Arkadaşımız Recep Bey anlattı:
Babam vefat ettikten sonra 1988’de hacca gitmiştim… Medine-i Münevvere’de Ali Ulvî Kurucu ve Şeyh Sami Efendi Hazretlerinin damadı Ömer Kirazoğlu Beyin bulunduğu bir meclisteydik. Ali Ulvi Bey dedi ki: “Ben Hocaefendi’yi Makam-ı İbrahim’de kendisini yere atmış ve yuvarlanıyorken gördüm. Belki Kabe’ye geldiğinde ER idi ama ondan sonra mânen KURMAY olduğu kanaatini taşıyorum.” O bu sözleri söylerken ben de gördüğüm rüyayı hatırladım ama o büyüklerin yanında ağzımı açmak istemedim. Ama Ali Ulvî Bey, birden bana döndü: “Gördüğün rüyayı niye anlatmıyorsun?” dedi. Ben şaşırmıştım… Biraz yutkundum, kekeledim ama anlatmak mecburiyetinde kaldım. Dedim ki: Rüyamda Kabe’deyim. Altınoluk tarafındayım. Beytullah’ı çevreleyen cemaat saflarının ikincisinde veya üçüncüsünde bulunuyorum… Kamet getirildi… Kahverengi cübbeli, bembeyaz sarıklı, taylasanı sarkıtılmış vaziyette imam, namaz kıldırmak üzere yerine geçti. Bir de dikkat ettim, İmam Hocaefendi!..
Birden başım Osmanlı revaklarına çevrildi… Orada da siyah sarığıyla Üstad Bediüzzaman Hazretlerini gördüm. ‘Allah Allah!.. Üstad vefat etmemiş miydi!?’ dedim, kendi kendime… Sonra dönüp dönüp baktım… Gerçekten Üstad idi ve siyah sarığıyla heybetli haliyle bir duruş sergiliyordu… Dönüp imama uydum.”
Ben bunları anlatınca Ömer Kirazoğlu Bey, “Bediüzzaman siyah sarıklı mı idi?” diye sordu. “Evet siyah sarıklıydı.” dedim. O dedi ki; “Peygamber Efendimiz (S.A.S.) de Mekke fethinde başına siyah sarık sarmıştı… Bu işarettir ki, bu hizmet hep devam edecektir.”
Bunları bize Recep arkadaşımız aktarırken bir arkadaşımız dedi ki: “Ben büyüğümüzden duydum… ‘Türkiye’de hepimizi teker teker kıtır kıtır kesmeye kalkışsalar bile Allah’ın izniyle, bu Hizmeti bitiremeyecekler!..’ demişti.”
Bediüzzaman 1940’larda mağdur ve mazlum olarak Kastamonu’da bulunurken şunları yazmıştı: “Ümmetimden bir tâife zâhirâne, gâlibâne hak üzerine kıyamet kopuncaya kadar her zaman bulunacaktır.’ Ramazan-ı Şerifte onuncu günün ikinci saatinde, birden bu hadis-i şerif hatırıma geldi. Belki Risale-i Nur şârtlerinin taifesine kadar devam edecektir diye düşünmeme binâen ihtar edildi. ‘Ümmetimden bir tâife devamlı bulunacaktır’ fıkrasının makam-ı cifrisi bin beşyüz kırk iki ederek nihayet devamına ÎMÂ eder. ‘Hak üzerine zâhirane ve gâlibâne…’ (Gayb-ı sadece Allah bilir.) fıkrası da; makam-ı cifrîsi bin beşyüz altı edip, bu tarihe kadar zâhir ve âşikârâne, belki gâlibâne; sonra tâ 1542’ye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine (aydınlatma vazifesine) devam edeceğine REMZE yakın îmâ eder. (İlim Allah katındadır. Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez) ‘Hatta Allah kıyameti koparıncaya kadar’ fıkrası dahi; makam-ı cifrisi bin beşyüz kırkbeş olup kâfirin başında kıyametin kopmasına ÎMÂ eder. (Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.)
“Dikkat ve hayret yeridir ki, üç fıkra ittifakla 1500 tarihini gösteriyorlar. (1506-1542-1545)… Bununla beraber, tam tamına mânidar, mâkul ve hikmetli bir surette 1506’dan, ta 1542’ye, tâ 1545’e kadar üç inkılab-ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetâbuk ve tevafuklarıdır. Bu îmâlar gerçi yalnız bi tevâfuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana KANAAT verdi. Hem kıyametin vaktini kati tarzda kimse bilmez; fakat böyle ÎMÂLAR ile bir nevi kanaat, bir gâlib İHTİMAL gelebilir. Fatiha’da Sırat-ı Müstakîm ashabının büyük tâifesini tarif eden ‘Ellezîne enamte aleyhim’ fıkrası, 1506- veya 1507 ederek tam tamına ‘Zâhirane al’el-Hakkı’ fıkrasının makamına TEVÂFUKU ve mânasına TETÂBUKU ve şedde sayılsa ‘Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî’ fıkrasına üç mânidar farkla tam muvafakatı ve mânen mutabakatı, bu hadisin ÎMÂSINI teyid edip REMZ derecesine çıkarıyor; ve müteaddid Kur’an âyetlerinde ‘Sıratun müstekîm’in gelmesi, bir REMZ mânâsı ile Risale-i Nur’a mânâca ve cifirce ÎMÂ etmesi REMZE yakın bir ÎMÂ ile, Risale-i Nur talebelerinin tâifesi, âhir zamanda o en büyük tâife-i kübrânın âhirlerinde makbul bir hizb olacağını işaret eder, diye bir anda birden ihtar edildi.”
“İlim Allah katındadır. Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.”
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu tesbitlerini yukarıda anlatılan rüya ve o merhum mübarek zatların yorumları açısından değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Elhamdülillah Hizmet’in önü açık ve güzel hizmet günleri yeniden önümüzdedir diye müjdeler vermek istiyorum. İnşaallah Cenab-ı Hak bizleri yanıltmaz…
Not: Tarihler, hicrî takvime göredir.
[Abdullah Aymaz] 2411.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Başında siyah sarık vardı [Abdullah Aymaz]
Çorlu’daki tren faciasında hani ihmal yoktu! [İlker Doğan]
Çorlu’da yaşanan ve aralarında çocukların da bulunduğu 25 kişinin hayatını kaybettiği tren kazasıyla ilgili yeni görüntüler ortaya çıktı. Görüntüler facianın göz göre göre geldiğini, ağır bir ihmal olduğunu belgeliyor. Buna göre menfezin altı trenin geçişinden önce 1 metre kadar boşalmış. Menfezin etrafında su birikintisi yok ve raylar da iki yana doğru genişleme var. 5 Kasım’daki Plan ve Bütçe Komisyonu’nda CHP Tekirdağ Milletvekili Canan Yüceer’in konuya ilişkin sorusuna Ulaştırma Bakanı Mehmet Cahit Turhan, “İhmal yok, kusur yok. Kazanın sebebi yağmur.” diyerek cevap vermişti. Bakan’ın bu görüntüler üzerine ne söyleyeceği merak konusu!
Çorlu’da 8 Temmuz’da yaşanan tren faciasının üzerinden neredeyse 4,5 ay geçti. Ancak bugüne kadar ne bir iddianame hazırlandı ne de tutuklama oldu. Tartışmalı bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan ve TCDD YÖnetim Kurulu’nu aklayarak, faturayı 4 memura kesen bilirkişi raporu da kamuoyunun büyük tepkisini çekmişti. Hürriyet Gazetesi dün faciayla ilgili çok önemli görüntüler yayınladı. 25 kişinin öldüğü, 340 kişinin yaralandığı tren faciasının tren içi ve dışı kameralarına ait görüntüler bilirkişi raporunu da yalanlıyor.
Buna göre, kaza meydana geldiği sırada iddia edildiği gibi ray ve çevresinde herhangi bir su birikintisi görünmüyor. İkinci olarak, rayların altındaki menfezin lokomotifin geçişi sırasında boşaldığı ileri sürülüyordu. Bunun da doğru olmadığı görüntülerle ortaya çıktı. Zira trenin ön kamerasına ait görüntüde rayların altının 1 metreden fazla boşaldığını gözler önüne seriyor. Menfeze geldiği anda raylar yay gibi fırlayarak lokomotifi zıplatıyor. Bu sırada makinist Halil Altınkaya oturduğu koltuktan sıçrayıp kafasının tavana çarpıyor. İkinci makinist Suat Şahin ise bir anda kendini yerde buluyor. Bu arada arkadaki vagonlar da sırayla raydan çıkıyor. Tren bir kaç yüz metre sonra duruyor. Ve makinistler yolculara yardıma gidiyor. Sağ kurtulan yolcuların da yaralı olanlara yardım etmeye çalıştığı görülüyor.
Bilirkişi raporunda, “Makinistin hatta bir anormallik olduğunu hissetmesi ile birlikte kamera görüntülerinden seri fren yaptığı hareketlerinden anlaşılmaktadır.” deniliyor. Ancak görüntülere göre kaza anına kadar makinist hiç bir şekilde yavaşlamıyor. Lokomotif zıpladıktan sonra makinist fren yaparak treni durduruyor.
10 GÜN ÖNCEKİ UYARI DİKKATE ALINMAMIŞ
Bilirkişi raporunda, TCDD 1 Bölge Müdürlüğü’nün kazadan 10 gün önceki uyarısına da dikkat çekiliyordu. Zira o uyarı dikkate alınsaydı söz konusu menfezin altındaki boşalma günler öncesinde tespit edibelilir ve kazanın önüne geçilebilirdi. Zira görüntülerde menfezin kazadan önce boşaldığı görülüyor. Eğer önceden kondol edilse görülmemesi mümkün olmayan bir boşluk var rayların altında. Görüntüler, bakım ve kontrol yükümlülüklerinin yerine getirilmediğinin, faciada ağır bir ihmal olduğunun ispatı.
ŞİMDE NE DİYECEK, NE YAPACAKSINIZ?
Söz konusu kazada kızı Sena ve iki yeğenini kaybeden Gürkan Köse, görüntülerin ortaya çıkması üzerine tepkisini twitter hesabından gösterdi. Köse, “Sayın Mehmet Cahit Turan, Sayın İsa Apaydın. Sizlerin sorumsuzluğu yüzünden evladımı ve 24 canımızı kaybettik. Bu görüntülerden sonra ne diyecek, ne yapacaksınız.” ifadelerini kullandı.
BU AYIP YETKİLİLERİNDİR
Aynı kazada 9 yaşındaki oğlu Arda’yı kaybeden Mısra Sel ise, “Yağan yağmura dayanamayacak rayları döşemek, denetimini yapmamak bu facianın en büyük sebebidir! Kaza öncesi de sonrası da sorumluluk almayıp hiç bir açıklama yapmayan yetkililer de bu ülkenin en büyük ayıplarından birileridir!” paylaşımında bulundu.
HANİ SUÇLU OLAN YAĞMURDU?
Aynı kazada kızı Bihter’i kaybeden Zeliha Bilgin ise TCDD Genel Müdürür İsa Apaydın’ı menşınlayarak paylaştığı tivitte duygularını, “Hani yağmurdu suçlu! Nerede adalet, nerede insanlık! Facia buuu facia! Sebep olanlar elini kolunu sallaya sallaya gezsin. İyi izle @isaapaydintcdd” sözleriyle dile getirdi.
[İlker Doğan] 24.11.2018 [TR724]
Çorlu’da 8 Temmuz’da yaşanan tren faciasının üzerinden neredeyse 4,5 ay geçti. Ancak bugüne kadar ne bir iddianame hazırlandı ne de tutuklama oldu. Tartışmalı bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan ve TCDD YÖnetim Kurulu’nu aklayarak, faturayı 4 memura kesen bilirkişi raporu da kamuoyunun büyük tepkisini çekmişti. Hürriyet Gazetesi dün faciayla ilgili çok önemli görüntüler yayınladı. 25 kişinin öldüğü, 340 kişinin yaralandığı tren faciasının tren içi ve dışı kameralarına ait görüntüler bilirkişi raporunu da yalanlıyor.
Buna göre, kaza meydana geldiği sırada iddia edildiği gibi ray ve çevresinde herhangi bir su birikintisi görünmüyor. İkinci olarak, rayların altındaki menfezin lokomotifin geçişi sırasında boşaldığı ileri sürülüyordu. Bunun da doğru olmadığı görüntülerle ortaya çıktı. Zira trenin ön kamerasına ait görüntüde rayların altının 1 metreden fazla boşaldığını gözler önüne seriyor. Menfeze geldiği anda raylar yay gibi fırlayarak lokomotifi zıplatıyor. Bu sırada makinist Halil Altınkaya oturduğu koltuktan sıçrayıp kafasının tavana çarpıyor. İkinci makinist Suat Şahin ise bir anda kendini yerde buluyor. Bu arada arkadaki vagonlar da sırayla raydan çıkıyor. Tren bir kaç yüz metre sonra duruyor. Ve makinistler yolculara yardıma gidiyor. Sağ kurtulan yolcuların da yaralı olanlara yardım etmeye çalıştığı görülüyor.
Bilirkişi raporunda, “Makinistin hatta bir anormallik olduğunu hissetmesi ile birlikte kamera görüntülerinden seri fren yaptığı hareketlerinden anlaşılmaktadır.” deniliyor. Ancak görüntülere göre kaza anına kadar makinist hiç bir şekilde yavaşlamıyor. Lokomotif zıpladıktan sonra makinist fren yaparak treni durduruyor.
10 GÜN ÖNCEKİ UYARI DİKKATE ALINMAMIŞ
Bilirkişi raporunda, TCDD 1 Bölge Müdürlüğü’nün kazadan 10 gün önceki uyarısına da dikkat çekiliyordu. Zira o uyarı dikkate alınsaydı söz konusu menfezin altındaki boşalma günler öncesinde tespit edibelilir ve kazanın önüne geçilebilirdi. Zira görüntülerde menfezin kazadan önce boşaldığı görülüyor. Eğer önceden kondol edilse görülmemesi mümkün olmayan bir boşluk var rayların altında. Görüntüler, bakım ve kontrol yükümlülüklerinin yerine getirilmediğinin, faciada ağır bir ihmal olduğunun ispatı.
ŞİMDE NE DİYECEK, NE YAPACAKSINIZ?
Söz konusu kazada kızı Sena ve iki yeğenini kaybeden Gürkan Köse, görüntülerin ortaya çıkması üzerine tepkisini twitter hesabından gösterdi. Köse, “Sayın Mehmet Cahit Turan, Sayın İsa Apaydın. Sizlerin sorumsuzluğu yüzünden evladımı ve 24 canımızı kaybettik. Bu görüntülerden sonra ne diyecek, ne yapacaksınız.” ifadelerini kullandı.
BU AYIP YETKİLİLERİNDİR
Aynı kazada 9 yaşındaki oğlu Arda’yı kaybeden Mısra Sel ise, “Yağan yağmura dayanamayacak rayları döşemek, denetimini yapmamak bu facianın en büyük sebebidir! Kaza öncesi de sonrası da sorumluluk almayıp hiç bir açıklama yapmayan yetkililer de bu ülkenin en büyük ayıplarından birileridir!” paylaşımında bulundu.
HANİ SUÇLU OLAN YAĞMURDU?
Aynı kazada kızı Bihter’i kaybeden Zeliha Bilgin ise TCDD Genel Müdürür İsa Apaydın’ı menşınlayarak paylaştığı tivitte duygularını, “Hani yağmurdu suçlu! Nerede adalet, nerede insanlık! Facia buuu facia! Sebep olanlar elini kolunu sallaya sallaya gezsin. İyi izle @isaapaydintcdd” sözleriyle dile getirdi.
[İlker Doğan] 24.11.2018 [TR724]
Sistematik işkence merkezi: Kepsut Cezaevi [İlker Doğan]
Balıkesir’in Kepsut ilçesinde bulunan L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda Cemaat soruşturması kapsamında tutuklu bulunanlara sistematik işkence ve zulüm artarak devam ediyor. 18 kişilik koğuşlarda 40 kişi kalıyor. 20 kişiye 1 tuvalet, 1 banyo düşüyor. Sıcak su ise haftada sadece iki gün ve üçer saat veriliyor. Yeni gelen Cezaevi Müdürü Mustafa Yaşar, tutuklu ve hükümlülerin kantinden aldığı içme suyuna bile 10 litre sınırı getirdi. Sosyal paylaşım sitesi Youtube’da alem yaparken çekilmiş çok sayıda videosu bulunan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun adamı olduğu ileri sürülen Yaşar’ın adı daha önce görev yaptığı Çorum L Tipi’nde de işkence ve zulümle anılmıştı.
