Gerçekten sistematik işkence var mı? [Av. Nurullah Albayrak]

Uzun süreden beri Türkiye’de insan hak ve özgürlükleri, evrensel ilkelere, uluslararası sözleşmelere, yasalara ya da insani değerlere göre değil iktidarın tanımlamasına, takdirine ve lütfuna göre belirleniyor.

15 Temmuz sonrasında yaşanan insan hakkı ihlallerini alt alta yazdığımızda tablonun ne kadar büyük olduğu görebiliyoruz. İhlallerden bazılarına bakalım;
  • 612,347: Terör soruşturmaları kapsamında hakkında işlem yapılan kişi sayısı. (ABD 2018 İH Raporu)
  • 217,971: 15 Temmuz 2016 sonrası gözaltına alınan kişi sayısı. (ABD 2018 İH Raporu)
  • 96,885: Soruşturmalar kapsamında şimdiye kadar tutuklananların toplam sayısı. (Turkey Purge)
  • 142,184: Savcılıklarca açılan soruşturma dosyası sayısı. (Adalet Bakanlığı 2019)
  • 9,787: Tutuklanan kadın sayısı. (Prison Studeis 2017)
  • 69,301: Tutuklu öğrenci sayısı. (2013-2017 arası)
  • 1,539: Hakkında soruşturma açılan avukat sayısı. (ABD 2018 İH Raporu)
  • 45,000+: Soruşturulan sosyal medya hesabı sayısı. (ABD 2018 İH Raporu)
  • 7,000+: Sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınanların sayısı. (ABD 2018 İH Raporu)
  • 120+: Tutuklu gazeteci sayısı. (Amnesty International 2017)
  • 668: Anneleriyle beraber hapishanede kalmak zorunda kalan bebek sayısı. (Turkey Purge)
  • 100+: Yasaya aykırı şekilde tutuklu yargılanan hamile kadın sayısı. (OCHR) 
  • 29,487: Soruşturmalar kapsamında güncel olarak tutuklu bulunan kişi sayısı. (Adalet Bakanlığı 2019)
  • 60,000: İnterpol nezdinde kırmızı bülten talep edilen kişi sayısı. (Açık kaynaklar)
  • 568: 94 farklı ülkeden iadesi talep edilen kişi sayısı. (Adalet Bakanlığı 2019)
  • KHK ile ihraç edilen kamu görevlisi sayısı (KHK verileri) 125,678
  • İdari kararlarla ihraç edilen kamu görevlisi sayısı (Açık kaynak verileri ) 50,000 +
  • İhraç edilen hakim savcı sayısı (HSYK ve HSK verileri) 4,296
  • Kapatılan sivil toplum kuruluşu sayısı (KHK verileri) 1,561
  • Kapatılan medya kuruluşu sayısı (KHK verileri) 149
  • Kapatılan eğitim kurumu sayısı (KHK verileri) 3,229
  • Kapatılan sağlık kuruluşu sayısı (KHK verileri) 47
  • Kapatılan üniversite sayısı (KHK verileri) 15
  • İhraç edilen akademisyen sayısı (KHK verileri) 5,907
  • El konulan taşınmaz sayısı (Tapu Genel Müdürlüğü verileri – Darbe girişiminden sonra ilk 5 ayda) 6,565
  • Tedbir konulan taşınmaz sayısı (Tapu Genel Müdürlüğü verileri – Darbe girişiminden sonra ilk 5 ayda) 213,696
  • El konulan taşınmazların toplam metrekaresi (Tapu Genel Müdürlüğü verileri – Darbe girişiminden sonra ilk 5 ayda) 7,2 milyon +
  • Kapatılan ticari işletme (TMSF’nin 2018 Mart verileri) 1,075
  • Kayyım atanarak yönetimine el konulan ticari işletme (TMSF’nin 2018 Mart verileri) 1,251
  • Kayyım atanan şirketlerin toplam aktif büyüklüğü (TMSF’nin 2019 Mart verileri) 58,94 milyar TL
  • Kayyım atanan şirketlerdeki çalışan sayısı (TMSF’nin 2018 Mart verileri) 50,192
  • Sağlık güvenceleri iptal edilenlerin sayısı (Soruşturma gerekçesiyle / Eş ve çocuklar dahil – Açık kaynak verileri) 50,000 +
  • İptal edilen pasaport sayısı (İçişleri Bakanlığı verileri) 234,419
  • İmha edilen kitap sayısı (Milli Eğitim Bakanlığı 2019 Ağustos verileri) 301,878
Yaşanan ihlallerden bazılarını alt alta yazıp okuduğumuzda yaşanan hukuksuzluğun ne kadar büyük olduğu görülebiliyor. Ancak, bu noktada karşımıza şöyle bir tezat çıkıyor ki yazının asıl amacını da bu konu oluşturuyor.

‘Tüm yaşanan hukuksuzluklar açık olarak ortada olmasına rağmen ve bu kadar hukuksuzluk varken neden AİHM, BM ya da insan haklarıyla ilgili uluslararası kişi ve kurumlar yaşanan hukuksuzluklara karşı duyarsız oluyorlar.’

Bu düşünce, bir yönüyle haklı olabilir ancak gözden kaçırdığımız bir realite var ki o da,  haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı mücadele edilmesinde en önemli unsuru mağdurun kendi yaşadığı mağduriyet için mücadele etmesi olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz. Eğer bir mağdur yaşanan mağduriyetinin giderilmesi, sonlandırılması ve yeniden yaşanmaması için mücadele etmezse, hukukçular, insan hakları aktivistleri, uluslararası kişi ve kurumlar bir yere kadar mücadele edebilir ancak sonrasını getiremez.

İşkence, uluslararası tanımlamasıyla insanlığa karşı bir suçtur. Bu suçla mücadele etmek herkesin üzerine düşen bir vazife olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sosyal medyada işkence konusuyla ilgili çıkan haberler sonrasında duyarlılık göstererek twit atıp bu konuyu kınıyoruz ancak, birkaç gün sonra yaşananları unutuyoruz. İşkence olaylarından hangilerini hatırlıyorum diye kendimize sorsak çoğunu unuttuğumuzu göreceğiz.

İşkence suçuyla sadece sosyal medyada yaptığımız paylaşımlarla değil, ulusal ve uluslararası mahkemeler nezdinde de sonuna kadar mücadele etmeliyiz. Etmeliyiz ki yeniden işkence yaşanmasın. İşkenceci hak ettiği cezayı alsın ki hiç kimse hangi gerekçeyle ve kime karşı olursa olsun işkence yapmaya, işkence yapmayı düşünmeye cesaret edemesin.

İşkence konusunda hepimizin söylediği Türkiye’de sistematik bir şekilde işkence yapıldığıdır. Biz böyle söylememize rağmen Türkiye, AİHM’e ve BM’ye verdiği savunma dilekçelerinde bu iddiaları net bir dille reddediyor. Bu durumda sistematik işkence olduğunu iddia eden tarafın doğal olarak bu iddiayı ispatlaması gerekiyor. Bunun ispatının ise, ‘herşey ortada görmek isteyen görür’, ‘iktidar hep yalan söylüyor, bu konuda da söylediği yalan’, ‘işkenceyi ispatlamak için insanların ölmesi mi lazım’ şeklinde ki değerlendirmelerle yapılması mümkün değil.

Eğer işkencenin sistematik olduğunu ispatlamak istiyorsak, yapılan şikayetler, raporlar, tanıklar, resmi kayıtlar, uluslararası kurumlara yapılan başvurular gibi belgelerle ispatlamamız gerekiyor. Hukuki sürece destek vermeye çalışan hukukçular olarak işkence konusunda AİHM’ye sadece 1 başvuru yaptığımızı söylersem durumun vehameti daha iyi anlaşılacaktır. Sosyal medyada kampanya konusu olan işkence iddialarının bile şikayet konusu yapılmadığı, ilk aşamada rapor alma imkanı olmasa bile sonrasında rapor alınması konusunda girişimde bulunulmadığını söylersek de yanlış söylemiş olmayız.

Gözaltı aşamasında işkenceye maruz kalanların oranının yüzde 80’in üzerinde olduğu, işkence nedeniyle rapor almayanların oranının yüzde 95’in üzerinde olduğu, maruz kaldıkları işkence hakkında çeşitli nedenlerle şikayette bulunmayanların oranının yüzde 85’in üzerinde olduğu bir durumda ( Bu verileri henüz tamamlanmamış anket çalışmasından aldım) işkencenin sistematik olduğunu ispatlamak kolay olmayacaktır.

İşkencenin sistematik olduğunu ispatlamaya dönük çabalar karşısında mağdurların tavrı ne yazık ki işkencenin sonlandırılmasının önündeki engellerden birisi olarak durmaya devam ediyor. İşkencenin sistematik olup olmadığını ve hangi yöntemler kullanılmak suretiyle işkencenin yapıldığını tespit amacıyla OTHERS derneği tarafından başlatılan anket çalışması, çeşitli nedenlerle bir şey yapamamış mağdurların adım atması adına bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

AİHM ya da insan haklarının önemli olduğunu söyleyen Avrupa ülkelerinin, yaşanan hukuksuzluklara karşı duyarsız olduğunu söylüyoruz. Bakalım işkencenin önlenmesi, yeniden yaşanmaması ve işkencecilerle mücadele kapsamında işkence mağduru olan kişiler olarak ne kadar duyarlıyız?

[Av. Nurullah Albayrak] 16.6.2020 [TR724]

Yasakçılık ile olmaz! İkiyüzlülükle de olmaz!.. [Erhan Başyurt]

Twitter, Türkiye’den 7 bin 340 hesabı “devlet bağlantılı bilgi yayma operasyonları” nedeniyle kapattı.

ABD’deki Stanford Üniversitesi’nin İnternet Gözlemevi’nin yaptığı inceleme ve raporlamanın ardından verilmiş bu karar.

Söz konusu hesaplardan aktif oldukları dönemde yaklaşık 37 milyon tweet atılmış.

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler, CHP ve HDP’ye eleştiriler yöneltilmiş. Algı operasyonları yapılmış.

Kapatılan twitter hesaplarının en fazla iletişim kurduğu resmi hesaplar, AKP’nin resmi hesabı @Ak-parti, Cumhurbaşkanlığı resmi hesabı @tcbestepe, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın resmi hesabı @BeratAlbayrak, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün resmi hesabı @abdulhamitgul ve Ankara Büyükşehir eski Belediye Başkanı Melih Gökçek’in resmi hesabı @06melihgokcek’miş…

Stanford Üniversitesi, Ak-Trol hesapların kimler tarafından yönlendirildiğinin adeta resmini çekmiş…

k kullandıkları etiket ise #CumhurbaşkanıErdoğan…

2017’deki ‘tek adam’ referandumunda, #ÜlkeninBekasıİçinEVET #YeniAnayasaGüçlüTürkiye hashtagları ile çok sayıda tweet atmışlar…

***

Haziran 2015 seçimlerinde, #HDPyeOyVerilmez”, “#ŞeddeliFaşistCHP”, “#CHPyeRağmenDireniyoruz etiketleri ile, muhalefetin özellikle de CHP ve HDP aleyhine kampanya yürütmüşler.

***

Kısacası, bir kişinin birden fazla hesabı yönettiği de dikkate alınırsa, 3-4 bin civarı Ak-Trol tespit edilmiş…

Bir de tespit edilemeyen ve halen serseri mayın gibi insanlara sahte hesaplar arkasında saldırmaya devam edenler var.

Son olarak Başak Demirtaş’a cinsel içerikli saldırı yönelten AKP’linin olduğu gibi…

Çok sayıda kadın gazeteciye de yakın geçmişte ‘cinsel saldırı’ niteliğinde, tehdit ve küfürler göndermişlerdi.

***

Stanford Üniversitesi siyasi görmediği için belki raporuna eklememiş ama, darbe ve sonrasında, 14/25 Aralık’ta oynadıkları roller daha az değil.

Zaten ağırlıklı olarak bu hesaplar, 17/25 sonrası kurulmuşlar.

Suni kamuoyu oluşturup, tehdit ve küfür ile gerçeklerin dile getirilmesini önlemek ve muhalifleri sindirmek ana hedefleri…

Çoğunun son seçimde kaybedilen büyükşehir belediyelerinden atm-memuru olarak beslendiği ortaya çıkmıştı.

Demek ki, yeni kaynak oluşturup yollarına devam etmişler.

***

ABD, İngiltere ve Avrupa ülkeleri, bir süredir Rusya merkezli sahte twitter ve facebook hesapları üzerinden Rus istihbaratının seçimlere etkisini tartışıyor.

Özellikle ABD’de bu müdahaleye dair çok sayıda rapor yayınlandı. Trump’a yöneltilen ağır eleştirilerden birisi de buydu.

Trump’ın bugün Twitter’e kızması da ilginç bir ironi…

Türkiye’de yurt dışı istihbarat kurumlarının sosyal medya üzerinde müdahalede bulunup bulunmadığı bugüne kadar hiç sorgulanmadı.

Twitter’ın son kararı, yurt içinden AKP tarafından böyle bir ‘sanal ordu’ ile, en azından seçimlere müdahale edildiğini resmen ortaya koyuyor.

***

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, AKP Sözcüsü Mahir Ünal ve ‘troliçe’ lakaplı Pelikan Grubu’nun yöneticisi Hilal Kaplan, Twitter’ın Ak-trol hesapları kapatma kararına sert tepki gösterdiler.

Söz konusu hesapların “AKP ve iktidar bağlantılı” olduğunu da teyit etmiş oldular.

Altun’a göre, “fetö ve pkk hesaplarını koruyan twitter, Türk siyasetini dizayn etmeye” çalışıyordu…

Sahte hesaplarla muhaliflere saldıran, sosyal medyada tedhişçilik yapan, siyaseti sahte hesaplarla dizayn etmeye çalışan kendileri, bu sanal askerleri ellerinden alındığında twitter’ı ‘yansıtma’ yaparak suçlayan da kendileri…

***

AKP’li Ünal’ın “yasakçılıkla olmaz” diyerek twitter’e çıkışı ise, tam ibretlik…

Tarih böyle pişkinlik görmemiştir herhalde…

Twitter’ın her yıl yayınladığı bir Şeffaflık Raporu var.

Kaç hesabın neden askıya alındığını duyuruyor.

1 Haziran-31 Aralık 2015 tarihine ilişkin rapordan size satırlar aktarayım…

Twitter verilerine göre söz konusu dönemde dünya genelinden iletilen toplam 11 bin 92 hesap dondurma talebinin 8 bin 92’si yani yüzde 72’si sadece Türkiye’ye ait.

Bunun da 1761’i “hükümetler ve resmî makamlardan gelen hesap kaldırma” başvurusu…

***

2017’nin ilk 6 ayında ise, 715 mahkeme kararı ve 1995 hükümet talebi olmak üzere, hesap kaldırma talebi Türkiye’den 9 bin 289’a yükseliyor.

Hesap kaldırma talebi, 2018’in ilk 6 ayında patlama yapıyor ve 13 bin 843’e yükseliyor…

***

Raporlar net olarak hükümetin, muhaliflerini susturmak için twitter hesaplarını askıya aldırdığını, bunu bazen de mahkeme kararı ile yaptığını gösteriyor.

Twitter’dan onaylı şahsi twitter hesabımda bu şekilde, 100 kişilik bir liste içerisinde ve tek bir tweet örneği sunulmadan alındı ve Türkiye’den erişime kapatıldı.

6 Nisan 2020’de yine bu sitede yazdığım “Grup Yorum ile bulunduğum aynı fişleme listesini kimler hazırladı?” başlıklı yazımda, bu hukuksuz mahkeme kararını detaylı şekilde ele almıştım.

