Türkiye’yi bekleyen daha büyük tehlikeler var ve bunların hiçbiri yenilenecek İstanbul seçimiyle bir korelasyona sahip değil. Yıkım etkisinin tam kestirilemediği konu başlıkları ise Rusya’dan alınacak S-400 Savunma Sistemi’nin akıbeti ve İran’a uygulanan ambargo.
Türkiye seçimi arkasında bırakamadı. YSK’nın kararına kadar kesin bir şey söylemek doğru olmasa da İstanbul seçimlerinin tekrarlanacağı artık bir kulis bilgisi olmaktan çıkmışa benziyor. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 8 Nisan’da açıklayacağı içinde reform olmayan Reform Paketi’ni iki gün geciktirmesi ve paketin tıraşlandığı izlenimi üzerine AKP’nin bütün hesaplarını İstanbul seçimlerinin tekrarlanacağı üzerine revize ettiğini ifade etmiştik. Pakette çözüm bekleyen onca soruna rağmen acı reçeteye yer verilmemişti. Seçimin tekrarlanmasının ekonomik bir bedeli olacağı kadar dramatik demokrasi tarihçemize de ciddi bir çentik atılacak. Zira çelişkili kararlar veren YSK’nın güvenilirliği ve seçimlerin sıhhati şimdiden çok ciddi yara aldı. AKP 17 yıllık iktidarında en ciddi yenilgisini İstanbul’da aldı. Bu sürprizi sindirmekte zorlanıyor. Oy farkı Ankara’daki kadar büyük olmadığı için maçı çevirebileceğini düşünüyor. Farklı zamanlarda benzer itirazları hukuki ve etik açıdan çok problemli “atı alan Üsküdar’ı geçti” sözü ile geçiştiren AKP, zararı kendisine dokununca masayı devirmekten çekinmiyor. Seçimler tekrarlanırsa ne olur? Ekonomik açıdan çok bir şey olmaz. En fazla piyasaların bekle gör politikası ve seçim ekonomisi bir süre daha devam eder. Yenilginin tekrarlanması ve farkın büyümesi durumunda AKP’nin kendi içindeki tartışma derinleşebilir. Ancak Türkiye’yi bekleyen daha büyük tehlikeler var ve bu tehlikelerin hiçbiri yenilenecek seçimle bir korelasyona sahip değil.
Yıkım etkisinin tam kestirilemediği en önemli konu Rusya’dan alınacak S-400 Savunma Sistemi’nin akıbeti gözüküyor. ABD’nin sürekli sertleşen tehditlerine rağmen hükümet S-400 füzelerini alma iradesinde pozisyonunu koruyor. Denebilir ki ABD ve Türkiye tutumlarında o kadar ileri gittiler ki geri manevra yapma kabiliyetleri çok azaldı. ABD, Anadolu’ya S400 füzelerinin yerleştirilmesini NATO için tehdit olarak görüyor. Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunu sıfırdan yeniden tanımlamayı gerektirebilecek ölçüde bir kırılma noktası. ABD ile ters düştüğümüz ikinci konu İran’a uygulanan ambargo. ABD yaptırımları derinleştirirken Türkiye bu yaptırımları fazla buluyor ve tanımayacağını söylüyor. Eğer diplomasinin ara formül arayışı İran’a uygulanan ambargo konusunda sonuçsuz kalırsa buradan Türkiye’ye çok ciddi ekonomik yaptırımlar gelebilir. Yani büyük fotoğrafta Türkiye’nin eksen değiştirmesi tehlikesi var.
Ülke özellikle 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunun ardından dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın manevrasıyla tek parti ve tek adam rejimine dönüştü. Avrupa Birliği raporlarına da yansıyan ölçekte yargı bağımsızlığı elden gitti. AKP’nin AB sürecini savsaklaması ve yapılan uyarıları dikkate almaması sonucunda Türkiye’nin AB ile yürüttüğü müzakere süreci askıya alındı. Yani AKP’nin yüzünü Batı’dan Avrasya’ya döndürdüğü izlenimi ete kemiğe büründüren sayısız gelişmeler yaşandı. Erdoğan’ın dünyanın en zengin bölgesinden çıkıp en fakir bölgesine eklemlenme arzusunu ara sıra ve açık bir şekilde dile getirdiği de vakidir. Şimdi S400 ve İran Ambargosu üzerinden NATO’dan boşanma ve Şangay İşbirliği Örgütü ile evlenme merasimi yapılabilir mi? Bekleyip göreceğiz. Ancak Türkiye ekonomisindeki göstergelerin istikrarsızlaştığı bir dönemde dış politikadaki sapmanın ekonomiye etkisinin yüksek olacağını söylemek bir kehanet değil. Hatta bu etki diğer faktörlerle birleştiğinde çarpan etkisi yapabilir. Nedir bu diğer faktörler? Artan işsizlik, anormal fiyat artışları, azalan döviz rezervleri, küçülen ekonomi, konkordatolar, hukuk sisteminin çöküşü vb… Bu başlıklardan her biri tek başına kriz sebebi iken bütün göstergelerin bozulmuş olması ürkütücü. Yakın durduğum en ağır senaryo şöyle: Türkiye’nin yaşaması muhtemel ekonomik ve siyasi kriz 2001 ekonomik krizi ile değil 1929 Büyük Buhranı ile kıyaslanabilir. İşte o zaman ne İstanbul seçimlerini hangi partinin aldığının bir önemi kalır, ne de AK Parti diye bir parti. Tabi ki Erdoğan’ın bu zamana kadar uzatmayı başardığı siyasi ömrünü bu ortamda bile sürdürmesini sağlayacak şapkasından çıkaracağı bir tavşanı yoksa!
[Harun Odabaşı] 29.4.2019 [Kronos.News]
Türkiye karanlık bölgeye giriyor [Harun Odabaşı]
Zamanımızın bir kahramanı [Can Bahadır Yüce]
John Berger (1926-2017) duyarlıklarıyla, ısrarlarıyla, hatalarıyla çağının çocuğuydu.
Sanatçı kendi çağının çocuğudur. Nihayetinde döneminin eğilimleri, tutkuları, savruluşları yerini belirler. Yirminci yüzyılın büyük bölümünü kat eden yazarlar bu yüzden hem talihli hem talihsiz—onların yüzyılı aşırılıkların, kutuplaşmaların çağıydı. “Kayboluşlar çağı” diyor John Berger. Kendisi de o çağın çocuğuydu. Joshua Sperling’in yakınlarda yayımlanan Berger biyografisine koyduğu başlık tam yerinde: Zamanımızın Bir Yazarı* (Berger’ın ilk romanı Zamanımızın Bir Ressamı’na da gönderme).
John Berger 1920’lerin İngiltere’sinde dünyaya gelmiş, ilkgençlik çağında kendini dünya savaşının ortasında bulmuş, savaş sonrasının kültür çatışmalarıyla olgunlaşmıştı. Resimle başladığı sanat hayatını eleştiriyle sürdürdü. Döneminin bütün Marksist aydınları gibi, modernizme karşı gerçekçiliğin yılmaz bir savunucusuydu. Ama onu çağdaşlarından farklı kılan bir şey var: Komünist Parti’nin resmi sanat görüşünü savunurken –o hırçın üslubuna karşın– modernizmin de yeni bir şeyler vaat ediyor olma ihtimaline açık kapı bıraktı. (Nihayet Kübizmin en önemli devrimci sanat akımı olduğunu söyleyince herkes afallamıştı.) John Berger savaş sonrası dönemde politik-etik, tümel-tikel ayrımını reddeden belki tek yazardı. Bu yönüyle önceki kuşağa (Victor Serge ya da Walter Benjamin’e) daha yakındı.
Sperling’in kitabı gerçek bir entelektüel biyografi: Berger’ın özel hayatına, eğer sanatıyla doğrudan ilgisi yoksa, hiç değinmiyor. Evlilikleri bile –90 yaşındayken karısının yanında değil sevdiği bir başka kadının evinde ölmesi mesela– magazin boyutuyla değil, Berger’ın ‘sadakat’ anlayışına örnek olduğu için kitapta var. O sadakat ideolojik hayal kırıklıklarını geç kabullenişinin de (ancak 68’de) nedeniydi.
John Berger’ın neredeyse yüzyılı kuşatan yaşamına bakınca iki izlek öne çıkıyor: Gerçekçilik savaşları ve sürgün.
Onun için temel soru şuydu: Sanat bu dünyaya nasıl katkı sağlayabilir? Bu soruya yanıt bulma çabası hep yazı uğraşının merkezinde kaldı. Belki o yüzden Berger gerçekçiliği hiçbir zaman gözden çıkarmadı. Toplumcu gerçekçi sanatın insanlık durumuna temas ettiğine inanıyordu. Hümanist bir sol anlayıştı bu (örneğin Althusserci solun karşısında yer alıyordu). 80’lere gelindiğinde gerçekçilik tartışmasını geride bırakmış, fotoğraftan senaryoya farklı alanlarda yapıtının ana gövdesini kurmuştu. (Bizde ise o yıllarda Attilâ İlhan, Gerçekçilik Savaşı’nı yeni kitaplaştırıyordu.)
Berger, gerçekçiliği dönüştürebilen, Soğuk Savaş döneminin bağnazlıklarına uzun boylu saplanmayan yenilikçiliğini gönüllü sürgününe borçludur. 36 yaşında İngiltere’den ayrıldığında yazmayı bıraksaydı, adı dergilerde kalmış bir sanat eleştirmeni olarak unutulup gidecekti. Kendisini propagandacı diye karikatürize eden İngiliz basınının “deli gömleğinden kaçmak için” terk etti ülkesini. Yeryüzünde kalan 54 yılında geri dönmeyecekti.
John Berger’ın yirminci yüzyıl sanat/edebiyat tarihinde özgün, hatta ‘sansasyonel’ bir yeri var: 1972’de değer görüldüğü Booker Ödülü töreninde yaptığı konuşma, hâlâ ödülün tarihindeki en renkli olay (sponsorları yerden yere vurmuş, para ödülünü Siyah Panterler’le paylaşacağını açıklamıştı). BBC için hazırladığı Görme Biçimleri serisinde yüksek sanatı günümüz insanı için ulaşılır kıldı, erkek bakışının egemenliğini sorguladı, resim sanatına dair fark edilmemiş ayrıntıları gösterdi. Yalnız bir eleştirmen olarak değil, yazar olarak da etkisi sanıldığından geniştir: Raymond Carver ve Richard Ford’u Amerika’dan İngiltere’ye çeken şey, onun köy anlatılarıydı.
Çağımızın birçok kahramanı gibi onunki de bir sürgün hikâyesi: Berger ancak 48 yaşında bir yere ait olma duygusunu tattığını söyler (Fransa kırsalında yerleştikten sonra). Yaşlandıkça öykülerinin kısalması, denemelerinin yalınlaşması bununla ilgilidir. (Sperling’in kitabındaki en çarpıcı taraflardan biri, yazar-mekân ilişkisini ustaca ele alması.) 1950’lerin kavgacı eleştirmeni, son yıllarında yerini insanlığın sorunlarıyla ilgilenen bir bilgeye bırakmıştı.
O bilgelik döneminde konuşmuştum John Berger’la. Katarakt kitabının ardından “görmek” ve “bakmak” arasındaki ayrım üzerine söyleşmiştik. Geçirdiği katarakt ameliyatı sonrasında mavi rengi yeniden keşfettiğini anlatırken çocuk gibi sevinçliydi. “Dağların ve hapishanelerin büyük romancısı” Yaşar Kemal’i çok sevdiğini anlatmıştı. İçinden geçtiğimiz zamanlar bir yapıta bakışımızı da biçimlendiriyor: Bugün olsa “gönüllü” sürgün etrafında, farklı bir konuşma yapmak isterdim.
John Berger duyarlıklarıyla, ısrarlarıyla, hatalarıyla çağının çocuğuydu. Hayal gücünün politik olduğunu, eleştirinin de hayal gücüne dayandığını bize öğretti. Estetik devrimle politik devrimin birbirinden ayrılamayacağını gösterdi. İki şey yaşamının ve yazısının omurgasını oluşturdu: Sanatın gizemi ve ezilenlerin mücadelesi.
O söyleşimizde karanlığın ve sessizliğin bir son değil, başlangıç olduğuna değinmişti. Benzer bir şeyi Görme Biçimleri’nde de söyler: Bir resmin en çarpıcı taraflarından biri, ona bakarken deneyimlediğimiz ürpertici sessizliktir. Şimdi elimizdeki kitap, 90 yıllık yaşamı soyut bir resim gibi önümüze koyuyor.
Geriye kalan sessizlik.
* A Writer of Our Time: The Life and Work of John Berger, Joshua Sperling, Verso 2018.
[Can Bahadır Yüce] 28.4.2019 [Kronos.News]
Sanatçı kendi çağının çocuğudur. Nihayetinde döneminin eğilimleri, tutkuları, savruluşları yerini belirler. Yirminci yüzyılın büyük bölümünü kat eden yazarlar bu yüzden hem talihli hem talihsiz—onların yüzyılı aşırılıkların, kutuplaşmaların çağıydı. “Kayboluşlar çağı” diyor John Berger. Kendisi de o çağın çocuğuydu. Joshua Sperling’in yakınlarda yayımlanan Berger biyografisine koyduğu başlık tam yerinde: Zamanımızın Bir Yazarı* (Berger’ın ilk romanı Zamanımızın Bir Ressamı’na da gönderme).
John Berger 1920’lerin İngiltere’sinde dünyaya gelmiş, ilkgençlik çağında kendini dünya savaşının ortasında bulmuş, savaş sonrasının kültür çatışmalarıyla olgunlaşmıştı. Resimle başladığı sanat hayatını eleştiriyle sürdürdü. Döneminin bütün Marksist aydınları gibi, modernizme karşı gerçekçiliğin yılmaz bir savunucusuydu. Ama onu çağdaşlarından farklı kılan bir şey var: Komünist Parti’nin resmi sanat görüşünü savunurken –o hırçın üslubuna karşın– modernizmin de yeni bir şeyler vaat ediyor olma ihtimaline açık kapı bıraktı. (Nihayet Kübizmin en önemli devrimci sanat akımı olduğunu söyleyince herkes afallamıştı.) John Berger savaş sonrası dönemde politik-etik, tümel-tikel ayrımını reddeden belki tek yazardı. Bu yönüyle önceki kuşağa (Victor Serge ya da Walter Benjamin’e) daha yakındı.
Sperling’in kitabı gerçek bir entelektüel biyografi: Berger’ın özel hayatına, eğer sanatıyla doğrudan ilgisi yoksa, hiç değinmiyor. Evlilikleri bile –90 yaşındayken karısının yanında değil sevdiği bir başka kadının evinde ölmesi mesela– magazin boyutuyla değil, Berger’ın ‘sadakat’ anlayışına örnek olduğu için kitapta var. O sadakat ideolojik hayal kırıklıklarını geç kabullenişinin de (ancak 68’de) nedeniydi.
John Berger’ın neredeyse yüzyılı kuşatan yaşamına bakınca iki izlek öne çıkıyor: Gerçekçilik savaşları ve sürgün.
Onun için temel soru şuydu: Sanat bu dünyaya nasıl katkı sağlayabilir? Bu soruya yanıt bulma çabası hep yazı uğraşının merkezinde kaldı. Belki o yüzden Berger gerçekçiliği hiçbir zaman gözden çıkarmadı. Toplumcu gerçekçi sanatın insanlık durumuna temas ettiğine inanıyordu. Hümanist bir sol anlayıştı bu (örneğin Althusserci solun karşısında yer alıyordu). 80’lere gelindiğinde gerçekçilik tartışmasını geride bırakmış, fotoğraftan senaryoya farklı alanlarda yapıtının ana gövdesini kurmuştu. (Bizde ise o yıllarda Attilâ İlhan, Gerçekçilik Savaşı’nı yeni kitaplaştırıyordu.)
Berger, gerçekçiliği dönüştürebilen, Soğuk Savaş döneminin bağnazlıklarına uzun boylu saplanmayan yenilikçiliğini gönüllü sürgününe borçludur. 36 yaşında İngiltere’den ayrıldığında yazmayı bıraksaydı, adı dergilerde kalmış bir sanat eleştirmeni olarak unutulup gidecekti. Kendisini propagandacı diye karikatürize eden İngiliz basınının “deli gömleğinden kaçmak için” terk etti ülkesini. Yeryüzünde kalan 54 yılında geri dönmeyecekti.
John Berger’ın yirminci yüzyıl sanat/edebiyat tarihinde özgün, hatta ‘sansasyonel’ bir yeri var: 1972’de değer görüldüğü Booker Ödülü töreninde yaptığı konuşma, hâlâ ödülün tarihindeki en renkli olay (sponsorları yerden yere vurmuş, para ödülünü Siyah Panterler’le paylaşacağını açıklamıştı). BBC için hazırladığı Görme Biçimleri serisinde yüksek sanatı günümüz insanı için ulaşılır kıldı, erkek bakışının egemenliğini sorguladı, resim sanatına dair fark edilmemiş ayrıntıları gösterdi. Yalnız bir eleştirmen olarak değil, yazar olarak da etkisi sanıldığından geniştir: Raymond Carver ve Richard Ford’u Amerika’dan İngiltere’ye çeken şey, onun köy anlatılarıydı.
Çağımızın birçok kahramanı gibi onunki de bir sürgün hikâyesi: Berger ancak 48 yaşında bir yere ait olma duygusunu tattığını söyler (Fransa kırsalında yerleştikten sonra). Yaşlandıkça öykülerinin kısalması, denemelerinin yalınlaşması bununla ilgilidir. (Sperling’in kitabındaki en çarpıcı taraflardan biri, yazar-mekân ilişkisini ustaca ele alması.) 1950’lerin kavgacı eleştirmeni, son yıllarında yerini insanlığın sorunlarıyla ilgilenen bir bilgeye bırakmıştı.
O bilgelik döneminde konuşmuştum John Berger’la. Katarakt kitabının ardından “görmek” ve “bakmak” arasındaki ayrım üzerine söyleşmiştik. Geçirdiği katarakt ameliyatı sonrasında mavi rengi yeniden keşfettiğini anlatırken çocuk gibi sevinçliydi. “Dağların ve hapishanelerin büyük romancısı” Yaşar Kemal’i çok sevdiğini anlatmıştı. İçinden geçtiğimiz zamanlar bir yapıta bakışımızı da biçimlendiriyor: Bugün olsa “gönüllü” sürgün etrafında, farklı bir konuşma yapmak isterdim.
John Berger duyarlıklarıyla, ısrarlarıyla, hatalarıyla çağının çocuğuydu. Hayal gücünün politik olduğunu, eleştirinin de hayal gücüne dayandığını bize öğretti. Estetik devrimle politik devrimin birbirinden ayrılamayacağını gösterdi. İki şey yaşamının ve yazısının omurgasını oluşturdu: Sanatın gizemi ve ezilenlerin mücadelesi.
O söyleşimizde karanlığın ve sessizliğin bir son değil, başlangıç olduğuna değinmişti. Benzer bir şeyi Görme Biçimleri’nde de söyler: Bir resmin en çarpıcı taraflarından biri, ona bakarken deneyimlediğimiz ürpertici sessizliktir. Şimdi elimizdeki kitap, 90 yıllık yaşamı soyut bir resim gibi önümüze koyuyor.
Geriye kalan sessizlik.
* A Writer of Our Time: The Life and Work of John Berger, Joshua Sperling, Verso 2018.
[Can Bahadır Yüce] 28.4.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Yunanistan'da çete: Geri gönderme vak'aları yaşandı
SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Literatürde "push-back" olarak bilinen geri gönderme iddialarında Yunanistan'a geçen Türk vatandaşlarına yönelik artış gözleniyor. Bu yönde rapor edilen vak'alarda da artış var.
Kanunsuz olarak faaliyet gösteren ve çete olduğu düşünülen bir grup Yunan'ın, bazı Yunan görevlilerle de organize bir şekilde gerçekleştirdiği iddia edilen "push-back" faaliyetlerinden rapor edilenler şöyle:
İLK VAK'A CUMA AKŞAMI YAŞANDI
İlk vaka 26 Nisan Cuma akşamı yaşandı. İçlerinde hamile bir Türk gazetecinin de bulunduğu 15 kişilik bir grup Türk vatandaşı, Meriç Nehri'ni aşarak karşı tarafa geçti. Burada yürüyüşe başlayan grup, bir grup maskeli kişi tarafından durduruldu.
Grup üyeleri bu kişiler tarafından darp edilirken geldikleri yerden karşıya geri gönderildi.
Türkiye tarafına tekrar geçen ve burada bir süre bekleyen Türk vatandaşlarından 11'i tekrar Yunan tarafına geçmeyi denerken kaybolan dört kişilik aile yakalandı. İkisi çocuk dört kişilik aileden [A.A (42), M.A (40), O.S.A (11) ve A.H.A (8)] anne ve babanın tutuklandığı, yakınlarına edilen 'gelin çocukları alın' telefonuyla ortaya çıktı.
Karşıya tekrar geçebilen 11 kişilik grupsa daha sonra yaptıkları açıklamada bir süre burada saklandıklarını, daha sonra devriye gezen iki polis aracı tarafından yakalandıklarını ve başvurularını güvenli bir şekilde yapabildiklerini anlattı.
İKİNCİ VAKADA POLİS DE İŞİN İÇİNDE
İkinci vaka 28 Nisan Pazar yerel saatle 05:30’da yaşandı. Cadı avından kaçan 8 kişilik grup yine benzer rota izleyerek karşı kıyıya ulaşmayı başardı.
Grupta H.G. ve S.G'nin ebeveyn olduğu bir aile, üç küçük çocuğuyla bulunuyordu. Yunanistan’a geçtikten sonra Urlu Köyü’ne yürüyen grup burada bir cafede otururken saat 09:40 civarında Yunan polisi tarafından gözaltına alındı.
Yakınlarının bu andan itibaren G. ailesiyle iletişimi koparken, ilk telefon ertesi gün Edirne İl Jandarma Komutanlığı’ndan geldi. Görevli kişi, anne ve babanın gözaltında olduklarını belirtti ve çocukları teslim almaları için aile fertlerine bilgi verdi.
AFGAN, SURİYELİ VE PAKİSTANLI GRUPLA BİRLİKTE GERİ GÖNDERİLDİLER
Aynı vakaya dair şunlar aktarıldı:
Urlu Köyü’nden Yunan Polisi tarafından gözaltına alınan aile, kapalı kasa bir panelvana bindirilerek polis karakoluna götürüldü.
Aile burada iltica başvurusunda bulundu. Karakolda, Afgan, Pakistanlı ve Suriyeli 48 kişilik bir grup ve iki de Türk vardı. Yaklaşık 10 saat karakolda tutulan G. ailesi, ardından başka bir karakola götürülecekleri söylenerek dışarı çıkartıldı.
Burada yüzleri kar maskeli, askeri kıyafetli ve silahlı kişilere teslim edilen karakolda bulunan 55 kişilik grup, askeri kamyona bindirildi. Kamyon bir süre ilerledikten sonra Meriç Nehri kıyısında durdu.
Yüzleri kar maskeli ve silahlı kişiler, zor kullanarak ve korkutarak botlarla 55 kişiyi Türkiye tarafına geri attı. Karşı tarafta devriye görevi yapanlarsa bu kişileri yakaladı.
ULUSLARARASI KAMUOYU HAREKETE GEÇİRİLMELİ
Uluslararası suç kapsamındaki "push-back" vakalarının ardından insan hakları örgütleri ve aktivistler harekete geçerken özellikle Yunanistan'daki bu kişilerin bulunması için kampanya başlatıldı.
Özellikle yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği ve Yunanistan makamları nezdinde sosyal medya mecraları başta olmak üzere iletişim kanallarını kullanarak konuyu bildirmeleri ve bu tip vakaların tekrarının yaşanmaması için yetkilileri tedbir almaya çağırmaları büyük önem arz ediyor.
[Samanyolu Haber] 29.4.2019
Kanunsuz olarak faaliyet gösteren ve çete olduğu düşünülen bir grup Yunan'ın, bazı Yunan görevlilerle de organize bir şekilde gerçekleştirdiği iddia edilen "push-back" faaliyetlerinden rapor edilenler şöyle:
İLK VAK'A CUMA AKŞAMI YAŞANDI
İlk vaka 26 Nisan Cuma akşamı yaşandı. İçlerinde hamile bir Türk gazetecinin de bulunduğu 15 kişilik bir grup Türk vatandaşı, Meriç Nehri'ni aşarak karşı tarafa geçti. Burada yürüyüşe başlayan grup, bir grup maskeli kişi tarafından durduruldu.
Grup üyeleri bu kişiler tarafından darp edilirken geldikleri yerden karşıya geri gönderildi.
Türkiye tarafına tekrar geçen ve burada bir süre bekleyen Türk vatandaşlarından 11'i tekrar Yunan tarafına geçmeyi denerken kaybolan dört kişilik aile yakalandı. İkisi çocuk dört kişilik aileden [A.A (42), M.A (40), O.S.A (11) ve A.H.A (8)] anne ve babanın tutuklandığı, yakınlarına edilen 'gelin çocukları alın' telefonuyla ortaya çıktı.
Karşıya tekrar geçebilen 11 kişilik grupsa daha sonra yaptıkları açıklamada bir süre burada saklandıklarını, daha sonra devriye gezen iki polis aracı tarafından yakalandıklarını ve başvurularını güvenli bir şekilde yapabildiklerini anlattı.
İKİNCİ VAKADA POLİS DE İŞİN İÇİNDE
İkinci vaka 28 Nisan Pazar yerel saatle 05:30’da yaşandı. Cadı avından kaçan 8 kişilik grup yine benzer rota izleyerek karşı kıyıya ulaşmayı başardı.
Grupta H.G. ve S.G'nin ebeveyn olduğu bir aile, üç küçük çocuğuyla bulunuyordu. Yunanistan’a geçtikten sonra Urlu Köyü’ne yürüyen grup burada bir cafede otururken saat 09:40 civarında Yunan polisi tarafından gözaltına alındı.
Yakınlarının bu andan itibaren G. ailesiyle iletişimi koparken, ilk telefon ertesi gün Edirne İl Jandarma Komutanlığı’ndan geldi. Görevli kişi, anne ve babanın gözaltında olduklarını belirtti ve çocukları teslim almaları için aile fertlerine bilgi verdi.
AFGAN, SURİYELİ VE PAKİSTANLI GRUPLA BİRLİKTE GERİ GÖNDERİLDİLER
Aynı vakaya dair şunlar aktarıldı:
Urlu Köyü’nden Yunan Polisi tarafından gözaltına alınan aile, kapalı kasa bir panelvana bindirilerek polis karakoluna götürüldü.
Aile burada iltica başvurusunda bulundu. Karakolda, Afgan, Pakistanlı ve Suriyeli 48 kişilik bir grup ve iki de Türk vardı. Yaklaşık 10 saat karakolda tutulan G. ailesi, ardından başka bir karakola götürülecekleri söylenerek dışarı çıkartıldı.
Burada yüzleri kar maskeli, askeri kıyafetli ve silahlı kişilere teslim edilen karakolda bulunan 55 kişilik grup, askeri kamyona bindirildi. Kamyon bir süre ilerledikten sonra Meriç Nehri kıyısında durdu.
Yüzleri kar maskeli ve silahlı kişiler, zor kullanarak ve korkutarak botlarla 55 kişiyi Türkiye tarafına geri attı. Karşı tarafta devriye görevi yapanlarsa bu kişileri yakaladı.
ULUSLARARASI KAMUOYU HAREKETE GEÇİRİLMELİ
Uluslararası suç kapsamındaki "push-back" vakalarının ardından insan hakları örgütleri ve aktivistler harekete geçerken özellikle Yunanistan'daki bu kişilerin bulunması için kampanya başlatıldı.
Özellikle yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği ve Yunanistan makamları nezdinde sosyal medya mecraları başta olmak üzere iletişim kanallarını kullanarak konuyu bildirmeleri ve bu tip vakaların tekrarının yaşanmaması için yetkilileri tedbir almaya çağırmaları büyük önem arz ediyor.
[Samanyolu Haber] 29.4.2019
Bir sanayi devi daha krizde: İki ay üretim yok [Gölge Bankacı]
Bankacılar bugünlerde hangi şirket batmış, hangi sanayici konkordato ile son bir nefes almış bunları konuşuyor.
