Dizi dizi hamaset [Cem Mora]

Son filmi ‘Buğday’ın galasını Beştepe’de yapan yönetmen Semih Kaplanoğlu bile “Yok böyle tarih, yok böyle bir Abdülhamid, yok böyle bir saray…” sözleriyle isyan etse de, işaret mikrofondan verildi. Kitleleri meydanlardan ve ekranlardan konsolide etme konusunda ‘usta’ olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Neydik ne olduk, bunu bilelim, tarihimizi bilelim,” girişinden sonra Düzce’de sadede geliyor: “Bilmek için ‘Payitaht’ dizisini izleyin.”

“Mehmetçik Kut’ül Amare” de, “Diriliş Ertuğrul” gibi, “Payitaht” gibi tarihsel olayları vesile yapıp güncel göndermelerle ve güzellemelerle kamu kesesinden bir propaganda dizisi olarak TRT’de yayınlanmaya başlandı. Yapımcı ve senarist yabancı değil. ‘Hamaset’ filmlerinin tanıdık ismi Mehmet Bozdağ. “Diriliş Ertuğrul”dan sonra ‘ihale’ yine ona kalmış. Sponsorlar ise Türk Hava Yolları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İGDAŞ gibi devlet kurumları.

Şaibeli 15 Temmuz ‘darbe’si ile orduyu yeniden dizayn eden AKP hükümeti bunun psikolojik ortamını sağlamak için Mehmetçik serisine devam sinyalini TRT’nin genel müdürü İbrahim Eren’in demeciyle veriyor.

Mehmet Bozdağ’ın yapım ve senaryosunu üstlendiği, yönetmenliğini Mustafa Şevki Doğan’ın yaptığı “Mehmetçik Kut’ül Amare” dizisinin kadrosu Kaan Taşaner, İsmail Ege Şaşmaz, İlker Aksum, Gamze Özçelik, Özgü Kaya, Yevlayiva Dedova, Semih Ertürk, Uğur Karabulut, İsmail Hakkı ve usta oyuncu Serdar Gökhan gibi isimlerden oluşuyor.

Tarihçi Sinan Meydan bir gazeteye verdiği demeçte yapılanları ‘düncülük’ olarak nitelerken “Tarihi yanlış okuyarak, işine geldiği gibi okuyarak mevcut siyaseti temellendirmek. AKP’nin yaptığı bu. Ama bunu sadece AKP yapmadı. Alman faşistleri de örnek. Almanyada da 1930’larda böyle bir tarih okuması yapılmıştı” ifadelerini kullanıyor ama, bu sözleri duymazdan gelineceği çok açık. Hitler Almanyası’ndan Humeyni İran’ına, El Beşir tecrübesinden Saddam taktiklerine kadar farklı örneklerden ödünç aldıklarıyla ‘kokteyl’ bir diktatörlük kuran AKP kendi ajandasını uygulamakta kararlı.

Yoksa Erdoğan’a mağduriyet sağlayan ve başkanlık yolunda önünü açan o meşhur şiir, dizinin fragmanında kullanılmazdı. 1999 yılında yine bir miting meydanında okuduğu ve Pınarhisar Cezaevi’nde kısa süreli hapis cezasıyla neticelenen, Ziya Gökalp’in “Asker Duası” şiirinin bazı sözlerinin şaire ait olup olmadığının ne önemi var!

Popüler tarihçi Murat Bardakçı istediği kadar Gökalp’in şiirine “montaj yapılmış” desin. Erdoğancılar o meşhur dizeleri şimdi etkili fon müziği eşliğinde TRT’den ülkenin her yerine ulaştırıyor:

“Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, müminler asker”

Seferberlikte Çerkez Ethem’in ordusunun neferiymiş izlenimi veren Kafkasyalı askerlerle birlikte senaryoda merkeze ‘gamalı 3 hilalli’ Teşkilat-ı Mahsusa işaretlerinin olması da bilinçli, Nusra ve ÖSO kılıklı ‘Osmanlı askerleri’ de… ‘Batıya akan nehir’in sularını tersine çeviren ve üzerine HES’ler inşa eden Yeni Türkiye müteahhitleri Hafız Esad türü bir istihbarat rejimini çoktan kurdular. Camiler artık rejimin mahalle karakolu oldu. Dizide çöle savaşmaya gitmeden önce askerlerin talim yaptığı yerler de basına yansıyan partili milis güçlerinin ‘atış alanı’ olarak kullandığı ormanlık alanlara ne kadar benziyor! Ya Ayasofya meydanında nutuk irad eden İslamcı genç? O zaman da parmaklar bir ideolojinin ‘işaret dili’ olarak kullanılıyor muydu, tartışılır. Fakat Mağrip’ten Ortadoğu’ya ‘Müslüman Kardeşler’in işaret parmaklarını göğe doğru kaldırdıkları ve İslamcı gençlerin ‘tekbiiir’ sloganına eşlik eden sahne sanki bugünü anlatıyor gibi.

Yine fragmanda tekrarlanan “İslam topraklarının, Kur’an diyarlarının hürriyeti için kendi hürriyetimden vazgeçmeye talibim” sözü kişisel özgürlüklerin askıya alındığı OHAL Türkiye’si için tarihsel referans adeta.

Evet, artık “dün dün, bugün bugün” değil, dün de bugün!

1952 yılına kadar Türkiye’de Kut Bayramı olarak kutlanan Kut’ül Amare Zaferi’nin, Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olmasıyla kaldırıldığı bir gerçek. Menderes yönetimindeki 20. hükümetin aldığı kararın ardından geçen uzun yıllardan sonra NATO ile ilişkilerin limoni olduğu, Avrasyacılığın geçer akçe olduğu bugünlerde dizinin başlamasını da “tesadüf” sözcüğü ile açıklamak çok zor.

Dizi dizi hamasetin bir anlamı olmalı, değil mi?

[Cem Mora] 19.1.2018 [Kronos.News]

Günahsız insan mı var? [Bârân]

İNSAN ÂDEM SOYUNDAN, GÜNAHSIZ OLANI YOK.
SADECE FARK ŞURADAN, GÜNAHLAR AZ VEYA ÇOK.

ZELLESİ ENBİYADAN, ÜMMETLERDE MASUM YOK.
AF DİLEMEK KULLARDAN, BAĞIŞLANANSA PEK ÇOK.

PİŞMANLIK DUYULMADAN, AFFA UĞRAMAK DA YOK.
NEDAMET SAFHASINDAN, FİRDEVSİ PEYLEYEN ÇOK.

GÖZYAŞI AKITMADAN, MÜJDEYİ BEKLEMEK YOK.
CEYHUN OLAN YAŞLARDAN, SÖNEN ATEŞLER DE ÇOK.

BERÎ OLMAZ HATADAN, İNSANDA HİÇ SINIR YOK.
KORUNMAZSA ŞEYTANDAN, SEYYİATI OLUR ÇOK.

ALLAH’IN KORKUSUNDAN, İSYANLARA DALAN YOK.
NEFSİNE İTİMATTAN, KAYBEDENLERSE PEK ÇOK.

YOL GEÇER İSTİĞFARDAN, BAŞKA DA BİR YOLU YOK.
RAHMAN’IN KAPISINDAN, SEVİNÇLE GİRENLER ÇOK.

CAN BEDENDEN ÇIKMADAN, ÜMİTSİZLİK ASLA YOK.
NİCE GÜNAHKÂRLARDAN, CENNETE GİDENLER ÇOK.

HACALET DUYGUSUNDAN, SIYRILANA KEREM YOK.
UTANAN İNSANLARDAN, AFFA KOŞANLAR DA ÇOK.

CEHENNEMDE AZAPTAN, KÂFİRİN ÂZÂDI YOK.
NASİPLENSE İMANDAN, ŞEFAATÇİSİ PEK ÇOK.

ÜMİTVARIZ RAHMAN’DAN, FÂNİ OLANDAN HİÇ YOK.
RABB’İMİZİN AFFINDAN, BEKLENTİLERİMİZ ÇOK.

SEN KOVMA DERGAHINDAN, ZATEN BAŞKA MELCE’ YOK.
SANA EL AÇANLARDAN, DUYDUK Kİ KURTULAN ÇOK.

[BÂRÂN] 19.1.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Mahkemelerin dikkate almadığı AYM’nin ‘Alpay-Altan kararı’ Resmi Gazete’de yayımlandı [TR724]

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın bireysel başvurusunda verdiği hak ihlali kararlarının gerekçesi Resmi Gazete’de yayımlandı. Gerekçeli kararı aynı gün yüksek mahkemenin internet sitesinde yayınlanmıştı. Karar, bugün Resmi Gazete’de de yayımlandı.

Anayasa Mahkemesi, Alpay ve Altan’ın tutuklamanın hukuki olmaması gerekçesiyle yaptıkları bireysel başvurulara yönelik ‘kişi hürriyeti ve güvenliği’ hakkı ile ‘ifade ve basın özgürlüğü’ haklarının ihlal edildiğine karar vermişti.

Söz konusu ihlal kararları oy çokluğuyla alınırken, Mehmet Altan hakkındaki kararın bir örneğinin, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne, Alpay hakkındaki kararın bir örneğinin ise ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine hükmedilmişti.

AYM’nin kararının ardından hem Alpay ve Altan’ı yargılayan hem ağır ceza mahkemeleri hem de bir üst mahkeme tahliye taleplerini reddetmişti.

[TR724] 19.1.2018

Devlet hastanesindeki skandalı ortaya çıkaran çalışan: Yılda 450-500 hamile çocuk geliyor [TR724]

İstanbul’daki Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 115 hamile çocuk ile ilgili kayıtların polise bildirilmediğini ortaya çıkaran hastane çalışanı İclal N., yılda 450-500 arası hamile çocuğun hastaneye geldiğini söyledi.

İstanbul Küçükçekmece’deki Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2017 yılında 5 ayda yaşları 18’in altında 39’u Suriyeli 115 çocuğun hamile olduğunun saptanmasını ve durumun polise bildirilmemesini sağlayan hastanede çalışan İclal N. yılda 450-500 arası hamile çocuğun hastaneye geldiğini söyledi.