Twitter da maalesef bu kararı uygulayarak hukuksuzluğun hayata geçmesini sağladı.

***

“Tarih böyle pişkinlik görmemiştir” diye yazmam boşa değil…

İktidarın tek yasağı twitter’a değil… Facebook’tan da benzer erişim engelleri ve hesap kapatma kararları alındı.

Biraz daha somut örnekleri artıralım.

Hükümetin TİB vasıtasıyla erişim engeli uygulattığı site ve haber sayısı “Engelli Web Sitesi” 2018 Raporu’na göre, 245 bin 825…

Bu iktidar, 200’ü aşkın medya organını iki ayrı KHK ile kapatıp, el koydu 15 Temmuz sonrası…

***

AKP Sözcüsü Mahir Ünal aslında haklı “yasaklarla olmaz”…. Ancak bilmesi ve içselleştirmesi gereken bir o kadar önemli gerçek daha var: İkiyüzlülükle de olmaz…

[Erhan Başyurt] 16.6.2020 [TR724]

Kriz daha şiddetli olacak!

Dünyanın en büyük yatırım bankası Morgan Stanley'in 14 Haziran'da yayımladığı “Küresel Yıl Ortası Makro Görünüm” raporunda Koronavirüs salgını ile başlayan ekonomik krizin çok şiddetli olacağı belirtildi.

Morgan Stanley’nin “Küresel Yıl Ortası Makro Görünüm” raporuna göre yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının sebebiyet verdiği resesyon beklenenden daha şiddetli , ancak daha kısa süreli olacak.

Raporda, “Büyüme verileri ve politika eylemlerindeki yukarı yönlü son sürprizler dikkate alındığında "V" şeklinde toparlanma beklentimize güvenimiz arttı.” dendi.

MORGAN STANLEY: RESESYON KISA SÜRECEK

Küresel ekonominin nisanda dibi gördüğünü ve toparlanmanın daha fazla ivme kazanmasıyla mevcut resesyonun (ekonomik durgunluk) kısa süreli olacağı belirtildi.

Bankaya göre küresel büyüme seviyeleri bu yılın son çeyreğinde Kovid-19 öncesi seviyelere ulaşacak.

"V" şeklinde toparlanma beklentisiyle ilgili olarak yukarı yönlü sürprizler şu şekilde sıralandı:

*Karantina önlemlerinin akabinde tüketicilerin ve ekonomilerin beklenenden daha hızlı normale dönmeye başlaması.

*İlaç şirketlerinin geçen aylarda hem tedavi hem de aşı geliştirilmesi konusunda ilerleme kaydetmesi

*Para ve maliye politikası tepkilerinin beklenenden güçlü olması.

Raporda, “Covid-19 resesyonunun beklenenden daha sert ama daha kısa sürmesini beklemeye devam ediyoruz.” dendi.

Kısıtlamaların kaldırılması ve genişleyici para politikasından destek bulan küresel toparlanmanın hız kazanacağı belirtilen raporda, “Baz senaryomuza göre ikinci dalga enfeksiyonlarının geleceğini, ancak daha yönetilebilir olacağını tahmin ediyoruz.” ifadesi yer aldı.

"BÜYÜME BÖLGEDEN BÖLGEYE DEĞİŞECEK"

Kovid-19’un küresel bir şok olmasına karşın, büyüme patikasının bölgeden bölgeye değişeceği vurgulandı. Buna göre Çin bu yılın son çeyreğinde potansiyel büyüme rakamlarına dönecek.

Brezilya ve Hindistan gibi bazı ülkelerde virüsün etkisinin daha geç ulaşması sebebiyle Çin haricinde kalan gelişen piyasaların büyük bir ihtimalle sonraki bir safhada toparlanacağı ifade edildi.

2020 büyüme beklentileri Çin için yüzde 2, gelişen piyasalar için eksi yüzde 1,6 oldu. Morgan Stanley Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 2020’de yüzde 5,8 küçülmesini bekliyor.

TÜRKİYE: HASSAS BİR DENGE

Raporda, Türkiye ekonomisi ilişkin analizler ve beklentiler de yer alırken, Türkiye’nin 2020’de yüzde 4,8 daralacağı, enflasyonun ise ortalama yüzde 10,6 seviyesinde kalacağı belirtiliyor.

“Türkiye: Hassas bir Denge” başlığı altında yer alan değerlendirmede, “Genel olarak ekonominin bu yıl hassas bir dengede durduğunu, yüksek dış borç ve döviz rezervlerindeki sert düşüş dikkate alındığında sıkılaşan dış fonlama ortamına karşı kırılgan olduğunu öngörüyoruz.” denildi.

Raporda Türkiye ekonomisinin hem yurt içindeki kısıtlama önlemlerinden hem de yurt dışı talep düşüşünden çok etkilendiği belirtilirken, özellikle turizm dahil olmak üzere hizmet sektörünün ağır darbe aldığına vurgu yapıldı.

Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 7,50’ye kadar indirmesini bekleyen Morgan Stanley, yüksek harcamalar ve ekonomik daralmaya bağlı düşük vergi tahsilatı sebebiyle bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 6,4’e yükselmesini bekliyor.

[Samanyolu Haber] 15.6.2020

Savcı gözaltına aldırdığı annenin bebeklerini Çocuk Esirgeme’ye göndermeye çalıştı

9 ve 19 aylık iki bebeği olan anne Yasemin Baltacı’yı gözaltına aldıran savcı, bebeklerin Çocuk Esirgeme Kurumu’na gönderilmesi talimatı verdi.

Bebekli anneler gözaltına alınmaya ve tutuklanmaya devam ediyor. 4 aylık bebeği olan Emine Örnek dün gece tutuklandı. 9 ve 19 aylık iki bebeği olan Yasemin Baltacı bu sabah gözaltına alındı.

“ÇOCUKLARI ESİRGEME KURUMUNA GÖNDERİN”

İki bebekli anne Yasemin Baltacı bu sabah gözaltına alınırken savcı “Çocukları esirgeme kurumuna gönderin” talimatı verdi. Mersin’de meydana gelen olayı “Yine utanç sahnesi” diyerek HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Zorla küçüğü annenin yanına vermişler. Bebekli annelere zulmeden bir Türkiye! Tutuklanması yasaya aykırıdır!” dedi.

4 AYLIK BEBEĞİ OLAN ANNE DE TUTUKLANDI

Dün gece yarısı ise 4 aylık bebeği ve 5 yaşında bir çocuğu olan Emine Örnek tutuklandı. Örnek’in de tutuklandığını duyuran Gergerlioğlu,  “4 aylık bebek annesi tutuklanamaz! hakim yasa çiğnedi” ifadelerini kullandı.

“ÜZERİMİZE YÜRÜDÜLER, DÖVMEYE KALKTILAR”

Gözaltına alınırken insanlık dışı muamelelerle karşılaşan Örnek ailesinin yaşadıklarını Emine Örnek’in eşi şöyle anlattı: “Vekilim gece 2 sivil ekip içeri girdiler. Üzerimize yürüdüler. Dövmeye kalktılar. Çocuklar uyuyordu. Ağza alınmayacak argo kelimeler kullandılar. Bizi dövmeye kalktılar. Esim Emine Örnek tutuklandı.” 4 aylık, 5 yaşında çocuk annesiydi!”

[Samanyolu Haber] 15.6.2020

Corona aşısı için fiyat belli oldu

Avrupa Birliği (AB) hükümetleri, AstraZeneca'ya 300 milyon doz corona virüsü aşısı için 750 milyon euro (5 milyar 775 milyon TL) ödeyecek. Bir aşı için fiyat 2,5 euro (19 TL) olacak.

İtalya, Almanya, Hollanda ve Fransa, AstraZeneca ilaç şirketinin potansiyel COVID-19 aşısının 300 milyon dozu için 750 milyon euro (843.1 milyon dolar) ödeme yapacak.

İtalya Sağlık Bakanlığı sözcüsü, anlaşmayı yapan ülkelerin aşıdan ilave 100 milyon doz daha almak için opsiyonları olduğunu da açıkladı.

Anlaşmadan İtalya’nın payına düşen ödeme miktarı ise 75 milyon doz için yaklaşık 185 milyon euro olacak.

İngiliz ilaç şirketi AstraZeneca, Avrupa’ya 400 milyon doz corona virüsü aşısı tedarik etmek için Fransa, Almanya, İtalya ve Hollanda tarafından oluşturulan Kapsayıcı Aşı İttifakı (IVA) ile Cumartesi günü anlaşma imzalamıştı.

ÜRETİME BAŞLADI

Piyasa değeri açısından İngiltere'nin en büyük ilaç şirketi olan AstraZeneca, Oxford Üniversitesi’nden bilim insanlarıyla geliştirilen corona virüsü aşısının üretimine başlandığını 5 Haziran’da duyurmuştu.

Henüz aşının tamamen başarılı olduğu kanıtlanmamasına rağmen geliştirme sürecinin devam ettiğini duyuran şirketin CEO’su Pascal Soriot, BBC’ye açıklamalarda bulunarak, “Eğer şu an dozları üretmeye başlamazsak aşının etkili olduğu ortaya çıktıktan sonra gelecek talebe karşılık veremeyiz” demişti.

[Samanyolu Haber] 15.6.2020

[Yusuf Demirtaş cevapladı] Network marketing sisteminin fıkhî ve ahlâkî boyutu nedir?

Fıkıhçı kimliğiyle bilinen ve uzun yıllardır bu alanda çalışmalar yapıp dersler veren ilahiyatçı Yusuf Demirtaş, network marketing sisteminin fıkhî ve ahlâki boyutunu Samanyoluhaber okurları için kaleme aldı.

Çok katlı pazarlama yapılarının dinî, ahlâkî ve sosyal açıdan kısa bir değerlendirmesi

YUSUF DEMİRTAŞ | Samanyoluhaber

Bu yazıyı yayınlayıp yayınlamama noktasında çok tereddütler yaşadım. Zira konu çok netameli. Kimsenin, hele tanıdığım, çok sevip saydığım güzel insanların gönlünün incinmesini istemem, bundan çok korkarım. Ancak halihazırdaki durum, birileri yazmazsa daha çok gönlün kırılacağını gösteriyor.

Son dönemde sosyal medyada yapılan tartışmalar da konuyu araştırmış kişilerin görüş açıklamasının gerekliliğini gösteriyor. Bundan dolayı, araştırmalarımla ulaştığım neticeyi, hissettiğim vicdani sorumluluğun, hakperestliğin gereği olarak kaleme alıyorum.

Zira bu meselenin kötü yerlere gittiğini, fitnelerle boğuştuğumuz şu dönemde yeni bir fitneye sebebiyet verebileceğini seziyorum. Böyle bir fitne ateşi hepimizi etkileyecek. “Geldiği zaman zulmedenlere münhasır kalmayacak fitneden korunun!” (Enfal sûresi, 8/25) ayet-i kerimesinin sırrıyla hepimize dokunacak.

Hizmet gemisi kocaman yeni bir yara alacak, geminin yolcularının birbirleriyle münasebetleri bozulacak.

Gayem, ortada bir yanlış varsa -elimden gelirse- düzeltme, insanımızı ve camiamızı düştüğü/düşebileceği yanlışlardan kurtarma düşüncesidir ve bunlar, araştırmalarımla, okumalarımla ulaştığım benim düşüncelerimdir.

Okuyanların da böyle okumasını istirham ederim. Hak veren ona göre davranır; vermeyen ise kendi düşüncesine göre hareket eder. Neticede herkes hür iradeye sahip. Yazıdaki bazı ifadelerim keskin hatta sert bulunabilir.

Bu, kendi görüşümü tüm yalınlığı ile vermek içindir. Zira sözü çok eğip bükünce düşünceler muğlak kalıyor. İncinenler olursa şimdiden özür dilerim. Tekrar ediyorum, kimseyi incitmek amacında değilim.

Aldığım notlar üzerinden, konunun en çok gündeme gelen veya en önemli gördüğüm noktalarına temas etmeye çalışacağım. Bazılarını biraz daha detaylı ele alacak, bazılarına ise işaret etmekle yetineceğim.

Konuşulacak başka şeyler mutlaka var ama bu yazının hedefi bu ve bu hedefe göre belirlediğim format ve hacim de bundan ibaret. Böyle bir konu burada bitmez zaten. Daha sonra başka yazılar da yazılıp soru ve itirazlar birebir cevaplanabilir ki ona da ihtiyaç var.

DİNÎ BOYUT

Gerek İslam iktisadı gerekse beşerî iktisat teorileri, ortaya konan herhangi bir iktisadi girişimin fayda doğurmasını, üretime sebep olmasını ister. Buna göre meşru bir iktisadi etkinlik, doğrudan bir üretim faaliyeti olabileceği gibi, üretime dolaylı olarak sebep olan, ürünün tüketiciye ulaşmasını sağlayan ticari bir faaliyet de olabilir.

Dolayısıyla ortada bir ürün olmayan, meşhur adlarıyla “saadet zinciri” ya da “piramit” ismi verilen yapılara hem devletlerin kanunları hem de İslam hukuku müsaade etmez.

Öte yanda bir de sistem olarak piramit oluşumlara benzemekle birlikte bir ürünün pazarlandığı yapılar vardır ki bunların meşruiyetiyle ilgili net ve doğru bir şey söyleyebilmek için daha yakından bakmak gerekir.

Sahada çok farklı isimlerle anılıyor olsa da en sık kullanılan isimleriyle “çok katlı pazarlama”, “network marketing” ya da “multi level marketing” sistemleri böyledir.

Bir meselenin hükmü aranırken lafız, şekil ve kalıplara değil, mana ve maksatlara itibar edilir. Üzerinde konuştuğumuz türden yapılarda ortada bir ürün olsa, ürün hakikaten değerli olsa da sistemin ve sisteme giriş yapan insanların ürünü mü yoksa başka şeyleri mi önceleyerek çalıştıklarını incelediğimizde doğru hükme ulaşma adına önemli bir adım atmış oluruz.

Şeklen farklılıklar ne olursa olsun, ürünün öncelikli olmadığı, aslen ve büyük oranda paranın doğrudan üründen ve ürün satışından kazanılmadığı yapıların caiz olduğunu söylemek zordur.

Zira bu, mali muamelelerin temel mantığına zıttır. Bu tür muamelelerle ilgili söylenebilecek en hafif şey, bunların şüpheli olduğudur. Şüpheli şeylerin terkinin dinde bir esas olduğunu hatırlayıp geçelim. (Buhari, iman 37; Müslim, müsakat 107; Tirmizî, sıfatü’l-kıyame 62)

“Şüpheli” ifadesi zihinlerde hafif bir çağrışıma sebep olmasın; bir mesnede dayanan şüphe ve ihtimallerin hüküm verme noktasında nazardan uzak tutulamayacağı, bunların hükme tesir edeceği, İslam hukukunun temel kaidelerinden biridir. (Bkz. Mecelle, Kavaid-i Külliye, 74. madde)

Bu tür yapılar, deyim yerindeyse ortada olmayan bir meta üzerinden yapılan ticarettir. Evet ürün var, fakat işin odak noktasında değil ve ortada dönen para, ürünün maliyet ya da ticari değeriyle kıyaslanamayacak ölçüdedir.

Bu ve buna benzer muameleler, fertlere zararı olmasının yanında toplumun iktisadi yapısını da yıpratan hamlelerdir.

ÇOK KATLI PAZARLAMA YAPISI

Çok katlı pazarlama sistemlerinin temel bir yapısı var. Sistem üzerinde oynamalar, farklı uygulamalar olsa da yapı hep şu noktaya gelip dayanıyor: İnsanlar birbirlerine ürün satmaktan ziyade birbirlerini sisteme dahil etmeye çalışıyorlar. O da bir başkasını, o da bir başkasını... böylece bir piramit yapı oluşuyor.