Yemek paydosunda bile mevzu iflaslar, artan faiz oranları ve batık krediler.
Herkes kendi müşterisinin vaziyetinden emin olmak için istihbarat servislerinin kapısını aşındırıyor.
Bir bankacı için batık kredi aynı zamanda “nitelikli zimmet” suçundan hapse girme ihtimali ile karşı karşıya gelmek demektir.
O yüzden bankalar riskli gördükleri kredileri ya geri çağırıyor ya da yapılandırarak zamana yayıyor.
EN FAZLA BATIK ÜÇ SEKTÖRDE
İnşaat, enerji ve otomotiv sektörleri kara listeye alındı. Krizde en fazla batık firma bu üç sektörde. İmalat sanayiinde batık kredi tutarı son 1 yılda yüzde 60 arttı.
Geçmişte işler yolunda giderken hesapsız döviz kredileri ile hormonlu büyümeye aldanan patronlar, döviz kuru artınca bütün varlıklarını kaybetmenin eşiğine geldi.
Bir nebze döviz riskini hedge eden şirketler olsa da Türkiye gibi yüzde 20-30 kur oynaklığına sahip bir ekonomide döviz riskini sıfırlayacak dahi bankacı henüz doğmadı.
Kendimi dahil ederek söylüyorum!
Yurt dışında çalışmakta olan işçilerin birikimlerinin değerlendirildiği Yozgat İşçi Birliği İnşaat Malzemeleri Ticaret Sanayi AŞ (YİBİTAŞ), 1973 yılında 696 bin metrekare alan üzerinde inşâ edildi.
YOZGAT’IN TEK SANAYİ TESİSİ
Son batık haberleri Orta Anadolu’dan geliyor. 2018 yılının son üç ayında imalatın durduğu Yozgat Çimento Fabrikası’nda işler iyice sarpa sarmış.
Yönetim kurulu 24 Nisan’da “elverişsiz piyasa şartları” sebebiyle klinker üretim hattının en az iki ay daha kapalı kalmasına karar verdi.
“Klinker” yoksa çimento da yok demektir. Zira Çimento üretimi sırasında pişmiş kil ve kalkerlerin bileşiminden oluşan iri taneli malzeme “klinker” olarak tanımlanıyor.
“Çimentonun bir önceki safhası” diye de bilinen klinker yapısında pişirilmiş biçimde yüzde 30 kil ve yüzde 70 kalker içerir.
YATIRIMCI YİNE YANILTILDI
Her ne kadar Yozgat Çimento’nun açıklamasında, “Devam eden duruştan çimento üretim ve satışlarımız etkilenmeyecektir.” gibi ne tarafa çekseniz uzayacak bir cümle kullanılsa da işin aslı farklı.
Hisseleri Borsa İstanbul’da işlem gören Yozgat Çimento’nun (YİBİTAŞ) yönetim kurulu hâlâ kelime oyunları ile krizi örtbas etmeye çalışıyor ve yatırımcıya sahih bilgi vermiyor.
Avrupa’ya göç eden işçilerin kurduğu Yozgat Yibitaş Çimento’da aylardır üretim yapılamıyor. Brezilyalı Votarantim’in satın aldığı fabrika 50’ye yakın kişiyi işten çıkarmıştı.
TESİS İKİ KERE EL DEĞİŞTİRDİ
Brezilya firması Votarantim, YİBİTAŞ’ı Portekizli Cimpor’dan devralmıştı. Bir iddiaya göre çok ortaklı şirkette kararlar geç alındığı için kriz şartlarında mali tablolar daha da bozuldu.
İnşaat sektörü çökünce haliyle çimento ve hazır beton tesisleri ağır yara aldı. Kriz şartlarının devam etmesi halinde Yozgat Çimento’da yeni tenkisat olabileceği konuşuluyor.
Yozgat Çimento'da günlük klinker üretim kapasitesi 2008 yılında 2 bin 400 tona ulaşmıştı.
İŞÇİLER ENDİŞELİ: BİZİ DE İŞTEN ATACAKLAR!
İşçilerden biri bana yolladığı e-postada işsiz kalma endişesini şöyle dile getiriyor: “Bazı arkadaşlarımız işten çıkarıldı. Üretim yok denecek kadar az. Bu yüzden biz de her an işten atılabiliriz. Votarantim firmasının diğer illerdeki fabrikalarında böyle bir karar almadığını duyuyoruz.”
İstanbul Sanayi Odası Başkan Yardımcısı Adnan Dalgakıran’ın, “İnşaat makinelerinde işler tamamen durdu.” cümlesinde ilk iki kelimenin yerine çimento ve hazır beton tesisleri diye yazabilirsiniz.
OYAK DA MARDİN’DE ÜRETİMİ DURDURDU
Çimento inşaatın hızlı büyüdüğü yıllarda Avrupalı şirketlerin gözde yatırım sektörü idi. Artık batıdan rağbet yok.
Ordu Yardımlaşma Kurumu’na (OYAK) ait Mardin Çimento da 1 nolu klinker üretim hattını 2019 yılı sonuna kadar kapattı.
Askerler krizde ayakta kalabilmek için OYAK Çimento’nun yüzde 40’ını Tayvanlı çimento firması Taiwan Cement Corporation’a (TCC) sattı.
Hisse devrinden elde edilen 640 milyon dolar, OYAK'ın vadesi gelen döviz borçları için kullanıldı.
BANKACILARIN UYKUSU KAÇIYOR
Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın “dengelenme” sunumları devam ede dursun geçen hafta Türkiye’nin 1 numarası Koç Holding, TOFAŞ’ta 2 bin kişiyi işten çıkardı ve üretimi yüzde 30 azalttı.
Japon Honda 23 yıllık tesisi kapatıp ülkesine dönüyor. Haliyle krizde borçlulardan çok en fazla biz bankacıların uykusu kaçıyor. Bloomberg’in ifadesi ile soğuk terler döküyoruz.
Hükûmet 28 milyar TL devlet iç borçlanma senedi (DİBS) vererek kamu bankalarını batmaktan en azından şimdilik kurtardı.
ÖZEL BANKALAR NE OLACAK?
Biz özel bankaların vaziyeti ise şimdilik meçhul! Ortaklar bedelli sermaye artırarak ve temettü dağıtmayarak geçen senenin kaybını karşılamaya çalışıyor.
Dolar/TL artmaya, bankaların takipteki alacak portföyü böyle şişmeye devam ederse özel banka sahipleri de birkaç ay içinde Hazine’nin önünde mendil açacak. “Kamu bankaların kurtardığınız gibi bizi de kurtarın.”
[Gölge Bankacı] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Yemek paydosunda bile mevzu iflaslar, artan faiz oranları ve batık krediler.
Herkes kendi müşterisinin vaziyetinden emin olmak için istihbarat servislerinin kapısını aşındırıyor.
Bir bankacı için batık kredi aynı zamanda “nitelikli zimmet” suçundan hapse girme ihtimali ile karşı karşıya gelmek demektir.
O yüzden bankalar riskli gördükleri kredileri ya geri çağırıyor ya da yapılandırarak zamana yayıyor.
EN FAZLA BATIK ÜÇ SEKTÖRDE
İnşaat, enerji ve otomotiv sektörleri kara listeye alındı. Krizde en fazla batık firma bu üç sektörde. İmalat sanayiinde batık kredi tutarı son 1 yılda yüzde 60 arttı.
Geçmişte işler yolunda giderken hesapsız döviz kredileri ile hormonlu büyümeye aldanan patronlar, döviz kuru artınca bütün varlıklarını kaybetmenin eşiğine geldi.
Bir nebze döviz riskini hedge eden şirketler olsa da Türkiye gibi yüzde 20-30 kur oynaklığına sahip bir ekonomide döviz riskini sıfırlayacak dahi bankacı henüz doğmadı.
Kendimi dahil ederek söylüyorum!
Yurt dışında çalışmakta olan işçilerin birikimlerinin değerlendirildiği Yozgat İşçi Birliği İnşaat Malzemeleri Ticaret Sanayi AŞ (YİBİTAŞ), 1973 yılında 696 bin metrekare alan üzerinde inşâ edildi.
YOZGAT’IN TEK SANAYİ TESİSİ
Son batık haberleri Orta Anadolu’dan geliyor. 2018 yılının son üç ayında imalatın durduğu Yozgat Çimento Fabrikası’nda işler iyice sarpa sarmış.
Yönetim kurulu 24 Nisan’da “elverişsiz piyasa şartları” sebebiyle klinker üretim hattının en az iki ay daha kapalı kalmasına karar verdi.
“Klinker” yoksa çimento da yok demektir. Zira Çimento üretimi sırasında pişmiş kil ve kalkerlerin bileşiminden oluşan iri taneli malzeme “klinker” olarak tanımlanıyor.
“Çimentonun bir önceki safhası” diye de bilinen klinker yapısında pişirilmiş biçimde yüzde 30 kil ve yüzde 70 kalker içerir.
YATIRIMCI YİNE YANILTILDI
Her ne kadar Yozgat Çimento’nun açıklamasında, “Devam eden duruştan çimento üretim ve satışlarımız etkilenmeyecektir.” gibi ne tarafa çekseniz uzayacak bir cümle kullanılsa da işin aslı farklı.
Hisseleri Borsa İstanbul’da işlem gören Yozgat Çimento’nun (YİBİTAŞ) yönetim kurulu hâlâ kelime oyunları ile krizi örtbas etmeye çalışıyor ve yatırımcıya sahih bilgi vermiyor.
Avrupa’ya göç eden işçilerin kurduğu Yozgat Yibitaş Çimento’da aylardır üretim yapılamıyor. Brezilyalı Votarantim’in satın aldığı fabrika 50’ye yakın kişiyi işten çıkarmıştı.
TESİS İKİ KERE EL DEĞİŞTİRDİ
Brezilya firması Votarantim, YİBİTAŞ’ı Portekizli Cimpor’dan devralmıştı. Bir iddiaya göre çok ortaklı şirkette kararlar geç alındığı için kriz şartlarında mali tablolar daha da bozuldu.
İnşaat sektörü çökünce haliyle çimento ve hazır beton tesisleri ağır yara aldı. Kriz şartlarının devam etmesi halinde Yozgat Çimento’da yeni tenkisat olabileceği konuşuluyor.
Yozgat Çimento'da günlük klinker üretim kapasitesi 2008 yılında 2 bin 400 tona ulaşmıştı.
İŞÇİLER ENDİŞELİ: BİZİ DE İŞTEN ATACAKLAR!
İşçilerden biri bana yolladığı e-postada işsiz kalma endişesini şöyle dile getiriyor: “Bazı arkadaşlarımız işten çıkarıldı. Üretim yok denecek kadar az. Bu yüzden biz de her an işten atılabiliriz. Votarantim firmasının diğer illerdeki fabrikalarında böyle bir karar almadığını duyuyoruz.”
İstanbul Sanayi Odası Başkan Yardımcısı Adnan Dalgakıran’ın, “İnşaat makinelerinde işler tamamen durdu.” cümlesinde ilk iki kelimenin yerine çimento ve hazır beton tesisleri diye yazabilirsiniz.
OYAK DA MARDİN’DE ÜRETİMİ DURDURDU
Çimento inşaatın hızlı büyüdüğü yıllarda Avrupalı şirketlerin gözde yatırım sektörü idi. Artık batıdan rağbet yok.
Ordu Yardımlaşma Kurumu’na (OYAK) ait Mardin Çimento da 1 nolu klinker üretim hattını 2019 yılı sonuna kadar kapattı.
Askerler krizde ayakta kalabilmek için OYAK Çimento’nun yüzde 40’ını Tayvanlı çimento firması Taiwan Cement Corporation’a (TCC) sattı.
Hisse devrinden elde edilen 640 milyon dolar, OYAK'ın vadesi gelen döviz borçları için kullanıldı.
BANKACILARIN UYKUSU KAÇIYOR
Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın “dengelenme” sunumları devam ede dursun geçen hafta Türkiye’nin 1 numarası Koç Holding, TOFAŞ’ta 2 bin kişiyi işten çıkardı ve üretimi yüzde 30 azalttı.
Japon Honda 23 yıllık tesisi kapatıp ülkesine dönüyor. Haliyle krizde borçlulardan çok en fazla biz bankacıların uykusu kaçıyor. Bloomberg’in ifadesi ile soğuk terler döküyoruz.
Hükûmet 28 milyar TL devlet iç borçlanma senedi (DİBS) vererek kamu bankalarını batmaktan en azından şimdilik kurtardı.
ÖZEL BANKALAR NE OLACAK?
Biz özel bankaların vaziyeti ise şimdilik meçhul! Ortaklar bedelli sermaye artırarak ve temettü dağıtmayarak geçen senenin kaybını karşılamaya çalışıyor.
Dolar/TL artmaya, bankaların takipteki alacak portföyü böyle şişmeye devam ederse özel banka sahipleri de birkaç ay içinde Hazine’nin önünde mendil açacak. “Kamu bankaların kurtardığınız gibi bizi de kurtarın.”
[Gölge Bankacı] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Ne Söyledim ki? [Kadir Gürcan]
Şimdi, iktidar için, sözleri Yusuf Hayaloğlu'na ait “Ne söyledim ki, çektin kapıyı gittin!” şarkısını dinleyerek, yastığı yüzüne kapatıp ağlama zamanı. Hatta toplu ağlayıp, ağıt yaksalar da yeridir, zira bu elem tek yüreğin güç yetireceği cinsten değil. Şarkı anonim hale geldiği için, şu an iktidarın musluğuna dayanmış sanatçı görünümlü palyaçolar ve Ortaoyunu meddahları bu önemli sanat etkinliğini icra edebilirler. Söz yazarı da zaten öldü.
Türkiye'de her şey baş aşağı gitmeye başlayınca, beklenenin ötesinde yeni bir trendin yükselişine şahit oluyoruz; aşırı duygusallık. Küsen, alınan, baş başa verip ağlaşanlar, çareyi, şehir içinde ya da en yakın il ve ilçelerdeki yatır, kabir ve mezarlıklara seferler düzenlemede buldu.
İktidarın, son bir kaç aylık kahve ve yıldız falından da üç vakte kadar, Lale Devri'nin geri döneceğine dair bir işaret görünmedi. Ay tutulmuyor. Yakın bir tarihte de güneş tutulması beklenmiyor. Saray'a bağlı Cinci hocaların Dolar kuruna bağlı, maaşları ödenemediği için onlardan da iyi haberler gelmiyor. Ama onlara müstehak. Dolar'ın hareket yönünü tahmin edemiyor ve yükselişine bir çare üretemiyorlar. Elin, yabancı işbirlikçi ve ajan(!), piyasa değerlendirme kuruluşları ne diyorsa çıkıyor. Eğer, yılın son çeyreğindeki Dolar tahminleri bir tutarsa, iktidarın akıl hocaları, pardon cinci taifesi, kendilerine yeni iş bulsunlar. Türkiye'de boşanma oranları artmış, o eski işlerine dönüp, çöpçatanlık yapabilirler.
31 Mart seçim mağlubiyetinin iktidar ve Saray'ın alışkanlık haline getirdiği ve saplanıp kaldığı kötü ahlak dışında bir mazereti yok. Millet malına çöreklendikleri için dinen büyük vebal altına girdiler. Demokrasi deyip, saltanat ve despotizme saplandıkları için demokratik cinayet işlediler. Bundan büyük günah bundan kötü sicil mi olur? Dini cezadan endişeleri yok ama, demokrasiyi katlettiklerinden dolayı, cezanın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin edememişler.
Yerel seçimlerden sonra ağır bir depresyona giren İktidar Ekibi'nin bu kadar sarsılacağını kimse beklemiyordu. Efkar dağıtacak, birbirlerinin omuzuna baş koyup için için ağlayacak gözden ırak mekanlar arıyor gibi bir halleri var. Mitinglerde ilan edilen seferberlik emri, en az Balkan Savaşlarında, Osmanlı'nın aldığı yenilgi kadar derin ve tedavisi zor bir gedik açtı. İstanbul'un düşmesinden sonra, YSK ile işbirliği yapıp, demokrasi görünümlü bir hile-i şeriyye peşindeler.
Piyasadaki mukaddes kavram enflasyonu da dikkat çekici. “Beka” muhabbetinden arta kalan döküntüler, şimdi de “Dava'ya ihanet” mazoşizmi için heyecan tacirliğine başladılar. Meğer, İstanbul'a bağladıkları Beka, ihale ve haksız kazanç için verilen bir mücadelesiymiş de haberimiz yokmuş. Şimdi de, hep bir ağızdan, Saray'ın kuyruğunu dik tutmak için bayatlamış Mehter Marşına hep bir ağızdan tempo tutuyorlar. Dini mukaddesler de dahil, insani bütün değerlerin üzerine çöken Saray'ın ağırlığını kaldırmaları kolay olmayacak.
Seçim mitingleri boyunca ne olduğu bir türlü anlaşılamayan 'Beka' ısrarı vatandaşı ikna etmeye yetmedi. Kim bilir, belki bu umumi vicdanın bir eyvallahsızlığıdır. Ya da, “Alternatifleri yok!” dayatmasına karşı, riskli yeni bir tercih de olabilir. Her iki durumda da, kendilerini “Beka”nın sigortası görenlere karşı öyle olmadıklarını gösteren bir netice ortaya çıktı. Yani Saray'ın Beka blöfü tutmadı. Vatandaş, “Biz sizsiz de yaparız!” mesajını gayet açık olarak verdi.
Neredeyse bir ay oldu, iktidarın kan kaybetmesine karşılık, mitinglerde seslendirilen dış ülke ve düşman işgaline uğramadık. Saray ve iktidarın duygularını inciten en büyük gerçek de bu olmuş olmalı. Geçen hafta Damat Hazretleri'nin ABD'ye düzenlediği seyahat, barış çubuğu üflemek içindi. Hala durumun farkında değil anlaşılan, ekonomik büyümeden bahsederek, kendisine güldürmekten vazgeçmiyor.
Cumhurbaşkanı en son partililerle bir araya geldiğinde, hamasete dayalı bir derlenme toparlanma edebiyatı üzerinden yol almaya çalışmış. Kendisinden başka ciddi çalışan olmadığı yönündeki serzeniş ve şikayetleri de zaten bir aydır parti kulislerinde konuşulup duruyordu.
Yerel seçimlerde çalışmayanlar, Saray ve Cumhurbaşkanı hakkında ileri geri konuşarak zihni karışıklığa sebep olanlar, güya “Dava” ya ihanet etmiş sayılacaklar. Hele yeni oluşumlarla gizli gizli buluşup, toplantı yapanların dünya ve ahirette gidecek yerleri yokmuş. Seçim'de iş görmeyen “Beka” edebiyatı, seçimden sonra “Dava ve dava sadakatine” dönüştü. Yaptığınız işi demokratik bir anlayıştan çıkarıp, dini suistimale döktüğünüzde, kavramların ömrü işte bu kadar kısa oluyor. Koskoca “Beka, devlet-i ebed müddet!” beklentileri, İstanbul'un düşmesiyle itibarını kaybetti. Ertuğrul Dizisi'ne ayıp olmadı mı?
İktidarın Kızılcahamam görüşmelerine davetli değildik. Konuşma öncesi, Mehter Marşları'nın, dinlemekten gına geldiğimiz, “Düşmandan alalım eski yerleri...” nakaratlı parçası mutlaka dinletilmiştir. Halbuki Yerel Seçimlerden alınan ağır yaradan teselli bulmak için, “Ne söyledim ki, çektin kapıyı gittin?” şarkısı duyguları daha iyi dile getirmez mi? Partide o kadar küskün var, hepsini dövecek haliniz yok ya!
[Kadir Gürcan] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Türkiye'de her şey baş aşağı gitmeye başlayınca, beklenenin ötesinde yeni bir trendin yükselişine şahit oluyoruz; aşırı duygusallık. Küsen, alınan, baş başa verip ağlaşanlar, çareyi, şehir içinde ya da en yakın il ve ilçelerdeki yatır, kabir ve mezarlıklara seferler düzenlemede buldu.
İktidarın, son bir kaç aylık kahve ve yıldız falından da üç vakte kadar, Lale Devri'nin geri döneceğine dair bir işaret görünmedi. Ay tutulmuyor. Yakın bir tarihte de güneş tutulması beklenmiyor. Saray'a bağlı Cinci hocaların Dolar kuruna bağlı, maaşları ödenemediği için onlardan da iyi haberler gelmiyor. Ama onlara müstehak. Dolar'ın hareket yönünü tahmin edemiyor ve yükselişine bir çare üretemiyorlar. Elin, yabancı işbirlikçi ve ajan(!), piyasa değerlendirme kuruluşları ne diyorsa çıkıyor. Eğer, yılın son çeyreğindeki Dolar tahminleri bir tutarsa, iktidarın akıl hocaları, pardon cinci taifesi, kendilerine yeni iş bulsunlar. Türkiye'de boşanma oranları artmış, o eski işlerine dönüp, çöpçatanlık yapabilirler.
31 Mart seçim mağlubiyetinin iktidar ve Saray'ın alışkanlık haline getirdiği ve saplanıp kaldığı kötü ahlak dışında bir mazereti yok. Millet malına çöreklendikleri için dinen büyük vebal altına girdiler. Demokrasi deyip, saltanat ve despotizme saplandıkları için demokratik cinayet işlediler. Bundan büyük günah bundan kötü sicil mi olur? Dini cezadan endişeleri yok ama, demokrasiyi katlettiklerinden dolayı, cezanın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin edememişler.
Yerel seçimlerden sonra ağır bir depresyona giren İktidar Ekibi'nin bu kadar sarsılacağını kimse beklemiyordu. Efkar dağıtacak, birbirlerinin omuzuna baş koyup için için ağlayacak gözden ırak mekanlar arıyor gibi bir halleri var. Mitinglerde ilan edilen seferberlik emri, en az Balkan Savaşlarında, Osmanlı'nın aldığı yenilgi kadar derin ve tedavisi zor bir gedik açtı. İstanbul'un düşmesinden sonra, YSK ile işbirliği yapıp, demokrasi görünümlü bir hile-i şeriyye peşindeler.
Piyasadaki mukaddes kavram enflasyonu da dikkat çekici. “Beka” muhabbetinden arta kalan döküntüler, şimdi de “Dava'ya ihanet” mazoşizmi için heyecan tacirliğine başladılar. Meğer, İstanbul'a bağladıkları Beka, ihale ve haksız kazanç için verilen bir mücadelesiymiş de haberimiz yokmuş. Şimdi de, hep bir ağızdan, Saray'ın kuyruğunu dik tutmak için bayatlamış Mehter Marşına hep bir ağızdan tempo tutuyorlar. Dini mukaddesler de dahil, insani bütün değerlerin üzerine çöken Saray'ın ağırlığını kaldırmaları kolay olmayacak.
Seçim mitingleri boyunca ne olduğu bir türlü anlaşılamayan 'Beka' ısrarı vatandaşı ikna etmeye yetmedi. Kim bilir, belki bu umumi vicdanın bir eyvallahsızlığıdır. Ya da, “Alternatifleri yok!” dayatmasına karşı, riskli yeni bir tercih de olabilir. Her iki durumda da, kendilerini “Beka”nın sigortası görenlere karşı öyle olmadıklarını gösteren bir netice ortaya çıktı. Yani Saray'ın Beka blöfü tutmadı. Vatandaş, “Biz sizsiz de yaparız!” mesajını gayet açık olarak verdi.
Neredeyse bir ay oldu, iktidarın kan kaybetmesine karşılık, mitinglerde seslendirilen dış ülke ve düşman işgaline uğramadık. Saray ve iktidarın duygularını inciten en büyük gerçek de bu olmuş olmalı. Geçen hafta Damat Hazretleri'nin ABD'ye düzenlediği seyahat, barış çubuğu üflemek içindi. Hala durumun farkında değil anlaşılan, ekonomik büyümeden bahsederek, kendisine güldürmekten vazgeçmiyor.
Cumhurbaşkanı en son partililerle bir araya geldiğinde, hamasete dayalı bir derlenme toparlanma edebiyatı üzerinden yol almaya çalışmış. Kendisinden başka ciddi çalışan olmadığı yönündeki serzeniş ve şikayetleri de zaten bir aydır parti kulislerinde konuşulup duruyordu.
Yerel seçimlerde çalışmayanlar, Saray ve Cumhurbaşkanı hakkında ileri geri konuşarak zihni karışıklığa sebep olanlar, güya “Dava” ya ihanet etmiş sayılacaklar. Hele yeni oluşumlarla gizli gizli buluşup, toplantı yapanların dünya ve ahirette gidecek yerleri yokmuş. Seçim'de iş görmeyen “Beka” edebiyatı, seçimden sonra “Dava ve dava sadakatine” dönüştü. Yaptığınız işi demokratik bir anlayıştan çıkarıp, dini suistimale döktüğünüzde, kavramların ömrü işte bu kadar kısa oluyor. Koskoca “Beka, devlet-i ebed müddet!” beklentileri, İstanbul'un düşmesiyle itibarını kaybetti. Ertuğrul Dizisi'ne ayıp olmadı mı?
İktidarın Kızılcahamam görüşmelerine davetli değildik. Konuşma öncesi, Mehter Marşları'nın, dinlemekten gına geldiğimiz, “Düşmandan alalım eski yerleri...” nakaratlı parçası mutlaka dinletilmiştir. Halbuki Yerel Seçimlerden alınan ağır yaradan teselli bulmak için, “Ne söyledim ki, çektin kapıyı gittin?” şarkısı duyguları daha iyi dile getirmez mi? Partide o kadar küskün var, hepsini dövecek haliniz yok ya!
[Kadir Gürcan] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Siyasal İslamcının Büyük Saplantısı [Dr. Ahmet Yılmaz]
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçenlerde Le Point dergisine bir röportaj verdi. Takip edenleriniz olmuştur. Macron’a keskin sorular yöneltmişti muhabir, o röportajda. Mesela “küresel alanda yeni havalı çocuk olmaya çalışıp çalışmadığını” sormuştu.
Macron: “Biliyorsunuz” demişti, “Küresel sahne aslında o kadar da havalı bir yer değil.” Bu sözleriyle ne demek istediği sorulan Fransa Cumhurbaşkanı, şu örneği verivermişti: “Her on günde bir Erdoğan’la konuşmak zorunda olan benim!”
Aynı Macron, iki üç gün önce “siyasal islamcıyı” merkeze alan bazı söylemlerde bulundu. “Siyasal İslam, Fransız Cumhuriyeti’ni bölmeye yönelik bir tehdit” dedi. “Aslında” dedi, “Laiklikten bahsederken gerçekten laiklikten değil ama cumhuriyetin bazı bölgelerine yerleşmiş olan gettolaşmadan bahsediyoruz. Din adına politik amaçlar güden insanlardan bahsediyoruz, Cumhuriyetimizden kopmak isteyen siyasi bir İslam’dan bahsediyoruz.” Konuşmasının kelimesi kelimesine tercümesi doğru yapılmış mıdır bilmiyorum. Fransız tipi laiklik anlayışının çıkmazlarına da girmeyeceğim. Farklı açılardan ele alındığında konuşmasının, Fransız egosantrik ve oryantalist yaklaşımından kaynaklanan problemler içerebileceğini de öngörüyorum. Mesela gerçekten “din adına politik amaçlar güden” dediyse bu son derece problemli. Doğrusu “politik amaçları adına dini kullanan” olmalıydı.
İlginç bir şekilde Macron’un o cümlelerine Ömer Çelik’den cevap geldi. Partisinin genel başkan yardımcısı ve sözcüsü Ömer Çelik. Değerlendirmesi şu şekilde: “Fransa Devlet Başkanı siyasal islam diye bir tehditten bahsederek bir yorum getirdi. Bu siyasal islam sözünün öteden beri bir karartma olduğunu söylüyoruz. Birisi siyasal islam diye bir karartmadan bahsedince farkında değiller siyasal hristiyanlık gibi doğru olmayan bir kavramdan bahsetmiş oluyorlar. Yeni Zelanda başbakanının tavrını herkesin örnek alması gerekir.”