Hürriyet’tin haberine göre, İclal N., “16 yaşındaki hamile bir kız doğum için bizim hastaneye geldi. O sırada doğumhaneye ben de indim. O gün korkudan çığlık çığlığa ağlayan o kızın sesi hâlâ kulaklarımda. O çocukları düşündükçe bu işin peşini bırakmamaya karar verdim” ifadesini kullandı.

Aynı hastanede Haziran 2012’den beri görev yaptığını söyleyen N. şunları anlattı:

‘2016 ve ÖNCEKİ YILLARA BAKAMADIM’

“Ailemden aldığım eğitim gereği mesleğimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. 9 Mayıs 2017’de hastanenin Sosyal Hizmet Birimi’nde görev almaya başladım. Olay önce, hastaneye gelen ve hamile olduğu anlaşılan 17 yaşındaki bir çocuğun raporu ve emniyete yapılması gereken bildirim yazısının olmaması ile ortaya çıktı. O gün benim yerimde nöbetçi olan N. D.’den gerekli evrakları istedim. Ancak bunlar verilmedi. Bu durumu tutanak altına aldık ve hastane yönetimine bildirdim. Bir süre sonra geçmiş ayları kontrol ederek eksik bir evrak olup olmadığını tespit etmek istedim. Ben bu birimde 2017’de göreve başladığım için 1 Ocak 2017- 9 Mayıs 2017 dönemini kontrol ettim. 2016 ve önceki yıllara bakamadım bile.”

‘TUTANAKLA İLGİLİ İŞLEM YAPILMADI’

“5 ay 9 günlük süreçte hastaneye gelen 18 yaşın altındaki hamile çocuk sayısı 250 civarında. Bu çocuklardan 115’i için emniyete bildirimin yapılmadığını tespit ettim. Diğer çocuklar için bildirim yapılmış. 115 çocuk ile ilgili emniyet birimine bildirim yapılmadığı gibi hastane polisinin protokol defterinde de kayıtları yok. Yaptığım tespiti tutanak altına alarak başhekim yardımcısı A. A.’ya bildirdim. Tutanağın tarihi 12 Haziran 2017. Ancak bu tutanak ile ilgili bir işlem yapılmadı. En son, dilekçe ile başvuruda bulundum. 15 gün içinde dilekçeye yanıt verilmesi gerekirken yine yanıt gelmedi. 29 Eylül günü başhekim yardımcısı A.A.’nın odasına giderek sözlü olarak da dilekçenin akıbetini sordum. Bu görüşmeden 3 gün sonra görev yerim değişti. Hastane binasının dışında Sefaköy’de bulunan Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde görevlendirildim. Bu birime görevlendirildikten sonra avukatımla da konuşarak konuyu savcılığa bildirmeye karar verdim. Elimdeki listeler, tutanakları diğer evraklarla birlikte savcılığa başvurduk. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı ihbar dilekçemden sonra, 3 Ekim günü ifademi de aldı.”

‘O ÇOCUĞUN AĞLAYIŞLARI HALA KULAKLARIMDA’

“Bu hastaneye yılda ortalama, 18 yaşın altında 450-500 hamile çocuk geliyor. Bizim görevimiz, çocuk yaştaki hamile çocuklar ile ilgili durumu bir üst yazı ile polise bildirmek. Eğer acil bir vaka varsa, çocuğu önce hastanede koruma altına alırız. Direkt ilgili polis birimine haber verilir. Ki polis de artık bu konularda çok hassas ve hızla duruma müdahale ediyorlar. Hayatım boyunca unutamayacağım bir çocuk var. Yaşı 16’ydı. Tecavüze uğramıştı. Ailesi hastaneye getirdi. Esasında kürtaj yaptırmak istemişler ama çok geç kalınmış. Doğumhaneye indirilince benim de haberim oldu ve doğumhaneye indim. Burada 5-6 kadın daha bulunuyordu. Bu çocuk da doğum için buraya getirilmiş. Ben oraya gittiğimde, doğum sancısı çeken kadınların çoğu çığlık çığlığaydı. Ben 32 yaşındayım bu yaşımda ben bile öyle ortamda korkarım. O çocuğun yanına gittim. Kadınların çığlıkları nedeni ile çok korkmuş ve ağlıyordu. O çocuğun o ağlayışları hâlâ kulaklarımda. 4 yıl önce yaşadığım bu olay bende büyük bir etki yaratmış durumda. Bugün bu 115 çocuk ile ilgili derdimi anlatmak için çalmadığım kapı kalmadı hastane içinde. Üstelik dışlanan ben oldum.”

‘ÇARESİZ DURUMDALAR’

“Bu insanlar savaştan kaçıp gelmiş. Çok çaresizler. Dil bilmiyorlar, çoğu okula gitmiyor. Para yok… O çocukların kim bilir ne hayalleri vardı. 16 yaşında hamile kalan Bayır Bucak Türkmen’i bir kız geldi hastanemize. Bu kız ile uzun bir vakit geçirdim. Dini nikahlı olduğu 18 yaşındaki başka bir çocuktan hamile kalmış. Kızı ile ilgilendiğim için annesinin bana sarılışını unutamam.” dedi.

SORUŞTURMA AÇILDI

Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, 115 ‘hamile çocuk’ ile çocuk ile ilgili çifte soruşturma yürütüldüğünü açıkladı. Başsavcılık açıklamasında, mağdur çocukların tümünün ifadeye çağrıldığı belirtildi. Başsavcılık tarafından yapılan açıklamaya göre, eski başhekim A. A. ve hastane personeli N. D. ile ilgili soruşturmayı memur suçları savcısı yürütüyor.

[TR724] 19.1.2018

Bizim tavuklar ve Çiftlikbank [Semih Ardıç]

Başlıkta geçen isimleri ben uydurmadım. Türkiye’de yeniden türeyen Saadet Zincirlerine verilen isimler bunlar. İçlerinde en fazla Çiftlikbank konuşulsa da onun gibi yüzde 45-50 kâr vaadiyle para toplayan 11 şirket var.

Çılgın Tavuklar, Maden.İm, Çiftlikmania, Ukash İnternet Hizmetleri, Skp Teknoloji Sanal Market, Cashçiftlik, Elit Çiftlik, Birlik Beraberlik Tarım Hayvancılık, Çiftlikshop, Bizim Tavuklar, Ekolium Bilişim… Her biri ötekinden daha fazla dikkat çeken isimler bulmuşlar…

KONYA HOLDİNGLERİNİN YERİNİ ÇİFTLİKBANK’LAR ALDI

Şaka gibi gelse de bu tabela şirketleri yeni Türkiye’nin hormonlu ekonomisinde kendisine yer bulabiliyor.

Birlik Beraberlik Tarım’dan Bizim Tavuklar’a, Cashçiftlik’ten Çılgın Tavuklar’a varıncaya kadar birbirinin kopyası, bir masa ile bir kasadan ibaret şirketler on binlerce kişiden milyonlarca lira topladı. Dolandırıcılık iddiaları ayyuka çıksa da para tahsilatı dolu dizgin devam ediyor.

SÜLÜN OSMAN’IN HALEFLERİ

‘Köprüyü satan adam’ olarak nam salmış Sülün Osman’ın bugünkü halefleri devletin gözü önünde aynı filmi tekrar çekiyor.

Geçmişte halkı soymak için kurulacak saadet zincirlerinde ‘holding’ ibaresinin geçmesi makbuldü. Halihazırda ‘bank’, ‘tavuk’, ‘maden’ ve ‘çiftlik’ gibi ibareler tercih ediliyor. Müşterek tarafı halkı soymak olanların yola çıkarken ‘holding’ yerine çiftlik ya da maden demesindeki değişimin ne manaya geldiğini sosyologlar araştıracaktır. ‘Babasının çiftliği’ sözünün çıkış noktası ve tedai ettirdiği diğer hissiyat da psikologların sahasına giriyor.

KONYA HOLDİNGLERİ VE JETPA

Daha ziyade insanlardaki kazanma hırsının şirketleri, sektörleri ve aileleri nasıl felaketlere sürüklediğine ve devletin mesuliyetine temas edeceğim.

1990’larda Titan zinciri vardı. Muhafazakâr camiada da Konya holdingleri türemişti. Ne bankalar ne borsa ne de döviz onlarla yarışabiliyordu. Senelik kazancın ana paranın yarısını bulacağı belirtiliyordu. Başlangıçta fabrika, otel ve hastane gibi müşahhas yatırımlar yapılsa da vakit geçtikçe bunların daha fazla para toplamak için vitrin süsü olduğu anlaşıldı. Hazır tesisler de iş bilmezlerin elinde iflas etti.

AKGÜNDÜZ YİNE DOLANDIRDI YİNE SERBEST

Fadıl Akgündüz de Jetpa ile aynı kulvara girmişti. Akgündüz, Türkiye’nin ilk yerli arabası İmza’yı imal edecekti, Siirtspor’a gol kralı Tanju Çolak’ı transfer etmişti. Yakında Avrupa Şampiyonu olacaktı Siirtspor. Ne İmza markalı araba geldi ne de Siirt şampiyon olabildi.

Jetpa battı, unvanı Fadıl Akgündüz’e ‘lakap’ olarak kaldı. ‘Jet Fadıl’ denilince dolandırılan on binlerce insan akla geliyor.

Mamafih aynı Akgündüz birkaç sene evvel Caprice Gold Oteli’nin maketi ile 1 milyar liradan fazla devre mülk sattı. Bu sefer sarık taktı, cübbe giydi, sakal bıraktı ve Cübbeli Ahmet Hoca’nın himayesine girdi. Verilen fotoğraflar prim yaptı, paralar çuval çuval geldi. Amma velakin inşaat bitmedi, Akgündüz evvela hapse girdi. 2 bin 400 sene hapis talebi ile yargılandığı davada geçen sene tahliye edildi.