Zira distribütörler, kazançlarının çoğunu, dahil ettiği insanların sisteme girmesinden, sonra da onların başkalarını sisteme sokmasından kazanıyor. Satılan ürünlerin kalitesi ne olursa olsun ürün hep ikinci planda, hatta bazılarında belki hiç planda yok.

(Bu söylediğimizin doğruluğunu test etmek isteyenler, bu işten çok para kazanan distribütörlerin YouTube’a koydukları videolara bakabilirler. Neredeyse kimse üründen bahsetmiyor, çok nadir. Herkes nasıl para kazandığından, nasıl birilerini sisteme dahil ettiğinden bahsediyor. Hatta bunun için insanlara uyguladıkları manipülasyonları, vur-kaç taktiklerini anlatıyorlar. Yüzlercesi var, seyredebilirsiniz. Hatta birinin şu cümlesi çok ilgimi çekti: “Biriyle görüşmeye giderken bence ürünü de götürün. Ürün götürmenin çok faydasını gördüm.” diyor.

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem. “Ürünü de” götürmeyi tavsiye ediyor. Ürün götürülmeden nasıl ürün pazarlanır? Demek ürünün çok da bir önemi yok ki adamcağız özellikle dikkat çekmek zorunda hissediyor. Buradan link vermek isterdim ama belli şahısları zikretmiş olmak istemiyorum.

İsteyen, Google’a, YouTube’a “network marketing” ya da muayyen bir firma adı yazarak yüzlerce, binlerce sayfaya ulaşabilir)
Belki herkese çok önemli gelmeyebilir ama bu şirketlerin üye toplantılarına, yapmış oldukları faaliyetlere, söylemlerine vs. bir bakın, ortama dikkat edin, sizin dünyanızı resmediyor mu? Neyse, bunu herkes objektif bulmayabilir.

Objektif meselelere geri dönelim: Ürün satışının asıl maksat olup olmadığını şöyle anlayabiliriz: Sisteme girenlerin yüzde kaçı gerçekten bu ürünleri kullanmak için o paketi satın alıp sisteme giriyor?

Sahadakilerin beyanları, bu oranın çok çok düşük olduğunu söylüyor. Öyleyse bu, ürün merkezli değil, üye merkezli bir yapıdır ki bunun adına isterseniz tavsiye ticareti, isterseniz network marketing deyin, ister multi level marketing, ister next generation marketing, ister ponzi ister piramit ne derseniz deyin, ismini değiştirmekle bu temel mantık ortadan kalkmıyor.

Zaten bu yapılarda sıkıntılı olan da bu temel felsefe. Yoksa detaylarda iyileştirme her zaman yapılabilir. Kendi çalıştığı şirketi savunanların ana argümanları da bu: Diğer çok katlı pazarlama şirketlerinin barındırdığı mahzurlardan arındırılmış olması. Halbuki temel mantıkta bir değişiklik yok.

“Sisteme, pazarlamacı olmak için giriyorum.” diyebilirler. Ama sizden sonraki de bunun için giriyor, ondan sonraki de... Yani sisteme, ürün almak için giren neredeyse kimse yok. Herkes pazarlamacı. Böyle bir ürün pazarlaması olamaz. Zira ortada tüketici yok. Herkes bir sonrakine nispetle satıcı.

Kendimizi kandırmayalım, herkes bu sisteme girerken yüklü bir meblağ ödüyor, sonra da başkalarını sisteme sokarak o parayı çıkarmak ve dahasını kazanmak için çabalıyor. Bir değer üretme ve insanların ihtiyaç duydukları bir ürünü onlara ulaştırma asıl gaye değil.

Pazarlandığı iddia edilen şey kaliteli bir ürün olsa da bu ürün çoğunlukla onu kullanmayı düşündüğü için alacak kişilere satılmıyor. Dolayısıyla da ürün bir araç olmaktan öteye geçmiyor.

Bu sistemlerde hakikatte olan şey, büyük kısmı herhangi bir değerin karşılığı olmayan yüksek meblağlardaki paranın ortada çevrilmesi, herkesin, -üründen değil- bir sonraki kişi ya da kişilerin sisteme girmesinden para kazanması. Bundan dolayı böyle çalışan sistemlerin hiçbirinin birbirinden öz itibarıyla farkı yok.

Fark yalnızca detaylarda. Bir şirket, gerek işin kanunlara uygunluğuyla ilgili problemleri, gerekse insanların çekincelerine sebep olan bazı sorunları ortadan kaldırarak daha “meşru!” bir sistem ortaya koyuyor, farklılık dediğimiz şeyler bundan ibaret kalıyor.

Neredeyse her şirket kendilerinin farklı olduğunu, piramit yapı olmadıklarını iddia ediyor. Arzu eden, böyle iş yapan yüzlerce şirketin yapılarını, söylemlerini internetten okuyabilir, bunlarla ilgili videoları seyredebilir.

SİSTEM SORGULAMASI

Bu ticaret, ürün bazlı deniyor. Böyle olup olmadığını anlama adına bir test daha yapabiliriz: Bu şirketlerin birinde, Türkiye’den sisteme girecek bir insana tavsiye edilen, 3 bin 200 TL’lik paketle sisteme dahil olması. Evet ortada bir ürün var, fakat hangi insan, bilmediği, belki ihtiyaç duymadığı ya da ihtiyaç duysa da büyük ihtimalle kullanmayacağı bir gıda takviye paketine 3 bin 200 TL verir? Amerika’daki fiyatla 600 dolar!

Bunlar söz konusu ürünler için büyük rakamlar. Bu tür ürünlerin muadilleri çok daha ucuz fiyatlara ve doktor kontrolünde alınabilir. Bunlar göz kararı alınacak şeyler de değil ki. İnsanın ihtiyaç duyduğu miktarda alınıp kullanılacak şeyler. Herkesin ihtiyacı da aynı olmaz.

Özellikle mağduriyet zamanında, memleketimizdeki pek çok insanımızın yarım ekmeğe muhtaç olduğunu söylediğimiz zamanlarda 3 bin 200 Lirayı böyle bir şeye kim verir? Tabii ki buradan ekmek yemeyi düşünen kimse. Ama onun hedef kitlesi de aynı durumda, onların hedef kitlesi de... Buna piramit denmeyecekse neye denir bilmiyorum.

Şurada buradaki mağdur insanlarımızın böylece bir mesleğe sahip olduğu, ceplerinin para gördüğü söyleniyor. Öncelikle bu bir meslek değil, insanlar asıl mesleklerini bırakıp bu işe dahil oluyorlar. ‘Mesleklerini zaten icra edemiyorlar’ denebilir ama bu, gerek kendi mesleğiyle ilgili gerekse başka iş alanlarında yapabileceği faydalı işler aramasının da önüne geçer.

Sonra yatarak para kazanma imkanından bahsediliyor. Bu da insanlara vereceğimiz güzel bir hedef değil. Cebin para görmesi, başkalarına veya mülteci ise iltica ettiği devletin vereceği paraya ihtiyacı kalmaması meselesi ise helal gördüğümüz, bir mahzur içermediğine inandığımız iş alanlarıyla ilgilidir. Her türlü para kazanma değil, helalinden kazanma esastır.

İnsanlara bunları, gerçekten bu yararlı ürünlerden faydalanmalarını sağlamak için sattığımızı, ortada hiç böyle bir pazarlama mantığının olmadığını düşünelim. Siz, bugün ciddi manada sıkıntı yaşayan insanımıza, normal hallerde, 3200 Lira vererek bu ürünleri almasını tavsiye eder miydiniz? Hususiyle çoluğunun çocuğunun nafakasını muavenetle sağlayabilen mağdur mazlum insanlara? Zannediyorum etmezdiniz.

Öyleyse maksat ürün satma değil, sisteme giriş yapmalarını sağlama. İşin bir de daha kötü şu tarafı var: Bu meseleyi doğru bulmayan insanlar, -Rabbim tez zamanda fereç mahreç lütfetsin- muavenete muhtaç olmuş mağdur insanlarımızın paralarını buralara harcattığımızı duyunca ne düşünür? Bu, muavenet meselesini de tartışmaya açar.

Öte yandan, ürünlerin piyasadaki diğer ürünlerden pahalı olmadığı söyleniyor. Bu bir yönüyle problem bir yönüyle değil. Problem olmayan kısmı şu: Eğer ortada bir aldatma yoksa yani şayet müşteri piyasayı biliyor, bu ürünlerin piyasayla karşılaştırmasını yapabilecek durumda ise ve buna rağmen ürünü alıyorsa buna kimsenin diyecek bir şeyi olamaz.

Zira İslam hukukunda üzerinde durulan “gabin”in (bir malı olduğunun üzerinde fiyatla satma), akdin sıhhatine tesir edebilmesi için hem “gabn-i fahiş” olması hem de işin içinde aldatma bulunması gereklidir. Esasında çoğu durumda gabn-i fahiş varsa aldatma da vardır.

Çünkü normal şartlarda kimse irade ve rızasıyla piyasa değerinden oldukça yüksek bir ürüne fazladan para ödemek istemez. Neyse, eğer karşı tarafın her şeyden haberi var ve buna karşın rızasıyla ürünü alıyorsa bunun akdin sıhhatine tesiri olmaz.

İşte problemli tarafın müşkülü de burada başlıyor. Siz, diller dökerek, belki -bilerek ya da bilmeyerek- abartılı beyanlarda bulunarak bir tanıdığınızı, muadillerinin fiyatından fazlaya satılan bir malı almaya ikna etmeye çalışıyorsunuz.

Kaldı ki muadilleriyle aynı fiyat olması konusu da doğru mu değil mi? Bunu öğrenmek isteyen, internet üzerinden hızlıca bir fiyat karşılaştırması yapabilir. Ben araştırdım, büyük farklılıklar gördüm; herkes kendi araştırmasını kendi yapabilir.

Satılan ürünler neticede balık yağı, uzak doğudan filan meyvenin özü gibi şeyler. Yani bulunmaz şeyler değil. Her yerde muadilleri var. Evet mutlaka bazı farkları vardır ama bunlar mucize etkisi meydana getirecek farklılıklar değil.

Eğer muhatabınızın balık yağı kullanarak sağlıklı olmasını istiyorsanız, güvenilir herhangi bir firmanın balık yağı da çok daha ucuza bu işi görür.

SOSYAL BOYUT

Bir başka açıdan bakacak olursak; herkes işini gücünü bırakmış bununla uğraşıyor veya en azından önemli bir vaktini buna ayırıyor. İnsanlar mesleklerini veya yapabilecekleri, topluma daha faydalı şeyleri bırakarak bunu yapıyor.

Bu, insanın faydalı bir iş alanı aramasının da önüne geçer. Bu iş bittiğinde de -ki çok uzun ömürlü olacağını tahmin etmiyorum- insanımız hayata birkaç sene geriden başlamak durumunda kalır.

Bununla ilgili yüzlerce örneği görmek için de yine internette network marketing sitelerinde birazcık gezinmeniz yeter. Hatta bunu övünerek dile getiriyorlar. Biri uçak mühendisiymiş, bırakmış bu işe girmiş ve müthiş paralar kazanmaya başlamış. Diğeri avukatmış da bırakmış vs.

Bir diğer yandan; insanları bu sisteme sokuyoruz, başta onları sisteme soktuğumuz, onlara ürün sattığımız için biz -ne dersek diyelim, onların üzerinden- para kazanıyoruz. Ancak şunu hepimiz biliriz ki herkes pazarlamacılık yapamaz. O arkadaş ağzı laf yapan, birilerine bir şeyler pazarlayabilecek, dolayısıyla bizim onu dahil ettiğimiz gibi o da birilerini sisteme sokabilecek biriyse o verdiği parayı belki çıkaracaktır.

Ya öyle değilse! Yani bu işte çalışanlar, normalde kardeşine karşı takınması gerekli tutum olan şu ayrımı yapıyorlar mı: “Bu arkadaş iyi, ağzı laf yapar, dolayısıyla bu da birilerini bulur ve buradan ekmek yer; ama şu arkadaş bu işi yapamaz, dolayısıyla şu sıkıntılı zamanda verdiği parasını da geri alamaz, öyleyse bunu üye yapmayayım, arkadaşım zarar görür.”

Bu ayrımı yapan var mıdır? Keşke olsa ama çok zannetmiyorum.

Öyleyse tekrar ediyorum, kendimizi kandırmayalım. Bu işten para kazanan insanların çok çok düşük oranlarda olduğunu istatistikler söylüyor. Hatta insanları umutlandırmak için söylenen, binlerce hatta milyonlarca dolar kazanma, çok nadir birilerine, hususiyle de sisteme epeyi önce girmiş çok küçük bir kesime müyesser olabilen bir “mazhariyet”.

Bu işlere girenlerin büyük bir çoğunluğu hiçbir şey kazanamıyor yani verdiğinin tamamı boşa gidiyor. yüzde 20’den öteye geçmeyecek bir kısmı ise birazcık para kazansa da bu para ya verdiğini çıkarmaya da yetmeyecek ölçüde küçük miktarda ya da insanları umutlandırmak için sunumlarda söylenen miktarların çok çok berisinde.

İnsanları, işini gücünü veya iş güç aramayı bıraktırıp bir umutla böyle şeylere yönlendirmek suretiyle onlara yaşatacağınız vakit ve itibar kaybına hiç mi hiç değmeyecek meblağlar.

Bir başka nokta, bu tür sistemlerin caiz olmadığını dile getirenler tarafından hep söylenen şey şudur: Sen birilerini sisteme sokacaksın, o birilerini, o da birilerini... Bu böyle gidecek. Sisteme girmemiş birileri mevcut olduğu sürece önünde kazanç kapısı var. İnsan nüfusu sonsuz değil, bir yerde bitecek ve tabii olarak halkanın en sonunda kalanlar, sisteme dahil edecekleri kimseyi bulamayacakları için mağdur olacaklar, verdikleri para yanacak.

Bu, birkaç milyarlık insan nüfusu düşünüldüğünde insana çok uzak istikbal olarak gelir ve belki rahatlatır. Ama Hizmet gibi bir camianın networkünü bu işte kullanan insanlar için bu böyle değildir. Bu, çok çok daha küçük bir topluluk. Kısa zamanda tükenecek. Hatta kısa zaman içerisinde -ki şimdiden başlamıştır- herkes birbirinin ayağına basmaya başlayacak. Çünkü tanıdıklarımız aynı kişiler. Ondan sonra ne olacak? Yani bizim son halkamız çok daha yakınımızda.

Camiadan ağabeyi, kardeşi ya da arkadaşı olan senin para kazandığını, ancak kendisinin, daha önceden ulaşılmamış kimseyi bulamadığı için kazanamadığını, bilakis verdiğini de kaybettiğini gören, dolayısıyla meteliğe kurşun attığımız şu zamanımızda onu böyle bir şeyin içine sokarak tabir caizse ona kazık attığını düşünen bir insan veya insanlarımız nasıl bir ruh hali içine girer, hiç düşünüyor muyuz?

Sistemin içinde kalabilmek için ya satış yapma ya da ürün almak gerektiği söyleniyor. Yani bu sistemde aktif olarak devam edip para kazanabilmek için, bir şey satamamışsan, kullanmasan da ürün almak zorundasın. Dolayısıyla gizli bir baskı da var işin içinde ve bu, en azından israftır.

