Gergerlioğlu, KHK mağduru öğretmenlerin iadesi için imza kampanyası başlattı

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, OHAL ve KHK mağduru ya da çalışma lisansı iptal edilen öğretmenlerin kayıplarının telafi edilerek görevlerine dönmesi için imza kampanyası başlattı.
BOLD -15 Temmuz’dan sonra Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile mesleklerinde çıkartılan on binlerce öğretmen için 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü nedeniyle kampanya başlatıldı. Küresel bağlamda dünyanın en büyük imza kampanyası projesi olan Change.org üzerinden kampanya başlatan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, imza kampanyasını gözaltında işkence sonucu hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkolu’nun öğrencileriyle çektirdiği fotoğrafıyla duyurdu.

Gergerlioğlu, imza kampanyası için yaptığı çağrıda, “150 bine yakın kişi hiçbir gerekçe gösterilmeksizin memuriyetten ihraç edildi. KHK mağdurları arasında yaklaşık 55 bin öğretmen 4 yıldır mesleklerini ifa edemiyor. Eğitim hakkının da ihlal edilmesine yol açan bu adaletsizliğe biran önce son verilmeli. OHAL ve KHK mağduru öğretmenlerin tüm hak kayıpları telafi edilerek hemen görevlerine iade edilmeli, çalışma lisansı iptal edilen öğretmenlerin lisansı geri verilmeli. Öğretmenlerin yeri okuldur, öğrencilerinin yanıdır.  Sizlerden atacağınızı imzalarla bu hukuksuzluğa “dur” demenizi ve çok şey borçlu olduğumuz öğretmenlerimize destek vermenizi istiyoruz” ifadesini kullandı.

55 BİN ÖĞRETMEN İŞSİZ!

Gergerlioğlu başlattığı imza kampanyası metninin devamında şunları ifade etti;

AKP iktidarı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile “masumiyet karinesi”, “suç ve cezada kanunilik”, “lekelenmeme hakkı” ve “suçun şahsiliği” gibi hukukun evrensel kaidelerini hiçe saydı.

150 bine yakın kişi hiçbir gerekçe gösterilmeksizin memuriyetten ihraç edildi. KHK mağdurları arasında yaklaşık 55 bin öğretmen 4 yıldır mesleklerini ifa edemiyor.

Eğitim hakkının da ihlal edilmesine yol açan bu adaletsizliğe biran önce son verilmeli.

GEÇ GELEN ADALET ADALET DEĞİLDİR

Geç gelen adalet adalet değildir. Adaletin tecelli etmesi için yeni bir imza kampanyası başlattık. Sizlerden imza vererek, yakın çevrenizle paylaşarak kampanyamıza destek olmanızı bekliyoruz.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrası Millî Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan yaklasik 35 bin öğretmen KHK lar ile masumiyet karinesi ihlal edilerek mesleğinden atıldı. Özel eğitim kurumlarında vazife yapan 20 bin öğretmenin de lisansı iptal edildi.

55 bin öğretmenin kamuda ve özel sektörde öğretmen olarak çalışması keyfi bir şekilde yasaklandı.

Oysa bu öğretmenlerden hiçbirinin darbe ile ilişkisi bulunamadı. Buna rağmen AKP iktidarı kendine muhalif olarak gördüğü bu öğretmenlerin Anayasa ile teminat altında bulunan sözleşme ve çalışma hürriyetlerini ayaklar altına aldı.

Mesleğinden ve çok sevdiği öğrencilerinden mahrum bırakılan her bir öğretmen Türkiye için kaybedilen çok önemli bir değerdir. Bu değer AKP’nin keyfi kararları ile yok edilmeye çalışılmaktadır.
Diğer yandan ciddi dramlar yaşanmaktadır. Hak ihlalleri ve mağduriyetler had safhada devam etmektedir.

FARKLI SEKTÖRLERDE İŞ BULAMADILAR

Yıllarca eğitimini aldıkları ve icra ettikleri öğretmenlik mesleğini yapmasına izin verilmeyen eğitimciler, pasaport iptali, banka hesaplarına bloke konulması, tapuda alım-satım yapamamak, banka kredisi kullanamamak ve banka kredi kartlarının iptali gibi hukuki olmayan uygulamalarla karşı karşıya kalmaktalar.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) için utanç vesikası olan SGK hizmet döküm belgelerinde “KHK ile Kamu Görevinden Çıkarıldı” şeklinde fişlenen
öğretmenler, iş için müracaat ettikleri farklı sektörde işyerlerinden ret cevabı ile yine hayal kırıklığı yaşıyorlar.

KHK mağduru 55 bin öğretmenin herhangi bir işte çalışma hakkı da elinden alınmıştır. Beslenme, barınma gibi en temel insani ihtiyaçlarını temin edememe tehlikesiyle karşı karşıya kalan öğretmenler sivil ölüme terk edildi.

Hiçbir tecrübeleri olmaksızın inşaat işlerinde çalışmak mecburiyetinde kalan ve maalesef iş cinayetlerinde hayatını kaybeden öğretmenler KHK’ların bir başka karanlık yönüdür.

Keyfi kararlarla mesleklerinden mahrum bırakılan bu öğretmenlerin yeniden öğretmenlik yapmaları, hatta başka işlere girmeleri dahi engellendiği için hayatları altüst olmuştur.

İntihar eden, inşaatlarda kayıt dışı çalışırken ölen, psikolojik problemler yaşayan, evlilikleri biten, uğradığı zulümden kaçmaya çalışırken Meriç Nehri’nde, Ege Denizi’nde boğulan onlarca öğretmenin acısı hâlâ yüreğimizde.

Biz diyoruz ki öğretmenlerin yeri okullardır, sınıflardır, öğrencilerinin yanıdır. KHK mağduru öğretmenlere bu fırsatın verilmesi gerekmektedir. Biz Anayasa’nın, Evrensel Hukuk ilkelerinin uygulanmasını ve öğretmenlerimize haklarının verilmesini istiyoruz.

Öğretmenlerimiz, yaşadıkları tüm hak kayıpları telafi edilerek hemen okullarına, öğrencilerinin başına dönmelidir. Bu bizim en önemli ve öncelikli talebimizdir.

KHK ile ihraç edildikleri sırada var olan tüm haklarıyla birlikte işlerine geri iade edilmelerini, bu süreçte hem maddi hem de manevi kısaca telefisi mümkün olmasa da yaşanan tüm kayıplarının asgari de olsa karşılanmasını; iade-i itibarlarını geri vererek bu hukuksuzluğun sorumlulukların adalet karşısına çıkıp hesap vermelerini istiyoruz.

55 bin KHK mağduru öğretmenin bu haklı taleplerinin karşılanması için imza kampanyası başlattık. Söz konusu öğretmenlerin, bir an önce yaşadıkları tüm hak kayıpları telafi edilerek işlerine dönmelerini ve kapatılan eğitim kurumlarında çalışıyor olmalarınedeniyle lisansları iptal edilen öğretmenlerin çalışma lisansları geri verilerek özel sektörde çalışmasına izin verilmesini istiyoruz. En temel haklardan olan “çalışma hürriyetinin”, “teşebbüs hürriyetinin” sağlanmasını istiyoruz.
Hukuksuzluk artık son bulsun!

İmza kampanyamıza katılın, paylaşın bize destek olun.

Sizlerden atacağınızı imzalarla bu hukuksuzluğa “dur” demenizi ve ÇOK ŞEY BORÇLU OLDUĞUMUZ ÖĞRETMENLERİMİZE destek vermenizi istiyoruz.

Verdiğiniz destek ve imzalarınızdan dolayı şimdiden teşekkür ediyoruz.”

3.10.2020 [Bold Medya]

Kedinin Hakkını Soran Yüce Allah Yüzbinlerce Masumun Hakkını Hiç Sormaz mı? [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Kur’ân’da “zulüm” kavramı oldukça sık geçmektedir. Özellikle geçmiş milletlerin helak olma sebepleri anlatılırken, onların yaptıkları zulümler sürekli hatırlatılır; yok edilmelerinin sebebi olarak da genellikle yaptıkları zulüm zikredilir. Zulmün en büyüğü ve affedilmeyeni elbette Allah’a ortaklar koşmak suretiyle işlenenidir ki, “Yavrucuğum! Zinhar Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13) âyeti de buna açıkça vurgu yapmaktadır. 

Allah’a ortak koşmak bir zulüm olduğu gibi, onun emirlerini çiğneme, yok sayma, haramları helal kılma da bir zulümdür. İnsanın dünya ve ukbâsı adına kendisine karşı haklarını yerine getirmemesi bir zulüm olduğu gibi, başkalarına baskıda bulunma, insanların hak ve hukukuna tecavüz etme, milletin malını hortumlama, hırsızlık etme, rüşvet alma, haram-helâl tanımama, iftira ve gıybette bulunma da bir zulümdür. Sözünden dönme ve emanete hıyanet etme, dini, şahsî ve siyasî çıkarlarına aracı yapma, kutsal değerleri, dünyevî hedeflere ulaşmaya araç edinme bir zulüm olduğu gibi, tabiatı tahrip etme, canlıların hayatını tehlikeye atma veya onları katletme de bir zulümdür.