Kepsut L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu geçtiğimiz yıl Aralık ayında ‘idare eliyle infaz’ iddialarıyla gündeme gelmişti. İddiaya göre cezaevinde diğer hükümlüler tarafından işkence edilerek öldürülen Ulaş Yurdakul cinayetinde idare de sorumluydu. Ancak tanık ifadelerine rağmen soruşturmada ‘takipsizlik’ kararı verildi. Aynı cezaevinin adı bugün de sistematik işkence ve zulümle anılıyor. 18 kişilik koğuşlarda 40 kişi kalıyor. 10-12 metrakarelik odalarda 6 kişi barınmak zorunda. Koğuşlarda 12 kişi yerde yatıyor. Toplam tuvalet ve banyo sayısı 2. İnsani ihtiyaçların karşılanması bile neredeyse imkansız. Sıcak su haftada sadece iki gün veriliyor. Pazartesi 09.30’la 12.30 arası ve perşembe günleri 13.00’la 16.00 arası. Bir kişi 10 dakikada temizliğini yapıp çıkmak zorunda. Söz konusu ihlal geçtiğimiz yıl adı geçen cezaeviyle ilgili hazırlanan TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun raporunda da yer alıyordu.
ZULMÜN SORUMLUSU: MUSTAFA YAŞAR
Cezaevine yeni atanan müdür Mustafa Yaşar, özellikle sözde ‘f.tö’ soruşturması tutuklu ve hükümlülerine tamamen keyfi uygulamalarla zulmediyor. Koğuşları hallaç pamuğu gibi dağıtıyor. Her hafta bir koğuştan 8-10 kişiyi alıp başka bir koğuşa naklediyor. İtiraz şansınız da yok. Cezaevi Müdürü en sonunda içme suyuna bile sınırlama getirdi. Buna göre kantinden alınan içme suyu kişi başına haftalık 20 litreden 10 litreye düşürüldü. Tutuklu ya da hükümlü 10 litre suyla çay ve içme suyu ihtiyacını karşılamak zorunda. Ancak uzmanlara göre bir insan günde en az 2 litre su tüketmeli. Su gibi temel insani bir ihtiyaç bile keyfi kararlarla kısıtlanıyor.
TUTUKLULAR AÇLIĞA MAHKUM EDİLİYOR
Tek sorun suyun kısıtlanması da değil. Yemekler ya çok yağlı, ya yanmış ya da pişmemiş olarak getiriliyor. Eskiden 2-3 çeşit kahvaltı verilirdi. Bu da tek çeşite düşürüldü. Ya bir adet pişmiş yumurta veriliyor kahvaltı için ya da tutuklu başına 5-6 adet zeytin. Kantine verilen zeytin, beyaz peynir ve tereyağı gibi kahvaltılık siparişler haftalarca getirilmiyor. Aynı sorun manav siparişlerinde de yaşanıyor. Domates, salatalık, biber gibi sebzelere ulaşmak neredeyse imkansız. Tutuklular kelimenin tam anlamıyla açlığa mahkum ediliyor.
REVİRE ÇIKABİLMEK MUCİZE
Cezaevinde sağlık hizmetleri de yerlerde sürünüyor. Hastalanmak yasak! Zira hasta olduğunuzda revire çıkmanız haftalar hatta bazı dönemlerde aylar alıyor. Revire çıkmak için defalarca dilekçe yazmak zorundasınız. Ve haftada sadece bir kez dilekçe yazma hakkınız var! Hasbelkader revire çıktığınızda ise sizi asık suratlı bir doktor karşılıyor. Hastalığınızı küçümsüyor, fırça atıp gönderiyor.
ADI SİSTEMATİK İŞKENCEYLE ANILIYOR
Kepsut Cezaevi’ne yeni atanan müdür Mustafa Yaşar’ın adı daha önce de rüşvet ve Çorum L Tipi’nde görev yaptığı sırada işkence iddialarıyla gündeme gelmişti. Rüşvet iddiasına ilişkin sosyal paylaşım sitesinde çok sayıda ‘alem’ görüntüsü var. Mustafa Yaşar’ın Çorum L Tipi’nde görev yaptığı dönemde hastalanan tutukluların ve hükümlülerin hastaneye sevk işlemlerini yasakladığı medyaya yansımıştı. İddiaya göre Yaşar, hastalara ‘ilaç’ alımını da engellemişti. Yaşar’ın yine aynı dönemde muhalif televizyon kanallarını da yasakladığı ortaya çıkmıştı.
Kapasitesinin 3 katı tutuklu
Kepsut L Tipi Ceza İnfaz Kurumu, 2010 yılı nisan ayında hizmete açıldı. 6 bloktan oluşan cezaevinin mahkum kapasitesi dönemin Balıkesir Başsavcısı tarafından bin 400 olarak açıklandı. CHP’nin avukat kökenli Balıkesir Milletvekili Namık Havutça ise 2015 yılı Ağustos ayındaki açıklamasında söz konusu cezaevinin 465 mahkum ve tutuklu muhafaza edebilecek şekilde inşaa edildiğini belirtti. Bugün kurumun kendi sitesinde kapasite bin 764 olarak görülüyor. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun geçtiğimiz yıl hazırladığı rapora göre kurumda, 8 Şubat 2017 tarihi itibari ile toplam 2 bin 19 hükümlü ve tutuklu bulunuyordu. Balıkesir Haber Ajansı’nın 10 Ekim 2018 tarihli haberine göre ise bin 100 kişi kapasiteli cezaevinin nüfusu bugün 3 bine yaklaştı. Cezaevi yönetimi, çift katlı ranzalarla kapasiteyi üç katına çıkardı!
Kapasite fazlası 53 bin tutuklu var
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, geçtiğimiz hafta itibariyle cezaevlerinde 260 bin 144 kişinin bulunduğunu söyledi. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre cezaevlerinin kapasitesi 207 bin 339 olarak görülüyor. Buna göre kapasite sayısı tutuklu sayısı 52 bin 805. Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde nüfus barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapıyor.
[İlker Doğan] 24.11.2018 [TR724]
Kepsut L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu geçtiğimiz yıl Aralık ayında ‘idare eliyle infaz’ iddialarıyla gündeme gelmişti. İddiaya göre cezaevinde diğer hükümlüler tarafından işkence edilerek öldürülen Ulaş Yurdakul cinayetinde idare de sorumluydu. Ancak tanık ifadelerine rağmen soruşturmada ‘takipsizlik’ kararı verildi. Aynı cezaevinin adı bugün de sistematik işkence ve zulümle anılıyor. 18 kişilik koğuşlarda 40 kişi kalıyor. 10-12 metrakarelik odalarda 6 kişi barınmak zorunda. Koğuşlarda 12 kişi yerde yatıyor. Toplam tuvalet ve banyo sayısı 2. İnsani ihtiyaçların karşılanması bile neredeyse imkansız. Sıcak su haftada sadece iki gün veriliyor. Pazartesi 09.30’la 12.30 arası ve perşembe günleri 13.00’la 16.00 arası. Bir kişi 10 dakikada temizliğini yapıp çıkmak zorunda. Söz konusu ihlal geçtiğimiz yıl adı geçen cezaeviyle ilgili hazırlanan TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun raporunda da yer alıyordu.
ZULMÜN SORUMLUSU: MUSTAFA YAŞAR
Cezaevine yeni atanan müdür Mustafa Yaşar, özellikle sözde ‘f.tö’ soruşturması tutuklu ve hükümlülerine tamamen keyfi uygulamalarla zulmediyor. Koğuşları hallaç pamuğu gibi dağıtıyor. Her hafta bir koğuştan 8-10 kişiyi alıp başka bir koğuşa naklediyor. İtiraz şansınız da yok. Cezaevi Müdürü en sonunda içme suyuna bile sınırlama getirdi. Buna göre kantinden alınan içme suyu kişi başına haftalık 20 litreden 10 litreye düşürüldü. Tutuklu ya da hükümlü 10 litre suyla çay ve içme suyu ihtiyacını karşılamak zorunda. Ancak uzmanlara göre bir insan günde en az 2 litre su tüketmeli. Su gibi temel insani bir ihtiyaç bile keyfi kararlarla kısıtlanıyor.
TUTUKLULAR AÇLIĞA MAHKUM EDİLİYOR
Tek sorun suyun kısıtlanması da değil. Yemekler ya çok yağlı, ya yanmış ya da pişmemiş olarak getiriliyor. Eskiden 2-3 çeşit kahvaltı verilirdi. Bu da tek çeşite düşürüldü. Ya bir adet pişmiş yumurta veriliyor kahvaltı için ya da tutuklu başına 5-6 adet zeytin. Kantine verilen zeytin, beyaz peynir ve tereyağı gibi kahvaltılık siparişler haftalarca getirilmiyor. Aynı sorun manav siparişlerinde de yaşanıyor. Domates, salatalık, biber gibi sebzelere ulaşmak neredeyse imkansız. Tutuklular kelimenin tam anlamıyla açlığa mahkum ediliyor.
REVİRE ÇIKABİLMEK MUCİZE
Cezaevinde sağlık hizmetleri de yerlerde sürünüyor. Hastalanmak yasak! Zira hasta olduğunuzda revire çıkmanız haftalar hatta bazı dönemlerde aylar alıyor. Revire çıkmak için defalarca dilekçe yazmak zorundasınız. Ve haftada sadece bir kez dilekçe yazma hakkınız var! Hasbelkader revire çıktığınızda ise sizi asık suratlı bir doktor karşılıyor. Hastalığınızı küçümsüyor, fırça atıp gönderiyor.
ADI SİSTEMATİK İŞKENCEYLE ANILIYOR
Kepsut Cezaevi’ne yeni atanan müdür Mustafa Yaşar’ın adı daha önce de rüşvet ve Çorum L Tipi’nde görev yaptığı sırada işkence iddialarıyla gündeme gelmişti. Rüşvet iddiasına ilişkin sosyal paylaşım sitesinde çok sayıda ‘alem’ görüntüsü var. Mustafa Yaşar’ın Çorum L Tipi’nde görev yaptığı dönemde hastalanan tutukluların ve hükümlülerin hastaneye sevk işlemlerini yasakladığı medyaya yansımıştı. İddiaya göre Yaşar, hastalara ‘ilaç’ alımını da engellemişti. Yaşar’ın yine aynı dönemde muhalif televizyon kanallarını da yasakladığı ortaya çıkmıştı.
Kapasitesinin 3 katı tutuklu
Kepsut L Tipi Ceza İnfaz Kurumu, 2010 yılı nisan ayında hizmete açıldı. 6 bloktan oluşan cezaevinin mahkum kapasitesi dönemin Balıkesir Başsavcısı tarafından bin 400 olarak açıklandı. CHP’nin avukat kökenli Balıkesir Milletvekili Namık Havutça ise 2015 yılı Ağustos ayındaki açıklamasında söz konusu cezaevinin 465 mahkum ve tutuklu muhafaza edebilecek şekilde inşaa edildiğini belirtti. Bugün kurumun kendi sitesinde kapasite bin 764 olarak görülüyor. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun geçtiğimiz yıl hazırladığı rapora göre kurumda, 8 Şubat 2017 tarihi itibari ile toplam 2 bin 19 hükümlü ve tutuklu bulunuyordu. Balıkesir Haber Ajansı’nın 10 Ekim 2018 tarihli haberine göre ise bin 100 kişi kapasiteli cezaevinin nüfusu bugün 3 bine yaklaştı. Cezaevi yönetimi, çift katlı ranzalarla kapasiteyi üç katına çıkardı!
Kapasite fazlası 53 bin tutuklu var
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, geçtiğimiz hafta itibariyle cezaevlerinde 260 bin 144 kişinin bulunduğunu söyledi. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre cezaevlerinin kapasitesi 207 bin 339 olarak görülüyor. Buna göre kapasite sayısı tutuklu sayısı 52 bin 805. Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde nüfus barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapıyor.
[İlker Doğan] 24.11.2018 [TR724]
Karlov’u kim öldürdü, tetikçiyi kim yetiştirdi? [Erman Yalaz]
Bundan yaklaşık 2 yıl önce, 19 Aralık 2016 tarihinde Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrev Karlov, kameraların gözü önünde Mevlüt Mert Altıntaş tarafından Ankara Çağdaş Sanat Merkezi’nde bir sergi açılışında sırtından vurularak öldürüldü. Başkent şok olmuştu. Bütün dünya son dakika haberi olarak girmişti cinayeti. Rusya büyükelçisi, Türkiye’nin başkentinde öldürülüyordu. Saldırgan bir polisti ve kısa süre sonra ortaya çıkan bu bilgiler üzerine hükümet çevrelerini bir telaş sardı. Olay yerine ilk gelen isim İçişleri Bakanı Süleyman Soylu oldu. Saldırgan sağ ele geçirilebecekken, Soylu’nun yönettiği yarım saatlik operasyon ve çatışmaların ardından tetikçi polis memuru Altıntaş’ın ölü ele geçirildiği açıklandı. Cinayetin en büyük delili, olayın perde arkasının birinci tanığı itina ile ortadan kaldırılmıştı.
Dava ve soruşturmayla ilgili bugüne kadar binlerce haber yazıldı. İftiralar, yalanlar ve komplo teorileri havada uçuştu. Daha ilk günlerde Reuters’e konuşan bir üst düzey emniyet yetkilisi ‘cinayet cemaatin işi’ diyerek yalan tohumlarının ilkini ekti. AA tarafından servis edilen son bir haber ise şu iftirayı atıyordu: ‘Karlov cinayeti Fethullah Gülen’in talimatıyla işlendi!’ İftira, istiharat odalarında, AKP medyasının koridorlarında türetilen yalanlar iddianame haline getirilip, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle servis edildi. Haberlere göre iddianamenin birinci sanığı Fethullah Gülen, ardından Şerif Ali Tekalan, gazeteci Emre Uslu ve diğer 25 kişi…. Cinayeti duydukları gibi telin eden, hepsi yurtdışında olan bu isimleri Karlov suikastına dahil etmek için 2 yıl aynı yalanlar ağızlara sakız yapıldı. Medya eliyle kamoyuna yedirilen bu yalanlar şimdi iddianame olmuş.
Hrant Dink, Rahip Santaro, Üzeyir Garih, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetleri, hatta Turgut Özal’ın ölümü, Özdemir Sabancı cinayeti, Necip Hablemitoğlu suikastını da cemaat işlemişti bu merkezlere göre. Apaçık derin devletin, DHKP-C gibi taşeronların işlediği cinayet ve suikastleri, kendi bahçesinden alıp, cemaat bahçesine atmaya çalışan bu aklın gizleyemediği ve hesap edemediği şey ise; gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkacak olması.
Peki neydi Büyükelçi Karlov suikastı gerçekleri ve kimdi bu Mevlüt Mert Altıntaş? Arşivlerindeki haberlere ve bilgilere bile bakmadan AA’nın ve Ankara Savcılığı’nın iftiranamesini manşet yapan gazeteciler (!) için şu unutulmuş hakikatlere ve açık delillere tekrar bir bakalım.
POLİS MEMURU TETİKÇİ EL NUSRACI
Mevlüt Mert Altıntaş, cinayeti işlediği tarihte Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli bir polis memuruydu.
AYNI GÜN RAPOR ALDI, OTEL ODASI KİRALADI
19 Aralık sabahı saat 08:29’da Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırmasına Acil bölümün gelip bir günlük rapor aldı. Bayan doktor E.D’ye ishal olduğunu söyleyerek rapor yazdırmıştı. Raporu işyerine teslim edip evine döndü.