Ömer Çelik’in Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ile ilgili cümlesiyle neyi kastettiğini gerçekten anlamadım. Siyasal islamcılar, kendileri hakkında yapılan bu tanımlamadan oldum olası hazzetmezler. Bunu biliyorum. Çünkü ikircikli tutumları açık olsun istemezler. Bir de bünyelerine yerleşmiş büyüklük saplantıları anında devreye girer. Dini hamaset onlardan sorulur zira. Çelik, dinle ilintili olan fanatizm ile dini siyasi amaçlar için kullanan siyasal dincilik arasındaki farkı görmedi, göremedi, belki de görmek istemedi. Radikal İslam elbette olmaz, çünkü hiçbir din radikalliği onaylamaz ama radikal islamcı veya siyasal islamcı pekâlâ olunabilir. İslam dünyasının arka bahçesi maalesef siyasal islamcı enkazıyla dolu. Bu arada, Jacinda Ardern tarihe geçecek bir insanlık sergilerken, siyasal İslamcı refleksin çocukların da bulunduğu meydanlarda o katliamın görüntülerini izletmesini de hayretler içinde izlemişti bütün dünya. Ömer Çelik’inki yaman bir çelişki velhasıl.
Siyasal islamcı denilince; halka dindarlık izhar eden ve dinden geçinen kimse akla gelir. O, bir takım dinsel söylemleri, kelime ve kavramları, siyasi ajandası doğrultusunda kullanmayı fevkalâde iyi bilir. Dini vecibelerini fıtri bağlamından koparır ve neredeyse insanların gözlerine sokar. Dini ve milli kavramlardan beslenen son derece abartılı ve uçuk bir hamaset dili geliştirmiştir. Bir taraftan da mağdur kalmanın yolunu her defasında bulur. Sonuç olarak gemisinin yelkenine rüzgâr devşirmeyi her zaman ve zeminde başarır.
***
Siyasal islamcılığın ülkemiz açısından bakıldığında Erdoğan, ailesi ve oligarşik çevresiyle özdeşleşen önemli bir parametresi vardır ki o da tekebbürdür. Aslında Arapça kaynaklı olmakla birlikte, dini sahada yaygın kullanıma sahip olması sebebiyle kültür havzamıza intikali zor olmamış önemli bir kavram, kibir. Temel anlamı “büyüklük” demek. Kişinin kendini dev aynasında görmesini, şahsını büyük, üstün, ayrıcalıklı kabul etmesini ve bunu değişik vesilelerle dışa yansıtmasını, böylelikle başkalarını aşağılamasını kibir olarak tanımlamak mümkün. Daha çok duygusal sahada gelişen büyüklük tahayyülü kibir iken, bunun bir davranış modeli haline gelmesi, eyleme ve zamanla bir çeşit karaktere dönüşmesi ise “tekebbür” olarak tanımlanabilir.
Kibir veya tekebbür dinde ve kültürde genel itibariyle mezmûm kabul edilmiş yani makbul görülmemiş, olumsuz karşılanmış bir vasıf. Onun karşılığında tevazu gibi kıymetli bir kavram önerilmiş, tavsiye edilmiş. Tekebbürün olumsuz bir vasıf kabul edilmesiyle ilgili “genelde” kaydı düştüm, zira A‘râf suresinin 146. ayetinde “yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanlardan” bahsediliyor.
Ayette “bi ğayri hakkın” yani “haksız yere” kaydı düşülerek; insanın kötü niyetli olması, kibir ve gurura kapılarak yanlış inançlarını ve kötü gidişatını inatla sürdürme gafletini göstermesi halinde Allah’ın da onu ilahi hakikatlerden uzaklaştıracağı vurgulanmış oluyor. Demek ki, “bi hakkın” yani “yeri gelen”, “muktezâ-yı hâlin gerektirdiği” durumlar da söz konusu olabiliyor. Mesela kişinin içselleştirmeyi başardığı meziyetleri, bilgece tutumları ve faziletli davranışları ölçüsünde kendi değerini hissetmesinde ve bunu ifade etmesinde bir sakınca görülmemiş. “et-Tekebbürü ale’l-mütekebbiri sadakatün” yani “kibri karakter haline getirmiş (mütekebbir) kimseye karşı kibir ile mukabelede bulunmak sadakadır” sözünü de bu çerçevede ele almak mümkün. Kimi yerlerde hadis diye geçse de öyle değil, bir kelâm-ı kibâr yani büyük sözü. “Büyüklerin sözleri, sözlerin büyükleridir” derler, mademki bir büyük sözü, onun da bir mahmili olsa gerek. Siyasal islamcı güruhun çoğu defa bu sözü de yanlış anladığını ve uyguladığını düşünenlerdenim.
Kibir veya tekebbür ile ilintili o kadar kavram var ki dini-ahlaki arka planımızda. Ucb yani kendini beğenme, böbürlenme; fahr veya tefâhür yani mal ve mevki gibi sonradan elde edilmiş kazanımlarla ve imkânlarla övünüp durma; tahkîr yani başkalarını küçük görüp aşağılama; tuğyan veya tağy yani azgınlık göstererek haddi aşma gibi terimler ilk akla gelenler.
Neyse.
Büyüklük takıntısı diyebileceğimiz tekebbürün önemli göstergeleri var. Örneğin ortalama bir siyasal islamcı, “büyük” kelimesine fena halde meftundur. Zihin arka planında bu kelimeyle saplantılı bir aşk yaşar. Sık sık diline düşer büyüklük fantezileri, ham softa düşünceleri.
“Büyük” cami der mesela. Sembolleri öne çıkartarak konuşmaktan eşsiz bir haz duyar, böylelikle büyüklük takıntısını pekiştirir. “Dünyanın en büyük alemi” der. “Avizesi, minberi, mihrabı ve müezzin mahfeli Süleymaniye Camii’nden bile büyük” der. Tek özelliği büyüklüğü değildir tabi, bir o kadar da pahalıdır.
“Büyük” havalimanı der. “Ülkemizin yüz akı, dünyada da örnek olacak bir projedir” diye de eklemekten geri durmaz. Gücünü ve iktidarını herkese göstermek ister.
“Büyük” saray der mesela, binden fazla odası olan saray. Rivayet olunur ki sadece mutfağı 650 metrekaredir. Gideri asgari ücretle çalışan 34 bin 210 işçinin maaşına ve 136 bin 840 kişinin de mutfak giderine denk olan bir mutfak. Sonra da havuza “Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda sade ve doğal hayat” diye haber yaptırılır itinayla. Mesela Rize’nin beyaz çayı içilmektedir o sade mutfakta. Kilosu 4.500 TL’den satılan beyaz çay.
“İtibardan israf olmaz” der. Muteber olmayı ihtişam, gösteriş ve alayişle özdeşleştirir. Bir giydiğini bir daha giymez. Emine Erdoğan’ın Hermes marka çantası konuşulmuştu mesela yakın zamanda. Çantanın fiyatı için 49 bin 995 dolar diyenler de vardı, 51 bin dolar olduğunu söyleyenler de. Türkiye’nin bilmem kaç katı büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiği dönemde üzerindeki elbisede on iki tane yama bulunan Hz. Ömer radiyallâhu anh’a bin selam olsun!
“Büyük” kelimesi o kadar çok yarayışlıdır ki! Yeri gelir “büyük” miting olur, yeri gelir “büyük” devlet olur, yeri gelir “büyük” temel atma töreni olur, yeri gelir “büyük” hastane olur, yeri gelir “büyük” adliye sarayı olur, yeri gelir “büyük” millet olur…
Tabi ki bir de “büyük” buluşma var. Siyasal İslamcı, başta İstanbul olmak üzere büyükşehir mitinglerini kasteder onunla. Bolca atıp tuttuğu mitingleri. Mahkeme-i kübrânın kurulacağı hesap günü pek de aklına gelmez.
Ne diyelim, bir taraftan disko dansı yaparken diğer taraftan “ver mehteriiii” diye höyküren amigolar bu ülkede rağbet gördükçe, güdümlü kütlelerde siyasal islamcı fanatizm konusunda bir farkındalık uyanmadıkça biz bunları daha çok tekrar ederiz nitekim…
[Dr. Ahmet Yılmaz] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Macron: “Biliyorsunuz” demişti, “Küresel sahne aslında o kadar da havalı bir yer değil.” Bu sözleriyle ne demek istediği sorulan Fransa Cumhurbaşkanı, şu örneği verivermişti: “Her on günde bir Erdoğan’la konuşmak zorunda olan benim!”
Aynı Macron, iki üç gün önce “siyasal islamcıyı” merkeze alan bazı söylemlerde bulundu. “Siyasal İslam, Fransız Cumhuriyeti’ni bölmeye yönelik bir tehdit” dedi. “Aslında” dedi, “Laiklikten bahsederken gerçekten laiklikten değil ama cumhuriyetin bazı bölgelerine yerleşmiş olan gettolaşmadan bahsediyoruz. Din adına politik amaçlar güden insanlardan bahsediyoruz, Cumhuriyetimizden kopmak isteyen siyasi bir İslam’dan bahsediyoruz.” Konuşmasının kelimesi kelimesine tercümesi doğru yapılmış mıdır bilmiyorum. Fransız tipi laiklik anlayışının çıkmazlarına da girmeyeceğim. Farklı açılardan ele alındığında konuşmasının, Fransız egosantrik ve oryantalist yaklaşımından kaynaklanan problemler içerebileceğini de öngörüyorum. Mesela gerçekten “din adına politik amaçlar güden” dediyse bu son derece problemli. Doğrusu “politik amaçları adına dini kullanan” olmalıydı.
İlginç bir şekilde Macron’un o cümlelerine Ömer Çelik’den cevap geldi. Partisinin genel başkan yardımcısı ve sözcüsü Ömer Çelik. Değerlendirmesi şu şekilde: “Fransa Devlet Başkanı siyasal islam diye bir tehditten bahsederek bir yorum getirdi. Bu siyasal islam sözünün öteden beri bir karartma olduğunu söylüyoruz. Birisi siyasal islam diye bir karartmadan bahsedince farkında değiller siyasal hristiyanlık gibi doğru olmayan bir kavramdan bahsetmiş oluyorlar. Yeni Zelanda başbakanının tavrını herkesin örnek alması gerekir.”
Ömer Çelik’in Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ile ilgili cümlesiyle neyi kastettiğini gerçekten anlamadım. Siyasal islamcılar, kendileri hakkında yapılan bu tanımlamadan oldum olası hazzetmezler. Bunu biliyorum. Çünkü ikircikli tutumları açık olsun istemezler. Bir de bünyelerine yerleşmiş büyüklük saplantıları anında devreye girer. Dini hamaset onlardan sorulur zira. Çelik, dinle ilintili olan fanatizm ile dini siyasi amaçlar için kullanan siyasal dincilik arasındaki farkı görmedi, göremedi, belki de görmek istemedi. Radikal İslam elbette olmaz, çünkü hiçbir din radikalliği onaylamaz ama radikal islamcı veya siyasal islamcı pekâlâ olunabilir. İslam dünyasının arka bahçesi maalesef siyasal islamcı enkazıyla dolu. Bu arada, Jacinda Ardern tarihe geçecek bir insanlık sergilerken, siyasal İslamcı refleksin çocukların da bulunduğu meydanlarda o katliamın görüntülerini izletmesini de hayretler içinde izlemişti bütün dünya. Ömer Çelik’inki yaman bir çelişki velhasıl.
Siyasal islamcı denilince; halka dindarlık izhar eden ve dinden geçinen kimse akla gelir. O, bir takım dinsel söylemleri, kelime ve kavramları, siyasi ajandası doğrultusunda kullanmayı fevkalâde iyi bilir. Dini vecibelerini fıtri bağlamından koparır ve neredeyse insanların gözlerine sokar. Dini ve milli kavramlardan beslenen son derece abartılı ve uçuk bir hamaset dili geliştirmiştir. Bir taraftan da mağdur kalmanın yolunu her defasında bulur. Sonuç olarak gemisinin yelkenine rüzgâr devşirmeyi her zaman ve zeminde başarır.
***
Siyasal islamcılığın ülkemiz açısından bakıldığında Erdoğan, ailesi ve oligarşik çevresiyle özdeşleşen önemli bir parametresi vardır ki o da tekebbürdür. Aslında Arapça kaynaklı olmakla birlikte, dini sahada yaygın kullanıma sahip olması sebebiyle kültür havzamıza intikali zor olmamış önemli bir kavram, kibir. Temel anlamı “büyüklük” demek. Kişinin kendini dev aynasında görmesini, şahsını büyük, üstün, ayrıcalıklı kabul etmesini ve bunu değişik vesilelerle dışa yansıtmasını, böylelikle başkalarını aşağılamasını kibir olarak tanımlamak mümkün. Daha çok duygusal sahada gelişen büyüklük tahayyülü kibir iken, bunun bir davranış modeli haline gelmesi, eyleme ve zamanla bir çeşit karaktere dönüşmesi ise “tekebbür” olarak tanımlanabilir.
Kibir veya tekebbür dinde ve kültürde genel itibariyle mezmûm kabul edilmiş yani makbul görülmemiş, olumsuz karşılanmış bir vasıf. Onun karşılığında tevazu gibi kıymetli bir kavram önerilmiş, tavsiye edilmiş. Tekebbürün olumsuz bir vasıf kabul edilmesiyle ilgili “genelde” kaydı düştüm, zira A‘râf suresinin 146. ayetinde “yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanlardan” bahsediliyor.
Ayette “bi ğayri hakkın” yani “haksız yere” kaydı düşülerek; insanın kötü niyetli olması, kibir ve gurura kapılarak yanlış inançlarını ve kötü gidişatını inatla sürdürme gafletini göstermesi halinde Allah’ın da onu ilahi hakikatlerden uzaklaştıracağı vurgulanmış oluyor. Demek ki, “bi hakkın” yani “yeri gelen”, “muktezâ-yı hâlin gerektirdiği” durumlar da söz konusu olabiliyor. Mesela kişinin içselleştirmeyi başardığı meziyetleri, bilgece tutumları ve faziletli davranışları ölçüsünde kendi değerini hissetmesinde ve bunu ifade etmesinde bir sakınca görülmemiş. “et-Tekebbürü ale’l-mütekebbiri sadakatün” yani “kibri karakter haline getirmiş (mütekebbir) kimseye karşı kibir ile mukabelede bulunmak sadakadır” sözünü de bu çerçevede ele almak mümkün. Kimi yerlerde hadis diye geçse de öyle değil, bir kelâm-ı kibâr yani büyük sözü. “Büyüklerin sözleri, sözlerin büyükleridir” derler, mademki bir büyük sözü, onun da bir mahmili olsa gerek. Siyasal islamcı güruhun çoğu defa bu sözü de yanlış anladığını ve uyguladığını düşünenlerdenim.
Kibir veya tekebbür ile ilintili o kadar kavram var ki dini-ahlaki arka planımızda. Ucb yani kendini beğenme, böbürlenme; fahr veya tefâhür yani mal ve mevki gibi sonradan elde edilmiş kazanımlarla ve imkânlarla övünüp durma; tahkîr yani başkalarını küçük görüp aşağılama; tuğyan veya tağy yani azgınlık göstererek haddi aşma gibi terimler ilk akla gelenler.
Neyse.
Büyüklük takıntısı diyebileceğimiz tekebbürün önemli göstergeleri var. Örneğin ortalama bir siyasal islamcı, “büyük” kelimesine fena halde meftundur. Zihin arka planında bu kelimeyle saplantılı bir aşk yaşar. Sık sık diline düşer büyüklük fantezileri, ham softa düşünceleri.
“Büyük” cami der mesela. Sembolleri öne çıkartarak konuşmaktan eşsiz bir haz duyar, böylelikle büyüklük takıntısını pekiştirir. “Dünyanın en büyük alemi” der. “Avizesi, minberi, mihrabı ve müezzin mahfeli Süleymaniye Camii’nden bile büyük” der. Tek özelliği büyüklüğü değildir tabi, bir o kadar da pahalıdır.
“Büyük” havalimanı der. “Ülkemizin yüz akı, dünyada da örnek olacak bir projedir” diye de eklemekten geri durmaz. Gücünü ve iktidarını herkese göstermek ister.
“Büyük” saray der mesela, binden fazla odası olan saray. Rivayet olunur ki sadece mutfağı 650 metrekaredir. Gideri asgari ücretle çalışan 34 bin 210 işçinin maaşına ve 136 bin 840 kişinin de mutfak giderine denk olan bir mutfak. Sonra da havuza “Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda sade ve doğal hayat” diye haber yaptırılır itinayla. Mesela Rize’nin beyaz çayı içilmektedir o sade mutfakta. Kilosu 4.500 TL’den satılan beyaz çay.
“İtibardan israf olmaz” der. Muteber olmayı ihtişam, gösteriş ve alayişle özdeşleştirir. Bir giydiğini bir daha giymez. Emine Erdoğan’ın Hermes marka çantası konuşulmuştu mesela yakın zamanda. Çantanın fiyatı için 49 bin 995 dolar diyenler de vardı, 51 bin dolar olduğunu söyleyenler de. Türkiye’nin bilmem kaç katı büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiği dönemde üzerindeki elbisede on iki tane yama bulunan Hz. Ömer radiyallâhu anh’a bin selam olsun!
“Büyük” kelimesi o kadar çok yarayışlıdır ki! Yeri gelir “büyük” miting olur, yeri gelir “büyük” devlet olur, yeri gelir “büyük” temel atma töreni olur, yeri gelir “büyük” hastane olur, yeri gelir “büyük” adliye sarayı olur, yeri gelir “büyük” millet olur…
Tabi ki bir de “büyük” buluşma var. Siyasal İslamcı, başta İstanbul olmak üzere büyükşehir mitinglerini kasteder onunla. Bolca atıp tuttuğu mitingleri. Mahkeme-i kübrânın kurulacağı hesap günü pek de aklına gelmez.
Ne diyelim, bir taraftan disko dansı yaparken diğer taraftan “ver mehteriiii” diye höyküren amigolar bu ülkede rağbet gördükçe, güdümlü kütlelerde siyasal islamcı fanatizm konusunda bir farkındalık uyanmadıkça biz bunları daha çok tekrar ederiz nitekim…
[Dr. Ahmet Yılmaz] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ahmet Yılmaz
Dünya çocukları [Ali Emir Pakkan]
Geçen sen Queens’teydi bu sene Manhattan’da. Dünya çocuklarını yine sahnede görünce aklıma Hz. İbrahim kıssası geldi.
Kısaca şöyle:
Ateş, nasıl yakmaz?
Nemrut, Hz.İbrahim'i aleme ibret olsun diye yakacaktı, büyük bir ateş yaktırdı; ateş o kadar şiddetli ve büyüktü ki, üstünden uçan kuşlar kavrulup içine düşüyordu. Hararetin şiddetinden bazı insanlar evlerinin bodrumlarına sığınmak zorunda kaldılar.
Hz. İbrahim, mancınıkla ateşe atıldı. Nemrut, en büyük düşmanından kurtuluşunun sevincini yaşıyordu, bir hafta neşe içinde eğlendi.
Sonra Hz. İbrahim'in küllerini seyretmek için yüksek bir yere çıktı.
Nemrut'un gördüğü manzara gözlerini yuvalarından çıkartacak kadar şaşırtıcıydı.
Hz. İbrahim ateşin içinde dipdiri duruyordu. Allah, ateşe yakma emrini vermişti!
Nemrut'un bütün planları suya düştü. Derin bir hüsrana ve karanlığa yuvarlanır gibi oradan ayrıldı.
İlahlık dava eden Nemrut'u bir sinek mağlup edecekti.
Hizmet hareketi de bir kaç yıldır ateşin içinde. Firavunlar, ateşin şiddetini arttırdıkça artırıyor.
Ancak işte, onlarca ülkeden çocuk, dünyanın merkezinde barış türküleri söylemeye de devam ediyor.
Programa katılan New York milletvekili Phil Ramos, konuşmasının bir yerinde, “İnsanlar, Hizmet Hareketi’ni bir ümit olarak görüyorlar. Onlar İslam’ın insanlığa olan inancını gösteriyorlar. İyi bir amaç ile ortaya çıkan bir düşüncenin mesajlarını söndüremezsiniz. Hizmet Hareketine baskı yaparsınız fakat iyi bir niyet her zaman zorbalığa karşı katlanarak artacaktır. “ dedi.
Çok haklı.
Tarihe bakın. Ateşe atılan Hz. İbrahim her yerde. Firavunlar nerede? Yok olup gittiler. Siz hiç çocuğuna Yezid ismini koyan gördünüz mü?
[Ali Emir Pakkan] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Kısaca şöyle:
Ateş, nasıl yakmaz?
Nemrut, Hz.İbrahim'i aleme ibret olsun diye yakacaktı, büyük bir ateş yaktırdı; ateş o kadar şiddetli ve büyüktü ki, üstünden uçan kuşlar kavrulup içine düşüyordu. Hararetin şiddetinden bazı insanlar evlerinin bodrumlarına sığınmak zorunda kaldılar.
Hz. İbrahim, mancınıkla ateşe atıldı. Nemrut, en büyük düşmanından kurtuluşunun sevincini yaşıyordu, bir hafta neşe içinde eğlendi.
Sonra Hz. İbrahim'in küllerini seyretmek için yüksek bir yere çıktı.
Nemrut'un gördüğü manzara gözlerini yuvalarından çıkartacak kadar şaşırtıcıydı.
Hz. İbrahim ateşin içinde dipdiri duruyordu. Allah, ateşe yakma emrini vermişti!
Nemrut'un bütün planları suya düştü. Derin bir hüsrana ve karanlığa yuvarlanır gibi oradan ayrıldı.
İlahlık dava eden Nemrut'u bir sinek mağlup edecekti.
Hizmet hareketi de bir kaç yıldır ateşin içinde. Firavunlar, ateşin şiddetini arttırdıkça artırıyor.
Ancak işte, onlarca ülkeden çocuk, dünyanın merkezinde barış türküleri söylemeye de devam ediyor.
Programa katılan New York milletvekili Phil Ramos, konuşmasının bir yerinde, “İnsanlar, Hizmet Hareketi’ni bir ümit olarak görüyorlar. Onlar İslam’ın insanlığa olan inancını gösteriyorlar. İyi bir amaç ile ortaya çıkan bir düşüncenin mesajlarını söndüremezsiniz. Hizmet Hareketine baskı yaparsınız fakat iyi bir niyet her zaman zorbalığa karşı katlanarak artacaktır. “ dedi.
Çok haklı.
Tarihe bakın. Ateşe atılan Hz. İbrahim her yerde. Firavunlar nerede? Yok olup gittiler. Siz hiç çocuğuna Yezid ismini koyan gördünüz mü?
[Ali Emir Pakkan] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Estonya'da bilgelik inciler [Abdullah Aymaz]
1966’da İzmir İmam-Hatip Lisesinde okurken ve Kestanepazarı Talebe Yurdunda kalırken M. Fethullah Gülen Hocaefendi hem Ege Umumî Vâizi, hem de İzmir İmam-Hatip Ve İlahiyatta Talebe Yetiştirme Yurdu Müdürü idi. Akşama kadar derse girer, gece nöbetlerini tutardı. Çok değerli Hocalarımız vardı ama Hocaefendi bizler için tam bir nümûne-i imtisal bir mürşid idi. Bütün Hocalarımızdan ders aldık çok şey öğrendik, hepsinden Cenab-ı Erhamürrâhimin râzı olsun. Hocaefendiden ise Kitap Sünnete İslâmî yaşayışın âdâbına varıncaya kadar lisan-ı hâl ile yaşanılışını ve güzel temsilini gördük. O içten söylenen sözler, vaazlarındaki yanıp yakılışlar, Asr-ı Saadetten sunduğu misaller bizi meftun ediyordu. Bazı arkadaşlarımız o vaaz ve hutbelerin tesiriyle Hocaefendinin tonlamaları ile vaaz kürsülerinde, konferans salonlarında konuşmaya başladılar. İnsan elbette zevk aldığı, câzibesine kapıldığı sözlerle hitap etmek ister. Yazarlar içinde öyledir. Çoğumuz Necip Fazıl’ı, Cemil Meriç’i, Sezaî Karakoç’u şiirde, yazıda taklid etmişizdir. Bunlar normal şeylerdir. Yaşar Tunagür ve Hocaefendiden önce Ramazan-ı Şerifin sonlarına doğru Konya’dan İzmir’e gelip vaaz veren ve çok güzel ve câzibedar şekilde konuşan Tahir Büyükkörükçü Hocamıza karşı da aynı hayranlık vardı. Onun bir konferansını ezberleyen bir lise öğrencisi arkadaşımızın aynı konuyu arkadaşlara aktarırken “Muhterem Egeliler!” diyerek hitap edişi hâlâ hâfızalarımızdadır…
Bizler yurt öğrencileri olarak onun takvasına, teheccütleri hiç kaçırmayışına, pazartesi Perşembe oruçları tutuşuna ve çoğunu öğrencilere dağıttığı vaizlik maaşı ile kût-u lâyemût şekilde iktifa edişine, ücretsiz akşamlara kadar ders verişine, öğrencinin yemeğinden yemeyişine, misafiri falan gelip yemek mecburiyetinde kalınca da mutlaka ücretini verişine hayrandır. Orada ben Hocaefendi gelmeden önce de disiplin kurulu başkanı idim ve talebe mümessili arkadaşım Mehmet Binici’nin de yardımcısı idim. Öğretmenlerin ders ücretleri saat başı on lira idi. Eğer gece nöbetine kalırlarsa 17,5 lira alırlardı… Hocaefendi yurdun kullandığı su ve elektirik parasını da verirdi.
Biz bütün bunlara şahit olunca, birer ikişer arkadaş geceleri teheccüde kaldırması için isimlerimizi yazdırırdık sonra da pazartesi-Perşembe oruçları için sahura kaldırması için istirham eder olduk… Zamanla bir de baktık artık gecelerimizin Ramazan-ı Şerif gecelerine döndüğünü gördük. Çünkü büyük bir çoğunluk bu güzelliğe katılmaya başladı. Halbuki daha önce sabah namazına kendiliğinden katılanlar azdı. Hatta bir Cuma günü öğle vakti bir öğrencinin sinemanın kapısından girişine şahit olmam beni çok üzmüştü… Aynı şekilde hakka-hukuka riayet konusunda da bir hassasiyet gelişmişti…. Çünkü Hocaefendi hak geçme hususunda çok duruyordu. “Başkasının izinsiz olarak ayakkabısına bassanız bile mesul olursunuz” diyordu. Kendisi de bilmeyerek bile bir şey olsa farkına varınca, talebesinden özür dilemekten çekinmezdi. Çok iyi biliyorduk ki, Hocaefendi, çok onurlu ve izzetli, vakur ve ciddi bir şahsiyettir.
Bütün bunlar olurken Hocaefendinin “Kırık Mızrap”taki şiirleri yazdığını, “Ölçüler Ve Yoldaki İşaretleri” not ettiğini bilmiyorduk… Seneler sonra öğrendik.
Geçenlerde ziyaretine gitmiştik. Bir arkadaşımız kendisine “Muhterem Efendim, Estonya’nın en büyük Medya Kuruluşunun Sahibi olan Hans Luik Beyefendi bu zor zamanlarda Hizmetimize her zaman destek olup bizi destekledi. Maddi olarak, sıkıntılarımızdan haberdar olan bu zat Estonca’ya çevrilen kitabınızın da basılması için sponsorluğunu yaparak gönlümüzde ayrı bir taht kurdu.
“Efendim, lütfen bu zâta, ailesine ve Estonya’ya halkına dualarınızda özel olarak yer veriniz.
“Dualarınızı istirham eder, ellerinizden öperim.” ifadeleri olan bir mektup verdi.
“Ölçüler Ve Yoldaki Işıklar” isimli kitap Estonca’ya “Tarkose Parlid” (Türkçesi: Bilgelik İncileri) ismiyle tercüme edilmiştir.
Hans Luik, Hocaefendiye gönderdiği mesajında şöyle diyordu: “Sayın Gülen… Sizin ince felsefeniz beni ziyadesiyle hayran bıraktı. Gönül istiyor ki, herşey kitaplarınızdaki gibi olsun. Hans Luik.”
Hocaefendi imzaladığı kitaba şunları yazdı:
“Rûbe-ru (yüz yüze) görüşme mutluluğunu paylaşamadığım aydınlık ruh, mümtaz sîma, kadir-şinas insan Hans Luik Beyefendiye en içten saygılarımla… Gıyabî gönül dostunuz. M. Fethullah Gülen.”