Zulmün her türlüsünün karşısına tek başına ve korkmadan dikilen Allah Resûlü (s.a.s.), hayatı boyunca, zulmün ortadan kalkması için gayret sarf etmiş, her türlü tehlikeyi göze almıştır. Zulmün çirkinliğine dair söylediği ve ümmetini uyardığı çok önemli buyrukları vardır. Hatta kendisi de sabah-akşam:

“Allah'ım, zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten, biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/191) duasını yaparak zulmün, mutlaka kaçınılması gereken tehlikeli bir davranış olduğuna dikkat çekmiştir.

Aynı zamanda: “Ümmetimden iki zümre şefaat yüzü görmez: Zulümle oturup kalkan zâlim ve dinde aşırılıklara düşen gâlî (sınır tanımayan, ölçüsüz, aşırı, fanatik).” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/281) tehdit içeren uyarısıyla da, ümmetinin zulümden kaçınmasını hatırlatmıştır.

Milletlerin ve devletlerin tarih sahnesinden silinmesine ve felaket üstüne felaketlere maruz kalmasına küfür ve şirk değil, bilakis irtikâp ettikleri zulüm ve haddi aşmak sebep olur. Zira: “Ahalisi ıslahçı ve hukuk içinde kaldığı hâlde, mücerret onların küfrü sebebiyle memleketleri helâk etmek, senin Rabbinin şanından değildir.” (Hûd 11/117) İlâhi buyruğu da bunu net bir şekilde göstermektedir. Nitekim: “Mülk ve devlet, küfür ile bâki kalır, ama zulüm ile bâki kalmaz” sözü de, tecrübelerle sabit olmuş değişmez bir kural gibidir. 

Hz. Peygamber (s.a.s.), sonuçları bakımından zulmün üç çeşit olduğunu belirtmiştir. Bunlardan birisi Allah’a şirk koşmak anlamındaki zulümdür ki, Allah Teâla ezeli kelamında böyle bir insafsızlığı asla affetmeyeceğini buyurmaktadır. Diğeri insanların Rabblerine karşı işlemiş oldukları zulümdür ki, (namaz, oruç gibi) bu konuda Yüce Mevla dilerse affeder, dilerse azap eder. Üçüncü bir çeşit zulüm vardır ki, o da insanların hemcinslerine ve diğer canlılara karşı işlemiş oldukları zulümdür ki, Cenab-ı Hakk böyle bir zulmü yapanın yanına bırakmayacağını, sonunda mutlaka cezalandıracağını beyan buyurduğu bir zulümdür.” (Feyzü’l-Kadir, 4/295).

Bu anlamda sadece insanların değil, diğer canlıların hakları bile hukuksuzluktan korunmuş, onlara işkence yapma, zulmetme, aç bırakıp ölümüne sebep olma, yaralama ve vahşice yok etme gibi insanlık dışı davranışlar, Cehenneme gitme sebebi olarak kabul edilmiştir.

Konuyla ilgili uyarılarından birinde Allah Resûlü (s.a.s.) “Kötü yolda bulunan bir kadının, sıcak bir günde, bir kuyunun etrafında dönen bir köpek gördü, susuzluktan dilini çıkarmış soluyordu. Kadıncağız ayakkabısını çıkararak (onunla su çekip köpeği suladı). Bu sebeple kadın affedildi. (Müslim, Tevbe 155) buyururken, daha dehşetli olan diğer bir beyanında da: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı.” (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 17, Şirb 9, Enbiya 50; Müslim, Birr 151) buyurarak, bir canlının ölümüne sebep olmanın, kötü neticesini haber vermiştir.

Şayet bir insan, hapsedip de ölümüne sebep olduğu bir kediden dolayı Cehennem’e atılıyorsa, ya yüzbinlerce insanın hürriyetinin elinden alınarak işlerine hukuksuzca son verilmesinden, hapse atılarak haklarına girilmesinden, gözaltında işkence ile hayatlarına son verilmesinden ve bu acımasızlığın ya da zulmün görünmeyen mazlumları olan ve annelerinden uzak kaldıklarından dolayı hastalanan hatta ölen masum bebek ve çocukların günahlarından, yaygın olan güncel korona hastalığından dolayı bilerek hapislerde insanların ölümlere terk edilmesinden, helal kazançlarıyla elde ettikleri malların gasp edilmesinden, zulümden kaçarken masumların Ege ve Meriç’in sularında can vermesinden dolayı hesaba çekilecekleri bir düşünün.

Acaba bunları yapanlar hiç düşünmezler mi? Kediden dolayı ebedi hayatı mahvoluyorsa, yukarıda sadece bir kısmına işaret ettiğimiz zulümleri günümüzde büyük buluşma olmayacakmışçasına hiç çekinmeden işleyenler, bunlarla nereye gideceklerdir? Sonları nasıl olacaktır? 

Ahirete bakan yönüyle Hz. Peygamber (s.a.s.) bu türden zulümlerin sonucunu şu ilginç sözlerle haber vermektedir. Ebû Hureyre’den (r.a.) gelen rivayete göre, Allah Resûlü (s.a.s.) Ashab-ı Kiram’a, “Müflis’in kim olduğunu bilir misiniz?” diye sormuş, onlar da; “Yâ Resûlallah! Bize göre, müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” demişlerdir. 
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât getirecek, fakat buna sövmüş, filancaya zina iftirası yapmış, falancanın malını yemiş, şunun kanını akıtmış, bunu dövmüş olarak gelecektir. Sonra yaptıklarının hesabını vermek için oturacak; kısas olarak, bu haksızlığa uğrayanlar onun sevaplarından haklarını alacaklar. Eğer sevapları yeterli olmazsa, haksızlık ettiği kişilerin günahlarından alınıp, ona yükletilecek ve sonra ateşe götürülecektir.” (Tirmizî, Kıyâme 2). Yaşasın zalimler için cehennnem!
Şu mısralarla yazımızı bitirelim:

“Zâlimin zulmü varsa mazlûmun da Allah’ı var
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

 [Prof. Dr. Muhittin Akgül] 3.10.2020 [Samanyolu Haber]

DEVA Partisi'nden 'darbe' açıklaması

DEVA Partisi'nden yapılan yazılı açıklamada Kobani olayları nedeniyle tutuklanan HDP'lilerin durumu için "Kayyım atamaları demokrasiye darbedir" ifadeleri kullanıldı.

Kobani eylemlerine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan isimler arasında yer alan Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen'in yerine İçişleri Bakanlığı kararı ile kayyım atandı. 

İçişleri Bakanlığı'ndan konuyla ilgili yapılan açıklamada, “Tutuklanan Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen geçici bir tedbir olarak görevinden uzaklaştırılmıştır. Kars Valisi Türker Öksüz İçişleri Bakanlığı'nın 02.10.2020 tarihli onayı ile Kars Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi” ifadelerine yer verildi.

İçişleri Bakanlığı'nın HDP'li belediyelere kayyım atanması kararına tepki gösteren DEVA Partisi, "Hukuka uygunluğu tartışmalı veya hukuka aykırılığı açık soruşturmalar yoluyla belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım atanması bir iktidar rutinine dönüşmüştür" ifadelerine yer verildi.

DEVA Partisi'nden yapılan yazılı açıklamada şu görüşlere yer verildi:

DEMOKRASİYE DARBE ATILDI: Kayyım atamaları demokrasiye darbedir. Ülkemizin uzunca bir süredir içinde olduğu demokrasi darboğazının yeni mağduru, Kars’ın seçimle iş başına gelmiş yöneticileri ve Kars halkının iradesi olmuştur. Kars Belediyesi’ne kayyım atanması süreci, Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’in daha önce Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk için 'hak ihlali' kararı verdiği soruşturmayla aynı sebeple tekrar gözaltına alınmasıyla başlamıştır. Ardından Kars Belediye Meclisi’nin bazı üyelerinin partilere göre üye dağılımını etkileyecek şekilde açığa alınmalarıyla devam etmiş ve nihayetinde hukukun temel ilkelerinin hiçe sayıldığı bir tabloyu ortaya çıkarmıştır. Hukuka uygunluğu tartışmalı veya hukuka aykırılığı açık soruşturmalar yoluyla belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım atanması bir iktidar rutinine dönüşmüştür.

KAYYIM ANAYASAYA AYKIRIDIR: Kayım politikasını reddediyoruz. Belediye Kanunu’nun 45. maddesine KHK ile eklenen bir fıkraya dayandırılan tüm kayım atamaları, Anayasa’ya ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır. İstisnai bir şekilde, zorunlu ve hukuka uygun sebeplerle belediye başkanlarının işten el çektirilmesi halinde ise, belediye meclisinin kendi içinden seçim yaparak yeni başkanını belirlemesine imkan sağlanmalıdır.

SEÇİM SONUÇLARINA SAYGI GÖSTERİLMELİDİR: Seçilmişlerin güvencesi, seçmen iradesinin güvencesidir. Seçimlere ve seçim sonuçlarına saygı gösterilmesi, demokrasilerin en temel, olmazsa olmaz unsurlarındandır. Seçim hukuku; aday belirleme, kampanyalar, oy verme günü, sonuçların belirlenip kesinleşmesi gibi safhalardan geçtikten sonra seçilmişlerin seçilmiş olmaktan kaynaklanan güvencelerini de düzenler. Seçilmişlere sağlanan güvenceler, seçmen iradesinin güvence altına alınmasını hedefler.

SEÇMEN İRADESİ YOK SAYILMAKTADIR: Bir zamanlar valilerin seçimle gelmesi gerektiğini savunan bir siyasi anlayışın, belediye başkanlarının atamayla belirlendiği, atanmış kayyımluk makamlarının tayinle değiştirildiği ve seçmen iradesini yok saydığı bir noktaya gelmesi iktidar açısından son derece hazindir.

