KULUN TEK GAYESİ VAR, RIZA UFKUNA VARMAK.
O’NDAN GAYRI NE VARSA, HEPSİNİ DE UNUTMAK.
RAZI OLDUYSA EĞER, KULA DÜŞEN YALVARMAK.
MASİVAYI HALLEDER, YETER Kİ O’NA BIRAK.
RIZA ÇİFT TARAFLIDIR, ÖNCE RABB’E KUL OLMAK.
KADERE BOYUN EĞİP, KEDERLERDEN KURTULMAK.
KULA NE VERDİYSE O, BAŞ-GÖZ ÜSTÜNE KOYMAK.
KAHRIN DA HOŞ, LÜTFUN DA, TÜMÜNÜ BİR ANLAMAK.
KUL RAZIDIR RABBİNDEN, YAKIŞMAZ GÖNÜL KOYMAK.
O, NE TAKDİR ETMİŞSE, RIZAYLA KARŞILAMAK.
BU İMTİHAN DÜNYASI, KAYBETMEK VE KAZANMAK.
HER İKİSİ DE MÜMKÜN, YETER Kİ ALDANMAMAK.
KAZANMA KUŞAĞINDA, ASLA YOLDA KALMAMAK.
EHLÜLLAH’A YAKIŞAN, DİMDİK AYAKTA DURMAK.
KİMLER NE DERSE DESİN, HIRILTIYI DUYMAMAK.
MÜMİNİN ŞİARIDIR, FASIKLARA KANMAMAK.
ŞARTLAR AĞIRLAŞSA DA, VEFAYI BIRAKMAMAK.
HEDEF ÖNÜMÜZDEDİR, RIZA UFKUNA VARMAK.
[BÂRÂN] 15.9.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com
Gurbetten vuslata bir yiğidin yazılmamış öyküsü: Birol Dikyurt [Seyfi Mert]
“Eğer yürüdüğünüz yolda zorluk ve sıkıntı yoksa bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz!”
(Bernard Shaw)
80 yaşını aşmış emekli bir Almandı Rabenau.. Yaşlıydı ve hastaydı...
Sıklıkla hastaneye yatırılıyor, kısa süreli tedaviden sonra tekrar eve gönderiliyordu.
Kemoterapi görüyordu Rabenau, çünkü kanserdi.
Evde yatarken bir gün, yakınlarına “Birol” dedi fısıltıyla, “Birol nerede?”
Herkes şok olmuştu…
Bundan birkaç ay sonra başka bir hasta, yer hastane odası...
Yatakta 50’li yaşlarda yorgun düşmüş, bitkin bir hasta yatıyor. Şuuru kapalı...
İsmi Birol…
Beyin tümörü var..
Almanya’ya birkaç ay olmuş geleli.. Bayburtlu başarılı bir iş adamı ve son dönem mazlumlarından. Zalimler, imanından başka davası olmayan bir işadamı olan Birol Dikyurt’u terörist ilan etmiş. Tutuklamaya kalkışmış. Malına mülküne çökmüş. Hayatında köpeğe bile ‘hoşt’ dememiş bir karaktere sahip Birol bey…
Tetkik, teşhis ve ameliyat…
Yapılan operasyonla tümörden kurtuluyor ama maalesef tekrar nüksediyor rahatsızlık…
Ve ağır koma durumu…
Beklenen vuslat yaklaşıyor…
Herkes üzgün…
Birol Dikyurt mütebessim bir şeyler fısıldıyor. Yorgun dudakları kımıldıyor ama anlamak çok zor…
Yaklaşıyorlar yanındakiler.
Odada sessizlik. Kuruyup, yorgun düşmüş dudaklar fısıltıyla konuşuyor:
“Rabenau nerede?”
Rabenau onun hastanedeki oda arkadaşı. Bir süre beraber kalmışlar. Alman ihtiyar, kendisine göre genç sayılan, ancak rahatsızlığı kendisininkinden çok daha ağır olan bu kişiyi ilk başlarda anlamıyor. Bir süre sonra gönül dilini çözüyor bu iki kanser hastası. Ve belki de ahirete taşınacak bir dostluğun temelini atıyorlar. Rabenau Birol’u özlüyor resmen. Bir süre ayrı kalınca, “beni hemen hastaneye götürün” diyor ve götürüyorlar.
Kimi zaman da Birol Bey’i götürüyorlar onun evine…
Ölüm döşeğinde bile İla-yı Kelimetullah’tan başka bir şey düşünmesen ve bence bu asra birkaç değil, birkaç yüz beden büyük bir şahsiyeti kaybetmenin ızdırabını mı, utancını mı yaşayayım bilemedim.
Beş kuruş için cinayet işlenen bir ülkede yaşıyoruz, birbirimizi kandırmayalım. 50 liraya adam öldürecek yaratıklar var bu memlekette.
Çoğumuza göre zengin sayılabilecek bir işadamının malına mülküne çöküyor haydutlar. Üstelik zulmediyorlar. Önce Afrika’ya, ardından Almanya’ya gidiyor.
Kader işte, fazla uzak kalmasın istiyor Rabb-i Rahim’i sanki…
Hastalık zuhur ediyor.
Kendisinden başka herkesin morali bozuluyor.
Bir tek etkilenmeyen Birol Bey’in kendisi. Bir terslik var, o herkesi teselli ediyor adeta!
Tek üzüntüsü var, rahatsızlığı dolayısıyla yeterince koşturamamak.
Bir dostu “Sanki hasta olan bizdik, iyi ve sağlıklı olan oydu” diye hayretlerini ifade ediyor hüzünle.
Aslında tüm dünyanın hasta olduğunu biliyordu rahmetli.
Üzüntüsü, elindeki reçeteyi daha fazla insana ulaştıramamanın ızdırabındandı.
Neredeyse her gün yanında olan bir dostu şöyle diyor:
“Ben Hocaefendiden Sahabelerin hayatını çok dinledim. Bayılıyorum dinlemeye.. Size yemin derecesinde söylerim ki, Birol Bey’den Sahabe hissi alıyordum, o kadar farklıydı, o kadar mümindi.”
İzlemişsinizdir hayatının son demlerinde bir arkadaşı kamera tutmuş kendisine…
Hayatının hiçbir döneminde sızlanmayan bir mümin, ölüm döşeğinde mi sızlanacak!
Tam tersi…
En umutsuz, sıkıntılı, bunalım anlarında bile yüzü tebessüm eden bir yiğit var yatakta.
“Abiler hizmete devam etsin” diyor vasiyet olarak.
Üzüntü, kendisinin bu koşturmacadan geri kalmasına.
Abiler dediğine bakmayın, 7’den 70’e tüm hizmet insanını kastediyor Bayburtlu Birol.
Yiğit Birol, mütevekkil Birol…
Ona göre her hizmet insanı yaşı kaç olursa olsun ya abidir ya da abla!
Liseli öğrenciye de abi diyor, ilkokullu minicik kıza abla dediği gibi.
Bu kadar musibet, zulüm, haksızlık karşısında of bile demeden ve çatlarcasına koşan bir küheylan misali vuslatına koştu Birol Dikyurt…
Bir gurbet ülkesinde, gurbet şehrinin hastane odasında teslim etti emanetini.
Huzur içinde, kalben mutmain olarak…
Naaşı ise pazartesi öğlen namazını müteakip istirahatgâhına tevdi edilecek.
Bizi şahit yazmasını istiyoruz Rabbimizden, onun yiğitliğine..
Ahir zaman yiğitlerinden en mütevazı olanıydı belki de..
Rabbim cennetine alsın tüm sevdikleriyle..
Amin..
[Seyfi Mert] 15.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com
Bolivya Postası-2
Kader bizi -cebri lutfi olarak- demokrasinin işlediği, hukukun güçlü olduğu ülkelere sevk etti. Burada karşımıza çıkacak sorunlardan ve istemesek de öğrenmemiz gereken şeylerden biri de: çocuklarımızın bizim sözümüzü dinlemelerini, bize saygı duymalarını ve bizim inandığımız değerleri kabul etmelerini sağlamak için öncekinden daha farklı davranmak zorunda oluşumuz…
Artık çocuklarımız yaşadıkları ülkelerin kendilerine tanıdığı hakların bilincinde ve kendi ekonomik özgürlüklerine sahip olacaklarından bizim güç gösterilerimize ve blöflerimize prim vermeyeceklerdir.
Bu yüzden küçük yaştan itibaren onlarla yapacağımız aktiviteler, nitelikli beraberlikler, anlattığımız şeylerin altını modern bilimle doldurup önce mantıklarını ikna edecek şekilde sunmamız oranında, onların hayatına dahil olabileceğiz. Yani artık çocuklarımız bizim mimiklerimize bakıp ‘babamı kızdırır mıyım’ diye düşünmeyecek. Aksine -eğer onları kendimize benzetmek istiyorsak – biz onların hal ve hareketlerini, hobilerini, ilgi alanlarını iyi belleyip, anlatacağımız şeyleri bunlarla soslayıp sunmanın yoluna bakacağız. Yani sadece onların biyolojik anne/babası olmamız, bizim inandığımız değerlere sahip çıkmalarını ve bizim yapıp ettiklerimize saygı duymalarını sağlamayacak. Anlattığımız konularda ne kadar bilgi sahibi olduğumuzu -yani ilmimizi- tartacak, dünyayla ne derece entegre olduğumuzu değerlendirecekler. Bizimle geçirdikleri zamandan keyif almaları ve bunu gönülden yapmaları da bu dini ve bu hizmet felsefesini onlara aktarırken oluşabilecek kayıpları en aza indirme noktasında önemli bir etken olacak.
Aynı neslin bu hizmeti devralacak çocuklar olduğunu düşünürsek, usül ve metodlarımızı bu anlamda tekrar gözden geçirip gerekli yapısal ve zihinsel değişiklikleri şimdiden yapmamız gerektiği kanaatindeyim.
Bu girişten sonra konuyla alakalı bir meramımı ifade etmek için Bir Hikaye ile devam edelim:
Ahirzamanda sair insanların su gibi hava gibi muhtaç olduğu bir müderris ve o müderrisin idaresi nasıl olmaması gerektiğini anlamak istersen temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
(Okullarımızda öğretmenlik yapan arkadaşlardan her derse hazır girmelerini, dersin planını dakika dakika kafalarında ve yanlarında hazır tutmalarını, her dersin orjinal olmasını, aktivite ve multimedya içermesini istiyoruz, belki şart koşuyoruz.)
Bir öğretmen düşünelim: Derse hazırlıklı gitmiyor, ders planı hazırlamıyor, eline kitabı alıp okuyor ya da aynen tahtaya yazıyor ve ya bir video açıp ders boyunca hiç müdahele etmeden izletiyor. Her ders aynı monotonlukta devam ettiği için bazı öğrenciler derste uyuyor.
Öğrenciler sınıfta derse hep hazır bi şekilde oturuyor ama üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen dimağlarında bi değişiklik hissetmiyorlar. Yani öğretmenin kafasında “ben bu öğrencileri bu noktadan alıp bu noktaya taşıyacağım” gibi, bir yıllık plan yok. Haftalık -gündem rüzgarlarına ya da- keyfine göre bi şeyler anlatıyor. Sonuç olarak öğrenciler bu öğretmenden memnun değiller.
Okulda da eğitim kalitesini kontrol eden bir sistemin olmadığını, öğrencilere bu konuda bi şey sorulup takip edilmediğini ya da okul idaresinde bu durumu şikayet edecek bi mekanizma olmadığını, hatta öğrencilerin şikayet etmeye korktuğunu, olası bi şikayette UYUMSUZ damgası yediklerini ve okuldan atıldıklarını farzedelim. Yani bütün öğrenciler, bir sene boyunca Müdür Yardımcısı’nın -bu öğretmeni gördüğü aylık toplantılarda- öğretmenin gözüne bakarak iyi ders anlatıp anlatmadığını kestirip uyarmasını bekliyorlar. Müdür Bey de yine öğrencilere hiç bi şey sormayıp, öğretmenin aylık toplantılardaki tavırlarına bakarak ya da öğretmenin geçmişte çalıştığı yerlere, CV’sine göre karar verip öğretmenle çalışmaya ve terfi ettirmeye devam ediyor.
Bil ey nefsim!
