Kriz üretime sıçrıyor: Renault’dan 4 hafta ‘üretim durdurma’ kararı

Türkiye’de giderek etkisini artıran ekonomik kriz finans piyasalarından sora üretimde de etkisini göstermeye başlıyor. Otomotiv pazarında görülen sert daralmanın ardından, sektörün en önemli üreticilerinden Renault üretim kısıtlamasına gitti.

Evrensel gazetesinin haberine göre, işçilere 4-12 vardiyasında cumartesi günleri 4 hafta boyunca üretim olmayacağı bildirildi.

Daha önce de TOFAŞ, KAP’a yaptığı açıklamada, yurtiçi pazarda son dönemde yaşanan daralma nedeniyle ekim ayında Bursa fabrikasında üretime 9 gün ara vereceğini duyurmuştu. TOFAŞ, geçtiğmiz temmuz ve ağustos ayında da yıllık planlı bakım/onarım çalışmaları ve stok planlaması nedeniyle toplam 18 gün üretime ara vermişti.

[Kronos.News] 28.9.2018

‘MİT TIR’larının silah sevkiyatı görüntülerini devletin jandarması çekti’

AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya şansölyesi Angela Merkel ile birlikte düzenlediği basın toplantısında “Dündar Türk yargısına göre mahkum ve ajandır” sözleri hakkında Can Dündar basın toplantısı düzenledi.

“Erdoğan, basın toplantısında dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Yayınladığımız görüntüler devletin jandarmaları tarafından çekilmiş görüntülerdi. Dolayısıyla ortada bir devlet sırrı yoktu. Erdoğan, basın toplantısında dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Ajan olduğumu kanıtlarsa mesleği bırakacağım” dedi.” diyen Dündar şunları söyledi:

“Erdoğan eğer ben basın toplantısına katılırsam kendisinin katılmayacağını açıkladı. Bir liderin bir gazeteci yüzünden basın toplantısını iptal etmesi Alman meslektaşlarım için tuhaf olabilir.

Erdoğan’ın bu tavrı bile basın özgürlüğü kavramından ne kadar uzak olduğu, gerçek gazetecilerden gelen sorulara ne kadar kapalı olduğunu gösterdi.

Almanya, ancak demokratik, hukukun üstünlüğünü, basının özgürlüğünü esas alan bir Türkiye ile eşit düzeyde müzakere edebilir.

Ben ajan değilim, gazeteciyim. Bir haber yaptım ve bu haber yüzünden yargılandım. Erdoğan benim ajan olduğumu kanıtlarsa mesleği bırakmaya hazırım.

Erdoğan, basın toplantısında dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Ajan olduğumu kanıtlarsa mesleği bırakacağım.

Erdoğan, kendisine soru sorulmasını istemeyen bir lider ve basın toplantısına katılacak kişileri de kendisi belirlemek istedi. Eğer basın toplantısına katılırsam kendisinin bu basın toplantısını boykot edeceğini söylemiş.

“GAZETECİ OLARAK HABER OLMAK İSTEMEDİM”

Birincisi, bir gazeteci olarak haber olmak istemedim, ikincisi bir diplomatik skandalın parçası olmak istemedim, üçüncüsü, orada yaşanacak diplomatik skandala taraf olmak istemedim.

Erdoğan’ın bunu alman gazetecilerden gelecek sorulardan kaçınmak için bir bahane olarak kullanacağını anladım ve buna fırsat vermek istemedim.

Ben Türkiye ve Almanya’nın ilişkilerinin iyileşmesinden yanayım. Ama bir koşulla. Almanya, demokratik ve basın özgürlüğünün olduğu bir Türkiye ile eşit müzakere edebilir.

Benim bugün basın toplantısında izlediğim Erdoğan, yıllardır duyageldiğim Erdoğan’dan farklı biri değildi. Ne basın özgürlüğü, ne de demokratik reformlar konusunda en ufak bir ipucu vermedi.

Erdoğan bu suçtan dolayı mahkumiyet kararı aldığımı söyledi. Bu da onun bir diğer yalanıydı. Hakkımda kesinleşmiş hiçbir yargı kararı yoktur. Mahkemenin verdiği 5 yıl 10 aylık hapis cezası kararı yargıtay tarafından bozuldu.

Bir, ben ajan değilim, iki, hakkımda kesinleşmiş bir karar yok, üç, ülkemden kaçmadım ve devlet sırlarını ifşa etmedim. Erdoğan’ın tavrından sonra Almanya nasıl bir liderle mücadele ettiğimizi anlamıştır.

“ERDOĞAN’IN ZİGZAGLARINA ALIŞKINIZ”

Hatırlayacaksınız, daha önce Deniz Yücel için Erdoğan ‘Ben bu makamda olduğum sürece izin vermeyeceğim’ demişti. Sonra rüzgar değişti, Erdoğan da iade etmek zorunda kaldı. Erdoğan’ın bu tür zigzaglarına çok alışkınız.

Bizler sorular sormaya devam edeceğiz. Erdoğan nereye giderse gitsin sorularımızı karşısında bulacak.

Türkiye’de tutuklu bulunan bütün gazeteci arkadaşlarımın haklarını savunmak zorundayım. O insanlar terörist değil, görevlerini yaptıkları için tutuklandılar.”

ERDOĞAN’IN DÜNDAR İLE İLGİLİ SUÇLAMALARI

Erdoğan, Dündar için basın toplantısında şunları söylemişti:

Türk yargısı bırakılması gerekli olanları tutuksuz yargılanmak üzere de olsa bırakmıştır. Hiç bırakılmasına gerek olmayanı da bırakmıştır. İsim vermeyeceğim. Can Dündar’ın bir ajan olduğunu, devletln sırlarını ifşa etme durumunda olduğunu, 5 yıl 10 aya mahkum edildiğini herhalde biliyorsunuzdur. Bu kişi aradaki bir boşluğu fırsat bilerek buraya gelmiştir. Şu anda bu kişi Türk yargısına göre bir mahkumdur. Bir ajandır. Devletin sırlarını ifşa etmiştir. Devletin sırlarını ifşa etmek suç teşkil eder. Biz Almanya’yla iade anlaşması yaptık. Böyle bir suçlunun iadesini istemek en doğal hakkımızdır. İadesini istedik. Aynı durum Almanya için de geçerli olabilir. Bizde böyle biri olsa, isteyebilir ve biz de bunu vermek durumundayız. Benim başıma gelse veririm, hiç bakmam. Olayın aslı budur.

CAN DÜNDAR POLEMİĞİ

Berlin’de bugün resmi temaslarına başlayan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ziyaretinde, gazeteci Can Dündar’a Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Erdoğan’ın yapacağı basın toplantısı için akreditasyon verilmesinin diplomatik gerilime yol açması üzerine Dündar, bir açıklama yaparak toplantıya katılmayacağını söyledi.

Türkiye’de hakkında yakalama kararı bulunan Dündar, Özgürüz isimli haber portalının Twitter hesabından yayınladığı videoda yaklaşık 40 yıldır gazetecilik yaptığını ve sorular sorduğunu söyledi. Dündar, sorduğu sorular yüzünden en sonunda ülkesini terk etmek zorunda kaldığını belirtti.

Almanya’da yaşayan Dündar, “Erdoğan soru sorulmasını seven bir lider değil” diyerek, “Bir sorunun onu bu kadar korkutacağını düşünemedim. Bir gazeteci haber yapmak zorundadır. Haber olmak istemez. Toplantıya gitseydim haber olurdum” diye konuştu. Dündar, ayrıca “Erdoğan beni bahane ederek sorulardan kaçacaktı buna izin vermek istemedim” dedi.

‘SORULARIM ORADA OLACAK’

Dündar, “Toplantıya katılmayacağım ama sorularım orada olacak” dedi. Almanya’da yaşayan gazeteci Can Dündar’ın Erdoğan’ın Merkel’le yapacağı basın toplantısına akredite olması ve Erdoğan’a soru soracağını açıklaması iki ülke arasında krize yol açmıştı. Federal Basın Dairesi’nin (BPA) Dündar’ın akreditasyon talebine onay vermesine Türk heyetinin tepki gösterdiği, Alman tarafının ise geri adım atmak istememesi üzerine tansiyonun tırmandığı öğrenilmişti.

Deutsche Welle Türkçe servisinin haberine göre Türk heyetin Alman makamlarına, Dündar’ın ortak basın toplantısına alınması halinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın toplantısını iptal etmeyi tercih edebileceğini ilettiği belirtilmişti.

Dündar, Alman haber ajansı dpa’ya verdiği mülakatta Erdoğan’ın ziyareti sırasında Başbakan Merkel ile düzenleyecekleri ortak basın toplantısında Erdoğan’a soru sormayı planladığını söylemişti. Dündar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Neden Türkiye’de cezaevlerinde gazetecilerin değil teröristlerin olduğunu söylediğini” sormak istediğini belirterek, bu kişilerin “terörist değil gazeteci” olduklarını kolayca kanıtlayabileceğini ifade etmişti.

[Kronos.News] 28.9.2018

Berat Albayrak’ın ‘McKinsey ile anlaştık’ sözü ne anlama geliyor [Harun Odabaşı]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan iki gün arayla iki önemli açıklama geldi. Önce Amerika’daki bir konferansta Türkiye’de bankacılık sektöründe son dönemde yaşanan gelişmeler nedeniyle ihtiyaç oluşması durumunda Türk hükümetinin bankalara gereken desteği vermeye hazır olduğunu söyledi. Ardından Yeni Ekonomi Programı (YEP) çerçevesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için ABD’li uluslararası denetim ve danışmanlık şirketi McKinsey ile çalışacaklarını ifade etti. Öyle anlaşılıyorki Türkiye McKinsey’in denetiminden ziyade danışmanlığından istifade etmeyi planlıyor. Zira AKP hükümetinin denetimden kaçmak için Sayıştay’dan kendisini nasıl azad ettiğini biliyoruz. Ayrıca sürekli not düşürdüğü gerekçesi en ünlü üç kredi derecelendirme kuruluşu, Standard and Poor’s, Moody’s ve Fitch ile anlaşmasını sonlandırmıştı. Uluslararası finans kurumları ve fon yöneticileri ellerinde güvenilir veriler olmayınca Türkiye’nin borç bulma sorunu ağırlaşarak devam etti.