Nereden nereye? 1966 Kestanepazarından 2019 Estonyasına… Evet bütün dünyada göğsü yumruklana yumruklana büyüyüp gelişen bir Hizmet var… “Yenilgi yenilgi büyüyen bir Zafer” var…
[Abdullah Aymaz] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Bizler yurt öğrencileri olarak onun takvasına, teheccütleri hiç kaçırmayışına, pazartesi Perşembe oruçları tutuşuna ve çoğunu öğrencilere dağıttığı vaizlik maaşı ile kût-u lâyemût şekilde iktifa edişine, ücretsiz akşamlara kadar ders verişine, öğrencinin yemeğinden yemeyişine, misafiri falan gelip yemek mecburiyetinde kalınca da mutlaka ücretini verişine hayrandır. Orada ben Hocaefendi gelmeden önce de disiplin kurulu başkanı idim ve talebe mümessili arkadaşım Mehmet Binici’nin de yardımcısı idim. Öğretmenlerin ders ücretleri saat başı on lira idi. Eğer gece nöbetine kalırlarsa 17,5 lira alırlardı… Hocaefendi yurdun kullandığı su ve elektirik parasını da verirdi.
Biz bütün bunlara şahit olunca, birer ikişer arkadaş geceleri teheccüde kaldırması için isimlerimizi yazdırırdık sonra da pazartesi-Perşembe oruçları için sahura kaldırması için istirham eder olduk… Zamanla bir de baktık artık gecelerimizin Ramazan-ı Şerif gecelerine döndüğünü gördük. Çünkü büyük bir çoğunluk bu güzelliğe katılmaya başladı. Halbuki daha önce sabah namazına kendiliğinden katılanlar azdı. Hatta bir Cuma günü öğle vakti bir öğrencinin sinemanın kapısından girişine şahit olmam beni çok üzmüştü… Aynı şekilde hakka-hukuka riayet konusunda da bir hassasiyet gelişmişti…. Çünkü Hocaefendi hak geçme hususunda çok duruyordu. “Başkasının izinsiz olarak ayakkabısına bassanız bile mesul olursunuz” diyordu. Kendisi de bilmeyerek bile bir şey olsa farkına varınca, talebesinden özür dilemekten çekinmezdi. Çok iyi biliyorduk ki, Hocaefendi, çok onurlu ve izzetli, vakur ve ciddi bir şahsiyettir.
Bütün bunlar olurken Hocaefendinin “Kırık Mızrap”taki şiirleri yazdığını, “Ölçüler Ve Yoldaki İşaretleri” not ettiğini bilmiyorduk… Seneler sonra öğrendik.
Geçenlerde ziyaretine gitmiştik. Bir arkadaşımız kendisine “Muhterem Efendim, Estonya’nın en büyük Medya Kuruluşunun Sahibi olan Hans Luik Beyefendi bu zor zamanlarda Hizmetimize her zaman destek olup bizi destekledi. Maddi olarak, sıkıntılarımızdan haberdar olan bu zat Estonca’ya çevrilen kitabınızın da basılması için sponsorluğunu yaparak gönlümüzde ayrı bir taht kurdu.
“Efendim, lütfen bu zâta, ailesine ve Estonya’ya halkına dualarınızda özel olarak yer veriniz.
“Dualarınızı istirham eder, ellerinizden öperim.” ifadeleri olan bir mektup verdi.
“Ölçüler Ve Yoldaki Işıklar” isimli kitap Estonca’ya “Tarkose Parlid” (Türkçesi: Bilgelik İncileri) ismiyle tercüme edilmiştir.
Hans Luik, Hocaefendiye gönderdiği mesajında şöyle diyordu: “Sayın Gülen… Sizin ince felsefeniz beni ziyadesiyle hayran bıraktı. Gönül istiyor ki, herşey kitaplarınızdaki gibi olsun. Hans Luik.”
Hocaefendi imzaladığı kitaba şunları yazdı:
“Rûbe-ru (yüz yüze) görüşme mutluluğunu paylaşamadığım aydınlık ruh, mümtaz sîma, kadir-şinas insan Hans Luik Beyefendiye en içten saygılarımla… Gıyabî gönül dostunuz. M. Fethullah Gülen.”
Nereden nereye? 1966 Kestanepazarından 2019 Estonyasına… Evet bütün dünyada göğsü yumruklana yumruklana büyüyüp gelişen bir Hizmet var… “Yenilgi yenilgi büyüyen bir Zafer” var…
[Abdullah Aymaz] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]
Yollar yarılıyor, binalar yıkılıyor; İstanbul çöküyor! [Yusuf Dereli]
İstanbul’un Eseryurt ilçesinde iki sokakta yaşanan çökme ve sonrasında 40 binanın boşaltılması gözleri yine mega kente çevirdi. Zira son bir yılda İstanbul’un çeşitli semtlerinde yollar yarıldı, onlarca bina çöktü. Çarpık kentleşme ve yüzde 60’ları aşan kaçak yapı oranına dikkat çeken uzmanlar, olası 7 şiddetinde bir depremde İstanbul’da en az 1 milyon binanın çökeceğini söylüyor. Bu, 7 milyondan fazla insanın depremden etkilenmesi anlamına geliyor.
Fatih Sultan Mehmet tarafından feth edildiğinde İstanbul’un nüfusu 40 bin civarındaydı. Fetih sonrası yürütülen iskân politikası sayesinde nüfus kısa sürede arttı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 400 bine, 1.800’lere gelindiğinde 900 bine ulaştı. Bugün ise 15 milyondan fazla.
İMAR AFLARI ÇARPIK KENTLEŞMEYİ KÖRÜKLÜYOR
Artan nüfus kentte çarpık yapılaşmayı da beraberinde getirdi. Rant merkezli imar politikaları sayesinde İstanbul’un her yeri beton yığını haline geldi. Zemin etüd çalışmaları bile yapılmadan dikilen kaçak binalara, ‘imar afları’ getirilerek ruhsatlandırıldı. İşte o imar aflarıyla ‘yasal’ hale gelen binalar bugün tek tek çöküyor. Bakanlık tarafından yapılan çalışmalar sonrasında, geçtiğimiz aylarda 19 ilçede 48 alan ‘riskli’ ilan edilmişti.
OLASI DEPREMDE 1 MİLYON BİNA YERLE BİR OLUR
İstanbul’da 2,5 milyona yakın bina bulunuyor. Bu binaların yaklaşık 1.3 milyonu imara aykırı, yani kaçak. İstanbul’da kaçak binalarda yaşayanların oranı ise yüzde 65 olarak açıklanmıştı. Bu 10 milyona yakın nüfusun, kaçak yapılarda hayatını sürdürdüğünü ortaya koyuyor. Mehmet Özhaseki, Çevre ve Şehircilik Bakanı olduğu dönemde yaptığı açıklamada, İstanbul’da 250 bin bağımsız binanın yıkılması gereken ‘riskli’ grupta yer aldığını söylemişti. Bu binalarda yaşayanların sayısı ise 1 milyon 200 binden fazla.
ESENYURT’TA 40 BİNA BOŞALTILDI
Son 1 yılda onlarca bina farklı nedenlerle çöktü. Beyoğlu, Fatih, Kartal, Kağıthane derken en son İstanbul’un en büyük ilçesi Esenyurt’ta 40 bina, yolda meydana gelen derin çatlaklar nedeniyle boşaltıdı. 790 kişi tahliye edildi. İddiaya göre yakınlardaki bir okul inşaatı nedeniyle zemin kaymıştı. Bölgede sondajlama çalışması başlatıldı, zeminde kayma olup olmadığı anlık olarak kontrol edildi. Esenyurt Belediye Başkanı Kemal Deniz Bozkurt, dün akşam saatlerinde yaptığı açıklamada, “Kontrol altında artık. Vatandaşların evlerine geçmesinde bir sakınca olmadığını sizlerle paylaşmak istiyorum.” dedi.
BU BİNALAR NEDEN ÇÖKÜYOR?
Peki binalar neden çöküyor? En büyük sebebi plansız yapılaşma/çarpık kentleşme. Rant odaklı imar politikaları ve bunun sonucu olarak denetimsiz yapılaşma nedeniyle binalar, zemin etüt çalışması bile yapılmadan dikiliyor. 5 katlı ruhsat alınan binaya, kaçak katlar çıkılıyor. Kartal’da geçtiğimiz aylarda çöken bina bunun son örneğiydi. 21 kişiye mezar olan binanın sonradan çıkılan 3 katı kaçaktı. Alt yapı yetersizliği de en büyük sorunlardan biri olarak gösteriliyor. Kendisini bile taşıyamayan zemine 20-25 katlı binalar dikiliyor.
TMMOB: BİNALARDA ZEMİN-ETÜT ÇALIŞMALARI EKSİK
Uzmanlara göre en basit mühendislik uygulamaları bile birçok projede es geçiliyor. İstinat duvarları için yük hesabı bile yapılmadığı belirtiliyor. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 2’nci Başkanı Can Akın, “Bina çökmelerinin nedenlerine baktığımızda zemin-etüt çalışmalarının eksik olması en başta geliyor. Üst yapı projeleri de bu eksik etütlerle hazırlanıyor. Ayrıca, zemine uygun bina da seçilemiyor. Bir yıl içerisindeki olaylara bakınca bu çökmelerin devamı gelecek gibi görünüyor.” diyor.
[Yusuf Dereli] 29.4.2019 [TR724]
Fatih Sultan Mehmet tarafından feth edildiğinde İstanbul’un nüfusu 40 bin civarındaydı. Fetih sonrası yürütülen iskân politikası sayesinde nüfus kısa sürede arttı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 400 bine, 1.800’lere gelindiğinde 900 bine ulaştı. Bugün ise 15 milyondan fazla.
İMAR AFLARI ÇARPIK KENTLEŞMEYİ KÖRÜKLÜYOR
Artan nüfus kentte çarpık yapılaşmayı da beraberinde getirdi. Rant merkezli imar politikaları sayesinde İstanbul’un her yeri beton yığını haline geldi. Zemin etüd çalışmaları bile yapılmadan dikilen kaçak binalara, ‘imar afları’ getirilerek ruhsatlandırıldı. İşte o imar aflarıyla ‘yasal’ hale gelen binalar bugün tek tek çöküyor. Bakanlık tarafından yapılan çalışmalar sonrasında, geçtiğimiz aylarda 19 ilçede 48 alan ‘riskli’ ilan edilmişti.
OLASI DEPREMDE 1 MİLYON BİNA YERLE BİR OLUR
İstanbul’da 2,5 milyona yakın bina bulunuyor. Bu binaların yaklaşık 1.3 milyonu imara aykırı, yani kaçak. İstanbul’da kaçak binalarda yaşayanların oranı ise yüzde 65 olarak açıklanmıştı. Bu 10 milyona yakın nüfusun, kaçak yapılarda hayatını sürdürdüğünü ortaya koyuyor. Mehmet Özhaseki, Çevre ve Şehircilik Bakanı olduğu dönemde yaptığı açıklamada, İstanbul’da 250 bin bağımsız binanın yıkılması gereken ‘riskli’ grupta yer aldığını söylemişti. Bu binalarda yaşayanların sayısı ise 1 milyon 200 binden fazla.
ESENYURT’TA 40 BİNA BOŞALTILDI
Son 1 yılda onlarca bina farklı nedenlerle çöktü. Beyoğlu, Fatih, Kartal, Kağıthane derken en son İstanbul’un en büyük ilçesi Esenyurt’ta 40 bina, yolda meydana gelen derin çatlaklar nedeniyle boşaltıdı. 790 kişi tahliye edildi. İddiaya göre yakınlardaki bir okul inşaatı nedeniyle zemin kaymıştı. Bölgede sondajlama çalışması başlatıldı, zeminde kayma olup olmadığı anlık olarak kontrol edildi. Esenyurt Belediye Başkanı Kemal Deniz Bozkurt, dün akşam saatlerinde yaptığı açıklamada, “Kontrol altında artık. Vatandaşların evlerine geçmesinde bir sakınca olmadığını sizlerle paylaşmak istiyorum.” dedi.
BU BİNALAR NEDEN ÇÖKÜYOR?
Peki binalar neden çöküyor? En büyük sebebi plansız yapılaşma/çarpık kentleşme. Rant odaklı imar politikaları ve bunun sonucu olarak denetimsiz yapılaşma nedeniyle binalar, zemin etüt çalışması bile yapılmadan dikiliyor. 5 katlı ruhsat alınan binaya, kaçak katlar çıkılıyor. Kartal’da geçtiğimiz aylarda çöken bina bunun son örneğiydi. 21 kişiye mezar olan binanın sonradan çıkılan 3 katı kaçaktı. Alt yapı yetersizliği de en büyük sorunlardan biri olarak gösteriliyor. Kendisini bile taşıyamayan zemine 20-25 katlı binalar dikiliyor.
TMMOB: BİNALARDA ZEMİN-ETÜT ÇALIŞMALARI EKSİK
Uzmanlara göre en basit mühendislik uygulamaları bile birçok projede es geçiliyor. İstinat duvarları için yük hesabı bile yapılmadığı belirtiliyor. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 2’nci Başkanı Can Akın, “Bina çökmelerinin nedenlerine baktığımızda zemin-etüt çalışmalarının eksik olması en başta geliyor. Üst yapı projeleri de bu eksik etütlerle hazırlanıyor. Ayrıca, zemine uygun bina da seçilemiyor. Bir yıl içerisindeki olaylara bakınca bu çökmelerin devamı gelecek gibi görünüyor.” diyor.
[Yusuf Dereli] 29.4.2019 [TR724]
Cezaevi yönetimi, “Ölüyorum!” diyen Özcengiz’in feryadına sessiz kalmış
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen ve Çorum Cezaevi’nde tutukluyken tek kişilik hücrede kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden öğretmen Muzaffer Özcengiz’le ilgili önemli detaylar ortaya çıktı.
14 aydır tek kişilik hücrede tutulan Özcengiz’in kalp, şeker, tiroit, baş, boyun fıtığı, işitme kaybı gibi hastalıkları olduğu, birçok ilaç kullandığı belirtilirken, koğuşa çıkmak için yazdığı dilekçelerin ise dikkate alınmadığı öğrenildi.
HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, Özcengiz’in ölümüyle ilgili ihmaller zincirini Ahwal News’e anlattı. Konuşa Konuşa programında Gülten Sarı’nın konuğu olan Gergerlioğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:
“58 yaşında KHK’lı din dersi öğretmeni. 22 aydır cezaevinde. 14 ayı tek kişilik hücrede geçiyor. Ailesi ve avukatı ile görüştüm. Defalarca başvuru yapıyor hastalığı var çok sayıda. Kalp, şeker, tiroit, baş, boyun fıtığı, işitme kaybı gibi. Birçok ilaç kullanıyor.
Adalet Bakanlığı’ndan gelen emirle…
Günlük ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyormuş. Adalet Bakanlığı’ndan gelen emirle tek kişilik hücreye konulmuş.
Özcengiz aylardır koğuşa çıkmak için müracaatlarda bulunmuş, dilekçe vermiş. Sağlık durumunu anlatmış ve hukuken bunun yanlış olduğunu anlatmış. Üç ayda bir kontrole gelmek üzere tek kişilik hücrede kalmasına engel yok denilmiş.
20 gün önce rahatsızlıkları ilerlemiş. Hastane başvuruları olmuş. Vücudu istila eden bakteriyel enfeksiyon riski olan bir durum. Enfeksiyon ve kalple ilgili önemli sinyaller.
Sağlık sorunlarına rağmen ağır tecrit
Mektubunda, uzun süre yaşadığı sağlık sorunları, ağır tecrit altındaki sıkıntılardan bahsediyor. Spora çıkma hakkı yok. Çok ağır bir tecrit altında olduğunu görüyorsunuz.
Hem kurum doktoru hem de psikiyatr hastaneye sevkinin gerektiğini söylemişler. Doktor, ‘Bayağı gecikmişsin’ demesine rağmen neden bu insan hücreye geri gönderildi?
Doktorun bu durumda bir hastayı bırakın cezaevine değil evine bile göndermemesi lazım, yatırması lazım.
Göz göre göre ölüme gönderildi
Ben mektubu okurken çok öfkelendim çünkü göz göre göre ölüme gönderilen bir insan gördüm. ‘Yaşam hakkım kısıtlanıyor, ben ölüme gönderiliyorum’ diye anlatıyor. Mektubu okumaya kalbiniz el vermez.
Ölümünden beş gün önce kendi cinayetini yazan bir insan var karşımızda. ‘Ben hücreye girdikten sonra, kullandığım ilaçlar dört kata çıktı’ diyor. Göz göre göre ölüme giden bir vaka var.
Tıbbi ve insani olarak çok ciddi bir vaka var karşımızda. Son zamanlarda bu tür vakalarda artış var.
İnsanları keyfi bir şekilde, yukarıdan gelen kararlarla maalesef aylarca hücrelerde tutuyorlar. Bana hücrelerden yazan çok kişi var. O mektupları okumaya dayanamıyorsunuz.
Adalet Bakanı’nın istifa etmesi gerekir
Bir başka ülkede olsa Adalet Bakanı’nın istifa etmesi gereken bir durum var.
Nesrin Gençosman zatürreden tedavi edilmediği için cezaevinde hayatını kaybeden gencecik bir kız. Soruşturma açılmadı.
Kandıra Cezaevi’nde Hakan Tamam kalp krizinden vefat etti. Ne olduğu belli değil. O gün tutukluların cezaevinde ayaklandığını duyduk. Çok büyük olaylar olmuş.
Yine 15 gün önce Batman Cezaevi’nde Yusuf Paçacı kalp krizi sonucunda vefat ediyor. Yine çok büyük ihmaller var.
Gökşin Öz, KHK ile ihraçtan sonra cezaevine konuluyor ve orada kanser oluyor. Kötüleşince tahliye ediliyor ancak artık çok geç ve vefat ediyor.
Çok büyük kahırlar yaşıyor bu insanlar. Dışlanma, depresyon, adalet duygusundaki kayıplarla büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Bunlar da vücut direncini düşüren şeyler.
Son kaçırma olaylarından bilgi yok
80 gündür Ankara, İstanbul, Edirne ve Antalya’da kaçırılan altı kişi. Kaçırılmalar ilginç bir şekilde oldu. OHAL dönemi içinde, 20 kaçırma olayı görmüştük. Yakından takip etmiştim bunları. Çoğu şehrin ana caddelerinde yürürken, siyah transporterlara derdest edilerek bindiriliyor ve yok oluyorlardı. Aylar sonra bir kenara atılmış olarak bulunuyordu. İşkence gördüklerini söylüyorlardı gizli mekanlarda.
Son kaçırılanlardan hala haber alınabilmiş değil. Altı kişi için de soru önergesi verdik. Hiçbir kurumdan yanıt gelmiyor. Yakınları büyük çaba gösteriyor. Ateş düştüğü yeri yakar. Hiçbir yerden cevap yok.
Avukatlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) acil bir başvuru yaptılar. AİHM bu başvuruyu kabul etti. İki kişi için sorular sordu Türkiye’ye. Hiçbir ciddi araştırma yapılmamış, siz bu kaçırılma vakaları için ne yapıyorsunuz gibi sorular sormuş. Yine bir cevapsızlık var.
Siyasi af tartışması…
Türkiye’de adaletsizlikten dolayı cezaevleri dolmuş, taşmış durumda. İki yol var. Ya bir afla cezaevlerindeki aşırı birikmeyi aşacaksınız ya da yeni cezaevi yapacaksınız. 193 cezaevi inşa edildiğini duyduk. Türkiye cezaevleri ağzına kadar dolmuş, taşmış durumda. İnsanlar yerlerde yatıyor.
Cezaevlerindeki bu doluluk, yetersizlik bir yana nakiller de tıkanmış, bitmiş vaziyette. Türkiye’de cezaevinde olmasanız bile o kadar büyük adaletsizlik var ki bir açılım, çözüm gerekiyor. Hem bir af hem bir yargı reformu lazım. Demokratikleşme adımlarının atılması lazım. Ülke çıkmaza girmiş durumda. Mutlak sürede bir çözüm lazım. Yeni cezaevleri zalimce uygulamaların devam etmesini sağlayacak.
3 bin cenaze çıkabilir cezaevlerinden
Cezaevlerinde üç bine yakın kişi açlık grevinde. Üç bin cenaze çıkabilir cezaevlerinden. Bu dehşet bir şey. İmralı’daki tecridin kaldırılması gerektiğini söylüyor insanlar. Eğer üç bine yakın kişinin ölümüyle sonuçlanırsa, maalesef Kürt meselesi konusunda çok büyük bir çözümsüzlüğü beraberinde getirir. Olumsuz gelişmelerin önünü açar.
511 bin işlem yapılmış. 40-50 bin kişi tutuklu şu an. Ankesör furyası başladı şimdi. 15-20 yıl öncesinde bile konuşan askerler, polisler ‘terörist’ olarak nitelendirilip tutuklanıyor. Bir büyük furya var. Birisi ankesörle aramışsa yandın yani.
OHAL kararnameleri iptal edilmeli
Yüz binlerce kişi Türkiye Cumhuriyeti devletinden çok büyük tazminatlar alacak. OHAL bitince bu KHK’ların hükmünün kalkması lazım. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi gerekiyordu bunların. KHK’lar iptal edilmeli ve bu yanlıştan dönülmeli. OHAL Komisyonu ne yaptığını bilmiyor.
[TR724] 29.4.2019
14 aydır tek kişilik hücrede tutulan Özcengiz’in kalp, şeker, tiroit, baş, boyun fıtığı, işitme kaybı gibi hastalıkları olduğu, birçok ilaç kullandığı belirtilirken, koğuşa çıkmak için yazdığı dilekçelerin ise dikkate alınmadığı öğrenildi.
HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, Özcengiz’in ölümüyle ilgili ihmaller zincirini Ahwal News’e anlattı. Konuşa Konuşa programında Gülten Sarı’nın konuğu olan Gergerlioğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:
“58 yaşında KHK’lı din dersi öğretmeni. 22 aydır cezaevinde. 14 ayı tek kişilik hücrede geçiyor. Ailesi ve avukatı ile görüştüm. Defalarca başvuru yapıyor hastalığı var çok sayıda. Kalp, şeker, tiroit, baş, boyun fıtığı, işitme kaybı gibi. Birçok ilaç kullanıyor.
Adalet Bakanlığı’ndan gelen emirle…
Günlük ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyormuş. Adalet Bakanlığı’ndan gelen emirle tek kişilik hücreye konulmuş.
Özcengiz aylardır koğuşa çıkmak için müracaatlarda bulunmuş, dilekçe vermiş. Sağlık durumunu anlatmış ve hukuken bunun yanlış olduğunu anlatmış. Üç ayda bir kontrole gelmek üzere tek kişilik hücrede kalmasına engel yok denilmiş.
20 gün önce rahatsızlıkları ilerlemiş. Hastane başvuruları olmuş. Vücudu istila eden bakteriyel enfeksiyon riski olan bir durum. Enfeksiyon ve kalple ilgili önemli sinyaller.
Sağlık sorunlarına rağmen ağır tecrit
Mektubunda, uzun süre yaşadığı sağlık sorunları, ağır tecrit altındaki sıkıntılardan bahsediyor. Spora çıkma hakkı yok. Çok ağır bir tecrit altında olduğunu görüyorsunuz.
Hem kurum doktoru hem de psikiyatr hastaneye sevkinin gerektiğini söylemişler. Doktor, ‘Bayağı gecikmişsin’ demesine rağmen neden bu insan hücreye geri gönderildi?
Doktorun bu durumda bir hastayı bırakın cezaevine değil evine bile göndermemesi lazım, yatırması lazım.
Tek kisilik hucrede öl(dürül)en tutuklu Muzaffer Özcengiz bir görüste, eşiyle...— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) 29 Nisan 2019
Ve hücreden mezara son fotograf..!
Allah rahmet eylesin
Hücre, tecrid hukuksuzluğu, zulmü daha kaç can alacak @adalet_bakanlik ? pic.twitter.com/KFaAGHtLvY
Göz göre göre ölüme gönderildi
Ben mektubu okurken çok öfkelendim çünkü göz göre göre ölüme gönderilen bir insan gördüm. ‘Yaşam hakkım kısıtlanıyor, ben ölüme gönderiliyorum’ diye anlatıyor. Mektubu okumaya kalbiniz el vermez.
Ölümünden beş gün önce kendi cinayetini yazan bir insan var karşımızda. ‘Ben hücreye girdikten sonra, kullandığım ilaçlar dört kata çıktı’ diyor. Göz göre göre ölüme giden bir vaka var.
Tıbbi ve insani olarak çok ciddi bir vaka var karşımızda. Son zamanlarda bu tür vakalarda artış var.
İnsanları keyfi bir şekilde, yukarıdan gelen kararlarla maalesef aylarca hücrelerde tutuyorlar. Bana hücrelerden yazan çok kişi var. O mektupları okumaya dayanamıyorsunuz.
Adalet Bakanı’nın istifa etmesi gerekir
Bir başka ülkede olsa Adalet Bakanı’nın istifa etmesi gereken bir durum var.
Nesrin Gençosman zatürreden tedavi edilmediği için cezaevinde hayatını kaybeden gencecik bir kız. Soruşturma açılmadı.
Kandıra Cezaevi’nde Hakan Tamam kalp krizinden vefat etti. Ne olduğu belli değil. O gün tutukluların cezaevinde ayaklandığını duyduk. Çok büyük olaylar olmuş.
Yine 15 gün önce Batman Cezaevi’nde Yusuf Paçacı kalp krizi sonucunda vefat ediyor. Yine çok büyük ihmaller var.
Gökşin Öz, KHK ile ihraçtan sonra cezaevine konuluyor ve orada kanser oluyor. Kötüleşince tahliye ediliyor ancak artık çok geç ve vefat ediyor.
Çok büyük kahırlar yaşıyor bu insanlar. Dışlanma, depresyon, adalet duygusundaki kayıplarla büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Bunlar da vücut direncini düşüren şeyler.
Son kaçırma olaylarından bilgi yok
80 gündür Ankara, İstanbul, Edirne ve Antalya’da kaçırılan altı kişi. Kaçırılmalar ilginç bir şekilde oldu. OHAL dönemi içinde, 20 kaçırma olayı görmüştük. Yakından takip etmiştim bunları. Çoğu şehrin ana caddelerinde yürürken, siyah transporterlara derdest edilerek bindiriliyor ve yok oluyorlardı. Aylar sonra bir kenara atılmış olarak bulunuyordu. İşkence gördüklerini söylüyorlardı gizli mekanlarda.
Son kaçırılanlardan hala haber alınabilmiş değil. Altı kişi için de soru önergesi verdik. Hiçbir kurumdan yanıt gelmiyor. Yakınları büyük çaba gösteriyor. Ateş düştüğü yeri yakar. Hiçbir yerden cevap yok.
Avukatlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) acil bir başvuru yaptılar. AİHM bu başvuruyu kabul etti. İki kişi için sorular sordu Türkiye’ye. Hiçbir ciddi araştırma yapılmamış, siz bu kaçırılma vakaları için ne yapıyorsunuz gibi sorular sormuş. Yine bir cevapsızlık var.
Siyasi af tartışması…
Türkiye’de adaletsizlikten dolayı cezaevleri dolmuş, taşmış durumda. İki yol var. Ya bir afla cezaevlerindeki aşırı birikmeyi aşacaksınız ya da yeni cezaevi yapacaksınız. 193 cezaevi inşa edildiğini duyduk. Türkiye cezaevleri ağzına kadar dolmuş, taşmış durumda. İnsanlar yerlerde yatıyor.
Cezaevlerindeki bu doluluk, yetersizlik bir yana nakiller de tıkanmış, bitmiş vaziyette. Türkiye’de cezaevinde olmasanız bile o kadar büyük adaletsizlik var ki bir açılım, çözüm gerekiyor. Hem bir af hem bir yargı reformu lazım. Demokratikleşme adımlarının atılması lazım. Ülke çıkmaza girmiş durumda. Mutlak sürede bir çözüm lazım. Yeni cezaevleri zalimce uygulamaların devam etmesini sağlayacak.
3 bin cenaze çıkabilir cezaevlerinden
Cezaevlerinde üç bine yakın kişi açlık grevinde. Üç bin cenaze çıkabilir cezaevlerinden. Bu dehşet bir şey. İmralı’daki tecridin kaldırılması gerektiğini söylüyor insanlar. Eğer üç bine yakın kişinin ölümüyle sonuçlanırsa, maalesef Kürt meselesi konusunda çok büyük bir çözümsüzlüğü beraberinde getirir. Olumsuz gelişmelerin önünü açar.