O öğretmen bizleriz, temsildeki öğrenciler de her türlü gelişiminden sorumlu olduğumuz, istediğimiz taktirde -biz dedik diye- vaktini, parasını, ilmini, sağlığını belki izzetini, gözünü kırpmadan feda eden ve ne zaman istersek bir mesajla karşımıza dizip oturttuğumuz hizmet arkadaşlarımızdır.
Temsilde bahsedilen öğretmen -siz de takdir edersiniz ki- bi kaç uyarıdan sonra işten atılır. Belki hepimiz böyle bi öğretmen arkadaş hakkında şikayette bulunup okuldan göndermek istemişizdir.
Şimdi bu öğretmen her derse planıyla, multimedyasıyla, aktivitesiyle yani ORJİNALLİĞİyle hazır girip, o öğrencilerin önce durum tespitini yapıp sonra yılsonu hedefi belirleyip, onları bir yıl sonunda yukarı bir noktaya taşımak zorundayken; neden biz haftalık toplantılarımızda, üç saat yapıyorsak iki saatinin keyfiyet olması gerektiğini bildiğimiz halde, mevzuyu – çoğunlukla “konu bütünlüğünden uzak üç beş satır notla”* – geçiştirip ‘Gündem ANONSÇULUĞU**’na başlıyoruz. (Böyle yapmayanları tenzih ve tebrik ederiz.)
Temsildeki öğretmenin anlattığı şeyler öğrencilerin sadece bir yılını -en fazla fani bir ömrünü- ilgilendirirken, bizim anlatacağımız iman hakikatleri sorumlu olduğumuz arkadaşların ebedi hayatına ve belki de bizim kurtuluşumuza müteallik..
Temsildeki öğretmen haftada 24 saat derse girerken biz, haftada -belki de ayda- bir defa bu işi hakkıyla yerine getirmeden sorumluyuz. Bizim yapacağımız dersin temsildeki dersten kaç kat daha ehemmiyetli ve hazırlanmasının kolay olduğu kıyas edilsin!
Eğer biz yapacağımız toplantı öncesi Risale’den, Pırlantalar’dan, aktiviteli ve multimedyalı en az 45 dakika orjinal bir ders yapamıyorsak, arkadaşlar karşımızda uyuyorsa o işi bırakalım! Çünkü o iş için yeterli değiliz, asgari koşulları dahi sağlayamıyoruz demektir.
Peki neden dünya güneşin etrafındaki dönüşünü tamamlıyor da biz hâlâ yukarıda anlatıldığı gibi orjinal bir dersle arkadaşların karşısına çıkmıyoruz?
Çünkü böyle bi sorumluluk hissetmiyoruz. O âli elmas değerindeki mürşid ve tebliğci fonksiyonumuzu “Anonsçuluk” gibi herkesin yapabileceği, her yerde bulunabilecek çakıl taşı nevinden bi derekeye indiriyoruz.
Ayrıca temsilde anlatıldığı gibi bu konuda bir denetleme ve değerlendirme sistemimiz yok. Öğrencilere kimse sormuyor. İdareciler de öğrencileri dinleyeceklerine öğretmenle aralarındaki ilişkilere göre karar veriyorlar.
*Konu bütünlüğünden uzak notlar
Bir defasında bu notlarda, bir zâtın kendi şahsi hesabından yazdığı twitlerin HE’den gelmiş gibi okunduğuna bizzat şahit oldum. ‘Ordu suriye savaşına girecek, şu olacak bu olacak’ diye yemin ediyordu..
Şimdi beraber düşünelim:
Her hafta Herkul.org’dan en az iki sohbet yayınlanmıyor mu?
Twitter’da bu fonksiyonu icra eden hesaplar, Shaber’de bu içerikleri yazan yazarlar yok mu?
HE bizlere aktarmak istediği her meseleyi herkul.org’daki yayınlar vasıtasıyla detaylı bir şekilde anlatamıyor mu? Dünyanın önde gelen basın kuruluşlarına verdiği röportajlarda bile her şeyi açık açık söylemiyor mu?
O halde elimizde onca sahih kaynak varken neden -bir hackleme ile dahi- suistimale açık, nerden geldiğini bilmediğimiz bu notları can suyuymuş gibi her toplantıda arkadaşlara okuyoruz?
KaynakKültür’deki bir sohbette Ailem Dergisi’nin editörü Abi: Ailem Dergisi’nin, arkadaşları hazır bilgi kullanma kolaycılığına sevk ettiğini, kolay olanın da kalıcı olmadığını, bu yüzden dergiyi yayınlamayı bıraktıklarından bahsetmişti.
Sonuç olarak; neden abilerin fikir çilesi çekip orjinal bir ders hazırlamalarını sağlamak yerine, onları not okuma kolaycılığına teşvik ediyoruz?
(Bu; temsildeki öğretmenin, ders kitapları dururken öğrencilere gazete okumasına benziyor.)
Burada derdimiz, herkesin en azından haftada bir defa farklı bir dimağdan kalıcı bir ders dinlemesi, yoksa tabii ki isteyen istediği şeyi paylaşabilir.
**Gündem Anonsçuluğu
Allah Rasûlu Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi maşerî vicdana mâl ediyordu. (Bamteli: İçtimaî Huzur ve Yükselişin Vesileleri 12/02/2017)
İçtimaî Huzuru Sağlamak ve Maddi-Manevi Yükselişi tahakkuk ettirecek Vesileler’de ilk sayılan şey: “Kolektif şuura müracaat etmek ve planladığımız her işi maşerî vicdana mâl etmek” olarak belirtiliyor.
Demek ki, Haftalık Toplantılarda bize düşen öncelikli görev, önceden iştişaresi edilmiş ve planlanmış şeyleri arkadaşlara duyurmaktan daha çok: Onların fikirlerini toptan değil ayrı ayrı dikkate alıp istişaresi edilmiş şeylere yeni açılımlar sağlamak ve en önemlisi onları bu planlanan şeylerin yapılması gerektiğine gönülden inandırmak. Yani vicdanlara mâl etmek. Bu da takdir edersiniz ki gündemleri kısa açıklamalarla okumakla sağlanamaz. Zaten arkadaşların, anlatacağımız şeylerin çoğunu bildiğini biliyoruz. Bize düşen asıl görev, gündemleri aktarmadan önce vicdanları ve kalpleri 2 saatlik -mümkünse aktaracağımız gündemle ilgili- keyfiyetle hazır hale getirmek ve tabii ki muhataplarımızın halet-i ruhiyelerini yakından takip etmek. Eğer muhataplarımızın kafalarını meşgul eden, daha önemli olduğunu düşündükleri şahsî sorunları varsa anlatacağımız şeyler orada kalacaktır. Bu mevzu üzerine söylenecek çok şey var ama şimdilik burada keselim.
Kapısında vize dilendiğimiz ve sığınma talebinde bulunduğumuz ülkelerdeki yöneticiler ile Bizim yöneticilerimizin kıyaslanması
Hepimiz -özellikle son dönemde- Türk Siyasetçilerle Batılı Siyasetçileri kıyaslamışızdır. Sosyal medyada bu kıyası belirten paylaşımlar yapmışızdır. Ben aynı kıyası kendi yönetici abilerimizle yapıp buradan dersler çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bir risale dersinde şöyle bir mevzu geçmişti:
İnsan Ene’sine müstakil ve münferit bir şahsiyet verdiği, istiklaliyetini ve infiratını iddia ettiği, yani ona bir kendindenlik atfettiği zaman; nasıl onu olması gerektiğinden daha önemli görerek şişirip katılaştırdıktan sonra adeta ona tapmaya, zamanla da onun kulu-kölesi haline gelmeye başlıyorsa; aynı durum Yönetimler için de geçerli..
En iyi ENE telakkisi gölge gibi olandır: kendinden menkul olmadığını, vacip değil mümkün olduğunu bilmeli.. Hava gibi hafif olmalı, her yere nüfuz etmeli ama bir katılık, organiklik durumuna geçmemeli.. Aynı şekilde en iyi DEVLET ve Yönetim de batılı devletlerde kısmen gördüğümüz gibi şeffaf, minimum, asgari, kanunlarla sınırlandırılmış ama Ekonomi, Eğitim, Hak, Hukuk, Adalet konularında çok güçlü..
(bu kısım bir uzman tarafından anlatılmaya çok muhtaç, izah edemediğimin farkındayım.)
Peki bireyler, Yönetimlerine bir ‘Kendindenlik’ atfettiği zaman ne oluyor?
Yakın zamanda yaşadığımız gibi “Devlet yanlış yapmaz, o yapıyorsa vardır bir bildiği” denilip zulümlere göz yumulabiliyor hatta haklı bulunuyor.
“Böyle olması gerekiyorsa zaten abiler bunu düşünüyordur.” deyip insanlar kendilerini pasifliğe ve tembelliğe sevkediyor. Oysa Yönetimin, kerameti kendinden menkul olmadığı bilinse ve “kimin himmeti milleti ise o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” felsefesiyle yaşansa, çok daha güçlü bireyler oluruz ve olası bir krizde “neden birileri bi şey yapmıyor” diye etrafa bakınmayız.
Mesela bi abi İsviçre’de kimsenin siyasetçi olmak istemediğinden bahsetmişti. Çünkü orada devlet otoritesi yok gibi bir şey.. Kararları halk alıyor. Siyasetçi olan büyük sorumluluk altına giriyor ama bunun karşılığında toplumda bizdeki gibi ‘saygın’ bi yeri olmuyor. Sürekli eleştirilen ve belki de kötülüklerin kaynağı olmakla itham edilen bir konumda (ENE bahsi ile nasıl benzeşiyor: Kötülükleri kendinden iyilikleri Allah’tan bilmek).
Bence hizmetteki yöneticiler de aynı kıvama gelebilmeli. Yani abi olmak istenmemeli, öyle yarım ağızla değil nefsen istenmemeli..
Aslında bu mevzu bizim değerlerimizle de aynen örtüşüyor. HE özellikle son zamanlarda Raşit Halifeleri ve Sahabe Efendilerimizi örnek gösterip: “Yol budur, yöntem budur”diyor. ( Bamteli – 10/04/2016, 12/05/2016)
Yani Hz. Ömer’in dediği gibi “bir evden bir kurban yeter.” diyebilmeli..
Kimseye emretmeyi düşünmeyip, kaybolan bir devenin peşinden önce kendimiz koşmalı..
HE’nin yaptığı gibi hemen her fırsatta, “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Ben kendimi insanların en küçüğü olarak görüyorum. Ben kendimi berbat bir insan olarak görüyorum. (France 24 röportajı)” diyerek kendimizi insanların içinde sıfırlayabilmeli.. Ama bunu ‘Estağfirullah’a yatırım yapmak için sadece ağzımızla değil, her gün temrinat yaparak ve kendimizi bunun gerekliliğine inandırarak gönlümüzle söyleyip, muhataplarımızı bu konuda ikna edebilmeli..
Çok güçlü bir idare sistemi tesis etmeli, ama yeri geldiğinde halktan herhangi biri, hutbe esnasında herkesin duyacağı şekilde, Emir’den açık açık hesap sorabilecek özgüveni ve ifade özgürlüğünü kendinde hissedebilmeli..
Bi arkadaşın bahsettiği olayı aynen aktarıyorum:
“Bir gün bizim il abisiyle arabada gidiyorduk, ben şoförlüğünü yapıyordum. Şehrin daha önce uğramadığımız muhitlerinden bir sokağa girdik. Abi bana dedi ki: “ …….. hocam, sor bakalım bu sokaklara: imamlarını tanıyorlar mıymış?” 🙂
ABD Eski Başkanı Obama halkın içinde gezmeye çıktığında bir vatandaşın bankın üstünde, bacak bacak üstüne atmış, adeta yatar bi halde onu karşıladığı, Obama’nın da “naber nasıl gidiyor” deyip, o haldeyken ayaküstü sohbet ettiği videoya çok imrenmiştim.
Belki de bu sebepten, o abiyi o şehirde kimse tanımıyor ama ABD Başkanı Dünya’ya hükmediyor.
