Obama, Clinton veya Trump... [Faruk MERCAN]

Başkan’ı bağlayan bir anayasa ve hukuk var...

Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Lawrence Lessig’in kitabını, bir kaç yıl önce girdiğim bir kitapçı rafında gördüğümde hemen dikkatimi çekmişti. Kitabın ismi ve kapağı çok çarpıcıydı.

Kitabın ismi şöyle:

“Cumhuriyet Kaybetti: Para Amerikan Kongresini nasıl Yozlaştırdı?”

Kitabın kapağındaki Amerikan Kongresi, baştan sona Amerikan dolarlarıyla kaplanmıştı.

Bu enteresan kitabın yayın tarihi 2011...

Harvard Öğretim üyesi, Amerika’da büyük şirketlerin ve lobilerin Amerikan Kongresi’nde diledikleri kanunu geçirme, dilediklerini engelleme gücünde olduklarını ifade ediyor. Çarpıcı örnekler vererek....

Donald Trump’ın Amerikan Başkanı seçildiği kesinleştiğinde, aklıma bu kitap geldi...

Amerikan medyasının New York Times, Newsweek gibi önde gelen yayın organları, birinci sayfalarını Amerika’nın ilk kadın başkanına göre hazırlamışlardı bile... Hillary Clinton’un Amerikan tarihinin ilk kadın başkanı seçileceğine o kadar emindiler.

Donald Trump başkan seçilince hayal kırıklıkları o düzeyde büyük oldu. New Yorkerdergisi, “Amerikan Trajedisi” diyor Trump’ın başkanlığına...

Donald Trump, nasıl başkan oldu?

Trump, Amerika’nın başkenti Washington’daki bütün politikacılara savaş açtı. Adayı olduğu Cumhuriyetçi Parti dahil...

Amerikan medyasını, Washington’daki bu “eskimiş” politikacılarla işbirliği yapmakla suçladı Trump...

Trump, seçim kampanyası boyunca hep orta sınıflara seslendi, Hillary Clinton’un gitmediği eyaletlere gitti ve şöyle dedi: “Washington’daki siyasetçiler artık sizin değil... Onlar sizin için çalışmıyorlar...”

“Büyük medya tekelleri ve büyük şirketler Hillary Clinton’un arkasında.” dedi Trump...

Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Lawrence Lessig’in beş yıl önce yazdığı kitaptaki mesajların hemen hemen aynısı...

Trump, Amerika’da hiçbir idari görevde veya Amerikan Ordusu’nda görev yapmamış ilk başkan...

Kendisini “dışlanmış” hisseden ve Washington’daki siyasetçilerin kendileri için çalışmadığını düşünen yığınların oylarıyla başkan seçildi Trump... Orta sınıfların öfkesi de diyebiliriz buna...

Aslında Barack Obama da, 8 yıl önce kendisini “dışlanmış” ve “ezilmiş” hisseden insanların oylarıyla başkan seçildi. Obama’yı başkanlığa taşıyan iki slogan vardı: “Değişim” ve “Biz de yapabiliriz” umudu...

Bu yönüyle Trump’a “Beyaz Obama” demek mümkün...

Peki Donald Trump nasıl bir başkan olacak?

Amerika’nın Ankara Büyükelçiliği, Amerika’da başkanın rolüyle ilgili çok güzel bir klip hazırlamış... “Amerika’da Başkanlık seçimleri: Doğru Bilinen Yanlış” başlıklı bu klipte şöyle deniliyor:

“Amerika’da Başkan ülkeyi yöneten kişidir, istediği politikaları hayata geçirebilir: Yanlış... Amerikan Anayasası, egemenlik gücünü birbirini katı bir şekilde denetleyen üç organ arasında eşit olarak paylaştırmıştır: Kongre, Başkan ve Yargı... Başkanın asıl görevi yürütme organının başı olarak Kongre’nin geçirdiği kanunları uygulamaktır. Başkan atacağı çoğu adımda Kongre’nin onayına ihtiyaç duyar. Amerikan Yüksek Mahkemesi, Başkan’ın uygulamalarının Anayasaya aykırı olduğuna karar verebilir. Bu durumda başkan için, ülke siyasetini yönlendiren en güçlü ses diyebiliriz...”

Bu kadar... Amerikan Başkanı için yapılacak en güzel tanımlama...

“Ülke siyasetini yönlendiren en güçlü ses...”

Başka bir şey değil...

Şimdi bakıyorum da, Türkiye’deki dahil, bazı diktatörler, yeni Başkan Donald Trump’tan bazı “hukuk dışı” beklentilere girmişler...

Kendisini “Kral” gibi gören, anayasayı tanımayan, yargı organlarına her gün talimat veren, parlamentoyu diledikleri gibi kullanan bu diktatörler, yeni Amerikan Başkanı üzerinden hesaplar yapıyorlar.

Büyük hayal kırıklığı yaşayacaklarını göreceksiniz...

Donald Trump, hiçbir diktatörün hevesi için Amerikan anayasasını çiğnemez, çiğneyemez.

Barack Obama, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin iadesi için, “Bu kararı başkan olarak ben veremem. Mahkeme karar verecek” dedi.

Yeni Başkan Donald Trump da aynı şeyi söyleyecek...

Çünkü Amerika’da “hukuk” var. Bu kararı bir “federal hakim” veriyor ve başkan dahil hiçkimse, federal bir hakime emir ve talimat veremez.

Ne Kongre, ne Başkan, kimse yargıya talimat veremez...

Amerika’da 229 yıldır işleyen başkanlık sistemi böyle...

Amerikan Kongresi’nde, başkan gelince herkes ayağa kalkar, Anayasa Mahkemesi

Üyeleri hariç...

Amerika’daki bu başkanlık sistemiyle diktatörlük taslayamayacaklarını bilen bizdekiler, “Türk Tipi Başkanlık” diye uyduruk bir şey ürettiler.

Aslında kastettikleri “Türk Tipi Diktatörlük”ten başka bir şey değil...

Amerika’daki sistemde beğenmediğin gazeteler el koymak, kayyım tayin etmek diye bir şey de yok...

Amerika’da “özgür medya” var...

Amerikan Anayasası, “Kongre, basın özgürlüğünü kısıtlayıcı hiçbir karar alamaz” der..

Amerika’da, “Hükümetten önce, özgür bir basına ihtiyacımız var” prensibine göre işleyen bir sistem var...

O yüzden hiçbir diktatör, boşuna heveslenmesin...

Donald Trump, Amerika’nın yeni başkanı...

Bence, Orta Doğu ve Asya bölgesinde, özellikle IŞİD gibi terör örgütleri ile ilişkisi olan, aile fertleri IŞİD petrolünden yararlanan, Nusra Cephesi ve Ahrar-ı Şam (Şam Cephesi)gibi örgütlere silah gönderen diktatörler Donald Trump’tan korksunlar...

Çünkü Trump’ın kendisini seçenlere en büyük vaadi, terör örgütleri ve onlara destek verenleri bitirmek...

Faruk MERCAN, 11.11.2016 /Samanyolu Haber

Şüpheler girdabından kurtulma çaresi [Ümit Burcu]

Sayın Ümit Burcu, yaşım altmışa yaklaştı. Okumayı seviyorum. Televizyonu açmamak üzere kapattım. Kendimi okumaya verdim. Devamlı okumaktayım. Okudukça mutsuzluğum artıyor. Şüphelerim beni boğacak hale getiriyor. Önceleri Risale-i Nur’lardan biraz okudum. Daha sonra bazı nedenlerden dolayı bıraktım. Felsefeye merak sardım. En son klasiklerde karar kıldım. Tolstoy’u sevdim. Fakat sorularıma cevap bulamıyorum. Hayat gittikçe anlamsızlaşıyor. Ben de yalnızlaşıyorum. “Bir girdaba doğru sürüklendiğimi” söyleyen öğretmen arkadaşıma hak vermeye başladım. Bu şüpheler girdabından ne ile ve nasıl kurtulacağımı bilemiyorum? ŞÜPHELER GİRDABI

Şüpheler girdabındaki sevgili kardeşim,

Hayranlıkla okuduğun Tolstoy da senin yaşında iken manevi bir kriz geçirmişti. Bu krizden sonra “İtiraflarım“ adlı eserini yazdı.