511 bin işlem yapılmış. 40-50 bin kişi tutuklu şu an. Ankesör furyası başladı şimdi. 15-20 yıl öncesinde bile konuşan askerler, polisler ‘terörist’ olarak nitelendirilip tutuklanıyor. Bir büyük furya var. Birisi ankesörle aramışsa yandın yani.
OHAL kararnameleri iptal edilmeli
Yüz binlerce kişi Türkiye Cumhuriyeti devletinden çok büyük tazminatlar alacak. OHAL bitince bu KHK’ların hükmünün kalkması lazım. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi gerekiyordu bunların. KHK’lar iptal edilmeli ve bu yanlıştan dönülmeli. OHAL Komisyonu ne yaptığını bilmiyor.
[TR724] 29.4.2019
Arkadaşından Esma Uludağ’a mektup: Bu dünyadan, bir Esma geçti…
Hizmet Hareketi’ne yönelik kitlesel kıyımın sembollerinden oldu Esma Uludağ. Zulümden kaçarken üç çocuğuyla Yunanistan’a sığınan ve orada geçirdiği beyin kanaması sonucu 34 yaşında hayatını kaybetti.
Esma Uludağ’ın 1. vefat yıldönümü sebebiyle arkadaşı Zeynep Güneş, bir mektup kaleme aldı.
Zeynep Güneş’in mektubu şöyle:
Bu dünyadan, bir Esma geçti…
Şimdi zindanda ki 18 bin masum Hacer’in ilklerindendi. Kimseler duymadan sessizce girdi ama dimdik. Adliyeden Sincan cezaevine giderken, polis dolmuşunun perdesini kapatan polise inat , perdeleri açtırmış, yolda giderken Ankara hakkında sorular soruyordu. En son, yanında oturan polisi “sen cezaevine gidiyorsun farkında mısın” diye şaşkına çevirmişti ve şöyle demişti, “evet cezaevine gidiyorum ama yüz yıl kalacak değilim ya, elbet çıkacağım, çıkınca da Ankara’yı gezeceğim”.
Cezaevine ilk adım attığında, türlü aramalardan geçtikten sonra, cezaevi müdürü; koğuşlar ,kurallar hakkında bilgi vermek için Esma’yı ve diğer masum ablaları odasına çağırmıştı. Ablalar; evlatlarından ayrılık, cezaevine giriş şoku ile ağlıyorlardı. Müdür anlatacaklarını anlattı ve sorunuz var mı dedi. Esma, “burada ütü odası var mı” diye sordu. Müdür, anlamadım dedi, Esma tekrar etti, “burada ütü odası var mı”? Müdür kızgınlıkla “hanım hanım! cezaevindesin, kaplıcada değil!” Ne yani dedi Esma, cezaevindeyim diye ütüsüz kıyafetle mi dolaşayım! Ağlayan ablalar bir anda gülmeye başladı. Ve birlikte kaldıkları süre boyunca Esma, hep onların yüzünü güldüren oldu.
Bu dünyadan böyle bir Esma geçti işte…
Benim can kardeşim Esma, eşim cezaevinde iken, beni evine davet ettiğinde, sen bugün prensessin, ne dilersen o olacak deyip, bana bir bardak su aldırmayan, eşi çocuklarımla ilgilenirken, kendi benim her türlü kahrımı çeken, evime dönerken de, buzluğunda ki dondurulmuş vişnesine kadar benimle paylaşan, can kardeşim Esma…Evimi hiç bilmediği halde, tarifle, tahminle, bahçenin demir kapılarından atlayarak , beni yarım saat görebilmek için evimi iki saat arayan kardeşim, canım ,ciğerim geçti bu dünyadan…
Hiç kimseyi kırmayan, üzmeyen, hatta bu süreçte “iftiracı” olanlara bile merhameti çok Esma’m… Yunanistan’a geçip türlü sıkıntılar içinde yaşıyorken, bir gün şöyle demişti bana, “bu süreç biraz da neden bitmiyor, biliyor musun, itirafçı olan kardeşlerimiz pişman olsun, tövbe etsin diye Rabbim onlara mühlet veriyor.”
Böyle koca yürekli bir Esma geçti işte bu dünyadan…
Geçen sene, tam da bugün Yunanistan’da ki sekizinci evine taşınmıştı Esma’m. Son zamanlarında geçirdiği oldukça sıkıntılı günlerine ve taşınma yorgunluğuna rağmen, sesi yine neşeli idi, gözleri yine dünyanın en pırıl pırıl gözleri olarak bakıyordu evini anlatırken. Biliyor musun, mutfak dolapları bembeyaz, buzdolabı ve ocak yeni, hem de ocağım cam diye anlatıyordu, onca sıkıntıya rağmen bu küçük şeylerle mutlu olmuştu yine. Kimseye küs de, kırgın da değilim, yeni evimde çok huzurluyum dedi en son sesini duyduğumda…
Saat gece yarısını geçti, nasılsın diye mesaj attım. Halime Gülsu öğretmen için ne kadar üzgün olduğunu yazdı, cezaevinden kadın şehidimiz de oldu dedi. Eşleri kaçırılanlar var, onları düşünüyorum, biz çok şanslıyız yavrum diye mesaj attı. Sonra bana Yunanistan’a geçerken, çekilen fotoğraflarından yolladı. Ertesi gün tüm twitlerde dolaşacağından habersiz. Üç çocukla nezarette kalmak zor olmadı mı dedim, ama unutmuşum Esma bu, öyle bi Rabbim der, her şey ona kolay olur.. Çocuklarına şöyle demiş; “Türkiye’de sizin yaşlarınızda olan yüzlerce çocuk hapiste onlar çok şanslı, siz giremediniz diye ben üzülüyordum, çok şükür size de nasip oldu. Bu üç günlük nezarette sabrederseniz, cennete açılan bir kapımız olacak.” işte böyle deli bir Esma geçti bu dünyadan…
Kardeşim, canım, ciğerim, Esma’m; tanıdığım en merhametli, en neşeli, en teslim olmuş , en az şikayet eden kardeşim. Bilmem ki bu dünyada gözleri senin gibi cıvıl cıvıl parlayan başka biri daha var mıdır, yok sanmam! Hayatta iken kardeşliğinle, bana hiç tatmadığım duygular yaşattın. Vefatınla ise…; sen gittin, senin kıymetlin Zümra’nın ifadesi ile benim babamın kalbi senin üzüntüne dayanamadı. Rabbim ikinizin acısını sadece bir gün ara ile yaşattı bana. Ama dayandım Allah’ın izniyle.. sen göçmeden sadece 15 dakika önce ki, birbirimize son cümlelerimizle bitsin bu yazı…
Esma’m: senin gibi güçlü bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım. İyi ki tanımışım seni.
Ben: ben de, senin gibi deli bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım.
İyi ki varsın kardeşim…
Seni çok seviyorum…
Senin benim can kardeşim olmanla tarifsiz bir gurur duyuyorum canım ciğerim, Rabbim ahirette senin şefaatine nail eylesin. Orda hep birlikte olalım…
Esmaa, babama selam söyle…
Zeynep Güneş
(Zeynep Güneş, arkadaşı Esma Uludağ’ın vefatından bir gün sonra babasını kaybetmişti. Babası Recep Güneş, mal varlığına el konulduktan sonra Bosna’ya hicret etmiş orada yaşıyordu.)
[TR724] 29.4.2019
Esma Uludağ’ın 1. vefat yıldönümü sebebiyle arkadaşı Zeynep Güneş, bir mektup kaleme aldı.
Zeynep Güneş’in mektubu şöyle:
Bu dünyadan, bir Esma geçti…
Şimdi zindanda ki 18 bin masum Hacer’in ilklerindendi. Kimseler duymadan sessizce girdi ama dimdik. Adliyeden Sincan cezaevine giderken, polis dolmuşunun perdesini kapatan polise inat , perdeleri açtırmış, yolda giderken Ankara hakkında sorular soruyordu. En son, yanında oturan polisi “sen cezaevine gidiyorsun farkında mısın” diye şaşkına çevirmişti ve şöyle demişti, “evet cezaevine gidiyorum ama yüz yıl kalacak değilim ya, elbet çıkacağım, çıkınca da Ankara’yı gezeceğim”.
Cezaevine ilk adım attığında, türlü aramalardan geçtikten sonra, cezaevi müdürü; koğuşlar ,kurallar hakkında bilgi vermek için Esma’yı ve diğer masum ablaları odasına çağırmıştı. Ablalar; evlatlarından ayrılık, cezaevine giriş şoku ile ağlıyorlardı. Müdür anlatacaklarını anlattı ve sorunuz var mı dedi. Esma, “burada ütü odası var mı” diye sordu. Müdür, anlamadım dedi, Esma tekrar etti, “burada ütü odası var mı”? Müdür kızgınlıkla “hanım hanım! cezaevindesin, kaplıcada değil!” Ne yani dedi Esma, cezaevindeyim diye ütüsüz kıyafetle mi dolaşayım! Ağlayan ablalar bir anda gülmeye başladı. Ve birlikte kaldıkları süre boyunca Esma, hep onların yüzünü güldüren oldu.
Bu dünyadan böyle bir Esma geçti işte…
Benim can kardeşim Esma, eşim cezaevinde iken, beni evine davet ettiğinde, sen bugün prensessin, ne dilersen o olacak deyip, bana bir bardak su aldırmayan, eşi çocuklarımla ilgilenirken, kendi benim her türlü kahrımı çeken, evime dönerken de, buzluğunda ki dondurulmuş vişnesine kadar benimle paylaşan, can kardeşim Esma…Evimi hiç bilmediği halde, tarifle, tahminle, bahçenin demir kapılarından atlayarak , beni yarım saat görebilmek için evimi iki saat arayan kardeşim, canım ,ciğerim geçti bu dünyadan…
Hiç kimseyi kırmayan, üzmeyen, hatta bu süreçte “iftiracı” olanlara bile merhameti çok Esma’m… Yunanistan’a geçip türlü sıkıntılar içinde yaşıyorken, bir gün şöyle demişti bana, “bu süreç biraz da neden bitmiyor, biliyor musun, itirafçı olan kardeşlerimiz pişman olsun, tövbe etsin diye Rabbim onlara mühlet veriyor.”
Böyle koca yürekli bir Esma geçti işte bu dünyadan…
Geçen sene, tam da bugün Yunanistan’da ki sekizinci evine taşınmıştı Esma’m. Son zamanlarında geçirdiği oldukça sıkıntılı günlerine ve taşınma yorgunluğuna rağmen, sesi yine neşeli idi, gözleri yine dünyanın en pırıl pırıl gözleri olarak bakıyordu evini anlatırken. Biliyor musun, mutfak dolapları bembeyaz, buzdolabı ve ocak yeni, hem de ocağım cam diye anlatıyordu, onca sıkıntıya rağmen bu küçük şeylerle mutlu olmuştu yine. Kimseye küs de, kırgın da değilim, yeni evimde çok huzurluyum dedi en son sesini duyduğumda…
Saat gece yarısını geçti, nasılsın diye mesaj attım. Halime Gülsu öğretmen için ne kadar üzgün olduğunu yazdı, cezaevinden kadın şehidimiz de oldu dedi. Eşleri kaçırılanlar var, onları düşünüyorum, biz çok şanslıyız yavrum diye mesaj attı. Sonra bana Yunanistan’a geçerken, çekilen fotoğraflarından yolladı. Ertesi gün tüm twitlerde dolaşacağından habersiz. Üç çocukla nezarette kalmak zor olmadı mı dedim, ama unutmuşum Esma bu, öyle bi Rabbim der, her şey ona kolay olur.. Çocuklarına şöyle demiş; “Türkiye’de sizin yaşlarınızda olan yüzlerce çocuk hapiste onlar çok şanslı, siz giremediniz diye ben üzülüyordum, çok şükür size de nasip oldu. Bu üç günlük nezarette sabrederseniz, cennete açılan bir kapımız olacak.” işte böyle deli bir Esma geçti bu dünyadan…
Kardeşim, canım, ciğerim, Esma’m; tanıdığım en merhametli, en neşeli, en teslim olmuş , en az şikayet eden kardeşim. Bilmem ki bu dünyada gözleri senin gibi cıvıl cıvıl parlayan başka biri daha var mıdır, yok sanmam! Hayatta iken kardeşliğinle, bana hiç tatmadığım duygular yaşattın. Vefatınla ise…; sen gittin, senin kıymetlin Zümra’nın ifadesi ile benim babamın kalbi senin üzüntüne dayanamadı. Rabbim ikinizin acısını sadece bir gün ara ile yaşattı bana. Ama dayandım Allah’ın izniyle.. sen göçmeden sadece 15 dakika önce ki, birbirimize son cümlelerimizle bitsin bu yazı…
Esma’m: senin gibi güçlü bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım. İyi ki tanımışım seni.
Ben: ben de, senin gibi deli bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım.
İyi ki varsın kardeşim…
Seni çok seviyorum…
Senin benim can kardeşim olmanla tarifsiz bir gurur duyuyorum canım ciğerim, Rabbim ahirette senin şefaatine nail eylesin. Orda hep birlikte olalım…
Esmaa, babama selam söyle…
Zeynep Güneş
(Zeynep Güneş, arkadaşı Esma Uludağ’ın vefatından bir gün sonra babasını kaybetmişti. Babası Recep Güneş, mal varlığına el konulduktan sonra Bosna’ya hicret etmiş orada yaşıyordu.)
[TR724] 29.4.2019
Borcunu ödeyemeyen böbreğini satıyor [İlker Doğan]
Türkiye’de önü alınamayan ekonomik kriz, yasadışı organ ticaretini de patlattı. İnternette, her köşe başında ‘sahibinden satılık böbrek’ ilanı görmeniz mümkün. Kimisi 20 bin TL istiyor böbreği için kimisi 100 bin TL. Böbrek nakli sayısının yıllık 3 bin 500 civarında kalması ve nakil bekleyenlerin sayısının her yıl daha da artması illegal yolların da kapısını açıyor. Bugün itibariyle Türkiye’de 26 bine yakın insan organ nakli için sırada bekliyor. Bunlardan yaklaşık 23 bini böbrek hastası.
Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz insanları organlarını satacak hale getirdi. Dolar 6 liraya dayandı, faizler yüzde 24’e çıktı, yatırımlar durdu, binlerce işletme kepenk kapattı, işsizlik tarihi rekorları ardı ardına kırdı. Faturalarını, borcunu ödeyemeyen, işsiz kalan insanlar da çareyi böbreğinden vazgeçmekte buldu. Geçtiğimiz hafta Sultangazi’de bir kişinin borcunu ödeyemediği için böbreğini 20 bin TL’ye satışa çıkarması gündem olmuştu. Ancak bu sadece bir örnek. Onun gibi yüzlerce, binlerce çaresiz insan böbreğini ‘kara pazar’larda satışa çıkarmış durumda. Kimisi 50 bin lira istiyor, kimisi 100 bin lira…
TEMEL NEDEN EKONOMİK SIKINTI
Temel sorun insanların borcunu bile ödeyemeyecek hale gelmesi. İnsanlar işsiz, faturalarını, kirasını ödeyemiyor, evine emek götüremiyor. Ve son çare böbreğini satışa çıkarıyor. İkinci neden ise ülkede böbrek naklinin yeterli seviyede olmaması. 10 yıl önce yılda 2 bin 500 civarı böbrek nakli yapılabiliyordu. Bugün ise rakam 3 bin 500 seviyelerinde. Ve maalesef hem alt yapı sorunları, hem de insanların organ bağışına bakış açısı nedeniyle bu rakam yıllardır artırılamıyor.
HER YIL BİNLERCE HASTA LİSTEYE EKLENİYOR
Bir yılda yapılan nakil sayısı 3 bin 500 civarında ancak her yıl 6-7 bin kişi listeye ekleniyor. Bu da organ bekleyenlerin sayısının yılda 3 binden fazla artması anlamına geliyor. Arz az, talep de fazla olunca böbrek daha da değerli hale geliyor! Zira insanlar yıllarca organ bekliyor. Organ beklerlen ölenlerin sayısı yılda 2 bini buluyor. Legal yollardan aradığı organı bulamayanlar bu kez illegel yollara sapıyor. Bir tarafta parası olan bir hasta, diğer tarafta ise parası olmadığı için organını satan kişi. Hal böyle olunca, internette böbrek arayanların ve satanların bir araya geldiği yasadışı platformların oluşmasını yadırgamamak lazım!
ORGAN SATIŞI YASAK
Organ naklinin önündeki en büyük engel ‘etik’ kurullar. Bu kurullar, donör ve alıcının arasında ‘etik’ dışı bir ilişki (organ satışı vs) olduğunu hissederse nakle izin vermiyor. Örneğin verici olan kişinin kredi ya da başka bir borcunun tespit edilmesi durumunda etik kurul nakli yapmıyor. İmkanı olanlar donörünü de alarak İran, Hindistan gibi ülkelere gidip nakil yaptırıyor. Ancak Türkiye’de bunu da aşmanın yolları bulunmuş! Etik kurula rüşvet vererek bu sorun da aşılıyor.
Bir hastanın yıllık maliyeti 30 bin TL
Böbrek rahatsızlığında en etkili tedavi şekli nakil. Nakil sonrası hastanın yaşam süresi uzuyor, yaşam kalitesi artıyor ve iş gücü kaybının da önüne geçilmiş oluyor. Ayrıca uzun vadede hastanın SGK’ya maliyeti de neredeyse sıfırlanıyor. Ancak rakamlarda görüldüğü gibi nakil sayısı olması gerekenin çok altında. Bu da sorunun her yıl daha da büyüyerek içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oluyor. Hasta sayısı arttıkça hastalığın SGK’ya maliyeti de doğal olarak artıyor. Kronik böbrek hastalığının tedavisinin maliyeti, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oldukça yüksek. Maliyet kalemleri içerisinde en önemli yeri ise diyaliz tedavisi tutuyor. 65 binden fazla böbrek hastasının yüzde 70’i özel diyaliz merkezlerinden hizmet alıyor. SGK bir hasta için seans başına diyaliz merkezlerine her şey dahil 192,5 lira ödeme yapıyor. Haftada 3 kez diyalize giren bir hastanın yıllık sadece diyaliz maliyeti 27 bin 720 lira. Buna ilaç maliyeti de eklendiğinde bir hasta için harcanan rakam 30 bin lirayı buluyor. Haftada 1 ya da 2 kez diyalize giren hastalar da var.
[İlker Doğan] 29.4.2019 [TR724]
Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz insanları organlarını satacak hale getirdi. Dolar 6 liraya dayandı, faizler yüzde 24’e çıktı, yatırımlar durdu, binlerce işletme kepenk kapattı, işsizlik tarihi rekorları ardı ardına kırdı. Faturalarını, borcunu ödeyemeyen, işsiz kalan insanlar da çareyi böbreğinden vazgeçmekte buldu. Geçtiğimiz hafta Sultangazi’de bir kişinin borcunu ödeyemediği için böbreğini 20 bin TL’ye satışa çıkarması gündem olmuştu. Ancak bu sadece bir örnek. Onun gibi yüzlerce, binlerce çaresiz insan böbreğini ‘kara pazar’larda satışa çıkarmış durumda. Kimisi 50 bin lira istiyor, kimisi 100 bin lira…
TEMEL NEDEN EKONOMİK SIKINTI
Temel sorun insanların borcunu bile ödeyemeyecek hale gelmesi. İnsanlar işsiz, faturalarını, kirasını ödeyemiyor, evine emek götüremiyor. Ve son çare böbreğini satışa çıkarıyor. İkinci neden ise ülkede böbrek naklinin yeterli seviyede olmaması. 10 yıl önce yılda 2 bin 500 civarı böbrek nakli yapılabiliyordu. Bugün ise rakam 3 bin 500 seviyelerinde. Ve maalesef hem alt yapı sorunları, hem de insanların organ bağışına bakış açısı nedeniyle bu rakam yıllardır artırılamıyor.
HER YIL BİNLERCE HASTA LİSTEYE EKLENİYOR
Bir yılda yapılan nakil sayısı 3 bin 500 civarında ancak her yıl 6-7 bin kişi listeye ekleniyor. Bu da organ bekleyenlerin sayısının yılda 3 binden fazla artması anlamına geliyor. Arz az, talep de fazla olunca böbrek daha da değerli hale geliyor! Zira insanlar yıllarca organ bekliyor. Organ beklerlen ölenlerin sayısı yılda 2 bini buluyor. Legal yollardan aradığı organı bulamayanlar bu kez illegel yollara sapıyor. Bir tarafta parası olan bir hasta, diğer tarafta ise parası olmadığı için organını satan kişi. Hal böyle olunca, internette böbrek arayanların ve satanların bir araya geldiği yasadışı platformların oluşmasını yadırgamamak lazım!
ORGAN SATIŞI YASAK
Organ naklinin önündeki en büyük engel ‘etik’ kurullar. Bu kurullar, donör ve alıcının arasında ‘etik’ dışı bir ilişki (organ satışı vs) olduğunu hissederse nakle izin vermiyor. Örneğin verici olan kişinin kredi ya da başka bir borcunun tespit edilmesi durumunda etik kurul nakli yapmıyor. İmkanı olanlar donörünü de alarak İran, Hindistan gibi ülkelere gidip nakil yaptırıyor. Ancak Türkiye’de bunu da aşmanın yolları bulunmuş! Etik kurula rüşvet vererek bu sorun da aşılıyor.
Bir hastanın yıllık maliyeti 30 bin TL
Böbrek rahatsızlığında en etkili tedavi şekli nakil. Nakil sonrası hastanın yaşam süresi uzuyor, yaşam kalitesi artıyor ve iş gücü kaybının da önüne geçilmiş oluyor. Ayrıca uzun vadede hastanın SGK’ya maliyeti de neredeyse sıfırlanıyor. Ancak rakamlarda görüldüğü gibi nakil sayısı olması gerekenin çok altında. Bu da sorunun her yıl daha da büyüyerek içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oluyor. Hasta sayısı arttıkça hastalığın SGK’ya maliyeti de doğal olarak artıyor. Kronik böbrek hastalığının tedavisinin maliyeti, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oldukça yüksek. Maliyet kalemleri içerisinde en önemli yeri ise diyaliz tedavisi tutuyor. 65 binden fazla böbrek hastasının yüzde 70’i özel diyaliz merkezlerinden hizmet alıyor. SGK bir hasta için seans başına diyaliz merkezlerine her şey dahil 192,5 lira ödeme yapıyor. Haftada 3 kez diyalize giren bir hastanın yıllık sadece diyaliz maliyeti 27 bin 720 lira. Buna ilaç maliyeti de eklendiğinde bir hasta için harcanan rakam 30 bin lirayı buluyor. Haftada 1 ya da 2 kez diyalize giren hastalar da var.
[İlker Doğan] 29.4.2019 [TR724]
Hizmet gönüllüleri, Romanya’da 6 bin aileye çifte bayram yaptırdı [Necdet Çelik]
Romanya’da insani yardım ve sosyal faaliyetleriyle tanınan Tuna Vakfı, 6 bini aşkın aileye gıda paketi dağıttı. Yardımlar, yerel kuruluşlarla birlikte, 40 dağıtım noktasından düşük gelirli ailelere ulaştırıldı. Yardım paketi alan haneler, Paskalya bayramında çifte sevinç yaşadı.
Türk ve Romen işadamlarınca 1995 yılında kurulan Tuna Vakfı, insani yardım aktivitelerine yeni bir halka ekledi. Dar gelirli aileler için, temel gıda ihtiyaçlarını içeren yardım paketleri hazırlandı. Lumina Vakfı ile ortaklaşa düzenlenen kampanyaya, ünlü sunucu Andreea Marin’in kurduğu ‘Hayatı Değerli Kıl’ adlı vakıf destek çıktı. Romanya’nın tanınmış simaları, sosyal medyadan yaptıkları bağış çağrısıyla kampanyayı sahiplendi.
Lumina okullarında kurulan bağış kutularına öğrenciler harçlıklarını atarak, veliler sponsorluk yoluyla desteklerini gösterdi. Açılan bağış hesaplarında kampanya sonunda, 6 bin 200’ü aşkın aileye yetecek nakit toplandı.
Bükreş 2. Bölge Belediye Başkanı Mugur Mihai Toader, paketleri kendi elleriyle dağıttı.
PAKETLEMEYE ÖĞRENCİ, ÖĞRETMEN DESTEĞİ
Alınan malzemelerden her bir aile için gıda paketi oluşturuldu. Lumina okullarında gerçekleştirilen paketleme işlemlerine, öğrenciler, öğretmenler ve personel gönüllü olarak katıldı. Minik öğrenciler, yardım paketlerinin içine iyi dilek ve sevgi mesajları içeren notlar bıraktı.
Yardım paketlerinin hazırlanmasında öğrenci ve öğretmenler birlikte çalıştı.
Hazırlanan yardım paketlerinin dağıtımı, yerel kuruluşlarla birlikte organize edildi. Başkent Bükreş’in merkez ilçe belediyeleri, sosyal yardım merkezlerinde düzenlediği programlarla gıda paketlerini muhtaç ailelere teslim etti. Bükreş 2. Bölge belediye başkanı Mihai Mugur Toader, paketleri kendi eleriyle dağıttı. Buradaki organizasyona eski futbolcu Lucian Sanmartean da eşlik etti.
BAŞKAN TOADER: İŞBİRLİĞİMİZ SÜRECEK
Belediye Başkanı Mihai Toader, Romenler için çok önemli bir dini bayram öncesinde gerçekleştirilen yardım kampanyası için Tuna Vakfı’na teşekkür etti. Yardım paketleriyle ailelerin ve özellikle çocukların bayrama daha mutlu gireceğini vurgulayan Toader, ‘’Tuna Vakfı ile işbirliğimizin daha uzun soluklu olmasını diliyorum.’’ dedi.
YEREL GÖNÜLLÜLER SAHİP ÇIKTI
Başkent Bükreş’in dışında 8 vilayette daha dağıtım organizasyonları düzenlendi. Köstence’de Kızılhaç yetkilileri, Cluj Napoca’da Off-Road topluluğu ve gönüllüleri dağıtım yükünü paylaştı. Teleorman, İaşi, Giurgiu, Oradea, Ploieşti gibi vilayetlerde ise, yerel sosyal yardım kuruluşları ve dini kuruluşlar yardım dağıtımında Tuna Vakfı’nın yanında yer aldı.
Off-Road tutkunları arazi araçlarına doldurdukları paketleri dağ taş demeden dağıttı.
‘YENİ KAMPANYALAR İÇİN CESARETLENDİK’
Tuna Vakfı idarecileri organizasyonun başarısını bağışçıların cömertliğine bağlayan Tuna Vakfı müdürü Mehmet Emin Korkut, maddi ve beden gücüyle emek veren tüm gönüllülere teşekkür etti. Lumina Vakfı başkanı Mustafa Bedir ise, ‘’Öğrencilerde sorumluluk bilincini artıran bu tür kampanyaların yenisini düzenlemek için cesaretlendik.’’ yorumunda bulundu.
Köstence Kızıl Haç yetkilileri de dağıtım yüküne ortak oldu.
Gıda paketlerinde kristal şeker, pirinç, un, ayçiçek yağı gibi temel gıda malzemelerinin yanı sıra, çocuklar için çeşitli şekerlemeler yer aldı.
Kampanya çerçevesinde, Dobruca bölgesindeki müslüman halka da önümüzdeki günlerde yardım paketleri dağıtılacak.
[Necdet Çelik] 29.4.2019 [TR724]
Türk ve Romen işadamlarınca 1995 yılında kurulan Tuna Vakfı, insani yardım aktivitelerine yeni bir halka ekledi. Dar gelirli aileler için, temel gıda ihtiyaçlarını içeren yardım paketleri hazırlandı. Lumina Vakfı ile ortaklaşa düzenlenen kampanyaya, ünlü sunucu Andreea Marin’in kurduğu ‘Hayatı Değerli Kıl’ adlı vakıf destek çıktı. Romanya’nın tanınmış simaları, sosyal medyadan yaptıkları bağış çağrısıyla kampanyayı sahiplendi.
