Anayasa Mahkemesi (AYM), gazeteciler hakkında verdiği son kararlarıyla, Türkiye’de hukukun gerçekten öldüğünü en yüksek seviyede ilan etmiş oldu. 15 Temmuz öncesinde verdiği bazı hakkaniyetli karalarla insan hakları açısından bir ‘güvence makamı’ haline gelen AYM, büyük hayal kırıklığına yol açtı. Ne diyelim, hızlı yükselişin, çöküşü de hızlı olurmuş. Ancak bu klişenin yüksek bir hukuk kurumunda kendini göstermesi herhalde ülkeler için en acı felaketlerden olsa gerektir.
AYM’nin, gazeteciler hakkında verdiği kararlar, hem 15 Temmuz öncesindeki kararlarıyla hem de kendi içinde son derece çelişkili. “Dosyaların içeriği farklıdır” diyebilirsiniz, ama böyle bir durum söz konusu olamaz. Çünkü AYM, dosya içeriğine girmeden sadece usule ilişkin durumları ve hak ihlallerini değerlendiriyor. Dolayısıyla gazeteciler özelinde bakıldığında başvuruların birbirinin aynı veya benzeri olduğunu söylemek mümkün. Neredeyse tamamında dava konusu olan şey haber ve yazılar.
Önce 15 Temmuz öncesi verilen karara bakalım. Cumhuriyet gazetesinin eski Yayın Yönetmeni Can Dündar ve eski Ankara Temsilcisi Erdem Gül, MİT TIR’larının durdurulması haberlerinden yaklaşık 6 ay sonra tutuklandı. AYM, iki gazeteci tutuklandıktan sadece 2,5 ay sonra, bireysel başvurularını görüşerek, ‘hak ihlali’ kararı verdi ve tahliyelerinin yolunu açtı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), geçmişte verdiği Ahmet Şık ve Nedim Şener kararlarına da atıf yapan AYM kararı, Türkiye’deki basın özgürlüğü açısından hayati önemde ve olumlu bulundu. Kararın verilmesinde Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Biden’in, Dündar’ın oğluyla görüşüp; “baban çok cesur bir adam” demesinden hemen sonra gelmesini de kayıtlara geçirmek lazım. Çok geçmeden Erdoğan’ın meşhur “bu kararı tanımıyorum, saygı da duymuyorum” açıklaması geldi. Söz konusu açıklama hukuk devleti özelliğinden hızla uzaklaşılacağının habercisiydi aslında.
AYM’de bekleyen gazeteci dosyaları
15 Temmuz’dan sonra 200’den fazla gazeteci tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bazısı geçen süreçte tahliye olsa da büyük bölümü halen hapiste. Ve neredeyse tamamının AYM’de bekleyen başvurusu var. Gerekçeleri de aynı; sadece haber ve yazılardan dolayı tutuklanmaktan kaynaklanan hak ihlalleri ve usule ilişkin hukuksuzluklar.
AYM, ilk olarak 11 Ocak 2018’de Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında ihlal kararı verdi. Yani Alpay tutuklandıktan tam 1,5 yıl sonra. Bunda da AİHM’in her iki gazetecinin dosyasını öncelikli ele alma kararı etkili oldu. Zira, AİHM’in en geç şubat veya mart ayında karar vermesi bekleniyordu. Üstelik konunun uzmanı bütün hukukçular, Avrupa Mahkemesi’nden ‘ihlal’ kararı çıkmasına kesin gözüyle bakıyordu.
Dündar ve Gül kararını tutukluluktan 2,5 ay sonra veren AYM, bu kez hukuk ve insan hakları adına değil AİHM nezdindeki kredisini yitirmemek üzere hareket edecekti. Ancak asıl referansını gözardı edip itibar hesabı yapan AYM’yi bir sürpriz bekliyordu. Hukukun selâsını çoktan vermiş olan yerel mahkeme için bu hiç de zor olmayacaktı.
“AYM başvuru mercii olmaktan çıkar” uyarısı
AKP iktidarı adına Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın sert eleştirilerini de arkasına alan İstanbul’daki ağır ceza mahkemeleri AYM kararını tanımadı. 13. Ağır Ceza Alpay’ın, 26. Ağır Ceza da Altan’ın Yüksek Mahkeme’nin kararı gereği tahliye taleplerini reddetti. İlk kez yaşanan böylesi bir rest ile Avrupa nezdinde itibar hesabı yapan AYM, içerideki itibarından da oldu.
Karar uygulanmayınca Alpay ve Altan’ın avukatları yeniden AYM’ye başvurdu. AYM ikinci başvuruyu ancak 3 ay sonra karara bağladı. AİHM’in Alpay ve Altan’la ilgili kararı 20 Mart’ta vereceğini ilanından sonra AYM 15 Mart’ta ek gündemle toplanarak ikinci kez ‘hak ihlali’ kararı verdi. Bu karar sonrası, Avrupalı yetkililerden gelen, “Kararları uygulanmazsa AYM etkili bir başvuru mercii olmaktan çıkar” şeklindeki uyarıların da etkisiyle Şahin Alpay 17 Mart 2018’de ‘ev hapsi’ şartıyla tahliye edildi.
20 Mart’ta, AİHM de, beklendiği gibi her iki gazeteci için ihlal kararları verdi. Fakat bu süreçte dosyası İstinaf Mahkemesi’ne gittiği için Mehmet Altan’ın tahliyesi gecikti. Altan, AYM’nin ilk kararından tam 5,5 ay sonra 26 Haziran 2018’de hapisten çıkabildi.
AYM, neden 1 yıl sessizliğe büründü?
İşte, itibar ve güvenirliğini kendi eliyle yok eden AYM, bu kararlarının ardından tutuklu onca gazetecinin başvurusu önünde beklemesine rağmen sessizliğe büründü. Neden? Mantıklı veya hukuki hiç bir cevabı yok! Alpay ve Altan kararının üzerinden yaklaşık 1,5 yıl geçtikten sonra -belki 31 Mart seçim sonuçlarını da gözeterek- geçen hafta 9 gazetecinin dosyasını gündemine alabildi. Oysa, başvurusu görüşülecek isimler arasında bulunan ve bütün dünyanın yakından takip ettiği Ahmet Altan ve Ayşe Nazlı Ilıcak cezaevinde üçüncü yılını tamamlamak üzereydi.
Yüksek Mahkeme, normal şartlarda tam bir hayal kırıklığına yol açacak, ama 15 Temmuz sonrası yaşadığı savrulma dikkate alındığında hiç de şaşırtmayan kararlara imza attı. Hem de, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde. Cumhuriyet gazetesinin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, eski Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, gazetenin eski muhabiri Ahmet Şık ve eski İcra Kurulu üyesi Bülent Utku’nun başvurularını reddetti. Sadece gazetenin eski yazarı Kadri Gürsel için hak ihlali kararı verdi.
Böylece, Yargıtay’da bulunan Cumhuriyet davası ile 5 yılın altında ceza aldıklarından temyiz için Yargıtay’a başvuramayan ve cezaevine giren Cumhuriyet yazarları açısından olumlu sonuç doğuracak bir karar çıkmamış oldu. Bu karar, gazetecilerin ‘haber ve yazıları’ ya da ‘basın faaliyetleri’ sebebiyle tutuklanmasında hak ihlali görülmediği anlamını taşıyor.
Ilıcak ve Altan’ı diğerlerinden farklı kılan ne?
AYM, Kadri Gürsel’in yanı sıra daha önce tahliye olan gazeteci yazarlar Murat Aksoy ve Ali Bulaç hakkında da ihlal kararı verdi. Ancak en çok merak edilen isimler, yaklaşık 3 yıldır tutuklu olan Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’tı. Ne ilginçtir ki, onların başvuruları reddedildi. Yani AYM her ikisinin gazete yazısı ve televizyon konuşmalarından dolayı tutuklanmasında ‘ifade özgürlüğü ihlali’ görmedi.
Başta dile getirildiği gibi bu sonuç AYM’nin 15 Temmuz öncesi kararları ile olduğu kadar kendi içinde de çelişkilerle dolu. AİHM’in Ahmet Şık ve Nedim Şener kararı dahil AYM’nin Can Dündar ve Erdem Gül kararı aslında 15 Temmuz sonrası verilen tüm kararlar için emsal olacak nitelikte. AYM, hukuku dikkate alsaydı kendi kararları ve AİHM içtihatlarını emsal gösterip Cumhuriyet yazarları ile Altan ve Ilıcak için de ‘ihlal’ kararı vermesi gerekirdi. Çünkü başvuruların mahiyeti ile talepler birbirine çok yakın.
Özellikle geçen yıl ‘ihlal’ kararı verilen Şahin Alpay ve Mehmet Altan ile bu yıl ‘ihlal yok’ denilen Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ın durumu karşılaştırıldığında AYM’nin çelişkisi apaçık ortaya çıkıyor. Altan kardeşlerle Ilıcak’a yöneltilen suçlamaların ana ekseninde 15 Temmuz’dan bir gün önce ortak yaptıkları televizyon programı var. Bu durumda aynı programdaki benzer konuşmalar Mehmet Altan için ‘ifade özgürlüğü’ kabul edilirken Ahmet Altan ve Ilıcak için ‘terör/anayasa suçu’ sayılıyor.
AYM’nin kararında hangi faktörler etkili oldu?
Aynı şekilde tutuksuz olan Kadri Gürsel, Murat Aksoy ve Ali Bulaç’ın gazete yazıları ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilirken, tutuklu bulunan Ahmet Altan ve Ilıcak söz konusu olunca durum değişiyor. O halde AYM’nin kararında başka faktörler etkili oldu demektir. Şimdilik bir delil ortaya konmadığına, dosyalarda da ‘suç’ diye sadece yazı, haber ve konuşmalar gösterildiğine göre başka yorum şansı kalmıyor.
Akla gelen ilk faktörlerden biri, yerel mahkemenin Şahin Alpay ve Mehmet Altan’da olduğu gibi AYM kararına direnme ihtimali. Acaba AYM, verdikleri karara rağmen Ilıcak ve Altan’ı tahliye etmeyerek zaten itibar kaybetmiş kurumun burnunu bir kez daha sürtülmekten mi korumak istedi! Öyle ya, nasılsa bu kez ufukta AİHM’den çıkacak bir karar da görünmüyor.
Bir başka faktör olarak, Ilıcak ve Altan’ın Ergenekon soruşturmaları ile Sarıkız, Ayışığı ve Balyoz gibi darbe planları sürecindeki tutumu akla geliyor. Zaten her iki isme diğer gazetecilerden farklı olarak müebbet hapis cezası verilmiş olması da o dönemki duruşlarına bağlanmıştı. Ayrıca şu an yargıda etkili oluğu iddia edilen güçler arasında ‘Ergenekoncu’ ekibin de sayılması bu ihtimali güçlendiriyor.
Buradan geriye dönüş mümkün mü?
AYM’nin son kararlarında daha birçok faktörün etkili olduğu iddia edilebilir. Hatta bu iddialar, ‘konjonktürel, siyasî, intikam, ideolojik’ gibi kavramlarla haklı olarak desteklenebilir. Gerekçeli karar açıklanıncaya kadar fazlasıyla gündeme getirilip tartışılacaktır. Gerekçeler kimi ne kadar tatmin eder bilinmez ama ortada bir gerçek var: AYM’nin kararı ne hukuka uygun, ne evrensel insan haklarına ne de vicdana. Dolayısıyla, Yüksek Mahkeme, 15 Temmuz öncesi inşa ettiği görece itibar ve güvenirliğini kendi elleriyle yere sermiş oldu.
Geçen günlerde mahkemenin kuruluş yıldönümü töreninde konuşan Başkan Zühtü Arslan’ın, “Anayasal kimliğimizin temel unsurlarından olan hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı; yargının yasama ve yürütmeden bağımsız olmasını gerektirmektedir. Bu anlamda yargı bağımsızlığı, demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerindendir. Hâkim ve savcılar, bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler” sözlerinin basit bir fantezi olduğu kısa sürede ortaya çıktı.
“Bu arkadaşlarımız ne hukuk bıraktı ne ahlâk”
Bundan sonra o itibar ve güvenirlik nasıl sağlanır, AYM sırada bekleyen gazeteci dosyalarını ne zaman görüşür, hangi kararları verir, AİHM’in tutumu ne olur? Geriye bu türden cevaplanması gereken bir çok soru kalıyor. Ancak hukukun ve temel insan haklarının en yüksek seviyede hiçe sayıldığı bir ülkede ne soruların anlamı kalıyor ne de cevapların. Eski Başkan Haşim Kılıç’ın: “Bu arkadaşlarımız, ne pozitif hukuk kuralları bıraktılar ne de ahlâk” cümlesinden büyükçe bir payı AYM’ye ayırmak gerekiyor herhalde.
[Turgut Efe Kara] 6.5.2019 [TR724]
Şampiyonluk kaliteli teknik adama bağlı [Hasan Cücük]
Liverpool mu, Manchester City mi? 38 hafta sürecek bir yarışın sonunda bunun cevabını öğreneğiz. Artık geriye Liverpool’un bir, City’nin iki maçı kaldı. Liverpool 94, bir maçı eksik olan City’nin 92 puanı var. İki takım inanılmaz bir şampiyonluk yarışı verdi. Sezon sonunda biri mutlu sona ulaşacak ama ikinci olan takımda en az şampiyon kadar alkışı hak edecek.
Liverpool – City ikilisinin fark attığı takımlardan biri de Manchester United. Alex Ferguson sonrası zirveye hasret kalan United, İskoç hoca döneminde bugün puan farkı yediği rakiplerine fark atıyordu.
Manchester United 1966-67 sezonunu şampiyon olarak tamamladıktan sonra uzun bir süre sessizliğe büründü. United’in yeniden şampiyon olması için çeyrek asır geçmesi ve takımın başına Alex Ferguson’un gelmesi gerekiyordu. 1986’da başlayan Ferguson dönemi ilk meyvesini 1992-93 sezonunda ulaşılan şampiyonlukla verdi. Sonrasında ise bir United hegomanyası vardı. Burada sorulması gereken soru; United mı, Ferguson hegomanyası mı? Giderek sıradanlaşmış bir takımı yeniden zirveye çıkaran Ferguson’du. 27 yıllık görevinde 13 şampiyonluk gördü. Ferguson’un 2013’te ayrılıp gitmesinden sonra United için şampiyonluk hayal oldu. Yukarıdaki sorunun cevabını bulmuş oluyoruz; United değil Ferguson hegomanyası vardı.
Ferguson döneminine baktığımızda topladığı puanlarla rakiplerine büyük fark attığını görüyoruz. Ferguson’un en önemli rakibi 1996’da Arsenal’de göreve başlayan Arsene Wenger oldu. İskoç – Fransız yarışına dönen United – Arsenal kapışmasında bariz üstünlüğü Ferguson kurdu. 27 yılda United, Ferguson’la çıktığı 810 maçta 1752 puan topladı. En yakın rakibi Arsenal’e 230 puan fark attı. Bu puan farkı 27 yıla nasıl 13 şampiyonluğun sığdırıldığının cevabını da içeriyor.
Ferguson sonrası United 225 maç oynadı. İskoç hoca döneminde rakiplerine büyük puan farkı atan United yerini fark yiyen bir takıma bıraktı. Bu süreçte en fazla puanı Manchester’in diğer takımı City topladı. Özellikle Guardiola’nın gelmesiyle City puan kaybetmeyi unutan bir takım hüviyetine büründü. 225 maçta City 498 puan toplayıp zirveye yerleşirken, United ancak 6. sırada yer bulabildi. City’yi sırasıyla Chelsea, Liverpool, Tottenham ve Arsenal takip ettikten sonar sıra United’e geldi. United’in Ferguson’la başlayan yükselişini şimdi City Pep Guardiola, Liverpool Jürgen Klopp ve Tottenham Mauricio Pochettino ile yaşıyor. Güç dengesi birbirine yakın takımlarda farkı teknik adam kalitesi ortaya koyuyor. Premier Lig’i, İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya liginden farklı kılan güçlü takım sayısının çok olmasıdır. İspanya La Liga 3, Almanya, İtalya ve Fransa ligi tek takımlı bir lige dönüştü. Real Madrid ve Barcelona’nın teknik adamının adı pek önemli olmuyor. Zira, kadrosu ligin çok üstünde bulunduğu için hep zirveye oynuyor. Bu ekiplerin takipçisi olan Atletico Madrid ise iyi teknik adam sayesinde adını 3. büyük olarak yazdırdı. İtalya’da Juventus, Almanya’da Bayern Münih ve Fransa’da PSG teknik adam değişikliğinden etkilenmeyip, şampiyonluğun değilmezi oluyor. Mali yapılarının çok güçlü olması bu takımların bulundukları liglerde rakiplerine fark atmasını sağlıyor.
Güç dengesinin birbirine yakın olduğu İngiltere’de sonuca doğrudan teknik adam etki ediyor. Premier Lig’de Top 6 takımları için iyi oyuncudan daha önemli olan iyi teknik adam bulmaktır. United, Alex Ferguson sonrası iyi teknik adam bulamamanın sıkıntısını yaşıyor. Benzer sıkıntıyı sadece United değil Chelsea ve Arsenal’de yaşıyor. Güç dengesinin birbirine yakın olduğu liglerde farkı teknik adam kalitesi belirleyecek. Alex Ferguson öncesi ve sonrası United’e baktığımızda bu konunun ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla görüyoruz.
Alex Ferguson’lu Manchester United
Manchester United – 810 maç = 1752 puan
2. Arsenal – 810 maç = 1522 puan
3. Chelsea – 810 maç = 1477 puan
4. Liverpool – 810 maç = 1395 puan
5. Tottenham – 810 maç = 1158 puan
6. Aston – 810 maç = 1130 puan
7. Everton – 810 maç = 1097 puan
8. Newcastle – 730 maç = 1058 puan
9. Blackburn – 692 maç = 970 puan
10. Manchester City – 620 maç = 862 puan
Alex Ferguson’suz Manchester United
Manchester City – 225 maç = 498 puan
2. Chelsea – 225 maç = 449 puan
3. Liverpool – 225 maç = 445 puan
4. Tottenham – 225 maç = 436 puan
5. Arsenal – 225 maç = 429 puan
6. Manchester United – 225 maç = 414 puan
7. Everton – 225 maç = 325 puan
8. Southampton – 225 maç = 298 puan
9. West Ham – 225 maç = 279 puan
10. Crystal Palace – 225 maç = 262 puan
[Hasan Cücük] 6.5.2019 [TR724]
Liverpool – City ikilisinin fark attığı takımlardan biri de Manchester United. Alex Ferguson sonrası zirveye hasret kalan United, İskoç hoca döneminde bugün puan farkı yediği rakiplerine fark atıyordu.
Manchester United 1966-67 sezonunu şampiyon olarak tamamladıktan sonra uzun bir süre sessizliğe büründü. United’in yeniden şampiyon olması için çeyrek asır geçmesi ve takımın başına Alex Ferguson’un gelmesi gerekiyordu. 1986’da başlayan Ferguson dönemi ilk meyvesini 1992-93 sezonunda ulaşılan şampiyonlukla verdi. Sonrasında ise bir United hegomanyası vardı. Burada sorulması gereken soru; United mı, Ferguson hegomanyası mı? Giderek sıradanlaşmış bir takımı yeniden zirveye çıkaran Ferguson’du. 27 yıllık görevinde 13 şampiyonluk gördü. Ferguson’un 2013’te ayrılıp gitmesinden sonra United için şampiyonluk hayal oldu. Yukarıdaki sorunun cevabını bulmuş oluyoruz; United değil Ferguson hegomanyası vardı.
Ferguson döneminine baktığımızda topladığı puanlarla rakiplerine büyük fark attığını görüyoruz. Ferguson’un en önemli rakibi 1996’da Arsenal’de göreve başlayan Arsene Wenger oldu. İskoç – Fransız yarışına dönen United – Arsenal kapışmasında bariz üstünlüğü Ferguson kurdu. 27 yılda United, Ferguson’la çıktığı 810 maçta 1752 puan topladı. En yakın rakibi Arsenal’e 230 puan fark attı. Bu puan farkı 27 yıla nasıl 13 şampiyonluğun sığdırıldığının cevabını da içeriyor.