Krizin maliyetleri büyümeden IMF seçeneği değerlendirilmiş olsa idi ekonomi bu kadar ağır hasar almayabilirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan IMF hakkında o kadar ağır ifadelerle kendini ve hükümeti bağladı ki bu seçenek şimdilik masada bile değil. Bu sebeple olsa gerek şimdi McKinsey’in himmetine muhtaç hale gelindi. ABD ile bu kadar kavga ettikten sonra bir ABD şirketi ile anlaşmanın çelişkisini not düşmeden olmaz. Albayrak’ınTürk bankaları ile alakalı söylediği ‘destek verebiliriz’ ifadesi de kanserin sadece reel sektöre değil finans kesimine de yayıldığının kabulü diyebiliriz. Bankaların mali yapısını güçlü göstermesi için her türlü makyajlama faaliyetinin önü bizzat AKP iktidarı tarafından açılmıştı. Ancak dış güçler (yabancı sermaye) bankaların kendi bilançolarına artık güvenmiyor. Ayrıca kredi borçlarını ödeyemeyen şirketlere anlayışlı olunması yönünde bankalara talimatların gittiği biliniyor. Dövizdeki tırmanışla zaten diken üstünde oturan bankalar özel sektörün yükünü çekmek zorunda kalınca sıkıntıların büyüdüğünü tahmin etmek zor değil. Hükümet bu tavrı ile reel sektördeki krizi bankalara da bulaştırmış oldu.

Uzun süreden beri performans zaafiyeti yaşayan Türkiye ekonomisi özellikle 2017’nin sonlarından itibaren kriz atmosferine girdi. Ne döviz ne de faiz durdurulabiliyor. Ekonomi yavaşlamasına tüketim iştahı azalmasına rağmen ürün fiyatları artıyor. Hayat özellikle dar gelirliler için her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ay sonunu getirmek büyük bir maharet istemeye başladı. Ekonomistlerimiz ise bozulan dengeleri çok iyi resmediyor. Peki ama çıkış ne? Geçenlerde bir youtubekanalında akademisyen Ümit Akçay’a bu soru yöneltildi. Akçay’ın verdiği spontane cevap çok hoşuma gitti:‘Kafamda bu sorunun bir cevabı yok. Ama biz sorunları ortaya koyalım belki içinde çıkış yolunu da bulabiliriz.’

Hükümette kıyıya yaklaşan dev dalgaları görmüş olacak ki o muhteşem kibrinden uzaklaşarak “tasarruf” demeye başladı. Gerçi 500 milyon dolarlık gizemli uçak krizi tasarruf tedbirlerini anlamsızlaştırsa da en azından damat cephesinde bir kıpırdanma işareti göze çarpıyor. Şimdiye kadarkilerden çok farklı olacağı ifade edilen Orta Vadeli Plan ise gerçekten dedikleri gibi oldu. Şimdiye kadarkilerin çok çok gerisinde bir heyecanla açıklandı. Ve piyasalar OVP yokmuş gibi yapmanın dayanılmaz hafifliği içinde. Ortadoks ve muhalif ekonomistler ise AKP iktidarının bu krizden kendi çabası ile çıkamayacağını ve hiç vakit kaybetmeden IMF ile anlaşması gerektiğini söylüyorlar. 187 milyar dolar dış borç ve 57 milyar dolarlık cari açığın bir yıl içerisinde nasıl çevrileceği kocaman bir soru işareti. Sıcak para akışı durduğu için Merkez Bankası peş peşe faiz artışları yaptı. Yıl başından itibaren toplamda artış yüzde 11’i buldu. Yüzde 6,25’lik faiz artışı tüm zamanların rekoru olmaya aday ama o bile sıcak para musluklarını açamadı. Merkez Bankası’nın elinde döviz rezervi kalmadığına göre hükümetin elindeki cephanenin tükendiğini söylemek mübalağa olmayacaktır.

[Harun Odabaşı] 28.9.2018 [Kronos.News]

Euro 2024’ü neden kaybettik [Yıldırım Şimşek]

Almanya ile Türkiye’nin ev sahipliği için yarıştığı Euro 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası oylaması nihayet sonuçlandı. İsviçre’nin Nyon kentinde yapılan oylamada gülen taraf Almanlar oldu. Daha önce Euro 2008 ve Euro 2016’ya da talip olan Türkiye ise bir kez daha üzüldü. Yapılan oylamada Türkiye’ye 4, Almanya’ya 12 oy verildi.

UEFA Başkanı Aleksander Ceferin, Euro 2024’ü düzenleme hakkının Almanya’ya verilmesinin ardından yaptığı açıklamada “Türkiye’de düzenlemenin bazı riskleri vardı. Türkiye’nin insan hakları aksiyon planı eksikti. Otel kapasitesi limitliydi. Birçok şehir için bazı endişeler vardı.” dedi.
Caferin, Türkiye’nin kaybetmesiyle ilgili bunları söyledi ama biz biraz daha derinden ve farklı bakmaya çalışalım olaya. Evet; Türkiye, Euro 2024’ü neden kaybetti? İşte madde madde o sebepler:

– Sloganımız ‘Birlikte Paylaşalım’ (Share Together) idi. Tek tek baktığımızda ‘birlik’ ve ‘paylaşmak’ kelimeleri göze ve kulağa hoş geliyordu ama tam olarak neyi birlikte paylaşacağımızın altı tam doldurulamadı galiba!

– Tanıtımlarda ve sunumlarda İstanbul, Bursa, Antalya, Eskişehir, Trabzon, Gaziantep, Kocaeli ve Konya gibi şehirlerde yapılan yeni statlara vurgu yapılarak ‘statlarımız hazır’ mesajı verilmeye çalışılıyordu ama statların gösterildiği bazı karelerde kadraja giren gecekondular UEFA İcra Kurulu üyelerinin gözünden kaçmadı galiba!

– Yine tanıtımlarda ve sunumlarda dolu ve coşkulu tribünler gösterilerek Türk halkının futbola ne kadar tutkulu olduğu gösterilmeye çalışılıyordu ama son yıllarda vatandaşın futboldan soğuduğu, statlardan uzaklaştığı ve birçok maçta tribünlerin boş kaldığı, UEFA’nın kadrajından çıkmadı galiba!

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, oylamadan önce yaptığı açıklamada, 2024 Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak için Türkiye’nin tüm gerekli koşulları yerine getirdiğini vurgulayarak “Adil bir değerlendirme bekliyoruz.” diyordu. Erdoğan adalet bekleyedursun, Başkan Aleksander Ceferin’in de dediği gibi UEFA İcra Kurulu, Türkiye’de adaletin çok yara aldığının, yargının bir kişinin iki dudağı arasında olduğunun ve insan haklarıyla ilgili ciddi endişelerin bulunduğunun farkındaydı galiba!

– Oylama yapılmadan çok kısa süre önce, Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye yönelik 70 milyon Euro’luk yardımı iptal etme kararı aldı. Kararın gerekçesi, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve insan hakları konusunda ilerleme sağlayamamasıydı. Aynı UEFA İcra Kurulu, medyaya yansıyan bu gelişmeden de haberdardı galiba!

– Sunum dosyamız mevcut statların iyileştirileceğini, havaalanı ve hızlı tren gibi ulaşım altyapılarının tamamlanacağını, konaklamayla ilgili sorunların giderileceğini, güvenliğin sağlanacağını ve ekonomik hiçbir sıkıntının yaşanmayacağını taahhüt ediyordu ama tam da oylama sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikili ilişkileri yeniden geliştirmek ve ekonomik yardım talebinde bulunmak için oylamadaki rakibimiz olan Almanya’da bulunduğu, UEFA heyetinin dikkatlerinden kaçmadı galiba!

– Sunum dosyasında, UEFA’nın kasasına daha fazla para girmesini taahhüt eden kolaylıklar (vergi alınmaması, saha içi reklam panolarının bedava verilmesi vs. gibi) bol keseden savruluyordu ama UEFA heyeti, ülkedeki ekonomik krizin yanı sıra vatandaşların, şirketlerin ve kulüplerin borç içinde yüzdüğünün, oğluna pantolon alamayan babaların intihar ettiğinin, dört büyüklerin eskisi gibi transfer yapamadığının, milli maçları yayınlayacak kanalın çıkmadığının farkındaydı galiba!

– Sunumlarda Nusret’i, baklavayı, lokumu, kebabı, denizi, kumu, güneşi göstererek Avrupalı futbolseverlere farklı tatlar, kültürler ve coğrafyalar vaat ediyorduk ama UEFA heyetinin bilinçaltında Türkiye’de yolda yürürken tacize, tecavüze uğrayan turist kadınlar, çeşitli sebeplerle dövülen ya da öldürülen yabancılar bulunuyordu galiba!

– Yine sunumlarda, 2024’te güllük gülistanlık bir Türkiye vaat ediliyordu ama UEFA İcra Kurulu üyeleri, hükümetin gizli ortağı MHP’nin verdiği ve tecavüzcülerin, hırsızların, katillerin, gaspçıların, uyuşturucu tüccarlarının yararlanacağı af yasası teklifinden oldukça korktu galiba!

– “Futbol asla sadece futbol değildir” diye meşhur bir söz var biliyorsunuz. Euro 2024’ün ev sahibinin belirlenmesinde iki ülke sadece futbolla değil, ekonomi, kültür, medeniyet, hukuk ve insan hakları gibi kriterlerle de ciddi bir elemeden geçirildi. Biz statların çatısına, demirine, çimentosuna, betonuna bakıp sunum yapılan salondan moralli çıkarken; aynı salondaki UEFA İcra Kurulu üyeleri, ülkelerin çatısını ayakta tutan en önemli kaldıraçlar olan hukuka, insan haklarına ve özgürlüklere bakıyordu galiba!

– Oylamadan önceki bazı Bundesliga maçlarında Alman Futbol Federasyonu’nun yönetim şekli ve Euro 2024 adaylığı ciddi şekilde protesto edilmesine rağmen bu büyük organizasyon, daha önce hem Avrupa Şampiyonası’nı hem de Dünya Kupası’nı düzenleyen Almanya’ya verildi. Biz sadece stat yaparak organizasyonu alacağımızı hayal ederken; UEFA heyeti, realiteyi dikkate alıp her şeyiyle hazır Almanya’yı seçerek riske girmek istemedi galiba!

