"İnce!.. İnce!.. İnce!.." [Ebu Abdurrahman]

Taptuk Emre, Yunus Emre’ye bir zaman “Ben bilmem!” zikrini vermiş. Bir müddet Yunus Emre hep “Ben bilmem! Ben bimem!” demiş, durmuş. Bu onun zikri olmuş. Böylece nefsini terbiye etmeye çalışmış… Şeyhi “Yeter! Tamam!” deyinceye kadar.

Bir tarikatın zikri ise, derin derin düşünüp hayrete vararak sadece “Yâa” demekmiş… Bir seferinde ilk defa aralarına katılan biri, iki defa “Yâa!.. Yâa!..” deyince israf-ı kelam etti, diye kendisini ikâz etmişler… Aslında tarikattan atabilirlermiş… Garibim,  toy bir acemi olduğu için, uyarmakla yetinmişler.

Babamın dil ile ilgili yazılarından birisinde, bir kabileden bahsediliyordu. Bu kabilede “İNCE” diye tek bir kelime varmış. Bütün mânaları bu tek kelime ile ama çeşitli sesler çıkararak ifade edebiliyorlarmış. Yani, ince söyleyince başka kalın söyleyince başka, bağırarak “İNCE!” deyince başka, alçak sesle deyince bambaşka bir mâna ifade ediyormuş… Ne kadar enteresan değil mi? 

Ama daha enteresanı Cenab-ı Hakk'ın Güzel İsimleri olan Esma-i Hüsna’nın okunuşunda… -İhlaslı- ihlassız… Gönülden-dilden okumaya göre isimler…

Sirkte çalışan cambazlardan birisi ipte oynarken nasıl olmuşsa, ipten kaymış ve çok yüksekten düşmeye başlamış, o anda cânı gönülden, tam bir ihlâsla; “Allah” diye can korkusu ile öyle ihlaslı bir bağırmış ki, çok şişman birisinin üzerine düşmüş; şişman sizlere ömür ama cambaz kurtulmuş. Bu menkıbe dillere destan olmuş. Hatta mühim bir şahsiyet, “Şu milletin hocaları, dindarları, ehl-i tarikleri işte böyle bir ‘Allah!’ diyebilseler, ülkemiz her türlü problemden ve her çeşit dertten kurtulup halâs olur.” demiş.

Demek ki, “Allah!” demekten demeye fark var. Aynı kelime ama söyleme biçimi farklı olunca tecelli ve tezâhürler de farklı farklı oluyor.

Her gün çekebilsek keşke “Lâtif” ismini 129 defa… 

Ama şöyle “Yâ Lâtifü yâ Allah!” diyerek… 

Neden?

Bazı isimler çarpım değerleri kadar çok çekilirse. Yani mesela; “Lâtif” ismini 129x129 olarak çekersek, kınından çıkarılmış kılıç gibi olabilir ve insanın orasını burasını farkında olmadan kesebilir. Onun için “Yâ Lâtifü yâ Allah!” denilince, bütün Esmâ-i Hüsnâyı içinde bulunduran, Mübarek Allah lâfzı, dengelemiş olur…

Bir de şahısların üzerinde, bütün Esmâ’nın tecellisi olsa da bazı isimler baskın olabilir. Yani o kişinin bir nevi İsm-i Azamı olabilir. Mesela, Hz. Ali Efendimiz'in Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün altı isim... Üstad Hazretleri bunları, Otuzuncu Lem’a’da izah etmiştir. Ayrıca Eskişehir Hapishanesi'nde hem kendisi, hem de talebeleri 24 saatte 171’er defa bunları çekmişlerdir...

Peki, hangi insanda hangileri baskın Esmâdır, bunu bilmek mümkün müdür. Bunun üç yolu olabilir.

1- Yâ Cenab-ı Hak o kişiye ilhamen veya rüyasında bildirir.
2- Veya, bir Mürşid-i Kâmil zât, keşfen bilip söyleyebilir.
3- Yahut insan Esmâ-i Hüsnayı okurken kalbine, ruhuna yakınlığı hissettirilen isim veya isimler olabilir.

İnsan eğer bilebilirse, bunları okuyarak inkişafını sağlayabilir. Bu isimler hürmetine Cenab-ı Haktan isteklerini dileyebilir. Ama bunları kendine ait bir sır gibi de saklaması lâzım… Bunlar böbürlenmek aracı değildir… 

[Ebu Abdurrahman] 17.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Anne [Zeynep Zâhide]

Senin rahmine düştüm düşeli sana ne sıkıntılar çektirdiğimin farkındayım anneciğim. Hamile olduğunu ilk duyduğunda, babamın eve gelmesini beklemeden telefon edip söylediğinde ağlamaktan konuşamadığını unutmadım anne. Bir yandan bir evlada sahip olacağının sevinci ve heyecanını yaşarken bir yanda ben yavaş yavaş canlanmaya başladığımda senin de psikolojin günden güne değişiyordu. Yemeklerden iştahının kesilmiş, normal insanların duyamadığı kokuları duyar olmuş, bu halin verdiği psikolojiyle her hareketine getirdiğim kısıtlamalarla senin her dakika gündeminde oldum. Bensiz hiç bir plan yapamazdın. Bensiz rüya bile göremezdin. Çünkü ben hep seninleydim kortekslerine kadar işlemiştim adeta. 

Yürürken adımlarına bana göre atar, otururken banim rahat edeceğim şekilde oturur hatta bir sohbet meclisinde olduğunda benim “Güzel beyanlardan hoşlandığımı” söyleyerek, meclisi malayani sözlere karşı uyarırdın. Öyle hassaslaşmıştın ki dünyaya getirmek istediğin varlığın bir melek olduğunu, onun hep öyle kalmasını istiyordun. Dilin hep duada benim için endişeleniyordun. Benim uzuvlarımın şekillenmeye başlamasıyla, ne yediklerinden, ne de içtiklerinden lezzet alamıyordun. Uykuların kaçıyor sinirlerin geriliyor sebepsiz yere bazen babama kızıp sesini yükseltiyordun. Hepsi benim yüzümdendi biliyordum annem. 