Ferguson sonrası United 225 maç oynadı. İskoç hoca döneminde rakiplerine büyük puan farkı atan United yerini fark yiyen bir takıma bıraktı. Bu süreçte en fazla puanı Manchester’in diğer takımı City topladı. Özellikle Guardiola’nın gelmesiyle City puan kaybetmeyi unutan bir takım hüviyetine büründü. 225 maçta City 498 puan toplayıp zirveye yerleşirken, United ancak 6. sırada yer bulabildi. City’yi sırasıyla Chelsea, Liverpool, Tottenham ve Arsenal takip ettikten sonar sıra United’e geldi. United’in Ferguson’la başlayan yükselişini şimdi City Pep Guardiola, Liverpool Jürgen Klopp ve Tottenham Mauricio Pochettino ile yaşıyor. Güç dengesi birbirine yakın takımlarda farkı teknik adam kalitesi ortaya koyuyor. Premier Lig’i, İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya liginden farklı kılan güçlü takım sayısının çok olmasıdır. İspanya La Liga 3, Almanya, İtalya ve Fransa ligi tek takımlı bir lige dönüştü. Real Madrid ve Barcelona’nın teknik adamının adı pek önemli olmuyor. Zira, kadrosu ligin çok üstünde bulunduğu için hep zirveye oynuyor. Bu ekiplerin takipçisi olan Atletico Madrid ise iyi teknik adam sayesinde adını 3. büyük olarak yazdırdı. İtalya’da Juventus, Almanya’da Bayern Münih ve Fransa’da PSG teknik adam değişikliğinden etkilenmeyip, şampiyonluğun değilmezi oluyor. Mali yapılarının çok güçlü olması bu takımların bulundukları liglerde rakiplerine fark atmasını sağlıyor.
Güç dengesinin birbirine yakın olduğu İngiltere’de sonuca doğrudan teknik adam etki ediyor. Premier Lig’de Top 6 takımları için iyi oyuncudan daha önemli olan iyi teknik adam bulmaktır. United, Alex Ferguson sonrası iyi teknik adam bulamamanın sıkıntısını yaşıyor. Benzer sıkıntıyı sadece United değil Chelsea ve Arsenal’de yaşıyor. Güç dengesinin birbirine yakın olduğu liglerde farkı teknik adam kalitesi belirleyecek. Alex Ferguson öncesi ve sonrası United’e baktığımızda bu konunun ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla görüyoruz.
Alex Ferguson’lu Manchester United
Manchester United – 810 maç = 1752 puan
2. Arsenal – 810 maç = 1522 puan
3. Chelsea – 810 maç = 1477 puan
4. Liverpool – 810 maç = 1395 puan
5. Tottenham – 810 maç = 1158 puan
6. Aston – 810 maç = 1130 puan
7. Everton – 810 maç = 1097 puan
8. Newcastle – 730 maç = 1058 puan
9. Blackburn – 692 maç = 970 puan
10. Manchester City – 620 maç = 862 puan
Alex Ferguson’suz Manchester United
Manchester City – 225 maç = 498 puan
2. Chelsea – 225 maç = 449 puan
3. Liverpool – 225 maç = 445 puan
4. Tottenham – 225 maç = 436 puan
5. Arsenal – 225 maç = 429 puan
6. Manchester United – 225 maç = 414 puan
7. Everton – 225 maç = 325 puan
8. Southampton – 225 maç = 298 puan
9. West Ham – 225 maç = 279 puan
10. Crystal Palace – 225 maç = 262 puan
[Hasan Cücük] 6.5.2019 [TR724]
Kızılcık Şerbeti ve Salça [Hakan Zafer]
Tek televizyon kanalıyla büyümüş, zaten belli saatten sonra başlayıp biten yayının mecbur bıraktığı filmleri izleyen çocukların birçoğunun tecrübe ettiği gibi bizim evin de değişik bir pedagojisi vardı. Babam, hiç üşenmeden, film izlerken yaralanma sahnelerindeki kırmızılığa, “salçadır o, salça” derdi. Önceden bilsin veya bilmesin, başrolün -hiç olmazsa- filim sonuna kadar ölmeyeceği hakikatini, kahramanımızın başı her dara düştüğünde hatırlatıp “peki şimdi ne olacak?” diyen bizi, kurgunun perişan olma endişesinden kurtarırdı. Çocuk aklımızla filmdeki her ölümün, yaralanmanın sadece filme özgü olduğunu “film icabı canım o” diyerek bizi sarsılmaktan kurtaran ikazlarını da şuracığa eklesem yeridir, fazla kaçmaz.
Meğer gerçekte hayat öyle değilmiş.
Elinde salça tenekesi, “canımla, kanımla” diye diye dolaşmak makbul adet cinsindenmiş.
Kimse yoklamadığı için, kızılcıktan şerbet içip, “valla, kan kusuyorum” demenin hiç mahsuru yokmuş.
Ne kahramanlar varmış da en büyük mahareti, çevirdiği film bittiğinde hayallerinizi tuz buz edişiymiş.
Elbette sonunu düşünme, yarın endişesi değil kastım ama yarına hayal bile kurdurtmayacak ne kurgucular ne düzen müptelaları varmış. Yarın olduğunda, tedavülden kalkmış yığınla hayal cebinizde kapılardan boş dönüşünüzü kenardan izlerken gözünüze değen yol başlarını tutmuş ne kahramanlar(!).
*****
Bir vazgeçişin, pişmanlığın tövbe olabilmesi, tövbe gibi kararlı noktaya gelmesi her zaman mümkün olmayabilir. Öncesi ve sonrası ile tutarsız, bedel ödetmeyen, kendinden şikâyeti sırtına aldırtmayan pişmanlığı, o zannetmek gibi bir yanı var tövbenin.
Tövbe, hâle dönüşmüyorsa eğer, garip de bir sonrası var; Hiç yapmamış gibi kenardan kenardan izleyip gözden kaybolma.
Eline eldiven takan suçlu gibi.
Sayesinde ortaya çıkan hasar konusunda sorumsuz ama başkalarına o hasarla ilgili görev biçmeye gelince, gücünden hiç bir şey yitirmemiş durmanın, ayrı bir nefsani hoşluğu da olmalı. Asıl mesele, eldiveni takanın, kendi arandığı halde kenara çekilip “şu taraftan gitti memur bey” türünden yanıltabiliyor olması.
Eldiveni çıkartıp sorumsuzlaşmak, devlet zannediliyor. Zaten bizde eldivenin kralını da önce devlet takar. Ardında iz bırakmaz zannedilse de hiç olur mu öyle şey? Öyle bırakır ki hem, üzerine gidip bin bir emekle bulduğunuz izlerin ona ait olduğuna başta kulları inanmayacağı için bütün bu uğraşınız beyhudedir. Devlet dediğim, malum devasa hareketsiz yapı değil sadece, kendi çitimizi çektiğimiz nereyse, ora hakkında zanlarımız da dâhil.
Devlet olmayı, devlet gücü kullanarak ilerlemek istemeyeni; en kötü ihtimalle günün getirdiği aksilikler onun mevcut gücünden yontmasın diye takılan eldivene elini geçirmeyeni mumla ararsınız.
Kurtulanı yok bu iptilanın. Haliyle ortalık,
önce geride bıraktığı izleri silenden,
insanları düşündürtmek istediği gibi yönlendirecek yalın gerçeği tahrif edenden,
en sonunda kendini dahi inandıracak surette suçunu reddedenden geçilmiyor.
[Hakan Zafer] 6.5.2019 [TR724]
Meğer gerçekte hayat öyle değilmiş.
Elinde salça tenekesi, “canımla, kanımla” diye diye dolaşmak makbul adet cinsindenmiş.
Kimse yoklamadığı için, kızılcıktan şerbet içip, “valla, kan kusuyorum” demenin hiç mahsuru yokmuş.
Ne kahramanlar varmış da en büyük mahareti, çevirdiği film bittiğinde hayallerinizi tuz buz edişiymiş.
Elbette sonunu düşünme, yarın endişesi değil kastım ama yarına hayal bile kurdurtmayacak ne kurgucular ne düzen müptelaları varmış. Yarın olduğunda, tedavülden kalkmış yığınla hayal cebinizde kapılardan boş dönüşünüzü kenardan izlerken gözünüze değen yol başlarını tutmuş ne kahramanlar(!).
*****
Bir vazgeçişin, pişmanlığın tövbe olabilmesi, tövbe gibi kararlı noktaya gelmesi her zaman mümkün olmayabilir. Öncesi ve sonrası ile tutarsız, bedel ödetmeyen, kendinden şikâyeti sırtına aldırtmayan pişmanlığı, o zannetmek gibi bir yanı var tövbenin.
Tövbe, hâle dönüşmüyorsa eğer, garip de bir sonrası var; Hiç yapmamış gibi kenardan kenardan izleyip gözden kaybolma.
Eline eldiven takan suçlu gibi.
Sayesinde ortaya çıkan hasar konusunda sorumsuz ama başkalarına o hasarla ilgili görev biçmeye gelince, gücünden hiç bir şey yitirmemiş durmanın, ayrı bir nefsani hoşluğu da olmalı. Asıl mesele, eldiveni takanın, kendi arandığı halde kenara çekilip “şu taraftan gitti memur bey” türünden yanıltabiliyor olması.
Eldiveni çıkartıp sorumsuzlaşmak, devlet zannediliyor. Zaten bizde eldivenin kralını da önce devlet takar. Ardında iz bırakmaz zannedilse de hiç olur mu öyle şey? Öyle bırakır ki hem, üzerine gidip bin bir emekle bulduğunuz izlerin ona ait olduğuna başta kulları inanmayacağı için bütün bu uğraşınız beyhudedir. Devlet dediğim, malum devasa hareketsiz yapı değil sadece, kendi çitimizi çektiğimiz nereyse, ora hakkında zanlarımız da dâhil.
Devlet olmayı, devlet gücü kullanarak ilerlemek istemeyeni; en kötü ihtimalle günün getirdiği aksilikler onun mevcut gücünden yontmasın diye takılan eldivene elini geçirmeyeni mumla ararsınız.
Kurtulanı yok bu iptilanın. Haliyle ortalık,
önce geride bıraktığı izleri silenden,
insanları düşündürtmek istediği gibi yönlendirecek yalın gerçeği tahrif edenden,
en sonunda kendini dahi inandıracak surette suçunu reddedenden geçilmiyor.
[Hakan Zafer] 6.5.2019 [TR724]
Bir beslenme modeli olarak nefret! [Naci Karadağ]
İktidar yetkililerinin rakamları eğip bükmesi, mantığı yerle bir etmesine aldanmayın.
Uluslararası ne kadar objektif kurum, kuruluş ve araştırma varsa istisnasız hepsinde dibe vuran bir Türkiye var.
Adalette dünyanın en baskıcı rejimlerini bile geride bıraktık.
Ekonomisi bizden berbat bir tek Venezüella kaldı.
Eğitim bitik. Akademik dünya yerle bir.
İnsanlar esir hayatı yaşıyorlar, özgür bırakılsalar bir tane yetenek, değer kalmayacak ülkede.
Buradaki tepeden inme yetkililerin “Basın özgürlüğümüz süper” filan dediğine bakmayın. Dünyadakinin toplamından kat be kat fazla gazeteci hapiste.
Şüphesiz ülkenin bu duruma düşmesi bir anda olmadı. Yüzlerce hata ve aptallıklar, becerisizlikler ve ehil olmayanların ülkede devlet aklını oluşturması neticesinde ortaya çıkan vahim bir tablo bu.
Görünen o ki, kolay kolay da düzelmeyecek durum.
Çünkü sebebi sürekli farklı yerlerde arıyoruz.
İktidarı oluşturan güruh zaten durumdan şikayetçi filan değil.
Muhalif görünenlerin de meseleyi tam olarak idrak ettiğinden emin değilim açıkçası.
Şunu görememeleri çok enteresandır:
Özellikle son 5 yıldan beri başta Erdoğan olmak üzere, tüm tayfası ve yandaşlarının hayata tutunma şekli değişti.
Adeta nefret ve kin ile yaşayınca yaşadıklarını hissediyorlar.
Şu birkaç yılda anlamış bulunduk ki, bir beslenme modeliymiş nefret.
Bir tür gıda kimileri için, bir tür teneffüs modeli. Ekmek ve sudan daha aziz bildikleri, sürekli diri tutarak hayatta kalacaklarına inandıkları bir unsur.
Nefreti bir toplum dinamiği olarak konumlandıranların zihinlerindeki gelecek tasavvurunda ötekine yer olmadığı gibi, düne kadar can ciğer kuzu sarması olduklarını bile bir anda hain ve düşman edebilme potansiyelleri oluyor.
Düne kadar pozisyonu gereği Davutoğlu’na yıkama yağlama çeken yandaş yazar, bir gecede kanlı bıçaklı olup, onu dünyanın en art niyetli kötü kişisi ilan edebiliyor.
Bugün yaşananları bu vizörle okuduğumuz zaman ister iktidarın tam göbeğinde olsun, ister varlıklarıyla mevcut yapıya bir tür hava yastığı fonksiyonu ifa edenlerin hiçbir garantisi olmuyor. Düne kadar yüceltilip, yere göğe sığdrılamayanlar bir tek cümle ile düşmanın da ötesine itilebiliyor.
Yıkım ise kendine hayat tarzı olarak nefreti tercih edenlerin doğal parçası. Onların lügatinde inşa kalmıyor bir süre sonra. Öncelikli olarak yıkıp yok etmek tek amaç. İster okul duvarı olsun, ister bina, ister bir eğitim disiplini; fark etmiyor…
Yıkabildiğin sürece hayatta kalıyorsun!
Nefretin aynası kadar yanıltıcı ve yalancı bir yansıtıcı olmuyor bu sebeple.
Nefret öylesine bir panayır aynası kuruyor ki, bırakınız yüzünüzdeki yabancılaşmayı, ne tür bir canavara dönüştüğünüzü size göstermiyor. Daha düne kadar varlık sebebi olarak gördüğünüz ve neredeyse tüm hayatınızı vakfettiğiniz değerleri bir anda silip atabiliyorsunuz bu aynanın karşısına kurulunca.
Huzursuzluk doğal gıda haline gelince, nefret ve şiddetin kuryeleri başköşeye oturtulmuştur tarih boyunca. Toplumun tüm değerlerini bir karpuz gibi ortadan çatlatmak temel stratejiye dönüşür ve diller her ne kadar tersini söylese de, yükseliş ve var oluş bu temel sütunlara var gücüyle abanmaya dönüşür. Üstelik parçalanma sadece toplumun temel dikişlerinde olmaz, giderek küçülen halkalar misali aileye kadar sirayet eder. Evlat ile ebeveynin, karı ile kocanın arasına girecek kadar incelir ve keskinleşir, ‘Yap tercihini’ diye zorlar nefretin beslediği yıkım, ‘ya bendensin ya da hain!”
Düşük tansiyon ve normalleşme riski en büyük düşmanı oluyor bu zihniyetin. Ödü kopuyor toplumun normalleşme riskinden.
Zira varlığı için çok ciddi bir tehdit olarak görür ve kaşıyıp kanatabileceği her yaraya yönelip, oraya abanıyor. Atılan nutuklar ile yapılanlar arasındaki makas farkı meselenin korkunçluğu için yeterli kanıttır. Söylevlerinde birlik, beraberlik, kardeşlik temalarını işleyenlerin kastettikleri tüm değerlerin kendi çemberleri için geçerli olduklarını uygulamalarıyla gösteriyorlar.
Ellerindeki tüm imkanları yıkım ve ayrışma için kullanırlar, amaç uçurumları daha derinleştirmek, öfkeyi daha kalıcı ve keskin tutmaktır.
Haz etmedikleri bir başarı karşısında kalıcı gündem olmasın diye başka bir algı için hareket geçiyorlar.
Kaybedilen her seçim sonrası kan dökmeleri, ülkeyi iç kargaşanın ortasına sürüklemeleri de bu beslenme modelinin bir gerekliliği sanırım.
Dizilerinde, dillerinde, medyalarında nefret ve yıkım vardır, sanat eserleri birleştirici değil bölücüdür… Bir işin iyi ya da yapıcı olması onlar için önemsizdir hatta bazen kendi nefretlerinin gereği üzerlerine yıkılacağını bile bile hücum ederler bazı kubbelere, korkutucu bir esriklik ile çekerler tuğlaları…
Barış isteyen herkese saldırmalarının, başarılı olan her şeyi yerle bir etme çabalarının temel motivasyonu da budur esasen. Nefret ile gıdalananların temel özelliği hiçbir işi iyi yapamamalarıdır. Kötü medya, kötü sanat, kötü eğitim, kötü ekonomi…
O kadar ki başa çıkmak, mücadele etmek mümkün olmuyor.
Yalnız…
Bilmem iyi mi kötü mü ama şöyle bir durum da var:
Bu nefret modeli bir süre sonra kendi kendini zehirleyerek yok ediyor.
Yılanın kendi kuyruğunu yutmaya başlaması gibi…
[Naci Karadağ] 6.5.2019 [TR724]
Uluslararası ne kadar objektif kurum, kuruluş ve araştırma varsa istisnasız hepsinde dibe vuran bir Türkiye var.
Adalette dünyanın en baskıcı rejimlerini bile geride bıraktık.
Ekonomisi bizden berbat bir tek Venezüella kaldı.
Eğitim bitik. Akademik dünya yerle bir.
İnsanlar esir hayatı yaşıyorlar, özgür bırakılsalar bir tane yetenek, değer kalmayacak ülkede.
Buradaki tepeden inme yetkililerin “Basın özgürlüğümüz süper” filan dediğine bakmayın. Dünyadakinin toplamından kat be kat fazla gazeteci hapiste.
Şüphesiz ülkenin bu duruma düşmesi bir anda olmadı. Yüzlerce hata ve aptallıklar, becerisizlikler ve ehil olmayanların ülkede devlet aklını oluşturması neticesinde ortaya çıkan vahim bir tablo bu.
Görünen o ki, kolay kolay da düzelmeyecek durum.
Çünkü sebebi sürekli farklı yerlerde arıyoruz.
İktidarı oluşturan güruh zaten durumdan şikayetçi filan değil.
Muhalif görünenlerin de meseleyi tam olarak idrak ettiğinden emin değilim açıkçası.
Şunu görememeleri çok enteresandır:
Özellikle son 5 yıldan beri başta Erdoğan olmak üzere, tüm tayfası ve yandaşlarının hayata tutunma şekli değişti.
Adeta nefret ve kin ile yaşayınca yaşadıklarını hissediyorlar.
Şu birkaç yılda anlamış bulunduk ki, bir beslenme modeliymiş nefret.
Bir tür gıda kimileri için, bir tür teneffüs modeli. Ekmek ve sudan daha aziz bildikleri, sürekli diri tutarak hayatta kalacaklarına inandıkları bir unsur.
Nefreti bir toplum dinamiği olarak konumlandıranların zihinlerindeki gelecek tasavvurunda ötekine yer olmadığı gibi, düne kadar can ciğer kuzu sarması olduklarını bile bir anda hain ve düşman edebilme potansiyelleri oluyor.
Düne kadar pozisyonu gereği Davutoğlu’na yıkama yağlama çeken yandaş yazar, bir gecede kanlı bıçaklı olup, onu dünyanın en art niyetli kötü kişisi ilan edebiliyor.
Bugün yaşananları bu vizörle okuduğumuz zaman ister iktidarın tam göbeğinde olsun, ister varlıklarıyla mevcut yapıya bir tür hava yastığı fonksiyonu ifa edenlerin hiçbir garantisi olmuyor. Düne kadar yüceltilip, yere göğe sığdrılamayanlar bir tek cümle ile düşmanın da ötesine itilebiliyor.
Yıkım ise kendine hayat tarzı olarak nefreti tercih edenlerin doğal parçası. Onların lügatinde inşa kalmıyor bir süre sonra. Öncelikli olarak yıkıp yok etmek tek amaç. İster okul duvarı olsun, ister bina, ister bir eğitim disiplini; fark etmiyor…
Yıkabildiğin sürece hayatta kalıyorsun!
Nefretin aynası kadar yanıltıcı ve yalancı bir yansıtıcı olmuyor bu sebeple.
Nefret öylesine bir panayır aynası kuruyor ki, bırakınız yüzünüzdeki yabancılaşmayı, ne tür bir canavara dönüştüğünüzü size göstermiyor. Daha düne kadar varlık sebebi olarak gördüğünüz ve neredeyse tüm hayatınızı vakfettiğiniz değerleri bir anda silip atabiliyorsunuz bu aynanın karşısına kurulunca.
