Koronavirüs Günlüğü: En çok ölümün görüldüğü üçüncü ülke

Dünyada yeni tip koronavirüs vaka sayısı 3,2 milyonu geçti. Ölü sayısı da 230 bine yaklaştı. İngiltere, İspanya ve Fransa’yı geçerek dünyada en çok ölümün görüldüğü üçüncü ülke oldu.

BOLD – ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi’nin derlediği verilere göre (TSİ 15.00 itibariyle) dünya genelinde koronavirüs vaka sayısı 3 milyon 207 bin 248 oldu. Bunlardan 228 bin 57’si hayatını kaybederken, 985 bin 957 kişi de virüsü yenmeyi başardı. İngiltere, yaşlı bakım evlerinde hayatını kaybedenlerin eklenmesiyle birlikte İspanya ve Fransa’yı geçerek, en çok can kaybının yaşandığı üçüncü ülke oldu.

ABD’DE CAN KAYBI 60 BİNİ GEÇTİ

ABD’de koronavirüs yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı 60 bini geçti. Son açıklanan verilere göre ABD’de 61 bin 670 kişi yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle hayatını kaybetti. Dünyadaki toplam vaka sayısının 3’te biri de ABD’de. ABD’de toplam vaka sayısı 1 milyon 64 bin 737.

ABD’Lİ İLAÇ FİRMASINDAN İYİ HABER

Gilead Sciences firması, klinik denemelerine Mart ayında başladığı Remdesivir adlı antiviral ilacın, hastalara erken aşamasında uygulanması durumunda koronavirüsün yol açtığı belirtileri hafiflettiğini açıkladı. Firma yetkilileri, erken tedavi gören hastaların yüzde 62’sinin hastaneden taburcu olduğunu, ilaca daha geç başlatılan hastalar arasındaysa bu oranın yüzde 49 olduğunu kaydetti. 397 hastayla yapılan klinik çalışmada, ilacın 5 ila 10 günlük kullanım dozunun, ağır koronavirüs belirtileriyle hastaneye yatanlar üzerindeki güvenliği ve etkisi değerlendiriliyor. Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü’nün Remdesivir üzerinde yürüttüğü ayrı bir çalışmada da hedefe ulaşıldığını bildiren firma, araştırma sonuçlarının ayrıntılarını paylaşmadı. Koronavirüs üzerinde etkili olup olmayacağı yakından izlenen ilaçla ilgili kısmi ön verilerin olumlu olması geçtiğimiz haftalarda borsaları yükseltmiş ve Gilead Sciences firmasının değerini yüzde 10 oranında arttırmıştı.

PFIZER, İNSANLAR ÜZERİNDE DENEYLERE BAŞLADI

ABD’li ilaç devi Pfizer için çalışan Almanya’da bir firma, bu yılın sonuna kadar geniş kapsamlı uygulamaya geçme hedefiyle, Kovid 19’un olası aşısını insanlar üzerinde denemeye başladı. Pfizer, deney aşamasındaki aşının, gelecek hafta ABD’de de test edilmeye başlanacağını duyurmuştu. Şirket, acil durumlardaki kullanıma sunulmak üzere sonbahar dönemine kadar bir aşı kullanıma sunmayı amaçlıyor.

ABD EKONOMİSİ 2020’NİN İLK ÇEYREĞİNDE YÜZDE 4,8 DARALDI

Amerikan ekonomisi, korona pandemisinin ekonomik faaliyetleri durdurmasıyla birlikte 2020’nin ilk çeyreğinde yüzde 4,8 oranında daraldı. Pandeminin yol açtığı ekonomik resesyon süreci, Amerikan tarihinin en uzun süreli ekonomik genişleme sürecini de sonlandırmış oldu. ABD Ticaret Bakanlığı, gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) altı yıl sonra ilk kez düşüş kaydettiğini bildirdi. 2008’in son çeyreğinde, Büyük Resesyon sırasında yıllık yüzde 8,4’lük oranla en sert düşüşü yaşayan ekonomi, o dönemden bu yana ilk kez benzer düzeyde geriledi.

ABD’DE 30 MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI

Amerika Birleşik Devletleri’nde 30 milyondan fazla insan koronavirüs salgını nedeniyle işini kaybetti. ABD Çalışma Bakanlığı Perşembe günü Washington’da yaptığı açıklamada, yalnızca geçen hafta 3 milyon 840 bin kişinin işsiz olarak kayıtlara geçtiğini açıkadı.

ELON MUSK: KORONAVİRÜS ÖNLEMLERİ FAŞİSTLİK

Tesla ve SpaceX’in kurucusu Güney Afrikalı girişimci Elon Musk, ABD’de koronavirüs salgınına karşı uygulanan sosyal mesafe ve karantina önlemlerinin Anayasa’ya aykırı ve “faşistçe” olduğunu öne sürdü. “Amerikalılara kahrolası özgürlüklerini geri verin” dedi. Elon Musk, geçtiğimiz aylarda 33,4 milyon takipçisinin olduğu Twitter’dan yayımladığı mesajlar nedeniyle salgını ciddiye almamak ve yanlış bilgiler paylaşmakla suçlanmıştı. Çocukların hastalığa karşı bağışıklığı olduğunu savunan Musk, fabrikalarını geç kapattığı için de eleştirilmişti. 38,5 milyar doları aşan servetiyle dünyanın en zengin 22. kişisi olan Elon Musk’ın şirket toplantısından sonra attığı mesajlarda da koronavirüs önlemlerinin kaldırılması çağrısında bulundu ve “İnsanlara özgürlüklerini geri verin. Amerika’yı özgürleştirin” dedi.

İTALYA’DA CAN KAYBI 27 BİN 682’YE YÜKSELDİ

İtalya’da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınında hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 323 artarak 27 bin 682’ye yükseldi. Sivil Savunma kurumundan yapılan yazılı açıklamada ülkedeki aktif koronavirüs vaka sayısının 548 azalarak, 104 bin 657’ye gerilediği, Kovid-19 bulaşanların toplam sayısının ise 203 bin 591 olduğu kaydedildi. Yoğun bakımda tedavi görenlerin sayısındaki düşüş bugün de sürdü. Dün 1863 olan sayının bugün 1795’e gerilediği kaydedildi.

İTALYA’DA KORONA TEDBİRLERİ SUÇ ORANLARINI DÜŞÜRDÜ

İçişleri Bakanlığı, İtalya’da suç oranının korona virüsü salgınına karşı tedbirlerin uygulandığı Mart ayında yüzde 66,6 azaldığını açıkladı. Mart ayında ülke genelinde 68 bin 69 suç kayıtlara geçti. Bu sayı, 2019’un Mart ayında 203 bin 723’tü.

İTALYA’DA EKONOMİ İLK ÇEYREKTE YÜZDE 4,7 DARALDI

İtalya’da ekonomi, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının etkisiyle yılın ilk çeyreğinde yüzde 4,7 daralarak 1995’ten bu yana en keskin küçülmeyi kaydetti. İtalya Ulusal İstatistik Kurumu’nun (ISTAT) öncü verilerine göre, ülkede GSYH, yılın ilk çeyreğinde bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 4,7 geriledi. Beklenti ekonominin yüzde 5 daralması yönündeydi. Kovid-19 salgınının en fazla etkilediği ülkelerden biri olan İtalya’da, ekonomi geçen yılın son çeyreğinde yüzde 0,3 küçülme kaydetmişti. Böylece Avro Bölgesi’nin Almanya ve Fransa’dan sonra üçüncü büyük ekonomisi olan İtalya, iki çeyrek üst üste daralarak teknik olarak resesyona girmiş oldu.

İNGİLTERE CAN KAYIPLARINDA AVRUPA’DA 2. VE DÜNYADA 3. OLDU

İngiltere’de bugüne kadar yalnızca hastanelerdeki ölü sayısı kayıtlara geçiyordu, ancak dün yapılan açıklamayla bundan böyle bakımevi ve huzurevlerindeki ölümlerin de resmi kayıtlara geçeceği belirtilmişti. Bu durum ölü sayısının aniden yükselmesine neden oldu. Bir gün önce 21 bin 678 olan ölü sayısı Çarşamba günü 26 bin 97 olarak açıklandı. Böylece İngiltere, Avrupa’da koronavirüs nedeniyle en çok ölüm yaşanan ikinci ülke konumuna geldi. Bu da İngiltere’nin ölü sayısında Fransa ve İspanya’yı geride bıraktığını gösteriyor. İngiltere bu rakama göre dünya genelindeyse birinci İtalya ve ikinci ABD’nin ardından üçüncü sırada yer alıyor.

İSPANYA’DA 268 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ

İspanya’da Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 268 artarak 24 bin 543’e çıktı. Ülkede dün 325 olarak açıklanan günlük ölü sayısı, bugün 268’e düştü. İstatistiklere göre, bununla 19 Mart’tan (228 ölü) bu yana Kovid-19 teşhisi konulan hastalarda günlük en düşük ölüm sayısı kaydedildi. Salgından ölenlerin toplam sayısı da 24 bin 543’e ulaştı. PCR testlerine göre verilen toplam vaka sayısı ise son 24 saatte 816 artışla 213 bin 435’e çıktı. Bunun, İspanya’da olağanüstü halin ilan edildiği 14 Mart’tan bu yana vaka sayısındaki en düşük artış olması dikkati çekti.

FRANSA’DA ÖLÜ SAYISI 24 BİNİ GEÇTİ

Fransa’da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 24 bin 87’ye yükseldi. Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, virüs tespit edilen kişi sayısı son 24 saatte 626 artışla 198 bin 215’e ulaştı. Ülkede yoğun bakımda bulunanların sayısı 21 gündür düşmeye devam ediyor.

FRANSA EKONOMİSİNDE SON 70 YILIN EN BÜYÜK DARALMASI

Fransa’da GSYİH’nın yılın ilk üç aylık çeyreğinde yüzde 5,8 oranında düşüş kaydettiği bildirildi. Milli İstatistik Kurumu, ülkenin resmen resesyona girdiğini teyit ederek daralmanın büyük ölçüde Mart ayı ortasında koronavirüs salgını nedeniyle uygulamaya sokulan kısıtlayıcı önlemlerden kaynaklandığını bildirdi. 2020’nin ilk çeyreğindeki verilerin, GSYİH kayıtlarının çeyrekler bazında tutulmaya başladığı 1949 yılından bu yana kaydedilen en düşük seviye olduğu belirtildi. Fransa’da 2019’un son çeyreğinde de GSYİH’da yüzde 0,1’lik düşüş kaydedilmişti.

ALMANYA’DA 4 GÜN ÜST ÜSTE VAKA SAYISINDA ARTIŞ

Almanya’da yeni koronavirüs vaka sayısı Robert Koch Enstitüsü verilerine göre bir günde bin 478 artarak 159 bin 119’a yükseldi. Böylece ülkede dört gün üst üste yeni vaka sayısında artış yaşandı. 173 kişinin daha yaşamını yitirmesiyle toplam ölü sayısı da 6 bin 288’e ulaştı. Almanya’da bulaştırma katsayısı ise 0,75’e geriledi. Bu, koronavirüslü on kişinin virüsü ortalama 7,5 kişiye bulaştırdığı anlamına geliyor. Salgının kontrol altına alınabilmesi için katsayının 1’in altında olması gerekiyor. Almanya geçen hafta koronavirüs için alınan önlemleri gevşetmeye başlamıştı. Yetkililer, dört gün üst üste görülen vaka sayısındaki artışın, önlemlerin gevşetilmesiyle bağlantılı olup olmadığı konusunda kesin bir hükme varmıyor. Ama ülkedeki anketler, Almanların önlemlerin gevşetilmesinde hızlı davranılmasından yana olmadıklarını gösteriyor.

ALMANYA’DA 300 BİNDEN FAZLA KİŞİ İŞİNİ KAYBETTİ

Koronavirüs salgınının yol açtığı kriz nedeniyle Almanya’da son dört haftada 308 bin kişinin işini kaybettiği açıklandı. Böylece işsiz sayısı 2 milyon 600 bine yükselirken, kısa çalışma ödeneğine başvuranların sayısı bugüne kadar görülmeyen ölçüde artarak 10 milyonu buldu.

ÇEKYA: SALGINI KONTROL ALTINA ALDIK

Çekya (Çek Cumhuriyeti) salgını kontrol altına aldığını, kademeli olarak karantina uygulamalarının hafifletileceğini açıkladı. Ülkede art arda 8 gündür yeni vaka sayıları yüzün altına düştü ve Sağlık Bakanı, bulaşma oranının 0,7’ye gerilediğini belirtti. Ülkede bugüne dek görülen toplam vaka sayısının 7.581 olduğu belirtilirken Mayıs sonuna kadar bu sayının 7.900-9.700 aralığında kalacağı öngörülüyor. Çek Cumhuriyeti’nde bugüne dek salgın nedeniyle 227 kişi de hayatını kaybetti.

İRAN’DA CAN KAYBI 6 BİNİ AŞTI

İran’da yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 71 artarak 6 bin 28’e yükseldi. Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Kiyanuş Cihanpur, devlet televizyonundan canlı yayınlanan açıklamasında, son 24 saatte Kovid-19 nedeniyle ülke genelinde 71 kişinin daha yaşamını yitirdiğini ve 983 yeni vaka tespit edildiğini duyurdu. Böylece ülkede Kovid-19 kaynaklı can kaybının 6 bin 28’e çıktığını aktaran Cihanpur, toplam vaka sayısının ise 94 bin 640 olduğunu bildirdi.

BREZİLYA’DA KOVİD-19’DAN ÖLENLERİ SAYISI ÇİN’İ GEÇTİ

Güney Amerika ülkesi Brezilya’da, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle son 24 saatte 449 kişi hayatını kaybetti. Böylece Brezilya, Çin’in açıkladığı 4 bin 637 can kaybını da aşarak en fazla ölümün yaşandığı ülkeler sıralamasında dokuzunculuğa yükseldi. Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, ülkede Kovid-19 yüzünden ölenlerin sayısı 449 artışla 5 bin 466’ya, virüsün görüldüğü kişi sayısı da 6 bin 276 artarak, 78 bin 162’ye yükseldi. Nüfusu 210 milyona yaklaşan Brezilya, Latin Amerika’da Kovid-19 salgınından en çok etkilenen ülke konumunda bulunuyor. Bölgede ilk Kovid-19 vakası ve virüs kaynaklı ölüm de Brezilya’da gerçekleşmişti.

RUSYA’DA VAKA SAYISI 100 BİNİ GEÇTİ

Rusya Koronavirüs Enfeksiyonu Kontrol ve Önleme Merkezinden yapılan açıklamaya göre, son 24 saatte 7 bin 99 kişide daha Kovid-19 görülmesiyle vaka sayısı 106 bin 498’e çıktı. Ülkede 1333 hastanın iyileşmesiyle sağlığına kavuşanların sayısı 11 bin 619, ölü sayısı ise 101 artarak 1073 oldu.

GÜNEY KORE’DE YURT İÇİ KAYNAKLI VAKAYA RASTLANMADI

Güney Kore’de Kore Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinden (KCDC) yapılan açıklamada, ülkede son 24 saatte 4 kişide yeni tip koronavirüse rastlandığı ve yeni vakaların tamamının yurt dışı kaynaklı olduğu belirtildi. Ülkede 15 Şubat’tan bu yana ilk kez yurt içi kaynaklı bir vakaya rastlanmadığına dikkat çekilen açıklamada, bunun, aynı zamanda iki aydan fazla süre sonra kaydedilen en düşük günlük vaka artışı olduğu ifade edildi. Açıklamada, ülkede şimdiye kadar görülen toplam Kovid-19 vaka sayısının 10 bin 765’e çıktığı ve virüs nedeniyle 247 kişinin hayatını kaybettiği, 9 bin 59 kişinin de iyileştiği bildirildi.