3.10.2020 [Samanyolu Haber]

"Aşı bulunsa da pandemiyi sona erdirmeyecek"

Uzmanlar, bulunacak bir koronavirüs aşısının otomatik olarak normale dönüş anlamına gelmeyeceği ve insanları daha sonra devam edecek zorluklarla ilgili "gerçekçi" olmaları konusunda uyarıyor.

İngiltere merkezli Royal Society bünyesinde faaliyet gösteren Viral Salgınlar için Veri Değerlendirme ve Öğrenme (DELVE) grubuna göre, aşının gündelik hayatta büyük bir fark oluşturması hayli zaman alacak.

Euronews'te yer alan habere göre grup tarafından yayımlanan yeni raporda, aşının kısmi etkileri, kısa süreli bağışıklık sağlaması ve üretimi ile dağıtımı gibi lojistik sorunları da içeren potansiyel zorluklar yer aldı.

DELVE'de görevli Imperial College London Ulusal Kalp ve Akciğer Enstitüsü'nden Dr. Fiona Culley, "Aşılar, hayatımızı bir miktar normallik duygusuna döndürmek için en iyi şansımız olarak kabul edilir ama gerçekçi olmalıyız." diyor.

Culley, "Başarılı bir aşıya giden süreç; etkili aşıyı, ihtiyacımız olan şekilde bulmak ve onu hayata geçirmek potansiyel sorunlarla dolu." sözleriyle sürecin zorluklarını dile getiriyor.

Halihazırda dünya genelinde geliştirilmekte olan 200'den fazla aşı adayı bulunuyor ve bunlardan bazıları deneme safhasının son aşamasına geçmiş durumda.

Bulunacak aşının eşit dağıtımı zor

euronews tarafından geçtiğimiz günlerde düzenlenen bir panelde, olası bir aşının üretimi ve dağıtım sürecindeki zorluklar tartışıldı.

Uzmanlar burada, en önemli eşiğin öncelikli olarak halkta güven tesis etmek olduğuna işaret etti.

DELVE raporu da, aşının dağıtımı sırasında yaşanacak eşitsizliklerin artabileceğine dikkati çekiyor.

Rapora göre, İngiltere'deki yoksul kesimin birincil derecedeki sağlık hizmetlerine erişimi kısıtlı.

Bu, böylesi durumdaki kişilerin aşıya erişimini ciddi oranda düşürebilir. Sebebi ise programı bu alanlarda yürütecek insan kaynağı eksikliği.

Rapor ayrıca farklı potansiyel dağıtım planlarını da ele alıyor.

Örneğin savunmasız bireyler ve sağlık toplulukları için aşı rezerve edilebilir. Ancak bu durum virüsün yayılmaya devam etmesine olanak tanır.

Yine rapora göre, kısmi bağışıklık sağlayan bir aşının koruma sağlaması için nüfusun daha büyük bir kesimine dağıtılması gerekir

Hatta virüse karşı kısa vadeli bağışıklık sağlayan bazı aşılar, güçlendiriciye bile ihtiyaç duyabilir.

Önceden planlama yapmanın önemine dikkati çeken Dr. Culley, değerlendirmesini şöyle tamamlıyor:

"Ortaya çıkabilecek farklı senaryolar için şimdiden bir planlama yapmak, bize güvenli ve etkili olduğu kanıtlanmış herhangi bir aşıdan hızlı bir şekilde yararlanma şansı verecektir."

3.10.2020 [Samanyolu Haber]

Davutoğlu: Bu Zarrab denilen sahtekar, hain...

ABD'de Halkbank davasının Nisan ayına ertelenmesi karşısında hükûmetin sessiz kaldığına dikkat çeken Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu, "Buradan çağrıda bulunuyorum. Bu Reza Zarrab denilen sahtekar, derhal Türkiye'de yargılanmalı" dedi.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin Ankara'da konuştu.

ABD’nin Halkbank davasını nihai karar için Nisan ayına ertelediğini hatırlatan Davutoğlu şunları söyledi: "Biz içerde ve dışarda hiçbir ipotek altına alınamayacak bir Cumhurbaşkanlığı makamı istiyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim yine gözlerinden kaçmıştır bunların.

Halk Bankası ile ilgili nihai karar Amerika’da gelecek bahara Nisan ayına ertelendi. Niye biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti üzerinde Demokles’in kılıcı gibi bir davayı sürdürmek. Cumhurbaşkanlığı makamı da başta olmak üzere bu karar karşısında sessizler. Ben işte buradan çağrıda bulunuyorum. Bu Zarrab denilen sahtekar, bu Zarrab denilen istismarcı ve Türkiye’ye ihanet etmiş adam derhal Türkiye’de yargılanmalı ve cezası Türkiye’de verilmelidir!" 

3.10.2020 [Samanyolu Haber]

Şehir hastaneleri raporu: Milyonlarca lira zarar, tarifsiz kayırmacılık

Sayıştay’ın Sağlık Bakanlığı 2019 Yılı Denetim Raporu’nda şehir hastanelerine ilişkin onlarca tespite yer verildi. Sayıştay denetçileri, şehir hastaneleri ile kamunun milyonlarca lirasının çöpe atıldığını dikkati çeken tespitlerle anlattı.

BirGün'den İsmail Arı imzalı habere göre, Sağlık Bakanlığı’nın 2019 yılında toplam 33 milyon 507 bin TL ödenek üstü harcama gerçekleştirdiğine vurgu yapılan Sayıştay raporunda, “Yap - kirala - devret modeli” ile yaptırılan şehir hastanelerinde, şirket tarafından temin edilmesi gereken tıbbi malzemelerin temin edilmediği de belirtildi.

Binalar geç tamamlandı, zarar edildi

Ayrıca denetim raporunda, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’nin 2’nci 3’üncü ve 4’üncü aşamasının geç tamamlanması nedeniyle Sağlık Bakanlığı’nın “Maddi külfete maruz kaldığı” belirtildi.

Şehir hastanesine taşınması planlanan hastanelerin öngörülen tarihlerde taşınamaması sebebiyle yüksek fiyatla görüntüleme ve laboratuvar hizmet alımı yaptığı belirlendi.

Bakanlık şirketlere yaptırım uygulamamış

Sayıştay denetçileri, şehir hastanelerinin faaliyete geçtiği tarihte şirketin yapımına tamamlayarak teslim etmediği trijenerasyon ve heliport tesisleri için Sağlık Bakanlığı’nın yaptırım uygulamadığını da açığa çıkardı.

Hem istisnadan yararlandı hem kira aldı

Denetimin Raporu’nda, şehir hastanelerini yap - kirala - devret modeli ile inşa eden şirketlerin, kira tutarının veya kira süresinin bir kısmından vazgeçmeyi taahhüt ederek KDV istisnasından yararlanmasına rağmen Sağlık Bakanlığı’nın bu yönde bir adım atarak işlem yapmadığını ve para ödemeye devam ettiği de ifade edildi.

Ticari alan karmaşası

Sayıştay denetçileri, faaliyete geçen bazı şehir hastanelerinde, sağlık tesisi kampusu içerisinde şirket tarafından ticari amaçlı binalar yapılmaya başlandığını ama bu alanlarda inşaatların devam ettiğini belirterek “Yapılan incelemede, hizmete açılan şehir hastanelerinde görevli şirket tarafından kullanılan mevcut ticari alanların, idare tarafından onaylanan uygulama projelerinde yer alan ticari alanlardan daha fazla olduğu tespit edilmiştir” denildi.

Boş binaların elektrik faturası 1.6 milyon TL

Sayıştay raporunda, Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi, Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim Araştırma Hastanesi, Numune Eğitim Araştırma Hastanesi, Ankara Çocuk Sağlığı Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi ile Dr. Zekai Tahir Burak Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’ne taşınmasıyla kapatıldığı hatırlatılarak şu ifadelere yer verildi:

“Şehir hastanesine taşınan hastanelerin, hasta kabulüne son verilen hastane binaları için 2019 yılında 1 milyon 613 bin 186 TL tutarında elektrik faturası ödendiği görülmüştür. Bunun sebebinin, diğer hastanelere ya da kamu kurumlarına devri beklenen taşınır malzemelerin (tıbbi cihazlar ve ekipman), bu malzemelerin devrinden sorumlu az sayıda personelle birlikte faaliyetine son verilen hastane binalarında bulundurulmaya devam ettirilmesi olduğu anlaşılmıştır.”

3.10.2020 [Samanyolu Haber]

‘Bisikletli Nuh’un Gemisi’yle Amsterdamlılar’a aşure dağıttılar [Basri Doğan]

Hollanda’da Birlikte Yaşama Sanatına Katkı (Kunst van het Samenleven) gönüllüleri Nuh’un gemisi örneğinden yola çıkarak bisiklete monte edilen Nuh’un Gemisi’yle aşure dağıtma etkinliği düzenledi.

Programın organizatörlerinden Amsterdam Kunst van het Samenleven (Birlikte Yaşama Sanatına Katkı) gönüllüsü Fatma Lapçin, bu haftanın Hollanda genelinde Yalnızlık Haftası olması nedeniyle Amsterdam Slotervaart semtinde böyle bir program tertiplediklerini söyledi.