Huzursuzluk doğal gıda haline gelince, nefret ve şiddetin kuryeleri başköşeye oturtulmuştur tarih boyunca. Toplumun tüm değerlerini bir karpuz gibi ortadan çatlatmak temel stratejiye dönüşür ve diller her ne kadar tersini söylese de, yükseliş ve var oluş bu temel sütunlara var gücüyle abanmaya dönüşür. Üstelik parçalanma sadece toplumun temel dikişlerinde olmaz, giderek küçülen halkalar misali aileye kadar sirayet eder. Evlat ile ebeveynin, karı ile kocanın arasına girecek kadar incelir ve keskinleşir, ‘Yap tercihini’ diye zorlar nefretin beslediği yıkım, ‘ya bendensin ya da hain!”
Düşük tansiyon ve normalleşme riski en büyük düşmanı oluyor bu zihniyetin. Ödü kopuyor toplumun normalleşme riskinden.
Zira varlığı için çok ciddi bir tehdit olarak görür ve kaşıyıp kanatabileceği her yaraya yönelip, oraya abanıyor. Atılan nutuklar ile yapılanlar arasındaki makas farkı meselenin korkunçluğu için yeterli kanıttır. Söylevlerinde birlik, beraberlik, kardeşlik temalarını işleyenlerin kastettikleri tüm değerlerin kendi çemberleri için geçerli olduklarını uygulamalarıyla gösteriyorlar.
Ellerindeki tüm imkanları yıkım ve ayrışma için kullanırlar, amaç uçurumları daha derinleştirmek, öfkeyi daha kalıcı ve keskin tutmaktır.
Haz etmedikleri bir başarı karşısında kalıcı gündem olmasın diye başka bir algı için hareket geçiyorlar.
Kaybedilen her seçim sonrası kan dökmeleri, ülkeyi iç kargaşanın ortasına sürüklemeleri de bu beslenme modelinin bir gerekliliği sanırım.
Dizilerinde, dillerinde, medyalarında nefret ve yıkım vardır, sanat eserleri birleştirici değil bölücüdür… Bir işin iyi ya da yapıcı olması onlar için önemsizdir hatta bazen kendi nefretlerinin gereği üzerlerine yıkılacağını bile bile hücum ederler bazı kubbelere, korkutucu bir esriklik ile çekerler tuğlaları…
Barış isteyen herkese saldırmalarının, başarılı olan her şeyi yerle bir etme çabalarının temel motivasyonu da budur esasen. Nefret ile gıdalananların temel özelliği hiçbir işi iyi yapamamalarıdır. Kötü medya, kötü sanat, kötü eğitim, kötü ekonomi…
O kadar ki başa çıkmak, mücadele etmek mümkün olmuyor.
Yalnız…
Bilmem iyi mi kötü mü ama şöyle bir durum da var:
Bu nefret modeli bir süre sonra kendi kendini zehirleyerek yok ediyor.
Yılanın kendi kuyruğunu yutmaya başlaması gibi…
[Naci Karadağ] 6.5.2019 [TR724]
Büyük göç devam edecek [Semih Ardıç]
Fırsatını bulan Türkiye’yi terk ediyor. Mülkiyet hakkının, çalışma ve sözleşme hürriyetinin zerre kadar kıymetinin kalmaması sermaye göçünün en bariz sebebidir.
2016 ila 2018 seneleri arasında 17 bin milyoner başka memleketlere göçtü. 2015 senesinde 1.000 milyoner göç etmişti. Olağanüstü Hal’in (OHAL) ilanıyla hukuk devletinin lağvedilmişti.
ŞİRKETLERE EL KONULDU
OHAL’de Hizmet Hareketi ile gönül bağı bulunan yüzlerce ailenin şirketlerine tek suç delili sunulmadan el konulması, 200’e yakın gazete, televizyon ve radyonun kapatılması sermayeyi hiç olmadığı kadar ürküttü.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, “Allah’ın lütfu!” diyerek memnuniyetini izhar ettiği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle tek adam rejiminin eksik kalan kısımlarını ikmal etti.
Erdoğan darbe ve korku iklimini lehine çevirdi. Hiç ummadığı kadar etkisiz bir muhalefet sayesinde anayasa değişikliğini halka kabul ettirdi.
Böylece hükûmeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve bütün adliye teşkilatını avucunun içine aldı. Kanun, icra ve mahkeme artık Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışıp kaldı..
2018’DE 4 BİN MİLYONER GÖÇTÜ
Erdoğan’ın bir nevi hanedanlığa dönüştürdüğü Türkiye’de göç eden milyoner sayısı arttı.
2016 ve 2017’de bavulunun toplayıp giden milyoner sayısı toplam 12 bin oldu. 2018 rakamı da açıklandı. Sadece geçen sene 4 bin milyoner daha Türkiye’den ayrıldı.
Türkiye milyoner sayısının yüzde 12’sini başka memleketlere kaptıran büyük ekonomiler arasında 1’inci oldu.
“Global Wealth Migration Review” ismi ile yayımlanan Küresel Varlık Göçü Araştırması’na göre “en çok zengin göçü veren ekonomiler” sıralamasında ise 4’üncüyüz.
İSTİKAMET AVUSTRALYA, ABD VE KANADA…
Türkiye’nin önünde Çin, Rusya ve Hindistan bulunuyor. Çin’den 15 bin, Rusya’dan 5 bin ve Hindistan’dan 5 bin milyoner göç etti.
Milyonerlerin en çok tercihi ettiği adres Avustralya. 2018’de 12 bin dolar milyoneri Avustralya’ya göç etti. 2’nci sırada 10 bin yeni milyonere kucak açan ABD var.
4 bin dolar milyoneri ise yerleşmek için Kanada’yı seçti.
Göç edilen devletlerin müşterek tarafları olduğu gibi göç edilen devletlerin de cazip veçhesi hayli fazla.
Birinde olan diğerinde eksik kaldığı için imkânı olan herkes cazibe merkezine gitmeyi tercih ediyor.
EĞİTİMLİ GENÇLER DE GİDİYOR
Sermaye göçü ile mahdut değil çölleşme tehlikesi. Eğitimli gençler de Türkiye’yi terk ediyor.
2017’de aralarında Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ gibi en başarılı üniversitelerden mezun olan gençlerin de bulunduğu 250 bin eğitimli nüfus Türkiye defterini kapattı.
Hayata yeniden başlamak üzere başka memleketlerin yolunu tuttular. Üstelik dönmemek üzere gidiyorlar.
Entelektüel sermayesini bu kadar hoyrat bir şekilde harcayan bir devlet için mevcut iktisadî kriz sürpriz sayılmaz.
İdare-i maslahattan, “En zeki öğrencilerimizi Batılı eğitim kurumlarına kaptırıyoruz.” diyen Erdoğan’ın diğer tarafta kafayı kaldıran herkesi paralı troll ordusunun önüne attığını cümle âlem biliyor.
Erdoğan’ın tasavvur ettiği nizamda kendisi ve akrabalarından gayrı kimseye hakk-ı hayat tanımayacağını bilen AKP’nin ihale zengini işadamı ve bürokratları da kaçıyor.
ORGANİZE CEHALET KITALARI SEFERBER
Yalanlar üzerine inşâ ettiği yeni rejiminde cehalet en makbul mertebe. Organize cehalet kıtaları seferber edildi.
Erdoğan’ın medya havuzunda hakikate yer yok! Hakikatin peşine düşecek gazetecilere de yer yok!
Ahval-i umumî böylesine perişan iken İnsan haklarında, düşünce ve ifade hürriyetinde Afrika’nın bile gerisine düşen bir memlekette iyi eğitimli gençler niye dursun ki!
Gençler de işadamları gidiyor. Çünkü,
*Başka yerlerde daha iyi imkânlar varken Erdoğan’ın lûtfedeceği kadar nispi demokrasiyle hayatı kendilerine zindan etmek istemiyorlar.
*Attıkları tweet sebebiyle “Yarın hapse atılır mıyım?” korkusu ile yaşamaktansa Amerika’da pizza dağıtmayı, İngiltere ya da herhangi bir Avrupa ülkesinde garsonluk yapmayı kendi izzetlerine daha münasip buluyorlar.
*Adaletin olmadığı bir devlette mülkün de payidar olamayacağının farkındalar.
*Daha iyi hayat standartlarını hak ettiklerine inanıyorlar.
*Kurulu düzeni terk etmenin riskleri ile yüzleşmeyi göze alacak kadar kararlılar.
*Her şeyin bir gecede değişmeyecek kadar alt üst olduğunu biliyorlar.
*Geride bıraktıklarının acısını yüreklerinde duya duya yeni bir sayfa açıyorlar.
BAŞKALARI HAVADA KAPIYOR
Bir devlet beşeri ve maddi sermaye olmadan ayakta durumaz. “250 bin genç, 17 bin milyoner Türkiye’yi terk etti” haberlerine istatistiki bir veri diye bakmak büyük hata olur.
Lisans seviyesinde ortalama bir eğitim almış bir gence harcanan para 100 bin dolar. Bir senede 250 bin genç gitmişse sadece maddi kayıp 25 milyar dolardır (150 milyar TL).
Türkiye’nin kalıcı kaybı ise bunun en az iki-üç mislidir. Hazır yetişmiş insanları başkalarına altın tepside sunuyoruz. Onlar da havada kapıyor zaten.
Kimine göre vatan haini, kimine göre korkak sayılsalar da sadece insan haysiyetine yaraşır bir ömür sürebilmek için hiç bilmedikleri coğrafyalara göç ediyorlar.
Erdoğan’ın taht-ı tasarrufunda demokrasi açığı büyüdükçe Türkiye’den “büyük sermaye ve beyin göçü” devam edecek.
Esas krizle “büyük göç” tamamlandığında yüzleşilecek.
[Semih Ardıç] 6.5.2019 [TR724]
2016 ila 2018 seneleri arasında 17 bin milyoner başka memleketlere göçtü. 2015 senesinde 1.000 milyoner göç etmişti. Olağanüstü Hal’in (OHAL) ilanıyla hukuk devletinin lağvedilmişti.
ŞİRKETLERE EL KONULDU
OHAL’de Hizmet Hareketi ile gönül bağı bulunan yüzlerce ailenin şirketlerine tek suç delili sunulmadan el konulması, 200’e yakın gazete, televizyon ve radyonun kapatılması sermayeyi hiç olmadığı kadar ürküttü.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, “Allah’ın lütfu!” diyerek memnuniyetini izhar ettiği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle tek adam rejiminin eksik kalan kısımlarını ikmal etti.
Erdoğan darbe ve korku iklimini lehine çevirdi. Hiç ummadığı kadar etkisiz bir muhalefet sayesinde anayasa değişikliğini halka kabul ettirdi.
Böylece hükûmeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve bütün adliye teşkilatını avucunun içine aldı. Kanun, icra ve mahkeme artık Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışıp kaldı..
2018’DE 4 BİN MİLYONER GÖÇTÜ
Erdoğan’ın bir nevi hanedanlığa dönüştürdüğü Türkiye’de göç eden milyoner sayısı arttı.
2016 ve 2017’de bavulunun toplayıp giden milyoner sayısı toplam 12 bin oldu. 2018 rakamı da açıklandı. Sadece geçen sene 4 bin milyoner daha Türkiye’den ayrıldı.
Türkiye milyoner sayısının yüzde 12’sini başka memleketlere kaptıran büyük ekonomiler arasında 1’inci oldu.
“Global Wealth Migration Review” ismi ile yayımlanan Küresel Varlık Göçü Araştırması’na göre “en çok zengin göçü veren ekonomiler” sıralamasında ise 4’üncüyüz.
İSTİKAMET AVUSTRALYA, ABD VE KANADA…
Türkiye’nin önünde Çin, Rusya ve Hindistan bulunuyor. Çin’den 15 bin, Rusya’dan 5 bin ve Hindistan’dan 5 bin milyoner göç etti.
Milyonerlerin en çok tercihi ettiği adres Avustralya. 2018’de 12 bin dolar milyoneri Avustralya’ya göç etti. 2’nci sırada 10 bin yeni milyonere kucak açan ABD var.
4 bin dolar milyoneri ise yerleşmek için Kanada’yı seçti.
Göç edilen devletlerin müşterek tarafları olduğu gibi göç edilen devletlerin de cazip veçhesi hayli fazla.
Birinde olan diğerinde eksik kaldığı için imkânı olan herkes cazibe merkezine gitmeyi tercih ediyor.
EĞİTİMLİ GENÇLER DE GİDİYOR
Sermaye göçü ile mahdut değil çölleşme tehlikesi. Eğitimli gençler de Türkiye’yi terk ediyor.
2017’de aralarında Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ gibi en başarılı üniversitelerden mezun olan gençlerin de bulunduğu 250 bin eğitimli nüfus Türkiye defterini kapattı.
Hayata yeniden başlamak üzere başka memleketlerin yolunu tuttular. Üstelik dönmemek üzere gidiyorlar.
Entelektüel sermayesini bu kadar hoyrat bir şekilde harcayan bir devlet için mevcut iktisadî kriz sürpriz sayılmaz.
İdare-i maslahattan, “En zeki öğrencilerimizi Batılı eğitim kurumlarına kaptırıyoruz.” diyen Erdoğan’ın diğer tarafta kafayı kaldıran herkesi paralı troll ordusunun önüne attığını cümle âlem biliyor.
Erdoğan’ın tasavvur ettiği nizamda kendisi ve akrabalarından gayrı kimseye hakk-ı hayat tanımayacağını bilen AKP’nin ihale zengini işadamı ve bürokratları da kaçıyor.
ORGANİZE CEHALET KITALARI SEFERBER
Yalanlar üzerine inşâ ettiği yeni rejiminde cehalet en makbul mertebe. Organize cehalet kıtaları seferber edildi.
Erdoğan’ın medya havuzunda hakikate yer yok! Hakikatin peşine düşecek gazetecilere de yer yok!
Ahval-i umumî böylesine perişan iken İnsan haklarında, düşünce ve ifade hürriyetinde Afrika’nın bile gerisine düşen bir memlekette iyi eğitimli gençler niye dursun ki!
Gençler de işadamları gidiyor. Çünkü,
*Başka yerlerde daha iyi imkânlar varken Erdoğan’ın lûtfedeceği kadar nispi demokrasiyle hayatı kendilerine zindan etmek istemiyorlar.
*Attıkları tweet sebebiyle “Yarın hapse atılır mıyım?” korkusu ile yaşamaktansa Amerika’da pizza dağıtmayı, İngiltere ya da herhangi bir Avrupa ülkesinde garsonluk yapmayı kendi izzetlerine daha münasip buluyorlar.
*Adaletin olmadığı bir devlette mülkün de payidar olamayacağının farkındalar.
*Daha iyi hayat standartlarını hak ettiklerine inanıyorlar.
*Kurulu düzeni terk etmenin riskleri ile yüzleşmeyi göze alacak kadar kararlılar.
*Her şeyin bir gecede değişmeyecek kadar alt üst olduğunu biliyorlar.
*Geride bıraktıklarının acısını yüreklerinde duya duya yeni bir sayfa açıyorlar.
BAŞKALARI HAVADA KAPIYOR
Bir devlet beşeri ve maddi sermaye olmadan ayakta durumaz. “250 bin genç, 17 bin milyoner Türkiye’yi terk etti” haberlerine istatistiki bir veri diye bakmak büyük hata olur.
Lisans seviyesinde ortalama bir eğitim almış bir gence harcanan para 100 bin dolar. Bir senede 250 bin genç gitmişse sadece maddi kayıp 25 milyar dolardır (150 milyar TL).
Türkiye’nin kalıcı kaybı ise bunun en az iki-üç mislidir. Hazır yetişmiş insanları başkalarına altın tepside sunuyoruz. Onlar da havada kapıyor zaten.
Kimine göre vatan haini, kimine göre korkak sayılsalar da sadece insan haysiyetine yaraşır bir ömür sürebilmek için hiç bilmedikleri coğrafyalara göç ediyorlar.
Erdoğan’ın taht-ı tasarrufunda demokrasi açığı büyüdükçe Türkiye’den “büyük sermaye ve beyin göçü” devam edecek.
Esas krizle “büyük göç” tamamlandığında yüzleşilecek.
[Semih Ardıç] 6.5.2019 [TR724]
Muzaffer öğretmenin son duası...
Çorum Cezaevi'nde tek kişilik hücrede kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden öğretmen Muzaffer Özcengiz’in anısına yazılmış bir yazı....
Öğretmen Muzaffer Özcengiz'in anısına
Sınıfta ayrı bir heyecan var bugün. Birazdan din dersi öğretmenleri, hayatlarının rehberi, sevilen Muzaffer Bey, tebessümleriyle sınıfa teşrif buyuracak. Bir şeyler var planlanan. Sanki Muzaffer öğretmene bir kumpas! Sınıftaki hareketlilik bir şeylere gebe.
Evet, ayak sesleri geliyor. Herkes yerine, şimdi hareketsizlik zamanı. Bir sevgili gibi, güzel bir seven gibi, merhametli çehresiyle sınıfa gelen Muzaffer hoca, bugün güneş gibi parlamıyor. Sanki yolunda gitmeyen bir şeyler var. Sanki yolunda gitmeyecek bir şeyler.
Selamlaşmanın ardından Muzaffer öğretmen; bugün, dersteki konumuz, vedalaşma deyiveriyor. Öğrenciler, bu kelimeyle adeta yaz günü zemheriye tutuluyorlar. Muzaffer hoca, savaşı kaybetmiş ama inancına sarılmış bir kahraman gibi, dik duruşuyla konuşuyor. Her buluşmanın, her tanışmanın, alnına yazılıdır veda.
Önemli olan, nasıl tanışıldığı değil, nasıl vedalaşılacağı, nasıl hatırlanılacağı. Efendiler Efendisi Efendim SAV'de ashabıyla tanıştı ve bir gün en mutlu oldukları Hac mevsiminde, veda cümleleriyle haccını tamamladı. Bir sonraki yıl, artık hacda bedenen yoktu.
Hayat bu, belki bizim için, belki bu ders, belki bu öğretim yılı, kim bilir belki de veda zamanıdır. Öğrenciler duyduklarından rahatsızlandıklarını belli ederken, hocam, veda için bugün hiç de uygun bir gün değil demeleri bile o koca çınara geri adım attırmadı.
Veda cümleleriyle sınıfı gözyaşlarına boğdu. Hz. İbrahim aleyhisselam ve kadere teslimiyeti anlatmaya başladı. Hukuk tanımayan çağın Nemrudu sözde kalemini kırmış ve Hz. İbrahim aleyhisselamı ateşe atmaya karar vermişti. Herkese ders verme niyetiyle büyük bir ateş yaktırdı.
Öyle böyle bir ateş değil, dağlar cesametinde devasa bir ateşti ki İbrahim aleyhisselamı içine atmak mümkün değildi. Derken şeytandan aldıkları dersle mancınıklar yaptılar.
Tüm sebepler sukut etmiş, yolculuk ateşin serin kollarınadır. Fakat Nemrud'un rahatsızlığı had safhadadır. Çünkü kurbanda korku yok, kurbanda af dileme yoktur. Gücünün esiri olan Nemrut, emri verir, mancınık salıverilir. Hazrette korkunun esamesi yok. Rabbine, "Ben O'nun kölesiyim, dilerse kurtarır." cümleleriyle teslim olur ve mucize gerçekleşir.
Her şeye gücü yeten Allah, ateşi onun için berd ü selam yapar.
İbrahim Peygamber, peygamberliğinin büyüklüğünü tam teslimiyetle, bihakkın yerine getirmiştir. İbrahim Peygamberin yolunda olan bizler, bize hazırlanan ateşte yanacak, yanmaya dayanacak mıyız bilemiyorum, der. Sınıfta şaşkınlık had safhadadır. Ne hazırlığı, ne ateşi?
Devam eder Muzaffer bey: “İbrahim aleyhisselama, ateş yakmak için taşınan odunları, deve ve katırlarla yapmışlardı. Develer, yaptıkları işten memnun değillerdi ve yüklerini sık sık deviriyorlardı. Katırlar ise odunları sağlam bir şekilde alana getiriyorlardı. Bunu gören Allahın Halili, develere dualar ediyordu, gönül koymuyordu. Ben de dilerim ki bizim ateşimize odun taşımazsınız, taşımak zorunda kalırsanız da yüklerinizi ara sıra devirirsiniz. Siz, benim evlatlarımdan ayırmadığım, hatta bazen önde gördüğüm talebelerimin, katırlar gibi iştahla odun taşımanıza dayanamam. O ateşten daha çok yakar beni.” deyince, öğrenciler arka sırada sakladıkları pastayı açarlar ve hocam biz size 56'ncı yaş gününüz için sürpriz hazırlamışken, mutluluğumuzu yerle bir ettiniz gibi sitemlerden sonra yeni yaşının güzel günler getirmesi temennileriyle ders tamamlanır.
