Avukat Murat Akkoç: 15 Temmuz 2016 darbe girişimi 28 Şubat 1997’nin tamamlanmış halidir.

KENDİNİZDEN KISACA BAHSEDER MİSİNİZ?

14 Aralık 1972 Kırşehir doğumluyum. Okuma yazma bilmeyen fedakar bir annenin ve 1965-1976 yıllarında Almanya’da çalışmış daha sonraki yaşamını Kırşehir’de Tornacılık yaparak geçirmiş 2000 yılından itibaren emekli esnaf bir babanın dört çocuğundan ikincisiyim. Tüm çocuklarına üniversite okutacak kadar eğitime düşkün bir anne-babanın evladı olmaktan onur duyuyorum. İlk-orta ve lise eğitimimi Kırşehir’de tamamladım. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. 1999-2009 yıllarında yerel gazetecilik yaptım. 2011 yılından itibaren İstanbul Baro’suna kayıtlı olarak serbest Avukatlık yapmaktayım.

DÜNYA ADALET PROJESİ(WJP) TARAFINDAN HAZIRLANAN VE ÜLKELERDEKİ HUKUK SİSTEMLERİNİ DEGERLENDİREN “2017 HUKUKUN ÜSTÜNLÜGÜ ENDEKSİ” VERİLERİNE GÖRE TÜRKİYE’NİN 113 ÜLKE ARASINDA 101. SIRADA YER ALDIGI AÇIKLANDI. TURKİYE’NİN, 2014 TARİHLİ AYNI ENDEKS SIRALAMASINDA İSE 59. SIRADA BULUNDUĞU AÇIKLANMISTI. ÖNCELİKLE KISA SÜRE İÇİNDE BU BÜYÜK DEĞİŞİKLİĞİ NASIL DEGERLENDİRİYORSUNUZ?

Cumhuriyet tarihimizde 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 olmak üzere iki fiili askeri darbe, 12 Mart 1971 askeri muhtıra, 28 Şubat 1997 Post Modern Darbe olarak adlandırılan askeri muhtıra sonrası YARGI daima siyasi iktidarı ele geçiren HAYDUTLARIN emrine girmiştir. Maalesef bu emre giriş çoğu zaman gönüllü olmuş ve bunun sonucunda da 1960’da Adnan MENDERES ve arkadaşları, 1971’de Deniz GEZMİŞ ve arkadaşları, 1980’de 18’i sol, 8’i sağ görüşlü kişiler idam edilmiştir. Yine 28 şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nda brifing alan yargı mensuplarınca yüzlerce kişi hakkında İrtica-Anayasal düzeni yıkmak suçlarından soruşturma ve kovuşturma açılmıştır. Tüm bu dönemlerde zaten sorunlu bir yapısı olan yargı daha da UTANILACAK soruşturma-kovuşturmalara ve kararlara imza atmıştır.

Esasında 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü (siyasi pozisyonlara göre sahibi-azmettirircisi ve tarafları değişen önümüzdeki yıllarda netlik kazanacağını umduğum darbe teşebbüsü) sonrasında da farklı bir durum olmamıştır. Özellikle 1999 yılı Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin AB’ye aday ülke olarak gösterilmesiyle başlayan ve 2010 referanduma kadar süren ülkemizdeki reformist AB süreci ve diğer dinamiklerden kaynaklı iyileşmeyle Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 113 ülke arasında 2014 yılında 59.sırada olan TÜRK YARGISI 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yine haydut bir siyasi iktidarın emrine girmiş ve tüm kazanımlarını kaybederek 2017 yılında 101.sıraya gerilemiştir.

 SİZE GÖRE TÜRKİYE’DE ‘HUKUKUN ÜSTÜNLÜGÜ’ HANGİ SEVİYEDE?

Seviyeyi avukatlar, hakimler, savcılar, siyasi iktidar ve halk değil uluslararası hukuk standartları belirler. Bulunduğumuz yer geri kalmış 3.dünya ülke devletleri seviyesidir ve her sağduyulu kişinin utanacağı bir seviyedir.

 YİNE BUNA BAĞLI OLARAK, SİZCE YARGININ BAGIMSIZ VE TARAFSIZ OLMASI NE ANLAMA GELİYOR?

Bu sorunuzun akademik ve entelektüel cevabını bir tarafa bırakarak bana göre tarifi sudur ; Sıradan bir vatandaş, sıfatı ve konumu ne olursa olsun bir kişiyle yahut devletle bir sorunu olduğu zaman HAKKINI YARGI ELİYLE ALABİLECEĞİNE İNANIYORSA yargı vatandaş yönüyle tarafsız ve bağımsız demektir. Ayrıca yargının tarafları olan avukatlar, hakimler ve savcılar mesleklerini icra ederken VİCDANLARINDAN BAŞKA BİR GÜCE BAKARAK KARAR VERMİYORLARSA yargı bağımsız ve tarafsız demektir.

 YARGIDAKI KADROLASMA İDDİALARİNİ DA GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURURSAK, ‘’AKP YARGISI’’, ‘’CEMAAT YARGISI’’ GİBİ KAVRAMLAR NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Öncelikle bu tanımı kim veya kimler yapıyor ona bakalım. 1923 yılından itibaren kendilerini devletin sahibi gören Dindarlar-Kürtler ve Alevilerle sorunlu katı Kemalist-Laik resmi ideoloji sahibi kişilerin tanımı üzerinden izahlar yapmamız meseleyi baştan yanlış anladığımızı gösterir.
Şunu açıkça kabul edelim ki, 1923’de M.Kemal ATATÜRK ve arkadaşları yeni bir Cumhuriyet rejimi kurdu ve rejimde herhangi bir kişinin ne kadar Müslüman, ne kadar  Kürt ve kadar Alevi olabileceği hatta ne kadar muhalif olabileceğinin sınırları çizildi.

Bu rejimin zihniyeti taşıyan kişiler YARGININ, ASKERİYENİN, AKADEMYANIN ve DIŞİŞLERİ v.s gibi önemli bürokrasinin kendilerine ait olduğu düşünüyor ve kendileri harici her kim buralarda bulunmak istiyorsa onlara konjonktüre göre–devletin içine sızmaya çalışan gericiler veya bölücüler veya dış mihraklar-tanımını yaparak bu kişileri tasfiye etmeye çalışmışlardır. Cemaat ve AKP yargısı gibi tanımlar resmi ideolojinin tanımlarıdır ve 1923 yılından itibaren aşama aşama elde ettikleri darbelerle de pekiştirdikleri konumlarını kaybeden resmi ideoloji zihniyet sahiplerinin başarılı bir karşı propagandasından başka bir şey değildir.

Şu anki yargı AKP YARGISI değildir, olsa olsa yukarda bahsini yaptığımız AKP’nin siyasi zaaflarından çok iyi yararlanan ve 2000’lere kadar hakimiyetini korumuş ve her darbe sonrası gerçek kimliklerini ve yüzlerine aşina olduğumuz MENDERES’İ, DENİZ GEZMİŞ’İ ve 1980 darbesinden sonra sağcı ve solcu gençleri asan AKP destekli katı Kemalist-Laik kişilerin yargısıdır. Bu anlayış geçmişte yaptığı tasfiyeleri gericilik, bölücülük ve dış mihrak gibi kullanışlı kelimelerle yapmıştır ve şimdi de FETÖ/PDY gerekçesiyle yapmaktadır. Dünün tasfiye gerekçeleri ne kadar haksız-hukuksuz ve temelsizse bugünün tasfiyeleri de o kadar haksız hukuksuz ve temelsizdir.

Bu resmi ideolojinin sahipleri 1999-2016 arasında diğer kamu bürokrasisinde olduğu gibi kendilerince çok önemli gördükleri YARGIDA da bir şekilde belli hakimiyetini kaybetmiş yada geçmişteki kadar etkin olamamışlardır. Yapacakları tasfiyeye kamuoyu desteğini alabilmek için tartışma konusu yapılan Ergenekon, Balyoz v.d. mahkemelerin hakim ve savcılarına dikkati çekerek kendisinden görmedikleri hukukun üstünlüğüne ve yargı bağımsızlığına inanan 4500 hakim ve savcıyı CEMAAT YARGISI gerekçesiyle FETÖ/PDY iftirasıyla tasfiye etmişlerdi.

ADALET BAKANLIĞI’NIN YAYINLADİGİ VERİLERE GÖRE, 15 TEMMUZ SONRASİ, 2300’Ü ASKIN HAKİM VE SAVCI, 700 CİVARINDA DA AVUKAT TUTUKLANDI. AYRICA 2000’İN ÜZERİNDE HAKİM, SAVCI VE 1000’İN ÜZERİNDE AVUKAT HAKKINDA DA SORUSTURMA YÜRÜTÜLDÜGÜ BİLİNMEKTEDİR. BUNLAR RESMİ RAKAMLAR. TÜRKİYE YARGISININ GEÇMİSİ DE GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULDUGUNDA HAL-İ HAZIRDA GELİNEN NOKTAYI NASIL DEGERLENDİRİYORSUNUZ?

Yukarda izahını yapmaya çalıştığım katı Kemalist-Laik duruşu olan resmi ideoloji sahibi kişiler rejimin çizdiği sınırların aşıldığını düşündüğü anda darbe yapmaktan ve yapılan darbeye destek olmaktan çekinmemişlerdir.

27 Mayıs 1960 darbesinden itibaren tüm darbeciler siyasi iktidarı ele geçirdikten sonra hedefindeki rejim sınırını aştığını düşündüğü kadroları ve kendi düşüncelerine yakın olsa dahi kendilerini desteklemeyenleri tasfiye etmiştir. Her darbe sonrası askeriyede, yargıda, üniversitelerde ve bürokraside bu anlamda ciddi tasfiyeler olmuştur.

27 Mayıs 1960 darbesinden yapan cuntacılar CHP desteğini de alarak muhalif veya demokrat gördükleri askeriyede 275 general, 7.000 Albay, yarbay ve binbaşı, üniversitelerde 147’ler olarak adlandırılan üniversite hocalarını ihraç etmişlerdir.

12 Eylül 19080 darbesini yapan Kenan EVREN ve darbeci ekibi kamuoyunda 1402’likler olarak bilinen sıkıyönetim yasasıyla 148’i üniversite hocası olmak üzere 5000 kamu görevlisinin işine son vermiştir. Darbeciler yine YARGI ELİYLE 650 bin kişiye gözaltı yapılmış, 230 bin kişiye terör davası açılmış, 388 bin kişiye pasaport verilemez kaydı düşülmüş yaklaşık bin kişi 1000 kişi de işkence ve kötü muameleden hayatını kaybetmiştir.

12 Mart 1971’de askeri muhtıra vererek Demirel Hükümeti istifa ettiren darbeciler Balyoz hareket planıyla Kominizm gerekçesiyle solcuları, irtica gerekçesiyle de dindarları zindanlara doldurarak ezip geçmişlerdir. Bu tablo 28 Şubat 1997’de Post modern askeri muhtırayı vererek Refah-Yol hükümetini istifaya zorlayan darbeciler yargı brifingleriyle ve  kurdurmuş oldukları kukla hükümet Mesut YILMAZ eliyle hedeflerindeki kişi ve muhaliflerin hayatını zindana çevirdiklerinde değişmediğini şimdi 35 yaş üstü olan herkesin hatıralarında canlıdır.

15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki planlayıcı itici zihniyet ve güç, katı Kemalist-Laik duruşu olan resmi ideoloji sahibi kişilerdir. 27 Mayıs 1960’ta başlayan darbeler ve muhtıralardan bağımsız değildir. 15 Temmuz’un diğer darbelerden farkı darbecilerin planladıkları tasfiyeleri bizzat kendileri değil iktidarda kalmak uğruna tüm demokratik değerlere ihanet ederek darbecilerle anlaşan AKP’ye yaptırmış olmasıdır.

Her darbe sonrası darbeciler 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komitesi, 12 Eylül’de Milli Güvenlik Konseyi’ni kurmuş muhtıralardan sonrada 12 Mart’ta Nihat ERİM Başbakanlığı’nda Partiler Üstü Reform Hükümeti, 28 Şubat’ta Mesut YILMAZ Başbakanlığı’ndaki ANAP AZINLIK HÜKÜMETİ adı altında tetikçi ve kukla hükümetler kurdurmuştur. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası AKP’nin durumu da budur.

Bu darbecilerde diğer darbecilerden farklı davranmamış bu darbede hedefledikleri kitle olan öncelikli olarak HİZMET HAREKETİ olarak bilinen cemaate ve diğer kontrolünde olmayan muhaliflere karşı DARBE HUKUKU’nu işleterek askeriyede, yargıda, üniversitelerde, bürokraside ve iş dünyasında tasfiyeleri gerçekleştirmişlerdir. Kısaca siyasi tarihimizde başarılı her darbe sonrası tasfiyeler olmuştur 15 Temmuz sonrası olanda bundan farklı değildir.

 YİNE BUNA BAĞLI OLARAK, DARBEYİ GERÇEKLEŞTİRDİGİ İDDİA EDİLEN ASKERLERDEN ÖNCE HUKUKÇULARA OPERASYON YAPILMASINI NASIL AÇIKLIYORSUNUZ?

15 Temmuz darbe girişimini düzenleyen aklın darbe sonrası bir eylem planının olmadığını düşünmek safdillik olur. Kendi eylem planlarına göre ilk operasyon yapacakları kesimin hakim ve savcılar olduğunu yaptıkları uygulamalardan anlıyoruz.

15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİN HEMEN AKABİNDE, ON BİNLERCE KAMU PERSONELİ, ÖGRETMEN, DOKTOR, HEMSİRE, İSÇİ, HAKİM, SAVCI VS. –DARBEDE YER ALDIKLARI, DARBECİ OLDUKLARI- GEREKÇESİYLE BİR ANDA GÖREVDEN ALINDILAR, İHRAÇ OLDULAR, MALLARINA EL KONDU VE BİRÇOGU DA HAPSE ATILDI. HEM İHRAÇ HEM DE GÖZALTİ İSLEMLERİNİ DİKKATE ALDİGİNİZDA BU İNSANLARLA DARBE ARASİNDA NASIL BİR BAGLANTI KURULDU?

Bahsettiğiniz meslek gruplarındaki kişilerin darbeyle hiçbir bağlantısı yok ancak darbecilerin hedefinde HİZMET HAREKETİ olarak bilinen cemaat ve diğer kontrol dışı muhalifler olduğundan MİT’in 2011 yılından itibaren Cemaat fişleme listesinde olanlar ve diğer muhalif fişleme listesinde olan kişilerin tamamı hakkında adli ve idari işlem yapılmıştır.

GERÇEKTEN BU İNSANLAR DARBECİMİYDİ, DARBENİN NERESİNDE YER ALDILAR?
Haklarında işlem yapılan 120 bin kamu görevlisinin tek suçu darbecilerin fişleme listesinde olmalarıdır.

 SON OLARAK SİZİN 15 TEMMUZ DARBE GİRİSİMİ HAKKINDAKI GÖRÜSÜNÜZÜ MERAK EDİYORUM?

15 Temmuz darbe girişimi 28 Şubat 1997 tarihinde muhafazakar camiaya karşı başlatılan darbe sürecinin acımasız ve kanlı bir finalidir. Arkasındaki planlayıcı itici zihniyetin ve gücün, katı Kemalist-Laik duruşu olan resmi ideoloji sahibi kişiler ve askerler olduğunu düşünüyorum.
2007 E-Muhtıra sonrası planlanan darbenin o günün siyasi direnci ve bu direncin yanında olan demokrat ve liberal kesimlerin desteği ve en önemlisi de cemaatin bu dirence toplumsal ve bürokratik destek vermesiyle yapılamayarak ertelenen darbenin 9 yıl içinde rüşvet,yolsuzluk ve diğer siyasi zaaflar nedeniyle kırılan siyasi direncin kendini kurtarmak adına saf değiştirmesi sonucunda eksik kalan işin tamamlanması olarak değerlendiriyorum.

