‘Kur’an Kursu öğretmeni Nesrin Gençosman’ın ölümünden Adalet Bakanı sorumlu derhal açıklama yapmalı, soruşturma açmalı!’

İki ay önce tutuklanan ve cezaevinde ilaçları verilmediği için tedavisi geciktirilerek komalık edilen, önceki gün hayatını kaybeden 30 yaşındaki Nesrin Gençosman’ın uğradığı zulüm ve dram Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşınıyor.  İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu,  cezaevindeki bu ölümü ve ihmalleri soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı. Adalet Bakanının sorumlu olduğunu ve derhal soruşturma açarak açıklama yapmak zorunda olduğunu söyledi.

Konuyu kendi sosyal medya hesabından bir video ile duyuran Gergerlioğlu, Ordu Efili Cezaevi’ndeki ihmallerden dolayı hayatını kaybeden Nesrin Gençosman için Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonu’na yazılı soru önergesiyle sunacağını söyledi.

İNSANLARI TUTUKLASANIZ DA  İNSAN HAKKI, YAŞAM HAKKI İHLALİ YAPAMAZSINIZ

Gergerlioğlu,  “Adalet Bakanlığı net açıklama yapmalı, bu ölümden sorumlu. İnsanları haksız şekilde  hapsedebilirsiniz, ancak insan hakkı ihlali, yaşam hakkı ihlali yapamazsınız! Evlatlarımızın canı ucuz değildir; kimse düşmanlaştırılamaz, şeytanlaştırılamaz” dedi. Bu skandallar yaşandığında dünyada başka ülkelerde Adalet Bakanlarının istifa ettiğinin altını çizdi.

OHAL’İ 2 YILDIR UYGULAYANLAR AÇIKLAMA YAPMALI

Gergerlioğlu, “Gecikmiş tedaviye ve yoğun bakıma kaldırılmasına rağmen bir hafta sonrasında maalesef hayata gözlerini yummuş. Bu gördüğümüz 30 yaşındaki genç kadının vebali Adalet Bakanlığı’nın sırtındadır, omuzlarındadır arkadaşlar. İnsan hakları savunmuş bir doktor olarak  ben bu konuyu çok iyi anladım. Adalet Bakanlığı’nın bu konuda açıklama yapması gerekir.” değerlendirmesini yaptı.  Tedavi edilebilir bir hastalıktan dolayı bir genç kadının kaybedildiğini aktardı. OHAL’i 2 yıldır uygulayanları açıklama yapmaları, Ordu Cezaevleri yetkileri hakkında soruşturma açılması, Otopsi bulgularının da da kamuoyuna açıklanması gerektiğine dikkat çekti.

Nesrin Gençosman’ın yaşadıklarını ve cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlalleriyle gelen ölümleri en başından itibaren anlatan Gergerlioğlu şunları kaydetti:

“Bugün yaşanan müessif bir hadise ile ilgili de bir kaç cümle sarf etmek istiyorum.  Malum cezaevlerinde çok yoğun insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Cezaevleri ağzına kadar dolmuş durumda. Kapasite fazlası mahkum ve tutuklular var. Vaziyet çok vahim. Sıcak olan bölgelerde cezaevleri eziyethaneye dönüşmüş durumda. 50-55 derece sıcaklarda insanlara suyun bile verilmediği bir durumda, çok üzücü şekilde insanlara eziyet edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Bunu defalarca Adalet Bakanlığına yazdık. Bize gelen ihlalleri kimlik ayırdetmeksizin protesto ediyoruz, Türk, Kürt, Alevi, Sünni demeden ihlalleri kınıyoruz.

ADALET BAKANLIĞI SORULARIMIZA DAŞ DUVAR, AMA ÖLÜMLERDEN SORUMLU!

Bugün bize ulaşan bir haberde cezaevinde yaşanan bir başka insan hakları ihlalleri yaşandı. İnsanların hastaneye başvurmaları bile çok sıkıntılı. Bunları sürekli gündeme getiriyoruz. Ama Adalet Bakanlığı daş duvar. Gereken işlemleri yapmamaları sonucu da can kayıpları yaşanmaya başladı.

CEZAEVİ KOŞULLARI ÖLÜM GETİRİYOR

Bunlara bugün bir yenisi daha eklendi. Yüreğimiz sızladı. Ordu Efrili Cezaevinde 30 yaşındaki bir hanım kardeşimiz Nesrin Gençosman , yaklaşık 2 hafta önce rahatsızlanıyor. Ancak cezaevi koşullarından dolayı doktora çıkamıyor ve gittikçe de kötüleşmeye başlıyor. Kardeşi onu ziyaret ettiğinde çok kötü olduğunu görüyür ve doktora başvurmasını istiyor. Ancak doktora başvurduğunda Cuma günü oluyor. İlaçlarının gelmesi haftasonunun girmesi nedeniyle yine gecikiyor.

Hasta hasta bu insan  hafta başını bekliyor. Neredeyse bir hafta boyunca zatürresi olan; ağır bir zatürre geçirmeye başlayan genç bir hanım,hasta hasta ilaç bekliyor. İzleyen haftada da 2-3 gün gecikme oluyor ve hastaneye sevk ediliyor. Hastanede Nesrin Hanımın çok kötü bir durumda olduğu ve yoğun bakıma alınması gerektiği anlaşılıyor ve  gecikmiş bir vakıa; tedavi gecikmiş, hastaneye sevk gecikmiş.  Yoğun bakıma alınıyor ancak artık çok geç.

ZATÜRRE ALANINDA UZMANIM, TEDAVİ EDİLEBİLİRDİ, CEZAEVİNDEKİ BU ÖLÜMÜN VEBALİ ADALET BAKANLIĞININ

Nesrin Hanım, şu fotoğrafta gördüğünüz genç hanım kardeşimiz. 30 yaşında bir Kur’an Kursu öğretmeni. İki ay önce tutuklanmış. Ve malum biliyorsunuz  Türkiye’de hukukun durumunu biliyorsunuz; tamamen boş gerekçelerle insanlar tutuklanıyor.  Burada Efili Cezaevine atılıyor. Orada sağlıksız yaşam koşulları nedeniyle bir müddet sonra zatüre hastalığı oluşuyor. Bu benim doktor olarak uzmanlık alanım. Çok ciddi bir hastalıktır, ancak tedavi edilebilir. İhmale gelirse zatürre hastalığı öldürücü bir hal alır, çünkü hastanın iltihabının artmasından dolayı tansiyonu düşer, hasta şok halini yaşamaya başlar. Mikroorganizmalar vücudu istila eder ve bağışıklık sistemi düşerek, vücut hastalığa yenik düşer. Gördüğümüz kadarıyla Nesrin Hanım da benzer bir durum yaşanmış. Gecikmiş tedaviye ve yoğun bakıma kaldırılmasına rağmen bir hafta sonrasında maalesef hayata gözlerini yummuş. Bu gördüğümüz 30 yaşındaki genç kadının vebali Adalet Bakanlığı’nın sırtındadır, omuzlarındadır arkadaşlar. İnsan hakları savunmuş bir doktor olarak  ben bu konuyu çok iyi anladım. Adalet Bakanlığı’nın bu konuda açıklama yapması gerekir.”