KORUMA POLİSİ GÖRÜNTÜSÜYLE GİRDİ
Bir müddet sonra evinden taksiyle ayrıldı. Ankara Çağdaş Sanat Merkezi’nin yanındaki bir otele geldi. Takım elbisesini otel hizmetlerine ütületti. Serginin açılış saatini beklemeye başladı. Gömleğini giydi, kıravatını taktı, takım elbisesini giydi. Açılışa dakikalar kala otelden ayrıldı ve koruma polisi görüntüsü ile sergi salonuna girdi.
EL NUSRA NEŞİDİ VE CİHAT MARŞI
Büyükelçi Andrev Karlov, tercümanı ile birlikte kürsüye çıktığında arkasında sadece o vardı. 19:05’te silahını çıkarttı, ateş etmeye başladı. Sol el işaret parmağını havaya kaldırarak, “Allahuekber, Allahuekber, nahnülleziyne bayehu muhammeden alal cihadi mea gayri neddahatan, Allahuekber!!!”diye bağırırken ateş etmeye devam etti. Bu sözler, Suriye’de El Kaide ile birlikte hareket eden El Nusra’nın ‘neşid’i, yani cihat marşıydı. [video]
Bu bilgiyi ilk deşifre eden istihbarata ve iktidara yakınlığıyla bilinen Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi oldu. ‘El Nusra marşı bu’ demişti. Ancak kısa süre sonra bu iddiasından vazgeçti.
SOĞUK KANLI VE EĞİTİMLİ BİR SUİKASTÇI
Saldırgan çok profesyonel ve eğitimliydi. Cinayet sonrası ortaya çıkan görüntülere göre, suikastçı soğuk kanlı bir şekilde, mekan-alan güvenliği alarak büyükelçiyi en iyi vuracağı ve kendini koruyacağı en güvenli açıya geçmişti. 11 el ateş eden saldırganın atışları 9 kez elçiye isabet etmişti. Atış hızı, atış istikrarı ve isabeti, suikastçının temel polis eğitimi dışında ayrıca bu iş için eğitildiğini gösteriyordu.
DİYARBAKIR’DAN BAŞKENTE JET TAYİN
Aydın Söke’ doğumlu Mert Altıntaş, Söke Cumhuriyet Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra İzmir Rüştü Ünsal Polis Meslek Yüksekokulu’na u bitirmişti. Daha sonra 2.5 yıl görev yaptığı Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde göreve başlayacaktı. Mert Altıntaş’ın ilk görev yeri Diyarbakır’dı. Geçici görevle gittiği bu ilden kısa sürede başkent Ankara’ya geri gelmişti. Üstelik koruma hizmetlerinin merkezine tayin olmuştu. İktidarın siyasi torpili olmadan o dönemde bunun yapılması imkansızdı. Bu siyasi ilişkiler hiç deşifre edilmedi.
RUS ELÇİLİĞİ ÖNÜNDEKİ HALEP PROTESTOLARINDA DA VAR, ERDOĞAN’I DA KORUMUŞ
Saldırganın El Nusra yemininden sonra olay yerinde haykırdığı sözler ise Suriye’nin Halep kentinde yaşananlarla ilgiliydi. Altıntaş, öldürücü vuruş yaptığını bildiği halde, “Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın. Beldelerimiz güvende olmadıkça sizler güvenliği tadamayacaksınız” mesajını vererek büyükelçiye kinle ateş etmeye devam etti.
Altıntaş, bir kaç gün önce (14 Aralık 2016) Rusya Büyükelçiliği’nin önünde İHH şapkalı organizatörlerin Rusya’yı protesto ettiği eylemlerde de görev yapmıştı. Dahası Mert Altıntaş, Erdoğan’ın Ankara çevresindeki birçok yurt gezisinde de görevlendirilmişti.
( https://www.youtube.com/watch?v=mWPQAG_–14 )
DERSHANEYE GİTTİ YALANINI AİLESİ DEŞİFRE ETTİ
Cinayete ilişkin Reuters başta olmak üzere gazetecilere kaynaklı yapan istihbarat görevlileri önce Altıntaş, aktif görevde değil yalanını yaydı. Tutmayınca iki gün sonra bu yalandan vazgeçildi. Sonra Altıntaş’ın Hizmet Hareketi ile irtibatlandırmak için Körfez Dershanesi’ni gittiği iddia edildi. Bizzat annesi ve ablası tarafından yalanlandı.
GÖKÇEK’İN İFTİRASI VE MOSKOVA’DAKİ ZİRVE
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek cemaate iftarıyı yayanların başındaydı. (Hatırlanacağı üzere Gökçek, 15 Temmuz’dan bir gün önce darbe girişimini Rusya’dan gelen Alexader Dugin’den öğrenmişti; oradan da iyi haberalabiliyordu yani…) Gökçek, “Rus uçağını düşüren ve düşürten güçler kimse bu olayın failleri de onlardır. Bu saldırının yarın yapılacak toplantı öncesinden olması mutlaka manidar. Tıpkı FETÖ’nün daha önce Rus uçağını düşürmesi gibi” twitler yazdı. Yazdıklarının tamamı yalandı, ancak bu iftira yarışı, bir endişeyi ve hakikati de gösteriyordu. Birgün sonra Büyükelçi Andrey Karlov’un cenazesinin ülkesine gönderilmesi için Ankara’da tören yapılırken; aynı anda Moskova’da Rusya, Türkiye ve İran dışişleri bakanlarının Suriye ile ilgili yaptığı ilk ortak görüşmenin sonuçlarının aktarıldığı basın toplantısı gerçekleşiyordu. Türkiye, muhatabının büyükelçisini başkentinde koruyamayan bir ülke olarak masadaydı.
GÜLEN: MENFUR TERÖRİST SALDIRIYI LANETLİYORUM, ACİLEN AYDINLATILMALI
Bugün iftiraya uğrayan Fethullah Gülen Hocaefendi, Andrei Karlov’un Ankara’da bir suikast ile katledilmesi üzerine Türkçe ve İngilizce taziye mesajı ve açıklama yayınladı. Gülen açıklamasında, “Ankara’da bir sanat galerisinde konuşma yapan Rus Büyükelçisi Andrev Karlov’u hedef alan menfur terörist saldırıyı şiddetle lanetliyorum” demişti.
Gülen, afsv.org sitesinde yayınlanan mesajında; “Failleri kim ve gerekçesi ne olursa olsun hiç bir terörist eylem tecviz edilemez. Bütün vatandaşlarımızın ve dünya kamuoyunun beklentisi bu saldırının arka planının aydınlatılması, saldırgana yardım eden, zemin hazırlayanların tespiti ve bir daha böyle bir saldırı olmaması için gereken her türlü tedbirin alınmasıdır” değerlendirmesinde bulunmuştu.
SOYLU VE AKP’LİLERLE FOTOĞRAF ÇEKTİREN AVUKAT; POLİSİN EV ARKADAŞI
Aradan kısa bir süre geçtiğinde tetikçi polis Altıntaş’ın El Nusra bağlantısını sağlamlaştıran ve cinayetin hangi şartlarda kimlerle irtibatlı işlendiğini gösteren yeni bilgiler ortaya çıkacaktı. İlk sıcak bilgi Altıntaş’ın ev arkadaşı avukattı. Bugün adı iddianameye konan eski Taraf yazarı Emre Uslu, Altıntaş’ın ev arkadaşının İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve bazı AKP’lilerle çekilmiş fotoğraflarını yayınladı. Bakan Soylu’ya seslenen Uslu, ‘O katilin ev arkadaşı avukatı tanıyor musun?’ diye soracaktı.
O POLİS NURETTİN YILDIZ’IN TOPLANTILARINDA
Altıntaş’ın ve cinayetin arkasında Gülen de Hizmet Hareketi de yoktu. Ancak kendine hoca sıfatı takılmış; iktidar çevrelerinin çokça itibar ettiği başka bir isim; NurettinYıldız vardı. Saldırgan polis Altıntaş’ın babası, oğlunun polis okulunda tanıştığı arkadaşı Sercan B. tarafından Ankara’nın Hacı Bayram semtinde Nurettin Yıldız’ın sohbetlerine götürüldüğünü söylemişti. Ablası Seher ise, kardeşi Mert Altıntaş’ın, Sercan B. tarafından çarşaflı bir kızla evlendirilmek üzereyken annesinin baskısı sonucu vazgeçtiğini söylemiş ve Sercan B. faktörüne dikkat çekmişti. Sercan B. ve Mevlüt Mert Altıntaş’ın sohbetlerine gittiği Nurettin Yıldız, Türkiye’de selefiliği yayan isim olarak biliniyordu. Yıldız’ın sohbetlerinin müdavimi sadece Altıntaş değildi, iktidarın istihbarat ve Suriye operasyonlarında maşası haline getirilen İHH ve radikal cihatçı akımların sohbet hocasıydı Nurettin Yıldız. Selefilik’in bir numaralı yayıcısıydı.
AKP İLE YILDIZI PARLAYAN HOCANIN EL KAİDE’NİN SURİYE KOLUYLA İLİŞKİSİ
Nurettin Yıldız’ın tetikçi polisle ilişkine dair detaylar hiç soruşturulmadı. Ancak suikastın üzerinden iki hafta geçmeden Yıldız’ın El Kaide, El Nusra ilişkilerini gözler önüne seren yeni deliller ortaya çıkacaktı. Yıldız’ın, El Kaide’nin Suriye kolu Ahrar’uş Şam’ın öldürülen lideri Ebu Abdullah el-Hamavi ile çekilmiş görüntüleri vardı. 30 Aralık’ta tüm sosyal medyada birinci gündem Karlov cinayetine giden yolda Yıldız’ın rolü oluverdi.
Ahraru’ş-Şam lideri Ebu Abdullah Hamavi 2014’ün sonuna doğru öldürülmüştü. Suriye’nin İdlib kenti kırsalında örgütün üst düzey yöneticileri toplantı halindeyken saldırı gerçekleşmiş ve örgütün lideri Ebu Abdullah’la birlikte çok sayıda yönetici ölmüştü. Ahrar’üş Şam, İdlib’i merkez olarak kullanıyordu. Nurettin Yıldız’la örgütün lideri Ebu Abdullah Hamavi’nin görüşmesi de İdlib’in Binniş köyünde gerçekleşmişti.
Fotoğraf altı: Nurettin Yıldız ile Ahrar’uş Şam’ın öldürülen lideri Ebu Abdullah el-Hamavi, Ahrar’üş Şam karargahında görüşürken
YILDIZ’IN İTİRAF MEKTUBU: CİHAT VE MÜCAHİTLER ÜZERİNE KONUŞURKEN ANLAŞTIK!
Ebu Abdullah Hamavi’nin 2014’te öldürülmesinden sonra Nurettin Yıldız, bir taziye mektubu yayınlamıştı. Bu mektupta Yıldız kendi ağzından Ebu Abdullah’la görüştüğünü itiraf ediyordu: “İdlib’in köyü Binniş’te mütevazı bir eve vardığımızda yere kurulmuş sekilerde muhabbet eden ve silahlarını sıra sıra yanlarına dizmiş heybetli adamlardan hangisinin Ebu Abdullah olduğunu bir türlü anlayamamıştık. Yeryüzünde ümmet adına sorumluluk taşıyacak son adam gibi alçakgönüllü, taşımaya en gönüllü bir komutan kadar ağırbaşlıydı. İnce siyah sakallarını ara sıra eliyle okşama âdeti olan bu vakur Müslüman’ın ne kadar isabet ve istikamet dolu bir çizgisinin olduğunu yemek yiyip sekide bağdaş kurduğumuzda, cihat ve mücahitler üzerine konuşurken anlamıştık.”
ERDOĞAN’IN ‘İYİ ÇOCUKLARI VE EL NUSRA’
Karlov cinayetinin bir de politik-psikolojik arka planı vardı. O da son 5 senedir açıkça Suriye’de ve Irak’ta cihatçı yapıları destekleyen AKP iktidarı ve iktidarı yöneten Tayyip Erdoğan’ın icraat ve politikalarıydı. Karlov suikastında polis Altıntaş’ın sloganını attığı El Nusra, başından beri Erdoğan’ın ve iktidarının gözdesi oldu. Erdoğan, başta olmak üzere hükümet çoğu yerde El Nusra’yı savundu. Rusya’nın savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesinden sonra masaya sürülen argümanlardan biriydi El Nusra. Rusya’nın IŞİD’i vurmasına ses çıkartmıyoruz, Nusra neden hedefde deniyordu. Bu en somut ifadeyle Erdoğan serdetti ve 21 Haziran 2016’da Ankara’da yaptığı bir konuşmada ‘El Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz?’ çıkışında bulundu. Altı ay sonra El Nusra marşları eşliğinde Altıntaş, Rus Büyükelçi Karlov suikastını işleyecekti.
TÜRK İSTİHBARATININ EN TANIDIK ÖRGÜTÜ
Örgüt ilk çıkışta ismini Şam Halkına Destek Cephesi olarak duyurdu. 2012’nin başında internette yayınlanan bir video ile kuruluşunu ilan etti. Suriye’de Esed Rejimi’ni devirerek bir ‘İslam Devleti’ kurmak istediğini ilan eden El Nusra, savaşçı cephenin de en önde gelen yapılarından biri haline geldi. El Nusra Cephesi, bir yıl sonra El Kaide’ye bağlılığını ilan etti. Ta ki Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimine kadar. Darbeden 10 gün sonra 26 Temmuz’da El Kaide’den ayrıldığını ve ismini de Şam Fetih Cephesi olarak değiştirdiğini açıkladı. Örgütün kritik tavırlarında Türk istihbarat teşkilatının doğrudan müdahalesi vardı.
OBAMA: ‘SURİYE’DE NE İŞLER ÇEVİRDİĞİNİZİ BİLİYORUZ!’
-Türkiye El Nusra arasındaki siyasi serencamın ilk karesi Amerika’da çekilmişti. Mayıs 2013’teki ABD Başkanı Barack Obama, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan arasındaki gergin Suriye görüşmesiydi bu. Nusra Cephesi’nin dünyanın değişik yerlerinden gelen cihatçıları organize etmesi, AKP hükümetinin ise buna göz yumması, üstüne Suriye iç savaşına silah aktarma desteği toplantının gergin geçmesinin sebebiydi. Obama’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ‘Ne işler çevirdiğinizi biliyoruz’ dediği gündeme geldi. Çevrilen iş büyütülen El Nusra ve AKP’nin Suriye’deki cihatçı iyi çocuklarıydı.
BM RAPORU: EL NUSRA VE IŞİD’E SİLAH SEVKİYATI TÜRKİYE’DEN
IŞİD gibi El Nusra da, MİT tırlarıyla Türkiye’den Suriye’deki cihatçı gruplara silah sevkiyatı yapıldığı ortaya çıktığında tartışıldı en çok. Ocak 2015’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde görüşülen İzleme Komitesi Raporu’nda IŞİD ve El Nusra Cephesi’nin ellerindeki silah ve mühimmatın büyük bölümünün Türkiye üzerinden gizlice gönderildiği vurgulandı. MİT Tırları hadisesi buzdağının su yüzüne çıkan haliydi.
Karlov suikastını aydınlatmak niyeti olmadığını artık açıkça gördüğümüz Cumhuriyet Savcılarının dikkatini çekip çekmeyeceğini bilmiyorum. Ancak, olayları yakından takip eden gazetecilerin; hiç değilse dönüp arkalarındaki izlere bakmak istediklerinde hatırlayacağı Karlov suikasti ve gerçeklerinin bir kısmı özetle böyle.
İftira atanların yalanları, bu cinayet ve suikastlerin gerçek sorumluları elbet bir gün ortaya çıkacak. Çünkü gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır….
[Erman Yalaz] 24.11.2018 [TR724]
Dava ve soruşturmayla ilgili bugüne kadar binlerce haber yazıldı. İftiralar, yalanlar ve komplo teorileri havada uçuştu. Daha ilk günlerde Reuters’e konuşan bir üst düzey emniyet yetkilisi ‘cinayet cemaatin işi’ diyerek yalan tohumlarının ilkini ekti. AA tarafından servis edilen son bir haber ise şu iftirayı atıyordu: ‘Karlov cinayeti Fethullah Gülen’in talimatıyla işlendi!’ İftira, istiharat odalarında, AKP medyasının koridorlarında türetilen yalanlar iddianame haline getirilip, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle servis edildi. Haberlere göre iddianamenin birinci sanığı Fethullah Gülen, ardından Şerif Ali Tekalan, gazeteci Emre Uslu ve diğer 25 kişi…. Cinayeti duydukları gibi telin eden, hepsi yurtdışında olan bu isimleri Karlov suikastına dahil etmek için 2 yıl aynı yalanlar ağızlara sakız yapıldı. Medya eliyle kamoyuna yedirilen bu yalanlar şimdi iddianame olmuş.