MAĞDURLAR DERNEK KURDU

Mağdurlar, Caprice Golda Mağdurları Derneği’ni kurdu ki seslerini hükûmete duyurabilsinler… Bu hususta ne kadar muvaffak oldukları müphem. Zira Akgündüz dernek üyelerinin paralarını buharlaştırdığı halde elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor. İhlas Finans Mağdurları Derneği, 2001’den bu yana 450 milyon doları İhlas Holding’in patronu Mücahid Ören’den alamadı. Dava açanlardan bazıları parasını geri aldığı günü göremeden vefat etti.

Dün Titan ya da Jetpa, bugün Çiftlikbank… Gazetelerde, televizyonlarda tanıtımları yapılan bu yapıların hayal tacirliği yaptığı fark edildiğinde iş işten geçiyor. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçiyor. Sistemi kuranların üzerinde ne gayrimenkul ne de şirket hissesi oluyor. Şirkete ortak olduğunu zannedenler paralarını istediğinde karşılarında hala, teyze, kayın birader ya da çaycıyı buluyor.

BAKANLIK NE İŞ YAPAR?

Titan’da, Konya holdinglerinde, Jetpa’da ve bugün Çiftlikbank modellerinde hayal tacirliği yapıldığından devletin haberdar olmaması mümkün değildir. Fatura ve irsaliye olmadan iki ton patatesin bile pazarda satılmasına müsaade etmeyen devlet alenen para toplanmasına niye göz yumuyor?

Bir değil iki değil… Devlet, vatandaşın hukukunu gözetmekle mükelleftir. O kadar müessif vak’a yaşandığı halde Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci -acak, -ecek babında konuşuyor. Hayal tacirliği yapan 11 şirketin teftiş ediliyormuş…

SAVCILAR NİYE SESSİZ?

Müfettişler tahkik edecek, rapor hazırlayacak, savcılar ondan sonra harekete geçecek, öyle mi? Tabiî halkın parasının hesabını soracak cesur yürek bir savcı çıkarsa… O arada Çiflikbank, Bizim Tavuklar para toplamaya devam edecek.

70 yaşında ihtiyarın tezgahını yerle bir eden, terazisine el koyan zabıtalar ve onların amirleri her ne hikmetse organize dolandırıcıların adreslerini basmıyor, kapılarını mühürlemiyor.

Kanun tüketiciyi muhafaza etme vazifesini Ticaret Bakanlığı’na vermiş. O koltukta oturan Tüfenkci de, “Çiftlikbank tek değil, onun gibi 11 tane daha var” diyorsa vatandaş derdini kime anlatacak? Sizi oraya vitrin süsü diye mi oturttular?

BİN ŞİRKETE KAYYIM ATAMAYI BİLİYORLAR

Hizmet Hareketi ile gönül bağı olduğu için bin şirkete bir gecede kayyım atamakta mahir hükûmet, mevzunun içinden çıkamıyorsa yayımlasın bir Kanun Hükmünde Kararname olsun bitsin.

Gazete, televizyon, radyo ve internet sitelerinden müteşekkil 200’e yakın kuruluşu kapatırken gösterilen cevval tavrı burada da görmek istiyoruz. Kâr hırsının mağlubu olmuş on binlerce kişi var. Suçluların kanun nezdinde hak ettikleri cezaya çarptırılmadığı her gün yeni mağduriyetlere kapı aralıyor.

Fadıl Akgündüz ve Çiftlikbank’ın kurucusu Mehmet Aydın’ın hâlâ müteşebbis edalarıyla ahkam kesmesi kabul edilemez.

KAYIPLARA KARIŞACAKLARINI BAKAN BİLİYOR

“Saadet zinciri gibi çalışıyorlar. Somut mal alım-satımı olmadan yüksek kâr vaadiyle insanları sisteme dahil ediyorlar. 3-4 ay ödeme yapıyorlar. Ondan sonra ödeme yapamayınca ortadan kayboluyorlar.”

Yukarıdaki sözleri ben sarf etmedim, bizzat Ticaret Bakanı Tüfenkci ifade ediyor. O halde bakanlık, kolluk kuvvetleri, savcılar neyi bekliyor? Herhangi bir Avrupa memleketinde böyle bir saadet zinciri kurulamaz. Aklından geçirenler olsa da hepsi hapsi boylayacağını ve kolay kolay gün yüzü göremeyeceğini bilir.

BİZİM TAVUKLAR ÖTEKİ KAZLARI YOLUYOR

Son hâdise gösterdi ki Türkiye’de devirler geçse de hayal tacirliği geçer akçe olmaya devam ediyor.

Demek ki alan razı satan razı olunca Bizim Tavuklar öteki kazları yoluyor…

Bizim Tavuklar ve Çiftlikbank gibi dolandırıcılara göz yuman iktidarın, Kanada’dan mercimek ve nohut, Sırbistan’dan et, Sudan’dan zeytinyağı ithal etmesine niye şaşırıyoruz ki!

[Semih Ardıç] 19.1.2018 [TR724]

Afrin nereden çıktı? [İskender Derviş]

OHAL’in 3 ay daha uzatıldığı şu günlerde, bir de ülkede ‘Seferberlik Hâli’ ilan edilirse şaşırmamak gerekir. Suriye’nin kuzeyindeki 50 bin nüfuslu Afrin şehrine yönelik bir operasyon başlatması beklenen Türkiye, ABD ve Rusya arasında yine bir denge tutturmaya çalışıyor. ABD, Afrin konusunda ‘yetkisiz’ olduğunu açıklayarak topu Rusya’ya attı. Rusya ise ‘Afrin’e gireceğiz’ diye direten Türk yönetimi ile ‘Afrin’e kalkan uçakları indiririz!’ diye tehdit eden Suriye yönetimi arasında arayı bulmanın peşinde.

Tabi bunlar işin görünen kısmı. Askerî uzmanlar Afrin operasyonunun tehlikeli olabileceğini söyleyedursun, arka planda nasıl pazarlıklar döndüğünden pek haberimiz yok. Afrin operasyonunun detaylarını görüşmek üzere Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Rusya’da temaslar yapıyor. Öte yandan ABD’den gelen ‘PYD açıklamaları’ Ankara’yı kızdırıp duruyor. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın ‘yok canım niye kızdıralım sizi’ yönlü açıklaması, ‘Afrin’le alakamız yok’ lafından sonra düşününce, Türkiye’yi ‘kendi hâline bırakma’ stratejisi gibi görünüyor.

Nitekim Erdoğan da küskün. Trump telefonlarına dönmemiş. O dönmeyince de aramayacakmış!

Türkiye’nin Suriye’ye ‘ufak ufak’ tampon bölgeler inşa edip (İdlib’i hatırlayın) buraları hem silahlı muhalif gruplar hem de Türkiye’deki gayrimemnun Suriyeli mülteciler için ‘yerleşim yeri’ olarak kullanmaya çalışması, elbette Suriye yönetiminin dikkatini çekiyor. ‘Tamam ülkenin kuzeyini biraz serbest bıraktık ama o kadar da değil!’ demeye getiriyor Suriyeliler her fırsatta. PYD’nin hem ABD hem de Rusya’nın ‘olurunu’ almış olması, Beşşar Esad yönetimini o konuda ‘etkisiz’ davranmaya itse de, Türk ordusunun kuzeydeki faaliyetleri karşısında bir şey deme ihtiyacı hissetmişler belli ki.

ÇATLAKLAR DERİNLEŞİRKEN

Bu çerçevede Suriye’nin geleceği konusunda Rusya, İran ve Türkiye’nin arasındaki çatlakların derinleşmeye başlamasından kimin en çok faydalanacağı da aşikâr: Esad yönetimi. Erdoğan her fırsatta ‘Esad gitmeli!’ dese de, son sözü Rusya’nın söyleyeceği bir denklemde, ‘herkesin mutlu olması’ gibi bir durum pek mümkün görünmüyor. Neticede Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyinde tutmak istediği silahlı muhalif grupları, Esad yönetiminin kabul edebileceğine pek ihtimal verilmiyor. Öte yandan Rusya ve İran’ın da ‘sahada yıllarca çarpıştığı’ kimseleri hoş göreceğini beklemek abes olur.

Türkiye aslında, 2011’de başlattığı Suriye politikasının tamamen reddi anlamına gelen Rusya ve İran’la ittifak etme hamlesinin gereğini yerine getiriyor. Silahlı muhalif gruplara ‘borçlandığı’ için de ne yardan ne de serden vazgeçebiliyor. Bu arada PYD meselesini ABD’ye yönelik bir çeşit söylemsel kalkan olarak kullanıyor. Mesela ABD öncülüğündeki koalisyondan yapılan ve son düzeltilen PYD’yle sınırda ordu kurma hamlesine karşılık, ‘O zaman biz de Afrin’e ve Menbiç’e gireriz’ diyerek blöf yapıyor. Sonra İbrahim Kalın çıkıp, Afrin’in Kürtlerle ilgisi yok diyor.

SURİYE OYUNUNDA BİR TUR DAHA

Bütün bu ‘ne yaptığı anlaşılamayan’ hamlelerle birlikte Erdoğan rejimi, Suriye’deki dış politikasını bir zemine oturtmaya çalışıyor. Nitekim İdlib’de böyle bir şans bulduğunu düşündü. Ancak 10 Ocak’ta Suriye rejiminin buradaki silahlı muhalif gruplardan Heyet Tahrir el Şam’ı bahane ederek hava saldırısı başlatması, Rusya’nın buna karşılık açıktan Türkiye’den taraf olmaması, İdlib rüyasının son bulması anlamına gelebilir. Nitekim AKP’ye yakın analizciler de İdlib’in Halep gibi olabileceğinden endişe ettiklerini gizlemiyorlar. İdlib’in Halep’leşmesi ise Türkiye’ye yeni bir mülteci dalgasının habercisi olur.

İşte bu sıkışıklığı aşmak için Afrin’e yönelmek isteyen Erdoğan, bunu ABD karşıtı bir hamle olarak tasarlamıştı fakat ABD’nin topu Rusya’ya atması, planları bozmuş görünüyor. Mevlüt Çavuşoğlu’nun Rusya ve İran’dan Afrin için hava sahası desteği isteneceğini duyurması ve Rusya’daki Hulusi Akar’ın medyaya yansıyan ‘endişeli’ fotoğrafları, Rusya’nın İdlib konusunda ve Erdoğan’ın Esad’la ilgili ‘uzlaşmaz’ tutumundan ötürü rahatsız olduğu izlenimi uyandırıyor.