Gergerlioğlu,  Deniz Hakan Genç isimli bir başka hasta mahkumun ise 45 defa dilekçe vermesine rağmen tedavi edilemediğini ve kansere yenik düştüğünü aktardı.

SADECE VİCDANİ DEĞİL, DİNİ DEĞERLERİNİ DE KAYBETMİŞ BİR KİTLE İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

Gergerlioğlu, ayrıca  Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini, KHK mağduriyetlerini, cezaeevindeki ölümleri ve AKP’nin dindarlık kisvesi altında işlediği suçları değerlendirdi. Gazeteci Erkam Tufan Aytav’ın 30 Dakika programında konuşan Gergerlioğlu, “ Ben yerine göre hergün perişan oluyorum bir insan  olarak. İnsani hisleri olan bir insan olarak hergün çok sarsılıyorum. Ancak  (bu yaşananlar) güya namaz kıldığını, oruç tuttuğunu, hacca gittiğini söyleyen, Müslüman olduğunu,  Allah korkusu olduğunu söyleyen bir topluluğun umurunda değil. Bu çok acayip, inanılmaz bir durum. Hem vicdan hislerini kaybetmişler, hem de dini değerlerini kaybetmişler maalesef. Çünkü başka türlü izah edilebilecek bir durum değil. Azıcık vicdani ve dini duygularınız olsa, bu inanılmaz olaylar karşısında çok önemli, çok büyük tepkiler vermeniz gerekir.” dedi.


[TR724] 13.7.2018

Enes Kanter, Fox News’e konuştu: “Haftada üç dört ölüm tehdidi alıyorum; Gülen’in o gece yaptığı tek şey dua etmekti”

NBA yıldızı Enes Kanter Fox News’e röportaj verdi. Röportajında muhalif kimliği ve eleştirilerinden dolayı haftada 3-4 ölüm tehdidi aldığını söyleyen Kanter, iptalden dolayı geçerli bir pasaporta sahip olmadığını söyledi.

Tehditlerin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı sağlam ve sarsılmaz eleştirisi nedeniyle geldiğini aktaran Kanter, ailesinin de bu eleştirilerinden dolayı hedef olduğunu ifade etti. Kanter, “Onlarla iletişim kuramıyorum, bu yüzden neler olduğunu haberlerden duyuyorum” dedi.

Kanter,“İnsanlar benim ülkemi sevmediğimi düşünmeye başladı. Keşke geri dönüp ailem ve arkadaşlarımla vakit geçirebilsem. En çok özlediğim şey annemin yemekleri. Annemin ev yemeklerinin üstüne yoktur.” şeklinde konuştu.

“Gülen o gece yaptığı tek şey sandalyesinde oturup ülkesi için dua etmekti”

Şu anda ABD’de, 15 Temmuz’la ilgili suçlanan Fethullah Gülen’in darbeye katılımını kanıtlamak için yeterli delil bulunmadığını söyleyen Kanter, birkaç haftada bir ziyaret ettiği Gülen’le 15 Temmuz gecesi de beraber olduğunu söyledi. Kanter, “Gülen o gece yaptığı tek şey sandalyesinde oturup ülkesi için dua etmekti. Sonra Erdoğan çıktı ve onu ve Hizmet hareketini suçladı, şok oldum.” dedi.

İşte Fox News’in haberinin tercümesi şöyle;

“NBA yıldızı Enes Kanter, Fox News’e konuştu: Haftada üç dört ölüm tehdidi alıyorum”

“Enes Kanter New York Knicks ile son yılında 2018-19 sezonunda kalmak için 18.6 milyon dolarlık bir sözleşme yaptı ancak, hiç bir ücret kendi ülkesinde “terörist” diye adlandırılan 26 yaşındaki oyuncunun çektiği zorlukları silemez.Kanter’in tutuklanması istenmekte ve pasaportu iptal edilmiş. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı sağlam ve sarsılmaz eleştirisi nedeniylede her hafta birçok ölüm tehdidi aldığını söylüyor.

Enes Kanter, New York Knicks ile 2018-19 sezonu için 18.6 milyon dolarlık bir anlaşma yaptı

“Sadece nefret maili almıyorum. Her hafta üç veya dört ölüm tehdidi alıyorum. Ölüm tehditleri ise – hiç belli olmaz,” dedi Kanter Fox News’e. “Oldukça çılgın. Tehditlerin ekran görüntüsünü alırdım ama bir süre sonra çok fazla geldiği için, artık canımı sıkmamaya ve zamanımı onlarla harcamamaya karar verdim. Oldukça iğrençler.”Kanter, tehditlerin hem Türkiye’deki hem de daha geniş diyasporadaki Erdoğan yanlısı destekçilerden geldiğini düşünüyor. Güvenlik polisini ve Knicks’in güvenlik takımını uyardığını ve ABD’de iken kendini güvende hissettiğini söylüyor. “Ama Amerika dışındaki herhangi bir yer çok tehlikeli olabilir,” dedi.

Türk savcılarının, Kanter’e Gülen veya Hizmet Hareketi, ya da Türk yetkililer tarafından “FETO” olarak bilinen “silahlı terör örgütünde”, “üyeliği” için dört yıl hapis cezası istedikleri bildiriliyor. Türk hükümeti, Gülen’i Temmuz 2016’daki Erdoğan hükümetine karşı başarısız darbe girişimini düzenlemekle suçluyor.

Ama Kanter geri çekilmeyecek. Erdoğan’a “manyak” gibi gayet açık sözlerle hitap ediyor ve onu Adolf Hitler’le kıyaslıyor. Ayrıca, “Bu kadar mı?” diyerek kendisine yöneltilen suçlamaları savıyor. “Sadece dört yıl … Söylediğim her şeye rağmen mi?”

Yıllardır hem yurtiçinde hem de uluslararası alanda tartışmalara yol açan Erdoğan, geçtiğimiz ay beş yıllığına yeniden seçildi. Eleştirmenler, Erdoğan’ın seçimi ve Türkiye hükümetini bir başkanlık sistemine dönüştürmedeki zorlayıcı rolünden dolayı ülkenin tek kişilik yönetime doğru yönelmesinden korkuyor.

