Dilim varmadı Hoşçakal demeye [Ercümend Perver]

Yanaklarım ıslanırken dönüp dönüp baktım. Boynumu büküp bir yetim gibi ümitle çevirdim gözlerimi gözlerine. Gitme kal demesini bekledim. Ellerimi kaldırıp sallayamadım. Dilim varmadı hoşçakal demeye... 

Böyle diyordu hicrete mecbur edilmiş şair ruhlu bir kardeşim. Beraber kaldığımız süre zarfında gözlerinin nemi hiç kurumamıştı. Zaman zaman yiğitliğe zeval gelmesin diye soğuk espriler yapıyordu ama içindeki dert “Ben buradayım diye haykırıyordu” sözlerin en etkilisi gözlerin nidasıyla. “Hele gel biraz dertleşelim” desem belli ki gözleri hikayesini tamamlamaya fırsat vermeyecekti. Onu konuşturmak için çok zar attım ama muvaffak olduğum söylenemez. Ama her gün yarım yamalak cümleler kopardım bu sır küpü arkadaştan. 

Baştan sona hiçbir şeyi anlattıramadım. 'Türkiye’de ne yapıyordunuz, ne zaman görevden ayrıldınız, kaç çocuğunuz var, memleketin neresi, seni neyle suçladılar, buraya nasıl geldin' gibi birçok soruya farklı zamanlarda aldığım cevapları birleştirip size gönderiyorum Ercümend Bey diye başlıyordu mektubuna yurt dışından bir kardeşimiz. 

“Hırsız ve arsızların başının belasıydım ben” dedi. On dokuz yıllık polis kardeşim. “Hem öyle belasıydım ki rüşvet alırken suç üstü yakaladığımız bir karaktersizin yakını devrin muktedirlerinden birinin yeğeniydi. Kelepçeyi takarken ağzından salyalar saçarak tehditler savuruyordu. Tabi sadece ben değildim bu tip karaktersizlere pabuç bırakmayan. Bizim dairede olduğu gibi bütün birimlerde herkes üzerine düşeni hakkıyla yapıyorlardı o zamanlar. O zamanlar diyorum çünkü daha sonraları Adem oğlunun zaaflarından istifade eden birileri bunları çok verimli kullanarak o sapasağlam iradelerde defolar açtılar. Hani yarası olan gocunur derler ya, bizim polis arkadaşlara da gocunacak yaralar açtılar önce. 

Ekşi yememiş adamın karnı ağrımaz. Bir adam gayrı meşru yollara tenezzül etmemede iradesine sahip olursa ve samimi olarak bilmeden yaptığı hatalara da tövbe edebiliyorsa o adamın sırtı yere gelmez. Niye; çünkü bilmeyerek yaptığından dolayı mağdur ettiğinden özür dileyerek telafi eder. Döner Allah’tan da tövbe istiğfarda bulunur, Allah’ın izniyle kurtulursun. Zira niyeti halis olanın akıbeti hayr olur. 

17 - 25 Aralık sürecinden sonra suçüstü yakalanmış olmanın verdiği psikolojisiyle sağa sola saldıran iktidar, kapatılması mümkün olmayan ahlaki yırtığı ahlaksız gayrı meşru yamalarla gizlemeye çalıştı. Daha evvel de bürokraside hele hele hizmet hareketine sempatiyle bakan bütün milletvekillerini ve bürokratları “Bal tuzağı” denen bir ahlaksız tuzağa düşürdüler. “Muta nikahı” adı altında kandırılan bu zavallıların bir araya getirdikleri hafif meşrep alüftelerle, vekil ve bürokratların görüntülerini çektiler. Vekillerin iradesi alınınca adeta parmak indir - kaldır pozisyonuna düştüler. Bürokratlara da istediği operasyonları yine bu şekilde yaptırdılar. 

Gariban hizmet hareketindeki arkadaşlar soruyor: “Allah aşkına koca mecliste hizmet hareketine atılan iftiralara karşı gelecek on tane insaf sahibi yok mu” diye. Var, var da adamın eli mahkum. Düşürmüşler adamı parti müftüsünden aldıkları fetvayla bal tuzağına. Az kıpırdansa, kamuoyuna açıktan; başındakine rağmen muhalif bir şey söylese “Onun da kaseti vaar” diye çıkıp meydanlarda seslendirince kürsü kelimiz, adamın bir daha sesi çıkmıyor. Halkımız da zannediyor ki hizmet hareketi onu kaset şantajıyla konuşmaya zorluyor. Hal bu ki zâlim o konuşana çektirdiği kaseti hatırlatıyor. Halkımız sormuyor “Ya hu bu Hizmet hareketinin elinde kaset olsaydı, kaç yıldır analarından emdiği süt burunlarından getiriliyor en başta bu zalimin kasetini piyasaya sürmez mi?”

Tabi bu soruyu sorabilmesi için kişinin muhakeme yeteneği olması gerekiyor. Muhakeme yeteneği insan olanda olur. İradesine ipotek koydurmuş adam ne soru sorabilir, ne söylenene itiraz edebilir. Tarafgirlik adamı kör ediyor. Taraf olduklarının dediği her şeyi şeksiz şüphesiz doğru kabul ediyorsan senin insanlığında da, Müslümanlığında da sorun var demektir. Duymak istemeyenden daha sağır, görmek istemeyenden daha kör kim vardır ki. 

Ben tam burada sordum diyor arkadaş. “Bunların senin başına gelenlerle ne alakası var?” 
Alakası olamaz olur mu. Siz istediğiniz hukuksuzluğu yaptıramazsanız, yaptıramadığınız o adam yapacak olanların başına bela olma ihtimalinden o dürüst adam tez zamanda aradan uzaklaştırılmalı diye düşünür hukuku çiğneyen hukuksuzlar.

Ben de tam burada bir espri yaptım diyor arkadaş. “Hani Züleyha Yusuf’a o gayri ahlaki teklifi yaparken odadaki tahtadan yapılan putun üzerini örtüyor ya sen de başına bir şey örtüp hadi yapın ben görmüyorum deseydin”

“Hocaa” diye çıkıştı arkadaş. Haksızlık karşısında susmak neyse görmezden gelmek de odur. Bir yerde gıybet ediliyorsa ya engel olacaksın, ya orayı terk edeceksin. Aksi halde o günaha sen de ortak olursun. Müslüman olmak bunu gerektirir

Benimle alakasına gelince; neticede ben bir polisim. Hırsızı görünce yakalar yargıya teslim ederim. İşim bu benim. Ama muktedirler, “Benim hırsızımı yakalayamazsın” dediler. Biz de ya onların istediğini yapacak, rütbemiz mevkiimiz yükselecek bir elimiz yağda bir elimiz balda yaşayıp gidecektik ama ahiretimizi berbat edecektik. Yarın evladımızın yüzüne bakamayacaktık. Hele hukuk geri geldiğinde bunların akıbetini düşünmek bile istemiyorum. Ya da hem hukukun hem vicdanımızın dediğini yapıp sürüm sürüm sürünecektik dünyada, hicrete mecbur edilecek ailemizde ayrı, dilini kültürünü bilmediğimiz bu coğrafyalarda beş parasız perişan olacaktık. Gördüğün gibi yani.  Ama ahiretimizi kurtaracaktık alnımız ak olarak yaşayarak. İşte gördüğünüz gibi biz ikincisini seçtik''

“Peki seni ihraç ettiklerinde pasaportun iptal edilmedi mi nasıl çıktın yurt dışına?” 

“Meslek sırrı” deyip güldü arkadaş. Ama uzun zamandan beri sorduğum sorulara aldığım kısa cevapları birleştirip ona tuzak sorular yöneltip konuşmaya zorluyordum. Dayanamayıp anlatmaya başladı diyor nakleden arkadaş.

Beni ihraç ettiklerinde eve geldim durumu hanıma izah ettim. Zaten bu tür bir neticeyi bekliyordum. Çünkü benim akıbetime maruz kalan arkadaşlarım vardı, saçma sapan sebeplerden dolayı ihraç edilmişlerdi, benim de ihraç edilmem sürpriz değildi. Görevim icabı uzun zamandır yanına gidip hasret gideremediğim hasta olan babamı memlekette ziyaret etmek istedim. Gittim memlekete vardım hasta olan babamın elini öptüm. Başıma gelenleri yani ihraç edildiğimi, artık işsiz bir insan olduğumu baba söyleyemedim. Bu zamana kadar onu ziyaret edemeyişimi izah ederek helallik aldım. Babamın yanında biraz kalmak istemiştim işin gerçeği. Ama ikinci gün hanım aradı: “Eve polisler geldi seni arıyorlar” 

Maksatları anlaşıldı. Ekmeğimizi aldıkları gibi hürriyetimize de göz dikmişlerdi. Babamlara bir şey belli etmeden özür beyan edip oradan ayrıldım. Babamın yanından ayrıldım ama nere gidecektim. Polis her yerde beni arıyordu. Polis takibinden kurtulmama imkân yoktu. 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra şehirlerin giriş ve çıkışlarında polis kontrolleri çok sıkı uygulanıyordu. Yaradana tevekkül edip memlekete doğru yola çıktım. Kafamda binbir fikir cirit atıyor. Yolda bir iki defa hanımı aradım. Şimdi bana sormayın telefonların takipte değil mi nasıl konuşuyorsun falan diye. Bırakın o sır da bende kalsın. Onca yıllık polisiz. 