Ağustos 2017’de medyaya yansıyan haberlerde ‘Rusya ve İran’la Afrin mutabakatı’ denilmişken, şimdi Afrin konusunda çeşitli alternatiflerin masada olması, Rusya’da görüştükleri ve ‘barıştıkları’ iddia edilen Erdoğan ve Esad’ın yeniden ‘bozuştukları’ anlamına da gelebilir. Bu da Suriye oyununda bir tur daha dönüleceğini gösteriyor. Fakat ne demişler, ‘fazla naz âşık usandırır’. Hele ki Putin, ABD’nin akbaba gibi beklediği Suriye politikalarında bir ‘konsensüs’ oluşturamazsa, bunun acısını Erdoğan’dan çıkarmak isteyebilir.

[İskender Derviş] 19.1.2018 [TR724]

Çivi çakacak yer kaldı mı? [Mehmet Yıldız]

Geçen iki yazıda AKP iktidarının 15 Temmuz öncesinde yargıya müdahalelerini örneklerle ele aldık. Bu yazıda 15 Temmuz sonrası adaletin çivisinin nasıl çıktığını, gerek ilk derece mahkemeleri gerekse yüksek yargıda kararların mahkeme salonlarında değil Saray’da verildiğini, yargılamaların yapıldığı duruşmaların sadece bir tiyatrodan ibaret olduğunu örnekleriyle yazacağız.

15 Temmuz’a gelinceye kadar, iktidarın hoşuna gitmeyen kararlar veren hâkim ve savcıları sürgün ya da en fazla açığa alma tehlikesi bekliyordu. Meslekten çıkarma, hapse atma gibi cezalar istisnai olup rastlanılmayan bir durumdu. 25 Nisan 2015’te Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve bazı polislere tahliye kararı veren hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer’le, 25 Aralık’ın Hâkimi Süleyman Karaçöl dışında tutuklanan hâkim yoktu. Ardından Erdoğan’ın nedense en hassas olduğu konu, MİT tırları soruşturmasının hâkim ve savcıları tutuklandı. Görüldüğü gibi tutuklu yargı mensubu sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu.

15 Temmuz öncesi asker, polis, akademisyenler gibi yargıda da işi sağlama almak isteyen iktidar, darbe sonrası toplanacak/tutuklanacakların listesini büyük bir titizlik ve gizlilik içinde hazırladı. 16 Temmuz günü erkenden toplanan HSYK, hangi ara darbeye karıştıklarını araştırıp soruşturmaya gerek kalmadan 2 bin 745 hâkim ve savcı hakkında darbeye teşebbüs etmek suçlamasıyla gözaltı kararı verdi. Sonraki aylarda bu ihraç veya tutuklamaların sayısı toplamda 5 bine yaklaştı.

Daha düne kadar beraber yiyip içtikleri, aynı servisi kullandıkları, aynı lojmanı paylaştıkları 5 bine yakın meslektaşının başına gelenler, şimdilik göreve devam eden hâkim ve savcıların verdiği kararları elbette etkiledi. Bugünler ne ki, daha 2014 yılında Erdoğan’ın damadının sahip olduğu medya grubunun avukatı adliyelerde terör estiriyor, istediği kararları çıkarabilmek için hakimleri tehdit ediyor, ‘bu dosya beyefendinin önüne gidecek kararınızı ona göre verin’ diyebiliyordu.

O gün sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen avukat cübbesi giymiş mafya bozuntuları bugünler de öyle çoğaldı ki, hâkim ve savcıların bunların tehditlerine kulak asmama lüksü kalmadı.

Hâkim bunların hoşuna gitmeyen bir karar mı verdi. Twitter’da hazır kıta bekleyen iktidar yanlısı troller devreye giriyor. ‘Olamaz… olabilemez…’ çığlıkları yukarılar tarafından derhal görülüyor ve anında müdahale ediliyor. O kararı veren hâkim veya savcı ya kararını düzeltiyor ya da kendine bir yer beğeniyor. Bu yer en iyi ihtimalle Türk bayrağının dalgalandığı herhangi bir Anadolu kasabası. Kötü ihtimal mesleğini kaybeder. En kötü ihtimal, malum yaftayı yiyip hapsi boylar.

Bugüne kadar yaşanan yüzlerce vakada her şey genellikle beş aşamada gerçekleşiyor. Bunu çarpıcı bir örnekle açıklayalım.

5 AŞAMADA YARGIYA MÜDAHALE ÖRNEĞİ

1. Mahkeme tahliye kararı verir

31 Mart 2017 tarihinde, İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu 25 gazeteciden 21’inin tahliyesine karar verir.

2.Troller bu karara isyan eder

Bu tahliye kararından hemen sonra sosyal medya şu mesajlarla çalkalanır:

“Eğer bu hainler yeniden tutuklanmazsa birileri çok ağır bedel ödeyecek. Bilerek söylüyorum bunu. Yıkılacak ortalık.” (6:39 PM) Cem Küçük

“Bekir Bozdağ (Adalet Bakanı) bu akşam HSYK’yı acil toplamalı ve bazı hâkimler ile ilgili işlem yapılmalı. Milletin talebi budur.” (6:50 PM) Cem Küçük

“Adı belli FETÖ’cüleri tahliye eden her savcı ve hâkim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur. Herkes bunu bilsin.” (7:08 PM) Cem Küçük

“Adalet Bakanlığımız, HSYK harekete geçti. Hainler salınmayacak Allah’ın izniyle.” (9:40 PM) Cem Küçük

“Bu yetmez… tahliye kararlarının altında imzası olan hakimler tek tek toplanacak.” (9:46 PM) Ersoy Dede

3. ‘Devlet’ harekete geçer

Bu mesajları alan Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HSYK 1. Daire üyesi Kenan İpek, yine twitter hesabından saat 00:17’de şu açıklamayı yapar:

“FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı TÜRK YARGISININ ve HSYK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü AZİM ve KARARLILIKLA sürdürülecektir.” (1/04/2017, 00:17).

4. Karar iptal edilir

Tüm bu olanlardan sonra, tahliye edilen 21 gazeteciden 20’si serbest bırakılmamış, tahliye edildikleri halde “anayasal düzeni değiştirmeye ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla 1 Nisan 2017 saat 1.15 civarında yeniden gözaltına alındı ve tutuklandı.

5. Hakimler açığa alınır

Ve final…

3 Nisan 2017 tarihli bir haber: Gazetecilere tahliye kararı veren hâkimler açığa alındı

Habertürk’ten Fevzi Çakır’ın haberine göre, geçtiğimiz günlerde ‘FETÖ’nün medya yapılanması’ davasında 21 kişiye tahliye kararı veren Mahkeme Başkanı İbrahim Lorasdağı, hakimler Barış Cömert ve Necla Yeşilyurt Gülbiçim, HSYK tarafından açığa alındı.

Bazen bu kadar uzun aşamalardan geçmeye gerek kalmıyor. Testiyi kırmadan tedbirini alan Nasrettin Hoca gibi, HSK aksi bir karar verme ihtimali olan mahkeme heyetini değiştiriveriyor. Böylece karar verildikten sonra düzeltmek için yukarıdaki zahmetlere girilmemiş oluyor. Tıpkı şu örnekte olduğu gibi: Tutuklu CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun davasına da bakan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 2. Ceza Dairesi’nin başkanı bir kez daha değişti. Aynı dairede üye hakim Hülya Köşüm’ün yeri de değiştirildi.

Veya Aydın Doğan’ın SPK davasında olduğu gibi Erdoğan’ın adalet bakanını arayıp da ‘yarın duruşma var, aman ters bir şey olmasın’ demesine ihtiyaç kalmıyor artık. Örneğin şu olayda olduğu gibi: Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na karşı açtığı davalara bakacak hakim, gece yarısı kararnamesiyle görevden alındı. Yerine Erdoğan’ın danışmanlığını da yapmış yeni bir isim atandı.

Hukuk devletinin tabutuna çakılan kaçıncı son çivi!

Her hukuksuzluk sonunda söylenen klişe bir söz oldu: Hukuk devletinin tabutuna son çivi çakıldı. Bu sözün bir anlamı yok artık.

2016 yılında Can Dündar ve Erdem Gül hakkında hak ihlali kararı vererek tahliye kapısını açan Anayasa Mahkemesi, Dündar ve Gül’ün 3 aylık tutukluluğunu bitirdi. AYM’nin bu kararına ‘tanımıyorum, uymuyorum, saygı duymuyorum’ diye tepki gösteren Cumhurbaşkanı Erdoğan, AYM kararına uyup Dündar ve Gül’ü tahliye eden İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesini ‘AYM’nin kararına uymak zorunda değildi! Yerel mahkeme bu karara direnebilirdi. O zaman AYM’nin kararı boşa çıkacaktı.’ diyerek eleştirmişti.

Bu konuşmanın üzerinden 23 ay geçtikten sonra her nasılsa Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın başvurularını gündeme alan AYM aynı şekilde bir karar verdi. Yaklaşık 17 Aydır tutuklu olan Alpay ve Altan için hak ihlali kararı veren AYM tahliye edilmeleri gerektiğini vurguladı.

2 yıl önce Erdoğan’ın sözlerini dikkate alan İstanbul 13 ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri Anayasa Mahkemesi kararına direndiler, Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın tahliye talebini reddettiler. AYM tarihinde ilk defa rastlanan bir durumdu bu. 13 ve 26. Ağır Ceza Mahkemelerinin AYM kararını tanımamalarına destek hükümet içinden geldi.

2014 yılında İlker Başbuğ için aynı gerekçelerle tahliye kararı veren AYM kararına övgüler yağdıran Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Alpay-Altan için verdiği karar için AYM’nin çizgiyi aştığını iddia etti.