Geçerli bir pasaportu yok

2011 yılından beri ABD’de bulunan ve yasal ikametgahı olan Kanter, esasen vatansızdır. Geçerli bir pasaporta sahip değildir ve birkaç yıl içinde Amerikan vatandaşlığına hak kazanana kadar ABD hükümetinin tam koruması ile seyahat edemeyecektir.

NBA oyuncusu, Mayıs 2017’de Romanya’nın Bükreş kentinde, ihtiyacı olan çocuklara giyim ve yiyecek sağlayan Enes Kanter Vakfı’nın global turunda Türk yetkililer tarafından pasaportu aniden iptal edildikten sonra gözaltına alındı. Kanter bunun onu Türkiye’ye ve hapishaneye zorlamak için bir girişim olduğunu anlamıştı. Ancak, ABD İç Güvenlik Bakanlığı ve NBA, kendisini Romanya’dan Londra’ya transfer etmek için hızlı bir şekilde çalıştı ve oradan da özel şartlar altında ABD’ye uçabildi.

“İnsanlar şimdi bana nereli olduğumu soruyorlar ve ne söylemem gerektiğini bilemiyorum” dedi. “İsviçre’de doğdum ve sözüm ona Türkiyeliyim. Ama artık Türkiyeli değilim. Pasaportumu iptal ettiler ve beni istemiyorlar.”

Kanter’in ailesi de bu çekişmeli olaylardan etkilendi.

“Türkiye’deki ailem Amerika’ya gelemiyor, ülkeyi bile terk edemiyorlar. Çok üzücü, sırf benim yüzümden bu zor zamanlardan geçiyorlar,” diyerek hüzünlendi. ” Bir yıl önce ailemin evine baskın düzenlediler, tüm elektronik ve dizüstü bilgisayarlarını ve her şeyi aldılar. Hala onlarla iletişimde olup olmadığımı görmek istediler. Onlara tek bir mesaj gönderirsem, hapse girecekler.”

“Terörist” bağlantıları yüzünden İstanbul’da bir üniversitedeki işinden atılan akademisyen, Enes’in babası Mehmet Kanter geçtiğimiz yıl gözaltına alındı ​​ve Gülen örgütüne üye olmakla suçlandı. Şimdi 10 yıldan fazla hapis cezasıyla karşı karşıya ve yargılanması önümüzdeki haftalarda başlayacak.

En çok özlediğimi annemin yemekleri

Kanter, “Onlarla iletişim kuramıyorum, bu yüzden neler olduğunu haberlerden duyuyorum” dedi. “İnsanlar benim ülkemi sevmediğimi düşünmeye başladı – ama seviyorum. Keşke geri dönüp ailem ve arkadaşlarımla vakit geçirebilsem. En çok özlediğim şey annemin yemekleri. Annemin ev yemeklerinin üstüne yoktur.”

Amerikalılar özgürlük ve insan hakları için mücadeleye devam etmemi söylüyor

Ancak tüm zorluklara rağmen, Kanter mücadelenin buna değdiğini söyledi.“Walmart’da, havaalanında, restoranlarda gördüğüm tesadüfi Amerikalılar ülkem için ayakta durmamı, özgürlük ve insan hakları için mücadeleye devam etmemi söylüyorlar. Bu benim için çok değerli.” dedi. “Burada konuşmam ailemi tehlikeye atıyor. Ama gerçekten insanların neler olup bittiğini anlamasını istiyorum. Tehlikede olan sadece benim ailem değil. Bu insanlar için sadece bir ses olmaya çalışıyorum. Türk hükümeti benim konuşmamdan nefret ediyor. Konuşmamı istemiyorlar ve beni susturmak için ailemi hapse atıyorlar.”

2016 darbe girişiminden bu yana, Türk ordusunun hileli unsurları Erdoğan hükümetini devirmeye çalışırken, ülkenin liderliği uzun bir “olağanüstü hal” arasındaki muhalifler karşısında çatladı. 100,000 den fazla kişi işten atıldı ve çeşitli suçlamalarla yaklaşık 50.000 kişi tutuklandı.

Ayrıca, Human Rights Watch’a göre, “kabul edilen kararnameler, insan hakları güvencelerini ve Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini ihlal eden ölçüler içeriyor.”

Türk yetkililer defalarca ABD’ye Pennsylvania’da sürgünde olan Gülen’i iade etme çağrısında bulundular. Washington’daki Türk büyükelçiliği, Gülen’i “kendisini hayırsever olarak gizleyen bir terörist grubun lideri” olarak görüyor.

“Gülen o gece yaptığı tek şey sandalyesinde oturup ülkesi için dua etmekti”

Şu ana kadar ABD, Gülen’in darbeye katılımını kanıtlamak için yeterli delil olmadığını söyledi.

Ve Kanter’in, neredeyse iki yıl önce olan o geceye ait anısı taze. Darbe haberleri gelmeye başladığında, Kanter birkaç haftada bir ziyaret ettiği Gülen’le o gece de beraber olduğunu söyledi.

“Yaptığı tek şey sandalyesinde oturup ülkesi için dua etmekti. Sonra Erdoğan çıktı ve onu ve Hizmet hareketini suçladı, şok oldum.” diye ekledi Kanter. “Hangi tarafta olduğunuz önemli değil; insanların ölmesini kimse istemez. Üzücü bir gündü.”



[TR724] 13.7.2018

Boydaklar daha ne kadar rencide edilsinler Sayın Gül! [Semih Ardıç]

Tarih: 4 Mart 2016. Yer: İstanbul. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül cuma namazını müteakip gazetecilere şunları söylüyordu: “Boydak Ailesi çalışkanlığı, dürüstlüğü ve hayırseverliği ile bilinen bir aile. Türkiye’nin önemli sanayicilerinden bir ailedir. Ümit ederim ki daha fazla rencide edilmezler.”

ABDULLAH GÜL’E HEP DESTEK OLDULAR

Abdullah Gül için Boydakların yeri farklıydı. Kayseri Lisesi’nden İngiltere’ye kadar uzanan tahsil hayatında, akabinde Refah Partisi’nde siyasete adım attığında hep Boydakların yardımını gördü.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurulma safhasında, başbakan, dış işleri bakanı ve Cumhurbaşkanı seçildiğinde maddi-manevi destekleriye kendisini daima himaye eden, bizzat tanıdığı Boydak ailesi iftira ve karalama kampanyasında hedef seçildiğinde herkes Gül’ün tavrını merak etti.

Gelin görün ki Gül ancak şu kadarını söyleyebildi: “Umarım daha fazla rencide edilmezler.”