AKP ve ERDOGAN’ın siyasi geleceklerini kurtarmak adına zaten pek de özümsemedikleri tüm demokratik değerlere ihanet ederek bu darbenin gönüllü tetikçisi olmaktan başka bir işlevlerinin olmadığı kanaatini taşıyorum. 28 Şubat sürecinde Mesut YILMAZ, 12 Mart muhtırasında Nihat ERİM neyse 15 Temmuz sonrasında da Recep Tayyip ERDOGAN odur.

Türkiye’nin makus talihi olan 1960 yılından itibaren her 10 yılda bir olan darbe ve muhtıra geleneği maalesef 15 Temmuz darbe girişimiyle değişmemiştir. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi 28 Şubat 1997 askeri muhtırasının muhafazakar kesime karşı yapılmak istenen eksik kalan işlerinin 19 yıl sonra tamamlanmasından başka bir şey değildir.

28 Haziran 1996-30 Haziran 1997 tarihlerinde görev yapan REFAHYOL hükümeti 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısı sonrasında muhafazakar kesimleri hedef alan çok ağır aleyhe kararlara imza atarak askerlerin muhtıra sürecini kabul etmesine rağmen iktidarını en fazla 4 ay koruyabilmiş ve istifa etmek zorunda kalmıştı. 16 Ocak 1998’de de Refah Partisi kapatılmıştır. 28 Şubat süreci denilen muhtıranın ağır etkisi 5 yıl sürdü ve 3 Kasım 2002 seçimleri sonrası iktidar AKP geldi ki darbe iddiaları 2008 yılı Ergenekon-Balyoz davalarına kadar hep sürdü.

AKP ve ERDOĞAN’ında ERBAKAN’dan farklı davranmayarak 25 Ağustos 2004 tarihli “Türkiye’de Nurculuk Faaliyetleri ve Fethullah Gülen” konu başlıklı Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı olan yurt içi ve yurt dışı faaliyetlerine karşı bir eylem planı hazırlanmasına dair tavsiyelerin altına imza attığını görüyoruz. 15 Temmuz 2016 darbe girişimini 25 Ağustos 2004 tarihli Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararının ete kemiğe bürünmüş hali olarak görüyorum.
Erdoğan 25 Ağustos 2004 tarihli MGK kararından 15 Temmuz darbe girişimi de dahil olmak üzere her zaman iktidarını korumak uğruna konjonkturel olarak güçlü gördüğü yurt içi ve yurt dışı güç merkezleriyle hiçbir değer gözetmeksizin ittifak yapmaktan çekinmemiştir.

2004-2007 tarihleri arasında AB sürecini gündemine alması, ülkedeki tüm liberal kesimlerle ittifak kurması ve cemaatin  toplumsal ve bürokratik desteğini talep etmesi darbe ihtimaline karşı askerin siyasetteki etkisini kırmak ve iktidarını korumak için yaptığını doğru stratejik hamlelerdi.
Bu reform sürecinden sonra 28 Şubat 1997 askeri muhtırasından tam 10 yıl sonra 12 Nisan 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçiminden kaynaklı dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar BÜYÜKANIT E-Muhtıraya imza atmış ve sonrasında 5 Mayıs 2007 tarihinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN arasında gerçekleşen ve içeriği hakkında şimdiye kadar taraflarca açıklaması yapılmayan DOLMABAHÇE görüşmenin önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum.

Bu devletçi/darbeci gelenek E-Muhtıranın ardından ne kadar ileriye gidebileceğini tıpkı 28 Şubat sürecinde Refah Partisini kapatma davası gibi AKP’ye karşıda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 2007 yılında soruşturma açmış 14 Mart 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesine kapatma davası açarak işin ciddiyetini Erdoğan’a hissettirmiştir.

Herkes biliyor ki parti Cemaatin yoğun desteği ve diğer demokratik dinamiklerle zor bela bir oy farkla 30 Temmuz 2008 tarihinde kapatılmaktan Erdoğan’da 5 yıl siyasi yasaklı olmaktan kurtulmuştur.

2004 MGK kararı ve 2007 BÜYÜKANIT-ERDOĞAN görüşmesiyle darbenin hedefindeki AKP-CEMAAT ikilisinden AKP’nin çıkartılarak sadece cemaatin hedefe alınma pazarlığının yapıldığı kanaatini taşıyorum.

Erdoğan’ın katı Kemalist-Laik darbeci geleneğe sahip askerlere karşı 2002 parti kuruluşu aşamalarından itibaren iktidara gelmek ve sonrasında da  iktidarda kalmak için bir şekilde ittifak kurduğu ve 2004 -2010 tarihlerinde belirgin olarak beraber hareket ettiği liberaller, cemaat ve AB süreçli güç merkezleriyle yollarını 2010 Anayasa referandumun kazanılmasıyla ayırmıştır.

Erdoğan referandumunun kazanılmasıyla kendisinin artık hem iktidar hem muktedir olduğunu hem de darbe tehlikesinin tamamen bertaraf olduğunu düşündü. Bunun yanında Erdoğan kendisinin özel bir kişi ve Sünni İslam aleminin lideri olduğuna inanmaya/inandırılmaya başlamış ve ülkedeki tüm sağ ve muhafazakar yapılarda mutlak itaat ve teslimiyet beklediğini muhataplarına açıkça iletmiştir. Cemaat bu süreçte Erdoğan’ın tüm taleplerini ret ettiğini bizzat sayın Fethullah GÜLEN’in açıklamalarından anlıyoruz.

Erdoğan’ın kendisi, ailesi ve hükümetindeki bazı bakanlarında adlarının karıştığı 2010-2014 yılları arasındaki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ve radikal cihadist silahlı örgütlere destek iddiaları gereği yargılanması hatta iktidarı kaybetme tehlikesi karşısında yurt dışında İngiltere, Rusya ve İran ve yurt içinde katı Kemalist-Laik darbeci geleneğe sahip kişi ve askerlerle yeni ittifaklar yapmaktan çekinmemiştir. Yeni ittifakı sonrası eski müttefikleriyle ortak imzası olan olumlu-olumsuz tüm icraatlarını inkar etmiş ve yeni müttefiklerinden özür dileyerek eski müttefiklerini cezaevlerine doldurmuştur.

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Ahmet HAKAN’ın 23 Mart 2016 tarihli Genelkurmay Psikolojik Hareket Başkanlığında 2000-2007 tarihleri arasında görev yapan Dursun ÇİÇEK ile yapılan röportajda ÇİÇEK “İrtica, bizim için %80 cemaat’ti. Onun dışındaki gruplar ufak-tefek gruplardı” demesi bugün ortaya çıkan tabloyu daha net anlaşılır kılmaktadır.

Erdoğan’ın yeni ittifaklarının neticesi olan 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ;

Erdoğan yurt içinde yargılanmaktan kurtulmuştur.

Kendisine biat etmeyen Cemaati yok etme, ezme ve parçalama hedeflerine yürüme fırsatı elde etmiştir.

Yurt içinde kendisine muhalif kişi ve gruplara Cemaat üzerinden sert bir mesaj vermiştir.
Katı Kemalist-Laik resmi ideoloji sahibi kişiler ve askerler, muhafazakar kesimin 1950 yılından itibaren 70 yıllık kazanımlarını Cemaat özelinde 28 Şubat sürecinde yarım kalan hesaplarını dindar insanları tekrar tüm önemli toplumsal ve kamusal hayatta kazıyarak tasfiye etmek hedeflerine ulaşmıştır.

2008-2013 yılları arasında darbe ve darbecilerle mücadele adı altında Ergenekon-Balyoz ve diğer davalarla toplamda 1200 kişiye operasyon yapılmışken, kendilerini devletin sahibi gören darbeci Kemalist-Laik resmi ideoloji sahibi kişiler ve askerlerle uğraşanlara ne kadar ağır bir bedel ödeteceklerini 1200 kişiye karşılık kadın-çocuk-bebek-ihtiyar-yaşlı-hasta demeden 400 bin kişiye operasyon çekerek tüm toplumsal kesimlere kendilerince had bildirmişlerdir.

5 Mayıs 2007-17/25 Aralık 2013 tarihleri arasında Cemaatin kendisi ve demokrasi adına direnç hareketleri ile 17/25 Aralık 2013-15 Temmuz 2016 tarihlerindeki AKP-CEMAAT-MİT-ORDU arasındaki olaylar silsilesinin uzun bir başlıkta ayrıca ele alınması gerektiği kanaatini taşıyorum.
Nasıl ki rahmetli Mehmet Ali BİRAND 27 Mayıs 1960 darbesinin KIRAT belgeselini 1950 yılından itibaren sebep-sonuç ilişkisi içinde çekmişse önümüzdeki yıllarda bir gazetecide 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin belgeselini 2004 MGK kararından itibaren sebep-sonuç ilişkisi içinde 12 yıllık sürecin belgeselini çekecektir.

BYLOCK KONUSU ÇOK TARTIŞILIYOR BUNU BİRAZ AÇAR MISINIZ ?

Her darbeci ve onun militan yargısı darbenin ruhuna uygun suçlar uydurmakta mahirdir. 27 Mayıs 1960’da darbe yapanlar Menderes ve arkadaşlarına ANAYASAYI İHLAL, BEBEK DAVASI, KÖPEK DAVASI, BARBARA DAVASI v.s 27 başlıkta utanç davaları açmışlardı ve zaman gösterdi ki bu davaların hepsi yalan, iftira ve sahte evraklarla oluşturulmuş siyasi davalardı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Erbakan ve arkadaşları İRTİCADAN, Türkeş ve arkadaşları FASİT DEVLET KURMA safsatalarından yargılanmışlardır.

15 Temmuz sonrası siyasi iktidarda basit bir akıllı telefon uygulamasından konjonktürel bir suç uydurmuştur. Bylock kullanmak suçunun ömrü bu siyasi iktidarın ömrü kadardır.

BYLOCK’UN ÖZELLİKLE VURGULANMASİNİN SEBEBİ NE?

15 Temmuz sonrası 120 bin kamu personeli ve 40 bin sivil kişi hakkında adli ve idari işlem yapılırken siyasi iktidara kullanışlı uyduruk bir suç aparatı lazımdı ve o aparatın adını da Bylock koydular. Olay bundan ibarettir.

 BYLOCK KULLANILMASI BİR HATAMIYDI ?

Bu sorunun cevabından önce ünlü Bylock yalanlarını bilmemiz gerekir.

Bylock cemaate münhasır bir uygulamadır. HAYIR.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Bylock soruşturma dosyasında mevcut MİT TEKNİK RAPORU sayfa 79-84 arasında yazılı Bylock ID numaralarına göre 493.512 kayıtlı kullanıcı var iken savcılık 215.092 kişi hakkında soruşturma başlatmıştır. Savcılık Bylock akıllı telefon uygulamasının sırf cemaate ait gizli haberleşme programı algısını oluşturmak için 278.420 kişiyi Bylock kullanıcı listesinden çıkarmıştır.

Bylock indirmek ve kullanmak için uygulama telefona özel olarak yüklenilmeli ve bir merkezden onay alınarak uygulama aktif olmaktadır.HAYIR.

Bylock 26 Mart 2014-02 Nisan 2016 tarihleri arasında aktif olarak kullanılan bir uygulamadır. Mart 2014-Eylül 2014 arasında Appstore/ Mart 2014-Nisan 2016 arasında Google Play’de dileyen herkesin indirebildiği ve bir merkezden onay almadan aktif olan bir uygulama.

Bylock kullanıcı listeleri MİT’in ele geçirdiği Bylock server’ından elde edilmiştir.HAYIR
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/180056 soruşturma numarasıyla yürüttüğü Bylock soruşturma dosyası gereği önce 215.092 kişilik Bylock kullanıcı listesi oluşturmuş ardından da iki yıllık süreçte çeşitli gerekçelerle listeden 124 bin kişiyi listeden çıkartarak 91 bin kişi hakkında soruşturma ve kovuşturma yürütülmektedir. Bu listeler üzerinde kişiler hakkında 200 Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamalar devam etmektedir. Ankara savcılık dosyasında bulunduğu iddia edilen diğer tüm deliller ve Bylock server’ı geçen iki yıllık süreçte 200 Ağır Ceza Mahkemesine, avukatlara ve 91 bin sanığa verilmemiştir. İddia edilen server var mı, varsa veri bütünlüğü korunduğuna dair adli imajlar usulüne uygun alındı mı, kullanıcı listelerinde ekleme-çıkartılma yapıldı mı bunların hiçbiri bilinmiyor. Deliller mahkemelerden, avukatlardan ve sanıklardan saklanırken BYLOCK EN KESİN VE SAĞLAM DELİLDİR DİYEN BİR KİŞİNİN BIRAKIN HUKUKÇULUĞUNU AKIL SAGLIĞINI SORGULAMAK GEREKİR.

Velev ki tüm iddialar doğru ve Bylock sadece cemaatin kullandığı bir uygulama olsun ve tüm veriler usulüne uygun elde edilmiş olsun burada dahi AHİM ve 15 Temmuz öncesi Yargıtay ve AYM içtihatlarına göre bir dijital materyalden elde elden delillerde içeriklerde suça konu yazışmalar ve bu yazışmalar gereği icrai hareketlere girişilmesi şartıyla kişiler cezalandırılabilir. BİZZAT UYGULAMANIN KENDİSİNİ İNDİRMEK VE KULLANMAK HİÇBİR ZAMAN SUÇ OLARAK KABUL EDİLEMEZ. Ayrıca dijital materyaller her zaman ikincil nitelikte delillerdir ve yan delillerle desteklenmedikçe hükme esas alınamaz.

Tüm bu açıklamalardan sonrası Bylock kullanmak hatamıdır diye sorarsanız bu sorunun yanlış olduğunu sorunun muhatabının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı olduğunu ve savcılığa basit bir akıllı telefon uygulamasından suç uydurarak 91 bin kişiye terör iftirası atmak için nasıl bu kadar militanlaştıklarını sormanızı beklerim.

İnsanların hangi akıllı telefon uygulamasını kullanıp kullanmayacağının devlet tarafından belirlenemeyeceğini bu tercihin Anayasal hak olan Özel Hayatın Gizlliği olduğunu ağır bedel ödenerek de olsa öğrenmiş ve öğretmiş olmakta bu sürecin hukuki anlamda bir başka kazanımıdır.

CEMAAT, ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARI SEBEBİYLE DE ÇOK ELEŞTİRİLDİ. BU DAVALARDA BİR HUKUKSUZLUK YAPILDI MI SİZCE?

Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat darbe muhtırası davalarında ve Ahmet ŞIK-Nedim ŞENER-Türkan SAYLAN’ın tutuklanması konularında cemaatin yayın organlarının soruşturmaların kolluk kuvvetlerini ve yargılamayı yapan hakim ve savcıları açıkça koşulsuz desteklemesi kamuoyunun bir kesimince hep eleştirildi.

Cemaat yayın organlarına yapılacak bir eleştiri varsa bence şu denmelidir. Bir yargılamayla ilgili haber yapıyorsan kolluk kuvvetlerinin muhabirlere verdiği bilgilerle değil tüm tarafların görüş ve düşüncelerini ve itirazlarını habere yansıtman gerekir. Kısaca gazetecilik nasıl yapılması gerekiyorsa onu yap eleştirisi yapılmalıdır.