Hatıra fotoğrafı artık sınıfta ki son karedir. Çünkü Muazaffer bey açığa alınmış, imtihan başlamıştır.
Derken gözaltı kararı ve cezaevi. İlk yıl arkadaşlarıyla hastalıklarına aldırmayan Muzaffer Bey için cezaevi, medrese-i Yusufiyedir. Fakat ne olduğunu neden olduğunu bilmediği sebeplerden ötürü hücreye konur.
Hücre çok ağır bir cezadır. Hücreyi hak etmek için cani olması gerekiyordur. Nerede hata yaptığını, nerede, ne gibi cinayetler işlediğini düşünür. Fakat geçmişte insanlığın aleyhine yaptığı bir eylem bulamaz. Yanlış anlaşılmadır belki, sabretmek gerek diye kendini teselli ederek, hücreden normal koğuşa alınacağı günleri bekler durur.
Durur derken söz gereği, hücreden çıkmak için gerekli mercilere yapılması gereken itirazlar yapılır, fakat durum değişmez. Artık hayat iyice zorlaşmıştır. Hastalıkları iyice artmış, kendine yetemeyecek durumdadır Muzaffer Bey. Hayalen, o son derse gider ve İbrahim aleyhisselamı anlattığı sırada itiraz eden öğrencisi, neden, Allah, o ateşin yakılmasına kadar müsaade etti?
Bir başkasının neden, en sevdiği kulu olan peygamberine bu zulüm yapılırken müsaade etti? Gibi sorulara maruz kalınca, din dersi öğretmeni olarak üzülmüştü. Acaba imanı iyi anlatamadım mı öğrencilerime diye kahırlanmıştı.
Bugün bir baktı ki sanki kalbinde bu duygular beliriyor.
Estağfirullah çekti ve, "Allahım yapılan zulümlere, haksızlıklara, vefasızlığa dayanırım, fakat bu duyguların beni esir almasına dayanamam. Ben kulunum, Sen benim Rabbimsin. Ne için imtihan ettiğini bilememem benim noksanlığımdandır. Sen her şeyi görüp bilensin. Ben durumumun hikmetlerini bilemeyebilirim fakat ne olur Rabbim, sana ve Efendiler Efendisi Efendime (SAV) vefasızlık yaptırtma. Dayanamayacaksam bu tecride, tut elimden, kurtar beni. İster sağ, ister mevta olarak çıkart buradan." diye dua etti.
Allah ve Peygamber aşığı Muzaffer Hoca'nın duası çok içtendi. Çünkü bugüne kadar Peygamberinin gösterdiği yolda yürümüş hayatını sünnetle süslemişti. Bugün zindanda bir nevi kendine bile hayırı yoktu. Memleketinin bağında bostanında bağbanlık yapamayacaksa yaşamasının da çok önemi yoktu.
Gerçi "bağbozumu" (talan) gerçekleşmiş bütün bağlar viran olmuş adeta Moğol istilasına dönmüştü. Canı çok yanıyordu belki ama çaresizlik belini büküyor adeta nefes alamıyordu...
Muzaffer öğretmenin duası kabul görmüş Mevla o tecritten inşaallah Cennet'in genişliğine, yanına aldı.
Yıllar önce çağın dertlisinin yazdığı şiir de sanki Muzaffer Bey'e, sanki bugünkü mağdur ve mağdurelere, onlar adına özlemlerine yazılmış gibiydi.
"Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da sînelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun!
Yıllar var ki hep hayâlinle oynaşıyorum,
Kalkıp geleceğin ümidiyle yaşıyorum...
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?!
Sırtımda ardan bir gömlek, yılların vebâli,
Ümitle ışıldayan gönlüm, seni bekliyor;
Kâh göklerde uçup, kâh yerlerde emekliyor.
Sırtımda ardan bir gömlek, yılların vebâli.
Her tarafta harâb eller, baykuşlara bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz,
Gelip uğrayanı kalmamış çeşmeler, susuz..
Her tarafta harâb eller, baykuşlara bayram.
İrâdelerde çatırtı, rûhlarda müthiş şok,
Târihi yağmaladı bir düzine tâlihsiz;
Değerler altüst oldu, mukaddesât sâhipsiz,
İrâdelerde çatırtı, rûhlarda müthiş şok.
Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı rûhumda seni süzerken
Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel!"
EDİTÖRÜN NOTU: Bu yazı Çorum Cezaevi hücresinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden öğretmen Muzaffer Özcengiz’in, vefatından 5 gün önce cezaevi yönetimine yazdığı mektubu okuyup etkilenen bir okurumuz tarafından kaleme alınmıştır...
[Samanyolu Haber] 5.5.2019
Öğretmen Muzaffer Özcengiz'in anısına
Sınıfta ayrı bir heyecan var bugün. Birazdan din dersi öğretmenleri, hayatlarının rehberi, sevilen Muzaffer Bey, tebessümleriyle sınıfa teşrif buyuracak. Bir şeyler var planlanan. Sanki Muzaffer öğretmene bir kumpas! Sınıftaki hareketlilik bir şeylere gebe.
Evet, ayak sesleri geliyor. Herkes yerine, şimdi hareketsizlik zamanı. Bir sevgili gibi, güzel bir seven gibi, merhametli çehresiyle sınıfa gelen Muzaffer hoca, bugün güneş gibi parlamıyor. Sanki yolunda gitmeyen bir şeyler var. Sanki yolunda gitmeyecek bir şeyler.
Selamlaşmanın ardından Muzaffer öğretmen; bugün, dersteki konumuz, vedalaşma deyiveriyor. Öğrenciler, bu kelimeyle adeta yaz günü zemheriye tutuluyorlar. Muzaffer hoca, savaşı kaybetmiş ama inancına sarılmış bir kahraman gibi, dik duruşuyla konuşuyor. Her buluşmanın, her tanışmanın, alnına yazılıdır veda.
Önemli olan, nasıl tanışıldığı değil, nasıl vedalaşılacağı, nasıl hatırlanılacağı. Efendiler Efendisi Efendim SAV'de ashabıyla tanıştı ve bir gün en mutlu oldukları Hac mevsiminde, veda cümleleriyle haccını tamamladı. Bir sonraki yıl, artık hacda bedenen yoktu.
Hayat bu, belki bizim için, belki bu ders, belki bu öğretim yılı, kim bilir belki de veda zamanıdır. Öğrenciler duyduklarından rahatsızlandıklarını belli ederken, hocam, veda için bugün hiç de uygun bir gün değil demeleri bile o koca çınara geri adım attırmadı.
Veda cümleleriyle sınıfı gözyaşlarına boğdu. Hz. İbrahim aleyhisselam ve kadere teslimiyeti anlatmaya başladı. Hukuk tanımayan çağın Nemrudu sözde kalemini kırmış ve Hz. İbrahim aleyhisselamı ateşe atmaya karar vermişti. Herkese ders verme niyetiyle büyük bir ateş yaktırdı.
Öyle böyle bir ateş değil, dağlar cesametinde devasa bir ateşti ki İbrahim aleyhisselamı içine atmak mümkün değildi. Derken şeytandan aldıkları dersle mancınıklar yaptılar.
Tüm sebepler sukut etmiş, yolculuk ateşin serin kollarınadır. Fakat Nemrud'un rahatsızlığı had safhadadır. Çünkü kurbanda korku yok, kurbanda af dileme yoktur. Gücünün esiri olan Nemrut, emri verir, mancınık salıverilir. Hazrette korkunun esamesi yok. Rabbine, "Ben O'nun kölesiyim, dilerse kurtarır." cümleleriyle teslim olur ve mucize gerçekleşir.
Her şeye gücü yeten Allah, ateşi onun için berd ü selam yapar.
İbrahim Peygamber, peygamberliğinin büyüklüğünü tam teslimiyetle, bihakkın yerine getirmiştir. İbrahim Peygamberin yolunda olan bizler, bize hazırlanan ateşte yanacak, yanmaya dayanacak mıyız bilemiyorum, der. Sınıfta şaşkınlık had safhadadır. Ne hazırlığı, ne ateşi?
Devam eder Muzaffer bey: “İbrahim aleyhisselama, ateş yakmak için taşınan odunları, deve ve katırlarla yapmışlardı. Develer, yaptıkları işten memnun değillerdi ve yüklerini sık sık deviriyorlardı. Katırlar ise odunları sağlam bir şekilde alana getiriyorlardı. Bunu gören Allahın Halili, develere dualar ediyordu, gönül koymuyordu. Ben de dilerim ki bizim ateşimize odun taşımazsınız, taşımak zorunda kalırsanız da yüklerinizi ara sıra devirirsiniz. Siz, benim evlatlarımdan ayırmadığım, hatta bazen önde gördüğüm talebelerimin, katırlar gibi iştahla odun taşımanıza dayanamam. O ateşten daha çok yakar beni.” deyince, öğrenciler arka sırada sakladıkları pastayı açarlar ve hocam biz size 56'ncı yaş gününüz için sürpriz hazırlamışken, mutluluğumuzu yerle bir ettiniz gibi sitemlerden sonra yeni yaşının güzel günler getirmesi temennileriyle ders tamamlanır.
Hatıra fotoğrafı artık sınıfta ki son karedir. Çünkü Muazaffer bey açığa alınmış, imtihan başlamıştır.
Derken gözaltı kararı ve cezaevi. İlk yıl arkadaşlarıyla hastalıklarına aldırmayan Muzaffer Bey için cezaevi, medrese-i Yusufiyedir. Fakat ne olduğunu neden olduğunu bilmediği sebeplerden ötürü hücreye konur.
Hücre çok ağır bir cezadır. Hücreyi hak etmek için cani olması gerekiyordur. Nerede hata yaptığını, nerede, ne gibi cinayetler işlediğini düşünür. Fakat geçmişte insanlığın aleyhine yaptığı bir eylem bulamaz. Yanlış anlaşılmadır belki, sabretmek gerek diye kendini teselli ederek, hücreden normal koğuşa alınacağı günleri bekler durur.
Durur derken söz gereği, hücreden çıkmak için gerekli mercilere yapılması gereken itirazlar yapılır, fakat durum değişmez. Artık hayat iyice zorlaşmıştır. Hastalıkları iyice artmış, kendine yetemeyecek durumdadır Muzaffer Bey. Hayalen, o son derse gider ve İbrahim aleyhisselamı anlattığı sırada itiraz eden öğrencisi, neden, Allah, o ateşin yakılmasına kadar müsaade etti?
Bir başkasının neden, en sevdiği kulu olan peygamberine bu zulüm yapılırken müsaade etti? Gibi sorulara maruz kalınca, din dersi öğretmeni olarak üzülmüştü. Acaba imanı iyi anlatamadım mı öğrencilerime diye kahırlanmıştı.
Bugün bir baktı ki sanki kalbinde bu duygular beliriyor.
Estağfirullah çekti ve, "Allahım yapılan zulümlere, haksızlıklara, vefasızlığa dayanırım, fakat bu duyguların beni esir almasına dayanamam. Ben kulunum, Sen benim Rabbimsin. Ne için imtihan ettiğini bilememem benim noksanlığımdandır. Sen her şeyi görüp bilensin. Ben durumumun hikmetlerini bilemeyebilirim fakat ne olur Rabbim, sana ve Efendiler Efendisi Efendime (SAV) vefasızlık yaptırtma. Dayanamayacaksam bu tecride, tut elimden, kurtar beni. İster sağ, ister mevta olarak çıkart buradan." diye dua etti.
Allah ve Peygamber aşığı Muzaffer Hoca'nın duası çok içtendi. Çünkü bugüne kadar Peygamberinin gösterdiği yolda yürümüş hayatını sünnetle süslemişti. Bugün zindanda bir nevi kendine bile hayırı yoktu. Memleketinin bağında bostanında bağbanlık yapamayacaksa yaşamasının da çok önemi yoktu.
Gerçi "bağbozumu" (talan) gerçekleşmiş bütün bağlar viran olmuş adeta Moğol istilasına dönmüştü. Canı çok yanıyordu belki ama çaresizlik belini büküyor adeta nefes alamıyordu...
Muzaffer öğretmenin duası kabul görmüş Mevla o tecritten inşaallah Cennet'in genişliğine, yanına aldı.
Yıllar önce çağın dertlisinin yazdığı şiir de sanki Muzaffer Bey'e, sanki bugünkü mağdur ve mağdurelere, onlar adına özlemlerine yazılmış gibiydi.
"Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da sînelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun!
Yıllar var ki hep hayâlinle oynaşıyorum,
Kalkıp geleceğin ümidiyle yaşıyorum...
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?!
Sırtımda ardan bir gömlek, yılların vebâli,
Ümitle ışıldayan gönlüm, seni bekliyor;
Kâh göklerde uçup, kâh yerlerde emekliyor.
Sırtımda ardan bir gömlek, yılların vebâli.
Her tarafta harâb eller, baykuşlara bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz,
Gelip uğrayanı kalmamış çeşmeler, susuz..
Her tarafta harâb eller, baykuşlara bayram.
İrâdelerde çatırtı, rûhlarda müthiş şok,
Târihi yağmaladı bir düzine tâlihsiz;
Değerler altüst oldu, mukaddesât sâhipsiz,
İrâdelerde çatırtı, rûhlarda müthiş şok.
Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı rûhumda seni süzerken
Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel!"
EDİTÖRÜN NOTU: Bu yazı Çorum Cezaevi hücresinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden öğretmen Muzaffer Özcengiz’in, vefatından 5 gün önce cezaevi yönetimine yazdığı mektubu okuyup etkilenen bir okurumuz tarafından kaleme alınmıştır...
[Samanyolu Haber] 5.5.2019
TSK’ya darbe [Ali Emir Pakkan]
Cumhuriyet’e sızdırmışlar. Emniyet istihbaratı gizli bir rapor hazırlamış. Özetle; ‘Hala Ordu’da Hizmet Hareketi'nden subaylar varmış! Bunlar deşifre edilip tasfiye edilince ancak darbe ihtimali ortadan kalkarmış!’
15 Temmuz bir kurguydu! Asıl darbe askere vuruldu. Binlerce subayı bir gecede tasfiye ettiler. Listeler önceden hazırlanmıştı.
Tıpkı 27 Mayıs gibi.
1960 darbesi, ordunun dengelerini ve genetiğini değiştirirdi. Darbeden sonra Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un da aralarında bulunduğu 7 bin 200 asker emekliye sevk edildi. Erdelhun Yassıada’da yargılandı. Generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 75’i, yarbayların yüzde 50’si, ve binbaşıların yüzde 30’unun TSK ile ilişiği kesildi.
Bu kadar subayın ortak özelliği neydi?
Darbeye karşı, demokrat ve iyi eğitimli subaylar olmalarıydı. Rüştü Erdelhun, 6 dil biliyordu. Nuri Yamut Paşa, İstiklal savaşı gazisiydi.
Nitekim tasfiyelerin arkasından Talat Aydemir’in darbe teşebbüsleri, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri geldi. Her darbede TSK’daki darbe karşıtları da ordudan temizlendi.
15 Temmuz, 27 Mayıs’ın bir devamıdır. Ordu’daki demokrat subaylar yine tasfiye ediliyor. Darbeci subayların önü açılıyor.
Cumhuriyet’e verilen raporla, bu gerçek kamufle edilmeye çalışılıyor...
[Ali Emir Pakkan] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
15 Temmuz bir kurguydu! Asıl darbe askere vuruldu. Binlerce subayı bir gecede tasfiye ettiler. Listeler önceden hazırlanmıştı.
Tıpkı 27 Mayıs gibi.
1960 darbesi, ordunun dengelerini ve genetiğini değiştirirdi. Darbeden sonra Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un da aralarında bulunduğu 7 bin 200 asker emekliye sevk edildi. Erdelhun Yassıada’da yargılandı. Generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 75’i, yarbayların yüzde 50’si, ve binbaşıların yüzde 30’unun TSK ile ilişiği kesildi.
Bu kadar subayın ortak özelliği neydi?
Darbeye karşı, demokrat ve iyi eğitimli subaylar olmalarıydı. Rüştü Erdelhun, 6 dil biliyordu. Nuri Yamut Paşa, İstiklal savaşı gazisiydi.
Nitekim tasfiyelerin arkasından Talat Aydemir’in darbe teşebbüsleri, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri geldi. Her darbede TSK’daki darbe karşıtları da ordudan temizlendi.
15 Temmuz, 27 Mayıs’ın bir devamıdır. Ordu’daki demokrat subaylar yine tasfiye ediliyor. Darbeci subayların önü açılıyor.
Cumhuriyet’e verilen raporla, bu gerçek kamufle edilmeye çalışılıyor...
[Ali Emir Pakkan] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Kur'an Ayı Ramazan [Prof. Dr. Suat Yıldırım]
Ramazan, Kur'ân-ı Kerim'in yüce âlemden beşeriyet ufkuna indiği kutlu zamandır. Kur'ân, dünyâ semâsına böyle bir Ramazan ayında doğmuştu. Karanlıklar içinde yolunu kaybetmiş, istikbalinden ümidsiz insanlığın yolunu aydınlatan, ona dünyâda olduğu kadar ebediyet âleminde de kurtuluş ve mutluluk haberi getiren en büyük müjde odur. Kur'ân müjdesinin tazeliğini korumak, insanların ondan alacakları feyzi artırmak için, bu fermanın insanlığı şereflendirdiği Kadir gecesini bulup ihya etmeyi Kerim Mevlâmız, "Bin aydan daha hayırlı, daha verimli bereketli bir zaman dilimi" kılmıştır. Bire bin mahsul veren senelik bir bayram yapmıştır. Ebedî hayatı kazanmak yükümlülüğü ile dünyâya gönderilen ömür sermayesi mahdut, üstelik israfı ve gafleti çok insana, seksen küsur yıllık hep mükâfat ve kârla dolu bir ömrü kazandıran bir gece, ne büyük imkân, ne muazzam bir lütuftur! Bu emsalsiz lütuf, ancak o, Ekremu'l-ekremîn'in tükenmez ihsanından kaynaklanabilir. Bu bağış sebepsiz olmayıp, elbette dikkatlerimizi çektiği önemli bir husus bulunmaktadır. O da Kur'ân'ın ehemmiyetini hatırlatmaktır.
Evet, bu teşvik, Kur'ân'ı gündemde tutmak hikmetine râcidir.
Peki, Kur'ân niçin bu kadar ehemmiyetlidir? Çünkü Kur'ân Rabbü'l-âlemîn sıfatıyla Allah'ın, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa yönelttiği ezelî hitabıdır talimatlarını ihtiva eden fermanıdır. Büyük kainat kitabının beşer anlayışına yapılmış olan ezelî bir tercümesidir. Kâinattaki varlıkların mânâlarını ve gâyelerini doğru şekilde anlatan bir rehberdir. Gözle gördüğümüz bu şehadet âleminde, görünmeyen yüce gayb âleminin lisanıdır, beyanıdır. Uhrevî âlemlerin mukaddes haritası, maketidir. Bütün insanlığın her türlü mânevî ihtiyacına merci olacak nitelikte ve birçok kitabı çekirdek gibi ihtiva edecek özellikte mukaddes bir kütüphane durumundadır. Bu dünyâ muazzam bir makina tarzında düşünülecek olursa, Kur'ân onun kullanma kılavuzu, kataloğudur. Kur'ân kılavuzu olmadan, insanın ârızasız şekilde çalışması mümkün değildir. Böyle mükemmel bir makina imâl eden müessese, onu katalogsuz bırakmayacağı gibi, o kataloğa göre çalıştıracak uzmansız da bırakmayacaktır. Aynen bunun gibi, dünyâyı yaratan Rabbimiz kılavuz olarak semavî kitaplar ile insanlığı eğitmek ve yetiştirmek üzere peygamberleri göndermiştir. İnsanlık, tekâmül seyri içinde, tek bir dersi dinleyecek seviyeye gelince, mahdut mekânları aydınlatan yıldızlardan sonra, mutlak risalet güneşini izhâr etmiştir. Bu güneş doğalı beri, ondan feyz alan milyonlarca insan, örnek hayatlarıyla, mükemmel ahlâklarıyla beşeriyete fazilet nümunesi olmuşlardır. Bu irşâd devam etmektedir de.