Tolstoy bu kitabında Felsefe ve pozitif bilimin hayatın anlamını açıklayamadığını ve içine düştüğü krizi anlatır. Düştüğü bunalımdan kurtulmak için gösterdiği çabaları, kurtuluş yolu arayışlarını ve bu arada geçirdiği fikri, ahlaki ve dini krizden nasıl kurtulduğunu anlatır.

Sonunda ölümün yer aldığı bu hayatın anlamının ne olduğunu sorar kendi kendine. Hayatının anlamını arar. Hayat ve hayatın anlamıyla ilgili pek çok soruya cevap arar.

İlk önce bunu “bilimlerde” bulacağını ümit eder. Bilimler bu soruya tatmin edici bir cevap vermezler. Felsefede arar. Büyük bilgelerin görüşlerini inceler. İncelediği filozoflar onu içine düştüğü kötü durumdan kurtaracakları yerde daha da karamsar yaparlar. Hayatın anlamı nedir? İnsana yaşama gücü veren şey nedir, öğrenmek ister?

Dünyalık olarak elde edeceği bir şey kalmadığından, “Bundan sonra ne olacak?” sorusuna cevap bulamadığından bahseder.

“Ben neyim?”, “Hayat nedir?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “Dünyanın her şeyi senin olsa ne olur?”gibi soruların cevabını bulamayışının, kendisini bunalıma sürüklediğinden bahsediyor. Aynen senin gibi:

“Arayışımı bütün bilim dallarında sürdürdüm, ama aradığımı bulmak şöyle dursun, benim gibi hayatın anlamını bilimde arayan hiç kimsenin de hiçbir şey bulamadığına ikna oldum” diyor.

Tolstoy’un “İtirafları’nı da okumalısın dostum.

Değerli kardeşim,

Felesefe okumak iyidir fakat yeterli değildir.

Az felsefe dinsiz yapar.

Orta felsefe septik yani şüpheci yapar. Huzursuzluğun artar.

Derin felsefe dine yönlendirir. Felsefede derinleştikçe; nerden geldim? Niçin geldim? Nereye gidiyorum? Bu hayatın amacı nedir? Gibi soruları merak edersin. Fakat bu soruların cevabını  felsede  bulamazsın. Bu sorulara cevap bulamadıkça huzur bulamayacağını bilmelisin.

Şu anda yaşadığın huzursuzluk böyle bir huzursuzluk.

Bence felsefeyle yetinmeyip, Risâle-i Nur’u tekrar tekrar okumalısın.

Nice büyük tarihi şahsiyetlerin çözemedikleri girift soruların ne kadar kolay, açık ve mükemmel şekilde cevaplandığını görebilmek ve elindeki nimetin değerini anlayabilmek, ülfet perdesini kaldırabilmek için okumalısın.

Risale-i Nurlar senin derdine deva olacaktır. Okumaya devam et. İki sebepten dolayı devam etmelisin.

1.Eğer Risale-i Nur’u anlamıyorsan, anlamadığın için anlayıncaya kadar oku.

2.Eğer Risale-i Nur’u anlıyorsan, anladığın için okumaya devam et.

Senin ve çevrendeki insanların ekmek kadar su kadar iman hakikatlarına ihtiyaçları var. Risaleler kafadaki soruları, kalbdeki şüpheleri gideriyor. Huzuru daimi veriyor.

Okumaya devam ederek, okuduklarınızı hayat taşıyıp, şüphelerden kurtulmanızı huzuru yakalamanızı dilerim.

Ümit Burcu, 10.11.2016 /Zaman

Popülizm neden bu kadar başarılı? [Kemal AY]

Kolombiya’daki barış anlaşmasına referandumda halkın ‘hayır’ demesi, bir kez daha “demokrasi” kavramını tartışmaya açtı. “Acaba her konuyu halka sormasak mı?” diyenlerin sayısı artıyor. İngiltere’deki Brexit, ABD’de Trump’ın başkan olma ihtimalinin hayli yüksek olması, Avrupa genelinde yükselen popülist politikacılar, Macaristan, Polonya ve Türkiye’de illiberal demokrasinin hâkimiyeti, birçoklarını hayal kırıklığına uğratmış durumda.

Popülist siyasetin yükselişi

Bu konuları soğukkanlı bir biçimde değerlendiren az sayıdaki akademisyenden birisi de, Hollandalı araştırmacı Cas Mudde. Avrupa’da radikal sağın yükselişi ve popülizm alanında çalışmalarını yürüten Mudde’ye göre popülizmin bu kadar başarılı olmasının 5 sebebi var.

Bunların ilki, gerçekten önemli meselelerin elitler (gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler…) tarafından dile getirilmemesi. “Sokağın gerçek gündemi” denilen ve demokrasi, haklar ve özgürlükler konuşulurken pek de dikkate alınmayan meseleler, halkla elitler arasına ciddi bir bariyer çekmiş durumda. Avrupa’da bu, uzunca bir süre için göçmen meselesiydi. Mudde’ye göre Avrupa’daki yerleşik merkez partiler göçmen problemini hiç gündeme taşımamıştı ama vatandaşların çok sık karşılaştıkları bir meseleydi bu.

Saf halk, yozlaşmış elitlere karşı!

İkinci sebep, yukarıda sayılan elitlerin “hep aynı” olarak algılanması. Herhangi bir kesimi, “bunlar hep aynı!” cenderesine koyduğunuz andan itibaren, oradan “iyi” bir şey çıkacağına dair umudu yok etmiş oluyorsunuz. Popülistler de, halkın gözündeki “halkı düşünmeyen elitler” algısını sömürerek, kendilerine yer açıyor. Buna karşılık anti-popülist yaklaşımlar da, halkı “aynı” görme hatasına düşüyor.

Üçüncü sebep, insanların daha “etkili” olduklarını hissetmeleri. Bu aslında pozitif bir gelişme. Ancak mesela Türkiye’de insanlar sosyal medya üzerinden daha “etkin” olduklarını düşündükleri andan itibaren, daha keskin görüşlere sahip oluyor. Bu da popülizmin faydalandığı durumlardan. Buna bağlı dördüncü sebep de, popülist siyasî aktörlerin daha “çekici” olması. Karizmatik etki de diyebilirsiniz buna.

Ve beşinci sebep olarak Cas Mudde, özel medya sektörünün “pazarlama tekniği” açısından popülist söylemlere pozitif ya da negatif anlamda daha çok ilgi duymasını sayıyor. ABD’de Başkan Obama, medyayı Trump haberlerine çok iştahla yaklaşmakla suçlamıştı sözgelimi. Türkiye’de de popülist söylemler, dalga geçmek için dâhi olsa medyada yer aldıkça, kazancını arttırıyor.

Kutuplaşmadan en çok kim faydalanır?

Peki bu başarı, yani popülist söylemlerin sandıkta kazanmasının sonucu olarak demokrasiler neye dönüşüyor? Cas Mudde’nin 5 sonucu da şöyle:

Popülist tartışmalar (1) bazı konuların yeniden politikleşmesine yol açıyor. Mesela AB’nin yasaları gereği idam cezası koymak mümkün değil ancak popülist politikacı idamı yeniden tartışmaya açarak toplumu AB’den uzaklaştırabiliyor.

