Moody’s Türkiye’nin kredi notunun görünümünü negatife indirdi: Ümitsiz vak’a [Analiz: Semih Ardıç]

‘Yatırım yapılabilecek ekonomi’ notunu kaybeden Türkiye için Moody’s’in son kararını kimse beklemiyordu. Hakikaten ‘sürpriz’ oldu. Merkez Bankası’nın faizi zımnen yüzde 11,75’e çıkardığı günün ertesinde gelen bu haber ekonominin kısa vadede toparlanma ihtimalini ortadan kaldırdı.

Raporda ne diyor Moody’s? “Türkiye’nin kurumsal gücünde erozyon devam ediyor. Büyüme emaresi yok. Kamu ve dış ödeme dengeleri üzerinde riskler arttı. Dolayısıyla her an bir kredi şoku sürpriz olmaz.”

Diplomatik dille ancak bu kadarını ifade edebilmişler.

24 Eylül 2016’da notumuzu ‘çöp’e atan Moody’s raporunda geçen ifadelerin meali şu: Türkiye ümitsiz vak’a. Ekonomiye odaklanmak bir yana siyasî belirsizlikleri artıracak adımlar atılıyor. Esasında Moody’s, Ba1 seviyesindeki (çöp) notun görünümünü eksiye indirerek notun daha da düşürülebileceğini ima etti.

MEHMET ŞİMŞEK UNUTTU, MOODY’S UNUTMADI

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek Moody’s’in notumuzu çöpe attığı günlerde Twitter’dan şunları paylaşmıştı: “Rating kuruluşlarına vereceğimiz en iyi cevap yapısal reformları daha da hızlandırmak, mali disiplini korumaktır. Durmak yok, reformlara devam.”

Şimşek bu sözleri unuttu… AKP’nin icraati tam zıddı oldu. Amma velakin Moody’s satır satır not etmiş. Vaat edilen reformaların kâğıt üzerinde kaldığını görünce telafi imtihanında basmış sıfırı. Kararın muhataplarından biri de Şimşek… Aradan geçen 6 ayda ilerleme olmayınca bu sözlerin faturası çıkarılıyor tabii.

Türkiye’nin bir üst lige çıkması kısa vadede mümkün görünmüyor. Kaybettiği notu bir-iki senede geri alma ihtimali kalmadı. Bankalar ve şirketler vadesi gelen borçlarını yapılandırmak veya taze kaynak temin etmek için daha yüksek maliyetlere katlanmaya devam edecek.

Dün kararın açıklandığı saatlerde 3,60 TL olan dolar 3,64’e kadar yükseldi. Yatırımcıları tedirgin eden pek çok başlık Merkez Bankası’nın zımnen de olsa artırması ile bir nebze gündemden düşmüştü. Piyasa muvakkat da olsa nefes almaya başlamıştı. Moody’s kararı piyasanın toparlanma hevesini kursağında bıraktı.

KOYU KIRMIZI IŞIK FONLARI UZAKLAŞTIRACAK

Nitekim yatırımcıların, fonların dikkat kesildiği üç kuruluş (Standard&Poor’s, Fitch ve Moody’s) var. Üçü de Türkiye’yi yatırıma layık görmüyor.  Kredilerin kaynağı dışarıdan gelen fonlar. Dışarıdaki fonlar trafik lambasına göre hareket eder. Kırmızı, sarı, yeşil… Üçü kırmızıya dönmüştü. Üç kırmızıdan biri 17 Mart 2017 itibarıyla koyu kırmızı oldu.

Büyük fonlar bize değil yeşil ışık yanan memleketlere gidecek. Bu da Türkiye için daha az para, daha az iş manasına geliyor. Türkiye’nin yatırım çekmek için faizi artırmaktan başka bir çaresi kalmadı.

Türkiye kredi notunun ‘yatırım yapılabilir’ seviyeye çıkmasını sağlayan hukuk devleti, AB reformları ve hızlı büyüme gibi dinamiklerin tamamından uzaklaşmasının bedelini ödüyor. Not indirimlerinin sermaye girişini azalttığı, döviz kurlarını, faizi nasıl yükselttiği son iki senede tecrübe ile sabit.

ACİLEN NORMALLEŞME ŞART

Hiç olmazsa bu defa veriler mesaj doğru tahlil edilebilse keşke. Moody’s kararına hamasi sözlerle cevap vermek yerine tenkit edilen hususlara ihtimam gösterilmeli. Türkiye’nin süratle normalleşmesi lazım. Tamamen siyasî saiklerle şirketlere, banka hesaplarına ve gayrimenkullere el konulması gibi yatırımcıyı tedirgin eden hukuk ihlallerine son verilmeli.

İnsan gibi devletler de ekonomiler de düşmeye görsün. Düştüğünde dost bulmak, destek alabilmek zorlaşıyor.

Onun içindir ki zararın neresinden dönülse kârdır. Moody’s’in verdiği ev ödevini yaparak işe başlamak herkesin menfaatine olacaktır.

[Semih Ardıç] 18.3.2017 [TR724]

5 milyar Dolarlık bakır kablolar buharlaştı, sıra binalara geldi [Analiz: Semih Ardıç]

Bankalara 290 milyon dolar tutarında kredi taksitini ödeyemeyen ve 2016’yı 724 milyon lira zarar açıklayan Türk Telekom malî darboğazdan çıkmak için mülkiyeti Hazine’ye ait gayrimenkullere göz dikti. Türk Telekom ve PTT arasında imzalanan mukaveleye göre gayrimenkulleri satmak ya da kiraya vermek maksadıyla müşterek yeni bir şirket kurulacak.

Kamuyu Aydınlatma Platformu’na yazılı beyanatta bulunan Türk Telekom idaresi, süslü cümleler kursa da yeni şirketin kuruluş maksadı belli: PTT’yi satış işlemine dahil edip herhangi bir itirazda bulunmasına mâni olmak… Böylece halen tamamı Hazine’ye ait olan bina, arazi ve diğer gayrimenkulün satışı hızlandırılacak. Gayrimenkullerin ekseriyetinin tapusunda PTT’nin de payı var. Satışın bir parçası haline getirilmeseydi PTT işleme itiraz edebilirdi. Artık böyle bir ihtimal kalmadı. Büyük patron mevkiindeki Hazine Müsteşarlığı ise ‘zurnanın son deliği’ muamelesini sineye çekiyor.

ÖZELLEŞTİRİLSE DE MÜLKİYET HAZİNE’DE

Özelleştirme Kanunu gayet berrak. Herhangi bir Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) özelleştirildiğinde mülkiyet Hazine’de kalmakla beraber işletme hakkı muvakkat devredilir. Bu sürenin kaç sene olacağı ihale şartnamesinde belirtilir. İhaleyi alan firma süre bittiğinde KİT’i bütün demirbaşları ile Hazine’ye iade eder. Türk Telekom da 2005’te 21 seneliğine özelleştirilmişti. 2026’da Hazine’ye geçecek. Dolayısıyla o tarihe kadar Hazine’nin kayıtlarında geçen her demirbaşın mesuliyeti işletmeci Suudi Oger Telecom’a aittir.

Gelir görün ki birkaç senedir bakır kablolar satılıyor. Sultan 2. Abdülhamid’den özelleştirme tarihine kadar döşenen bütün kablolar Hazine malı. Satmak için Hazine onayı şart. Onay verildiyse satıştan elde edilen hâsılatın Hazine’ye irat kaydedilmesi lazım. Türkiye’de 160 farklı ebatta 35 milyon kilometre (km) bakır kablo ağı mevcut. En kalın kablonun döşendiği hatta 1 km’de 4 bin 675 kilogram bakır var. Ton fiyatını ortalama 4 bin dolar kabul edelim. Oger Grubu, 1 kilometrelik en kalın kablonun satışından 18 bin dolar kazandı.

BAKIR KABLODAN GELEN 5 MİLYAR DOLAR NEREDE?

35 milyon km’lik bakır kablo ağı dikkate alındığında Oger en az 4-5 milyar dolar hâsılat elde etmiş olmalı. Hazine kayıtlarında geçmediğine göre bu para nerede? Hükümet, Hazine hemen hemen Telekom’un özelleştirme bedeline yakın bir tutarın buhar olup gitmesine daha ne kadar seyirci kalacak? Bir ev sahibi düşünün! Kiracısı, içindeki demirbaşlarla evi sattığı halde ay sonunda banka hesabına kira yatmışsa oralı bile olmuyor!

Şimdi de Telekom’un bina ve arsaları satılacak. Yurt dışından para bulamayınca KİT’leri Varlık Fonu ismi verilen Paralel Hazine’ye devreden hükûmet zordaki Türk Telekom’a can simidi olarak Hazine tapularını atıyor. İdare heyetinde Abdullah Tivnikli ve Yiğit Bulut gibi isimler olunca bu işlemlerin hiçbiri şaşırtıcı gelmiyor. Türkiye’nin hemen her yerinde çok kıymetli arsa, bina ve tesisleri Hazine’ye rağmen kapalı devre ihalelerle satmak kanunlara hiçe saymaktır.