‘KORONA DA NUH TUFANI GİBİ BİR FELAKET ‘ 

İlgiden memnun olduklarını belirten Lapçin, şunları anlattı: “Eşimle birlikte Hollanda’nın sembolü bisiklet üzerine yerleştirilen yelkenli gemi üzerinden aşure dağıttık. Aslında bu gemi bir yönü ile korona gemisi. Aslında Nuh’un gemisi de bir felaket sonrasında yapılmıştı. Aslında korona da dünyanın başına gelmiş Nuh tufanı gibi bir felaket. Bu felaket ile birlikte insanların nasıl yaşayabileceğini öğrenmesi lazım. Her şeyi yapamayız. Bu salgın döneminde bu yasak şu yasak denilir. Aslında kurallara uyarak her şeyi nasıl yapabiliriz, bu korona krizi ile nasıl baş edebiliriz ve yalnızlığa nasıl çözüm üretebiliriz bu amaçla hazırladığımız bir program.

Bu hafta aynı zamanda yalnızlık günü, iki hafta önce komşular günü ve hayvanlar günü idi. Bu hafta içerisine bu 3 konsepti yerleştirerek, Amsterdam halkı ile kaynaşmak ve bütünleşmek istedik. Hem gemiye hem de yaptığımız aşureye ilgi yoğun oldu. 75 adet aşure paketlerimiz iki saat gibi kısa sürede insanlar tarafından paylaşıldı. Yaşadığımız Amsterdam halkına  iyi bir diyalog ve kaynaşma günü düzenlediğimizden son derece memnun olduk. Katılımcılarda son derece memnun oldular.”

Amsterdam Slotervaart semtinde Delflandplein Meydanı’nda 40 kişilik korona etkinlik kuralına uyarak çocuklar da farklı gösteriler yaptı. Aileler çocuklarının gösterilerini ilgiyle takip etti.

[Basri Doğan] 3.10.2020 [TR724]

Uygurlar, Brüksel’den dünyaya seslendi: “Çin’i durdurun” [Ayşe Nur Yılmaz]

Çin’in Uygurlar’a karşı uyguladığı baskı ve işkenceler Brüksel’de protesto edildi.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu çevresinde toplanan binlerce Uygur, yaptıkları konuşmalarla soydaşlarına yapılan baskıları dile getirdi.

Konuşmaların Fransızca, İngilizce ve Flamanca’ya çevrildiği protestoda kalabalığa seslenen Belçika Uygurlar Derneği Başkanı Abdulmuttalip Omerov, Çin’in baskıcı politikalarına karşı dünyaya ve Avrupa Birliği kurumlarına yardım çağrısı yaptı.

“Uygurlara özgürlük”, ”kamplar kapatılsın”, “soykırımı durdurun” şeklinde pankartlar açan Uygurlar’a çok sayıda farklı milletlerden insanlar da kendi ülke bayraklarıyla destek verdi.

[Ayşe Nur Yılmaz] 3.10.2020 [TR724]

Darbe koyulaşıyor: Rejim yine HDP’li siyasetçileri hedef aldı [İlker Doğan]

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü Kobani eylemleri soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilen 20 kişiden 17’si cezaevine gönderildi. Tutuklananlar arasında bulunan Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden uzaklaştırıldı. Kars Valisi Türker Öksüz, Kars Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi. Kayyımın ilk icraatı belediye binası önünde cuma namazı kılmak oldu. Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan ve Gülfer Akkaya adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Günlerdir gözaltında tutulan HDP’liler, Ankara Adliyesi’nde tam 24 saat bekletildi. Avukat görüşleri kısıtlandı. HDP’den yapılan açıklamaya göre 20 kişi, hiçbir somut delil gösterilmeksizin, uydurulmuş iddialarla tutuklamaya sevk edildi. Milletvekilleri adliye binasına alınmadı. Tutuklama kararları ise polis bariyerlerinin arkasından avukatlara iletildi. Kars’ta önceki gün gözaltına alınanların gözaltı süresi de uzatıldı.

HDP’NİN ELİNDE İL BELEDİYESİ KALMADI

AB, HDP’ye yönelik operasyonları ‘endişe ve üzüntüyle’ karşıladığını açıkladı. CHP ise operasyon ve sonrasındaki kayyım kararını ‘darbe’ olarak yorumladı. HDP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde kazandığı 65 belediyeden yalnızca 5’ini elinde tutuyor. Kars Belediyesi’ne kayyım atanmasıyla HDP seçimlerde kazandığı son il belediyesini de kaybetmiş oldu. AKP rejimi, seçimle alamadığı belediyeleri ‘kayyımlarla’ gasp etti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ‘Kobani soruşturması’ kapsamında HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyeleri ve eski milletvekillerine yönelik operasyonda 25 Eylül’de gözaltına alınan 20 siyasetçiden 17’si tutuklandı. Tutuklamaya ‘kaçma şüphesi’ gerekçe gösterildi.

Tutuklananlar arasında HDP Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, HDP MYK üyesi Alp Altınörs, HDP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Nazmi Gür, eski milletvekili Ayla Akat Aka, BDP eski Eş Genel Başkanı ve milletvekili Emine Ayna, HDP eski MYK üyeleri Bircan Yorulmaz, HDP RTÜK üyesi Ali Ürküt ve eski milletvekili Prof. Dr. Emine Beyza Üstün gibi isimler de bulunuyor. İmralı Heyeti Üyesi ve HDP eski Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, HDP eski MYK üyesi Gülfer Akkaya ve HDP eski Milletvekili Altan Tan ise adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı.

AVUKATLAR SALONA ALINMADI

Adliye binası polisler tarafından ablukaya alındı. Milletvekillerinin adliyeye girişine bile müsade edilmedi. Mahkeme başkanı, tutuklama kararını avukatları duruşma salonuna çağırmadan okudu. Karar, avukatlara, polis barikatlarının ardından uzatıldı. Tutuklamaya “kaçma şüphesi” gerekçe gösterildi. Kararda, ‘atılı suçlar için kanunda öngörülen cezanın alt ve üst sınırı dikkate alındığında, hayatın olağan akışı içinde kaçma şüphesi oluştuğu’ ve ‘şüphelilerin salıverilmesi halinde dosya kapsamında ifadelerine başvuruların tarafların beyanlarına etki edebilmesi ihtimalinin varlığı’ gerekçe gösterildi. 

POLİS, AVUKAT VE VEKİLLERE SALDIRDI

Tutuklama kararının ardından avukatlar müvekkillerine ihtiyacı olan eşyalarını ulaştırmak için polislerden müsade istedi. Ancak adliye koridorunda barikat kuran polisler, avukatlara fiziki müdahalede bulundu. Bunun üzerine milletvekilleri de polis barikatını aşarak, tutuklanan siyasetçilere ulaşmaya çalıştı. Polis avukatlara ve milletvekillerine sert müdahale etti.

KARS BELEDİYESİNE KAYYIM ATANDI

Tutuklanan Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’in yerine kayyım atandı. İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Ayhan Bilgen ‘geçici bir tedbir olarak görevinden uzaklaştırıldı’ ve yerine Kars Valisi Türker, Kars Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi. 25 Eylül’de gözaltına alınan Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen istifa edeceğini duyurmuştu.

HDP’NİN ELİNDE İL BELEDİYESİ KALMADI

HDP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde kazandığı 65 belediyeden yalnızca beşini elinde tutuyor. Kars Belediyesi’ne kayyım atanmasıyla HDP seçimlerde kazandığı son il belediyesini de yitirmiş oldu. HDP’nin kazandığı 65 belediyeden 52’sine kayyım atanmış oldu. Mazbatası verilmeyen ve el değiştiren belediyelerle birlikte yalnızca beş belediye HDP’de kaldı: Adıyaman Kömür, Ağrı Patnos, Diyarbakır Çınar, Şırnak Silopi ve Şırnak Balveren.

CHP: PLANLI SİYASİ BİR OPERASYON

CHP’nin Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun ise yazılı bir açıklama yaptı: “18 yıllık iktidarının sonunda ülkemizi bir sorunlar yumağına çeviren bu zalim iktidarın, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarına yönelik baskıları da bitmiyor. Kars halkının iradesiyle belediye başkanlığına seçilen Ayhan Bilgen’in, tutuklanmasının üzerinden bir saat dahi geçmeden görevden alınması ve yerine kayyum atanması, hukuki değil, tamamen siyasidir. Yaşanan bu süreç, Kars Belediyesi’ne planlı bir operasyon yapıldığının göstergesidir.”

[İlker Doğan] 3.10.2020 [TR724]

Ağlayanın malı gülene yâr olmaz: Guilherme [Hasan Cücük]

“Guilherme Trabzonspor’dan ayrıldı, Göztepe’ye gitti” haberini görünce aklıma hemen, “Ağlayanın malı gülene yâr olmaz” atasözü geldi. Fazla geriye değil Ocak ayına gidelim. Brezilyalı oyuncu gündemdeydi. Transferi olaylı olmuştu. Yeni Malatyaspor formasıyla başarı grafiğini yükselten Sambacı’nın ayrılmasında devreye giren “hatırlı kişilerin” rolü hep konuşuldu.

Brezilyalı Guilherme adını Türkiye, 8 Ağustos 2018’de kiralık olarak Yeni Malatyaspor’a imza atmasıyla duydu. Bonservisi Portekiz kulübü GD Alvarenga’nın elinde olan oyuncu yine kiralık olarak oynadığı İtalya’nın Serie A ekiplerinden Benevento’dan gelmişti. Daha önce 3 yıl Legia Varşova formasını terletti. Yeni Malatyaspor’la sözleşmesi 1 yıllıktı ama performansı beklentilerin üstünde olunca 2 yıl daha uzatıldı. 1991 doğumlu Guilherme orta sahanın her mevkiinde oynama özelliğine sahip.