Fakat unutkan, tembel ve nankör olan insanlar, zamanın geçmesiyle, büyük nimet olan bu Kur'ân nimetinin kıymetini unutabilecekleri için, büyük bir teşvikle onlara hatırlatmak, zihinlerinde canlı tutmak ihtiyacı vardır. İnsan rûhunun gıdası olan Kur'ân'da esasen mevcut bulunan turfanda olma özelliğini insanların bilmeleri, kendileri için önemlidir. Zirâ insana hayat veren prensiplerin menbaı odur. Kur'ân-ı Kerim'i hep turfanda "haddan tarıyyen" olarak nitelendiren hadis-i şerif, bu noktaya işaret etmektedir (İmam Ahmed, Müsned, I,7; İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 11).
Kur'ân-ı Kerim'in bir nüzûlü vardır, bir de tenezzülatı vardır. Nüzûlü, o Furkan'ın beşeriyyet ufkunda ilk zuhurudur. Tenezzülatı ise, bazı zatların dediği gibi, okuyanın diri ve uyanık olarak okuduğu her defasında Kur'ân semâsından onun kalbine ve aklına inen yeni mânâlar, yeni tecellîler ve irşadlardır. Evet, Kur'ân vahy ile nazil olduğu gibi onun mânâları da vahy sırrına mazhar olarak iner, yani Allah Tealanın ilham etmesiyle insan anlayıp özümsemeye muvaffak olur. Onu layıkıyla anlamak için, insanın, kendisini Kur'ân'a vermesi, Kur'ân'ın Sahibine yönelmesi lazımdır. Yoksa, yeryüzünde büyüklük taslayan, Kur'ân karşısında müstağni davranan mağrurların, onunla irtibatları "se-asrifu" bıçağıyla kesilir: "Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım (onları anlayamayacaklar)" (A'raf, 146). Kur'ân'la konuşan, onunla hitab eden Rahman'ı gözetmeyen, O'na yaklaşma gayreti içinde olmayanlar, haliyle, O'nun ikramlarından yararlanamazlar.
Her mevsim, Kur'ân mevsimidir. Kâinatın kalbi olan Kur'ân, her an kan verir müminlere, âb-ı hayatla sular. Kâinat kitabının mânâlarının açıklayıcısı, müfessiri olarak devamlı surette mü'minleri eğitir, onlara rehberlik eder. Ama Ramazan'da Kur'ân'ın müslümanların hayatını şenlendirmesi, daha muazzam boyutlara ulaşır. İmdi, dalbastı kiraz misâli dünyâlar dolusu ikramlarıyla hayatımızı şereflendiren bu Sultanı karşılamak için bir hazırlık gerekmez mi? Evet, gönül misafirhanemizi, Rahman'ın misafirhanesi olan gönlümüzü kirlerden, süprüntülerden, şehevî isteklerden, hasis menfaatlerden temizlemeye çalışmalıyız. Tâ ki, Kur'ân'ın Sultanı teşrif etsin, nûriyle kalbimizi aydınlatıp basiretimizi açsın, gül kokusuyla bizi ta'tir etsin.
İşte Ramazan orucu, bu tahliye, yani temizleme işini temin eder. Kur'ân'ı karşılama hazırlığına girmiş olur insan. Ramazan'ın, Kur'ân'ın nüzûlü ile ilgili hikmetlerinden biri şudur: Kur'ân-ı Hakîm, Ramazan ayında indirildiğinden, onun nüzûl zamanını yeniden yaşamaya çalışarak, o semavî hitabı güzelce karşılamak için, süflî ihtiyaçlardan, malâyani şeylerden sıyrılıp meleklik vasfı kazanmaya, onlara benzemeye çalışmak gerekir. Ve bir anlamda Kur'ân-ı Kerim'i, yeni nazil olmuşçasına okumak veya dinlemek gerekir. O hitapları, Resul-i Ekrem aleyhi's-selamdan işitiyor gibi dinlemek, Hz. Cebrail (as)'dan, hatta Kur'ân'la hitab buyuran Rabbül-âlemîn'den işitiyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olup, kendisi tercümanlık ederek başkalarına da dinletmek, böylece Kur'ân'ın indirilmesinin hikmetini, bir dereceye kadar göstermeye çalışmak gerekir. (B. Saîd Nursî, Mektûbat, s. 413).
"Yeryüzü bana mescid kılındı" hadis-i şerifinin hakikati, Ramazan-ı şerifte daha bir şa'şaa ile zuhur eder. İslâm âlemi bir cami hükmüne geçer. Milyonlarca hafızlar, Kur'ân okuyanlar, o caminin her köşesinden, gökten gelen o semâvî hitabı, yeryüzü ahalisine duyururlar.
Kur'ân-ı Kerim okumanın, "güzellik ve temizlik" anlamına gelen vuzû (abdest) suyu ile kirlerden, günâhlardan arınmak, temiz bir mâhiyette bulunup kıbleye dönmek, saygı ile oturup mümkünse diz çökmek, aklın telaşsız olduğu bir durumda okumak gibi adaplarından başka tedebbür, tefekkür ve tebettül (başka her şeyden kesilip Rabbi ile olmak) şartı da vardır.
Kur'ân okuyacak kimsenin, yaptığı öbür hazırlıklardan sonra, artık huzura kabul saati gelmiştir. O kabul vakti, insanın en uyanık, en duyarlı olması gereken vaktidir. Rabb'ine münacaat edip, O'nunla konuştuğunu bir an bile unutmamalıdır. Kur'ân'ın "sen" diye hitabettiği: "şöyle yap", "uyar", "infak et", "ihsan et" gibi ikinci şahıs buyrukları başta olarak diğer bütün hitaplarından, esas itibariyle kendisine hitab edildiğini bilecek, onların arasında kendisine verilen işaretleri bulacaktır. O buyrukların ilkin, kendisine yöneltildiğini düşünecektir. Sanki yeryüzünde kendisinden başka bu talimatlara muhatap yokmuş gibi, kendi üzerine alacaktır. Mü'minin dinî şuuru bakımından önemi pek fazla olan bu işâretleri almak için, "tebettül et" yani "Başka her şeyden kesilip yalnız Rabbine yönel!" (Müzzemmil, 8) buyruğuna uymak kâfidir. Meselâ, bu şuur ve hassasiyetle: "Ey örtülerine bürünen! Ayağa kalk ve (insanları) uyar!" (Müddessir, 1-2) hitabını okurken, onun ilk muhatabının Resulullah aleyhisselâm olduğunu bilmekle beraber, kendi hissesini de almaya çalışacaktır:
"Ey rahatlık ve konfor örtülerine bürünen!" "Ey mal toplamak derdiyle meşgul olup Allah'ın dinini, güzel yolunu tanıtmayı ihmal eden!" "Ey şöhret afetine müptela olan!" Cüceler ülkesine esir düşen kahraman, ayağının altında karıncalar gibi dolaşan o cücelerin kendisini bağladıkları ipince iplerle yerinden kıpırdayamaz oldu. Sen de önemsemediğin ve fakat birbirine eklenip duran yüzlerce tûl-i emel alâkalarıyla dünyâya kazık çaktığını sanıyorsun. Halbuki ömrün su gibi akıyor, alâka duyduğun şeyler seni bırakmaya hazırlanıyor. İlk bakışta görünmeyen fakat gerçekte var olan o bağlardan kurtulmanın yolunu ara, yırt o perdeleri, aç o iç içe zindan kapılarını, çık açık havaya! Allah'a bağlan, kullara kulluktan, maddeye, konfora, fâniye bel bağlamaktan kurtul! Üstüne saçılmış ölü toprağını silkele artık! Hakikata uyandığında nasıl olacaksan, şimdiden Öyle ol!
"Kasdım budur: Şehre varam
Feryad-ü figan koparam!"
diyen veli şâirimizin yolunu tut! Zirâ dünyâdan gittikten sonra, artık tekrar gelip de ona göre hareket etme imkânı yoktur. Bir Hak dostu, vefatından sonra, mânâ âleminde, bir arkadaşına göründüğünde, onun dünyâya dönme arzusu içinde olduğunu müşahede edince hayretle sorar: "Nasıl olur, dünyâya dönmek mi istiyorsun? O da şöyle cevap verir: "Evet, dünyâya dönmek istiyorum. Asamı elime alarak, ev ev dolaşmak, kapıları kırarcasına dövüp: "Biliyor musunuz ne fırsatları kaçırdığınızı neler kaybettiğinizi?" demek için, dünyâya dönmek istiyorum. Öyleyse, at bu örtüleri üstünden, Hakkâ, hakikata hizmet için kollan sıvama zamanı çoktan geldi ve geçmek üzere." İşte, mezkûr âyeti okuyan mü'min, üzerinde düşününce, bu kabil işaretler alacaktır. Hakkı tebliğ etme ve gayret göstermede, yeniden kuvvet kazanacaktır.
Müslüman, Kur'ân'ı okurken meleklerle ünsiyet bulup onlarla selâmlaşacak, onların duâlarının kendisiyle beraber olduğunu düşünecektir. Tevhid tarihindeki selefleri olan o salih insanlarla hemhal olacak, insanlığın yıldızları olan Enbiyaya (aleyhimüs selâm) arkadaş olacaktır. Meselâ Hz. Yusuf (as) ile: En yakınlarından gördüğü hıyanete katlanmayı, kuyuya atılarak yalnız Allah'tan medet ummayı, pek güzel, zengin ve nüfuzlu bir kadından gelen ve dünyâ ehlince çok cazip olan teklifi reddedip Allah'a sığınmayı, Rabbinin rızası uğrunda zindana girip orayı medrese-i Yûsufiye'ye (Yusuf Eğitim Tesisine) çevirmeyi, işini en iyi ve muhkem yapmayı öğrenmeyi, şefkatli davranarak insanların gönüllerini kazanmayı ve bu nevi maharetlerim de hakikati tebliğe vasıta kılmayı, sabır gösterme ve takvadan ayrılmama şartıyla iyilerin ecrinin zayi edilmeyeceğini, yani onların mutlaka muvaffak olacaklarını, akıbette hakkın üstün geleceğini... Öğrenecektir. Hülasa, hayat yolunda ilerlerken nebîler, sıddîkler, şehîtler ve sâlihlerin meş'aleler halinde o yolun karanlıklarını dağıttıklarını görerek onların peşinden giden nurlu kafileye katılacak, onlarla arkadaşlık edecektir.
Kur'ân'ın esas muhatabının kendisi olduğunu bilen, onu bu şuurla okuyan mü'min, onun hayat veren nefesiyle, şifâlı eliyle kendisini tedâvi ettiğini hissedecek, gönlünün kirlerden arınmasını farkedecek, tertemiz, mis gibi kokan bir vaziyete gelmenin saadetini yaşayacaktır. Hamlıklarının giderildiğini, katılıkların yumuşadığını anlayıp içinde tatlı, ılık esintiler hissedecektir. Başını alıp gitmekten, Rabb'ini unutup da Allah'ın da kendi durumunu kendisine unutturduğu kimse olmaktan, mayasını, aslını unutup kendisini temize çıkarmaktan, hep kendisini haklı görmekten kurtulacaktır. Hülasa: Eşyâyı yerli yerine oturtacaktır; zaman, mekân, dünyâ, ahiret, eş, iş, evlat, arkadaş, mal, mülk... her birine layık olduğu yeri vermesini öğrenecektir.
İnsanlık, Kur'ân'ın bu hidayetine pek muhtaç. Biz, ona inanan, inandığını söyleyen müslümanlar da ona çok muhtacız. Bu hidayet daha büyük bir zuhurla gelsin de eşyanın hakikatini bir kere daha olduğu gibi göstersin, her şeyi yerli yerine koymayı yeniden öğretsin, neyi ve kimi seveceğimizi, neye ve kime buğzedeceğimizi bildirsin, felaketlerimize son versin.
Yenilenen Kur'ân mevsimlerinden birine daha girdiğimiz, bu bahar esintilerinin tatlı okşamalarını hissettiğimiz şu günlerde, Kur'ân'ın hatmi esnasında yapılması müstehab olan şu duayı yaparak o sultanı istikbal etmeye hazırlanalım: "Ya Rabbî, Kur'ân'ı gönüllerimizin baharı, gözlerimizin nuru, hüzünlerimizin cilası (gecelerimizin sabahı) kıl."
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
Evet, bu teşvik, Kur'ân'ı gündemde tutmak hikmetine râcidir.
Peki, Kur'ân niçin bu kadar ehemmiyetlidir? Çünkü Kur'ân Rabbü'l-âlemîn sıfatıyla Allah'ın, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa yönelttiği ezelî hitabıdır talimatlarını ihtiva eden fermanıdır. Büyük kainat kitabının beşer anlayışına yapılmış olan ezelî bir tercümesidir. Kâinattaki varlıkların mânâlarını ve gâyelerini doğru şekilde anlatan bir rehberdir. Gözle gördüğümüz bu şehadet âleminde, görünmeyen yüce gayb âleminin lisanıdır, beyanıdır. Uhrevî âlemlerin mukaddes haritası, maketidir. Bütün insanlığın her türlü mânevî ihtiyacına merci olacak nitelikte ve birçok kitabı çekirdek gibi ihtiva edecek özellikte mukaddes bir kütüphane durumundadır. Bu dünyâ muazzam bir makina tarzında düşünülecek olursa, Kur'ân onun kullanma kılavuzu, kataloğudur. Kur'ân kılavuzu olmadan, insanın ârızasız şekilde çalışması mümkün değildir. Böyle mükemmel bir makina imâl eden müessese, onu katalogsuz bırakmayacağı gibi, o kataloğa göre çalıştıracak uzmansız da bırakmayacaktır. Aynen bunun gibi, dünyâyı yaratan Rabbimiz kılavuz olarak semavî kitaplar ile insanlığı eğitmek ve yetiştirmek üzere peygamberleri göndermiştir. İnsanlık, tekâmül seyri içinde, tek bir dersi dinleyecek seviyeye gelince, mahdut mekânları aydınlatan yıldızlardan sonra, mutlak risalet güneşini izhâr etmiştir. Bu güneş doğalı beri, ondan feyz alan milyonlarca insan, örnek hayatlarıyla, mükemmel ahlâklarıyla beşeriyete fazilet nümunesi olmuşlardır. Bu irşâd devam etmektedir de.
Fakat unutkan, tembel ve nankör olan insanlar, zamanın geçmesiyle, büyük nimet olan bu Kur'ân nimetinin kıymetini unutabilecekleri için, büyük bir teşvikle onlara hatırlatmak, zihinlerinde canlı tutmak ihtiyacı vardır. İnsan rûhunun gıdası olan Kur'ân'da esasen mevcut bulunan turfanda olma özelliğini insanların bilmeleri, kendileri için önemlidir. Zirâ insana hayat veren prensiplerin menbaı odur. Kur'ân-ı Kerim'i hep turfanda "haddan tarıyyen" olarak nitelendiren hadis-i şerif, bu noktaya işaret etmektedir (İmam Ahmed, Müsned, I,7; İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 11).
Kur'ân-ı Kerim'in bir nüzûlü vardır, bir de tenezzülatı vardır. Nüzûlü, o Furkan'ın beşeriyyet ufkunda ilk zuhurudur. Tenezzülatı ise, bazı zatların dediği gibi, okuyanın diri ve uyanık olarak okuduğu her defasında Kur'ân semâsından onun kalbine ve aklına inen yeni mânâlar, yeni tecellîler ve irşadlardır. Evet, Kur'ân vahy ile nazil olduğu gibi onun mânâları da vahy sırrına mazhar olarak iner, yani Allah Tealanın ilham etmesiyle insan anlayıp özümsemeye muvaffak olur. Onu layıkıyla anlamak için, insanın, kendisini Kur'ân'a vermesi, Kur'ân'ın Sahibine yönelmesi lazımdır. Yoksa, yeryüzünde büyüklük taslayan, Kur'ân karşısında müstağni davranan mağrurların, onunla irtibatları "se-asrifu" bıçağıyla kesilir: "Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım (onları anlayamayacaklar)" (A'raf, 146). Kur'ân'la konuşan, onunla hitab eden Rahman'ı gözetmeyen, O'na yaklaşma gayreti içinde olmayanlar, haliyle, O'nun ikramlarından yararlanamazlar.
Her mevsim, Kur'ân mevsimidir. Kâinatın kalbi olan Kur'ân, her an kan verir müminlere, âb-ı hayatla sular. Kâinat kitabının mânâlarının açıklayıcısı, müfessiri olarak devamlı surette mü'minleri eğitir, onlara rehberlik eder. Ama Ramazan'da Kur'ân'ın müslümanların hayatını şenlendirmesi, daha muazzam boyutlara ulaşır. İmdi, dalbastı kiraz misâli dünyâlar dolusu ikramlarıyla hayatımızı şereflendiren bu Sultanı karşılamak için bir hazırlık gerekmez mi? Evet, gönül misafirhanemizi, Rahman'ın misafirhanesi olan gönlümüzü kirlerden, süprüntülerden, şehevî isteklerden, hasis menfaatlerden temizlemeye çalışmalıyız. Tâ ki, Kur'ân'ın Sultanı teşrif etsin, nûriyle kalbimizi aydınlatıp basiretimizi açsın, gül kokusuyla bizi ta'tir etsin.
İşte Ramazan orucu, bu tahliye, yani temizleme işini temin eder. Kur'ân'ı karşılama hazırlığına girmiş olur insan. Ramazan'ın, Kur'ân'ın nüzûlü ile ilgili hikmetlerinden biri şudur: Kur'ân-ı Hakîm, Ramazan ayında indirildiğinden, onun nüzûl zamanını yeniden yaşamaya çalışarak, o semavî hitabı güzelce karşılamak için, süflî ihtiyaçlardan, malâyani şeylerden sıyrılıp meleklik vasfı kazanmaya, onlara benzemeye çalışmak gerekir. Ve bir anlamda Kur'ân-ı Kerim'i, yeni nazil olmuşçasına okumak veya dinlemek gerekir. O hitapları, Resul-i Ekrem aleyhi's-selamdan işitiyor gibi dinlemek, Hz. Cebrail (as)'dan, hatta Kur'ân'la hitab buyuran Rabbül-âlemîn'den işitiyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olup, kendisi tercümanlık ederek başkalarına da dinletmek, böylece Kur'ân'ın indirilmesinin hikmetini, bir dereceye kadar göstermeye çalışmak gerekir. (B. Saîd Nursî, Mektûbat, s. 413).
"Yeryüzü bana mescid kılındı" hadis-i şerifinin hakikati, Ramazan-ı şerifte daha bir şa'şaa ile zuhur eder. İslâm âlemi bir cami hükmüne geçer. Milyonlarca hafızlar, Kur'ân okuyanlar, o caminin her köşesinden, gökten gelen o semâvî hitabı, yeryüzü ahalisine duyururlar.
Kur'ân-ı Kerim okumanın, "güzellik ve temizlik" anlamına gelen vuzû (abdest) suyu ile kirlerden, günâhlardan arınmak, temiz bir mâhiyette bulunup kıbleye dönmek, saygı ile oturup mümkünse diz çökmek, aklın telaşsız olduğu bir durumda okumak gibi adaplarından başka tedebbür, tefekkür ve tebettül (başka her şeyden kesilip Rabbi ile olmak) şartı da vardır.
Kur'ân okuyacak kimsenin, yaptığı öbür hazırlıklardan sonra, artık huzura kabul saati gelmiştir. O kabul vakti, insanın en uyanık, en duyarlı olması gereken vaktidir. Rabb'ine münacaat edip, O'nunla konuştuğunu bir an bile unutmamalıdır. Kur'ân'ın "sen" diye hitabettiği: "şöyle yap", "uyar", "infak et", "ihsan et" gibi ikinci şahıs buyrukları başta olarak diğer bütün hitaplarından, esas itibariyle kendisine hitab edildiğini bilecek, onların arasında kendisine verilen işaretleri bulacaktır. O buyrukların ilkin, kendisine yöneltildiğini düşünecektir. Sanki yeryüzünde kendisinden başka bu talimatlara muhatap yokmuş gibi, kendi üzerine alacaktır. Mü'minin dinî şuuru bakımından önemi pek fazla olan bu işâretleri almak için, "tebettül et" yani "Başka her şeyden kesilip yalnız Rabbine yönel!" (Müzzemmil, 8) buyruğuna uymak kâfidir. Meselâ, bu şuur ve hassasiyetle: "Ey örtülerine bürünen! Ayağa kalk ve (insanları) uyar!" (Müddessir, 1-2) hitabını okurken, onun ilk muhatabının Resulullah aleyhisselâm olduğunu bilmekle beraber, kendi hissesini de almaya çalışacaktır:
"Ey rahatlık ve konfor örtülerine bürünen!" "Ey mal toplamak derdiyle meşgul olup Allah'ın dinini, güzel yolunu tanıtmayı ihmal eden!" "Ey şöhret afetine müptela olan!" Cüceler ülkesine esir düşen kahraman, ayağının altında karıncalar gibi dolaşan o cücelerin kendisini bağladıkları ipince iplerle yerinden kıpırdayamaz oldu. Sen de önemsemediğin ve fakat birbirine eklenip duran yüzlerce tûl-i emel alâkalarıyla dünyâya kazık çaktığını sanıyorsun. Halbuki ömrün su gibi akıyor, alâka duyduğun şeyler seni bırakmaya hazırlanıyor. İlk bakışta görünmeyen fakat gerçekte var olan o bağlardan kurtulmanın yolunu ara, yırt o perdeleri, aç o iç içe zindan kapılarını, çık açık havaya! Allah'a bağlan, kullara kulluktan, maddeye, konfora, fâniye bel bağlamaktan kurtul! Üstüne saçılmış ölü toprağını silkele artık! Hakikata uyandığında nasıl olacaksan, şimdiden Öyle ol!