KÜRESEL KARBON SALINIMI YÜZDE 8 AZALDI

Koronavirüs nedeniyle, seyahatlerin durma noktasına gelmesi ve iş nedenli enerji kullanımının azalması ile küresel karbon salımının yüzde 8 azaldığı açıklandı.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın yaptığı hesaplamaya göre, yaşanan bu düşüş, 2008 yılındaki küresel ekonomik krizin altı katı olacak.

Zehirli gazların salımının, son 10 yılın en düşük seviyesine düşmesi bekleniyor.

[Bold Medya] 30.4.2020

Cezaevinde kansere yakalanan gazeteciye kelepçeli kemoterapi [Sevinç Özarslan]

Cezaevinde pankreas kanseri olan gazeteci Mevlüt Öztaş’a kelepçeli kemoterapi yapılıyor. Şubat 2018’den bu yana tutuklu olan Öztaş, hayati tehlikesine rağmen hala tahliye edilmedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Kapatılan Cihan Haber Ajansı Uşak Temsilcisi Mevlüt Öztaş, bugün ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde son durumuna dair bilgi verdi. Koronavirüs nedeniyle ameliyatının ertelendiğini söyleyen Öztaş, “Doktorlar, kemoterapi ile çözüm bulabilirsek bu şekilde devam edelim, dediler. 21 günde bir kür verecekler. Kemoterapi verirlerken bazı gardiyanlar yardımcı oluyor, kelepçe takmıyorlar ama başgardiyan takılmasını istedi” dedi.

İÇ ORGANLAR GİDİYOR

Karaciğer yetmezliği olduğunu da belirten Öztaş, “İç organlar da gidiyor. Bu süre içerisinde cezaevinde kalıp kalamayacağımla ilgili heyet bir rapor verecekmiş ona göre planlama yapacaklarını söylediler”  ifadelerini kullandı.

DEMİR PARMAKLIKLI HASTANE KOĞUŞU

Ankara Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde böyle bir yerde tedavi gören Öztaş’a bir de yatağında kelepçe takıldı.

Şubat 2018’de tutuklanıp Uşak E Tipi Cezaevine, daha sonra da Afyon Cezaevine sevk edilen Öztaş, bir ay önce apar topar Ankara Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı. Geçen hafta pankreas kanseri teşhisi konulan Öztaş, hastanenin bodrum katında, demir parmaklıklı bir odada tedavi görüyor. Tutuklu gazeteci Öztaş, cezaevine girdiğinden bu yana birçok hastalıkla mücadele ediyordu. Önce fıtık, sonra safra kesesi ameliyatı oldu. Cezaevi şartlarından dolayı böbrek yetmezliği, hipertansiyon ortaya çıktı. Astım hastalığı ilerledi. Mahkeme süreçlerinde rahatsızlıklarını belirtmesine rağmen 9 yıl 3 ay ceza verilen Öztaş’ın dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Öztaş’ın durum bildirir raporu İstinaf Mahkemesine bir dilekçe ile sunuldu.

DESTEK OLAN HERKESE TEŞEKKÜR ETTİ

Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, “Babama sosyal medyada herkesin kendisine destek olduğundan bahsettim. Ağladı, bana belli etmemeye çalıştı bir süre ama sesi titredi. Sesini duyuran herkese selam söyledi, çok teşekkür etti” diye konuştu. Büşra Öztaş babasının durumunu KHK TV’ye de anlattı.


[Sevinç Özarslan] 30.4.2020 [Bold Medya]

Risk altındaki akademisyenlere mesleğine devam fırsatı: 25 bin $’a kadar destek

Risk altındaki akademisyenler ve akademisyenliğe devam etmek isteyenler için Avrupa ve Amerika’daki destek programları ve başvuru linkleri.

BOLD – Yüksek lisans veya doktora yapmış ve akademisyenliğe devam etmeyi planlayan risk altındaki kişiler için Avrupa’da çok sayıda fırsat bulunuyor.

Destek programlarıyla tehdit veya risk altındaki akademisyenlere, mülteci durumunda olanlara bir fon çıkarmak. Böylelikle devlet desteğinin verildiği ülkelerde devlet desteği yerine alternatif bir yol bulunması ve ayrıca kişinin akademik kariyerine hızlıca kaldığı yerden devam edebilmesi amaçlanıyor.

Destek veren kurumlar tek çatı altında olmamakla beraber ortak hareket ediyorlar. Özellikle SAR (Scholar at Risk) kuruluşuna, içinde bulunulan durumu anlatır bir şekilde başvuru yapılması gerekiyor. (https://www.scholarsatrisk.org/secure-submission/)

Bu kuruluşlardan kabul alındığında birçok kurumun-kuruluşunda kapısı açılmış oluyor. Bazı kurumlar başvurucunun gerçekten ‘tehdit veya risk altında akademisyen’ olup olmadığını belgeyle görmek istiyor. SAR’ın kanaati de delil olarak kullanılabiliyor.

Ülkelere göre farklılık gösteren kurumlar var. Başvuru yapılabilecek alternatif kuruluşların genel listesine ise aşağıdaki linkten ulaşılabilir. Onlarca alternatif fon veren kurum ve kuruluş var: https://www.scholarrescuefund.org/sites/default/files/assets/alternative_sources_of_funding_sept_2018.pdf

Bunun yanısıra SAR ile beraber ortak hareket eden New York merkezli önemli bir uluslararası kuruluş daha bulunuyor. Bazı ülkelerde şubeleri de var. Genelde yılın bazı dönemlerinde başvuru kabul ediyorlar. Yıllık 25,000 dolar burs veriyorlar:
https://www.scholarrescuefund.org/scholars

Basvuru için kriterlerinin listesine Türkçe olarak ise şu linkten ulaşılabilir:

https://www.scholarrescuefund.org/sites/default/files/assets/iie-srf_turkish_0.pdf

Bunun yanısıra Almanya’da olanlar için sözkonusu kuruluşlar arasından en iyisi denilebilecek bir kurum var. Fakat burada başvurucu bizzat başvuru yapamıyor. Bir kurum-hastane-üniversite tarafından desteklenmesi ve bizzat o kurumun başvuru yapması isteniyor. Başvuru için doktora ve sonrası olması ve proje yazma şartları var. Ama aralarında en uzun ve en fazla fon sağlayan bu kurum. Bu fon ile ilgili tüm kriter ve bilgiler için link:

https://www.humboldt-foundation.de/web/philipp-schwartz-initiative-en.html

https://www.humboldt-foundation.de/web/sar-germany-section-en.html

Almanya için diğer alternatifler ise şöyle:

https://www.humboldt-foundation.de/web/programmes.html

https://www.wusgermany.de/de/wus-service/wus-aktuelles/fluechtlinge-und-hochschulen-deutschland

Aşağıdaki linkten ise daha fazla bilgi, akademi veya akademi dışı kariyer olanakları ve daha fazlasını seminere katılıp öğrenilebilir. Bunun için zaman zaman Zoom toplantıları da düzenleniyor.

https://www.maynoothuniversity.ie/sar-europe/events/inspireurope-2020-virtual-stakeholder-forum

https://zoom.us/webinar/register/WN_loV7g4PhQIC2zNZYeAoLYg

[Bold Medya] 30.4.2020

Balık istifi getirildik, hasta olmayanlar hasta olmuştur

Corona virüsü önlemleri kapsamında Londra'dan Türkiye'ye getirilerek Çankırı'daki bir yurda yerleştirilen Mehmet Okan, uçakta sosyal mesafe kuralına uyulmadan yolculuk yaptıklarını söyledi. Her şeyin plansız yapıldığını dile getiren Okan, "Havaalanında 10 saat bekledik. Normal zamanda 100 Sterlin olan bileti 221 Sterline aldık. Uçakta balık istifi oturduk. Bir koltuk bile boş bırakılmadı. Hasta olmayanlar da hasta olmuşlardır" diyerek tepki gösterdi.

İsveç’te corona virüsü teşhisi koyulan ve tedavi edilmeyerek evine gönderilen Emrullah Gülüşken’in özel uçakla Türkiye’ye getirilmesi tartışılmaya devam ederken, 16 Nisan’da İngiltere’den yurda getirilen Türklerin görüntüleri ortaya çıktı.

İngiltere’nin başkenti Londra’dan gelen ve Çankırı’da Emir Karatekin Öğrenci Yurdu’nda karantina altına alınan Mehmet Okan, kendilerini taşıyan THY uçağını görüntüledi.  Okan, Türkiye’ye geliş sürecinde yaşadıklarını Sözcü’ye anlattı.


“TAHLİYE SÜRECİ TAM BİR FİYASKOYDU”

Türkiye’ye getirilmelerinin başlı başına bir olay olduğunu dile getiren Okan şunları söyledi:

* Londra’da bir hayat kurmaya çalışıyordum. 3 ay önce bir ev kiraladım. Sonra bu salgın çıktı.

* Ülkeme dönmem için bir şansım olduğunu belirterek 8 saat önceden haber verdiler. 8 saatte hazırlandım. Havaalanında 10 saat bekledik.

* Normal zamanda 100 Sterlin olan bileti 221 Sterline aldık. Uçakta balık istifi oturduk. Bir koltuk bile boş bırakılmadı. Hasta olmayanlarda hasta olmuşlardır.

Okan, Londra’dan yapılan tahliye sürecinin başından sonuna kadar bir fiyasko olduğunu ileri sürdü.


“YURTLARIN GENEL DURUMU İYİ AMA…”

Çankırı’da karantina kaldığı yurdun genel durumunun iyi olduğunu dile getiren Mehmet Okan sözlerini şöyle sürdürdü:

* Şunu da belirtmek isterim ilk 48 saat sadece günde 1,5 litre su alabildik kantine ulaşmak mümkün olmadı. Yani ben şahsen ilaç kullanan ve kilolu biri olduğum için susuz kaldım.

* Su dağıtan görevliye durumu belirtmeme rağmen su veremeyeceğini belirtti. Daha sonra AFAD bizim için alış veriş yaptı. Ama fiyatlar çok yüksekti.

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Cezaevlerinde corona vakaları 15 günde yüzde 606 arttı

Son 15 günde cezaevlerindeki corona virüsü vakalarının yüzde 606 arttığını açıklandı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, yaptığı yazılı açıklama ile cezaevlerinin salgının yayılması için elverişli olduğunu kaydederek, acil önlem alınması gerektiğini ifade etti.

VAKA SAYISI 120’YE ÇIKTI

CHP’li İlgezdi, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün 13 Nisan 2020’de Türkiye genelindeki cezaevlerinde toplam vaka sayısının 17 olduğunu, 3 mahkûmun ise virüs nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladığını hatırlatarak “Bakanın ilk açıklamasından 15 gün sonra yani 28 Nisan’da vaka sayısı 120’ye yükselmiştir.

Cezaevlerinde giderek artan risk Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün açıklamalarından da ortaya çıkmıştır. 15 günde yüzde 606 artış vardır. Üstelik bu artışın yaşandığı sürede infaz yasasının kabulü ile cezaevlerinden 90 bin kişi de tahliye edilmiştir” diye konuştu.

”780 ÇOCUK CEZAEVİNDE”

İlgezdi, bakanlık tarafından yapılan son açıklamalara göre cezaevlerinde 3 bin 100 çocuk hükümlü ve tutuklu bulunduğunu, 780 çocuğun ise anneleriyle birlikte cezaevlerinde yaşadığını kaydederek, “Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan hamile kadın mahpus sayısına ilişkin veriler ise paylaşılmamaktadır.

Kalp rahatsızlığı, astım, KOAH, kanser ya da yüksek tansiyon gibi kronik hastalıkları olan tutuklu ve hükümlü sayısı da bilinmemektedir. Doğal olarak cezaevlerinin dezavantajlı gruplarını oluşturan hamileler, çocuklar ve hastalar daha büyük bir riskle corona virüsüne karşı hayatlarını idame ettirmeye çalışmaktadır” dedi.

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

’15 yaşındaki kız, 30’dan fazla kişiye corona virüsü bulaştırdı’

Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. İskender Gün, "İstanbul´dan gelen 15 yaşındaki bir kız çocuğu, 30'dan fazla kişiye burada hastalık bulaştırmış. Bütün akrabalarını ziyaret etmiş, hepsinde kalmış. Bu filyasyon ile ancak ortaya çıkarılabilen bir durum" dedi.

ERÜ Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. İskender Gün, corona virüsü salgınına karşı filyasyon çalışmalarıyla ilgili açıklamada bulundu.

“OLAYIN FİLYASYON TARAFI DİKKATTEN KAÇIYOR”

Corona virüsü salgınına karşı yapılan çalışmaları aktaran Doç. Dr. İskender Gün şunları söyledi:

* Ülkemiz bir bulaşıcı hastalık tehdidi ile karşı karşıya. Corona virüsüyle mücadelede yataklı tedaviler, hastaneler, solunum cihazları kısmı ön plana çıkıyor.

* Burada çok fazla dikkate alınmayan ya da dikkatten kaçan olayın filyasyon tarafı var. Bakan Bey, açıklamalarında taranan ya da test yapılan kişilerden bahsediyor. Peki bu taramayı kim yapıyor? Aslında bunu illerde filyasyon ekipleri yapıyor.

* Şehrimizde İl Sağlık Müdürlüğü´ne bağlı 30’dan fazla filyasyon ekibi var. Filyasyon ne demek? Vaka olarak kabul edilen Covid-19 testi pozitif çıkanların temas ettiği, temas içinde bulunduğu hastalık etkenini taşıyan diğer kişilerin belirlenmesi, bunların gerekirse karantina altına alınması, eğer hastalık belirtisi gösteriyorsa gerekli tedavilerin yapılması.

‘BÜTÜN AKRABALARINI ZİYARET ETMİŞ’

Okulların tatil edilmesiyle çok sayıda kişinin İstanbul’dan Kayseri’ye geldiğini belirten Gün sözlerini şöyle sürdürdü:

* 27 Mart’ta illerden çıkışların yasaklanmasıyla birlikte kısa sürede İstanbul’dan Kayseri’ye seyahatler gerçekleşti. Okullar kapanınca yakınları olanlar Kayseri’ye geldi. Bunun olumsuz sonucu oldu ve bu, filyasyon çalışmaları ile ortaya çıktı.

* İstanbul´dan gelen 15 yaşındaki bir kız çocuğu 30´dan fazla kişiye burada hastalık etkenini bulaştırmış. Bütün akrabalarını ziyaret etmiş, hepsinde kalmış. Bu filyasyon ile ancak ortaya çıkarılabilen bir durum.

* Yine haberlere konu olduğu için bir apartmanın komple karantina altına alınması söz konusu olmuştu. Orada da kaynak apartman görevlisiydi. Bu da yine filyasyon çalışmaları sonunda ortaya çıktı.

* Bu ekip özellikle hastalık tespit edildikten sonra o hastalığın temas ettiği kişilerin bilgilerine ulaşıp, o kişilerin gerektiğinde evine kadar gidip çalışmaları yürütüyorlar. (DHA)

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Sevgili dostum Donald! [Turhan Bozkurt]

"Dolar 6,99 TL’yi aşıp 7 TL olmasın" diye başlatılan Ankara Meydan Muharebesi’nin cephe komutanı Murat Uysal nihayet ortaya çıktı. Kendi başlattıkları anlamsız savaşın ortasında sessizliğe bürünmüştü.

Merkez Bankası Başkanı (TCMB) Murat Uysal, Korona salgınında haklı bir şöhret kazanan Zoom uygulaması vasıtası ile iktisatçıların ve bankacıların sorularını cevaplandırdı.

Format “soru-cevap” olduğu için cevap diyorum, yoksa Uysal sorulara elle tutulur tek cevap veremedi.

SWAP ANLAŞMASI İMZALANACAK MI?

Sözü dolaştırdı, kelime oyunları ile topu taca attı. Hatta cevap vermediği sorunun tekrar yöneltilmesi üzerine “Buna cevap vermiştim.” diyebildi.

Herkes “Swap (döviz-TL takası) için Amerikan Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Japon Merkez Bankası (BOJ) büyük merkez bankaları ile müzakere olup olmadığını” merak ediyor.

Zira Korona Krizi’nde bütün dünya dolara ve altına hücum etti. Hâl böyle iken dolar talebine cevap vermek zorlaştı.