Hrant Dink, Rahip Santaro, Üzeyir Garih, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetleri, hatta Turgut Özal’ın ölümü, Özdemir Sabancı cinayeti, Necip Hablemitoğlu suikastını da cemaat işlemişti bu merkezlere göre. Apaçık derin devletin, DHKP-C gibi taşeronların işlediği cinayet ve suikastleri, kendi bahçesinden alıp, cemaat bahçesine atmaya çalışan bu aklın gizleyemediği ve hesap edemediği şey ise; gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkacak olması.
Peki neydi Büyükelçi Karlov suikastı gerçekleri ve kimdi bu Mevlüt Mert Altıntaş? Arşivlerindeki haberlere ve bilgilere bile bakmadan AA’nın ve Ankara Savcılığı’nın iftiranamesini manşet yapan gazeteciler (!) için şu unutulmuş hakikatlere ve açık delillere tekrar bir bakalım.
POLİS MEMURU TETİKÇİ EL NUSRACI
Mevlüt Mert Altıntaş, cinayeti işlediği tarihte Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli bir polis memuruydu.
AYNI GÜN RAPOR ALDI, OTEL ODASI KİRALADI
19 Aralık sabahı saat 08:29’da Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırmasına Acil bölümün gelip bir günlük rapor aldı. Bayan doktor E.D’ye ishal olduğunu söyleyerek rapor yazdırmıştı. Raporu işyerine teslim edip evine döndü.
KORUMA POLİSİ GÖRÜNTÜSÜYLE GİRDİ
Bir müddet sonra evinden taksiyle ayrıldı. Ankara Çağdaş Sanat Merkezi’nin yanındaki bir otele geldi. Takım elbisesini otel hizmetlerine ütületti. Serginin açılış saatini beklemeye başladı. Gömleğini giydi, kıravatını taktı, takım elbisesini giydi. Açılışa dakikalar kala otelden ayrıldı ve koruma polisi görüntüsü ile sergi salonuna girdi.
EL NUSRA NEŞİDİ VE CİHAT MARŞI
Büyükelçi Andrev Karlov, tercümanı ile birlikte kürsüye çıktığında arkasında sadece o vardı. 19:05’te silahını çıkarttı, ateş etmeye başladı. Sol el işaret parmağını havaya kaldırarak, “Allahuekber, Allahuekber, nahnülleziyne bayehu muhammeden alal cihadi mea gayri neddahatan, Allahuekber!!!”diye bağırırken ateş etmeye devam etti. Bu sözler, Suriye’de El Kaide ile birlikte hareket eden El Nusra’nın ‘neşid’i, yani cihat marşıydı. [video]
Bu bilgiyi ilk deşifre eden istihbarata ve iktidara yakınlığıyla bilinen Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi oldu. ‘El Nusra marşı bu’ demişti. Ancak kısa süre sonra bu iddiasından vazgeçti.
SOĞUK KANLI VE EĞİTİMLİ BİR SUİKASTÇI
Saldırgan çok profesyonel ve eğitimliydi. Cinayet sonrası ortaya çıkan görüntülere göre, suikastçı soğuk kanlı bir şekilde, mekan-alan güvenliği alarak büyükelçiyi en iyi vuracağı ve kendini koruyacağı en güvenli açıya geçmişti. 11 el ateş eden saldırganın atışları 9 kez elçiye isabet etmişti. Atış hızı, atış istikrarı ve isabeti, suikastçının temel polis eğitimi dışında ayrıca bu iş için eğitildiğini gösteriyordu.
DİYARBAKIR’DAN BAŞKENTE JET TAYİN
Aydın Söke’ doğumlu Mert Altıntaş, Söke Cumhuriyet Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra İzmir Rüştü Ünsal Polis Meslek Yüksekokulu’na u bitirmişti. Daha sonra 2.5 yıl görev yaptığı Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde göreve başlayacaktı. Mert Altıntaş’ın ilk görev yeri Diyarbakır’dı. Geçici görevle gittiği bu ilden kısa sürede başkent Ankara’ya geri gelmişti. Üstelik koruma hizmetlerinin merkezine tayin olmuştu. İktidarın siyasi torpili olmadan o dönemde bunun yapılması imkansızdı. Bu siyasi ilişkiler hiç deşifre edilmedi.
RUS ELÇİLİĞİ ÖNÜNDEKİ HALEP PROTESTOLARINDA DA VAR, ERDOĞAN’I DA KORUMUŞ
Saldırganın El Nusra yemininden sonra olay yerinde haykırdığı sözler ise Suriye’nin Halep kentinde yaşananlarla ilgiliydi. Altıntaş, öldürücü vuruş yaptığını bildiği halde, “Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın. Beldelerimiz güvende olmadıkça sizler güvenliği tadamayacaksınız” mesajını vererek büyükelçiye kinle ateş etmeye devam etti.
Altıntaş, bir kaç gün önce (14 Aralık 2016) Rusya Büyükelçiliği’nin önünde İHH şapkalı organizatörlerin Rusya’yı protesto ettiği eylemlerde de görev yapmıştı. Dahası Mert Altıntaş, Erdoğan’ın Ankara çevresindeki birçok yurt gezisinde de görevlendirilmişti.
( https://www.youtube.com/watch?v=mWPQAG_–14 )
DERSHANEYE GİTTİ YALANINI AİLESİ DEŞİFRE ETTİ
Cinayete ilişkin Reuters başta olmak üzere gazetecilere kaynaklı yapan istihbarat görevlileri önce Altıntaş, aktif görevde değil yalanını yaydı. Tutmayınca iki gün sonra bu yalandan vazgeçildi. Sonra Altıntaş’ın Hizmet Hareketi ile irtibatlandırmak için Körfez Dershanesi’ni gittiği iddia edildi. Bizzat annesi ve ablası tarafından yalanlandı.
GÖKÇEK’İN İFTİRASI VE MOSKOVA’DAKİ ZİRVE
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek cemaate iftarıyı yayanların başındaydı. (Hatırlanacağı üzere Gökçek, 15 Temmuz’dan bir gün önce darbe girişimini Rusya’dan gelen Alexader Dugin’den öğrenmişti; oradan da iyi haberalabiliyordu yani…) Gökçek, “Rus uçağını düşüren ve düşürten güçler kimse bu olayın failleri de onlardır. Bu saldırının yarın yapılacak toplantı öncesinden olması mutlaka manidar. Tıpkı FETÖ’nün daha önce Rus uçağını düşürmesi gibi” twitler yazdı. Yazdıklarının tamamı yalandı, ancak bu iftira yarışı, bir endişeyi ve hakikati de gösteriyordu. Birgün sonra Büyükelçi Andrey Karlov’un cenazesinin ülkesine gönderilmesi için Ankara’da tören yapılırken; aynı anda Moskova’da Rusya, Türkiye ve İran dışişleri bakanlarının Suriye ile ilgili yaptığı ilk ortak görüşmenin sonuçlarının aktarıldığı basın toplantısı gerçekleşiyordu. Türkiye, muhatabının büyükelçisini başkentinde koruyamayan bir ülke olarak masadaydı.
GÜLEN: MENFUR TERÖRİST SALDIRIYI LANETLİYORUM, ACİLEN AYDINLATILMALI
Bugün iftiraya uğrayan Fethullah Gülen Hocaefendi, Andrei Karlov’un Ankara’da bir suikast ile katledilmesi üzerine Türkçe ve İngilizce taziye mesajı ve açıklama yayınladı. Gülen açıklamasında, “Ankara’da bir sanat galerisinde konuşma yapan Rus Büyükelçisi Andrev Karlov’u hedef alan menfur terörist saldırıyı şiddetle lanetliyorum” demişti.
Gülen, afsv.org sitesinde yayınlanan mesajında; “Failleri kim ve gerekçesi ne olursa olsun hiç bir terörist eylem tecviz edilemez. Bütün vatandaşlarımızın ve dünya kamuoyunun beklentisi bu saldırının arka planının aydınlatılması, saldırgana yardım eden, zemin hazırlayanların tespiti ve bir daha böyle bir saldırı olmaması için gereken her türlü tedbirin alınmasıdır” değerlendirmesinde bulunmuştu.
SOYLU VE AKP’LİLERLE FOTOĞRAF ÇEKTİREN AVUKAT; POLİSİN EV ARKADAŞI
Aradan kısa bir süre geçtiğinde tetikçi polis Altıntaş’ın El Nusra bağlantısını sağlamlaştıran ve cinayetin hangi şartlarda kimlerle irtibatlı işlendiğini gösteren yeni bilgiler ortaya çıkacaktı. İlk sıcak bilgi Altıntaş’ın ev arkadaşı avukattı. Bugün adı iddianameye konan eski Taraf yazarı Emre Uslu, Altıntaş’ın ev arkadaşının İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve bazı AKP’lilerle çekilmiş fotoğraflarını yayınladı. Bakan Soylu’ya seslenen Uslu, ‘O katilin ev arkadaşı avukatı tanıyor musun?’ diye soracaktı.
O POLİS NURETTİN YILDIZ’IN TOPLANTILARINDA
Altıntaş’ın ve cinayetin arkasında Gülen de Hizmet Hareketi de yoktu. Ancak kendine hoca sıfatı takılmış; iktidar çevrelerinin çokça itibar ettiği başka bir isim; NurettinYıldız vardı. Saldırgan polis Altıntaş’ın babası, oğlunun polis okulunda tanıştığı arkadaşı Sercan B. tarafından Ankara’nın Hacı Bayram semtinde Nurettin Yıldız’ın sohbetlerine götürüldüğünü söylemişti. Ablası Seher ise, kardeşi Mert Altıntaş’ın, Sercan B. tarafından çarşaflı bir kızla evlendirilmek üzereyken annesinin baskısı sonucu vazgeçtiğini söylemiş ve Sercan B. faktörüne dikkat çekmişti. Sercan B. ve Mevlüt Mert Altıntaş’ın sohbetlerine gittiği Nurettin Yıldız, Türkiye’de selefiliği yayan isim olarak biliniyordu. Yıldız’ın sohbetlerinin müdavimi sadece Altıntaş değildi, iktidarın istihbarat ve Suriye operasyonlarında maşası haline getirilen İHH ve radikal cihatçı akımların sohbet hocasıydı Nurettin Yıldız. Selefilik’in bir numaralı yayıcısıydı.
AKP İLE YILDIZI PARLAYAN HOCANIN EL KAİDE’NİN SURİYE KOLUYLA İLİŞKİSİ
Nurettin Yıldız’ın tetikçi polisle ilişkine dair detaylar hiç soruşturulmadı. Ancak suikastın üzerinden iki hafta geçmeden Yıldız’ın El Kaide, El Nusra ilişkilerini gözler önüne seren yeni deliller ortaya çıkacaktı. Yıldız’ın, El Kaide’nin Suriye kolu Ahrar’uş Şam’ın öldürülen lideri Ebu Abdullah el-Hamavi ile çekilmiş görüntüleri vardı. 30 Aralık’ta tüm sosyal medyada birinci gündem Karlov cinayetine giden yolda Yıldız’ın rolü oluverdi.
Ahraru’ş-Şam lideri Ebu Abdullah Hamavi 2014’ün sonuna doğru öldürülmüştü. Suriye’nin İdlib kenti kırsalında örgütün üst düzey yöneticileri toplantı halindeyken saldırı gerçekleşmiş ve örgütün lideri Ebu Abdullah’la birlikte çok sayıda yönetici ölmüştü. Ahrar’üş Şam, İdlib’i merkez olarak kullanıyordu. Nurettin Yıldız’la örgütün lideri Ebu Abdullah Hamavi’nin görüşmesi de İdlib’in Binniş köyünde gerçekleşmişti.
Fotoğraf altı: Nurettin Yıldız ile Ahrar’uş Şam’ın öldürülen lideri Ebu Abdullah el-Hamavi, Ahrar’üş Şam karargahında görüşürken
YILDIZ’IN İTİRAF MEKTUBU: CİHAT VE MÜCAHİTLER ÜZERİNE KONUŞURKEN ANLAŞTIK!
Ebu Abdullah Hamavi’nin 2014’te öldürülmesinden sonra Nurettin Yıldız, bir taziye mektubu yayınlamıştı. Bu mektupta Yıldız kendi ağzından Ebu Abdullah’la görüştüğünü itiraf ediyordu: “İdlib’in köyü Binniş’te mütevazı bir eve vardığımızda yere kurulmuş sekilerde muhabbet eden ve silahlarını sıra sıra yanlarına dizmiş heybetli adamlardan hangisinin Ebu Abdullah olduğunu bir türlü anlayamamıştık. Yeryüzünde ümmet adına sorumluluk taşıyacak son adam gibi alçakgönüllü, taşımaya en gönüllü bir komutan kadar ağırbaşlıydı. İnce siyah sakallarını ara sıra eliyle okşama âdeti olan bu vakur Müslüman’ın ne kadar isabet ve istikamet dolu bir çizgisinin olduğunu yemek yiyip sekide bağdaş kurduğumuzda, cihat ve mücahitler üzerine konuşurken anlamıştık.”
ERDOĞAN’IN ‘İYİ ÇOCUKLARI VE EL NUSRA’
Karlov cinayetinin bir de politik-psikolojik arka planı vardı. O da son 5 senedir açıkça Suriye’de ve Irak’ta cihatçı yapıları destekleyen AKP iktidarı ve iktidarı yöneten Tayyip Erdoğan’ın icraat ve politikalarıydı. Karlov suikastında polis Altıntaş’ın sloganını attığı El Nusra, başından beri Erdoğan’ın ve iktidarının gözdesi oldu. Erdoğan, başta olmak üzere hükümet çoğu yerde El Nusra’yı savundu. Rusya’nın savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesinden sonra masaya sürülen argümanlardan biriydi El Nusra. Rusya’nın IŞİD’i vurmasına ses çıkartmıyoruz, Nusra neden hedefde deniyordu. Bu en somut ifadeyle Erdoğan serdetti ve 21 Haziran 2016’da Ankara’da yaptığı bir konuşmada ‘El Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz?’ çıkışında bulundu. Altı ay sonra El Nusra marşları eşliğinde Altıntaş, Rus Büyükelçi Karlov suikastını işleyecekti.
TÜRK İSTİHBARATININ EN TANIDIK ÖRGÜTÜ
Örgüt ilk çıkışta ismini Şam Halkına Destek Cephesi olarak duyurdu. 2012’nin başında internette yayınlanan bir video ile kuruluşunu ilan etti. Suriye’de Esed Rejimi’ni devirerek bir ‘İslam Devleti’ kurmak istediğini ilan eden El Nusra, savaşçı cephenin de en önde gelen yapılarından biri haline geldi. El Nusra Cephesi, bir yıl sonra El Kaide’ye bağlılığını ilan etti. Ta ki Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimine kadar. Darbeden 10 gün sonra 26 Temmuz’da El Kaide’den ayrıldığını ve ismini de Şam Fetih Cephesi olarak değiştirdiğini açıkladı. Örgütün kritik tavırlarında Türk istihbarat teşkilatının doğrudan müdahalesi vardı.
OBAMA: ‘SURİYE’DE NE İŞLER ÇEVİRDİĞİNİZİ BİLİYORUZ!’
-Türkiye El Nusra arasındaki siyasi serencamın ilk karesi Amerika’da çekilmişti. Mayıs 2013’teki ABD Başkanı Barack Obama, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan arasındaki gergin Suriye görüşmesiydi bu. Nusra Cephesi’nin dünyanın değişik yerlerinden gelen cihatçıları organize etmesi, AKP hükümetinin ise buna göz yumması, üstüne Suriye iç savaşına silah aktarma desteği toplantının gergin geçmesinin sebebiydi. Obama’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ‘Ne işler çevirdiğinizi biliyoruz’ dediği gündeme geldi. Çevrilen iş büyütülen El Nusra ve AKP’nin Suriye’deki cihatçı iyi çocuklarıydı.