Benim kanaatim ilgi soruşturmalarda kolluk görevini yapan polislerin, yargılamayı yapan hakim ve savcıların dosyalardaki usulsüzlük iddialarına karşı kamuoyunda açıkça konuşmaları ve davaları hem Türkiye’ye hem de yurtdışındaki mahfillere varsa ellerinde belgeleriyle anlatmaları gerekmektedir. Bu polislerin, savcıların ve hakimlerin hangileri tutuklu hangileri yurtdışında bilmiyorum ancak bu izah meslek onurları açısından da zaruret halini almıştır. Dışarıdan bizlerin dosya içeriğini bilmeden usulsüzlük vardır veya yoktur demek sübjektif bir yaklaşım olur.

Şu da bir gerçektir ki dosyalarda hukuka aykırı delil var diyenler hem yurt içinde hem de yurt dışında kendi tezlerini kamuoyuna inandırmışlardır.

Yine üzücü bir durumdur ki dolaylı-dolaysız şu anda iki milyon kişinin mağdur edildiği bu süreçte dahi milyonlarca insanın mağduriyeti bir tarafa sen ilk önce Ergenekon-Balyoz davalarında usulsüzlük yapıldı mı sorusuna bir cevap ver bakalım yaklaşımına maruz kalıyorsam burası sözün bittiği yerdir.

Toplam 1200 kişinin yargılandığı Ergenekon-Balyoz ve diğer benzer davalarda usulsüzlük yapıldı mı gerçekten bilmiyorum. Acılar ve mağduriyetler yarıştırılamaz ve böyle bir usulsüzlük yapılmışsa müsebbipler yargılanmalı varsa kusurları cezalandırılmalıdır.

Diğer taraftan bildiğim ve sahtecilik yapıldığından emin olduğum ve yasak delillerle 91 bin kişi hakkında terör örgütü iftirasıyla 200 Ağır Ceza Mahkemesi’nde adı BYLOCK olan ahlaksız  yargılamalar yapılmaktadır. Bu kişiler mesleklerinden atıldı, cezaevine kondu, gözaltında hakaret ve küfürlere maruz kaldı,önemli bir kısmı işkence ve kötü muamele gördü, malları gasp edildi, pasaportları iptal edildi. Eş ve çocukları açlığa ve yokluğa mahkum edildi. 1200 kişiyi sürekli gündeme getirenler 91 bin kişiyi yok kabul ederek hesap sormaya devam ediyorsa o kişilere verilecek tek cevap utanmazlığı ve ahlaksızlığı karşısında yüzlerine tükürmek olmalıdır.

Bu sadece Bylock yargılamalarındaki tablo. Tartışma konusu davalarda 1200 kişinin yaklaşık 700 kişisi muvazzaf askerdi ve belli kesimler her gün ORDU ÇOKERTİLDİ derken 15.000 subay-astsubayın ordudan atılmasını ORDUDA TERÖRİST TEMİZLİĞİ şeklinde izah yapıyorlarsa bu insan müsveddelerine üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle dense dense aydın değil ancak fikrin fahişesi denir.

SORUN NEYDİ O DAVALARDA?

Usul esastan önce gelir temel prensibinin üzerinde gerekli hassasiyette durulmadığını düşünüyorum.
 NE OLMALIYDI ?

Geçmişteki yargılamalarda, bugünkü yargılamalarda ve gelecekteki tüm yargılamalarda ne olmalı sorusunun cevabı basittir. Kanun devletine göre değil hukuk devleti ilkesine göre kişileri yargılamaktır.

CEMAAT İLE İLGİLİ OLARAK PARALEL DEVLET YAPILANMASI VE ‘TERÖR ÖRGÜTÜ’ İDDİASI VAR. ÖNCELİKLE TÜRKİYE’DEKİ YASALARA GÖRE TERÖR ÖRGÜTÜ OLMANİN KOSULLARİ NELERDİR?

Bu konularda diğer meslektaşlarım epeyce konuştu bende tekrar yazarak zamanınızı almak istemem. Normal bir kişi EL-KAİDE, PKK, IRA, DHKP-C,ETA v.s gibi Türkiye’de ve dünyada genel kabul görmüş terör örgütlerinin yapısı, eylemleri, hedefleri ve uğraş alanlarına bakarak HİZMET HAREKETİ olarak bilinen Cemaatin terör örgütü olup olmadığına karar verilebilir. Anormal kişilere de ne kadar kanun-mevzuat anlatsan anlamayacağına göre kanun maddeleriyle anlatarak okuyucularımızı yormayalım.

 GÖRÜLMEKTE OLAN DAVALARDA TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇLAMASİNA DAYANAK OLARAK GÖSTERİLEN EYLEMLER NELERDİR?

Teorik olarak legal faaliyet gösteren dini bir hareket zaman içinde evrilerek terör örgütüne dönüştüğü iddia ediliyorsa iddia sahiplerinin evrilmenin başlangıcı olan ilk eylem tarihini belirlemesi hukuk tekniği bakımından zarurettir. Cemaat zaman içinde terör örgütüne evrilmiştir diyenler aradan geçen 4 yıllık yargılama sürecinde halen net bir ilk eylem tarihini belirleyememiştir.

İddianamelerde iddia edilen örgütün kuruluş tarihinin 1967 olduğu yazılıyor ve tüm dosyalara Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan matbu 40 sayfalık bilgi notu örgüt tarihçesi olarak konuluyor. Halbuki 18 Haziran 1999 yılında sayın Fethullah Gülen hakkında tek kişilik terör örgütü davası açılmış ve dava 2007 yılında beraat ile sonuçlanarak kesinleşmiştir.

Teknik olarak KESİN HÜKÜM gereği cemaate  18 Haziran 1999 tarihi öncesi faaliyetleri için terör soruşturması yapılamaz. Cemaate terör örgütü isnadı yapan savcıların 18 Haziran 1999-15 Temmuz 2016 bir ilk eylem tarihi belirlemesi gerekir.

FETÖ/PDY isnatlarıyla açılan davalara baktığımızda en eski suç tarihi olarak 06.04.2009 tarihli Tahşiye davasının olduğunu görüyoruz. Bu dosya yerel mahkemede karara bağlandı Yargıtay incelemesi bekleniyor. Yargıtay’ın onası halinde bir Cumhuriyet Savcısının çıkıp madem bu yapı 2009 yılından itibaren terör örgütü öyleyse  06.04.2009-17 Aralık 2013 tarihleri arasındaki AKP yetkililerinin ve ERDOĞAN hükümetlerinin ve kamu bürokrasisinin hukuki sorumluluğu vardır diyerek hepsi hakkında TCKmd:39 suça iştirak ve TCK md:220/7 terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan soruşturma yapılması hukuki bir zorunluluktur.

Cemaat hakkında TCK md:314 gereği silahlı terör örgütü soruşturması yapılacaksa teknik olarak ancak 15 Temmuz 2016 tarihi esas alınabilir. Sadece Adil ÖKSÜZ gibi bir figürün dahi girişim günü askeri bir kışlada bulunması hukuken basit şüpheyi karşılar. Bu soruşturmada da ancak fiilen darbe girişimine katılan asker ve siviller hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilir. Bu isnatlarda soruşturmaya tabi tutulacak kişi sayısı 2000’i bulur mu bilmem.

Diğer yüz binlerce kişi hakkında yapılan silahlı terör örgütü soruşturma ve kovuşturmaları DARBE HUKUKU çerçevesinde rövanşist duygularla yapılan yüzkarası utanç yargılamalarıdır.

 TEK MERKEZDEN EMİRLER ALINDIGI VE BUROKRATLARIN ‘PARALEL DEVLET’ GİBİ DAVRANDİGİ İDDİALARİNİN DELİLLERİ NELERDİR? ‘

Cemaat hakkında usulsüz dinleme, sahte delil oluşturma, soru çalma, darbe teşebbüsü, adam öldürme ve kamuda çalışan taraftarlarının kamu hiyerarşisinin dışındaki sivil kişilerden emir ve talimat alma ve bu sivil kişilere kamunun bilgilerini sızdırma gibi ağır isnatlar dile getirilmektedir. Tüm bu isnatların muhatabı toplasan 5000 kişidir. Diğer yüz binlerce insanı neden yargıladıklarının hukuki, İslami ve insani hiçbir izahı yoktur.

Benim kanaatim evet bu isnatlar bir şekilde doğru veya yanlış dile getiriliyor varsa bir delil soruşturma dosyasına konulur adil bir yargılanma şartıyla tüm bu iddialar sonuna kadar araştırılmalıdır. Öyle ki bu yargılamalar canlı yayınlanarak yapılmalıdır ki herkes gerçeği görsün. Tarafsız ve bağımsız Cumhuriyetin hakim ve savcıları olmak kaydıyla benim 10 farklı şehirdeki cezaevlerinde ömür tüketen 30’a yakın rütbeli-rütbesiz polis müvekkillerim yargılanmaya hazırdır.

BU İDDİALARI DİLE GETİREN SİYASİ İKTİDARIN VE YARGIDAKİ UZANTILARININ BUNA CESARET EDEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM.

Ben 22 Temmuz 2014-15 Temmuz 2016 tarihleri arasında 162 bin sayfalık Selam-Tevhit, 30 bin sayfalık Tahşiye ve 5000 sayfalık Kırklareli İstihbarat Usulsüz Dinleme ve Haydar Meriç’in öldürülmesi dosyalarında 20’ye yakın rütbeli-rütbesiz polislerin vekilliğini yaptım. Tüm dosyaları sayfa sayfa bilirim ve yüz binlerce sayfa evrak arasında siyasi iktidarın, basının ve kamuoyunda dile getirilen casusluk, usulsüz dinleme, paralel devlet iddiaların karşılığı olan bir tek sayfa evrak okumadım ve delil görmedim. Aksine bu dosyalarda bolca siyasi iktidarın ve savcılıkların yalan, ,iftira ve sahte evraklarının tespitini yaptım. 44 yaşında, çevresinde iyi, çalışkan ve başarılı olarak tanınan bir avukat olarak mesleki kariyerimi bir yanlışı savunarak heba etmeyeceğimi bilinmesini isterim.

 DEVLETE SIZMAK MESELESİNİN HUKUKI KARŞILIGI VAR MIDIR?

Her Türk vatandaşı şartlarını yerine getirmişse devlette istediği makama talip olabilir. Bulunduğu makamın mevzuatına aykırı davranmışsa da cezalandırılır. Bunun dışında söz söyleyen kişi hastalıklı zihin yapısına sahip faşist bir kafadır bundan sonra yapılacak her açıklama laf-ı güzaftır.

 BU İDDİALARLA İLGİLİ SİZ NE DÜSÜNÜYORSUNUZ?

Cemaatin kamuda çalışan taraftarlarının kamu hiyerarşisinin dışındaki sivil kişilerden emir ve talimat alma ve bu sivil kişilere kamunun bilgilerini sızdırma gibi ağır isnatlar taraftarları 170 ülkeye yayılmış Cemaat için ciddi bir sorundur ve flu alanın ivedi netliğe kazandırılması şarttır.
170 ülkenin bir çoğunda cemaat okullarında mezun olan binlerce o ülkenin çocuklarından bir kısmı cemaati seven yada en azından yakınlık duyan kişi olarak mezun oluyor. Bu çocukların yine bir kısmı o ülkenin kamu bürokrasisinde yada üst düzey özel şirketlerinde görev alıyor. Türkiye’de dahil hiçbir devlet haklı olarak böyle bir şüpheyi kabul etmez.

Bu nedenle Cemaat kamuda veya özel sektörde çalışan taraftarlarıyla ilişkisinin ne olduğunu, bu konudaki prensibini kamuoyuna net olarak deklare etmesinde yarar değil zaruret vardır. Bu prensibini açıklaması gerekir derken benim prensibim bu derken fiiliyatta ayrı davranmak değil söz ve eylem birlikteliği şeklinde anlamamız gerekmektedir.

15 TEMMUZ SÜRECİNDEN HEMEN SONRA YAPILAN YAKALAMA VE GÖZALTI UYGULAMALARINDA CİDDİ İSKENCE VE KÖTÜ MUAMELE İDDİALARİ GÜNDEME GELDİ. BASİNA VE SOSYAL MEDYAYA YANSİYAN HABERLER VE GÖRÜNTÜLERDEN DE AZ ÇOK OLAYİN VAHAMETİNİ GÖRÜLEBİLİYOR. GÖZALTINDA VE DAHA SONRA CEZAEVLERİNDE HAYATLARINI KAYBEDENLER DE OLDU. BU VEFATLARIN BİR KISMI DA KAYITLARA İNTİHAR OLARAK GEÇTİ.  YİNE AYNI ŞEKİLDE GÜN ORTASINDA ADAM KAÇIRMALAR DA IİLLAR SONRA TEKRAR GÜNDEME GELDİ. HAKEZA, YURTDISINDA MIT TARAFINDAN KAÇIRILIP TÜRKİYE’YE GETİRİLEN İNSANLAR OLDU. TÜM BU YASANANLARIN HUKUKSUZ OLDUGU DEGİSİK KESİMLERDEN HUKUKÇULAR VE İNSAN HAKLARİ AKTİVİSTLERİ TARAFİNDAN SÖYLENMESİNE, AYRICA AB VE BM GİBİ KURUMLARIN BU YASANANLARIN HUKUKSUZ OLDUGUNA DAİR HAZIRLADIKLARİ RAPORLARA RAGMEN NASIL OLUYOR DA BU TÜR HUKUKSUZLUKLAR  YAPILABİLİYOR/ YAPTIRILABİLİYOR?

Tüm darbeciler işkence ve kötü muamele yapmış ve yüzlerce kişinin canına kast etmiştir çünkü darbeciler kendileri gibi hastalıklı bir kafa yapısına sahip tüm insani değerlerden uzaklaşmış kolluk kuvvetleriyle ve yargı mensuplarıyla çalışır. İşkence bireysel işlenen bir suç değildir ve hiyerarşi bilgisi dahilinde işlenen bir suçtur. Bildiğim ve takip ettiğim kadarıyla işkence iddiaları ciddi şekilde çeşitli STK’lar tarafından kayıt altına alınıyor. Bu siyasi iklim değiştiğinde işkencecilerin yüzlerine tükürülerek yargılandıklarına tüm ülke şahit olacağından eminim.

ANAYASA MAHKEMESİ, OHAL DÖNEMİ SÜRDÜGÜ MÜDDETÇE KHK’LARLA İLGİLİ BİR İSLEM YAPMAYACAGINI İLAN ETTİ. PEKİ, OHAL DÖNEMİ BİTERSE, BU SÜREÇTE ÇIKARILAN KHK’LAR, HEM İÇERDİGİ YASALAR HEM DE İŞTEN ATMALAR OLARAK AYM’YE GÖTÜRÜLEBİLECEK Mİ?

Bildiğim kadarıyla CHP KHK yasalarını Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı ancak yargıya bu siyasi baskı devam ettiği sürece iç hukukta olumlu bir karar beklemek fazlaca iyimser bir yaklaşım olur.

 ŞU ANKİ UYGULAMALARIN ‘GERİ DÖNDÜRÜLME’ İMKANI VAR MI?

15 Temmuz 2016 sonrası yayınlanan 32 KHK geçersizdir şeklinde bir maddelik yasa yeterlidir.

 MAĞDURİYETLER GİDERİLEBİLECEK Mİ? GASIPLAR İADE EDİLEBİLECEK Mİ?