– Oylama öncesindeki son sunumun ardından Türk heyetindeki isimler, Nusret’in de yer aldığı sunum videosunu izleyince tüylerinin diken diken olduğunu söylüyorlardı ya… Artık o dikenleri kendimize batırma vakti galiba! Sadece statla, tesisle, betonla, boş hayallerle olimpiyat ve Avrupa Şampiyonası’nı alamayacağımızı anlamamız için…

Bundan sonraki organizasyonları almak istiyorsak hukuku yeniden ayağa kaldırmamız, özgürlükleri sağlamamız, birlik ve beraberliği yeniden inşa ederek güçlü bir Türkiye olmamız gerektiğini idrak etmemiz için…

[Yıldırım Şimşek] 28.9.2018 [Kronos.News]

Sivri dilli muhalif: Nuh Gönültaş [Bahadır Polat]

Onunla ilk tanışıklığımız, Zaman’ın Meclis’teki o küçük bürosunda olmuştu. Sanırım 1994 yılıydı. ‘Bırakın bizimde bir Jirinovskimiz olsun’ başlıklı yazısı epey ses getirmişti. Merakla okumuştum bende. Zaten yazılarındaki kendine özgü rahat üslubu çok dikkatimi çekiyordu. Başlığı ve içeriği hala hatırımda olduğuna göre, en fazla da bu yazıyı beğenmişim demekki. Zaman’ın genç, sıradışı ve gelecek vaat eden yazarlarındandı. Nuh Gönültaş’tan bahsediyorum elbette. Hayatı boyunca elinden bırakmadığı kalemi zorla elinden alınan, bir yıldır Silivri’de zindanında çile dolduran Nuh Abi’yi anlatacak bu yazı. Lakin onu anlatmadan önce, onunla ilk karşılaşmamızın ilginç öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Gazeteciliğe meraklı bir iletişim öğrencisi sıfatıyla ziyaret etmiştim Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni. Meclis’e ilk gidişimdi ve bana fırsatı sağlayan Tamer Korkmaz’dı. O yıllarda yazılarını büyük keyifle takip ettiğim, mesleki becerilerine hayranlık duyduğum Korkmaz’ı bir kaç kez meraklı bir okuru sıfatıyla aradığım da olmuştu. Her seferinde beni nezaketle karşılamış, yorumlarımı sabırla dinlemiş ve ilgimi görünce en sonunda Meclis’e de davet etmişti.

Güzel bir mayıs gecesiydi. İzmir, baharı çoktan uğurlamış, yaz halini bütün cömertliğiyle sergilemeye başlamıştı. Eski otogardan kalkan Ankara otobüsüne bindiğimde seyahat planım beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Zira Ankara’da Tamer Korkmaz dışında hayranlık duyduğum başka yazarlar da vardı. Yine birkaç kez telefonla aradığım Zaman Başyazarı Fehmi Koru, o yıllarda Rejim ve Asker kitabıyla büyük ilgi gören, sıra dışı akademisyenlerden Dr. Hikmet Özdemir ve nihayet Hürriyet Gazetesi’nin merhum liberal demokrat yazarı Yavuz Gökmen, ziyaret listemde yer alıyordu. O dönemin bu kadar önemli kalem erbabı, nasıl bir iletişim öğrencisine rahatlıkla randevu verebiliyordu bunu şu anda anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Ya ben çok yüzsüzdüm, ya onlar çok mütevazı. Muhtemelen ikinci ihtimal geçerliydi ama sebep her ne olursa olsun, 90’larda hayatımızda ‘eski Türkiye’ gerçeği vardı. Bütün sıkıntılarına, bütün eksikliklerine rağmen, daha mütevazı ve daha medeni bir ülkeydik…

Ankara yolunda ilk şoku otobüste yaşamıştım. Yan koltuğumda seyahat eden bey biraz sohbetten sonra, ‘madem öğrencisin, bu güzel mevsimde ne işin var Ankara’da. Gitsene Güneye, Antalya’ya, şimdi plajlar cıvıl cıvıl olmuştur’ demişti. Ne diyeceğimi bilememiştim! Ona uzun uzun gazetecilik merakımdan, yazarlarla randevumdan, ideallerimden bahsetmedim tabi. İzmir’de bulamadığım ders kitaplarını almak için mecburen gittiğimi söylemekle yetinmiştim. Onun gözünde genç olmak sadece eğlenceyle eş anlamlıydı belki ama benim motivasyonum daha çok gazetecilik ve yazarlık üzerineydi.

İşte o seyahat, her ne kadar küçük bir kültür şokuyla başlamış olsa da, benim düşünce dünyamın rotasını çizdi diyebilirim. Önce Fehmi Koru’ya uğramıştım. Zaman’ın Kızılay’daki temsilcilik ofisinde bana vakit ayırıp, Taha Kıvanç müstearıyla yazdığı gezi yazılarından oluşan kitabını imzalamıştı. Dr. Hikmet Özdemir’i ise evinde ziyaret etmiş ve Türkiye’nin geleceği, demokrasi sorunu, askerin siyasete etkisi gibi güncel konular üzerine aklıma gelen bütün soruları sormuştum. Hikmet Hoca her soruma sabırla cevap vermiş ve ayrılırken, hala kitaplığımda bulunan Bernard Lewis’in, ‘Modern Türkiye’nin Doğuşu’ isimli kitabını hediye etmişti. Ankara’daki diğer randevum Hürriyet Gazetesi’ndeydi ve merhum Yavuz Gökmen’in ofisinde yaptığımız uzun görüşmeyi hayatım boyunca unutamadım. Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a en yakın gazetecilerden Yavuz Gökmen, onun ölümünden sonra, ‘Özal Yaşasaydı’ adlı bir kitap kaleme almıştı. Kitap, Özal’ın kalp krizinden kurtulduğu kurgusuyla başlıyor ve kafasındaki projeleri uyguladığı bir Türkiye’nin geldiği (geleceği) noktayı nefis bir uslüpla anlatıyordu. O kitabı iki saatte okuyup bitirdikten bir hafta sonra Yavuz Gökmen’in ofisinde onunla oturup sohbet edebilmek, bir iletişim öğrencisi için paha biçilmezdi.

Ankara seyahatinin en verimli bölümünü elbette Meclis ziyareti oluşturmuştu. Tamer Korkmaz Meclis büroda beni Nuh Gönültaş ile tanıştırmıştı. O kısa ziyarette Gönültaş’ın her gazeteden muhabir ve yazarlarla kurduğu diyaloglara, samimiyete ve esprili kişiliğine şahit olmuştum. Zaman’ın çıkış yıllarıydı ve gazete hala, ‘tersten okununca Namaz oluyor dimi’ seviyesinde bir algıya sahipti. Gönültaş, hem dindar olup, hem de iyi gazetecilik yapılabileceğini ortaya koyan bir figür gibi gelmişti bana. Sezen Aksu’nun o muhteşem bestelerini (ki o yıllarda Sezen dinlemek bizim mahallede hiç de hoş karşılanmazdı) ne kadar sevdiğini anlatmıştı. Onunla sohbet etmek, biraz meslekten, biraz hayattan konuşabilmek kendimi iyi hissettirmişti. Üstelik sadece 28 yaşındaydı. O yaşta, ulusal gazetede yazar olabilmesi, gazetenin bu fırsatı ona vermesi heyecan vericiydi. Elbette Jirinovski yazısını da tartışmıştık. SHP’nin Sivas milletvekili ve insan hakları komisyonu üyesi Azimet Köylüoğlu o dönem Meclis’in en renkli ve en sivri çıkışları yapan milletvekiliydi. Gönültaş onda biraz, Rusların sivri dilli politikacısı Jirinovski tadı bulmuş ve ikisini karşılaştıran bir yazı kaleme almıştı. Girişte bahsettiğim Jirinovski meselesinin ilham kaynağıydı Azimet Köylüoğlu.
Nuh Gönültaş, genç yaşında başladığı yazarlık hayatına hiç ara vermedi, ta ki Silivri günlerine kadar. Sanırım 2003 yılıydı, Zaman’dan ayrılarak, Tercüman Gazetesi’ne transfer olmuştu. Gazetenin Bugün’e dönüşmesinden sonra, 2015’teki kayyım kıyımına kadar yazmaya devam etti. Yazılarında hiç vazgeçmediği özgür çizgisi zaman zaman başını çok ağrıttı. Eleştirel aklı her daim devredeydi. Kendi mahallesinin bile sinir uçlarına dokunmaktan imtina etmezdi. ‘Bunu yazarsam bana ne derler, acaba işsiz kalır mıyım’ duygusuna kapılmadan, muhafazakar bir camiada yazar olarak kalmayı başarması bile, onun farkını ortaya koymaya yeter aslında. Sivri ve muhalif kalemiyle başına epey iş de açtı haliyle. Köşe yazılarında değindiği konulardan dolayı hem Zaman’da, hem de Bugün’de yazılarına ara vermek zorunda kaldığı olmuştu. Patronlar, yöneticiler onu uslandırmayı başaramayınca bir süre susturmayı tercih ederdi. Buna rağmen çizgisini hiç bozmadı, suya sabuna dokunan yazılar yazmaya devam etti.

Nuh Abi, 1 Kasım 2017’de gözaltına alınıp tutuklanıncaya kadar yazılarına, kurucusu olduğu haber portallarında devam etti. İşsiz kalsa da kalemini hiç yere bırakmadı. Malum süreçte hakkında ilk gözaltı kararı verildiğinde Moskova seyahatindeydi. Havuz paçavralarında, ‘cemaaten ilk kaçan Gönültaş oldu’ haberlerinin daha mürekkebi kurumadan geri geldi. Metrobüse binerek Çağlayan adliyesine gitti, savcı serbest bırakınca yine aynı yolla geri gelerek yazısının başına oturdu.

Nuh Gönültaş aslında 17/25 öncesinde cemaatin önde gelen bazı isimleriyle ciddi sorunlar yaşamış, kavgalar etmiş, fikir ayrılığına düşmüştü. Buna rağmen, malum süreçte kırgınlıklarını kenara atarak, havuz kanallarına çıkıp, hukuksuzca mağdur edilen cemaat mensuplarının hakkını savunmaktan hiç geri durmadı. Hatta iki ayrı tartışma programında gösterdiği sert tepkiler, haksızlıklara ve hakaretlere isyanı gündem oldu, günlerce tartışıldı.

Nuh Gönültaş elbette bu esaretten kurtulacak, yine suya sabuna dokunacak. Sivri dili ve kıvrak kalemiyle hem kendi mahallesi, hem de başka mahallelerdeki haksızlıklara yine isyan edecek.

[Bahadır Polat] 28.9.2018 [Kronos.News]

Ejderin meyvesi, Suriye’nin patatesi [Vehbi]

Ay sonuna yaklaştığımızdan cebimde beş kuruş yoktu. Ay başında da cebimde pek kuruş olmuyordu genelde ama doların dolup boşalıp durmasından dolayı bu ayın sonuna doğru toptan ipi çekmiştim. Akşam da yemeği biraz az kaçırdığımdan sabah şiddetli bir mide kazıntısıyla uyandım. Gözümün önünde pataşurlu çerkes tavukları, zencefilli somonlu suşiler, ejder meyveli smoothieler uçuşuyordu. Daha önce hiçbirini görmediğimden hangisi hangisi tam seçemedim ama lezzetli görünüyorlardı. Bir ara araya beyaz çay da karışır gibi olunca onu tanıdım. Onu daha önce bir kere haberlerde görmüştüm.

Hızlı adımlarla mutfağa girdim. Ekmek sepetinde kuru ekmek, buzdolabında kibrit kutusu kadar peynir, iki tek de zeytin kalmıştı. Sebzeliği mebzeliği her yeri karıştırdım ama ne pataşur, ne çerkes ne de tavuk bulabildim. Suşiyle ejder meyvesini aramadım bile. Bulsam ekmek arasına konup yiyebilir miyim tam kestiremedim çünkü.