Belki hava gibi hafif, su gibi şeffaf, toprak gibi mütevazi olsak; biz de Dünya’nın her köşesine nüfuz edebilecek, her gönlün içine akabilecek, her yerde meyve verebileceğiz…
Bu yazıyı okuduktan sonra bahsi geçen yapısal ve zihinsel reformları HE ve Abiler düşünmüyor mu, reform lazımsa onlar yapmaz mı diyecek arkadaşlara:
Bazı değişiklikler vardır ki bizim de hep iddia ettiğimiz gibi ‘tabandan başlamalı, tepeden topuz gibi inerse insanlar münafık yetişir, mevzu içselleştirilmez, istenen maslahat yerine gelmez’.
Ayrıca bir şeyi her defasında HE ve Abiler söyledikten sonra yapıyorsak onlar söylemeyince yapmayacağız, yani bu mevzu bizim içimize işlememiş demektir.
O yüzden bizim şimdi bunları düşünüp, üzerinde kafa yorup “Türkiye’de insanlar hapiste zulüm görürken bunları mı düşünecez” demeden hayata geçirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Belki bu cehde şimdi girmekle yeni nesle sağlam bir devir-teslim yapma şanşını yakalayacağızdır.
Unutmayalım:
Üstadın dediği gibi: “Allah bu dini bir fâcir adamla da te’yid ve takviye eder”. O yüzden “yine ne yazmış bu fitneci” demeden, her satırı üzerinde fikir çilesi çekilerek yazılmış -belki yazar için olumsuz sonuçlar doğurabilecek 🙂 – bu yazıyı başkalarıyla paylaşalım ama başkasına değil sadece kendi nefsimize okuyalım ve üzerinde düşünelim.
SON SÖZ..
Hocaefendi bir sohbette: “ Dünya kadar O’nun hafızı yetişir, her gün sabah okurlar. Ama bu bizim içimize ne anlatıyor? Ne zaman kitap’tan kurtulacağız? Ne zaman artık içimizin söylediği şeyleri dinleyeceğiz? Kitap bir rehberdi. Hep körler gibi birinin arkasına takılarak gidilmez ki!” diyor.
Her birerlerimiz, kafasını ellerinin arasına alıp “Türkiye’deki mağdurlar için ne yapabiliriz?” diye düşündüğümüzde, aklımıza -Hani değişik ülkelerde açılan bir “Kutsal Emanetler” sergimiz vardı. HD Resim dosyaları hazır, çıktı alıp her yerde bu sergiyi açabiliyorduk- Aynı bunun gibi, bulunduğumuz beldelerde bir haftalığına merkezi bir sergi salonunu kiralama, Türkiye’deki mağdurları anlatan fotoğrafları altlarında kısa açıklamalarıyla beraber sergileme, hatta hapisteki gazeteciler için özel bir köşe hazırlayıp bulunduğumuz beldenin Ulusal Basını’na özel davetiye gönderme gibi fikirler gelecektir.
Şimdi biz böyle fikirleri önce düşünmek sonra da hayata geçirmek için, ya da -en basitinden- haftada bir defa ruhumuza işleyecek müzakereli bir ders yapmak için birilerinin bize tavsiye vermesini bekliyorsak “Ne zaman artık içimizin söylediği şeyleri dinleyeceğiz? Hep körler gibi birinin arkasına takılarak gidilmez ki!” deme zorunluluğu hissediyorum.
(Nurlardaki temsilî hikâye metodu benzetilerek kullanıldığı için rencide olunduysa hakkınızı helal edin. Eğer bu yazı hemen şimdi elimize Nurları alıp, çocukluğumuzda o saf duygularla içlerine girip yaşadığımız hikayeciklere tekrar aynı saflıkta dalmamıza vesile olursa maksat hâsıl olmuş demektir.)
‘Bolivya Postası’nın yazarı
(Zihni berraklardan olduğumu iddia edemem.. Bu yüzden yazarı belli olmazsa ‘fitneciler yazdırmış’ gibi komplo teorileri üretilebilir. Bu anlamda yazarın kim olduğunun bilinmesi belki daha hayırlıdır.)
14.9.2017 [YeniHamle.com]
Bir hicret hikayesi: Bolivya Postası
Üniversite eğitimimi Türkiye’de tamamladıktan sonra yaklaşık 7 yıl Pakistan’da çalışmak nasip oldu. Sonrasında malum sebeplerden ötürü bizim de cebri lutfi hicret etmemiz gerekti ve tayin yerimiz belli oldu: Bolivya.
Ama bu tayin öncekilere benzemiyordu. Gideceğimiz yerde bizi bekleyen bi okul, kurulu bi düzen yoktu. Görünüşte bu tayine kendimiz karar vermiştik ama her şey ince ince düşünülmüş ve önceden hazırlanmış gibiydi.
Pazar gecesi sabah namazına doğru bir dizi WhatsApp görüşmesinden sonra daha önce hiç esnaflık yapmamış ama şimdi Bolivya’da halı işiyle uğraşan bi abimizle görüştük. “ Hocam, `Gel` demenin bir sorumluluğu vardır ben bu sorumluluğu bilerek sana `Gel` diyorum. Çok büyük olmasa da bi ekmeğimiz var, siz gelirseniz daha küçük parçalara böleriz ama yine de karnımız doyar.” dedi. Bu iki samimi cümleyi duyduktan sonra Bolivyaya gitmek üzere Brezilya uçuşlarına bakmaya başladık.
Fiyat-Uçuş Süresi vs. olarak en uygun uçak bileti Cuma gecesineydi ve ne hikmetse alabileceğimiz bir sonraki bilet en erken 1 ay sonraydı. Yolculuk için hiç hazır değildik. Naparız ne ederiz diye düşünürken ‘Allah Kerim’ diyerek Salı günü o bileti satın aldık. Allah’ın yardımıyla ve Pakistan’lı arkadaşlarımızın desteğiyle 4 gün içinde bütün eşyaları ve arabayı sattık. Cumartesi günü toplamda 20 saat yolculuktan sonra Brezilya’ya vardık. -Oradaki arkadaşlardan Allah razı olsun- Sao Paola’da çok güzel bi 3 gün geçirdikten sonra nihai hedefimiz Bolivya’ya ulaştık.
İlk Pazar günü gazeteden kiralık evlere baktık, ikinci baktığımız ev tezgahtarlık yapacağım halı dükkanına yürüme mesafesindeydi. Evi de beğenmiştik. Çok fazla düşünmeden hemen tuttuk.
Sonra internetten ispanyolca kursu araştırmalarına başladım. Çünkü burada kimse ingilizce konuşmuyordu. Evimizin 200 mt. yakınında çok güzel bi kurs varmış gidip görüştük. Dükkanı 10’da açmak zorundaydım. Bu kursta da 7:10 dan 9:35 e kadar ders alma imkanı vardı. Yine çok fazla araştırmadan bu dil kursuna eşim ve ben kayıt yaptırdık. Nöbetleşe çocuklara bakarak haftada 2’şer gün bu kursa gidecektik. Sonra 5 yaşındaki kızımızı okula göndermek istiyorduk. Yine evimizin 200 mt yakınında insanların çok uzaklarda oturmalarına rağmen tercih ettikleri güzel bi okul varmış. Her şey ince düşünülmüş gibi dedim ya.. bunları ondan anlatıyorum.
Çalıştığım halı dükkanı bir alışveriş merkezinin içindeydi. Akşam saat 10’a kadar dükkanda durmam gerekiyordu. Özellikle haftasonları yoğun olduğu için haftasonu tatil yapamıyordum. Haftada bir gün mutfak alışverişini -ekonomik olması için- semt pazarından yapmam gerekiyordu. Şehirde büyük pazarın olduğu iki gün vardı: Çarşamba ve Cumartesi. Eğer bu pazar haftaiçi başka bi gün olsaydı, buraya gönderiliş gayemize uygun asıl vazifemi ifa etme imkanı bulamayabilirdim.
Asıl anlatmak istediklerim bundan sonra başlıyor…
Çarşamba günleri akşam 6:30’la 8 arası, katılmak isteyen herkese açık, İngilizce “Bible Study” vardı. Hem ingilizce pratik yapmak hem de çevre edinmek için bu “Müzakereli İncil Okumaları”na katılmaya başladım. Bu programlarda Nurlardan ve HE’den paylaşımlar yapma imkanım oldu.
Bu derslerden birkaç şey paylaşmak istiyorum:
İlk katıldığım derse biraz geç kalmıştım. Müzakere edeceğimiz ayetler Yuhanna İncilinin başlarındaki, Yahudilerin Hz. İsa’nın mucizelerine tanık oldukları halde ona inanmakta tereddüt etme tavırları ile alakalıydı. Bu sohbeti kursun müdire’si yönetiyordu. Herkese kağıt kalem dağıttı ve “Okuduğumuz yerde İsa’ya inanan ve inanmayan insan prototipleri vardı. Şimdi kağıdı iki bölüme ayıralım. İnanan ve inanmayanların özelliklerini herkes kendisi yazsın.” dedi.
Sonra herkesten yazdığı şeyleri okumasını istedi. Gelen yorumlarla sanki Nurlar’daki İman-Küfür Muvazeneleri okunuyor gibiydi.
“İnanmayanlar mağrurdur, kendi nefislerine düşkündür, tutucudur, yeniliklere kapalıdır. İnananlar ise mütevazidir, önce diğer insanları düşünür, yeniliklere açıktır. Yahudiler Hz. İsa’nın, atının üzerinde gelip herkesi kılıçtan geçiren güçlü kuvvetli bir hükümdar gibi olmasını bekliyorlardı. Ama o halkın içinden, bizden birisiydi. Halkın en düşük gelirli kesimi nasıl yaşıyorsa o da öyle yaşıyordu. O yüzden iman etmekte zorlandılar.” gibi dersler çıkardılar.
Sonra mevzu “inanan cesurdur, inanmayan korkaktır, her olaydan korkar ve kendi derdine düşer” e geldi. Burada kursun müdire’si “Eğer savaş çıksa, ne bileyim Çin’de de olsam; Allah’ın benimle olduğunu, beni gördüğünü bilip inandıktan sonra niye korkayım ki, hiç bi şeyden korkmam” dedi.
Diğer derslerden de anlatacak çok şey var ama burada kesip geçen haftaki derse geçiyorum:
Geçen Haftaki Dersten…
“Ben gerçek asmayım ve Babam bağcıdır. Bende meyve vermeyen her çubuğu kesip atar, meyve veren her çubuğu ise daha çok meyve versin diye budayıp temizler. (….) Bende kalın, ben de sizde kalayım. Çubuk asmada kalmazsa kendiliğinden meyve veremez. Bunun gibi, siz de bende kalmazsanız meyve veremezsiniz. Ben asmayım, siz de çubuklarsınız. Bende kalan ve benim kendisinde kaldığım kişi çok meyve verir. Bensiz hiç bir şey yapamazsınız. Bir kimse bende kalmazsa, çubuk gibi dışarı atılır ve kurur. Böylelerini toplar ateşe atar ve yakarlar.” (Yuhanna 15)
Bu derste her şeyin ya bizzat güzel ya da sonuçları itibariyle güzel olduğunu, çünkü her şeyin Allah’tan geldiğini konuştuk. Başımıza gelen her musibette bi hikmet olduğunu, bizi bizden daha iyi bilen ve seven Allah’ın bizim için en güzel kaderi tayin ettiğini söyledik.
Mevzuyu dönüp dolaştırıp Sohbeti Canan’a getirmemiz ve hep bu bilinçle yaşamamız gerektiğini; ancak bu sayede canlı kalabileceğimizi ve meyve verme fonksiyonumuzun devam edebileceğini aksi taktirde sadece ateşte yanmaya layık kuru odunlar haline geleceğimizden bahsettik.
Bu Haftaki Ders….
“Dünya sizden nefret ederse sizden önce benden nefret etmiş olduğunu bilin. Dünyadan olsaydınız, dünya kendisine ait olanı severdi. Ne var ki, dünyanın değilsiniz; ben sizi dünyadan seçtim. Bunun için dünya sizden nefret ediyor. Size söylediğim sözü hatırlayın: ‘Köle efendisinden üstün değildir.’ Bana zulmettilerse size de zulmedecekler.” (Yuhanna 15)
Bu hafta yine müdire hanım ayetleri okuduktan sonra herkese kağıt kalem dağıttı. Katılımcıları ikişerli gruplara böldü. Sayfayı üçe ayırmamızı ve ayette geçen NEFRET ve DÜNYA kelimelerini aşağıdaki 3 şekilde ifade etmemizi istedi.