TÜRKSAT FREKANSINI BEDAVA KULLANIYOR

Telekom’a tanınan bu ilk imtiyaz değil. Sayıştay raporlarına geçti. Türk Telekom’un kamuya ait Türksat frekanslarını ücretsiz kullanmasına göz yumuluyor. Hazine’nin sadece bu kalemdeki 11 senelik kaybı 2 milyar TL’yi buluyor. Oger, Telekom hisselerini rehin gösterip 4,5 milyar dolar tutarında kredi aldı. Mamafih bunu ödeyemiyor. Rehin hisseleri kurtarmak maksadıyla yine Hazine’ye ait malları satıyor. Ne âlâ! Mal Hazine’nin. O malın kefaleti ile kredi al. Ödeyemeyince yine Hazine’nin mallarını satışa çıkar.

Tıpkı günlük 40 bin araba geçiş garantisi verilen Osman Gazi Köprüsü’nde açığı vatandaşın vergileri ile kapattıkları gibi Türk Telekom’da da Oger’in borcunu Hazine’den karşılıyorlar. Osman Gazi Köprüsü’nde sadece 50 günde 225 milyon lira vatandaşın cebinden çıktı. Köprüden geçse de ateş pahası geçmese de… Çanakkale Boğazı’nda inşa edilecek köprüde de İstanbul’da 3. Havalimanı’nda farklı bir netice beklenmiyor. Hükümetin gözde işadamları haricinde kazananı olmayan projelerin milletin sırtına yüklediği maliyetin altından kalkılması mümkün değil.

Velhasıl Türk Telekom’da olup bitenler herkesi yakından alakadar ediyor. Muhalefet bu mevzuya dikkat kesilmeli. Oger Grubu, bakır kablo ve gayrimenkul satışını yapacaksa bu yolla elde edeceği kazancı kuruşu kuruşuna Hazine’ye teslim etmeli. Aksi takdirde bu işlemlerin her safahatı er ya da geç mahkemelere intikal edecektir.

[Semih Ardıç] 18.3.2017 [TR724]

Sahi bu ülkenin aydınları nerede? [Akif Umut Avaz]

Başlıktaki soruyu bir kenara bırakıp yazıya “Bu ülkede gerçek anlamda aydın var mı ki?” sorusu  ile de başlayabiliriz. Bu soruya verilecek cevap tabii ki bellidir. 80 milyonluk bir kalabalığa erişmiş bir toplumda numunelik de olsa aydın olmaz mı hiç? Elbette ki var.. İsterseniz tek tek isimlerini saymaya başlayalım…

Şakayı bir yana bırakacak olursak soldan sağa, sağdan sola gerçek anlamda aydın diyebileceklerimiz hakikaten de ayaküstü sayabileceğimiz kadar az. Aslına bakarsanız neredeyse 100 yıllık bir Cumhuriyet ve nüfusu 80 milyona ulaşmış bir millet için bundan daha büyük bir utanç da olamaz.

Sayıları on binleri bulan profesörümüz, mühendisimiz, doktorumuz, öğretmenimiz, avukat/yargıç/hakimimiz, gazetecilerimiz, şairlerimiz, yazarlarımız, bürokratlarımız, ilahiyatçılarımız, din adamlarımız vs var… Okur-yazar oranı ise neredeyse yüzde yüze ulaştı. Ya peki “işte gurur duyduğumuz bir aydınımız daha” diye gururla gösterip göğsümüzü kabartabileceğimiz aydın ve entelektüel sayımız?..

İMTİHANIN İLK AŞAMASI VE ALTIN TEPSİLERDE SUNULAN LÜTUFLAR

Aydınların en kolay görünür oldukları zamanlar tıpkı bugünkü gibi türlü zulümlerle yoğrulmuş karanlık dönemlerdir. Onları ilkin, gelecek olan fırtınaya, toplanan kara bulutlara ve henüz ufak ufak çökme belirtileri veren karanlığa karşı kendilerini paralarcasına uyarılarda bulunurken görürsünüz. Böylece aydın olmanın ilk gereklerini yerine getirmiş ve sahadaki sahici testin ilk aşamasını başarıyla geçmişlerdir.

Farklı seslerin gün be gün daha da kısılmaya çalışıldığı bir ortamda kitlelere duyurabilmek için seslerini yükselttikçe, yedikleri efsunla uyuşmuş kalabalıklardan önce despotların ve sürüsüne bereket yardakçılarının dikkatini çekerler. Despot ve adamları derhal harekete geçer ve baştan çıkarıcı türlü lütuflarla gelirler önce. Aydın diye bilinenlerin hepsinin hakikaten aydın mı, yoksa bazılarının aydın görünümlü ahlaksız birer şarlatan mı olduklarını kristalize eden, bir turnusol kağıdı gibi şeksiz şüphesiz ortaya koyan en kritik aşamadır bu aşama. Kimileri kendilerine altın tepsilerde sunulan, hayatlarında görmedikleri ve normal şartlarda göremeyecekleri maddi imkanlar, kimisi makam ve mansıp uğruna satıverir inandıkları sanılan tüm değerlerini. Kendilerine o güne kadar hak etmedikleri ölçüde değer verenleri ve sevenleri…

Despot ve adamları, gerçek bir karakter testinden henüz geçmemişken toplumda o güne kadar aydın ve entelektüel bilineni baş döndüren tekliflerle devşirip zulme köpekliğe razı edebilirlerse ne ala. Bu vesileyle, o güne kadar aydın geçinen, yüzüne bir maske, üzerine bir kostüm gibi geçirdiği iğreti aydın kimliğinden soyunmuşsa şayet aydın rolü de sona ermiş olur. Aksine, büyük lütuflar karşılığı zulme köpekliğe rıza göstermektense inandığı değerler uğruna her türlü bedeli göze alarak sesini yükseltmeye devam ediyorsa, aydın bilinenin imtihanında zalimin eliyle yeni bir aşamaya geçilir.

FISILTILI TELKİNLER VE DOSTANE UYARI KILIFINDAKİ TEHDİTLER

İmtihanın ilk aşamasında aydın olmanın gereğini yerine getirmeyi, aydın kalabilmenin bedelini ödemeyi göze almış olanlara türlü yollardan türlü şekillerde türlü tehditler gelmeye başlar. Bazen bu alttan alta iletilen ‘dostane’ kılıfına bürünmüş bir endişe ifadesidir. Bazen dolaylı bir haber salma şeklindedir. Fısıltılı telkinler ve dostane uyarı kılıfındaki tehditler işe yararsa ne ala. Böylece sahipsiz hakikate sahip çıkanların kalibresi biraz daha netleşirken, despota köpekliğe rıza gösterenlerin safı biraz daha genişlemiş olur.

Şayet bu aşamada yapılanlar da işe yaramazsa açık açık uyarma ve tehdit aşamasına geçilir. En muktedir isimler meydanlarda, ekranlarda, utanç varakalarına dönüşen pespaye gazete manşetlerinde sıraya dizilir. Zulümlerine, ahlaksızlıklarına, alçaklıklarına ortak olma bedbahtlığına tenezzül etmeyenlere yönelik ver yansın edilir. Tahkirin, tehdidin bini bir paradır artık. Yüksek dozajlı bu tehditleri birer yok etme makinasına dönüştürülen medyatik linç kampanyaları, karakter suikastları izler. Amaç bellidir: Zulme köpekliğe razı olmayanı insan içine çıkamaz hale sokmak, zulme köpeklikte önde giden küçük bir tetikçi şarlatanın ifadesiyle “medeni ölüler” haline getirmek.

‘ZOR ZAMANDA KONUŞMAK’ YA DA AYDIN KİMLİĞİNE İHANET

Despotun, attığı kemiklerle ya da alttan alta telkinlerle devşirdiği geçmişin aydın müsveddelerinin de dahil olduğu bu yırtıcı yamyamlar güruhu yerleştirildikleri foseptik medyasının köşelerinden, ekranlarından, normal şartlarda bileklerinin hakkıyla asla gelemeyecekleri için uğruna her şeylerini feda ettikleri makamlarından adi troller gibi saldırıya geçerler. O güne kadar aydın bir insan olmanın hakkını vermeyi başarmış olanların önemli bir kısmı da maalesef bu aşamada dökülür. Belki zalime köpeklik eden sürülere dahil olmazlar, aralarından tek tük olmak isteyenler çıksa bile zaten o saatten sonra yüz de bulamazlar. Ama bunlar, bir köşeye çekilip sessizliğe bürünmekle dahi olsa, şiarı ‘zor zamanda konuşmak’ olan aydın kimliğine ihanetten de kendilerini kurtaramazlar.

Geriye kalanlar ise, maruz kaldıkları her türlü tehdit, şantaj ve karalamalara rağmen ellerine geçirdikleri yarım yamalak imkanları kullanarak seslerini inatla çıkarmaya devam ederler. Her tarafı kaplayan o kapkaranlık gidişata dur demeye çalışırlar. Bunlardan bazıları iktidar çetesinin fanatik serserileri tarafından sokak ortasında vurulur, bazıları iktidar çetesinin polis üniforması, savcı/hakim cübbesi giymiş fanatik serserileri tarafından adi suçlular gibi derdest edilip zindanlara tıkılır.