Türkiye gibi döviz borcu yüksek, rezervleri tehlike sınırına dayanmış bir ekonomi için dolar takviyesi solunum cihazı kadar hayati.

TCMB Başkanı Uysal, Fed başta olmak üzere büyük merkez bankaları ile swap müzakerelerini sürdürdüklerini iki hafta önce kendisi beyan etmişti.

Piyasada bu yönde beklentiye sebep olan Uysal buna dair soruya ise kaçamak cevap verdi. Hakikatte ne müzakere ne de mutabakat var!

UĞUR GÜRSES’TEN “KRAL ÇIPLAK” DEDİRTEN SORU

Eski bankacı Uğur Gürses şu soruyu yöneltti: “Yabancı bankaların Türkiye’de swap yapmasına imkân verilmiyor. Merkez bankaları (Fed, ECB) kendi bankalarının TL swap yapmasına izin verilmeyen bir ülkeye kendi paralarından verir mi? Bu sizce mantıklı mı?”

Türkiye'nin döviz rezervleri (bankaların mevduat karşılığı emanet verdiği dövizler, işçi dövizleri dahil) nisan ayında 56 milyar dolara kadar geriledi. 2017 yılında 61,1 milyar dolar olan Amerikan tahvili portföyü de 2,6 milyara dolara kadar geriledi. Bu tahvillerin rezerve dönüşmemesi döviz açığının hangi safhaya geldiğini gözler önüne seriyor. 

Sorudan duyduğu rahatsızlık suratına akseden Uysal kararı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) aldığını belirterek, sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştı.

Ancak talebin TCMB’den geldiğini bilenler biliyor. Uysal da biliyor Fed’in dolar havuzuna almadığını, almayacağını.

Hatta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Sevgili dostum Donald!” mektubunu sıkıştırdığı Korona yardım kolilerinin bile işe yaramayacağının farkında.

Benzer bir soru daha sonra tekrar yöneltilince Uysal, “Buna cevap vermiştim.” dedi. Verilmeyen cevaba atıf yapan bir Merkez Bankası Başkanı.

TL YAPAYALNIZ BIRAKILDI

Böylece swap mwap anlaşması olmadığını ilan etmiş oldu.

Swap olmayınca TL üzerindeki baskı daha da artacak. Faiz artırılamayacağına, açıktan döviz satışı yapacak rezerv kalmadığına göre TL’nin çilesi bitmeyecek.

Bankalardan swap kanalı ile alınan dövizler düşüldüğünde altın hariç net rezervler eksiye düşüyor. Bu şartlarda Merkez’in doları 6,99 TL’de ne kadar tutabileceğini hep beraber göreceğiz.

Diğer merak edilen mevzu 6,99 TL müdafaasıydı. Uysal buna dair sorulara da “Kurda belli bir hedefi savunmuyoruz, ancak kur istikrarını da önemsiyoruz.” nev’inden ortaya karışık bir cevap verdi.

TL’nin diğer gelişmekte olan ülkelerin para birimleri gibi bir miktar dalgalandığını söyledi. Bir miktar dediği sene başından yüzde 20 devalüasyon!

TURİZM VE İHRACATTAKİ ÇÖKÜŞTEN HABERİ YOK MU?

TCMB Başkanı Uysal'ın sözlerinde endişe verici bir kısım daha vardı. Uysal cari dengenin ılımlı seyredeceğini söyledi.

Güya döviz gelirleri giderlerden daha yüksek çıkacak sene sonunda. Az da olsa cari fazla verilecek. El insaf!

Martta ihracat yüzde 18 düştü ki salgının daha başlarında gelen bir veri bu. İhracattan ithalat düştüğünde sadece bir ayda 5,4 milyar dolar (38,3 milyar TL) açık verilmiş.

Müteakip aylarda açık katlanacak.

İlk üç ayda Amerika yüzde 4,9, Almanya yüzde 7 küçüldü. Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya yüzde 5 ila yüzde 9 arasında küçülüyor.

İhracatımızın merkez üssü Avrupa sarsılırken, TCMB Başkanı cari dengede ılımlı toparlanma bekliyor. Bu özgüvene Şapka çıkarıyorum...

DÖVİZ GELİRİ AZALIYORSA…

Diğer bir döviz kalemi olan turizmde gelirler martta geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 11,4 azaldı. Bu daha başlangıç.

Yaz aylarında tarihin en durgun sezonunda iflas dalgasından endişe ediliyor.

Salgın herkesi eve hapsetti. İhracat ve turizm yoksa Türkiye nasıl döviz geliri elde edecek? Cevap yok tabii.

Uysal’ın “Merkez bankalarıyla olan swap görüşmelerimiz devam ediyor. Swap ilişkimiz olan birkaç merkez bankası var onlarla ilişkiyi güçlendirme görüşmelerimiz devam ediyor.” cümlelerinin altını çizdim.

Bahsi geçen muhataplar Katar, Rusya, İran ve Çin merkez bankaları. Kelin ilacı olsa başına sürecek!

Uysal’a göre döviz rezervlerindeki tarihi düşüş “dalgalanma”.

ENFLASYONA GELİNCE TAHMİN VAR, İŞSİZLİĞE GELİNCE SUS

Krizin üretim ve tüketimi nasıl yerle bir ettiğini gösteren petrol fiyatlarındaki bile “Türkiye için avantaj”.

Cari denge “ılımlı”. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) desteğine ihtiyaç duyulmuyor!

1 kuruş için milyarlarca dolar döviz feda edilse de “Yok öyle bir şey!”.

Yüzde 20’ye doğru yol alan işsizlik içinse “Tahmin aralığı çok yüksek, rakam belirtmek uygun olmaz.”

Enflasyon için yıl sonu tahminini yüzde 7,4’e indiren Uysal “İşsizlikte tahmin yapılamaz.” diyor. Niye?

Enflasyon aşağı çekildi. Böylece Bir sonraki toplantıda faiz indirmek için hazırlık yapıldı.

Türkiye’nin en zengin veri bankası TCMB’de değil mi? Bu veri bankasından hareketle işsizliğin seyrine dair hesap yapabilecek uzman yok mu? Hükûmeti rahatsız etmesin diye bu fasıl da pas geçiyor.

Arka arkaya zor sorular gelince de toplantıyı alelacele bitirdi.

Başka sorusu olan... Hep beraber dağılabiliriz!

[Turhan Bozkurt] 30.4.2020 [Samanyolu Haber]

Korona yardımı: ”Vay demek ailede emekli var, zenginsiniz siz!” diyorlar

Ekonomist Muratoğlu: Herkese 1000 lira dağıtacağız müjdesi verdiler ya…kamu çalışanları, işçiler, memurlar, emekliler, kısa çalışma ödeneğinden faydalanan özel sektör çalışanları, işsizlik maaşı alan işsizler… Hepsi muaf tutuluyorlar.

KRONOS -29 Nisan 2020

Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu, AKP hükümetinin koronavirüs nedeniyle 1000 lira yardım dağıtacağını açıkladığı kesimler arasında işçiler, memurlar ve emeklilerin olmadığını yazdı.

Muratoğlu, ‘Kamu çalışanları, işçiler, memurlar, emekliler, kısa çalışma ödeneğinden faydalanan özel sektör çalışanları, işsizlik maaşı alan işsizler… Hepsi muaf tutuluyorlar.’ dedi.

Murat Muratoğlu yazısında şu görüşlere yer verdi:

Nankörlük etmeyelim… Herkese 1000 lira dağıtacağız müjdesi verdiler ya…
Kallavi gelen faturaları bile ancak öderler onunla… Kimlerin
yararlanamadığına baktığımda; Daha önce yardım alanlar, kamu çalışanları,
işçiler, memurlar, emekliler, kısa çalışma ödeneğinden faydalanan özel
sektör çalışanları, işsizlik maaşı alan işsizler… Hepsi muaf tutuluyorlar. Peki,
kimi yararlandırıyorlar?

“Vay demek ailede emekli var, zenginsiniz siz!” diyorlar… Yukarıdaki
şartları taşıyan bir kişi bile varsa o ailenin geri kalanını ne durumda olursa
olsun bu yardımdan yararlandırmıyorlar. Zaten bu şartları sağladığı halde hayatta kalmayı başarabilen kişiye yardım yapmayın, madalya verin. Kendisini kutlayıp sırrını öğrenin.

Bildiğin para harcamadan yardım yapmanın yolunu bulmuşlar! Bari genel
sağlık sigorta prim borçlarını silseler veya ödenmiş saysalar. Ama
yapmazlar! İsveç’ten getirilen vatandaşın genel sağlık sigortası prim borcu var mıydı? Baktılar mı?

Nitekim Türkiye’de yaşayanlar bırakın uçakla getirilmeyi, kendi kendine
hastaneye sürünerek gitse bile… Eğer prim borcu varsa bu yılsonundan
sonra sağlık hizmeti alamayacak! Artık ne yapsın? Mecburen İsveç’e gidip oradan tweet atacak!

[Kronos.News] 30.4.2020

ILO: 1,6 milyar işçi geçim kaynaklarını kaybedebilir

Uluslararası Çalışma Örgütü, kayıt dışı çalıştırılan yaklaşık 1,6 milyar işçinin, Kovid-19 salgını nedeniyle geçim kaynaklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirtti.

KRONOS -30 Nisan 2020

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle küresel çapta iş saatlerinde keskin düşüşün devam ettiğini belirtti ve küresel iş gücünün yarısını oluşturan, kayıt dışı ekonomideki yaklaşık 1,6 milyar işçinin geçim kaynaklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.

Örgütün açıkladığı raporda, Kovid-19 krizinin dünya genelinde kayıt dışı ekonomide ve yüz milyonlarca işletme üzerinde yıkıcı etkiler oluşturacağı vurgulandı.

Raporda, 2020 yılı başından bu yana küresel çapta iş saatlerinde yüzde 10,5 daralma yaşanacağı, bunun da 305 milyon tam zamanlı çalışanın işsiz kalmasına denk düştüğü belirtildi.

Salgın nedeniyle dünya genelinde çalışma saatlerinde keskin düşüşün devam ettiğine işaret edilen raporda, “Bu, küresel iş gücünün neredeyse yarısını oluşturan kayıt dışı ekonomideki 1,6 milyar işçinin geçim kaynaklarının ortadan kalkması tehlikesiyle karşı karşıya olduğu anlamına geliyor.” ifadesi yer aldı.

ILO Genel Direktörü Guy Ryder, Cenevre’de video konferans yoluyla düzenlediği basın toplantısında, 7 Nisan’da açıkladıkları raporu revize etmek zorunda kaldıklarını, salgın nedeniyle ülkelerde getirilen kısıtlamaların sürmesi ve genişletilmesinin bu kararda etkili olduğunu ifade etti.

Ryder, salgın ve iş krizinin devam ettiğini, bunun da “en savunmasız durumdaki insanlara” acil destek verilmesini gerektirdiğini belirterek, “Milyonlarca insan için bir gelirin olmaması, gıda olmaması, güvenlik olmaması ve bir gelecek olmaması demektir. Dünya genelinde milyonlarca işletme zor nefes alıyor.” dedi.

İşçi ve işletmelerin desteklenmesi için “acil, hedefli ve esnek” önlemler alınması çağrısında bulunan Ryder, bunun özellikle kayıt dışı ekonomiler ve küçük işletmeler için gerekli olduğunu kaydetti.

[Kronos.News] 30.4.2020

Dış ticaret açığı yüzde 182 artışla 5,39 milyar dolara yükseldi

Mart ayında ihracat yüzde 18 azalışla 13.4 milyar dolar, ithalat yüzde 3,1 artışla 18.8 milyar dolar olarak gerçekleşti. Böylece dış ticaret açığı 5 milyar 391 milyon dolara yükseldi.

KRONOS -30 Nisan 2020

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı mart ayına ilişkin dış ticaret verilerine göre ihracat 13 milyar 422 milyon dolar, ithalat 18 milyar 813 milyon dolar olarak gerçekleşti. Yılın ilk üç ayında ise ihracatta azalma yüzde 4 olurken ithalattaki artış yüzde 10,3 oldu. İhracat üç ayda 42 milyar 749 milyon dolar, ithalat 55 milyar 655 milyon dolar olarak belirlendi.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre; 2020 Mart ayında bir önceki aya göre ihracat yüzde 14, ithalat yüzde 2,9 azaldı. Takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre ise; 2020 Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 20,3 azalırken, ithalat yüzde 0,3 arttı.

Mart ayında dış ticaret açığı yüzde 181,6 artarak 1 milyar 915 milyon dolardan 5 milyar 391 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 Mart ayında yüzde 89,5 iken, 2020 Mart ayında yüzde 71,3’e geriledi.

DIŞ TİCARET AÇIĞI ÜÇ AYDA YÜZDE 117,3 ARTTI

Ocak-mart döneminde dış ticaret açığı yüzde 117,3 artarak 5 milyar 938 milyon dolardan 12 milyar 906 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 Ocak-Mart döneminde yüzde 88,2 iken, 2020 yılının aynı döneminde yüzde 76,8’e geriledi.

Geniş ekonomik gruplar sınıflamasına göre ithalatta, 2020 Mart ayında ara mallarının payı yüzde 75,3, sermaye mallarının payı yüzde 13,6 ve tüketim mallarının payı yüzde 11,0 oldu.
Geniş ekonomik gruplar sınıflamasına göre ithalatta, 2020 Ocak-Mart döneminde ise ara mallarının payı yüzde 76,5, sermaye mallarının payı yüzde 12,7 ve tüketim mallarının payı yüzde 10,5 oldu.

[Kronos.News] 30.4.2020

‘Sahra hastanesi için uygun bina varken neden iki pistin üzerine yapıldı?’

HDP İstanbul Milletvekili Gülüm, Atatürk Havalimanı’nın yanıbaşına inşa edilen sahra hastanesiyle ilgili verdiği soru önergesinde, havalimanında uygun bina ve hangar varken neden özellikle iki pistin üzerine yapıldığını sordu.

KRONOS -30 Nisan 2020

ANKARA – Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, Atatürk Havalimanı yanında ve Sancaktepe’de yapımı devam eden Sahra Hastanelerini bir soru önergesi ile TBMM gündemine taşıdı. Gülüm, “Atatürk havalimanında inşaatı süren hastane için hazırda bulunan terminal binalarının kullanılmaması bunun yerine havalimanında bulunan ve milyarlarca maliyeti olan iki pistin kullanılamaz hale getirilerek üzerine inşa edilmesi kamuoyunda tepkilere neden olmuştur” ifadelerini kullandı.

Havalimanında bulunan terminal binalarının daha kısa zamanda ve daha ucuz maliyetle hastaneye dönüştürülme imkânı olduğunu kaydeden HDP’li Züleyha Gülüm, “Bunun yerine uzun zamanda ve daha büyük maliyetle yeni bir hastanenin yapılıyor olması kamuoyunda bu hastanenin bir takım sermaye gruplarının yararına yapıldığı kaygısı yaratmaktadır” dedi.

“HASTANELER GEÇİCİ OLARAK MI YAPILIYOR YOKSA KALICI MI?”

HDP Milletvekili Züleyha Gülüm’ün Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu’nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde şu sorulara cevap aranıyor:

– Atatürk havalimanında bulunan terminal binalarını daha hızlı ve daha düşük maliyetle hastaneye dönüştürmek yerine neden pistlerin üzerine yeni hastane inşa edilmektedir?

– Atatürk havalimanında söz konusu hastanenin yapımı için pek çok uygun bina ve hangar varken neden özellikle iki pistin üzerine yapılmaktadır?

– Havaalanının pistlerinin üzerine hastane inşa edilerek kullanılamaz hale getirilmesindeki amaç havaalanı arazilerini yapılaşmaya açmak mıdır?

– Atatürk havalimanı ve Sancaktepe’de inşaatı devam eden hastaneler salgına karşı sahra tarzı geçici olarak mı yoksa kalıcı hastaneler olarak mı planlanmaktadır?