Hanıma kıyafetlerimi alıp oturduğumuz şehrin pek de bilinmeyen kuytu bir yerindeki parka getirmesini söyledim. Çocuklara benimle buluşmaya gittiğini söylememiş. İyi ki söylememiş. Yoksa çocuklara babalarının yanına gitmesine rağmen kendilerini niye götürmediğini izah edemezdi. Bir de çocukları görünce dayanamaz yurt dışına çıkmaktan vazgeçer, gider teslim olurdum. Belki de çocuklarımı son defa görecektim ama buna katlanmak zorundaydım. Tabi hanım takipte olma ihtimalinden dolayı evden çıkarken benim eşyaları pazar arabasına doldurmuş, öyle getirdi. Ailemden ilk defa ayrılacaktım. Ve nereye gideceğimi, ne zamana kadar ayrı kalacağımı da bilmiyordum. O zaman tek düşüncem yurt dışına çıkmak, polis takibinden kurtulmaktı. Çok duygulanmıştım. Öyle ki bir ara çocuklarımdan ayrılmamak için acaba gidip teslim olsam, belki ifademi alır, bırakırlar diye geçirdim içimden. Ama içeride arkadaşlarıma nasıl işkenceler ettiklerini düşününce bu fikrimden vazgeçtim. Ama yine de yanaklarım ıslanırken dönüp dönüp baktım. Boynumu büküp bir yetim gibi ümitle çevirdim gözlerimi eşimin gözlerine. Gitme kal demesini bekledim. Ellerimi kaldırıp sallayamadım. Dilim varmadı hoşçakal demeye. Ama hanım benden daha iradeli çıktı. Benim yanımda yüreğinin sesini bastırıp “Hadi hadi çabuk ol biz başımızın çaresine bakarız. Sen kendine dikkat et” deyip beni uğurladı.  Ama ben sınırı geçip aradığımda ikimiz de ağlamaktan konuşamadık.  

Nakleden arkadaş anlattığına göre bunları anlatırken gözyaşlarına boğulmuş uzun süre konuşamamış yiğidim. Arkadaştan nakille. İki kızı bir oğlu olan kardeşimiz milletin malına tebelleş olmuş nice suç örgütlerini çökerten yiğit bir kardeşimizmiş. Nice suç makinesi diye tabir edilen toplumun başının belası fertleri topluma kazandırmış. Onları karınca basmaz rikkati kalp sahibi fertler haline getirmiş kardeşimiz ve kardeşimiz gibi mesleğinin hakkını veren yiğitler. İnsan düşünüyor; bu tür arkadaşların yokluğundaki ülkemizin halini de manzarayı tarife gerek var mı? 
Allah akıbetimizi hayr etsin…

[Ercümend Perver] 7.2.2017 [Samanyolu Haber] eperver@samanyoluhaber.com

Kim Haklıymış? [Abdullah Aymaz]

Necmeddin Şahiner Ağabeyin “Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor” isimli değerli eserlerini bugünlerde tekrar dikkatle okuyorum…

İkinci cildde Çaycı Emin (Çayırlı) Ağabeyimizin hatıralarında dikkatimi çeken iki husus oldu, onları sizlere aktarmak istiyorum. 

Ağabeyimiz diyor ki:

“Sabahları erkenden Üstad’ın evine gidip sobasını yakardım. Yine böyle bir gün gitmiştim. Çok soğuk bir gündü, farkına varmadan sabah ezanından iki saat önce gitmiştim. Seccadenin üzerinde ibadet ediyordu. Mum ışığında, seherin soğuğunda, hazin bir sesle dua ediyor, için için yalvarıyordu. Ben heyecan içerisinde tam bir buçuk saat ayakta bekledim. Bu ulvî hali titreyerek, ürpererek seyrettim.

“Nihayet ezan sesleri uzaklardan gelmeye başladı. Ama o zamanki malum Türkçe ezan sesleri… Dönüp bana dedi ki: ‘Emin, sen çok büyük bir hata ettin! Kasem ederim, yemin ederim ki, benim bir vaktim vardır, o vakitte melâike de gelse, kati bir surette kabul etmem. Sen çok yanlış ettin. Bir daha böyle hareket etme, bu kadar erken gelme, ezan okunmayınca gelme!’ dedi.

“Efendim affet, kusura bakma! Ay ışığı dolayısıyla vakti bilemedim. Erken gelmişim. Bir daha ezandan önce gelmem’ dedim.

“Bir gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta iken:  ‘……., ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?’ diye birisine hitap ediyordu.

“Ben yine bir çok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeyim. Odasında benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce, meseleyi şu şekilde izah etti: ‘Onuncu Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler Barla’da yazıyordum (1926). Baktım, o günlerde bir İslam düşmanı, ıslahı gayr-i kâbil… Arefeye birkaç gün vardı. Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri ve Hicaz’daki Kutb-ı Âzam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı. Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan seneler geçti. Baktım bu sene (1938-1939) bana nihayet hak verdiler. Ben halbuki bunun ıslahının gayr-ı kâbil olduğunu biliyordum. Onlar nihayet bu sene başladılar beddua etmeye. Benim konuştuğum Kutb-ı Âzam’dır; Mekke-i Mükerreme’dedir. Bütün Hicazla birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi… Ben de ona hitap ettim.”

“Üstad’la bu sohbetimizin üzerinden çok az bir zaman geçti; bütün Anadolu’da yer yer şiddetli zelzeleler başladı. Erzincan yerle bir olmuştu. (26 Aralık 1939) Uzun köprü şiddetli sallanmıştı. Bütün Türkiye korku içinde kalmıştı. Bu hadiselere Mehmed Feyzi kardeşim de aynen şâhittir.”

Üstad Hazretleri Yirmi Altıncı Mektub’un Dördüncü Mebhasında bir soruya cevap verirken diyor ki: “Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahır ile dua ettim. Bedduama karşı, müthiş bir kuvvet-i maneviye çıktı. Hem duamı geri çevirdi… hem beni men etti.

“Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalâlet hilaf-ı hak icraatında bir kuvve-i mâneviyenin teshîlatıyla (kolaylık sağlamalarıyla) arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor.  Yalnız cebirle değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzu ile imtizaç ettiği için, ehl-i imanın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telakki etmiyorlar. (…) Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikaye edilen meşhur ve mânidar ‘Cibali Baba Kıssası’ nevinden olarak bir kısım ehl-i velayet de, zâhiren muhâkemeli ve âkil görünürken, meczupturlar.”

Abdülaziz Eddebbağ Hazretlerinin İbriz isimli kitabında, Divan Velilerinden söz ediliyor. Bunların her sene Arafat’ta manevi bir toplantı yaptıkları, berzah âleminden de katılanların bulunduğu ifade ediliyor. Ama bir ara bunlar arasında meydana gelecek garipliklerden de bahsediliyor ki, ben bu hususun Üstad Hazretlerinin anlattıkları ile bir ilgisi olabileceğini tahmin ediyorum. Aslında mânevi ve gaybî konulardan söz etmek, bizim gibiler için karanlığa taş atmak gibidir. Ama bazı olaylar var ki, ister istemez insanı bu konulara sevk ediyor. Muhakkak ki, en doğruyu sadece Allah bilir.

[Abdullah Aymaz] 7.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Avrupa’nın New York’u: Rotterdam [Murat Kâni]

Hollanda’nın ikinci büyük kenti Rotterdam, ultra modern siluetiyle Avrupa’nın New York’u olarak da tanınıyor. 2001 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen şehir, sık sık Amsterdam’ın gölgesinde kalsa da sahip olduğu kültür sanat aktiviteleri, iş ve sosyal yaşam alanları ve tarihi yapılarıyla metropol unvanını fazlasıyla hak ediyor. Hollanda’nın Amsterdam’dan sonra ikinci büyük şehri olan Rotterdam, Avrupa’nın en büyük, dünyanın ikinci büyük limanına ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda Avrupa’nın giriş noktasında konumlanan Rotterdam, bu özelliğiyle de önemli kent.

FARKLI MİMARİ

Rotterdam, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya bombardımanından kurtulamayarak tarihi dokusunu yitirmiş olsa da, savaş sonrası kendini toparlayıp dünyadaki sayılı liman şehirlerinden biri olmayı başarmış durumda. Her ne kadar kozmopolit yapısı Amsterdam’la yarışsa da Rotterdam’ın nev-i şahsına münhasır bir metropol havası yaşatıyor. Eski yapılarla harmanlanan fütüristik mimari çizgi belki de Avrupa’nın başka hiçbir kentinde göremeyeceğiniz bir görsel şölen sunuyor. Modern görüntüsüne rağmen, kentin eski liman bölgesinde, büyük bombardımanlardan sonra ayakta kalmayı başarmış tarihi yapılar görmeniz mümkün. Bu bölge şirin kafeleri, müzeleri, tarihi evleriyle bambaşka bir Rotterdam’ı içinde saklıyor.

KÜBİK EVLER

Modern tasarım binalarının olduğu bu şehir ilginç binalarıyla da dikkat çekiyor. Bunlardan en çok göze çarpanı ve ilgi göreni ise Kübik Evler. Burada devasa mimarisi ve renkleriyle göze çarpan Markthall binası var. Bu meydanın tam karşısında da Kübik Evler (Kijk-Kubus) yer alıyor. Kübik ev fikri ilk olarak 1970’lerde Piet Blom tarafından dizayn edilmiş ve Helmond bölgesinde bir kaç kübik ev inşa edilerek hayata geçirilmiş.