"Kasdım budur: Şehre varam
Feryad-ü figan koparam!"
diyen veli şâirimizin yolunu tut! Zirâ dünyâdan gittikten sonra, artık tekrar gelip de ona göre hareket etme imkânı yoktur. Bir Hak dostu, vefatından sonra, mânâ âleminde, bir arkadaşına göründüğünde, onun dünyâya dönme arzusu içinde olduğunu müşahede edince hayretle sorar: "Nasıl olur, dünyâya dönmek mi istiyorsun? O da şöyle cevap verir: "Evet, dünyâya dönmek istiyorum. Asamı elime alarak, ev ev dolaşmak, kapıları kırarcasına dövüp: "Biliyor musunuz ne fırsatları kaçırdığınızı neler kaybettiğinizi?" demek için, dünyâya dönmek istiyorum. Öyleyse, at bu örtüleri üstünden, Hakkâ, hakikata hizmet için kollan sıvama zamanı çoktan geldi ve geçmek üzere." İşte, mezkûr âyeti okuyan mü'min, üzerinde düşününce, bu kabil işaretler alacaktır. Hakkı tebliğ etme ve gayret göstermede, yeniden kuvvet kazanacaktır.
Müslüman, Kur'ân'ı okurken meleklerle ünsiyet bulup onlarla selâmlaşacak, onların duâlarının kendisiyle beraber olduğunu düşünecektir. Tevhid tarihindeki selefleri olan o salih insanlarla hemhal olacak, insanlığın yıldızları olan Enbiyaya (aleyhimüs selâm) arkadaş olacaktır. Meselâ Hz. Yusuf (as) ile: En yakınlarından gördüğü hıyanete katlanmayı, kuyuya atılarak yalnız Allah'tan medet ummayı, pek güzel, zengin ve nüfuzlu bir kadından gelen ve dünyâ ehlince çok cazip olan teklifi reddedip Allah'a sığınmayı, Rabbinin rızası uğrunda zindana girip orayı medrese-i Yûsufiye'ye (Yusuf Eğitim Tesisine) çevirmeyi, işini en iyi ve muhkem yapmayı öğrenmeyi, şefkatli davranarak insanların gönüllerini kazanmayı ve bu nevi maharetlerim de hakikati tebliğe vasıta kılmayı, sabır gösterme ve takvadan ayrılmama şartıyla iyilerin ecrinin zayi edilmeyeceğini, yani onların mutlaka muvaffak olacaklarını, akıbette hakkın üstün geleceğini... Öğrenecektir. Hülasa, hayat yolunda ilerlerken nebîler, sıddîkler, şehîtler ve sâlihlerin meş'aleler halinde o yolun karanlıklarını dağıttıklarını görerek onların peşinden giden nurlu kafileye katılacak, onlarla arkadaşlık edecektir.
Kur'ân'ın esas muhatabının kendisi olduğunu bilen, onu bu şuurla okuyan mü'min, onun hayat veren nefesiyle, şifâlı eliyle kendisini tedâvi ettiğini hissedecek, gönlünün kirlerden arınmasını farkedecek, tertemiz, mis gibi kokan bir vaziyete gelmenin saadetini yaşayacaktır. Hamlıklarının giderildiğini, katılıkların yumuşadığını anlayıp içinde tatlı, ılık esintiler hissedecektir. Başını alıp gitmekten, Rabb'ini unutup da Allah'ın da kendi durumunu kendisine unutturduğu kimse olmaktan, mayasını, aslını unutup kendisini temize çıkarmaktan, hep kendisini haklı görmekten kurtulacaktır. Hülasa: Eşyâyı yerli yerine oturtacaktır; zaman, mekân, dünyâ, ahiret, eş, iş, evlat, arkadaş, mal, mülk... her birine layık olduğu yeri vermesini öğrenecektir.
İnsanlık, Kur'ân'ın bu hidayetine pek muhtaç. Biz, ona inanan, inandığını söyleyen müslümanlar da ona çok muhtacız. Bu hidayet daha büyük bir zuhurla gelsin de eşyanın hakikatini bir kere daha olduğu gibi göstersin, her şeyi yerli yerine koymayı yeniden öğretsin, neyi ve kimi seveceğimizi, neye ve kime buğzedeceğimizi bildirsin, felaketlerimize son versin.
Yenilenen Kur'ân mevsimlerinden birine daha girdiğimiz, bu bahar esintilerinin tatlı okşamalarını hissettiğimiz şu günlerde, Kur'ân'ın hatmi esnasında yapılması müstehab olan şu duayı yaparak o sultanı istikbal etmeye hazırlanalım: "Ya Rabbî, Kur'ân'ı gönüllerimizin baharı, gözlerimizin nuru, hüzünlerimizin cilası (gecelerimizin sabahı) kıl."
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Suat Yıldırım
Masada ne var? [Kadir Gürcan]
Türkiye'deki gelişmeleri takip ederken, bir an için, maç amigoları ya da holigan çılgınları tarafından idare ediliyor korkusuna kapıldım. Milli maçlardaki gürültü ve şamatanın aynısı, iktidar ve Saray'ın icraatlarında duyuluyor. Tek oyuncularının ayağına hasbelkader bir top gelince tribünler yıkılıyor.
Halbuki, Saray ve iktidarın hali Türk Milli Takımı'nın kopyası. Lig maçlarındaki performansı dünya karmalarına taşıyınca, maç sonrasında takımı sahalardan spatula ile sıyırmanız gerekiyor. Alışık olmadıkları havalarda ya zatürre ya da alerji oluyorlar.
Ta başından beri, Venezüella meselesinde sahaya çakılan zavallıların, bir sonraki adımları takip etmek için başlarını kaldırmaya dermanları kalmadı. Tribünlerdeki karmaşadan kimi destekledikleri de belli değil. Madura'nın arkasında mı duruyorlar yoksa, Saray'ın yanlışını örtbas etmek için tempo mu tutuyorlar anlamak zor. Venezüella halkının kurtulmak için uğraştığı despot Madura'nın bu ucuz tezahüratlardan daha fazla yardıma ihtiyacı var. Madura uçurumdan aşağı yuvarlanırken, kendisini için çemberin her gün biraz daha daraldığının farkında.
Madem bir kaç ayda, koyu bir Madurocu oldunuz, o zaman ne kadar ciddi taraftar olduğunuzu ispatlamanın tam zamanı. Mesela, olur da Maduro ülkesini terk etmek zorunda kalırsa, Türkiye kendisine sığınma hakkı verir mi? Hadi, yiğitlik yerde kalmasın diye böyle bir jest yaptı. Ya sonrasında? Venezüella, Maduro'nun işlediği suçlardan yargılamak için kanuni yollardan iadesini istediğinde aynı duruşu sergiler mi? Venezüella'ya (Muhtemel yeni liderine), dayılandınız. Ya, Amerika aynı talepte bulunursa ne yapacaksınız? Bizden söylemesi, Türkiye'nin, destekledi muhalif lider ve gurupları, değişik menfaatler karşılığında teslim etme gibi çok kötü bir devlet işleyişi var. Uluslararası ticari ahlakları bu. Şahsi alınganlık gösterip üzerinize alınmayın! Bu sadece ticari bir alış-veriş.
Neyin blöf neyin gerçek bir strateji olduğunu anlamanın, şanstan başka şartları da var; masadaki oyuncuları tanımak. Maalesef, Türk Siyaseti'nin kendi ezberlerini tekrarın ötesinde yapabileceği hiç bir şey yok. Amerika-Venezüella sürtüşmesinde, masada kimlerin olduğunu bilmeden, Maduro'nun omuzbaşından, oyuna katkıda bulunmaya çalışınca, gülünç olmanız kaçınılmazdı. Bu yüzden, Venezüella'daki darbe girişiminde, “Maduro, arkandayız!” tezahüratı komik oldu. Holiganların çoşturmasında bir problem yok da, asıl mesele Maduro'nun durumunda.
Türkiye'nin dış siyasette hiç bir sürpriz çıkışı yok. Arkasında durduğu bütün siyasi lider ve oluşumlar kaybetti. Kazanan hiç yok. Yani İktidar ve Saray'ın bütün öngörüleri, argo bir tabirle çuvalladı. Uzaktan başlayalım. Filistin'de destekledikleri liderler terörden aranıyor. Mısır'da Mursi, hapiste. İhvan-ı müslimin'in ABD terör listesine girmesi an meselesi. Suriye'de Beşşar Esed muhaliflerine verilen destek bitti ve Türkiye ile ilişkinin bedeli ülkeye beş milyon insanın ülkesinden kaçmasına mal oldu. Kaşıkçı Cinayeti'ni siyasi bir başarıya çevirmek için, Suud Ailesi'ne düşman olmak için her şeyi yaptılar, hadiseden zararlı çıkan sadece Türkiye oldu. Cinayet üzerinden bir anda “Barış Güvercini!” oluvereceklerdi, kimse yemedi. Bu yıl da, Nobel Barış Ödülü'ne adaylık suya düştü.
Dünya ülkelerinin, çok fazla bir şey yapmasına gerek yok! Hiç düşünmeden, Türkiye'nin tercihlerinin aksini yapmaları durumunda, başarı yüzde yüz. Amerika ile kriz başladığında, Maduro biraz şanslıydı ancak, şu an Türkiye arkasındaysa, kaybetmesine kesin gözüyle bakabiliriz.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Venezüella'da yaşanan hareketlilikten sonra, askeri müdahale de dahil, diğer bütün seçeneklerin masada durduğunu söyledi. Krizin ilk başladığı günlerde, Maduro'ya teklif ettikleri, seçimlerin tekrar edilmesi seçeneği artık yok. Ülkenin Dışişleri Bakanı, ABD'nin seyahat ambargosuna alındı. Amerika, diplomatik yolları kapatmış görünüyor. Bundan sonraki işleyişin zaman tayini, halkın direnç ve Maduro'nun dayanma gücüne kalıyor. Süre uzadıkça, açlık ve sefalet içinde olan Venezüella halkının her gün artan kızgınlığını da küçümsemeyin.
Geçtimiz hafta Türkiye'yi ilgilendiren bir kaç toplantı oldu. Bunlardan bir tanesinde, Türk Heyeti, elli senedir devam eden ve bu milenyumda da bir çözüm beklenmeyen Kıbrıs, Türk-Rum gerginliğinde toplantıyı terketmiş. İhtimal oradaki herkesin ödü patlamıştır(!). “Aman bu Türkler yine, Kıbrıs'ı fethetmesinler!” diye de yemeden içmeden kesilmiş de olabilirler. Saray'ın basın mensupları, birilerine kafa tutup, dayılanmayı, rajon kesmeyi kendi “Her şey Türkiye'den soruluyor, canım. Görüyorsunuz!” yağcılığında kullanıyorlar.
Diğer görüşme de Amerika ile Rusya arasındaydı ve konu Venezüella meselesiydi. Türkiye değil de, Saray ve İktidar Venezüella'yı romantik ve hissi bağlılık ile sahipleniyorlar. Ne var ki, ABD-Rusya görüşmesine davet edilmediler. “Maduro, arkandayız. Yürü kim tutar seni!” tribün holiganlığı bir işe yaramamış.
Amerika Dışişleri Bakanı'nın masasında duran, Venezülla hareket stratejisi, yavaş da olsa ilerliyor. Rusya'nın Maduro'ya olan desteğini çekmesi an meselesi. Bakalım Türkiye, Venezüella'nın despot liderine ne kadar sahip çıkabilecek?
Amerikalı Dışişleri çalışma masası üzerinde bir de Türkiye'yi ilgilendiren, S 400 ve F 35 dosyaları var. Merak bu ya, Kıbrıs Rus Kesimine dayılanan Türk Heyeti, aynı yüksek perdeden ABD'ye neden diş gösteremiyor olabilir? Eh, onun da cevabı bulunur, acele etmeyelim.
[Kadir Gürcan] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
Halbuki, Saray ve iktidarın hali Türk Milli Takımı'nın kopyası. Lig maçlarındaki performansı dünya karmalarına taşıyınca, maç sonrasında takımı sahalardan spatula ile sıyırmanız gerekiyor. Alışık olmadıkları havalarda ya zatürre ya da alerji oluyorlar.
Ta başından beri, Venezüella meselesinde sahaya çakılan zavallıların, bir sonraki adımları takip etmek için başlarını kaldırmaya dermanları kalmadı. Tribünlerdeki karmaşadan kimi destekledikleri de belli değil. Madura'nın arkasında mı duruyorlar yoksa, Saray'ın yanlışını örtbas etmek için tempo mu tutuyorlar anlamak zor. Venezüella halkının kurtulmak için uğraştığı despot Madura'nın bu ucuz tezahüratlardan daha fazla yardıma ihtiyacı var. Madura uçurumdan aşağı yuvarlanırken, kendisini için çemberin her gün biraz daha daraldığının farkında.
Madem bir kaç ayda, koyu bir Madurocu oldunuz, o zaman ne kadar ciddi taraftar olduğunuzu ispatlamanın tam zamanı. Mesela, olur da Maduro ülkesini terk etmek zorunda kalırsa, Türkiye kendisine sığınma hakkı verir mi? Hadi, yiğitlik yerde kalmasın diye böyle bir jest yaptı. Ya sonrasında? Venezüella, Maduro'nun işlediği suçlardan yargılamak için kanuni yollardan iadesini istediğinde aynı duruşu sergiler mi? Venezüella'ya (Muhtemel yeni liderine), dayılandınız. Ya, Amerika aynı talepte bulunursa ne yapacaksınız? Bizden söylemesi, Türkiye'nin, destekledi muhalif lider ve gurupları, değişik menfaatler karşılığında teslim etme gibi çok kötü bir devlet işleyişi var. Uluslararası ticari ahlakları bu. Şahsi alınganlık gösterip üzerinize alınmayın! Bu sadece ticari bir alış-veriş.
Neyin blöf neyin gerçek bir strateji olduğunu anlamanın, şanstan başka şartları da var; masadaki oyuncuları tanımak. Maalesef, Türk Siyaseti'nin kendi ezberlerini tekrarın ötesinde yapabileceği hiç bir şey yok. Amerika-Venezüella sürtüşmesinde, masada kimlerin olduğunu bilmeden, Maduro'nun omuzbaşından, oyuna katkıda bulunmaya çalışınca, gülünç olmanız kaçınılmazdı. Bu yüzden, Venezüella'daki darbe girişiminde, “Maduro, arkandayız!” tezahüratı komik oldu. Holiganların çoşturmasında bir problem yok da, asıl mesele Maduro'nun durumunda.
Türkiye'nin dış siyasette hiç bir sürpriz çıkışı yok. Arkasında durduğu bütün siyasi lider ve oluşumlar kaybetti. Kazanan hiç yok. Yani İktidar ve Saray'ın bütün öngörüleri, argo bir tabirle çuvalladı. Uzaktan başlayalım. Filistin'de destekledikleri liderler terörden aranıyor. Mısır'da Mursi, hapiste. İhvan-ı müslimin'in ABD terör listesine girmesi an meselesi. Suriye'de Beşşar Esed muhaliflerine verilen destek bitti ve Türkiye ile ilişkinin bedeli ülkeye beş milyon insanın ülkesinden kaçmasına mal oldu. Kaşıkçı Cinayeti'ni siyasi bir başarıya çevirmek için, Suud Ailesi'ne düşman olmak için her şeyi yaptılar, hadiseden zararlı çıkan sadece Türkiye oldu. Cinayet üzerinden bir anda “Barış Güvercini!” oluvereceklerdi, kimse yemedi. Bu yıl da, Nobel Barış Ödülü'ne adaylık suya düştü.
Dünya ülkelerinin, çok fazla bir şey yapmasına gerek yok! Hiç düşünmeden, Türkiye'nin tercihlerinin aksini yapmaları durumunda, başarı yüzde yüz. Amerika ile kriz başladığında, Maduro biraz şanslıydı ancak, şu an Türkiye arkasındaysa, kaybetmesine kesin gözüyle bakabiliriz.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Venezüella'da yaşanan hareketlilikten sonra, askeri müdahale de dahil, diğer bütün seçeneklerin masada durduğunu söyledi. Krizin ilk başladığı günlerde, Maduro'ya teklif ettikleri, seçimlerin tekrar edilmesi seçeneği artık yok. Ülkenin Dışişleri Bakanı, ABD'nin seyahat ambargosuna alındı. Amerika, diplomatik yolları kapatmış görünüyor. Bundan sonraki işleyişin zaman tayini, halkın direnç ve Maduro'nun dayanma gücüne kalıyor. Süre uzadıkça, açlık ve sefalet içinde olan Venezüella halkının her gün artan kızgınlığını da küçümsemeyin.
Geçtimiz hafta Türkiye'yi ilgilendiren bir kaç toplantı oldu. Bunlardan bir tanesinde, Türk Heyeti, elli senedir devam eden ve bu milenyumda da bir çözüm beklenmeyen Kıbrıs, Türk-Rum gerginliğinde toplantıyı terketmiş. İhtimal oradaki herkesin ödü patlamıştır(!). “Aman bu Türkler yine, Kıbrıs'ı fethetmesinler!” diye de yemeden içmeden kesilmiş de olabilirler. Saray'ın basın mensupları, birilerine kafa tutup, dayılanmayı, rajon kesmeyi kendi “Her şey Türkiye'den soruluyor, canım. Görüyorsunuz!” yağcılığında kullanıyorlar.
Diğer görüşme de Amerika ile Rusya arasındaydı ve konu Venezüella meselesiydi. Türkiye değil de, Saray ve İktidar Venezüella'yı romantik ve hissi bağlılık ile sahipleniyorlar. Ne var ki, ABD-Rusya görüşmesine davet edilmediler. “Maduro, arkandayız. Yürü kim tutar seni!” tribün holiganlığı bir işe yaramamış.
Amerika Dışişleri Bakanı'nın masasında duran, Venezülla hareket stratejisi, yavaş da olsa ilerliyor. Rusya'nın Maduro'ya olan desteğini çekmesi an meselesi. Bakalım Türkiye, Venezüella'nın despot liderine ne kadar sahip çıkabilecek?
Amerikalı Dışişleri çalışma masası üzerinde bir de Türkiye'yi ilgilendiren, S 400 ve F 35 dosyaları var. Merak bu ya, Kıbrıs Rus Kesimine dayılanan Türk Heyeti, aynı yüksek perdeden ABD'ye neden diş gösteremiyor olabilir? Eh, onun da cevabı bulunur, acele etmeyelim.
[Kadir Gürcan] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
Üstünde ne var, altında ne var? [Abdullah Aymaz]
Çocukluğumda anne annem Zehra Yaman, bana bir bardak su uzatarak: “Söyle bakalım, şu bir bardak suyun üstünde ne var, altında ne var?” diye sormuştu. Ben de sâfiyane bir şekilde bardağın üstüne ve altına bakmış bir şey görememiştim. Bunun üzerine bana; “Bunun üstünde Bismillahirrahmanirrahim var. Altında da Elhamdülillah var. İçmeden önce Besmele çekeceksin, içtikten sonra da Allah’a hamdedeceksin.” diyerek ders vermişti. Allah râzı olsun ve bütün geçmişlerimizle beraber Erhamürrâhimîn rahmet eylesin.
Sonra Risale-i Nurları tanıdım. Birinci Söz’de Besmele bahsinde üçüncü bir şeyi daha öğrendim: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Evet, o Münim’i Hakîki (Nimetleri bize veren ve onların Hakiki Sahibi olan Cenab-ı Hak), bizden o kıymetdar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta BİSMİLLAH zikirdir. Âhirde ELHAMDÜLİLLAH şükürdür. Ortada, bu sanat hârikası olan kıymetdar nimetlerin, Ehad ve Samed olan Cenab-ı Hakkın kudretinin mucizesi ve rahmetinin hediyesi olduğunu düşünmek ve anlamak, fikirdir. Bir padişahın kıymetdar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece ahmaklık ise, öyle de; nimetlerin zâhirî (görünüşte) sahiplerini medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki olan Cenab-ı Hakkı unutmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır.