Bazıları ise, bir açık hava hapishanesine dönüşmüş ülkede kalıp artık kendileri için mukadder gözüken işkenceler altında zindana ve en alçakça zulümler karşısında bile cebri sükuta mahkûm olmaktansa her şeylerini sıfırlayıp terk-i diyar eder, varabildikleri yerlerde zulme karşı çıkarabildikleri kadar ses çıkarmaya gayret ederler. Ne pahasına olursa olsun kendilerine olan saygılarının, insan onuruna sadakatin, aydın olma ve aydın kalabilmenin tabii olacağı imtihanların henüz bitmediğini de bilirler.

MALUMATFURUŞLUK BAŞKA, AYDIN OLMAK BAŞKA

Çoğunlukla karıştırılsa da aydın ya da bir diğer deyişle entelektüel olmanın malumatfuruşlukla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Elbette ki aydın/entelektüel olabilmek sınırları belli olmayan bir bilgi/kültür birikimini gerektirir. Her eğitimliden aydın olamayacağı gibi cahilden de aydın çıkmaz. Yine de bilgisiz ve kültürel birikimsiz olamayacak entelektüellik, bir bilgi-birikim meselesi olmayıp, meseleler karşısında sonuçlarından bağımsız ahlaki ve ilkeli bir tavır ve duruş alabilme iradesidir.

Bununla birlikte, “zulme şu ya da bu saikle ortak olan ya da türlü bahanelerle sessiz kalan profesör, yazar-çizer, şair, din adamı, ilahiyatçı ünvanlı binlerce şarlatan mı daha aydın ve entelektüeldir yoksa bu ünvanlardan ve birikimlerden yoksun olduğu halde alçakça zulme imkanları ve gücü ölçeğinde tavır almış insanlar mı?” diye sorulacak olsa hiç şüphesiz ki tercihin ikincisinden yana yapılması icap eder.

Bir de tabi aydın görünümlerinden mahrum kalmamak için açıktan zulme ortakmış gibi görünmekten özenle kaçınırken, dönemi emniyetle atlatmak için zulmün değirmenine alttan altta su taşımaktan imtina etmeyenler var. Aydın görünümlü “ne şiş yansın ne kebap”çı bu zevat, bir taraftan, alçaklığın binbir türünün hükümferma olduğu bu devrin ahlaksız gereklerine eşsiz bir kıvraklıkla uyum sağlarlar. Öte taraftan ise, uzun vadeli hesaplarla, geleceğinden kuşku duymadıkları mukadder geleceğe dair başarılı ve bir o kadar da mide bulandırıcı bir maslahatgüzarlık güderler.

BİR-İKİ SAMİMİYETSİZ KELİME İÇİN MAZLUMDAN BEKLENEN MİNNET

Kanaatimce, her şerait altında gemisini yüzdürmeyi başarmaktan gayrı derdi olmayan bu zevatın entelektüellik gradosu da olsa olsa ilk aşamada kendisiyle birlikte inandığı tüm değerleri satıp despota köpekliğe revan olan geçmişte aydın bilinenlerinki kadardır. Bunlar devrin alçak zalimlerinin zulmü altında inleyen mazlumlara sabah akşam binbir türlü laf sokuşturmaktan çekinmezken, arada sırada belli ki geleceğe yatırım adına bir iki laf istimal ederler. Sonra da, sırf suret-i haktanmış gibi görünmeyi sürdürebilmek için ettikleri samimiyetten yoksun bu bir iki hakkaniyetli kelimeden dolayı zulüm altındaki yüzbinlerin kendilerine medyun-u şükran olmalarını beklerler.

Sonuç olarak, sağından soluna, dindarından ateistine varıncaya kadar aydın olmanın o güzelim hasletlerinin çoğu maalesef bizim topraklara neredeyse hiç uğramamış. İçinden çıktıkları toplum gibi ne demokratik ilkeleri, ne hukuk ilkelerini, ne de ayrımsız insan haklarını hakkıyla içselleştirebilmiş aydınların en alasının bile sadece kendi mahallesinin ölüsüne ağlayıp, sadece kendisine Müslüman olan yakın körleri olduğunu görmek gerçekten de kahredici. Kendisinin veya kendisine yakın gördüklerinin gözüne değen çöp için dünyayı ayağa kaldırırken, başkalarının göz bebeğini delen, kafatasını darmaduman edip beynini orta yere saçan mertekleri görmemeyi becerebilmek, sanırım nitelikli bir aydın olmanın aranan vasıflarından olmasa gerektir.

Her ne pahasına olursa olsun hep hak ve hakikatin yanında olabilmiş, her kim zulme ve haksızlığa uğramışsa kimliğine, aidiyetine aldırmadan net tavır alabilmiş, zulmü ana karnındaki bebeklere kadar uzanıp zalimliği arşa çıkmış zalimler karşısında aldığı tavrı hiç bozmamış sahi kaç aydınımız var?

Tüm bu yazılanların ışığında isterseniz 783 bin 562 kilometrekareyi ve 80 milyon insanı baştan aşağı şöyle bir gözden geçirip birlikte sayalım: 1, 2, 3, 4, 5…

[Akif Umut Avaz] 18.3.2017 [TR724]

Âşık Abdülvahap Kocaman [Babacanlar: Bekir Salim]

Güncel konularda yazmak gerçekten zor…  Dilimin ucuna kadar gelip söyleyemediğim öyle katı açılmamış lâflar var ki… Muhatapları bin kat fazlasını hak etse de bizim “Üslubumuz namusumuz…” Susuyoruz…

Ben size âşık Edebiyatının güzelliklerinden bahsetmeye devam edeyim en iyisi…

İnşallah, başka bir yazıma uzun uzun konu edeceğim Abdülvahap Kocaman’ı… Ama bugün tadımlık bir şey paylaşmak istedim. Abdülvahap Kocaman’a biz “Vahap Emmi” derdik… Konya Âşıklar Bayramı’nın en renkli siması… Kadirlili bir destan âşığı… Lâtif tavırları, ironik şiirleri, inşad tarzı herkesin gönlünü fethetmeye, salonu kırıp geçirmeye yetiyordu. Kahramanlık şiirlerinin de ondan dilemek lâzım…

“Arkadaşlar beni tanıdınız mı?
Avluk Dağları’nın delisiyim ben!
Âşık Veysel bile kaçtı önümden,
Bütün âşıkların ulusuyum ben… “    derken hiç de şaka yapmıyordu…

Onun müthiş bir şiri vardır; cinaslı… Cinas, biliyorsunuz, yazılışları ve okunuşları aynı, mânâları farklı kelimelerin kullanıldığı yüksek bir sanat edebiyatımızda…

Sadece kelimelerden değil, deyimlerden ve cümlelerden de cinas yapılacağını bu büyük şair “döndü”  kelimesiyle  ne güzel gösteriyor bize:

Döndü Dönmedi

Yaylaya gitmişti yayla zamanı,
Gülizar döndü de Döndü dönmedi.
Demek ki unutmuş ahd ü amanı,
Yaylacılar geri döndü, dönmedi.

Ben baktıkça o yılıştı yüz verdi,
Aşkımıza ümit verdi hız verdi.
Yemin etti sapasağlam söz verdi,
Demek ki sözünden döndü dönmedi. 

Aşkıma inansa beni arardı,
Sevda çeke çeke benzim sarardı.
Tansiyonum düştü gözüm karardı,
Sevdasından başım döndü, dönmedi. 

İsmini andıkça ah çekerim ah,
Sevende mi sevilende mi günah?
Yepyeni bir ümit başlar her sabah,
Akşamüstü güneş döndü, dönmedi. 

Ben gönlümü o huysuza bağladım,
Aşkı ile ciğerimi dağladım.
Gözlerimden kanlı yaşlar çağladım,
Selinden değirmen döndü, dönmedi. 

Ah çektikçe gözlerimden yaş geldi,
Ümitlerim dolu gitti boş geldi.
Yaz da gitti, güz de bitti kış geldi,
Zaman geçti devir döndü, dönmedi. 

Bu zalim engeller bize nettiler,
İki âşık arasına gittiler.
Kaş göz oynattılar fiskos ettiler,
Arada bir dümen döndü, dönmedi. 

Kokusunu arıyorum yellerde,
Boynu bükük bekliyorum yollarda.
Aşkı ile ölüyorum çöllerde,
Üzerimde kuşlar döndü, dönmedi. 

Şu halime ne söyliyem, ne diyem,
Bana dönse bir canım var hediyem,
Ham kelâma izin vermez terbiyem,
Bedduadan dilim döndü, dönmedi. 

Kara sevda çekmek zor gardaşım zor,
Bana inanmazsan bir çekene sor,
Benim sonum tımarhane ve doktor,
KOCAMAN ölümden döndü, dönmedi.