İnsanların haksızca cezaevlerinde geçirdikleri günlerin, ayların, yılların ve yaşadıkları psikolojik hadiselerin telafisi hiçbir zaman olamaz ancak hukuki anlamda tüm haklarını ve maddi anlamda kayıplarını alacağından hiçbir şüphem yok.

ŞU AN TÜRKİYE’DE YARGILAMANIN SAVUNMA AYAGININ ÇÖKERTİLDİGİNE DAİR CİDDİ İDDİALAR SÖZ KONUSU. YUKARIDA DA BELİRTTİGİM GİBİ, ÇOK SAYIDA AVUKAT HAPİSTE YA DA FİRARİ. SAVUNMASIZ VEYA AVUKAT TUTACAK PARASI OLMAYAN MAGDURLARA BU SÜREÇTE NELER YAPMALARINI TAVSİYE EDERSİNİZ?

Mağdurlara dilekçe desteği verilmesi adına çeşitli internet siteleri sürekli güncelleniyor ilgi sitelerden imkanlar ölçüsünde yararlanılıyor diye biliyorum.

TÜRKİYE’DE YA DA DÜNYADA HAKLARINI ARAMA ADINA BASVURULABİLECEK NE GİBİ MERCİLER BULUNUYOR?

Kısa vadede sonuç vermese de AHİM ve BM gibi kuruluşlara usulüne uygun hem soruşturma-kovuşturma aşamasında hem de hüküm kesinleştiğinde AYM sonrası başvurular yapılabilir. Bildiğim ve takip ettiğim kadarıyla epeyce bir başvuru yapıldı ancak henüz bir karar çıkmadı.

 BU NOKTADA YARDIMCI OLABİLECEK İNSAN HAKLARI KURULUŞLARI YA DA HUKUK DERNEKLERİ VAR MI?

Mağdurlar bireysel olarak gönüllü avukatlara özellikle sosyal medyada bir şekilde ulaştıklarında imkanlar ölçüsünde yardımcı oluyor diye duyuyorum ve bu iki yıllık süreçte şahsıma ulaşan hukuki destek taleplerine imkanım ve zamanımın elverdiği ölçüde yardımcı olmaya çalıştım.

TÜRKİYE’DEKİ MEVCUT HUKUKSUZLUKLARIN GİDERİLMESİ VE ÜLKENİN YENİDEN ADALETİN RAYINA OTURTULABİLMESİ İÇİN MESLEK KURULUSLARI YADA ULUSLARARASİ KURULUSLAR NEZDİNDE GİRİSİMLER VAR Mİ? BU GİRİSİMLER KARSILIK BULUYOR MU? DAHA NELER YAPILABİLİR?

Hukuki mücadelelerde kısa vadede hemen sonuç almak mümkün değildir. BM ve AHİM’de ciddi başvurular yapıldığını biliyorum ancak buralarda yakın zamanda sonuç beklemek çok iyimser bir yaklaşım olur.

SON OLARAK EKLEMEK İSTEDİKLERİNİZ NELERDİR?

15 Temmuz darbe girişimi sonrası HİZMET HAREKETİ olarak bilinen cemaat mensupları bir şekilde mahkemelik olmuştur. 160 bin kişinin yargılandığı cemaat davalarında yüz binlerce insanı gözaltına aldılar tutukladılar, bu kişileri savunanları tutukladılar, tutuklanan ve savunanı tutuklayanlar bunların dışarıdaki eş ve çocuklarına yardım edeni tutukladılar. Mallarını, mesleklerini gasp ettiler. Bir şekilde tahliye olanları özel sektörde dahi çalışmasına engel olarak açlığa mahkum ettiler.Tüm bu militanlıklarına, aşırılıklarına ve kanunsuzluklarına terörle mücadele adını verdiler

Biz savunma avukatları olarak zindanlarda ömür tüketen müvekkillerimizi darbecilerin yargıdaki militanlarının değil Cumhuriyetin hakim ve savcılarının yargılamasını bekliyoruz. Silivri başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanındaki zindanlarda çile çeken yüz binler yaptıklarının değil yapmadıklarının hesabını veriyor. Türkiye çok yakın bir tarihte bu hukuksuzluklara imza atanların yaptıklarının hesabını yargıda tek tek verdiğine şahit olacağından şüphem yoktur.

Tüm bunları söylerken Cemaatin özellikle 2002-2016 yıllarına dair kendi özeleştirisini yapması, karar alma mekanizmalarındaki manipülasyona açık anormallikleri tartışması, eleştiri konusu yapılan finansal şeffafiyet konusunda flu alanları netleştirmesi, tüm kurum ve kuruluşlarında gerçek yönetim kurulları oluşturulması, yerelleşme çalışmalarını hızlandırma adına yapılacakları daha hızlı ve etkin ortaya koyması ve bunların tamamını da kapsayacak şekilde cemaatin nihai HEDEFLERİNİN ve PRENSİPLERİNİN ne olduğu konusunda Türkiye ve dünya kamuoyuna net açıklamalar yapması zaruret halini almıştır.

Bu konularda yapılan tartışmaların içerde ve dışarıda sağlıklı bir zeminde doğru bir üslupla yapılması hareketin gücünü gösterir. Bu tartışmalara karşı çıkmak bana göre harekete ihanet etmekle eşdeğerdir.
Ben bu mahiyetteki tartışmaların bazı kişi ve gruplarca çokça masum amaçlarla yapmadıklarını ve harekette bir şekilde kopma yada ciddi bir parçalanma yapabilir miyiz şeklindeki beşinci kol faaliyetinin parçası olarak da yaptıklarını düşünüyorum. Yine de diyorum ki cemaat bu amaçla yapanlara alanı boş bırakmamak ve kendi tarifini, prensiplerini ve uygulamalarının ne olduğuna dair açıklamaları üçüncü şahıslara bırakmamak adına ivedi olarak hareket içinde biriken içe dönük eleştirileri cevap vermek zorundadır.

Bana bu fırsatı verdiğiniz için şahsınıza ve değerli çalışma arkadaşlarınıza çok teşekkür ederim.

[TheCrcl.ca] 26.6.2018

Engin Sezen: Değerli The Circle Okurları

Sevgili The Circle okurları,

The Circle’ın Hukuk Camiasıyla gerçekleştirdiği mülakatlar, bugün itibariyle Avukat Mehmet Kasap Bey’le sona ermiş olacak. Bu tarihi mülakatlar, topluca okunduğunda Süreç’te ortaya çıkan meselelere ışık tuttuğu görülecek. İstifadeye medar olması temennisiyle…

Bu meyanda, keşke Süreç’i daha farklı yönleriyle de araştırma ve anlama çabaları olsa… farklı perspektiflerin de görüşleri alınsa…

The Circle’daki bir diğer mülakatlar serisi de Hizmet’ten Sesler ve Renkler başlığıyla yayımlanmakta. Bu mülakatlar Hizmet Hareketi’nde her düzeyden kimselerle gerçekleştirildi. Öğretmen, öğrenci, işçi, esnaf, memur, kadın, erkek… Süreç’le ilgili düşünce ve görüşlerini daha geniş bir kesim önünde ifade etme imkanı buldular.

Sosyal medya üzerinden duyurduğumuz 6 soruya yüzlerce yanıt geldi.

Yanıtların çoğu müstear isimle. Malum, ilkesel olarak müsteara karşıyım. Ne ki, insanların böylesi bir zaman diliminde çekincelerini göz ardı edemem. Bununla birlikte, yayınlamaya karar verdiğim metinlerin gerçek yazarlarını teyit ettim. Dikkat edilecektir ki, metinlere çok az dokundum.

Yanıtları The Circle’da yayınlananlar farketmiştir, evet kimi ibareleri tayyettim. Mensubu (bazıları için, en azından belli bir dönem) oldukları Hareket’e karşı kullanılan uygunsuz gördüğüm kelimeleri çıkardım mesela. Sonra geçmişte belli sorunlar yaşadıkları ve mülakatlarında verdikleri kimi isimleri de…çünkü burada amaç bağcı dövmek değil! Bu mülakatlar çok ama çok faydalı. ”Taban”dan o kadar özgün tespitler, hayati gözlemler, organik düşünceler geliyor ki!…

Sevgili The Circle okurları,

Hizmet’ten Sesler ve Renkler Mülakatları’ndan da birkaç tane daha yayımlayıp bu seriye bir son verilecek. (Buna karar vermem, başka hiç bir şeyden değil, ama kıllet-i zamandandır. The Circle’ı A’dan Z’ye tek başıma yönetiyorum. Fazla olmayan masraflarını cebimden harcayarak…)

Mülakatlara gelen bütün yanıtlar, ciddi bir edit ve tahkikatten geçirildikten sonra, düzenlenip bir kitap olarak yayınlanabilir de sonradan… Bu arada, daha önce Aydınlarla gerçekleştirdiğimiz mülakatlar serimiz  E-BOOK olarak hemen hemen yayına hazır gibi. Burdan duyururuz…

Bilvesile, kısaca birkaç hususu dile getireyim:

Öncelikle, kimsenin hata-savap cetvelini tutacak değilim. Kendi cürmüm bana yeter!
Ben gençliğimi bu Hareket’in ikliminde idrak ettim. Ta bidayetinden beri de özgür ve bağımsız kalmaya çalıştım. Kimileri buna ‘uyumsuz’ diyebilir. Oğuz Atay, ‘Tutunamayanlar’ demişti. Ben bu durumdan hiç de rahatsız olmadım.

Sonradan akademik çalışmalarımı da yine Hareket etrafında sürdürdüm. Bu belki de ”Attachment teorisinin” bir başka tezahürüydü. Kim bilir! Bowlby hazretlerine sormak lazım…

Kimi görevler üstlenmeme, her fırsatta (bazen de çok zor zamanlarda) hizmet işlerine sahip çıkmaya çalışmama rağmen, bir sosyal ve dini hareketin içinde bulunmanın kollektivist normlarına dikkat de ederek, kendimce doğru bildiğimi eyyamcılığa tevessül etmeden, grup psikolojisinin cazibesine ve rehavetine kapılmadan, ama usül ve erkana riayet ederek dile getirmeye çalıştım. Dün de bugün de…makam, mevki vs. meraklısı olmadığımı da sanırım beni tanıyanlar teslim edecektir. Para almadım, cebimden harcadım.

Bu mülakatlar vesilesiyle eleştirildim, ama daha çok, taltiflere gark oldum. Daha bugün Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yanında 52 yıl bulunmuş biriyle 1 saat sohbet ettim WhatsApp’tan. Hoş bir hasb-i hal ettik.

Diğer yandan ise, bazılarının orda burda konuşup benim üzerimden Hizmet’te kendine yer açmaya çalıştığına bizzat şahit de oldum, kulağıma da geldi. Hizmet’e mensubiyetini, merbutiyetini benim üzerimden pekiştirmeye çalışan bu işgüzarlar umurumda olmadı. Özellikle işi gücü olmayan, yan gelip yatan ama bir araya gelince de The Circle’ı günlük gıybetlerine meze yapan bu kişilerin ömrü vefa ederse, bu mütevazi mecranın önemini ilerde anlayacaklardır. Benim tercihim sükuttur, makuliyettir. Haklarımı onlara helal ettim. Kimlere etmedik ki!..

Elbette gelen ciddi tenkitlere nasıl istifade edebilirim diye bakarım. Tahkir ve tezyif içerikli hücumata ise İngiilizce cevap vereyim: I do not care!

Size dair bir eleştiri varsa, icraat ve fikirlerinize karşı bir muhalefet ortaya çıkıyorsa, bu bir gelişimin emaresidir, yükselişin, iyiye gidişin işaretidir.

Şöhret derdine de düşmedim. Tehdite, tenkide, baskıya, diğer bir dizi ucuzluk ve bağayılıklara da… zerre miskal önem vermedim, vermem. Kervan bir şekilde yürür.

Mülakatlarda manüpilasyonlara, yönlendirmelere eyvallah etmedim. Çabamızı sağa sola çekmeye müheyya çok yanıt geldi. En küçük bir şüphe ve terettüt hissettiğim hiçbir metni yayınlamadım.
Sonra, kumpas havası hissettiklerim oldu…

Benimle emaille, whatsupla irtibat kurmaya çalışan, isim cisim veren Tuğgeneral, Korgeneral olduklarını söyleyen kimseler oldu. Ve buna mümasil bazı kimseler. Şimdi biz falan ülkedeyiz, The Circle’a güveniyoruz, 15 Temmuz’la ilgili vicdan azabı çekiyoruz, size konuşmak istiyoruz diyen insanlar!…

Israrlarına rağmen, ilgilenmedim.

Yine, The Circle’ı ısrarla satın almak isteyenler zuhur etti. Önce 12 bin dolar, olmadı 20 bin, 30 bin dolar….

Bu da bir diğer teklif-i malayutak!

İşlerim yoğun The Circle dostları.

Beri yandan, önümde okunmayı, tedkik ve tahkik edilmeyi bekleyen yüzlerce mülakat yanıtı var, evet yüzlerce…( Sadece bu konuyla ilgili gelen email sayısı en son 400 küsürdü) Bu ciddi bir data olduğu kadar zaman ve emek isteyen ciddi bir iş de! Ve yine Misafir Yazar olarak gönderilen pek çok yazı.
Oysa, benim önümde heyula gibi duran kıskanç mı kıskanç bir tez, yoğun vakıf işleri, üniversite ve kolejde Sonbahar döneminde vereceğim 4 ders, 1 Temmuz’da başlayacağım full-time yeni bir iş, İngilizce The Circle ve diğer irili ufaklı meşgaleler imkan vermiyor bazı şeylere, çok yapmak istediğim projelere.

Bu hafta Hizmet’ten Sesler ve Renkler’e son verilecek!

Ben The Circle’dan zaman zaman yazmaya devam edeceğim. Daha çok mesleki yazılar: Terapi, eğitim, iletişim. zihin sağlığı, spirituality, sanat, edebiyat..

2019’da ise her kesimden bir grup akademisyen arkadaşla yeni bir platform kurma projemiz var. İlginç isimler var. Düşünce merkezli bu platform, The Circle’a arkadaş olacak. YouTube platformu da olan, Podcast’ler de yayınlayacak yeni bir platform.

Önümüzdeki dönem biraz slow-motion’da olacağız. Bu bir ‘’sakit infial’’ olacak…Sonrasını Mevlam görelim neyler…

Gayret bizden inayet ondan…

[Engin Sezen] 26.6.2018 [TheCrcl.Ca]

Hizmet’in Çilekeşleri… [İlhami Taşpınar]

Zor bir dönem yaşıyoruz.Bu zor dönem de herkesin imtihanı farklı.Bunları söylerken de dilimden şu mısralar dökülüyor.

   “Hiç bilmem gönlümün bu sevdadan bıktığını
    Yer yer yıkılmış olsa da irademin kaddi,
    Kim görmüş Mecnunun Leyla’yı bıraktığını
    Hep bu oldu dünyada,düşüncemin serhaddi…”

Çile,ızdırap,gurbet…

Bu yolun kaderi bu.Bediüzzaman da yaşadı bu kaderi ”Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında,esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde,memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa,görmediğim eza kalmadı.Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm,bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim.Defalarca zehirlendim.Türlü türlü hakarete maruz kaldım.” der ve çektiklerini bize anlatır.

Bugün bu kaderi,sahada koşturan,kim var denildiğinde sağına soluna bakmadan ben varım diyen,her zaman taşın altına elini koymuş benim Hizmet Çilekeşleri dediğim arkadaşlar çekiyor.İşler sarpa sardığında ilk kendini dışarı atan abiler veya kendini yurtdışında bir üniversiteye atmış,maaşını alıp oturduğu yerden ahkam kesen akademisyenler değil.