Bu arada Alpay ve Altan’ın avukatları, 13 ve 26. Ağır Ceza Mahkemelerinin kararlarına karşı bir üst mahkeme olan 14 ve 27. Ağır ceza mahkemelerine itiraz ettiler ama sonuç değişmedi.

Ben bu olayın hukuk devletinin tabutuna çakılan son çivi olduğu kanaatinde değilim. Bir çivi daha var. O da AYM kararının tanınmadığı, iç hukukta etkili bir başvuru yolunun kalmadığı bir yerde son çare olarak kapısını çalacakları AİHM’den bir karar çıkması halinde Erdoğan iktidarının ne yapacağı. Bugüne kadarki uygulamalardan anlaşılan AİHM kararının da tanınmayacağı yönünde. İşte o gün hukuk devletinin tabutuna son çivi çakılmış, yetmemiş bir de üzerine kurşun dökülmüş olacaktır.

[Mehmet Yıldız] 19.1.2018 [TR724]

Üstadın talebeleri nasıl namaz kılardı? (2) [Cemil Tokpınar]

Geçen haftaki yazımızda Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin yakın talebelerinin namaz kılışlarından örnekler vermiştik. Bu hafta da aynı konuya devam edeceğiz. Üstadın kendisine, “Hayatım, hayatınla devam edecek” iltifatında bulunduğu Mustafa Sungur Ağabeyle başlıyoruz.

Mustafa Sungur Ağabeyin namaz kılışını defalarca gördüm, imamlığında teravih dâhil birçok kereler namaz kıldım, namaz kılışını hayranlıkla seyrettim ve âdeta bakmaya doyamadım. Onun gibi namaz kılan görmedim diyebilirim. Namaza niyet edişi, öne hafif eğilerek kılışı, bilhassa Fatiha’yı, sureleri, tahiyyatı okuyuşu bambaşkaydı. Bunları okurken üzerine basa basa ve yürekten okuyor, âdeta gözleri kayıyor, kapanıyor, açılıyor ve beyazı gözüküyordu. Sanki bir yokuşu tırmanır gibi, çok istediği bir şeyi almak için yalvarır gibi namaz kılışı vardı. Hemen bütün namazlarında yaşadığı âlemden kopmuş ve farklı bir âlemde imiş gibi bir hâli vardı.

İlk ziyaret ettiğinde Üstad, “Namaz kılıyor musun?” diye sorunca, “Kılıyorum ama bizimki nerede, sahabeninki nerede Üstad’ım?” cevabını veren Sungur Ağabey, şu müjdeyi alır:

“İnşaallah bir gün o da olacak.”

1981- 82 yılında İlahiyat Fakültesinde öğrenci iken kaldığımız Bağlarbaşı dersanesinde yapılan derslere müsait olduğu haftalar gelir, kendine has okuyuşuyla ders yapardı. Dersten sonra kendisini soru yağmuruna tutar, hatıralarını anlattırırdık. Bir akşam Üstad Hazretlerinin nasıl namaz kıldığını sormuştuk. Anlatmayla kalmayıp bizzat namaz kılışını taklit etmiş ve şöyle demişti:

“Üstadımız namaza başlarken ‘Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, İlâhî ya Rabbî, İlâhî ya Rabbî, İlâhî ya Rabbî’ dedikten sonra ‘Allahüekber’ diyerek namaza girince hemen bina sallanırdı.”

Şimdi de şahitlerin dilinden onların namazdaki hallerini okuyalım:


Fethullah Gülen Hocaefendi Anlatıyor:

Kim onu öyle bal-kaymak yudumluyor gibi, secdede ayrı bir derinlik, kavmede ayrı bir derinlik, hatta üzerinde namaz kıldığı halının nakışlarını görmeyecek kadar gözleri öbür âlemde, yanına gelmişler, gitmişler.

Şimdi Sungur Ağabey’in ufkunu yakalayabilmek için Hz. Üstad’ın huzurunda bulunmak, o insibağı yaşamak lazım biraz. Onun gizli açık hayatında öyle enginliklere vakıf olmuşlar ki, bakışının bizim bakışımız seviyesinde kalması düşünülemez, çok farklı bakıyor, farklı görüyor. Biz bakar-kör gibi bakıyoruz ona… Onu o hususî kıyafetiyle şöyle böyle bir insan olarak görüyoruz. Oysa onun mânâsı cismaniyetini aşkın olduğundan dolayı ihtimal o mânâda bir mecazîdir. Ama Allah o mecazî mânâya bir güç vermiş, kapıyı da kapamıştır. Onlar muhtevayı görüyorlar. Zarfa değil de mazrufa bakıyorlar. Belki zarf silinip gidiyor, tamamen mazrufu gördüklerinden, böyle bir görme her zaman olmuştur.

Bugün dünyanın dört bir yanında hicret buutlu bir göç dalgası varsa, bu anil-merkez güçten kaynaklanmaktadır. Bu gücün arkasında arpa kadar bir şeyi hediye olarak kabul etmeyen Hz. Bediüzzaman vardır. Hulûsi Efendi, Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Abdullah Yeğin ve emsali dava erleri vardır. Hayatlarını Allah Resulünün Suffe Ashabı gibi geçiren ve Sahabe saffetinin temsilcileri olan kişiler vardır. (Mustafa Sungur, İhsan Atasoy, s. 216)


Dr. Said Enver Çeleğen Anlatıyor:

Çoğu insanı hayattan kopartacak hastalık tablolarında Sungur Abi’nin etkilenmediğini pek çok defa müşahede etmişimdir. Bu nedenle Sungur Abi için “sıra dışı hasta” tanımını kullanmak yanlış olmaz. Kırk dereceyi aşan ateşi, cihazın sinyalle uyaracak kadar yükselmiş şekerine rağmen kısa bir müdahaleden sonra “bu gece Kadir gecesi, benim Bedi’de olmam lazım” diyerek hastaneden tüm ısrarımıza rağmen, nazikçe cevaplarla ayrılması ve geceyi cemaatle beraber Bedi’de ihya etmesi maddî kıstaslarla ölçülmeyeceği aşikârdır.


MEHMED FEYZİ PAMUKÇU

Musa Özdağ (çocukluk ve gençliğini yanında geçiren, uzun yıllar hizmetinde bulunan zat)

İnsanın Cenab-ı Hakk’a kulluğunun esası ve her türlü ibadeti cami olan namaza ayrı bir önem verirlerdi. Namazlardan bahsederken adeta ağzından bal akardı. Kulluktan bahsederken ciddileşir, hal ve tavırlarıyla bunu belirtirdi. Biz de onun bu tavrından, kitaplardan elde edemeyeceğimiz bir ciddiyet dersi alırdık. Namaza alelade kalkmazlar, söz ve hareketleriyle bu ulu ibadete hazırlanırlardı.

Abdest alırken üstüne başka bir örtü örterlerdi. Abdestten sonra giydiği elbiseyi çıkarır, şalvarını giyer, sarığını başına koyar, sonra da cübbesini üzerine giyerdi. İnşirah Suresi’ni okuyarak saç ve sakalını tarar ve aynaya bakarak “Allâhümme kemâ hassente halkî, fe hassın hulukî” (Allah’ım yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir) duasını okurdu. Bazen namazdan önce güzel koku sürünürlerdi. Sonra seccade sererdi. Bu şekilde insan namaza konsantre olurdu. Bu arada kendine ait etkileyici sesiyle dualar okurdu.

Namazdan önce mutlaka ezan okurduk. Bazen kendileri okurlardı. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin namaz kılacağı odayı gelin odası gibi süslediğinden bahsederlerdi. Namazdan önce odasını havalandırır, güzel kokularla tezyin eder, bir şölen havası içinde ibadete dururdu.

Namaz içinde okuduğu şeyleri genellikle duyardık. Ona has harfleri mahreçlerinden çıkaran, derunî ses tonuyla inleyişlerini duydukça ürperirdik. Namazdan sonra bize döndüğünde yüzündeki nur çok daha farklı olurdu. Hatta “Bazı zatların yüzündeki nurdan hangi namazı kıldığı bilinir” derdi. Beş vakit namazın ayrı ayrı nurlara sebep olduğunu dile getirirdi. (İhsan Atasoy, Bediüzzaman’ın Sır Kâtibi Mehmed Feyzi, s.244-245)


BEKİR BERK

Abdülhamid Oruç Anlatıyor:

Özellikle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, onda küçük yaştan itibaren bir tutku hâline gelmişti. Küçükken annesi, kırk cuma Ayasofya’da namaz kılarsa oğlunun Hz. Hızır’la (a.s.) görüşeceğine inanarak her cuma Ayasofya’ya götürmüş. Ancak kırk cuma tamamlanmadan Ayasofya ibadete kapatılmıştı. Bunun üzerine ağlayan annesine, “Anne, ağlama, ben büyüyünce Ayasofya’yı açacağım!” diye söz vermişti. (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 114)

1971’de sabah namazını kılarken tutuklanmıştı. Bunu haber alan annesi Fatma Hanım oğluna yazdığı mektupta, şöyle demişti:

“Namaz kılarken götürmüşler diye duyunca bilsen ne kadar sevindim! Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm. Allah’ın ipine yapışan necat bulur evlâdım. Demek kaderde bunlar da varmış. Ne yapalım? Allah elbette her şeyi iyi edecek. Sütüm sana helâl olsun! Çok şükür rahatsız değilim. Seni de merak etmiyorum. Çünkü ben seni Allah’a vermişim, Ona havale etmişim.” (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 32)


Rahmi Erdem anlatıyor:

Otuz sene yatsı abdestiyle sabah namazı kılmış bir insandı. Beyni uyanıktı. İki üç saat uykuyla iktifa edebilen bir insandı.

Bir gün Malatya’dan İstanbul’a uçakla hareket etmek üzere iken, uçağa binmekte olan pilotlardan namaz için beş dakika izin istedi. Uçağın kanatlarının altında, yolcuların hayran bakışları arasında kıldığımız o akşam namazının tadını hiç unutamam! (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 63-64)


Cemal Uşşak anlatıyor:

Londra’da tedavi gördüğü üç buçuk aylık dönemde çoğunlukla yanında bulunuyordum. Burada şahit olduğum çok şey var. Ama özellikle namaz hususunda gösterdiği hassasiyetini kaydetmek isterim.