– Söz konusu hastaneler hangi firmalar tarafından inşa edilmektedir? Hastaneler ihale usulü ile mi yapılmaktadır? İki hastanenin toplam maliyeti ne kadardır?

– Atatürk havalimanının binaları ve havalimanına ait geri kalan araziler için kamuoyunun bilmediği herhangi bir projeniz var mıdır?

[Kronos.News] 30.4.2020

‘Covid-19 ölümleri ‘bulaşıcı’ hastalık olarak kayıtlara geçiyor’

CHP'li Kaftancıoğlu, koronavirüs ölüm sayılarıyla ilgili “COVİD tanı kodu olmadığı için ‘bulaşıcı hastalık’ olarak girilen ölüm sayıları, sadece İstanbul’da bile açıklanan totalden yüksek” dedi.

KRONOS -30 Nisan 2020

İSTANBUL – Kendisi de doktor olan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, koronavirüsten açıklanan ölüm sayılarının gerçeği yansıtmayabileceği iddiasını gündeme getirdi. Kaftancıoğlu, Covid-19 tanı kodu olmadığı için bulaşıcı hastalık olarak girilen ölüm sayılarının açıklanandan çok daha yüksek olduğunu kaydetti. Kaftancıoğlu, Mart başına kadar hiç “bulaşıcı hastalık” koduyla ölüm girilmediğini de vurguladı.

Sosyal medya hesabından açıklamalarda bulunan CHP İl Başkanı Kaftancıoğlu, “Böylesi bir dönemde hekimlere güvenmeyen taş olur, elbette güveniyoruz mesele tıbbi değil” dedi. Kaftancıoğlu, “Belediyelere de hekimlerimizin hazırladığı raporlar geliyor. COVİD tanı kodu olmadığı için “bulaşıcı hastalık” olarak girilen ölüm sayıları sadece İstanbul’da bile açıklanan totalden yüksek” ifadelerini kullandı.

“MART BAŞINA KADAR BU KODLA ÖLÜM RAPORU DOLDURULMADI”

Mart başına kadar bulaşıcı hastalık koduyla girilen ölüm olmadığını savunan Kaftancıoğlu, “Asıl soru ölüm raporlarında “bulaşıcı hastalık” yazanların %100 ünün Covid olduğu biliniyorken ve bu dönemde ölüme sebebiyet veren 2. bir bulaşıcı hastalık salgını yokken ayrıca Mart başına kadar 1 tane bile bu kodla ölüm raporu doldurulmamışken neden şeffaf olunmuyor?” diye sordu.

“SAYIN BAKANIMIZ DA BİLİYOR AMA…”

Kaftancıoğlu, şöyle devam etti: “Belediyeler ayrıca defin raporu düzenlemez hekimlerimizin hazırladıkları ölüm raporu üzerinden tutanakla defin yapılır. Kişi nerede defnedilirse defnedilsin 1 tane ölüm raporu vardır ve o da hekimlerimizin düzenlediğidir. Sayın bakanımız da bunu biliyor ancak şu kör olası siyaset 🙁

Tek 1 örnek: 1 Nisan tarihi C. Taşcıoğlu hocamızın ölüm raporunun düzenlendiği gün hocamızın ölüm raporunda “bulaşıcı hastalık” yazıyor.

O gün bakanlığın açıkladığı Türkiye geneli ölüm sayısı: 63. 1 Nisan günü İstanbul’da bulaşıcı hastalık tanı koduyla girilmiş Covid ölüm sayısı: 80.”

[Kronos.News] 30.4.2020

Gazeteci Güler’in cezaevinde kalma süresi doldu, tahliye edilmiyor

Gazeteci Habib Güler 6 yıl 3 ay ceza aldı. 45 aydır işinden, özgürlüğünden ve sevdiklerinden uzakta... Cezaevinde kalacağı süresi dolmasına rağmen dosya Yargıtay'da işleme alınmadığı için tahliye edilemedi. Tutukluluğu cezaya dönüştürüldü.

KRONOS -30 Nisan 2020

MUSA TAŞ yazdı…

Kimi yerler yoksulluğu, çaresizliği daha erken yaşta öğretir insanlara. Okula karda kışta dağ bayır yürüyerek gitmek zorunda kalınır örneğin. Köy okulu biter gurbette yatılı okul aranır ardından. Yoksulluk daha ağır hissedilir. Tutuklu gazeteci Habib Güler’in hikâyesinde olduğu gibi.

Kendi kuşağından birçok genç gibi ücra bir Kürt kentinde zor bir çocukluk… Ağabeyinin çabalarıyla tıpkı diğer kardeşleri gibi ‘batı illerinde’ yatılı okul… İzmir İmam Hatip, ardından Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetelik Bölümü… Ve mesleğe ilk adım. Habib Güler öğrenciyken Zaman Gazetesi’nin Konya Temsilciliği’nde muhabir olarak işe başladı. Mezun olduktan sonra Ankara’da önce belediye ardından HDP ve MHP muhabirliği yaptı.

MHP, Meclis dışında kalınca CHP Genel Merkezi’ni takip etmeye başladı. Birçok iyi habere imza attığı için Meclis muhabirliğine geçti. Meclis’te CHP ve HDP haberleri yaptı. Çok sayıda özel habere imza attı.

GAZETECİLİK HEYECANI VE HALKIN VİCDANI

Habib, bir yandan Ankara gazeteciliğinin hakkını verirken öykü tadındaki insan portreleriyle de kendini okutmasını biliyordu. Meselâ, Türkiye’nin ilk Roman milletvekili olan Özcan Purçu’nun etkileyici haberi bunun en güzel örneklerinden biridir. Purçu, “İş bulduğum Roman üniformasıyla yatıyor” başlıklı haberi ötekileştirilmiş toplumsal kesimlerin dramını gazetesine taşıyordu.

Öte yandan bir gazeteci olarak toplumsal kutuplaşmanın ne boyutlara geldiğini gazeteci gözlemciliği ile hemen fark edebiliyordu. “Arkadaşımın  eşi aşure yapıp binada dağıtmış, başörtülü bir komşu almamış. Kadın evde uzun süre ağlamış. Bu mu Müslümanlık!” derken herkese oturup düşünme çağrısı yapıyordu.

ANKARA’NIN DERİN KORİDORLARINDA KAYBOLMADI

Habib Güler, Ankara’da gazetecilik yaparken derin koridorlarda kaybolmayan nadir gazetecilerden birisidir. Çünkü orada gazetecilik ve siyaset içiçedir. Haber yaparken bir anda kendinizi siyasetin içinde veya danışman olarak bulabilirsiniz. Bir de takip ettiğin kurumun gönüllü halkla ilişkiler elemanına dönüşmek var tabii. Habib Güler uzun süre siyasi parti ve Meclis muhabirliği yaptı ama gazeteci ile siyasetçi arasındaki sınırı hep korudu. Test etmek için Habib ile birlikte CHP muhabirliği yapan isimlerin şu anda ne yaptığına bakın.

SİYASETÇİLERİN REKLÂMCISI OLMADI

Güler, siyasetçilerin gazeteci ‘kafalama’ tuzağına düşmedi ve önemli haberlere imza attı. Keşke Ankara’da Habib Güler gibi muhabirlerin sayısı daha çok olsaydı… O sadece gazeteciydi PR elamanı hiçbir zaman olmadı.

Habib’in yazdığı haberleri sosyal medyadan paylaşmak için sıraya girenler ise onun bir gecede ‘terörist!’ olduğunu keşfettiler. Habib’in CHP ve HDP ile ilgili haberlerini sabah saatlerinde sosyal medyadan paylaşan kişilerin tamamı bugün AKP’nin üst kadrolarında görevde. Ama AKP’nin hukuksuzluklarına karşı muhalefete söz hakkı verince ‘terörist’ oldu Güler. Öncesinden belirlenmiş bir liste üzerinden Habib Güler’i 15 Temmuz’un ardından tutukladılar, ailesinden ve çok sevdiği iki oğlundan ayrı bıraktılar.

Gazete yönetimleri için de aranan bir muhabirdi Habib. Kısa süre içerisinde haber üretir. Çalıştığı gazetenin her nedense CHP ve HDP haberlerine sayfalarında küçük yer vermesi Habib’in talihsizliğiydi.

Üniversite birinci sınıftan beri yakından tanıdığım Habib sadece gazeteci ve iyi bir muhabirdir. Aynı zamanda iyi bir baba ve iyi bir eş. Büyük oğlu Akif’in oynadığı tiyatro oyunda heyecanını unutamam. Akif’in iyi bir eğitim alması için gösterdiği fedakârlıkları da.

DOSYA YARGITAY’DA, TUTUKLULUĞU CEZAYA DÖNÜŞTÜRDÜ

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davadan 6 yıl 3 ay ceza aldı Habib Güler. 45 aydır sevdiklerinden uzak ve cezaevinde. Cezaevinde kalacağı süresi dolmasına rağmen dosya Yargıtay’da işleme alınmadığı için tahliye edilemedi. Habib’e ceza veren mahkemeye seslenmek istiyor, sonra ‘değer mi?’ diyorum. Mahkemede cezaları gülerek açıklayan ve üst görevler bekleyen hakim Selami Yılmaz, tenzili rütbe ile Silivri’ye gönderildi.

Ve Habib Güler hala cezaevinde. Oysa bir an önce özgürlüğüne kavuşmalı ve çok sevdiği işine, ailesine ve dostlarına dönmeli.

[Kronos.News] 30.4.2020

12 yılda 395 kişi ‘dur ihtarına’ uymadığı iddiasıya öldürüldü

Türkiye’de 2007 yılından 2019’a kadar 395 kişi, polisin “dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla öldürüldü. Öldürülenlerin 91’i çocuk, 86’sı kadın, 218’i ise yetişkinlerden oluşuyor.

YAVUZ GENÇ -30 Nisan 2020

ANKARA – Adana’da Ali El Hemdan’ın polis kurşunuyla öldürülmesinden sonra, ‘dur ihtarına uymadığı için öldürülenler’ yeniden gündeme geldi.  2007 yılında İzmir’de polisin “dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla öldürülen Baran Tursun adına kurulan Baran Tursun Vakfı, her yıl aynı gerekçeyle öldürülenlerin kaydını tutuyor. Vakfın kayıtlarına göre 2007-2019 arasında tam 395 kişi polisin dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürüldü. Öldürülenlerin 91’i çocuk, 86’sı kadın, 218’i ise yetişkin olarak kayıtlara geçti.

“DAVALARIN ÇOĞU CEZASIZLIK VE BERAATLA SONUÇLANDI”

Oğlu polis tarafından öldürüldükten sonra 2010 yılında Baran Tursun Vakfı’nı kuran Mehmet Tursun, Polis Vazife ve Salahiyetler Kanunun (PVSK) değiştirilmeden bu tür ölümlerin daha çok artacağını söyledi. Mezopotamya Ajansı’na konuşan Tursun, “Öngörü ve makul şüphe” kavramlarının soyut olduğunu vurgulayarak, “Evinde mutlu olan bir polisin öngörüsü ile gayri resmi işlere bulaşan bir polisin öngörüsü bir olur mu? Kürtlerden nefret eden, solculardan nefret eden bir polisin öngörüsü bir olur mu? Onun için bu öngörü soyut bir kavramdır. 395 kişinin bütün davalarına gidip geldiğimizde, sanık polis, ‘Ben yasanın bana verdiği yetkiye göre iş yapmışım, yasa bana makul şüphe ve öngörü yetkisi veriyor’ şeklinde kendini savunuyor. Bu savunmalardan sonra davaların çoğu cezasızlık ve beraatla sonuçlandı” diye konuştu.

“BERAATLA SONUÇLANAN YARGITAY KARARLARI DERS OLARAK VERİLİYOR”

PVSK’nin 16’ncı maddesi değişmediği müddetçe cezasızlık politikasının devam edeceğini ve ölümlerin daha çok artacağının altını çizen vakıf başkanı Mehmet Tursun, “Baran Dursun Vakfı’nın yaptığı araştırmalar sonucunda, polis akademilerinde genellikle polislerin beraatla sonuçlanan tüm Yargıtay kararları ders olarak veriliyor. Akademiden mezun olan polis, artık dışarıya çıkınca kendini öldürmeye hazır halde, ceza almayacağı düşüncesiyle buluyor” dedi.

BİLDİRİCİ: GAZETECİ OLARAK POLİSİN TARAFINI TUTMAK GİBİ BİR ANLAYIŞ OLAMAZ

Gazeteci ve Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, kişisel internet sitesinde yayımladığı yazıda, “Her ne kadar görmezden gelinse de bu ülkede “polisin dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürülenler” diye bir kategori var” ifadesini kullandı. Medyanın Ali El Hemdan’ın öldürülmesi olayında sınıfta kaldığını, öldürülmeye haklılık kazandıracak başlıklar attığını kaydeden Bildirici, “Gazeteci olarak, polisin dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle silahsız bir kişiyi vurması olayına polisin görev kazası gözüyle bakamayız. Her yıl onlarca insanın bu gerekçeyle öldürüldüğü bir ülkede, her vaka ayrıntılı olarak incelenmeye, sorgulanmaya muhtaçtır. Gazeteci olarak polisin tarafını tutmak gibi bir anlayış olamaz. Gazeteci, her olayda, her cinayette olduğu gibi bu tür vakalarda da verilere tarafsız bakmak ve okura objektif yansıtmak zorundadır” değerlendirmesini yaptı.

[Kronos.News] 30.4.2020

Hapisteki kanser hastası: Tahliye istemiyorum tedavimi yapın

Kanser tedavisi yarıda bırakılan 23 yaşındaki Salih Filiz, “Korona risk grubundayım ama tahliye talep etmiyorum, hiçolmazsa tedavi hakkımı kullandırın”

BOLD – İzmir Ödemiş T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalın bağırsak kanseri, kemik erimesi ve tüberküloz hastası olan tutuklu Mehmet Salih Filiz’in (23), ağabeyi Şehmuz Filiz ile yaptığı haftalık telefon görüşmesini Mezopotamya Ajansı’na anlattı.

Sağlık durumunun iyi olmadığını, geceleri ağrılarının ve yoğun kanamalarının olduğunu belirten Filiz, son zamanlarda sık sık baygınlık geçirdiğini aktardı.

“İĞNEM BİTTİ DOKTORA GÖTÜRÜLMÜYORUM”

Filiz, koronavirüs (Kovid-19) Türkiye’ye gelmeden önce hastaneye götürüldüğünü belirterek, şunları söyledi: “Doktor bana kanser iğnesi olan ‘emtia’ adlı iğne tedavisi bittikten sonra yeni bir iğne tedavisine başlaması gerektiğini bunun içinde tekrardan kontrole gelmem gerektiğini söyledi. ‘Emtia’ adlı iğnem bitti. Doktorun ‘tekrar gelmen gerekiyor’ demesine rağmen hastaneye kontrole götürülmüyorum. Yeni bir tedavi uygulanması gerekiyor fakat iğnem bittiği için gidemiyorum. Koronavirüs salgını kapsamında risk grubunda yer alıyorum. Tahliye talep etmiyorum fakat en azından sağlık hakkımın kullanılmasına izin verilmesini istiyorum. Bu haliyle hastalığım gün geçtikçe kötüye doğru ilerliyor. Herkes sesimi duysun.”

ANAYASA MAHKEMESİ GEREĞİNİ YAPMALI

Kardeşi Filiz’in biran önce tedavi edilmesi gerektiğini ifade eden ağabeyi Şehmuz Filiz de, kardeşinin insani ve haklı talebelerinin yerine getirilmesi gerektiğini söyledi. Kardeşi Filiz’e bir şey olduğu takdirde tek sorumlusunun cezaevi yönetimi olacağını belirten ağabey Filiz, “Cezaevindeki bir bireyin sağlık hakkı bile gasp ediliyor. Bu insan haklarına aykırıdır. İnfaz yasasının adil ve eşit olmasını her kesim için istedik. Fakat böyle olmadı umarım anayasa mahkemesi genele yayıp tüm mahkûmlar bu yasadan faydalanabilir” dedi.