Boydak ailesini yakinen tanıyan bir Cumhurbaşkanı aleni haksızlığa mukabil bu kadarı ile iktifa ediyorsa ellerini ovuşturan cellatlara haliyle gün doğar.

Hukukun üstünlüğü işlemediğine göre en azından üstünler böyle bir zulme, “Bu kadarı da fazla!” diyerek karşı durabilme cesaretini gösterebilseydi Boydaklar bugün hapishanede değil her işadamı gibi işinin başında olacaktı.

KAYSERİ SEYRETTİ, BÜTÜN TÜRKİYE SEYRETTİ

Gül gibi hemşehrileri TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Memduh Boydak yönetim kurulu üyeleri iken hapse atılmasına sessiz kalan patronlar kulübü TÜSİAD seyretti.

14 bin çalışanı seyretti. Türkiye seyretti.

Bütün memleket tıpkı Akın İpek’e, Melek İpek’e, Cahit Nakipoğlu’na ve binlerce masum sanayici ve tüccar aileye reva görülen zulme seyirci kaldığı gibi Boydaklara da seyirci kaldı.

Moğol istilasına rahmet okutacak bir kin ve nefretle şirketler işgal edildi. Senelerin birikimi malları, mülkleri yağmalandı.

Düzmece bir mahkemede düzmece bir muhakeme ile karar açıklandı.

MEMDUH BOYDAK’A 18 SENE HAPİS CEZASI

Anadolu sermayesinin en mümtaz ailelerinden birinin fertleri 12 Temmuz 2018 Perşembe günü Kayseri’de AKP’nin organı haline gelmiş mahkemelerden biri tarafından “terör örgütü üyeliğinden” 7,5 seneden 18 seneye varan hapis cezalarına mahkum edildi.

Dava dosyasında terör örgütünün T’sine dair tek delil olmadığı halde Boydak Genel Müdürü (CEO) Memduh Boydak 18 sene hapis cezasına çarptırıldı.

Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Boydak 11 seneye mahkum edildi. O Hacı Boydak ki son müdafaasında, “Tüm hayatımızı, vatanımıza ve milletimize hizmet için geçirdim. Terör örgütü üyeliği ile yargılanıyorum. Bundan da büyük ızdırap duyuyorum. Ceza alacağım korkusuyla yalan söyleyemem her şeyi başından beri anlattım.” diyerek bildiği doğrudan şaşmayacağını tekrarladı.

HACI BOYDAK’TAN İNSANLIK DERSİ

Yarım kalan eğitimini tamamlamak istediğine dair şu sözlerini tarihin hafızasına emanet ediyorum: “Karşınızda bir tutuklu olarak değil tutsak olarak yer alıyorum. Kararınız ne olursa olsun tutsaklığıma son vermenizi istiyorum. Sağlık şartları sebebiyle tahliyemi istemiyorum. Bu benim için çok onur kırıcı bir durum. Üniversite eğitimimi bitirmek istiyorum. Eğer tutukluluk durumum devam edecekse, sınav hakkımın verilmesini istiyorum.”

Adli Tıp’tan tahliyesine imkân verecek raporu olduğu halde bu şekilde çıkmak istemedi. Suçsuzdu, adaletin tecelli edeceğine inanıyordu.

Hacı bey ortaokuldan sonra okula devam edememişti. Seneler sonra kaldığı yerden başladı. Evvela liseyi dışarıdan bitirdi. 50 yaşından sonra üniversiteye girdi. Senede 300’e yakın kitap okuyordu. Okuduğu kitapların listesini excel tabloya ilave ederdi.

Hapse girinceye kadar Açık Öğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünde okuyordu. İfadelerinden anlaşılıyor ki son sınıfına kadar geldiği üniversiteyi bitirmesine de müsaade edilmiyor.

UCUBE KARAR VİCDANLARDA “YOK HÜKMÜNDE”

Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Kayseri’de toplanan 100 liralık verginin 45 lirasını tek başına ödeyen bir holdingin sahibi Boydak ailesinin terör örgütü üyesi olduğuna inanmamızı istiyor.

Akılla, vicdanla, hukukla zerre kadar irtibatı olamaz verilen bu kararın. Vicdanlarda “yok hükmünde” bir karardır.

Aynı mahkeme Şükrü Boydak’a 10 sene, Bekir Boydak, Sami Boydak, Mustafa Boydak ve Murat Bozdağ’a ayrı ayrı 7 yıl 6 ay hapis cezası verdi.

HİSSELERE MÜSADERE EDECEKLER!

Kararda bu mahkemenin niçin kurulduğunu ele veren bir hüküm var ki hukuk tarihinde kara bir leke olarak anlatılacak.

Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Boydak ailesinden ceza alanların holding ve iştiraklerdeki hisselerinin müsadere (el koyma) edilmesine karar verdi.

18 Ağustos 2016’dan bu yana kayyımların idare ettiği holdingin müsaderesinin izahı yok. Ne Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ne de Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) raporlarında müsadereyi haklı çıkaracak tek tespit yok.

Tek suç var o da Bank Asya’ya para yatırmak, okul, yurt, üniversite açılmasına katkı sağlamak. Hayırseverlik terör suçu sayıldı.

Türk Ceza Kanunu’nda müsadere kararının hangi şartlarda alınabileceği tevile ihtiyaç bırakmayacak şekilde sarih ifade edilmiş.

SAVCI SENARYO YAZDI, MAHKEME DE OYNADI

Buna dair makalem (http://www.tr724.com/savci-boydakta-suc-bulamayinca-senaryo-yazdi/) 9 Şubat’ta tr724.com’da yayımlanmıştı. Onun için tekrar hukuken kararın garabetine temas etmeyeceğim.

Bu karar istinafta ya da Yargıtay’da bozulmazsa Türkiye’de AKP’nin göz koyduğu bütün şirketler düzmece mahkemelerin marifeti ile devletleştirilecektir.

Türkiye’de bugüne kadar bu evsafta bir el koyma kararı verilmedi. Terör örgütü PKK ile irtibatlı tek bir şirket tespit edilmediği gibi açılan davalarda müsadere kararı çıkmadı.

“Suç örgütleri ile mücadele” başlığı altında bile müsadere vakası yok.

HIRSIZ KAYYIMIN SEVİNCİ MANİDAR

Sermayeyi, emeği, mülkiyet hakkını yerle bir eden bu ucube karara sevinen vicdansızlar da az değil.

Doğuş Bektaş isimli eski kayyım davul zurna eşliğinde sosyal medya hesabından kararı duyuruyor.

