulurken düşüneceklerdi. Bir kere sağlıklı, adil bir seçim süreci olmayacak ki. Halka doğruları kim, nasıl anlatacak? Bakın daha CHP, ülke elden giderken 15 Temmuz’dan sonra yaptığı gibi Taksim’de bir ‘Demokrasi Mitingi’ dahi yapmış değil.

ERDOĞAN: HALK TOTALİTER REJİM İSTİYORSA BUNA SAYGI DUYMALIYIZ

Bana göre o tren kaçtı artık. Erdoğan’ın bir bildiği var; millet bu başkanlığa “Evet” diyecek. Demeyecek olsa da ‘diyecek’. Erdoğan, 1993 yılındaki o röportajında, demokrasiyi sadece bir araç olarak tanımlamış ve “O zaman halk iradesi adına iktidara yerleşmiş düşünce demokrasinin aleyhinde işlemeye başladığında, yani totaliter özellik kazandığında ne olacak?” sorusuna şöyle cevap vermişti: “Eğer halk totaliter bir rejimi istiyorsa buna saygı duymalıyız.”

Erdoğan halkını iyi tanıyor…

[Ahmet Dönmez] 24.1.2017 [TR724]