Lumina okullarında kurulan bağış kutularına öğrenciler harçlıklarını atarak, veliler sponsorluk yoluyla desteklerini gösterdi. Açılan bağış hesaplarında kampanya sonunda, 6 bin 200’ü aşkın aileye yetecek nakit toplandı.
Bükreş 2. Bölge Belediye Başkanı Mugur Mihai Toader, paketleri kendi elleriyle dağıttı.
PAKETLEMEYE ÖĞRENCİ, ÖĞRETMEN DESTEĞİ
Alınan malzemelerden her bir aile için gıda paketi oluşturuldu. Lumina okullarında gerçekleştirilen paketleme işlemlerine, öğrenciler, öğretmenler ve personel gönüllü olarak katıldı. Minik öğrenciler, yardım paketlerinin içine iyi dilek ve sevgi mesajları içeren notlar bıraktı.
Yardım paketlerinin hazırlanmasında öğrenci ve öğretmenler birlikte çalıştı.
Hazırlanan yardım paketlerinin dağıtımı, yerel kuruluşlarla birlikte organize edildi. Başkent Bükreş’in merkez ilçe belediyeleri, sosyal yardım merkezlerinde düzenlediği programlarla gıda paketlerini muhtaç ailelere teslim etti. Bükreş 2. Bölge belediye başkanı Mihai Mugur Toader, paketleri kendi eleriyle dağıttı. Buradaki organizasyona eski futbolcu Lucian Sanmartean da eşlik etti.
BAŞKAN TOADER: İŞBİRLİĞİMİZ SÜRECEK
Belediye Başkanı Mihai Toader, Romenler için çok önemli bir dini bayram öncesinde gerçekleştirilen yardım kampanyası için Tuna Vakfı’na teşekkür etti. Yardım paketleriyle ailelerin ve özellikle çocukların bayrama daha mutlu gireceğini vurgulayan Toader, ‘’Tuna Vakfı ile işbirliğimizin daha uzun soluklu olmasını diliyorum.’’ dedi.
YEREL GÖNÜLLÜLER SAHİP ÇIKTI
Başkent Bükreş’in dışında 8 vilayette daha dağıtım organizasyonları düzenlendi. Köstence’de Kızılhaç yetkilileri, Cluj Napoca’da Off-Road topluluğu ve gönüllüleri dağıtım yükünü paylaştı. Teleorman, İaşi, Giurgiu, Oradea, Ploieşti gibi vilayetlerde ise, yerel sosyal yardım kuruluşları ve dini kuruluşlar yardım dağıtımında Tuna Vakfı’nın yanında yer aldı.
Off-Road tutkunları arazi araçlarına doldurdukları paketleri dağ taş demeden dağıttı.
‘YENİ KAMPANYALAR İÇİN CESARETLENDİK’
Tuna Vakfı idarecileri organizasyonun başarısını bağışçıların cömertliğine bağlayan Tuna Vakfı müdürü Mehmet Emin Korkut, maddi ve beden gücüyle emek veren tüm gönüllülere teşekkür etti. Lumina Vakfı başkanı Mustafa Bedir ise, ‘’Öğrencilerde sorumluluk bilincini artıran bu tür kampanyaların yenisini düzenlemek için cesaretlendik.’’ yorumunda bulundu.
Köstence Kızıl Haç yetkilileri de dağıtım yüküne ortak oldu.
Gıda paketlerinde kristal şeker, pirinç, un, ayçiçek yağı gibi temel gıda malzemelerinin yanı sıra, çocuklar için çeşitli şekerlemeler yer aldı.
Kampanya çerçevesinde, Dobruca bölgesindeki müslüman halka da önümüzdeki günlerde yardım paketleri dağıtılacak.
[Necdet Çelik] 29.4.2019 [TR724]
İşleneceği herkes tarafından bilinen cinayet [Gökhan Bozkuş]
Birçoğumuz okumayı özellikle de roman okumayı sevmeyiz. Hatta bazılarımız “Bir yazarın hayal dünyasında uydurduğu bir kurguyu ne diye okuyacağım, çok saçma!” diyerek mazeretler üretiriz. Oysa yazılan o kurgunun dünyanın bir yerinde cereyan eden bir gerçekliğin yazar yoluyla kağıda yansıması olarak görebilsek ve hikayeyi çevremizle bütünleştirebilsek fark edeceğiz ki anlatılanlar bize hiç uzak değil. Tıpkı aşağıdaki cinayet gibi. Hepimiz bu cinayete şahidiz. Hem de onlarcasına,yüzlercesine..
Gabriel Garcia Marquez denilince aklımıza dünyaca meşhur eseri Yüzyıllık Yalnızlık gelecektir.
Ben bu yazımda onun “Kırmızı Pazartesi” isimli hacmi küçük derinliği büyük eseri üzerinde duracağım. Romanda kim olduğunu bilmediğimiz bir anlatıcı, yanına okuru da alarak zifiri karanlık o dehlizlerde elinde bir el feneriyle dolanıyor ve Santiago Nasar’ın göz göre göre ölüme gidişini aydınlatmaya çabalıyordu. Bir korku tünelini andıran bu dehlizde el fenerinden yayılan ışık huzmesi kimin yüzünü aydınlatıyorsa o kişi Nasar’ın öldürülmesi ile ilgili bildiği veya duyduğu şeyleri anlatıyor ve bir anlamda kendini aklamaya çalışıyordu: “Ellerinden silahı almıştım.”, “Şaka yapıyorlar sandım.”, “Birileri elbet engel olur diye düşündüm.”, “Gerçekten yapabileceklerini hiç düşünmemiştim.”… Sarı ışığa boğulmuş yüzlerden bu cümleler dökülüyordu roman boyunca ve bir gazeteci gibi olayları yorumsuz aktaran anlatıcımıza inat fenerin sarı ışığı bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi.
Ortada bir cinayet var ve herkes bu cinayetin kim tarafından işleneceğini önceden biliyor. Ama hiçkimse engel olmak için çaba sarf etmiyor, güler geçiyor inanmıyorlar, nasıl olsa biri engel olacaktır diye düşünüyorlar… Marquez sosyolojik bir tespit yapar: Toplum halinde yaşayan bireyler felaketi önlemek için çaba harcamazlar. Sembolik önlemler alarak, görmezden gelerek, “Yok canım olmaz öyle şey!” diyerek gerçeği ıskalarlar.
Bireyler bir araya gelerek toplumu oluştururlar; ama toplum bir kez oluştuktan sonra tek tek bireylerden ayrı bir olgu gibi davranır. Birey topluluk içindeyken şöyle düşünür: Nasıl olsa biri bu felaketi önler. Topluluk, insan ruhunu tembelleştirir ve sorumluluğu başkasına atmasına, en azından ertelemesine olanak sağlar. Buradan romanın en derinindeki yere, merkezine varırız: Birey, toplumun başına gelen bir felaketten kendini sorumlu tutmaz. Küçük tefek önlemleri, “Elimden geleni yaptım.” diyerek kendini temize çıkartma delilleri olarak ortaya koyar. Kendini suçlamaz, ta ki gerçek bütün soğukluğu ve sertliği ile karşısına çıkana kadar; ama artık iş işten geçmiştir. Santiago Nasar bir hiç uğruna cinayete kurban gitmiş ve komşuları bu cinayete engel olabilecekken seyirci kalmayı tercih etmişlerdir.
Kaç Santiago Nasar katledildi gözlerimizin önünde ve biz kaç defa sadece seyirci kalmayı tercih ettik soralım kendimize…
[Gökhan Bozkuş] 29.4.2019 [TR724]
Gabriel Garcia Marquez denilince aklımıza dünyaca meşhur eseri Yüzyıllık Yalnızlık gelecektir.
Ben bu yazımda onun “Kırmızı Pazartesi” isimli hacmi küçük derinliği büyük eseri üzerinde duracağım. Romanda kim olduğunu bilmediğimiz bir anlatıcı, yanına okuru da alarak zifiri karanlık o dehlizlerde elinde bir el feneriyle dolanıyor ve Santiago Nasar’ın göz göre göre ölüme gidişini aydınlatmaya çabalıyordu. Bir korku tünelini andıran bu dehlizde el fenerinden yayılan ışık huzmesi kimin yüzünü aydınlatıyorsa o kişi Nasar’ın öldürülmesi ile ilgili bildiği veya duyduğu şeyleri anlatıyor ve bir anlamda kendini aklamaya çalışıyordu: “Ellerinden silahı almıştım.”, “Şaka yapıyorlar sandım.”, “Birileri elbet engel olur diye düşündüm.”, “Gerçekten yapabileceklerini hiç düşünmemiştim.”… Sarı ışığa boğulmuş yüzlerden bu cümleler dökülüyordu roman boyunca ve bir gazeteci gibi olayları yorumsuz aktaran anlatıcımıza inat fenerin sarı ışığı bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi.
Ortada bir cinayet var ve herkes bu cinayetin kim tarafından işleneceğini önceden biliyor. Ama hiçkimse engel olmak için çaba sarf etmiyor, güler geçiyor inanmıyorlar, nasıl olsa biri engel olacaktır diye düşünüyorlar… Marquez sosyolojik bir tespit yapar: Toplum halinde yaşayan bireyler felaketi önlemek için çaba harcamazlar. Sembolik önlemler alarak, görmezden gelerek, “Yok canım olmaz öyle şey!” diyerek gerçeği ıskalarlar.
Bireyler bir araya gelerek toplumu oluştururlar; ama toplum bir kez oluştuktan sonra tek tek bireylerden ayrı bir olgu gibi davranır. Birey topluluk içindeyken şöyle düşünür: Nasıl olsa biri bu felaketi önler. Topluluk, insan ruhunu tembelleştirir ve sorumluluğu başkasına atmasına, en azından ertelemesine olanak sağlar. Buradan romanın en derinindeki yere, merkezine varırız: Birey, toplumun başına gelen bir felaketten kendini sorumlu tutmaz. Küçük tefek önlemleri, “Elimden geleni yaptım.” diyerek kendini temize çıkartma delilleri olarak ortaya koyar. Kendini suçlamaz, ta ki gerçek bütün soğukluğu ve sertliği ile karşısına çıkana kadar; ama artık iş işten geçmiştir. Santiago Nasar bir hiç uğruna cinayete kurban gitmiş ve komşuları bu cinayete engel olabilecekken seyirci kalmayı tercih etmişlerdir.
Kaç Santiago Nasar katledildi gözlerimizin önünde ve biz kaç defa sadece seyirci kalmayı tercih ettik soralım kendimize…
[Gökhan Bozkuş] 29.4.2019 [TR724]
‘Dışardan’ ne bekler bir tutuklu? [Turgut Efe Kara]
Bir Hizmet Hareketi gönüllüsü iseniz ve 15 Temmuz’dan sonra, OHAL döneminde içeri girdiyseniz, bir nevi sağır odaya girmiş sayılırsınız. Haftada bir kapalı görüş, 15 günde bir 10 dakikalık telefon hakkı ve 2 ayda bir tanınan açık ziyaretler sizi demir ve betonla örülmüş sağır odadan çıkarmaya yetmez.
10 dakikalık telefon görüşmelerinin tek bir fonksiyonu vardır. Her defasında size 600 saniyenin ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğunu öğretir. Sanki zaman makinesine binersiniz de 15 gün beklerken geçmek bilmeyen o uzun dakikaların içinden ışık hızıyla geçer gidersiniz. O arada anne-babanızın, varsa eş ve çocukların sesini duyabildiğinize şükredersiniz. Hayatta olmaları sizin için en büyük teselli kaynağıdır.
Kapalı görüşlerde, telefon ahizesi ile yaptığınız bir saatlik görüşmeler ‘dinleniyoruz’ endişelerine kurban gider. Konuşmalarınız, hal hatır sormakla, selam alıp göndermekle ve günlük ihtiyaçlarla sınırlı kalır. Asıl merak ettiklerinizi ağız ve el hareketleri ile sormaya, öğrenmeye çalışırsınız, fakat çoğu zaman başarılı olamazsınız.
Açık görüşler de farklı değildir. 2 aydır biriktirdiğiniz konular vardır. Kapalı görüşte konuşamadığınız, aileniz veya mahkeme ile ilgili meseleler. Eşten dosttan gelen selamlar, konu komşuyla ilgili haberler derken, bir saatin hükmü sanki on dakikaya düşer. Zaten gardiyanlar etrafınızda dolanır, zamanınızı taciz eder durur. Kim bilir, belki çikolata kağıdına veya peçeteye yazılmış şifreli mesajlar alıp-vereceksinizdir! Haliyle gözler, kulaklar ve dahi dikkatler üzerinizdedir.
Hoş, bunlara rağmen kaş göz işaretiyle yahut fısıldayarak asıl merak ettiğiniz şeyleri sormaya çalışırsınız. Genellikle tatmin edici bilgiler alamazsınız ama duyduğunuz zayıf rivayetler üzerinden yorumlar yaparak nefes alıp vermeye devam edersiniz.
Demek istediğim şu; eğer Hareket’e gönül verenlerdenseniz, -ki en azından görünürde o gerekçeyle içerdesinizdir- merak ettiğiniz asıl şey Hizmet’in durumudur. Kervan yoluna devam ediyor mu, Hizmet hareketini sürdürüyor mu?
Canlılığınız onun hayatta olmasına bağlıdır bir anlamda. Çünkü hayatın Hizmet’le anlam kazanmış, insanlığın onunla değer bulmuştur. Bu böyledir veya siz öyle inanırsınız. Yeryüzünde daha doğru bir hareket görmemiş, duymamışsınızdır. Kişilerden, kurumlardan bağımsız, asırlar öncesine dayanan ve ebedi huzur vadeden bir yoldur gittiğiniz. Gerçi bu zaviyeden düşündüğünüzde, Sahibi (cc) dilemedikçe yol durmaz, yolcusu bitmez. Bunu bilirsiniz, ama mutmain olmak için duymak istersiniz.
Yolun temsilcisi, lideri ne yapıyor, arkadaşları hangi durumda, yolcular yürüyüşünü sürdürüyor mu, yoksa hepten dökülüp gittiler mi? Bütün bunları merak edersiniz. Kendinizi bir parçası saydığınız o vücud-u manevîden gelecek canlılık emarelerini gözlersiniz. Zalim, yurt içinde hayat hakkı tanımadığından kulaklarınızı dışarıya, uzaklara çevirirsiniz. Günler, haftalar geçer, bazen ümidiniz sarsılır ama nâçar beklemeye devam edersiniz. Acıdır öylece beklemek, lâkin yutkunur ve ‘sabır, böyle bir azıkmış’ dersiniz.
Nihayet aylar sonra bir müjdeli haber alırsınız. Hem de, yürüdüğünüz yolu kapatmayı, hareketi durdurmayı ezelden gaye edinmiş pravdavari bir yayın organından. Kinini, düşmanlığını gizlemeden yolun rehberini ve güncel sözlerini hedef aldığı satırlardan, siz şükredilesi mesajlar çıkarırsınız. Zira rehber, başından beri olduğu gibi sarsılmadan ve kararlılıkla rehberliğini yapmaktadır. Yani, kalp atmakta, beyin çalışmaktadır. İşte dersiniz bu, aynı zamanda yolun hakikatinin delilidir.
Yolun üstadı da öyle yapmıştı çünkü. Gönüllü komutan olarak katıldığı Rus Harbi’nde, avcı hattında çarpışırken, Kur’an tefsir etmekten geri durmamıştı. Düşman toplarının gümbürtüsü kulakları çınlatırken o, sükunet anlarında eşsiz İşaratü’l-İ’caz risalesini inşa etmişti. Çünkü o da bütün üstatların ve rehberlerin imamından böyle görmüştü. Kainatın efendisi, Hz.Peygamber de (sas), Bedir’de savaşın en dehşetli anlarında bile sahabelerine imamlık yapmış, cemaatle namazı terk etmemişti.
Kalp atıyor ve beyin çalışıyorsa, manevi vücudun diğer uzuvları da faal olmalıydı. Dedim ya, bu gibi şeyleri tahmin etseniz de işitmek, görmek istersiniz. Eller de tutuyor mu, ayaklar da yürüyor mu, emin olmak istersiniz. Daha açık anlatayım; mesela öğretmenler öğretiyor mu yine, çaylar içiliyor mu hala, gazeteciler yazıp çiziyor, dernekler/vakıflar çalışmayı sürdürüyor mu daha!
Duyup öğreneceğiniz her bir canlılık emaresi size kendinizin de hayatta olduğunu hatırlatacaktır. Dahası, hapishanede bulunmanın hakkı neyse onu yerine getirmeniz adına güç ve irade verecektir. İçinden geçtiğimiz şu tuhaf zaman diliminde kader senaryosunun size yüklediği rol budur. Filmin güzel bitmesi, herkesin rolünü iyi oynamasına bağlıdır.
Canlılığın en iyi ve güzel emarelerinden biri örneğin, son olarak 2016’da bol sürprizlerle icra edilen dil festivalleriyle ilgili olabilirdi. O yüzden, 2017’nin baharından itibaren etkinlik ya da olimpiyat, adına ne derseniz deyin, bir haber beklersiniz. Dünyanın herhangi bir noktasında minicik de olsa bir program yapıldığını duysanız bütün sıkıntılarınızı unutmaya hazırsınızdır. Sadece alkışlanan, şarkılı danslı bir program değildir o. Bedenin canlı, ruhun ayakta olması demektir. Uğruna hapishane hücreleri, cezaevi koğuşları doldurulan hakikatlerin nice gönüllere ulaşması demektir.
Gerçekler yazılıyor, yanlışlar gösteriliyor mu, merak edersiniz. Zalimin zulmü, mazlumun ahı anlatılıyor mu, bilmek istersiniz. Uluslararası platformlardan gelecek haberlere odaklanırsınız. Bir toplantı, bir rapor veya başvuruya ilişkin bilgi kırıntıları ararsınız.
Gazetecilerle ilgili girişimler gelir kulağınıza. Gazeteci olmasanız da sevinir, heyecanlanırsınız. Organizma hareketlidir, damarda kan yürümektedir, bunu anlarsınız. Gazeteciyi hatırlayan öğretmeni unutmaz, bilirsiniz. Öğretmeni unutmayan esnafı bırakmaz, dersiniz. Kadınlar, çocuklar baş tacıdır, inanırsınız. Mesleğin ne önemi var, mağdursa bir insan ve muzdarsa bir gönül, vücud-u manevînin kalbi onun için atar, aklı onu düşünür, eli onun hürmetine açılır, bunu yaşarsınız.
Hasılı, bilirsiniz ve inanırsınız ki, yolun açık tutulması adına yolcuların attığı her adım, sizin de yolunuzu açmakta ve gönlünüzü ferahlatmaktadır. Rabb-i Rahîm’imiz (cc) inançlarımızı, beklentilerimizi ve adımlarımızı hakikate tebdil eylesin.
[Turgut Efe Kara] 29.4.2019 [TR724]
10 dakikalık telefon görüşmelerinin tek bir fonksiyonu vardır. Her defasında size 600 saniyenin ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğunu öğretir. Sanki zaman makinesine binersiniz de 15 gün beklerken geçmek bilmeyen o uzun dakikaların içinden ışık hızıyla geçer gidersiniz. O arada anne-babanızın, varsa eş ve çocukların sesini duyabildiğinize şükredersiniz. Hayatta olmaları sizin için en büyük teselli kaynağıdır.
Kapalı görüşlerde, telefon ahizesi ile yaptığınız bir saatlik görüşmeler ‘dinleniyoruz’ endişelerine kurban gider. Konuşmalarınız, hal hatır sormakla, selam alıp göndermekle ve günlük ihtiyaçlarla sınırlı kalır. Asıl merak ettiklerinizi ağız ve el hareketleri ile sormaya, öğrenmeye çalışırsınız, fakat çoğu zaman başarılı olamazsınız.
Açık görüşler de farklı değildir. 2 aydır biriktirdiğiniz konular vardır. Kapalı görüşte konuşamadığınız, aileniz veya mahkeme ile ilgili meseleler. Eşten dosttan gelen selamlar, konu komşuyla ilgili haberler derken, bir saatin hükmü sanki on dakikaya düşer. Zaten gardiyanlar etrafınızda dolanır, zamanınızı taciz eder durur. Kim bilir, belki çikolata kağıdına veya peçeteye yazılmış şifreli mesajlar alıp-vereceksinizdir! Haliyle gözler, kulaklar ve dahi dikkatler üzerinizdedir.
Hoş, bunlara rağmen kaş göz işaretiyle yahut fısıldayarak asıl merak ettiğiniz şeyleri sormaya çalışırsınız. Genellikle tatmin edici bilgiler alamazsınız ama duyduğunuz zayıf rivayetler üzerinden yorumlar yaparak nefes alıp vermeye devam edersiniz.
Demek istediğim şu; eğer Hareket’e gönül verenlerdenseniz, -ki en azından görünürde o gerekçeyle içerdesinizdir- merak ettiğiniz asıl şey Hizmet’in durumudur. Kervan yoluna devam ediyor mu, Hizmet hareketini sürdürüyor mu?
Canlılığınız onun hayatta olmasına bağlıdır bir anlamda. Çünkü hayatın Hizmet’le anlam kazanmış, insanlığın onunla değer bulmuştur. Bu böyledir veya siz öyle inanırsınız. Yeryüzünde daha doğru bir hareket görmemiş, duymamışsınızdır. Kişilerden, kurumlardan bağımsız, asırlar öncesine dayanan ve ebedi huzur vadeden bir yoldur gittiğiniz. Gerçi bu zaviyeden düşündüğünüzde, Sahibi (cc) dilemedikçe yol durmaz, yolcusu bitmez. Bunu bilirsiniz, ama mutmain olmak için duymak istersiniz.
Yolun temsilcisi, lideri ne yapıyor, arkadaşları hangi durumda, yolcular yürüyüşünü sürdürüyor mu, yoksa hepten dökülüp gittiler mi? Bütün bunları merak edersiniz. Kendinizi bir parçası saydığınız o vücud-u manevîden gelecek canlılık emarelerini gözlersiniz. Zalim, yurt içinde hayat hakkı tanımadığından kulaklarınızı dışarıya, uzaklara çevirirsiniz. Günler, haftalar geçer, bazen ümidiniz sarsılır ama nâçar beklemeye devam edersiniz. Acıdır öylece beklemek, lâkin yutkunur ve ‘sabır, böyle bir azıkmış’ dersiniz.
Nihayet aylar sonra bir müjdeli haber alırsınız. Hem de, yürüdüğünüz yolu kapatmayı, hareketi durdurmayı ezelden gaye edinmiş pravdavari bir yayın organından. Kinini, düşmanlığını gizlemeden yolun rehberini ve güncel sözlerini hedef aldığı satırlardan, siz şükredilesi mesajlar çıkarırsınız. Zira rehber, başından beri olduğu gibi sarsılmadan ve kararlılıkla rehberliğini yapmaktadır. Yani, kalp atmakta, beyin çalışmaktadır. İşte dersiniz bu, aynı zamanda yolun hakikatinin delilidir.
Yolun üstadı da öyle yapmıştı çünkü. Gönüllü komutan olarak katıldığı Rus Harbi’nde, avcı hattında çarpışırken, Kur’an tefsir etmekten geri durmamıştı. Düşman toplarının gümbürtüsü kulakları çınlatırken o, sükunet anlarında eşsiz İşaratü’l-İ’caz risalesini inşa etmişti. Çünkü o da bütün üstatların ve rehberlerin imamından böyle görmüştü. Kainatın efendisi, Hz.Peygamber de (sas), Bedir’de savaşın en dehşetli anlarında bile sahabelerine imamlık yapmış, cemaatle namazı terk etmemişti.
Kalp atıyor ve beyin çalışıyorsa, manevi vücudun diğer uzuvları da faal olmalıydı. Dedim ya, bu gibi şeyleri tahmin etseniz de işitmek, görmek istersiniz. Eller de tutuyor mu, ayaklar da yürüyor mu, emin olmak istersiniz. Daha açık anlatayım; mesela öğretmenler öğretiyor mu yine, çaylar içiliyor mu hala, gazeteciler yazıp çiziyor, dernekler/vakıflar çalışmayı sürdürüyor mu daha!
Duyup öğreneceğiniz her bir canlılık emaresi size kendinizin de hayatta olduğunu hatırlatacaktır. Dahası, hapishanede bulunmanın hakkı neyse onu yerine getirmeniz adına güç ve irade verecektir. İçinden geçtiğimiz şu tuhaf zaman diliminde kader senaryosunun size yüklediği rol budur. Filmin güzel bitmesi, herkesin rolünü iyi oynamasına bağlıdır.
Canlılığın en iyi ve güzel emarelerinden biri örneğin, son olarak 2016’da bol sürprizlerle icra edilen dil festivalleriyle ilgili olabilirdi. O yüzden, 2017’nin baharından itibaren etkinlik ya da olimpiyat, adına ne derseniz deyin, bir haber beklersiniz. Dünyanın herhangi bir noktasında minicik de olsa bir program yapıldığını duysanız bütün sıkıntılarınızı unutmaya hazırsınızdır. Sadece alkışlanan, şarkılı danslı bir program değildir o. Bedenin canlı, ruhun ayakta olması demektir. Uğruna hapishane hücreleri, cezaevi koğuşları doldurulan hakikatlerin nice gönüllere ulaşması demektir.
Gerçekler yazılıyor, yanlışlar gösteriliyor mu, merak edersiniz. Zalimin zulmü, mazlumun ahı anlatılıyor mu, bilmek istersiniz. Uluslararası platformlardan gelecek haberlere odaklanırsınız. Bir toplantı, bir rapor veya başvuruya ilişkin bilgi kırıntıları ararsınız.
Gazetecilerle ilgili girişimler gelir kulağınıza. Gazeteci olmasanız da sevinir, heyecanlanırsınız. Organizma hareketlidir, damarda kan yürümektedir, bunu anlarsınız. Gazeteciyi hatırlayan öğretmeni unutmaz, bilirsiniz. Öğretmeni unutmayan esnafı bırakmaz, dersiniz. Kadınlar, çocuklar baş tacıdır, inanırsınız. Mesleğin ne önemi var, mağdursa bir insan ve muzdarsa bir gönül, vücud-u manevînin kalbi onun için atar, aklı onu düşünür, eli onun hürmetine açılır, bunu yaşarsınız.
Hasılı, bilirsiniz ve inanırsınız ki, yolun açık tutulması adına yolcuların attığı her adım, sizin de yolunuzu açmakta ve gönlünüzü ferahlatmaktadır. Rabb-i Rahîm’imiz (cc) inançlarımızı, beklentilerimizi ve adımlarımızı hakikate tebdil eylesin.
[Turgut Efe Kara] 29.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Turgut Efe Kara
Derbi kralının sessiz yılı [Hasan Cücük]
Derbi maçları için yapılan klasik yorumların başında; ‘favorisi yok ve 6 puanlık maç’ gelir. Şampiyonluğun adayları genelde İstanbul’un 3 büyükleri olduğu için aralarındaki maçlar şampiyonluk yolunda belirleyici olur. Derbi galibiyetleri denince akıllara Fenerbahçe gelir. Sarı-lacivertli ekip, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’a karşı üstünlük kurdu. Bu yıl ise Fenerbahçe için tarih 28 yıl geriye gitti!
Ligin 30. haftası bir derbiye sahne oldu. Fenerbahçe – Trabzonspor müsabakası son dakikada gelen golle 1-1 berabere sonuçlandı. Kadıköy’de 22 yıldır kazanamayan Karadeniz ekibi için galibiyet bir başka sezona kaldı. Galibiyete uzun yıllar sonra bu kadar yaklaştığı hiç olmamıştı. ‘Derbilerin kralı’ unvanını en çok hakeden Fenerbahçe için ise tarih 28 yıl öncesine döndü. Sarı-lacivertliler uzun bir aradan sonra bir sezonu derbi galibiyeti görmeden kapatacak.