Bektaş’a bir çift sözüm var “Mugalatayı bırak. Evvela TMSF’nin seni niçin kayyımlıktan alıp kapının önüne koyduğunu anlat. Slovenya’da şirket kurup Boydak’ın parasını oraya çıkarırken işlediğin suçların hesabını ver. Yurt dışına kaçırdığın 20 milyon euroyu kasaya iade et. Ondan sonra konuş!”

Hacı Boydak ne güzel ifade etti mahkemede: “Atamdan miras kalmış, emeğim ve alın terimizle büyüttüğümüz şirketimize müsadere talebini kabul etmiyorum.”

AZMETTİRİCİSİ ERDOĞAN

Bütün bu hukuk cinayetlerinin azmettiricisi AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Hizmet Hareketi’ne duyduğu kinle intikam yemini ettiğinde Boydaklar yanında yer almadığı için Kayseri’de adliyeden emniyete kadar isim isim dizayn etti. Evvela taşları döşedi ve kurşun askerlerine, “İşlerini bitirin.” dedi.



Hacı Boydak ve kardeşleri (Mustafa Boydak hariç) kapı kulluğunu kabul etseydi bugün Erdoğan’ın ilk başkanlık kabinesinde ekonomi bakanlığı koltuklarından birinde Boydak soyismini taşıyan biri oturuyor olacaktı.

1.Cihan Harbi’nde Ermenilere, 1940’lı senelerde Varlık Vergisi ile Yahudilere, 1955’ten itibaren Rumlara matuf baskı ve tedhiş siyaseti hal-i hazırda Hizmet Hareketi’ne mensup insanları hedef alıyor.

BOYDAKLAR KARINCAYI İNCİTMEMİŞTİR

Zerre kadar vicdan sahibi olanlar da biliyor ki Boydaklar karıncayı dahi incitmemiş insanlardır. Onların terör örgütü üyesi olduğunu iddia edenlerin maksadı asrın en organize gaspına kılıf bulmaktır.

Kayyım diye tayin ettikleri Doğuş Bektaş’ı bir senede 20 milyon euroyu çaldığı için kendileri kovmadı mı? Kediye ciğer emanet edenler hak ve hukuktan bahsedemez.

Almanları en fazla mahcup eden hâdise Yahudi Soykırımı’dır. Sadece o insanlık suçunu işleyen Almanlarla mahdut değil bu mahcubiyet.

Ehl-i vicdan her Alman kendisini hâlâ mesul hissediyor. Zira Alman halkı, Yahudilerin katledilmesine ve mallarının yağmalanmasına göz yummasaydı o trajedi yaşanmayabilirdi.

AİHM BU KARARA SEYİRCİ KALAMAZ

Türkiye’de hukuk cinayetine son verilmediği takdirde Boydak dosyası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) önüne gelecektir.

O gün AİHM’nin vereceği milyarlarca dolar tazminat cezasını bugün herkesin gözü önünde cereyan eden gaspa sessiz kalan 81 milyon cebinden ödeyecek.

Makalemin son kısmını düzmece mahkemede tarihe geçecek bir müdafaa yapan ve üç kuruşluk menfaat uğruna zillet içinde yaşayanlara en güzel cevabı veren Memduh Boydak’a ayırdım.

Söz Memduh Boydak’ın:

“Ben devletimden özür dilemiyorum.
Devletimden özür bekliyorum. Kırgınım.
Bu durumu da devletime baş kaldırma olarak, algılamayın.
Devletimi, milletimi seven birisiyim.
Araba ve sevgili koleksiyonu yapmadım. İmkânım da vardı. 
Bir tane sevgilim vardı. O da şu an evimde.
Hayırseverlik koleksiyonu yaptım.
Bu koleksiyonun paketi de ahirette açılacak.
Bu ülkeden bir dolar para kaçırmadım. Kim kaçırdıysa Allah belasını versin.
Benim ailemden teröristin ‘t’si bile çıkmaz.”

[Semih Ardıç] 13.7.2018 [TR724]

Herkes iyi mi? [Tarık Toros]

Siyasi tutsaklıkta;

-Soruşturma ve davanın,

-İddianamenin, önemi yoktur.


**

İki şey mühimdir;

-Medya aracılığı ile algı oluşturmak,

-Sahip çıkılamaz hale getirmek.


**

Mahalleye, iki yıldır içeride tutulan Ahmet Altan’ı sorsanız…

Taraf’taki yayınlarından dem vururlar.

Halbuki…

Altan’ın dosyasında Taraf’ta çıkan herhangi bir haber veya yazı yok.


**

Yine…

Profesör Doktor Sedat Laçiner mesela.

İki yıldır Çanakkale’de tutuklu.

Niye, darbecilikten.

Darbe gecesi Çanakkale hiçbir askeri veya sivil etkinlik yok, Laçiner evinde oturuyor.

Valilik açıklama yapmış, “Çanakkale’den bir tane bile darbeci çıkmadı” diye.

Laçiner’in iddianamesinin son sayfasında şöyle yazıyor:

“Eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır.”


**

Kamu yararı ne?

Soranda kabahat.


**

Cumhuriyet ve Oda TV internet siteleri dün feryat figan:

-Fetönün Balyoz kumpasında eski İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev alan Ömer Diken, tahliye oldu. Balyoz kumpası mağdurları, “Ömer Diken’in tahliyesi bir felaket habercisi.”


**

Söz konusu hâkimi tanımam bilmem.

İki satırlık haberin veriliş biçiminde en az dört tane çarpıtma var:

-Yargılandığı dava 15 Temmuz darbe girişimi.

-Örgüt üyeliğinden dolayı iki yıldır tutuklu.

-Balyoz konusu ile ilgili hiçbir suçlama yok.

-Balyoz’dan yargılanmıyor ki, tahliyesi felaket habercisi olsun.


**

Kaldı ki, Balyoz kumpas mı değil mi, “fetö” marifeti mi?

Bunlar muazzam bir medya bombandımanı ve “altın çağını yaşayan” yargısal ayarlamalarla topluma kabul ettirilmiş savlar.

Aksini iddia eden, mahallede taşlanır.

Bu artık “su götürmez” biçimde satın alınmış bir şey çünkü.


**

2011’den itibaren kısmen…

2013’ten itibaren hukuku rafa kaldırarak açıktan…

Son iki yıldır ise bodoslama tasfiye yapıyorlar.

Belli nedenlerden dolayı kimse “yahu burada hata var” demiyor, diyemiyor.

Tuhaf bir kısır döngü ile aynı şeyler oluyor, olacak:

-Kıyım yapılıyor.

-Kimse itiraz etmiyor.

-Kimi alkışlıyor.

-Kimi koltuk bekliyor.

-Kimi korkuyor.

-Kimi ihbar ediyor.