Malatya ekibi 2019-20 sezonuna teknik direktör koltuğunda Sergen Yalçın’la başlamıştı. Ligin ilk devresinde 6 galibiyet, 6 beraberlik ve 5 yenilgi aldı. Ancak devre arasında önce takımın golcüsü Adis Jahovic ayrıldı. Sonra Sergen görevinden istifa etti. Takım çalkantılı bir süreçten geçerken ara transferin son gününde Guilherme de gemiyi terk etti. Ancak bu ayrılık diğerlerinden farklıydı.

TRABZON’LA DÜELLO

Sergen’den boşalan koltuğa Kemal Özdeş oturdu ancak ligin ikinci yarısıyla birlikte Yeni Malatyaspor için kabus dönemi de başlamış oluyordu. 2. devrenin ilk maçında Başakşehir’e deplasmanda 4-1 kaybetti. Ardından Elazığ’da meydana gelen deprem takımı fena etkileyecekti. Depremden dolayı Trabzonspor, Türkiye Futbol Federasyonu’na (TFF) başvurup ligin 19. haftasında Malatya’da oynanacak maçın ertelenmesini istedi. TFF, bu talebi hemen kabul etti. Üstelik Malatya ekibinin görüşünü bile sormadı. Karar, Yeni Malatyaspor cephesinde tepkiyle karşılandı. Tepkinin adresinde sadece federasyon değil Trabzon yönetimi de vardı.

Tam da iki kulüp arasında kara kedinin girdiği bir dönemde Guilherme transferi gerçekleşti. Gösterdiği performansla Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor’un devre arası transfer listesindeydi. Beşiktaş’a imza atması an meselesiyken transferi limite takıldı. Bu arada Trabzonspor devreye girince, ilişkiler daha da gerildi.

Erteleme krizinden dolayı Trabzonspor, kulübünü muhatap almadan doğrudan oyuncuya gitmeyi tercih etti. Bu sefer muhatap alınmadığı için tepki gösteren Yeni Malatyaspor yönetimi Brezilyalı oyuncunun sözleşmesini tek taraflı feshettiğini duyurdu. Ara transferin bitimine 30 saat kala Guilherme, böylece Karadeniz ekibine imza attı. Ancak Malatya ekibi “bu iş burada bitmedi” diyerek hakkını TFF ve FIFA nezdinde arayacağını ilân etti. Derken araya “hatırlı kişiler” girince, bu iddiasından vazgeçecekti.

Guilherme ile 1,5 yıllık kiralık anlaşması imzalayan Trabzonspor, kulübü GD Alvarenga’ya 100 bin Euro bedel ödedi. Oyuncuya ise yarım sezon için 450 bin Euro, 2020-21 sezonu için de 1,1 milyon Euro ücret ödeneceğini KAP’a bildirdi. Yeni Malatyaspor’da 61 kez sahaya çıkan Guilherme, 12 gol ve 13 asistlik bir performansa sahipti.

HER ŞEY ŞAMPİYONLUK İÇİN

Trabzonspor 35 yıldır hasret kaldığı şampiyonluk için gözünü karartmıştı adeta. Ünal Karaman gönderilmiş, takım Hüseyin Çimşir’e emanet edilmişti. Başkan Ahmet Ağaoğlu ve yönetimi takımdaki her şeyi tek elden kontrol etmek istiyordu. Bu uğurda her şey mubahtı. Takım yılların hasretini bitirme yolunda ilerlerken, etik değerler de rafa kaldırıldı. Fakat uğruna Yeni Malatyaspor’la “papaz olmayı” göze alan Trabzon, Brezilyalı oyuncudan umduğunu bulamadı. Ligin ikinci devresinde 14 maçta forma bulsa da, bunların ancak yarısında ilk 11’deydi. Gol atamadığı gibi, sadece bir asist yapabildi. Oysa ligin ilk devresinde 5 gol, 6 asisti vardı.

Trabzon bunca çabaya rağmen şampiyonluk yarışında geride kalınca, Guilherme de gözden düşen oyuncular arasında yerini aldı. Yine de yeni sezonun ilk maçında, eksikler çok olduğu için, Beşiktaş karşısında ilk 11’deydi. 85 dakika boyunca sahada varlığı pek hissedilmedi. Denizlisport deplasmanında ise sadece 4 dakika şans bulabildi.

Ligin 3. haftasında Trabzonspor evinde Yeni Malatyaspor’u ağırlayacaktı. Guilherme, kendisine kulüp bakması için izin verildiği için kadroda yoktu. Beklenen haber dün geldi: “Guilherme, Göztepe’de.” Böylece Sambacı’nın olaylı başlayan Trabzon macerası, hüsranla sona erdi. Karadeniz ekibiyle lig ve kupada 20 maça çıktı, 2’şer gol ve asist yaptı. Bu gollerin ikisi de kupa maçlarındaydı.

Bakalım Trabzon’a yâr olmayan Guilherme, Göztepe’de nasıl bir performans gösterecek.

[Hasan Cücük] 3.10.2020 [TR724]

Bilge topraklar üstünde… [Alper Ender Fırat]

KENT YAZILARI | ALPER ENDER FIRAT 

Sırtımı taş duvara yaslamış, uçsuz bucaksız uzayıp giden Mezopotamya ovasına doğru batan güneşi seyrediyorum. Güneş hiçbir engebeye takılmaksızın bütün ovayı turuncuya boyuyor. Yolları, evleri, minareleri, kilise duvarlarını… Güneş ufuk çizgisine indikçe her şeyin rengi daha da koyulaşıyor, altına dönüşmüş bir kent var yanı başımda. 

Burada başlayan ova, Fırat ve Dicle’yi de misafir ederek yüzlerce kilometre sonra, Basra Körfezinde son bulacak.

Koyu sarı renge dönmüş bitimsiz ufuk, sonsuzluk hissi bütün ruhunu kaplıyor insanın…

Mardin, bir dağa sırtını yaslamış, binlerce yıldır gözünü kırpmadan Mezopotamya Ovası’nda insanın serüvenini izliyor.



Bir şehir ancak bu kadar güzel bir yere kurulabilirdi.

Şimdi mümkün olsa da üç yüz yıl öncesine ışınlanabilsem. Elimde fotoğraf makinasıyla, elektrik direklerinin olmadığı, gecekonduların ve apartmanların keşfedilmediği, uydu antenlerin her yeri kirletmediği, estetiğin öldürülmediği o günlere gidebilsem. Düşünsenize ne çimento var ortalıkta ne de müteahhit aç gözlülüğü.

Bu şehri mimarların ve taş ustalarının elinden çıktığı haliyle hayal ediyorum. Mistik bir şehir beni içine alıyor ve dar sokaklarda binlerce gizemli dehlizini açıyor önüme.

Bir kent gezgini daha ne ister bu dünyada.

Mezopotamya Ovası’nı tepeden seyreden camiler, kiliseler, medreseler, yüzünü bitimsiz bir ‘toprak denize’ çevirmiş taş evler, bütün yaşanmışlıklarını bana açtığını hayal ediyorum. Arabaların giremediği gizemli tüneller, sonu hiç gelmeyecekmiş gibi uzayıp giden daracık sokaklar bana bütün sürprizlerini açıyor.

Şarkın bu mistik ve gizemli şehrinde, Yusufiye Medresesi’nin ovaya bakan avlusunda Mardinli taş ustalarından gözünden estetiğin ne demek olduğunu dinlemek ne güzel olurdu. Taşlı merdivenlerden ağır ağır çıkan mütevekkil insanların bize anlatacağı, ne sırları olacaktı kim bilir? Kim bilir o daracık sokakta belki Süryani bir papaza rastlayacaktık ya da müttaki bir Müslümana. Yüzlerce yıldır heybesinde biriktirdiği bilgelikten bize neler damlatacaktı kim bilir?

Belki bu topraklarda estetiğin ne zaman öldüğünü, bunu kimlerin katlettiğini de anlatırdı. İçinde hayat sürülen kentlerin, ne zaman barınaklara dönüştüğünü, on bin nüfuslu büyük kentlerin yerini ne zaman milyonlarca insanın yaşadığı köylerin aldığını söylerdi bize.

Sadece Mardin’de değil bütün Türkiye’de bilinmeyen bir zaman diliminde zevk ve estetik öldürüldü. Yeryüzü, minnacık menfaatler için hunharca ve kaygısızca katledebildiğimiz, onun muhteşem tasarımını rezil ettiğimiz bir mekana dönüştü.

Türkiye’nin en güzel yerleşim yerlerinden birisi Safranbolu, en kötü şehirlerinden birisi Karabük’tür ve aralarında sadece sekiz kilometre vardır. Ülkenin en güzel kentlerinden birisi Mardin’dir, en kötü yerleşkelerden birisi de Kızıltepe’dir ve aralarında sadece 20 kilometre vardır.

Safranbolu’yu ortaya çıkaran ruh güzelliğine ne oldu ki daha sonra Karabük haline geldi? Mardin gibi bir kenti inşa eden akıl, ruh ve estetik daha sonra nasıl Kızıltepe’ye dönüştü?