[BoldMedya] 30.4.2020

“Hekimlere güvenmeyen taş olur ama mesele tıbbi değil”

Ekrem İmamoğlu’nun açıkladığı İBB Mezarlıklar Müdürlüğü verileri için “Hekimlere güvenmiyor musunuz” diye soran Bakan Koca’ya yanıt doktor olan Canan Kaftancıoğlu’ndan geldi.

BOLD – İBB Mezarlıklar Müdürlüğü verilerini Halk Tv ekranlarında açıklayan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Sağlık Bakanı Fahrettin Koca arasındaki polemiğe Canan Kaftancıoğlu da katıldı. İmamoğlu, müdürlüğe gelen ölüm raporlarına göre, sadece İstanbul’da salgın hastalıktan ölenlerin sayısında geçen yıllara oranla yüzde 30 oranında artış olduğunu söyledi.

GÜVENMİYOR MUSUNUZ?

Koronavirüsten ölümlerin gizlendiğini iddialarına bilgilendirme toplantısında cevap veren Bakan Koca, İBB’ye giden ölüm raporları için, ”Gurur duyduğumuz doktorların imzası var. Güvenmiyor musunuz?’ diye sordu.

SADECE İSTANBUL’DA BİLE TOTALDEN YÜKSEK

Koca’ya cevap tıp doktoru olan CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’ndan geldi. Hekimlere güvendiklerini söyleyen Kaftancıoğlu şunları kaydetti:

Böylesi bir dönemde hekimlere güvenmeyen taş olur,elbette güveniyoruz mesele tıbbi değil:

  • Belediyelere de hekimlerimizin hazırladığı raporlar geliyor.
  • COVİD tanı kodu olmadığı için “bulaşıcı hastalık”olarak girilen ölüm sayıları sadece İstabul’da bile açıklanan totalden yüksek.

[BoldMedya] 30.4.2020

Cezaevlerinde koronavirüs patlaması: Hasta sayısı iki haftada 7 katına çıktı

Son iki haftada cezaevlerindeki resmi koronavirüslü sayısı 7 kat arttı. Gerçekte bu sayının daha da fazla olmasından endişe ediliyor.

BOLD – Resmi rakamlara göre 3 binden fazla vatandaşın hayatını kaybetmesine neden olan koronavirüs salgını, cezaevlerinde de hızla yayılıyor. İnfaz düzenlemesinden yararlanamayan yüzbinlerce mahkumun sağlığı salgın nedeniyle tehdit ederken vaka sayısı son 15 günde 7 kat arttı.

VAKA SAYISI 7 KAT ARTTI

BirGün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, sosyal mesafenin bulunmadığı cezaevlerinde son 15 günde vakaların büyük oranda arttığına dikkat çekerek, cezaevlerinde salgının yayılması için koşulların son derece uygun olduğunu belirtti. 13 Nisan’da cezaevlerinde toplam vaka sayısının 17 olduğunu hatırlatan İlgezdi, “Üç mahkumun ise virüs nedeniyle hayatını kaybettiği biliniyordu. 28 Nisan’daki vaka sayısı ise resmi açıklamalara göre 120’ye yükseldi. Sayının daha da yüksek olmasından endişe ediyoruz” dedi.

ACİL ÖNLEM ALINMALI

Cezaevlerinde 3 bin 100 çocuk hükümlü ve tutuklu bulunduğunu, kronik hastaların sayısının ise bilinmediğini belirten İlgezdi, “Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan hamile kadın mahpus sayısına ilişkin veriler paylaşılmamaktadır. Kalp rahatsızlığı, astım, KOAH, kanser ya da yüksek tansiyon gibi kronik hastalıkları olan tutuklu ve hükümlü sayısı da bilinmemektedir” dedi. Cezaevlerinde acil önlem alınması gerektiğini belirten İlgezdi, aksi takdirde meydana gelebilecek ölümlerde sorumluluğun siyasi ve bürokratik iradenin olacağının altını çizdi.

[BoldMedya] 30.4.2020

Askıda devlet: Fırınlardan bedava ekmek isteyenlerin sayısı yüzde 40 arttı

Koronavirüs salgını sonrası işini kaybeden bilerce kişi, Ramazan ayında zor günler geçiriyor. Bu durum askıda ekmek uygulamasına başvuran sayısını da artırdı. Vatandaşlar fırın fırın gezerek, ücretsiz olan askıda ekmek uygulamasından faydalanmaya çalışıyor.

BOLD – İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden The Times’ın Türkiye muhabiri İstanbul’daki fırınlara giderek izlenimlerini aktardı. The Times’a konuşan bir fırıncı, askıdan ekmek isteyenlerin oranının yüzde 30, yüzde 40 arttığı yorumunu yaptı.

EKMEK SATIŞLARINDA YÜZDE 50 DÜŞÜŞ VAR

Koronavirüs salgını devam ederken The Times, İstanbul’daki durumu okurlarına aktardı. Gazetenin Türkiye muhabiri Hannah Lucinda Smith imzalı haberde salgın ve Ramazan ayı ile ilgili izlenimler ve yetkililerin görüşlerine yer verildi. “Osmanlı’nın verici ruhu İstanbul’u kuşatırken, binlerce insan ekmek kuyruğunda” başlığını kullanan Smith’in haberinde, “Ramazan’ın başlamasından iki gün önce normalde en yoğun olması gereken saatlerde Hüseyin fırın tezgahının arkasında oturuyor ve boş sokakları izliyor. Hüseyin, işlerinin kötü olduğunu ve satışlarının yüzde 50’den fazla düşüş gösterdiğini söylüyor” ifadesi kullandı.

İSTANBUL BOŞALMIŞ DURUMDA

Salgının, Türkiye’nin en büyük kentindeki gürültü ve enerjiyi emdiğini belirten Smith, “Şehirde yaşayanlar ülkenin farklı bölgelerindeki aile evlerine gittiler. Fakat yardım geleneği yayılıyor. Hüseyin’in fırını ve diğerlerinde müşteriler askıda uygulamasına başvurarak, ihtiyacı olanlara bedava ekmek veriyorlar. İnsanlar ihtiyaç sahipleri için önceden ödeme yapıyorlar. Bu gelenek Osmanlı döneminde ortaya çıktı ve İslam’daki zekat ile bağlantılı” yorumunu yaptı.

ASKIDA EKMEK UYGULAMASINA BAŞVURANLAR ARTTI

Salgının hızla yaşamı durdurmasıyla birlikte askıda geleneğinin özellikle Türkiye’deki yoksul kesime büyük destek verdiği belirtilirken, Bağcılar’da askıda yönteminin iki kat arttığı belirtildi. Haberde, “Türkiye’de mart ayının ortasında başlayan karantina kısıtlamaları ile birlikte birçok Türk işsiz kaldı ve askıda uygulamasına ilgi arttı. Türkiye devleti de yardım yapıyor ve ihtiyacı olanlara ekmek dağıtıyor” denildi. Gazeteye konuşan Fırıncı Hüseyin ise, “Kesinlikle daha çok insan bedava ekmek için gelmeye başladı. Benim tahminime göre krizin başlamasından beri yüzde 30-40 arasında artış yaşanmıştır” dedi.

[BoldMedya] 30.4.2020

Tutuklu kanser hastası Ümit Gökhasan’ın eşi: Geceleri kusmaya başladı, sesimizi duyan yok mu? [Sevinç Özarslan]

Midesinin tamamı, yemek borusunun yarısı alınıp tekrar hapse gönderilen komiser Ümit Gökhasan’a kemoterapi verilmiyor. Eşi, kocasının yemek yiyemez hale geldiğini gözyaşları içinde anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesinde 13 Şubat 2020’de ameliyat olduktan sonra Afyon Cezaevine gönderilen KHK’lı polis memuru Ümit Gökhasan’ın sağlık durumu kötüleşti. Eşi Şükran Gökhasan, “Eşim şu gün oldu halen hastaneye götürülmedi. Kemoterapi almaya başlamadı. Yemek yiyemiyor,  geceleri istifra ediyor, çıkartıyormuş. Kim bizim sesimizi duyacak?” dedi. Üç yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu bulunan Ümit Gökhasan’a (46), geçtiğimiz ocak ayında mide kanseri teşhisi konulmuştu. Afyon’dan Eskişehir’e ameliyat için götürülen hasta tutuklu, 28 Şubat 2020’de apar topar taburcu edilip tekrar cezaevine gönderilmişti.

DOKTORA GÖTÜRÜLMEDİ, KEMOTERAPİYE BAŞLANMADI

Şükran Gökhasan, “Ameliyat yapan doktor kemoterapi alacak demişti ama oradan aldıkları gibi cezaevine getirdiler. Kemoterapi alması gerekiyor ama raporlarında yazmıyor deyip hastaneye de götürmüyorlar. Bir gelmişler, kemoterapiye gideceksin, dönüşte 14 gün hücrede kalmayı kabul ediyorsan götürüleceksin demişler. Aynı gün mü, bir gün sonra mı tekrar gelmişler, sen gidemezsin, raporunda kemoterapi alıp almayacağın yazmıyor demişler. Ne yapıyorlar, hiçbir şey çözemez olduk. İki ay oldu neredeyse hala doktora götürülecek. Midesinin tamamı alınan birinin kemoterapi olması gerekmiyor mu?” dedi.

3. EVREDE

Eşinin 3. evre kanser olduğunu belirten Gökhasan, “O kadar yordular ki bizi bu süreçte. Durumu nedir doğru dürüst bilmiyoruz, görüşler yasaklandı. Geceleri istifra ediyor, safra çıkartıyormuş, yemek zaten yiyemiyor doğru düzgün. Her kapıyı çaldık, her yere söyledik, yazdık çizdik. Cezaevinde çamaşırlarını herkes kendisi yıkıyor. Neden istifra ediyor, bu normal bir şey mi? Şu anda durum böyle, Allah yardımcısı olsun.” ifadelerini kullandı.

GENÇ YAŞIMIZDA BİZİ ÖLDÜRDÜLER

Gökhasan şöyle devam etti: “O orada çile çekiyor, biz dışarıda. Genç yaşımızda bizi öldürdüler (ağlıyor). Bizim yaşadıklarımızı yaşamadan ölmesinler. Ramazan’da bile artık huzur kalmadı. O kadar dilekçe yazdık. Eşimin son bir yılı kaldı. Zaten kaç senedir içeride. Ev hapsine çevrilebilir, denetimli serbestlik olabilir. İnfaz yasası çıkarttılar, bu hastaların durumu ne olacak. İnsan değil mi onlar. Çok yorulduk, çok yıprandık.”

KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında 8 Mart 2017’de tutuklanan komiser Ümit Gökhasan, 6 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylanan Gökhasan’ın 1 yıl 1 ay sonra denetimli serbestlikle bırakılacak. 21 yıl polis olarak görev yapan Ümit Gökhasan, son 5 yıldır komiser olarak çalışıyordu. Kasım 2016’da KHK ile ihraç edildi.

[Sevinç Özarslan] 30.4.2020 [Bold Medya]

‘Dur ihtarı’ cinayetleri polisin silah kullanma yetkisi genişletildikten sonra başladı

2007 yılında polisin silah kullanma yetkisi genişletildikten sonra 93 çocuk polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Sonrasındaki yargılama süreci ise tartışmalı.

BOLD – Suriyeli 18 yaşındaki Ali El Hemdan’ın polis kurşunuyla öldürülmesi sonrası, özellikle dur ihtarına uyulmaması gerekçesiyle polisin kolaylıkla ateş açabilmesinin nedenleri gündeme geldi. 2007’de İç Güvenlik Paketi’yle 2559 Sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu (PVSK) değiştirilerek, polislere “kendi öngörüsü ve takdiriyle zor ve silah kullanma yetkisi” verildi. Baran Tursun Vakfı’nın verilerine göre, 2007 ila 2020 yılları arasında faili polis olan 403 ölüm yaşandı. Ölenlerden 93’ü ise çocuk. Yaşanan ölümler ya polis kurşunu ya panzer veya polis aracı çarpmasıyla ya da polis merkezlerinde şüpheli bir şekilde meydana geldi.

KLASİK SAVUNMA: AYAĞIM TAKILDI DÜŞTÜM

Polisin fail olduğu bir cinayet de 27 Nisan 2020’de Adana’da yaşandı. Adana’nın Seyhan ilçesinde “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle polisin açtığı ateş sonucu 18 yaşına yeni giren Suriyeli Ali El Hemdan yaşamını yitirdi. Hemdan’ı öldüren polis memuru F.K. “Peşinden koşarken zaten oruçluydum, dengemi kaybedip düştüm, silah ateş almış olabilir” diye ifade verdi. Hemdan’a ilişkin Adana Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından verilen otopsi raporunda, sol göğsünün üst kısmında (kalp) bir santimetre yara izi olduğu ve buna bağlı olarak yaşamını yitirdiği belirtildi.

Katil zanlısı polis tanıkların beyanların ve ATK ön otopsi raporuna binaen çıkarıldığı Adana Sulh Ceza Hakimliğince “kasten öldürme” suçundan tutuklanarak cezaevine konuldu.

POLİS “YANLIŞLIKLA ÖLDÜRDÜK” DEDİ DAVA BİLE AÇILMADI

Bir diğer cinayet 14 Nisan 2019’da Diyarbakır Sümerpark’ta yaşandı. Sabah saatlerinde arkadaşıyla parkta oturan Recep Hantaş, polis kurşunuyla öldürüldü. Valilik tarafından yapılan açıklamada “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle vurduğu belirtilirken, Hantaş’ın “yanlışlıkla öldürdükleri” hazırlık soruşturmasında polislerin beyanlarında yansıdı. Hantaş dosyası davaya dönüşmezken, soruşturma dosyası Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca tozlu raflarında yerini alıyor.

KAMERALAR ÖNÜNDE VURULDU

2017’de Diyarbakır’da Nevruz kutlamasının yapılacağı alana giriş noktasında polisin açtığı ateş sonucu üniversite öğrencisi Kemal Kurkut yaşamını yitirdi. Dönemin Diyarbakır Valisi Hüseyin Aksoy tarafından Kurkut “canlı bomba” olarak duyurdu. KHK ile kapatılan Dihaber editörü Abdurrahman Gök’ün saniye saniye fotoğrafladığı Kurkut’un kurşunlanma anı tüm gerçekleri gözler önüne serdi. Kurkut’un ölümüne ilişkin polis memuru Y.Ş. hakkında “olası kastla öldürme” suçundan müebbet hapis istemiyle Diyarbakır 7’nci Ağır Ceza Mahkemesince dava açıldı. Y.Ş. adlı polis memuru, müebbet hapis istemiyle tutuksuz yargılanırken, ailesinin hukuk mücadelesi devam ediyor.

POLİSİN CEZASI KUŞA ÇEVRİLDİ

Kızıltepe’de 28 Ağustos 2015 tarihinde “dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla açılan ateş sonucu öldürülen 16 yaşındaki Mazlum Turan da PVSK’nin bir diğer mağduru. Turan’ın öldürülmesine ilişkin görülen davada sanık Süleyman Esenboğa, 10 yıl hapis cezası almıştı. Sanık, kararı Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi’ne taşımıştı. Mahkeme de Esenboğa hakkında verilen hapis cezasını kaldırarak, Turan’ın ölümünü “kaçınılmaz hata” olarak değerlendirdi.

BARAN TURSUN

İzmir’in Bayraklı ilçesinde polisin “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürülen bir diğer isim de Baran Tursun. 2007 yılında aracıyla giderken polis kurşunuyla öldürülen Tursun’un davasında yargılanan sanık polis Oral Emre Atar 2 yıl 1 ay hapis cezası alırken delilleri karartan 10 polis ise beraat etti. Tursun ailesi de o tarihten bu yana adalet talebiyle mücadele ederken bu süreçte başka mağdurlarla birlikte hareket etmek için Baran Tursun Vakfını kurdu.