– Definition (Tanımı)
– Actions (Bizde uyardığı hareket ve davranışlarımıza yansıması)
– Intensions/Desires (Niyetlerimiz ve Arzularımıza yansıması)
Yine herkes 10-15 dk yazdı. Nefret’i güncel örnekle ifade ettiler. Dünya’yı da “Allah’ın dışında kalan ve bizi Allah’tan uzaklaştıran her şey, para mal mülk şehvet şöhret” olarak tanımladılar. Ayrıca “insanların çoğunluğu” da dünya olarak tanımlanabilir dediler.
Kursun müdiresi -kelimesi kelimesine aktarıyorum- herkesi sevmemiz gerektiğini, nefret edeceksek insanlarla aramızdaki nefret duygusundan nefret etmemiz gerektiğini çünkü bunun bizi Allah’tan uzaklaştıracağından bahsetti. (nurlardaki adavete düşmanlık etmek bahsi)
Amerikalı bir kız öğrenci, birisinden çok nefret ettiğini ama kendisi gibi inançlı birisinin insanlardan nefret etmemesi gerektiğini bildiğini ama ne kadar uğraştıysa bunu aşamadığını bir Papaz’a anlattığını söyledi. Papaz Efendi’nin de ona: “O kişiye her gün dua et, insan dua ettiği birisinden nefret edemez.” tavsiyesini verdiğini, bu şekilde bu nefretini yendiğini anlattı.
Sonra metne geri dönüp Dünya’nın Hz. İsa’dan nasıl nefret ettiğini konuştuk. Sürekli çilelerde ızdırapla dolu bir hayat yaşadığından bahsettiler. Ve herkesin kendisine bu soruyu sormasını istediler: “Biz hiç bu uğurda eziyet gördük mü? Arkadaşlarımız ya da ailemiz bizi her pazar kiliseye gittiğimiz için, incil okuduğumuz için dışladı mı?” Bunun üzerine kendi hayatlarından örnek verdiler. Eğer bu böyle olmadıysa iyi bir hristiyan ve Hz. İsa’dan değilizdir dediler.
Şimdi size bu kursa gelen ve Bolivya’da yaşayan Amerikalı ve Kanadalılardan bahsedeceğim..
Kursta hep yirmili yaşlarda 5-6 Amerikalı ya da Kanadalı öğrenci oluyor. 2 yıllık koleji bitirdikten sonra ya da liseden sonra eğitimlerine ara verip 6 aylığına ya da 1 yıllığına Bolivya’ya İspanyolca öğrenmeye ve hizmet etmeye geliyorlar. Haftaiçi sabahları kursa geliyorlar. Öğleden sonraları ve Haftasonları ise yetimhanelere gidip öğrencilere ders anlatıyorlar. Hapishanelere gidip mahkumlarla ilgileniyorlar. Kiliselerdeki programlarda hayır faaliyetleri yapıyorlar. Bu sayede de İspanyolca pratik yapıp dili çok güzel şekilde öğrenip ülkelerine dönüyorlar.
Kursta yine Amerikalı ya da Kanadalı 40lı – 50li yaşlarda çiftler oluyor. Çocuklarıyla birlikte gelip kısa süreliğine buraya yerleşiyorlar. Yine öğrenciler gibi misyoner faaliyetlerinde aktif çalışıyorlar. 6 ay/1 yıl sonra ülkelerine geri dönüyorlar. Özellikle 40 yaşın üzerinde olup da bu yaştan sonra dil mi öğrenilir diyen abilere duyurulur.. Burada çok örneği var :)
Bazı aileler de bir daha dönmemek üzere buraya gelmişler. Ticaret yapmışlar, iş kurmuşlar, yerelleşmişler. Mesela geçen ay bi abimizin evini tuttuğu evsahibi, bizim abiye ‘Yerel bir kabilenin dilini öğrendiklerini artık eşiyle beraber gidip o kabileyle beraber yağmur ormanlarında yaşayacaklarını, bu yüzden evi kiraya verdiklerini’ söylemiş.
Bir kaç durum tespiti ve sorular:
1- Ben Konya’lı mutaassıp bir ailenin çocuğu olarak yetiştim. İlkokulu hizmet kolejinde okudum. 4’üncü sınıftan bu yana da hep ışık evlerin havzalarında büyüdüm. Öğrencilikten sonraki hayatım da Pakistan’da geçti. Hem aile çevresi hem de hizmet ortamı olsun hep “üst akıl, Amerika’nın Oyunu, Batılılar, Aleviler, Ermeniler vs.” gibi komplo teorilerine maruz kaldım.
Ne yazık ki; insanın önce insan olduğunu, Allah’ın kim olursa olsun ‘öteki insanlar’ı da bizim gibi eşref-i mahluk olarak yarattığını ve bizim kurtuluşumuzu aslında o insanların kurtuluşuna bağladığını.. her kesimin içinde iyi ve kötülerin olduğunu.. bir hristiyanın Allah inancı’nın ve bu konuda ortaya koyduğu cehdin müslümanların ortalamasından fazla olabileceğini ve bu inancının hayatındaki belirleyici rolünün bu kadar etkili olabileceğini buraya gelince öğrenebildim..
2- Kursun müdiresi her hafta orjinal bir teknikle karşımıza çıkıp İncil’de bahsi geçen mevzuları adeta katılımcılara yediriyor. Derste herkes aktif katılımcı. Kimse uyuklamıyor, fikir cehdiyle bahis mevzu ayetleri anlamaya ve diğer katılımcıların anlamasına çalışıyor.
Benim bir müslüman olarak katılmamı hiç yadırgamadılar, çok memnun oldular.
Şimdi kendimize soralım:
Bizim bulunduğumuz yerlerde periyodik olarak her hafta Kuranı Kerim’i, Nurları ya da Kalbin Zümrüt Tepelerinden bir bahsi böyle derinlemesine irdelediğimiz, ruhlarımıza yedirdiğimiz (yerel dilde ya da ingilizce) bir programımız var mı?
Varsa buna gönüllü olarak değil de; abi/mahalle/maaş baskısıyla, ‘yaptık mı? yaptık’ şekilciliğiyle ya da adettendir diye mi geliyoruz?
Bu programın yöneticisi her hafta orjinalliğini koruyabiliyor mu?
Bu programa sadece ‘bizim mahallenin insanları’ mı geliyor? Kapımız herkese açık mı? ‘Gelmek isteyen gelsin’ değil de kim olursa olsun bi sandalye çekip rahatlıkla yanımıza oturabiliyor mu?
3- Buraya gelen öğrenciler ve aileler tamamen kendi hür iradeleriyle bunu seçmişler. Tamamen sivil, şeffaf ve gönüllü olarak buralarda hizmet ediyorlar. Herhangi bir maddi kazançları yok. Kimseye diyet borçları yok. Kimse onlara ne yapması ya da yapmaması gerektiğini söylemiyor. Bu anlamda hesap ya da haber vermeleri gereken bi otorite de yok. Her ne yapıyorlarsa ihlas-ı etemmle:) sadece Allah rızasını gözeterek yapıyorlar. Tamamen kendi kararlarıyla buralara gelip yerleşiyorlar, iş kuruyorlar ve sadece inançlarının yönlendirmesiyle hayatlarını dizayn ediyorlar.
Ne yazık ki daha önce bu diyarlara bizim esnaflarımızdan gelen olmamış.
Şimdi bu insanlar bu hizmetlerini nesiller boyu yaparken bizim arkadaşlarımız -özellikle parası, tecrübesi ve zanaati olan esnaflarımız- herhangi bir yönlendirme olmadan kendileri bi ülkeye gidip “ben bu dine hizmet edecem” diyebilir mi?
Bunu dedikten sonra gittiği yerde daha önce oraya gitmiş bi abi varsa “ya kardeşim niye gelince haber vermiyorsun, niye kendi başına iş yapıyorsun, niye haftalık toplantılara gelmiyorsun” diyip o arkadaşı baskı altına alma ve böyle devam ederse onu ‘daire dışına çıkmış’ ilan etme ihtimali nedir?
Neden bi yerde 3-5 esnaf olunca hemen oraya 2-3 arkadaş daha gönderelim “1 abi 6 mütevelli olsun, haftada bir gün mütevelli bir gün de manevi olsun” şekilciliğine girme ihtiyacı duyuyoruz?
Bu Allah’ın emri mi ki? Böyle olunca imanımız ihlasımız mı artıyor?
Bulunduğumuz beldede bu geleneksel rutinleri tesis edip herkesi uydurunca üzerimizdeki bütün sorumluluk kalkıyor mu?
Bu rutine uyunca kendimizi iştirak-i a’mâl-i uhreviyeye dahil mi kabul ediyoruz?
Mesela ‘Arkadaşların Ramazan ayını şöyle şöyle geçirmelerini, şunları şunları yapmalarını istiyoruz.’ cümlesindeki özne, biz diye ifade edilen kimlerdir?
Allah’tan başkasına kulluğu zinhar kabul etmeyeceğimizi her fırsatta ilan eden bizler neden özgür sulh adacıkları oluşturarak -lafta değil gerçek birer Hadim olup- insanların gönüllerine girmek yerine böyle sunî otorite icadlarına ihtiyaç duyuyoruz?
Elimizdeki hakikatlere mi güvenmiyoruz?
“Allah Ramazan ayında bunu yapmamızı istiyor, Efendimiz bunu yapmış, O’nun bu asırdaki varisleri de böyle pratiğe dökmüş, şimdi biz nasıl yapalım?” deyip özgür bir ortamda herkesin hür fikrini alıp çoğunluğun kararına uymak -Efendimiz böyle yapmışken, Hocaefendi her fırsatta bunun böyle yapılacağını dile getirirken- neden abilerimize bu kadar zor geliyor?
SON OLARAK..
Elimizi çabuk tutmazsak “DİN ELDEN GİDİYOR !”
Eğer bu mütevazi ve donanımlı, Ehl-i Kitap insanlar önyargısız bi şekilde Kuran’la, Nurlarla ve Hocaefendi ile tanışırlarsa ya da üstadın anlattığı gibi kendi dinlerinde bir tasaffiye giderlerse Allah bu nurunu onlarla tamamlayacak demektir.
Şaka bi yana, bizim bir an önce içinde bulunduğumuz psikolojiden çıkıp pro-aktif faaliyetlerle ve yeni projelerle dünya insanlarının karşısına çıkmamız gerekiyor. Bunu yaparken teamüller gereği, sistem öyle iktiza ettiği için değil de insanı önceleyerek, yeni hale uygun hareket etmemiz ve gençleri daha çok dinlememiz onların önünü açmamız gerektiği kanaatimdeyim.
Ve tabi hayatımızı buna göre dizayn ettiğimizi iddia ettiğimiz gaye-i hayalimizi tekrar gözden geçirip acilen ve ciddiyetle özümüze dönmemiz, Nurları ve Hocaefendi'nin düşüncelerini gerçekten ihtiyaç hissederek hayata hayat yapmamız gerekiyor.
9.9.2017 [YeniHamle.com]
Canlı sanat galerilerini seyrede ede... [Safvet Senih]
Almanya’da bir zamanlar doktorasını yapan bir akademisyen anlatmıştı… “Beraber doktora çalışması yaptığım Alman arkadaşlar, bir gün ‘Senin, biz hiç müzelere gittiğini, sanat eseri heykelleri seyrettiğini görmedik? Boş zamanlarını ne ile değerlendiriyorsun?’ diye sordular. Onlara, ‘Sizin yanlışınız var, ben o sergilere, galerilere her gün uğruyorum!’ dedim. ‘Nasıl yani?’ diye sordular. Dedim ki, ‘Sabah evden çıkıyorum, yayan olarak parklardan, bahçelerden tefekkür ede ede geliyorum. O canlı sanat eserleri; her değişen şekil ve renkleriyle, bana müthiş bir sanat temâşa zevki veriyor!’ dedim. Şaşırdılar.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri On İkinci Söz’de şöyle diyor: “Kur’an’ın ortaya koyduğu hikmet ile felsefenin hikmetinin farklarına şu gelecek temsilî hikayenin dürbünüyle bak: Bir zaman, hem dindar hem gayet sanatkar meşhur bir hükümdar, istedi ki, Kur’an-ı Hakîmi, mânalarındaki kudsiyetine ve kelimelerindeki mucizeliğe lâyık bir yazı ile yazsın. O mucizeler gösteren Kur’an’ın endamına, hârika bir elbise giydirilsin. İşte o Nakkaş Zât, Kur’an’ı pek acîb bir tarzda yazdı. Bütün kıymetli cevherleri, yazısında kullandı. Hakikatlerinin çeşitliliğine işaret için: Bazı harflerini elmas ve zümrüt ile, bir kısmını, inci ve akîk ile, bir tâifesini pırlanta ve mercanla, bir nevini, altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süsleyip nakış vurdu ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup güzelliğinden bahsederdi. Bilhassa, hakikat ehlinin nazarına o zâhirî ve geçici güzellik, mânasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaretleri olduğundan, pek kıymetli bir antika olmuştur.