Bununla birlikte (2) politik tartışmalar kutuplaştırıyor. Mudde’ye göre popülist bir söylemin merkezinde “halkın saf ve haklı bir kitle olduğu, elitlerin ise tamamen yozlaştığı” fikri yatıyor. Yani saf bir kesimle, yozlaşmış bir kesim arasında “uzlaşma” kültürü kayboluyor. Buna karşılık anti-popülist partiler de marjinalleşmeye açık hâle geliyor.

İlk darbe hukuka ve medyaya

(3) Referandumlar, fırsatçı amaçlar için kullanılıyor. Çoğu zaman toplumu mobilize etmek ve popülist fikirleri yeşertmek için referanduma ya da seçime gidiliyor. Bu da, kutuplaşmayı ve toplumsal gerilimi arttırıyor. Yunanistan’da SYRİZA’nın AB’den gelen ekonomik reçeteyi referanduma götürüp sonucunu uygulamaması ve Türkiye’de 12 Eylül 2010 referandumunun tamamen geri döndürülmesi gibi…

Mudde’ye göre, popülist yönetimler (4) çoğunlukçuluk karşısında azınlıkların haklarını koruyan kurumları zayıflatırlar. Bu noktada en önemli iki kurum yargı ve medyadır. “Seçilmemiş olan beş tane yargıç bizim geleceğimize karar veremez!” söylemi kulağa hoş geliyor. Ya da “medyanın sandıkta bedel ödemediği” gibi haklı görünen itirazlar karşılık buluyor. Ancak sansürle, otosansürle, tehditle ya da yapıyı değiştirerek zayıflatılan bu kurumlar, çoğunluğun tahakkümünü hayata geçirir.

Nihayet, (5) popülist yönetimlerin ülkede başardığı şey yavaşça bir “illiberal demokrasi”ye geçiş oluyor.

Ders çıkarmak mümkün mü?

Cas Mudde gibi uzmanlar, popülizmin “iyileştirici” etkisi olabileceği kanaatinde. Liberal demokrasilerin yanlışlarının daha iyi görünmesini sağlıyor zira. Bazı yorumcular da, mesela Die Zeit’ın politika editörü Jochen Bittner, liberal demokrasilerin komünizm ve sosyalizmden ders çıkardığı gibi, illiberal demokrasilerden de ders çıkarabileceğini düşünüyor.

Tabi teorik tartışmalar nihayetinde yeni çözümler sunacaktır ancak illiberal demokrasilerin geçerli olduğu ülkelerde toplumsal, kültürel ve ekonomik çöküntüler yaşandığını da görmek ve buna yönelik önlemler almak gerekir.

NOT: Yukarıdaki karikatürde öğretmen, “Demokrasi nedir?” diye soruyor. Aldığı cevapsa manidar: “Demokrasi, kendi diktatörümüzü seçme özgürlüğüdür.”

Kemal AY, 11.11.2016 /TR724

Dil çürük dişin etrafında dolanır durur [Ebu Abdurrahman]

Rusların atasözlerinden olduğunu bildiğim bu söz günümüzü çok iyi anlatıyor. Arkadaşlara uğrasam, kahveye gitsem, bir dostlar meclisine varsam, bakıyorum hep aynı şeyler konuşuluyor. Dedi kodular, karalamalar, düşmanlıklar, kinler öfkeler… Yok mu hiç güzel bir şey? Karamsarlıklarla, kararan gönüllerle ne yapabiliriz ki? Yapılacak bir sürü iş var ve pek çok güzellik var.

Babam anlatmıştı: “ Merhum Koca Yusuf (Öztanzan), demişti ki: “Acemi şoför, geniş bir alanda bir tane ağaç olsa, varır, varır ona çarpar” O sözünü bitirir bitirmez orada bulunan amcalardan biri uyuyup kendisinden geçiyor. Sözler ve sohbet başka sahalara kayıyor. Yarım saat sonra bizimki uyanıyor. Koca Yusuf amca, ona “Öyle değil mi?” deyince, o eski mesele zannedip “Evet Yusuf Ağabey, o acemi koskoca meydanda başka şey yokmuş gibi, varır varır o ağaca çarpar.” diyor. Tabiî herkes gülmeye başlıyor.

Dilin varıp varıp çürük dişe dokunduğu gibi şimdi de insanlarımız varıp varıp süreç ile ilgili siyasî meselelere odaklanıyor, boşu boşuna vakitlerini öldürüyorlar. Bir ara babam biraz ikaz için, “Tweet Çekeceğimize Tevhid Çekelim” diye bir yazı yazmıştı. Ama kim dinler. Eninde sonunda Allah için dinlemek zorundayız. Çok tenbih edilmesine, “Herkes karakterinin gereğini sergiler.” “İfrattan, tefritten uzak duralım” “Yazdığımız her kelimenin Allah huzurunda hesabını vereceğimizi unutmayalım.” gibi güzel uyarılara rağmen, denge korunulamıyor. Başkalarının hataları, yanlışları bizim de aynı şekilde tepki vermemizi gerektirmez.

“Lâ darâra ve lâ dırara fi’l-İslâm” Yani “İslamda başkasına zarar vermek de yoktur; zarar vererek karşılıkta bulunmak da yoktur.” Bu güzel prensibi hiç unutmayalım. Şu anda her şey tozduman… Ama bir gün hepsi de gün gibi âşikâre ortaya çıkacak. Dünyada olmazsa âhiretteki o büyük duruşmada saklanacak hiçbir şey kalmayacak. Onun için, “Haksızlık yapan boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun bile hakkının alınacağı” o dehşetli günde mağdurlar, mazlumlar haklarını alacaklar.

Kur’an-ı Kerim’in neredeyse üçte biri âhiretten bahsediyor. Dünya imtihan dünyası ve fanî… Yani sonsuz sayfalı bir romanın sadece birinci sayfası… Onun için sabırlı olalım… Ayrıca bizleri yepyeni bir bakan bekliyor. Biz dünya çapında güzel hizmetlere hazırlanıyoruz ve onlar için kaderin eliyle eğitiliyor. Elbette zorlu bir eğitim…

Ebu Abdurrahman, 10.11.2016 /Zaman

Ekonomi gündemi [Semih Ardıç]

Trump, Yuan’ı vurdu

Donald Trump’ın ABD başkanlığı seçimini kazanması Çin para birimi Yuan’ı vurdu. Yuan dolar karşısında Şanghay saatiyle 12:17’de yüzde 0,21 düşerek 6.7920 seviyesinden işlem gördü. Böylece Yuan’ın bu yıl yaşadığı kayıp yüzde 4,4’e ulaştı. Böylece Eylül 2010’dan bu yana kapanış bazında en düşük seviyeye geriledi.

Trump, Çin’in daha rekabetçi olabilmek adına Yuan’ı suni biçimde zayıf tuttuğu görüşünde. ABD’nin imalat sanayinin bu durumdan zarar gördüğünü kaydeden Trump, Çin’i para manipülasyonu yapmakla suçlamış ve ‘büyük usta’ tabirini kullanmıştı. Trump’ın Çin’den ithalata yüzde 45’e kadar vergi koyabileceklerini ifade etmişti. Uzmanlara göre Amerika’nın böyle bir adım atması halinde Çin’in ABD’ye ihracatı yüzde 25 azalacak.

Enflasyon beklentisi

Bu arada Trump’ın bir dizi harcama listesi sunacağı ve bu harcamaların enflasyonu yükselteceği yönündeki spekülasyon, yatırımcıların ABD borçlanma maliyetlerinin yükseleceği yönündeki pozisyonlarını artırmasına sebep oldu. Şu anda ABD’de tüketici enflasyonu yüzde 1,5 seviyesinde.

***

Gelişen ülkeler ilk şoku atlattı, Türkiye hariç

ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesini takip eden ilk işlem gününde dünya borsaları sarsıldı. Gelişmekte olan ülke borsaları ikinci günden itibaren kayıpları telafi etmeye başladı. Tayvan ve Hong Kong borsaları yükselişe öncülük etti. Filipin, Şanghay ve Vietnam borsalarının her biri en az yüzde 1 değer kazandı.