[BoldMedya] 30.4.2020

KHK'lı diye yeşil kartı iptal ettiler

KHK ile ihraç edilen H.Ü.'ye sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanması için yeşil kart verildi. Ancak H.Ü.'nün KHK'li olduğu ortaya çıktıktan sonra ailesi ile birlikte aldığı bütün yeşil kartları iptal edildi. H.Ü. ve ailesi şu an hiçbir sağlık hizmetinden ücretsiz yararlanamıyor.

Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) ihraç edilen H.Ü. ve ailesinin yeşil kartı iptal edildi. Şeker, tansiyon, kalp, uyku apnesi gibi kronik rahatsızlıkları bulunan H.Ü., yeşil kartının iptal edilmesindeki nedeni öğrenmek için yetkili kurumlara itiraz etti. Gelir tespiti için kaymakamlıktan, H.Ü. ailesinin evine gelen görevliler H.Ü.’nün eşine, ‘Eşiniz neden ihraç edildi, ne zaman ihraç edildi, cezaevinde kaldı mı?’ gibi sorular yöneltti. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da Aile, Çalışma ve Sosyal ve Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a ailenin yeşil kartının neden iptal edildiğini sordu.

SOSYAL YARDIM YOK, YEŞİL KART İPTAL…

Hacı Bişkin'in Gazete Duvar'da yer alan haberine göre, H.Ü, ihraç edildikten sonra hastanede ücretsiz tedavi olmak için yeşil kart başvurusunda bulundu. Bir süre sonra H.Ü.’nün bu başvurusuna olumlu yanıt verildi. Ancak birkaç ay sonra ailenin yeşil kartı iptal edildi. H.Ü. duruma itiraz ederek Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’na dilekçe yazdı. Bir süre sonra vakıftan yetkililer incelemelerde bulunmak için H.Ü.’nün Aydın’daki evine geldi. Buradaki bir görevli H.Ü.’nün eşine, ‘Eşiniz neden ihraç edildi, cezaevinde kaldı mı, ne zaman ihraç edildi’ gibi birçok soru yöneltti. Bu soruların ardından görevliler evden ayrıldı. Ancak aileye yeşil kartları geri verilmedi.

İKİNCİ BAŞVURUYA ‘MUHTAÇ OLMAMA’ NEDENİYLE RET

H.Ü., maddi sorunlar yaşadığı için bu sefer de çocuk yardımı almak için başvuruda bulundu. Ancak ailenin bu talebi de reddedildi. H.Ü. bu sefer de korona virüsü nedeniyle hükümetin ihtiyacı olan ailelere yaptığı bin liralık yardımdan faydalanabilmek için e-Devlet üzerinden başvuru yaptı. H.Ü.’nün bu başvurusu da gerekçe gösterilmeksizin kabul görülmedi. H.Ü. aynı yardımdan yararlanmak için ikinci kez başvurusunu yaptı. Bu kez de muhtaçlık şartlarını taşımadığı gerekçesiyle reddedildi. H.Ü., ihraç edildikten sonra herhangi bir SGK’lı işte çalışmadığını söyleyerek, “O zaman yardıma kimler muhtaç?” diye sordu.

‘VİCDANIMIZI YARALIYOR’

Şu an hiçbir sağlık güvenceleri olmadığını söyleyen H.Ü., Aydın Valiliği, kaymakamlık ve Cumhurbaşkanı İletişim Merkezi’ne de başvurularda bulundu. H.Ü. bütün kapıların yüzüne kapanmasına şöyle tepki gösterdi: “Biz bu vatanın evladıyız. Bu vatanın vergisini yıllarca ödedik, ödemeye devam ediyoruz. Bu topraklarda doğduk, bu toprakların çocuğuyuz. Bize bu şekilde davranmaları vicdanımızı yaralıyor.”

BAKANA SORULAR: AİLENİN YEŞİL KARTI NEDEN İPTAL EDİLDİ?

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Aile, Çalışma ve Sosyal ve Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a ailenin yardım taleplerinin neden reddedildiğini ve yeşil kartın iptal edilmesindeki amacı sordu. Gergerlioğlu, Selçuk’un yanıtlaması istemiyle verdiği önergede şu sorulara yanıt istedi:

– H.Ü.’nün  eşi ve çocukları için sosyal yardım talebinde bulunduğu ve reddedildiği iddiaları doğru mudur?

– Eğer bu iddia doğruysa aile neden sosyal yardım alamamaktadır, ailenin yeşil kartı neden iptal edildi, aile KHK ile kamu görevinden ihraç olduğu için mi reddedilmiştir?

– Son 4 yılda sosyal yardım almak isteyip de alamayan yurttaş sayısı kaçtır?

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Koronavirüs için ilk ilaç: ABD onayladı

İlaç şirketi Gilead Sciences'in ürettiği ve ebola tedavisinde de kullanılan Remdevisir isimli ilaç ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından koronavirüs tedavisinde kullanılması için onaylandı.

Remdesivir ilacının üçüncü test aşamalarının da koronovirüs tedavisinde olumlu sonuçlar vermesi üzerine Gilead Sciences'ten açıklama yapıldı. Şirketten yapılan açıklamada, "Testlerin ilk beklentileri karşıladığını tespit ettik. Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü sonuçlara ilişkin detaylı verileri paylaşacak" denildi.

Şirketten yapılan açıklamanın ardından Gilead hisseleri borsada yüzde 9 değer kazandı. Haber ayrıca ABD borsalarında yukarı yönde bir hareketlenme oluşturdu.

Açıklamadan kısa süre sonra ise New York Times, Remdesivir'in, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından koronavirüs tedavisinde kullanılması için onaylandığını yazdı. Böylece Remdesivir, FDA tarafından koronavirüs tedavisinde resmi olarak kullanılması önerilen ilk ilaç oldu.

Remdesivir koronavirüs tedavisinde denenen ilaçlardan biri olarak biliniyordu. Aşı çalışmaları tedavi ederken hastaneler bu ilacı koronavirüse yakalanmış hastaların tedavisinde kullanıyordu.

STOKLAR 140 BİN HASTAYA YETECEK

İlacı üreten Gilead Sciences isimli şirketin CEO’su bir açık mektup yazarak konuyla ilgili yeni bilgileri kamuoyu ile paylaştı. Yapılan açıklamada kalan stokların sadece 140 bin hastayı iyileştirebileceği ifade edildi.

Gilead Sciences CEO’su Daniel O’Day, “Elimizdeki stok, ki buna bitmiş ve dağıtılmayı bekleyen ürünler ile birlikte üretim aşamasının son adımındaki ürünler de dahil. Toplam 1.5 milyon tekil doza denk geliyor. Bu da 10 günlük bir tedavi için yaklaşık 140 bin hastaya verilebilir” dedi.

Remdesivir ilacının üçüncü test aşamalarının da koronovirüs tedavisinde olumlu sonuçlar vermesi üzerine Gilead Sciences'ten açıklama yapılmış, "Testlerin ilk beklentileri karşıladığını tespit ettik. Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü sonuçlara ilişkin detaylı verileri paylaşacak" denilmişti.

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Cezaevlerindeki hak ihlalleri raporlaştırıldı

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği , koronavirüs salgını sırasında cezaevlerinde hakların erişimine kısıtlandığını gözler önüne serdi.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), 15-28 Nisan tarihleri arasında derneğin danışma hattına gelen şikâyetleri raporlaştırdı.

"Çalışanlarda da mahpuslarda da maske yok"
31’i kapalı cezaevi olmak üzere toplam 68 farklı cezaevinden gelen şikâyetlerin derlendiği raporda, bu cezaevleri ve mahpusların bilgileri gizli tutuldu.

Raporda cezaevlerindeki kapasite sorununun uzun bir süredir devam ettiği, bu durumun ise beraberinde birçok hak ihlali getirdiğinin altı çizildi. Ayrıca mahpusların koğuşların kalabalık olmasından kaynaklı sosyal mesafeye uyamadıkları da ifade edildi.

Raporda öne çıkanlar:

“* Dezenfekte amaçlı bazı hapishanelerde ilaçlama yapılırken bazılarında yapılmadığı,

* Birçok hapishanede düzenli temizliğin hala yapılmadığı, mahpusların kendi imkânları ile hapishanelerin ortak alanlarını temizlediği,

* Bazı koğuşların dezenfekte edilmemesine rağmen koğuş mümessillerine koğuşların dezenfekte edildiğine ilişkin kağıt imzalatıldığı,

* İnfaz koruma memurlarının bazı hapishanelerde maske takarlarken bazı hapishanelerde takmadıkları veya bir kısmının taktığı,

* Dezenfektanların kantinde 10-45 TL arasında değişen ücretlerle satıldığı,

* Mahpuslara maske sağlanmadığı,

* Ücretsiz temizlik malzemesinin sağlanmadığı, ücretini ödeyemeyen, maddi durumu iyi olmayan mahpuslara da malzemenin sağlanmadığı,

* Açık hapishanelerin izinler sebebiyle boşaltılması ile açık hapishanelerde hazırlanan yemeklerin dağıtımında sorunlar yaşandığı, kapalı hapishanelere verilen yemeklerin kısıtlı ve kalitesiz olduğu, hijyenik olmadığı,

* Hasta, yaşlı ve risk grubuna giren mahpuslar için önlemler alınmadığı, maske ve temizlik malzemesinin dağıtılmadığı, mahpusların önlemlerini kendileri aldığı,

* Kronik hasta mahpusların hastane sevki olmasa da raporlarının yenileneceği kararına uyulmadığı,

* Hastaneden dönüşte 14 gün boyunca karantinada kalarak virüs kapma riskinin artacağı endişesiyle genel olarak tüm mahpusların hastaneye sevk konusundaki endişelerinin arttığı, hayatlarını tek başına idame ettiremeyen mahpusların da karantinada ihtiyaçlarını nasıl gidereceklerini bilemedikleri için hastaneye sevk olmak istemedikleri,

* Hastaneye gitmek zorunda kalan ağır hasta mahpusların hastaneden döndükten sonra karantinada tutulduğu ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadıkları için birçok problem yaşadıkları belirtilmiştir.”

Yeni önlemler
Cezaevlerinde salgına karşı alınan yeni önlemlere ilişkin şikâyetler ise şöyle sıralandı:

“* Bazı hapishanelerde mahpuslara yönelik kötü muamelenin ve psikolojik baskının arttığı,

* Bazı hapishanelerde mahpusların mektup göndermesinin ve dilekçe yazmasının engellendiği, dışarıdan gelen mektup ve gazetelerin mahpuslara verilmediği,

* İzne çıkarılması planlanan mahpusların evlerine gidebilmek için otobüs kullanmaları gerektiği, otobüs biletlerini alma konusunda maddi olarak zorlandıkları,

* Bazı hapishanelerde koronavirüs önlemi olarak uygulamaya konulan izne çıkma hakkından maddi imkânsızlıklar sebebiyle yararlanamayan mahpuslara kurumda kalmaya devam edecekleri söylendiği,

* Bazı hapishanelerde mahpusların talebinin dışında hesaplarında bulunan paranın bilet ücreti için ayrıldığı ve hesaplarındaki paraya ihtiyaçları olmasına rağmen erişemedikleri belirtildi.”

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

‘Hizmeti ve Hocaefendi’yi insanlara anlatırken hangi hataları yapmamalıyız?’

Amerika merkezli AFSV (Paylaşılan Değerler İttifakı) Başkanı Dr. Alp Aslandoğan, özellikle yurtdışındaki üniversite öğrencileri ile akademisyenlere önemli tavsiyelerde bulundu.
‘Hizmeti ve Hocaefendi’yi insanlara anlatırken hangi hataları yapmamalıyız?’

TR724.COM

FKM Youth YouTube kanalındaki ‘Üniversite Hayatı, Kariyer ve Kişisel Gelişim’ başlıklı programda konuşan Aslandoğan, gençlerden gelen birçok soruya cevap verdi. O cevapların bazıları şöyle;

‘Müslümanlığımızı gizlemeli miyiz?’

“Okudukları üniversitelerde ya da arkadaş ortamlarında Müslümanlığın ‘gizlenip, gizlenemeyeceği’ yönündeki sorulara Alp Aslandoğan, “Bu konuda 3 yaklaşım var. Birincisi kalbiniz rahat ise ve özellikle büyükşehirlerde okuyorsanız; bu sıkıntı değil söylenebilir. İkincisi eğer kalbiniz rahat değil ise ‘Müslümanın ama pratikte uygulamıyorum’ denilebilir. İslam karşıtı saldırılardan kurtulmak için bu uygulanabilir. Üçüncü olarak ise ‘bu konuyu ben konuşmak istemiyorum, dinimi özel hayatta sınırlı tutmak istiyorum’ denilebilir. Bu ABD’de kalıptır. ‘Özel hayatım’ deyince kimse artık karışmaz.” dedi.

‘Nasıl insanlarla arkadaşlık etmeliyiz?’

‘Nasıl insanlar arkadaşlık etmeliyiz.’ sorusuna ise Aslandoğan, “Kalbiniz sizin için pusuladır. Bir insanla iletişime geçince onun bu insanla ilgili bir sürü emare vardır. Sizin iç sesiniz size yol gösterir. Kalbinizden gelen hislere açık olursanız sizi yönlendirecektir. Dikkat etmemiz gereken kendimizi her türlü zarardan kurtarmaktır. Sizi zararlara sokacak insanlardan uzak durmalısınız.  Kendinizi rahat hissetmeyen hiçbir ortamda durmayın. Kendinizi riske atmayın. Her zaman bu insanlara ben sizinle arkadaşlık etmeyeceğim diyebilirsiniz.” cevabını verdi.

‘Diğer Müslüman öğrencilere yaklaşımımız nasıl olmalıdır?’

“Diğer Müslüman öğrencilere yaklaşımımız nasıl olmalıdır?’ sorusuna ise Aslandoğan, ‘Her Müslüman, Müslüman sıfatları taşıyamaz. Bizim için Müslüman sıfatları önemlidir. Sadece Müslüman kimliği yeterli değerlidir. Kişi Müslüman değildir ama Müslüman sıfatlar taşıyordur. Onlarla iletişim kurulabilir. Bir de onların terör ve şiddete bakışını değerlendirmeliyiz. Bu tür şeyleri onaylayan insanlardan uzak durmalıyız. Bir şekilde bu mutlaka sorulmalıdır.”

‘Hizmeti ve Hocaefendi’yi insanlara anlatırken hangi hataları yapmamalıyız?’

‘Hizmeti ve Hocaefendi’yi insanlara anlatırken hangi hataları yapmamalıyız?’ sorusuna Aslandoğan, “Bir, Hizmet değerlere hareketidir. Temel değerler üzerine kurulmuştur. İyi bir insan olmak bireysel alanda önemlidir. Sosyal alanda insanlığa faydalı olmak. Bunun ötesinde şiddete bulaşmamak, fedakarlık, demokrasiye saygı, bilime saygı gibi artırabilirsiniz.”

“Hatalar ise şunlardır. Hiçbir eleştiriye tahammül edilmemesi bir hatadır. Fikir eleştirisine bile, Hocaefendi’ye insan üstü vasıflar vermek, onu çok büyükmek hatadır. hayatını, insanlığa ve dinine hizmete adamış bir İslam alimi olmak zaten çok büyük bir vasıf. Bunun ötesinde bir şey atfetmeye gerek yok. Hizmeti de aynı şekilde olduğu yere koymalıyız. Objektif olmayan tanımlardan uzak durmalıyız. Objektif kriterlere göre yapmalıyız. Daha fazlası zaten gerekli değil.” ifadeleriyle cevap verdi.

Programda ayrıca;

Hizmet ve Hocamız hangi yönlerini öne çıkartarak anlamak en doğru yöntemdir

Müslümanlara saygılı olmayan kişilerle/arkadaşlarla karşılaşırsak onlara nasıl davranmalıyız?

İlim öğrenme yolunda çalışmanın ve insanlığa bu yolla faydalı olmanın dinimizdeki önemi nedir?

Hizmet ve Hocamız eleştiren insanlara karşı nasıl tavır takınmalıyız?’