Ne yapsam, ne etsem, kahvaltıyı nasıl kotarsam diye düşünürken geceden açık kalmış televizyondan cumhurbaşkanımızın sesini duydum. Yine bir konu hakkında açıklama yapıyordu. Oturdum biraz dinledim. Aslında saygısızlık olmasın diye ayakta dinlemem gerekirdi ama açlıktan dayanabilir miydim pek gözüm kesmedi. O yüzden oturdum. Uçak muçak bir şeyler anlatıyordu cumhurbaşkanı. Biraz dinledikten sonra kafamda şimşekler çaktı. “İşte bu ya” dedim. “Bu benim aklıma nasıl gelmedi?”

Hemen giyinip attım kendimi dışarı. Bugün bizim mahallenin pazarı vardı. Koşar adım pazara doğru yollandım. Mahalle pazari her zamanki gibi kalabalıktı ama poşetler artık boştu. Herkesin elinde ikişer soğan, üçer domates vardı en fazla. Dedim “He heyt. Taktik bilmiyorsunuz da ondan. Strateji bilmiyorsunuz. Aç kalmaya mahkumsunuz”. Sağımdan solumdan geçen bütün amcalara, teyzelere küçümseyen bakışlar attım. Anlamadılar. Anlasınlar diye biraz daha belirgin küçümser bakışlar attım. Yine anlamadılar. İyice küçümseyen bakışlar attım. Yüzümün aldığı şekilden herhalde, amcanın biri karısına iş attığımı sanıp bastonuyla beni kovalamaya başladı. “Ya amca” dedim, “Teyzem afedersin yüz yirmi yaşında ya. Lütfen. Hem ben de bu mahallenin çocuğuyum. Yapar mıyım abi öyle şey? Ben sizin yol yordam bilmezliğinizi bakışlarımla eleştiriyordum. Çünkü nedir? Fakir, istediğini adam gibi istemeyi bilmediğinden fakirdir. Değil mi efendim?”. Bunları kaçarken anlatmaya çalıştığımdan nefes nefese kalmıştım. Amca hiçbirini dinlemedi. Bana yetişemeyince poşetinden irice bir soğan kapıp arkamdan fırlatmaya kalktı. Tam o esnada teyze hızlı bir hareketle kocasının elindeki soğanı sıkıca kayrayıp kurtarınca, atamadı. “Herif herif” diye bağırdı teyze, “O tek tane soğan için ben dört eve temizliğe gidiyorum senin haberin var mı? Boyun devrilmesin, koy onu bakayım poşete”. Amca süt dökmüş kedi gibi oldu. Bi elindeki soğana baktı, bi hala kaçmakta olan bana. Soğana kıyamadı, döndü arkasını gitti.

Ben, amca bir çakallık peşinde olabilir diye bir süre daha koşmaya devam ettim. Pazarın sonuna gelmiştim artık. Durdum. Bulduğum ilk patates tezgahına yanaştım. Sabah sabah güzel bir patates kızartması iyi giderdi. Fiyatlara baktım. Patateslerin üstündeki küçük kartonda yazılı fiyatların üstü çiziklerle doluydu. 4 lira, çizilmiş, 5 lira, çizilmiş 6 lira, çizilmiş 7 lira. Pazarcı en son 7 lirada karar kılmıştı. Dedim “Abi bu ne?. Sandıkla mı satıyorsun patatesi? Kilosu ne kadar bunun kilosu?” Adam bana deliymişim gibi baktı. Ben de ona deli değilmişim gibi baktım. “Okuma yazman yok mu birader? Yazıyor ya orada” dedi. “Benim okumam var da, senin de maşallah yazman var. Yazıp çizip durmuşsun kağıdı. 7 liraya patates mi olur ya?” dedim. “Suriye patatesi kardeşim bunlar. İthal. Yurt dışından geliyor” dedi. “Ney?” dedim. “Suriye patatesi mi? Bütün Suriyeliler burada lan, kim yetiştiriyor bu patatesi Suriye’de?”. Adam şaşırdı. “İşine geliyorsa kardeşim. Almıyorsan tezgahın önünü kapatma.” diye cevapladı. Arada ağzımdan kaçan ‘lan’a kızmış olabilirdi. Halbuki “Lan mı? Canın sağolsun” deyip geçmesi gerekiyordu. Haberlerde öyle oluyordu. Neyse. Pazarcıyı kaybetmeden aklımdaki stratejiyi hemen devreye sokmam gerekiyordu. Tezgaha iyice yaklaştım. Patateslerin sağıyla soluyla oynadım biraz. Ciddi bir ses tonuyla, “Satıyormuşsun galiba bunları. Ben ilgileniyorum” dedim. Öyle yüzüme baktı. Biraz daha yüksek sesle, “İlgileniyorum abiciğim. Bunlarla ilgileniyorum” dedim. Şaşırmıştı. “İlgileniyorsan doldur işte, poşetler orada. Kilosu 7 lira” dedi. Dayanamadım bi ya sabır çektim. Yanına iyice yaklaştım. “Yahu sen bunları satmıyor musun? Ben de ilgileniyorum işte. Tamam. Şimdi hediye etmen gerekiyor” dedim. Afalladı. Bir süre dikkatlice beni süzdü. “Hasta mısın birader? Satıyorum ben bunları. Ne diye hediye edeyim sana?” diye çıkıştı. “E” dedim “Televizyonda öyle oluyor. Daha bu sabah izledim. Sen ilgileniyorsun. Almak istiyorum diyorsun. Karşıdaki de hediye ediyor.”. Pazarcının bakışları bi bulandı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. Arkadaki sopaya doğru uzandığını farkedince hemen bir hamle daha yaptım: “Abiciğim tamam. Sizde tam öyle olmuyor demek ki. Anladım. Peki şöyle yapsak? Ben şu arkadaki ormanlık alan var ya. Akşam hafiften gazlasam ben onu, benzinlesem. Versem ateşi bi tüttürsem. Yansa bitse kül olsa. Sabaha da hop ölü fiyatına satsak sana. Karşılığında bunları bana hediye eder misin?”. “Senin mi ki o alan?” diye sordu pazarcı. Şaşırmıştı. “Yoo” dedim. “Benim mi olması gerekiyor. Haberlerde öyle oluyor. Yakıp yakıp duruyorlar, haciler de gelip gelip alıyor.” Adam sopayı kaptı artık. Bunu farkedince hızlı bir hareketle kaçmaya başladım. Patatesçi gündemi iyi takip etmiyordu anlaşılan. Şansımı suşicide denemek daha mantıklı bir fikir olabilirdi.

Pazarcı beni biraz kovaladıktan sonra vazgeçti, bıraktı. Koşa koşa tezgahının başına döndü. Beni kovalarken boş bıraktığı tezgah, küçük çaplı bir kuyumcu dükkanı sayılırdı ne de olsa.

[Vehbi] 28.9.2018 [TR724]

Kahrol UEFA! [Naci Karadağ]

Sevgili Hasan Cücük’ün uzmanı olduğu alana girmek gibi bir niyetim yok. O zaten yeterince derinlikli olarak meseleyi ele alıyor ve tüm yönleriyle sizleri bilgilendiriyor.

Ben sadece tanıtım filmleri ekseninde bizim zavallılığımızın resmini çizmeye çalışacağım.

Malum UEFA sonunda kararını verdi ve 2024 Avrupa Şampiyonası’nı Almanya’ya verdi.

Sonrasında bizim tepkilerimiz artık herkesin ezberlediği şekilde oldu.

“Bizi kıskanıyorlar”dan, “Hıh çok da umurumuzdaydı” ya uzanan geniş yelpazede bir tepki güzellemesi yaptık hemen.

Daha hemen de bitmez bu iş.

Havuz ekranlarına çıkan kerameti kendinden menkul yandaşlar bakalım UEFA ve jürisi hakkında ne güzellikler yumurtlayacaklar.

Bu konuda acayip kendilerini geliştirmiş durumdalar kabul edelim.

Akla hayale gelmedik saçmalıkları belli bir retorik çerçevesinde oturtuyor, yayınlıyor ve birkaç gün içinde Erdoğan’ın da inanarak kullanabileceği materyale dönüştürebiliyorlar.

Biz ise millet olarak öfkeliyiz.

Bu sene özgürlükler ve demokratik koşullar açısından da değerlendirdi jüri adayları.

Durum böyle olunca kafadan aday bile olmamamız gerekliydi ama olduk bir kere.

Hiç olmazsa bu andan itibaren oyunu kuralına göre oynayalım değil mi?

İşi ehline verelim, profesyonellere teslim edelim bu büyük organizasyon işini.

Ama yok, her işte olduğu gibi bu işte de yandaş, yalaka, ehil olmayan, liyakatla uzaktan yakından ilgisi olmayanların işe burnunu soktuğunu gördük maalesef.

En komiği de ne biliyor musunuz?

Hatta Yıldırım Demirören’in, dün basın mensuplarıyla gerçekleştirdiği sohbet toplantısında “Yarışa hazırız. Bizim Almanya’dan ne teknik ne de sportif olarak hiçbir eksiğimiz yok. Ekonomik olarak da aynı seviyedeyiz. Yarışa hazırız. Adil bir değerlendirme istiyoruz” ifadelerinden bile komik…

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu sonuç sonrası yaptığı açıklamada “Bu coğrafyada, bu topraklarda bu organizasyonun yapılması bu organizasyon adına çok kazandırıcı bir durum olacaktı ancak ülkemizin kaybettiği hiçbir şey yoktur.” demesiydi. Bu vesile ili kim olduğunu öğrenmiş olduk, o ayrı…

Bir futbol organizasyonuna talipsiniz.

Mesele çok belli; futbol yahu futbol…

Bunun tanıtım filminde caminin, semazenin, şöbiyet üzerinde şerbet gezdirme görüntülerinin ne alakası var.

UEFA jürisinde şeker zaafı olan kimse mi var?

Şu görüntüdeki abi mesela..

Kimdir bu abi, bilen var mı? Ben bilmiyorum, cahilliğimi bağışlayın.

Bizim tanımadığımız bu şahsı elin jürisi nasıl tanısın ve niye ikna olsun?

Eskiden “Türkiye çok güzel rakı, şiş kebap çok güzel” diye bir saçmalığı vardı seküler iktidarların.

İki sahil, bir rakı görüntüsüyle herkesi ikna edebileceğimizi zannederdik. Sanki sahil turizmini canlandırmaya çabalıyoruz.

Bu İslamcı iktidarda ise rakı-şişkebap görüntüsünün yerini Sultanahmet-Semazen ikilisi aldı.