Bunun açıklaması sadece ekonomik gerekçeler üzerinde yapılamaz. İstanbul’da Şirinevler’i, düşünün. Buranın fotoğrafı tam da bugünün ruhunu anlatır. Zerre kadar estetik kaygı gözetilmeden, sıkış sıkış inşa edilmiş evleri ortaya çıkarmak için belki Florya’dan, Ataköy’den çok daha fazla para harcanmıştır. Onu inşa eden düşünce sadece insanları yazın sıcaktan, kışı soğuktan, yağmurdan, çamurdan koruyacak bir barınak yapmayı hedeflemişti. İşin daha kötüsü bu durum sadece Şirinevler’e özgü bir şey değildir. Daha doğrusu bütün ülke Şirinevler’e dönüşmüştür.

80’li, 90’lı yıllarda Şirinevler’i, Bağcıları ortaya çıkaran estetik anlayışı, daha sonra devlet gücünü de yanına alarak bütün Türkiye’yi betondan barınaklara dönüştürmüştür. Zevkten, estetikten, güzellikten zerre kadar nasibini almayan bu anlayış aç gözlü haris bir ruhla beton dökmeye de devam ediyor.

O kafa en son Mardin’in hemen yanı başındaki Hasankeyf’i milyonlarca insanın feryat figan tepkisine rağmen beton ile yok etti. Mardin’i o beton mikserlerinden kurtaran tek şey turistlerin rağbet ediyor ve para kazandırıyor olmasıdır.

Türkiye’yi düşününce içimi kasvet bastı. Ben en iyisi fotoğraf makinamı alayım 300 yıl öncesini hayal ederek şehrin daracık sokaklarına dalayım. Bu haliyle bile çok şey bulacağımdan eminim.

[Alper Ender Fırat] 3.10.2020 [TR724]

Tavşan atlet Muharrem! [Bülent Korucu]

Tarih 24 Haziran 2018… Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci kez cumhurbaşkanı seçildiği günün gecesi. Muhalefet cephesinde tuhaf şeyler oluyor. Kampanya sırasında “Bu kez galiba olacak” umudu ve coşkusuyla çalışan insanlar şaşkın ve öfkeli.

Tavşan atlete para yatırmış bahisçi psikolojisi bu.

Sandık başında sabahlamak üzere ahitleştikleri, onun için dayak yemeyi göze aldıkları kişi “Adam kazandı…” diye bir Whatsapp mesajı atıp ortadan kaybolmuştu. Atletizm müsabakası takipçileri şaşırmadı ve adını koydu: Tavşan atlet Muharrem.

Evet sosyal medya hesaplarının panosuna “Tepeden tırnağa cesaret” yazan siyasetçiden, Muharrem İnce’den söz ediyorum. O gece neden ortadan kaybolduğu sorusuna hâlâ cevap arıyoruz. Onun cevapları da değişken ve tatminkâr olmaktan uzak.


İlk zamanlar sandık başında neden mücadele etmediği, oylara sahip çıkmadığı sorusuna karşılık, “Oy çalmışlar mıdır, evet çalmışlardır. 10 milyon çalmışlar mıdır? Hayır. Seçimin sonucunu kabul ediyorum. Eğer bir yarışa girerken karşıdakini kutlayamıyorsanız yarışa girmeyiniz. Arada 10 milyon fark var…” demişti.

Aylar sonra “Memleket Hareketi”ni başlatırken kendi sözlerini çürütmüştü farkında olmadan. Tam da İnce’nin söylediği gibiydi gerçek, “Erdoğan bir milyon 300 bin oy daha az alsaydı, seçim ikinci tura gidiyordu.” Kopuşunu, yeni bir siyasi hareket başlatmasının gerekçesini anlatırken çıplak doğruyu söyleyivermişti.

Partisi 13 bin sandığı müşahitsiz bırakmıştı, bu da yaklaşık 4 milyon oy demekti. Ve ikinci tur için bir milyon 300 oy lazımdı. Demek ki 10 milyon çalmak gerekmiyormuş!

Yalova yerel seçimlerinde 2014’te oy çuvallarının üzerinde uyuyup tek oyla başkanlığı AKP’nin elinden alan İnce, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “nasıl olsa kaybettik” düşüncesiyle yatmaya gitmiş.

Bu izaha kendisi gerçekten inanıyor mu acaba?

Genel Merkez’le ilgili eleştirileri haksız değil. Çelişkili açıklamalar, sandıkları boş bırakmak, doğru ve sağlıklı bilgi akışını sağlamamak… Hepsi haklı ve yerinde tespitler.

Ama neden bu kadar iddialı bir aday, sonuçları seçim merkezinde değil de beş yıldızlı bir otelin süit dairesinde takip eder? Bilgi ona gelmiyorsa neden o bilgiye gitmez?

Muharrem İnce, başlattığı yeni siyasi oluşuma dair soru işaretlerini bertaraf etmek yerine, Erdoğanvari suçlamalarla püskürtmeye çalışıyor. Eleştirileri ‘FETÖ’ ambalajına sarıp etkisiz hale getirmek, AKP liderinden aşina olduğumuz bir taktik.

Etrafımızda bilhassa siyaset arenasında irili ufaklı Erdoğanlar var ve İnce de onlardan biri. İşe yaradığını görüp benzemeye mi çalışıyor yoksa kontrolü kaybettikçe içindeki canavarın çıkışına engel mi olamıyor? Biraz psikologların kafa yorması gereken bir soru. Ama şurası gerçek Erdoğan’ın bir kez daha ona ihtiyacı var.

AKP onun muhalefet cephesinden koparacağı her oya şükran duyacaktır. Yüzde 50 şartı aranan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bindelik dilimler bile önemli hale geliyor. 2002’deki zaferi Genç parti ve Cem Uzan’a borçlu olan Erdoğan, İnce’den de benzer bir performans bekliyor.

Partiden istifa etmeden ayrılıkçı hareket başlatması da Erdoğan’a öykünme ve onun yolundan gitme olarak değerlendirilebilir. O da Yenilikçi Hareketi önce partiyi ele geçirmek üzere başlatmış, başarılı olamayınca ve 28 Şubatçıların büyük kıyağı olarak Fazilet Partisi kapatılıp Erbakan yasaklı hale gelince partiyi kurmuştu.

Erdoğan, CHP’yi kapatsa herhalde İnce minnettar olur.

Onun da Erdoğan gibi canını fazla yakmayan bir mağduriyete ihtiyacı vardı. Partiden ihraç olabilse fena olmayacaktı. Kemal Kılıçdaroğlu, İnce’yi ihraç etmeyerek akıllıca bir adım attı. Hem ondan çekinmediğini en net biçimde gösterdi hem de çok işine yarayacak bir mağduriyet gerekçesi vermemiş oldu.

İnce, tekrar cumhurbaşkanı adayı olmayı hesaplıyordu. Hatta ilk açıklamalarında hedefini “aldığı 15 milyon oyu 30’a çıkarmak” olarak sundu. Erdoğan’ın da mutluluk duyacağı bir alternatifti. Fakat bunu mümkün görmeyince yolunu ayırdı.

İstanbul İl Başkanı ve zaferin mimarı görülen Canan Kaftancıoğlu da adaylığı düşünüyor. Kılıçdaroğlu da Kaftancıoğlu’na sıcak yaklaşabilir. Kazanırsa İstanbul ve Ankara seçimlerinde olduğu gibi payına düşeni alır ve sükse yapar; kaybederse bir lider adayı daha bertaraf edilmiş olur. İnce ile Kaftancıoğlu arasındaki gerilim de aday adaylığı yarışından kaynaklanıyor.

Bazıları inanmasa ve alay konusu yapsa da “şerefli yenilgi” diye bir şey var ve İnce bunu başaramadı. İster danışıklı olsun isterse beceriksizlik, kötü kaybetti ve bir çuval inciri berbat etti.

Kuracağı partinin barajı geçme ihtimali yüksek değil. Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesini sağlarsa, tavşan atlet nitelemesi çıkmamak üzere alnına yazılacak.

[Bülent Korucu] 3.10.2020 [TR724]

Rejim dış politikasının zihin haritası ve arkeolojisi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu rejimin dış politikasının kökleri nereye dayanıyor? Nasıl oldu da Türk dış politikası bu hallere düştü? Neden sanki yeni kurulmuş bir devletin dış politika savrulmalarını gözlemliyor gibi bir duyguya kapılıyoruz? Oysa Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin köklü bir dış politika birikimi vardı. Tarihten alınan birçok diplomasi dersi, ortak dış politika hafızasında sürekli yerini almıştı. Ne oldu da Türkiye’de dış politikanın zembereği boşaldı?

Türkiye 1990’lardan itibaren dış politikasını rasyonel temellerden uzaklaştırdı. Dış politika yapım sürecinde çevresine ve olaylara kendi çıkarları perspektifinden de, objektif normlar açısından da bakamıyor. Türk dış politika yapımında çevresiyle dengeli ilişkiler kuran, uluslararası çatışmalarda barıştan, uzlaşmadan yana olan, en önemlisi de tarafsız duran bir ülke olma özelliğini tümüyle yitirdi Türkiye. Etnik ve dini motiflerin dış politikada enstrüman olarak kullanılması iyi sonuç vermez. Son örneğini Ermeni-Azeri çatışmasında görüyoruz. Türkiye anlaşmazlığa tek taraflı yaklaşıyor. Hatta anlaşmazlığın tarafıymış gibi bir algı içinde olduğu görülüyor. Erdoğan ve rejimin bölgede askeri inisiyatif almak gibi bir anlayışı söz konusu. Kendini Azerbaycan’ın doğal müttefiki olarak gören Türkiye, Ermeni-Azeri gerilimine tarihsel bir Türk-Ermeni tarihsel bagajıyla yaklaşıyor. 1900’lerde ulus devletleşme yaşanırken, Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında homojen bir ulus yaratma projesinde ötekileştirilen bir “Ermeni” imajı, bu yaklaşımın merkezini oluşturuyor. Diğer bir fikri sabite, “büyük Türkiyat” içinde “Anadolu ve Azerbaycan Türklerinin” tek bir ulus oldukları, bu iki ulusun yapay olarak iki devlet içinde yer aldıkları ön kabulüdür.