Derbi haftalarının klasiğidir; tarihi geçmişe doğru yolculuk. Ünü ülkemizin sınırlarını aşan derbi ise Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmaları olur. İki köklü çınarın buluşması dünyanın sayılı derbileri arasında zikredilir. Ününün ülke sınırlarını aşması, çoğu zaman saha içi ve dışı olayların oynanan futbolun önüne geçmesinden kaynaklanıyor. 110 yılı geride bırakan rekabette üstünlük sarı-lacivertli ekipten yana. İki ekibin 389 maçlık randevusunda Fenerbahçe 146, Galatasaray ise 123 maçta sahadan galip ayrıldı. Taraflar 120 maçta ise beraberliği bozamadı. Kadıköy’de son galibiyetini Aralık 1999’da alan Galatasaray, 20 yıldır rakibine deplasmanda üstünlük kuramadı. Tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşayan Fenerbahçe’yi bu sezon sadece deplasmanda değil, kendi sahasında oynadığı maçta da yenmeyi başaramadı. Her iki maçta da öne geçti ama skoru koruyamadı. Özellikle evinde oynadığı maçta 2-0 öne geçtiği maçı 2-2 berabere bitirdi.
1924 yılında başlayan Fenerbahçe – Beşiktaş rekabetinde 95 yıl geride kalırken, üstünlük yine sarı-lacivertli ekipten yana bulunuyor. İki ekibin 349 maçlık buluşmasında Fenerbahçe 132, Beşiktaş ise 124 maçta sahadan galibiyetle ayrıldı. 93 maçta ise eşitlik bozulmadı. Bu sezon oynanan iki maçta berabere bitti. Özellikle Vodafone Park’taki maçın ilk devresini 3-0 önde bitirip, tarihi bir galibiyete doğru yol alan Beşiktaş ekinci devre peş peşe kalesinde gördüğü gollerle maçı 3-3 berabere bitirdi. Fenerbahçe, tıpkı Galatasaray karşısında olduğu gibi geriye düştüğü maçı berabere bitirmeyi başardı. Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yenen son büyük takım olan Beşiktaş, 4-3 galip geldiğinde takvim yaprakları 17 Nisan 2005’i gösteriyordu. Sarı-lacivertli ekip sahasında 14 yıldır futbolun büyüklerine boyun eğmiyor.
İstanbul takımları Beşiktaş ve Galatasaray’a karşı üstünlük sağlayan Fenerbahçe’de rakip Trabzonspor olunca işler tersine dönüyordu. Hababam Sınıfı’nın haytalarının tabiriyle, ‘Şu hayatta iki şeyden çektik; biri Mahmut Hoca diğeri Trabzonspor.’ 1974’ten sonra Türk futbolun temel taşlarından biri olan Trabzonspor’a, şampiyonluk yolunda Fenerbahçe rakip oldu. 1990’lı yıllara kadar galibiyet üstünlüğü Trabzonspor’dan yana oldu. Ligin ilk devresinde sahasında Fenerbahçe’yi 2-1 yenerek 8 yıllık galibiyet hasretine son veren Karadeniz ekibi tam 22 yıldır Kadıköy’de galibiyet görmedi. Fenerbahçe’yi en son 2010-11 sezonunun 2. haftasında sahasında 3-2’lik sonuçla mağlup ettikten sonra 17’si Süper Lig, 1’i Türkiye Kupası olmak üzere 18 maçın 10’unu kaybeden, 8’inde berabere kalan bordo-mavililer, ligin ilk yarısında sarı-lacivertli takımı 2-1 yenerek bu kötü gidişatını 8 yıl sonra durdurdu. Sarı-lacivertlileri Kadıköy’de en son 23 Ağustos 1997’de 3-1 mağlup eden bordo-mavililer, rakibi karşısında son 22 dış saha maçında 12 mağlubiyet, 10 beraberlik aldı. Fenerbahçe’yi Yılmaz Vural yönetiminde mağlup eden Trabzonspor’da, bu karşılaşmanın ardından Ünal Karaman’a kadar 22 teknik adam görev yaptı. Ve henüz Kadıköy’de galibiyet gören olmadı. İkili rekabette 123 maç geride kalırken Fenerbahçe 48, Trabzonspor ise 38 kez sahadan gülerek ayrıldı. 37 maçta ise taraflar birbirine üstünlük sağlayamadı.
Yıllarca şampiyonluk yarışı verdiği rakiplerine karşı büyük üstünlük kuran Fenerbahçe, facia geçen sezonu derbi galibiyeti görmeden kapatacak. 6 maçın 5’inde sahadan berabere ayrıldı. Tek yenilgisini ise Trabzonspor’a karşı ligin ilk devresinde aldı. Fenerbahçe, 1990-91 sezonunda bu yıla benzer bir performansa imza attı. Söz konusu yılda bahsi geçen rakiplerine karşı hiçbir mücadeleyi kazanamayan Fenerbahçe, çok kötü bir performans sergilemiş ve sadece 1 puan toplayabilmişti. Fenerbahçe, o sezon Beşiktaş ile deplasmanda berabere kalırken, diğer tüm maçlarını kaybetmişti. Fenerbahçe derbi galibiyeti alamadığı 1990-91 sezonunu şampiyon Beşiktaş’ın 25 puan gerisinde 5. sırada tamamlamıştı.
[Hasan Cücük] 29.4.2019 [TR724]
Ligin 30. haftası bir derbiye sahne oldu. Fenerbahçe – Trabzonspor müsabakası son dakikada gelen golle 1-1 berabere sonuçlandı. Kadıköy’de 22 yıldır kazanamayan Karadeniz ekibi için galibiyet bir başka sezona kaldı. Galibiyete uzun yıllar sonra bu kadar yaklaştığı hiç olmamıştı. ‘Derbilerin kralı’ unvanını en çok hakeden Fenerbahçe için ise tarih 28 yıl öncesine döndü. Sarı-lacivertliler uzun bir aradan sonra bir sezonu derbi galibiyeti görmeden kapatacak.
Derbi haftalarının klasiğidir; tarihi geçmişe doğru yolculuk. Ünü ülkemizin sınırlarını aşan derbi ise Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmaları olur. İki köklü çınarın buluşması dünyanın sayılı derbileri arasında zikredilir. Ününün ülke sınırlarını aşması, çoğu zaman saha içi ve dışı olayların oynanan futbolun önüne geçmesinden kaynaklanıyor. 110 yılı geride bırakan rekabette üstünlük sarı-lacivertli ekipten yana. İki ekibin 389 maçlık randevusunda Fenerbahçe 146, Galatasaray ise 123 maçta sahadan galip ayrıldı. Taraflar 120 maçta ise beraberliği bozamadı. Kadıköy’de son galibiyetini Aralık 1999’da alan Galatasaray, 20 yıldır rakibine deplasmanda üstünlük kuramadı. Tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşayan Fenerbahçe’yi bu sezon sadece deplasmanda değil, kendi sahasında oynadığı maçta da yenmeyi başaramadı. Her iki maçta da öne geçti ama skoru koruyamadı. Özellikle evinde oynadığı maçta 2-0 öne geçtiği maçı 2-2 berabere bitirdi.
1924 yılında başlayan Fenerbahçe – Beşiktaş rekabetinde 95 yıl geride kalırken, üstünlük yine sarı-lacivertli ekipten yana bulunuyor. İki ekibin 349 maçlık buluşmasında Fenerbahçe 132, Beşiktaş ise 124 maçta sahadan galibiyetle ayrıldı. 93 maçta ise eşitlik bozulmadı. Bu sezon oynanan iki maçta berabere bitti. Özellikle Vodafone Park’taki maçın ilk devresini 3-0 önde bitirip, tarihi bir galibiyete doğru yol alan Beşiktaş ekinci devre peş peşe kalesinde gördüğü gollerle maçı 3-3 berabere bitirdi. Fenerbahçe, tıpkı Galatasaray karşısında olduğu gibi geriye düştüğü maçı berabere bitirmeyi başardı. Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yenen son büyük takım olan Beşiktaş, 4-3 galip geldiğinde takvim yaprakları 17 Nisan 2005’i gösteriyordu. Sarı-lacivertli ekip sahasında 14 yıldır futbolun büyüklerine boyun eğmiyor.
İstanbul takımları Beşiktaş ve Galatasaray’a karşı üstünlük sağlayan Fenerbahçe’de rakip Trabzonspor olunca işler tersine dönüyordu. Hababam Sınıfı’nın haytalarının tabiriyle, ‘Şu hayatta iki şeyden çektik; biri Mahmut Hoca diğeri Trabzonspor.’ 1974’ten sonra Türk futbolun temel taşlarından biri olan Trabzonspor’a, şampiyonluk yolunda Fenerbahçe rakip oldu. 1990’lı yıllara kadar galibiyet üstünlüğü Trabzonspor’dan yana oldu. Ligin ilk devresinde sahasında Fenerbahçe’yi 2-1 yenerek 8 yıllık galibiyet hasretine son veren Karadeniz ekibi tam 22 yıldır Kadıköy’de galibiyet görmedi. Fenerbahçe’yi en son 2010-11 sezonunun 2. haftasında sahasında 3-2’lik sonuçla mağlup ettikten sonra 17’si Süper Lig, 1’i Türkiye Kupası olmak üzere 18 maçın 10’unu kaybeden, 8’inde berabere kalan bordo-mavililer, ligin ilk yarısında sarı-lacivertli takımı 2-1 yenerek bu kötü gidişatını 8 yıl sonra durdurdu. Sarı-lacivertlileri Kadıköy’de en son 23 Ağustos 1997’de 3-1 mağlup eden bordo-mavililer, rakibi karşısında son 22 dış saha maçında 12 mağlubiyet, 10 beraberlik aldı. Fenerbahçe’yi Yılmaz Vural yönetiminde mağlup eden Trabzonspor’da, bu karşılaşmanın ardından Ünal Karaman’a kadar 22 teknik adam görev yaptı. Ve henüz Kadıköy’de galibiyet gören olmadı. İkili rekabette 123 maç geride kalırken Fenerbahçe 48, Trabzonspor ise 38 kez sahadan gülerek ayrıldı. 37 maçta ise taraflar birbirine üstünlük sağlayamadı.
Yıllarca şampiyonluk yarışı verdiği rakiplerine karşı büyük üstünlük kuran Fenerbahçe, facia geçen sezonu derbi galibiyeti görmeden kapatacak. 6 maçın 5’inde sahadan berabere ayrıldı. Tek yenilgisini ise Trabzonspor’a karşı ligin ilk devresinde aldı. Fenerbahçe, 1990-91 sezonunda bu yıla benzer bir performansa imza attı. Söz konusu yılda bahsi geçen rakiplerine karşı hiçbir mücadeleyi kazanamayan Fenerbahçe, çok kötü bir performans sergilemiş ve sadece 1 puan toplayabilmişti. Fenerbahçe, o sezon Beşiktaş ile deplasmanda berabere kalırken, diğer tüm maçlarını kaybetmişti. Fenerbahçe derbi galibiyeti alamadığı 1990-91 sezonunu şampiyon Beşiktaş’ın 25 puan gerisinde 5. sırada tamamlamıştı.
[Hasan Cücük] 29.4.2019 [TR724]
20 saniyelik reklam filmi üzerinden işlenen organize bir hukuk cinayeti [Mehmet Tahsin]
Bir yalan söylüyorsunuz. Bu yalana insanları inandırmak için sahte deliller uyduruyorsunuz, yalancı şahitler buluyorsunuz, suç işliyorsunuz… Bir süre sonra da kendi yalanınıza kendiniz de inanmaya başlıyorsunuz. Buna tıp dilinde mitomani deniyor. Kendi yalanına inanma hastalığı…
“Tepemi attırmasınlar; iki polis bir savcıyla Cemaat’i terör örgütü ilan ettiririm!” diyen zat, bu cemaatin terör örgütü olmadığını aslında çok iyi biliyordu. Nitekim tepesi attıktan sonra terörist ilan edip gözaltına aldırdığı 500 binden fazla cemaat mensubu, operasyonların hiçbirinde en küçük bir mukavemet göstermedi. Yaptıkları tek mukavemet, teslim olmayıp ortadan kaybolmak, ‘zalimin işini kolaylaştırmamak’tı. İsterseniz Google’a ‘operasyonda çatışma çıktı’ yazın, bakın bakalım tek bir cemaat haberi var mı? En küçük bir terör ve şiddet eylemine bulaşmamış 500 binden fazla masumu gözaltına aldırmak, iktidar açısından risksiz bir iş. Hiçbir tehlikesi olmadığı için, polis operasyona giderken elini kolunu sallayarak gidiyor.
*
Kucağında ya da karnında bebeği annelerden, 80 yaşını aşmış ihtiyarlara kadar herkesi ‘terörist’ diye yaftalayan iktidar savcıları, hazırladıkları iddianamelerde neredeyse Hz. Adem’den bu yana işlenen tüm suçları sıralayıp, ‘silahlı terör örgütü’ üyeliğiyle suçluyorlar. Bunlardan biri olan 56 yaşındaki din dersi öğretmeni Şemseddin Ayyıldız, hakkındaki suçlamalara şöyle isyan etmişti: “Bu ahlâksızca zulmü reva görenleri Allah perişan etsin. Hırsızlık yapmadım, rüşvet yemedim. Bir defa bıçak tutmamışım. Ben evimde bile aileme bıçağı tersinden veriyorum ki ürkütmemek için. Terörden tutuklanıyorum ben. Benden efendilik beklemeyin. 56 yaşına kadar ben bir din dersi öğretmeniyim. Allah’tan korkun be!..”
*
Gülen Cemaati’ni terör örgütü ilan eden iktidar, Zaman Gazetesi’ne de bu örgütün propagandasını yaptığı gerekçesiyle önce el koydu sonra da bir savcı ve birkaç polisle, gazeteciler hakkında gözaltı kararları çıkarttı ve bulabildiklerini tutuklayıp cezaevine tıktı.
Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı ile marka direktörü Yakup Şimşek de bu cadı avının kurbanlarından. Hayatını tasarıma adamış, dünya çapında ödüllere sahip bir sanatçı olan Fevzi Yazıcı ilk gözaltına alındığında, açıkçası neyle suçlanacağını çok merak ettim. ‘Gazetenin künyesinde ismi bulunan kim varsa toplamışlar, iktidarı rahatsız eden yayınlarla Fevzi’nin bir ilgisi yok. Birkaç gün tutar bırakırlar’ diye düşündüm. Nitekim Zaman yazarları ve yöneticileri hakkında soruşturma yürüten savcı İsmet Bozkurt’un 9 ay sonra hazırladığı iddianamede Fevzi Yazıcı’nın ve Yakup Şimşek’in isimleri yoktu.
Bir gün sonra… Ahmet Altan, Ekrem Dumanlı, Bülent Keneş ve Nazlı Ilıcak’ın da aralarında olduğu 17 gazeteci arasında gördük isimlerini. Hem de akıllara zarar bir suçlama ile… Zaman Gazetesi’nin reklam kampanyası için 2015 yılının Eylül ayında hazırlanan 20 saniyelik reklam filmi ile 15 Temmuz darbecilerine subliminal mesaj vermek!
ORGANİZE KARAR!
Savcı Can Tuncay’a göre bu reklam filmi Zaman Gazetesi bünyesinde görev yapan bir ekip tarafından hazırlanmış ve 15 Temmuz darbecilerine mesaj vermiş. Bu yüzden reklamın hazırlanmasında katkısı olan isimlerin tamamına ağırlaştırılmış müebbet hapis istedi. Ağırlaştırılmış müebbet ceza hukukunda idam cezasının yerine konulmuş. Eğer idam cezası kalkmasaydı, Savcı Can Tuncay idam isteyecekti.
Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in bu reklam filminin iç bünyede hazırlanmadığı, Tibet Sanlıman’ın sahibi olduğu Vietnam Ajans tarafından hazırladığına dair savunmaları dikkat alınmadı.
Davanın görüldüğü İstanbul 26 Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, yargılama esnasında sanık savunmalarını ısrarla görmezden geldi. Müebbet hapis talebiyle yargıladığı sanıkların duruşmalarda konuşmalarına dahi fırsat vermedi.
Reklam filmini hazırlayan ajansın sahibi Tibet Sanlıman, ‘ben zaten 2013 yılından itibaren bunlarla ilişkimi kestim, reklam filmi bana ait değildir’ şeklindeki savunması mahkeme için yeterli oldu.
Savcı Tuncay’ın ifadesini aldığı ancak beyanları çarpıtılarak iddianameye giren tanıkların mahkeme huzurunda dinlenilmesi ve Zaman Gazetesi kayıtlarından reklam filmiyle ilgili bilgi ve belgelerin istenmesi talepleri reddedildi.
Gözaltına alındığında el konulan Yakup Şimşek’e ait dijital materyaller incelenmedi. İncelenmiş olsaydı reklam ajansıyla aralarındaki yazışmalar görülecek ve savcının iddiası çökecekti.
Reklam filminin yapımında rol alan Ter Film adlı firmanın Zaman’a kestiği fatura, sanıklar tarafından mahkemeye ibraz edildiği halde mahkeme bunu da dikkate almadı. Alsaydı Ter Film’in Tibet Sanlıman’la birçok ortak projesi olduğu ortaya çıkacaktı. Mahkeme bunu istemedi. Aksi halde dava konusuz kalacaktı.
21 Eylül 2018’de İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nde görülen istinaf duruşmasında aynı savunmalar yapıldı. Tanıkların dinlenmesi ve kayıtların istenilmesi talepleri yine reddedildi ve dosya onandı.
*
Savcı Can Tuncay’ın hazırladığı iddianamede Zaman ekibine yöneltilen suçlamanın tek dayanağı, malum reklam filminin Zaman bünyesinde hazırlandığıydı. Oysa bunun böyle olmadığı o kadar aşikardı. Savcı Tuncay ve hakimler kendi uydurdukları bu yalana inandılar. Bu yalanı ortaya çıkartacak her şeye kulaklarını tıkadılar. Bu yalanın ortaya çıkmaması için her türlü hukuk cinayetini işlediler. Delilleri toplamadılar, toplananları incelemeye gerek duymadılar… Tanıkları yönlendirdiler, beyanlarını çarpıttılar… Savunmayı kısıtladılar… Ve vicdanları sızlamadan iki masum insana müebbet hapsi uygun gördüler.
*
Dosya şimdi Yargıtay’da. Ocak ayında Yargıtay Başsavcılığı, tüm sanıklar hakkında Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçunun oluşmadığı için müebbet hapis cezası kararının bozulmasını istedi. Aynı davanın sanığı olan reklam ajansı sahibi Tibet Sanlıman hakkında verilen beraat kararına da onama talep etti.
Üzerinden üç ay geçti ancak Yargıtay hala dosyayı gündemine almadı. Çünkü savcılığın talebine uyacak olsa tutuklu gazetecilerin serbest kalması gerekecek. Bunu da kimse göze alamıyor!
Bu arada bir gelişme daha yaşandı. Gözaltına alındığında el konulan Yakup Şimşek’e ait telefon, geçenlerde avukatına iade edildi. Savcılığın dikkate almadığı telefondaki yazışma kayıtları Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in savunmalarını doğruluyor.
Tutuklanmaları üzerinden neredeyse 33 ay geçti. Fevzi Yazıcı’nın aldığı müebbet hapis cezası bazılarının ateşini söndürmemiş ki sonradan ortaya çıkan bir sahte mektup bahane edilerek 16 aydır tek kişilik bir hücrede tutuluyor.
*
İnternet sitelerine düşen bir habere göre İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı üç IŞİD şüphelisi çıkarıldıkları ilk duruşmada serbest bırakıldı. Hayatlarında bir karıncayı ezmemiş bu insanlar ‘iki polis bir savcı’ tarafından uydurulan sahte delillerle 33 aydır cezaevinde.
[Mehmet Tahsin] 29.4.2019 [TR724]
“Tepemi attırmasınlar; iki polis bir savcıyla Cemaat’i terör örgütü ilan ettiririm!” diyen zat, bu cemaatin terör örgütü olmadığını aslında çok iyi biliyordu. Nitekim tepesi attıktan sonra terörist ilan edip gözaltına aldırdığı 500 binden fazla cemaat mensubu, operasyonların hiçbirinde en küçük bir mukavemet göstermedi. Yaptıkları tek mukavemet, teslim olmayıp ortadan kaybolmak, ‘zalimin işini kolaylaştırmamak’tı. İsterseniz Google’a ‘operasyonda çatışma çıktı’ yazın, bakın bakalım tek bir cemaat haberi var mı? En küçük bir terör ve şiddet eylemine bulaşmamış 500 binden fazla masumu gözaltına aldırmak, iktidar açısından risksiz bir iş. Hiçbir tehlikesi olmadığı için, polis operasyona giderken elini kolunu sallayarak gidiyor.
*
Kucağında ya da karnında bebeği annelerden, 80 yaşını aşmış ihtiyarlara kadar herkesi ‘terörist’ diye yaftalayan iktidar savcıları, hazırladıkları iddianamelerde neredeyse Hz. Adem’den bu yana işlenen tüm suçları sıralayıp, ‘silahlı terör örgütü’ üyeliğiyle suçluyorlar. Bunlardan biri olan 56 yaşındaki din dersi öğretmeni Şemseddin Ayyıldız, hakkındaki suçlamalara şöyle isyan etmişti: “Bu ahlâksızca zulmü reva görenleri Allah perişan etsin. Hırsızlık yapmadım, rüşvet yemedim. Bir defa bıçak tutmamışım. Ben evimde bile aileme bıçağı tersinden veriyorum ki ürkütmemek için. Terörden tutuklanıyorum ben. Benden efendilik beklemeyin. 56 yaşına kadar ben bir din dersi öğretmeniyim. Allah’tan korkun be!..”
*
Gülen Cemaati’ni terör örgütü ilan eden iktidar, Zaman Gazetesi’ne de bu örgütün propagandasını yaptığı gerekçesiyle önce el koydu sonra da bir savcı ve birkaç polisle, gazeteciler hakkında gözaltı kararları çıkarttı ve bulabildiklerini tutuklayıp cezaevine tıktı.
Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı ile marka direktörü Yakup Şimşek de bu cadı avının kurbanlarından. Hayatını tasarıma adamış, dünya çapında ödüllere sahip bir sanatçı olan Fevzi Yazıcı ilk gözaltına alındığında, açıkçası neyle suçlanacağını çok merak ettim. ‘Gazetenin künyesinde ismi bulunan kim varsa toplamışlar, iktidarı rahatsız eden yayınlarla Fevzi’nin bir ilgisi yok. Birkaç gün tutar bırakırlar’ diye düşündüm. Nitekim Zaman yazarları ve yöneticileri hakkında soruşturma yürüten savcı İsmet Bozkurt’un 9 ay sonra hazırladığı iddianamede Fevzi Yazıcı’nın ve Yakup Şimşek’in isimleri yoktu.
Bir gün sonra… Ahmet Altan, Ekrem Dumanlı, Bülent Keneş ve Nazlı Ilıcak’ın da aralarında olduğu 17 gazeteci arasında gördük isimlerini. Hem de akıllara zarar bir suçlama ile… Zaman Gazetesi’nin reklam kampanyası için 2015 yılının Eylül ayında hazırlanan 20 saniyelik reklam filmi ile 15 Temmuz darbecilerine subliminal mesaj vermek!
ORGANİZE KARAR!
Savcı Can Tuncay’a göre bu reklam filmi Zaman Gazetesi bünyesinde görev yapan bir ekip tarafından hazırlanmış ve 15 Temmuz darbecilerine mesaj vermiş. Bu yüzden reklamın hazırlanmasında katkısı olan isimlerin tamamına ağırlaştırılmış müebbet hapis istedi. Ağırlaştırılmış müebbet ceza hukukunda idam cezasının yerine konulmuş. Eğer idam cezası kalkmasaydı, Savcı Can Tuncay idam isteyecekti.
Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in bu reklam filminin iç bünyede hazırlanmadığı, Tibet Sanlıman’ın sahibi olduğu Vietnam Ajans tarafından hazırladığına dair savunmaları dikkat alınmadı.
Davanın görüldüğü İstanbul 26 Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, yargılama esnasında sanık savunmalarını ısrarla görmezden geldi. Müebbet hapis talebiyle yargıladığı sanıkların duruşmalarda konuşmalarına dahi fırsat vermedi.
Reklam filmini hazırlayan ajansın sahibi Tibet Sanlıman, ‘ben zaten 2013 yılından itibaren bunlarla ilişkimi kestim, reklam filmi bana ait değildir’ şeklindeki savunması mahkeme için yeterli oldu.
Savcı Tuncay’ın ifadesini aldığı ancak beyanları çarpıtılarak iddianameye giren tanıkların mahkeme huzurunda dinlenilmesi ve Zaman Gazetesi kayıtlarından reklam filmiyle ilgili bilgi ve belgelerin istenmesi talepleri reddedildi.
Gözaltına alındığında el konulan Yakup Şimşek’e ait dijital materyaller incelenmedi. İncelenmiş olsaydı reklam ajansıyla aralarındaki yazışmalar görülecek ve savcının iddiası çökecekti.
Reklam filminin yapımında rol alan Ter Film adlı firmanın Zaman’a kestiği fatura, sanıklar tarafından mahkemeye ibraz edildiği halde mahkeme bunu da dikkate almadı. Alsaydı Ter Film’in Tibet Sanlıman’la birçok ortak projesi olduğu ortaya çıkacaktı. Mahkeme bunu istemedi. Aksi halde dava konusuz kalacaktı.
21 Eylül 2018’de İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nde görülen istinaf duruşmasında aynı savunmalar yapıldı. Tanıkların dinlenmesi ve kayıtların istenilmesi talepleri yine reddedildi ve dosya onandı.
*
Savcı Can Tuncay’ın hazırladığı iddianamede Zaman ekibine yöneltilen suçlamanın tek dayanağı, malum reklam filminin Zaman bünyesinde hazırlandığıydı. Oysa bunun böyle olmadığı o kadar aşikardı. Savcı Tuncay ve hakimler kendi uydurdukları bu yalana inandılar. Bu yalanı ortaya çıkartacak her şeye kulaklarını tıkadılar. Bu yalanın ortaya çıkmaması için her türlü hukuk cinayetini işlediler. Delilleri toplamadılar, toplananları incelemeye gerek duymadılar… Tanıkları yönlendirdiler, beyanlarını çarpıttılar… Savunmayı kısıtladılar… Ve vicdanları sızlamadan iki masum insana müebbet hapsi uygun gördüler.
*
Dosya şimdi Yargıtay’da. Ocak ayında Yargıtay Başsavcılığı, tüm sanıklar hakkında Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçunun oluşmadığı için müebbet hapis cezası kararının bozulmasını istedi. Aynı davanın sanığı olan reklam ajansı sahibi Tibet Sanlıman hakkında verilen beraat kararına da onama talep etti.
Üzerinden üç ay geçti ancak Yargıtay hala dosyayı gündemine almadı. Çünkü savcılığın talebine uyacak olsa tutuklu gazetecilerin serbest kalması gerekecek. Bunu da kimse göze alamıyor!
Bu arada bir gelişme daha yaşandı. Gözaltına alındığında el konulan Yakup Şimşek’e ait telefon, geçenlerde avukatına iade edildi. Savcılığın dikkate almadığı telefondaki yazışma kayıtları Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in savunmalarını doğruluyor.
Deliller TİBET SANLIMAN’ı gösterse de dosyamızda beraat almasının tek sebebi düzenli olarak inkar etmesi. FEVZİ YAZICI ve YAKUP ŞİMŞEK’in üzerine boca edildi bir reklam filmi. Klasörler doldu taştı, Yargıtay Savcısı 2,5 ay önce bozma istese de bu adaletsizlik telafi edilemeyecek. pic.twitter.com/mfw4ipbhHY— B.Ş (@SebnemceHanim) 25 Nisan 2019
Tutuklanmaları üzerinden neredeyse 33 ay geçti. Fevzi Yazıcı’nın aldığı müebbet hapis cezası bazılarının ateşini söndürmemiş ki sonradan ortaya çıkan bir sahte mektup bahane edilerek 16 aydır tek kişilik bir hücrede tutuluyor.
*
İnternet sitelerine düşen bir habere göre İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı üç IŞİD şüphelisi çıkarıldıkları ilk duruşmada serbest bırakıldı. Hayatlarında bir karıncayı ezmemiş bu insanlar ‘iki polis bir savcı’ tarafından uydurulan sahte delillerle 33 aydır cezaevinde.
[Mehmet Tahsin] 29.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
Kâbe’de çekilen melek videosu [Hakan Zafer]
Birkaç yıl önce Facebook, YouTube, vs. gibi sanal tekkelerin müptelası Müslümanların yüreğini hoplatan bir video yayınlandı.
Bir grup umreci, Harem semalarında uçuşup duran bir meleği at suretinde göresiymiş, o at bizzat Burak olasıymış…
Subhanallah, uçan at, hem de kanatsız!