AHLÂKİ BOYUT

Meselenin ahlaki kısmına gelince, bence işin en tehlikeli tarafı da bu. Yıllar yılı mübarek bir mefkure etrafında teşekkül etmiş bir networkün ticari bir şey için kullanılması. İnsanlar, din-iman adına, insanlığa hizmet hesabına bir şeyler duymaya alıştıkları ağızların -hele bu, sevip saydıkları, kıramayacakları biri ise- böyle bir şeyle kendilerini aradığını gördüklerinde o mübarek ilişkinin dünyaya alet edildiğini düşünecekler ve bu, onlarda büyük bir hayal kırıklığı meydana getirecektir.

Bu, bizim aramızdaki en önemli şeyi, birbirimize karşı güvenimizi, birbirimizi Allah için sevmemizi, mübarek bir dert adına bir araya gelmişliğimizi tarumar eder. Özellikle şu zamanda. İnsanlar bugün bir güven bunalımı yaşıyor. “Güvendiğim dağlara kar yağdı” türküsü herkesin dilinde. Bir de böyle bir darbe vurursak bunun telafisi olmaz.

“Arkadaşlarımız mağdur, yapacak işleri yok, dolayısıyla buna mecburlar” da mantıklı bir gerekçe değil. İnsanlar mağdursa, ceplerinde para yoksa o yüksek meblağı nereden bulup verecekler? Denkleştirip verenler o parayı çıkarabilecekler mi? Böyle bir şey asıl bu zamanda hiç yapılmaz. İnsanımıza el uzatmak için elimizde avucumuzda ne varsa ortaya döküp kardeşliğin gereği olarak yardımlarına koşmak dururken, onları böyle bir şeyin içine sokmak suretiyle sırtlarından para kazanmak da neyin nesi?

Sonra bunun bu mahzurlarını gören, yapılan işin cevazıyla ilgili en azından şüphesi olan bir kişinin, mağduriyet durumunu gerekçe göstererek bu işe girmesi de doğru bir davranış olmaz. Zira bazı şeyler vardır, zaruret zamanlarında feda edilir, bazı şeyler de vardır ki zaruret zamanlarında bile yangından kurtarılacak ilk meta onlardır. Bizim birbirimizle olan Allah için münasebetimiz böyledir, hiçbir şart altında dünyaya alet edilemez, edilmemelidir.

Bazı şeyler vardır, ölmemek için feda edilir. Bazı şeyler de vardır, uğruna can feda edilir. Hizmet güveni böyle bir şeydir.

Hiçbir ahval ve şerait bunu feda ettirmemeli. Bu bizim en kıymetli sermayemizdir.

Bahis mevzuu olan şey normal bir ticaret olsa, bunda da dikkat edilmesi gereken kritik meseleler olmasına rağmen belki diyecek bir şeyimiz olmaz. Ama bu öyle değil ve çok yakın bir gelecekte insanlar dünya malından dolayı birbirleriyle karşı karşıya gelecekler. Henüz gelmedilerse tabii.

Bir de bu işin içine girmiş kişilerin bir kısmının, dava müdafaası gibi meseleyi savunduklarını görünce ayrı bir ürküyor insan. Bu neticede dünyevi bir şey. Meşru gören olur görmeyen olur; yapmak isteyen olur, istemeyen olur.

Caiz olmadığını düşünüp bu düşüncesini paylaşan insanlara orantısız yüklenmeler oluyor. Kimse kimsenin önüne geçip de bu işi yapmasına mâni olmuyor ki, dileyen dilediğini yapar. Ama meselenin geldiği nokta bunu çok aşmış görünüyor. “İnsanların ekmekleriyle oynama” söylemi kullanılıyor ki bu çok tehlikeli.

Yaparsın yapmazsın, sen bilirsin; fakat bunu dava haline getirme, mukaddes bir davaya gönül vermiş ve hayatını onun uğrunda mücadeleyle geçirmiş insanların, aynı cehd ü gayreti dünyaya tevcih etmeleri demektir ki çok üzücüdür.

SON TAHLİL

Çok katlı pazarlama konusu, dünyadaki fıkıh otoriteleri ve büyük fetva heyetlerinin gündemine gelmiş ve büyük çoğunluğu tarafından şer’an mahzurlu bulunmuştur.

Pek çok iktisatçı da kendi sahaları itibarıyla bunu mahzurlu görüyorlar ki, farklı ilim dallarıyla ilgili konularda İslam’ın hükmü de zaten çoğu zaman o ilim dallarının uzmanlarından gelecek verilere dayanır.

Dolayısıyla cevazı noktasında kesin ve keskin bir şey söylemeyecek olsak bile verilebilecek en iyimser hüküm, bunun şüpheli bir şey olduğu, tamamen masum olmadığı, taalluk ettiği alanların uzmanlarının çoğunluğu tarafından meşru görülmediğidir.

İçinde pek çok mahzur ya da mahzur şüphesi barındıran böyle bir şeyin başka platformlarda ve normal şartlar altında cevazı mevzuu bir yana, mübarek bir mefkure etrafında bir araya gelmiş bir camia içerisinde ve hele şu mağduriyet, mazlumiyet ve güvensizlik zamanında yapılması bence çok tehlikelidir ve vebali büyük olur.

[Yusuf Demirtaş] 15.6.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye'deki Spor Boğazına Kadar Çamura Battı [Nurullah Kaya]

HAFTALIK SPORA BAKIŞ

Hamza Yerlikaya'yı bir dönem yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Olimpiyatlar, dünya ve Avrupa şampiyonalarında yıllarca yanında olmuş uzun sohbetler etmiştim. Hatta güreşi bırakmasında etkili olan boyun ameliyatından sonra ilk gözünü açtığında yanı başında olanlardan biriydim. Hamza, gerçekten yetenekli ve güreşten anlayan biri ancak basit bir röportajda dahi doğru düzgün cümle kuramayacak kadar birikime sahip değil. Herkes her şeyi iyi bilecek hatta güzel cümle kuracak diye de bir kural da yok. Ancak insanın hiç alakası, ilgisi olmayan bir işi yapması kadar da ilginç bir durum olmasa gerek. Yerlikaya, kendini yetiştirse belki iyi bir antrenör olabilirdi. Yıllar sonra kazandırdığı madalyalar ve edindiği tecrübelerle de belki Güreş Federasyonu başkanlığına aday olabilirdi. Fakat bu basamaklarda kendini ispat etmeden ışık hızıyla yükselip öyle bir mevkiye geldi ki herkes çok şaşırdı. Küçük bir spor kulübünün dahi bütçesini yönetemeyecekken Türkiye'nin en büyük bankalarından birinin yönetim kurulu üyesi oldu. Bu durumun arkasında kuşkusuz karanlık ilişkiler ve farklı çıkar hesapları var. Bugün bunu ortaya çıkaracak yargı ve emniyet güçleri yok. Ne diyelim tarih Yaşar Doğu'yu, Gazanfer Bilgi'yi, Celal Atik'i farklı, Hamza Yerlikaya'yı farklı yazacak.

Sporcuların eylemi büyüyor

Amerika'da başlayan ırkçılık karşıtı gösterilere spor dünyası da katıldı. NBA'de Kevin Durant, Carmelo Anthony, Dwight Howard, Donovan Mitchell ve Avery Bradley gibi isimlerin de bulunduğu 80’den fazla oyuncu, protestolar sebebiyle maçlara çıkmama fikrini savunuyor. NBA Oyuncular Birliği Başkan Yardımcısı Kyrie Irving, “Orlando’ya gidip maçları oynamayı desteklemiyorum. Sistematik ırkçılığa karşıyım. Kabul etsek de etmesek de siyahi insanlar sokağa çıktığımız her gün hedef tahtasında oluyoruz” dedi. Protestolara NBA yıldızı Enes Kanter ve Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Anthony Joshua da yürüyerek destek veren isimler oldu. Formula 1’in başarılı pilotu Lewis Hamilton ve eski basketbolcu Michael Jordan gibi birçok ünlü sporcu konuyla ilgili açıklamalarda bulunup tepki gösterdi. Liverpool'lu futbolcular antrenmanda Amerika'da polis tarafından öldürülen George Floyd için saha ortasında diz çöktü. Aynı şekilde ABD başkanı Donald Trump'ın tepkisine rağmen, NFL ve ABD futbolcuları da marş sırasında diz çökerek ırkçılığı protesto ettiler. Bu uygulama, eski NFL yıldızı Colin Kaepernick tarafından ırk eşitsizliğini vurgulamak için 2016 yılında başlatılmıştı.

Futbol Messi'ye kavuştu

Zevkle takip edilen Barcelona uzun bir tatilin ardından sahalara muhteşem döndü. Mallorca ile karşılaşan Barcelona, Arjantinli yıldız Liobel Messi'yle yine farka koştu. Mallorca'yı 4-0 yenen Barcelona'da Messi yaptığı asist ve attığı golle harika bir maç çıkarttı ve şampiyonluğa giden yolda bir adım daha atı.

Federer pes etmeyecek

Tenis'in efsane ismi Roger Federer sakatlıkla mücadele ediyor. Sağ dizindeki sıkıntı yüzünden bu yıl kortlara veda ettiğini açıklayan ünlü raketle ilgili tenis dünyası artık Federer'in sporu bırakacağını söylese de yetenekli raketin rakiplerini yendiği gibi bu sakatlığı aşıp kortlara döneceğini düşünüyorum.

44 yaşındaki pedaldan iddialı karar

Cross-Country'de olimpiyat şampiyonu olan Miguel Martinez, kariyerine yol bisikletiyle devam edeceğini açıkladı. Herkesin şaşkınlıkla karşıladığı kararı alan Martinez, Amore e Vita-Prodir Continenta takımıyla anlaşma imzaladı. Konunun para değil tamamen tutku olduğunu belirten başarılı sporcu bakalım gençlerin yolda tozunu alabilecek mi? Merakla takip ediyoruz.

Örnek bir Alman

Almanya'nın Bayern Münih Kulübünde yaklaşık 40 yıldır futbol takımının doktorluğunu yapan ve birçok ünlü ismin sahalarda sağlıklı top oynamasında emeği olan Hans Wilhelm Müller Wohlfahrt görevinden ayrılacağını açıkladı. Aynı zamanda 23 yıl Almanya Milli Takımı'nın da doktorluğunu yapan 77 yaşındaki Müller-Wohlfahrt, emekli olmayacağını ve araştırmalarına devam edeceğini açıkladı. Almanların istikrarlı çalışma azmi gerçekten alkışı hak ediyor.

[Nurullah Kaya] 15.6.2020 [Samanyolu Haber]

Bir Fitne Zuhur Edecek [Abdullah Aymaz]

Hâris el-Aver anlatıyor: “Mescide uğradığımda gördüm ki: Halk, zikri terk edip mâlâyânî konularla meşgul oluyor. Çıkıp durumdan Hz. Ali’yi (R.A.) haberdar ettim. Bana: ‘Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?’ dedi. Ben de: ‘Evet’ deyince, O: ‘Ben, Resulullah (S.A.S.)  şöyle ferman ettiğini işitmiştim.’ dedi. ‘Haberiniz olsun, bir fitne zuhur edecek!’  Ben hemen sordum; ‘Ondan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resulü?’  Buyurdular ki: ‘Allah’ın Kitabına uymaktır. (O öyle bir Kitap ki) Onda, sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyamet ahvâli ile ilgili haberler.. Ayrıca sizin aranızda (iman, küfür, taat-isyan, haram-helal v.s. nevinden)  cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler var. O, hak ile bâtılı ayırt eden tek ölçüdür ve O’nda her şey ciddidir. Kim bir zâlimden korkarak, Ondan kopar ve Onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O’nun dışında bir hidayet ararsa, Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipi (hablu’l-metin) dir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyan.. ve Hakka ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaynaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doymaz. Onu çokça tekrar okuyana usanç vermez ve  tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyandıran yanlarının sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: ‘Biz doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’an, dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık.’ (Cin Suresi, 72/1) Onun üslubuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. Onunla amel eden mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağırırsa, doğru yola çağırmış olur.’ Ey A’ver, sen de bu güzel kelimeleri iyi belle.” (Tirmizî, Dârimî ve bir kısmı itibariyle de Ahmed b. Hanbel)

Kur’an-ı Kerim’le ilgili 19 özellik taşıyan bu hadis-i şerifin her bir cümlesi üzerinde durmak gerekiyor: “Kur’an’da sizden evvelkilerinin haberleri vardır.”

Kur’an-ı Kerim’in geçmiş peygamberlerin hallerinden ve başlarından geçen hadiselerden  verdiği haberler, hayatı ve ahlâkı güzelleştiren ibretli ve ders verici olaylar, Hz. Muhammed Aleyhisselamın peygamberliğine kesin bir delildir. Çünkü insan bir fennin esaslarını ve o fennin en mühim noktalarını bilmekle, yerli yerince kullanmasını öğrendikten sonra davasını o esaslara oturtması o fende mâhir olduğuna delildir.

Geçmişteki hadiseleri tarihî gerçeklere uygun olarak bütün teferruatı ile, konuşmalarına, hatta içlerinde besledikleri duygularına varıncaya kadar dosdoğru tesbit etmek, tarih otoriteleri için bile imkânsızdır.

Bir de bütün bunların hayat düğümlerinden, bel kemiklerinden yakalarcasına veciz ifadelerle her şeyi aydınlatarak ortaya koymak tarihçileri de aşan EDEBÎ bir meseledir.

Ayrıca “Hadise tekrarlanırsa, kâideleşir” esasına göre tekrar tekrar yaşanarak kanun haline gelen noktaları tespit edip  değişmez yaradılış düsturları ve KIYAMETE  KADAR  YAŞANACAK  İBRET  SAHNELERİ olarak gözler önüne sermek ise, psikolog ve sosyologların en dâhilerine bile nasip olmamış ulaşılmaz bir seviyedir.

Yakın birkaç asrın yaşanan olayları; kitaplar, gazeteler, hatıralar ve vakanüvistlerin günlük notları ve tutulan günlükler ile elinizdedir. Tarih tekerrürden ibarettir. Psikoloji ve sosyoloji bu kadar gelişmiş olduğu halde, yığın yığın insan topluluklarının buhranları, problemleri dünyada büyük sarsıntılara sebep olmaktadır; haydi bunlara çare bulsunlar bakalım.

Okuması-yazması olmayan Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın, Kur’an-ı Kerim diliyle bahsettiği, yani bize Allah’tan getirdiği geçmişle ilgili hakikatlar ve peygamberlerin kıssaları ise, hep böyle her yönden gerçek hayatı kavramış, kucaklamış hadiselerdir. Hem de bizi ikaz eden, bize ibret veren, buhranlara çare gösteren, cemiyeti huzura, güvene götüren hakikatlardır. .. Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın ve Hz. Musa Aleyhisselam'ın kıssaları, derinliğine incelendiği zaman bu mesele çok güzel anlaşılacaktır…

En başta Kur’an’ın canlı tefsirleri Sahabeler, gerçekten Kur’an’ın birer mucizesidirler. Evet bir câhiliye toplumundan, cihana örnek olacak muhteşem bir nesil ortaya çıktı.

[Abdullah Aymaz] 15.6.2020 [Samanyolu Haber]

Saray'ın Seçim Hazırlığı; “Nightwatchmen!” [Kadir Gürcan]

Kanunların isim ve konularına uygun zaman ve zeminleri beklediğine dair bir gelenekten bahsedilmiyor. Meclisin mesai saatleri içinde sırası gelen kanun teklifleri konuşulup karara bağlanıyor, daha sonra da yürürlüğe giriyor. Uzun tartışmalara sebep olan ve varlık sebebi bir türlü anlaşılamayan Gece Bekçiliği kanun tasarısı ise, ismine uygun olarak, sessiz sedasız gecenin bir vaktinde meclisten geçti. Görev zamanı gece olduğu için, gecenin bir vakti beklenip, işe romantizm katılmış olabilir. Çalışma özürlü meclisin akıldışılıklarına mazeret bulmak için özel gayret sarf etmek gerekiyor.