BM RAPORU: EL NUSRA VE IŞİD’E SİLAH SEVKİYATI TÜRKİYE’DEN
IŞİD gibi El Nusra da, MİT tırlarıyla Türkiye’den Suriye’deki cihatçı gruplara silah sevkiyatı yapıldığı ortaya çıktığında tartışıldı en çok. Ocak 2015’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde görüşülen İzleme Komitesi Raporu’nda IŞİD ve El Nusra Cephesi’nin ellerindeki silah ve mühimmatın büyük bölümünün Türkiye üzerinden gizlice gönderildiği vurgulandı. MİT Tırları hadisesi buzdağının su yüzüne çıkan haliydi.
Karlov suikastını aydınlatmak niyeti olmadığını artık açıkça gördüğümüz Cumhuriyet Savcılarının dikkatini çekip çekmeyeceğini bilmiyorum. Ancak, olayları yakından takip eden gazetecilerin; hiç değilse dönüp arkalarındaki izlere bakmak istediklerinde hatırlayacağı Karlov suikasti ve gerçeklerinin bir kısmı özetle böyle.
İftira atanların yalanları, bu cinayet ve suikastlerin gerçek sorumluları elbet bir gün ortaya çıkacak. Çünkü gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır….
[Erman Yalaz] 24.11.2018 [TR724]
Öğretmenler Günü’nde soruyoruz: 34 bin öğretmenin suçu ne? [İlker Doğan]
15 Temmuz’un ardından kamuda en büyük kıyım Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaşandı. Eğitim Sen’in raporuna göre ihraç edilen öğretmen sayısı 34 bine yakın. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, KHK’yla ihraç edilenlerin suç işledikleri için görevden alınmadıklarını itiraf etmiş ve bunun idari bir karar olduğunu söylemişti. Aradan yıllar geçti ancak mağduriyetler giderilmedi. İdari bir kararla öğrencilerinden uzaklaştırılan ve bugüne kadar haklarında soruşturma bile açılmayan on binlerce öğretmen, iktidar temsilcilerine soruyor: “Bizim suçumuz ne?”
Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü… OHAL döneminde on binlerce öğretmen mesnetsiz iddialarla okulundan, öğrencilerinden koparılarak ‘ekmeğe muhtaç’ hale getirildi. İktidar, 15 Temmuz sözde darbe teşebbüsünün ardından ‘Cemaat’in en güçlü olduğu kurum’ olarak kabul ettiği MEB’i deyim yerindeyse hallaç pamuğu gibi attı. Ardı ardına çıkarılan KHK’larla on binlerce öğretmen hiç bir somut suç gösterilmeksizin idari kararla meslekten ihraç edildi. Kamudan ihraç edilen öğretmen sayısı darbeye karıştığı iddiasıyla görevden alınan asker (yaklaşık 7 bin) ve polis (yaklaşık 10 bin) sayısından fazla. İhraç edilen öğretmen sayısı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre 33 bin 200 civarı. Eğitim Sen’in raporuna göre ise rakam 34 bine yakın. Özel sektörde çalışanlar bu rakamın dışında. Dershanelerin kapanması, kolejlerin gasp edilmesinin ardından yaşanan tenkisatlarda da binlerce öğretmen işsiz kaldı. Yetmezmiş gibi çalışma lisansları da iptal edildi. 34 bine yakın öğretmen, ‘ağaç kökü’ yemeye muhtaç edildi. Yüzlercesi ise ‘bankada hesabı bulunduğu ya da bir sendikaya üye olduğu’ gerekçesiyle hukuki dayanaktan yoksun gerekçelerle tutuklandı.
BOZDAĞ: SUÇ YOK, İDARİ TASARRUF!
Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, yapılan kıyımlara ilişkin ilginç değerlendirmelerde bulunmuştu. Nisan 2017’de katıldığı bir televizyon programında konuşan Yılmaz, 33 binin üzerindeki öğretmeni ‘istemeyerek’ görevden aldıklarını söylemişti. Rus Büyükelçi suikastini hatırlatan Yılmaz, “MEB’de de yarın böyle bir olay yaşanmaması için risk aldık.” demişti. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da tıpkı Yılmaz gibi masum insanları ihraç ettiklerini itiraf etmişti. KHK ile görevden almaların ‘idari tasarrufla’ yapıldığını anlatan Bozdağ, CNN Türk’te yaptığı açıklamada, “Suçlamak yargılamak için somut deliller lazım. Ama idari tasarruf yapmak ayrı. Kamudan uzaklaştırılan herkes suçludur diyemeyiz. Bu bir idari tasarruf, adli tasarruf değil. Sanki idari tasarrufa maruz kalan herkes suç işlemiş gibi bir algı da yapılıyor. Bu fevkalede yanlış.” ifadelerini kullanmıştı.
SORUŞTURMA BİLE AÇILMADI
İhraç edilen binlerce öğretmen savcılıklara başvurdu. Eğitim Sen üyesi binlerce öğretmen ‘Benim suçum nedir’ diye sordu savcılıklara. Cevap yaklaşık 1,5 yıl sonra geldi. İhraç edilen öğretmenler hakkında soruşturma bile açılmamıştı. Hiç bir suçlama yoktu. Savcılığın cevap yazısında, “Hakkınızda KHK ile ilgili herhangi bir soruşturma kaydına raslanmamıştır.” deniliyordu. İhraçlara neden olan suçlamalarla ilgili soruşturma bile açılmamıştı binlerce öğretmen hakkında. Madem bu insanlar hakkında hiç bir suçlama yoktu, neden binlerce öğretmen uyduruk KHKlarla işinden atıldı? Bu gerçek bile aslında ‘f.tö’ kılıfının, muhalifleri ‘yok etmek’ için iktidar tarafından uydurulduğunu ortaya koymaya yetiyor.
KİMİSİ GARSON, KİMİSİ DEPOCU
İktidarın hiç bir somut delil göstermeksizin, tamamen idari tasarrufla görevden aldığı öğretmenlerden kimisi şimdi bir markette tezgahtar olarak çalışıyor, kimisi sanayi sitelerinde hamallık yapıyor, kimisi depocu, kimisi lokantada garson olarak evine ekmek götürmeye çalışıyor. Apartmanlarda hizmetli olarak çalışanlar da var, taksi şoförlüğü yapan da. Gökhan Açıkkollu gibi karakolda işkenceyle şehit olan da var, zulümden kaçarken Meriç’in sularında can veren de… Aradan iki yıl geçti ancak bugüne kadar iktidar, 34 bine yakın öğretmenin mağduriyeti gidermek için hiç bir şey yapmadı. Mahkemeyle masumiyeti ispat edilen öğretmenler bile göreve iade edilmiyor.
MEB’den öğretmenlere: Suçsuzluğunu kanıtla
Eğitim Sen, Eğitim İş ve Eğitim Bir Sen, ihraç edilen üyelerinin göreve iade edilmesi için bakanlık ve hükümet nezdinde geçtiğimiz yıl girişimlerde bulundu. Ancak MEB, yanlıştan dönmek yerine hatasında ısrar ederek, öğretmenlerin masum olduklarını ispatlamasını istedi. Halbu ki hukukta bir kaide vardır; müddei iddiasını ispatla mükelleftir. Ve masumiyet karinesine göre ise suçu ispat edilinceye kadar herkes masumdur. Anayasa’ya göre ‘suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Masumiyet karinesini de ayaklar altına alan MEB, öğretmenlerin ‘suçlu’ olduğunu ispat edemediği için onlardan ‘masum’ olduklarını ispatlamalarını istiyor.
500 bin öğretmen atama bekliyor
Türk eğitim sistemindeki temel sorunlardan biri de atanamayan öğretmenler. ÖSYM verilerine göre 455 bin öğretmen atama bekliyor. Sendikalar ise rakamın 500 bin olduğu görüşünde. Her yıl 70 bin öğretmen adayı mezun oluyor. Ancak resmi rakamlara göre KPSS’ye giren 100 öğretmenden sadece 17’sinin ataması yapılabiliyor. Önümüzdeki 5 yıl içinde atama bekleyen öğretmenlerin sayısının 1 milyonu bulması bekleniyor.
1 yılda 52 öğretmen intihar etti
Dersimli öğretmen Ersin Turhan’ı hatırlarsınız. Yıllardır ataması yapılmayan Turhan, bir ağaca kendini asarak intihat etmişti. DİSK’in araştırmasına göre sadece 2017’de tıpkı onun gibi atanamayan 52 öğretmen canına kıydı. OHAL ilan edildiğinden beri öğretmen atamaları ‘sözleşmeli’ olarak yapılıyor. Öğretmen açığı 97 bin. Son iki yılda yaklaşık 34 bin öğretmen mesnetsiz suçlamalarla ihraç edildi. Aynı dönemde emekli edilenlerin sayısı ise 23 bin. Ataması yapılanların sayısı ise sadece 39 bin 300.
[İlker Doğan] 24.11.2018 [TRR724]
Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü… OHAL döneminde on binlerce öğretmen mesnetsiz iddialarla okulundan, öğrencilerinden koparılarak ‘ekmeğe muhtaç’ hale getirildi. İktidar, 15 Temmuz sözde darbe teşebbüsünün ardından ‘Cemaat’in en güçlü olduğu kurum’ olarak kabul ettiği MEB’i deyim yerindeyse hallaç pamuğu gibi attı. Ardı ardına çıkarılan KHK’larla on binlerce öğretmen hiç bir somut suç gösterilmeksizin idari kararla meslekten ihraç edildi. Kamudan ihraç edilen öğretmen sayısı darbeye karıştığı iddiasıyla görevden alınan asker (yaklaşık 7 bin) ve polis (yaklaşık 10 bin) sayısından fazla. İhraç edilen öğretmen sayısı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre 33 bin 200 civarı. Eğitim Sen’in raporuna göre ise rakam 34 bine yakın. Özel sektörde çalışanlar bu rakamın dışında. Dershanelerin kapanması, kolejlerin gasp edilmesinin ardından yaşanan tenkisatlarda da binlerce öğretmen işsiz kaldı. Yetmezmiş gibi çalışma lisansları da iptal edildi. 34 bine yakın öğretmen, ‘ağaç kökü’ yemeye muhtaç edildi. Yüzlercesi ise ‘bankada hesabı bulunduğu ya da bir sendikaya üye olduğu’ gerekçesiyle hukuki dayanaktan yoksun gerekçelerle tutuklandı.
BOZDAĞ: SUÇ YOK, İDARİ TASARRUF!
Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, yapılan kıyımlara ilişkin ilginç değerlendirmelerde bulunmuştu. Nisan 2017’de katıldığı bir televizyon programında konuşan Yılmaz, 33 binin üzerindeki öğretmeni ‘istemeyerek’ görevden aldıklarını söylemişti. Rus Büyükelçi suikastini hatırlatan Yılmaz, “MEB’de de yarın böyle bir olay yaşanmaması için risk aldık.” demişti. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da tıpkı Yılmaz gibi masum insanları ihraç ettiklerini itiraf etmişti. KHK ile görevden almaların ‘idari tasarrufla’ yapıldığını anlatan Bozdağ, CNN Türk’te yaptığı açıklamada, “Suçlamak yargılamak için somut deliller lazım. Ama idari tasarruf yapmak ayrı. Kamudan uzaklaştırılan herkes suçludur diyemeyiz. Bu bir idari tasarruf, adli tasarruf değil. Sanki idari tasarrufa maruz kalan herkes suç işlemiş gibi bir algı da yapılıyor. Bu fevkalede yanlış.” ifadelerini kullanmıştı.
SORUŞTURMA BİLE AÇILMADI
İhraç edilen binlerce öğretmen savcılıklara başvurdu. Eğitim Sen üyesi binlerce öğretmen ‘Benim suçum nedir’ diye sordu savcılıklara. Cevap yaklaşık 1,5 yıl sonra geldi. İhraç edilen öğretmenler hakkında soruşturma bile açılmamıştı. Hiç bir suçlama yoktu. Savcılığın cevap yazısında, “Hakkınızda KHK ile ilgili herhangi bir soruşturma kaydına raslanmamıştır.” deniliyordu. İhraçlara neden olan suçlamalarla ilgili soruşturma bile açılmamıştı binlerce öğretmen hakkında. Madem bu insanlar hakkında hiç bir suçlama yoktu, neden binlerce öğretmen uyduruk KHKlarla işinden atıldı? Bu gerçek bile aslında ‘f.tö’ kılıfının, muhalifleri ‘yok etmek’ için iktidar tarafından uydurulduğunu ortaya koymaya yetiyor.
KİMİSİ GARSON, KİMİSİ DEPOCU
İktidarın hiç bir somut delil göstermeksizin, tamamen idari tasarrufla görevden aldığı öğretmenlerden kimisi şimdi bir markette tezgahtar olarak çalışıyor, kimisi sanayi sitelerinde hamallık yapıyor, kimisi depocu, kimisi lokantada garson olarak evine ekmek götürmeye çalışıyor. Apartmanlarda hizmetli olarak çalışanlar da var, taksi şoförlüğü yapan da. Gökhan Açıkkollu gibi karakolda işkenceyle şehit olan da var, zulümden kaçarken Meriç’in sularında can veren de… Aradan iki yıl geçti ancak bugüne kadar iktidar, 34 bine yakın öğretmenin mağduriyeti gidermek için hiç bir şey yapmadı. Mahkemeyle masumiyeti ispat edilen öğretmenler bile göreve iade edilmiyor.
MEB’den öğretmenlere: Suçsuzluğunu kanıtla
Eğitim Sen, Eğitim İş ve Eğitim Bir Sen, ihraç edilen üyelerinin göreve iade edilmesi için bakanlık ve hükümet nezdinde geçtiğimiz yıl girişimlerde bulundu. Ancak MEB, yanlıştan dönmek yerine hatasında ısrar ederek, öğretmenlerin masum olduklarını ispatlamasını istedi. Halbu ki hukukta bir kaide vardır; müddei iddiasını ispatla mükelleftir. Ve masumiyet karinesine göre ise suçu ispat edilinceye kadar herkes masumdur. Anayasa’ya göre ‘suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Masumiyet karinesini de ayaklar altına alan MEB, öğretmenlerin ‘suçlu’ olduğunu ispat edemediği için onlardan ‘masum’ olduklarını ispatlamalarını istiyor.
500 bin öğretmen atama bekliyor
Türk eğitim sistemindeki temel sorunlardan biri de atanamayan öğretmenler. ÖSYM verilerine göre 455 bin öğretmen atama bekliyor. Sendikalar ise rakamın 500 bin olduğu görüşünde. Her yıl 70 bin öğretmen adayı mezun oluyor. Ancak resmi rakamlara göre KPSS’ye giren 100 öğretmenden sadece 17’sinin ataması yapılabiliyor. Önümüzdeki 5 yıl içinde atama bekleyen öğretmenlerin sayısının 1 milyonu bulması bekleniyor.
1 yılda 52 öğretmen intihar etti
Dersimli öğretmen Ersin Turhan’ı hatırlarsınız. Yıllardır ataması yapılmayan Turhan, bir ağaca kendini asarak intihat etmişti. DİSK’in araştırmasına göre sadece 2017’de tıpkı onun gibi atanamayan 52 öğretmen canına kıydı. OHAL ilan edildiğinden beri öğretmen atamaları ‘sözleşmeli’ olarak yapılıyor. Öğretmen açığı 97 bin. Son iki yılda yaklaşık 34 bin öğretmen mesnetsiz suçlamalarla ihraç edildi. Aynı dönemde emekli edilenlerin sayısı ise 23 bin. Ataması yapılanların sayısı ise sadece 39 bin 300.
[İlker Doğan] 24.11.2018 [TRR724]
Çocuğunuz için basit oyuncak seçin!
Oyun ve oyuncaklar, çocukların ileri yaşlarda kişilik yapılarını önemli düzeyde etkiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Armut, bu nedenle oyuncak seçiminde çocuğun yaşı, ilgisi, gelişim düzeyi ve cinsiyeti gibi önemli kriterlerin göz önüne alınması gerektiğini söylüyor.