RÜZGAR TURİBÜNLERİ

Son yıllar içinde çok sayıda ek Rüzgar Türbinlerinin inşa edilmesi ile sahil şeridinin sanayi siluetini ortaya çıkaran bir görünüm aldı. Rotterdam Limanı ve çevresi Kuzey Denizi’nden gelen fırtına kaynaklı deniz kabarmalarına karşı çok hassastır. Delta Çalışmaları adı verilen uygulama tasarımları ile Rotterdam’ı bu etkilere karşı korumak için bir dizi koruma planı tasarlanmıştır.

[Murat Kâni] 7.2.2017 [TR724]

Gazeteci Ayşenur Parıldak davası ve savaşın adabı… [Akif Umut Avaz]

1780-1831 yılları arasında yaşamış ‘topyekün savaş’ teorisinin babası, modern savaş taktiklerinin öncüsü, Hitler’in yıldırım saldırılarına girişerek pek çok ülkenin işgalinde kullandığı ‘blitzkrieg” stratejisinin ilham kaynağı Prusyalı General Carl von Clausewitz, on ciltlik ‘Savaş Üzerine’ isimli kitabında ‘Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir,’ der. Her ne kadar Michel Foucault bu sözü alıp tersyüz ederek ‘Siyaset, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir,’ dese de bu kadim tartışma mevzumuz dışı.

Von Clausewitz’in siyasetin uzantısı olarak gördüğü savaşın olmazsa olmazlarının başında ise bir düşmana ihtiyaç duyması gelir. Düşman, ele geçirilen tüm araçlar kullanılarak yok edilmeyi hak eden unsurdur. Her ne kadar savaş adı altında geçmişin asker-sivil ayrımı yapmayan gaddar katliamalarına karşılık, mutabık kalınan uluslararası konvansiyonlar sayesinde belirli ilkelere bağlanmış olsa da, savaş her şeyden önce o ilkelerin de yok edildiği bir çıldırmışlık halidir.

MAKYEVELİST BİR SAPKINLIK

Neticede, Makyavelist bir sapkınlıkla kutsadığı hedefe götüren her yolu mübah görmek, en fazla savaş şartlarında nükseden bir hastalıktır. Kendilerini ölüm-kalım mücadelesi verdikleri amansız bir savaşta görenlerin ruh sağlığının yerli yerinde kaldığı düşünülemez. Düşman olarak yaftaladıklarına karşı topyekün bir savaş başlatanların ya ruh sağlıkları ta en baştan sakatlanmıştır ya da savaşın seyri içerisinde hastalıkları ancak psikopatlarda görülebilecek bir kıvama kavuşmuştur. Böyleleri için artık ne ahlaki, ne dini, ne insani, ne de hukuki hiçbir ilke ve değerin bağlayıcılığı kalmamıştır.

Savaş, sanıldığının aksine her zaman askeri araçlarla, ölümcül silahlarla yapılmaz. Siyaset diye başladıkları şeyi topyekün yıkıma ve soykırıma dönüşebilen bir savaşla sürdürenler bu uğurda insanlığa, tarihe, millete, ahlaka ve dine ait en kıymetli değerleri bozuk para gibi harcar. İtibarını herkese güven vermekten aldığı için adil, tarafsız, bağımsız ve objektif olmaktan başka şansı olmayan erkleri ve kurumları yoldan çıkarıp emrine amade savaş tugayları haline getirir. Bu hale getirilmiş kurumlar ve çıkarları uğruna o kurumlardaki her türlü kepazeliği sineye çekip çalışanlar siyasetini ahlaksız bir savaşa dönüştürenlerin ister istemez  neferlerine dönüşürler.

AHLAKSIZ BİR SAVAŞIN NEFERLERİ

Siyasetin savaşa dönüştürülerek sürdürülme hali sadece dış ilişkilerde rastlanır bir sapma değildir. Var olduğu kadarıyla bile siyasetin etik ilkeleri ve toplumun ahlaki normları karşısında zora girmiş bazı siyasetçilerin içeride de düşmanlar üretip topyekün savaşa giriştiklerine tarih sıklıkla şahitlik eder. Herkesin aklına bir çırpıda gelebilecek hastalıklı totaliter ve faşist diktatörlükler bunun örnekleridir. Son örneklerinden biri ise şu an Türkiye’de ülkeyi tarumara devam ediyor. Toplumu millet yapan tüm değerlerimizi ve o değerlere saygıları oranında değer bulan kurumlarımızı ahlaksız bir savaşın neferleri haline getiriyor. Polisinden askerine, vergi dairesinden yargısına varıncaya kadar devletin tüm kurumlarını kendi ahlaksızlıklarına, hukuksuzluklarına ve zulümlerine ortak ederek onarılması imkansız bir şekilde çürütüyor.

Bunları bana düşündüren 9 Şubat günü ilk duruşmasına çıkacak hapisteki genç meslektaşımız Ayşenur Parıldak hakkında vicdanını ve iz'anını yitirmiş bir savcı tarafından yazılan 7 sayfalık iddianame oldu. Erdoğan tarafından topyekün bir savaşa dönüştürüldüğü bir aşamada savcı ve hakimlerin düştüğü hazin durumun adeta bir alamet-i farikası olmuş bu iddianame.

YOKTAN SUÇ UYDURMAK İÇİN KIRK DEREDEN SU GETİRMEK…

Tıpkı geçtiğimiz günlerde mahkemenin kabul ettiği 6 aydır haksız yere hapiste tutulan 28 meslektaşımıza dair hazırlanan iddianamede olduğu gibi, Savcı İdris Ünal da yoktan suç uydurmak için kırk dereden su getirmiş. Bir gecede 3 bin savcı ve hakimin sorgusuz soruşturmasız görevden alınıp, onlarcasının hapse atıldığı bir ortamda bu savcının yaptığının hukuk adamlığı mı yoksa başka bir şey mi olduğunu tartışmak bile gereksiz. Erdoğan’ın yargıdaki militan neferlerinin, maşalığını üstlendikleri zulümlerdeki rollerine dair, yazdıkları bu tür iddianamelerle bizzat kendi elleriyle somut deliller bıraktıklarını hatırlatmakla yetinelim.

Ayşenur Parıldak, 4 Ekim 2016 günü Cumhuriyet gazetesine gönderdiği bir mektupta gözaltındayken maruz kaldığı insanlık dışı kötü muameleden ve cinsel tacizlerden bahsetmiş, “hapishanede unutulmaktan korkuyorum” demişti. Ayşenur’un korktuğunun başına gelmemesi için harekete geçen Stockholm Center for Freedom (SCF) Pazar akşamı bir kampanya başlattı. Ulusal ve uluslararası tüm insan hakları örgütlerini, hak ve özgürlük savunucularını Ayşenur’un yalnız olmadığını ve unutulmadığını göstermek için dayanışmaya ve hiçbir suçu olmayan bu genç gazetecinin serbest bırakılması için AKP hükümetine baskı yapmak üzere seferber olmaya davet etti.

Geçtiğimiz günlerde yayınladığı, hapishanelerdeki herbiri birbirinden kıymetli ve saygın 191 meslektaşımızı ve medya çalışanını tespit ederek kayıt altına alan raporuyla dikkatleri üzerine çeken SCF’nin kampanyası, umarım en azından bu sefer çifte standartı ahlak edinmiş seçmeci duyarlılıkların kurbanı olmaz.

NAMI: ‘ŞÜPHELİ’, SUÇU: ‘SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMAK’  

Savcıların itham ettikleri ağır suçlara karşılık yaptıkları gazetecilik dışında haklarında tek bir somut delil sunamadıkları 28 gazeteci hakkındaki iddianamede yaptığım gibi Ayşenur Parıldak hakkındaki iddianameyi de okudum. 1990 doğumlu Ayşenur Parıldak, iddianame künyesinde ‘şüpheli’ olarak yer alıyor. Suçu ‘Silahlı Terör Örgütü’ne Üye Olmak’mış. Suç tarihi olarak ise 15 Temmuz 2016 yazılmış. Yani faillerinin kim olduğu hala tartışmalı olan, yerli ve yabancı bir çok çevrenin Erdoğan’ın şeytani bir işi olarak gördüğü askeri darbe girişiminin yaşandığı gün.

Ayşenur Parıldak, bir ihbar üzerine Hukuk Fakültesi’nde sınavı olduğu 4 Ağustos 2016 günü gözaltına alınmış. Mezkur mektubunda kötü muamelelere ve cinsel tacize uğradığını söylediği 7 günlük gözaltı süreci sonrasında 11 Ağustos 1916 günü Erdoğan’ın proje hakimliklerinden biri olan Ankara Sulh Ceza Hakimliği’nin 2016/581 sayılı kararı ile tutuklanmış. Yani, meslekte gelecek vaadeden gencecik bir meslekatşımız tıpkı diğer meslektaşlarımız gibi tam 6 aydır suçsuz yere hapis yatıyor.

SOMUT DELİLLER YERİNE ZANLAR, VEHİMLER, DUYGULAR, YORUMLAR

Savcı Ünal’ın 11 Kasım 2016 günü mahkeme tarafından kabul edilen iddianamesinde Ayşenur Parıldak, ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ gibi son derece ağır bir suçla suçlanıyor suçlanmasına ama, devrin tüm savcılarında adet olduğu üzere savcımız bu ağır suçlamasına dair tek bir somut delil ortaya koyamıyor. Olmayan suça olmayan delilleri koyamayacağı için de somut deliller yerine mahkemenin önüne zanlarını, vehimlerini, duygularını, alabildiğine subjektif yorumlarını koyuyor. Savcı Ünal, 7 sayfalık paçavrasını iddianame diye önlerine koyduğuna göre, mahkemenin kişi hak ve özgürlüklerine, evrensel kabul görmüş hukuk ilkelerine saygısının da ancak kendisininki kadar olduğunu düşünüyor olmalı.