Lüzumuna binaen yürürlüğe konulan Bekçilik (Nightwatchmanship) müessesinin, daha kanunlaşmadan önce emniyet ve sukunun tesisinden ziyade, kontrol dışı, başına buyruk başıbozuk ve hergele tipler oluşturması her zaman mümkün. Devlet kurum ve kuruluşlarını küçümsediğimiz ya da hafife aldığımız için değil, durumdan vazife çıkaran gayretkeşlerin milletin başına bela olup, malına, mülküne ve ırzına musallat olması sürpriz olmaz. Maazallah, ellerine yasal silah ve mermi verilenler bir anda, eski adı ile şaki, yeni adı ile çete ya da mafya oluşumları  ve organize suç örgütleri haline dönüşürlerse, söylemedi demeyin!

Yaşadığımız coğrafyada bir çok habere ilgisiz duran dış basının, lokal ve sıradan bir kanuna ilgi göstermesi oldukça şaşırtıcı. Mevcut hükümet ve Saray'ın, gecenin bir vaktinde kim vurduya getirmek için özel gayret sarfettikleri mesele, dış basının haber merkezlerinde büyük ekranlara yansıtılmış. Başlığa koyduğum 'Nightwatchman' kelimesi, bizim bildiğimiz 'Bekçi' karşılığında kullanılıyor. Gecenin karanlığında sokaklarda terör estiren örgüt ve yapılanmalar üretilmiş bir tabir.

Seksenli yıllarda yürürlükten kaldırılan Gece Bekçiliği uygulaması, nedense Saray'ın hayata geçirmek için çok gayret sarfettiği konulardan biri oldu. En son çıkarılan yasa ile, Bekçiler de silah taşıyabilecekler. Böylece, kolluk kuvvetleri hiyerarşisinde, polis ve jandarmanın yanında yeni bir birime de yer açılmış oldu. İsmi ile alakalı da bazı düzenlemeler şart. Eski hali ile yeni konumu arasında bir uygunluk yok. Modern olsun diye Nightwatchman de diyebiliriz ya da Asakir-i Mansure de...Arapça tamlamayı anlamanız için tarihimizde Vak'a-i Hayriye diye bilinen hadiseyi okumanız gerekiyor.

Polis teşkilatı ve Bekçilik aynı bakanlığa bağlı olsalar da, yetki ve sorumlulukları konusunda büyük belirsizlikler olduğu söyleniyor. Daha dün bir bugün iki, vatandaşa meydan dayağı çeken parti menşeli magandalar, yarın ellerine silah verilince zavallı millete neler yapmazlar? Kurban'da kendilerini yaralayan acemi kasaplar gibi birbirlerini vursalar iyi de, çoluk-çocuğa, genç ve ihtiyarları zararları dokunmasın.

Dış basın, Bekçilik meselesini, Türkiye'de yeni bir milis ordusu kurulması şeklinde değerlendirmiş. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın uzun bir zamandır, paralel bir ordu kurma hayallerinin Bekçilik Paketi ile yürürlüğü konulduğu noktasındaki teşhisleri yabana atılır cinsten değil. Son yıllarda Saray kaynaklı dengesizlikler, Türkiye'nin Nato üyeliği konusundaki endişeleri iyice artırdı. Lokal gelişmeleri yakın takibe almış olmaları gayet normal. Eski bir ordu geleneğine sahip olan Türkiye'nin, günlük ihtiraslarla, düzensiz ve başıbozuklardan oluşacak milis kuvvetlerine yatırım yapması akla ziyan gibi dursa da, Nato'nun işi şansa bırakma gibi bir niyeti olmayabilir.

Başkanlık sistemini, üstü kapalı hilafet kaftanı olarak üzerine geçiren Saray'ın seksenli yıllardan daha geriye düşmemesini kazanç saymalıyız. Neden mi? Ya Hazret, “Nasıl olsa Mehter Takımımız var! Hilafet ordusunu kurup Yeniçeri Ocağını tekrar dirilteceğim!” diye tuttursa daha mı iyi olur? Gerçi son af ile sokağa salıverilen bir sürü organize suç unsurunun, gece yarılarında belinde silah ile dolaşmasına alışmak zor olacak ama, artık katlanacağız. Seksen öncesinde birbirlerini vuranlar da, muhafazakar takımı ile başıbozuk ülkücü takımıydı.

Saray'ın, senaryo-darbe girişiminden sonra, ordu da dahil ülkenin bir çok kurumunda tek söz sahibi olmasının ardından dört yıl geçti. Daha o günlerden, eli silahlı bir çok karanlık tipin İstanbul sokaklarında kötü olaylara karıştığı da konuşuldu. Asıl mesele, senaryodaki ordunun rolü. Çaycı Paşa'nın netameli istifasından sonra, hükümet ve Saray'ın uykularını kaçıran darbe söylentileri boşuna değil.

Erken seçimin konuşulduğu şu günlerde, seçim hazırlığı olarak pek bir hareketlilik sezilmiyor. Görünen hal itibariyle, muhalefetin seçimlere asılma gibi bir niyeti yok. Erken bir seçime tek parti ve tek aday olarak katılacak olan Saray'ın, Yerel seçimlerde İstanbul'da düştüğü hataya genel seçimlerde düşmemek için bütün imkanlara seferber etmesi sürpriz olmaz. Şimdi bellerine silah asılan Gece Bekçileri, muhtemel seçim sonuçları garanti edecekler. Çiçeği burnunda milisler için bu ilk tatbikat olacak.

Hayalperest Enver Paşa'nın tetikçisi Yakup Cemil, bugün televizyonlarda seyrettiğiniz kabadayı, maganda ve filintaların piri sayılır. İyi bir insan değil ama iyi bir “Hitman”, tetikçi. Hakkında anlatılan efsanelerin haddi hesabı yoktur. Devlet-i Aliye'nin başına dert olan Yemen Savaşları sırasında, hükümet, Meşhur Sinop Zindanlarındaki azılı mahkumları boşuna beslemektense, belki cephede işe yararlar diye serbest bırakır. Geçenlerde Saray'ın verdiği af kararı gibi bir şey. İkibin'in üzerinde olduğu söylenen ve farklı suçlardan oluşan grubu yerlerine ulaştırma işi Yakup Cemil'e verilir.

Bu uzun yolculukta, Yakup Cemil'in prensiplerine uymayan mahkumlar ağır cezalara çarptırılır. İkibin kişiden, görev yerlerine ulaşanların sayısı,  elli ile yüz arasındadır. Yakup Cemil, yol boyunca, devletin zor durumunu kendi lehlerine avantaja çevirmeye çalışan, halkın malına, mülküne ve ırzına tasallut eden  başıbozukları öldüre öldüre tüketmiştir.

Saray ve hükümet, Bekçiler Kanunu ile kadrolaştıracakları militanlarını seçimleri garanti altına almak için kullanmayı planlıyor olabilirler. Bu onlar için iyi bir tecrübe olacak. Bir sonraki basamakta muhatapları, içi geçmiş muhalefet partileri olmayacak. Süresi konusunda bir tahmin yürütmek oldukça zor. Gece çalışacak olan Bekçiler'i gündüz bir şekilde meşgul etmenin yolunu bulmaları gerekiyor. Yakup Cemil ile rezonansı yakalayamayan başıbozuklar ve bu tetikçi ile iş yapanlar, kötü bir sonuca şimdiden hazır olmalılar.

Yakup Cemil'e ne mi oluyor? Başta Enver olmak üzere Devlet-i Aliye'ye yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak “Beni Ordu Komutanı (Genel Kurmay Başkanı) veya Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) yapın!” diye tutturunca idam edilmiş! Kötü bir kader! Su testisi, su yolunda kırılıyor!

[Kadir Gürcan] 15.6.2020 [Samanyolu Haber]

Tenkil, Tenkil [Ali Emir Pakkan]

Dersim’e büyük bir harekat gerçekleştirilecekti.

Valiler ve kaymakamlar, aynı zamanda il ve ilçe başkanıydı.

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya idi.

Tenkil hazırlıkları bitirildi.

Hakimler yasasında büyük değişiklikler yapıldı.

Dava açılması izne bağlı işlerde izin verme yetkisi vali ve komutandaydı.

İlk tahkikat sonunda iddianameler iki gün içinde yazmaya zorunlu kılındı.

İddianameler sanığa bildirilmez, ağır cezayı gerektiren suçların tahkikatı tutuklanarak yapılırdı.

İlk tahkikat sırasında verilen tevkif kararlarına sanık tarafından itiraz edilemezdi.

İddianamenin hazırlanmasından itibaren 5 gün içinde duruşma yapılırdı.

Duruşma bir celsede bitirilirdi. Savcı da iddiasını aynı celsede beyan etmeye mecburdu.

Sanık ve avukatına savunmalarını hazırlamaları için 2 gün izin verilmişti.

Hüküm, duruşmanın sona ermesinden üç gün içinde bildirilecekti.

Hükümler, temyize tabii olmayıp kesindi.

Vali-komutan, idam kararlarının infazını emredebiliyordu.

Muğla milletvekili Hüsnü Kitapçı, ölüm cezalarının TBMM’ce onaylanmasının anayasa emri olduğunu hatırlatmış, Şükrü Kaya, yasanın anormal şartlarda bulunan bir bölgenin normal hale getirilmesi için hazırlandığını belirtmişti.

“Yasa hükümleri geçmişe yürür” denilerek geçmişte işlenen suçlar da yeni yasa kapsamına alınmıştı.

1937-38, Dersim’de büyük bir tedip ve tenkil uygulandı.

Tedip; Uslandırma, yola getirme, terbiye etme demekti.

Tenkil ise; Uzaklaştırma, herkese örnek olacak bir ceza verme, düşmanı veya zararlı kişileri topluca ortadan kaldırmaktı.

İdam sehpaları kuruldu.

On binlerce kişi katledildi.

Binlerce insan sürgüne gönderildi. Yüzlerce köy yakıldı yıkıldı. Yetim ve öksüz kızlar, subaylara verildi.

İhsan Sabri Çağlayangil, mağaralara sığınan insanların fareler gibi zehirlendiğini, söyler.

Dersim, insanlığa karşı işlenen suçlardandı. Katliam, tenkil ve tedibin gerçek boyutları ortaya çıkarılamadı.

1938’den 2020’ye gelindi.
Yine tenkil, yine tedip!
Şükrü Kayalar yine sahnede.
Üstelik fark da koyuyorlar!

Geçen günlerde.

Adana’da yaşlı kadınlar, çocuklu anneler, cezaevlerindeki mağdurlara yardım ediyor diye kapıları ağır silahlı emniyetçiler tarafından kırılarak gözaltına alındı.

Ne yazık ki;

Tarihimiz, tenkiller tarihi aynı zamanda...

[Ali Emir Pakkan] 15.6.2020 [Samanyolu Haber]

Anne, baba ve çocuk [Levent Eroğlu]

YORUM | LEVENT EROĞLU*

Çocuk, anne-babasının aynadaki yansıması gibidir. İstisnalar dışında anne-baba ne ise çocuk da büyük oranda odur. Psikoloji bilimi bize bunu göstermektedir. Anne-babalar çocuklarında psikosyal bir sorun gördüğünde anne-baba olarak öncelikle kendi davranışlarını sorgulamalıdır. Çünkü çocuk anne-babasının davranışlarından doğrudan veya dolaylı olarak olumlu veya olumsuz şekilde etkilenir. Bu etkilenmeler çocuğun kişilik gelişiminde önemlidir. Çünkü, çocuğun kişiliği küçük yaşlardan itibaren aile yaşantısında şekillenmeye başlar. Bu anlamda sağlıklı bir aile yaşantısı çok önemlidir.

Freud ve Adler gibi psikoloji biliminin atası sayılan kuramcılar çocuğun ailesiyle geçirdiği zaman dilimleri olan 0-6 yaş aralığında kişiliğin büyük oranda şekillendiğini belirtmekte ve psikolojik sorunlarda çocukluk anılarına dikkat çekmektedirler. Son 100 yıl içindeki psikoloji bilimindeki bulgular bu iki bilim adamını büyük oranda haklı çıkartmıştır. Kültürümüze ait olan “insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” atasözü de benzer şekilde kişiliğin küçük yaşta aile yaşantısında şekillendiğine işaret etmektedir.

Anne-babanın ebeveynlik tutumu ve rol modellikleri normalse çocuğun psikososyal gelişimi normaldir. Anne-babanın ebeveynlik tutumu ve rol modellikleri normal değilse çocuğun psikososyal gelişimi de normal değildir. Örneğin, baskıcı, otoriter, ilgisiz ve aşırı koruyucu ebeveyn tutumu ile yetişen çocukların kendilerine ve yaşamlarına ilişkin olumsuz duygulara ve algılara sahip olduğu bilinmektedir. Duygusal ve davranışsal tepkilerin öğrenildiği ilk yer aile yaşantısıdır. Çocuk anne ve babasının duygusal ve davranışsal tepkilerini ilk çocukluk yıllarında taklit eder. Sonra bu taklitleri anne-babasından aldığı olumlu ve olumsuz pekiştireçlerle içselleştirir. İçselleştirilmiş tepkileri çocuğun fabrika ayarları gibi düşünebiliriz. Evde sürekli bağıran bir ebeveyn varsa, çocuk da bağırarak iletişim kurmayı veya isteklerini yaptırmayı öğrenecektir. Eğer evde her şeye küsen, suçlayan, sürekli ağlayan ve saati saatine uymayan bir ebeveyn varsa çocuk da muhtemelen nevrotik bir mizaçta yetişecektir.

Evde sürekli yalan söyleyen bir ebeveyn varsa çocuk da muhtemelen yalan söylemeyi normal gören biri olarak yetişecektir. Çocuk, içinde elmas ve kömürü barındıran bir maden gibidir. Elması da kömürü de ortaya çıkartmak aslında anne-babanın elindedir. Ebeveynlerin sağlıklı anne-baba tutumu ile yetiştirdikleri evlat aslında dünyanın daha güzel bir yer olması için dünyaya ekilen iyi bir tohumdur. Tohum iyiyse, ürün olduğunda dünya bir şekilde faydalanacaktır. Tohum kötüyse, ürün olduğunda malesef dünya bir şekilde zarar görecektir.

Çocuğun kişilik gelişiminde aile yaşantısının dışında elbetteki sosyal çevre ve okul yaşantısı da etkilidir. Lakin kişiliğin temeli ve ana iskeleti çocukluk yıllarında aile yaşantısıyla oluşur. Çin devletinin çok küçük yaşlardaki Uygurlu çocukları ailelerinden kopartıp kendi yatılı kamplarında yetiştirmesinin sebebi aslında budur. Çin devleti, çok küçük yaşlardaki Uygurlu çocuklara anne-babaları olmadan istedikleri şekli verebileceğini bilmektedir. Bu maksatla, ailelerinden kopartılan küçük çocuklar Çin kamplarında çeşitli eğitimlerle Çinli yapılmak istenmektedir. Bu soykırıma insanlık dur demezse Uygurlu o masum çocuklar malesef iradeleri dışında birer Çinli olacaklar. Bilimsel ve tarihi gerçekler anne-babasının yanında yetişen çocukların anne-babaya benzediğini; anne-babasından uzakta yetişen çocukların ise anne-babaya benzemediğini göstermektedir. Uygurlu o küçük çocuklar Çin kamplarından kurtarılmazsa maalesef ilerde artık bir uygurlu olmayacaklar.