“Sonra o hükümdar, şu sanatlı ve yaldızlı Kur’an’ı, bir ecnebi filozofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfaat için emretti ki; ‘Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.’
“Evvela o filozof, o sonra o âlim, ona dair birer kitap yazdılar. Fakat filozofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından, birbirleriyle olan münasebetlerinden, vaziyetlerinden ve cevherlerinin özelliklerinden ve tariflerinden bahseder. Mânasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arapça yazıyı okumayı hiç bilmez. Hatta o süslü Kur’an-ı Kerim’i bilmiyor ki, bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona nakışlı bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin gerçi Arapça bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mâhir bir kimyagerdir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.
“Ama Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, ‘O, Kitab-ı Mübîn Kur’an’dır. İşte bu hakperest zât, ne zâhirî tezyinata ehemmiyet verdi, ne de harflerin nakışları ile meşgul oldu. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın meşgul olduğu meselelerinden daha yüksek, daha kıymetli, daha hoş, daha şerefli, daha faydalı, daha derli toplu… Çünkü nakışların perdesi altında olan mukaddes hakikatlerinden, nurlarından ve sırlarından bahsederek, gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.
“Sonra ikisi, eserlerini götürüp o şanlı hükümdara takdim ettiler. O hükümdar, evvelâ filozofun eserini aldı. Baktı gördü ki, o kendini öven ve tabiatperest adam, çok çalışmış. Fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış. Hiçbir mânasını anlamamış. Belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü, o hakikatler kaynağı olan Kur’an’ı, mânâsız nakışlar zannederek mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan, o hikmet sahibi hükümdar da, onun eserini başına vurdu. Huzurundan çıkardı…
“Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki, gayet güzel ve faydalı bir tefsir; gayet hikmetli ve irşad edici bir eserdir. ‘Aferin bârekâllah. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sâhibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecâvüz etmiş bir sanatkârdır.’ dedi. Sonra onun eserine bir mükafaat olarak: Her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden ‘On altın verilsin’ diye irade etti.
“Eğer temsili anladınsa, bak, hakikatin yüzünü de gör: Temsildeki o müzeyyen Kur’an; şu sanatlı yaratılmış kâinattır. O hükümdar, Hâkim-i Ezelî Cenab-ı Haktır. O iki adamdan ecnebisi; filozoflardır. Diğer, Kur’an talebeleridir. Evet Kur’an-ı Kerim, şu büyük kainat kitabının en yüce bir müfessiri (tefsircisi) ve belâğatlı bir tercümandır. Evet o Kur’an’dır ki, şu kainatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında Kudret kalemiyle yazılan tekvînî (yaratılış) âyetlerini cinlere ve insanlara ders verir.
“Hem her biri, mânâlı birer harf olan varlıklara, Yaradan hesabına bakar, ‘Ne kadar güzel yaratılmış, ne kadar güzel bir surette Yaradanın cemâline işaret ediyor’ der. Bu anlayışla, kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.
“Ama felsefe ise, varlıkların harflerinin tezyinatında ve münasebetlerinde dalmış ve sersemleşmiş, hakikatın yolunu şaşırmış… Şu büyük kainat kitabının harflerine ‘mânâ-yı ismî’ ile mevcudata, mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. ‘Ne güzel yaratılmışa’ bedel, ‘Ne güzeldir’ der çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisinden şikayetçi yapar. ‘Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir…’
Cansız, donuk, resim ve heykelleri seyretmek yerine her an değişen, apayrı güzelliklerle yenilenen kainatın ve içindeki canlı sanat eserlerinin heyecan verici harikaları karşısında kendimizden geçip mânevî zevklere ve hazlara gark olmamız fıtratımızın gereğidir ve bir ibadet neşvesidir…
Üstad Hazretleri gibi büyük zatlar, gerçekten derin gözlemciler. Cenab-ı Hakkın ağaçlarda, kuşlarda icrâ ettiği harika sanatlar karşısında sanki, onlara içlerine girmiş gibi bütün duygularıyla onlara nüfuz ediyor ve görüp hissettiklerini, duyup doyduklarını çok da şâhâne ifade ediyorlar. Onların irfan pınarlarından kaynayan belâğatlı tefekkürî şaheserlerini bizler de mütalaa ve müzakere ederek hissemizi almalıyız. Temrinlerimizi onlara üzerinde yapıp yani okuduklarımızı iç âlemlerimiz de dokuyarak Cenab-ı Hakkın kainattaki rahmet eserleri üzerinde hiç olmazsa kendi çapımızda gözlem ve tefekkürlerimizi derinleştirmeye çalışmalıyız…
[Safvet Senih] 15.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Nimetler Külfetleriyle Tatlı ve Güzeldir [Mehmet Ali Şengül]
İnsan rahm-i maderden binbir sıkıntı ve feryatlarla gözünü dünyaya açar. O kadar acizdir ki, nereye ve niçin geldiğinden bile haberi yoktur.
İnsan normalin üstündeki soğuk ve sıcak suya birden dalamaz. Yavaş yavaş, vücudunu alıştıra alıştıra girer. Dünyaya gözünü açan çocukta yavaş yavaş görerek, duyarak, egsersizlerle hayata intibak eder. ‘Taallümle tekemmül’ ederek kabiliyetleri yavaş yavaş gelişir.
Hayır ve şerre alet olacak kabiliyetle yaratılan insan, kabiliyetlerini hayırda inkişaf ettirirse, kendisine, ailesine, topluma ve bütün insanlığa faydalı olur. Kabiliyetlerini şerre kullanırsa yakan, yıkan, tahripkâr, muzır bir insan olur. Çocuğun kabiliyetlerinin inkişafı şüphesiz başta anne-babanın rehberliği, örnek olması büyük önem arzeder. Daha sonra mektep, medya ve çevre büyük rol oynar.
Kainatları yaratan Allah (cc), insanı nimetler denizinde yüzdürmektedir. İman, iz’an haline gelmez, ruhda gönülde derinleşme olmazsa, bu nimetlerin kıymeti bilinmediği gibi, musibetlerin, külfetlerin manasıda anlaşılamaz, şikayete, isyana dönüşür. Sabırla, tevekkül ve teslimiyetle vicdanî huzura erme varken, şikayet ve isyanla musibeti katlamış olur.
O zaman insan, dünya ve ahiretini kaybetme durumuna düşebilir.
Hadid su20.ayette Cenab-ı Hak; “İyi bilinki, (ahirete yer verilmeyen) dünya hayatı bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki, bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çer çöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Ahirette ise kafirler için şiddetli bir ceza, müminler için ise, Rableri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir.” Buyurmaktadır.
Gerçek mânâda Allah’a inanan, Hakk’a gönül verip onu temsil eden mü’minler, hayat şartları ne kadar ağır olursa olsun, imanından taviz vermez, neticesindeki güzelliklere kalbini kilitler, rıza-yı İlahi olan hedefine ulaşmaya gayret eder.
Hadid suresi 21.ayette ise Cenab-ı Mevlâ mü’minlere; “Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın; öyle bir cennet ki, eni göklerle yerin eni gibi olup, Allah’a ve Resüllerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir” buyurmaktadır.
Mekke döneminde Allah Resulü (sav) başta olmak üzere bütün Sahabe Efendilerimiz (r.anhüm); bugün olduğu gibi hapishanelerde, eziyetler, öldürmeler dahil, her türlü eza-cefa, çile-ızdırap ve hakarete maruz bırakılmışlardı.
Müslümanlara kendi ülkelerinde yaşama hakkı tanınmayınca, hicrete mecbur kalmışlar, Habeşistan ve daha sonra Medine-i Münevvere’ye göç etmişlerdi.
O gün bütün Arap yarımadasında müşrikler, Müslümanların az oluşu ve yanlış yolda oldukları kanaatıyla, tehditlerle, eziyetlerle onları korkutup morallerini bozmanın yanında, kendi düşüncelerine davet ederek kalplerinde şüphe uyarmaya çalışıyorlardı. Allah Resulü (sav) de; inanan, sabırda zorlanan mü’minleri Kur’an ruhuyla, iman gücüyle canlı tutuyordu.
Bugün de; şerri, ihaneti, zulmü temsil edenler, dünyalarını, rahatlarını makam ve mevkilerini, Allah’dan Peygamberden, dinden, ahiretten üstün tutanlar; kuvvetli gibi görünseler de, her zaman zayıftırlar. Dünya nimetleri içinde yüzseler de, huzurlu değildirler. Daima panik içindedirler. Ellerindeki nimetleri, ölümle sona erecek her şeyi kaybetme korkusunu taşır, ölümü hatırlamak bile istemezler.
Hz.Musa’ya (as) ve ehl-i imana huzur vermeyen, iman edenlere, ‘Siz bana sormadan beni bırakıp inandınız ha! Sizi, kol ve bacaklarınızı çaprazvâri keserek cezalandıracağım’ diyen Firavun’u Cenab-ı hak denizde boğmuştu.
Onların durumuyla alakalı Kur’an-ı Müciz-ül Beyan’da Duhan suresi 25,26 ve 27.ayetlerde; “Geride neler bırakmadılar neler!... Ne bağlar, bahçeler, ne pınarlar, ne çiftlikler... Ne güzel güzel konaklar, ne makamlar, içinde zevk-u safa sürdükleri ne nimetler!..”
Aynı surede 28 ve 29.ayetlerde de; “Sonra bütün bunları başka bir topluma miras bıraktık. (Onların) Perişan hallerine yer-gök ağlamadı” buyrulmaktadır.
“Demek ki ey münâfıklar! Siz işbaşına gelecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız! (Muhammed suresi,22)
“İşte bunlar, Allah’ın lanet edip kulaklarını sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir. (Muhammed suresi,23)
“Haydi dünyada birtakım hile ve dolaplar çeviriyorlar. Peki melekler, onların yüzlerine sırtlarına vura vura canlarını aldıkları zaman halleri ne olacak?” (Muhammed suresi, 27)
“Bu böyledir; Çünkü onlar Allah’ın gadabına sebep olan şeylerin peşine düştüler. O’nu razı edecek şeyleride beğenmediler. Bu yüzden Allah da onların bütün işlerini boşa çıkardı!” (Muhammed suresi, 28)
“Yoksa kalplerinde hastalık (nifak) bulunan münafıklar, Allah’ın kalplerinde mü’minlere karşı duydukları kinleri aşığa çıkaramacağını mı zannediyorlar? (Muhammed suresi,29)
“Sizi mutlaka imtihan edeceğiz, ta ki içinizden mücahede edenleri, sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaracak ve gösterdiğiniz yararlıkları imtihan meydanlarında örnek göstereceğiz (Muhammed suresi, 31)
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat edin de emeklerinizi boşa çıkarmayın”(Muhammed suresi,33)
“Kendilerini inkar edip insanları da Allah yolundan çeviren, sonunda da kâfir olarak ölenler var ya, Allah onları asla affetmeyecektir.” (Muhammed suresi, 34)
“O halde gevşemeyin de, sizler daha üstün durumda iken, zillet gösterip barış olması için yalvarmayın. Allah sizinle beraberdir. O asla sizin gayretinizi kuvvetten düşürmez, emeklerinizi zayi etmez” (Muhammed suresi, 35)
“(Habibim) İman edenlere söyle ki; Allah’ın ceza günlerinin gelip çatacağını beklemeyenlerin ezalarına aldırış etmesinler, kusurlarını bağışlasınlar. Çünkü, nasılsa Allah, herkese yaptıklarının karşılığını verecektir.” (Casiye suresi, 14) buyrulmaktadır.