Belli ki savcımız, cadı avının gırla gittiği bir çıldırmışlık ortamında, Ayşenur Parıldak’ın mahkum edilmesi için Taraf ve Zaman gazetelerinde çalışmış olmasını yeterli görüyor. Yine de hakkını yemeyelim. Savcının sağlam deliller olarak sunduğu yıllar öncesine giderek kafasındaki senaryoya uydurabildiği birbirinden alakasız Twitter mesajları ve her vatandaşın günlük rutinlerinden alışveriş yapmak, hesaba para yatırmak, arabası yoksa araba almak, varsa o arabayı satmak gibi gündelik olağan işler de var.

Üstelik bununla da yetinmemiş. Maşallah savcımızın on parmağında on hüner. Hukuku yalayıp yutmakla kalmamış, haberciliğin, gazeteciliğin nasıl olması gerektiği konusunda da her kamu görevlesine ilham verecek derecede uzmanlık edinmiş. Öyle ki hangi haberin objektif olduğunu, hangi haberin ne amaçla subjektif, yanlı ve taraflı (‘yanlı ve taraflı’nın hangi farklı anlamlara tekabül ettiğini ben anlayamadım. Cehaletime verin.) yazıldığını merak eden üşenmesin, gidip Savcı Ünal’a sorsun bir zahmet.

İddianameden edindiğim izlenim şu ki, Savcı Ünal, bir gecede 3 bin hakim ve savcıyı görevden alanları, yüzlercesini tutuklarken kendisine dokunmayıp bulunduğu yere getirenlerin veya orada tutanların yüzünü kara çıkarmamış. Ayşenur Parıldak’ın yargı muhabiri olarak yıllardır davalarını takip ettiği Anayasa Mahkemesi’nde çektirdiği çok eski tarihli bir fotoğrafını bile suç delili saymış. Alakasız bir fotoğrafı bile suç sayan savcı için, Erdoğan’ın cadı avına hedef olmuş masum insanların uyduruk mahkemelerde, meslek onurunu iki paralık eden hakimlerin elinde tutuklanmaları karşısında Ayşenur Parıldak’ın eleştirel tweetleri de hayli hayli terör eylemi olarak değerlendirilmeyi hak etmiş.

YOK DELİL, YAP DELİL

Bol keseden sallayıp iddia ettiği ağır suça bir türlü somut delil bulamayan savcımız tabii ki yılmamış. Belli ki daha da bilenmiş ve hızını alamayıp türlü hokkabazlıklarla gazetecilik platformu P24’ün #darbeyehayır haştagiyle paylaştığı “Amaya yer yok, bu topluma karşı büyük bir suç işlendi, cümle dün gece ne idiyse bugün de o” şeklindeki darbe karşıtı tweetini RT etmesini de, hiç yüzü kızarmadan, Ayşenur Parıldak’ın darbeciliğine ve terör örgütü üyeliğine ciddi ciddi delil olarak iddianamesine koyabilmiş.

Ha bir de kül yutmaz savcımız Ayşenur Parıldak’ın sadece yazdığı haberleri, paylaştığı tweetleri delil saymakla kalmamış, bir de Twitter’da kendisini takip edenlerden bir kanıt oluşturmuş. Meğer tartışmalı Twitter fenomeni @fuatavni_f’in takip ettiği yüzlerce hesap arasında Ayşenur Parıldak da varmış. Buna da şükür vallah… Yazdığı haberleri okuyan bir seri katil varsa şayet savcımızın onu da bulup, ‘seri katil olduğuna dair’ ithamda bulunarak o haberleri de suç delilleri arasında saymadığına cezaevindeki koğuşunda yatsın kalksın dua etsin Ayşenur.

Büyük iddiaların adamı muhterem savcımız, bir terör örgütüne üye olmakla ve darbecilikle suçladığı azılı gazeteci Ayşenur Parıldak’ın para hareketlerine el atmamış olsaydı, yaptığı işi eksik bırakmış olurdu tabii ki. Eksik bırakmamış… Belki amansız bir suç olarak Bank Asya’ya para yatırmak fiilini işlediğini gösterememiş ama külyutmaz savcımız Ayşenur’un hesabına bir seferde tam 25 bin TL yatırıldığını şıpın işi buluvermiş. Bu para o güne kadar 47 araba alıp satmış bir oto tacirinin Ayşenur Parıldak’tan aldığı arabanın karşılığı olan para olmayaymış iyiymiş ama, o kadarcık kusur Erdoğan’ın çay bahçesinin bayırlarına götürüp bellerine peştemal taktığı yüksek kadılarda bile olur.

CLAUSEWITZ, BU KADAR ARSIZLAŞILABİLECEĞİNİ TAHMİN ETMEMİŞTİR

Aslında Savcı Ünal, büyük zahmetlere girerek iftiranamesine delil diye deli saçması şeyler için harcadığı mesaiye yazık etmiş. Meslekte gelecek vaat eden başarılı bir gazeteci olan Ayşenur Parıldak’ın gün geçtikçe daha da kokuşarak adi bir foseptiğe dönüşen hükümetin havuz medyasında çalışmayan, üstelik hükümetin hırsızlıklarına, yolsuzluklarına, hukuksuzluklarına, zulümlerine gücü yettiğince ses çıkaran onurlu ve dürüst bir gazeteci olduğunu yazsaymış yetermiş. Sadece öyle yapsa değil 15 yıl hapis istemiyle yetinmek Ayşenur Parıldak için 150 yıl istese haşmetmeaplarının mahkemesi büyük ihtimalle çok görmezdi o istemi.

Emin olun, General Carl von Clausewitz ‘Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir,’ derken, siyaseti adi bir savaşa dönüştürenlerin bu kadar arsızlaşıp ahlaksızlaşabileceğini ne kast etmiş ne de tahmin edebilmiştir.

[Akif Umut Avaz] 7.2.2017 [TR724]

‘Yalan rüzgarı’ [Haber-Analiz: Kemal Devran]

Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklanan, haklarında terör örgütü üyeliği ve hükümeti devirmeye teşebbüs gibi suçlamalardan dava açılan 29 gazeteci hakkında hazırlanan iddianamede, çok sayıda yanlış bilginin olduğu ortaya çıktı. Belgesiz telefon konuşmaları gibi sahte delilleri iddianamesinde kullanan savcı Murat Çağlak, havuz medyasında çıkan yalanlanmış haberleri de gerçekmiş gibi gösterdi. Savcı Çağlak’ın tanıklığına başvurduğu 4’ü eski Habertürk TV çalışanı 6 tanığın ifadelerinin ise çelişkilerle dolu olduğu tespit edildi.

İddianamede Said Sefa’nın Türkiye Cumhuriyeti hükümetini yıkmaya teşebbüs suçundan müebbet hapsi, diğer gazetecilerin terör örgütü üyeliğinden 5 yıldan 10 yıla kadar hapsi isteniyor. Ergenekon soruşturmaları, 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk dosyaları hakkında yapılan haberler gerekçe gösterilerek ‘hükümete darbe girişimi’nde bulunulduğu iddia ediliyor.

DOSYADAKİ AĞIR DELİLLER!

Dava dosyasında bugüne kadar soruşturma konusu bile olmamış twitter paylaşımları, twitter paylaşımlarının RT edilmesi, gazetelerde yayınlanan haberler suç unsuru olarak gösteriliyor. Şüpheli gazetecilerin hiç biriyle ilgisi olmayan Samanyolu TV’de yayınlanan bir dizinin senaryosundaki replikler de terör örgütü suçlamasına delil olarak genişçe anlatılıyor. Gazetecilerin köşe yazıları, yazdıkları kitapların içeriği, tv yayınlarında söyledikleri sözler, verdikleri röportajlar hakkında da bugüne kadar soruşturma açılmazken terör örgütü suçlamasına delil olarak gösteriliyor.

Bir gazetecinin 21 yıl önce askerlik görevini yaparken, yüzbaşı üniformasıyla çektirdiği hatıra fotoğrafının hangi sebepten suç unsuru kabul edildiği ise anlaşılamadı.

2 gazetecinin kullandığı Bylock programı ve bir gazeteciden elde edildiği iddia edilen 1 dolar da deliller arasında sayılıyor.

İşte iddianamede yar alan gerçek dışı iddialardan bazıları:

– İddianamede, “Gazetecilerin yaptıkları haberlerle örgüt adına algı faaliyetlerinde bulunduğu anlaşılmıştır” deniliyor.

GERÇEKLERİ HALKA DUYURMA, FİKİRLERİNİ AKTARMA, ANALİZ YAPMA, YORUMDA BULUNMA, ELEŞTİRİ GETİRME GAZETECİLİK FAALİYETİDİR, TERÖR ÖRGÜTÜ KABUL EDİLEMEZ.

-İddianamede 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili hukuksuzluk yapıldı amaç “hükümete darbeydi” deniliyor.

OYSA 1 NUMARALI ŞÜPHELİ REZA ZARRAB ABD’DE AYNI SUÇLARDAN UZUN SÜREDİR TUTUKLU VE AYNI SUÇLAMALARLA İLGİLİ DAVA AMERİKAN YARGISI TARAFINDAN KABUL EDİLDİ. YARGILAMA DEVAM EDİLİYOR. KİMSE ABD YARGISI HÜKÜMETE DARBE YAPMAYA ÇALIŞIYOR DEMİYOR.