15 Temmuz 2016 tarihinin öncesinde ve sonrasında Türkiye’de mağduriyet yaşadığını düşünen insanlar, yakın çevresindeki insanların bencilliğinden ve ilgisizliğinden şikayet etmektedirler. Psikolojik destek için benden yardım isteyen insanlarda bu şikayetleri sıkça duyuyorum. Bu durum aslında sadece mağduriyet yaşayanların değil Türkiye’nin bir sorunudur ve ülkenin geleceğini ciddi anlamda tehdit etmektedir. Çünkü bencillik gibi olumsuz düşünceler, duygular, davranışlar ve algılar toplumda içselleştirildi, normelleştirildi ve ebeveynleri tarafından çocuklarına aktarılıyor. Çevrenize bir bakın… TV’den veya internetten haberleri izleyin. Küçük yaştaki çocuklara tecavüz edenler; suçsuz yere masum insanları öldürenler; çocukları uyuşturucuyla zehirleyenler; insanları oyuna getirip mallarını çalanlar; işçileri köle gibi görüp onların emeklerini sömürenler; dini duyguları istismar edenler… Örnekleri sıralamakla bitiremeyiz. Bu insanlar kendi anne-babalarının çocukları. Bu insanları kendi anneleri-babaları yetiştirdi. Bu kötü özelliklerinin belki de büyük bölümünü aile yaşantılarında doğrudan veya dolaylı olarak kendi anne-babalarından aldılar. İşte bunun için psikososyal yönden sağlıklı bir çocuk yetiştirmek belki de dünyanın en önemli sorumluluğudur. Yaklaşık 15 yıl psikoterapi yaptım ve hala da yapıyorum. Psikolojik sorunlu bireylerin yaşam öykülerini göz önünde bulundurduğumda çocukluk ve ergenlik yaşantıları olumsuz olanların azımsanmayacak oranda olduğunu söyleyebilirim. Cinsel istismar suçu işlemiş bireylerin çocukluk ve ergenlik döneminde aile bireyleri tarafından cinsel olarak istismar edildiklerini takip ettiğim vakalardan bizzat biliyorum. İnsanlara gelişigüzel şiddet uygulayan antisosyal bireylerin çocukluk ve ergenlik döneminde aile bireyleri tarafından sürekli şiddete maruz kaldıklarını ve sorunları şiddetle çözmeyi öğrendiklerini takip ettiğim vakalardan bizzat biliyorum. Bu vakaları sayfalarca sıralayabilirim… Olaya bu açıdan bakınca, çocuklarını “dünyanın daha iyi bir yer olması için sağlıklı bir şekilde yetiştirmeyen” anne-babalara, Allah aşkına sizler çocuk yapmayın diyesim geliyor…

Dünyanın daha iyi bir yer olması için herkes bir şekilde önerilerde bulunuyor. Genellikle eğitim sistemi, yönetim şekli ve demokratik anayasa önerisi sunuluyor… Olaya doğru açıdan bakmadığımız sürece bunların hiç birisi dünyanın yaralarına gerçek anlamda bir merhem olmayacak. Katillerin, tecavüzcülerin, hırsızların, uyuşturucu tacirlerinin kısacası kötü insanların yetişmeye devam ettiği bir dünyada en güzel eğitim, anayasa ve yönetim sistemi bile hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü anne-babaları tarafından sağlıklı yetiştirilmemiş olan insanlar dünyayı bozmaya devam edecek. İyi bir dünya için öneri getirilecekse bu öneri ilk önce aile kurumuna yönelik olmalıdır. Çünkü aile insan yaşamının başlangıç noktasıdır. İyi bir dünya için öncelikle “dünya barışı” gereklidir. Lakin o barış ilk önce kişinin kendi içinde, ailesinde ve sonrasında sosyal çevresinde olmalıdır. Egonuzun etkisinden kurtulduğunuzda, her canlının yaşam hakkına saygı duyduğunuzda, sağlıklı bir empatik anlayışa sahip olduğunuzda büyük oranda iyi bir insan olabilirsiniz. İyi bir insan çevresine olumlu rol modeli olabilendir. O zaman siz iyi bir anne-baba, iyi bir akraba, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan, iyi bir patron, iyi bir siyasetçi olabilirsiniz. İşte o zaman herkesin barış içinde yaşadığı ve nimetlerin bölüşüldüğü iyi bir dünya elbetteki mümkün olur…

Son olarak Hz.Yunus Emre’den bahsedip yazımı tamamlamak istiyorum. Hz.Mevlana, Hz.Yunus Emre için “sufilik yolunda hangi mertebeye ulaştıysam şu Yunus’un ayak izlerini önümde gördüm” demiş. Hz.Yunus Emre’yi kendi döneminde zirveye çıkaran belki de iyi bir insan olmak için kendi özünde (benliğinde) öz barışı sağlamasıydı. Hz.Yunus Emre için sağlıklı “sevginin”, “empatik anlayışın” ve “benliğin” ete kemiğe bürünmüş halidir diyebiliriz. Sağlıklı “sevgiye”, “empatik anlayışa” ve “benliğe” sahip olmak aslında bireyin elindedir. Bu üçüne sahip olan anne-babaların sayısının dünyada daha fazla olduğunu hayal etsenize… Elbetteki o zaman dünya daha güzel bir yer olacaktır.

Umarım anlaşılabilmişimdir…

*Uzman Psikolog

[Levent Eroğlu] 15.6.2020 [TR724]

Gayret [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Faşizmle mücadele gayret istiyor. En tehlike düşman ise alışmak! Ben Türkiye’deki mevcut ortamın yarı otoriterlikten otoriterliğe doğru düzenli ve istikrarlı bir şekilde kaydığını gözlemliyorum. Bazılarının sandığının aksine, bu durumun hukuki çerçeve ile ilgisinden çok, fiili durum önemli. Hukuki çerçevenin neden artık önem arz etmediğini çok sık işledim. Sorun anayasasız rejim. Elbette 1982 anayasası hukuken halen geçerli. Fakat bu anayasa metni artık önemli oranda sadece kâğıt üzerinde kalmış bulunan, uygulanmayan bir metin. Salt uygulanmamakla kalmıyor, aynı zamanda anayasanın “ruhuna aykırı” tezat pratiklerle de zedeleniyor. Aslında anayasanın zedelenmesi değil, sizin hakkınız-hukukunuzun zedelenmesi önemli. Anayasanın devleti taşıyıcı gücünün kalmamış olması, sadece rejimle alakalı bir durum değil. Bundan daha da önemlisi ve bunu hazırlayıcısı, toplumun bu anayasasız ve hukuk dışı rejimi kabulleniyor oluşu. Bu rejim kuruldu, yerleşti, konsolide oldu. Bu rejimle mücadele gayreti çok zayıf!

Rejimin tam otoriterliğe giderek yaklaşması, bu gayret eksikliğinden kaynaklanıyor. Gayretin odağı direnmektir. Direnmek, faşizm olsa bile, umudun azalmamasını haklı çıkartır. Ben direnme gayretinin ucuz politik hesaplardan dolayı sekteye uğradığı kanısındayım.

CHP ve İYİP, mücadelelerini Erdoğan’ın ve AKP’nin gitmesine odaklamış durumda. Oysa bugün esas mesele, anayasasız bu rejim ve onun ürettiği ağır insan hakları karnesidir. Bu karnenin baş aktörü ve sorumlusu Erdoğan ve AKP olsa da, bu rejim muhalefetin rızası olmadan kurulamazdı. İnşa sürecinde başta MHP olmak üzere, CHP ve İYİP de bu rejimin konsolidasyonuna katkı verdiler. Politik ortaklıklardan ziyade, tüm muhalefetin üzerinde mutabık kaldığı ortak düşmanlara karşı birleşildi. Düşmanımın düşmanı dostumdur pragmatizmi ile hareket edildi. Bu düşmanları yok etmek için güçler birleştirildi, aralarındaki tali farklılıklar ise görmezden gelindi. Erdoğan’ın başarısı, bir orkestra şefi gibi, kakofonik bir muhalefet cephesini, kendi amaç ve hesapları doğrultusunda kullanmayı becerebilmek oldu. Bu uğurda pragmatik ve ilkesiz tüm popülist liderlerin yaptığını yaptı Erdoğan. Toplumun fay hatlarını harekete geçirdi, iyi nabız tuttu, prensiplere değil kısa vadeli karlı işleri, en çok da iktidarı korumayı önceledi. Onun bu tutumunu anlamak zor değil. Zor olan, muhalefetin, en azından tek bir partinin çıkıp da bu olan durumu idrak edememiş, faşizan rejime karşı pozisyon alamamış olmasıdır. Dolayısıyla, demokratik hukuk devleti yönünde bir direncin olmaması, muhalefetin suçudur. Muhalefet, muhalefet olmadığı için bugünkü rejim konsolide oldu. Muhalefet etkin ve rasyonel muhalif tutum sergilemediğindendir ki, bu rejim genel kabul gördü.

Rejimlerden bağımsız olarak, her yönetim meşruiyete ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyar. Meşruiyet, iktidarın yaptıklarının toplumca haklı görülmesi ve kabul görmesidir. Toplumsal rızanın temeli meşruiyete dayanır. En totaliter veya otoriter rejimlerde bile iktidar sahipleri meşruiyete önem verir. Bunun içindir ki devlet eliyle basını ve medyayı susturup, enformasyon tekeli kurmayı hedeflerler. Hitler veya Stalin bile toplumsal algıyı ve rejimlerine rızayı dikkate aldılar. Hitler, propaganda bakanlığını kurarak ve başına Goebbels’i getirerek, NAZİ rejiminin sosyal Darwinist barbarca ırk politikalarını dahi halka kabul ettirdi. Siz zannediyor musunuz ki, eğer NAZİ rejimi bunu yapmamış ve Almanların büyük çoğunluğu Yahudi Soykırımı’na karşı olumsuz tutum alabilmiş olsaydı, Holokost gerçekleştirilebilirdi? Hitler, halkının rıza göstermesinden cesaret alarak, 6 Milyon Yahudi’yi toplama kamplarına gönderdi, onları hunharca gaz odalarında zehirleterek öldürttü. Hitler, kurmuş olduğu algı kontrolü sistemi ile, savaşın sonuna dek meşruiyetini büyük oranda korudu. Kabul, rıza ve meşruiyet, bundan dolayı sadece demokratik politik sistemlerin değil, en otoriter ve barbar rejimlerin bile vazgeçemeyeceği kadar önemli bir konudur. Bir hayat memat meselesidir.

Türkiye’de Erdoğan 17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları sonrasında Kürt politikasını değiştirip, şahin kanadın beklentilerine yakın (hatta onların hayallerini dahi aşan) bir politik pozisyonu benimseyince, MHP bundan çok memnun oldu. MHP, varlık nedenini son on yıllarda tümüyle tepkisel (reaksiyoner) olarak, Kürt ayrılıkçılığının tam karşısına konuşlandırmıştı. Kürtlerin demografik olarak çok geniş bir coğrafyada çoğunluğu oluşturuyor olması, MHP tarafından Türk devletinin varlığı bakımından ciddi bir tehdit oluşturuyordu. CHP de benzer bir algıyla, MHP çizgisine yakın bir duruş sergiliyordu. Milliyetçilik (Ülkücü sağ nasyonalizm) ve Ulusalcılık (seküler sol nasyonalizm) son kertede Kürt düşmanlığı konusunda ortak bir pozisyona sahiptir. MHP içinden devşirilen İYİP de benzeri bir algıya sahip. Sonuçta bu üç parti, biri AKP’yi doğrudan destekleyerek, diğer ikisi ise AKP’ye karşı yüzeysel muhalefet ederek (ediyormuş gibi yaparak!), rejimin inşa sürecine çok hayati katkıda bulundu.

MHP ve CHP, 17 Aralık sonrası başlattıkları sert anti-yolsuzluk söylemini usulca sonlandırdılar. Bugün internete düşen tapeleri, fısıldaşmaları, Zarrab’ın önüne yatan bakanları, bürokrat ve bakan oğullarının (yani bakanların!) evlerinden çıkan ayakkabı kutusundaki paraları ve onları saymaya yarayan para sayma makinelerini muhalefet neden dillendirmiyor? Çünkü kendilerinin beklentilerini karşılamaya karar veren bir Erdoğan ve AKP vardı ve bu onlara (şimdilik) yetti.

Derken Gülen Cemaati “paralel devlet” ilan edildi. Böylece Kürt yeminden sonra, Cemaat de Tanrılara kurban olarak “günah keçisi” olarak sunuldu. 17 Aralık 2013’ten hemen bir ay içinde Ergenekon davalarından hükümlü yüzlerce subay, bürokrat ve Perinçek gibi Avrasyacı tip, apar topar hapisten çıkartıldı. Bunlar, Erdoğan’ın Kürt politikasının ve Gülen Cemaati’nin terörist ilan edilerek sistematik takibata uğratılması stratejisinin esas mimarlarıdır. MHP de, CHP de (sonradan İYİP de!) bu 28 Şubat’ın daha yoğunu, akıllıca planlanmış ve geniş kapsamlı olan politikalara sahip çıktılar. Perinçek, Ergenekon kanadındaki algıyı gayet net olarak ortaya koyuyor. Yaşanan süreci “irtica ile mücadele” olarak adlandırıyor. Gerçekten de özellikle CHP’deki ulusalcılar (bugün CHP’yi kontrol edenler) tümüyle buna paralel bir algıya sahiptir. Her türlü olumsuz koşullara karşın Gülen Cemaati’ne karşı izlenen politikalar, Erdoğan ve AKP’ye karşı olan direnci sıfırlamaktadır. İslamcı bir lidere Gülen Cemaati’ni “temizletmek”, ateşe dokunmadan bir maşa kullanarak kestaneleri almak kadar cazip bir taktiktir.

Bir taşta iki kuş vuruldu. Kürtlerin anayasal statüsü ve azınlık hakları gibi konular rafa kaldırıldı. Gülen Cemaati elimine edildi.

Faşizan sistemlere karşı direnç çok önemlidir. Fakat ya faşizan sistem (ve başındaki güç) herkesin işine gelen icraatlar yapıyorsa? Tolerans payı bu noktada devreye girer. “Arkadaş adam tarikatçı, takunyalı, gerici falan ama, bak Gülencileri nasıl devletten temizledi!” ya da “yahu birader tamam, başlarda saçmaladı Kürt açılımı, çözüm süreci bilmem ne; ama bak sonunda doğru yolu buldu!” türü algılar direncin olmamasının ana nedenleridir. Türkiye hep buydu! Hiçbir zaman ilkeler önemli olmadı Türkiye siyasetinde. Her zaman kısa vadeli hesaplar, üç hamlelik bir çoban matı, daima öncelenen tasfiye operasyonları! Gerçek bu.

Oysa faşizanlığa ve otoriterleşmeye direnmeyen toplumlar, bataklıktan kurtulamıyor. Daha da önemlisi, medenileşemiyor. Prensiplerin ucuz halı pazarlıklarının terini aldığı bir politika anlayışı hâkim olmadıkça Türkiye’de, sadece liderlerin ve partilerin adı değişir belki. Ama asla yaşanılası, özgürlükleri garanti eden, insanların devletten korkmadığı, geceleri kimsenin kapınızı çalmadığı bir ülke inşa edemezsiniz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.6.2020 [TR724]

Herkesin bildiği sır [Alper Ender Fırat]

Doğu Perinçek Cem TV’de katıldığı bir programda diyor ki: “Hasan Atilla Uğur geldi YAŞ’tan önce bir darbe girişiminin olacağını ve bunun ezileceğini önceden söyledi. Böyle bir şey olacağını herkes biliyordu.” Spiker araya girip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın farklı ifadesini hatırlatıyor. Perinçek ‘doğru değil gerçekle alakası yok’ diye devam ediyor. ‘Bakın ben biliyorum onların daha önceden bildiğini’ diye üzerine basa basa söylüyor.