Dış politika yalnızca ırk, din, etnisite ve tarih üzerinde yürüyor

Türkiye bugün hangi bölgeye yönelik bir bölgesel politika oluşturursa oluştursun, bunu mutlaka tarihsel, dini, etnik veya ırki referanslarla yapıyor. Orta Asya ve Türkî toplumların yoğun yaşadığı devletlerle ırksal, yakın veya uzak Arap ülkeleriyle dinsel, Balkanlar’daki ülkelerle Osmanlı ortak tarihi gibi referansları dış politikasında temel olarak alıyor. Bunlar Türk dış politika yapımcılarının zihin haritasında önemli donelerdir. Dış politika yapım süreçleri üzerinde inanılmaz etkili motivasyon kaynaklarıdır. Türk siyasal karar alıcıları dünyayı algılamalarında ve yorumlamalarında bu ön kabullerle hareket ediyorlar. İslami, ırksal-etnik milliyetçi, kültürel, tarihsel klişeler ve ön kabuller, Ankara’yı yayılmacı, bölgesinde büyük ağabey ve etkin belirleyici güç olma hevesiyle yanıp tutuşan, geçmişin “büyük ve ihtişamlı” bir imparatorluğunun devamı olan bir aktör haline sokmuş durumda. Çarpık veya kasten çarpıtılmış, ideolojik, manipülatif bir resmi tarih (historiyografi), kendi kendisini uydurduğu hikâyeye inandıran bir çocuk gibi, Türkiye’yi rasyonaliteden uzaklaştırıyor. İçeride güç kontrolünden kopan anayasasız rejim doludizgin amok koşusuna devam ederken, dışarıda irrasyonel ve muğlâk hedeflerin peşinde enerji tüketiliyor. Onlarca yıllık dış ve güvenlik politikası kazanımları – başta inandırıcılık olmak üzere – bozuk para gibi harcanıyor.

1990’larda meydana gelen küresel ve bölgesel değişimler, Türk dış politikasındaki bu yalpalamaların dış belirleyicisidir. 1991’de Sovyetler Birliği çöktükten sonra, Türkî kökenli halkların ulus devletleri bağımsızlığını elde etti. Türkiye’de “Türk dünyasının doğuşu” olarak algılanan bu durum, Pantürkist nostaljiyi yeniden alevlendirdi. Sadece aşırı sağda (MHP ve Ülkücü Hareket) değil, merkez sağda ve merkez solda da kendisine ciddi anlamda rezonans bulan bu yaklaşım, 1990’larda Avrupa bütünleşmesinden dışlanan Türkiye’de çok tuttu. Bu dönemde özellikle Ermeni-Azeri çatışması Türkiye’nin bölgesel siyasette yeni roller üstlenmesini heveslendirdi. Yine Karadeniz bölgesinde bölgesel ekonomik işbirliği arayışları, Orta Asya’da “Türk Cumhuriyetleri Zirveleri” ve ölçüsüz beklentiler (Türk lirasının Orta Asya’da para birimi olarak kullanılması talebi, Türk Cumhuriyetleri bütünleşmesi  vs.), Erbakan ile beraber “Müslüman Ülkelerin” entegrasyonuna yönelik projeler (İslam dinarı, İslam ortak pazarı vs.) hep bu çerçevede değerlendirilmeli. Hepsinin ortak sorunu irrasyonel olmalarıydı. Hepsi merkezine Türkiye’yi alan, amacı Türkiye’nin büyük güç olmasını sağlamak olan projelerdi. Bir imparatorluk kompleksinin yansımalarıydılar. Tümünün diğer bir ortak özelliği başarısızlıklarıydı. Türkiye bu “projeleri” gündeme getirdikçe refüze oldu, aşağılandı, kendisini “güce aç bir devlet” gibi lanse etti. Bu bölgesel politika projelerinin tümünün kökünde Osmanlı’nın çöküşünden duyulan onulmaz kompleks vardır.

Türkiye yönüne karar veremeyen bir devlet görünümünde

Türkiye yönünü kaybetmiş bir devlettir. Hatta yönüne karar veremeyen bir devlet olduğu da söylenebilir. Ankara’nın istekleri ve hedefleri arasında büyük tutarsızlıklar bulunmakta. Söz gelimi bir taraftan İslami ortak geçmişe referans verirken diğer yandan seküler (laik) bir devleti olma iddiasına sahip olmak ciddi bir tutarsızlıktı. Ya da Türkiye’deki Kürtlere ve diğer etnik olarak Türk olmayan topluluklara Türklüğün ortak vatandaşlık esasına dayalı bir milliyetçilik anlayışı ve üst kimlik olduğunu tekrarlarken, dışarıda Türk “soydaşları” ile bütünleşme ve yakınlaşma politikaları arayışında olmak, başka bir tutarsızlıktı. Eski Osmanlı coğrafyasına kendi “hinterlandı” algısı ile yaklaşan ve buralarda güç projeksiyonuna girişen bir Türkiye, cumhuriyetin geliştirdiği anti-Osmanlı pozisyona tersti.  Bunlar, gayet ciddi çelişkilerdir, hatta paradokslardır. Diğer taraftan, daha önce Batı ile entegrasyonu dış politikasının merkezine alan Türkiye, 1990’larda bölgesel güç olma sevdasıyla büyük oynamak istemiştir. AB’de aradığını bulamayan, NATO’nun azalan önemine paralel olarak stratejik değeri azalan Ankara, artık kendisinin bir bölgesel güç olması gerektiğine karar vermiştir. Ve buzlukta beklettiği tüm güç yayma alanlarında aktifleşmiştir.

1990’ların sonlarına, 2000’lerin ilk yıllarına dek bu tutum sürdü. Ama az da olsa denge ve fren mekanizmaları sayesinde ana Batı yönelimi ile dengeli gitti. İktidara AKP’nin gelmesiyle beraber AB yöneliminde karar kılındı. 1999’da Helsinki Zirvesi’nde başlayan tam üyelik perspektifinin ipine tutunan İslamcılar, 2010’ların başına dek bu Batı ve AB yönelimli pozisyonu devam ettirdi. Bu arada bölgesel politikalarda yapıcı, çok boyutlu, daha rasyonel ve barışçıl bir pozisyon benimsendi. Ancak 2013’ten itibaren ipler yine koptu. Derin devlet 1990’ların “arayışlar içinde olan” Türkiye’sini yeniden iktidara taşıdı. Buna dünden razı olan Milli Görüş genleri, yeniden aktif hale kolayca geldi. Zaten bu genlerin içine sızmış olan anti-Yahudi ve anti-Rum algı (gayrimüslim karşıtlığı) ile modern Avrasyacı Kemalistlerin sol nasyonalizm (Ulusalcılık) algıları, dahası Turancı geleneğin sağ nasyonalizm (Ülkücülük) algıları birleşti. Erdoğan liderliğinde Suriye’den Libya’ya, Yunan adalarından güney Kafkasya’ya kendince ilan ettikleri bir etki alanında Türkiye oradan oraya savrulmaya başladı.

Din ve milliyetçilik üzerinden çarpık tarih okumaları yaptılar. Yarı aydın bazı modern Enver Paşa’cı İslamcı ve nasyonalistlerin doldurmasıyla, “kabına sığmayan” bir Türkiye imajı yarattılar. Lausanne’da doğan mütevazı ve görece sınırlı güç Türkiye fiili durumunu kabullenmek istemeyen bir kadroydu bu. Bugün cihatçılara maaş bağlayan, onları çevre ülkelerdeki iç ve dış çatışmalarda kullanan, komşu ülkelerde sınır değişikliklerine girişen, başka ülkelerin egemenlik alanındaki sularda karasuları ve ekonomik yayılma alanları arayışında olan, sınırlarıyla yetinmediğini her fırsatta vurgulayan ve fiilen de gösteren bir devlet var. NATO üyesi olmasına karşın Rusya, Çin ve İran gibi küresel güçlerle flört eden, İslamo-nasyonalist arayışlarını poker masasındaki bir kumarbaz gibi elinde olanlar pahasına riske atan, talepleri ile gücü dengesiz olan bir devlet bu.