-Suçlanan, örgüt üyesi olmadığını anlatmaya çalışıyor.

-Böyle davranarak yapılan işlemi meşrulaştırıyor.

-Kelepçelenen sahipsiz kalıyor.

-Onu yalnız bırakan da bir süre sonra kelepçeleniyor.

-Medya aygıtları, operasyonlanan kişileri lekeleyip insan içine çıkamaz hale getiriyor.

-Bu durum sür git devam ediyor.


**

Adnan Oktar grubuna yapılan, ne ilk ne de son.

İddia ne olursa olsun…

-Henüz gözaltına aldığınız bir grubun, polis sorgusu dahi gerçekleşmeden, daha ilk gün malına mülküne kayyım atıyorsanız…

-Medya aparatları ile otomatikman “suç örgütü” ilan ediyorsanız…

-Ağzını kapatıp başına bastırıp kameralar önünde itibarsızlaştırmaya çalışıyorsanız…

-Bir anda ortaya çıkan onlarca “mağduru” kanal kanal gezdirip magazinin dibine vuruyorsanız…

Öncekilerin başına gelen onların da başına gelecek.

Sonra…

Sıradaki de farklı bir “örgüt” suçlamasıyla kelepçe ile tanışacak.


**

Başkanlıktan, sultanlıktan filan bahsetmek dahi istemiyorum artık.

Başbakanlığın içini boşaltıp Saray’a devreden adamı şimdi meclise başkan seçtiler, iyi mi.


**

Geçen kabine açıklanmış, görüş almak için arayan gazeteci dostuma, “Zerre umurumda değil, yorum vererek ayrıca değer izafe etmek istemiyorum. Allah topunu bildiği gibi yapsın” deyip kapattım.

Bitti gitti yani.


**

Jet Fadıl, Sabah müsveddesinde sürmanşete kocaman ilan vermiş:

-15 Temmuz demokrasi zaferi şerefine

-Caprice’den sadece 3 yıl tatil alana

-15 yıl tatil hediye.


**

Sürmanşetteki bu ilanın altında…

Manşette, büyükçe bir Erdoğan fotoğrafı eşliğinde şu var:

-Hızlı başlangıç

-Türkiye’ye çağ atlatacak yeni sistemle ilk günden JET icraat.


**

Durun, zihninizden ne geçiyor, tahmin edeyim:

Mikemmel manzara mikemmel. Anlatmaya gerek yok. Görüyorsunuz!

[Tarık Toros] 13.7.2018 [TR724]

Kardeşliğimizin olmazsa olmazı: Muâvenet! [Cemil Tokpınar]

15 Temmuz’dan on gün sonraydı. Saçını hizmette ağartmış bir ağabeyimiz, “Mağdur olan ailelerin geçimini sağlayabilmeleri için her ay yardımda bulunacağız” dedi. O kadar duygulandım ki, birden gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bizlere ihsan ettiği kardeşlik şuuru için Rabbime şükürler ettim.

Her şey o kadar tazeydi ki… On binlerce insan işinden, mesleğinden atılmıştı. Yıllar önce fişlenen hizmetle ilişkisi olan insanlar, yapanlar tarafından “proje” diye adlandırılan kontrollü bir darbe girişimi bahane edilerek işsiz ve aşsız kalmışlardı. Darbeyi enişteden öğrendiğini söyleyenler, kimlerin yaptığını anında bulmuşlardı! On binlerce asker, polis, öğretmen, işçi, memur özlük haklarından mahrum edilerek açlığa mahkûm edilmişti.

İşte böyle acılı bir ortamda yapılan yardımlaşmanın hedefi sadece işsiz kalanlar değildi. Haksız yere hapse girenler, zulümden kaçıp hicret edenler, malları gasp edilenler, parçalanmış aileler, gizlenmek zorunda kalanlar ve tümünün aileleri yardıma, desteğe, morale, paylaşmaya, kısaca muavenete muhtaçtı. Dolayısıyla bu zulüm süreci bir taraftan mağdur ve mazlum üretirken diğer taraftan da onlara çeşitli yollarla yardım eden ensarların meydana gelmesine zemin hazırlıyordu.

Bir anlamda Asr-ı Saadet’in küçük bir numunesini yaşıyorduk. Hani Müslüman olduğu için zulüm ve işkencelere uğrayanlara yardım eden sahabe efendilerimiz, hicret eden muhacirlerin imdadına koşan ensarlarımız vardı. Onlar öylesine muavenet kahramanı olmuşlardı ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mümin kardeşlerinin yardımına koşan sahabeleri çok övmüş, hatta yapılan yardımların büyüklüğü karşısında “Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi ona zarar vermez.” dedikleri bile olmuştu.

Muavenet niçin önemli?

Hizmet hareketinin elli yıllık geçmişine baktığımızda başta Türkiye olmak üzere bütün dünyayı hedef alan bir “ıslah projesi” olduğunu görürüz. Buna “bütün kurum ve kuruluşlarıyla insanlığın barış, kardeşlik ve saadetine adanmış bir seferberlik” de diyebiliriz.

Bütün okulların, yurtların, öğrenci evlerinin, üniversitelerin, derneklerin, vakıfların, meslek teşekküllerinin, yardım faaliyetlerinin hedefi, “insan yetiştirmek”ti.

Beş yıldır uygulanan planlı ve sistemli bir tahribat projesi, kurum ve kuruluşlarımızı gasb etti, faaliyetlerimizi engelledi; ama hamdolsun yetiştirdiğimiz insanlar hâlâ yaşıyor. Bir anlamda bağ ve bahçe tahrip edildi, ama meyveler toplumla iç içe bulunuyor. Aslında tahribatın hedefi, meyveleri de tamamen imha etmek. Ancak biz Rabbimizin buna fırsat vermeyeceğini ümit ediyor, rahmetine ve adaletine güveniyor, dualarımızla fetih ve nusret ihsan etmesi için yalvarıyoruz.

Mademki bütün çalışmaların hedefi insan yetiştirmekti ve onlar hâlâ yaşıyor, ama olağanüstü mahrumiyetler ve sıkıntılar içinde bulunuyorlar, elbette imkânı olanlara düşen en büyük görev, onlar kalıcı bir rahatlamaya kavuşuncaya kadar yardım etmektir.

İnşallah bu hizmet, tahrip edilen bütün kurumların daha güzelini kat kat yapabilir. Ancak elli yıldır yetiştirdiğimiz kaliteli insanları bir daha yetiştiremeyiz. Bir öğretmenin, akademisyenin veya doktorun yetişmesi için belki 20-30 yıl gerekir. Muâvenetle elli yılın birikimi olan yetişmiş insanlara ve ailelerine sahip çıkmak ve yardımlarına koşmak adeta elli yılın hizmetine denk bir hizmettir. Ayrıca yardımlaşma kardeşliğin, vefanın, tesanüdün gereği olduğu gibi vifak ve ittifakın devamı için de şarttır. Bu birlik ve beraberlik ise Rabbimizin rahmetini celb etmeye vesiledir.