-Savcılık iddianamesinde hizmet hareketi için terör örgütü suçlaması yapılırken bu tespitin yargı kararıyla yapıldığı ifade ediliyor.

OYSA CUMHURİYET TARİHİNDE İLK KEZ BİR GRUP SİYASİ KARARLARLA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN EDİLDİ.

-İddianamede, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, İzmir Askeri Casusluk, Tahşiye, Selam Tevhid, silah yüklü MİT Tırları ve 17-25 Aralık gibi soruşturmalarla hükümete ve suçsuz insanlara kumpas girişiminde bulunduğu anlatılıyor. 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunan sözde örgütün 250’ye yakın insanı katlettiği, binlerce insanı yaraladığı ileri sürüyor.

OYSA BİR SAVCI SONUCU KESİNLEŞMEMİŞ BİR SORUŞTURMA YA DA DAVA HAKKINDA KUMPAS DEME HAKKINA SAHİP DEĞİL. TÜM BU İDDİALARLA İLGİLİ YARGILAMA VE SORUŞTURMALAR SÜRÜYOR.

-Gazeteciler hakkındaki iddianamede, “örgüt üyelerinin çocukluktan itibaren ışık evlerinde yetiştiği” ileri sürülüyor.

OYSA HİÇBİR ŞÜPHELİ GAZETECİ HAKKINDA BÖYLE BİR TESPİT YAPILAMAMIŞ.

-Örgüt üyelerinin okunmuş 1 dolar taşıdığı iddia ediliyor.

TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİ İÇİN DELİL KABUL EDİLEN 1 DOLARLARIN BU ŞEKİLDE EDİNİLDİĞİNE DAİR TEK BİR TESPİT DAHİ YOK.  ÜSTELİK 29 ŞÜPHELİ GAZETECİDEN SADECE BİRİSİNİN EVİNDEN 1 DOLAR BULUNMUŞ. HAVUZ MEDYASINDA ÇIKAN HABERLER DAYANAK KABUL EDİLMİŞ.

-İddianamede “Bylock’ proğramı şifreleme sistemi ile kurulmakta olup ancak örgüt içerisindeki başka bir kullanıcı tarafından şifre onaylandığında aktif olabilmektedir.”  Deniliyor.

BU BİLGİNİN DOĞRU OLMADIĞI İNTERNETTEN HERKESİN ULAŞABİLDİĞİ VE TELEFONUNA İNDİREREK KULLANABİLDİĞİ ORTAYA ÇIKMIŞTI. ÜSTELİK ÖRGÜT ÜYELİĞİ İLE SUÇLANAN 29 GAZETECİDEN SADECE 2’SİNİN BYLOCK PROGRAMI KULLANDIĞI TESPİT EDİLDİ. AYRICA HERKESE AÇIK OLAN BİR İLETİŞİM PROGRAMINI KULLANMAK SUÇ OLAMAZ.

-Zaman gazetesi matbaasına yapılan baskında Özgür Millet Gazetesi’nin ele geçirildiği iddiası

MİLLET GAZETESİ’NE ATANAN KAYYIMIN GAZETEYİ KAPATMASININ ARDINDAN ÖZGÜR MİLLET GAZETESİ DİYE BİR GAZETESİ HİÇBİR ZAMAN BASILMADI. GAZETENİN ESKİ ÇALIŞANLARI KENDİ ARALARINDA TEK SAYFA TASARLADIKLARI BİR DİJİTAL GAZETEYİ BİR KAÇ GÜN SADECE SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTI. HAVUZ MEDYASINDA ÇIKAN YALAN HABER İDDİANAMEDE DELİL KABUL EDİLDİ.

-Başka bir davada yargılanan Hidayet Karaca’nın Fethullah Gülen ile yaptığı iddia edilen telefon konuşması gazetecilerin örgüt liderinden aldıkları talimatlara göre hareket ettiğine delil olarak sunuluyor.

KARACA, BU TELEFON KONUŞMASININ KENDİSİNE AİT OLMADIĞINI, YAPILDIĞI İDDİA EDİLEN TARİHTE AMELİYAT GEÇİRDİĞİNİ VE YOĞUN BAKIMDA OLDUĞUNU ANLATMIŞTI. AYRICA YOUTUBE İSİMLİ SİTEYE YÜKLENEN KONUŞMANIN MONTAJ OLDUĞUNU, DOĞRU OLMADIĞI GİBİ HERHANGİ BİR MAHKEME KARARIYLA ELE GEÇMEDİĞİ İÇİN DE SAHTE OLDUĞUNU AÇIKLAMIŞTI.

-Samanyolu TV’de yayınlanan bir dizinin senaryosundaki replikler kumpas talimatı olarak gösteriliyor.

YARGILANAN GAZETECİLER ARASINDA NE SAMANYOLU TV’DE ÇALIŞAN NE DE DİZİ SENARYOSU YAZAN BULUNMUYOR. AYRICA DİZİ SENARYOSU ÜZERİNDEN NASIL KUMPAS TALİMATI VERİLEBİLECEĞİ MANTIKLI ŞEKİLDE AÇIKLANAMIYOR.

TANIKLARIN İFADELERİNDEKİ TUTARSIZLIKLAR

İddianameye giren tanık ifadelerinde ciddi çelişkiler ve yanlış bilgiler yer aldı. Tanıklardan Habertürk TV eski editörü Ömer Tekerek, ifadesinde 1 yıl birlikte çalıştığı bir çok ismi vererek bu kişilerin terör örgütü üyesi olmakla suçluyor. Ancak delil olarak çevresindekilerin ve kendisinin kanaati olduğunu söylüyor. Suçladığı gazetecilerin soruşturma konusu bile olmayan habercilik faaliyetlerini, örgütsel eylem olarak sunmuş.

Eski Habertürk muhabiri Yasemin Güner Çetin de Abdullah Kılıç’ın kendisine MİT soruşturması hakkında zorla yalan haber yaptırmaya çalıştığını ileri sürdü. Oysa MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığının doğru olmadığına dair Habertürk TV ekranlarından yaptığı haberin yalan olduğu ortaya çıkmıştı. Güneri Çetin’in iddiasına göre Abdullah Kılıç kendisine yaptıramadığı haberleri daha sonra işe aldığı Mustafa Gökkılıç’a yaptırıyordu. Oysa Mustafa Gökkılıç, Abdullah Kılıç’dan çok daha uzun süre önce Habertürk TV’de işe başlamıştı.

CUMHURİYETTEN DE KOVULMUŞTU

Cumhuriyet Gazetesinde çalışırken aynı kurumdaki adliye muhabiri meslektaşını darp ettiği için kovulan Ecevit Kılıç da 2009’da Habertürk TV’de Haber Müdür Yardımcısı olarak göreve başladığı esnada haber müdürünün Oğuz Usluer olduğunu, sonrasında Cuma Ulus, Abdullah Kılıç, Bülent Ceyhan, Ertuğrul Erbaş, Erdal Şen, Nurullah Arıkan ve Rıdvan Bıyık’ın da aynı kurumda çalışmaya başladıklarını ileri sürdü.

Oysa Ertuğrul Erbaş hiçbir zaman Habertürk TV’de görev yapmadı. Bülent Ceyhan da Habertürk Gazetesinde çalışıyordu ve hiç bir zaman TV kanalında görev yapmadı. MİT krizi ve 17-25 Aralık soruşturmalarıyla ilgili haberlere eleştiri getirdiği için işten çıkarıldığını ileri süren Ecevit Kılıç’ın bu süreçte Habertürk TV’de çalışmadığı da ortaya çıktı. Evindeki doğalgaz patlaması nedeniyle uzun süre tedavi altında kalan Kılıç, daha sonra da Habertürk TV’den kovulmuştu.

HIZLI HABERCİLİK HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA AYKIRI!

Tanıklardan Habertürk TV Editörü Mehmet Yeşilkaya ise 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili fezlekenin sabah erken saatlerde HabertürkTV’de olmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu savunarak meslektaşlarını suçladı. Oysa 17 Aralık yolsuzluk operasyonunu ve fezleke haberini ilk veren Habertürk TV değildi.  Yeşilkaya, 25 Aralık’ta ise 41 işadamına gözaltı kararının sadece Habertürk’te yayınlandığını ileri sürdü. 25 Aralık haberi bir çok haber kanalında ve internet sitesinde son dakika haberi olarak yer almıştı. Ayrıca 25 Aralık 2013 tarihinde NTV’de yayına katılan Erdoğan Bayraktar, istifa ettiğini açıklarken tüm talimatları dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan aldığını ve Başbakan’ın da istifa etmesi gerektiğini söylemişti.

Yine Habertürk TV Kültür Sanat Editörü Samed Karagöz de Abdullah Kılıç’ın bir haber sonrası, “Tayyip bey şimdi nasıl da küfür ediyordur. Üstadını nasılda yerle bir ettim” şeklinde ifadeler kullandığını ileri sürerek terör örgütü üyesi olduğunu iddia etmiş.