Varlığın en yücesi canım annem. Senin anne olman hasebiyle, hele beni taşırken ettiğin duaların kabul olduğundan zerrece şüphe etmiyordum. Zaman ilerledikçe istemeyerek ben seni daha fazla rahatsız etmeye başladım. Seni ilk tekmelediğimde nasıl sevinmiş, koşturup babama; babamın elini de tekmelediğim yere tutarak “Bak bak işte şurda oynuyor” demiş, ama ben o an bir daha tekme atmadığımdan babama karşı mahcup olmuş, sen de bana kızmıştın şakadan. Ama o günden sonra daha da hareketlenmiş babam da elini tuttuğunda onun da gönlünü hoş etmek için tekrar tekrar tekmelemiştim. Bazen tekmelemediğim zaman hemen endişelenir hemen doktorun yolunu tutardın. “Acaba bir şey mi oldu bu niye hareket etmiyor” diye. Günler ilerledikçe endişe korku ve heyecanın kalbinin ritmini bozmuştu farkındaydım annem.

Ey! Ayakları Cennete taç yapılan, evladın cenneti kazanmak için şart olarak razı edilmesi gereken Rabb’in iltifatına nail olan mübarek varlık. Babama bana şarkı söylemesi için sıkıştırırdın. Babam da “Hele o bir gelsin ben ona ne ninniler söyleyeceğim” derdi. Ama sen babama benim o gün de sizi duyduğumu söyleyerek taa o günden babama ninniler söyletmeye başlatmıştın. Ama bir müddet sonra babamın sesini duyamaz oldum. Sonra bir gün senin ağladığını duydum. Sandım ki benim sana verdiğim rahatsızlıklardan dolayı. Ama gerçeği öğrenmem çok sürmedi. Duydum ki devrin zalimi babamı içtimai hayatın dayanışma platformu sayılan sendika üyeliğinden, Evde hırsızlara karşı tedbir için benim geleceğime harcanmak üzere biriktirilen paraları “Bank Asya'ya” yatırmaktan terör örgütü üyeliği gerekçe gösterilerek babamı tutuklamışlardı. 

O günden sonra ben de seninle ağladım seninle endişendim. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı benim de dünyaya gelme vaktim yaklaşmıştı. Şimdi babamın beni karşılayamayacağını biliyordum ama umut işte. Belki ben geliyorum diye bırakırlar diye geçirdim içimden. Derken bir gece bana dünyaya gitme vaktim geldiğini söyledi mahiyetini bilmediğim bir varlık. Ben seni isteyerek sıkıştırınca ciddi rahatsız oldun. Yanında bulunan anneannemi de alıp yola çıktınız. Gidilen yerin hastane olduğunu duyuyordum. Hüzünlü bir sevinç belirse de sende, endişelerin daha fazlaydı. 

Artık yürüyemez olmuş adımlarını kısa kısa atabiliyordun. Ama benim acelem vardı. Vakit dolmuş, Rabb’in cenneti ayaklarının altına serdiği varlığın cemâlini görecektim. Seni görecek bir nebze de olsa babamın hapishaneye girdiğinden beri hiç gülmeyen yüzünü güldürecektim İnşallah. Annem! Ne kadar canının yandığının farkındaydım. Ama senin canını benden çok yakan başkaları vardı. Hastane kapısında eşi koluna girmiş destekleyerek yürüyen hamileleri görünce daha da arttı acıların. Yanına gelen birisi sana ne manaya geldiğini bilmediğim sorular sorduktan sonra kısa bir muayene etti. Bir hemşire sana, seruma katıp iğneyle kolundan ilaç vereceğini, bunun doğumu kolaylaştıracağını söylediğinde endişeliydin. Zaten yan odadan gelen kadın çığlıkları yeteri kadar seni korkutmuştu. Sana iğne yaptıktan sonra ben daha fazla rahatsız oldum. Senin acıların dayanılmaz olduğunda seni içeri aldılar. 

Canım annem, babamın yanında olmayışı seni ziyadesiyle üzse de sen Rabb’ine tevekkül eden güçlü bir kadındın. Hem ben seninle dinlerken sohbetleri, orada “Allah kimseye götüremeyeceği yüklemez “ demişti sohbeti yapan hoca ablanız. Rabbim sana yüklemişse bu yükü sen bunu kaldırabilecek güçtesin demektir. Evet doğum için seni yatırdıkları zaman heyecan ve korkun kalbini durduracak kadar şiddetlenmişti. Bir ara çektiğin acılara dayanamayıp bayıldığını hissettim . Sesin kesilmiş beni de endişelendirmiştin. Evet sen bayıldığında beni senden ayırdıklarını fark ettim. İlk defa ayrılığın ne demek olduğunu hissettim. Dayanamayıp ağladım annem. Beni önce baş aşağı tutup çevirdi ve popoma hafifçe vurdu ağzında maske olan açık mavi kıyafetli bir bayan. Sonra yumuşak bir beze sarıp götürdüler senden ayrı bir odaya. 

Beni annemden ayırıp başka bir odaya götürürlerken koridorda, babama müjde vererek bahşiş uman hemşire ismimi zikrederek “Bebek YILMAZ’ın babası kim” dedi. Anneannem “Buyur kızım Bebek YILMAZ’ın anneannesiyim” diye cevap verince, bahşiş hevesi kursağında kaldı zavallının. Kendi kendine söyleniyordu “Bu bebeğin babası nasıl adammış eşi doğum yapıyor kendisi ortalıkta yok. Belki de boşanmışlardır dedi diğeri.” Zavallı bilmiyor ki devrim zalimi babamı benden ayıralı aylar oldu.

Beni bir odaya götürdüler. Orada canımı yakan bir şeyler yaptılar. Topuğumdan kan alıp camdan bir kaba koyup götürdüler. Beyaz gömlekli bir bayan beni muayene ederken yüzünde endişeli bir hal vardı. Ne olduğunu bilmediğim adına “Küvez” denen şeye beni yatırdılar. Annemden ayrıları çok olmamıştı ama içimde bir endişe vardı. Yanımda konuşan hemşirelerden duyduğuma göre annemi kapıda babamı hapseden zalimin polisleri bekliyormuş. Taburcu olur olmaz tutuklayacaklarmış. Allah’ım beni burada kimlere bırakıyorsun ben annesiz ne yaparım diye çaresizce dua ediyordum. Bir ömür ihtiyacım olan Rabbimin lütfu annemin sütünden emmem gerekiyordu.