Türkiye’de ise Borsa İstanbul’un yükselişi yüzde 1’in altında kaldı. Türk Lirası’nın dolar ve Euro karşısında değer kaybı sürdü. 1 dolar 3,23 TL’den, 1 Euro ise 3,52 TL’den işlem görüyor. Uzmanlar, AB’den gelen “Ankara ile devam eden üyelik müzakereleri dondurabilir” yönündeki beyanların etkisi ile Türkiye’ye dönük risk algısının yükseldiğini belirtiyor. Trump’ın korumacı politikalar takip edeceği yönündeki değerlendirmeler TL’deki değer kaybını hızlandırdı.

Scotiabank döviz stratejisti Gao Qi, “Trump’ın zaferi ve popülist, korumacı yaklaşımları küresel FX piyasalarını etkileyecek. Asya kurları Aralık’taki FED toplantısına kadar dolar karşısında riskten kaçışın artması ve faiz artış beklentileriyle düşebilir” ifadelerini kullandı.

***

Uluslararası Enerji Ajansı: ‘2017’de petrol fiyatları düşecek’

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), petrol karteli OPEC’in planladığı üretim kısıntısı gerçekleşmezse, 2017’de tüm dünyada petrol piyasasının fazla petrole boğulacağını açıkladı.

Ajansın bugün açıkladığı rapora göre Ekim 2016’da küresel petrol üretimi günde 800 bin varil artışla 97,8 milyon varile yükseldi. Uzmanlar, OPEC üretiminin rekor düzeyde artışının yanı sıra, Rusya, Brezilya, Kanada ve Kazakistan gibi OPEC üyesi olmayan ülkelerin üretim artışının etkisi ile böyle bir sonuç elde edildiği görüşünde. Üretim artışının petrol fiyatlarının mevcut seviyelerin üzerine çıkmasını engelleyeceği, hatta fiyatların düşmesine yol açacağı belirtiliyor.

Arz fazlalığı var

Raporda şöyle denildi: “Sonucu ne olursa olsun Viyana toplantısı petrol piyasasının er geç varılacak olan –ancak sıklıkla ertelenen– dengeye kavuşması sonucu üzerinde etkili olacaktır. Eğer bir anlaşmaya varılamazsa ve üyeler kendi üretimlerini artırmaya devam ederlerse piyasa 2017 boyunca bir fazlalık yaşayacak ve petrol fiyatlarında ciddi bir artış beklentisi çok zayıflayacak. Hatta gelecek yıl petrol fazlası devam ederse, fiyatlarda bir gerileme bile beklenebilir. Bu demektir ki 2017, 2016’da gördüğümüz gibi durdurulamayan bir arz artışının yaşandığı bir yıl olabilir.”

***

Ulaştırma Bakanı’ndan ilginç yorum:  

Oger’in borcu Telekom’u etkilemez

Türk Telekom’un sahibi konumundaki Oger Telekom’un bankalardan aldığı kredi taksitlerini ödeyememesine Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan’dan ilginç bir yorum geldi: “Oger Telekom’un borcu, Türk Telekom’un işleyişini, mali durumunu etkilemez.”

Arslan, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, Türk Telekom’un borçlarına ilişkin soru üzerine Türk Telekom ortaklarından Oger Telekom’un borcunun, Oger’in kendi meselesi olduğunu ve Türk Telekom’un işleyişini etkilemeyeceğini iddia etti. Türk Telekom’un 10 yıl sonra devlete devredileceğine dikkat çeken Arslan, “Şirketin devredildiği anda da o güne kadar yapması gereken yatırımları yaparak zamanın teknolojisine uygun olarak sistemini devam ettirmesi lazım. Bunun takibini yapıyoruz. Aksi takdirde, mevcut haliyle devam ederse 10 yıl sonra görece olarak diğer şirketlerin gerisinde kalmış olacaktır” diye konuştu.

Sansür, kamu düzeni içinmiş

Bakan Arslan, sosyal medyaya yönelik erişim engellerini ise kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesine yönelik olduğunu öne sürdü.

Semih ARDIÇ, 11.11.2016 /TR724

AKP affetti, hapisten çıkanlar affetmedi! [Erman Yalaz]

Tarih; 26 Ağustos 2016. Yer;  Karaman. Cezaevinden 17 Ağustos’ta salıverilen Erdal Ersoy (40), boşanma aşamasındaki eşi Nazife Ersoy’u (39) tabanca ile öldürdükten sonra intihar etti.

Tarih; 29 Ekim 2016, Yer;  Ankara -Taciz suçundan cezaevinde yatan İ.A, salıverildi, önce yurttan çıkan bir kıza tecavüz etmek istedi. Neyse ki başarılı olamadı. Ama AŞTİ’ye giden bir başka kıza yolda tecavüz etti. Yakalanıp suçunu itiraf etti. Tekrar tutuklanarak hapse atıldı.

Tarih; 7 Kasım 2016, Yer; Kayseri. Kayseri’nin Develi ilçesindeki bir banka şubesinde çalışan A.Y.’nin boşanma davası açtığı eşi Nurettin Y. şubeye gelerek, güvenlik görevlisini rehin aldıktan sonra pompalı tüfekle şube müdürü Recep Taştan’ı başından vurdu. Taştan olay yerinde hayatını kaybetti. Nurettin Y.’nin son af kapsamında hapisten salıverildiği ortaya çıktı.

Tarih; 8 Kasım 2016. Yer; Antalya. Özel Halk Otobüsü şoförü Ali Yılmaz durakta otobüsünün içini temizlerken iki kişinin saldırısına uğradı. Ellerindeki demir çubuklarla Yılmaz’ı öldüresiye dövenler, “Sen nasıl bizim kardeşimize küfredersin?” diyerek saldırmaya başlamıştı. Bir müddet sonra, kafasına onlarca dikiş atılan ve ölümden dönen Yılmaz’ın değil, başka bir şoförün asıl hedef olduğu ortaya çıktı.

MARUL VE SOĞAN HIRSIZLIĞINA TUTUKLAMA

Ve Karabük’te yaşanan bir tutuklama tarihe not düşüyor. İki hafta önce girdikleri dükkandan balık, soğan, marul ve şalgam suyu çalan 12 yaşındaki D.A. ve 11 yaşındaki L.B.N. yakalanıyor ve D.A. mahkeme tarafından tutuklanıyor. Suç sabit, güvenlik kamerası kayıtları da var. Yalnız gözaltına alınanlar ve tutuklananlar çocuk.

Bir yanda, bir karakola şikayet etmek, mahkemeye gitmek yerine elindeki demir çubuklarla ceza vermek istediklerine haddini bildirenler. Bir yanda  12 yaşındaki çocuğu hırsızlığa iten sebepleri aramak yerine tutuklayan mahkemeler. Öte yandan masum binlerce insanı delilsiz mesnetsiz içerde tutan ve  gadreden adalet anlayışı toplumun ruh halinin bozukluğunu artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Ve bu ruh hali ile birlikte örnekler, toplumsal cinnetin bir fotoğrafı olarak kayıtlara geçiyor. Anarşi, terör, hırsızlık, cinayet, tecavüz, adaleti kendi eliyle temine kalkanların işledikleri suçlar almış  başını gidiyor.