***

Tez’den hırsızlık yapılmış

Savcı Murat Çağlak’ın iddianamesinin tamamına yakını, Ankara’da 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili iddianameden, cemaate yönelik çatı iddianamesinden, Hrant Dink iddianamesinden, Hidayet Karaca’nın yargılandığı davada belgesi ortaya çıkarılamamış telefon konuşmasının geniş dökümü (ki görüşme gerçekten olmuş olsa bile mahkeme kararı olmadan elde edildiğinden delil kabul edilemez), Samanyolu TV’de yayınlanan dizi senaryosunda geçen replikler, Fethullah Gülen’in sohbetlerinden derlemelerden ve Gazi Üniversitesi’nda görevli öğretim görevlisi Zeynep Hazar’ın Basın Özgürlüğü ve Ulusal Güvenlik başlıklı tez çalışmasından yapılan ‘copy past’lardan oluşuyor. Savcı Çağlak’ın intihal yaptığı Zeynep Hazar’ın tezine hiçbir yerde atıfta bulunmuyor.

[Kemal Devran] 7.2.2017 [TR724]

Yok yok, herkes her şeyin farkında [Tarık Toros]

Hitler zulmü, 1930’ların Almanya’sında birebir bilinmiyordu. Nasıl bilinsin ki, medya vermiyordu, iletişim imkânları sınırlıydı. Fakat Alman halkı, mahallesinde olan bitenin farkındaydı. Nasıl olmasın ki. “Yahudi” diye, kapı komşunuz götürülmüş, kasabı manavı içeri tıkmışlar, işitmemeniz mümkün değil. Bugün durum böyle değil.

PERISCOPE’TAN CANLI

Maç günleri, internetten yapılan korsan yayınların her biri 40-50 bin takipçiye ulaşıyorsa… İsimsiz bir oyuncunun Instagram’daki “follower” sayısı, yeni başlayan dizisinin ilk bölümü bitmeden, 300’den 2 milyona çıkıyorsa, herkes her şeyin farkındadır. Hadi bunları bir yana bırakın, geçenlerde gündeme geldi de kıyamet koptu, “çocukları tecavüzcüsüyle evlendirme” meselesi… Ne oldu? İtiraz serbest olunca, başta kadınlar olmak üzere, toplum hafiften ayağa kalktı, konu editoryal açıdan “zararsız”dı, medya bodoslama daldı, TV’de açık oturumlar, canlı yayın konukları, vesaire… Hükümet, geri adım attı. Saray bile önergeyi veren AKP’lileri iyot gibi ortada bıraktı, klasik “Bana mı sordunuz” muhabbeti.

ÜÇ MAYMUN

Öyle “duymadım, görmedim, bilmiyorum” yok! Geçen, esnaf biriyle konuşuyoruz, seçmenin nispeten dengeli dağıldığı bir ilçede dükkânı var. “Yahu” dedi, “Referandumda ‘evet’ verecek kimseye rastlamadım. Gelen giden müşterileri de yokluyorum, herkes hayırcı.” Bu bir veri mi, değil elbette. Lakin, herkesin olan bitenin farkında olduğunu gösteren bir işaret. Onca propagandaya, yasaklamaya, itiraz eden her vatandaşın tutuklandığı müthiş “steril” ortama rağmen, “halkın mühim bölümünün sabrının taşma sınırında” olduğunu gösteren bir durum.

PİLOT YOK, JET ALIYORUZ!

Saçma salak işler oluyor. Ve bunlar hepimizin gözleri önünde cereyan ediyor. Öyle hafıza cetveline de gerek yok, güncel bir iki örnek vereyim: Silahlı Kuvvetler’deki 280 pilotun 100’ü tutuklanmış, 180’i de “itirafçı” olup salınmış, Suriye’de, Kandil’de hedefleri vuran jetleri onları uçuruyormuş (Buna Ege’de Yunan jetleri ile it dalaşını da ekleyebilirsiniz). Tuhaf olan şu ki, bir kısım “darbeciler” içeride, bir kısmı “dışarıda”. İçeride olan neden içeride olduğunu bilmiyor, dışarıda olan da görevinin başında bir yerleri bombalamakla meşgul. Geçen İngiliz Başbakanı ile savaş jeti anlaşması yaptılar, şu haber İngiliz basınında çıktı, “Türkiye’de jetleri uçuracak pilot yok, jetler hangarda yatıyor, bunlar halen yeni jet alıyor.”

GOOD MORNING..!

Bir yandan Varlık Fonu kurdular, Ziraat Bankası, THY, BOTAŞ, Halkbank, ne kadar şirket varsa “denetimden kaçırmak için” buraya devrediyorlar, öbür tarafından 30 büyükşehire 21 büyükşehir daha eklemeye çalışıyorlar. Niye? Tüm vilayeti parsellemek için. İlçe ilçe uğraşmak istemiyorlar. Düşünebiliyor musunuz, 80 bin nüfuslu Şırnak bile büyükşehir oluyor. Kaldı ki, kentin büyük bölümü yıkılmış halde… Sonra, CHP çıkıp diyor ki, “Paralel devlet yapılanması kuruldu!” Günaydın beyler, bayanlar. “Paralel” kelimesi demode oldu, ana muhalefet yeni uyandı, iyi mi..!

AYHAN BİLGEN NEDEN TUTUKLU?

Ya da ne bileyim, Ahmet Türk niye tutuklandı, Selahattin Demirtaş neden içeride, biliyor musunuz? Ne bir delil, ne de düzgün bir gerekçe var. Tutuklanan herkes “üyesi olduğu veya olmadığı halde örgüt üyesi.” Demem o ki, bu gerekçeyle TBMM’de alamayacağın vekil yok! Gün aşırı haberler yapıyor, okuyoruz: Örgüt soruşturmasını yürüten savcı, aynı örgüte üye olmaktan açığa alındı, yerine atanan da örgütten tutuklandı, bitmedi onu tutuklayan hakim de sonra örgüte üye çıktı, filan… Dramın daniskası ise şu; silsilenin en başındaki savcının tutukladıkları halen aynı örgütten içeride!

NE ABDÜLHAMİT NE DE ATATÜRK

O arada “tecavüzcüsü ile evlendirilen çocuklar” meselesi gibi, “zararsız konular” üzerinde tepinmeye devam. Galatasaray adasını isteyen Abdülhamit’in torununa bin tane laf söyleyenler, ülkeyi kendilerine tapulayanlara çıt çıkarmıyor! Bir de yani, tarihi şahsiyetleri kendi dönemi içinde değerlendireceksiniz. Yüz sene önce, Avrupa nasıldır, dünyada parlamentoların ve demokrasinin tuttuğu nokta nedir, bilmeden etmeden konuşuluyor. 30 sene içinde iki dünya savaşı yaşamış, travmalarla şekillenmiş bir dönemdir o dönem. “Kusura bakma bebeğim artık prenses benim” gibi banalliğe de lüzum yok. Suada olmayabilir ama, Osmanoğulları’nın nice malı mülkü müsadere edilmiş, Devlet maaş dahi bağlamamış, aç susuz pasaportsuz sürgün etmiş. Dönemler değiştikçe birileri birilerinin malına çökmüş, kendine tapulamış, efelenmeye ne hacet! Bu tartışmada en çok iç çekenler eminim, Rumlar ve Ermeniler oldu. Tutmamız gereken yol çok basit aslında; Evrensel kriterler etrafında bir toplumsal sözleşme yapacağız. İnsan hakları da belli, 70 sene önce yazılmış 30 madde.

EHLİYET… RUHSAT…

Konudan sapmayalım, herkes her şeyin farkında. Türkiye için güneş batıdan doğalı çok oldu. Şimdilerde pek çoğu kendi zaman dilimine göre fark ediyor. Ülke, cebindeki sürücü belgesi dışında başkaca bir ehliyeti olmayan insanların ülkesine döndü. Belki de, idare edemediğimiz şeylerden endişelenmeyi bırakmalıyız, vesselam.

[Tarık Toros] 7.2.2017 [TR724]

Hazine’den mal kaçırmak [Analiz: Semih Ardıç]

“Bu kadarına da cesaret edemezler.” cümlesinin Türkiye’de hükmü kalmadı. Özel mülkiyetin gaspından sonra şimdi de 79 milyona ait Kamu İktisadî Teşekkülleri (KİT) gasp ediliyor. Yangından mal kaçırmak deyimindeki gibi Hazine’den mal kaçırılıyor. Bakanlar Kurulu kararı ile milyarlarca lira kıymetinde KİT’ler, halka açık olup olmadığına bakılmaksızın Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildi.

Son 24 saatte Borsa İstanbul AŞ, Halkbank, Ziraat Bankası, Türk Hava Yolları, Türk Telekom, Posta ve Telgraf AŞ (PTT), Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme AŞ, Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve Boru Hatları İle Taşımacılık AŞ (BOTAŞ) gibi kritik, bir o kadar da nakit zengini kuruluşların mülkiyeti değişti. Devredilen şirketler arasında Türk Telekom, THY, Halkbank ve Borsa İstanbul gibi belli bir oranda hissesi Hazine’ye ait olanlar da var. BOTAŞ, Ziraat, PTT ve Eti Maden gibi tamamı Hazine mülkiyetinde olanlar da var. Bunların bir kısmı Hazine uhdesinde idi. Bir kısmı ise Özelleştirme İdaresi tarafından yönetiliyordu.

OHAL OLMASA BU KADAR ŞİRKET DEVREDİLEMEZDİ

Olağanüstü Hal (OHAL) kullanışlı bir aparat nasıl olsa. OHAL olmasa böyle bir devir işlemi KHK marifeti ile tahakkuk ettirilemezdi. Zira, Hazine Müsteşarlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında 4059 Sayılı Kanun, Hazineye Ait Taşınmazların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkında 4706 Sayılı Kanun ve Özelleştirme Uygulamaları Hakkında 4046 Sayılı Kanun başta olmak üzere onlarca kanunda değişiklik yapılması icap ederdi.