Olayın tematik olarak organizasyonla ilgisi yok.

Doğrudan değil dolaylı olarak bile yok.

Futbolla ilgili Dünya’nın en büyük ikinci organizasyonuna talipsiniz.

Bir film yapıyorsunuz 2 dakika 35 saniye. Kaç saniye futbola yer ayrılmış biliyor musunuz?


23 saniye.

Evet evet 23 saniye..

Gerisi “su akar iz bırakır turist döviz bırakır” tadında tatilci filmi.

Almanya da çekmiş aynı filmden.

Onlarınki de yaklaşık 2 buçuk dakika ve tamamı futbol ve stadyum görüntülerinden oluşuyor.


Bu ülkede futbol aşkını kullan, onlarca ülkeden yüzlerce futbolcu top koşturuyor liglerinde, futbolun birleşmiş milletleri mantığıyla yaklaş ne bileyim işte.

Ama yok, uzun filmde daha beteri var, Nusret’i koymuşlar…

Nasıl bir idrak kilitlenmesidir anlaşılır gibi değil.


Şöbiyetli, bülbül yuvalı film yapınca ikna olmayanları suçla sonra:

Bizi zaten kıskanıyordunuz.

Kazanmayacağımızı biliyorduk.

Biz değil, siz kaybettiniz..

Vesaire..

Madem öyle katılmayın kardeşim…

Nişanı atılmış erkek evi gibi bu asabilik, çıldırmışlık niye!

[Naci Karadağ] 28.9.2018 [TR724]

Zirvede rüzgar tersten esti [Hasan Cücük]

İlginç bir haftayı geride bıraktık. Avrupa’nın önemli liglerinde zirvede yer alan takımlar puan kayıpları yaşadı. En dramatik puan kaybına La Liga’nın lideri Barcelona imza attı. Ligde kayıpsız giden Liverpool, 90 dakikayı ilk kez bir kupa maçında yenik tamamladı. Puan kaybedenler kervanına Bundesliga’nın lideri Bayern Münih’te dahil oldu.

Süper Lig’de ilk 4’te yer alan tüm takımlar haftayı kayıpla kapattı. Ligin zirvesinde 13 puanla ilk sırada yer alan Başakşehir’in, Bursaspor deplasmanında aldığı beraberlikle haftayı tamamladı. Başakşehir’in puan kaybıyla başladığı haftada liderliğini sürdürmek isteyen Galatasaray, Akhisarspor deplasmanından 3-0’lık yenilgiyle puansız döndü. Liderlik şansını tepen sadece Galatasaray değildi. İlk 4 haftada aldığı 4 galibiyetle zirvede yer bulan Kasımpaşa, Alanyaspor karşısına hem geçen hafta aldığı Galatasaray yenilgisini unutturmak hem de liderlik hesaplarıyla çıktı. Ancak evdeki hesap Kasımpaşa’nın planına uymadı. Kendi sahasında rakibine 2-1 yenilen Kasımpaşa üst üste ikinci haftayı puansız kaybetti.

Ligde 4. sırada bulunan Beşiktaş, deplasmanda oynadığı Fenerbahçe derbisinde öne geçmesine rağmen skoru koruyamayınca haftayı beraberlikle kapattı. Sezona istediği gibi başlayamayan Trabzonspor sahasında Göztepe’ye yenilip, puan kaybedenler kervanına dahil olurken, Fenerbahçe derbide Beşiktaş’ı yenip zirve ile puan farkını kapatma fırsatını değerlendiremedi.

İngiltere Premier Lig’de 6 hafta sonunda puan kaybetmeyen tek takım Liverpool oldu. Klopp’un öğrencileri 6 maçtanda sahadan 3 puanla ayrıldı. Liverpool ligde kaybetmedi ama Carabao Cup’ta sahasında Chelsea’ya 2-1 yenilip, bu sezon ilk kez bir maçta yenilgi gördü. Liverpool’u kupada safdışı bırakan Chelsea ligde ise ilk puan kaybını bu hafta yaşadı. İlk 5 haftada tüm maçlarını kazanan Sarri’nin öğrencileri West Ham United deplasmanında 2 puanı bıraktı. Ada’da haftayı kayıpla kapatan bir başka takım Manchester United oldu. Sahasında Wolverhampton ile berabere kalan Mourinho’nun öğrencileri altın değerinde 2 puandan oldu. United, ligde puan kaybını telafi etmek için çıktığı Carrabao Cup’ta ise sahasında Derby County’e elenip taraftarını üzmeye devam etti.

İspanya La Liga’da zirvenin iki ekibi Barcelona ve Real Madrid dramatik puan kayıpları yaşadı. Hafta sonu oynanan maçta Barcelona sahasında Girona ile 2-2 berabere kalarak bu sezon ilk puan kaybını yaşadı. Maçın 55 dakikasını 10 kişi oynayan beraberliği defans oyuncusu Pique ile buldu. Girona puan kaybını unutturmak için hafta içi Leganes deplasmanına gelen Barcelona, Coutinho ile öne geçtiği maçta 70 saniyede kalesinde 2 gol görünce sahadan mağlup ayrıldı. Barcelona iki maçta 5 puan kaybı yaşarken, tarihinde ilk kez Leganes’e yenildi. Barcelona’nın yenildiği Leganes maçı sonrası liderlik hesapları yapan Real Madrid’in hevesine Sevilla taş koydu. Real Madrid, Sevilla deplasmanından 3-0’lık yenilgiyle dönerken, üst üste 4. sezon bu deplasmandan puansız evine döndü. Real Madrid, liderlik şansını tepince Barcelona iki maçta 5 puan kaybına rağmen averajla liderliğini sürdürdü.

Almanya Bundesliga’da son 6 yılın şampiyonu Bayern Münih bu sezon ilk puan kaybını yaşadı. Sahasında Augsburg’u ağırlayan Bayern’in rahat bir galibiyet alması bekleniyordu. Robben ile öne geçen Bavyera temsilcisi 86. dakikada Felix Götze’nin golüne engel olamayınca maçı berabere tamamlayıp, ilk ğuan kaybını hemde kendi sahasında yaşadı. Bayern Münih’in puan kaybıyla Dortmund ve Werder Bremen zirveye 2 puan daha yaklaştı.

[Hasan Cücük] 28.9.2018 [TR724]

Aile, çocuk ve namaz [Cemil Tokpınar]

2004’ün yazında, bir seminer sonrası kitaplarımı imzalıyordum. Beş yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk masama yaklaştı. Biraz izleyip gideceğini sanıyordum ama konuşmaya başladı.

  • Ne güzel kitaplar, dedi. Sabah Namazına Nasıl Kalkılır, kitabınızdan biraz okudum, namaza karşı isteğim arttı.

Şaşırdım. Büyük adam gibi konuşan bu küçük çocuğa sordum:

  • Okuma yazma biliyor musun?
  • Tabiî biliyorum, ikinci sınıfa geçtim.
  • İsmin ne senin, kaç yaşındasın?
  • İsmim Furkan, yedi yaşındayım.
  • Peki, bu kitaptan ne kadar okudun?

Eliyle baştaki sayfaları hızla çeviren Furkan:

  • İşte, dedi. Bu giriş kısmını bitirdim.
  • Peki, namaz kılıyor musun?
  • Kılıyorum da… Sabah namazına kalkamayınca ağlanacağını bilmiyordum.

Aman Allah’ım, ne tatlı, ne anlamlı, ne ibretli bir cümleydi bu:

“Sabah namazına kalkamayınca ağlanacağını bilmiyordum.”

Meğer Furkan, sabah namazına kalkamadığı gün, iki gözü iki çeşme ağlayıp tövbe istiğfar eden Bayezid-i Bestamî’nin hikâyesini okuyunca böyle bir sonuca varmış.

Furkan bir hafta sonra annesiyle başka bir konferansıma katıldı. Hemen annesine sordum:

  • Furkan kitabı bitirdi mi?
  • Evet hocam, heceleyerek okudu, elinden bırakmadı.
  • Peki, namazını kılıyor mu?

Aldığım cevap yepyeni bir azim ve kararlılık örneğiydi:

  • Kılıyor hocam. Sabah namazlarına da kalkıyor. Hatta diyor ki “Anne ben uyanamazsam, sakın uyarmadan gitme, beni kucaklayıp lavabonun önüne götür.”

Allah’ım, bu ne güzel değişim, bu ne tatlı şuurlanma! Keşke bütün çocuklar bu küçük Furkan gibi bilinçli olabilse…

Furkan’la yaptığımız bu konuşmayı, yıllardır hemen her sohbetimde anlattım. Küçükler kadar büyükler de çok etkilendi. Namazla ilgili yaptığımız gayretlerin olumlu yankıları bizi öylesine teşvik etmişti ki, bu alanda büyük bir seferberliğe girişmek için hazırlık yaptık. Nihayet 2005 Haziran’ında, “1 Milyon Kitapla Namaz Seferberliği” adıyla bir kampanya başlattık.

İlk baskının yapıldığı akşam, 12 yaşındaki oğlumla haftalık sohbetimize yürüyerek gidiyorduk. Varacağımız yer yaklaşık bir kilometreydi. Elimdeki büyük çantanın içi kitap doluydu. Oğlum:

  • Baba, ağırsa birlikte taşıyalım, dedi. Taşıyabilirdim ama ona da sorumluluk yüklemek istiyordum.
  • Evet oğlum tut ucundan, dedim. Öyle ağır ve büyük bir işe giriştik ki milyonlarca yardımcıya ihtiyacımız var.
  • Bu kitapları birisine mi satacaksın, diye sordu.
  • Hayır, derse gelenlere hediye edeceğim, dedim.

Şaşırmıştı. Çantada kırk kitap vardı.

  • Parasız mı vereceksin, diye sordu.
  • Evet parasız.
  • Ama bu kitaplar çok fazla baba.

O gün öylesine mutlu, öylesine sevinçliydim ki neredeyse dünya benim olsa insanlara hediye edecektim.

  • Oğlum dedim, ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.

Anlayamamıştı. Ne demek istediğimi sordu.

  • Bak yavrum, bir milyon kitapla namaz seferberliği başlatıyoruz inşallah. İşte yıllardır hayal ettiğimiz gün geldi. Milyonlarca insan namaza başlayacak, namaz şuuru artacak; Türkiye’nin, belki dünyanın gündemine namaz gelecek. Rabbimiz, bizi vesile kıldığı bu hizmeti kabul edip bizden razı olursa, sahip olduğumuz her şeyden daha hayırlı ve değerlidir. Bu uğurda canımızı, cananımızı, malımızı feda etsek yine ucuz düşer.

O gün bugündür radyo, televizyon, gazete, dergi, konferans, sohbet yoluyla binlerce kez namazı anlatmaya çalıştık. Genç yaşlı, kadın erkek her yaştan insanların, bilhassa çocukların ilgisi o kadar yoğundu ki, bu ancak namaz ibadetinin güzelliği, cazibesi ve kerametiyle açıklanabilir.