İşte  o program;


[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Türkiye'deki rejimin adı "de facto diktatörlük' olarak tescil edildi

Türkiye, "Demokrasi Statüsü" sıralamasında 10 üzerinden 4,9 puanla 77'nci sırada geldi

Bertelsmann Vakfı'nın Dönüşüm Endeksi‘nde Türkiye, "ılımlı otokrasi" olarak sınıflandırıldı. Raporda 137 ülke arasında 77’nci sırada gelen Türkiye için "de facto diktatörlük" nitelendirmesi yapıldı. Dün açıklanan rapor uluslararası medyada geniş yer bulsada Türkiye medyası görmezden geldi.

T24.com yazarı Mehmet Yılmaz bu raporu yorumladı

Rejimin otokrat karakteri tescil edildi

Rejimin bugün kendisini diken üstünde hissederek baskıyı arttırmasının nedeni, Recep Tayyip Erdoğan için biçilen gömleğin, bir seçim gecesi bambaşka birisinin üzerine geçebilmesi ihtimalinin belirmiş olması

Bertelsmann Vakfı tarafından hazırlanan bir endekse göre Türkiye artık "ılımlı otokrasiler" arasında yer alıyor.

Türkiye için "de facto diktatörlük" tanımı da kullanılmış.

Araştırma dünya genelinde de demokrasinin zayıfladığını ortaya koyuyor.

137 ülke içinde 77. sırayı kapmış bulunuyoruz ve bu yeri de bileğimizin hakkıyla ele geçirmişiz. Notumuz 10 üzerinden 4,9.

Hukuk devleti ve demokratik kurumların istikrarlılığı konularındaki notumuz kendi ortalamamızın bile altında: 3,5 ve 3.

"De facto diktatörlük" tanımı bana sorarsanız biraz ağır kaçmış.

O noktaya varmak için iktidarın biraz daha çaba göstermesi gerekiyor!

Dünya yüzünde zaten "tam demokrasi" ya da "tam diktatörlük" diye tarif edebileceğimiz rejimler çok da yok.

Ülkelerin ezici çoğunluğu bu ikisinin arasında bir yerlerde konumlanıyor ve bizimkisi sevimsiz olan uca daha yakın.

Şimdi bunları söylüyorum diye itiraz ederler olacaktır elbette: "Türkiye, bir diktatörlük olsa sen bunları yazabilir misin" diye!

Ben de onun için zaten diktatörlük tanımını ağır buluyorum ama bu Türkiye’deki rejimin otokrat karakterini ortadan kaldırmıyor.

En belirgin özellik yasama gücü diye bağımsız bir güçten artık söz edemiyor oluşumuz.

Bunun en temel iki nedeni, siyasi partiler yasası ve seçim yasasının, bağımsız bir meclis oluşturmaya uygun olmaması.

Anayasa değiştirilirken Recep Tayyip Erdoğan’a göre bir gömlek biçildi ve o vakit de çok yazmıştım Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu’na dokunulmadı.

Bu milletvekillerini otomatik olarak parti liderlerinin "kaldır parmak – indir parmak askerlerine" dönüştürüyor ve Meclis, çoğunluk partisi liderinin iki dudağının arasında yasama faaliyetini yerine getiriyor.

Yargı ise hem doğrudan yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanı’na bağımlı hem de dolaylı olarak Meclis çoğunluğu aracılığıyla yine aynı kişiye bağımlı.

Bütün güçler, tepede Cumhurbaşkanı’nın elinde toplanmış durumda ve zaten onun için de bu rejime otokrasi diyoruz.

Bu rejimin, endekse göre "ılımlı otokrat" konumundan, "fiili diktatörlük" konumuna evrim geçirmesi ise tahminlerimizin ötesinde çok kolay.

Denemelerini de yapıyorlar zaten: Hapisteki gazetecilere bakın. Bizim eski kıytırık demokrasimizde bile hiçbiri bu suçlamalarla hapiste olmazdı.

Artık yargı denetiminde, gerçekten serbest bir seçim yapabileceğimiz bile şüpheli. Son yerel seçimde yaşadıklarımızı, bir daha yaşamayacağımızın garantisi, bu yargı düzeninin içinde yok.

Seçildiği halde göreve başlatılmayanlar, görevden alınıp, yerlerine memur atananlar da cabası.

YÖK Kanunu’na bakın. Son yaptıkları düzenleme, Kenan Evren’in de, 28 Şubatçıların da aklına gelmemişti. Bu rejimin aklına gelmekle kalmadı, kanunu da bir gecede değiştiriverdiler. Bu bir şey anlatmıyor mu?

Ve rejimin bugün kendisini diken üstünde hissederek baskıyı arttırmasının nedeni, Recep Tayyip Erdoğan için biçilen gömleğin, bir seçim gecesi bambaşka birisinin üzerine geçebilmesi ihtimalinin belirmiş olması.

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Korona bahanesiyle her şeyi yapabilirler

Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta kiraladığı araziyle ilgili erişim kararlarına ‘koronavirüsle mücadelenin’ gerekçe olarak gösterilmesine ilişkin tepkiler devam ediyor

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta kiraladığı araziyle ilgili haberlere getirilen erişim engelleme kararlarının korona ile mücadeleye bağlanması tepki topladı. Karar, İstanbul Anadolu 8. Sulh Mahkemesi tarafından alındı. Araziyle ilgili yapılan haberlere erişim engeli getirildi. Kararın gerekçesi olarak ise “Koronavirüsle mücadele döneminde Avrupa ülkeleri başarısız olurken Türkiye’nin başarısını sekteye uğratmak ya da gizlemek” ifadeleri yer aldı.

Bu kararı bugünkü köşesine taşıyan Korkusuz Gazetesi yazarı Can Ataklı 'Artık hiç kimse güvende değil' dedi

İktidar için gerekçe uydurmanın bu kadar kolay olduğu bir ülkede insanların başına herşeyin gelebileceğine dikkat çeken Ataklı 'İktidar ne yapmak istiyor, anlamam mümkün değil.' dedi

İşte Ataklı'nın analizinden bir bölüm

Artık şunu görüyor ve anlıyorum, AKP’li olmayan, iktidara biat etmeyen hiç kimsenin güvenliği yok.

Beğenilmeyen, iktidar partisince hedef gösterilen herkesin başına her an, her şey gelebilir.

Şimdi yazacağım konu bunun tipik bir örneği bana göre.

Akla hayale gelmeyecek, akıl ve mantık dışı gerekçeler icat edilerek, herkesin hayatı bir anda alt üst edilebilir.

Birkaç gündür medyada Fahrettin Altun’un Boğaz’daki evinin yanındaki vakıf arazisini kullanması ile ilgili haberler dolaşıyor.

Haberi burada tekrarlamayacağım, çünkü hem zaten biliyorsunuz büyük olasılıkla hem de mahkeme bu haberlere erişim yasağı koyduğu için bir de durduk yerde başımı derde sokmayayım.

Burada önemli olan, mahkemenin bu haberlere erişim yasağı getirirken, ortaya koyduğu gerekçe.

Bugüne kadar hiç böyle bir gerekçe duymamıştım.

Bakın mahkeme bu konuda ne karar vermiş;

“Tüm dünyanın içinde bulunduğu salgın bir hastalık olan koronavirüsle mücadelede, birçok Avrupa ülkesinin başarısız olmasına rağmen, ülkemizin mücadeledeki başarısını sekteye uğratmak ya da gizlemek için sıradan bir olayı, sırf milletimizin ve devletimizin mücadeledeki başarısını göstermemek için, dikkatleri başka yönlere çekerek itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, bu amaçla, Yargıtay’ın haber alma ve verme hakkının sınırlarını belirleyen ilkelerin ihlal edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.”

Gerekçenin tuhaflığına bakar mısınız?

Ülkemiz tüm dünyaya örnek olurken, bir saray danışmanının suç olarak nitelenen bir eylemini yazmak, korona ile mücadeledeki başarının görülmesini engellemekmiş.

Tabii bu ifade ile saray danışmanının da aynı zamanda “ülke/devlet” olarak nitelendiğini anlıyoruz.

Mahkemenin kararında bir de gazetecilik dersi veriliyor.

Saray danışmanının işlediği suçu şu sırada yazmanın bir alamı olmadığı bakın hangi cümlelerle ifade ediliyor;

“Ülkemizin doğal gündemi salgınla mücadele olduğu için, haberin güncellik değeri taşımadığı, haberin yapılmasında kamunun hiçbir yararının olmadığı, yasal olmayan ve suç içeren bir durum var ise, haberi yapanların bunun için suç duyurunda bulunma haklarının olduğu, haberin veriliş biçimi ile özü arasında bir dengenin kurulmadığı, bu nedenle yapılan haberlerin haber alma-verme, yorum ve eleştiri ile ifadeyi açıklama hürriyetleri kapsamında kalamayacağı, haberin amaçlarından birinin de talep edenin toplum nezdindeki itibarını ve saygınlığını zedelemeye yönelik matuf olduğu, toplumun birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bir dönemde suni kutuplaşma, kamplaşma ve gerilim üretilerek milletimizin, devletimizin ve onun temsilcilerinin dünyayı saran salgın hastalıkla mücadelesinin de birlik-dirlik ve başarısının sekteye uğratılmaya ve gerçek dışı haberlerle yönlendirilmeye çalışıldığı anlaşılmakla, itirazın kabulüne karar vermek gerekmiştir.”

Gerçekten inanılır gibi değil.

Yargı açıkça, “Bir suç olsa bile niye yazıyorsun, git sen de suç duyurusunda bulun” diyor.

Böyle bir gerekçe bilmiyorum ama dünyada bir ilk olabilir.

Şimdi korkmamak mümkün mü? İstedikleri an saçma sapan da olsa bir gerekçe ile kendilerinden olmayan herkesin güvenliğini yok edebilirler.

[Samanyolu Haber] 30.4.2020

Üstadın İbadet ve Huşuu [Safvet Senih]

Mustafa Sungur Ağabeyimiz Üstad Bediüzzaman’ın ibadet  ve huşûu ile ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor:

“Afyon’da, beş vakit namazı Üstadımızın arkasından cemaatle edâ ediyorduk. Üstadımız gece çok erken TEHECCÜDE  kalkıyordu, sabaha kadar okuyordu ve sabah namazına bizi uyandırıyor ve cemaatle namazı eda ediyorduk. Sonra Zübeyr Ağabey dedi ki: ‘Gece uyumayıp sıra ile nöbetleşip, Üstadımızın abdest suyunu dökmemiz lâzım.’ Öyle de yaptık. İlk gece Zübeyr Ağabey uyumadı, gece Üstadımızın suyunu dökmüş, ikinci gece ben kalktım. Üstad hiç konuşmadı, gayet ciddi abdestini aldı, odasına girdi ve sabaha kadar cehrî okumaya devam etti. Sabah namazına takriben dört saat kala kalkıyordu. İkişer gece öyle kalktık. Üstadımız hiç konuşmazdı, sonra bizi men etti. Dedi ki: ‘Hayatta böyle kimse gece bana mülâkî olmamış, otuz beş senedir yalnız kalmışım.’  O iki geceden sonra Üstadımız, kendisi kalkar, sabah namazına kadar evradını bitirirdi. On beş dakika kadar da Nurlardan bir bahis okur ve sonra sabah namazını kılardık. Arabî 29. Lem’a’nın Mukaddemesinde tefekkürî âyetlerden ilhâmen yazdığı  bahislerden zikirle, ‘Binler defa tekrarında bana usanç gelmedi’ diyor ve istisnâsız her gece sabaha yakın dört beş saat meşgul olduğunu beyan ettiği Hizbü’l-Ekber-i Nurî’den bahisle: ‘Her gece beş altı saat meşgul olmakla hiçbir yorgunluk eseri kalmadığı bin defa tekerrür etmiştir.’ diyordu. Hz. Üstad Zübeyir Ağabeye ‘Ben gece ibadeti için yirmi sene nefsimle mücadele ettim.  Sonra hâcet kalmadı.’ demiş. Evet mübarek, muazzez Nur Üstadımız, onun Risale-i Nur telifi, neşri, gelen gidenler, ziyaretçilerle sohbeti, ehl-i idare, ehl-i maârif ve ehl-i siyasete hakikat dersleri veren şahsiyetinden başka; Rabbi ile  başbaşa, O’nu zikir ve fikir ile huzur-u dâimî kazanmak, iman ve marifetullahda 80 sene daima terakkiyat ile hakkalyakine yükselen mukaddes bir hâli ise, onu beyana takatimiz yoktur. Her gece istisnasız, yalnız olarak, o kudsî mazhariyetini devam ettirirdi. Evet, Van’daki hayatında da böyle olduğunu Vanlı Molla Hamid isimli talebesi ve hizmetkârları da defalarca beyan etmiştir.

“Üstadımızın namazı, namazdaki mazhariyeti, heybeti, huzuru ve huşuu bambaşkadır. Biz onu ifade edemeyiz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyata mazhariyetinden bizim hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet bu kat’idir… Namaza duruşu, ilk tekbiri alışı ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakka dua ve tezellülü, Fâtiha’yı kıraati, Fâtiha’nın her bir kelimesini teker teker, cümle cümle ve bütün mertebeleriyle okuyup hissetmesindeki ve dergâh-ı İlâhiyeye takdim etmesindeki vüs’at, külliyet ve ulviyet bizim gibi hiç enderlerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ‘Ettehiyyâtü’ mübarek kelimelerini Cenab-ı Hakka takdim ederken, nasıl bütün kainatı ruhunun eline alıp öylece arz etmesindeki kudsiyeti ifade edemeyiz. Yalnız bu hususlara dair On Beşinci Şua ilm-i İlahî bahsinde ve diğer Risalelerde uzun izahat vardır. Onun okunması mutlaka huzura da medardır. Aynı zamanda, Nur  Âleminin Bir Anahtarı Risalesinde de izahlar yapılmıştır. Bu gibi eserlerinden ve Üstadımızın hal ve tavrından katiyen anlaşılıyordu ki, o müstesna bir tecelliye mazhardı. Talebelerinde, hatta en ileri talebelerinde görünen hâller, Üstadımıza nisbetle çok cüz’î kalır. Hele geceleyin 4-5 saat meşguliyeti müteakip dua vaktinde, kainat mümessili ve Sahibi-i Arz ve Semavatın arz üzerinde en nurânî bir halife-i arz olduğu âşikâr belli olurdu. Onun dış âleme taşan, insanlara kurtuluş reçetesi sunan azim şahsiyetinden başka bir kudsî ubudiyet hâli, zikir ve tefekkür hali de vardır ki; herhalde Risale-i Nur hakikatlerini, bu gibi mânevî miracı olan halinde iken taallüm ederdi.

“Diyebiliriz ki, Said Nursi, hizmeti ile, nûrânî eserleriyle devamlı hayattar neticeleriyle ve gün be gün gelişen nuranî cemaatin dünyanın dört bucağındaki hizmetleriyle ‘es-sebebü ke’l-fâil’ sırrıyla daima yükseliyor, terakki ediyor ve ebedî saadet hesabına yükseliyor. Rızâ-i İlâhiyenin nihayetsiz mertebelerine doğru bir değil, binle kanatla uçup gidiyor, gidiyor… Kıyamete kadar da yükselecek, gidecek, gidecek… Tâ AKSÂ’L-ĞÂYAT’a  (gayelerin en ilerisine) kadar gidecektir…

“Üstadımız, bir gün ders esnasında, ‘İnsan namazda iken teşehhüd esnasında ‘et-tehiyyat’ derken, aynı günün vaktinde ‘Et-tehiyyat’ diyen bütün mahlukatın tahiyyelerini kendi namına Cenab-ı Hakka takdim edebilir’ demişti. İlaveten, ‘Hatta biraz daha ileri gitse, bütün zamanlardaki tahiyyat ve tesbihatları da kendi namına edebilir’  meâlinde buyurmuştu. Ayrıca, ‘Tesbihatta, Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber, derken kalbi hüşyar bir mümin o vakitte namaz kılan, tesbihat eden milyonlar müminler cemaatı arasına manen girer, onlarla beraber söyler. Hatta daha ileri gitse bütün zaman ve mekânlardaki müminlerle beraber olarak, ortada Resul-i Ekrem (S.A.S.) sağında peygamberler, solunda evliyalar ve bütün müminler beraber tesbihat edebilir’ demişti. Yine bir gün ‘Ben namazdan çıkışta (Esselâmü aleyküm ve rahmetullah) dediğimde, sağımda enbiyaları, sol tarafımda evliyaları niyet ederek öyle selâm veriyorum’ demişlerdi.”