Şimdi bire bin yazılabilir

Hizmet hareketinin büyük sıkıntılar yaşadığı, adeta hizmete sahip çıkmanın ateşten gömlek giymek gibi zor olduğu şu günlerde mağdur, mazlum ve mahrumlara yardım etmek, öyle muhteşem sevaplara ve makamlara vesiledir ki, sanki geçmiş dönemlerin bin katına bedel olabilir. Çünkü yardım edenlerin azaldığı, zulüm ve ihtiyacın zirve yaptığı bir zamanda yardıma koşmak her kişinin değil, er kişinin kârıdır.

Aslında sahabe efendilerimizi büyük eden bir sır da budur: Her türlü zorluğa göğüs gerip mallarıyla canlarıyla hakka sahip çıkmak.

Rabbimiz, birçok ayette canları ve mallarını Allah yolunda feda eden sahabeleri övmektedir.

İşte iki örnek:

“Ey iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik size çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? Allah’a ve Resulüne inanır, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla mücahede edersiniz. Eğer bilirseniz bunu yapmak sizin için çok hayırlıdır.” (Saf Suresi:10-11)

“Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda mücadele ederler, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta da, İncîl’de de, Kur’ân’da da üstlendiği gerçek bir vaaddir. Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde yaptığınız bu alış verişten dolayı sevinin ey müminler! Müjdeler olsun size, işte en büyük mutluluk, işte en büyük başarı! (Tevbe Suresi: 111)

Zor zamanda infakın derecesi

Öyle ümit ediyorum ki, cennetin kapıları ardına kadar açıldı. Çünkü çok zor bir zamandayız. Herkesin hizmetten kaçtığı, sebat ve sadakatle devam edenlerin ise büyük imtihanlara maruz kaldıkları bir dönem yaşıyoruz. İşte bu zor dönem hayırda ve muavenette yarışmak için altın fırsattır. Yarın herkes hizmete koştuğunda, iman ve Kur’an davası bütün dünyada gönüllere yerleştiğinde bütün servetini de versen, bugünkü yardıma denk gelmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabeleri övdüğü bir hadiste, “Sahabelerime hakaret etmeyin! Eğer biriniz Uhud Dağı kadar altın verse, onlardan birinin bir avuç sadakasına ve onun yarısına ulaşamaz” buyurmuştur.

Niçin? Çünkü onlar zor zamanda dine sarılmışlardır. Çünkü onlar saff-ı evvel olduklarından kıyamete kadar yapılacak her hayır ve ibadetten hisse almışlardır.

Onlara arkadaş olmak istiyor muyuz? Neden istemeyelim, elli yıldır onların kahramanlık destanlarını dinleyip, “Ah onlar gibi olsak” diye ağlamıyor muyuz? Buyrun öyleyse, şimdi onlara benzemek ve kıyamete kadar olacak hizmetlerden sevap alma imkânı var.

Rabbimiz ağır şartlarda infak ve yardıma koşanların derecesinin üstün olduğunu şu ayetle belirtiyor:

“Göklerin ve yerin yegâne vârisi Allah olup, bütün mallarınız zaten O’na ait olduğu halde niçin Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, (Mekke’nin) fethinden önce infak eden ve savaşan kimse ile bunları yapmayan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah, her birine de cennet vâd eder. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Hadid Suresi, 10)

Çünkü Mekke’nin fethi, Müslümanların galibiyetinin ve zor günlerin geride kaldığının çok önemli bir göstergesidir.

Yaşadığımız zulüm süreci bittiği zaman ağır şartlar yerini bol imkânlara bırakacaktır. Elbette şimdi yapılan infak ve destek, hiçbir zamanla kıyas edilmeyecek kadar değerlidir.

Nasıl muavenet yapalım?

Önce empati yapalım. Kendimizi işsiz, mahpus, muhacir veya gaybubette birisi olarak hayal edelim. Tatil yapmak, lüks yaşamak, her türlü alış verişimizi yapmak şöyle dursun temel ihtiyaçlarımızı almakta ve zaruri faturalarımızı bile ödemekte zorlandığımızı düşünelim.

Bunu hissedebilmek için bizzat kendimiz haber almaya veya çıkan haberleri okumaya çalışalım. Önce kardeşlerimizin acısını, ıstırabını, çaresizliğini yüreğimizde hissedelim. Çocukluğumuzdan itibaren geçmişte çektiğimiz fakirlik, yokluk ve sıkıntı dönemlerini hatırlayalım.

Özellikle sosyal medyada çıkan yardım örneklerini okuyalım, paylaşalım, ağlayalım.

Elimizden geldiği kadar değil, elimizden gelmediği kadar yardım yapalım. Yani şartları zorlayalım, canımızı acıtalım, biz de mahrumiyetlere düşelim. Yoksa kardeşliğimizin ne anlamı olabilir?

Geçen yıl olağanüstü bir miktarı muavenete ayıran bir kardeşimizi duyunca göz yaşlarıma hakim olamamıştım. “Rabbim sana şükürler olsun, her şeyimizi aldılar ama işte bunu alamadılar. Kardeşliğimizi, vefamızı, birliğimizi bozamadılar” diye hamd etmiştim. Daha sonra o ağabeyimize dualar edip iş yerinde ziyaretine giderek tebrik ettim.

Muavenete ne kadar gücümüz yetiyorsa, az da olsa mutlaka verelim. Çünkü bereket olur, emsal olur, teşvik edici olur. Kendi sıkıntıda olan bazı kardeşlerimizin küçük gayretleri çoğu kimseyi gözyaşına boğdu ve teşvik etti.

Ayrıca muavenete vesile olalım. Yani duyuralım, bildirelim, teşvik edelim, aracı olalım.

Unutmayalım ki, Kur’an’da birçok ayette namazla infak yan yana zikredilmiştir.

İnfak ve muavenetten Allah ve Resulü (s.a.v.) razıdır, memnundur, hoşnuttur.

Ehl-i kalp bir arkadaşımız anlattı. Aşırı sıkıntıda olan bir kardeşimize yardıma vesile olmuş. O gece Peygamber Efendimiz (s.a.v) rüyasına girmiş. “Bir yerde yemek yiyorduk. Efendimiz (s.a.v.) teşrif edince onu da davet ettik. Sofraya geldi, çorbadan birkaç kaşık aldı ve gitti. Ben de kullandığı kaşıktaki çorbaları yaladım” diye devam etti kardeşimiz.