Hatırlarım ihlas ve samimiyetle Türkiye’de insanımıza el atan, hizmet diye koşturan bu Hizmet Çilekeşleri,1990 lı yılların başında Rıza-ı İlahiyi kazanmak için yurtdışına hicret var denildiğinde ilk onlar yola revan olmuşlardı.Neyle karşılaşacaklarını,nasıl bir ortama gittiklerini bilmeden bir meçhule yelken açmışlardı.Kimisi uçakla,kimisi karayoluyla hicret beldelerine ulaştıklarında otel de kalmak bile akıllarına gelmiyor,kah arabada uyuyor,kah önlerine çıkan birinde Tanrı misafiri oluyorlardı.Yola çıkarken Rablerinin onları yalnız bırakmayacağını biliyor,umutlarını hiç kaybetmiyorlardı.

Uçakta yanına oturan birinin Eğitimci olmasıyla veya karşılarına çıkan başkalarının  yıllarca onları bekler gibi bağırlarına basmalarıyla kafalarındaki okul açma düşüncesi şekilleniyor okullaşma ve kurumsallaşma dönemi başlıyordu.Onların temsili kalplerde makes buluyor ve sulh adacıklarının ilk temelleri atılıyordu.Çilekeşti bu arkadaşlar.Kimi zaman okulun inşaatında çalışıyor,kimi zaman ders anlatıyor,kimi zaman da aile ziyaretleriyle gönülleri kazanmaya çalışıyorlardı.Türkiyede ki sponsorlarından aylarca para gelmemesine rağmen şikayet etmiyor,bazen taksicilik yapıyor,bazen evde yaptıklarını satıyor hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlardı.Türkiyedeki hizmet arkadaşlarının en güzel binayı biz yapacağız,en fazla okulu bizim bölgemizde açalım diye ihlastan ve samimiyetten uzaklaştıkları ve maddi manevi yalnız bırakıldıkları dönemlerde bile Ya Sabır çekiyor dava adamının şahidi halidir,dine hizmet kendisini beri tutanlara değil,kullardan bir kul olduğunun şuuru ile ahirete azık ve keffaret arayanlara bahşedilen bir lütuftur diyerek yollarına devam ediyorlardı.Tabi bu dönemleri yaşamamış hazır kurumların üzerine gelip rahat yaşamış arkadaşlara bu anlattıklarım çok ütopik gelebilir.Ama etraflarında olan bu arkadaşları bulup dinlerlerse ne hikayeler olduğunu göreceklerdir.

Son zamanlarda bazı akademisyen arkadaşların hizmette karar mekanizmasındaki abilerle ilgili birtakım eleştirileri oldu.Geç de olsa yapılan bu eleştiriler haklıydı ve değerlendirilmesi gerekiyordu.Bununla ilgili bir iki cevabi yazı da çıktı.Bu iki cenahla ilgili Hizmet Çilekeşlerinin bişeyler demesini bekledim.Çünkü asıl konuşması gereken onlardı.

Ey akademisyen arkadaşlar;

1-Tenkit ve eleştirilerinize lütfen devam edin bugün olmasa bile yarın söyledikleriniz makes bulacaktır.

2-Sizler genellikle hizmet dönemlerinde taşın altına elini koyanlardan olmadınız.Biz akademik kariyer yapacağız diye vazife almadınız (Vazife alıp herdaim koşturan arkadaşlar istisna tabi)
Şimdi Batı’da iyi üniversitelerdesiniz. Lütfen ben hayatlı yaşamaktan çıkın ve aktif görevler alın.

3-Bu hizmetin sizden beklentisi kendi branşlarınızda en iyi olma ve dünyada ses getirecek çalışmalara imza atmanızdır.

4-Bulunduğunuz üniversitelerde şuan yaşanılan özelliklede kadın ve çocukların yaşadığı mağduriyetlerle ilgili proğramlar yapmak ve bu yaşanılanları etrafınızdakikere anlatmak(Maalesef  özellikle ABD,Kanada ve Avrupadaki ülkelerde yaşayan akademisyenler kafalarındaki şüphelerden mi yoksa korkularından mı bilinmez bu konuda çok cılızlar)

5-Hizmetin entelektüeli yok eleştirisi herdaim vardı.Dün abiler bizim evin danasından bişey olmaz diyerek önünüzü tıkamışlardı ama bugün bu engelin olmadığını düşünüyoruz.

Gelelim hizmetteki abilere.

Türkiyede bu süreçler yaşandığında karar verme noktasındaki abilerin çoğu yurtdışında.Hele dünün Karalar bağlayıp Kurt olanlarını Aygün ve Canöz geçinenlerini  Hocaefendi’nin yanında bazen görünce maşallah diyorum orası tapulu malları gibi  kimseyede  yer açmıyorlar(Bu ifadelerden dolayı mübarek abiler lütfen bize haklarını helal etsinler.Bilenler kimleri kasteddiğimi bilir)Karar mekanizmasındaki bu abiler Hizmet çilekeşlerini dün biz biliyoruz diye dinlemiyorlardı bugünse,tenkit ediyorsunuz buna tahammülümüz yok diye dinlemiyorlar.Ne hikmetse bu abiler vazife itibarıyla da hep tercih edilen ve hiç değişmeyen oluyorlar.Birşeyler söylediğinizde sizi dinliyor gibi yapıp idare ediyorlar.İnsan bazen düşünüyor acaba bunlar yönetme şehvetinden vazgeçip ne zaman bir kenara çekilecek dillerinde zikir ve evrad-ü ezkarlarıyla  dua halkası oluşturacak,sohbetleriyle aşk şevk verecekler.Dün çalıştıkları ve hizmette beraber koşturdukları insanları sadece bir şirket çalışanı gibi gören abiler.Vazife bittikten sonra hiç arayıp sormayan hele şu yaşanılan zulüm sürecinde bile bir kere yakınındakileri  aramamış abiler.Uhuvvet ve İhlas risalelerini bin defa okumuş ama tefani sırrını bir kere hayatlarına tatbik etmemiş abiler.Evet bunlar umutlarımızı kırsada Hizmet Çilekeşleri Rabbimizin takdiri diyor yine de rıza gösteriyorlar.

Akademisyenler ve abiler olarak sizler normal hayatlarınıza devam ederken dünün Hizmet Çilekeşleri,bugün zalimin zulmüyle Türkiye zindanlarında, gaybubette çilelerini dolduruyorlar.Kimisinin kalbi yetmedi Rabbine yürüdü kimisi hastalıklarıyla boğuşuyorlar.Meriçin azgın sularını,Ege denizinin sert dalgalarını geçmeye çalışıyorlar.Geçebilenler,kamplarda yaşıyor veya vardıkları ülkelerde pizza dağıtıyor,Uber yapıyor,bulaşık yıkıyor hayatlarını idame ettirmeye çalışırken hallerinden  şikayet etmiyor, yine hizmet adına ne yapabilirim,etrafımdakilerle nasıl sulh adacıkları oluşturabilirim diyerek koşturmaya devam ediyorlar.

Emin olun devran dönüp herşey normale döndüğünde hizmet var, Afrika’nın en yaşanmaz yerlerine yine hicret var denildiğinde sizler yerlerinizden ayrılmazken bu Hizmet Çilekeşleri

   “Ateşten sineleriz alev dokunmaz bize
     Kor kesilip gitmiştir gelenler semtimize
     Şimdi dinmiş olsada ruhlarda heyecanlar
     Mutlaka tutuşacak,geçmişteki akkorlar”

diyerek yola revan olacaklarıdır.

[İlhami Taşpınar, The Circle] 26.6.2018 [TheCrcl.Ca]

Zehiri İlaç yapan 'Doz' dur [Safvet Senih]

Evet zehiri ilaca çeviren onun “dozu”dur. Eğer doz ayarlaması yapılmamışsa zehir kalır ve öldürür. Yani zehirden bile ilaçlar yapılmaktadır. Onun için her ilacın yan tesiri hesaba katılır. Eğer yan tesiri daha çoksa ilaç tedavülden kaldırılır. Demek ki esas olan,  dozun (ictimaî hayatın prensipleri için düşünürsek, üsûl ve üslübun) ayarlanması gerçeğidir.

Biz İzmir Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenci iken Edebiyat derslerimize Merhum Fuat Edip Baksı Hocamız gelirdi. Bize “Kozu bileceksin, dozu bileceksin bir de pozu bileceksin.” derdi. Sonra da “Eğer bu üçünü ayarlamazsan olmaz” diye ilave ederdi.

Ben başka bir şey söylemek istiyorum:

Cesur ol, korkma kardeş önce şunu bil…

Bu da gelir bu da geçer ey halil…

Meşrebimiz hullet / hillet, rehberimiz Hz. İbrahim Halil…

Nihayet, bu süreç, bu da bir imtihan

Burası dünya; değil cennet-i âlâdan bir bostan…

Bir şirzime-i kalil

Alil mi alil, zelil mi zelil

İşte halleri, işte tasvîrî:

Rezalet, şirret ve illet fışkırtan

Civa gibi her tarafa akan

Her istediği yere sarkan

Lâ yüs’el davranan

Görünüşte sanki Hâzâ Müslüman!..

Sûretâ said, aslen yezîd

Sanırsın İslamî, halbuki  yaptıkları süfyânî!

Şişirilip şişirilip ileri sürülmüş şahsiyetler

Aslında ülke için korkunç felâketle

Kıldıkları riyakarca birer namaz

Göstermelik birer  niyaz

Sonra da okudukları birer aşir

Halbuki  içleri nifakla haşir-neşir

Meselenin özeti:

Bomboş kişi ve kişilikleri

Habire şişirmektir işleri

Zaten mâneviyat bitmiş, gözleri şaşı mı şaşı

Öyle vermişler ki, rüşveti bahşişî

Gerçekleri artık görünmez olmuş sanki…

Zira her tarafı karartan

Reklamların katmerlisi

Algı üstüne algı

 Göstermez etmiş çıplak hakikatı…

***

Gürbüz Azak  Bey, “Durgun  su solucan yetiştirir” derdi.

Evet, duran, hareketsiz kalan su, kokar. Çalışan demir paslanmaz. Uçak ve bisiklet hareket halindeyse düşmez. Duran devrilir. Durmak yok. Çaresizlik içinde bile bir çıkış yolu aramak gerekir. Buna aktif sabır denilir. Yoksa atalet, betalet; zillet ve esaret getirir…

Annibal’in şöyle meşhur bir sözü vardır: “Ya bir yol bulacağız veya yepyeni bir yol açacağız!..”
İki kurbağa içi süt dolu bir küpün içine düşmüşler. Birisi ümitsizliğe düşüp çaresizlik girdabına yuvarlanmış; sütün içinde büzülmüş ve boğulup kalmış. İkincisi ise pes etmemiş, hep çırpınmış durmuş. Böyle olunca süt, kaymak olmuş. O da üste çıkıp oradan da atlayıp kurtulmuş…

Cesaretin bittiği yerde esaret başlar; esir olmamak için cesur olmamız gerekiyor. Cesur olanlar ölseler bile hiç olmazsa ruhlarını kurtarırlar. Eğer bu Allah yolunda ise zaten mânevi bir şehit olurlar.
Ümitsizliği bir tarafa bırakalım. Her riskin bir de rızık tarafı vardır. Zehirden bile doz ayarlanıp ilaç yapıldığına  göre krizlerden fırsat ve risklerden de  rızık yolları araştırmalıyız.

Sol kolu olmayan cesaretli bir genci spor hocası bir sene hep aynı hareket üzerine çalıştırmış. Neticede genç Judo şampiyonu olmuş. Onu hiç kimse yenememiş… Çünkü hocası ona öyle bir hareket öğretmiş ki, ondan kurtulmak için sol  kolunu tutup  etkisiz hâle getirmek gerekiyormuş. Ama zaten bu gencin sol kolu yokmuş. Yani burada yokluk onun için bir nimet oluyor ve ona bir şampiyonluk kazandırıyor.

Gayret sarfedenler vücutlarından zehiri dışarı atarlar. Ama gayret göstermeyenler o uyuşturucu zehirle uyuşup ölürler.

Yangına körükle değil, köpükle gidelim.

Kuşların filleri mağlup edeceğini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Cenab-ı Hak küçüklerle, acizlerle, kimsesizlerle  çok büyük icraatlar yaparak Kendi Kudretini gösterir. O’na (c.c.) çok güvenmemiz lâzımdır. Onun şerden hayır çıkardığını da biliyoruz. Şer olan şeylerde bile bir güzellik bulunduğu, (Secde Suresi, 7)  âyet-i kerimesi ifade ediyor. Yaşıl (yeşil) ağaçtan, ateş yarattığını Yâsin Suresinde anlatıyor. Yani Cenab-ı Hak tezatlarla güzellik nakşediyor. Yeter ki, biz O’nun hikmetine, rahmetine ve şefkatine itimad edelim. O’nun cemâlî ve celâlî isimleri, bâsıt ve kâbız isim tecellileri var. Yaz ve kış, gündüz ve gece onların cilveleri… Yoksa hayat hep biteviye gitse sıkıntılı olur. Bıkkınlıktan insanlar bomboş mâceralar peşinde koşuyor hatta ölüp gidiyorlar. Bizim işimiz mâcera değil; biz bir Hak davanın temsilcileriyiz. Eksiğimiz, gediğimiz, hatamız kusurumuz olabilir. Ana caddedeyiz, patika ve keçi yollarına sapmadık elhamdülillah…

[Safvet Senih] 26.6.2018 [Samanyolu Hber]

Times başyazısında Erdoğan yorumu: ‘Erdoğan zaferin yatırımcıya güven vereceğini sanıyorsa yanılıyor’

İngiliz gazeteleri 24 Haziran seçimlerine bugün de sayfalarında geniş yer ayırdı. BBC’nin haberine göre, konuyla ilgili bir başyazı yayınlayan The Times gazetesi, “Türkiye’nin dönüm noktası: Erdoğan seçim zaferini yönetimini demokratikleştirmek için kullanmalı” başlığını attı.

Makalede Türkiye’nin son üç yılda üç parlamento ve bir cumhurbaşkanlığı seçiminin yanı sıra bir referandum ve bir de darbe girişimi yaşadığı hatırlatılırken önümüzdeki beş yılda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni sistemde yetkilerinin arttığı ve tek adam yönetimi kurma isteği konusunda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e benzetilmesinin şaşırtıcı olmadığı belirtildi.

Times’ın başyazısı şöyle devam etti:

“Avrupa’ya bir Putin yetiyor da artıyor. Türk lider elinde topladığı gücü nasıl kullanacağı konusundaki açık olmalı. Erdoğan’ın bundan sonra ne yapacağını sorgulamak gerek.

“Türkiye son derece kutuplaşmış, ekonomisi kötüye gidiyor, 110 binden fazla kamu çalışanı darbe girişimi sonrası işlerinden atılmış ve özgür basın zorluklarla karşılaşıyor.

“Erdoğan’ın erken seçim ilan etme nedenlerinden biri ekonomideki kötü gidişin AKP’ye olan desteği azaltacağından korkmasıydı.

‘Erdoğan zaferin yatırımcıya güven vereceğini sanıyorsa yanılıyor’

“Fakat Erdoğan yeniden seçilmesinin istikrar arayan yatırımcıya güven vereceğini düşünüyorsa yanılıyor. Orta vadede Türkiye’ye yatırımcı çekmenin tek yolu ekonomik ve siyasi sistemin daha açık hale gelmesi.

“Atamalar lidere sadakatteki abartı oranına göre değil liyakate göre yapılmalı. Hukukun üstünlüğü sağlanmalı, denge ve denetleme mekanizmaları anayasaya eklenmeli.