36 BİN KİŞİNİN SUÇU AYLARDIR BULUNAMIYOR

Buna paralel başka gelişmeler de var. 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle 100 bine yakın kişiyi gözaltına alan 36 binini tutuklayan AKP iktidarı masum insanları hapse atmak için cezaevlerini boşalttı. Onbinlerce mahkumun erken tahliyesinden sonra, salıverilenlerin karıştığı  yeni cinayet, tecavüz ve hırsızlıklar adeta zirve yaptı. Toplumun yaşadığı güvensizlik, adaleti kendi eliyle sağlama girişimlerini tetikledi/tetikliyor. İşin tuhafı, 36 bin kişinin suçu aylardır bulunamıyor. Bylock yazılımı indirme, anayasa kanunla kurulmuş denetlenen bankada hesabı olma, bir gazete-dergiye abone olmak suçsa, Türkiye’nin yarısı hapislere düşecek demektir.

Adalet Bakanlığı’nın Ağustos 2016’da hayata geçirdiği yeni düzenleme onbinlere tahliye kapılarını açtı. “4 yıla mahkum olanlar 2-3 gün, 5 yıl ve üzeri mahkumlar 6 ay, 6 yıl ceza alan bir mahkum, 1 yıl cezaevinde kalmışsa; 7 yıl ceza alan mahkum 1,5 yıl cezaevinde kalmışsa; 8 yıl ceza alan mahkum 2 yıl cezaevinde kalmışsa; 9 yıl ceza alan mahkum 2 yıl 6 ay cezaevinde kalmışsa; 10 yıl ceza alan mahkum 3 yıl cezaevinde kalmışsa koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik hükümleri uygulanarak tahliye edilir” hükmü getirildi.

38 BİN KİŞİLİK DOLDUR-BOŞALT

Bu çerçevede uygulamadan 38 bin mahkum yararlandı ve tahliye oldu. Hizmet Hareketiyle irtibatlı kişileri hapse atmak için ‘örtülü af’ çıkaran hükümet daha sonra Açık Cezaevine Ayrılma Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle, 1 Temmuz 2016’dan önce işlenen suçlar bakımından, 5 yıldan az hapis cezası alan hükümlülerin açık cezaevine geçmesinin de  yolunu da açtı.

Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre 2009-2014 arasında cinayete kurban giden kadın sayısı 2 bini geçmişti. Her yıl 1.5 milyon asayiş vakıasının dörtte biri hırsızlık. Yeni kurdurduğu Sulh Ceza Hakimliğini müesses nizamını sürdürmek için kullanan hükümet veya bürokratlar artık verilere de bakmıyor. 2015 yılında İstanbul’da 377 bin 800 suç işlenmiş. Önceki yıla göre artış yüzde 250. Cinnet toplumu olduk, cinayet, hırsızlık, gasp, tecavüz gibi 3. sayfa haberleri bu yüzden bitmek bilmiyor. Travmatik toplumlarda ilk kaybedilen şey adalet duygusu oluyor. Adaletsizlik suçu, suçu cezasız bırakma, hukuku askıya alma adaletsizliği tetikliyor. İnsanlar kendi adaletlerini oluşturacakları bir yöne savruluyor. Siyasetin dili son 3-4 senedir şiddet üzerine kurulu. Hak arayan-aratan siyasiler ise hedefe konuyor.

MİLLETVEKİLİNE GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞ KANUNUNA MUHALEFETTEN HAPİS İSTEMİ

Yine hafta içinde CHP Milletvekili Mahmut Tanal ile HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü için Mecidiyeköy’de asansör kazasında 10 işçinin ölümü ile ilgili yaptıkları açıklamalar nedeniyle 7 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Mecidiyeköy’deki Torunlar Center inşaatında 6 Eylül 2014’te 10 işçinin hayatını kaybettiği asansör faciasını protesto eden Kürkçü ve Tanal’a “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etme” ve “görevi yaptırmamak için direnme” suçlaması yöneltiliyor.

Yani adalet mekanizması 10 işçinin ölümünün ihmalini değil, bunu kamuoyunun dikkatine sunan, buradaki yanlışların üstüne giden milletvekillerini cezalandırıyor. Üstelik dosya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanmış. 2 bin kişinin katıldığı eylem milletvekillerinin peşini uzunca süre bırakmayacağa benziyor.

Manzaraya bakıp, yapılacak tek yorum kalıyor: Adalet bitmiş, kapatın mahkemeleri. Mahkemeler ve Adalet Bakanlığı ceza verilmiş gerçek suçluları salıyor. Sokağa çıkanlar, suç işlemeye devam ediyor.

‘HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ’ SIRALAMASINDA DÜNYA SONUNCULUĞU

Nev-i şahsına münhasır bu adalet sistemi, uluslararası alanda da Türkiye’yi yüz kızartacak seviyelere düşürdü. Örneğin , World Justice Project (WJP-Dünya Adalet Projesi) tarafından her yıl açıklanan Hukukun Üstünlüğü (Rule of Law Index) endeksinde 113 ülke arasında Türkiye 99. sırada. 2014’te 99 ülke arasında 59. sırada iken ülkeyi bu hale getiren şey ne ola ki?

Adalet Bakanı gerine gerine “36 bin kişiyi tutukladık. 3 bin 456 hakim ve savcıyı görevinden uzaklaştırdık” nutukları atıyor 2-3 haftada bir.

‘Hukukun üstünlüğü endeksi’ her bir ülkenin adalet sistemini 8 alt faktörde inceliyor. Türkiye’nin en kötü notu aldığı kategori ‘temel haklar’ kategorisi. Temel haklar konusunda sürekli son 5-10’dayız. Adil yargılanma, adalete ulaşma hakkı tanınmayan, aksine işkence ve insanlık suçları rutin hale gelen, hele 15 Temmuz’dan sonra darbe yönetimlerini aratmayacak zulüm ve kötülükleri imza atan hükümetin, dolayısıyla Türkiye’nin karnesi daha da kötüye gidecek.

HAKİM VE SAVCI DEVLETİ Mİ, BİREYİ VE ADALETİ Mİ KORUR?

Yakın zamanda hakim ve savcılarla görüşen bir avukat arkadaşımı dinlerken kulaklarıma inanamamıştım. “Bunca zulmü, yanlışlığı görmüyor musunuz; mala el koyma, işkence evrensel hukukta da, mer’i hukukta da, İslam hukukunda da yok?” serzenişine bir hakim şöyle cevap vermiş: “Hukukun üstünlüğünü korumak elbette görevimiz ancak devletin bekası ve korunması birinci görevimiz.”

Peki bu devlet, 12 yaşındaki aç çocuğun, eşinden ayrılan ancak kurşunlarından kurtulamayan genç kadının, her şeyden bihaber ve ölümüne dövülen  bir otobüs şoförünün de devleti değil mi? Bireyin hakkını koruyamadan, hukuku, adaleti gerçekte nasıl temin edecek bu ülke? 36 bin kişiden biri bile masumsa, bu adaletsizliğin dünya ve ahirette hesabı var.

İşkencelere, intihar görünümlü infazlara söyleyecek çok fazla bir şey kalmıyor. Hukuku üstünlüğü zedelenince herkes kaybediyor. Güven, huzur yerle bir oluyor. Hukuk, elinizdeki yasaların, kanunların üzerinde bir değer. O yüzden ‘Adalet mülkün temelidir’ yazıyor mahkeme duvarlarında.  Adaletiniz yoksa, her şey çöküyor, çökmeye mahkum. Olan gariban vatandaşa oluyor.

Erman YALAZ, 11.11.2016 /TR724

Adil yargılama sizlere ömür… [Mehmet Yıldız]

Çok iyi tezgahlanmış 15 Temmuz Darbe Tiyatrosunu fırsata çeviren AKP iktidarı, bir gün sonra kendi darbesini yaptı ve rejimi kökten değiştirecek düzenlemeleri de devreye sokarak, uzun zamandan beri yapmayı planladığı operasyonlara başladı.

Art arda çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) meclis bypass edildi, özgürlükler kısıtlandı, 111 bin kişi işinden atıldı, 75 bin kişi gözaltına alındı, 36 bin 600 kişi hapse atıldı, binlerce kişinin mal varlığına el konuldu. Ve bu zulüm süreci hız kesmeden devam ediyor.