Tabiri içinde bir rüya. Demek ki Efendimiz yardımdan memnun olmuş, tebrik ve teşviğe gelmiş. İlginçtir ki rüyadaki eylem çorba içmek olduğu için rızık ve geçimin önemine dikkat çekmiş.

Evet, dostlar bir kere daha aşk ile şevk ile muavenete koşalım. Vesile olan kardeşlerimize de, “Yine mi?” diye bakmayalım. Tam tersine bizi muavenete harcadığımız paranın hesabından kurtarıp cennete uçmaya vesile oldukları için teşekkür ve dua edelim.

[Cemil Tokpınar] 13.7.2018 [TR724]

Hırvatistan finale, biz hamasete devam! [Hasan Cücük]

Euro 2008 çeyrek finali. Rakipler Türkiye ve Hırvatistan. Maç tam bir taktik ve sinir savaşıyla geçiyor. Normal süresi 0-0 biten maçın uzatma devrelerinin 119. dakikasında kaleci Rüştü’nünde büyük hatasıyla Hırvatlar Ivan Klasnic’le golü buluyor. Türkiye adeta yıkılıyor. Maçın bitimine artık saniyeler var. Hakeminde uzatmasıyla Türkiye bir kaç dakikalık süre kazanıyor. Kaleci Rüştü’nün Hırvat ceza yayına doğru gönderdiği uzun topu Emre Aşık indiriyor, Semih Şentürk muhteşem bir sol ayak vuruşuyla topu ağlarlara gönderiyordu. Bir dakika önceki roller değişmişti. Türk tarafında düğün, Hırvat cephesinde cenaze vardı. Penaltı atışlarında Hırvatları 3-1 geçen Türkiye adını yarı finale yazdırıyordu. İşte bizim 10 yıl önce evine gönderdiğimiz Hırvatlar bugün Dünya Kupası’nda adını finale yazdırdı.

Hırvatistan – Türkiye maçından sonra teknik adamların açıklamaları oldukça ilginçti. Sonradan Beşiktaş’ı da çalıştıracak olan dönemin Hırvat teknik patronu Slaven Bilic, ‘Bugün sahada futbolla açıklamamız mümkün olmayacak olaylar oldu’ deyip, son saniyelerde bulunan mucizevi gole atıfta bulunuyordu. Bu açıklama dönemin Türkiye teknik patronu Fatih Terim’e sorulduğunda ‘Saha kenarında ben vardım’ deyip ‘açıklanamayacak duruma’ kendi egosuyla açıklık getiriyordu. Türkiye, Avrupa şampiyonalarında üçüncülük maçı olmamasına rağmen ‘Euro 2008’te Avrupa üçüncüsü olduk’ cakasını satarken, Hırvatistan boş durmuyordu. Yenilgiden ve penaltılardan ders çıkarıyordu.

Dünya kupalarını pas geçtik

Euro 2008’de yarı final oynayan Türkiye, 2010, 14 ve 18 Dünya Kupaları’nı es geçiyordu. Daha doğru ifadeyle katılma biletini alamıyordu. Yine Euro 2012 es geçip, ancak Euro 2016 biletini son dakikada alıyorduk ama bu kez de gruptan çıkamıyorduk. Hırvatlar, 2010 Dünya Kupası’na katılamıyordu ama 2014 ve 18 biletini alıyordu. Yine Euro 2012 ve 16’da Hırvatları görüyorduk. Türkiye Euro 2008’den sonra tek uluslararası turnuvaya katılırken, Hırvatlar sadece tek turnuvayı kaçırıyordu.

Hırvatistan’ın finale adını yazdırması Dünya Kupası tarihinin en önemli başarılarından biridir. 32 ülkenin katıldığı bir turnuvada finale tesadüfen gelmek söz konusu değil. Nitekim ortaya koydukları pozitif futbolla bunu ispat ettiler. Arjantin, Nijerya ve İzlanda ile aynı grupta yer alan Hırvatlar, tüm maçlarını kazanarak adını ikinci tura grup lideri olarak yazdırdı. Özellikle Arjantin karşısında ortaya koydukları futbolla kendilerini favori göstermeyenlere sağlam bir mesaj verirken, rakiplerini de gözdağı verdiler. Tüm maçlarında rakiplerine hep üstünlük sağladılar. İkinci turda Danimarka, çeyrek finalde Rusya karşısında oyun üstünlüğünü skora taşımakta zorlandılar ama penaltılarda gülen taraf oldular. Kimse Hırvatlar için ‘oynamadan kazandı’ yorumunu yapmadı.

Finale kilitlenmiş bir Hırvatistan

Hırvatlar aynı futbol anlayışını İngiltere karşısında da sürdürdü. Dele Alli, Harry Kane, Lasse Lindgaard gibi yıldızlara rağmen İngiltere ile önce başabaş mücadele etti, daha sonra oyun üstünlüğünü eline aldı. Maçın başında yedikleri gol bile morallerini bozmadı. Adeta finale kilitlenmiş bir Hırvatistan vardı. Son iki maçlarında 120 dakika (uzatmalarla en az 130 dakika) oynamalarına rağmen İngiltere gibi fizik gücü yüksek bir takıma oyunlarını kabul ettirmeyi başardılar. 120 dakika boyunca İngilizlerin kaleyi bulan tek şutuna karşılık, Hırvatlar tam 7 kez çerveyi tutturuyordu. Oyun üstünlüğü tüm istatisklerde Hırvatlardan yana olunca, skor üstünlüğü de uzatma devrelerinde geliyordu.

Hırvatlar şimdi finalde Fransa ile kupa mücadelesi verecek. Turnuva başlarken favoriler arasında adı yoktu. Futbolun sahada oynandığını Hırvatlar hepimize gösterdi. 4 milyonluk bir ülkenin planlı ve programlı çalışarak adım başarı merdivenlerini tırmanmasına şahit olduk. Finalde kaybetse bile Hırvatistan, 2018 Dünya Kupası’na damga vurmayı çoktan başardı. İzlanda bu kupanın gönüller şampiyonu olmuştu, Hırvatistan ise kupanın sahibi olursa yıllarca anlatılacak bir turnuvaya şahitlik etmiş olacağız.

Yazının başında tekrar dönüp bitirelim. Biz ise; Euro 2008’te çeyrek finalde elediğimiz Hırvatistan’ın Fransa ile oynayacağı finali seyrederken evimizde şu yorumu yapacağız, ‘Bu Hırvatları en son yenen takımın Türkiye olduğunu biliyor musunuz?’.

[Hasan Cücük] 13.7.2018 [TR724]