Ama ben daha annemle beraberken aylardır bu zalimin yeni doğan bebeklere musallat olduğunu duyuyordum. Sanırım şimdi benim başıma da geliyordu korktuğum. Ben doğmadan evvel eşini bulamadığı için yeni doğum yapmış bir bayanı eşine şantaj olarak kullanan ahlakı sukut etmiş küfürbaz savcılardan bahsediliyordu. Hapishanede eşini ziyarete giden bir anneyi biri özürlü beş çocuğunu dışarıda bırakarak gözaltına alanların olduğunu, yeni doğum yapmış bir hemşireyi hem de bayan olan bir savcı tutuklamış emzikli bir bebeği annesine hasret bırakmıştı. Hatta kendisine rica için gelenlere “Kafamı bozmayın bebeği de tutuklarım” diyecek kadar, vicdanı sükut etmiş savcıların olduğunu.

Sanırım büyüklerin duasından ziyade biz sabilerin ahı tutacak bu zalimi. Biz bebek ve yeni doğum yapmış kadınlara bu zulüm niye reva görülüyordu bilmiyorum ama sanırım daha önceki zalimlerin de metoduydu emzikli kadınlara ve bebeklere zulmetmek. Demek ki doğuran kadınlardan ve doğan bebeklerden korkulan bir şey vardı. Nasıl bir korkuysa bu, bütün zalimlerin başvurduğu yöntemler hep aynıydı.

Ben doğmadan evvel evimizde hafta da bir yapılan sohbette daha evvel yaşanılan bu tür hadiseler anlatıldıktan sonra tarihten örnekler vermişti annemin sohbet ablası.

“İbn-i Abbas şöyle rivayet ediyor” diye başladı sohbeti yapan Sena hoca “Peygamber (sav) şöyle buyurdular: Miraçta iken çok güzel bir koku aldım. Bu kokunun nereden geldiğini Cebrail’e sordum. Cebrail şöyle dedi: Bu, Maşite ve çocuklarının kokusudur.

Maşite kimdi? Anlatmaya başladı Sena hoca “Bir gün Maşite hatun, Firavun’un kızının saçını tararken elindeki tarak yere düşüyor ve Maşite hatun tarağı alırken farkında olmadan “Bismillah” diyor. Bunu duyan Firavunun kızı “Babamı mı kastettin” diye sorunca, o da “Hayır, ben, senin ve babanın da Rabbi olan Allah’ın adını söylüyorum” der. Firavun’un kızı yemez içmez bu duyduklarını babasına yetiştirir. Firavun kızından bu olayı duyunca gazaplanır. Askerlerine, Maşite ve çocuklarını derhal getirmelerini emreder.

Maşite Hatun ve evlatları Firavun’un karşısına çıkarılınca, Maşite’ye şöyle der.

-Senin İlahın kimdir?  
-Benim ve senin ilahın Allah’tır. 

Firavun Maşite hatunu bu inançtan vazgeçirmek için çok uğraşmasına rağmen başarılı olamaz. Maşite’nin inancından dönmeyeceğini anlayan Firavun hiddetlenir ve Maşite Hatuna 'bu inançtan dönmezsen seni ve evlatlarını canlı canlı yakarım' der.

Zayıf ve korkak karakterlilerin yöntemi hep böyle olmuştur. Güçsüz ve kimsesizler üzerinden güç gösterisi yaparak diğerlerine gözdağı vermek. Tehdit ve Şantajla istediklerini elde etmek.

Maşite Hatun Firavunun bu tehdidine güler ve, 'Bizi yakmakla imanımızdan döneceğimizi sanıyorsan yanılıyorsun, yakmak istiyorsan yak ama yaktıktan sonra kemiklerimizi defnetmeni istiyorum.' der. 'Üzerimizdeki hakkın hatırına bu isteğini yerine getireceğim' der Firavun.

Firavun büyük bir çukur kazdırıp etrafını pişirilmiş topraktan mamül tuğlalarla kaplatır. Ve içine çok büyük bir ateş yaktırır. Maşite hatunun gözleri önünde çocuklarını bir bir, canlı canlı bu çukura atıp yakarak öldürtür. Sıra en küçük çocuk olan Maşite hatunun kucağındaki birkaç aylık bebeğe gelince, Maşite Hatun’un sabrı da tükenmek üzeredir. İçinden tereddüt geçirir, zalime karşı pes etme ihtimali az da olsa belirir. Bir kucağındaki emzikli bebeğine bakar bir ateşe. Kucağındaki bu sabinin yakılması canını dudağına getirir. 

İşte tam burada kucağındaki sabi herkesin şaşkın bakışları arasında dile gelir yüksek sesle haykırır. 

-Anne! At kendini ateşe. Seninle cennet arasında sadece bir adım var. Ve Maşite Hatun kucağındaki bebekle birlikte atlar ateşin içine.

Firavunun eşi “Asiye Hatun” bu sahneyi görünce dayanamamış Firavuna yaptığımın büyük bir zulüm olduğunu haykırarak imanını izhar eyler. Firavun çok sevdiği eşi Asiye Hatunun bu durumunu kabullenemez. Önce Asiye Validemizin annesini çağırtıp, kızının bu davasından vazgeçmesi için telkinlerde bulunmasını ister. Aksi halde onun Maşite Hatundan beter şekilde öldürteceğini söyler. 

Hiç mümkün mü hakiki imanı elde etmiş bir insanın bir daha küfre girmesi. Hakiki imanı elde eden bir insan kainata meydan okuyabilir diyen Üstad Bediüzzaman, adeta Asiye Validemizi tarif ediyordu. Asiye Hatun'un annesi çok dil dökmesine rağmen davasından döndüremeyince Firavun, eşi Asiye validemizi çarmıha gerip günlerce işkence ettikten sonra acılar içinde öldürtür” 

İşte zayıf karakterlilerin ve korkak zalimlerin yöntemi hep böyledir. Ben küvezde yatarken annemi zalimin polisleri alıp götürmüş bir hafta kadar annemi görememiştim. Sonra anneannem beni anneme götürdü. Anneannemi içeri almadılar. Beni bir polis anneannemden alıp anneme götürdü. Annemi dar ve rutubetli bir yerde ağlarken buldum. Sanırım hem benden ayrılmak, hem de gördüğü muamele annemin canını yakmıştı. Annemden ayrıldıktan sonraki ilk buluşmamızdı. Beni görür görmez beni getiren polisin elinden kaptığı gibi bağrına bastı. Minik ellerimi öpüyor öpüyor, doyasıya kokluyordu. Burnunu boynuma dayayıp derin derin nefes alıyor, hıçkırıklara boğuluyordu. Adeta beni içine çekecek gibiydi. 