İster inanın ister inanmayın, uçan bir cisim ve tıpkı bir at suretinde.
Hem de orada olmayan ehli imana ikram, hatta inanmayanlara bir delil olsun diye kaydedilmiş görüntüsü bile var.
Pek geçmeden görünen cismin helyum balonu, hem de at şeklinde bir balon olduğu anlaşıldı.
“İyi ya işte, konu kapanmış, sorun kalmamış” diyerek üzerinde durmamayı tercih edebiliriz.
Fakat konunun kendisinden çok daha önemli bir yanı var; Bu tür havadislerin öncesi ve sonrası, -genelde- aynı kitle tarafından takip edilmez. İlk duyanlardan önemli bir çoğunluk, hemen inanır.
Olayın, gerçekte yayıldığı gibi olmadığını, aslının başka olduğunu ortaya çıkaran ikinci haberle daha çok reddedenler, özellikle de reddedenler kümesinin dalgasını geçen veya dili keskin kimselerden oluşan alt kümeleri ilgilenir.
İnananların, ikinci haberi -nasıl başarıyorlarsa artık- duymadıkları, duysalar bile kulak ardı ettikleri gerçeğini atlamak yanıltıcı olur.
*****
Daha fazla tanınmak için kendini açmayıp gizleyen, az biraz tanıdığınızda “keşke hiç…” diye diye geride kalan pişmanlık yükünü sırtınıza attığınız kimselerle uğraşmak mı yoksa hiç ilgilenmemek mi daha evlâ, karar vermesi biraz zor.
Duruşundan, türümüze bedelini her hangi birimizin ödemeye güç yetiremeyeceği bir katkısı dokunduğu anlaşılacak kadar, çehresindeki ifadelerle aramızda olmayı bize lütfetmiş hissettirecek kadar bize uzak kimselere karşı hüsnü zanlarımız, bizimle onun arasındaki mesafeyi çoğaltan altına ördüğümüz tuğlalar gibidir.
Abartmayıp yerinde tutunca birçok insan aslında iyi kabul edilebilecekken, farklı sebeplerle onları yerinden koparıp ait olmadıkları yerde tutmak suretiyle onlara esas kötülüğü belki de biz yapıyoruz.
Sadece olaylar üzerinden değil, şahıslar üzerinden de gerçek algısıyla oynamak, bir tür borçlanmaktır. Günü gelip gerçeğe ulaşan zihin, tahsilatını ya küskünlük nev’inden zarif uzaklaşmalarla ya da öfkenin doğurduğu hırçın hesaplaşmalarla yapar.
*****
Şahsen, balon seyretmenin çok lüzumlu olmadığını, vaktinden fazla ilgilenmenin ise önemli bir israf türü olduğunu düşünüyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, yer yer, “alacaksın eline iğneyi… fısss” diye düşünmekten de kendimi alabiliyor değilim. Yine de melek zannedilmiyorsa balonların da havalanma özgürlüğü olmalı mı? Var galiba.
Zaten her daim elinde iğneyle dolaşmanın ne izahı ne de rahatı var.
Fakat melek zannediliyor, hele de melek olduğuna inanmamız isteniyorsa, gerçek meleklerin hatırı aşkına günah sizden gider zannımca…
Hadi Allah’a emanet olun.
[Hakan Zafer] 29.4.2019 [TR724]
Bir grup umreci, Harem semalarında uçuşup duran bir meleği at suretinde göresiymiş, o at bizzat Burak olasıymış…
Subhanallah, uçan at, hem de kanatsız!
İster inanın ister inanmayın, uçan bir cisim ve tıpkı bir at suretinde.
Hem de orada olmayan ehli imana ikram, hatta inanmayanlara bir delil olsun diye kaydedilmiş görüntüsü bile var.
Pek geçmeden görünen cismin helyum balonu, hem de at şeklinde bir balon olduğu anlaşıldı.
“İyi ya işte, konu kapanmış, sorun kalmamış” diyerek üzerinde durmamayı tercih edebiliriz.
Fakat konunun kendisinden çok daha önemli bir yanı var; Bu tür havadislerin öncesi ve sonrası, -genelde- aynı kitle tarafından takip edilmez. İlk duyanlardan önemli bir çoğunluk, hemen inanır.
Olayın, gerçekte yayıldığı gibi olmadığını, aslının başka olduğunu ortaya çıkaran ikinci haberle daha çok reddedenler, özellikle de reddedenler kümesinin dalgasını geçen veya dili keskin kimselerden oluşan alt kümeleri ilgilenir.
İnananların, ikinci haberi -nasıl başarıyorlarsa artık- duymadıkları, duysalar bile kulak ardı ettikleri gerçeğini atlamak yanıltıcı olur.
*****
Daha fazla tanınmak için kendini açmayıp gizleyen, az biraz tanıdığınızda “keşke hiç…” diye diye geride kalan pişmanlık yükünü sırtınıza attığınız kimselerle uğraşmak mı yoksa hiç ilgilenmemek mi daha evlâ, karar vermesi biraz zor.
Duruşundan, türümüze bedelini her hangi birimizin ödemeye güç yetiremeyeceği bir katkısı dokunduğu anlaşılacak kadar, çehresindeki ifadelerle aramızda olmayı bize lütfetmiş hissettirecek kadar bize uzak kimselere karşı hüsnü zanlarımız, bizimle onun arasındaki mesafeyi çoğaltan altına ördüğümüz tuğlalar gibidir.
Abartmayıp yerinde tutunca birçok insan aslında iyi kabul edilebilecekken, farklı sebeplerle onları yerinden koparıp ait olmadıkları yerde tutmak suretiyle onlara esas kötülüğü belki de biz yapıyoruz.
Sadece olaylar üzerinden değil, şahıslar üzerinden de gerçek algısıyla oynamak, bir tür borçlanmaktır. Günü gelip gerçeğe ulaşan zihin, tahsilatını ya küskünlük nev’inden zarif uzaklaşmalarla ya da öfkenin doğurduğu hırçın hesaplaşmalarla yapar.
*****
Şahsen, balon seyretmenin çok lüzumlu olmadığını, vaktinden fazla ilgilenmenin ise önemli bir israf türü olduğunu düşünüyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, yer yer, “alacaksın eline iğneyi… fısss” diye düşünmekten de kendimi alabiliyor değilim. Yine de melek zannedilmiyorsa balonların da havalanma özgürlüğü olmalı mı? Var galiba.
Zaten her daim elinde iğneyle dolaşmanın ne izahı ne de rahatı var.
Fakat melek zannediliyor, hele de melek olduğuna inanmamız isteniyorsa, gerçek meleklerin hatırı aşkına günah sizden gider zannımca…
Hadi Allah’a emanet olun.
[Hakan Zafer] 29.4.2019 [TR724]
Çekiç, matkap ve sevgi [Veysel Ayhan]
Bir vecize değil aslında. Önemli bir psikolojik tespit: “Sahip olduğunuz tek şey çekiçse, her şey size çivi gibi görünmeye başlar.” Bu tespit Abraham Maslow isimli Amerikalı bir psikoloğa ait.
Dağarcığınızda süt varsa, süt ikram edersiniz.
Kovanızda su varsa çiçek sularsınız.
Mevlana’nın ifadesiyle “Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar.”
Siz “ne” iseniz çevrenizi öyle görürsünüz.
PEKİ “NE” SİNİZ?
Kendiniz tahlil etmeye çalıştınız mı?
Elinizde ne var?
Dağarcığınız “ne” ile dolu?
Karakterinize hâkim olan his “ne”?
Karşınıza çıkan olaylarda ilk sarıldığınız “duygu” hangisi?
Siz “ne” insanısınız?
Öfke ve kibir insanı mı?
Sevgi ve şefkat insanı mı?
Menfaat ve gösteriş insanı mı?
Öfke ve nefret insanı mısınız?
Sürekli yüzünüz gergin, kaşlarınız çatık mı?
Ruh dünyanızda elinizde beyzbol sopası ile sürek avında mısınız?
Dövecek insan peşinde misiniz?
Sahip olduğunuz en değerli şeyiniz “çekiç” mi, matkap mı?
Balta, kazma veya balyoz mu?
Önce kendinizi bir “teşhis” edin.
Buzdolabının kapısını açıp içinde “ne”ler olduğunu teşhis kolaydır.
İnsanın ruhunda “ne”ler olduğunu teşhis ise çok zordur.
Eğer dağarcığınızda sadece öfke ve nefret varsa, dua edin, kendinizi paralayın, oruç tutun, riyazet yapın… Ne yapıp edin kalbinizi “insan kalbi” haline getirin.
Rahatlayın, elinizdeki taşları bir kenara koyun. Sakinleşin. Tebessüm edin, çevrenize kim olursa olsun güler yüzle bakmaya çalışın.
İnsan denen canlının içindeki kötülük potansiyelini nötürleyecek tek duygu “sevgi”dir.
İnsan olmak için de en “olmazsa olmaz” donanım “sevgi” dir.
“UN”SUZ EKMEK!
“Un”suz ekmek olmaz.
“Şeker”siz helva yapılmaz.
Eğer bir insanda “sevgi” yoksa o insana “insan” demek bile yanlış olur.
“Sevgi” siz insandan her türlü vahşet beklenebilir.
“İnsan” olmanın asgari şartı “sevgi” taşımaktır.
“Sevgi”siz insanlarla barış inşa edilmez.
Sevgi ve muhabbetten yoksun “tuğlalarla” dünyanın en şaşaalı ve muhteşem camisini yapsanız beyhude. Ömrü yatsı ezanını bulmaz. Dolayısıyla her ne yapılacaksa yapılsın “tuğlaların” muhabbet ve sevgi ile karılmış olması gerekir.
SEVGİ YOKSA NE VARDIR?
Güzel bir söz daha var: “İnsan, yalnızca sevdiği zaman kötülük etmez.”
Fıtrat boşluk kabul etmez. “Sevgi”nin olmadığı bir kalbi menfi duygular istila eder. Böyle bir kalp “selim” bir kalp olamaz. “Silm” sıfatlarını taşıyamaz.
Sevgi, her seviyede toplumsal bir harçdır. Evde, okulda, kurumda…
“Sevgi” siz bireyler bir araya geldiğinde sadece bedenleri bir araya gelmiş olur.
Kalpler uzaklığını sürdürür. Yirmi kişi aynı kurumda bir araya gelir ama her biri bir diğerinin ardından konuşur, altını oyar, kuyusunu kazar. Herkes bir diğerine çelme takma yolları arar. Bu birliktelikler, birlik ve uhuvvet getirmez, menfaat mevzilenmelerinden ibaret kalır. Birbirini yiyen insanlarla huzur ve barış tesis edilmez.
Böyle yerlerde “sevgi” sadece lafızdan ibarettir. Ve o yerde bir sistem ve düzen de kuramazsınız. Barış mesajı yazamazsınız. Dünyaya barış taşıyamazsınız.
“NASILSANIZ ÖYLE YÖNETİLİRSİNİZ”
Sevgi, insanlığın ortak dilidir.
Kalplerinde “sevgi” taşıyan bireyler, başlarına “sevgi” destanı yazan yöneticiler bulur. Tıpkı Yeni Zelanda’da olduğu gibi.
Kalpleri taşlaşmış ve “çekiç”leşmiş bireyler ise başlarına öfke nöbetleri geçiren, kin ve öfke jenaratörü olan insan kılıklı mahluklar bulur.
Böyle bir durumda ya cehennem gibi bir iklimde “sevgi” seraları kuracaksınız veya “insanların” yaşadığı iklimlere göçeceksiniz.
[Veysel Ayhan] 29.4.2019 [TR724]
Dağarcığınızda süt varsa, süt ikram edersiniz.
Kovanızda su varsa çiçek sularsınız.
Mevlana’nın ifadesiyle “Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar.”
Siz “ne” iseniz çevrenizi öyle görürsünüz.
PEKİ “NE” SİNİZ?
Kendiniz tahlil etmeye çalıştınız mı?
Elinizde ne var?
Dağarcığınız “ne” ile dolu?
Karakterinize hâkim olan his “ne”?
Karşınıza çıkan olaylarda ilk sarıldığınız “duygu” hangisi?
Siz “ne” insanısınız?
Öfke ve kibir insanı mı?
Sevgi ve şefkat insanı mı?
Menfaat ve gösteriş insanı mı?
Öfke ve nefret insanı mısınız?
Sürekli yüzünüz gergin, kaşlarınız çatık mı?
Ruh dünyanızda elinizde beyzbol sopası ile sürek avında mısınız?
Dövecek insan peşinde misiniz?
Sahip olduğunuz en değerli şeyiniz “çekiç” mi, matkap mı?
Balta, kazma veya balyoz mu?
Önce kendinizi bir “teşhis” edin.
Buzdolabının kapısını açıp içinde “ne”ler olduğunu teşhis kolaydır.
İnsanın ruhunda “ne”ler olduğunu teşhis ise çok zordur.
Eğer dağarcığınızda sadece öfke ve nefret varsa, dua edin, kendinizi paralayın, oruç tutun, riyazet yapın… Ne yapıp edin kalbinizi “insan kalbi” haline getirin.
Rahatlayın, elinizdeki taşları bir kenara koyun. Sakinleşin. Tebessüm edin, çevrenize kim olursa olsun güler yüzle bakmaya çalışın.
İnsan denen canlının içindeki kötülük potansiyelini nötürleyecek tek duygu “sevgi”dir.
İnsan olmak için de en “olmazsa olmaz” donanım “sevgi” dir.
“UN”SUZ EKMEK!
“Un”suz ekmek olmaz.
“Şeker”siz helva yapılmaz.
Eğer bir insanda “sevgi” yoksa o insana “insan” demek bile yanlış olur.
“Sevgi” siz insandan her türlü vahşet beklenebilir.
“İnsan” olmanın asgari şartı “sevgi” taşımaktır.
“Sevgi”siz insanlarla barış inşa edilmez.
Sevgi ve muhabbetten yoksun “tuğlalarla” dünyanın en şaşaalı ve muhteşem camisini yapsanız beyhude. Ömrü yatsı ezanını bulmaz. Dolayısıyla her ne yapılacaksa yapılsın “tuğlaların” muhabbet ve sevgi ile karılmış olması gerekir.
SEVGİ YOKSA NE VARDIR?
Güzel bir söz daha var: “İnsan, yalnızca sevdiği zaman kötülük etmez.”
Fıtrat boşluk kabul etmez. “Sevgi”nin olmadığı bir kalbi menfi duygular istila eder. Böyle bir kalp “selim” bir kalp olamaz. “Silm” sıfatlarını taşıyamaz.
Sevgi, her seviyede toplumsal bir harçdır. Evde, okulda, kurumda…
“Sevgi” siz bireyler bir araya geldiğinde sadece bedenleri bir araya gelmiş olur.
Kalpler uzaklığını sürdürür. Yirmi kişi aynı kurumda bir araya gelir ama her biri bir diğerinin ardından konuşur, altını oyar, kuyusunu kazar. Herkes bir diğerine çelme takma yolları arar. Bu birliktelikler, birlik ve uhuvvet getirmez, menfaat mevzilenmelerinden ibaret kalır. Birbirini yiyen insanlarla huzur ve barış tesis edilmez.
Böyle yerlerde “sevgi” sadece lafızdan ibarettir. Ve o yerde bir sistem ve düzen de kuramazsınız. Barış mesajı yazamazsınız. Dünyaya barış taşıyamazsınız.
“NASILSANIZ ÖYLE YÖNETİLİRSİNİZ”
Sevgi, insanlığın ortak dilidir.
Kalplerinde “sevgi” taşıyan bireyler, başlarına “sevgi” destanı yazan yöneticiler bulur. Tıpkı Yeni Zelanda’da olduğu gibi.
Kalpleri taşlaşmış ve “çekiç”leşmiş bireyler ise başlarına öfke nöbetleri geçiren, kin ve öfke jenaratörü olan insan kılıklı mahluklar bulur.
Böyle bir durumda ya cehennem gibi bir iklimde “sevgi” seraları kuracaksınız veya “insanların” yaşadığı iklimlere göçeceksiniz.
[Veysel Ayhan] 29.4.2019 [TR724]
Sıradışı bir tahliye hikâyesi [Fatma Betül Meriç]
“Özgürlük, ekmekten tatlı, güneşten güzeldir.”
DOSTOYEVSKİ
“Happy people have no stories.” Mutlu insanların, bir hikayesi yoktur der ünlü Fransız düşünür ve yazar Simone de Beauvoir.
En sahici acılardan geçmiş, hayatının akışı tümüyle değişmiş; buna rağmen yılmamış, yıkılmamış insanların anlatabilecekleri bir öyküleri vardır.
Öyleyse korku ikliminin iyiden iyiye sürmeye devam etse de; özlemin her türlüsünün yaşandığı yerlerden, ucu paslı kör bir bıçak kesiği gibi geçen zamanların kahramanlarından bahisler açılmalı.
Değil mi ki, “Söz uçar, kalır yazı” .
Bir sağlık görevlisi Saliha Hanım. Kamuya ait bir kurumda çalışıyordu.
İki evlada anne.
Sebepsiz yere Eylül 2016’da ihraç ediliyor mesleğinden önce. Bir anda işsiz kalıyorlar eşiyle birlikte.
“Suçu olan insan korkar, ben korkmadım. Bir yere de gitmedim. Adresim aynıydı. Ama her gün her gece kapım çalınır diye bekledim, bin bir endişe ile” diyor hikayesine başlarken.
İhraç edildikten 9 ay sonra, 2017 yılının Haziran ayında, ramazanın son günlerinin yaşandığı bir sahur sabahında. Saat 06.00 da çalındı kapım. Diyafona baktığımda, polisleri gördüm. Beklediğim bir durumdu. Fakat yine de yaşamak başka bir seydi. Görüntülü diyafonda gördüğüm polis memuru, birkaç gün önce rüyama giren, ve rüyamda beni kelepçeleyip gözaltına alan memurun ta kendisiydi.
Anladım ki, Rabim beni bu duruma hazırlamak için, öncesinde rüyasını göstermişti.
O hengamede ilk aklıma gelen, evlatlarım ve kanser hastası annem olmuştu hemen. Bensiz ne yaparlar diye düşündüm. Annem üzüntüden iyice hastalanırdı. Belki de beni dünya gözüyle bir daha göremeyecekti.
Ben bu düşüncelerle boğuşurken, polisler zemin kattaki evime girmişlerdi bile. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen eşim, ağlayan çocuklarım. Yüzüme karşı okunan suçlama ve “Çantanızı hazırlayın, sizi emniyete götüreceğiz” sözü…
Hayal ile gerçeğin arafındaydım.
“Kötü bir rüyanın içinde miydim, uyansam her şey eskiye döner miydi? Ben, hiçbir suç işlememiştim ki…”
Evimde arama yapılmış, her şeye en ince ayrıntısına kadar bakılmıştı. Bense elbise dolabımın başında, nezarette beni rahat ettirecek eşyaları yerleştiriyordum çantama.
Kısa bir süre sonra, çocuklarımın gözyaşları arasında polis nezaretinde evimden alınıp; sağlık kontrolüne götürüldüm.
Hastanede sürekli vücudumda darp ve cebir olup olmadığını soruyordu doktorlar. Ruhumdaki darp izlerini, kanamakta olan yaralarımı görmüyorlardı.
Emniyet sorgusunda, esasında suç teşkil etmeyecek, yasal olan konular hakkında ifademi almışlardı.
Neden, o kurumda çalıştın?
Çocuklarını neden o okullara gönderdin?
O bankada niçin hesabın vardı?
***
Nezarethane ortamı çok kötüydü. İnce bir battaniye üzerinde namaz kıldık, yine aynı battaniye üzerinde nöbetleşe uyuduk. İftar ve sahur yaptık.
Nihayet adliyeye sevk edildik. 5’i kadın, toplam 9 kişiydik. Birbirimizi tanımıyorduk. Savcı, emniyetteki ifadelerimizden yola çıkarak; 4 kişiye tutukluluk, kalanlara ise tutuksuz yargılama talebinde bulunmuştu.
Mahkeme öncesi bu haberi aldığımızda; Hz. Ömer Efendimiz’in “Bir kişi cennete girecek deşeler, o ben miyim diye ümitlenirim; yine bir kişi cehenneme gidecek deseler, o ben miyim acaba diye endişe ederim, korkarım” dediği noktada havf ile reca arasındaydık.
Tanımadığımız abiler, “İnşallah tutuklanan o dört kişi bizizdir. Erkeklerdir. Hanım kardeşlerimiz tahliye olacak olan kişiler olsun” diye dua ediyorlardı.
Ne çare ki, ben ve 2 bayan arkadaş tutuklanmış, ailelerimizle dahi vedalaşamadan, cezaevine doğru yola çıkmıştık.
***
Cezaevine ilk girdiğimizde zorunlu olmamasına rağmen, tüm giysilerimiz çıkarılarak yapılan bir aramaya maruz kaldık. İncitici bir muamele gördük. Esas koğuşumuzdan evvel konulduğumuz geçici koğuşumuzda, yanımızda getirdiğimiz eşyalarımız verilmemişti.
Sadece, üzerimizdeki kıyafetlerimiz vardı. Hatta birlikte geldiğimiz bir arkadaşımızın, giydiği tuniğinin altındaki pantolonunun rengi lacivert olduğu için, onu çıkarttırmışlardı. Arkadaşımız, koğuştaki çarşaflardan birini beline dolamak suretiyle namaz kıldı. Öyle dolaştı kaç gün boyunca.
Geçici koğuşlarda hiçbir şey olmuyordu. Bir bardak bile yoktu. Paramız olduğu halde kantin günü olmaması sebebiyle, bir şeyler almamıza izin vermediler. Su, nasıl temin edeceğiz, dedik. Tuvaletteki çeşmeden için, dediler. Bardak, deyince de ağzınızı musluğa dayar içersiniz, deyip gittiler. Onlara su bile yok, sözünü biz orada yaşadık.
***
Koğuşa geldiğimiz üçüncü günün sonunda, cezaevi müdürünün odasında bir komisyon ile görüşüp, bizi ayrı ayrı esas koğuşlarımıza sevk ettiler.
Yeni koğuşuma geldiğimde herkesi bir işin ucunda tutarken buldum. Kurulu bir düzen vardı burada. Yaşça büyük olan ablalar oturmuş manav günü sipariş ettikleri, yeşillikleri temizliyor, doğruyor; genç arkadaşlar temizlik yapıyor. Bir başkası çaya su ekliyor. Ve minicik bir Betül var koğuşta. Sesiyle cennet nağmelerini koğuşa taşıyor. Gülüşüyle baharı getiriveriyor yüzlerimize. Hayatı hatırlatıyor. Bir de dışarıda bırakmak zorunda kaldığımız yavrularımızı. Ana kuzularını.
Ben içerdeyken, önce kanser hastası olan anneme, sonra evlatlarıma ağlardım.
Her kapalı görüşe muhakkak gelen eşime sıkı sıkı tembih ederdim yavrularımıza iyi bak diye. Bir de, anneme hissettirme yokluğumu benim, derdim.
***
Ramazan boyunca, her namazdan sonra tespihler çekilir, dualar okunur.
Sonra içimizden bir arkadaşımız, içinden geldiği gibi dua ederdi sicim gibi akan gözyaşlarıyla, dakikalarca.
Gündüzleri hatimler okunur, bir namazdan sonra, diğer namaz vakti beklenirdi muhabbetle.
Benden aylar önce 15 Temmuz’un hemen akabinde alınan torun sahibi ablalar anlatırdı. Biz alındığımız ilk günlerde ne Kur’an-ı Kerim ne tespih hiçbir şey verilmemişti. Biz de aklımızda kaldığı kadarıyla, Yasin Suresi’nin ayetlerini bulduğumuz sayfalara yazmış. Kendimizce bir Yasin oluşturmuştuk arkadaşlarla. Tespih verilmeyince de, boşalan su şişesinin kapaklarını ve çiğdem kabuklarını iplere dizerek, tespih yapıp az çekmedik, deyivermişti.
Şaşkındım. Dini argümanları kullanan bir irade, bunu dindar insanlara nasıl reva görürdü? Anlamak mümkün müydü?
***
Sadece gökyüzünü görebildiğimiz avlumuzdan, günün belli vakitleri havalandırmaya çıkardık.
Akşamları çay içer, sohbetler eder, birbirimizi ağırlardık.
Koğuşumuzun yarısı eğitimciydi, üç hemşire arkadaş ve bir diş hekimimiz vardı.
Her açık görüşlere bayrama hazırlanır gibi hazırlanır, “Eteğimin üstüne hangi eşarbımı taksam?” diye birbirimize sorardık.
40 dakikalık görüş, çabucak sona erer, daha söyleyeceklerimiz bitmeden vedalaşırdık.
Her şey yarım kalırdı içerdeyken aslında.
Hayatımızın tam ortasına çöken bir karabulutun karanlığında, ümit vermeye çalışırdık birbirimize elimizden geldiğince. Bir de sabrı tavsiye ederdik.
***
Dört ay sonraki ilk mahkememe tahliye umudu ile gitmiş, fakat ‘Tutukluluk devamına’ kararı ile koğuşa dönmüştüm. Dokunsalar ağlayacaktım ki; koğuşumuzun annesi Şerife Ablamız sarıldı sımsıkı. Sonra kulağıma eğilip: “Sakın ağlama. Biz suç işlemedik. Başını dik tut. Buradan hepimiz tek tek çıkacağız” dedi. İçimi ferahlatmıştı.
Bir müddet sonra, koğuşum değiştirildi. Adli suçlularla birlikte farklı bir koğuşa alındık. Hırsızlık ve adam yaralama suçundan yatan bu kişiler, önceleri bize sert davransalar da; sonraları alışmıştık birbirimize.
Birlikte çay içtiğimiz vakitlerden birinde, içlerinden biri: “Müdür bey, bizi sizin aranıza bilerek gönderdi. İçerde neler yaptığınızı merak ediyorlar. Bununla ilgili rapor hazırlıyor. Dikkatli olun.” dedi.
Bizim halimizden tavrımızdan etkilenen bu insanlardan biri, kısa süre sonra namaza başlamış, unuttuğu Kur’an’ı yeniden okur hale gelmişti. Hatta ona bunları öğreten arkadaşa elleriyle çok güzel hediyeler hazırlamıştı. Fakat kısa süre sonra, yeniden bir koğuş değişikliği oldu ve adli suçlular tamamen ayrıldı.
***
İçerde 5. Ayım dolmuştu. Bir gün, yatağımda oturmuş cüzümü okuyordum ki mazgal açıldı ve ismim okundu. Hayırdır, diyerek memurun yanına gittim.
Tahliyesin, dedi. Çabuk eşyalarını toparla, 5 dakikaya hazır ol.
Duyduklarıma inanmadım. O heyecanla öyle bir bağırmışım ki, bütün koğuş başıma toplandı. Herkes çok sevindi bu duruma tabi. Eşyalarımın çoğunu içerde bırakarak, birkaç parça şeyimi siyah bir çöp poşetine doldurarak, hızlıca çıktım koğuşumdan. Vedalaşırken, bir yanım içerde kalmıştı. Mutluluk ile hüznü aynı anda yaşıyordum.
45 dakika sonra cezaevinin dışındaydım. Hala inanamıyordum. Hep hayalimdi. Aniden tahliye olup, eve gidip aileme sürpriz yapmak isterdim. Böyle dua ederdim.
Kimselere haber etmeden önce bir dolmuşa, ardından trene bindim. Akşam 21.30’da evimdeydim. Kapıyı çaldım. Eşim taksicilik yapıyordu ve evde değildi. İki yavrum kapıyı açıp da karşılarında beni görünce şaşırıp kaldılar. Sevinç çığlıkları, ağlayışlar eşliğinde bir saate yakın sarıldık koridorda. Ben yavrularıma kavuşmuştum ama, hala kokularına hasret anneler, annelerine hasret yavrular oldukça sevinçlerimiz buruk, mutluluklarımız yarım.
Her şeye rağmen, şimdi bunları size gülerek anlatıyorum. Ağlamıyorum. İyi ki diyorum yaşamışım o günleri. İçerde geçirdiğim o 160 gün ömrümün en ihlaslı en bereketli günleri şimdi.
[Fatma Betül Meriç] 29.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Kaydol:
Yorumlar (Atom)