Anne babaların en çok hayret ettiği husus, çocukların büyük bir ilgi ve sevgiyle namaz sohbetini dinlemesiydi. Birçok konferans için “Çocukları getirmeyin” diye uyarıda bulunulurken biz ısrarla “Çocukları mutlaka getirin” diye anne babalara rica ediyorduk. Onların masumiyeti sohbete ayrı bir güzellik katıyordu.

Doğuda bir ilimizde namaz konferansımız vardı. Bittikten sonra annesiyle yanıma gelip kitap imzalatan beş yaşında, Kadir isimli bir çocuk yüksek bir sesle:

  • Hocam, ben de namaza başlayacağım, diyerek müjdeyi vermişti. Onu yine beş yaşlarında olan Melek ve Büşra takip etti.

Yine güney illerimizden birindeydik. Dokuz yaşındaki Nesibe’yle yedi yaşındaki Hasan programdan sonra yanıma geldiler. Sohbette en çok hangi bölümü beğendiklerini sordum. Nesibe, “Furkan’ın hikâyesi” derken, Hasan büyük bir adam edasıyla, “Hepsini beğendim” cevabını verdi.

İzmir’de öğrencilere yönelik bir program olmuştu. Konuşmayı baştan sona dinleyen üç yaşındaki Enes, babasıyla yanıma gelip kitap imzalattı. Enes yavaş yavaş konuşarak şöyle dedi:

  • Ben okuma bilmiyorum, babam okuyacak, ben dinleyeceğim. Yatarken de kitabı yastığımın altına koyacağım.

Namazı anlatmak, dinlemek, uygulamak öylesine güzel ve tatlı ki, kalplere ve ruhlara huzur, sükûnet ve inşirah veriyor. Geçen yıl namaz sohbetine katılan bir baba, “On yaşındaki kızım bir yerde namaz programına katılmış, bir yıldır namazlarını kılıyor. Hatta geçenlerde doğum günü vardı, çocuklar hep beraber namazlarını kıldılar” demişti.

Geçen hafta “Aile, Çocuk ve Namaz” konulu sohbetimize katılan sekiz yaşındaki Hafza, daha sohbeti dinlerken kendi namazlarını annesinin takip etmesi için haftalık çizelge yapmıştı. 1.5 saatlik namaz sohbetini hiç sıkılmadan dinleyen çocuklar, en çok resimlerden ve videolardan etkilenmişler.

Bunları niçin paylaşıyorum? Gündemde çok büyük konular varken bu uğraştığım şeylerin küçük olduğunu düşünenler çıkabilir. Namaz imandan sonra en büyük hakikat olmasına rağmen Müslümanların çoğu maalesef kılmıyor.

En iyimser ankete göre, ülkemizde namaz kılmayanlar yüzde 75’i, kılanlar yüzde 25’i oluşturuyor. Kılanların da kimi pek önemsemiyor, aceleyle kılıyor, kimi kazaya bırakıyor.

Hatta yıllar önce namazla ilgili bir web sitemizde bir anket yapmıştık. “Namaz kılıyor musunuz?” sorusuna, “Günde beş vakit vaktinde kılıyorum” diyenler yüzde 48, “Her gün kılıyorum, ama beş vakit değil” diyenler yüzde 30, “Sadece Cuma kılıyorum” cevabını verenler yüzde 11, “Bayramdan bayrama kılıyorum” diyenler yüzde 3, hiç namaz kılmayanlar ise yüzde 7 çıkmıştı.

Sitemiz sadece namazla ilgili olduğu için normal olarak buraya namaza ilgi duyanlar giriyordu. Buna rağmen yüzde 52’lik bir kitle beş vakit namazını kılmıyordu. Hepsinden acısı, yüzde 7’lik bir kesim, yani yaklaşık beş milyon Müslüman “Hiç namaz kılmıyorum” diyordu.

Belki kılamadıkları için yürekleri yanıyordu, belki kılmak için can atıyorlardı. Ama önce niçin kılmaları gerektiğine onları ikna etmek, teşvik etmek, belki kolaylaştırmak lazımdı.

İkinci bir anketimizin sonuçları da yürek paralayıcıydı. Bu kez, “En çok hangi namazı kazaya bırakıyorsunuz?” sorusunu yöneltmiştik. Gelen cevaplara göre sabah namazı yüzde 70’le en çok kazaya bırakılan namazdı. Bunu yüzde 10’la yatsı namazı izlerken, ikindi yüzde 9, öğle yüzde 8, akşam ise yüzde 3 olmuştu.

Bütün bu sonuçlar namazın önemini bilenler için yürek yakıcı ve içler acısıdır. Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ifadesiyle “dinin direği”, “müminin miracı”, “Cennetin anahtarı” olan namaz ihmal ediliyor, önemsenmiyor, baştan savma kılınıyor, baş tacı edilmesi gerekirken her yerde ikinci, üçüncü sınıf muamelesi görüyor.

Oysa ömür sermayesi pek az ve lüzumlu vazifeler pek çoktur. Herkes şu kısacık ömründe ebedî Cennet hayatını kazanmak veya kaybetmek imtihanıyla karşı karşıyadır.

Bu müthiş imtihanı kazanmanın ilk şartı iman, ikincisi namazdır. Elbette önce iman gelir. Fakat inandığı halde ihmal, tembellik veya önemsememek yüzünden namazdan uzak olanları teşvik etmek, önemli bir görevimiz değil midir?

Şimdiye kadar çocukların ve gençlerin namaza ilgisini ve sevgisini gösteren hatıralar bende şu kanaati uyandırdı: Gençlerin ve çocukların namaz kılmamasının sorumlusu biz büyükleriz. Elbette istisnaları vardır, ama ben çoğunluğu kast ediyorum.

Çocuğu kanser ve benzeri amansız hastalıklara yakalanan anne babalar, iyileştirmek için bütün çarelere başvuruyor, belki servetini harcıyor, yaşatabilmek için çırpınıyor. Oysa bütün çabalar sadece en fazla yüz yıllık fani bir hayat için.

Peki, çocuklarımızın ve gençlerimizin ebedî hayatı adına vazgeçilmez bir önemi olan namaz için anne ve babalar elinden geleni yapıyor mu? Her gün yeni bir tarz, usul, üslup ve yöntemle namazı anlatmak için çırpınıyor muyuz?

Bizim namazı anlatmak için kullandığımız yöntem resimli, videolu, interaktif bir yöntem. Örnek hatıralar, fıkralar, esprilerle süslenmiş yumuşak, tatlı ve teşvik edici bir üslupla binlerce gencin namaza başladığını gördük.

Acaba az bir gayrete çok güzel neticeler ihsan eden Rabbimiz, çok daha planlı, kapsamlı, profesyonel gayretlere muhteşem güzellikler ve muazzam başarılar vermez mi?

Yüreği evladına karşı şefkat ve merhametle dopdolu anne ve babalar, yavrularını cehenneme götüren namazsızlıkla savaşmak ve cennetin anahtarı olan namazı sevdirmek için çırpınmalıdırlar.

Çocuğa namaz şuuru vermenin ilk şartı güzel bir model olmak, namazı vaktinde, tadil-i erkânla, severek, anlayarak kılmaktır. Bunun için namaz eğitimine anne babaların da, ağabey ve ablaların da çocuklar kadar ihtiyacı vardır.

[Cemil Tokpınar] 28.9.2018 [TR724]

Elde var bir fotoğraf – 2 [Adem Yavuz Arslan]

17 Mayıs 2017’de bu köşede, Erdoğan’ın günübirlik Washington ziyaretine dair notları aktarırken ‘elde var bir fotoğraf’ başlığını atmıştım.

Erdoğan’ın çok önem verdiği, ‘dönüm noktası olacak’ dediği seyahatte istediğini alamadığını, hanesine ‘başarı’ olarak yazdırabileceği tek şeyin Başkan Trump ile çekilmiş bir kare fotoğraf olduğunu anlatmıştım.

4 GÜNÜN BİLANÇOSU; YİNE 1 FOTOĞRAF

Erdoğan Birleşmiş Milletler’in 73.Genel Kurul çalışmaları için 4 günlüğüne ABD’ye geldi. New York’ta temaslarda bulunan, BM Genel Kurulu’nda konuşan Erdoğan Çarşamba akşamı geç saatlerde Almanya’ya uçtu.

Peki New York’ta neler oldu ? Kim ne dedi, ne aldı? ‘Ne aldı’ kısmı aslında politik anlamda. Yoksa Emine Erdoğan’ın yaptığı alışveriş en azından benim gündemimde değil.

Erdoğan ABD ziyaretine ‘Can’ uçağı ile geldi.

Malum olduğu üzere bu uçak Tunus’un devrik diktatörünün uçağıydı. Türkiye tarafından satın alındı, yeniden dizayn edildi ve Erdoğan’ın emrine verildi.

Bu uçağı gündeme getirmemin nedeni şu; malum olduğu üzere Erdoğan son günlerde yine ‘yeni uçan sarayı’ ile gündemde.

Katar’dan alınan Boeing 747-8 uçağı şu anda yeniden dizayn ediliyor.

Daha önce alınan Airbus A-330 ile birlikte filo da (bu arada Erdoğan’ın emrindeki filoda toplam 16 uçak oldu) 3. geniş gövdeli uçak oldu Katar’dan alınan uçak. Fakat THY 9 Nisan’da Kamu Aydınlatma Platformu’na resmi yazıyla ‘CAN uçağının satıldığını’ bildirdi.

Malesef Türkiye’de gazete ve gazeteci bırakmadıkları için uçağın kime ve hangi fiyattan satıldığı sorulamadı.

İşte o ‘satıldı’ denilen uçak o gün bugündür Erdoğan’ın altında. ABD’ye de bu uçakla geldi.

‘Ee ne olmuş’ diyenlerdenseniz ‘yalan beyanda’ bulunmanın sizce bir sakıncası yok demektir.

‘ALEM LİDER GÖRDÜ’ MÜ?

Gelelim detaylara…

Her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın bu seyahatini de sadece Havuz medyası izleyebildi. ABD’li gazeteciler dahil, Havuz dışında kimsenin Erdoğan’a soru sorma, mikrofon uzatma imkanı yoktu.

Hal böyle olunca ‘steril bir ortam’ oldu Erdoğan için. Ne tutuklu gazeteciler ne de Türkiye’deki hukuk ihlalleri sorulabildi.

Beraberinde getirdiği Havuz yazarları ise Erdoğan’ı yere göğe sığdıramadı. Erdoğan’ın konuşmasını ‘devrim niteliğinde’ buldular. Hatta kamuoyunun ‘Kabataş Yalancısı’ olarak tanıdığı Havuz yazarlarından birisi ‘Alem lider görsün’ başlıklı bir yazı yazdı.