“Ey nefis! Böyle ahmak olmamak istersen; Allah nâmına ver… Allah nâmına al… Allah nâmına başla… Allah nâmına işle… Vesselâm.”
Isparta’da Hüsameddin Akmumcu Ağabeyle karşılaşmış sohbet etmiştik. Dedi ki: “Geçenlerde gençler beni bir Risale-i Nur dersine davet etmişlerdi. Dediler ki: ‘Ağabey, bize Risale-i Nur’un şöyle derin yerlerinden bir ders yap.’ Ben de Sözler'i elime alıp en baştaki Birinci Söz’ü okumaya başladım. Baktım, yaptığımdan hoşlanmadılar. ‘Buralar öyle derin derslerden değil’ demek istiyorlardı. Ben konuyu sonuna kadar okudum. Sonra çay dağıttılar. Baktım, ne veren Bismillah diyor, ne de alan… ‘Gençler! Siz daha Birinci Söz’ü anlamamışsınız. Orada Üstad Hazretleri ne diyor?
-Madem her şey mânen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız. Demiyor mu? Baktım da ne vereniniz Bismillah dedi, ne de alanınız!.. Yani siz daha birinci dersi, Birinci Söz’ü anlamamışsınız. Bir de kalkıp benim bu dersi okumamı küçümsüyorsunuz? Okumak, anlamak, yaşamak için değil mi? Yaşamadıktan sonra okusak ne fayda!..’ Dedim. Derin, derin düşünmeye başladılar.”
Hakikaten, biz 1963’lerde İzmir’de Patlıcanlı Yokuştaki Mustafa Birlik Ağabeyin evine Risale-i Nur derslerine gittiğimiz dönemlerde bir su dağıtılsa bile hem veren Bismillah derdi hem de alan… Bu güzellikler maalesef unutuldu. Yeniden ihyâ etmek elbette mümkün… Öyle ise neden duruyoruz?
Ali İhsan Tola Ağabeyimiz der idi ki: “Birinci Söz’den okumaya başlarım, diyelim ki, Otuz Birinci Söz’e geldim, bir yere takıldım. Tekrar Birinci Söz’e döner yeniden okumaya başlarım. Herşeyin sırrı Besmeledir. Onu iyi anlamaya çalışmalıyız.”
Evet, “BİSMİLLAH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime, İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisân- hâl ile vird-i zebanıdır (dilden düşmeyen, devamlı tekrarlanan zikridir.) (…) Herşey Cenab-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç BİSMİLLAH der; İlahî Kudret Mutfağından bir kazan olur ki, çeşit çeişit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar, BİSMİLLAH der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları BİSMİLLAH der, sert olan taş ve toprağı deler geçer. ‘ALLAH nâmına Rahman nâmına’ der, her şey ona musahhar olur. Evet havada dalların yayılması ve meyve vermesi gibi, o sert olan taş ve topraktaki köklerin gayet kolay bir şekilde yayılması ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiatçıların ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: ‘En güvendiğin sertlik ve hararet dahi, emir altında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar Musa Aleyhisselamın birer asası gibi. ‘(Musa’ya) asânı taşa vur!’ (2/60) âyetinin emrine uyarak, taşları şakkederek parçalar. Ve o sigara kağıdı gibi ince nâzenin yapraklar, İbrahim Aleyhisselamın birer âzâsı gibi ateş saçan hararete karşı ‘Ey ateş! Dokunma İbrahim’e! Serin ve selâmet ol ona!’ (21/69) âyetini okuyorlar.”
Madem kainatta her şey Cenab-ı Hakkı zikrediyor ve lisan-ı hâl ile Bismillah deyip Allah nâmına hareket ediyor. Cenab-ı Hakkın pek çok lütuflarına mazhar olan biz insanların şuurlu bir şekilde Bismillah diyerek o tükenmez kuvvetten, o bitmez bereketten istifade etmemiz gerekmektedir.
[Abdullah Aymaz] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
Sonra Risale-i Nurları tanıdım. Birinci Söz’de Besmele bahsinde üçüncü bir şeyi daha öğrendim: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Evet, o Münim’i Hakîki (Nimetleri bize veren ve onların Hakiki Sahibi olan Cenab-ı Hak), bizden o kıymetdar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta BİSMİLLAH zikirdir. Âhirde ELHAMDÜLİLLAH şükürdür. Ortada, bu sanat hârikası olan kıymetdar nimetlerin, Ehad ve Samed olan Cenab-ı Hakkın kudretinin mucizesi ve rahmetinin hediyesi olduğunu düşünmek ve anlamak, fikirdir. Bir padişahın kıymetdar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece ahmaklık ise, öyle de; nimetlerin zâhirî (görünüşte) sahiplerini medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki olan Cenab-ı Hakkı unutmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır.
“Ey nefis! Böyle ahmak olmamak istersen; Allah nâmına ver… Allah nâmına al… Allah nâmına başla… Allah nâmına işle… Vesselâm.”
Isparta’da Hüsameddin Akmumcu Ağabeyle karşılaşmış sohbet etmiştik. Dedi ki: “Geçenlerde gençler beni bir Risale-i Nur dersine davet etmişlerdi. Dediler ki: ‘Ağabey, bize Risale-i Nur’un şöyle derin yerlerinden bir ders yap.’ Ben de Sözler'i elime alıp en baştaki Birinci Söz’ü okumaya başladım. Baktım, yaptığımdan hoşlanmadılar. ‘Buralar öyle derin derslerden değil’ demek istiyorlardı. Ben konuyu sonuna kadar okudum. Sonra çay dağıttılar. Baktım, ne veren Bismillah diyor, ne de alan… ‘Gençler! Siz daha Birinci Söz’ü anlamamışsınız. Orada Üstad Hazretleri ne diyor?
-Madem her şey mânen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız. Demiyor mu? Baktım da ne vereniniz Bismillah dedi, ne de alanınız!.. Yani siz daha birinci dersi, Birinci Söz’ü anlamamışsınız. Bir de kalkıp benim bu dersi okumamı küçümsüyorsunuz? Okumak, anlamak, yaşamak için değil mi? Yaşamadıktan sonra okusak ne fayda!..’ Dedim. Derin, derin düşünmeye başladılar.”
Hakikaten, biz 1963’lerde İzmir’de Patlıcanlı Yokuştaki Mustafa Birlik Ağabeyin evine Risale-i Nur derslerine gittiğimiz dönemlerde bir su dağıtılsa bile hem veren Bismillah derdi hem de alan… Bu güzellikler maalesef unutuldu. Yeniden ihyâ etmek elbette mümkün… Öyle ise neden duruyoruz?
Ali İhsan Tola Ağabeyimiz der idi ki: “Birinci Söz’den okumaya başlarım, diyelim ki, Otuz Birinci Söz’e geldim, bir yere takıldım. Tekrar Birinci Söz’e döner yeniden okumaya başlarım. Herşeyin sırrı Besmeledir. Onu iyi anlamaya çalışmalıyız.”
Evet, “BİSMİLLAH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime, İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisân- hâl ile vird-i zebanıdır (dilden düşmeyen, devamlı tekrarlanan zikridir.) (…) Herşey Cenab-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç BİSMİLLAH der; İlahî Kudret Mutfağından bir kazan olur ki, çeşit çeişit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar, BİSMİLLAH der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları BİSMİLLAH der, sert olan taş ve toprağı deler geçer. ‘ALLAH nâmına Rahman nâmına’ der, her şey ona musahhar olur. Evet havada dalların yayılması ve meyve vermesi gibi, o sert olan taş ve topraktaki köklerin gayet kolay bir şekilde yayılması ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiatçıların ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: ‘En güvendiğin sertlik ve hararet dahi, emir altında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar Musa Aleyhisselamın birer asası gibi. ‘(Musa’ya) asânı taşa vur!’ (2/60) âyetinin emrine uyarak, taşları şakkederek parçalar. Ve o sigara kağıdı gibi ince nâzenin yapraklar, İbrahim Aleyhisselamın birer âzâsı gibi ateş saçan hararete karşı ‘Ey ateş! Dokunma İbrahim’e! Serin ve selâmet ol ona!’ (21/69) âyetini okuyorlar.”
Madem kainatta her şey Cenab-ı Hakkı zikrediyor ve lisan-ı hâl ile Bismillah deyip Allah nâmına hareket ediyor. Cenab-ı Hakkın pek çok lütuflarına mazhar olan biz insanların şuurlu bir şekilde Bismillah diyerek o tükenmez kuvvetten, o bitmez bereketten istifade etmemiz gerekmektedir.
[Abdullah Aymaz] 6.5.2019 [Samanyolu Haber]
3 takımlı bir derbi! [Hasan Cücük]
Süper Lig’de 6 hafta öncesine gidelim. Başakşehir lider, takipçileri Galatasaray ve Beşiktaş. Şampiyonluğun bir numaralı favorisi Başakşehir. Hatta lig tarihimizde 6. farklı takımın şampiyonluğu için gün sayanlar bile var. Geldik ligin 31. haftasına… Şimdi şampiyonluk için bir değil tam 3 takım potada bulunuyor. İlginç olan ise şampiyonluğun en önemli adayı konumuna gelen takımın daha 3-5 hafta öncesine kadar yarış dışı olan Beşiktaş olması. Galatasaray – Beşiktaş müsabakası sadece bir derbi olmaktan çok öte anlam taşıyor. Adeta bir sezona bedel bir maç olacak. Sadece iki takım açısından değil, lider Başakşehir’in de gözü kulağı da derbide olacak.
Süper Lig’in 31. haftasındaki derbide Galatasaray ile Beşiktaş, tarihlerinde 345. kez birbirine rakip olacak. Taksim Stadı’nda 22 Ağustos 1924’te Beşiktaş’ın 2-0 galibiyetiyle başlayan 95 yıllık rekabette, geride kalan 344 maçın 121’ini Galatasaray, 110’unu Beşiktaş kazandı, 113 karşılaşma ise beraberlikle sonuçlandı. Sarı-kırmızılıların 482 golüne, siyah-beyazlılar 452 golle karşılık verdi. Galatasaray ile Beşiktaş arasında ligde yapılan 121 karşılaşmada ise genel toplamda olduğu gibi sarı-kırmızılı takımın üstünlüğü bulunuyor. İki takımın ligde karşı karşıya geldiği müsabakalarda Galatasaray 44, Beşiktaş ise 35 kez sahadan galip ayrıldı. Taraflar 42 müsabakada eşitliği bozamazken, sarı-kırmızılılar 148, siyah-beyazlılar 128 gol attı. Sezonun ilk yarısında Vodafone Park’ta oynanan karşılaşmayı Beşiktaş 1-0 kazandı.
Lider Başakşehir’in 63 puanla tamamladığı 31. haftaya Galatasaray 60, Beşiktaş ise 59 puanla girdi. Ligin 26. haftasına gittiğimizde liderlik koltuğunda yine Başakşehir vardı. 58 puanlı Başakşehir’i, 52 puanlı Galatasaray ve 47 puanlı Beşiktaş takip ediyordu. Bu manzaraya bakınca yapılacak yorum net; şampiyonluğun bir numaralı adayı Başakşehir. Ancak son 5 haftada Başakşehir için rüzgar tersten esmeye başladı. Kolay maç kazanan Başakşehir gitti yerine peş peşe puan kaybeden bir takım geldi. Son 5 haftada sadece bir maçtan 3 puanla ayrılırken, 2’şer maçtan beraberlik ve yenilgiyle ayrıldı. Takipçisi Galatasaray, son 5 haftadan 3 galibiyet ve iki beraberlik çıkarıp, rakibiyle puan farkını kapatıyordu. Arka kulvardan gelen takım ise Beşiktaş oldu.
Şenol Güneş’in talebeleri son 5 maçın tamamından 3 puanla ayrıldı. Beşiktaş bir anda şampiyonluk potasında yer buldu. Ara transferde takıma katılan Burak Yılmaz golleriyle Beşiktaş’ı sırtlarken, siyah-beyazlı ekip gol sıkıntısına çözümle birlikte galibiyetleri peş peşe aldı. Beşiktaş’ın şampiyonluk iddiasını sürdürmesi için mutlaka Galatasaray’ı yenmesi gerekiyor. Bu durumda haftayı yine Başakşehir lider tamamlayacak. Ancak Başakşehir’in Galatasaray deplasmanına gidecek olması, Beşiktaş’ın şampiyonluk yolunu açacak. Galatasaray’ı yenip 62 puanla ikincilik koltuğuna oturan Beşiktaş, Galatasaray – Başakşehir maçını sarı-kırmızıların kazanması veya beraberlik durumunda liderlik koltuğunun sahibi olacak.
Galatasaray cephesinde ise hesaplar daha başka. Önce Beşiktaş’ı yenip, liderle puanları eşitlemek istiyor. Sarı-kırmızıların galibiyeti durumunda Beşiktaş yarış dışı kalmasa da şampiyonluk şansı çok azalacak. Bundan dolayı evindeki derbiyi mutlak kazanması gerekiyor. Beşiktaş engelini aşıp liderle puanını eşitleyen Galatasaray, 33. hafta sahasında Başakşehir’i yenip şampiyonluğun bir numaralı favorisi olma planı yapıyor.
Ligde daha 5 hafta öncesine kadar tüm ipleri elinde bulunduran Başakşehir, şimdi artık rakiplerinin kaybetmesi üzerine plan yapıyor. Bir anlamda Başakşehir’in şampiyonluk şansını rakiplerinin puan kaybı arttıracak. Örneğin derbiyi Galatasaray’ın kazanması, Başakşehir’in kabusu olacak. Son 4 maçtan sadece 2 puan çıkaran Başakşehir, psikolojik üstünlüğünü rakiplerine kaptırdı. Özellikle sahasında Göztepe’ye yenilip, Sivas deplasmanından golsüz beraberlikle dönmesi Başakşehir’in gardını düşürdü. Başakşehir için en iyi sonuç derbinin beraberlikle bitmesi olacak. Galatasaray deplasmanından çıkaracağı bir beraberlik şampiyonluk yolunda önünü açacaktır.
Kelimenin tam anlamıyla 3 ihtimalli bir derbi olacak. Skor açısından değil, 3 takım ihtimallerle dolu maç olacak. Başakşehir’in 3, Galatasaray ve Beşiktaş’ın 4 maçı kaldı. 5 hafta öncesine tekrar dönüp baktığımızda şampiyonun adını ilan etmek üzereydik. Şimdi 3 takımın ihtimalini konuşuyoruz. Bakalım lig bittiğinde tablo nasıl olacak. Şurası kesin; tahminler tutmayacak!
[Hasan Cücük] 5.5.2019 [TR724]
Süper Lig’in 31. haftasındaki derbide Galatasaray ile Beşiktaş, tarihlerinde 345. kez birbirine rakip olacak. Taksim Stadı’nda 22 Ağustos 1924’te Beşiktaş’ın 2-0 galibiyetiyle başlayan 95 yıllık rekabette, geride kalan 344 maçın 121’ini Galatasaray, 110’unu Beşiktaş kazandı, 113 karşılaşma ise beraberlikle sonuçlandı. Sarı-kırmızılıların 482 golüne, siyah-beyazlılar 452 golle karşılık verdi. Galatasaray ile Beşiktaş arasında ligde yapılan 121 karşılaşmada ise genel toplamda olduğu gibi sarı-kırmızılı takımın üstünlüğü bulunuyor. İki takımın ligde karşı karşıya geldiği müsabakalarda Galatasaray 44, Beşiktaş ise 35 kez sahadan galip ayrıldı. Taraflar 42 müsabakada eşitliği bozamazken, sarı-kırmızılılar 148, siyah-beyazlılar 128 gol attı. Sezonun ilk yarısında Vodafone Park’ta oynanan karşılaşmayı Beşiktaş 1-0 kazandı.
Lider Başakşehir’in 63 puanla tamamladığı 31. haftaya Galatasaray 60, Beşiktaş ise 59 puanla girdi. Ligin 26. haftasına gittiğimizde liderlik koltuğunda yine Başakşehir vardı. 58 puanlı Başakşehir’i, 52 puanlı Galatasaray ve 47 puanlı Beşiktaş takip ediyordu. Bu manzaraya bakınca yapılacak yorum net; şampiyonluğun bir numaralı adayı Başakşehir. Ancak son 5 haftada Başakşehir için rüzgar tersten esmeye başladı. Kolay maç kazanan Başakşehir gitti yerine peş peşe puan kaybeden bir takım geldi. Son 5 haftada sadece bir maçtan 3 puanla ayrılırken, 2’şer maçtan beraberlik ve yenilgiyle ayrıldı. Takipçisi Galatasaray, son 5 haftadan 3 galibiyet ve iki beraberlik çıkarıp, rakibiyle puan farkını kapatıyordu. Arka kulvardan gelen takım ise Beşiktaş oldu.
Şenol Güneş’in talebeleri son 5 maçın tamamından 3 puanla ayrıldı. Beşiktaş bir anda şampiyonluk potasında yer buldu. Ara transferde takıma katılan Burak Yılmaz golleriyle Beşiktaş’ı sırtlarken, siyah-beyazlı ekip gol sıkıntısına çözümle birlikte galibiyetleri peş peşe aldı. Beşiktaş’ın şampiyonluk iddiasını sürdürmesi için mutlaka Galatasaray’ı yenmesi gerekiyor. Bu durumda haftayı yine Başakşehir lider tamamlayacak. Ancak Başakşehir’in Galatasaray deplasmanına gidecek olması, Beşiktaş’ın şampiyonluk yolunu açacak. Galatasaray’ı yenip 62 puanla ikincilik koltuğuna oturan Beşiktaş, Galatasaray – Başakşehir maçını sarı-kırmızıların kazanması veya beraberlik durumunda liderlik koltuğunun sahibi olacak.
Galatasaray cephesinde ise hesaplar daha başka. Önce Beşiktaş’ı yenip, liderle puanları eşitlemek istiyor. Sarı-kırmızıların galibiyeti durumunda Beşiktaş yarış dışı kalmasa da şampiyonluk şansı çok azalacak. Bundan dolayı evindeki derbiyi mutlak kazanması gerekiyor. Beşiktaş engelini aşıp liderle puanını eşitleyen Galatasaray, 33. hafta sahasında Başakşehir’i yenip şampiyonluğun bir numaralı favorisi olma planı yapıyor.
Ligde daha 5 hafta öncesine kadar tüm ipleri elinde bulunduran Başakşehir, şimdi artık rakiplerinin kaybetmesi üzerine plan yapıyor. Bir anlamda Başakşehir’in şampiyonluk şansını rakiplerinin puan kaybı arttıracak. Örneğin derbiyi Galatasaray’ın kazanması, Başakşehir’in kabusu olacak. Son 4 maçtan sadece 2 puan çıkaran Başakşehir, psikolojik üstünlüğünü rakiplerine kaptırdı. Özellikle sahasında Göztepe’ye yenilip, Sivas deplasmanından golsüz beraberlikle dönmesi Başakşehir’in gardını düşürdü. Başakşehir için en iyi sonuç derbinin beraberlikle bitmesi olacak. Galatasaray deplasmanından çıkaracağı bir beraberlik şampiyonluk yolunda önünü açacaktır.
Kelimenin tam anlamıyla 3 ihtimalli bir derbi olacak. Skor açısından değil, 3 takım ihtimallerle dolu maç olacak. Başakşehir’in 3, Galatasaray ve Beşiktaş’ın 4 maçı kaldı. 5 hafta öncesine tekrar dönüp baktığımızda şampiyonun adını ilan etmek üzereydik. Şimdi 3 takımın ihtimalini konuşuyoruz. Bakalım lig bittiğinde tablo nasıl olacak. Şurası kesin; tahminler tutmayacak!
[Hasan Cücük] 5.5.2019 [TR724]
Ramazan’da amellerin sevabı bire bindir! [Cemil Tokpınar]
Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki, inşallah bu akşam mübarek Ramazan ayına giriyoruz. Her bir rekâtı bin rekât yazılan ilk teravihi bu akşam kılıp bu gece ilk sahuru yapacağız ve her biri bin oruç yazılan Ramazan orucunu yarın tutmaya başlayacağız inşallah.