Yine Rabbimiz Kur’an-ı Müciz-ül beyanda Bakara suresi 216.ayette;“...Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur.Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Buyurmaktadır.
Bu tarih boyu hep böyle olmuştur. Herkes daha evvel başından geçen sıkıntıları, üzücü hadiseleri daha sonra dostlarına zevkle hikaye eder, anlatırlar. Bizler de sohbet-i cananlarımızda, daha evvel canlarını ve mallarını Allah yolunda, davaları adına seve seve verenleri örnek ve model olarak teşvik adına hep anlatmışızdır.
Cenab-ı Hak, bu günde bizleri aynı şartlarda imtihana tabi tutmakta, sabır, tevekkül ve tahammülümüzü ölçmektedir. Bizlerde inandığımız ve hak bildiğimiz davamız adına başımıza gelen sıkıntılara karşı daha evvelki büyüklerimizi örnek almak suretiyle sabredecek, gelecek nesillerimize iyi model olmaya gayret edeceğiz.
[Mehmet Ali Şengül] 15.9.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Sevgili’nin köyüne doğru -Hac Hatıraları-13 [Harun Tokak]
Mekke de artık son günlerimiz. Birkaç gün sonra Medine’ye, Sevgili’nin köyüne doğru yola çıkacağız.
Kâbe‘de son tavaflarımızı yaparken, bir hasret çöküyor içimize. İçimizdeki hasreti bitirecek olan Medine yolları bizi bekliyor.
Birlikte olduğumuz, üzerinde yürüdüğümüz, yüreğimizi yaslayıp sırlarını dinlediğimiz kutsal mekânlara, Hacer anamıza, Hatice anamıza, Abdulmuttalib dedeye, Ebu Talib amcaya ve daha nicelerine veda vakti.
Garip duygularla veda tavafımızı yapıyoruz. Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde iki rekât namaz kıldıktan sonra mermer merdivenlere oturup, hüzünlü bakışlarla Kâbe’yi seyrediyoruz.
Kâbe ile son kez konuşmak, vedalaşmak için buradayız. İstiyoruz ki yıllar önce kumrularını Medine ufuklarına nasıl uçurduğunu anlatsın bize.
Kâbe de hüzünlü. Bize anlatacağı öykünün yaramızı derinleştireceğini o da, biz de biliyoruz. Fakat Efendimizi bağrına basan, yeryüzü mescidinin minberi hükmünde bir Medine’nin varlığı tüm yaraları sarıyor, firakları vuslata, hüzünleri gönül aydınlıklarına dönüştürüyor.
Kâbe, “Akabe sonrası günlerdeydi” diyor. “Bir gün Allah’ın Rasulü, yıllardır Mekke’de baskı ve işkence gören bu mazlum kardeşlerine şöyle seslendi:
“Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. İki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer gördüm. Orası, Yesrib’dir. Yüce Allah, Yesribli Müslümanları sizin için kardeş ve Yesrib’i de emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı!”
Bu işaret sonrası müminler küçük kafileler halinde Medine’ye hicret etmeye başladılar.
Yollarda göç vardı.
Muhacir Müslümanlar, önce gizlice gelip tavaf ediyorlar, benimle vedalaşıyorlar, sonra hicret yollarına düşüyorlardı. Her biri giderken yüreğimden bir parça kopuyor, her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordum.
Müminler, bunca yıl sevgi, özlem ve ümitle yaşadıkları vatanlarını terk ediyordu.
Önce müşriklerden ayrılmak, sonra Müslümanlara katılmak” herkesin istediği işte buydu. Görünüşte birincisi vatandan ayrılmak, ikincisi ise gurbette yaşamak demekti ama onlar, “İslam her yerde bizim vatanımız olacak” diyordu. On üç yıllık sabrın meyvesi, yıllarca süren baskı ve eziyetlerin sonu gurbetti. Kutlu Nebiye inananlar Habeşistan’dan bu yana durmadan bir yerlere göçmüşler, herkes kendi hicretini yaşamışlardı. Bu sefer bir arada olacakları için heyecanlıydılar. Yesrib bunun için onlara kucak açmıştı.
MUKADDES GÖÇ
Göç, muharrem ve safer aylarında iyiden iyiye yoğunlaşmıştı. O evden bu evden mazlum Müminler, geride savrulmuş acılar bırakarak buruk kalplerle ayrılıyorlardı. Gidenler kalanlar için, kalanlar gidenler için ağlıyordu.
Umutlar hep Yesrib yollarına dökülmüştü.
İlk hicret edenlerden biri Ebu Seleme idi.
O, hem Allah Rasulünün halası Berre’nin oğlu, hem de sütkardeşiydi. Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, onu da emzirmişti. İslam’ın henüz ilk günlerinde hanımı Ümmü Seleme ile birlikte iman etmiş, Allah yolunda nice eza ve cefaya göğüs germişti. Rabbine özgürce ibadet etmek, zalimlerin işkencelerinden kurtulmak için önce Habeşistan’a hicret etmişti.
Habeşistan’dan döndükten sonra kavminin zulmüne, hakaret ve işkencelerine bir süre daha sabreden Ebu Seleme, Medine’ye hicret izni çıkınca eşi Ümmü Seleme ve oğlu Seleme ile birlikte bir seher vakti gizlice Mekke’den ayrıldı.
Yolda sanki yürümüyorlar, özgürlüğe kanat çırpan üç kelebek gibi uçuyorlardı.
Şirkin ve zulmün esiri bu şehirden kurtulmak için acele ediyorlardı. Bir an önce Mekke’den uzaklaşmalı, imanlarını özgürce yaşayabilecekleri Yesrib’e kavuşmalıydılar. Kureyşliler fark ederse hicretlerine mani olabilirlerdi.
Seleme ailesi ikinci defa hicret ediyor, imanları uğruna vatanlarından bir kez daha vazgeçip Allah’a gidiyorlardı. Ailenin üç ferdi de bir arada idi. Zalimlerin zulmünden kurtulmuşlardı, attıkları her adımla yeni bir başlangıca doğru yürüyorlardı. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?
Tam kurtulduklarını düşünürken çölün sessizliğinde derinden gelen bir uğultu duydular. Peşlerinden doludizgin atlılar geliyordu.
Hızlanmaya çalıştılarsa da nafile. Çok geçmeden etrafları sarıldı.
Gelenler, Ümmü Seleme’nin akrabaları Muğireoğullarıydı.
Ebu Seleme’nin isterse çekip gidebileceğini, ancak hanımı Ümmü Seleme’nin gidişine asla izin vermeyeceklerini söylüyor, bağırıp çağırıyorlardı.
Ebu Seleme’nin kabilesi de durumu haber almış, arkadan yetişmişti. Onlar da Muğireoğullarına bağırıyor, küçük Seleme’nin kendi çocukları olduğunu ve onu annesine asla vermeyeceklerini söylüyorlardı. İki kabile çocuğun kollarından tutup çekiştirmeye başladılar. Nihayet zavallı çocuğun kolu çıktı. Ümmü Seleme bir köşede çaresizce ağlıyor, Ebu Seleme‘nin elinden hiçbir şey gelmiyordu. Muğireoğulları Ümmü Seleme’yi zorla alıp götürdüler. Esedoğulları da küçük Seleme’yi yanlarına alıp gittiler. Ebû Seleme yaşlı gözlerle hanımı ve yavrusunun ardından bakakaldı. Eşi ve çocuğu elinden alınmış, çölün bir kenarında yapayalnız kalmıştı. Üç kişilik aile üç parçaya bölünmüş, mutlu bir yuva paramparça olmuştu.
Ebu Seleme, uzun bir süre çölün ortasında melül ve mahzun öylece oturdu. Göz pınarlarından dökülen yaşlar kızgın kumları ıslattı.
Faran dağlarında gün batıyordu.
Doğruldu, “Ya Allah!” diyerek Yesrib’e, hicret yurduna doğru yürümeye başladı. Derin bir hüzün ve acı içindeydi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan hanımı ve çocuğunu emanet ettiği Rabbine dualar ediyordu.
Muhacirler içinde Ebu Seleme ve ailesinin yaşadığı hicranı belki de hiçbir aile yaşamadı. Eşinden ve yavrusundan ayrı kalan Ümmü Seleme bir yıl boyunca Ebtah Vadisi’ne gidip kocasının bulunduğu Yesrib’e doğru bakarak gözyaşı döktü. Ayrılık acısını çölün kumlarıyla paylaştı. Her gün Kâbe’ye gidiyor, onu kocasından ayıran, yavrusunu elinden alanlara beddualar ediyor, yuvasını dağıtan zalimlerin hakkından gelmesi için Rabbine yalvarıyordu. Gözünden akan yaşlar, Yesrib’e bakarak söylediği acı dolu sözler, yerleri ve gökleri inletiyor, fakat Kureyş’in taşlaşmış kalbini insafa getirmiyordu.
Ebu Seleme‘nin de her gün oturduğu Kuba kasabasının dışına çıkıp eşi ve çocuğunu gözlediği haberleri geliyordu.
Aradan bir yıl geçti. Mahzûmoğullarından insaflı bir adam artık dayanamadı, bu zulme isyan etti. “Yeter bu kadına çektirdikleriniz, bırakın kocasının yanına gitsin!” diyerek tepkisini dile getirdi. Ailesi, Ümmü Seleme’ye kocasının yanına gidebileceğini söylediğinde çilekeş kadın hemen hazırlıklara başladı. Yola çıkarken kocasının kabilesi de gelmiş, oğlu Seleme’yi de kendisine teslim etmişlerdi.
Ümmü Seleme oğlunu bir deveye bindirerek Medine’ye doğru yola çıktı. Yanında ne onu tehlikelerden koruyabilecek, ne de yol gösterecek biri vardı. Ama o bunları umursamadı. Her şeyi, hatta ölümü bile göze almıştı. Ne yapıp edecek, hicret yurduna, kocasına ve Rasulallah’a kavuşacaktı. O, tarihin gördüğü en cesur kadınlardan biriydi. Tenim mevkiine geldiğinde Abdudddaroğullarından Osman Bin Talha ile karşılaştı.
Osman Bin Talha istikbalin sahabelerinden biriydi. “Ebu Ümeyye’nin kızı, böyle yalnız başına nereye gidiyorsun?” diye sordu. Medine’ye gittiğini öğrenince “Vallahi seni bu şekilde bırakamam!” dedi ve devesinin yularını tutarak Ümmü Seleme’ye hicret yolu boyunca refakat etti.
Günlerce süren zorlu yolculuğun sonunda uzaktan Kuba kasabası göründüğünde Osman, “Ey Ebu Ümeyye’nin kızı, kocan Ebu Seleme işte şu köyde. Allah’ın bereketiyle git.” demiş ve Mekke’ye geri dönmüş.
İslam’ın ilk muhaciri Ebu Seleme de her gün olduğu gibi, yine o sabah kasabanın dışına çıkmış eşi ve çocuğunu gözlüyormuş. Devesinin üzerinde yaklaşan kadını ve kucağındaki çocuğu görünce koşmaya başlamış.
YARALI CEYLANLAR GİBİ
Ümmü Seleme hicret yolcuğunu her anlattığında, Osman Bin Talha’yı minnetle anacak, onun nezaketini ve iyiliklerini anlatacaktı:
“Osman bin Talha’dan daha iyi bir arkadaş görmedim! Allah’a yemin ederim ki, Araplar arasında bu zat kadar faziletli birine rastlamadım. Mola verilecek bir yere geldiğimizde devemi çöktürür, oğlumla benim inmemize yardımcı olurdu. Biz indikten sonra da devenin sırtından yükünü indirir, onu ağaca bağlar ve biraz uzağa çekilirdi. Biz de ağacın altında dinlenirdik. Hareket zamanı gelince deveyi hazırlar, yükünü üzerine kor ve bize “Haydi, binin bakalım.” derdi. Biz bindikten sonra da yine önüme düşer, ikinci bir konaklama yerine kadar böylece devam ederdik. Onun yardımıyla yolculuğumuzu Medine’ye varıncaya kadar sürdürdük.”
Her birinin yurdundan yuvasından ayrılışı ayrı bir destan olan mazlum Müslümanlar, yaralı ceylanlar gibi birer ikişer Medine ufuklarına doğru akıyorlardı.