Abdülvahap Kocaman

Allah rahmet eylesin büyük ustaya…


***

USTA SÖZÜ

Ahım asumanı geçti.
Diyarbakır Van’ı geçti.
Akrep yelkovanı geçti;
Kim tersine kurdu beni!

                                Âşık Reyhanî

***

MUAMMA (*)

Muammamız; 

Ne çok zayıf ne şişman,
O mucidin adı ne?
Bulduğuna bin pişman,
Olduğu icadı ne? 

Cevap Abdullah Yasir kardeşimizden:

Edison bulmuş ampulü,
Faturayı biz öderiz.
Vatanın solmuş sümbülü,
Sanma ki biz diz çökeriz.

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Henüz dörtlük tamamlayan olmadı… Aşk ile bir daha… 

Yüz yıldır milyonlar hizmet ediyor.

Bu kadar emek hiç boşa çıkar mı?
………………….
………………….

[Bekir Salim] 18.3.2017 [TR724]

‘Darbeci baro’ avukatlara sahip çık! [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

27 yıl önce göreve başladı. 20 Kasım 1989’dan 29 Kasım 2016’a kadar çalıştı. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) son kararı ile mesleği elinden alındı. Çeyrek asrı aşkın hukuka hizmetine karşın kendisine verilen cezaya tepkisini ‘Hırsızlık yapmadım, yolsuzluk yapmadım, adaletten ayrılmadım. Her zaman tarafsız kaldım. Kul hakkı yemedim, yedirmedim’ diyerek özetledi. Hakim Murat Özkan, 15 Temmuz sonrası Tayyip Erdoğan ve AKP eliyle  yürütülen ‘sivil darbe’nin mağduru. Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Anayasa Mahkemesi ve HSYK ihraç edilen 4 bin 571 hakim-savcı ve kamu görevlisinden biri.

BARO’NUN FİŞLEMESİ VE HUKUKSUZLUĞU

Uğradığı haksızlıklara karşı ‘enseyi karartmayan’ Murat Özkan, sadece rejimin kendisini hedef yapması ve uğradığı haksızlıklarla değil, meslektaşım dediği sivil toplum yapılarının vurdum duymazlığı ve işgüzarlıklarıyla da mücadele ediyor. Tüm itirazlarına rağmen HSYK kararı değişmeyince İstanbul Barosu’na müracaat etti. Baro levhasına tekrar yazılıp avukatlık yaparak mesleğini bir başka pencereden sürdürmek ve geçimi sağlamaktı niyeti. Müracaatını yapıp beklemeye başladı. 19 Ocak 2017 tarihinde İstanbul Barosu skandal bir karara imza attı. Baronun bir paragraflık kararı şu cümlelerle sona eriyordu: “2016/3318 sayılı dosyasının dilekçe aşamasında olduğu, 2016/7900 sayılı F… Silahlı terör örgütü üyeliği  iddiasına ilişkin olan dosyadan soruşturma izni verildiği anlaşılmakla, Baro levhasına yeniden yazılma istemi OHAL kapsamında bulunması nedeniyle OHAL süresi içerisinde talebinin kabulü mümkün olmadığından talebin reddine...” OHAL’in hukuksuzluklarını bir baronun meşru görmesi anlamına geliyordu bu.

MASUMİYET KARİNESİ; HUKUKİLİK TANIMAYAN İSTANBUL BAROSU

Oy birliği ile haksızlığa verilen bu onayla bitmedi Özkan’ın yaşadıkları. Şubat başında İstanbul Barosu’nun kararına itiraz etti. Türkiye Barolar Birliğine gönderilmek üzere yaptığı itirazında, Avukatlık Kanunu’na göre avukatlık yapma konusunda yasal hiçbir engel olmadığını hatırlattı. Hakkında soruşturma olsa da kesinleşmiş bir karar olmadığından ‘masumiyet karinesi’nin; yine yasal dayanağı olmadan avukatlığının engellenerek ‘hukukilik karinesi’nin ülkenin yaşadığı anormal ve olağan dışı günlerde bizzat hukuku savunması gereken baro tarafından ihlal edildiğini kayıtlara geçirdi. Barolar Birliği’nden de cevap alamadı.

SİGORTA VE BANKALARIN İŞGÜZARLIĞI

Hastalık baroyla sınırlı değildi. Allianz Sigorta, primini ödediği özel sağlık sigortasını KHK kapsamında olduğu gerekçesiyle askıya aldığını iletti. 20 yıldır kullandığı Türkiye İş Bankası’na ait kredi kartı da KHK kapsamında kullanıma kapatıldı. Hakim Murat Özkan, ‘bir kez bile temerrüte’ düşmediği halde bu kararın aldığını yazdı twitter hesabında.

FİŞLEMELERİ TESCİLLEYEN NOTERLER BİRLİĞİ

Zulüm bitmedi. Noterler Birliği’ndeki bir başka kayıt Türkiye’de 7 ayı aşkındır yaşanan akıl tutulması ve zulmün bir başka açıdan belgelenmesini ve tescillenmesini sağladı. Türkiye Noterler Birliği’nin kayıtlarına göre Özkan’ın, 18 Ağustos 2016 tarihli bir evraka dayanarak OHAL süresince  işlem yapması sakıncalı bulunmuştu. Yazıya göre AKP rejimi bir sakıncılılar listesi oluşturmuştu. Noterler Birliği’nin kaydında yer alan bu tür fişlemeler  ve işlemler yüzünden onbinlerce insan halen evinin, arabasının satışından devrine birçok hakkını kullanamıyor.

SİVİL ÖLÜME MAHKUMİYET

Yukarıdaki sıralanan olaylar Hakim Murat Özkan’ın başına gelenler. Yani ülkede avukatlık, hakimlik yapacak hukuk bilgisine, mesleki ve insani cesarete ve mücadele azmine sahip birinin yaşadıkları. Kararları alanlar ise sözde bağımsız, özgür sivil toplum kuruluşları, kamu hizmeti veren kurumlar ve özel sektör şirketleri.  Bu nasıl bir korku ve ahlaksızlıktır ki bu kurumlar, potansiyel müşterisini, oy verecek baro üyesini, hizmet vermesi gerekli bir vatandaşını ‘fişleme ve hukuksuz kararlar’ ile adeta sivil ölüme mahkum ediyor?

Tek örnek Murat Özkan değil elbette. OHAL KHK’sı ile atılan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi  Cenk Yiğiter’in staj başvurusunu da Ankara Barosu reddetmişti. Kamuoyundan ve hukukçulardan gelen yoğun tepki ile baro geri adım attı, başvuruyu kabul etmek zorunda kaldı.  İstanbul ve Ankara baroları ile Türkiye Barolar Birliği’nin demokrasi ve hukuk devleti imtihanı elbette bitmedi. Ancak 15 Temmuz sonrası yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla arkalarında büyük bir bagaj ve yük oluşturdukları da bir gerçek.

DARBECİLERLE GÖRÜŞÜP ÖZEL AVUKATLARI ENGELLEME SİCİLİ

Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran’ın  15 Temmuz darbesinden sonra Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile buluştuktan sonra, Ankara Emniyeti ve Adliyesi’nde birçok şüphelinin özel avukatları engellenmişti. Şüpheli ve yeni gözaltına alınanların özel avukatlarına karşı CMK avukatları devreye alırken Canduran’un 430 avukat görevlendirdik deyip suçunu ikrar etmişti.  “CMK ile görevlendirilen avukat arkadaşlarımızın darbecileri savunmaması gibi bir durumdan söz edilemez. Çünkü CMK bir kamu görevi. Darbecilerin özel avukatları konusunda belki böyle bir şey söylenir, söylenmez, onu bilemeyiz” sözleri kayda geçmişti. Yani kabahatini kendi attığı tweet’le siciline işlemiş; düpedüz ‘sivil darbe’nin yanında tavır almıştı. Tarih yaşananların detayını ilerde daha net yazacak elbette.

BAROLAR MAĞDUR HUKUKÇU VE YARGIÇLARDAN NİYE KORKUYOR?

Türkiye’nin iki büyük barosu demokrasiyi, hukuk devletini ve herkes için adaleti savunmak;  baskıcı her yapı ve kişiye karşı mücadele etmek yerine ‘bizden olmayan mapusa girsin’ ve ‘yaşama hakkı olmasın’ diye özetlenebilecek politik çürümüşlüklerini sergilemeye devam ediyor. Belki de  işten atılan, gözaltına alınan ve tutuklanan binlerce hakim-savcı, hukukçu, akademisyenin barolara üyeliği halinde mevcut iktidarlarını ilk seçimlerde kaybedeceklerini  düşünüyorlar. Yani seçim korkusuyla antidemokratik uygulamalara ses çıkarmıyorlar. Buna karşın dünya baroları ve hukukçuları özellikle Avrupalı avukat, hakim-savcıların haklarını savunan sivil toplum kuruluşları ve meslektaşları için çok sıkı bir duruş sergiliyor. Avrupa Birliği, Venedik Komisyonu, Birleşmiş Milletler gibi resmi ve hukuken bağlayıcılığı olan kurum ve yapılar, Almanya, İtalya, Belçika mektuplu çağrılar yaptı.