Her ne kadar Erdoğan konuşurken -bir çok Arap ülkesi dahil- çok sayıda lider salonu terk etse de önemli değil yandaşlar için. Hatta onların sicilinde boş sıraları fotoşopla doldurmak bile var nasılsa.

Peki gerçekten Erdoğan devrim niteliğinde bir konuşma mı yaptı? Aslına bakılırsa Erdoğan yeni bir şey söylemedi. Eğer son yıllardaki konuşmalarına bakarsanız paralel içerikler var.

Kendi içinde tutarlı olsa da yeni bir şey yoktu.

Yine BM’nin yapısal sorunlarına dikkat çekti, Suriye’de yaşanan kriz ve Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı milyonlarca mülteciden bahsetti, dünyanın adaletsiz uygulamalarından dem vurdu.  Erdoğan’ın çok vurgu yaptığı, troll ordusunun TT yaptığı ‘dünya 5’ten büyüktür’ söyleminin ABD ve Batı medyasında alıcısı çıkmadı.

Bu yılki konuşmanın geçmiş yıllardan farkı olan bölüm Cemaat ile ilgiliydi. 2016, 2017 konuşmalarında da Cemaat’e yönelik suçlamalar vardı fakat bu yıl daha uzun ve daha keskin ifadelerle ABD’ye yüklendi.

Cemaatin ‘kaçak yollardan öğretmen getirip çalıştırdığı’ gibi akla ziyan bölümleri yanında ABD eğitim sistemine dair eleştiriler de getirdi. Erdoğan’ın Cemaate yönelik eleştirileri sadece BM Genel Kurulu’yla sınırlı değildi.

ABD temaslarının tamamında gündemi Cemaat’ti. Her platformda Cemaati gündem yaptı.

İKİ LİDER İKİ DÜNYA

Bu yılki BM toplantıları aslında hayli enteresan bir tabloya da şahit oldu. Şöyle ki; Erdoğan’dan önce ABD Başkanı Trump konuştu.

Her ne kadar Trump BM kürsüsünde konuşsa da ABD Kongresi’nde yerel vekillere konuşuyormuş gibiydi. İşsizlik rakamlarından girdi icraatlarından çıktı.

BM kürsüsü böyle şeylere alışık olmadığı için biraz şaşkınlık biraz da tebessümle karşılandı Trump’ın konuşması. Hatta yer yer kahkahalar duyuldu.  Trump’ın hayli bozuldu bu duruma ama çizgisini değiştirmedi.

Trump’dan sonra Erdoğan çıktı. O da BM kürsüsünde değil de AKP grup toplantısında konuşuyormuş gibi konuştu.

Her iki liderin de gündemi kendi iç kamuoyuydu. Erdoğan hedefe götürmeyen konuşmaları (bu arada şunu da ifade etmekte fayda var, Erdoğan’ın BM ile ilgili yapısal eleştirileri doğru. Fakat bunu ülkesinde hukuku katleden, diktatörlük sınırlarında icraatlar yapan biri söyleyince anlamı olmuyor), Trump’ın yaklaşan ara seçimler öncesi ‘bakın ne kadar başarılı bir başkanım’ tadındaki sözleri hep iç kamuoyları içindi.

VE TARİHİ AN!

Malum olduğu üzere Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler uzun zamandır kötü. Sorunlar listesi de hayli uzun.

Trump ile  Erdoğan ‘resmi olarak’ görüşmediler. Rahip Brunson krizi nedeniyle Beyaz Saray ile Beştepe arasındaki ipler kopmuş halde. Pentagon ve Türk bürokrasisi arasında ‘arka kapı diplomasisi’ sürüyor fakat su yüzüne çıkmayacak kadar derinden yürütülüyor.

Erdoğan, ABD ziyareti öncesi “Trump’tan randevu istemeyeceğim” demişti. İlerleyen günlerde ABD’nin BM temsilcisi Nicky Haley’in açıklamasıyla görüldü ki randevu talep edilmiş.

ABD tarafı olumlu cevap vermeyince görüşme olmadı. Fakat ilginç bir şey oldu. Trump BM toplantısına geç kalınca konuşma sırası değişti ve Trump Erdoğan’dan hemen önce konuştu.

Böylece kürsüye çıkan koridorda iki lider ayak üstü karşılaşmış oldu. İki lider selamlaştı ve yollarına devam etti. Toplamda kaç saniye sürdü bu karşılaşma bilmiyoruz ama Havuz medyasına göre Trump ile Erdoğan BM’de görüşmüş oldu.

Havuz ve trollerdeki coşku görülmeye değerdi. Hatta o birkaç saniyelik karşılaşmaya ait fotoğraflar Havuz medyasında galeri bile yapıldı.

Daha önce boş sıraları fotoşopla dolduran Havuz medyasının, bu görüşmede ‘liderlerin ikili ve bölgesel sorunları masaya yatırmaları’ sürpriz değil.

Neyse ki, iki lider koridorda karşılaştı, flu olsa da bir kaç kare fotoğraf verildi. Yani 4 günlük seyahatin sonuda elde var bir fotoğraf. Bu arada Trump’ın dünya liderlerine verdiği yemeğe  Erdoğan ‘nedense’ katılmadı. Geçen yıl aynı masada yan yana yemek yiyip fotoğraf vermişlerdi. Şunu söylemek mümkün, eğer ‘koridor karşılaşması’ olmasa Türk ve Amerikan heyetleri arasında ‘sıfır temas’ yaşanacaktı.

TÜRKÜN TÜRKE PROPAGANDASI

BM toplantıları dünya liderleri için bir nevi sahnedir.

Burada kürsüye çıkmak, diğer ülke liderleri ile görüşmeler yapmak, ABD medyasına demeçler vermek ve ABD’nin seçkin düşünce kuruluşları-üniversitelerinde konferanslar vermek adettendir.

Nitekim bir çok lider bunu yapıyor. Erdoğan’da yakın zamana kadar böyle yapıyordu. Fakat bu yılki seyahat ‘Türkün Türke propagandası’ şeklinde geçti.

Erdoğan herhangi bir düşünce kuruluşunda yada üniversitede konuşmadı. Onun yerine iktidarın güdümündeki SETA ve TAİK gibi kurumlarda konuştu.

Yani Erdoğan yine ev sahibiydi. Gördüğümüz kadarıyla da ABD’lilerin ilgisi üst seviyede değildi.

Aslına bakılırsa daha önce yaşanan Brookings rezaleti nedeniyle hiç bir düşünce kuruluşunun Erdoğan’ı konuşturmak istememesi normal. Geçen yıl Washington’da yaşanan koruma terörü de düşünüldüğünde Erdoğan’ın ‘kendi mahallesinde’ konuşması tercihten çok ‘zorunluluk’ denebilir. Kulislerde ‘sizle ortak program yapalım’ teklifi yapılan, bol sıfırlı ‘bağışlar’ önerilen yerlerin Erdoğan’a ‘hayır ‘ cevabını verdiği konuşuluyor.

Erdoğan’ın seyahatinin bir diğer ilginçliği ise Berat Albayrak’ın ABD’li muhataplarına çizdiği tabloydu. Albayrak’a göre Türkiye’de spesifik bir sorun yok ve ABD’li yatırımcılar gönül rahatlığı ile gelebilir.

Havuz medyası yazarlarına göre Albayrak, yatırımcıları o kadar çok etkilemiş ki, ABD’nin dev firmaları Türkiye’ye gelmek için sıraya girmiş.

Ama unuttukları bir şey var; ABD’li sermaye sahipleri Havuz okuru değil, iphone kırmıyor dolar turşusu kurmuyorlar.

HEPİNİZ YANLIŞ BİLİYORSUNUZ, BRUNSON OLAYI ÖYLE DEĞİLMİŞ!

Bana göre Erdoğan’ın New York temaslarının flaşı Rahip Brunson ile ilgili sözleriydi. Daha önce ‘ver papazı al papazı’ çağrısı yapan ‘yapalım yargıda şeyini’ diyen Erdoğan Reuters’e Brunson olayının tamamen yargının işi olduğunu söyledi.

Erdoğan kararı yargının vereceğini, 12 Ekim’de yapılacak duruşmadan çıkacak kararı bilmediğini söyledi. Erdoğan’ın Türkiye’de yargı bağımsızdır, kararları mahkemeler verir sözlerinin ne Türkiye’de ne de ABD’de inandırıcılığı yok.

Peki bu çıkış neden yapıldı ? Erdoğan kıvrak bir manevra ile AKP’lileri neden ters köşe yaptı ?

Sorunun cevabı ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıklamasında. Pompeo rahip Brunson’un ay sonu serbest kalacağını açıkladı.

Bu açıklamayı da Mevlüt Çavuşoğlu ile yaptığı görüşmeden sonra yaptı. Bu durumda ‘ee hani yargı bağımsızdı, hani Brunson ajandı, darbeye katılmıştı’ gibi sorular sormanın bir anlamı da yok.

Lafı  dolandırmaya gerek yok. ABD’ye Brunson’u serbest bırakma sözü verildi, bu demeçlerle yolu yapılıyor. Düne kadar ‘ABD bize ekonomik savaş açtı’ diye 7/24  demeçler veren Erdoğan, dün New York’ta “Rahip Brunson davasının ekonomi ile ilişkisi yok” dedi.

LOBİCİ DEĞİL SİHİRBAZ LAZIM

Özetle; Erdoğan 4 günlük bir New York ziyareti yaptı. Yandaş kurumlarda konuştu, halktan ve basından kaçtı. Keyfini kaçıracak hiç bir soruyla muhatap olmamayı başardı. BM’de klasik konuşmalarından birini yaptı ki hedefinin salondaki liderlerden çok Türkiye kamuoyu olduğu belliydi. Trump ile çok istemesine rağmen görüşemedi, koridorda karşılaşma ve ayak üstü selamlaşma ile yetindi. Orada çekilen bir kaç kare fotoğraf bu seyahatin ‘elde kalanı’ sayılabilir.

Rahip Brunson’a yönelik açıklamaları ile de ABD’nin Türkiye’ye ekonomik savaş açmadığını, olayın ekonomi ile ilgisi olmadığını da öğrenmiş olduk. Demeçlerinde ABD ile iyi ilişkiler kurmak istediğini anlatı. Erdoğan ABD seyahetlerinin geleneği olan Yahudi kuruluş temsilcileri ile bir araya geldi. Ayrıca Cemaat’e yönelik nefretinin aklının önüne geçtiğini bir kez daha gördük.  Düşünsenize BM kürsüsünden ABD eğitim sistemine saldırıyorsunuz. Üstelik Cemaatin ‘kaçak yollarla öğretmen getirip çalıştırdığını’ iddia ediyorsunuz. Bırakın ABD’li yetkilileri ABD’yi az buçuk bilen herkes bu sözlere güler.