Önceden bilinen ama tedbir alınmayan, kasten önlenmeyen, bunun için Marmaris’te bir otele günler öncesinden pusuya yatılan ve 255 kişinin (muhtemelen çok daha büyük bir rakam hedefleniyordu) öldürülmesi için beklenilen bu kanlı tiyatroyu herkesin bildiğini bu kez de Perinçek’in ağzından duymuş olduk.

Yine Erol Mütercimler 15 Temmuz gecesi Sakarya’da halk ile askerlerin nasıl bir oyunla karşı karşıya getirildiğini, çok kanlı bir oyunun nasıl tezgahlanmaya çalışıldığını, bu olayda kimlerin rol oynadığını Halk TV’de katıldığı bir canlı yayında anlattı. İsteyen o konuşmayı sosyal medyadan kolaylıkla bulabilir.

Anayasal bir suç olmasına rağmen tek tek fişlenen devlet memurlarının devletten uzaklaştırılması, özel okulların, vakıf üniversitelerinin kapatılabilmesi, bazı işadamlarının mallarına çökülebilmesi için bir bahaneye ihtiyaç vardı, 15 Temmuz işte bu amaçla üretilmiş bir bahaneydi. Nitekim Recep T. Erdoğan da 15 Temmuz günü sıcağı sıcağına ‘Allah’ın bir lütfu’ değerlendirmesi yapacaktı. Yine Erdoğan darbe tiyatrosundan birkaç ay sonra yaptığı bir konuşmada ‘Şu andaki süreç içerisinde normal zamanlarda asla yapamayacağımız bir çok şeyi hamdolsun yapabilme imkanına, yapabilme gücüne sahip olduk, biz bunlara okul yapmaları için arazi verdik arsa verdik, normal zamanlarda bunları geri alabilir miydik alamazdık. Ama şimdi KHK ile olağanüstü hal ile bunları devletimize teslim ettik. Bunların üzerindeki mal mülk ne varsa devlet el koymaya başladı.’ Diye hem 15 Temmuz’un ne işe yaradığını anlatıyor hem de yaptıklarının ne denli kanunsuz olduğunu itiraf ediyordu.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da KHK’lıların maruz kaldığı hukuksuzluğu “Eğer normal süreçlerle bunları atmaya kalksaydık 15 Temmuz’dan sonra bunları 2020 yılına kadar, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkaramazdık.” Cümlesiyle ifşa ediyordu.

15 Temmuz tezgahının ardındaki sis perdesi ortalama kamuoyu için de yavaş yavaş aydınlanıyor. Bizzat Erdoğan’ın suç ortakları kendi muhataplarına mesaj iletecek kadar bazı şeyleri paylaşıyorlar. Dört yıldır bunu vesile ederek bir kitleye karşı yapılan soykırımı keyifle izleyenler, gerçekte nelerin olduğunu azar azar anlatmaya başladı. Anlatmaya niye başladılar sorusunu ‘vicdan baskısı’ olarak cevaplamayı çok isterdim ancak işin aslı öyle değil.

Bugün Ergenekon Erdoğan’ın üstünde, Erdoğan’da Ergenekon’un üzerinde büyük bir kambur haline geldi. Durum böyle olunca Devlet mührünü şu anda elinde tutan Erdoğan’ın kamburdan kurtulmak için YAŞ döneminde bunların belini kıracak bir hamle yapacağını ön görüyorum. Ergenekon tayfası da Yüksek Askeri Şura öncesi kendilerine bir hareket çekilmesin diye tehdit mesajlarını konuşarak veriyorlar.

Erdoğan’ın YAŞ kozuna karşı Ergenekon da şimdilik 15 Temmuz kalkışmasının arka planını ortaya dökme imaları yapıyor.

Müyesser Yıldız’ın tutuklanmasını da bu kavga ile okumak doğru olur kanaatindeyim. 15 Temmuz’u ve onun kahramanlarını tırtıklayan Müyesser Yıldız’ın tutuklanması bundan sonrakilere de bir mesaj. Bunların her ağzını açmada FETÖ’lü cümleler kurması da olayı anlamadıkları, her şeyi hala cemaate yıktıkları sanılmasın. Şu anda iki tarafında kolaylıkla sipere yattıkları bir kelime o ve birbirlerine FETÖ kelimesine sığınarak mesaj ulaştırdıklarını unutmamak lazım. Yıldız’ın avukatı vasıtasıyla gönderdiği şu mesaj herşeyi özetliyor aslında: Biz gördüklerimizi, bildiklerimizi yazmıyorsak haberimiz yok zannetmesinler. Herkesin her şeyden haberi var bu ülkede.

Konumuza dönecek olursak, Perinçek’in dediği gibi 15 Temmuz’un olacağını ve bertaraf edileceğini, tiyatro bir darbe girişimi olduğunu herkes biliyor. Perinçekgiller biliyor, CHP biliyor, MHP biliyor ve çok büyük ihtimalle ABD biliyor, Almanya biliyor bütün AB biliyor. Bilmeyenler sadece bunun ağır bedelini ödeyen öğretmenler, akademisyenler, gazeteciler, doktorlar, hakimler vs. Enteresan bir şekilde hiç kimse de yok işin aslı öyle değil böyle demiyor ve soykırımı sadece izlemekle yetiniyorlar.

Sadece Ergenekoncular bizi tasfiye etmeye kalkarsanız bizde konuşuruz diye tehdit amaçlı konuşuyor. Ve bu arada mazlumlar diyet ödemeye devam ediyor.

[Alper Ender Fırat] 15.6.2020 [TR724]

Asrın güreşçiliğinden, asrın arpalığına! [Hasan Cücük]

Türk spor basınında, güreş ve boksun ‘üvey evlat’ muamelesi gördüğü 1990’lı yıllarda spor sayfalarını bu iki branşa açan neredeyse tek gazete Zaman’dı. Hemen hemen her gün Zaman sayfalarında özellikle güreşle ilgili haberler çıkardı. Güreş için müstakil muhabiri olan tek gazete de Zaman’dı. İskandinavya bölgesinde olan güreş organizasyonlarını takip etme işi de bana düşerdi.

İskandinavlar için güreş pek popüler bir spor dalı değil. İsveç hariç. Özellikle grekoromen stilde İsveç önemli güreşçiler çıkardı. 1990’lı yılların ortasından itibaren Malmö’de her yıl düzenlenen güreş turnuvasını takip ederken, ben de güreş milli takımını yakından tanıma şansı buldum. Malmö ve Vasteras’da düzenlenen turnuvaların müdavimi olunca, güreşçilerle yakın diyalog kurdum. Bu isimlerden biri de Hamza Yerlikaya oldu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Salih Bora’nın antrenörlüğünü yaptığı grekoromen milli takımda Hamza Yerlikaya’nın yanı sıra Şeref Eroğlu, Mehmet Akif Pirim, Hakkı Başar ve Şaban Donat gibi isimleri yakından tanıdım. Genç bir muhabir olarak, Türk güreşinin efsane isimlerini yakından takip etmenin heyecanını yaşadım. Malmö’de düzenlenen turnuvaya Kopenhag’dan geçtikleri için havaalanında karşılar, beraber giderdik.

Malmö’de sadece turnuvayı takip etmez, ‘gurbette’ olduklarını hissetmesinler diye güreşçilerimizle yakından ilgilenirdik. Malmö’de bulunan mütevazi dernek binamızda ağırlar, beraber çay muhabbeti yapardık. Şimdilerde ‘suç kategorisinde’ olan tüm faaliyetlere imza atardık; çay, maklube… Güreşçilerin ortak özelliği, Anadolu’nun gariban çoçukları olmasıydı. Üvey evlat muamelesi gören güreşçi olmanın zorluklarınını anlatırlardı. Güreş amatör olduğu için, geçimlerini sağlamak için mecburen başka işlerde çalışmaları gerekirdi. Ancak uluslararası derece elde ettiklerinde bir devlet kurumunda kadroya alınırlardı. Kadroda işleri göstermelik olurdu.

Hamza Yerlikaya, 1993’de Stockholm’de henüz 17 yaşındayken Dünya şampiyonu olmuştu. ‘Asrın Güreşçisi’ unvanını alan Yerlikaya, ilerleyen yıllarda madalya koleksiyonuna başka şampiyonluklar ekledi. 2000’li yılların başından itibaren grekoromen milli takımı, Malmö’deki turnuvalara gelmeyince güreşçilerle bağım azalmaya başladı. Ancak Zaman’ın düzenlediği Yılın Sporcusu ödül törenlerinde bazılarını görme şansı buldum. Hamza ile bu törenlerde sık sık karşılaştık.

2007 genel seçimlerinde aday olup Sivas’tan milletvekili seçildiğinde sevinmiştim. Özellikle amatör branşlarda spor yapanların sorunlarını yakından biliyordu. Hakkını teslim etmek gerekir, vekilliği döneminde güzel işlere imza attı. Bir sonraki dönem aday olmayınca Güreş Federasyonu başkanlığına seçildi. Bu görev içinde uygun biriydi. Güreşin içinden gelen, sorunları bilendi. Sonra bir baktım AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı oldu. Onlarca ne iş yaptığı belli olmayan danışman ordusunda Hamza’nın olması yine olumlu baktım. Keza Spor Bakanı yardımcısı olması gibi. Ancak son Vakıfbank yönetim kurulu üyeliğine getirilmesinin hiçbir izahı yok.

2007 seçimleri öncesi Hamza Yerlika’yanın AKP internet sitesinde yayınlanan biyografisinde lise mezunu ve orta derecede İngilizce bildiği yazıyor. Spor bakanlığı yardımcılığı biyografisinde ise ‘Süleyman Demirel Üniversitesi Burdur Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümünden mezun olan Yerlikaya, Sakarya Üniversitesi Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.’ bilgisi yer alıyor. Vakıfbank yönetim kurulu üyeliğine atanınca Yerlikaya hakkında araştırma yapanlar, sahte lise diplomasıyla üniversiteye kayıt yaptırmaktan 1999’da yargılandığını gördü.

2007 genel seçimlerinde eğitim durumunun ‘lise’ gözükmesi oldukça ilginç. Zira, o tarihten çok önce üniversite diplomasını almıştı. Burada bir ayrıntıyı yazalım, uluslararası müsabakalarda derece alan sporcular için üniversitelerin beden eğitimi ve spor fakültelerinde kontenjan ayrılıyor. Yani öyle sınava falan girmeden direk kayıt yaptırılıyor. Hamza Yerlikaya da dünya, olimpiyat ve Avrupa şampiyonluklarının mükâfatı olarak kayıt yaptıran ve üniversiteye neredeyse uğramadan mezun olanlardan. Lise diplomasını ayarlayanlar da aynı merkez olmalı ki, yargılamanın sonucu kayıtlarda bulunmuyor.

Velev ki, Hamza Yerlikaya bakanlığının sitesinde yazan biyografisinde olduğu gibi üniversite mezunu olsa bile Vakıfbank yönetim kurulu gibi uzmanlık getiren bir göreve getirilmesine hayır demeliydi. Ne alacağı 12 bin 500 liralık maaşa ne de böyle bir unvana ihtiyacı var. Adını güreş tarihine yazdırmış bir efsaneden bahsediyoruz. ‘Asrın Güreşçisi’, hiç bilgisinin olmadığı bir göreve atanmayı onuruna yedirmemeliydi. Erdoğan’ın en büyük başarısı, çevresindeki insanları değersizleştirmeyi çok iyi biliyor. Hak etmedikleri görevlere atayıp, kendine bağımlı kılıyor. Yoksa cumhurbaşkanı başdanışmanı ve spor bakan yardımcılığı gibi görevi bulunan bir kişinin neden üçüncü bir göreve ihtiyacı olsun.

Bülent Keneş’in de twitterda yazdığı gibi eskiden bu görevlere, emekli paşalar getirilirdi. YAŞ sonrası emekli olan paşaları ya bir holding ya da bir bankada yönetim kurulu üyesi olurdu. Hadi paşaların en azından bir kariyer geçmişi vardı. Hamza Yerlikaya’nın kariyeri ortada. Bugünler gelip geçtiğinde en fazla utanacaklardan biri de, kendilerini ucuz bir bedele satanlar olacak. Tıpkı Hamza Yerlikaya gibi. Yazıyı twitterda gördüğüm bir cümle ile bitireyim, ‘Mahfi Eğilmez de Türkiye Olimpiyat Komitesi başkanı olsun.’

[Hasan Cücük] 15.6.2020 [TR724]

Hizmet, ticaret ve dostluk [Veysel Ayhan]

Geçenlerde bir arkadaş mesaj attı:

“Falan eski tanıdığım aradı. Yirmi yıllık meslektaşım. Israr etti. Kıramadım. 700 küsur Euro yatırmamı istedi. Yatırdım. Çok canım sıkkın. Şimdi ben ne yapayım? Gelen ürün 20-30 Euro’yu geçmeyecek birkaç plastik şişe. Her türlü vitamini doğal ürünlerden alıyorum zaten.”

Bir başka arkadaş telefon etti.

“Falan önemli ağabeyim, aradı. Tam 1 saat üye olmam için agresif bir şekilde ısrar etti. Bunalttı. ‘Peki’ dedim. Giden paraya mı yanayım, bozulan moralime mi?”

Bir başkası, Uzak Doğu’dan yanımdaki bir arkadaşı aradı, dert yandı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


“Filan önemli abi benden kredi kartı numaramı istedi. Canımı istese vereceğim bir insan. Kartımı verdim. Ertesi gün bir baktım 900 küsur dolar çekilmiş. Hem o ağabeyden içim soğudu. Hem de paramın gittiğine üzüldüm. Biz para yetmiyor diye ekmeği evde yapıyoruz ne vitamini ne kozmetiği…”

Böyle art arda vakalar artınca “Bu olay neyin nesidir” diye düşündük. Meğer iş almış başını gitmiş. Bu, her yerde problem olmalı ki Yüksel Çayıroğlu dini yönünü yazdı. Bir başka arkadaş bulunduğu ülkedeki o firma yetkilileriyle görüşüp haberini yaptı.

Ardından ABD’den bir arkadaş aradı, sitem etti: “Bu yaptığınız yanlış” dedi. “İstiyorsunuz ki insanlar hep Uber yapsın, pizza dağıtsın, Amazon’da kitap satsın. Bu da bir ticaret.  Bilip bilmeden ne diye bu işlerin aleyhinde oluyorsunuz. Çok sakıncasız bir ticaret. Dini mahsuru da yok. Başka hocalara sorduk. Titan mitan değil.” dedi.

Haklı olduğu ve hak verdiği noktalar oldu. Anlatayım.

Eğer bir ticaret şekli ve usulü bulunulan ülkenin kanunlarına uygunsa, bir yasayı bypass etmiyorsa, ‘hile-i şeriye’ içermiyorsa tabii ki herkes bu işi yapabilir. Engellemek kimseye düşmez. Ama ben dini hassasiyetleri olan bir insansam işin fıkhi olarak şüpheli yönlerini erbabına sorarım. Sonrası bana kalmıştır. Bizim yaptığımız iş, bu oldu. Çok fazla tartışma konusu olunca başka uzmanların da doğruladığı bir metni yayınladık. İşinin uzmanı bir başkası farklı bir şey söylerse onu da yayınlarız. Sonra da dileyen dilediği şekilde davranır.