AVRUPA VE DÜNYA BAROLARININ ÇAĞRISI: AVUKATLARI SERBEST BIRAKIN!

En son  dün İngiltere, İşkoçya, İrlanda baroları, 370’den fazla avukatın, binlerce hakim-savcının tutukluluğunun sonlandırılmasını, evrensel hukuka uyulmasını, yargı bağımsızlığına saygı duyulmasını, avukatların serbestçe mesleklerini yapabilmesinin temin edilmesini istedi. Dün 8 baronun bizzat Tayyip Erdoğan’a hitaben yazdıkları mektupta Venedik Komisyonu, AB  Komisyonu, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin raporlarının dikkate alınması, karar ve çağrılara saygı duyulması istendi. Baroların uyarılarındaki  önemli noktalarından biri de avukatların rolüne dairdi. Birleşmiş Milletler prensipleri evrensel hukuku dikkate alarak tehdit, ceza soruşturması ve idari-ekonomik hiçbir kısıtlama olmaksızın avukatlarının mesleklerini yapabilmeleri gerektiğine dikkat çekildi. Savunma hakkının yeniden inşa edilmesi talep edildi bir anlamda.

MAHKEMELER VE ANKARA BM HAKİMİNİ NEDEN SERBEST BIRAKMIYOR?

Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Ceza Mahkemesi Hâkimi, emekli büyükelçi Aydın Sefa Akay hakkındaki tüm adli işlemlerin dondurulmasını isteyen barolar, Akay’la başlamak üzere avukatların derhal serbest bırakılmasını da talep etti. BM Hakimi Akay, 1994’teki Ruanda Soykırımı’ndan hüküm giyen eski bir Ruandalı bakanın davasını gözden geçiren BM yargıçlar heyetinin bir üyesi. Ocak ayının sonunda Uluslararası Ceza Mahkemeleri Mekanizması (MICT) adlı BM kurumunun Akay’ın serbest bırakılması talebini de dikkate almadı Ankara. Diplomatik korumaya sahip bir hakimin Türkiye’de yaşadığı muamele ibretlik.

Akay’ın ‘terör örgütü üyeliği’nden 15 yıla kadar hapsi isteniyor. Tutuklanma gerekçesi bylock kullanması. Başından beri ifadelerinde programı  Google Play’dan indirdiğini ve kullandığını kabul eden, Ruanda davasında özel yazışmalar dışında bir şey yapmadığını anlatan Akay’ı duyan yok. Bylock’un hukuki delil olmadığı yönündeki tespitler de mahkemelerin gündeminde değil şimdilik. Geçen  Çarşamba günü Akay’ın Ankara 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan davasının ilk duruşmasında serbest bırakılma talepleri kabul edilmedi. Davası 13 Nisana ertelendi.

BARO BAŞKANLARINA  VE HUKUK DERNEKLERİNE DE Mİ SAHİP ÇIKMAYACAKSINIZ?

Bütün bu hukuksuzluk sürecinde alternatif barolar ve hukukçu derneklerinin de susturulduğunu hatırlamakta fayda var. Konya, Gümüşhane, Erzurum, Manisa, Siirt, Trabzon gibi baroların eski ve yeni başkanları tutuklu.  Mizan Hukuk Derneği, Denge Hukuk Derneği, Harran Hukuk Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Ahenk Hukuk Derneği, Adalet Hukuku Derneği, Özgür Hukukçular Derneği’nin aralarında yer aldığı 30 hukuk derneği kapatılmış durumda. Anayasa’nın 36. maddesindeki savunma ve adil yargılanma hakkı, AİHS 6. Maddeleri adalete erişim, adil yargılanma hakları açık şekilde ihlal ediliyor. Tüm bu gündemin içinde  Kahramanmaraş’ta 19 avukat gözaltına alınıyor nispet yaparcasına. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Ergenekon davalarında verdiği talimatları anlatmaya başladığı için İstanbul Emniyeti İstihbarat Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in çiçeği burnunda avukat iki kızı şantaj yaparcasına gözaltına alınıyor. Mehmet Durakoğlu, Hakan Canduran ve Metin Feyzioğlu’ndan yine ses yok. Baroların yönetim kurulundan ve Türkiye Barolar Birliği’nin diğer yöneticilerinden de.

TBB Başkanı olarak 16 Ağustos 2016’da Saray’a gidip topuk selamı çakan Feyzioğlu’na üç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bir salvo geldi. Erdoğan, Avrupa’da propaganda yapıyor dediği Feyzioğlu’na “Sen bir defa benim kapımı çalamazsın. Kapattım kapıyı” diye çıkıştı. Yani artık Erdoğan’a da yaranamıyor. “Cümleniz, anayasa değişikliğiyle nasıl bir devlet yapısı hayal ettiğinizin göstergesidir.” cümleleri de yangını söndüremiyor.

GENÇ SİVİLLER HAKLIYMIŞ!

Barolar, özellikle Ümit Kocasakal yönetiminde iken  İstanbul Barosu, Ergenekon ve Balyoz davalarının görüldüğü dönemlerde de imtihan vermişti. Genç Siviller’in baronun eylemine karşı Taksim’de bir otel odasından sarkıttıkları “Darbeci Baro Taksime hoşgeldin’ pankartlı karşı protesto hala akıllardadır. Genç Siviller o gün eylemlerinin gerekçelerini anlatırken, “Türkiye’de hukukçular kendilerini önce devletin adamı sonra hukukun adamı olarak görüyor. Tüm refleksleri adaleti sağlamak için değil, rejimi korumak için harekete geçiyor. Cumhuriyet tarihinde yaşanan her türlü hak ihlali bu cüppeli hukukçuların gözleri önünde oldu. Tüm askeri darbelere davet önce onlardan geldi.” demişlerdi.

Aradan 7 yıl geçti. Genç Siviller haklı çıktı. Dün askeri vesayetin yanında yer alan barolar, şimdi ‘sivil darbe’nin arkasında duruyor maalesef. Kendileri de şamar oğlanı gibi azarlanmalarına rağmen üstelik. Yüzlerce avukat, binlerce hakim savcının tutukluluğunu seyrediyor, ideolojik gözlüklerini çıkarıp, adalet diyemiyorlar.

[Erman Yalaz] 18.3.2017 [TR724]

Erdoğan’ın referandum için uyguladığı 6 taktik [Barbaros J. Kartal]

Hayır oylarının önde olduğunu söyleyen anketler ve uzmanlar var. Ankete katılanların açıkça ve ‘alçakça’ hayır demekten çekindikleri için evet diyenler arasında da hayır oyu vereceklerin olduğu tahmin ediliyor. Ama Erdoğan’ın sahaya yeni indiğini unutmamak lazım. Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan farklı olarak yerel bazda ekonomik vaatlerinin işe yaradığı bir gerçek. Tabanı konsolide etmek ve milliyetçi oyları da kazanabilmek için Avrupa’ya açtığı taktiksel savaşın ne kadar getirisinin olacağını da test imkanımız olacak.

Seçime kadar dozu artacağı belli olan ‘vatan, millet, Sakarya’ edebiyatının etkileyeceği kesimler elbette olacak. Erdoğan’ın referandum stratejisini incelediğimizde karşımıza şu çıkıyor: Seçmen profilinin yüzde 65’ten fazlasının sağ seçmen olduğundan hareketle her zamanki gibi asla oyunu alamayacağı kesimleri görmezden gelerek kendisine oy verebilme ihtimali olan kitleye oynuyor. Kendi tabanında büyük bir çoğunlukla evet oyu alacağını tahmin etmek zor değil. Kendi tabanında olup hayır oyu verecekleri, Bahçeli’nin peşinden gitmeyecek MHP seçmenini ve korkutulmuş ya da PKK’ya öfkeli HDP seçmenin bir bölümünü hedef alan bir strateji uyguluyor. Kendisine mutlak bir güç sağlayacak değişiklikleri asla tartışmadan en fazla alkış alacağı maddeleri ısrarla tekrarlıyor.

1–Avrupa ile kavga: Bunu “Hilal ile Haç kavgası” olarak sunarak en basit tabirle ucuz ama etkili bir sömürme aracına dönüştürdü. “Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen, İslam düşmanı Batılılar version.28” yine sahnede. Haçlılara karşı mücadele verildiğine inanan ve inanacak o kadar çok insan var ki. Hollanda’dan Almanya’ya, başörtüsü kararından bakanımı almadılar ajitasyonuna kadar her şeyi meydanlarda tekrar edecek. Milliyetçi hassasiyete sahip insanların kerhen de olsa son tahlilde devletin yanında yer almak lazım noktasına getirebileceğine inanıyor. Seçime kadar bol bayrak soslu, Osmanlı temalı ve şehitlerin sömürülmesine odaklı her şeyi yapacaklar. Milli kelimesini duymaktan şimdiden yorulduk. Bazen açıktan bazen de kapalı bir şekilde Hayır oyu vereceklerin Haçlıların, Avrupalıların, düşmanların, hainlerin ve tabii ki teröristlerin yanında olacaklarını vurgulamaya devam edecek.