Merhum Sungur Ağabeyimizin hatıralarından elbette yüklü ibretler ve dersler alacak cihetler var…
 
[Safvet Senih] 30.4.2020 [Samanyolu Haber]

Duada Denge [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur ile Dua Köşesi

Sevgili dostlar, bugünkü yazımda duada denge konusunu ele almaya çalışacağım. Zira bazen yaptığımız işlerde farkına varmadan ifrat ve tefrite düşebiliyoruz. Cenab-ı Hak bu ümmeti, vasat ümmet; yani ifrat ve tefritten uzak, her işi dengeli olan bir ümmet olarak vasıflandırmıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendimiz'in (sas) uygulamalarına bakarak en uygun şekli bulmaya gayret etmeliyiz...

Günümüzde zulmün her türlüsüyle tanışan ve sebepler adına yapabilecek bir şeyi kalmayan muztar durumdaki pek çok kardeşimizin, son çare olarak daha çok dua ve yakarışa yönelmelerine şahit oluyoruz..

Duanın kabule karin olması için, külliyet kesbetmesi prensibinden hareketle, çevresindeki dostları dua ile yardımına koşmaya çağıran davetler de bir hayli artmış durumda haklı olarak..

Bu konuda bazen sosyal medyada, değişik gruplarda dua talep eden paylaşımlar da yapılıyor...

Geçtiğimiz günlerde bana da intikal eden mesajlardan birinde şöyle diyordu:   

(Tr’de bir ilimizde) Mustafa hocamın mahkemesi varmış.  Hanımı aradı 1.000.000.000 fetih dağıtıyorlarmış bir hafta içinde okunacak. Arkadaşlarımıza dağıtabilir misiniz? Değerli kardeşlerim  en az bir tane olmak üzere kaç tane Fetih okuyabilirsiniz?”

Sosyal medyada yayılan bu mesaj Tefsir Profesörü duayen bir hocamıza da ulaşmış, muhterem hocamızdan da muhtemelen böyle bir talepte bulunanlar olmuş..(Hocamızın ve mesajı paylaşan abimizin isimlerini kendilerine sorup izin almadığım için zikretmedim)

Hocamızın bu konudaki görüşünü, bu mesajı gönderen abimizden öğreniyoruz:

S.... hocamızdan böyle bir uyarı geldi arkadaşlar! Diyor o abimiz uyararak:
“Dinimizde milyon, MİLYAR kere okumak ve başka insanları da böyle bir yük altında bırakmak yok. Yeni hüküm koymak cehalettir merduttur, günahtır. Dua edilir, dua rica edilir. Selamlar”

Muhterem hocamızın kısa ve net bir şekilde ifade ettiği bu konuyu biraz araştırıp sizlerle paylaşmak geldi içimden..
Öncelikle belli sayılarda dua okuma konusunda pek çok hadislerde, Efendimiz'in tavsiyelerini görmekteyiz..

Ezcümle, namazların akabinde 33 er defa okunan Sübhanallah, Elhamdulillah ve Allahuekber gibi tesbihlerle birlikte şu hadis-i şerifleri de zikredebiliriz:

Abdulllah İbni Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir yerde yüz defa:

Allah'ım! Bağışla beni ve tövbemi kabul eyle. Çünkü sen Tevvab ve Rahimsin (tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin)” dediğini sayardık (Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 39)

Yine benzer bir hadis-i şerifte Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i dinledim şöyle buyuruyordu dedi: "Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah'tan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim." (Buhârî, Daavât 3).

Efendimiz'in bu ve benzeri hadis-i şeriflerde belli sayılarla dua ettiğini görmekteyiz..

Gelelim başkasından bize dua etmesini isteme konusuna..

Hz. Ömer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den umre yapmak için izin istemişti, izin verdi ve kendisinden şöyle bir talepte bulundu:
“Sevgili kardeşim! Bize dua etmeyi unutma, duanda bize de yer ver,” (Ebû Dâvûd, Vitir 23)
Bir başka rivayete göre de “Sevgili kardeşim! Bizi de duana ortak et!” (Tirmizî, Daavât 110.) buyurarak duaların makbul olduğu bir mekan olan Kabe’de kendisine de dua etmesini rica etmişti.

Müminin gıyabında başka bir mümine yapacağı duaya meleklerin amin diyeceğini de Efendimiz'den öğreniyoruz:

Ebü’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Müslüman bir kimsenin gıyabında bir din kardeşine yapacağı dua makbul bir duadır. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek onun duasına, ‘amin, duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin!’ diye dua eder.” (Müslim, Zikir 87)

Peki ifrat ve tefrite düşmeden dengeli bir şekilde dua nasıl yapılır?

Sünnette ifadesini bulan sayılarla, geçmiş büyüklerimizin keşif ve tecrübeleriyle bize tavsiye ettikleri şekilde dua etmeliyiz.
Bir milyon Fetih okuduk deyip caka satmanın dinde yeri yoktur. Bir milyon kere okuduk, öyleyse isteğimizi yerine getir diye Cenabı Allah’a saygısızlık etmeye de hakkımız yok. Böyle altından kalkılması zor rakamlarla dua ettik ama yine istediğimiz şey olmadı diye ümitsizliğe düşmek de doğru değildir..

Sevgili dostlar en başta bilmemiz gereken husus dua da namaz gibi bir ibadettir; sâfiyane, hâlisane, karşılıksız ve dünyâda hemen bir netice beklemeden yapılmalıdır. Dua ederken bizler, saf ve dupduru bir gönülle Rabbimize yönelip rızasını aramalıyız. Rabbimiz, bazen lütuf ve keremiyle ihsanlarda bulunup isteğimizi yerine getirebilir.. Pek çok kere hemen neticesi alınsın diye yapılan dualar hâlis ve safî olmadıkları için de kabûl görmeyebilir..   (Bkz:İnancın Gölgesinde-1, sh. 191)

Bu ünlerde çokça okunması gereken dualardan “hasbiye duası” ile ilgili muhterem hocamızın şu cümleleriyle bitirelim..
Hazreti Pîr kalbine ilka buyurulan o cevheri çok kıymetli bularak hemen o mevzua yoğunlaşmış ve günde beş yüz defa hasbiye çekmeye başlamıştır.

Hz. Pîr, günde beş yüz defa bu âyeti okuduysa, demek ki o meseleyi derinden derine duyma adına tekrarın kendine göre bir kerameti vardır. O hâlde, biz de, düşmanların şerrinden muhafaza adına Allah’ın havl ve kuvvetine iltica ederek, himmetimizi âli tutup günde beş yüz, belki bin defa şunu demeliyiz:

Bu hedefi gerçekleştirme adına şöyle bir usûl de takip edebiliriz: Nasıl ki, Tefriciye Duası’nı, Âyete’l-Kürsî’yi, Nasr, Fetih ve İnşirah Sûresi gibi sûreleri iştirak-ı a’mal-i uhreviye esprisini tahakkuk ettirme adına, aramızda bölüştürerek okuyoruz; aynı şekilde hasbiye duasını da aramızda paylaşarak okuyabiliriz. Mesela on arkadaş aramızda bölüşerek yüzer hasbiye okuduğumuzda, her birimizin amel defterine bin “hasbiyallah” akacaktır.

Cenabı Allah Ramazan-ı şerif hürmetine Kadıyü’l-Hacat ismi şerifiyle darda kalan bütün kardeşlerimize yardım eylesin. Sıkıntısı olan kardeşlerimizi feraha çıkarsın. Kimin ne isteği varsa onları bir an önce Latif ismi şerifiyle lutfeylesin..
Amin!

[Hüseyin Yağmur] 30.4.2020 [Samanyolu Haber]

Yargıda Korona skandalı: Hakimler adliyeye gelmiyor; kararı ‘tutukluluğa devam’ diyerek mahkeme kalemleri veriyor

Koronavirüs salgınında dolayı Çağlayan’daki İstanbul Adalet Komisyonu’nun aldığı ‘4 Mayıs’a kadar nöbetçi mahkemeler çalışacak’ kararının uygulanmadığı ortaya çıktı. Komisyonun aldığı kararla, tutuklu ve acil işlerin dosya üzerinden karara bağlanmasını bu nöbetçi mahkemeler yapacaktı. Fakat hakimlerin mahkemeye gelmeyerek evlerinde olduğu ve dilekçeleri bile görmediği, bu yüzden de hiçbir kararın verilmediği ortaya çıktı. Sadece hakimler adına mahkeme kalemleri otomatik bir şekilde ‘tutukluluğa devam’ kararını verdiği belirtiliyor.

Bu durumu sosyal medya hesabı Twitter’da gündeme getiren Avukat Üsame Ceran, bu yüzden tutuklu müvekkilinin tahliyesi için yaptığı başvurunun sonuçsuz kaldığını açıkladı.

Müvekkili için yazdığı dilekçeye mahkemeye gönderdiğini ve ardından kalemi aradığını söyleyen Ceran, “Aradığımda ‘dilekçe gönderdim yarın duruşma günü verilmişti. ‘Heyet incelemiş midir?’ diye hatırlattım. Kalemdeki kişi bana, ‘Nöbetçi mahkeme heyeti yok ki. Onlar evlerinde. Tüm duruşmalarda erteleme yazıyoruz.” cevabını verdi. Sonra ben, “Tamam da tahliye hakkındaki karar neye göre veriliyor?” diye sorunca bana, ‘Tahliye verilmiyor ki’ dedi. ‘Nasıl yani, bu ay hiç tahliye kararı vermediniz mi?’ soruma da, ‘Yok, vermedik.’ cevabını verdi.” şeklinde ifade etti.

Bu duruma tepki gösteren Ceran, “Yani anlayacağınız bomboş adliyeye hakimler gelmiyor, adliyedeki kaleme talimat vermişler tüm tutuklu dosyalarda kalem heyet adına tutukluluğun devamı kararları yazıyor. Bomboş adliyeye hakimler gelmiyor ama o hakimlerin sorumluluğundaki tutuklular virüs kapma tehlikesiyle devam.” dedi.

İşte o açıklamalar;

Bugün İstanbul Adliyesi’ndeki bir mahkemeyle ilgili çok skandal bir şey öğrendim, sizinle de paylaşmak istiyorum.

İstanbul Adliyesindeki … Ağır Ceza Mahkemesi’nde yarın ilk celsesi görülecek bir dosyam vardı. Biliyorsunuz İstanbul Adalet Komisyonu Başkanlığı Covid-19 tedbirleri kapsamında 04/05/2020 tarihine kadarki tutuklu ve acil işlerin dosya üzerinden karara bağlanmasını kararlaştırdı.
Bu şu demek duruşma açılmayacak sanık getirilmeyecek, yazılı savunma yoluyla müdafilik yapacaksın. Ceza Muhakemesi’nde hepimizin bildiği doğrudanlık, yüz yüzelik ve sözlülük ilkeleri gereği aslında yazılı şekilde etkili bir müdafilik yapmanız mümkün değildir.

Neyse elden ne gelir, elimizden geleni yapalım dedim ve müvekkilin neden tahliye edilmesi gerektiğiyle ilgili birkaç günümü alan güzel bir dilekçe hazırladım. Bugün sabah dilekçeyi UYAP’tan gönderip mahkeme kalemini aradım. Kalemi dürteyim de dilekçeyi hakimin önüne koysun diye

Telefona bakan katip önce bir şaşırdı:
– Ne dilekçesi?
+ Beyan dilekçesi, inceleme için. Malum duruşma yapılamadığı için müvekkili hiç olmazsa yazılı beyanlarla savunmak durumundayız. Yarına duruşma günü verilmişti bu dosyada, heyet incelemiş midir dosyayı bilginiz var mı acaba?

– Heyet mi? Heyet yok ki.
+ Nasıl yani, nöbet usulü hakim de mi yok?
– Yok avukat bey, evlerindeler
+ E peki tahliye haklında neye göre karar veriyorsunuz?
– Tüm duruşmalarda erteleme yazıyoruz
+ Tamam da tahliye hakkındaki karar neye göre veriliyor?
– Tahliye verilmiyor ki

+ Nasıl yani, bu ay hiç tahliye kararı vermediniz mi?
– Yok, vermedik
+ Benim günlerdir uğraştığım dilekçemi hakimlerin okuma ihtimali yok yani?
– Yok avukat bey belki Uyap’tan görür ama (ses tonundan buna inanmadığı anlaşılıyor)
+ Sanmıyorum, peki teşekkürler iyi çalışmalar

Yani anlayacağınız bomboş adliyeye hakimler gelmiyor, adliyedeki kaleme talimat vermişler tüm tutuklu dosyalarda kalem heyet adına tutukluluğun devamı kararları yazıyor. BOMBOŞ ADLİYEYE HAKİMLER GELMİYOR AMA O HAKİMLERİN SORUMLULUĞUNDAKŞ TUTUKLULAR VİRÜS KAPMA TEHLİKESİYLE DEVAM

Mahkeme numarasını bu aşamada açıklamayacağım ama böyle bir skandal yaşandı siz de bilin. Normal şartlarda ilk celsede çok büyük ihtimalle tahliyesini beklediğim müvekkilim, hakimlerin adliyeye gelmemeleri ve dosyaları incelememeleri sebebiyle yok yere 2 ay daha tutuklu kalacak.

Şimdi heyecanla olmayan ve hiçbir zaman var olmayacak kararı bekleyen müvekkilimin ailesine ben ne diyeceğim siz söyleyin :/ Bu olaya skandal dedim ama asıl skandal bu olayın aymazlıkla ve fütursuzca bize kabul ettirilmesi. Buna karşı elimizden bir şey gelmemesi en büyük skandal.

Telefonu kapattım, derin bir iç çektim ve hemen arkadaşlarıma yazdım. Merak ettiğim şey adliye sabit telefonlarıyla yapılan görüşmelerin kaydedilip kaydedilmediğiydi. PVSK Ek-7’ye göre kaydedilebileceği fakat hukuka aykırı delil olduğu için asla verilmeyeceğini düşündüm.

Daha sonra bu durumun hiç olmazsa kayıtlara geçmesi için CİMER’e yazmaya çalıştım fakat sistem hata verdi. Bu aşamada elimden gelen tek şey bu skandalı yaymak ve adliyelerin 15 Hazirana kadar kapatılması kararının ne denli büyük bir hukuksuzluğa yol açacağını göstermek olacak.

Güya cezaevindeki insanların virüsten korunması için infaz (af) düzenlemesi yapıldı. İnfaz düzenlemesiyle salınanların hepsi hükümlü. Yani yargılamaları yapılmış, suç işledikleri sabit görülmüş. Masumiyet karinesine rağmen sanıklara ise hakimlerin keyfine oto-tutukluluğun devamı.

Davası 188’den açılmış ama suç vasfının 191/1 olarak değişeceği kesin. Teknik-fiziki takip yok. Aleyhe sanık-tanık beyanı yok. Miktar kullanım sınırının çok altında kalıyor. Yargılama sonucu en üst hadden ceza alsa bile çocuğun yatarı yok. Ama hakimlerin keyfine 2 ay daha içerde.

İnfaz düzenlemesiyle hükümlüler dışarı, suç vasfının değişmesiyle üst hadden ceza alsa bile yatarı olmayan tutuklu içeri. Biri hüküm giymiş, diğeri henüz masum. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Sanki virüs tutukluyu görünce kardeş rahat ol ben sadece hükümlüye bulaşırım diyo.”

[TR724] 30.4.2020