Namaz vaktini belirlemek için kolunda bir saati vardı. Karşısında bir saati vardı. Yanında da takvim bulunduruyordu. Vakit girer girmez namaza duruyordu. Kanser teşhisi konulmadan önce 94 kilo iken, tedaviler sonunda 50, hatta 48 kiloya kadar düşmüştü. Sık sık bayılıyordu. Ayılınca tekrar abdest alıyordu. Bazen bir abdesti birkaç kez bayılarak aldığı oluyordu.

Biraz iyileştikten sonra ev ortamından sıkıldığı için dışarı çıkarıp gezdirmeye başlamıştık. Bir gün Prens Charles’ın malikânesinin yakınında bulunan bir parka gittik. Arabadan indikten sonra koluna girip yürütürken iki defa bayıldı. Piknik alanına sergimizi serip oturduk. O zaman meyve suyu ve çorba gibi sıvı içeceklerden başka bir şey yiyemiyordu.

Derken ikindi namazı vakti girdi. Hüseyin Çelik’e, “Kardeşim, bir ezan oku.” dedi. Hüseyin Bey de biraz kısık sesle okudu. Ne de olsa çevrede yabancılar vardı. Fakat bu, Bekir Ağabeyin hoşuna gitmedi. O baygınlık geçiren insan, birden beklenmedik şekilde ayağa kalktı, “Bu nasıl ezan okumak kardeşim! Londra semalarını neden ezan-ı Muhammedî sesinden mahrum ediyorsun?” dedi ve gür bir sesle herkesin dikkatli bakışları altında ezan okudu. Bizimle beraber çevredekiler hayretle seyrettiler. Ardından cemaatle namaz kılıp tesbihat yaptık.

Bir defasında defalarca “Estağfirullah.” dedikten sonra “tahdis-i nimet” kabîlinden yaşadığı bir mazhariyeti anlatmıştı.

Yine bir öğle namazı sırasında farzı kılarken ikinci rekâtta secdeden kalkmış, fakat vücudu ikinci bir secdeye gidemeyecek kadar bitkin bir hâl almıştı. Ne kadar hamle yaptıysa bir türlü secdeye gidemiyordu. O sırada şöyle dua etmiş:

“Ya Rab! Yoksa Bekir kulunu, kendine secde etmeye lâyık görmüyor musun?”

Ardından geri kalan secdelerini Kâbe’nin serin mermerleri üzerinde tamamlamış! (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 303-304)


Refet Kavukçu anlatıyor:

Londra’dan hasta olarak İstanbul’a getirilmişti. Hastahanede ziyaretine gittim. Çok memnun oldu. Zayıf ve hâlsiz olduğu, hâlinden belliydi. Yatağına oturuyor, etrafını alan gönüldaşlarıyla sohbet ediyordu. Namaz vakti girmişti. Hazırlık için ayağa kalkması, abdest alması gerekiyordu. Bunu nasıl yapacak diye merak ediyordum! Çünkü kimsenin yardımını kabul etmiyordu.

Zorlukla da olsa yatağından indi. Bedenine takılı olan serum sehpasını eline aldı. Yürüyerek lâvaboya gitti, abdest alıp döndü. Seccadesini serdiler. Serum takılı sehpayı seccadenin yanına koydu ve namaza durdu.

Ayakta zorlukla duruyor ve sallanıyordu. Rükûunu secdesini titreyerek yapıyordu. İradî bir azim ve sabırla devam ederken bir-iki defa dizleri üzerine düştü. Yine kendi gayretiyle kalktı. Bu minval üzere namazını ikmal etti. (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 150-151)


AHMED FEYZİ KUL

Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıyor:

Ahmed Feyzi ağabey, ibadet ü taatte çok derin bir insandı, özellikle namazlarında çok hassastı. Diyebilirim ki o, namazı hakkıyla ikâme ettiğine şâhit olduğum bir iki insandan biriydi. Evet, namaz kılan çoktur ama onu, Kur’an’ın ifadesiyle ‘ikâme’ keyfiyetiyle eda etmek esastır. Hazret-i Üstad’ın namazındaki hâlini taklid eden büyükler görmüştüm; bazılarında taklide bağlı bir câ’lîlik, sun’îlik de hissetmiştim. Fakat Ahmed Feyzi Ağabey, çok gönülden ve ciddiydi namazlarında; içinden geldiği kadar namaza yumulurdu. Siz onu seyrederken, el bağlayışıyla Allah huzurunda bulunduğunun farkında olduğunu okurdunuz; rükûa gittiğinde Allah karşısında eğildiğinin haşyetini, ses ve sedasından duyardınız; secdede kulluk şuuruyla iki büklüm ve kıvrım kıvrım hâlini görürdünüz. Duaya daldığı zaman da şakır şakır gözyaşları akıttığını, darda kalmış bir insan edasıyla ellerini, ayaklarını hareket ettirerek “Ne olur Allah’ım!” dercesine yalvardığını ve içini döktüğünü müşahede ederdiniz. Şayet o anda sizi hakem tayin etselerdi, “Ya Rabbi, vallahi buna verilir, bunun istekleri yerine getirilir; ver Allah’ım isteklerini, yerine getir taleplerini!” derdiniz.
Hazret, çok tabiî ve kanaatkâr bir Hak eriydi. Sürekli hizmet peşinde koşturur, nerede istirahat edecek bir yer bulursa, yatak-döşek aramadan birazcık dinlenir ve sonra hemen kaldığı yerden işlerine devam ederdi. Tekellüfsüz bir insandı. (Ahmet Özer, Nur’un İlk Avukatı Ahmet Feyzi Kul)


SADULLAH NUTKU

Necmeddin Şahiner Anlatıyor:

Sadullah Nutku Ağabeyin uzun yıllar, vefat edinceye kadar saati üçe kurup her gece mutlaka 03’te kalktığı, Kur’ân ve Risale-i Nur okuduğunu, kazâ namazı, teheccüd namazı kıldığını, sabah namazı vakti girince câmiye gittiğini, namazdan sonra da ders yaptığını tespit etmiştik. Güneş iyice yükseldikten sonra bir müddet kaylûle uykusuna yatar, sonra günlük mesâisiyle meşgul olurdu. (Son Şahitler-5, s.104)

Elli iki yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemeye başlamış, çok büyük bir çalışma sonucunda üç yıl sonra, 55 yaşında Kur’ân-ı Mübin’i ezberleyerek hâfız olmuştu.

Ayrıca 30 yıllık kazâ namazlarını da gece gündüz kılarak iki senede kaza namazlarını iâde ederek kaza etmiştir. (Son Şahitler-5, s.108)

[Cemil Tokpınar] 19.1.2018 [TR724]

Canan Kaftancıoğlu olayı [Kemal Ay]

Öncelikle CHP İstanbul İl Teşkilatı’nı, Canan Kaftancıoğlu kararından ötürü kutlarım.

Zira bu cesurca hamleyle birlikte Türk siyasetinin bamteline dokunmuş oldular. Aslında uzunca bir süredir ortada olan fakat Erdoğan’ın otoriter politikalarının etkisiyle görünürlüğünü zaman zaman yitiren bir damarı yakaladı Canan Kaftancıoğlu. Asıl korkulanın ne olduğunu hepimize gösterdi.

Nedir o? Babalar ve oğullar (bu durumda, kızlar) meselesi…

***

Türk siyaseti ve medyası, Erdoğan ve (diyalektik icabı) karşıtlarının oluşturduğu vasat bir dengeye oturmuş durumda. Bir süre Yeni Türkiye masalları anlatıldı fakat bu denge Eski Türkiye’nin aktörleri tarafından kuruldu. CHP’nin ‘bir çeşit Kemalizm parodisi’, Kürt siyasetinin ise serâpâ ‘silahlı terör örgütü’ formatında olduğu, azınlıkların el pençe divan durduğu ve AKP-MHP ittifakının şu meşhur Türk-İslam sentezini hayata geçirdiği bir denge bu.

Elbette Türk-İslam sentezi deyince aklınıza AKP’nin İslamcılık hayalleri gelmesin. Madem Türk halkı ‘Müslüman’ kimliktedir ve bunu değiştirmek mümkün değildir, o halde ‘dindar kitleleri’ formatlamak Türkiye’nin istenilen çerçevede tutulmasını sağlayacaktır. Bunun yolu da Erdoğan’ı ‘kendi mevzilerine’ çekmekten geçiyordu ve nitekim öyle oldu.

Tabi bu dengeyi kuranlar arasında Rusya Muhipleri Cemiyeti (Avrasyacılar) ve daha yerli, daha milli ‘orta sınıf bürokrasi’ heyetleri de var. Hatırlar mısınız bir zaman Genelkurmay’daki ifadesiyle ‘Salon Paşaları’ çıkıp çıkıp post-modernizm şöyle kötüdür, böyle fenadır diye konuşmalar yapıyorlardı. O vakitler, ‘sebebi neydi ki?’ diye düşünürdüm.

Sebebi basit: Bölünmüş, yarılmış bir toplum yapısı içerisinde oluşturulan dehşet dengesini bozabilecek yegâne şey, ‘oğullarımızın ve kızlarımızın’ yeni bir söz söylemesiydi. Avrupa’larda, Amerika’larda okumuş, dünyayı takip eden, Türkiye’yi dışarıdan bir gözle de görebilen, tabulara ve peşin yargılara takılıp kalmayan bir gençlik hayal edin.

***

Gezi Parkı muazzam bir koalisyondu. Bir çeşit enerji boşalmasıydı ve her ‘muhalif’ kendince bir şekil verdi ona. Bakırköy sokaklarında Atatürkçülük dozu yüksekti mesela ama Gezi Parkı’nın içinde ‘alternatif sesler’ ön plandaydı. Taksim’in bazı bölgelerinde DHKP-C sempatizanlarını görebilirdiniz ama Beşiktaş’taki forumlarda Türkiye’nin siyaset sınıfının çok çok üstünde tartışmalar dönüyordu.