2-18 yaşında vekil olma hakkı: Bunun anayasa değişiklik paketine sadece genç oylarını kazanmak için konulduğu aşikar. O şeyi olup olamayacağınızdan ziyade o şeyi olma hakkına sahip olmak her zaman daha caziptir ve talep edilir. Erdoğan meydanlarda bu değişikliği ısrarla dile getiriyor. O yaş skalasındaki sağ tabandaki gençleri etkilemek amaçları.

3-Milletvekili sayısındaki artış: Erdoğan’ın ısrarla dile getirdiği bir diğer değişiklik de bu. Avrupa ülkelerinden örnekler vererek kişi başına düşen milletvekili sayısı kıyaslandığında Meclis’teki vekil sayısının az olduğunu anlatıyor. Aslında niyet başka. Daha çok insanın milletvekili olması demek daha çok kurşun asker demek, daha çok parti yöneticisinin Meclis’e girmesi demek. Bir sonraki seçimde daha fazla vekilin çıkacağı ihtimali teşkilatta bir heyecan uyandırıyor. Yeri garanti kişilerden dolayı kendisine sıra gelmeyeceğinden dolayı umutsuz olanlara bir ışık yakıyor. En az il başkanı seviyesinde bir motivasyon demektir ki bunun çalışmalara olumlu etkisi olacağını düşünüyorlar.

4-Kılıçdaroğlu: Erdoğan basit bir kıyasla “Ülkeyi Kılıçdaroğlu mu yönetsin ben mi yöneteyim?” diyor. Siyaseten daha zayıf ve nazik bir karakter olan Kılıçdaroğlu’nu döverek kamuoyundaki bilinen algıyı pekiştiriyor. Referandumu bir genel seçim havasına sokarak kendisinden daha zayıf rakibini nazara vererek insanların “madem ikisinden birisini seçeceğiz Erdoğan olsun bari” kıvamına gelmesini istiyor.

5-Ya oyunu ya canını: Sanki Güneydoğu’da birçok yerleşim yerini devlet dümdüz etmemiş gibi oraların yeniden imarı konusunda şantaj yapıyor. 7 Haziran’da olduğu gibi eğer istediğini almazsa kan döküleceğini ima ederek tehdit ediyor. PKK’ya tepki oylarını toplayacağını varsayıyor. HDP, sembol isimleri hapiste olduğu için etkili bir kampanya yapamıyor. Kandil’in de evet çıkmasından yana bir sorunu yok.

6-Akıllı muhalefete engel: Başta Meral Akşener olmak üzere MHP’li muhaliflerin ve hayır destekçisi tanınan isimlerin toplantıları engelleniyor. Bunların toplantılarını yayınlayacak ya da haber yapacak elle tutulur bir medya yok ancak işi riske atmak istemiyor. Bunun diğerlerini cesaretlendireceğinden endişe ediliyor. Bilakis herkesin korkması hatta bu muhaliflerle yan yana görünenlerin her an içeri alınabileceğini hissetmelerini istiyorlar. Kraldan çok kralcılar zaman zaman işleri abartıyor. Bu engellemelerin ters tepmesi mümkün.

Bakalım seçime kadar neler göreceğiz başka.

[Barbaros J. Kartal] 18.3.2017 [TR724]
barbaroskartal@tr724.com

Çanakkale Zaferi’ni hurafelerden kurtarmak [Dr. Serdar Efeoğlu]

Tarihimizin en büyük savunma zaferlerinin başında gelen Çanakkale Muharebeleri son yıllarda tamamen bir siyasi istismar aracına dönüştü. Her hafta sonu iktidar belediyeleri binlerce kişiyi Gelibolu’ya taşıyarak ve hamasetin ön planda olduğu anma programları düzenleyerek bu istismarın başını çektiler. Televizyon ekranlarında gördüğümüz bazı nevzuhur çağdaş “kassaslar” ise birçoğu gerçek olmayan menkıbelerle bu değirmene su taşıyarak halka yanlış bilgiler aktardılar.

Çanakkale Zaferi bir tarihi olaydır ve öncelikle tarihçilerin belgelere dayanan çalışmaları ile halka ulaşmalıdır. Bu konuda birçok bilimsel çalışma yapılmasına karşılık doğru bilgilerin halka mal olması uzun zaman almakta ve kamuoyu bir bilgi kirliliği yaşamaktadır.

Muharebelerle ilgili olarak en çok başvurulan kaynaklar hatıra eserlerdir. Ancak hatıralar, yazan kişinin duygu ve düşüncelerini öne çıkaran ve yazarın daha çok kendini savunmaya yönelik kaleme aldığı eserlerdir. Hatıra eserlerin tarihi bir malzeme olabilmesi,  diğer eserlerle mukayese edilmesine bağlıdır. Son dönem Türk askeri tarihinin temel kaynakları harp cerideleridir. Her gün tutulması mecbur olan ceridelerde; asker mevcudu, firarlar, hasta, yaralı ve şehitlere dair bilgiler, günün olaylarının kısa bir özeti gibi bilgiler yer almaktadır. Ceridelerin ayrıntılı incelenmesi pek çok muğlak konunun aydınlatılmasını sağlamaktadır.

“YÖK” BİLE YAĞLI BUĞDAY ÇORBASI YEDİRİRSE

Çanakkale Zaferi ile ilgili özellikle muhafazakâr kesim birçok yanlış bilgi aktarmakta ve her ortamda yayılmasına hizmet etmektedir. Biz bu yazıda sadece üç örnek verecek, diğerlerini sonraki yazılara bırakacağız.

Yanlışlıkların başında Gelibolu’da askerin “aç biilaç” bir şekilde savaştığı bilgisi yer almaktadır. Buna göre Çanakkale’de Türk askeri ciddi bir yiyecek sıkıntısı yaşamış, bundan dolayı askere kahvaltıda üzüm hoşafı, akşam yemeğinde ise ancak yağlı buğday çorbası verilebilmiştir.

İaşe, savaşlarda ordunun başarısındaki en önemli hususlardan birisidir. Karnı doymayan bir askerin savaşması mümkün olmadığı gibi bu durum ciddi boyutlarda firarlara yol açmaktadır. Osmanlı ordusu bu durumu Balkan Harbinde acı bir şekilde yaşamış, Selanikli Bahri’nin ifadesiyle “peksimet, dağlar gibi yığılmış iken asker aç” bırakılmış ve binlerce asker firar etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda da özellikle 3. Ordu’nun savaştığı Kafkas Cephesi’nde iaşe sıkıntısı yaşanmış ve firarlar ordu mevcudunun üçte birine ulaşmıştır.

Hâlbuki Çanakkale, İstanbul’a yakınlığı ve bölgenin imkânlarından dolayı ordunun en kolay besleneceği bir konumdadır. Bu dönemde Türk ordusunda bir erin günlük tayini “600 gr un, 250 gr et ya da 125 gr kavurma, pastırma, sucuk ya da konserve et, 86 gr pirinç, 10 gr yağ, 20 gr soğan  ve tuz” olarak belirlenmişti. Cephedeki yazışmalar ve hatıra eserler incelendiğinde bazı sıkıntılar yaşansa da askerin hiçbir zaman “aç biilaç” kalmadığı anlaşılmaktadır. Örneğin Güney Grubu Komutanı Vehip Paşa ekmeğin kalitesi düşünce Enver Paşa’ya bir numune göndererek şikâyet etmiş, V. Ordu’da yeterli iaşe olduğu halde kendi kuvvetlerinin sıkıntı yaşadığını ifade etmiştir.

250 gram olması gereken et miktarı önce 62, sonra da 31 grama kadar düşmüş, Vehip Paşa Enver Paşa’ya gönderdiği bir yazıda yirmi gramdan bile söz etmişse de et verilmeye devam etmiştir. Harp cerideleri ve hatıralardan problemler yaşansa da günlük tayinin verilmeye çalışıldığı görülmektedir.

“Yağlı buğday çorbası” efsanesinin asıl enteresan tarafı ise bu menünün 1917 yılına ve 43. Alay’a ait olmasıdır. İtilaf devletleri 1916 Ocak ayında Gelibolu’yu tahliye ettiğine göre bu yemek menüsü Çanakkale Muharebelerine ait olamaz. Bu efsaneyi uyduranların dikkat etmediği diğer husus ise 43. Alay’ın hiçbir zaman Çanakkale Cephesi’ne gelmemiş olmasıdır. Bütün bu bilgilere rağmen bu efsane herkesi etkilediği gibi “bugün üniversite Hocalarını fişlemekten bilime fırsat bulamadığı anlaşılan” YÖK’ü de etkilemiş olacak ki üniversitelerde 18 Mart’ın yıl dönümünde öğle yemeği menüsü “yağlı buğday çorbası” olabilmiştir.

ŞEHİT SAYISI EFSANESİ

Çanakkale Muharebeleri ile ilgili en büyük efsanelerden birisi de Türk tarafının savaşta 250.000 şehit verdiği bilgisidir. Bu sayı çok mübalağalıdır. Bu yaklaşımda yüksek sayıda verilen şehit sayısının zaferi daha da yücelteceği yaklaşımı öne çıkmaktadır. Hâlbuki savaşlarda önemli olan az kayıpla başarılı olabilmektir.