Başlı başına bir yazı konusu ama yeri gelmişken değinip geçmekte fayda var: Eğer satacak bir hikayeniz yoksa, yani ülkenizde pazarlayabileceğiniz güzel şeyler olmuyosa milyonlarca dolara lobi şirketleri de tutsanız, perde gerisinde ‘başka kanalları’ da devreye soksanız işe yaramıyor.

Medya organlarının kapatılıp gazetecilerin tutuklandığı, on binlerce masum insanın cezaevlerine doldurulduğu, işkence-adam kaçırma, devlet eliyle gasp gibi ağır suçların ayyuka çıktığı bir ülkeyi sihirbazlar bile güzel gösteremezler.

Son olarak; Erdoğan’ın ABD ziyaretlerinin vazgeçilmezlerinden birisi koruma terörüdür. Neredeyse vukuatsız geçen ABD seyahati yoktu. Korumalar ve danışmanları ya gazetecilere ya da göstericilere saldırır, ortalık rezaletten geçilmezdi. Bu kez farklı bir şey oldu. Erdoğan’ın danışmanları ve korumaları kimseye saldırmadı. Kimsenin kafasını gözünü kırmadı.

[Adem Yavuz Arslan] 28.9.2018 [TR724]

Trump, bildiğiniz gibi. Ya sizin ki? [Davut Yurt]

Birleşmiş milletler genel kurulu toplantısı, global problem ve bunlara sunulan makul projelerin liderler tarafından masaya yatırılıp, medeni bir ortamda  tartışılmasına imkan veriyor. Katılan bütün ülkeler için, sürpriz ve şaşırtıcı sonuçlar beklenmiyor. Buna rağmen ülkelerin itina gösterdiği bu rutin, kurula katılan liderler için önemli bir prestij göstergesi.

Kimi zaman heyecanlı kimi zaman renkli boy göstermelere sahne olan bu toplantıların gündemi üç-aşağı beş-yukarı herkesin malumu (Bizimki hariç. Hazret, hala BM’nin işleyişini anlamamakta ısrar ediyor.); Suriye, Yemen, Myanmar gibi yerlerde an itibariyle yaşanan insanlık dramlarının yanı sıra, Kore yarım adasında devam eden, kardeş kanı davası, rasyonel olamayan İsrail-Filistin muamması, Afrikada’nın başındaki bitmez tükenmez, açlık, sefalet, hastalık, siyahın bütün tonlarıyla geri kalmışlik…AB’nin liste başı konularını oluşturuyor.

AB’ye katılan devlet başkanları, Heyet’in ciddiyet ve vakarına halel getirmeden usulünce eğlenmeyi de ihmal etmiyor. Saatlerce o koltuklarda ciddiyeti muhafaza etmek de zor. Ülkelerinde iktidarın zirvesinde, kudretin sunduğu bütün şehvetlerden kıyasıya yararlanan liderlerden bahsediyoruz. BM’de de olsa biraz eğlenmek onların da hakkı. 2016 ABD seçimlerinden sonra, Amerika, her yıl misafir ettiği dünya liderlerini biraz olsun güldürmeyi de üzerin almış durumda. Kurulun ağır gündemi, seçildiği günden beri her yeni gün, hatta her yeni saat, local ve global çıkışlarıyla kendisinden bahsettiren Trump ile hafifliyor.

“Tilki’nin bildiği kırk hikayeden otuz dokuzu, tavuk ve kümesten ibarettir!”

İlk defa bir ABD başkanı, kuruluşunda başı çektiği, idare ve yönetiminde aktif bir şekilde bulunduğu, ve faaliyetlerine hem ev sahipliği hem hamilik yaptığı organizasyonun varlık sebebini inkar eder bir acemilikle dünyanın karşısına çıkıyor. Trump, katıldığı diğer global toplantılarda yaptığı gibi, yine kimseyi şaşırtmadı. Meşhur söz malum; “Tilki’nin bildiği kırk hikayeden otuz dokuzu, tavuk ve kümesten ibarettir!” sözü Trump’a şıp diye oturuyor. 2016 seçimlerinde kullandığı “Make America Great Again!”, “Amerika’yı tekrar ulaşılmaz, yapalım.” sloganı bütün IQ’sunu tüketmiş. BM kurulunda bunu, dünya liderlerine; “Bu güne kadar harcadığımız paralar yeter, bu işler için artık herkes elini taşın altına koymalı” veya “Önce Amerika!” şeklinde terkar ediyor. BM’ye katılan ülke liderlerinin patlattıkları kahkaha tufanı bu yüzden.

Konu ile alakalı, renkli manşet, resim ve videoların etrafa saçılacağı muhakkak, ama özelde bizim için dikkat çeken başka bir ayrıntı daha var. Çok kritik reel-politik problemlerin tam da göbeğinde olması ve kaptan pilotunun tahmin edilemez türbülans potansiyeli ile Türkiye-ABD ilişkileri tarihinin en kaotik dönemlerinden birini yaşıyor. Bu toplantı, birbiri ile“alıngan dünür!” rollerini oynayan iki lideri aynı binada, belki dakika farkıyla aynı salonda bir araya getirmiş oldu. Bu “eğlenceli” ikilinin perde arkası halleri bize olup bitenler konusunda açık ipuçları vermekte. Ortadoğu’nun yeni-yetme diktatör figürü, içerideki mutlak güç ve hakimiyeti tesis etmiş olmanın sefasını sürüp giderken, saltanatını bir anda yerle bir edebilecek, herbiri birbirinden korkunç senaryolarla karşı karşıya. Yıllardır büyük bir iştahla sürdürülen borca ve ödünce dayalı, göz boyayıp oy devşirme odaklı ama asıl maksadı kendi oligarklararını oluşturup saltanat-ı ebed müddete eğim vermek olan, israf ve beton politikaları zemine çakılmış durumda.

Türkiye’de 15 yıldan bu yana sürdürülen, dengesiz siyasi ve ekonomik stratejiler ülkenin üzerine kesif bir felaket bulutu olarak çöktü. Fakat bugüne kadar, düştüğü derin, kötü pozisyonlardan Türkiye’nin stratejik önemi avantajı ile kurtulan siyaset cambazı, geçilen süreçte hızlı ve kolay iç tedbirleri almak bir yana, global sisteme ve onun aktörlerine karşı “ekonomik cihad!” kartına sığındı. Dahası, bunu fiili cihat ile de taçlandırıyor ve stratejik manevralar gerektiren bölge siyasetinde sürekli oyun dışına itiliyor. Ortadoğu’da yeni güç dengesini eline geçirenlerin yanında görünerek, oyuna girme hırsına yenik müflis siyasiler, Türkiye’nin AB den Nato’ya, uzun yılların gayreti ile elde edilmiş global kazanımları kumara yatırabiliyor. Ta başından beri, ucuzluk ve inandırıcılığı her yerinden dökülen “Alternatif arayışlar!” jargonuna artık kimse bahis yatırmıyor.

Sahne çok renkli sürprizlere açık durumda

Hiç olmadığı kadar geniş bir alanda, kontrolünü kaybetmş bir ütopyanın peşinde, yel değirmenlerine savaş açmış bir divane, düne kadar “kadim düşman”, bu gün, geçici ve oldukça nazlı kuzeydoğu komşumuzu da tedirgin ediyor. Putin’in asık suratı, sol tarafında oturup bağırıp duran, güvenilmez dosttan kaynaklanıyor olabilir. Siz, içerdeki ulusalcıların “Rusya yeniden parlıyor. Çin muhteşem. Asya devleşti” ezberlerine inanmayın. Onların maksadı farklı.Yeryüzündeki süper güç monopolünün aşınması için, Allah-u alem,dünyanın, güneş etrafında ekstra mesai yapması gerekecek.

Her an patlamayı bekleyen saatli bomba nezaketindeki Türkiye-ABD münasebetleri, neden sıradan bir din adamı olan Rahib Brunson’da düğümlenir? İşte bu sorunun cevabı biraz da, zamanımızın bu iki talihsiz fakat renkli figüranında saklı. ABD Devleti, Trump’a rağmen ülkenin çıkarlarını önceleyen stratejiler üzerinden yol alıyor. Bu kadro, üç yüz milyon Amerikalı’yı ilgilendiren ciddi işleri, Başkan’ın muhtemel hezeyanlarından ayırmayı ve rotasını her türlü fırtına içerisinde bile en az kayıpla, istikametinde tutmaya kararlı tavırlar sergiliyor.

Türk Siyaseti malesef kendi sağlıklı devlet işleyişini belirlemiş değil. Bütün ufku, Saray Kubbesi’ne takılmış üçüncü sınıf aktörlerin, dünya karmasına girme şansları hiç yok. Evet Türkiye’deyken bu tarafa sallanan naralara, cihad çığlıklarına, “Sizin dolarınız varsa bizimde…. “, “stratejik ortaklığımızı gözden geçiririz…”, “Görüşmeyi düşünmüyorum, teklif gelirse bakarız…” gibi üst perdeden tafralara kanmayın. Payitaht İstanbul’dan Cihan Padişahı olarak çıkıp, New York’a, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler kapısından girenlerin Birleşmiş Milletler görüşmelerinde kıymet-i harbiyesi o kadar. BM görüşmelerindeki konuşmalarınızın değeri de ait olduğunuz, coğrafya ve dahil içine konduğunuz ülke kategorisinde değerlendiriliyor. Oradaki resmi konuşmaları, seçim mitingi zannedenler, alay konusu oluyor, bilesiniz.

Ortadoğu’da “Oyun kuruculuk!” blöfü çöktü. Suriye’de İran ve Rusya’dan izin almadan yaprak kıpırdatamıyoruz. Ne, zor beğenen Rusya’nın, ne de ABD rekabetini kızıştırmak için yakınlaştığımız Çin’in, içine düşürüldüğüz acınası hali değiştirme niyeti var. Bu iki devlet, ABD ile sürtüşmelerini belli bir kalite üzerinden sürdürüyorlar.

Bizim merak ettiğimiz de zaten bu! Türk hava sahalarında, esip, gürleyip, eski devlet-i aliye naraları atıyorsunuz da, başka hava sahalarına girdiğinizde, birilerinin sırt çantasında ya da yolcu valizinde seyahate nasıl razı oluyorsunuz? BM’ye gitmeyerek efelenip, dayılanmayı ya da Kasımpaşa raconu kesmeyi düşünmez misiniz?

Bu yıl BM görüşmelerine katılan liderler her şeyden, hatta oturdukları koltuklardan bile şikayet edebilirler ama,  “Eğlenmedik!” diyemezler. Trump oradaydı, bizim ki de.

[Davut Yurt] 28.9.2018 [TR724]