“Erdoğan’ın önündeki ilk tercih net: Yetkinin paylaşılan ve hesabı verilen bir şey olduğunu kabul edecek veya Türkiye’yi içe kapatacak.

“İkinci tercihi ise Batı ile Doğu arasında. İran ve Rusya, Batı’nın liberal değerlerini eleştiren ülkeler olarak Türkiye’yi aralarında görmekten memnun. Üç ülke Suriye’de kendilerine etki alanları yaratmayı hedeflemeye devam edecek.

‘Rusya Türkiye’yi NATO’dan koparmak istiyor’

“Bu sırada Rusya’nın bir amacı daha var: Türkiye’yi NATO’dan koparmak. Erdoğan’ın Rusya’dan silah almaya devam edip etmeyeceği niyetinin göstergesi olacak.

“Türkiye şu anda önemli ama öngörülemez bir NATO üyesi. Batı’nın Erdoğan’ın Avrupa güvenliğine yaptığı katkının, AB’ye gelmek isteyen milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapmasının hakkını vermeli.

“İngiltere de Türkiye ile ortak savaş jeti üretimine ve Türkiye’yi Batı’ya daha fazla bağlayabilecek diğer ortaklıklara devam etmeli.

“Ülkesi için doğru kararı vermek Erdoğan’ın elinde. Buna olağanüstü hali kaldırarak ve kendisini eleştirenleri hapsetmek yerine onlarla diyaloga girerek başlayabilir. Kendine gerçekten güvenen bir lider kendini gerçeklikten soyutlama ihtiyacı hissetmez.”

Gazetenin dünya haberleri sayfasının manşetinde de Türkiye vardı. Haberin başlığında “Putin Erdoğan’ı Batı’ya karşı bir müttefik olarak kucaklıyor” ifadeleri vardı.

Times’ın Türkiye muhabiri Hannah Lucinda Smith, Erdoğan’ın balkon konuşması için “Uzlaşma bekleyen Türkler hayal kırıklığına uğramış olabilir” dedi.

‘Erdoğan’ın gerçek ideolojisi pragramtizm’

Smith’in analizinde şu ifadeler yer aldı:

“Pek çok Türk Erdoğan’ın ülkeyi Suudi Arabistan veya İran gibi bir din devletine dönüştürmesinden endişe ediyor. Oysa Erdoğan’ın siyasi kariyerini yakından inceleyenler onun gerçek ideolojisinin pragmatizm olduğunu görecektir.

“Erdoğan iktidarının ilk günlerinde seküler derin devleti geriletmek için daha liberal bir söylemle müttefikler edindi. Gücünü artırdıkça daha İslamcı bir ton takındı. Son üç yılda milliyetçilerin oylarına ihtiyaç duyduğu için tonunu ona göre değiştirdi. Bu yüzden şimdi MHP Erdoğan’ın politikalarını şekillendirebilir. Bu da pratikte Kürtlerle yeni bir barış süreci ihtimalinin daha da azalması demek.”

Seçim sonuçları Guardian gazetesinin dünya haberleri sayfasının manşetindeydi.

Gazetenin tam sayfa yer ayırdığı seçimde Türkiye muhabiri Kareem Shaheen, şunları yazdı:

“Erdoğan artık üst düzey yargıçları, seçimle gelmemiş başkan yardımcılarını ve kabine üyelerini neredeyse hiçbir Meclis denetimi olmadan atama gücüne sahip. Denge ve denetleme mekanizmaları neredeyse yok oldu.

“AKP ve MHP Meclis’te çoğunluğa sahip olsa da ittifakta çatlaklar oluşmaya başladı. Birlikte devam edip edemeyecekleri belirsiz.

“Seçimde geniş çaplı usulsüzlük suçlaması olmadı ama seçimlerin kendisi Uluslararası Af Örgütü’nün ‘korku iklimi’ olarak nitelediği bir ortamda gerçekleşti.

[Tr724] 26.6.2018

Ne oldu, ne olacak? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Herkes şaşırdı belki ama ben şaşırmadım. Çünkü öğrencisi olduğum bilimin kuramlarına, metotlarına ve bulgularına dayalı düşünme şeklimden asla taviz vermedim. Soru sormaya devam ettim. Yanıtların sorulardan daha önemli olduğunu düşünmeden yaptım bunu. Ve en önemli soruyu hep sordum, ısrarla sordum: Erdoğan’ın arkasında hangi güç var? Erdoğan Harp Akademisini ve askeri okulları kapatırken, yerlerde don-paça sürüklettiği amiral ve generalleri, albay ve yarbayları tekmelettirirken, TSK’daki tüm amiral ve general kadrosunun yüzde ellisi gibi anormal bir rakamda komutan sorgusuz-sualsiz, büyük çoğunluğunda darbeye katıldıklarına dair objektif kanıt ortaya konmadan hapse tıkılırken, hep bu soruyu sordum. Erdoğan’ın arkasında kimler var?

15 Temmuz araştırma komisyonuna mecliste iş yaptırılmadığında, MİT müsteşarı ve genelkurmay başkanı dahi komisyona çağrılmadığında, Erdoğan yüz binlerce kamu personelini karın ağrısından nedenlerle hain ilan ederek resmi gazetede isimlerini listeler halinde yayınlatıp hukuk katliamı yaptırdığında sormaya devam ettim. Bunu tek başına yapıyor olabilir mi? Bu çok güçlü olmayı gerektirir. Bir diktatör, bu gücü askeri ve sivil bürokrasiyi mutlak kontrolüne almadan elde edebilir mi? Nasıl oldu da 17/25 Aralık’tan 15 Temmuz’a Erdoğan bu gücü elde edebildi? Bilmediğimiz bir şeyler var! Tahmin ettiğimiz, mantığımızın bizi ısrarla dürtmesinin bir nedeni var. Sormaya devam ettim: MHP’nin – Bahçeli’nin – Erdoğan’a yönelik tutum değişikliğine ne sebep oldu? Erdoğan’ı Çözüm Sürecini sonlandırmaya ve şahin 1990’ların politikalarına geri dönmeye kim veya ne “ikna” etti? Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olduğunu söyleyen ve ABD yanlısı bir Ortadoğu politikası takip eden İslamcı Erdoğan, nasıl oldu da bir anda Rus-Avrasyacı jeopolitiğinin bir savunucusu oluverdi? Bunun nedeni nedir? Kırılma noktası nerede yaşandı? Bunların sorulması gerektiğini ısrarla yazdım, yazdım!

Seçimlerin bunlarla ne alakası var demeyin! Çok alakası var. Özellikle seçimler esasında seçim olmadığı için var bu bağlantı! Evet, bu yaşanılan vodvil, seçim falan değildi. Anadolu Ajansı’nın yüzde 60 küsürlerdan yumuşak inişle yüzde 52’lere çektiği ve “kurbağanın suyunu ağırdan ısıttığı” taktik, kim ne derse desin çok iyi tasarlanmış bir plandı. İnce’nin “hangi ince işlerin sonunda” bir anda “adam kazandı!” noktasına geldiğini, Pazartesi günkü basın toplantısında seçim sonucunu kabul ediverdiğini bilemiyorum. Akşener’in suskunluğu, Karamollaoğlu’nun Devlet Bahçeli’yi aratmayan mesajını falan görmeyelim mi? Sandıklarda sayım teorik olarak bile yapılamazken, sosyal medyada sayısız fotoğrafla seçim kurullarının depolarında açılmamış binlerce sandık gözümüze sokulmuşken, AA sandıkların yüzde doksanlara ulaşan rakamlarda açıldığı ve okunduğunu Türkiye’ye duyurduğunda ve bu tüm ulusal TV kanallarında – tümü Erdoğan kontrolünde! – hiç şüphelenmeyelim mi? İnce “sonucu etkileyebilecek bir sorun yaşanmadığını” söyledi, öyleyse her şey tamam! Bu mudur? Nerede YSK önünde toplanacak binlerce avukat diye sormayalım mı? Bam teli sorusu şu: İnce’nin bu pozisyonu benimsemesine ne veya kimler yol açtı? Kulaklara ne fısıldandı? O gece neler oldu?

Seçimlerin alakası var mıymış? En büyük alaka, diktatörlüklerin seçimle geldiği, ama seçimle gitmediği gerçeğidir. En büyük alaka, diktatörlüklerin kullandıkları diskuru muhalefet dâhil tüm siyasete ve topluma kabul ettirerek iktidarlarını devam ettirmeleridir. Kim daha az “Fetöcü” ve kim “daha çok Fetöcü” tartışmalarının odakta olduğu bir siyasi retorik düzleminde, Erdoğan rejimi kendisini yeniden üretmeyi, klonlanarak geometrik hızla topluma yayılmayı başarıyor. Matrix’te dokunduğunu kendisine dönüştüren Ajan Smith gibi, Erdoğan tüm toplumu kendisine dönüştürüyor. İyi de – bıkmadan tekrarlayalım, sizi bıktırmak pahasına! – bu gücü nereden alıyor?

Erdoğan en çok kime yararlı?

2006 senesinin Kopenhag Kriterleri koşulunu asgari ölçülerde karşılayacak düzeyde demokratik seviyeye ulaşan Türkiyesi ile 2018 yılının diktatörlüğü arasındaki geçiş sürecinin dinamiklerini sormayalım mı? Bu izah edilmeden, bugün anlaşılabilir mi? Kürtlerin azınlık haklarına kadar Türk derin devletinin nerede sinir uçları varsa her birini tarumar eden açılım, demokratikleşme ve şeffaflaşma, Kürt politikasının koordinatlarını değiştirdi. Askeri vesayet sistemini tümden sarstı. Türkiye giderek Avrupa’nın yörüngesine girdi. Fiilen Komşuluk Politikası’nın gereklerini yerine getirmeye başladı. Orta güç bir ülke olup, toplumuna özgürlükler ve yaşam standardında yükselme vaat eder duruma “indirgendi”. Osmanlı’nın kaybettiği güç ve topraklar gibi idealler dibe vururken, insan hakları, hukuk, eşitlikler, azınlık hakları gibi değerler toplumda yayılmaya başladı. Bu derin devletin hoşuna gitmedi. Derin devlet erimek istemiyordu. Kapalı rejim, olağanüstü şartlar, “herkes Türk’e düşman” algısı gibi rejim söylemlerinin kaybolup gitmesi, bu Avrupalılaşmanın sunucuydu. Yok olup gitme riskiyle karşılaşan derin devlet, Türkiye’nin Batı’dan artık uzaklaştırılması gerektiğine inanmaya başlamıştı. Batılılaşma ideali olan Kemalist devlet, Batı’nın Kemalist rejimi de ortadan kaldıracağını görmüş, açık toplum önünde tir-tir titremeye başlamıştı. Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı gibi darbe planları, bu korkunun ve tepkinin yansımalarıydı.

İşte arkada kim var sorusuna yanıt burada gizli. Bu bir sistem. Ve buzdağının dibi çok “derinlere” uzanıyor. Devletin asıl sahipleri bir tür Gepetto usta gibi, istedikleri kuklayı Pinokyo ilan ediyor ve sihirli bir el o kuklaya can veriyor! Perde arkasından köprünün tek şeridini tutan darbe girişimi de dâhil, tezgahta çok ama çok fazla malzeme var kullanılan. Akşener’in partisindeki subay kökenli derinlerden seçimin son gecesindeki “ince işlere” kadar, uzun ve görünmez bir el Türkiye siyasetine yön veriyor. Şimdi başa bir siyasi enkazı parlatarak geçirdiler. Meclisi ekarte edebilen bir başkanlık makamına oturttular. KHK rejimini anayasal normal prosedüre dönüştürerek TBMM’yi de tıpkı başbakanlık müessesesi gibi yok ettiler. 1920’den beri bu topraklardaki siyasal sistemin beşiği olan parlamento, bir tür süs bitkisine indirgendi. İçinde istedikleri kadar tepişsinler artık, atlı Üsküdar’dadır! Erdoğan bu güçleri tek başına mı kullanacak? Komik olmayın! Erdoğan’a Çözüm Süreci’ni kim bıraktırttıysa, gücü de o kullanacak. Erdoğan’a NATO’dan Avrasya’ya yönel komutunun arkasında hangi güç varsa, o gücü de o kullanacak!

Filmin sonunu daha görmedik

Filmin sonunda enstrüman olarak kullanılan Pinokyo’nun miadı dolar. Bir ekonomik kriz vs. sonunda Gepetto usta Pinokyo’nun “tüm kötüliklerin ve başarısızlıkların müsebbibi” olduğunu ilan eder ve yeni bir Pinokyo yapıverir. Onu da aynı birincisi gibi canlandırır. Kim bilir, belki bu sefer apoletli bir Pinokyo’ya uyanırız, olamaz mı?

Türkiye, Batı’da attığı sağlam çapayı kesip attı. “Derin sularda”, Avrasya steplerinde, Ortadoğu bataklığında, puslu ve sisli bir havada yoluna devam etmeyi seçti. Tarihinden gelen suiistimale gayet açık yakın tarihi ile “alalım düşmandan eski yerleri” irredantizmi de dâhil, Sevr kompleksi ile dolup taşan, İslamcılaştırılan ve nasyonalizmin (ulusalcılık ve milliyetçilik, biri seküler diğeri dini nitelikte, her ikisi de potansiyel olarak çok tehlikeli ideolojik pozisyonlar!) hipnozuyla uyutulan cahil ve dünyayı tanımayan irrasyonel kitleler, baştaki bir “reisin” ekrandan okuduğu gazcı retorikle sadece kendilerini değil, çocuklarını ve çocuklarının çocuklarını da belirsizliklerle dolu, fakir ve özgür olmayan bir ülkeye ışınladılar. 2006’daki Türkiye’den 2018’deki 25 Haziran Türkiyesi’ne o uzun yol, işte bu ışık hızıyla aşıldı.

Türkiye’nin kaderi değişti. Anayasasını uygulamayan, fiili rejimle anayasanın öngörmediği hakları gasp eden, hak-hukuk tanımayan, masumiyet karinesine, suçun şahsiliğine, hukukun üstünlüğüne, güçler ayrılığına, anayasal temel hak ve hürriyetlere, kısacası varlık nedenine uymayan bir yönetimin, özgür ve adil seçim yapacağına inandırıldınız! Buradan sizleri uyaran yazılar yazdığımda, bu rejimde seçim olmaz, eşyanın tabiatına aykırı dediğimde, moral bozmakla itham edildim. Maalesef demokrasi araştırmaları ve karşılaştırmalı sistem analizi alanının bilgi havuzu haklı çıktı. Çok ama çok komplike bir sorunla karşı karşıya ülke. Peki kurtuluş mümkün mü?

Sanırım ileriki yıllarda üzerinde en çok anlamaya ve yanıtlamaya odaklanacağımız konu da bu!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.6.2018 [TR724]

Piyasa, Başkan Erdoğan’ı havai fişeklerle karşılamadı [Semih Ardıç]

Türkiye, cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde yürütmenin başını ve Meclis’te 600 sandalyenin dağılımını tespit etmek için 24 Haziran 2018 Pazar günü sandık başındaydı. Recep Tayyip Erdoğan yüzde 52,2 halk desteği ile ilk turda “partili cumhurbaşkanı” olarak seçildi. Fiili başkanlık hali resmiyete dönüşmüş oldu.

Zarftaki diğer pusulada ise vekiller seçildi. 27. Dönem Milletvekilliği seçiminde Erdoğan’ın liderliğini yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yüzde 42,2, Cumhur İttifakı’nın diğer müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yüzde 11 oy aldı.