Bu süreçte mağduriyet yaşayanların Anayasa’nın 36. Maddesinde güvence altına alınan Hak Arama Hürriyeti ortadan kaldırıldı. Gözaltına alınanlar, tutuklananlar, işinden atılanlar, mal varlığına el konulanlar artık kendilerine yardımcı olacak avukat bulamıyorlar. 15 Temmuz’dan itibaren 6 baro başkanı ve 200’e yakın avukat tutuklandı, geride kalanlar da ürkütüldü, Cemaatle ilişkili hiç kimsenin dosyasına bakamaz hale getirildi.

Vur deyince öldürdüler

Geçen hafta gözaltına alınan Cumhuriyet yazar ve yöneticileri hakkında 668 no’lu KHK gerekçe gösterilerek beş gün boyunca avukatlarıyla görüşme yasağı konuldu. Yoğun tepkiler üzerine bu yasak ancak dördüncü günde kaldırıldı.

29 Ekim tarihinde yayınlanan 676 no’lu KHK ile zaten olmayan savunma ve avukat seçme hakkı adeta yok edildi. Bu KHK’ya göre, darbe ve terör suçlarından yatan kişilerin avukatlarıyla yapacağı görüşmeler, hâkim kararıyla teknik cihazlarla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilecek. Hükümlü ile avukat yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla bir görevli bulunabilecek, hükümlü ile avukat arasında paylaşılan belgelere el konulabilecek. Hükümlü ile avukat görüşmesi, örgütlere talimat içermesi durumunda sonlandırılacak.

Vur deyince öldürme konusunda pek mahir olan cezaevi personeli, zaten az sayıda kalmış avukatlara işlerini yaptırmamak için elinden geleni yapıyor. Kendisine avukat bulamayanlara destek olsun diye, bir kısım avukatın internet ortamına koyduğu savunma dilekçelerini dahi mesele eden Erdoğan, savunma hakkını namussuzluk olarak görünce altındakiler kural kaide tanımaz hale gelir elbette.

Avukatların varlığı silikleşti

Cezaevinde tutuklu bulunan müvekkillerini görmeye giden avukatlar yapılan uygulamaları eleştiriyor ama dertlerine derman olacak mercilerin çok da umurunda değil. Savunma hakkını öncelikle koruması gerekenlerden İstanbul Barosu eski Başkanı Ümit Kocasakal’ın, “FETÖ’cüler avukat istedi vermedik. Enayi miyiz?” sözleri, kara bir leke olarak tarihe geçti. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, işkence iddialarının ayyuka çıktığı ortamda aksini ispatlama çabasında. Baronun atadığı avukatların işkenceye tanık olmamak için ve korkudan, polis zanlıya işkence yaptığı sırada, arkalarını döndükleri son İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) raporuna yansımıştı.

OHAL KHK’larından sonra cezaevlerinde avukatların tutuklu görüşmeleri eziyet haline geldi. Yasaya göre, “Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.”

Son KHK’lardan sonra büyük çoğunluğu sudan bahanelerle cezaevine atılan müvekkillerini ziyarete giden avukatlar yaşadıkları eziyeti anlattılar.

Yasaya göre kısıtlanmaması gereken görüşme zaten 1 saate düşürülmüştü. Buna tutuklu sayısının çokluğu ve görüşme odalarının 7’den 1’e düşürülmesi eklenince görüşme 10 dakikaya düşürüldü.

Avukat müvekkil gizliliği tarih oldu

Daha da vahim olanı, görüşme öncesinde odaya bir kamera kuruluyor, ayrıca bir ses kayıt cihazı konuşmayı kaydetsin diye tutuklu ve avukatın yakasına mikrofon takılıyor. Bu da yetmiyor, görüşme süresince başında bir gardiyan bekliyor. Bu süreç zarfında belge alışverişi kesinlikle yasak, görüşme esnasında tutulan notlara el konuluyor, bu notları cezaevi infaz hakimliği inceledikten sonra postaya veriliyor. Avukatlar bir ay geçmesine rağmen hala kendilerine ulaşmayan evraklar olduğunu ifade ediyorlar.

Bu şartlar altında 111 bin mağdurun savunma ve adil yargılanma hakkı yarın AİHM nezdinde açılacak davalarda Türkiye’ye mahkumiyet getirecek. AB ile iplerin iyice gerildiği bugünlerde Türkiye AİHM sisteminden çıkmayı da ciddi ciddi düşünüyor olabilir. Zaten geçmişte ‘parası neyse veririz’ diyerek AİHM kararlarını da tanımayacağının işaretini vermişti. Ancak ‘çıktım’ sistemden deyince hemen çıkılamıyor. Sözleşmeden çıkma deklarasyonu gönderilmesinden itibaren 6 ay daha sözleşme geçerliliğini devam ettiriyor.

AİHM’in alternatifi var mı? Birleşmiş Milletler’in benzer bir mekanizması Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi var. Ha bunu da uygulamazsa, o zaman Dünya’dan çıkıp gitmesi gerekir.

Mehmet YILDIZ, 11.11.2016 /TR724

Brexit, Trump… N’oluyoruz? [Kemal Ay]

İngiltere’de Avrupa Birliği’nden kopuşu getiren Brexit referandumundan önce, neredeyse ülkenin bütün ‘âkil adamları’ İngiltere’nin AB’nin bir parçası olarak kalması gerektiğini söyledi. Meclis’teki büyük partilerin liderleri, eski bakanlar, başbakanlar, akademisyenler, gazeteciler, sanatçılar… Ancak yine de Büyük Britanya halkı, AB’den çıkış yönünde oy kullandı.

Benzer bir durum ABD’deki başkanlık seçiminden önce de oluştu. Donald Trump’ı kendi partisi bile istemedi. Hemen her alandaki ‘uzmanlar’ Trump yönetiminin bir kaosa yol açacağını söyleyip durdu. Kadınlarla ilgili skandalları sonrasında, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimleri tek tek desteğini çekti. Neredeyse bütün gazeteler, Cumhuriyetçi bilinenleri bile, Trump’a karşı Hillary Clinton’a destek verdiklerini söyledi. Bunlara rağmen, Trump seçimin galibi oldu.

Kimsenin duyamadığı ‘ses’

ABD Temsilciler Meclisi başkanı ve Cumhuriyetçi Parti’nin ‘geleceği’ olarak görülen, hayatının bir döneminde mutlaka ABD Başkanı olacağı düşünülen Paul Ryan, seçim akşamı durumu şu cümleyle özetledi: “Trump, Amerika’da kimsenin duyamadığı bir sesi duydu.”

Gelgelelim, bu sesin ne olduğuyla ilgili rivayetler muhtelif. Kimileri, neo-liberal ekonomik politikalar yüzünden işlerini kaybeden, sistemden dışlanan beyaz Amerikalıların öfkesi diyor buna. Donald Trump’ın özellikle taşra oylarında Clinton’a fark atması bu tezi destekler mahiyette. Seçim gecesi bir çok kritik eyalette yarışa önde başlayan Clinton, taşradan gelen oylarla hemen hepsini kaybetti.

Küreselleşme ve Hoşnutsuzlukları

Ancak hem Brexit’i, hem Trump fenomenini hem de dünyada yükselen ‘popülist’ hareketleri açıklayabilecek, daha doğru görünen bir teori var. O da şu: Küreselleşme ve Hoşnutsuzlukları. (Bu tabir, Sigmund Freud’un meşhur kitabı Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları’ndan mülhem…)

Buna göre küreselleşmeyle birlikte başlayan insan ve sermaye göçü, Batı’yla Doğu’yu tarihte hiç olmadığı kadar karşı karşıya getirdi. Ekonomik olarak Batı’daki sermaye doğuya akarken, Doğu’dan Batı’ya göçmen akışı oldu. Batılı şirketler, ‘ucuz iş gücü’ ve yeni market arayışıyla Doğu’ya giderken, anavatanda (ABD ve Avrupa) çok sayıda fabrika kapandı ve insanlar işsiz kaldı.