Parası pul olmuş, işsizlikle kıvranan, orta gelir grubunun diplerinden çıkamayan, dünyadan kopmuş, demokrasisi sıfırlanmış, otoriterleşmiş bir gelişmekte olan ülkeyi TV dizileriyle küresel güce dönüştürmeyi başaracaklarını sandılar. Daha doğrusu bu imajın büyüsüne öykündüler. Tarih doktrininden öğrendikleri “büyük Osmanlı” onların başarı kıstasıydı. Osmanlı’nın kaybettiği gücü ve toprakları hakları görüyorlardı. “Dağları yırtan, enginlere sığmayan” bir neslin evlatları olduklarına inanıyorlardı. “Müebbet ve ulu bir ülke”, “kızıl elma”, “aleme nizam verme” gibi sansasyonel, belirsiz ama hep yayılmacı, hep başkasının üzerinde egemenlik kurmaya yönelik bir uzak hedefleri oldu. Tüm dünyayı ötekileştirmeye müsait bir zihin yapısıyla, bu patolojik anlayış maalesef Türk dış politikasında artık salt marjinal bir alternatif değil, bir ana akımdır. Bu rejim adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını görememesine çabalıyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.10.2020 [TR724]

Hücreler hangi organı oluşturacağını nasıl biliyor? [Betül Gül]

Hücreler, koordineli bir şekilde anatomik yapıları nasıl meydana getiriyor? Kalp, göz, akciğer gibi kompleks yapılar nasıl oluşuyor? Hem biyolog, hem de bilgisayar bilimcisi olan Prof. Michael Levin’in uzun yıllardan beri sürdürdüğü araştırmalar bu soruların cevabını arıyor.

Yirminci yüzyılın başlarında, dünyaca ünlü Yale Üniversitesi’nden Prof. Harold Burr, biyolojik elektrik ile doku şekillenmesi arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştü. Ancak Burr’ün fikirleri yakın bir geçmişe kadar çok ilgi görmedi. Prof. Michael Levin, Harvard Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalıştığı sıralarda embriyo hücrelerinin kalp veya safra kesesi gibi organların hangi tarafta oluşması gerektiğini nasıl “bildiklerini” anlamaya çabalıyordu. 

Levin’in tavuk embriyolarıyla yaptığı çalışmalar, hücrelerin sağ veya sol ayrımı yapmasında biyoelektrik sinyallerin rol oynadığını gösterdi. Levin ve meslektaşları, yıllar içinde biyoelektrik sinyalleri değiştirerek altı bacaklı kurbağalar, iki başlı solucanlar meydana gelmesini sağladı. Kanserli tümör sahibi organları sağlıklı durumlarına döndürdü.

Prof. Levin’in araştırma grubu, göz oluşumunu sağlayan elektrik kodu kurbağa embriyosunun başı dışında bir bölgeye uyguladığında o bölgede göz meydana geldi.

Hücrelerin içlerindeki ve dışlarındaki iyonların (negatif veya pozitif yüklü atomların) dengesine göre değişen voltajları oluyor. Buna hücre zarı voltajı deniliyor. Hücre zarında bulunan pompalar ve belirli sinyallere göre açılıp kapanan kapıları olan kanallar, sodyum, potasyum iyonları gibi iyonların hücre içine giriş çıkışını düzenleyerek voltajı değiştirebiliyor. 

Bilim insanları bu voltaj değişimlerinin gen faaliyetlerini etkileyerek hücre davranışının farklılaşmasına sebep olduğunu keşfetti. California Üniversitesi’nden Dr. Nestor Oviedo’nun ifadesiyle biyoelektrik hücrelere bölünmelerini, farklılaşmalarını, ya da göç etmelerini “söyleyebiliyor.” Kısa süre önce, Tufts Üniversitesi’nden yapılan açıklamada da, gelişmekte olan embriyonun doku ve organlarının şekillenmesinin, biyoelektrik sinyallerle yönlendirildiği belirtildi.

Levin’le beraber çalışan bilim insanlarından Dr. Dany Adams, belirli voltajlara yaklaştıkça hücrelerinin parlak renk almasına neden olan boyalarla işlem görmüş kurbağa embriyosunu inceledi. Her on beş dakikada bir fotoğraf çekmeye ayarlanmış bir makinayla 64 fotoğraf çeken Adams, embriyo gelişiminin 16 saatini gösteren fotoğraflar elde etti. Bunları arka arkaya getirip 13 saniyelik bir filme dönüştürdü. Ortaya çıkan görüntüler çok şaşırtıcıydı. Embriyo kütlesinde parlayan şekiller beliriyor ve kayboluyordu. Mesela ağzın oluşacağı yerde bir çizgi parlıyor, ardından hızla kayboluyordu. Sol gözün olduğu yerde çok kısa süreliğine bir nokta parlıyor, hemen arkasından sağ gözün olduğu yerde de bir nokta belirginleşiyor sonra silikleşiyordu. 

Henüz ağız ya da göz oluşmamışken hücrelerin belirli voltajlara getirilmesiyle gerekli genler aktif duruma geçiriliyor, ardından organlar şekil alıyordu! Adams ile birlikte çalışan Dr. Laura Vandenberg genlerin proteinleri ürettiği, bunun sonucunda da göz veya ağzın oluştuğu şeklindeki sıralamanın eksik olduğunu vurguluyor ve araştırmalarının bunun gerçekleşmesi için biyoelektrik sinyallerin gerekli olduğuna işaret ettiğini söylüyor.

Çalışmalarını, Amerika’nın Tufts Üniversitesi’nde ve Harvard Üniversitesi’nde sürdürmeye devam eden Prof. Levin, eylül ayında The Scientist’da yayımlanan makalesinde çok sayıda embriyo türününün ikiye bölününce bütünüyle yeniden oluştuğunu söylüyor. Levin, birçok hayvan türünün yetişkinlerinin de vücudlarının eksilen bazı kısımlarının yeniden oluşabildiğini belirtiyor. Semenderlerin (Ambystoma mexicanum) bacakları, gözleri, kulakları, omurilikleri, beyinlerinin bazı kısımları tekrar oluşabiliyor. Bir deniz canlısı olan tunikatın (Botrylloides leachi) sadece bir damar parçasından bile yeni bir tunikat meydana geliyor. Yassı solucan (Turbellaria), kesilip parçalandığında her parçanın eksik kısımları  tamamlanıyor ve her parçadan ayrı bir solucan oluşuyor!

Levin, “şaşırtıcı olan sadece yaralanmanın ardından büyümenin başlaması ve farklı hücre türlerinin oluşması değil.” diyor ve şekillenmenin doğru anatomik yapı tamamlanana kadar devam edip durmasının da şaşırtıcı olduğunu ifade ediyor. Makalesinde eski bir araştırmalarını örnek gösteriyor: Levin’in araştırma ekibi, kurbağa embriyolarının yüzlerine müdahale ederek kusurlu yapı oluşturmuştu. Ciddi şekil bozukluğu olan embriyoların yüzlerindeki yapılar çarpıcı biçimde yer değiştirdi. Araştırmaya ilişkin yapılan basın açıklamasında şöyle deniliyordu: “Sanki sistem normal durumdan sapmaları farkedebiliyor ve düzeltici harekete başlıyordu.” Levin, yüzdeki yapıların çeşitli şekillerde hareket edip çoğunlukla olmaları gereken pozisyonu bulduklarını söylüyor.

Tek hücrenin son derece kompleks bir organizmaya dönüşmesi gen faaliyetlerinin harika bir şekilde düzenlenmesiyle meydana geliyor. Belirli zamanlarda belirli genlerin aktif hale getirilmesiyle hücreleri birçok yönden değiştirebilen proteinler üretiliyor. (Mesela, göz rengi geninin vücudun her hücresinde bulunduğu, ama göz rengi proteininin üretilme işleminin sadece gelişimin belirli bir aşamasında ve sadece gözün renkli kısmını oluşturan hücrelerde meydana geldiği belirtiliyor.) Embriyo gelişimi, uzaktaki hücrelerin genlerini aktif hale getirebilen sinyal moleküllerinin de dahil olduğu çok karmaşık bir süreç. Levin’in ekibinin Minnesota Üniversitesi’nden bilim insanlarıyla yürüttüğü araştırmaya göre, biyoelektrik sinyaller de uzaktaki hücreleri etkileyebiliyor. Bu tespitin hücrelerin doğru zamanda, doğru yerde, doğru miktarlarda, doğru dokuları oluşturabilmelerine açıklık getirdiği belirtiliyor. Prof. Levin, “hayat yazılımının” kimyasal, mekanik ve elektrik sinyallerle devreye sokulduğunu söylüyor.

“Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer. O sarayın her kubbesinde taşlar, direksiz olarak baş başa vermiş, boşlukta durdurulmuştur. Hatta vücudun, bu saraydan bin defa daha hayret vericidir. Çünkü o beden sarayı, kusursuz bir düzenle daima yenilenmektedir. Gayet harika olan ruhu, kalbi ve manevi latifeleri görmezden gelsek bile, yalnız bedenindeki her uzuv, kubbeli birer menzil gibidir. Zerreler, o kubbedeki taşlar misali birbirleriyle kusursuz bir denge ve düzen içinde baş başa verip harika bir bina meydana getiriyor, fevkalâde bir sanat, göz ve dil gibi hayret verici birer kudret mucizesi gösteriyorlar. Eğer o zerrelerin, şu âlemin Ustasının emrine uyan birer memur olduğunu kabul etmezsen, her birinin, gayet sınırlı ve mutlak bir surette olmakla beraber, bedenin bütün zerrelerine hem mutlak hâkim, hem mutlak mahkûm, hem onların benzeri, hem hâkimiyet noktasında zıddı, hem yalnız Vâcibu’l-Vücûd’a mahsus çoğu sıfatın kaynağı olduğunu kabul etmen gerekir. Zerre kadar şuuru bulunan, birlik sıfatıyla yalnız Vahid ve Ehad bir Zât’ın eseri olabilecek çok muntazam, sanatlı bir varlığı o sayısız zerrelere isnat etmenin pek açık bir şekilde imkânsız, hatta yüz derece imkânsız olduğunu anlar.”

(Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 23. Lem’a)

[Betül Gül] 3.10.2020 [TR724]