İKİ HAFTA EVVELKİ ERDOĞAN DAHA RAHATTI

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yeni yasama döneminde AKP 295, MHP 49 sandalyeye sahip olacak. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 146, Halkların Demokratik Partisi (HDP) 67, İyi Parti 43 milletvekilliği elde etti.

AKP tek başına 301 sayısına ulaşamadı ve Meclis’te ekseriyet avantajını kaybetti. Erdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli ile kurduğu seçim ittifakını devam ettirmek mecburiyetinde kalacak.

İki hafta evvelki Erdoğan dilediği kanunu hazırlatma ve onaylatma bahsinde 25 Haziran’daki Erdoğan’a nazaran daha rahattı. Güç temerküzü peşinde iken “evdeki bulgurdan olmak” diye buna denir.

MUHALEFETİN YAKALADIĞI HEYECAN

En yakın rakibi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) adayı Muharrem İnce idi.

İnce yüzde 31’e yakın oy alarak büyük bir başarıya imza atsa da muhalefetin diğer adayları yüzde 7,6 ile Meral Akşener (İyi Parti), yüzde 8,3 ile Selahattin Demirtaş (Halkların Demokratik Partisi/HDP) ve yüzde 0,9 ile Temel Karamollaoğlu (Saadet Partisi) tahminlerin çok altında bir oranda kaldığı için yarış ilk turda bitti.

İnce’nin seçim gecesi ortalıktan kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi muhalefetin heyecanını dindirmemeli. İnce yakaladığı rüzgârı kuvvetlendirecek bir hazırlık kampına girmeli. Erdoğan karşısında ilk defa bu kadar bariz oy artışı yakalamış ilk isme seçmenleri bizzat sahip çıkmalı.

ANKARA’NIN DEHLİZLERİNDE SÖNEN YILDIZLAR

Muharrem İnce sadece sol siyaset için değil kararsız sağ seçmen için de kuşatıcı olabileceği intibaını 50 günde verdiyse daha stratejik bir planlama ve ciddi bir hazırlık safahatı ile belediye seçimlerinde AKP’nin kalelerini ele geçirebilir.

Yakalanan bu fırsat Ankara’nın dehlizlerinde günü birlik kirli pazarlıklara feda edilmemeli. Aynı husus tadil edilecek kısımları olduğu şerhi ile beraber Meral Akşener ve Selahattin Demirtaş namına da ifade edilebilir.

Erdoğan’ın 2002’ye kadar siyasette kaç maç kaybettiğini hatırlatıp geçtim bu faslı.

Seçimin gayri resmî neticelerini bu şekilde hülasa ettim ki manzarada sisli bir taraf kalmasın.

PİYASA İLK GÜN NASIL BİR MESAJ VERDİ?

Her seçimin akabinde piyasanın sandık neticelerine dair takındığı tavır, orta vadede işlerin seyri hakkında kıymetli ipuçları ihtiva eder.

Karşılama bazen hava fişekler eşliğinde coşkulu bir kutlama şeklindedir, bazen de sönük bir “hayırlı olsun” mesajından ibarettir.

TBMM’de ekseriyeti kaybetmiş olmasına rağmen Erdoğan’ın başkanlığı ilk turda kazandığı dikkate alındığında piyasaların 25 Haziran Pazartesi günü coşması icap ediyordu. Tam aksi bir tavır sergilendi.

Esasında seçim gecesi Asya-Pasifik piyasalarında ilk gün sönük bir parti olacağının işaretleri belirmişti. Nitekim öyle oldu.

BORSA İSTANBUL YÜZDE 1,9 DÜŞTÜ

Evvela dolar 4,60 TL’ye kadar geriledi, Borsa İstanbul (BIST) 100 Endeksi yüzde 1,5 artıya geçti, Hazine faizi yüzde 0,8 düştü. Amma velakin toparlanma kısa sürdü. Gün içinde tekrar seçimden evvelki kasvetli hava tesirli olmaya başladı.

Piyasalar kapandığında BIST yüzde 1,92 kayıpla 94 bin puana inmişti. Dolar yeniden 4,70 TL’ye, euro 5,50 TL’ye tırmanmıştı. Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti de yüzde 19,24 oldu.

Erdoğan ve AKP’nin daha evvelki seçim zaferlerinin akabinde BIST yüzde 5-7 yükselir, dolar ve euro yüzde 4-5 geriler, faizler inişe geçerdi. Bu sefer öyle cereyan etmedi. Sanki seçimi Erdoğan kaybetmiş gibi bir hava hâkim.

LİMONATA-KURU PASTA BİLE İKRAM EDİLMEDİ

Piyasa aynı piyasa olmasına rağmen sandıktan zaferle çıkan Erdoğan’a bu defa destek vermedi. Havai fişek gösterisi bir tarafa limonata-kuru pasta bile ikram etmediler.

Ekonomiyi toparlamak ve kısa vadeli 185 milyar dolar borcu ödemek için acilen para bulmak mecburiyetindeki Erdoğan adına endişe verici bir manzara.

Bu manzarayı başkası resmetmedi. Sisler içindeki “siyah orman” bizzat Erdoğan’ın fırça darbeleri ile ete kemiğe büründü.

Erdoğan seçimi kazanmış olabilir, mamafih yatırımcıların itimadını geri kazanması için tutarlı bir kabine ve tarz-ı siyaset atması beklenecek.

14 Mayıs’ta İngiltere’nin başşehri Londra’da sarfettiği sözler ve meydanlarda sıraladığı vaatler hiç de piyasa dostu değildi.

ERDOĞAN’IN HAKİKATTEN KOPUK SİYASETİNİN FATURASI

O yüzden bir fonun yöneticisi şaşkınlığını Reuters’e şu sözlerle aktarmıştı: “(Erdoğan’ın) kitlesi de onlar değil. Hedef kitlesi, Türkiye’deki sıradan insanlar ve onların da düşük faizlere ihtiyacı var. Peki, o zaman ne halt yemeye Londra’ya gelip kurumsal yatırımcılara tam da duymak istemedikleri bu mesajı veriyorsun?”

Londra’da kendince dik duruş sergilediğini iddia etse de Erdoğan’ın kırdığı potlar ve hakikatten kopuk siyaseti Hazine’ye yüzde 5 faiz artışı gibi ağır bir yük getirdi.

Dolara, “4,70 TL’nin altını unutun” mesajı verdiren hatalı siyasette ısrar edecekse ve “Ekonomiyi de ziraati de hayvancılığı da TOKİ’yi de ben idare ederim.” diyecekse Türkiye’nin mali yükü katlanacak.

PİYASA ERDOĞAN’DAN NE BEKLİYOR?

Cribstone Kurucusu ve Gelişen Ülkeler Stratejisti Mike Harris, Bloomberg HT’de Akıllı Para programında Açıl Sezen’e sözü eğip bükmeden piyasanın Erdoğan’dan ve yeni dönemden beklentilerini aktardı.

Harris, “Seçimin erkene alınması iyi oldu, yoksa biz sürdürülemeyen politikalarla zaman kaybedecektik. Şimdi bunun arkada kalması iyi oldu. Artık piyasaların da seveceği politika değişiklikleri olması gerekir.” tespitinde bulundu.

Harris piyasayı ikna edecek adımlar atılmazsa, Merkez Bankası’na (TCMB) müdahale edilirse ne olacağını da söyledi. Harris aynen şöyle dedi: “ Eğer bu yapılmazsa piyasa yeniden Türkiye’yi çok sert cezalandıracaktır.”

HARRIS: EN ACİL DEĞİŞİKLİK OHAL’İN KALKMASI OLACAKTIR

Harris en acil değişikliğin de Olağanüstü Hal’in kaldırılması olacağını söyledi.

Harris’e göre TCMB’nin hafife aldığı enflasyon hedefini “yüzde 7” olarak ilan etmesi ve enflasyonu bu seviyenin altına indirecek kadar katı bir faiz politikası takip edecekleri taahhütünde bulunması şart.

Türkiye’nin daima enflasyonu göz ardı ettiğini ve para birimindeki hareketlere göre piyasayı belirlediğine dikkat çeken Harris, “Eğer bunu yapmaya devam ederse en büyük ekonomik kriz başına gelebilir. TCMB gerçekten hedefinin ne olduğunu açıklamalı ve buna uyacak şekilde davranmalı.” ikazında bulundu.

Harris, Erdoğan’ın ekonomiyi kendisinin yöneteceğini zannetmesi ve bu minvalde hareket etmesi halinde nelerin yaşanabileceğini de aktardı.

KISA VADELİ BORÇLARIN VADESİ GELDİĞİNDE…

Harris, TCMB ve diğer ekonomi müesseseleri üzerindeki baskıyı anlatırken “yumurta üzerinde yürümek” teşbihini kullandı.

Harris piyasada Türkiye hakkında konuşulan acı hakikati şu sözlerle aktardı: “Herkesin yumurta üzerinde yürüyor gibi dikkatli olması gereken bir ortam olursa işler zorlaşır. O zaman Türkiye kısa vadeli borçlarının mükellefiyetini yaşayacak, kısa vadeli borçların vadesi gelecek, fakat ekonominin istimi buna kâfi gelmeyecek.”

Bunlar ilk cicim günlerinde tonu yumuşatılmış sözler. Kale alınmaması halinde piyasa Türkiye’yi yeniden çok sert cezalandıracak.

Şunun şurasında mahallî idareler (belediye) seçimine kaç ay kaldı? Vaatlerini yerine getirmezse seçmen Erdoğan’ı ve partisini 31 Mart 2019’da cezalandırıcaktır.

OHAL KALKACAK MI?

Oy kaybının 1 Kasım 2015’ten 24 Haziran 2018’e kadar yüzde 7’yi bulması herhalde kâfi derecede mesaj vermiş olmalı. Erdoğan balkon konuşmasında, “Milletimizin verdiği mesajı aldık. Eksiklerimizi tamamlayacağız.” demişti.

OHAL’in 19 Temmuz’da kalkması normalleşmeye matuf ilk ve samimi bir adım mı olacak, yoksa göstermelik bir karar mı olacak?

Piyasalar bunu da takip edecek.

Erdoğan’ın mesajdan ne anladığını söylemek için henüz erken. Onun içindir ki piyasa bu sefer dizginleri sıkı tutuyor.

[Semih Ardıç] 26.6.2018 [TR724]

Yaşlı bilge, beyaz at ve siyaset bataklığı [Veysel Ayhan]

Herkesin bildiği meşhur bir masaldır. Çinli düşünür Lao Tzu sıkça öğrencilerine anlatırmış. Seçimler sonrası “halimizi” düşünce tekrar aklıma geldi.

Köyün birinde yaşlı ve bilge bir adam varmış. Çok fakirmiş ama dillere destan beyaz bir atı varmış. Kral bu at için ihtiyara büyük bir servet teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, sadece bir at değil benim için; bir dost. insan dostunu satar mı?” demiş.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni zavallı ihtiyar, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın!” demişler.

Yaşlı bilge: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmiş ve at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyara gelip özür dilemişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.”

Yaşlı bilge “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bir sayfayı okuyarak tüm kitap hakkında nasıl yorum yapabilir, yargıda bulunabiliriz?”

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ancak içlerinden “Bu ihtiyar sahiden saf” diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini sağlayan oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.

“O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını asla bilemezsiniz”

Birkaç hafta sonra düşmanlar hanedanlığa çok büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere gönderme emrini vermiş. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmiş. “Gene haklı olduğun ispatlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir, sadece Allah bilir.”

BİR KAPI KAPANIRKEN, BİR BAŞKASI BAŞKASI AÇILIR

Lao Tzu, öyküsünü şu öğütle tamamlıyor:
“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Bir kapı kapanırken, bir başkası başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Bu öğüt her insan için geçerli olduğu gibi, her millet, her cemaat ve her topluluk için de geçerli.

Hayatımız boş sevinçler ve yanlış üzüntülerle dolu.

Maalesef hakkıyla tevekkül edemiyoruz.

BOŞ SEVİNÇLER YANLIŞ ÜZÜNTÜLER

Dengeli ve itidalli olmak varken aşırı sevinçler, lüzumsuz kederler…

“Hayır”ın ve “şer”rin Allah’tan geldiğini unutarak günübirlik, ufuksuz sevinçlere mağlub oluyoruz.

Ahiretsiz elemlere gark oluyoruz.

Hele siyasi meselelerde…

Neyin mutlak hayır neyin mutlak şer olduğunu “arif” değilsek dünyada bilemeyiz.

Muhasebesini yapınca bomboş sevinçlerim ve temelsiz üzüntülerim aklıma geliyor.

Bir partinin kapatılmamasına aşırı sevinç.

Birilerinin siyasi yenilgisine lüzumsuz üzüntü.

Siyasi bir mağlubiyete yas tutma.

Siyasi bir başarıya umut bağlama…

Tevbeler tevbesi siyasetten herhangi bir beklentiye.

Dersimi aldım. Bu kadar acı darbeden sonra hayat albümümü böyle sevindirikliklere ve boş streslere kapadım.

Bediüzzaman Hazretleri aslında uymamız gereken prensibi net belirtmiş.

ZULME ŞERİK OLMA TEHLİKESİ

Cihan harbi olurken şunları der: “… bazan bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.”

Böyle bir tehlike ile iç içeyiz.

Falan mağlup olduysa bana ne? Ben siyasi miyim?

“Almanya mağlup oldu diye biz de mi mağlup olduk?”

Mazlumların beraat ve felahı için siyasete bel bağlamak sonra da boş ümniyelerden dolayı meyus olmak mütevekkil bir mümine yakışır mı?

Allah dilerse taş ve kayalardan pınarlar fışkırabilir ama zakkum ağacından zemzem fışkırmaz.

Türdeş eşhastan farklılık sudur etmez.

KURTULUŞ ZAMANINI “O” TAYİN EDER

Allah’ın takdirine saygılı olmak lazım.

“Kaderi tenkit eden başını örse vurur kırar.”

Kurtuluş zamanını “O” tayin eder. Ve “Kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.”

Biz kaldıramayız diye efkarlanıp, başkalarının sırtına yüklenen mihnetlerden dolayı yapmamız gereken şikayet değil duadır.

Bu konuda enfüsü değil afaki tefekkür etmek bizi, Allah’ın rahmetini sorgulamaya götürür.

Ki bu bir mümin korkunç bir tehlikedir. Allah’ın rahmetinden mahrumiyeti netice verebilir.

Ben zayıf bir mümin olduğum için hafif imtihanlar yaşıyor olabilirim.

Başka arkadaşlarım Abdullah b. Hüzafe, Zübeyr b. Avvam istidadı taşıyorsa veya Hz. Sümeyye tâkati ve gücüne sahipse kader hükmünü icra ediyor onları yaşadıkları çilelerle göklere birer yıldız olarak nakşediyorsa bunu sorgulamak doğru olur mu?

Ve bana düşer mi?

Masalımızda yaşlı bilge, giden beyaz at, geri gelen 12 at, yaralı oğul ve köy halkı bugün pek çok gerçekliğe tekabül ediyor.

Sonsuz bir hayat için “iki- üç günlük” dünya imtihanında alelacele hükümler vermek telaşla ahkam kesmek “yarın” bizi utandırabilir.

“Bize düşen naz değil, niyaz.”

Can Bahadır Yüce’nin dünkü twitiyle bitireyim: “Kötülüğün siyaset yoluyla yenilmeyeceğini öğreneli çok oluyor… Umutsuzluğu reddedip işimize bakalım.”

[Veysel Ayhan] 26.6.2018 [TR724]

Bir seçim yazısı [Naci Karadağ]

Önce iyi haberi vereyim;

Herkes Muharrem İnce’ye kızıyor ama yapabileceğinin en iyisini yaptı. Fazlasını yapamazdı ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, kan dökülmeden, iç savaş çıkmadan bitmesi en iyi opsiyondu.