AKP’nin sahip olduğu çoğunluğa rağmen bu kadar hayatî değişikliklerin TBMM’den geçmesi aylarca, hatta senelerce sürerdi. Oysa son vakada OHAL sayesinde kimseye malumat vermeden, bir gecede imzalanıp yürürlüğe girdi. Anayasa’nın TBMM’ye verdiği bütçe ve denetim hakkını ilga eden KHK’nın hukukîliğini tartışmak abesle iştigal.

19 Ağustos 2016’da çıkarılan Varlık Fonu Kanunu’nun mevcudiyetine rağmen ‘hukuk dışı olduğuna dair’ tespitimde ısrarlıyım. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün hemen akabinde, TBMM’den alelacele geçtiği için ne kanun müzakere edildi ne de kamuoyu tehlikenin farkına varabildi. Kaos atmosferinde arada kaynadı gitti tabir-i caizse.

THY VE HALBANK EKONOMİYE KAZANDIRILDI, ÖYLE Mİ?

Üstelik kanunda bugün devrolunun kuruluşların hiçbirinin ismi geçmiyor. Kanun kamuya ait kaynakların ekonomiye kazandırılması maksadı ile çıkarılmışsa zaten ekonomik faaliyet gösteren, hatta halka açık işlem gören şirketleri fona devretmek neyin nesi? Varsa bir marifetiniz yeni bir THY, yeni bir Türk Telekom, yeni bir Halkbank tesis edin. Bunları büyütün, halka arz edin.

Bahsettiğim yol meşakkatli tabii. Hükûmet daha kolay ve kestirme yolu tercih etti. Hazırı yiyip bitirecekler. OHAL yetkileri giderek genişletilerek Hazine mallarının yağma edilmesinin önü açıldı. Ekonomi ağır bir krizde. Elde avuçta para kalmayınca, bankalar yandaş firmalara kredi vermekten imtina edince, yatırım yapılabilir ülke notu çöpe gidince KİT’lere göz diktiler. Bunun hazırlıklarından duyduğum endişeyi, “Varlık Fonu’nu ilk günden Yokluk Fonu haline getiren üst akıldan herşey beklenir.” diyerek tr724.com‘da (http://www.tr724.com/yokluk-fonu-haber-analiz-semih-ardic/) sizlerle paylaşmıştım. Aradan bir gün bile geçmedi, hadiseler maalesef endişelenmekte haklı olduğumu teyit etti.

KİT’LERİ SAYIŞTAY TEFTİŞİNDEN KAÇIRDILAR

Varlık Fonu ismi üzerinde kıyıda köşede kalmış varlıkların potansiyelini harekete geçirerek ekonomiye ilave kaynak temin etmek için kurulur. Bizde ise hazır şirketleri ayak bağı olan bürokrasinin elinden alıp ‘iyi çocuklar’a vermek şeklinde ilerliyor. Fona devredilen KİT’ler, Sayıştay’ın dolayısı ile TBMM’nin teftişinden kaçırılmış oldu. Şeffaflık yok, hesap vermek yok. Fonun sıhhatli işlememesi halinde devredilen şirketlerin iflas etme tehlikesine karşı hiçbir tedbir alınmamış. Yönetimin herhangi bir mesuliyeti de aranmayacak. Ne âlâ!  Gider teftişi yoksa suistimaller nasıl mani olunacak?

PETROL VE DOĞALGAZ GELİRİMİZ VARMIŞ! BİR BİZİM HABERİMİZ YOK

Katar, Kuveyt ya da Norveç gibi varlık fonu kuran memleketlerden mülhem böyle bir adım atıldığını söyleyenler lütfen şu suâllere cevap versin: “Türkiye’nin petrol, doğalgaz gibi bir emtiayı ihraç ederek elde ettiği gelirlerden müteşekkil bir bütçe fazlası var mı? Cari fazla mı veriyoruz?Türkiye geliri giderinden fazla olan kamu emeklilik sistemine sahip mi?”

Her üçünün cevabı ‘hayır’ ise Türkiye bütçe açığı, cari açık ve sosyal güvenlik açığı şeklinde üçüz açıklarlar boğuşuyorsa Varlık Fonu’nun geliri hangi gelir fazlası ya da emtiadan karşılanacaktır? Fonun gelirleri bu kadar muğlak iken giderlerinin şeffaf olması mümkün mü?

Hazine haricinde hazine mekanizması tesis etmenin ekonomiye maliyeti ağır oluyor. Mahfi Eğilmez’in şu tespiti fevkalade mühim: “Başka ülkeleri bilemem ama Türk tarihi bu tür mali buluşlarla doludur. III. Selim’in padişahlığı sırasında 1793 yılında İrad‑ı Cedid Hazinesi kurulmuş ve böylece Osmanlı İmparatorluğu’nda tek ve merkezi Hazine düşüncesinden ilk sapma ortaya çıkmıştır. Bunu Tersane Hazinesi ve Zahire Hazinesi izlemiştir. Sonraki dönemlerde Hazine sayısı artmaya devam etmiştir. Mukataat Hazinesi, Mansure Hazinesi, Redif Hazinesi, Darphane Hazinesi ve Maliye Hazinesi bunların en önemlileridir. Hazinelerin çoğalması Osmanlı mali sistemini rahatlatmamış, tam tersine mali disiplini alt üst etmiştir. Hazine sayısının artmasının Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde özel bir yeri vardır. 1839 yılında tek ve merkezi Hazine sistemine geri dönülmüştür.”

1980’lerde bütçe dışı fonlar moda idi. Fak-Fuk-Fon, Toplu Konut Fonu vb 1994 ve 2001 krizlerine sebebiyet vermişti.

YİĞİT BULUT, BAŞBAKAN’DAN DAHA YETKİN!

Fonun yönetimindeki isimlerin hepsi Saray’dan icazetli. Mehmet Bostan, Yiğit Bulut, Kerem Alkin, Himmet Karadağ ve Oral Erdoğan an itibarıyla Başbakan’dan daha etkin ve yetkindir. Hepsinin farklı şirketlerde bilmem kaç yönetim kurulu üyelikleri olabilir. Hepsini toplasanız bir Varlık Fonu etmeyeceği gibi artık ‘Paralel Hazine’nin anahtarları ellerinde ve her biri layüsel…

Bu bir Saray projesidir. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, TVF ile Türkiye’yi aile şirketi gibi yönetmek muradına nail oldu. Yakında gözüne kestirdikleri İş Bankası gibi mülkiyet hakkının kime ait olduğu öteden beri tartışılan kuruluşlara da ‘gel bakalım’ diyebilirler. Fona geçecek şirketlerin ille de Hazine ile iltisaklı çıkması şart değil. KHK ile evvela kayyım atanır, akabinde TMSF’ye, nihayetinde Türkiye Varlık Fonu’na devrolunur. Hukuk ilga edilmişse işte bu kadar basit. Türkiye’de artık hiçbir banka, şirket, grup veya holdingin teminatı yok. TMSF üzerinden yapılamayan işlemler için TVF devreye girdi bile.

Bu kadar yokluk içinde ismine Varlık Fonu demekle o fon refah artışı sağlamaz. Hatta sebep olacağı krizle vatandaşı yokluk ve yoksulluk girdabına sürükler. TVF’ye Duyun-ı Umumîye (Osmanlı’nın dış borçlarının tahsili için kurulan idare) denilebilir mi? Topyekun ekonomiye götüreceği istasyonu kast ediyorsanız olabilir. ‘Duyun-ı Umumî’den önceki son durak’ ifadesi de kullanılabilir.

Ben ‘Paralel Hazine’ ya da ‘Yokluk Fonu’ demeyi tercih ederim.

[Semih Ardıç] 7.2.2017 [TR724]

Bir adliye muhabirinin başına gelenler! [TR724 Özel Haber]

İsveç merkezli düşünce kuruluşu Stockholm Center for Freedom’ın Ocak sonunda yayımladığı rapora göre cezaevinde 191 gazeteci bulunuyor. 92 gazeteci hakkında da arama kararı bulunmakta. Sınır Tanımayan Gazeteciler adlı uluslararası kuruluşun 2016 raporuna göre, Türkiye basın özgürlüğü açısından özgür olmayan ülkeler arasında yer alıyor. Dünya’da hapisteki gazetecilerin yarısından fazlası Türkiye’de bulunmakta. Ayşenur Parıldak, 15 temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen başarısız darbe girişiminden sonra tutuklanan gazetecilerden biri.

11 Ağustos 2016 tarihinden beri cezaevinde olan Ayşenur Parıldak’ın ismini kamuoyu en son Cumhuriyet Gazetesi’ne yazdığı mektup ile duymuştu. Parıldak mektubunda kendisine yapılan kötü muameleden ve tacizden bahsetmiş, cezaevinde unutulmaktan korktuğunu söylemişti.

Tr724’ün ulaştığı bilgilere göre, Parıldak, 80 gün boyunca müebbet hapse mahkum olanların kaldığı tek kişilik hücrede kalmış. Şu an gündüz saatlerinde diğer mahkumlarla bir araya gelmesine izin veriliyor. Ancak saat 17’den sabaha kadar tekrar tek kişilik hücresine konuluyor.