Şehit sayısının fazla gösterilmesinin temel nedeni, şehit ve zayiat ifadelerinin yanlış kullanılmasıdır. “Zayiat”; şehit, hastanede vefat eden, hastaneye sevk edilen, kayıp olan, düşmana esir düşen ve firar edenlerin toplam sayısını ifade etmektedir. Çanakkale Muharebelerindeki şehit sayısı, “zayiat” rakamı ile karıştırılmakta veya şehit sayısının fazlalığı büyük bir başarıymış gibi fazla rakam verilmektedir. Hâlbuki Genelkurmay ATASE Arşivi kayıtlarına göre şehit sayısı 57.263’tür. V. Ordu Komutanı Liman Von Sanders ise eserinde şehit sayısını 66.000 olarak belirtmiştir.

Osmanlı ordusunun Çanakkale’deki toplam zayiatı kaynaklarda 250.000-252.000 arasında belirtilmektedir. Bu zayiatın ayrıntısı genellikle 57.000 şehit, 100.177 yaralı, 10.067 kayıp, 21.498 çeşitli hastalıklardan vefat, cepheden hastalık ya da hava değişimi nedeniyle sevk edilen veya firar eden 64.440 asker şeklinde belirtilmektedir. İtilaf devletlerinin zayiatı da aynı şekilde değerlendirildiğinde İngilizlerin kaybı 205.000, Fransızların kaybı da 47.000 olmak üzere 252.000 civarındadır.

ÇANAKKALE’DE KÜRTLER YOK MUYDU?

Çanakkale Muharebeleriyle ilgili diğer bir tartışma, Kürt kökenli askerlerin Gelibolu’da bulunup bulunmadığıdır. Bununla amaçlanan “Türkler ve Kürtler, omuz omuza savaştılar” söyleminin boşa çıkarılmasıdır. Gerçekten de Çanakkale Muharebelerinde çok az sayıda Kürt asker yer almıştır. Çünkü 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nde asker alma sistemi merkezi değildi ve bölgesel bir şekilde organize edilmişti. 11 Aralık 1913 tarihinde yayınlanan “Teşkilât-ı Umumi-i Askeriye Nizamnamesi” ile asker alma işlemlerinde kolordu bölgeleri tanımlanarak her kolordunun kendi bölgesinden asker alması kararlaştırılmıştı.

Çanakkale Muharebelerinde görev alan V. Ordu’ya bağlı 3. Kolordu ve 15. Kolordu ile II. Ordu’ya bağlı 5. ve 14. Kolordulara bakıldığında asker kaynaklarının Trakya, İstanbul, Batı ve Orta Anadolu olduğu görülmektedir. Sinop-Sivas ve Malatya hattının doğusu ise Kafkas Cephesi’nde savaşan 3. Ordu bünyesindeki 9. , 10. ve 11. Kolordu’nun asker alma bölgesini oluşturmaktaydı. Çanakkale cephesinde ise Orta Anadolu’nun batısından itibaren yer alan vilayetlerin halkı savaşmıştır. Nitekim Çanakkale’de en çok şehit veren üç vilayet Bursa, Balıkesir ve Konya olmuştur.

Bölgesel asker alma sistemine rağmen Çanakkale’de Doğu Anadolu, hatta Suriye ve Filistin’den az sayıda da olsa askerin yer almasının nedeni ise ihtiyaç duyulduğunda diğer bölgelerdeki askerin sonradan Çanakkale’ye sevk edilmesidir. Nitekim Çanakkale Muharebelerinden sonra bu cephede yer alan kuvvetlerin bir kısmı da Kafkas Cephesine gönderilmiş ve orada savaşmışlardır.

Çanakkale Muharebeleri, dönemin en güçlü devletlerinin ordu ve donanmalarının bozguna uğratıldığı büyük bir zaferdir. Bu zaferin hangi gerekçeyle olursa olsun hurafelere dayanan ve uydurma hikâyelerle süslenen bir hamasete kurban edilmemesi gerekmektedir. Bu zafer sınırlı imkânlara rağmen strateji, harekât planları, lojistik ve destek hizmetlerinin iyi düzenlenmesi sayesinde ve komutanlarla askerin olağanüstü gayretleri ile kazanılmıştır.

Zaferle ilgili doğru olmayan hikâyelerin İslamiyet’teki hadis kritiğini bilen, “râvi (senet)” silsilesinin öneminin farkında olması gereken muhafazakâr kesim tarafından uydurulması ve çeşitli ortamlarda hakikatmiş gibi aktarılması ayrı bir ironi olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bunun yerine Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih arşivlerine dayalı çalışmaların esas alınması ve öğrencilere de ilköğretimden itibaren doğru bilgilerin verilmesi yerinde bir davranış olacaktır.

Kaynaklar: İ. Yıldırım, “Çanakkale Muharebelerinde Zayiat ve Zehirli-Boğucu Gaz Kullanımı”, FÜ Sosyal Bilimler Dergisi, C. 26, S. 1, 2016; İ. Bilgin, “Türk Askeri Gelibolu’da Aç Biilaç Savaştı”, www.geliboluyuanlamak.com;  M. Arslan, “Birinci Dünya Harbinde Çanakkale Cephesine Asker Alım İşlemleri ve Askerlerin Cepheye İntikalleri”, Çanakkale Araştırmaları, S. 18, 2015; Y. Nizamoğlu, Kahramanlıktan Sürgüne Vehip Paşa, İstanbul, 2013; Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, İstanbul, 2007.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 18.3.2017 [TR724]

Herkesin bildiği, kimsenin konuş(a)madığı bir toplantının tutanakları [Nazif Apak]

Tarih 19 Ekim 2011.

Başbakanlık Konutu’nda hareketli saatler yaşanıyor. Onlarca kamera konutun önünde bekleşmekte. Türk medyasının neredeyse bütün patronları ve genel yayın yönetmenleri davet edilmiş. Daha ne 17-25 Aralık yaşanmış ne Gezi olayları. Ancak toplantı öncesinde PKK, Hakkari’de bir saldırı düzenlemiş ve 24 gencecik askerin canına kıymış. Yara büyük, hüzün ve öfke had safhada. Ve Başbakan Erdoğan medya ile durum değerlendirmesi yapıyor.

Toplantı bittikten sonra kimi kameraların karşısına geçti bir şeyler söyledi, kimi de kalemlerine sarılıp bir şeyler yazdı. Ama hiç kimse içeride yaşanan asıl konuya temas etmedi. Oysa Türk medyasının başına geleceklerin ilk belirgin sinyali orada verilmişti. Ne acıdır ki bazı patronlar ve gazeteciler ya gidişatın nereye doğru evrildiğinin farkında değildi ya da korkudan ne diyeceğini bilemiyordu.

O toplantıya katılan birkaç patrondan ve genel yayın yönetmeninden bizzat dinlediğim ve edindiğim bilgiyi sizlerle de paylaşmanın da zamanı geldi sanırım. Yazacaklarımı o gün orada bulunan 6-7 kişiden teyit ederek naklediyorum. Ben sahne sahne anlatayım; siz de dinleyin. Neden o günkü toplantıya Türk basınının ölüm fermanının icraya geçiş tarihi dediğimi anlayın.

MEDYA ÜZERİNE AHKAM KESİYOR

Konutta uzunca bir masa, patronların ve genel yayın yönetmenlerinin isimleri tek tek yazılmış, herkesin oturacağı yer belli. Erdoğan, yanına Bülent Arınç, Beşir Atalay ve Hüseyin Çelik’i alarak geliyor. Önce uzun bir konuşma yapıyor. Terörden, şehitlerden bahsediyor ve sözü medyanın sorumlu/sorunlu yayınlar yapmasına getiriyor. Türkiye’deki her okuma yazma bilenin kendini gazetecilik konusunda yetkin görmesi, Erdoğan’da da kendini gösteriyor ve medya üzerine ahkam kesiyor…

Esas fırtına soru-cevap bölümüne geçildiğinde kopuyor. Başrolde Jöleli. Önce üstü kapalı bir şekilde Kürt sorunu ile ilgili cesur yazılar yazıp röportajlar yapan gazetecileri hedef gösteriyor. Onları terörle işbirliği yapmakla suçluyor. Tabi toplantı sahibi, ‘Al da at’ diye verilen pastan ziyadesiyle memnun. Veryansın etmeye başlıyor. Terör eylemlerinin haberleştirilmesi bahane edilerek gazete patronlarına ve genel yayın yönetmenlerine resmen ayar veriliyor.