Seçimle gitmeyeceklerini milyon defa yazdık ama badem bıyıklı oluşumuzdan sanırım, kimse çok takmadı yazdıklarımızı.

Ve kötü haber de şu:

Gidişleri maalesef çok daha ağır olacak! Yakmadan, yıkmadan gitmezler. Çünkü Rubicon nehri geçildi çoktan. Rubicon da neyin nesidir, diye soracak olursanız şurayı okuyun derim.

Aslında seçim gecesi başka bir yazı kaleme almıştım. Başlığı “Hoş geçmişler ola” idi.

Yazı şöyle bitiyordu;

“Ki öyledir, İstanbul Bizans’tır.

Ama…

Ankara Kahpe Bizans be biladerim…”

Lakin vazgeçtim, çünkü anlamsızdı…

Toplumun yüzde 40’ı dışında kalanların şu bir iki gün içinde son derece ciddi bir travma yaşadığını düşünüyorum.

Bu tür travmaların merhaleleri vardır:

İlk evresi şaşkınlıktır. “Neler oluyor?” diye sorarız kendimize ve anlam veremeyiz, şaşkınızdır. Kısa sürede geçer zannederiz…

İkinci evre de “Vardır bir izahı” limanına sığınırız. Yoksa kafayı yiyeceğizdir çünkü.

Ve üçüncü evre inkâr… En saçma komplo teorileri bile bize mantıklı görünür bu evrede. “Tabii ya” diyerek kendimizi rahatlatacak saçma sapan da olsa izahların ardına sığınıp gerçeği inkâr ederiz.

Geldik mi dördüncü evreye: Öfke efendim öfke. Burnumuzdan soluruz. Büyük bir hayal kırıklığı ve kandırılmışlık hissiyatının savurduğu öfke nöbeti… Canımız sıkılır, içimiz burulur, boğazımız düğümlenir, hatta kalbimiz sıkışır…

Sonrası travma… Bilgi birikim kadar fıtrat da önemlidir bu evreyi geçiştirmek için. Biliyorum çünkü cemaatin yaşadıklarından sonra hala travmayı atlatamayanlar olduğunu görüyorum. Dolayısıyla 3 yıl da sürebilir bu evre, beş gün de, beş saatte…

Ve kabulleniş…

Bakın burada önemli bir nüans var. (Meraklanmayın ‘ince’ kelimesiyle yan yana kullanmayacağım)  Kabulleniş ile teslim oluş aynı şey değildir. Hatta bazen reddediştir teslim oluş, kabulleniş hemen yeni bir rota çizmektir.

Misalen; “Çay koy keçeli” de bir kabulleniştir, “Biz sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedik, bu bize dert olsun. Ama siz de bizi yolumuzdan döndüremediniz, bu da size dert olsun!” da bir kabulleniştir. Ama asla teslim oluş değildir!

Çevrenize bakın, bu 6 evrenin hepsine birden şahit olabilirsiniz. Bakınız çevrenize ya da sosyal medyaya.

Bu seçimde beni en çok şaşırtan şey neydi biliyor musunuz?

Her iki cümlesinden biri “Bu süreç ne zaman bitecek?” olan cemaatin soruyu kendine sorup, cevabı kendinde aramak yerine, siyasete odaklanması ve Tayyip Erdoğan odaklı bir gelecek tahayyülünde bulunmasıydı. Bu kadar dayak yemesine rağmen hala başkasına bakması, kendi varlığının başkasının yokluğuna endeksli olarak düşünmesi hem acı, hem sürekli ötelenen bir gerçekti.

Cemaatin bu sebeple tekrar bir travma yaşadığını düşünüyorum. Oysa bu seçimin en az etkilediği kesimin onlar olması lazım.

Çünkü kaybedilebilecek her şey kaybedildi çoktan. Şu an ellerinde kalan, sahip olduklarını ise alabilecek beşeri bir kuvvet ise zaten yok.

“Aleyküm Enfuseküm” demiyor mu ilahi emirde?

Bu kadar açık ve net olmasına rağmen, kendisini bırakıp başkasının varlığıyla varlık mücadelesi verenler için süreç ne olursa olsun sonsuza kadar gider ve yenilmeye mahkumdur.

Hoş, yenilgi bile güzeldir çoğu zaman.

Galip olanın haklı olması çok görülür ama haklı olanın galibiyeti, her zaman kazanacağını kim söylemiş ki?

Bakın size acı bir olayı aktarayım.
Hüsrev Hatemi evet Hatemi ikizlerinin doktor ve şair olanı.

Naiftir, kibardır, efendidir, kalp kırdığı görülmemiştir.

Seçimden bir gün önce Erdoğan’ı destekleyen bir mesaj attı.

Şaşırmamam gerekiyordu ama şaşırdım. Tepkimi görünce, dindarlıktan filan dem vurdu. Cevap verip üzmek, tartışmaya mahal vermek istemedim. Zalime itiraz etmeyenlerin en mide bulandıranı zulmeden kendine, inancına yakın diye susanlardır, deseydim muhtemelen sertleşebilir, bendeki şair Hüsrev Hatemi imajını tuz buz edebilirdi. Sadece ona değil, kendime de bu kötülüğü yapmadım elbette.

Zalim bizden diye susuyorsak, zalimden daha zalimizdir.

Bir fenalık yapan bizim mahallemizden diye gizliyorsak en kötünün de kötüsüyüzdür.

Hırsız aileden diye, “Ne olmuş yani” diye bahane arıyorsak hırsızdan beterizdir.

Önce kendimize bakacağız, evvela kendimize…

Seçim sonuçları açıklanmaya başlandığında, önce şaşkınlık, şuna tevil, ardından komplocu bakış, ardından öfke ve nihayet kabulleniş bu sebeple sıralı olarak geldi.

Şaşkındık.. Ne yani o kadar miting, o kadar umut, “Söyle Recep” filan illüzyon muydu?

Dip dalga, Tsunami filan yalan mı oldu?

Oysa seçimden çok önce şaşırmamız gerekmiyor muydu?

Örneğin çocuğu işten atılmış, hamile gelini tutuklanmış, torunlarının hayatı kararmış amca Erdoğan’a ov verdiği için şaşıranlar, bunlar yapılırken suskun kaldığında niye şaşırıp itiraz etmedik biz?

Sosyal medyada şöyle bir mesaj gördüm:

Senin ikna edemediğini, üstelik aile içinden olduğun halde, Muammer İnce ikna edemediği için mi kızıyorsun?

Hem neye anlam veremiyorduk ki?

Türk halkının giden özgürlüğüne karşı kek ve kıraathane tercihine mi?

CHP’nin destekçilerini yüz üstü bırakmasına mı?

Kürtlerin yüzde 10’a tav olup zılgıt çalmasına mı?

Anadolu Ajansı’nın sahibinin sesi olmasına mı?

Muharrem İnce’nin 10 milyon oy çalmış olamazlar, demesine mi?

Elbette olamazlar…

Yaptıkları şeyin sadece seçimin ikinci tura kalmayacağına yetecek kadar oy taşınması.

CHP rakip AKP’ye odaklanmışken MHP’de manipülasyon yapılması.

AA iktidar partisini geleneksel olarak 30 puan yukarıdan başlattı.

Sonra 50 bandına geleceğini kendileri de biliyordu, millet de..

Şaşırtıcı olanın MHP’nin ilk açıklanan oyu ile son oy oranının aynı olması, değil miydi?

Hesap makinasından çıkmış gibi Akşener ve Demirtaş’ın partisini baraj üstünde tutmak seçim mühendisliği değil de neydi peki?

Son bir not;

İnce ile ilgili hemen her yazımın girişine not ettiğim gibi son kez söylüyorum.

Erdoğan asla seçimle gitmez, gitmeyecek. Çünkü kaybetme ihtimali olan seçime asla girmez. Sadece Erdoğan değil hiçbir zalim, diktatör girmez, girmemiştir çünkü.

Arınç’ın dediği gibi yazı da tura da ona yarayacaksa girer ancak…

Başta cemaat olmak üzere, herkesin bu gerçeği bilmesi, kabullenmesi, içselleştirmesi için daha kaç seçim kazanmalı Erdoğan?

Oğlunu tutuklatan, torunlarını süründüren, ailesini paramparça eden zalim bir adama bilerek, isteyerek oy veren insanların olduğu bir memlekette neden bahsediyorsunuz Allah aşkına!

Tamam; olay seçim ve siyasetle başlamış olabilir ama bitişin öyle olacağından nasıl böyle emin olabiliyorsunuz ki?

Oysa benim farklı fikirlerim var bu konuda.

Üç devre-i istibdat manasında üç eyyam ile ilgili mi yazalım illa ki!

Anlayınız işte…

Söyleyeceklerim bu kadar.

[Naci Karadağ] 26.6.2018 [TR724]

Buharlaşma garantili ‘Endüstri 1.0’ hayırlı olsun [Tarık Toros]

1995’ten 2000 sonuna kadar Ankara’da çalıştım.

1988’de üniversite eğitimi için geldiğim başkentte zaten siyasete aşinaydım.

Bu kentte 6 yıl süren profesyonel gazetecilik yaşamımda iki şey öğrendim:

-Gazeteci politikacıya, politikacı gazeteciye mesafeli olacak.

-Yüzde yüz güvenmeyecek.

Tutumum hep bu oldu.

Gazetecilik gömleğimi çıkarıp hiçbir zaman “aktivist” olmadım.

Siyasi süreçlerin bir parçası olmamak için özen gösterdim.

Mesafemi her daim korudum.

Bir de şu ilkeyi hayat boyu prensip edindim:

-Devlette çalışmam, siyasete bulaşmam.

**

Türkiye, 24 Haziran 2018’de, iyimser tabirle “özgürümsü” son seçimini yaşadı.

Bırakın propagandayı, halkın haber alma hakkını, özgür tercihi…

Yönetime talip olmanın önünde dahi…

Yasaklardan demir parlaklıklara kadar muazzam bariyerler vardı.

Bundan sonraki hiçbir seçim, “özgürümsü” bile olmayacak.

**

Muhalefet umulan ve beklenilen kampanyanın çok çok üzerine çıktı.

Muharrem İnce’nin propagandası, adaylığı üzerindeki tartışmayı silip attı.

Selahattin Demirtaş, cezaevindeki hücresinden harika propaganda yaptı.

Daha önce söyledim, bir daha tekrar edeyim:

Meral Akşener, seçim takviminden önceki performansının altında kaldı, lakin partisi onca yok saymaya rağmen baraj sınırını geçti.

**

MHP’nin sıfır kampanya ile 1 Kasım 2015 oyunu koruması tuhaftı.

Hiç ispatlanamayacak belki ama…

AKP, birinci turda başkanlık karşılığında;

-MHP’ye barajı geçirtmiş,

-İyi Parti’nin gerisine düşürtmemiş olabilir.

**

Adaylığı için imza atanların oyunu bile alamayan Doğu Perinçek’i konuşmaya değmez. Bir dernek çatısı altında faaliyet sürse belki daha amaca matuf olur, bilemiyorum.

Esprili ve zekice kotarılmış kampanyası ile Saadet Partisi, nüktedanlığı ile Temel Karamollaoğlu, mevcut tabanın oyunu anca koruyabildi.

Bu da Türkiye siyasetinin bir gerçeğidir, üzerinde durmayacaksınız.

**

-Demirtaş’ın partisinden daha az,

-İnce’nin partisinin üzerinde oy alması tümüyle stratejik.

Ezbere konuşmamalı.

İki sandıkta farklı oy kullanan milyonlarca seçmen var.

Yine…

İnce’nin yüzde 30’u ile HDP’nin yüzde 10’unu toplayıp…

“Sol oylar yüzde 40’ı geçti” demek çok çok yanlış.

Parlamento için İYİ Parti veya MHP’ye, cumhurbaşkanlığı için İnce’ye oy vereni nereye koyacaksınız? Örnekleriyle biliyorum bunu.

Sol oyların toplamını bulmak istiyorsanız, partilerin oylarını toplayacaksınız.

İşinize öyle geliyor diye, aynı cinsten olmayan farklı sandık sonuçlarını toplayamazsınız.

Ona bakarsanız, 2014’te Ekmeleddin İhsanoğlu’nun oy oranı yüzde 38’di.

**

Üzerine saatlerce konuşulur.

24 Haziran’ın doğası başkaydı.

Ayrıca, açıklanan sandık sonuçları, muazzam bir seçim mühendisliği…

Neresinden tutup, nasıl analiz edeceksiniz.

Sıhhatine nasıl itimat edeceksiniz?

**

Gazeteci politikacı ilişkisi ile başladık, onunla bitirelim.

Muharrem İnce…

İsmail Küçükkaya’ya mesaj atıp “Adam kazandı” deyip sırra kadem basınca karizmayı çizdirdi.

İki taraf da hadiseyi doğruladı.

-Saatlerce hiçbir yorum yapmamışsanız.

-Çok seyredilen bir kanalda…

-Milyonlara seçim programı yapan bir gazeteciye…

-Mesajla bunu yazıyorsanız.

Kusura bakmayın, bu bilgi dünyanın her yerinde kullanılır.

Hata, yüzde yüz politikacıdadır.

Tabi, arkadaşça bir paylaşım olduğunu düşünmüş olabilir, ona göre gazeteci büyük kazık atmıştır, vs. Bunlar durumu değiştirmez.

**

Sıkıntı, bu mesaj değil esasen…

Sıkıntı:

-Binlerce avukatla Yüksek Seçim Kurulu önüne gidecek iddialı bir adayın, seçim akşamından ertesi gün öğlene kadar ortadan kaybolması.

-Cumartesi günü 36 saat sürecek bir seferberlik ilan edip ilk 24 saat içinde meydandan kaçması.

**

İnce, kampanya boyunca topladığı tüm popülariteyi bir gecede yerle bir etti.

Bırakın aktivistliği… Yandaşlık seviyesinde destek veren gazeteci milleti ise damdan düşmüşe döndü.

**

Seçimden bir gün önce Twitter’da şöyle yazmıştım:

“Bu seçim döneminde beni asıl şaşırtan şu oldu. AKP bir kampanya dahi organize etmedi, hikâyesiz ve heyecansızdı. Erdoğan ise gerek ruhen gereken fiziken berbat götürdü.”

**

Seçimden bir gün sonra, muhalefet için şunu diyeceğimi tahmin edemezdim:

Muhalefet nasıl kaliteli ve hatasız bir kampanya götürdüyse… Seçim akşamı nasıl berbat edilir, taraftarlarına bunu yaşattı.

Basın toplantısı düzenliyorsunuz. Ülkeye seçim için yüzlerce yabancı gazeteci gelmiş. İngilizce gelen soruları çevirecek tercüman dahi düşünülmemiş. Ne siz gazeteciyi anlıyorsunuz, ne de gazeteci sizi.

**

Muharrem İnce, seçim meydanlarında “Endüstri 4.0”la propaganda yapmıştı:

-24 Haziran’dan sonra meydanlarda kavga eden değil…

-Endüstri 4.0 diyen bir cumhurbaşkanı olacak.

-Endüstri 1.0 buhar, endüstri 2.0 elektrik, endüstri 3.0 elektronik…

-Endüstri 4.0 ise nesne insan iletişimi akıllı fabrikalar.

-Bunu kaçırırsak yüzyılları kaçırırız.

**

Seçim akşamı buharlaşarak Endüstri 1.0’la işe koyuldu, vesselam.

[Tarık Toros] 26.6.2018 [TR724]