Annem dakikalarca bana sarılıp ağladı. Sonra bir bayan polisin sesini duydum. “Bu kadar drama yeter. Kes zırıltıyı” dedi anneme. Sonra tekrar beni anneme getiren polis beni annemden alıp dışarıda bekleyen anneanneme götürmek istediğinde annem çok yalvardı “Yavrum benimle kalsın ne olur” diye. Polisler ise anneme “Burası çocuk yuvası mı” deyip bir de annemi azarladılar. 

Bir polis beni annemden ayırıp dışarıda bekleyen anneanneme götürdü teslim etti. Anneannem de annemden farksızdı. O da hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Emniyet binasından çıktıktan sonra anneannem bir eczaneye uğrayıp benim için mama aldı. Biz eve döndüğümüzde yaşananlar karşısında bütün ev halkı son derece üzgün, kimsenin konuşacak mecali yoktu. 

Aradan bir hafta geçtikten sonra duyduk ki annemi mahkemeye sevk etmişler. Anneannem beni sarıp sarmalayarak annemin yargılandığı mahkeme salonuna götürdü. Biz sanık yakınlarının oturduğu yere geçtikten bir kaç dakika sonra annem elleri kelepçeli içeri girdi. Bana dönüp baktığında sessiz sessiz gözyaşları süzülüyordu yanağından. Bütün salon sessiz, hafif hafif annemin hıçkırık sesi geliyordu sadece.  

Yüksekçe bir yerde oturan hakim daha salona girer girmez anneme öyle bir bakışı vardı ki; mahkemenin neticesini tahmin etmek güç değildi. Annem hakkında iddianameyi hazırlayan savcı da kadındı. Hakim suçlamaları okumaya başladığında herkes şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. bu suçlamaları bir kadın savcı nasıl yapabilir diye şaşkınlık içerisindeydik. Bu savcı belli ki fıtratı bozulmuş bir zavallıydı. Anneme sırtlan gibi bakıyordu. Sonra o bakışlardan daha sert ve incitici suçlamalarda bulunmuştu anneme. Belli ki merhamet çoktan kalbinden sökülüp atılmıştı. 

Güya annem hükümete darbe yapmışmış! Hatta bu hizmet hareketine mensup kadınların doğumları bile darbenin bir parçasıymışmış! Önceden planlanmış devletin savcılarını zor duruma düşürmek, onları insafsız göstermek istemişlermişmiş! Bir sürü miş mişler sıralayıp iki saatten fazla mecali tükenmiş annemi ayakta tuttular. 

Ve neticede annemin tutuklanmasına, beni de annemle birlikte hapishaneye gönderme kararı aldılar. Şaşırmıştık ama annem sanki bu karara seviniyor gibiydi. Bilmiyoruz hapishaneye gönderildiğine sevinecek kadar ne gibi zulümler yaptılar gözaltındayken. Belli ki bana kavuşmayı her şeyden daha fazla arzuluyordu. Mahkeme karar verince annem döndü bana sevinçle baktı. Sanki dünya umurunda değildi artık. Bana kavuşmak onun için dünyalara değerdi. Bütün eşyamın bir çantadan ibaret olan eşyalarımı anneannem hemen orada anneme teslim etti. Artık annemin kollarındaydım. Annemin iki yanında polis olduğu halde kucağında ben varken kaçma şüphesiyle ellerini kelepçelemek istediler. Sonra aralarında konuşup kelepçe takmaktan vazgeçtiler. 

Mahkeme salonundan çıkıp hapishane aracına doğru ilerlerken; daha evvel annemin sohbet ablası Sena Hocanın dersinden hatırladığım, bir asır evvel devrin zalimlerine meydan okuyan Bediüzzamanın haykırışı geldi aklıma. 

YAŞASIN ZALİMLER İÇİN CEHENNEM!

Anne [Zeynep Zâhide] 17.2.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

Ekonomiyi MİT bavulları kurtaracak [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Ahmet Takan, Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Ankara Yenimahalle’deki kampusunda İstanbul ve Ankara’dan iki belediye başkanının sorguya çekildiğini yazdı. İki başkana yurt dışındaki paralarını Türkiye’ye getirmeleri, aksi takdirde kendileri için vaziyetin tatsız olabileceği nazik (!) bir dille aktarılmış. Akabinde Ankara’daki başkanın oğlu 650 milyon doları Türkiye’ye getirmiş. İstanbul’daki başkan da 400 milyon doların ikiletmeden getirip bozdurmuş. Böylece bavulla gelen 1 milyar 50 milyon dolarla Türk Lirası’na destek olunmuş.

Takan isim vermediği halde yazılanları üzerine alınmış olmalı ki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, sosyal medya hesabından Takan’ın iftira attığını iddia etti. İki başkanın kim olduğu da bu vak’anın doğruluk derecesinin ne olduğu da şu an itibarıyla bilinmiyor.

Takan gibi tecrübeli bir gazetecinin bu kadar teferruatı teyit etmeden yayımlaması çok ihtimal dâhilinde değil. Makalede atıf yapılan MİT vahim iddiayı net bir dille tekzip etmedikçe herkes gibi ben de isimleri bir kenara bırakıp vak’anın dehşet veren tarafları üzerinde duracağım. Bilgiler alenen teyit edilse bile isimlerin peşinen suçlu ilan edilmesi doğru olmaz.

BU KADAR PARANIN KAYNAĞI NE?

Esasında ciddi bir mesele ile karşı karşıyayız. MİT’in belediye başkanlarını alıp sorgulamasından başkanların bu kadar parayı nasıl ve nerede kazandığına, yüz milyonlarca doların yurt dışına nasıl çıkarıldığından geri getiriliş şekline varıncaya kadar dehşetengiz suallerin cevapsız kalması kabul edilemez.

Vasatî (ortalama) bir demokraside bile bahse konu iddiaların biri bile hazmedilemez. AB normlarında bir demokrasi olduğunuzu iddia ediyorsanız Romanya’da en son protesto hâdiselerinde görüldüğü üzere milyonların sokağa inip hükümeti sigaya çekmesinden rahatsız olmayacaksınız. Bilakis protestoları ‘demokrasi için şenlik vakti’ deyip alkışlayacaksınız. Suç işleyeni himaye etmeyecek, adaletin tecelli etmesine yardım edeceksiniz. Zira hukuk devleti başka bir tercih hakkı tanımıyor.

EL MUHABERAT DEVLETİ MİYİZ?