YASEMİN ÇONGAR’IN İTİRAZI

Ahmet Altan ve Hasan Cemal gibi bazı önemli gazetecilerin gıyabında yapılan infaza cesur yürekli bir gazeteci dayanamıyor ve söz alıyor. ‘Burada olmayan bazı meslektaşlarımız hakkında üzücü konuşmalar yapılmasını yadırgadım; doğru bulmuyorum’ diyor. Yasemin Çongar’ın bu mert itirazı salondaki yardakçılarda soğuk duş etkisi meydana getiriyor; ancak yapabilecekleri bir şey yok. Neden? Çünkü karşılarındaki, konuyu gazetecilik mesleğine, o mesleğin temel disiplinlerine getiriyor. Teorik alt yapısı sıfır ama nasıl olmuşsa bir şekilde gazeteci sıfatı kazanmış bazı şahısların o gün Çongar’ı anlaması çok da kolay değildi elbette.

Yasemin Çongar’ın bilgi yüklü cevabı karşısında ne yapacağını şaşıran Yiğit Bulut, bir hamle daha yaparak gazetecilik mesleğini hiç mi hiç bilmediğini bir kez daha kayıtlara geçiriyor. Gazetelerin denetimsizliği üzerine bir şeyler söylüyor ve bir kontrol mekanizması kurulmasını öneriyor. Korkunç bir teklif! Tam anlamıyla bir sansür teklifi.

AYDIN DOĞAN’IN PRANGA TALEBİ

‘Jöleli’nin sansür teklifine hiç beklenmedik bir yerden destek geliyor salonda. Doğan Grubu patronu Aydın Doğan, tuhaf bir yaklaşımla ve dahi Erdoğan’ın gözüne girebilmek azmiyle Bulut’a destek veriyor. Daha önceki başbakanların terör eylemlerinin haber(siz)leştirilmesi ile ilgili beklentilerinden bahsettikten sonra taşı gediğine koyuyor: “Siz bir Bakanımızı vazifelendirin biz onunla bir araya gelelim, yeni bir yapı kuralım, terör eylemlerini haberleştirirken bir daha hata yapmayalım.” Onca yıldır Türkiye’nin en geniş medya ağına hükmeden Aydın Doğan, ya ne dediğinin farkında değildi ya da Erdoğan korkusu ile ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.

Aydın Doğan, Türk medyasına bir pranga vurur da nice zamandır bu fırsatı bekleyen birileri bunu duymazdan gelir mi hiç! O günlerde Star TV ve Kanal 24’ün sahibi gibi görünen (ama asla öyle olmayan) eski AKP Milletvekili Tevhit Karakaya hemen öne atılıyor. ‘Aydın Abi’ye teşekkür ediyorum’ diye başladığı yıkama yağlama faslından sonra o da bir bakanın kendilerine öncülük etmesi ve yayınlara çeki düzen verilmesi konusunu destekliyor. O dakikaya kadar kuytu bir köşede avını bekler gibi insanları süzen Akit’in sahibi Mustafa Karahasanoğlu da, ‘Bir bakan nezaretinde kurulacak yapıya tam destek verdiğini’ açıklıyor.

O kadar insan ‘gel boynumu vur’ der de Erdoğan bunu ıskalar mı? Hemen yanında oturan ve o tarihte Anadolu Ajansı’ndan sorumlu bulunan Bakan’ına dönerek “Bülent Bey, hemen bir çalışma başlatın” deyiverir. Orada bulunan çok meşhur bir gazeteci diyor ki “Türk basının kendini iktidara teslim ettiği o dakikada salona baktım; birkaç gazeteci hariç hiçbiri yaşanandan rahatsız değildi. Onlar da soru sorma sırası kendilerine gelmediği için henüz bir şey diyememişti.”

‘SİZ KONUŞURKEN ÜÇ HATAMI FARK ETTİM’

Medyanın iktidara teslim törenine dönelim: Hürriyet Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, bazı hatalı yayınlar yaptıklarını ama artık çok dikkatli olacaklarını, bu toplantının milat olabileceğini falan söylüyor. O dakikaya kadar bir köşede konuşma sırasının kendine gelmesini bekleyen ama dayanamayıp homurdanmaya devam eden Mehmet Ali Birand, ani bir çıkış yapıyor: “Sayın Başbakan, ben patronum Aydın Doğan’a katılmıyorum. Medyanın kendi bağımsız yapısını ortadan kaldıracak bir yapılanmanın hepimize zarar vereceğini düşünüyorum” diyor.

Birand öyle diyor ama oradaki heyetten pek çoğu Erdoğan’a yaranabilmek için iktidar sahiplerine gaz vermeye devam ediyor. O günlerde Akşam’ın Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’nın ha bire not tuttuğu bir kâğıda bakarak “Sayın Başbakanım, siz konuşurken üç hatamı fark ettim” diyerek lafa girmesi bazılarının bıyık altı gülüşmesine neden oluyor. Küçükkaya bu durumun farkında mı? Ona çok yakın bir sandalyede oturana göre Küçükkaya bunu umursamıyor bile…

‘İKTİDARA YAKIN’ ZAMAN’DAN RED GELİNCE…

Tam Türk medyası Arınç’a bağlanmak üzereyken Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı söz alıyor. “Ben Aydın Bey’in teklif ettiği Bakan nezaretini doğru bulmuyorum” cümlesi salonun buz kesmesine sebep oluyor. Daha sonraki cümleler daha da ağır: “Terör olaylarının nasıl haberleştirilmesi gerektiğine dair İngiltere’de, İtalya’da, Amerika’da önemli tecrübeler yaşandı. Terör eylemlerini naklederken nereye kadar habercilik, nereye kadar örgüt propagandası yapıldığını bilemeyen varsa gazetecilik yapmasın. Devletin müdahil olması da mesleğimizi bize öğretmesi de kabul edilemez. Hem böyle bir şey Türkiye’ye de zarar verir.”

Hava birden tersine dönmeye başlar. Çünkü oradaki büyük çoğunluk aslında Dumanlı gibi düşünmektedir ama korku belası ve yanlış anlaşılma endişesiyle susmayı tercih etmekte, bazısı da göze girmek için inanmadığı bir yapıya destek vermektedir.

TERÖRE KARŞI DEVLET NE YAPIYOR?

Zaman yöneticisi orada durmaz ve yeni bir fasıl daha açar. “Sayın Başbakan, medyanın nasıl yayın yapacağı bir tarafa; lütfen bize söyler misiniz nasıl oluyor da bir karakolumuz basılıyor, 24 askerimiz şehit ediliyor ve adamlar saatlerce süren çatışmadan tek bir zayiat almadan çekip gidiyor, niçin çatışma halindeki karakola vaktinde yardım ulaştırılamıyor, bu kadar büyük bir saldırı için oraya cephane yığmaları nasıl fark edilemiyor?”

Tabi herkes, özellikle de Erdoğan ve ekibi şoke olmuş durumdadır. O günlerde iktidar ile “Cemaat” birbirine çok yakın görüntü içinde ve bu soruların Zaman’dan gelmesi beklenmiyordu çünkü. Bilmiyorlar ki Zaman-iktidar ilişkisi hep bu ciddiyetteydi. Dumanlı son olarak ilginç bir soru daha yöneltip susuyor: “TRT ısrarla PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın yakalandığını söyledi. Doğru mudur, doğru ise serbest mi bırakılmıştır? Bu tip sorulara cevap bekliyoruz. Yüreğimiz yanıyor…”

O ana şahit olan meslektaşlarımdan birinden dinlediğim ayrıntı: “Dumanlı’nın hemen yanında oturan bir medya patronu Ekrem Bey’e dönerek diyor ki ‘Seninle ilk kez karşılaşıyorum ama seni tebrik ediyorum. Fırsat olsa seni alnından öperdim şimdi. Burada herkes rol yapıyor; benim genel müdürüm bile. Bir seni, bir Birand’ı bir de Yasemin’i tebrik ediyorum.”

‘BİZ YANDAŞ OLURSAK…’

Ve son perde. Toplantı bitiyor, bahçeye çıkılıyor. Herkes kendi arabasını beklerken sigara yakanlar da var. Habertürk’ün Yönetmeni Fatih Altaylı ile Enis Berberoğlu’nun muhabbetine Dumanlı da dahil oluyor: “Ayıp değil mi, biz bu adamla arkadaşlık bile yaptık ama hiçbir zaman yağ yakmadık ve kendi özgürlüğümüzü teslim etmedik.” Bu eleştiriyi duyan bir yayın yönetmeninin cevabı ne olmuş biliyor musunuz? “Ben demedim mi sana biz yandaş olursak hepinizi sollarız diye” Ve acı kahkahalar…

Sonra ne mi oldu? O toplantıda kararlaştırıldığı gibi medya yöneticileri, Arınç’ın başkanlığında Aydın Doğan’ın otelinde bir araya geldi. Zaman geri adım atmadı, o toplantıya katılmayacağını ifade etti. Bunun üzerine davetli listesinden çıkarıldı. Zaman katılmayınca ikinci toplantı da yapılamadı.

Ne acıdır ki Ortadoğu tarzı bir sansürcü medyanın inşası için başta Zaman olmak üzere medyaya el kondu. Zaten bazıları medya dışındaki yatırımlarını koruyup kollamak için anahtarlarını iktidara teslim etmeye çoktan razıydı. Olan, ülkeye oldu…

[Nazif Apak] 18.3.2017 [TR724]