Zannediyorum bu enerjiden tek korkan Erdoğan değildi. Evet, ilk sadmede onun koltuğuydu altında çekilebilecek olan ve ‘Arap Baharı’nın Saray’ları nasıl titrettiğini bizzat muhataplarından dinlemiş birisi için hayli endişeliydi. Fakat onun gibi düşünen başkaları da vardı Türk siyasetinin ‘babalar’ safında yer alan.

Postmodernizmden korkan ‘Salon Paşaları’ mesela… Belki pek çaktırmıyordu fakat CHP’nin o meşhur ‘ulusalcı damarı’ nabız gibi atıyordu o günlerde. PKK’nın ‘bekle gör’ stratejisi bile o zaman için idealizmi değil pragmatizmi tercih ettiklerini gösteriyordu.

Gezi Parkı bütün dertlere deva, hastalara şifa, borçlulara eda mıydı peki? Kesinlikle hayır. Ama ‘yeniydi’. Türkiye’de ‘Salı pazarına’ dönmüş siyaset meydanının camını penceresini açıp havalandırmaya yarayabilirdi. Yıllardır aynı soğuk odalarda toplantı yapa yapa birbirine benzemiş Türk bürokrasisine belki bir faydası dokunmazdı ama Meclis’teki koltuklara, ne yaptıklarını kendileri de bilmeyen il ve ilçe teşkilatlarına bir heyecan getirebilirdi.

***

Canan Kaftancıoğlu’na AKP’lilerin topla tüfekle saldırmasının arkasında, hoşlarına giden, bildikleri ve hep kazandıklarını düşündükleri o oyunu oynama imkânı vermesi yatıyor elbette. Abdülkadir Selvi açık etmiş hemen, ‘Erdoğan peşini bırakmaz’ diyerek seçim meydanlarında Canan Hanım’ın tweet’lerinin döndürüleceğini ima etmiş.

Ama Canan Kaftancıoğlu’nda, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ı, Sözcü gazetesinden Yılmaz Özdil’i ve (yine, yeni, yeniden!) Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ı endişelendiren bir şey var. Ve bu şey, aşırı sevindirici.

Üzerine üzerine gelinince Canan Hanım biraz yalpaladı, hatta savunma refleksleri de gösterdi ama eğer boş polemiklere cevap yetiştirmek yerine işine odaklanırsa, CHP’nin yakaladığı ‘değişim’ ivmesinin nihayet bir tepeyi aşabileceğini gösterecektir. Bu psikolojik olarak önemli bir eşik zira şu anki CHP’nin alabileceği bir mesafe yok. Tercih, kendini dayatıyor.

Sadece CHP değil, şu anda Türkiye siyasetinin kendini yenileme ve bugünkü değil yarınki toplumun ihtiyaçlarına hitap edecek şekilde farklı bakış açıları geliştirme zorunluluğu var. Kırk yıldır aynı teranelerle siyaset yaptığını zanneden her kesimden insanın silkinmesi gerekiyor ki, Erdoğan’ın işine gelen bu dehşet dengesi bozulsun.

NOT: Yazıyı okuyup Türkiye siyasetinden hâlâ ümitli misin diyeceklere peşinen söyleyeyim: Eğer Türkiye, ‘bu şartlarda yaşamak istemeyen’ nüfusunu (ki 20-30 milyon civarıdır belki) müreffeh Batı ülkelerine göndermeyecekse, Türkiye’de bir şeylerin değişmesini siz de istemez misiniz?

[Kemal Ay] 19.1.2018 [TR724]

Başınızı ağrıtan göz kapaklarınız olabilir [TR724]

Göz kapağı düşüklüğü sadece estetik bir sorun değildir. Göz kapağının görüş açısını engellediği kişiler, alın kaslarını yukarı kaldırmak zorunda olduğundan baş ağrısı sorunları yaşayabilir. Çünkü, sürekli tekrarlanan bu refleks yüzünden kasların içinden geçen sinirler yoğun baskıya maruz kalıyor.

Göz kapağı estetiği için doktora gidenlerin bazılarında, şiddetli baş ağrısı şikayeti de oluyor. Yapılan araştırmalar, baş ağrılarının sebebinin gergin tutulan alın kaslarının sinirlere baskı yapması sebebiyle oluştuğunu ortaya koyuyor. Söz konusu durum, bu kişilerde alındaki çizgilerin derinleşmesine ve daha yaşlı bir görüntü oluşmasına da yol açıyor.

Görüş açıları bozuluyor

Doğuştan ya da doğal yaşlanma sürecinin bir parçası olarak, her yaştan insanın karşılaşabileceği bir problem. Göz kapağının sarkmasıyla normal görüş açısı her insanda bozulabilir. Son derece basit ameliyatsız bir operasyonla göz kapağı düşüklüğü sorunu ortadan kaldırlabiliyor. Dünyada artık hiç kesi yapılmadan uygulanan bu sistemlerle hastalar çok çabuk toparlanarak, sosyal hayatlarına dönebiliyorlar.

***

TANSİYON HAFIZA PROBLEMLERİNE YOL AÇIYOR

Yüksek tansiyon tüm dünyada yaşanan sağlık sorunlarının başında yer alıyor. Amerikan Kalp Derneği’ne göre Amerika’da her üç kişiden birinde yüksek tansiyon var. Belirti vermediği için, birçok kişinin farkında olmadan yüksek tansiyonla yaşadığı belirtiliyor. Araştırmacılar, kontrol altına alınmayan yüksek tansiyonun felç, kalp krizi, kalp ya da böbrek yetmezliğine yol açabileceğini söylüyor.

Yüksek tansiyonu olan kişilerin hafızayla ilgili problemler yaşadığı araştırmalarla ortaya konulmuş durumda. Alabama Üniversitesi’nde yapılan ve Zihinsel Değerin Düşüklüğü olarak isimlendirilen çalışmada, yüksek tansiyonun önlenebildiği ya da tedavi edilebildiğine işaret edildi. Bunamanın habercisi olabilen zihinsel değer düşüklüğünün de potansiyel olarak önlenebileceği saptandı. Felç geçirmeyen 45 yaş ve üzerindeki yaklaşık 20 bin kişi üzerinde çalışan araştırmacılar, bu kişilerin yüzde 7’sinden fazlasının hafıza problemlerine sahip olduğunu ve hemen hemen yarısının yüksek tansiyon ilacı kullandığını kaydett. Yüksek tansiyon değerlerinin 14-9 olduğunu belirten araştırmacılar, bu verilerin yüksek tansiyonun zihinsel düşüş için risk faktörü olduğunu, ancak neden-sonuç ilişkisini anlamak için daha fazla araştırmanın gerekli olduğu sonucuna vardı.

[TR724] 19.1.2018

Çarmıhların gölgesinde kardeşlik [Emine Eroğlu]

İsrailoğulları, Hazreti Musa’nın rehberliğinde Kızıldeniz’i geçerler. Fakat hala önlerinde uzun bir yol ve aşmaları gereken çetin bir çöl vardır. “Allah’ın rızkından yiyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!” (Bakara, 60) uyarısı da…

Hazreti Musa, kavmi için su arar ve gelen vahiyle asasını taşa vurur. O taştan İsrailoğullarının kabile sayısınca, on iki pınar fışkırır. Her kabile, kendine mahsus pınarı bilir ve suyunu içer, aralarında münakaşa çıkmaz.

Hadiseyi anlatan ayetteki, “Onlardan her biri meşrebini/su içme yerini bildi” (Bakara, 60) ifadesi, tasavvuf terminolojisinden çokça kullanılan “meşrep” kelimesine kaynak olmuştur.  Yani her hak yolcusunun meşrebi, onun manen beslendiği, âb-ı hayat içtiği kaynak, boyandığı manevi renktir. Yolunun temel karakteristiği.

O yüzden meşrebi, kişinin üslubundan tercihlerine kadar her davranışına yansır.

Ve bir kalp ve ruh terbiyesinden geçen herkesten, meşrebinin gereği ile amel etmesi beklenir.

ÖYLE BİR ZAMAN

Suların yataklarını terk ettiği, çoğu meslek ve meşrebin siyaset yatağında birleşip hizmet düşmanlığı üzerinden aynı huşunet denizine aktığı bir zamanı yaşıyoruz şimdi.

O huşuneti mazur göstermek için kaynakların bile yağmalandığı bir “âhir” zamanı.

Kendi geçmişini yalanlayarak var olmaya çalışanlarla bir “iyi niyet tarihi” yazmak mümkün değil.

Acımasızlık yarıştıranların, talandan bize ne pay düşer diye bekleşenlerin, ya da adalet talebini bile siyasete müdahale olarak görenlerin geleneğin varisleri olduğuna inanmak da öyle.

Neyi yitirdiklerini hatırlamayacak kadar asıldan uzaklaşanların geriye dönme şansı yok.

Geriye dönme şansı yok, ibnü’l vakt (vaktin çocuğu) olmayı beceremeyenlerin. Yürüdükleri yolu kirletenlerin…

Her yer toz duman.

Karanlığın içinde ışıldayan tek şey, zulme, zulme düşmeden gürültüsüzce direnenlerin inşa ettikleri iman kaleleri.

“Allah, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde, kendi yolunda savaşanları sever.” (Saff, 4) ayetinin işaret ettiği vifak bentleri, ittifak surları.

Mademki Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm, ahir zamanın gariplerine “kardeşlerim” diye hitab etmiştir; kardeşlik, dişini sıkıp dayanan ıslahçılar için tek çıkar yoldur artık… Meşrebimiz ancak “hıllet” olabilir.

ÖYLE BİR ÜSTAD

Sadece o “çıkar yol”da yürümeyi başarabilenler “Ey oğul!” hitabını bilerek ve isteyerek “Ey kardeş!”e dönüştürmüş bir Üstad’ın talebeleri olabilirler. Değil mürşid ile mürid; baba ile oğul arasındaki ilişkiyi bile dikey ve hiyerarşik bulduğu için kendi meşrebi hesabına reddeden “eşitlikçi” bir Üstad’ın…

O Üstad ki, en çok da ittifakın üzerine titremiş, birlik ve beraberliği zedeleyenleri haklı da olsalar, hakkın hatırını kendi hatırlarına feda etikleri için haksız bulmuştur.