Çocukların ufkunu açan, onları mutlu eden oyun ve oyuncaklar, ileri yaşlarda yaratıcı düşünceye de katkı sağlıyor. Yaşa uygun oyuncak, çocukların arkadaşları ile uyumlu hareket edebilmesi, paylaşıma açık ve sosyal ilişkileri kuvvetli bireyler haline gelmesine yardımcı olur. Doğru seçilen ve yaşa uygun oyuncaklarla büyüyen çocuklar, erişkin dönemde de belirli spor dallarında ve bilimsel alanlarda kendilerini kanıtlayabilen başarılı kişiler olarak öne çıkar.
Karmaşık değil basit…
Karışık yapıda ve çok pahalı olanların yerine, daha sade ve kolay anlaşılır şekilde tasarlanmış, aynı zamanda çocuğun hayal gücünü geliştirecek özellikte oyuncakların seçilmesi önemlidir. Bunun yanında, sağlık açısından boya ve ağır metaller içermeyen, güvenilirliği kanıtlanmış oyuncak tercihi de göz ardı edilmemelidir. Küçük parçalara ayrılabilen oyuncaklar belirli bir yaş grubunun altındaki çocuklarda tehlikeli olabilir. Özellikle 3 yaş altındaki çocuklar merak içgüdüsü ile bu küçük parçaları ağzına götürme hatta yutma riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle oyuncakların, çocukların yaş gruplarına göre seçimi en önemli kuraldır. Çocuklar, yaşına uygun ve becerilerini geliştirecek oyuncaklara daha duyarlıdır. Böylece çocuğun oyun devamlılığı da sağlanmış olur.
Açık havada ve kırsal alanlarda bulunan cisimler, çocuklar için iyi bir oyun arkadaşı olabilir. Ailelerin kontrolünde olmak şartı ile çocukların kendilerini keşfetmesini sağlayan, hayal güçlerini ortaya çıkaran ve hareket etme olanakları ile onlara sağlık kazandıran açık hava aktiviteleri tercih edilebilir. Genellikte evde kolayca bulunan çeşitli kaplar, ip makaraları ve undan yapılacak hamurlar da açık alan imkanı olmayan çocuklar için iyi bir oyun seçeneğidir. Bu tür materyaller, çocukların oyunu istediği doğrultuda şekillendirmesine yardımcı olur.
Doğru ve uygun oyuncak seçimi için bunlara dikkat edin:
[TR724] 24.11.2018
Çocukların ufkunu açan, onları mutlu eden oyun ve oyuncaklar, ileri yaşlarda yaratıcı düşünceye de katkı sağlıyor. Yaşa uygun oyuncak, çocukların arkadaşları ile uyumlu hareket edebilmesi, paylaşıma açık ve sosyal ilişkileri kuvvetli bireyler haline gelmesine yardımcı olur. Doğru seçilen ve yaşa uygun oyuncaklarla büyüyen çocuklar, erişkin dönemde de belirli spor dallarında ve bilimsel alanlarda kendilerini kanıtlayabilen başarılı kişiler olarak öne çıkar.
Karmaşık değil basit…
Karışık yapıda ve çok pahalı olanların yerine, daha sade ve kolay anlaşılır şekilde tasarlanmış, aynı zamanda çocuğun hayal gücünü geliştirecek özellikte oyuncakların seçilmesi önemlidir. Bunun yanında, sağlık açısından boya ve ağır metaller içermeyen, güvenilirliği kanıtlanmış oyuncak tercihi de göz ardı edilmemelidir. Küçük parçalara ayrılabilen oyuncaklar belirli bir yaş grubunun altındaki çocuklarda tehlikeli olabilir. Özellikle 3 yaş altındaki çocuklar merak içgüdüsü ile bu küçük parçaları ağzına götürme hatta yutma riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle oyuncakların, çocukların yaş gruplarına göre seçimi en önemli kuraldır. Çocuklar, yaşına uygun ve becerilerini geliştirecek oyuncaklara daha duyarlıdır. Böylece çocuğun oyun devamlılığı da sağlanmış olur.
Açık havada ve kırsal alanlarda bulunan cisimler, çocuklar için iyi bir oyun arkadaşı olabilir. Ailelerin kontrolünde olmak şartı ile çocukların kendilerini keşfetmesini sağlayan, hayal güçlerini ortaya çıkaran ve hareket etme olanakları ile onlara sağlık kazandıran açık hava aktiviteleri tercih edilebilir. Genellikte evde kolayca bulunan çeşitli kaplar, ip makaraları ve undan yapılacak hamurlar da açık alan imkanı olmayan çocuklar için iyi bir oyun seçeneğidir. Bu tür materyaller, çocukların oyunu istediği doğrultuda şekillendirmesine yardımcı olur.
Doğru ve uygun oyuncak seçimi için bunlara dikkat edin:
- Çocuklar için seçilen oyuncalar, sağlık standartlarına uygun olmalıdır.
- Özellikle plastik oyuncakların içeriğinde vücutla temas ettiğinde zararlı etkileri olan azo boya ve bisfenol A (BPA) gibi maddeler bulunmamalıdır.
- Oyuncaklar kolay temizlenebilir özellikte olmalıdır. Küçük çocuklar birçok enfeksiyonu oyuncaklar vasıtasıyla birbirine bulaştırmaktadır.
- Pille çalışan oyuncakların kullanma talimatları iyi okunmalı, pil kutuları sık sık kontrol edilmelidir. Biten ya da akan piller değiştirilmelidir. Pil kutusu kolayca açılmamalı ve vidalı olmalıdır.
- Oyuncaklar yaş, gelişim düzeyi ve cinsiyete göre alınmalıdır. Çocuğun isteğine göre değil gelişimine uygun oyuncaklar tercih edilmelidir.
- Küçük parçaları olan, uzun ipli ve kurdeleli oyuncaklar küçük çocuklar için tehlike oluşturabilir. Ayrıca oyuncakların keskin yüzeyleri ve çıkıntılı parçaları olmaması gerekir.
[TR724] 24.11.2018
‘Ateşle oynuyorsunuz’ [Semih Ardıç]
Yeni Türkiye manzaraları… Depolara yapılan ani ve eş zamanlı baskınlarda ele geçirilen göz yaşartıcı soğanlar, Emniyet ile Milli İstihbarat Teşkilatı’nın azim ve kararlığının semeresidir.
Böylece ekonomiye karşı hazırlanan hain planlar akim kalmıştır. Tüketici Fiyatları Endeksi’nde (TÜFE) yüzde 0,2 ağırlığı olduğu için soğanı hafife alan mihrakları siz de kale almayın.
MADEM STOKÇU DEĞİLLER, NİYE SAKLIYORLAR?
O kadar soğanı niye depoda sakladıkları ayan beyan ortaya çıktığına göre mevzu kapanmıştır.
Neymiş efendim! Soğan-patates depoda muhafaza edilmezse çürürmüş. Vatandaş kışın soğan bulamayabilirmiş.
Ondan kolay ne var! İthalat ne güne duruyor. Parası ile değil mi?
Soğan muhbirlerinin telefonlarını alır almaz harekete geçen Tarım İl Müdürlükleri ile MİT’e ne kadar teşekkür etsek azdır. Onların titiz çalışmaların neticesinde yüzde 25’e fırlayan enflasyonun fâili bulundu.
BÜTÜN O ZAMLARIN MÜSEBBİBİ SOĞANCILARMIŞ!
Soğan ve patates tüccarlarının başının altından çıkmış hepsi. Tuvalet kâğıdının fiyatının 60 TL’ye, 700 gram salçanın da 4,5 TL’den 10 TL’ye çıkması meğer Türkiye’yi bölmek ve parçalamak heveslisi hainlerin eseriymiş.
Zabıta iş başında, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da 02:30’a kadar makamında mesaide. O vakte kadar kimsenin keşfetmediği tahvil ihraç metotları hakkında ilham bekliyor.
Şu ana kadar elle tutulur bir formül geliştiremese de 2019 Yılı Bütçe Teklifi’ne nihai şeklinin verildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda dosta itimat, düşmana
korku salan nutuk irat eyledi.
“EKONOMİ BATIYOR, VAY ANASINI”
Memlekette kriz yaşandığına dair tespitlere mukabil damat Berat, “Ekonomi batıyor, vay anasını… Nasıl batıyor?” dedi.
Felaket tellallığı yapanların ağzının payını verirken sene sonunda enflasyonun sürpriz şekilde düşeceğini müjdeledi.
Hadi yine iyiyiz! Sene sonunda enflasyon yüzde 20’ye, belki de yüzde 19’a düşecekmiş.
Hatta, “Yurt dışından alınan krediler ve kıt kaynaklar betona gömüldü. İnşaata dayalı büyüme modeli çöktü.” sözlerimize kırılmış.
Hazine Bakanı Albayrak, “Türkiye taşa boğuldu, taşa gömüldü. Tüneller asfaltlar.” diyerek ufkumuzu açtı, modern Türkiye’nin resmini çizdi.
DURMUŞ YILMAZ EZBER BOZDU
Ta ki eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Ankara Milletvekili Durmuş Yılmaz konuşuncaya dek… Yılmaz, Albayrak’ın ezberlediği sunumu tarumar etti.
Bakan Albayrak’a, “Söylediklerinize kendiniz inanıyor musunuz?” suâlini tevcih eden Yılmaz bütün bu manevraların, günü birlik kararların tek bir gayesi olduğuna dikkat çekti.
O da şu: İktidar seçime kadar kriz emarelerini halının altına süpürebildiği kadar süpürme derdinde.
31 Mart 2019’da yapılacak mahallî idareler seçiminin akabinde Türkiye tarihinin en ağır kemer sıkma paketi açılacak.
SEÇİMDEN SONRA KEMERLER SIKILACAK
Durmuş Yılmaz, “Tüm kalbimle diliyorum, umarım yanılırım ama şundan eminim ki seçimlerden sonra Türkiye tarihinde görülmemiş bir kemer sıkma politikası uygulayacaksınız. Bu krizin maliyetini kurduğunuz ekonomik sistemden nemalanan on binlerce yandaşınıza değil, krizde hiçbir sorumluluğu olmayan milyonlarca vatandaşımıza ödetmeye çalışacaksınız.” ifadelerini kullandı.
Yılmaz, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının kemer sıkma paketini Uluslararası Para Fonu (IMF) ile 20’nci Stand-by anlaşması imzalayarak tatbik edeceğinden de emin.
Yılmaz, Hazine’nin geçen gün dikkat çektiğim faiz numarasına da şerh düştü: “Hazine ihaleleri ile oynayarak faizleri düşürmeye çalışarak adeta ateşle oynuyorsunuz. Bu yöntem 1994’te denendi, krizle sonuçlandı.”
YILMAZ: BUNU YAPMAYIN
“Farkında mısınız ama tabiri caizse devlet iç borçlanma piyasasının genleri ile oynamaktasınız.” tespitinden sonra Albayrak’ı, “Bunu yapmayın.” diye ikaz etti.
Durmuş Yılmaz, Euromoney Dergisi tarafından 2009’da “En iyi Merkez Bankası Başkanı” seçilmişti. Pırıl pırıl bir kariyere sahip.
Merkez Bankası’nda kazandığı tecrübeyi halihazırda TBMM’de vekil sıfatı ile millete hizmet yolunda kullanıyor.
Berat Albayrak’a gelince… O, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi iki otoritenin akabinde Hazine Bakanlığı koltuğuna liyakati olduğu için oturmadı. Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olması haricinde hiç bir meziyeti yoktu.
“Türkiye’de kriz var.” diyenlere, “Vay anasını.” gibi nezaketsiz ve manasız bir cevap vereceğine biraz dersine çalışsa daha az mahcup olurdu.
[Semih Ardıç] 24.11.2018 [TR724]
Böylece ekonomiye karşı hazırlanan hain planlar akim kalmıştır. Tüketici Fiyatları Endeksi’nde (TÜFE) yüzde 0,2 ağırlığı olduğu için soğanı hafife alan mihrakları siz de kale almayın.
MADEM STOKÇU DEĞİLLER, NİYE SAKLIYORLAR?
O kadar soğanı niye depoda sakladıkları ayan beyan ortaya çıktığına göre mevzu kapanmıştır.
Neymiş efendim! Soğan-patates depoda muhafaza edilmezse çürürmüş. Vatandaş kışın soğan bulamayabilirmiş.
Ondan kolay ne var! İthalat ne güne duruyor. Parası ile değil mi?
Soğan muhbirlerinin telefonlarını alır almaz harekete geçen Tarım İl Müdürlükleri ile MİT’e ne kadar teşekkür etsek azdır. Onların titiz çalışmaların neticesinde yüzde 25’e fırlayan enflasyonun fâili bulundu.
BÜTÜN O ZAMLARIN MÜSEBBİBİ SOĞANCILARMIŞ!
Soğan ve patates tüccarlarının başının altından çıkmış hepsi. Tuvalet kâğıdının fiyatının 60 TL’ye, 700 gram salçanın da 4,5 TL’den 10 TL’ye çıkması meğer Türkiye’yi bölmek ve parçalamak heveslisi hainlerin eseriymiş.
Zabıta iş başında, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da 02:30’a kadar makamında mesaide. O vakte kadar kimsenin keşfetmediği tahvil ihraç metotları hakkında ilham bekliyor.
Şu ana kadar elle tutulur bir formül geliştiremese de 2019 Yılı Bütçe Teklifi’ne nihai şeklinin verildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda dosta itimat, düşmana
korku salan nutuk irat eyledi.
“EKONOMİ BATIYOR, VAY ANASINI”
Memlekette kriz yaşandığına dair tespitlere mukabil damat Berat, “Ekonomi batıyor, vay anasını… Nasıl batıyor?” dedi.
Felaket tellallığı yapanların ağzının payını verirken sene sonunda enflasyonun sürpriz şekilde düşeceğini müjdeledi.
Hadi yine iyiyiz! Sene sonunda enflasyon yüzde 20’ye, belki de yüzde 19’a düşecekmiş.
Hatta, “Yurt dışından alınan krediler ve kıt kaynaklar betona gömüldü. İnşaata dayalı büyüme modeli çöktü.” sözlerimize kırılmış.
Hazine Bakanı Albayrak, “Türkiye taşa boğuldu, taşa gömüldü. Tüneller asfaltlar.” diyerek ufkumuzu açtı, modern Türkiye’nin resmini çizdi.
DURMUŞ YILMAZ EZBER BOZDU
Ta ki eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Ankara Milletvekili Durmuş Yılmaz konuşuncaya dek… Yılmaz, Albayrak’ın ezberlediği sunumu tarumar etti.
Bakan Albayrak’a, “Söylediklerinize kendiniz inanıyor musunuz?” suâlini tevcih eden Yılmaz bütün bu manevraların, günü birlik kararların tek bir gayesi olduğuna dikkat çekti.
O da şu: İktidar seçime kadar kriz emarelerini halının altına süpürebildiği kadar süpürme derdinde.
31 Mart 2019’da yapılacak mahallî idareler seçiminin akabinde Türkiye tarihinin en ağır kemer sıkma paketi açılacak.
SEÇİMDEN SONRA KEMERLER SIKILACAK
Durmuş Yılmaz, “Tüm kalbimle diliyorum, umarım yanılırım ama şundan eminim ki seçimlerden sonra Türkiye tarihinde görülmemiş bir kemer sıkma politikası uygulayacaksınız. Bu krizin maliyetini kurduğunuz ekonomik sistemden nemalanan on binlerce yandaşınıza değil, krizde hiçbir sorumluluğu olmayan milyonlarca vatandaşımıza ödetmeye çalışacaksınız.” ifadelerini kullandı.
Yılmaz, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının kemer sıkma paketini Uluslararası Para Fonu (IMF) ile 20’nci Stand-by anlaşması imzalayarak tatbik edeceğinden de emin.
Yılmaz, Hazine’nin geçen gün dikkat çektiğim faiz numarasına da şerh düştü: “Hazine ihaleleri ile oynayarak faizleri düşürmeye çalışarak adeta ateşle oynuyorsunuz. Bu yöntem 1994’te denendi, krizle sonuçlandı.”