Göklerden teselli yağmurları yağıyordu:
“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahiretin mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi.” (Nahl,41)
Mazlum Müslümanlar hayatlarını hicretle taçlandırıyorlardı. Bedeli kendi canları, kanları ve feryatları ile ödenen “ilklerden olma” ayrıcalığına, bir de hicret etmiş olmanın fazileti ekleniyordu.
Mekkelilerin “kaçtılar” dedikleri hicret yolculuklarına başlarken çok dikkatli hareket ediyor, yakalanıp hapsedilmekten endişe ediyorlardı.
Yalnızca Hazreti Ömer hicret ettiğini tüm Mekkelilere açıkça ilan etti. O, silahlarını kuşanmış bir halde tavafını yaptıktan sonra iki rekât namaz kıldı ve müşriklerin karşısında durup onlara meydan okudu:
“Ben Medine’ye gidiyorum. Anasını ağlatmak, karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa şu vadinin arkasında karşıma çıksın.”
İki ay gibi kısa bir süre içerisinde Müslümanların büyük çoğunluğu Medine’ye hicret ettiler.
Bu mukaddes göç sahabeye, inanç ve ideallerini gerçekleştirme adına yeni imkânlar sunuyordu.
Şüphesiz bu yaşananlar, İlahî bir plan gereğiydi ve yüce bir davanın ilmek ilmek örülen desenleri, zafere giden yolun adımlarıydı.
Hicret, idealler ve inançlarla çatışan ve onları baskı altında tutan şartları değiştirmek, dine hizmet kastıyla çekilen dertlere yeni çareler aramak demekti.
“İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: “Ne işte idiniz?” Onlar da: “Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik” deyince, melekler bu sefer şöyle diyorlardı: “Peki Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de hicret etseydiniz ya?” İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (Nisa, 97) ayeti diktatörlerin zulmüne boyun eğerek ülkelerinde çakılıp kalanlar içindi.
YESRİB’DEN BAHAR RÜZGÂRLARI
Yesrib’e yapılan bu hicret Habeşistan’dan farklıydı. Medine’ye hicrette de müşriklerin baskılarından kurtulma ve tuzaklarından emin olma bir ölçüde söz konusuydu. Fakat bu defa Akabe’de Allah Rasulüne biat eden ve Hazreti Musab vesilesiyle İslam’a girenlerin davetleri de mevzubahisti. Buna bağlı olarak, Yesrib’i Medineleştirme ve onu medeniyetin beşiği haline getirme gayesi vardı. Bir site devletinin temelleri atılıyordu. Bu sayede İslam kâmil manada, kendi orijini ile temsile kavuşacaktı.
Yesrib’den bahar rüzgârları esiyordu.
Medineli Müslümanlar yerini yurdunu terk eden, imanları uğruna sahip oldukları tüm dünyalıklarından vazgeçen Mekkeli kardeşlerine kucak açmış; evlerini, sofralarını onlarla paylaşmışlardı.
Kuba kasabasında toplanan muhacirlere daha düne kadar bir köle olan Salim’in imamlık yaptığı, muhacir ve ensar topluluğunun yeni bir dünyanın hayallerini kurduğu, hasret ve heyecanla Efendimizin Medine’yi şereflendirmesini bekledikleri haberleri geliyordu.
Mekke Müslümanlardan boşalmıştı.
Hicret edecek gücü olmayan, müşrikler tarafından yakalanıp zincire vurulan ya da hastalığı sebebiyle hicret edemeyenler dışında Mekke’ de kimse kalmamıştı.
Güllerin Efendisi, müminlerin tamamı Medine’ye varıp can güvenlikleri sağlanıncaya kadar Mekke’den ayrılmadı. Efendimiz ellerinde olduğu sürece Mekkeliler de hicret edenlerden çok fazla endişe duymadılar.
Habeşistan’a gidenlerin de bir kısmı kısa bir süre sonra geri dönmüştü. Medine’ye gidenler de dönerdi. Nasıl olsa canları gibi sevdikleri peygamberleri buradaydı.
Yarın: 14. Bölüm, MUKADDES GÖÇ
[Harun Tokak] 15.9.2017 [TR724]
Namaz en büyük duadır! [Cemil Tokpınar]
“Duadan başka silahımız yok” başlıklı yazımızın sonunda duayı günün her saatine yaymak için saydığımız sekiz tavsiyeden ilki olan “namazı kaliteli hâle getirmek” konusunu bu yazıda işleyeceğiz.
Öncelikle şunu belirtelim: Namaz tüm zamanların en büyük, en kapsamlı, en küllî ve en programlı dua organizasyonudur. Namazın kendisi bir dua olduğu gibi, ayrıca namaz haricinde yaptığımız duaların kabulüne de vesiledir. Evet, Sübhâneke’den Fâtiha’ya, rükû ve secdedeki tesbihlerden Tahiyyata, Salli-Bârikten Rabbenâlara kadar namaz muhteşem dualarla süslenmiş benzersiz bir hazinedir.
Namaz Hz. Âdem’den (a.s.) Peygamber Efendimize (a.s.m.) kadar gelen bütün nabilerin, bütün sahabelerin, bütün Allah dostlarının ve müminlerin birbirine dua etmesidir. Adeta tüm zamanları ve mekânları kuşatan bir bakış olsa, bugüne kadar gelmiş ve kıyamete kadar gelecek olan müminlerin koro hâlinde dua ettiğini görecektir. Namaz, manevî ve uhrevî bir şirkettir. Kim namaz kılarsa bu şirkete iştirak ederek hem tüm Müslümanlara dua etmiş, hem de onların duasını almış olur.
Söz gelişi, muazzam bir dua olan Fâtiha Suresini okuyan bir kimse, “Bizi doğru yola, kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerin ve onlara tabi olan sıddıkların, şehitlerin, salih kullarının yoluna ilet, gazabına uğrayanların ve haktan sapanların yoluna değil” diye dua eder. Burada “beni ilet” yerine “bizi ilet” denmesi öyle muhteşem bir nimettir ki, bizi bütün Müslümanların zaman ve mekân üstü dualarına ortak eder. Zaten bu duanın muhtevası da çok geniş ve kapsamlıdır. Sadece bu duamız bile kabul olsa, dünya ve ahiret için bütün isteklerimize kavuşmuşuz demektir.
Yine Tahiyyat ve sonrasındaki salavatlar, Rabbenâ Âtina, Rabbic’alnî, Rabbenağfirlî dualarıyla kendimize, neslimize ve müminlere dua ediyoruz. Milyarlarca dua eden mümin içinde birisininki bile kabul olsa bizim duamız da kabul olmuş demektir. Kaldı ki, başta Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere Allah katında değeri büyük milyonlarca müminin duası kabul olunca inşallah bizim duamız da kabul olmuş olur. Çünkü hepimiz sadece kendimiz için değil, bütün Müslümanlar için istiyoruz.
Bu muhteşem manevî kazancı elde etmenin tek şartı, beş vakit namazı hakkıyla ve kaliteli bir şekilde kılarak “biz” kavramının içine girebilmektir. Kimin namazdaki gayreti, şuuru, takvası, huşusu fazlaysa, manevî hisse senedi de fazla demektir.
Namazımız kaliteli mi?
Öncelikle Rabbimiz namazı kaliteli kılmamızı ister. Müminûn Suresinin başında, “Müminler kurtuluşa erdiler” müjdesini verdikten sonra kurtuluşa eren bu müminlerin özelliklerini sıralar. İlk özellik, “Onlar namazlarını huşu ile kılarlar” şeklinde belirtilir.
Huşu namazı vaktinde, acele etmeden, her rüknün hakkını vererek, tâdil-i erkâna uyarak, anlayarak, hissederek, aşk, şevk, sevgi, saygı, edep ve korkuyla kılmak demektir.
Maalesef namazın hakkını vererek huşu ile kılan çok azdır. Namaz kılanların çoğu “Şu namazı bir an önce kılıp bitirsem de asıl işlerime baksam” duygusuyla namaz kılmaktadır.
Namazda huşuyla ilgili Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin “Kırık Testi-1” eserinde yer alan şu açıklamalar çok önemlidir:
“İnsanın Rabbiyle münasebetinde asıl olan manadır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan manayı, mazmunu o kalıpların taşıması lazım. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir manası yok denilemez. Zâhirî ahkâm onlara bina edilir. Ne var ki, namaz vardır namazdan içeri, oruç vardır oruçtan içeri. Onun için buyurulur ki, ‘Kad eflehal mü’minûn. Ellezîne…’ (Mü’minler kurtuldu. O mü’minler ki…)” (Mü’minun, 23/1) Bu âyetteki ism-i mevsûlün sılası ‘hüm fi salâtihim hâşiûn’ (Mü’minun, 23/2) şeklinde geliyor. Yani, ‘Onlar, her zaman namazlarında huşû içindedirler.’ ‘Hüm yusallûn’ (Onlar namaz kılarlar) denmiyor. Sebata ve devama işaret eden bir kalıp kullanılıyor. Yani buyuruluyor ki; ne zaman olursa olsun namazda haşyet yaşayanlardır, huşû arayanlardır kurtulanlar.
“Biz bir insanın sadece namazına bakarak onun namazda huşû arayan biri olup olmadığını belirleyemeyiz. Bu, insanın vicdanı ile Allah arasındadır. Dolayısıyla biz kendimizi hüsn-ü zan etmeye zorlarız. Ama bazı kimseler namazlarında, oruçlarında öyle dikkatsizdirler ve iffetleri mevzuunda çarşıda pazarda öyle sulu hareket ederler ki; insan ne kadar hüsn-ü zan ederse etsin, şahit olduğu hareket hakkında olumlu düşünceyi İslâmî çerçevede bir yere koyamaz. Mesela, birisi hemen tekbir alır ve sen daha Fâtiha’nın yarısına gelmeden rükûa varır. Burada kendini ne kadar zorlarsan zorla ona namaz kıldı diyemezsin. Mesela, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek -bazı fukahâya göre- bir kere ‘Sübhâne rabbiyel azîm’ demek şarttır. Çok hızlı söyleniyorsa manası yoktur onun. Bazı fukahâya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir. Onun için, rükûda ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbihi söylemeliyiz. Daha az söylüyorsak, başkalarını hakkımızda müspet düşünme hususunda zorlamış oluruz. Böylece bazı kalıplar, bizim onunla eda etmeye çalıştığımız mana, muhteva ve mazmunu taşıyıcı olmaz. Dolayısıyla, hakkımızda hüsn-ü zan edenler, vehme ve kuruntuya hüsn-ü zan etmiş olur.
“Çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha, Kur’ân değildir. Çünkü Kur’ân öyle inmemiştir. Böyle alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz, namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sûreyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan Kur’ân’la kıraat farzı yerine gelmiş olmaz. Lafızlar manaların kalıbıdır; ama kalıbın manaya uygun olması lazımdır. Bast-ı zaman olabilir, o ayrı. Birisi bana demişti ki; ‘Hakkını vere vere okuyarak, beş dakikada kırk veya doksan rek’at kıldım.’ Âdet-i İlâhî açısından bu her zaman olmaz. Bir kere müyesser olan da caka yapıyorum diye onu söylerse bir daha ona da müyesser olmaz.
Namazda huşû ve hudû
‘Namazda ‘iç tâdil-i erkân’ sözü çok kullanılmamıştır. Bu, huşû ve hudû ile alâkalı bir tabir olarak söylenebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın mazmununa bağlı götürmektir. Rica ederim, namazda huşû ile alakalı bu kadar tahşidâtı çok bulmayın. İman ve namaz ikiz kardeştir; şu kadar var ki, iman az önce doğdu. Üstad namazın beş vakte tahsisini anlattığı yerde, onun manasının ne olduğunu da açıklıyor. Muhyiddin İbn Arabî, Fütühât-ı Mekkiye’de namazın manasıyla alakalı şeyler ortaya koyuyor. Şah Veliyyullah Dehlevî namazla alakalı bir kısım hususlar söyleyip, onun ehemmiyetine dikkat çekiyor. Ben onun için bazı arkadaşlara rica ettim; ne olur arkadaşlardan birkaçı doğru dürüst namaz kılsalar da, örnek olsalar. Yoksa bu işin içinde olan kimseler arasında dahi hakiki manasıyla namaz kılınmıyor. Beş vakit yatılıyor, kalkılıyor; ama namaz kılınmıyor.