Hukuk devletinden geriye enkaz kalsa da biz inatla hukuku, demokrasiyi müdafaa edeceğiz. Bu vaka Türkiye’de kanun ve nizamın nasıl alt üst olduğunu ele veriyor. Suç ve suçlu ile mücadelede kantarın topuzunun kaçtığını söyleyenlere artık kulak verilmeli. Hükümetin şu suâllere cevap vermesini ve zahmet olmazsa muhalefetin de bu karanlık dosyanın aydınlığa kavuşturulması için harekete geçmesini bekliyoruz:

–MİT’e, Suriye’de El Muhaberat’ın yetkilerine benzer yetkiler mi verildi?

–MİT ne vakitten beri yurt dışında parası olanları sorguya çekme yetkisini haiz?

–Suriye’ye giden MİT TIR’larının üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanmamışken şimdi de MİT bavullarla dışarıdan dolar mı getiriyor? En fazla değer kaybeden paralar arasında gösterilen Türk Lirası’nı MİT bavulları kurtaracak öyle mi?

–Türkiye’de belediye başkanlarının maaşı belli. Ömür boyu koltuğu kaybetmese ve tek kuruş harcamasa bir belediye başkanının birkaç milyon liradan fazla birikimi olamayacağına göre 650 milyon dolar nasıl kazanılır?

–Vatandaşa ‘dolarını bozdur’ çağrısı yapan AKP, bünyesinde böyle isimleri barındıracak mı?

–Başka belediye başkanlarının da yurt dışında dolar hesapları var mı?

–Bu kadar para yurt dışına nasıl gönderildi?

–Bankacılık sisteminden swift yapılmadığına göre o kadar para kaçırıldığı esnada MASAK, Malî polis ve MİT uyuyor muydu?

–Böyle bir paranın tespiti halinde savcıların adlî tahkikat başlatması icap etmez mi?

–İsmi geçen kamu görevlileri suç delili olan paraları getirince mevzu kapanmış mı oluyor?

ALIN SİZE SUÇ ÖRGÜTÜ

Madem suç örgütü arıyorsunuz alın size örgüt. Dolarları toplayarak Türk Lirası’na darbe yapan iç mihrakları arıyorsanız suâllere cevap bulduğunuz anda o örgütü liderleri ile beraber deşifre etmiş olacaksınız. Yolsuzluk, rüşvet, iltimas, irtikap, kara para ve haksız kazanç… Türk Ceza Kanunu’nda tanımlı katalog suçlardan ne ararsanız hepsi var.

‘Kermese yardım etti’ diyerek ev hanımının banka hesabına el koyan, fakir talebeye burs veren işadamlarının şirketlerini TMSF’ye devreden irade ‘ne var bunda’ deyip geçmemizi beklemesin. Şeffaf ve adil bir mahkeme safahatı ile ismi geçen kamu görevlilerine (sorguyu yapan MİT mensupları dahil) hesap sorulmalıdır.

Bilvesile ifade edeyim: Türk Lirası, böyle kriminal işlerle kurtarılamaz. Londra’daki Hintli Herif birkaç hafta Borsa’ya nefes aldırır. MİT bavulları ile getirilen dolar banknotları da kalıcı bir rahatlama sağlamaz. Ekonomi gemisi su alırken güverteye yığınak yapmaktan daha absürt ne olabilir ki! Bunun için günü birlik şovları bırakın ve ekonominin içine düştüğü buhrandan çıkmasını sağlayacak sahih bir reçete hazırlayın.

Evvela hukukî teminatı geri getirin. Zulümlere, baskıya ve kutuplaştırıcı söyleme son verin. Tek delil olmadan siyasî saikle gasp edilen para, şirket, gayrimenkul namına ne varsa sahiplerine iade edin. Hâsılı tek adam rejiminde ısrar etmeyin kâfi.

MİT TIR’larının Suriye’de açtığı dertler gibi MİT bavulları da ekonomi gemisini batırabilir.

Bilmem anlatabildim mi?

[Semih Ardıç] 17.2.2017 [TR724]

Oyalanma muhacir! [Dr. Emin Aydın]

Herşeyin bizcesini yapma arzusunun ifrat derecesi, sorunlarımızın da bize has olduğunu zannedip, başkalarının tecrübelerinden alacak dersimiz olmadığı zehabına kapılmaktır. Oysa ne zulme maruz kalan ilk cemaat biziz, ne de zoraki hicret etmek zorunda kalan ilk muhacirler…

Geçmiş kavimlerin yaşadıkları ilahi ve insani felaketlerden ders alma emri Kur’anî bir emirdir. Özünde bir aksiyon cemaati olan Hizmetimizin atalet batağına saplanması büyük bir felakettir. Ama atalet batağına saplanan ilk cemaat biz değiliz. Harvard Business Review’de 2013 yılında yayınlanmış Peter Bregman imzalı bir makale atalet sorununun küresel firmaların da temel sorunlarından biri olduğunu anlatıyor. Bir liderlik koçu olan Bregman, hayatı dev dalgaların üzerinde sörf yapan sporcular gibi yaşamak gerektiğinin altını çiziyor ve özetle şunları söylüyor: İster başarılı bir deneme olsun, isterse başarısız, bütün sörfçüler düşerler. Tekrar deneme enerjisini sadece düşmenin bu sporun doğasında olduğunu kabullenenler bulurlar. Hayatta iflas edebilir, evliliğinizi kaybedebilir, işten atılabilirsiniz. Sorun düşmekte değil. Düştüğü yerde kalmaktadır. Düşerim korkusuyla içselleştirilen atalet, çoğunluk düşmenin vereceği zarardan daha fazla zarar verir insana…

Etrafımdaki pek çok muhacirde yeni bir şeyler yapma iradesini erteleyen iki duygusal sapma tespit ettim.

Biri korku. Ya yapamazsam endişesi. Bu Hizmetin önden giden atlıları, gittikleri ülkelerde kalacak bir adres bile bilmeden yollara koyuldular. Aczimiz, ilahi dergahta şefaatçimiz oldu. ‘Bu gurbet şartlarında yapamam’ diyen, ‘Vatanımdayken ben yapmıştım’ şirk-i hafisini ima ettiğini bilmeli. Allah her yerde büyük, her yerde Kâdir, her yerde nigehban. Seni vatanında iken istihdam eden, hicretinde iken de istihdam eder. Yeter ki temellük etme. Yeter ki vaziyet-i marziyeni al. Oyalanma muhacir!