YILMAZ: BUNU YAPMAYIN
“Farkında mısınız ama tabiri caizse devlet iç borçlanma piyasasının genleri ile oynamaktasınız.” tespitinden sonra Albayrak’ı, “Bunu yapmayın.” diye ikaz etti.
Durmuş Yılmaz, Euromoney Dergisi tarafından 2009’da “En iyi Merkez Bankası Başkanı” seçilmişti. Pırıl pırıl bir kariyere sahip.
Merkez Bankası’nda kazandığı tecrübeyi halihazırda TBMM’de vekil sıfatı ile millete hizmet yolunda kullanıyor.
Berat Albayrak’a gelince… O, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi iki otoritenin akabinde Hazine Bakanlığı koltuğuna liyakati olduğu için oturmadı. Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olması haricinde hiç bir meziyeti yoktu.
“Türkiye’de kriz var.” diyenlere, “Vay anasını.” gibi nezaketsiz ve manasız bir cevap vereceğine biraz dersine çalışsa daha az mahcup olurdu.
[Semih Ardıç] 24.11.2018 [TR724]
Dünyayı güzelleştiren iki yürek: Kanber Amca ve Batuhan [Nakkaş]
Çöp konteynerlerinden kâğıt ve dönüşüme uygun atık malzemeler toplayan çocuklardan biriydi Batuhan.
Bir gün bir çöp kutusunda oldukça yıpranmış bir Emile Zola kitabı buldu.
Satmaktansa, bakımını yapıp okumayı tercih etti Batuhan.
Ve bulduğu bu kitap hayatını değiştirmişti.
Kitap sevdası kalbine yerleşince bir yandan lise okurken, diğer yandan kitapçıda çalışmaya başladı.
Ardından Erciyes Üniversitesi’ni kazandı ve Ermeni Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya başladı.
Çalıştığı kitapevini bir süre sonra devraldı ve hayatını kitaplara vakfetti Batuhan Yüksel…
Hurdacılardan, çöp toplayıcılarından, eskicilerden, bit pazarından, vefat eden kitapseverlerin çocuklarından eski kitaplar aldı. Bunların bakımını ve onarımını yapıp dükkânında sergilemeye başladı.
Sıradan bir kitapçı değil Batuhan’ın dükkânı…
Kendisi “Kitapların Huzurevi” diyor mekânına…
Bugün 10 binden fazla kitap sergiliyor kendine ait dükkânında. Bir yandan yüksek lisans yaparken diğer yandan bir tür kitap tamirciliği ve bakım servisi işi yapıyor.
Kitabevinde baskı tarihi 100 yılı aşan Osmanlıca ve farklı dillerde birçok taş baskı eserin bulunuyor. Batuhan; ” Çalıkuşu’nun ilk baskısı olmak üzere birçok kitap var. Tarihi 100 yılı aşkın olan eserleri, naftalinlere sararak böceklerden korumak için özel bir çantada saklıyorum. Çok fazla kitap okuyan biri değildim. Okuduğumda ne kadar cahil kaldığımı düşünerek üzülüyorum. Burada roman ve kitapların yanı sıra farklı türde birçok kitap, dergi, ansiklopedi gibi yazılı eser var. Kitapları değerine göre alıp satıyorum. Ancak, orta ve lise öğrencilerinin dönem ödevleri, yüksek lisans bitirme tezleri için gelen öğrencilere kaynak bulabilmek için ücretsiz olarak yardım ediyorum” şeklinde yaptığı işi tanımlıyor.
Kanber Amca’nın kitap sarayı!
Kemal Sunal’ın oynadığı unutulmaz filmlerden biri de Sakar Şakir’dir.
Sakarlığıyla meşhur olan Şakir’e amcasından yüklü miktarda miras kalır ve kahramanımız mirası devralmak için büyük şehre gelir.
Ancak onu bir sürpriz beklemektedir; Hacı!
Tipik Şark Kurnazı olan ve Ali Şen’in büyük bir başarıyla canlandırdığı çıkarcı ve şekilci Müslüman olan Hacı’da her türlü mel’anet vardır.
Nitekim Şakir’e de bir takım kurnaz oyunlar hazırlar.
İşte o filmin en iç ısıtan sahnelerinden birinde, Şakir kendisine kalan bakkal dükkanındaki malları bedava fakirlere dağıtır. Tabii bu cömertlik Hacı’nın hiç hoşuna gitmeyecektir.
Sakar Şakir filmindeki gibi ismi Şen Bakkal olmasa da, İstanbul Üsküdar’da Uysal Bakkal var.
Sahibi ise Kanber Bozan…
Çocukların tabiriyle Kanber Amca!
Yokluk, hayat zorlukları ve bin türlü başka sebeplerden dolayı okuyamamış Kanber Bozan.
Hayatı aslında çok tanıdık bir öykü:
12-13 yaşlarında doğduğu Adıyaman’ı bırakıp tek başına İstanbul’a geliyor. “Sokaklarda kaldım, hanlarda, iş yerlerinde yattım. Bekçiler kovarlardı,” diyor Kanber Amca. “Biz siyah-beyaz büyüdük, şehirdekiler renkli. 5 yaşımdan beri kendi paramı kazanıyorum. O cesaretle daha çocuk yaşta birçok işte çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, dönercilik yaptım, pazarcılık yaptım.”
Bir süre sonra tekstil işinden para kazanmaya da başlayınca ailesini İstanbul’a getiriyor ama kendisi de Almanya’ya çalışmaya gidiyor. Ancak uzun sürmüyor bu macera. Geri dönüyor ve 2000 yılında açıyor Uysal Bakkal’ı.
“Hayatı düşe kalka öğrendik biz,” diyor Kanber Bozan, “Sonunda karanlıktan aydınlığa geçtik. Ama insan geldiği yeri unutmamalı. Giydiği o lastik ayakkabıları unutmamalı. Bir gün çok yağmur yağmıştı, ayakkabılarım yırtıktı. Üşüyordum, titriyordum. Çalıştığım yerde beni kaldırıp masaya oturtan, üzerime elyaf saran öğretmeni hiç unutmuyorum. O gün gördüm, insanları sevmeyi, onlara yardım etmeyi unutmuyorum.”
Aslında okumak içinde kapanmayan bir yara. Çünkü kendisi okuyamamanın acısını ziyadesiyle yaşamış. Başta kendi çocukları olmak üzere tüm çocukların okumasını istiyor. Bu sebeple oğlu Fırat’ın kitap okuma karşılığı bedava alış veriş stratejisini tamamlayacak kütüphane-bakkal modeline son şeklini veriyor.
Raflara koyduğu kitapları çocuklara veriyor ve okuduktan sonra geri getirirlerse ve elbette özetini anlatıp, içeriğiyle ilgili sorulan sorulara cevap verirlerse, bedava alış veriş imkanı sunuyor.
Aslında işin başlangıcı genç Fırat’a dayanıyor.
Kanber Amca’nın oğlu Fırat bir gün çok enteresan bir ayrıntıyı idrak ediyor :
“Buradaki çocuklar arasında sınıfsal bir fark var. Çocuklar iç içe oynadıklarından bunu fark etmiyorlar. Ama dışarıdan bakan bir göz bunu görebiliyor. Bazı çocuklar istediklerini alabiliyor, bazısı alamayınca -genellikle babam yokken- ben de onlara istediklerini veriyordum. Özellikle iki çocuğa yardım ediyordum. Bir gün onlardan birine bir kitap verdim, ‘bunu oku gel sana bir şey vereceğim’ dedim. Şeker Portakalı’nı verdim. Karşılığında bir şey vereceğimi duyan mahalledeki diğer çocuklar da benden kitap istemeye başladılar. İlk başlarda pek umursamadım. Baktım bir hafta boyunca ısrar ediyorlar, gittim birkaç kitap alıp geldim. ‘Kim okuyup bana gelirse ona bir şey vereceğim’ dedim,” diyor…
Mesele ayyuka çıkınca mahallenin bitirim çocukları her sabah Uysal Bakkal’ın kapısında bitiyor ve bir şekilde konusunu öğrendikleri kitabı “Ben de okudum!” diyorlar.
O kadar ki, o güne kadar yüzünü hiç görmediği çocukları görmeye başlıyor Fırat. Başka semtlerden çocuklar akın akın geliyor bedava şeker, çikolata almaya.
Fakat bu geniş yüreklilik mahalleyi de etkileyip dönüştürmeye başlıyor.
Bir süre sonra evlerde hazırlanan poğaçalar, kekler, kurabiyeler de ekleniyor hediye ürün kervanına.
Kanber Amca ise hayatı çok daha sade okuyabiliyor:
“Parasız insanlar bize geliyor. Parası olan gelmez. Arabasına biner, hem çoluk çocuğu gezdirir hem de büyük marketten alışverişini yapar. Bizden günlük ihtiyaçlar alınır,” diyor ve ekliyor: “Biz ‘sonra veririz, babam dönünce veririz, yarın veririz’ciyiz.” Büyük marketlerle asla kurulamayacak insani ilişkilerden bahsediyor: “İcra geldi. Çamaşır makinesi almıştık, ödeyemedik. Varsa 200 lira versene, derler. Market bunu vermez. Çocuk okuldan gelir, ekmek ister, annem babam evde yok, der gider. Marketten bunu alamazsın. Anahtarlar bize bırakılır. Biz böyle yapmazsak ekmek bulamayız. El eli yıkar, el dönüp yüzü yıkar. Onlar da biz böyle olduğumuz sürece bizi bırakmazlar. Fakirin derdinden fakir anlar. Zengin öyle değil, onlar alışmış ‘Getir; bana al gel.’ Biz öyle değiliz, biz piyadeyiz.”
Bir de hayaller var tabi…
Kanber Bozan ve oğlu, sadece çocuk kitaplığı değil, mahallede yaşayan çok sayıdaki üniversite öğrencisinin de faydalanabileceği bir kitaplık yapmak istiyor. “Dükkânın önüne raflar yapacağım. Onlar öyle orada duracak. Akşam içeri almayacağız. İsteyen alsın,” diyor Bozan. Fırat Bozan da “İkinci yenicileri, yerli romanları getirmek istiyorum. Bir ‘Uysal Bakkal Kütüphanesi’ olacak. Bakkallarda ürünleri satılan büyük firmalar bu dükkânların bir köşesine ‘İşte kitaplar burada, ödüller de yanında’ diye kendi ürünlerini de koydukları bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürseler bunu keşke. Sadece bizimle sınırlı kalmasa,” diye anlatıyor.
Üç kuruşluk menfaat için insanların birbirini boğazladığı bir çağda, dünyayı güzelleştiren insanları görmek istiyorsanız Kayseri Melikgazi Tennuri Mahallesi’ne ve İstanbul Üsküdar Mimar Sinan mahallesi, Dibekçi Ahmet sokağa bir uğrayın…
Gözünüz de gönlünüz de açılacaktır…
...
[Nakkaş] 24.11.2018 [TR724]
Bir gün bir çöp kutusunda oldukça yıpranmış bir Emile Zola kitabı buldu.
Satmaktansa, bakımını yapıp okumayı tercih etti Batuhan.
Ve bulduğu bu kitap hayatını değiştirmişti.
Kitap sevdası kalbine yerleşince bir yandan lise okurken, diğer yandan kitapçıda çalışmaya başladı.
Ardından Erciyes Üniversitesi’ni kazandı ve Ermeni Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya başladı.
Çalıştığı kitapevini bir süre sonra devraldı ve hayatını kitaplara vakfetti Batuhan Yüksel…
Hurdacılardan, çöp toplayıcılarından, eskicilerden, bit pazarından, vefat eden kitapseverlerin çocuklarından eski kitaplar aldı. Bunların bakımını ve onarımını yapıp dükkânında sergilemeye başladı.
Sıradan bir kitapçı değil Batuhan’ın dükkânı…
Kendisi “Kitapların Huzurevi” diyor mekânına…
Bugün 10 binden fazla kitap sergiliyor kendine ait dükkânında. Bir yandan yüksek lisans yaparken diğer yandan bir tür kitap tamirciliği ve bakım servisi işi yapıyor.
Kitabevinde baskı tarihi 100 yılı aşan Osmanlıca ve farklı dillerde birçok taş baskı eserin bulunuyor. Batuhan; ” Çalıkuşu’nun ilk baskısı olmak üzere birçok kitap var. Tarihi 100 yılı aşkın olan eserleri, naftalinlere sararak böceklerden korumak için özel bir çantada saklıyorum. Çok fazla kitap okuyan biri değildim. Okuduğumda ne kadar cahil kaldığımı düşünerek üzülüyorum. Burada roman ve kitapların yanı sıra farklı türde birçok kitap, dergi, ansiklopedi gibi yazılı eser var. Kitapları değerine göre alıp satıyorum. Ancak, orta ve lise öğrencilerinin dönem ödevleri, yüksek lisans bitirme tezleri için gelen öğrencilere kaynak bulabilmek için ücretsiz olarak yardım ediyorum” şeklinde yaptığı işi tanımlıyor.
Kanber Amca’nın kitap sarayı!
Kemal Sunal’ın oynadığı unutulmaz filmlerden biri de Sakar Şakir’dir.
Sakarlığıyla meşhur olan Şakir’e amcasından yüklü miktarda miras kalır ve kahramanımız mirası devralmak için büyük şehre gelir.
Ancak onu bir sürpriz beklemektedir; Hacı!
Tipik Şark Kurnazı olan ve Ali Şen’in büyük bir başarıyla canlandırdığı çıkarcı ve şekilci Müslüman olan Hacı’da her türlü mel’anet vardır.
Nitekim Şakir’e de bir takım kurnaz oyunlar hazırlar.
İşte o filmin en iç ısıtan sahnelerinden birinde, Şakir kendisine kalan bakkal dükkanındaki malları bedava fakirlere dağıtır. Tabii bu cömertlik Hacı’nın hiç hoşuna gitmeyecektir.
Sakar Şakir filmindeki gibi ismi Şen Bakkal olmasa da, İstanbul Üsküdar’da Uysal Bakkal var.
Sahibi ise Kanber Bozan…
Çocukların tabiriyle Kanber Amca!
Yokluk, hayat zorlukları ve bin türlü başka sebeplerden dolayı okuyamamış Kanber Bozan.
Hayatı aslında çok tanıdık bir öykü:
12-13 yaşlarında doğduğu Adıyaman’ı bırakıp tek başına İstanbul’a geliyor. “Sokaklarda kaldım, hanlarda, iş yerlerinde yattım. Bekçiler kovarlardı,” diyor Kanber Amca. “Biz siyah-beyaz büyüdük, şehirdekiler renkli. 5 yaşımdan beri kendi paramı kazanıyorum. O cesaretle daha çocuk yaşta birçok işte çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, dönercilik yaptım, pazarcılık yaptım.”
Bir süre sonra tekstil işinden para kazanmaya da başlayınca ailesini İstanbul’a getiriyor ama kendisi de Almanya’ya çalışmaya gidiyor. Ancak uzun sürmüyor bu macera. Geri dönüyor ve 2000 yılında açıyor Uysal Bakkal’ı.
“Hayatı düşe kalka öğrendik biz,” diyor Kanber Bozan, “Sonunda karanlıktan aydınlığa geçtik. Ama insan geldiği yeri unutmamalı. Giydiği o lastik ayakkabıları unutmamalı. Bir gün çok yağmur yağmıştı, ayakkabılarım yırtıktı. Üşüyordum, titriyordum. Çalıştığım yerde beni kaldırıp masaya oturtan, üzerime elyaf saran öğretmeni hiç unutmuyorum. O gün gördüm, insanları sevmeyi, onlara yardım etmeyi unutmuyorum.”
Aslında okumak içinde kapanmayan bir yara. Çünkü kendisi okuyamamanın acısını ziyadesiyle yaşamış. Başta kendi çocukları olmak üzere tüm çocukların okumasını istiyor. Bu sebeple oğlu Fırat’ın kitap okuma karşılığı bedava alış veriş stratejisini tamamlayacak kütüphane-bakkal modeline son şeklini veriyor.
Raflara koyduğu kitapları çocuklara veriyor ve okuduktan sonra geri getirirlerse ve elbette özetini anlatıp, içeriğiyle ilgili sorulan sorulara cevap verirlerse, bedava alış veriş imkanı sunuyor.
Aslında işin başlangıcı genç Fırat’a dayanıyor.