En küçük bir meselenin bile münakaşa üslubu ile konuşulmasına razı olmamıştır.

O Üstad ki, hepimizi aynı şahs-ı manevinin azaları olarak gördüğü için bizden kardeşleri adına ayıp örtücülükten daha fazlasını; fedakârlık, takdir edicilik ve civanmertlik beklemiştir.

Bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’deki kardeşlerinin meziyetlerini kendinde bilme ve faziletleriyle iftihar etmeyi ihlas düsturu, yani ihlasın sosyal hayattaki ölçü birimi (vahid-i kıyasi) olarak kabul etmiştir.

Talebelerini, “Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler!” diye tembihlemiştir…

İşte o Üstad, Bediüzzamanlığın hakkını sadece imani hakikatleri tahkim ederek değil, imanın hayata nasıl hayat kılınacağını tespit ederek de vermiştir.

ÖYLE BİR KARDEŞLİK

Hıllet, şefkat ve tefekkürde Hazreti İbrahim’in parmaklarından su içenlerin meşrebidir. Şefkati hissî kardeşliğin, tefekkürü de mantıkî kardeşliğin esası olarak kabul edenlerin.

Uhuvveti hissîlikten daha çok irâdî bir mesele olarak gören ve gerçekleşmesi için azim ve gayret sarf edenlerin…

Onların lügatinde “büyük büyük” abiler, ablalar yok, sadece saf-ı evveli teşkil eden kahramanlar vardır. Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de önde, ücrette geride duran, kendilerini kardeşlerine hâdim gören fedakârlar.

Onların zihninde “öyle olmasaydı böyle olmazdı” lar yok, sırf zulme boyun eğmedikleri için mazlumlara reva görülen çileler, kendilerine ve yakınlarına ödetilen bedeller vardır.

Ne kalanlar gidenlerden gariban, ne dışarıdakiler içeridekilerden hürdür.

Ne isteyip de gidemeyenler nasipsiz, ne Ege sularında boğulanlar sahipsiz.

Ne başlarına çuval geçirilerek kaçırılanlar himayesiz, ne canı gırtlağına gelenler sekinesiz.

Ne mallarına el konulanlar kayıpta, ne hicret edenler rahatta.

Ne hücredekinin hizmeti biter, ne gurbettekilerin hüznü.

Kardeşliği put sanıp da kırmaya kalkışanlara verilecek cevapları vardır.

İşkence de görseler iftiracı olmaz, tehdit de edilseler kardeşlerinin isimlerini gayra emanet etmezler.

Kaderin hükmünü kardeşlerinden sormaz, çekilen mağduriyetlerin hesabını mazluma fatura etmezler.

Dirilişin tarihini başkalarının menkıbeleri ile değil, kendi hikayeleri ile yazar, sabahı da baharı da duaları ile çağırırlar.

Ölüyorlarsa yaşatma sevdasıyla ölür, yaşıyorlarsa ölümü göze alarak yaşarlar.

İşte onlar, meşreplerince amel edenler, çarmıhların gölgesinde dahi olsalar kardeşliğin hakkını verenlerdir.

[Emine Eroğlu] 19.1.2018 [TR724]

Türkiye Kupası ne sürprizler yaşadı! [Hasan Cücük]

Türkiye Kupası’nda Süper Lig’in lideri Başakşehir’in TFF 1. Lig takımlarından Giresunspor’a elenmesi büyük takımların geçmişte yaşanan kupa facialarını akıllara getirdi. ‘Türkiye Kupası Faciası’ denince akıllara ilk olarak Fenerbahçe’nin Pendikspor’a elenmesi gelir. Ancak geçmişe yolculuk ettiğimizde sarı lacivertliler gibi Galatasaray ve Beşiktaş’ın da hüsranlar yaşadığını görüyoruz.

Eski adıyla Federasyon Kupası, yeni adıyla Türkiye Kupası’nda facia yaşayan ilk kulüp Beşiktaş oldu. 1964-65 sezonu. Türk futbolunda ilk kez amatör bir takım, İstanbul’un üç büyüklerinden birini eleyecekti. Amatör Kulüpler Şampiyonu olarak kupaya katılma hakkı elde eden Trabzon İdmanocağı, Beşiktaş ile eşleşmişti. Trabzon’daki ilk maç 0-0 biterken, Beşiktaş için tur İstanbul’da artık çantada keklik görülüyordu. Ancak Trabzon İdmanocağı, tarihi bir başarıya imza atıp Beşiktaş’ı deplasmanda 1-0 yenerek kupanın dışına itti. Trabzon İdmanocağı, ilerleyen yıllarda Trabzon İdmangücü, Karadenizgücü ve Martıspor ile birleşip Trabzonspor’u oluşturacaktı.

İKİ BÜYÜK TAKIMI TOKATLADI

Lüleburgazspor, adının Türkiye Kupası’nda ayrı bir yeri var. 1978-79 sezonunda 2. Lig’de (TFF 1. Lig) mücadele eden Lüleburgazspor’un kupada rakibi Beşiktaş olur. Kırklareli’nde oynanan ilk maç 0-0 biter. 2. Lig ekibi için artık kupada yolun sonu geldi yorumları yapılır. Ancak İstanbul’daki maçta yine tarihi bir skor çıkar ortaya. Rakibini 2-1 yenen Lüleburgazspor yoluna devam eden takım olur. Beşiktaş’ı eleyen Lüleburgazspor’un bu kez rakibi yine 3 büyüklerden biri olan Fenerbahçe olur. Çekirgenin sıçramasının sonu geldi diye düşünenler oldukça çoktur. İlk maç yine Kırklareli’nde oynanır  0-0 sona erer. İstanbul’daki rövanşta ise maçın 1-1 bitmesiyle, Lüleburgazspor deplasmanda atılan golün avantajıyla Fenerbahçe’yi eleyip yarı finale yükselir. Adını kupa tarihine, bir sezonda iki büyük takımı eleyen olarak yazdırır.

2.LİGDEN GELİP KUPAYI ALAN TEK TAKIM

Ankaragücü ile devam edelim. Siyah-beyazlı takım Lüleburgazspor faciasının benzerini bir sezon sonra yine yaşar. 1979-80 sezonunda bu kez Ankaragücü karşısındadır. 2. Ligde (TFF 1.lig) mücadele eden Ankaragücü, çeyrek finalin ilk maçında 2-0 kaybettiği maçın rövanşında sahasında Beşiktaş’ı 3-0 yenerek adını yarı finale yazdırıp Fenerbahçe’nin rakibi olur. Lüleburgazspor faciasında Beşiktaş’ı yalnız bırakmayan Fenerbahçe, benzer akıbeti Ankaragücü karşısında da yaşamaktan kurtulamaz. Ankaragücü sahasında 1-0 yendiği Fenerbahçe ile deplasmanda 1-1 berabere kalarak adını finale yazdırır. O sezon Türkiye Kupası’nı kazanan Ankaragücü, kupayı müzesine götüren ilk ve tek 2. Lig ekibi olarak tarihe geçer. Beşiktaş ayrıca, 2000’de 2. Lig (TFF 1.Lig) temsilcisi Çanakkale Dardanelspor’a, 2012’de ise Bank Asya 1. Lig takımlarından Boluspor’a yenilerek Türkiye Kupasına veda etmişti.

PENDİK FACİASI

Lüleburgazspor ve Ankaragücü faciaları Fenerbahçe’nin yaşadıklarından sadece bir kaçıdır. 1966-1967 sezonunda daha 2 yıllık bir kulüp olan Samsunspor, çeyrek finalde Fenerbahçe ile eşleşmişti. 2. Lig’de (TFF 1. Lig) mücadele eden Karadeniz temsilcisi, sahasındaki ilk maçı 2-1 kazanmıştı. İstanbul’daki rövanşta ise ‘Çanakkale geçilmez’ anlayışını sahaya yansıtan Samsunspor, güçlü rakibini elemişti. Fenerbahçe, 1991-1992 sezonunda ise dönemin 2. Lig (TFF 1. Lig) takımı Kocaelispor’a 1-0 yenilerek kupaya veda etmişti. Tarihe ‘Pendik Faciası olarak geçen kupa şoku 1999-2000 sezonunda yaşanmıştı. Fenerbahçe’yi ağırlayan 2. Lig (TFF 1. Lig) temsilcisi Pendikspor, güçlü rakibini 2-1 yenip eleyerek tarihi bir başarıya imza atmıştı. Maçın hala hafızalarda olmasının bir nedeni de karşılaşma sonrası tesislerde Rüştü’nün saldırıya uğramasıydı. İki yıl üst üste Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Fenerbahçe, Aralık 2013’te sahasında ağırladığı 1. Lig takımlarından Fethiyespor’a 1-0 öne geçtiği maçta 2-1 yenilerek kupaya veda etti.

ERZURUM’DA KARA GÖMÜLDÜ

Türkiye Kupası’nı en çok müzesine götüren ekip olan Galatasaray da kupa şoku yaşayan takımlar arasında bulunuyor. 1983-1984 sezonunda imkansıza imza atan kulüp Karşıyaka, şok yaşayan ise Galatasaray olmuştu. İstanbul’daki ilk maçı 2-1 kaybeden İzmir temsilcisi, evindeki maçı 1-0 kazanıp turu geçmiş, 2. Lig (TFF 1. Lig) takımı olarak adını yarı finale yazdırmıştı. 2001-2002 sezonunda Galatasaray, 2. Lig (TFF 1. Lig) ekiplerinden Erzurumspor’un konuğuydu. Karla kaplı zeminde 90 dakika 0-0 sona ermiş ve uzatmalara giden maçta ev sahibi ekip altın golle 1-0 galip gelip turu geçmeyi başarmıştı. 2013’te ise sarı kırmızılı ekip Arena’da konuk ettiği 1. Lig takımı 1461 Trabzon’a 2-1 yenilip kupaya erkenden havlu atmıştı.

[Hasan Cücük]19.1.2018 [TR724]