Parıldak, hapisteki diğer meslektaşlarından birazcık şanslı kabul edilebilir. Çünkü haklarında iddianame hazırlanması çaresizce bekleyen onlarca gazeteciden farklı olarak bu hafta Ankara adliyesinde hakim karşısına çıkacak. Parıldak, 15 yıla kadar hapis cezası ile yargılanıyor.

Savcı, suçtan bahsetmemiş

Tr724, Ayşenur Parıldak’ın iddianamesine ulaştı ve iddianamedeki iddiaları inceledi. 7 sayfalık iddianamede Savcı İdris Ünal, Parıldak’ın silahlı terör örgütüne üye olduğunu iddia ediyor. Delil olarak da sosyal paylaşımlarını ve para hareketlerini gösteriyor. Savcı “subjektif haber” yapmakla suçladığı Parıldak’ın hangi haberinin suç teşkil ettiğine ise yer vermemiş.

Bilindiği gibi hükümetin kontrollündeki mahkemeler bir sivil toplum hareketi olan Hizmet Hareketi’ni bir terör örgütü olarak tanımlıyor. Hizmet hareketi ile iltisaklı herkesi terör örgütü üyesi olarak görüyor. Hükümet, 15 temmuz darbe girişiminden hizmet hareketini sorumlu tutuyor. ABD’de yaşayan Fethullah Gülen uluslararası bir komisyonun darbe iddialarını araştırmasını önermiş ancak bu teklif hükümet tarafından cevapsız kalmıştı. Avrupa Birliği İstihbarat Merkezi (Intcen)’in raporunda darbe teşebbüsünün arkasında Gülen olmadığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tasfiyeler için önceden haberini aldığı darbeyi fırsata çevirdiği iddiaları yer almıştı. 14 Ocak 2017 tarihinde New York Times gazetesinde çıkan başyazıda da Türk hükümetinin Gülen’in darbe suçlamasıyla sınır dışı edilmesi için hiçbir bir delil sunamadığını belirtmişti.

Copy-paste suçlama

Savcı, iddianamesinin ilk kısmında büyük ihtimalle kendisinin bile tamamını okumadığı önceki iddianamelerden alıntı yaparak Hizmet Hareketi’nin bir terör örgütü olduğunu iddia ettikten sonra genç muhabirin bu örgüt ile ilişkisini anlatmaya çalışıyor.

İddianameye göre Ayşenur Parıldak’a yapılan gözaltı operasyonu bir ihbar ile başlamış. 155’e gelen ihbara göre aynı zamanda bir hukuk öğrencisi olan Parıldak’ın sınavlarından sonra kaçacağı iddia edilmiş. Ancak darbe ve akabinde yoğun gazeteci tutuklamalarının başlamasından 20 gün sonra bile kamuya açık yerlerde bulunan, sınavlarına giren ve saklanma ihtiyacı hissetmeyen birisin neden kaçmak istediği ile ilgili somut bir bilgi yok. Bilindiği gibi Parıldak Ankara Üniversitesi kampüsünde gözaltına alınmıştı.

Staj yapmak suç, gazetenin yöneticileri masum!

Savcı, Ayşenur Parıldak’ın 2011 yılında F..ö/PDY’ye ait olduğunu iddia ettiği Taraf Gazetesi’nde stajyer olarak çalışmasını terör örgütü ile ilk teması olarak anlatıyor. 2011 yılında 21 yaşında olan Parıldak’ın bir stajyer olarak neler yaptığına yer vermemiş.  Savcının 2011 yılında örgütün yayın organı olarak tanımladığı Taraf Gazetesi’nin yayın koordinatörlüğünü şu an AKP milletvekili Markar Eseyan yapıyordu. Yazı işleri müdürü de hükümet destekçisi ve Gülen cemaati muhalifi Yıldıray Oğur’du. Yine AKP milletvekili Orhan Miroğlu ile bugün Erdoğan’ın kalemşörlerinden Hilal Kaplan ve Melih Altınok köşe yazarı olarak görev almaktaydı. Savcı 2012-2016 yılları arasında Zaman Gazetesi’nde çalıştığını belirttiği Parıldak’ın hizmet hareketi ile iltisaklı davaları takip etmesini suç olarak saymış. Bir adliye muhabirinin dava takip etmesinin suç sayılması ile ilk defa karşılaşıyoruz. Savcı şüphelinin subjektif ve tek taraflı haber yaptığını iddia ederken bu haberlerin hangisi olduğuna ise yer vermemiş, iddianamede bir tane haber örneği bulunmuyor. Kaldı ki haberlerin yanlı olup olmaması mahkemenin ilgi alanına girmese bile bu iddia doğru kabul edildiğinde Türk Ceza Kanunu’nda böyle bir suç yok.  Ayrıca Parıldak’ın hakim ve savcıları eleştirmesine de delil olarak yer verilmiş. Bu da yine aynı şekilde suç olarak nitelendirilebilecek bir durum değil.

Tweet’ten suç!

Savcının iddianamesini dayandırdığı bir diğer konu ise Parıldak’ın  twitter mesajları. Parıldak’ın yaklaşık 3 yıl önce yani 2014 yılında atmış olduğu ve yargıyı eleştiren tweetleri delil olarak iddianamede yer alıyor. Savcı, Parıldak’ın anayasa mahkemesinden bir fotoğrafın altına “bir dahakine ne amaçla geliriz bilinmez” mesajını da suç olarak kabul ediyor. Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi bakanların ve cumhurbaşkanının yargılandığı tek yetkili mahkeme. Savcı, cumhurbaşkanı veya bakanların anayasa mahkemesinde yargılanmaları ile ilgili bir imadan rahatsız oluyor ve suç sayıyor. Halbuki aynı şekilde binlerce açıklama, sosyal medya paylaşımı, haber ve köşe yazısı var iken sadece genç bir muhabirin düşüncesi suç sayılıyor. Tweet alıntılarındaki en büyük skandal ise Parıldak’ın darbe gecesi yaşanan şiddet ile ilgili kaygılarını anlatmasını da darbeye destek olarak algılamış. P24 sitesine ait bir tweeti RT etmesini de  suç delili olarak kayda geçmiş.

Kuşkusuz Parıldak’ın iddianamesinde geçen en absürt ayrıntı Parıldak’ın Fuatavni olarak bilinen twitter fenomeni ile olduğu iddia edilen yazışmaları. Savcı, Fuat Avni’nin twitterda Parıldak’ı takip etmesini bir suç olarak kabul ediyor. Ancak Fuat Avni halihazırda 180 kişiyi takip ediyor. Bunların arasında gazeteciler, sanatçılar, politikacılar ve haber siteleri bulunmakta. Aynı şekilde Fuat Avni’nin takip ettiği kişiler hakkında bir işlem yapılmış mı? Hayır. Savcı, Parıldak’ın Fuat Avni ile DM aracılığıyla özel haberleştiğini iddia ediyor. Ne yazışılmış, yazışıldıysa bu yazışmalarda ne gibi bir suç unsuru var iddianamede yok. Kaldı ki bir gazeteci için herkes haber kaynağıdır. Bir saniye için savcının iddialarını kabul etsek; Fuat Avni ve Parıldak aynı örgüte mensup iki kişi olduğunu varsaysak, iki örgüt üyesinin herkese açık, teknik olarak takip edilmesi kolay ve ispatlanabilecek bir şekilde haberleşmeleri nasıl açıklanabilir? Yine aynı mantıkla DM’den yazışmaya ne ihtiyaçları olabilir? Fuat Avni’nin 3 milyona yakın takipçisi bulunuyor. Neredeyse bütün gazeteciler ister muhalif ister yandaş olsun bu hesabı takip ediyor.

İddianamenin son kısmı mali faaliyetlere ayrılmış. Savcı anlaşılmaz bir şekilde Ayşenur Parıldak’ın bir muhabir arkadaşına 600 lira ve babasının tam 4 yıl önce ABD’deki bir okula gönderdiği 1933,5 liralık banka havalelerine yer vermiş. Bir insan babasının 4 yıl önceki suç unsuru içermeyen bir banka  havalesinden nasıl sorumlu tutulabilir?

Banka kayıtları ile ilgili kısımda büyük bir de skandal var. Parıldak’ın arabasının satışı için vekalet verdiği kişiden aracının satışı ile ilgili gelen parayı (25 bin lira) anormal faaliyet olarak kayda geçilmesi. Savcının iddianamesinde bu aracı şahsın onlarca arabanın satış işlemini gerçekleştirdiği bilgisinin yer almasına rağmen neden bu şekilde bir suç atfettiği ise belirsiz. Savcıya göre araç devir kayıtları birbirine uymuyor. Yani ortada bir araç satışı olduğunu kendisi kabul ediyor. TR724, Parıldak’ın avukatının araç satışı ile ilgili gerekli tüm belgeleri mahkeme heyetine sundukları bilgisine ulaştı.

Sonuç olarak Ayşenur Parıldak’ın örgütlü olarak nasıl bir terör faaliyeti içerisinde olduğu iddianamede ispatlanmamış. Aynı şekilde suç unsuru içermeyen tweetleri ve Fuatavni ile yaptığı iddia edilen yazışmalarda nasıl bir kanuna karşı eylem içerisinde olduğu bilgisi mevcut değil. Yine aracının satışından kaynaklanan banka havalesinin şüpheli işlem olarak görülmesi büyük bir hata.

6 aydır hapiste bulunan ve kötü muameleye maruz kalan Parıldak’ın ilk duruşmasında beraat etmesi ya da bugünün Türkiye’sinde bir teselli olarak tutuksuz yargılanması gerekmektedir.

[Kadir Bayer] 7.2.2017 [TR724]