Batı’nın sermayesinin Doğu’ya akıtılıyor olması yetmiyormuş gibi, Doğu’daki iç karışıklıklar sonrası çok sayıda kişi geleceğini Batı’da görmeye başladı. Kapanan fabrikalardan sonra, ‘daha az talepkâr olan’ göçmenlerin de alt ve orta sınıfın işlerine talip olması, ABD ve Avrupa’daki ‘beyaz orta sınıflar’ açısından tahammül edilemez noktaya geldi.

Irkçılık ve popülizm

kur1Bu öfkenin ilk dalgası, Avrupa’daki ırkçı hareketlerin hortlamasıydı. Yabancı düşmanlığı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez revaçtaydı. İkinci dalga, ırkçı hareketlerin popülist politikacılar eliyle ana akım siyasete taşınmasıyla geldi. Birçokları ülkelerinde iktidara oynuyor. Güçlerini hafife almamak gerektiği en çok İngiltere’deki Brexit oylamasında görüldü.

Amerika’da da Donald Trump’ın en çok oy aldığı kesim, sanıldığı gibi en fakirler değil. Zira ‘en fakirler’ kategorisinin içinde Latin kökenliler ve siyahlar da bulunuyor ve burada Clinton daha popüler. (Şaşırtıcı biçimde Trump buradan da fena oy almadı). Öte yandan ABD’nin ‘beyaz orta sınıfı’ hem göçmen karşıtlığında, hem de küreselleşme karşıtlığında Trump’ı sonuna kadar destekledi.

Bu kesim, Bush dönemiyle Obama dönemi arasında ekonomik olarak çok fark görmüyor. Haliyle Cumhuriyetçi Parti’nin omurgasından gelen “Trump’ı seçmeyin!” çağrılarına kulak tıkadı. Pek çok Trump seçmeni için yeni ABD Başkanı, “kötüler içinde iyi” olarak algılanıyor.

Uzmanlardan bıktık!

Brexit referandumu günlerinde, AB’den çıkışı savunan eski eğitim bakanı Michael Gove, bir TV programında “Uzmanlardan bıktık!” demişti. Gerçekten de bu kesimler artık ‘uzmanlar sınıfını’ dinlemiyor. Küresel ısınmaya inanmayan bir Trump, onlar için problem değil. Trump her konuşmasında yalan mı söylüyor? Hangisi söylemiyor ki? ‘Uzmanlar sınıfı’nın canını sıkan, öfkelenmelerine yol açan, onlara haddini bildiren herkese kapıları açık. Bu da haliyle kutuplaşmayı körüklüyor.

Küreselleşmenin sonu mu geldi?

Elbette küreselleşmenin sonuçlarıyla yüzleşmek gerekir. Ancak bu küreselleşmenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Belki, evet, Trump döneminde ABD daha içe kapanacak ama Facebook, Google, Apple, Amazon gibi şirketler hâlen Amerika’da. Küreselleşme dinamiğinin sonsuza kadar dönüştürdüğü bağlar var.

Küreselleşmenin sağladığı insan ve sermaye hareketlerinin sonucunda Londra, New York, San Francisco, Berlin, Seul, Tokyo gibi ‘çok kültürlü metropoller’ inşa edildi. Buralarda yaşayan insanlar, popülizmin argümanlarını ağzı açık dinliyor ancak artık muhtemelen oluşturdukları yeni kültürü korumak ve yaşatmak için daha çok çaba harcayacaklar.

Küreselleşmenin Batı-dışı toplumlardaki etkisi ise, geçişken sınırlar ve daha çok bölgesel işbirliği değil bilakis “yükselen milliyetçilik” ve Batı-karşıtlığı. Batı’dan Doğu’ya akan paralarla sağlanan kısa vadeli ekonomik iyileşme trendi sırasında hemen her gelişmekte olan ülkede bir miktar ‘liberalleşme’ yaşandıysa da, bugün itibariyle sağ ve sol popülist, otoriter politikacılar yeniden ‘öfkeli kalabalıkları’ yönlendiriyor.

Kemal AY, 11.11.2016 /TR724

‘Zülüm yok’ diyen zalimdir! [Erhan Başyurt]

15 Temmuz’daki hain darbe girişimi sonrası hükümetin, önceden planladığı ‘sosyal soykırımı’ görmezden gelmeye veya üstünü örtmeye çalışanlar var. Zülüm yaparken vicdanları sızlamadığı gibi üstünü örtmeye de yüzleri kızarmıyor.

***

150 bin kamu çalışanını hiçbir somut gerekçe olmadan işten attılar.

70 bin öğretmen, 5 bin akademisyen, 3 bin yargı mensubunu haksız yere açığa aldılar.

80 bin insanı gözaltına alıp 35 bin kişiyi uydurma suçlamalarla hücrelere koydular.

Yüz binlerce öğrenciyi okullarından ettiler.

Üniversiteye gireceği de mevcut öğrenciyi de perişan ettiler.

İki bini aşkın okul, hastane, yurt ve vakıf üniversitesine hukuksuzca el koydular.

İş adamlarının mallarını gasp ettiler.

***

İftira attıkları insanları kamudan atmakla yetinmediler, eşlerini de büyük oranda işten attılar.

Uydurma suçlarla aileleri maaşsız bıraktılar.

Yasal hakları işsizlik maaşı alamasınlar diye iftiralarını SSK kayıtlarına da soktular.

Yetmedi, yurtdışına çıkış yasağı koydular.

Ekmekleriyle oynadıkları kinlerini dindirmediği için topyekün açlığa mahkum ediyorlar.

***

20 yıllık öğretmen pazarda ceviz satıyor.

Yılların gazetecisi inşaatta çalışıyor.

Kadın savcı evlere temizliğe gidiyor.

Dershane öğretmeni kâğıt topluyor.

Doktora yapmış insanlar başları dik bulaşık yıkıyor.

Emekliliği geldiği halde suçsuz yere atılan memur taksicilik yapıyor.

Helal kazandıkları için yine de mutlular. Şükür ediyorlar.

Zulme uğrayan diğer kardeşlerinin de ekmek bulması ve topyekün felaha erişebilmek için dua ediyorlar.

***

Dürüst olmanın bedelini ağır ödüyorlar.

Çalmadıkları, rüşvet almadıkları ve helal kazançta ısrar ettikleri için çile çekiyorlar.

Zalime minnet etmiyorlar. Canavara boyun eğmiyorlar.

Onurlarıyla, alın terleriyle, çalmadan, gerekirse aç kalarak inançla yaşamaya gayret ediyorlar.

İmtihan içinde imtihan olduklarının bilincindeler.

Kazanma kuşağında kaybetmemek için çırpınıyorlar…

***

Gözaltına alınanlara sistematik işkence yapıyorlar.

Hücreye atılanlara kötü muamelede bulunuyorlar.

Saçlarını telini dahi göstermemek için yıllarca başörtüsü takan kimi bacılara bile bile ‘çıplak’ arama yaptırıyorlar.

Loğusa annelerin yeni doğmuş bebeklerini emzirmelerini engelliyorlar.

Kadınların onurlarıyla oynuyorlar. Şefkatleriyle alay ediyorlar.

Yetmezse, fiili veya sözlü taciz ediyorlar.

***

Erkeklere bile gözaltında ‘tecavüz’ edildiği, aşağılıkça muamelede bulunulduğu uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarına dahi şahitlikleri ve raporlarıyla girdi.

Hayatları devletin güvencesi altında olmasına rağmen, cezaevi ve gözaltında ölenlerin ya da ‘infaz’ edilenlerin sayısı 25’e ulaştı.