Sahabe efendilerimizden Ubâde bin Sâmit (r.a.) Ramazan ayının başladığı bir günde Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlatır:
“İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner, günahlar affedilir, dualar kabul edilir. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdiriniz. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 99)
Ramazan her yönüyle ibadetin coştuğu bir mevsimdir. Her mümin namazı, orucu, infakı, himmeti, Kur’an’la münasebeti, hizmetleri ve duasıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Geçmiş günahları için tövbe istiğfar eder, Rabbine dua ve niyazda bulunur.
Cenab-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine gark eder, yaptığı iyiliklere de kat kat sevaplar verir.
Bir oruç bin oruç yazılıyor
Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu uzun hadis-i şerifin her bir cümlesi, bizlere ebediyetten müjdeler vermekte, Cennet nimetleri gibi gönlümüzü ferahlatmaktadır. Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Şaban ayının son günlerinde bize verdiği bir hutbede şöyle buyurdu:
“Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır. Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.
“Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.
“Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ay müminlerin rızkını arttıracak aydır.
“Bu ayda her kim oruçlu bir mümine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur.”
Ashâb-ı Kiramdan bazıları, “Ya Resûlallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz” dediler.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) “Allah bu sevabı bir tek hurmayla, bir içim suyla, bir yudum sütle oruçlu mümine iftar ettirene de verir” buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:
“Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.
“Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.
“Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.
“Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah’tan mağfiret dilemenizdir.
“Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah’tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah’a sığınmaktır.
“Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir. (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 94)
Bu ayda yapılan iftar programları yardımlaşmaya ve tanışmaya vesile olduğu gibi, özellikle yurt dışında olanlar için diyalog fırsatıdır. Böylece bu ayın manevî ikliminde kendi dünyamızın güzelliğini nice gönüllere tanıtmak ve aktarmak mümkündür.
Ramazan’da sevaplar bire bindir
Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan ve orucun faziletlerini anlattığı Ramazan Risalesinde, bu ayda yapılan ibadetlerin sevabı hakkında şöyle bir müjde vermektedir:
“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal (amellerin sevabı), bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi ayetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.” (Mektubat, 29. Mektub, 2. Kısım)
Demek ki, Ramazan ayında yapılan her ibadete bin kat sevap verilmektedir. Mesela, bir oruç bin oruç, bir Kur’an hatmi bin hatim, yirmi rekâtlık teravih yirmi bin rekât, bir kişiye iftar vermek bin iftar, bir Yasin okumak bin Yasin, bir istiğfar bin istiğfar, bir Cevşen okumak bin Cevşen okumuş gibi yazılmaktadır.
Böyle muhteşem bir fırsatı kaçırmamak için boş işleri, lüzumsuz sohbetleri, gaflet içinde yaşamayı terk etmek ve ibadete odaklanmak gerekir.
Ramazan’da dualar kabul olur
İbadetler içinde duanın özel bir yeri vardır. Dua hakkında, “Bana dua ediniz, size karşılık vereyim” (Mümin Suresi: 60) ve “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye ehemmiyet versin” (Furkan Suresi: 77) buyuran Rabbimiz, bir başka ayette ise duayı şöyle emreder:
“Ey Habibim, kullarım Beni sana sorarlarsa haber ver ki: İşte Ben muhakkak yakınımdır. Onlardan biri dua edince, muhakkak duasına cevap veririm. O hâlde onlar da Benim davetime itaatle icabet ve Bana imanda devam etsinler. Ta ki, doğru yola ulaşmış olsunlar.” (Bakara Suresi: 186)
Dua her zaman önemli ve değerlidir. Ancak Ramazan ayında duanın kıymet ve ehemmiyeti kat kat artmaktadır.
Bir hadis-i şerifte bu manaya dikkat çeken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) müminleri duaya teşvik eder:
“Ramazan’ın ilk gecesinde Cennet kapıları açılır. Her gece sabaha kadar bir münadi seslenir: Günahlarının affedilmesi için istiğfar eden yok mu? Tevbe eden yok mu? Allah tevbesini kabul buyursun. Dua eden yok mu? Cevap verilsin. Kendisi için bir şey isteyen yok mu? İsteği hemen karşılansın.” (Müsned, 4: 22)
Bir hadis-i şeriflerinde oruçluyu, duası reddedilmeyecek üç kişi arasında zikreden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyururlar:
“Üç kişinin duası geri çevrilmez: Adaletle hükmeden hâkimin, iftar edinceye kadar oruçlunun ve mazlumun.” (İbn-i Mâce, Siyam: 48)
Demek ki, oruç tutan mümin, elini, dilini ve gözünü haram söz ve fiillerden koruyup dua ve zikirle meşgul olmalıdır ki, bu muhteşem imkânı değerlendirmiş olsun.
Tavsiye ve emir buyurduğu her türlü dinî konuda ümmetine örnek olup en güzel ibadet ve taatleri kendi mübarek hayatlarında yaşayan Resûlullah (s.a.v.) Ramazan ayında her türlü ibadet ve dualarını arttırırlardı.
Baştan sona İlahî rahmet tecellilerine sahne olan Ramazan’da iftar vakitlerinin ayrı bir feyzi ve kıymeti vardır. Bu müstesna vaktin dualar açısından taşıdığı ehemmiyeti Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifade ederler:
“Oruçlunun iftar vaktindeki duası reddedilmez.” (Tirmizi, Daavât: 129)
Maalesef bu muazzam müjde iftar vakitlerinde unutuluyor, birkaç dakikayı, belki birkaç saniyeyi duaya ayırmak gerekirken, bu altın fırsat yeme içme telaşına kurban ediliyor. Oysa hem iftardan birkaç dakika veya birkaç saniye öncesini, hem de orucu açtıktan sonraki birkaç saniyeyi bu “reddedilmez duaları” okuyarak geçirmemiz gerekiyor. Duayı terk edip yemeğe koşmak, akşama kadar çalışan bir işçinin günlük parasını aldıktan sonra kendisine uzatılan mücevher dolu kutuyu terk edip evine koşması gibidir.
Abdullah bin Ömer’in (r.a.) rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) iftar vakitlerinde şu duayı sık sık tekrar ederlerdi:
“Ya Rabbi, her şeyi kuşatan rahmetinin hakkı için beni af ve mağfiret eyle.” (İbn-i Mâce, Sıyam: 48)
En az bir hatim okumalı veya dinlemeliyiz
Ramazan Kur’an’ın indirildiği aydır. Rabbimiz bu hakikati ifade ettiği ayette şöyle buyurur:
“O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile batılın arasını ayıran Kur’an o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse orucunu tutsun.” (Bakara Suresi: 185)
Bu ay Kur’an’ın en çok okunduğu ve anlaşılmaya çalışıldığı aydır. Her mümin hiç değilse günde bir cüz okuyarak ay içinde bir Kur’an hatmi yapmalıdır. Okumayı yeni öğrenenler ve yavaş okuyanlar ise camide, evde veya radyo ve televizyonlardan yayınlanan mukabeleleri dinleyerek hem ibadet etmiş, hem okumalarını geliştirmiş olurlar. Bazı âlimler kabul etmese de, bir cihazdan Kur’an dinleyerek hatim yapmanın canlı bir mukabele gibi olduğunu belirten âlimler de vardır. Hiç dinlememek yerine bu şekilde uygulamak, mümkünse Kur’an’dan takip etmek de inşallah hatim olarak kabul edilir diye Rabbimizin rahmetinden ümit ediyoruz.
Kur’an’ı baştan sona okuyan ve dinleyen müminler, mealini de okurlarsa hayat kitabımız olan Kur’an’ı anlama yolunda ilerlemiş olurlar. Ramazan’da ve sonraki aylarda Kur’an’ın tefsirlerini okuyarak iman ve İslâm hakikatlerini anlamadaki seviyemizi arttırmak ise ayrı bir kazançtır.
Bir rekat bin rekat yazılıyor
Namaz kılmayan müminler için Ramazan ayı namaza başlamak için güzel bir fırsattır. Zaten kılanlar, daha fazla önem verip cemaatle kılmak için gayret göstermelidirler.
Kuşluk, evvâbîn, teheccüd, hacet gibi bazı sünnet namazları her zaman kılmak iyidir. Ama her zaman kılmayanlar bile hiç değilse Ramazan ayında kılsalar büyük sevaplara nail olurlar. Çünkü her bir rekatı bin rekat olarak yazılmaktadır. Zaten sahura kalkan bir mümin nasıl olsa az sonra kılacağı sabah namazının abdestini alıp, imsaktan önce sekiz veya dört veya iki rekat da olsa teheccüd kılsa ahiretine büyük bir azık göndermiş olur.
Ramazan ayının özel bir namazı olan teravihi ise asla terk etmemek gerekir. Çünkü teravihin de her bir rekâtına bin rekât kılmış gibi sevap yazılmaktadır. Böylece Ramazan bizim gibi sıradan insanları, her gece bin rekat namaz kılan İmam-ı Azam ve Zeynelâbidin gibi büyüklerimizin ufkuyla tanıştırmakta, onların maneviyatlarını hissettirmektedir.
İnfak, himmet ve muavenetler coşmalı
Ramazan ayında yapılan her salih amele bin kat sevap verildiği için bu ayda Allah’ın bize ikram ettiği rızıkları, muhtaç müminlerle paylaşmak da güzel bir ibadettir. Başta fıtır sadakası olmak üzere zekât vermeye gücü yeten kardeşlerimiz yıllık zekâtlarını bu aya denk getirerek kat kat sevap alabilirler.
Herkes gücü neye yetiyorsa mutlaka paylaşarak, muhtaçlara dağıtarak kendini Cehennem ateşinden korumalıdır. Bir hadis-i şerifte, “Yarım hurma ile de olsa; kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz, o kadarını da bulamayanlar güzel bir sözle bile olsa kendilerini korusunlar.” (Müslim, Zekât: 66-67) buyrulmuştur.
Tabii ki, gücü daha fazla olan kimseler daha çok sadaka, himmet ve muavenet vererek ahiretlerine yatırım yapmalıdırlar.
Bu ayda bilhassa Türkiye’deki mazlum ve mağdurları gözetmeli, her lokmada onları hatırlamalı, elimizden geldiği kadar değil, daha ötesini muavenete vermeliyiz.
Rabbim Ramazanı hakkıyla ihya etmeyi bizlere nasip eylesin.
[Cemil Tokpınar] 5.5.2019 [TR724]
Sahabe efendilerimizden Ubâde bin Sâmit (r.a.) Ramazan ayının başladığı bir günde Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlatır:
“İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner, günahlar affedilir, dualar kabul edilir. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdiriniz. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 99)
Ramazan her yönüyle ibadetin coştuğu bir mevsimdir. Her mümin namazı, orucu, infakı, himmeti, Kur’an’la münasebeti, hizmetleri ve duasıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Geçmiş günahları için tövbe istiğfar eder, Rabbine dua ve niyazda bulunur.
Cenab-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine gark eder, yaptığı iyiliklere de kat kat sevaplar verir.
Bir oruç bin oruç yazılıyor
Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu uzun hadis-i şerifin her bir cümlesi, bizlere ebediyetten müjdeler vermekte, Cennet nimetleri gibi gönlümüzü ferahlatmaktadır. Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Şaban ayının son günlerinde bize verdiği bir hutbede şöyle buyurdu:
“Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır. Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.
“Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.
“Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ay müminlerin rızkını arttıracak aydır.
“Bu ayda her kim oruçlu bir mümine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur.”
Ashâb-ı Kiramdan bazıları, “Ya Resûlallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz” dediler.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) “Allah bu sevabı bir tek hurmayla, bir içim suyla, bir yudum sütle oruçlu mümine iftar ettirene de verir” buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:
“Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.
“Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.
“Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.
“Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah’tan mağfiret dilemenizdir.
“Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah’tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah’a sığınmaktır.
“Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir. (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2: 94)
Bu ayda yapılan iftar programları yardımlaşmaya ve tanışmaya vesile olduğu gibi, özellikle yurt dışında olanlar için diyalog fırsatıdır. Böylece bu ayın manevî ikliminde kendi dünyamızın güzelliğini nice gönüllere tanıtmak ve aktarmak mümkündür.
Ramazan’da sevaplar bire bindir
Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan ve orucun faziletlerini anlattığı Ramazan Risalesinde, bu ayda yapılan ibadetlerin sevabı hakkında şöyle bir müjde vermektedir:
“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal (amellerin sevabı), bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi ayetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.” (Mektubat, 29. Mektub, 2. Kısım)
Demek ki, Ramazan ayında yapılan her ibadete bin kat sevap verilmektedir. Mesela, bir oruç bin oruç, bir Kur’an hatmi bin hatim, yirmi rekâtlık teravih yirmi bin rekât, bir kişiye iftar vermek bin iftar, bir Yasin okumak bin Yasin, bir istiğfar bin istiğfar, bir Cevşen okumak bin Cevşen okumuş gibi yazılmaktadır.
Böyle muhteşem bir fırsatı kaçırmamak için boş işleri, lüzumsuz sohbetleri, gaflet içinde yaşamayı terk etmek ve ibadete odaklanmak gerekir.
Ramazan’da dualar kabul olur
İbadetler içinde duanın özel bir yeri vardır. Dua hakkında, “Bana dua ediniz, size karşılık vereyim” (Mümin Suresi: 60) ve “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye ehemmiyet versin” (Furkan Suresi: 77) buyuran Rabbimiz, bir başka ayette ise duayı şöyle emreder:
“Ey Habibim, kullarım Beni sana sorarlarsa haber ver ki: İşte Ben muhakkak yakınımdır. Onlardan biri dua edince, muhakkak duasına cevap veririm. O hâlde onlar da Benim davetime itaatle icabet ve Bana imanda devam etsinler. Ta ki, doğru yola ulaşmış olsunlar.” (Bakara Suresi: 186)
Dua her zaman önemli ve değerlidir. Ancak Ramazan ayında duanın kıymet ve ehemmiyeti kat kat artmaktadır.
Bir hadis-i şerifte bu manaya dikkat çeken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) müminleri duaya teşvik eder:
“Ramazan’ın ilk gecesinde Cennet kapıları açılır. Her gece sabaha kadar bir münadi seslenir: Günahlarının affedilmesi için istiğfar eden yok mu? Tevbe eden yok mu? Allah tevbesini kabul buyursun. Dua eden yok mu? Cevap verilsin. Kendisi için bir şey isteyen yok mu? İsteği hemen karşılansın.” (Müsned, 4: 22)
Bir hadis-i şeriflerinde oruçluyu, duası reddedilmeyecek üç kişi arasında zikreden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyururlar:
“Üç kişinin duası geri çevrilmez: Adaletle hükmeden hâkimin, iftar edinceye kadar oruçlunun ve mazlumun.” (İbn-i Mâce, Siyam: 48)
Demek ki, oruç tutan mümin, elini, dilini ve gözünü haram söz ve fiillerden koruyup dua ve zikirle meşgul olmalıdır ki, bu muhteşem imkânı değerlendirmiş olsun.
Tavsiye ve emir buyurduğu her türlü dinî konuda ümmetine örnek olup en güzel ibadet ve taatleri kendi mübarek hayatlarında yaşayan Resûlullah (s.a.v.) Ramazan ayında her türlü ibadet ve dualarını arttırırlardı.
Baştan sona İlahî rahmet tecellilerine sahne olan Ramazan’da iftar vakitlerinin ayrı bir feyzi ve kıymeti vardır. Bu müstesna vaktin dualar açısından taşıdığı ehemmiyeti Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifade ederler:
“Oruçlunun iftar vaktindeki duası reddedilmez.” (Tirmizi, Daavât: 129)
Maalesef bu muazzam müjde iftar vakitlerinde unutuluyor, birkaç dakikayı, belki birkaç saniyeyi duaya ayırmak gerekirken, bu altın fırsat yeme içme telaşına kurban ediliyor. Oysa hem iftardan birkaç dakika veya birkaç saniye öncesini, hem de orucu açtıktan sonraki birkaç saniyeyi bu “reddedilmez duaları” okuyarak geçirmemiz gerekiyor. Duayı terk edip yemeğe koşmak, akşama kadar çalışan bir işçinin günlük parasını aldıktan sonra kendisine uzatılan mücevher dolu kutuyu terk edip evine koşması gibidir.
Abdullah bin Ömer’in (r.a.) rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) iftar vakitlerinde şu duayı sık sık tekrar ederlerdi:
“Ya Rabbi, her şeyi kuşatan rahmetinin hakkı için beni af ve mağfiret eyle.” (İbn-i Mâce, Sıyam: 48)
En az bir hatim okumalı veya dinlemeliyiz
Ramazan Kur’an’ın indirildiği aydır. Rabbimiz bu hakikati ifade ettiği ayette şöyle buyurur:
“O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile batılın arasını ayıran Kur’an o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse orucunu tutsun.” (Bakara Suresi: 185)
Bu ay Kur’an’ın en çok okunduğu ve anlaşılmaya çalışıldığı aydır. Her mümin hiç değilse günde bir cüz okuyarak ay içinde bir Kur’an hatmi yapmalıdır. Okumayı yeni öğrenenler ve yavaş okuyanlar ise camide, evde veya radyo ve televizyonlardan yayınlanan mukabeleleri dinleyerek hem ibadet etmiş, hem okumalarını geliştirmiş olurlar. Bazı âlimler kabul etmese de, bir cihazdan Kur’an dinleyerek hatim yapmanın canlı bir mukabele gibi olduğunu belirten âlimler de vardır. Hiç dinlememek yerine bu şekilde uygulamak, mümkünse Kur’an’dan takip etmek de inşallah hatim olarak kabul edilir diye Rabbimizin rahmetinden ümit ediyoruz.
Kur’an’ı baştan sona okuyan ve dinleyen müminler, mealini de okurlarsa hayat kitabımız olan Kur’an’ı anlama yolunda ilerlemiş olurlar. Ramazan’da ve sonraki aylarda Kur’an’ın tefsirlerini okuyarak iman ve İslâm hakikatlerini anlamadaki seviyemizi arttırmak ise ayrı bir kazançtır.
Bir rekat bin rekat yazılıyor
Namaz kılmayan müminler için Ramazan ayı namaza başlamak için güzel bir fırsattır. Zaten kılanlar, daha fazla önem verip cemaatle kılmak için gayret göstermelidirler.
Kuşluk, evvâbîn, teheccüd, hacet gibi bazı sünnet namazları her zaman kılmak iyidir. Ama her zaman kılmayanlar bile hiç değilse Ramazan ayında kılsalar büyük sevaplara nail olurlar. Çünkü her bir rekatı bin rekat olarak yazılmaktadır. Zaten sahura kalkan bir mümin nasıl olsa az sonra kılacağı sabah namazının abdestini alıp, imsaktan önce sekiz veya dört veya iki rekat da olsa teheccüd kılsa ahiretine büyük bir azık göndermiş olur.
Ramazan ayının özel bir namazı olan teravihi ise asla terk etmemek gerekir. Çünkü teravihin de her bir rekâtına bin rekât kılmış gibi sevap yazılmaktadır. Böylece Ramazan bizim gibi sıradan insanları, her gece bin rekat namaz kılan İmam-ı Azam ve Zeynelâbidin gibi büyüklerimizin ufkuyla tanıştırmakta, onların maneviyatlarını hissettirmektedir.
İnfak, himmet ve muavenetler coşmalı
Ramazan ayında yapılan her salih amele bin kat sevap verildiği için bu ayda Allah’ın bize ikram ettiği rızıkları, muhtaç müminlerle paylaşmak da güzel bir ibadettir. Başta fıtır sadakası olmak üzere zekât vermeye gücü yeten kardeşlerimiz yıllık zekâtlarını bu aya denk getirerek kat kat sevap alabilirler.
Herkes gücü neye yetiyorsa mutlaka paylaşarak, muhtaçlara dağıtarak kendini Cehennem ateşinden korumalıdır. Bir hadis-i şerifte, “Yarım hurma ile de olsa; kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz, o kadarını da bulamayanlar güzel bir sözle bile olsa kendilerini korusunlar.” (Müslim, Zekât: 66-67) buyrulmuştur.
Tabii ki, gücü daha fazla olan kimseler daha çok sadaka, himmet ve muavenet vererek ahiretlerine yatırım yapmalıdırlar.
Bu ayda bilhassa Türkiye’deki mazlum ve mağdurları gözetmeli, her lokmada onları hatırlamalı, elimizden geldiği kadar değil, daha ötesini muavenete vermeliyiz.
Rabbim Ramazanı hakkıyla ihya etmeyi bizlere nasip eylesin.
[Cemil Tokpınar] 5.5.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)