Diğeri ümit. Bir şey olacak ve döneceğiz ümidi… Mümin tabiatı itibarıyla ümitvardır. Geçende ataletine destansı bir hüzün havası ve ‘yıkılmadım, yatıyorum’ rengi katmaya çalışan bir dosta ‘Sabrını bile aktif yapan bir cemaat, ümidini nasıl pasif yapar?’ diye soruverdim. Sonra nefsim ‘O sözü bana söyle, bir daha söyle, bir daha söyle!’ diye bağırdı. Demek ondan çok bana lazımmış. Bizde icmali fikirden sonra aksiyon esastır. Aktif sabır, hiperaktif ümit ey muhacir!

Hizmetimizi dışardan seyreden ve içinde bulunduğumuz toplumlara yapabileceği katkının farkında olan bir İngiliz psikolog, Türkiye’den gelen esnafların sırayla yaşadıklarını anlatıp, dinleyenlerin de ağladıkları bir toplantımıza şahit olmuş. Şunları söyledi bana:

Bu zulüm eninde sonunda bitecek. Vatanınızda şimdi hapiste olanlar, dışarıda eşsiz ve işsiz yaşayanlar size, ‘bizim için ne yaptınız’ diye soracaklar. Onlara, ‘Biz de sizin yaşadıklarınıza ağladık durduk,’ diyemezsiniz.

Metafizik gerilim için Türkiye’den size doğru sağlıklı bir bilgi akışının olması lazım. Ama sizden geriye de sağlıklı bir bilgi akışı olmalı. Şu anda Türkiye’de olanlar için yapabileceğiniz tek şey ‘Hizmetimiz dimdik ayakta ve bizim için kapı kapı dolaşıyor, çalışıyorlar’ mesajını vermektir. Bilgi hep Türkiye’den size akıyor; bu tek yönlü akış sizi atalete, Türkiye’dekileri de ümitsizliğe sürükler.

Kötülüğe karşı buğzu diri tutmak için ürettiğiniz söylem, düşmanınızı olduğundan daha büyük, kendinizi de olduğunuzdan daha çaresiz görmenize yol açmamalı. Böyle bir durum iyilik iradenizi ve mücadele enerjinizi söker alır.

Son olarak gazeteci arkadaşlarıma bir küçük taktiksel uyarı: Müdafaa ederken hattı değil sathı müdafaa esastır. Ama saldırırken satha değil hatta, hattın en zayıf noktasına saldırılır.

[Dr.Emin Aydın] 17.2.2017 [TR724]

Referandum ve siyasi intiharlar [Erhan Başyurt]

16 Nisan referandumu Türk siyasi hayatında bir kırılma noktası olacak.

Birçok siyasi aktörün koltuğu sallanacak, siyasette yüzler değişecek…

***

Referandumdan ‘evet’ çıkarsa, Binali Yıldırım hem başbakanlık hem de AKP Genel Başkanlığı koltuğundan düşecek.

Başbakanın gerek yasanın Meclis’te geçmesi gerekse referandumda ‘evet’ çıkması için gayretleri aslında kendisini imha etmek için…

Yıldırım zaten varlığının Türkiye’yi bölmek olduğunu, “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var” diyerek itiraf etmiş ve ‘siyasi harakiri’ yapmıştı.

***

Referandumdan ‘evet’ çıkarsa, 7 Haziran seçimlerinde kaybeden AKP’nin iktidarını tek başına sürdürmesini sağlayan ve ‘Tek Adam’ karşıtı söylemlerinden sebebi anlaşılmayan bir nedenle dönüş yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli siyasi intiharda bulunan ikinci isim…

Başkanlık seçimlerinde yaşanacak kutuplaşma nedeniyle, MHP’nin yüzde 10 barajını ilk seçimde aşma ihtimali her geçen gün azalıyor.

Partide liderlik yarışına girenler ile ‘Tek Adam’ sistemi karşıtı güçlü isimlerin ihracı, MHP’yi güçlendirmiyor aksine zayıflatıyor.

PKK ile masayı deviren AKP de milliyetçi söylemler ve güvenlikçi politikalar ile MHP tabanını kendisine çekiyor.

MHP’nin barajın üstünde kalabilmesi, ancak liderlik hesaplaşması ve yeni yüzler ile mümkün olacak görünüyor.

***

Referandumda ‘evet’ çıkarsa, Meclis dışı partilerin büyük çoğunluğu güç kaybedecek.

Bir koalisyon hükümeti ihtiyacı kalmadığı ve yüzde 10 barajı devam ettiği için ‘küçük partiler’ daha da küçülecek…

Başkanlık sistemini uygulayan çoğu ülkede zaten iki parti arasında ağırlıklı rekabet yaşanıyor.

Türkiye’de de siyasal sistemin bu şekilde evrilmesi şaşırtıcı olmayacak, ya da küçük partiler iki büyük partinin rekabetinde ‘bir blokta yer almak hesabıyla’ ayakta kalmaya çalışacak.

***

Referandumda ‘evet’ çıkarsa, CHP’yi de muhtemel bir deprem bekliyor.

AKP’nin yeni sistem önerisi, ‘Sünni çoğunluğun karar vereceği’ hesabına dayanıyor.

“Kılıçdaroğlu nasıl seçilsin ki, ne korkuyorsunuz?” açıklamaları bu plana bir gönderme.

Bu nedenle, CHP’nin yeni sistemde iddialı hale gelebilmesi için CHP’de yeni bir liderlik kavgası şaşırtıcı olmayacaktır.

***

Referandumda ‘evet’ çıkarsa, AKP’li vekiller ve AKP teşkilatını çok zor günler bekliyor.

‘Tek Adam’ sistemine geçiş ve olağanüstü hal uygulamaları için vekillerin, referandum çalışmaları için de teşkilatın firesiz desteğine ihtiyaç duyan AKP yönetimi, “Dere geçerken at değiştirilmez” diyerek, parti içine yönelik ‘sivil darbe’ operasyonlarını ertelemişti.

Haklarında fişlemeler tamamlanan AKP’de, ‘evet’ sonrası milletvekilleri ve belediye başkanları dâhil kapsamlı tasfiyeler ve belki tutuklama dalgaları uygulanacak.

***

Referandumda ‘hayır’ çıkarsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan güç kaybedecek.

‘Evet’ çıkması halinde en kazançlı siyasi olacak Erdoğan, sandıktan ‘hayır’ çıkması halinde de en fazla itibar kaybına uğrayan isim olacak.