Bir insan pazarda dilediği şeyi satabilir. Ama bunu evin içinde, cami bahçesinde veya cami içinde satması hem dini yakınlığı istismar hem de dostluğu suiistimal anlamına gelir.

Düşünün, “Harem” dairesinde birileri bir şeyler sattığında rahatsız oluyoruz. “Lanet olsun bu kutsal mekânı istismar etme” diyoruz. Aynı şey dost ve arkadaşlık gruplarında, cemaat türü oluşumlar içinde de geçerli. Dostluk ve arkadaşlık kutsal bir duygudur. İçine para girdiği an bereketi kaçar, tılsımı bozulur. Ama ne yazık ki bu tür pazarlama tekniklerinin müşteri kitlesi genellikle dostluk ve arkadaşlık grupları oluyor.

Bununla beraber dileyen dilediği ürünü satar. İster dini yönünü dikkate alır, isterse almaz. Bu onun ve müşterisinin bileceği iş. Ama zaten insanlar binbir mağduriyet içinde bocalarken, sırtlarını dayayacak arkadaş ve dost ararken bu dostluğu üç beş kuruşa zedelememek lazım. Saatlerce ısrar etmek… ne kadar korkunç bir baskı!

“Mutlaka al”, “kullan!” gibi baskılar pek çok dostluğu ebediyyen bitirebilir. O nedenle çok iyi bir ürün varsa bunu email ile veya whatsapp mesajıyla tanıtmak lazım. Meslektaşlık ve abilik kredisi böyle çarçur edilmemeli. Tek sermayemiz olan dostluğu, ticari işlerle tüketmemek lazım. “Zor durumdayız, tek kazanç kapım bu” diyorsam bu işimi cami bahçesinde yani evin içinde değil, dışarıya ve dışarıda yapmam gerekir.

HER TÜRLÜ ORTAKLIK…

Araya paranın girip de dostluğun bitmediği durum yok gibi. Keşke olsa! Aşağı yukarı kırk yıldır gözlem yapıyorum. Onlarca ticari ortaklığa şahit oldum. Ve bu zaman zarfında sevgi ve saygının korunduğu, düzgün yürüyen sadece bir iki ortaklık gördüm. Onun dışındaki hemen her ortaklık çok geçmeden çirkin bir kavga ile sona erdi. Bakıyorsunuz bir tarafta elmas gibi bir insan, diğer tarafta altın kalpli bir başkası. Can ciğer iki dost üç gün sonra birbirini kömür olarak görmeye başlıyor, tekfir edecek kadar düşmanlaşıyor.

Çünkü hepimiz şark çocuğuyuz. Beynimizi ticari kurallar ve etik değerler değil hislerimiz kontrol ediyor. “Ticareti yabancılık esasına” göre değil, akrabalık ilişkisi içinde yapıyoruz. Oysa ortaklık profesyonellik gerektiriyor. Şarklılıkla yürümüyor. O sebeple bana “Falanla veya filanla ortaklık yapayım mı” diye soran olduğunda her zaman tek bir cevabım oldu:

“Ortak olup ‘10’ kazanacağına tek başına ol ‘1’ kazan. Çünkü sizin Allah nazarında değerli olan yanınız birbirinize olan sevginiz ve dostluğunuz. Kazanacağınız fazla para değil.”

Ne zaman ki şarklılıktan kurtuluruz o zaman ortaklık risk taşımaz hale gelir bilakis tercih edilir.

Tekrar edeyim Hizmet ve Hizmet gönüllüleri arasındaki sevgi ve saygı ilişkisini tehdit eden tek unsur “paradır”.

Çöken hangi sütunun enkazını eşelesek maalesef altından para hırsı çıkıyor.

[Veysel Ayhan] 15.6.2020 [TR724]

Dikkat! Provokatör çıkabilir… [Bülent Korucu]

Danimarka’da başlayıp bütün dünyaya yayılan ‘karikatür krizi’ çok iyi analiz edilmesi ve ders çıkarılması gereken bir olay. Müslüman eşittir terörist algısını besleyen önemli kırılma noktalarından biriydi. Terör ve şiddetle arasına mesafe koyan, hakarete uğrasa da buna barışçıl eylemlerle cevap vermeyi savunan büyük çoğunluğun başını öne eğecek şeyler yapıldı. Çok şükür ki Charlie Hebdo cinayetleri başta olmak üzere bütün saldırılarda açık ve net kınamalarla hasarın büyümesi önlendi.

Bu konuyu Hasan Cücük’ün sitemizde yayınlanan ‘Dün imamdı, bugün camiler kapatılsın diyor!’ (https://www.tr724.com/dun-imamdi-bugun-camiler-kapatilsin-diyor/) başlıklı haberi hatırlattı. Hasan, olayı başından itibaren çok yakından takip edip her gelişmeyi okurların dikkatine sunuyor. Bu tür olaylarda başrol oynayanların üzerinden merceği kaldırmamak gerekiyor. Zira bir süre sonra şaşırtıcı, hatta şoke edici fotoğraflar yakalanıyor. O haber bende o etkiyi uyandırdı.

2005’te Jyllands Posten gazetesinin, Hz. Muhammed (SAV) hakaret içeren karikatürleri yayınlamasıyla başlayan kriz, önceleri aklı başında ve barışçıl tepkilerle kontrol altında tutuldu. Danimarka toplumu da düşünce özgürlüğünden taviz vermemekle birlikte, kutsalların saygınlığına da hak verme eğilimindeydi. Danimarka’da yaşayan müslümanları temsil iddiasındaki bir grup, ‘İmamlar Heyeti’ diye bir oluşum kurup tepkileri büyütmeye çalıştı. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeleri ziyaret ederek, daha sert ve yaygın tepki verilmesini istediler. Nitekim kısa sürede sokaklara taşan öfke ve o gösterilerden uluslararası medyaya düşen fotoğraflar bin tane karikatürün yapamayacağını başardı. Sarığında bomba olan karikatür bir kurguydu ama elinde benzin bidonuyla sokağa çıkan sarıklı gerçeğin ta kendisiydi.

Sokakları ateşe veren o İmamlar Heyetinin sözcüsü Ahmed Akkari bugün tam ters noktada durup, camilerin kapatılması gerektiğini savunuyor. Yeni Merkez Sol (Nyt Centrum-Venstre) adlı partinin kuruculuğunu yapan Akkari değme ırkçıları geride bırakacak şeyler söylüyor. Yahu arkadaş hiç mi ortası yok bunun! Dedirtecek bir garabet. Oldum olası topluma radikal öneriler sunan tiplerden işkilleniyorum. Fitili ateşleyip çekildiği güvenli bölgeden yangını seyredenlere şüpheyle yaklaştım. 28 Şubat günlerinde Kudüs Gecesi düzenleyen ya da cüppe ve uzun asalarıyla Ankara sokaklarını arşınlayanları aynı minvalde sayabiliriz. Mavi Marmara gemisine doldurduğu insanları ölüme götürüp sonra yüz üstü bırakanlar vs. vs. listeyi uzatabiliriz.

Sözün tam  bu noktasında hasan Cücük’ün başka bir haberini hatırlatmak istiyorum. ‘Karikatür krizinin unutulan ajanı: Morten ‘Murat’ Storm’ (https://www.tr724.com/karikatur-krizinin-unutulan-ajani-morten-murat-storm/). Morten Murat, kızıl sakalı, başında kefiyesi ve sırtında asker parkasıyla hafızalara yer eden ‘Danimarkalı müslüman’dı. Daha sonra medyaya verdiği mülakatlardan ve yazdığı kitaptan anlaşıldı ki aslında o bir ajanmış. Kısa bir İslam tecrübesinden sonra tekrar kendi yoluna giderken Danimarka istihbarat örgütü PET’e angaje olmuş. Karikatür Krizi sırasında terör nitelikli eylemlerin planlayıcı ve kışkırtıcısı olarak öne çıkmış. Storm’un önemli hedeflerinden biri hakaret karikatürlerinin çizerlerinden Kurt Westergaard’ın öldürtmekmiş. En az üç müslüman genç Strom’un suikast planını kendisine uygulatmak için baskı yaptığını açıkladı.

PET’in, susması için beş yıl boyunca aylık 25 bin kron (3 bin 500 Euro) net maaşı yeterli görmeyen Morten Storm, ajanlık yıllarını gazetelere anlatmayı daha ‘kârlı’ buldu. 2015’te yayınlanan ‘Ajan Storm’ isimli kitabında ise El- Kaide içinde çifte rolünü anlattı.

Morten Murat, çevresindeki gençleri karikatürist öldürmeye ikna edemedi ama belli ki Fransa’da birileri bunu başardı ve Charlie Hebdo saldırısında 11 kişi katledildi. Elbette bütün suçu ajan-provokatörlere yıkıp kurtulma kolaycılığına da prim vermemek lazım. Sen benzin bidonuyla dolaşırsan çakmağını kapıp gelen çok olur. Birinci maddeyi “müslüman terörist olamaz; terörist de Müslüman” diye koymazsak, tarlalarımızı sürüp kendi ürününün hasadını yapana engel olamayız.

[Bülent Korucu] 15.6.2020 [TR724]

Yeşil top ve MihrIBAN [M.Nedim Hazar]

Siyasal İslamcıların en büyük sıkıntılarından biri söylem ile eylem arasındaki farkın artık derin bir uçuruma dönüşmüş olmasıdır.

Söylemde ahlakı, Allah’ı namusu, vicdanı, sevgiyi kimseye bırakmayan bir siyasal İslamcı eylemde kin ve nefretten başka azık kullanmaz ne yazık ki.

Mağdurken eylemden uzak durduğu için, söylemiyle kimi zaman kendi mahallesinden olmayan kitlelerin de sempatisini kazanacak kadar evrensel değerlerden dem vurur.

İş bu sebepledir ki, 28 Şubat döneminde yaşatılan haksızlık ve zulümlerde bugün kendisi iktidarı ele geçirdiğinde ötekileştirip düşman safına ittiği bazı kesimlerin de desteğini almıştı.

Onlarca, binlerce pratik yazabiliriz alt alta. Hepsi de siyasal İslamcının gücü eline geçirdiğinde eleştirdiği şeyden nasıl bin betere dönüştüğünü gösterir nitelikte olacaktır.

Bu anlamda kendine “Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanı” gibi enteresan ‘titr’ bulan Fahrettin Altun’un eşi benzeri bulunmaz bir hazine olduğunu düşünmekteyim.

Bilenler bilir vaktiyle içindekileri tutamayıp şöyle bir paylaşımda bulunmuştu Altun:
"Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek..."

Siyasal İslamcı iktidarın ömrü neredeyse çeyrek asla yaklaşıyor. Bunun son on yılı tartışmasız ülkenin tek gücü olarak geçti.

Her şey ellerinde…

Para, iktidarı, hukuk, eğitim, medya…

Buna rağmen geçen 20 yıla yakın bir zamandan beri kültürel hegemonyadan şikayetçi olmak ayrı bir talihsizlik olsa gerek.

Altun, bir çeşit bilinçaltına süpürdüğü ezikliği dışa vurmuştu o paylaşımda.

Oya ellerini tutan kimse yoktu. Hiçbir engel yoktu önlerinde kültürel hegemonya kurabilmek için.

Beğenmediği komşu bahçeyi bile üç kuruşa kiralayıp adına geçirebilen bir güçten bahsediyoruz.

İstediğini terörist ilan edip hapse attıran, yüzbinlerce hayatı tek cümle ile karartan bir gücün, kültürel iktidarı elde edemediğini itiraf etmesi acziyetten değil eziklik ve yetersizlikten kaynaklanıyor olabilir ancak.

Bunun pratiğini ise Korona günlerinde ziyadesiyle görebildik.

Kendileri çok kızıyor ama 30 milyon TL harcadılar bir konser serisi için.

Sanatçı diye ortaya sürdükleri kitle, kendi iktidarlarına koşulsuz itaat eden bir takım kişiler.

İletişim Başkanlığı koordinasyonunda 23 Nisan’da 7 Tepeden 7 Kıtaya, 19-26 Mayıs’ta Türkiye’nin Kültür Hazineleri Sahnesinde Evde Bayram Konserleri AKP iktidarının kültürel kimliğinin dip koçanıydı.

Şöyle demişlerdi Erdoğan’ı pohpohlayarak süsledikleri sunum yazılarında:

“Ülkemizin ve milletimizin bu süreci en az etkiyle atlatmasına gayret gösterilmiştir. Bu süreçten en çok etkilenen sektörlerin başında gelen müzik sektörü de yalnız bırakılmamıştır. Bu kapsamda Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatlarıyla Kovid-19 ile mücadele tedbirleri nedeniyle evde kalmak zorunda olunan dönemde müzik camiasına destek amacıyla bir dizi konser etkinliği başlatılmıştır.”

İşin enteresan tarafı ise, internet kullanıcılarının Yotube’da kolaylıkla çok daha kaliteli ses ile dinleyebilecekleri şarkılar, çok kötü performanslar ile konser adı altında yayınlanırken bu konserlere ilginin oldukça düşük seviyede olmasıydı.

Bir dönem Türk hafif müziğine damga vurmuş Ajda Pekkan’ı canlı olacak hepi topu 350 kişinin izlediğini yazıyordu sosyal medya kullanıcıları.

Demet Akalın bet sesi ile Mihriban şarkısını adeta katlederken konser sonunda “üç aydır evde yatıyorum, boğaz buz gibi üşümekten, titremekten şarkı söyleyemedim” diyerek kendini savunuyordu ama  sanatçılar IBAN’larına ne kadar yatırıldığını sır olarak saklamayı tercih ediyorlardı.

30 milyon değil 30 bin liraya bile bir “playlist” oluşturup, özel çekimler ile çok daha parlak projeler olabilecekken, Saray’ın salgın başında IBAN ve milletten 10’lar toplayarak yaptığı birikimin ciddi bir bölümü bu tür saçmalıklarla çar çur ediliyordu ne yazık ki!

Bunun üzerine bir de Twitter’in aylardan beri takip ettiği 7 bin küsur AKP trolü hesabını ortamdan attığını açıklaması siyasal İslamcı cenahta şok dalgasına sebep oldu.

Twitter, Çin, Rusya ve İran’ın da benzer şekilde hükümet desteğiyle sahte hesaplar açıp rakip siyaset hareketlere ve muhalefete yönelik negatif algı oluşturduğunu tespit etmişti.

Bu ülkelerden hiç biri resmi olarak topa girmedi. Girmeleri de beklenemezdi, zira akılsızca olurdu.

Ancak Türkiye istisna yaptı.

Yine Fahrettin Altun’un başkanı olduğu Türkiye İletişim şeysi, bir açıklama ile hiçbir hukuk gerekçe olmadan, adeta yargısız infaz yapılarak binlerce hesabın kapatılmasını sansür olarak nitelendirdi.

Öyle enteresan bir açmaz işte.

Yüzbinlerce KHK’lıyı hiçbir delil, ispat, belge olmadan işinden eden, onbinlerce insanı hapse atan, fütömetre gibi hilkat garibelerini devlet sistematiği haline getiren zihniyet, hak, hukuk ve adaletten bahsediyor, özgürlüğü sakız ediyor, sansürden dem vuruyordu.

Eğer 20 yılı aşkın zamandır siyasal İslamcılar iktidarda olmasa Fahrettin Altun’un stratejisinin bir anlamı ve etkisi olabilirdi.

Ancak bu şekilde üstelik hiç düşünmeden ilerde kendilerini zor duruma düşürecek derecede topa girmesi, en az Yedi Tepe konserleri kadar fiyaskoydu hani.

[M.Nedim Hazar] 15.6.2020 [TR724]