“Ayrıca, ‘feveylün li’l-musallîn’ (Maun, 107/4) de anlatılan sadece sehiv meselesi değildir. Namazla alakalı o kadar çok eksiğimiz var ki… Mesela ‘Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar…’ (Nisa, 4/142) âyetinin anlattığı husus, bunlardan birisi. Hadislerde insanın o türlü namazı insanî davranışın dışında addediliyor. Namaz bir insanî davranıştır. Fakat o çizgi içinde kalınmadığı zaman yapılan hareketler hayvanî hareketlere benzetiliyor. Mesela imamdan önce rükûa giden kimse için ‘İster misiniz, Allah rükûdan kalkarken suretlerinizi eşek suretine çevirsin!’ deniliyor. Demek ki, imamdan evvel harekete geçme meselesi kulluk çizgisinden çıkma manasına geliyor. ‘Herhangi biriniz secdeye gittiği zaman horozun daneyi gagaladığı gibi yapmasın’ deniliyor. Bakın, o bir hayvan davranışı; alnını yere vurup kaldırma bir hayvan davranışı. ‘Köpek gibi ellerini yere sermesin’ deniliyor. Oturmadan secdeye, secdeden rükûya, rükûdan kıyama kadar davranışların hayvan davranışlarından farklı olması gerektiğine dikkat çekiliyor.
“Allah Resûlü (s.a.v.) bu mübarek sözleriyle bizi bir insanî davranış mecmuasına çağırıyor. Evet, huşû ve hudû ancak o kalıplarla ifade edilir. ‘Ben huşû ve hudû içindeyim’ dediğin zaman hayvanî kalıpları aşman gerekir. Allah’ın huşû ve hudû atiyyesini, ancak o atiyyeyi taşıyabilecek matiyyesi götürebilir.” (Yazının tamamını şu linkten mutlaka okumanızı tavsiye ederim: https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/992-kirik-testi/fethullah-gulen-kirik-testi-1/12268-fethullah-gulen-namaz)
Kaliteli namaz kılmak için ne yapmalıyız?
Namazda kalitenin derecelerini milyonlarca basamağı olan manevî bir merdivene benzetebiliriz. Her şeye rağmen ne kadar eksik ve kusurumuz da olsa namaz kılmak, hiç kılmamaktan mutlaka iyidir. Ancak her zaman bu manevî merdivendeki basamakları çıkarak namazımızın kalitesini arttırmamız gerekir. Bunun için yapabileceğimiz birkaç hususu sıralayalım:
- Namazdaki şuur ve huşu eksikliği ile sair kusurların bir kısmı bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunu gidermek için namazda şuur ve derinlik kazandıran birkaç kitap okumak gerekir. Son yıllarda farklı yazarlara ait yüz civarında namaz kitabı çıkmıştır. Bunları okumaya başladığımızda namazın değiştiğini göreceğiz.
- Namazı tâdil-i erkân ve huşu ile kılmak için kesinlikle namaz fıkhını iyi bilmemiz gerekir. Bu maksatla ilmihallerin namaz bölümünü bir kez daha dikkatle okumalıyız.
- Namazı mutlaka vaktinde kılmaya gayret etmek gerekir. Sürekli ertelemek namazı önemsememek demektir. Geç vakitte kılan mutlaka baştan savma kılacak ve sünnetinden, tesbihatından, duasından eksiltecektir.
- Namazı mümkün mertebe cemaatle kılmaya gayret etmeliyiz. Cemaatle kılınan namazın tek başına kılınan namazdan 27 derece faziletli olmasında çok mühim sırlar vardır.
- Namazın hareketlerini aceleye getirmeden yapmak ve sure ve duaları yavaş okumak gerekir. Çünkü hızlı kılınan namaz, namaz değildir.
- Namazlarımızı daha lezzetli ve derinlikli kılmak için okuduğumuz sure ve duaların mutlaka anlamına çalışmalıyız. Bu konuda Prof. Davut Aydüz’ün “Namazı Anlayarak Kılmak” kitabı çok önemli bir kaynaktır.
- Namazlarımızı monotonluktan kurtarmak ve diriltmek için yeni sure ve dualar ezberlemeliyiz. Okumaktan en hoşlandığımız sure veya ayetler, yeni ezberlediklerimizdir. Bir de manalarını öğrenirsek namazdan müthiş lezzet alırız. Kur’an’dan her hafta bir satır ezberleyen senede 3.5 sayfa, 50-60 senelik bir ömürde 170 sayfa ezberlemiş olur. Yeni ezberlenen sure ve ayetler, insanı yavaş okumaya mecbur edeceği için anlamaya ve yavaş kılmaya da yardımcı olur.
- Namazı hayatımızın değişmez gündemi yapmalı ve onu her vasıtayla başkalarına anlatmaya çalışmalıyız. Başkasına anlatan hem kendisini uygulamak için mecbur hisseder, hem de vesile olmanın lezzetiyle mutlu olur.
Bu maddelerin her biri çeşitli yönleriyle açıklanmayı hak edecek kadar mühim ve geniş konulardır. Şimdilik kısaca işaretle yetiniyoruz ve Rabbimizden kaliteli namaz kılma konusunda bize yardım etmesini niyaz ediyoruz.
[Cemil Tokpınar] 15.9.2017 [TR724]
Avrupa’daki Türk kökenli siyasetçilerin aklı karışık [Hasan Cücük]
Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarına, Türkiye’deki seçimlerde oy kullanma hakkının verilmesiyle Türkiye’den gelenlerin bedenlerinin Avrupa’da fakat akıllarının Türkiye’de yaşıyor olduğu ortaya çıkmıştı. Bulundukları ülkelerin yerel ve genel seçimlerine ilgi duymayan Türkler, mevzu Türkiye’deki seçimler olunca oy kullanmak için yüzlerce km yol kat ediyordu. Akılları Türkiye’de olanları en çok kullananlar ise Avrupa’da siyaset yapan Türklerdi.
TÜRKİYE’NİN DURUMU AVRUPA’DA SİYASETİ ETKİLİYOR
Avrupa’da olup da Türkiye endeksli siyaset yapmak kolay değil. Zira Türkiye’nin yaşadığı çalkantılı dönemler, istikrarlı bir demokrasiye sahip olmaması, Avrupa’da Türkiye algısının sürekli değişmesine sebep oluyor. 2002’de AKP ile başlayan süreçte AB’ye yakınlaşılması ve müzakerelerin başlaması, Türkiye kökenli siyasetçilerin elini güçlendirmişti. Avrupa’da Türkiye lehine rüzgâr esiyordu. Haliyle Türk kökenli politikacılar Avrupa’daki siyasi partilerin bir nevi Türkiye elçileri gibi davranabiliyordu. Bu da Türkiyeli politikacıların önünü açmıştı. Türkiye’ye yapılan ziyaretlerde bu isimler de heyetlerde mutlaka yer alıyordu.
AKP’nin 2010’dan itibaren başlayan otoriterleşme eğilimi bir zamanlar el üstünde tutulan Türk kökenli siyasileri ikilemde bıraktı. AKP’nin yönettiği Türkiye, Avrupa’nın gözünde sıradan bir Ortadoğu ülkesi hâline gelmişti. İnsan hakları ihlalleri, basın ve ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler bir hayli tanıdıktı. AKP, yönünü AB’den Şanghay istikametine çevirmişti. Türkiye seçimini yapmış, sıra Avrupa’daki Türk kökenli siyasetçilere gelmişti. Bu konuda iki grup ortaya çıktı.
YA TÜRKİYE’Yİ ELEŞTİR YA DA İKİYÜZLÜ DAVRAN
İlk grup, Türkiye’nin gittiği yolun yanlış olduğunu söyleyip, doğruları yaptığında destek oldukları gibi yanlış yaptığında da eleştirmeye başlayanlar. Bu doğaldı. Benzer tepkiyi tüm Avrupa veriyordu. Açık yüreklilikle Türkiye eleştirisi yapan Türk kökenli siyasetçiler, bunu bir AKP veya Türkiye düşmanlığı olarak yapmıyordu. Hakkaniyet bunu gerektiriyordu. Ancak bu tarzları ‘akılları Türkiye’de’ olanlar tarafından düşmanlık olarak algılanıp, bu isimlerin üzeri çizilmişti.
İkinci grubun işi daha zordu. Bunlar Türkiye endeksli bir tavır almazlarsa seçilme şanslarının olmadığını biliyorlardı. Oy aldıkları tek kesim Türklerdi. ‘Vatan, millet, Sakarya’ üzerine oy aldıkları kitleleri karşılarına almaları mümkün olmayınca, şark kurnazlığı devreye girdi. Türklerle bir araya geldiklerinde ‘Türk gibi’, parti içi toplantılarında ‘partili’ gibi davranmaya başladılar. Sosyal medya paylaşımlarında Türkçe olanlar ile yerel dilde yazdıkları bile farklıydı. Seçmenine mesaj vermeyi ihmal etmiyorlardı. Ancak bu sürdürülebilir bir yol değildi. İki farklı ‘dille’ konuştukları ortaya çıkınca bu isimler ya inkâr yolunu seçiyor ya da partileri tarafından dışlanıyorlardı.
Bu vekiller Türklerin oyuyla seçiliyorlar ancak bir partinin listesinde olmadan seçilmeleri de imkânsız. Bağımsız olarak Meclis’e girme şansları pek yok. Partiyle ilişkileri koparmamak için de söylediklerini inkâr etme yolunu seçiyorlar. Sosyal medyada yaptıkları Türkçe paylaşımlar derhal siliniyor mesela. Aslında bulundukları ülkede ifade özgürlüğü var. ‘Evet öyle yazdım’ deseler sorun olmayacak. Ancak inkâr yolunu seçince, bu kez partiyle ilişkiler daha sorunlu hâle geldi. Bunun bedeli de ihraç veya istifaydı.
SAĞ PARTİLERİN ‘TUZAĞINA’ DÜŞEN GÖÇMENLER
Bir de ‘Truva atı’ işlevi gören siyasetçiler var. Özellikle Müslüman ülkelerden gelen bu isimler, bulundukları ülkelerdeki sağ partilerde yer alıyor. Daha doğrusu Müslümanlara yönelik ayrımcılığı ‘meşrulaştırmaya’ çalışan, Müslüman kitleyi kendi görüşlerine ikna etmek isteyen sağ partiler, buna teşne isimleri vitrine koyuyor. Bu isimlerin başında Hollanda’dan Ayaan Hirsi Ali ve Danimarka’dan Naser Khader geliyor. Hirsi Ali Somalili, Khader Filistin asıllı. Sağ partiler cami yapımını engelleme, kamusal alanda başörtüsüne izin vermeme, İslam’ın entegrasyona engel olduğu gibi fikirleri yayma durumlarında bu isimler öne çıkıp ‘sağ fikirleri’ seslendirdi hep. ‘Biz de Müslümanız’ dedikleri için de bu görüşleri medyada etkili oldu. Kısa zamanda bu isimler Müslüman toplum tarafından dışlandı ancak mesele biraz da ‘yerlileri’ ikna edebilmekti. Yasakçı zihniyete hayat öpücüğü vermeleri sağlandı.
Ancak uzun vadede bu yöntem Müslüman kitleyi siyasetten uzaklaştırdı ve özellikle gençler arasında radikalleşmeyi arttırdı. Müslümanları, kendi vekilleriyle ‘asimile etme’ politikası, tam tersi bir sonuç getirmişti.
‘Anavatan’ endeksli politika yapmak da, ‘Truva atı’ rolü üstlenerek Müslüman toplumunu kontrol altında tutmaya çalışmak da, ‘göçmen’ siyasetçiler için doğru bir yol değil. Olması gereken, siyasetin kendi kuralları içinde doğruların dile getirilmesi ve toplum hizmeti sunulması. Bu olmadığı için 6 milyona yakın Türkler ve 30 milyonu aşan Müslümanlar arasından, birkaç iyi istisna dışında, doğru düzgün bir siyasetçi çıkmıyor. Kaybeden hem Müslümanlar hem de Avrupa ülkeleri oluyor. Toplumdaki kutuplaşma artıyor.
[Hasan Cücük] 15.9.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)