Yapılanları yazmaya kitaplar yetmez. Okumaya vicdanlar el vermez…

Ama kalplerdekini bile bilen Allah’tan korkmadan pişkin pişkin halen ‘Zülüm yok’ diyorlar.

Zülüm var. Hem de en sistematik ve planlı olanından… Hitler’in Almanya’sı, Stalin’in Rusyası gibi…

İktidarın bugün güçlü olması, gerçekleri örtmeye çalışması, algı operasyonlarıyla çarpıtması bir şeyi değiştirmez.

Güneş balçıkla sıvanmaz… Güç haktadır, hak güçte değil… Unutulmamalı ki, ‘Zulm ile abad olanın sonu berbat olur!’

Erhan BAŞYURT, 11.11.2016 /TR724

15 Temmuz’u satanlar! [Sefer Can]

Yeni bir sektör oluştu farkında mısınız? Olgu ve olayları ranta ve nakde çevirmeyi başaran uyanıklar 15 Temmuz sektörü, hatta endüstrisi oluşturdu hemen. Her boy ve cinsten şark kurnazı, darbe girişimini ekmek kapısına dönüştürmüş durumda. Uğursuz ve karanlık darbe girişiminde, demokrasiyi savunma niyetiyle sokağa çıkıp hayatını kaybedenlerin hatırası haraç mezat pazarlanıyor.

Bu yağmada en çok kullanılan figür, şehit Ömer Halisdemir. Ailesi Niğde Valiliğine dilekçe vererek çocuklarının resminin reklam amaçlı kullanımının önlenmesini istedi. Lakin fırsatçıları durdurmaları pek mümkün görünmüyor. Zira istismar en üsten alta doğru yayılıyor. Üstteki durmadan alta söz anlatılamaz. Bir de Atatürk’ün sırtından geçinenlerde olduğu gibi, itiraz edeni boğacak, suçlu çıkaracak bir pişkinlikleri var. Anında hain ve feto’cü oluverirsiniz maazallah! Bu yeni sektörün önde gelen temsilcilerini tanımaya ne dersiniz?

ABİLERİM, ABLALARIM…

Aşağıdan yani az kazananlardan başlayalım: İncik boncuk satan küçük esnaf manevra kabiliyetini gösterdi. 99 liradan satılan Halisdemir Seti’ni gördünüz mü? Çakmak, bileklik, saat ve kolyeden oluşan set yakında çantalarla dükkân ve resmi kurumları dolaşmaya başlar. Aslında var olmayan 15 Temmuz Şehitleriyle Dayanışma Derneği adına bastırılmış uyduruk makbuzlarla sanatlarını icra ederler. Bunların daha büyük boylarının içinden Selçuk Parsadan’lar çıkacak. Hani kendini emekli general olarak tanıtıp şehit aileleri için Tansu Çiller’den örtülü ödenek parası alan dolandırıcı.

Küçük esnafın diğer türü şehit yakını veya gazi kılığına girenler. Sektörün en kârlı yatırımlarından biri. Yalanınızı tescil ettirebilirseniz bütün kapıları açabilirsiniz. Mesela Türkiye’de her gün zabıtalarla seyyar satıcılar arasında kovalamaca yaşanır ve devlet adet olduğu üzre seyyar satıcıları döver. Tatlıcı Ali de benzer muameleyle karşılaştı. Sonra birileri onun 15 Temmuz gazisi olduğunu yaydı. Yaralıyken onu hastaneye taşıdığını söyleyen mi, gösterdiği kahramanlıkları anlatan mı istersiniz? Gırla gitti. O kadar ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı yurt dışından arayıp özür diledi. Televizyonlar canlı yayın için sıraya girdi.

Adamcağız namusluymuş gerçeği söyleyiverdi: o gece dışarı çıkmadım evde dua ettim. Bütün sihir bozuldu. İki yıl önce kaybettiği gözünü, darbeye direnirken yitirdiğini kayıtlara geçirip kolay yoldan gazi olan da ortaya çıktı. Yaptığı siteye Halisdemir ismi vererek kârını katlamaya çalışan girişimci müteahhidi de unutmamak lazım. Kim bilir ne cevherler ülkenin dört bir yanında fikir üretip hayata geçiriyor ve biz onları göremiyoruz.

‘ATAM SEN KALK BEN YATAM’ EDEBİYATI

İnternete 15 Temmuz şiirleri veya kitapları yazın karşınıza çıkan sığlık ve keskin istismar kokusu midenizi bulandıracaktır. Tıpkı Atatürk’e yapıldığı gibi. ‘Sen kalk ben yatam’ seviyesinde bir edebiyat (edebiyatı tenzih ederim) sürüp gidiyor. Antoloji çıkaran uyanıklar bile var. Anaokulu seviyesinde marş besteleyen mi ararsınız; sokak çizerlerine Da Vinci demeyi gerektirecek ressamlar mı?

Ee bu kadar ‘sanatçı’ destanı ölümsüzleştirmek için kendini paralarken ‘tüccar gazeteciler’ durur mu? Çeşme akarken testi doldurmak için onlar da kuyrukta. Gün geçmiyor bir kitap raflarda yerini almasın. Çoğunluğu gazetelerde çıkan haberleri ‘kes-yapıştır’ tekniği ile birleştirmiş. Üstüne bolca hamaset ve hakaret boca edilmiş. Yazanların bile ikinci kere okumadığına garanti vereceğiniz ‘basılı malzeme’ 15 liradan başlıyor. İçinde destan geçen kitap ismi bulmakta zorlandıkları için aynı isimde birden fazla kitap bulabilirsiniz.

Tüccar gazetecilerin tek gelirinin kitap satışı olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Asıl parayı 15 Temmuz’u anlatmak adına düzenlenen ve belediyelerin fonladığı toplantılarda konuşmacı olarak alıyorlar. Gazetecileri, belediyeler üzerinden nemalandırıp satın alma süren uygulamaydı; ancak konu tükenmişti darbe bu açıdan da ‘Allah’ın lütfu’ oldu.

FİLM SEKTÖRÜ ÇIKIŞTA!

‘Entel’ AKP’lilerin sık başvurduğu geyiklerden biridir: Azizim yol yaptık ama kendi kültürümüzü üretemedik. Kültür üretilen bir şey midir? O ayrı konu ama söylemek istedikleri şu: yaptıkları filmler berbat, marş diye ortaya çıkanlar kasaba bandosu kalitesinde, kitaplar kes-yapıştır ucuzculuğundan kurtulamıyor. Saçta ne varsa öne o dökülüyor, kısacası.

15 Temmuz furyasında, daha önce memurlara toplu gösterimde zorla izlettikleri türden müsamereler çekiyorlar. Sponsorlardan iyi para aldıkları için gişede çakılmaları çok da önemli değil. Çafçaflı bir afişi olsun, yandaş medyada birkaç haber çıksın yeter. Bir de Saray’daki herhangi bir programda selfie çektiler mi? O proje fazlasıyla kendini kurtarır.

Bunları gözde çok büyütmemek lazım, nihayetinde küçük esnaf işleri. Asıl büyük voleyi siyasetçiler vuruyor. 15 Temmuz diye diye ülkeyi zimmetlerine geçiriyorlar. Bütün muhaliflere cezaevi yolu göründü. Demokrasi, hukuk ve insan hakları KHK’larla dondurulup ortadan kaldırıldı. Darbe girişiminin ilk dakikalarında ‘Allah’ın lütfu’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Normal zamanlarda yapamayacaklarımızı OHAL sayesinde yapıyoruz” itirafından da sakınmamıştı. Bir müddet daha 15 Temmuz üzerinden, para, güç ve iktidar devşirilecek. Sonra…

Sefer CAN,11.11.2016 /TR724