‘Hayır’ çıkması durumunda Erdoğan’ın 2019’da yeniden Cumhurbaşkanı seçilebilmesi, referandum öncesine göre çok daha zorlu bir ihtimal…

***

Referandumda ‘hayır’ çıkarsa, AKP’de genel başkanlık için bir hesaplaşma gündeme gelebilir.

Özellikle 15 Temmuz sürecinde sindirilen muhalifler, eski tüfekler ve demokrasi yanlıları seslerini yükseltmeye başlayacak.

AKP’nin parti ve hükümet olarak daha onurlu ve adil bir yönetim ortaya koyması ve girdiği her seçimi kaybeden Yıldırım’ın değişmesi ve ‘düşük profil’ yerine ‘güçlü başbakan’ talebi gündeme gelecek.

***

Referandumdan ‘hayır’ çıkarsa, CHP güç kazanacak, Meclis dışı partiler nefes alacak.

***

Sonuçta referandumdan ‘evet’ de çıksa, ‘hayır’ da çıksa Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli süreçte ‘siyasi intihar’ eden isimler…

***

Referandumdan ‘evet’ de çıksa, ‘hayır’ da çıksa genel başkanları ve milletvekilleri tutuklanan HDP, demokrasi çizgisinde kalmaya devam ederse kilit bir parti haline gelebilir.

***

Referandumdan ‘evet’ çıksa da ‘hayır’ çıksa da, Türkiye’nin yeni bir kitle partisine ve yeni bir lidere duyduğu ihtiyaç patlama yapacak.

Siyasetin yeni dönemi siyasi boşluğu dolduracak böyle yeni bir siyasi partinin çıkıp çıkmamasına göre şekillenecek…

[Erhan Başyurt] 17.2.2017 [TR724]

Bir ülke nasıl batırılır? Venezuela örneği… [Haber-İnceleme: Kemal Ay]

2013’te kansere yenik düşerek iktidarını devreden Venezuela’nın ‘efsane’ popülist lideri Hugo Chavez, ilk kez TV’lere çıktığında bir ‘hain’di. 1992’de, ‘gerillalarla işbirliği yapan bir subay’ olarak darbeye kalkışmıştı ancak başaramadı. Teslim oldu. TV’de halka hitap etmesi ve pişmanlığını dile getirmesine izin verildi. “Şimdilik” dedi Chavez, “darbenin amaçlarına giden yollar erişilmez durumda.”

1992’de Carlos Andrés Pérez’i devirmeyi başaramadı Chavez ama kısa süre sonra Pérez görevinden azledildi ve yerine geçen Rafael Caldera, darbecileri affetti. Ülke krizdeydi, halk siyasete olan inancını kaybetmişti. Kısa vadede işlerin düzeleceğine dair bir ümit yoktu.

Hugo Chavez, hapisten çıkar çıkmaz bu ‘dip dalga’nın üzerine giderek ‘yeni Anayasa’ vaadiyle seçimlere girdi. Yüzde 56 oyla, başkan seçildi. Aralık 1999’da referandumda kabul edilen ‘yeni Anayasa’ ile koltuğunun yetkilerini arttırdı, Senato’yu kaldırdı (tek Meclis’li yapıya geçti) ve orduyu daha etkili bir konuma getirdi.

KRİZLERİ AVANTAJA ÇEVİRDİ

Ancak ‘yeni Anayasa’nın, ekonomiye bir faydası olmamıştı. Ülkedeki kriz ve çalkantılar sürüyordu. Bu arada, 2000’de Chavez ülkedeki petrol rezervlerini kontrol eden şirketin tamamen devlet kontrolüne geçmesi için çalışırken, tuhaf bir ‘darbe’ oldu. Ancak başkanlık sarayına yürüyen ve Chavez’in istifasını sağlayan muhalefetin bir ‘lideri’ yoktu. Bu sebeple de birkaç gün içinde dağıldı. Chavez, daha güçlü popüler destekle başkanlığa devam edecekti.

Bu süreçte onu yerinden etmek için çeşitli girişimler oldu (birçoğu Amerika destekliydi ve Chavez bu başarısız girişimler sayesinde iktidarını daha da perçinledi) ancak 2004’teki karşı-referandum başarısız geçti. 2005’teki seçimlerde muhalefet boykot kararı verdi ve bütün iktidarı Chavez’e altın tepside sunmuş oldu. Güçlü ordu, petrol endüstrisinde tam yetki ile birlikte Chavez, Küba’daki Castro modelini örnek alarak toplumun geniş bir kesimine ‘sosyal yardımlar’ dağıtmaya başladı.

Latin Amerika popülizminin alametifarikası olan bu ‘sosyal yardımlar’, petrol geliriyle finanse ediliyordu ve dünyada petrol fiyatlarının yükselmesi, Chavez’in popülaritesinin de artmasını sağladı. Böylece ‘ne solcuyum, ne sağcı’ diyerek iktidara gelen Chavez, ‘sosyalizmin bayraktarı’ konumuna gelecekti.

‘CHAVİSMO’ İŞ BAŞINDA

İktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Chavez, önce ordudaki ‘sadakatsiz’ generalleri görevden aldı. Sadece kendisine karşı sorumlu bir ‘milis grubu’ kurdu ve ‘devrim muhafızları’ adı altında silahlı para-militer gruplar inşa etti. Medyada, akademide ve kilisede ‘Chavez yanlıları’nın önü açıldı.

2007’de gücünü daha da arttırmak için yine bir ‘yeni Anayasa’ referandumuna gitti. Ancak muhalefet bu kez kazanacaktı. Dahası 2008’deki seçimlerde de muhalefet önemli şehirlerin belediye başkanlıklarını aldı. Ancak Chavez, onlara bütçe vermeyerek cezalandırdı.

2010’daki seçimlerde muhalefet oyların yarısına yakınını aldı ancak seçim sistemi sebebiyle parlamentoda 98’e 67 Chavez’in partisinin üstünlüğü vardı. Chavez’i memnun etmek için, kendisine 18 aylık ‘Kanun Hükmünde Kararname’ çıkarma yetkisi verildi. Böylece parlamentoyu bypass edebilecekti.

2011’de kanser teşhisi konunca, Küba’da (Fidel Castro’nun tıp alanındaki yatırımları sağolsun) tedavi görmeye başladı. Ölüme yaklaşması, toplumda Chavismo’nun (Chavez sevgisi) yeniden yükselmesini sağladı ve seçimlerde 23 belediyeden 20’sini partisinin adayları kazandı.

Venezuela’nın “21. yüzyıl sosyalizmini” temsil ettiğini, düşünenler için Chavez, yenilikçi bir figürdü. Ancak ülke ekonomisini tamamen petrole bağımlı hâle getirdi ve diğer alanları neredeyse tamamen devlet kontrolüne alarak gelişmelerinin önünü kesti. 2006’da dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a “Şeytan” diyerek uluslararası üne kavuştu. İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’la ve Küba eski lideri Fidel Castro’yla iyi ilişkileri, dikkatleri çekiyordu.

EKONOMİK KRİZİ GÖREMEDEN ÖLDÜ

Buraya kadarki bilgiler, The Guardian’ın Chavez’in ölümünden sonra yayınladığı kısa biyografisinden. Bunları anlatma sebebim, Venezuela’nın şu an yaşadığı ekonomik krizin ve toplumsal çöküşün sebeplerini göstermek.

Chavez’in ölümüyle, aynı partiden Nicolas Maduro iktidara geldi. Maduro’nun yönetim biçimi, Chavez’den farklı değildi ancak ‘liderlik’ etmesi gereken zamanda belki de hiç beklemediği bir gelişme oldu ve dünyada petrol fiyatları, tarihin en düşük seviyesine geriledi. Sosyal yardımlarla ayakta duran geniş halk kesimleri, bir anda geçim kaynaklarını kaybetmişti.

Latin Amerika’nın en iyi hastanesi olarak gösterilen Caracas’taki Jose Manuel de Los Rios çocuk hastanesi, imkânsızlıktan hastaların taleplerini karşılayamaz hâle geldi. 1998’de ülkedeki toplam üretimin yüzde 40’ını sağlayan Valencia bölgesinin üretimi, yüzde 10’a geriledi. Bir zamanlar ‘Güney Amerika’nın en zengin ülkesi’ olarak anılan Venezuela, dünyanın en kötü ekonomisine sahip hâle geldi.

Ocak 2017’de açıklanan rakamlara göre, ülkede enflasyon yüzde 800’e ulaştı. Dünya ekonomileri arasında en yüksek oran. İşsizlik oranı yüzde 7,3 olarak açıklanıyor ancak çalışanların önemli bir kısmı devlet memuru olsa da, maaşlarını alamıyor. Ülkenin bazı kesimlerinde resmen ‘kıtlık’ yaşanıyor. 2016’da Venezuela ekonomisi, yüzde 18,6 oranında daraldı. IMF’nin beklentilerine göre 2017 sonunda enflasyon yüzde 1,660’a tırmanacak. Yakın zamanda Çin ve Rusya’yla petrol karşılığı yaptığı kredi anlaşmalarında da ülkenin ‘takvimin gerisine düştüğü’ açıklandı. Ekonomik olarak ülke öyle bir durumda ki, petrol ihraç edecek kadar bile maddî imkân bulamayabiliyor.

MUHALEFETE GÖZ AÇTIRMIYOR

Bütün bunlara rağmen Rusya ve Çin, Venezuela hükümetini ‘anti-Amerikan’ duruşu sebebiyle desteklemeyi sürdürüyor. Her ne kadar Çin, Latin Amerika’da rotasını Küba’ya çevirse de, Kremlin’in Venezuela’ya arka çıkmaya devam edeceği görülüyor.

2016’nın yaz ayları boyunca muhalefet başkanlık referandumu için çırpındı ancak Anayasa Mahkemesi ve devletin diğer önemli organları Maduro’nun partisine ‘bağlı’ olduğu için, sürekli engel çıkartılıyor. Muhalefetin çoğunluğunda olan Meclis, Anayasa Mahkemesi’nin müdahaleleri sebebiyle, Maduro’nun ‘gücüyle’ baş edemiyor. Maduro’dan yaka silkenlerin oranı yüzde 75’lere tırmandı, ekonominin düzelmesi yönünde herhangi bir emare görülmüyor ancak Venezuela liderinin son icraatı, CNN İspanyol’u ülkeden kovmak oldu.

Tabi bu arada çiçeği burnunda Trump yönetimi, birkaç gün önce Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Tarık el-Aysami’yi, Meksika-ABD arasındaki uyuşturucu ticaretine dâhil olduğu gerekçesiyle ‘kara listeye’ aldı. Finansal yaptırım ve seyahat yasağı koydu. CNN İspanyol hamlesi, bunun üzerine geldi. Trump, ayrıca 14 yıldır hapiste bulunan muhalefet lideri Leopoldo Lopez’in serbest bırakılması çağrısı yaptı.

Geçen Ekim ayında Papa Francis, Venezuela’da barışçıl bir çözüm için Nicolas Maduro ile görüşmüştü. Ancak muhalefet Papa’yı, Maduro’yu ‘aklamakla’ suçladı. Ülkedeki ‘bölünmüşlük’ sandık demokrasisinin bile doğru düzgün işlemesine imkân vermiyor. Venezuela, son yıllardaki kriz sebebiyle en çok göç veren ülkeler listesinde ilk 10’a tırmandı.

Bu arada Maduro yönetiminin en büyük problemlerinden birisi, Sony tarafından hazırlanan ve Hugo Chavez’in hayatını anlatan ‘El Commandante’ isimli dizinin yayınını durdurmak ya da ona alternatif ‘yerli ve milli’ bir versiyonunu çekmek. Bu noktada, Trump yönetiminin Venezuela’ya müdahalesi artarsa, Maduro’nun buradan yeni bir popülist dalga yakalayabileceği konuşuluyor. Ancak asıl korkulan ‘dip dalga’ ülkede yer yer baş gösteren şiddet eylemleri. İç savaş ihtimali, Venezuela için hiç de uzak değil.

İktidarı tek bir grubun elinde tutmaya çalışmak, yakın tarih sayısız örnekle ispat etti ki, ‘pahalı bir prodüksiyon’. Dayatma, istikrarsızlık doğuruyor. Bundan da en çok ekonomi zarar görüyor. Kısa vadede popülist politikalarla memnun edilen halk, uzun vadede kaybettiklerinin farkına varamıyor. Daha güçlü (efektif) başkan, yeni, yepyeni Anayasa ya da ‘milli irade’ popülizminin sonu her yerde aynı…

[Kemal Ay] 17.2.2017 [TR724]