Kanber Amca’nın oğlu Fırat bir gün çok enteresan bir ayrıntıyı idrak ediyor :
“Buradaki çocuklar arasında sınıfsal bir fark var. Çocuklar iç içe oynadıklarından bunu fark etmiyorlar. Ama dışarıdan bakan bir göz bunu görebiliyor. Bazı çocuklar istediklerini alabiliyor, bazısı alamayınca -genellikle babam yokken- ben de onlara istediklerini veriyordum. Özellikle iki çocuğa yardım ediyordum. Bir gün onlardan birine bir kitap verdim, ‘bunu oku gel sana bir şey vereceğim’ dedim. Şeker Portakalı’nı verdim. Karşılığında bir şey vereceğimi duyan mahalledeki diğer çocuklar da benden kitap istemeye başladılar. İlk başlarda pek umursamadım. Baktım bir hafta boyunca ısrar ediyorlar, gittim birkaç kitap alıp geldim. ‘Kim okuyup bana gelirse ona bir şey vereceğim’ dedim,” diyor…
Mesele ayyuka çıkınca mahallenin bitirim çocukları her sabah Uysal Bakkal’ın kapısında bitiyor ve bir şekilde konusunu öğrendikleri kitabı “Ben de okudum!” diyorlar.
O kadar ki, o güne kadar yüzünü hiç görmediği çocukları görmeye başlıyor Fırat. Başka semtlerden çocuklar akın akın geliyor bedava şeker, çikolata almaya.
Fakat bu geniş yüreklilik mahalleyi de etkileyip dönüştürmeye başlıyor.
Bir süre sonra evlerde hazırlanan poğaçalar, kekler, kurabiyeler de ekleniyor hediye ürün kervanına.
Kanber Amca ise hayatı çok daha sade okuyabiliyor:
“Parasız insanlar bize geliyor. Parası olan gelmez. Arabasına biner, hem çoluk çocuğu gezdirir hem de büyük marketten alışverişini yapar. Bizden günlük ihtiyaçlar alınır,” diyor ve ekliyor: “Biz ‘sonra veririz, babam dönünce veririz, yarın veririz’ciyiz.” Büyük marketlerle asla kurulamayacak insani ilişkilerden bahsediyor: “İcra geldi. Çamaşır makinesi almıştık, ödeyemedik. Varsa 200 lira versene, derler. Market bunu vermez. Çocuk okuldan gelir, ekmek ister, annem babam evde yok, der gider. Marketten bunu alamazsın. Anahtarlar bize bırakılır. Biz böyle yapmazsak ekmek bulamayız. El eli yıkar, el dönüp yüzü yıkar. Onlar da biz böyle olduğumuz sürece bizi bırakmazlar. Fakirin derdinden fakir anlar. Zengin öyle değil, onlar alışmış ‘Getir; bana al gel.’ Biz öyle değiliz, biz piyadeyiz.”
Bir de hayaller var tabi…
Kanber Bozan ve oğlu, sadece çocuk kitaplığı değil, mahallede yaşayan çok sayıdaki üniversite öğrencisinin de faydalanabileceği bir kitaplık yapmak istiyor. “Dükkânın önüne raflar yapacağım. Onlar öyle orada duracak. Akşam içeri almayacağız. İsteyen alsın,” diyor Bozan. Fırat Bozan da “İkinci yenicileri, yerli romanları getirmek istiyorum. Bir ‘Uysal Bakkal Kütüphanesi’ olacak. Bakkallarda ürünleri satılan büyük firmalar bu dükkânların bir köşesine ‘İşte kitaplar burada, ödüller de yanında’ diye kendi ürünlerini de koydukları bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürseler bunu keşke. Sadece bizimle sınırlı kalmasa,” diye anlatıyor.
Üç kuruşluk menfaat için insanların birbirini boğazladığı bir çağda, dünyayı güzelleştiren insanları görmek istiyorsanız Kayseri Melikgazi Tennuri Mahallesi’ne ve İstanbul Üsküdar Mimar Sinan mahallesi, Dibekçi Ahmet sokağa bir uğrayın…
Gözünüz de gönlünüz de açılacaktır…
[Nakkaş] 24.11.2018 [TR724]
Soğan [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Sevgili okurlar. Yine oldu! İnanamıyorum. Hem bu kez yollanan e-posta çok ama çok mühim bir konuda, milli güvenlik ve ekonomi politikalarına ilişkin bir metin. Bizzat reisin konuşma metni! Umarım yararlanırsınız!
“Memleket zor günlerden geçmektedir. Ekonomimize savaş açmış olan dış güçler, içerideki hainler üzerinden yine oyunlarını oynamakta, küresel güç haline gelmesinden korktukları ülkemizin ekonomik gelişmişlik düzeyine darbe vurmaya çalışmaktadırlar. Enflasyonun suni bir şekilde yükselmesinin arkasında bu oyunlar vardır. Tıpkı kur lobisi gibi, şimdi de vatandaşı soğan fitnesi ile zarara sokmaya, ekmeğini elinden almaya çalışıyorlar. Yer mi be Anadolu çocuğu! Bu sabah saatleri itibarıyla, belediye zabıtalarından mütevellit ekipler, özel harekât polislerinin desteğiyle kuru soğanların istiflendiği batakhanelere eşzamanlı baskınlar düzenlediler ve bu fesadı bitirmek için ciddi bir kararlılık gösterisinde bulundular. Yurt genelinde ikinci bir emre kadar soğan kavurmak yasaklandı. Soğan içeren yiyecek maddeleri konusunda sıkı denetimler yapılmaktadır. Mutfaklardan soğan konusu gelmesi halinde vatandaşlarımızın polis imdat hattından ihbarda bulunması çok faydalı olacaktır. Bu bir milli meseledir. Tonlarca soğan bu baskınlar sonucunda ele geçtiğinde bir kez daha müşahede ettik ki tehlike büyüktür. Büyük bir badire atlatılmıştır. Vatana millete hayırlı olsun. Mevla’m güvenlik kuvvetlerimize kuvvet versin. Bu gaza, bu şuur, bu azim, bu fevkalade kararlılık, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne milletimiz tarafından nasıl sahip çıkıldığına emsalsiz bir emsal teşkil etmektedir.
Soğanları depolara koymak ve istiflemek suretiyle kısa sürede kar elde etmek isteyen bu militan tüccarlar, yakayı ele verdiklerinde ağlayıp zırlıyorlar. Bir de utanmadan efendim ya Rabia işareti yapıyorlar, ya reisin fotoğrafını cüzdanlarından çıkartıp zabıtalarımıza göstermek suretiyle müsamaha ve güzeşt talep ediyorlar, ya da efendim, türlü şekilde hile ile iraza ediyorlar. Yani demem odur ki, Gezi’ciler var ya. Onlar gibi işte, bu tüccar taifesi de tutmuş, akılları sıra sivil hükümeti devirecek! Bre sizde hiç mi akıl yoktur! Siz bilmez misiniz ki, o eski Türkiye artık gerilerde kalmıştır. Piyasa serbestmiş de efendim, piyasa kendi kendisini tanzim ve tertip edermiş de, devletin vazifesi bu tür müdahalelerden ziyade labın (oyun diyor buna şimdiki zibidiler) kaidelerini tayin edermiş de efendim odur, budur! Geçiniz bunları efendiler, geçiniz! Eğer ki ortada bir tehlike mevcut ise, devlet alimallah sınır ötesi müdahalede bile bulunur, gerekirse Irak’a veya Suriye’ye girer, oradaki soğan tezgâhının tekerine de çomağını sokar. Bakınız, biz bu soğancı teröristlerin inlerine girdik, girmekteyiz de vesselam! Kimseden korkumuz yoktur. Kimseden dolayı hiras veyahut içtinap etmiyoruz. Bilakis, üzerilerine gidiyor, saklandıkları yerlerden çıkartıp anında müdahale ediyoruz, burası böyle biline.
Daha birkaç saat evvel, bizim mahallede, Saray’a yakın bir mahallede, güvenlik görevlilerimiz bir manav dükkânının arka deposunda elli (sayıyla 50!) sandık kuru soğan ele geçirdi be! Yazıktır, günahtır. Devlet, soğan siyasetini size mi soracak? İster cücüğüne, ister yeşiline, ister moruna, ister tatlısına, isterse de göz yaşartanına, duruma göre de hepsine birden müdahale eder. Dün gece saatlerinde ilgili arkadaşları Beştepe’de Külliye’ye çağırdım. Dedim ki, hiç çekinmeyeceksiniz, gözünün yaşına bakmayacaksınız, aman vermeyeceksiniz. Millet aşkı ve devlete olan sadakatinizle beraber, maazallah gitmek var, ama ne yok, dönmek yok, diyerek, vazifeye atılmak için içinde bulunduğunuz vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksiniz! Bu imkân ve şerait çok namüsait bir vaziyette tezahür edebilir, varsın etsin kardeşim, devlet geri adım mı atacak? Gazanız mübarek olsun yiğitler dedim. Bakın bilhassa altını çiziyorum: intikar edenler, yani zibidilerin şimdiki değişleriyle vurgun yapanlar, yaptıkları meftunluk sebebiyle cezai müeyyideden kurtulacaklarını zannediyorlarsa, kusura bakmasınlar, bu milletin 1000 yıllık devlet geleneği var! Biz bu toprakları sokakta bulmadık! Ben bu toprak ve arsa işlerinden iyi anlarım bak! Yani öyle monşerlikten gelme, hukukçuymuş da hâkimmiş de bilmem kim, önüne anayasa kitapçığı atılınca ekonomik kriz çıkmış da falan filan! Geçiniz o işleri, onlar dünde kaldı! Yeni Türkiye’de artık piyasaları bilen, ekonomist bir başkan var. Ne demiş atalarımız, at binenin, kılıç kimin? Kuşananın! Ha, ata binmek tabi mecazi anlamda – yoksa şimdi birkaç terörist çıkıp bu fakirin huysuz beygirden paldır küldür kafası üstü düştüğü videoyu bulup çıkartır, terör şebekeleri vasıtasıyla, efendim ne yapar, o fahiş internet siteleri var ya! Hah. O siteler üzerinden bizi küçük düşürmek için cümle âleme gösterir dururlar. Ne yapmıyoruz? Bu tuzaklara düşmüyoruz!
İhtiraken soğan ticareti yapanlar hakkında yeni bir kararname çıkartıyorum. O kararnamede, soğanın birim gramaj fiyatının devlet eliyle tayin edilmesi, artık tabii muamele olacak. Yani rekolteye bakılmaksızın, arza ve talebe bakılmaksızın, göz yaşartıcı etkisine veya kısırlık mı yemeklik mi olduğuna bakılmaksızın, mesela sınaî mi yoksa hane tüketimi mi olduğuna bakılmaksızın, soğanın bir birim fiyatlandırmasını yapacağız. Soğana aynı zamanda tıpkı yeni Türk lirasında olduğu gibi, bir sembol, bir logo ittihaz edeceğiz. Soğan ucuz olacak. Soğan ucuz oldu mu, ne olacak? Enflasyon düşecek.
Bakın bu enflasyon, şişirme enflasyondur!
Bu balondur. Bunu Wall Street veya NAH-Dak mı Nasdaq mı nedir, oralardan, Batı’dan bize şey ettiklerine dair elimizde ciddi istihbari raporlar var. Bu işlerin zamanlaması da son derece manidar! Tam yeni havaalanını hizmete açıyoruz, nedir, dünyanın en büyük havaalanıdır, hemen ne yapıyorlar, karşımıza soğanla çıkıyorlar! Dolar ve soğan. İki ana nazar-ı ehemmiyet maddesi. Bakın, siz bunları belki fark etmiyorsunuzdur, ama ben fark ediyorum. Depolarda ne yaptık? Hepsine el koyduk! İnlerine girdik hepsinin. Osman Kavala’nın da, Selahattin Demirtaş’ın da, Ahmet Altan’ın da, 15 Temmuz’u tanzim ve tertip edenlerin de Kandil’deki yemekhanenin de ortak noktası nedir biliyor musunuz? Birincisi, ankesörlü sabit hatlardan arama yapmışlar. İkincisi, evlerinde soğan var! Yahu, insafınız kurusun be, bu tesadüf olabilir mi? O rahip var ya rahip, Brunson denilen, onun evinden de kasayla soğan çıktı. Bu minvalde, bizim elhamdülillah istihbaratımız emin ellerdedir. İcabında hiç soğan ne yapmaz, yemez, bu şer odaklarının tümünü derdest edene kadar dişimizi sıkarız! Sıkar mıyız? Hay yaşayın be!
Soğan gaz yapar, bunu ben söylemiyorum!
Bakınız, biz yerliyiz. Biz milliyiz. Biz neyiz? Milli iradeyiz! Soğan gaz yapar. Bunu ben söylemiyorum. Kim söylüyor? Bizim hanım dinlemiş geçenlerde. Canan Karataş söylüyor. Başka kim söylüyor? Kızım çok sever bak bu çocuğu: Jamie Oliver söylüyor. Şimdi inandınız değil mi? Bakın, benim Canan Karatay’ım o İngiliz aşçı yamağından çok daha nedir, bilgilidir. Hanımın da nesi var? Tecrübesi. Soğan da yemeyiverin diyorum. Hem değişikliklere açık olun. Bakın ejder meyvesi var, avokado var, Brüksel lahanası var, var oğlu var. Biz kararımızı verdik, ülke ekonomisini çökerten kuru soğana karşı harekete geçtik, lobilerini ne yaptık, dize getirdik, getirmeye devam etmeye de kararlıyız! Yapılan baskınlarda daha ziyade göz yaşartıcı nitelikte soğan çıkması da mı tesadüf? Saftır bunu söyleyen. Hayatlarında iki koyun gütmemiş adamlara inanmayın. Bakın memlekette ilk nüfus sayımından sonra, bu soğan sayımı mühim bir hadisedir. Bir gelişmişlik, inkişaf ve kalkınma tezahürüdür. Bu bir ilktir. Bir adeta nedir, devrimdir devrim!
Bu topraklarda bir haftada şapka giyen, bir yılda, bin yıldır o yazıyı kullanan Latin’lerden daha iyi el yazısı yazmayı öğrenen, beş dakikada arşından metrik sisteme geçen, bir günde ışık hızıyla kadınlarını erkeklerle eşitleyebilmeyi başaran (ki ben bunu tasvip etmiyorum, hem fıtrata uygun değil, hem de kadınlarla erkekleri neden 100 metre yarışında beraber yarıştırtmıyorlar, bunu geçen danışmanım söyledi de, gözümden yaş geldi, o derece etkilendim!) bu millet, icabında tüm yemeklerini soğandan safileştirir, soğansız kebap, soğansız dolma, soğansız kavurma, soğansız kuru fasulye bile yapar! Biz bu milletin ferasetine güvenmesek bu yola çıkmazdık. Bizi buralara ne yapan, getiren, bu millettir. Ben bu milletin her bir ferdinin, bu gözünü nefret bürümüş haşhaşi paralel soğan yapılanması karşısında tıpkı diğer soğandan meselelerdeki gibi, dimdik bizim yanımızda duracağına eminim. Çünkü bu millet ne yapar? Yerli ve milli iradeyi sever.
Bir noktayı da ilave etmeden geçmek istemiyorum – bakın metnin dışına çıkıyorum: Osmanlı neden Osmanlıydı biliyor musunuz? Bakın bunu kitaplar yazmaz. Yazsa da bunu ya ben okumamışımdır, ya da okuduysam özetini okumuşumdur, o da özette olmaz zaten. Dediğim, bu benim kendi fikrimin ince gülüdür: Osmanlı’nın 600 yıl bir büyük cihanşümul devlet oluşunda, soğan sektörünü zaptı-rapt altına almış olmasının nesi büyüktür? Etkisi büyüktür! Sevgili vatandaşlarım. Ne olacağız, iri olacağız, diri olacağız. Bizi bu yoldan geri çevirmeye çalışan dış güçlerin neresinde olacağız? Hayır, eskiden eş başkanı oluyorduk, şimdi karşısında olcağız. Siz benim dediklerimi yapın, gerisini bana bırakın. Sizde bu kafa varken, iyi ki ben varım zaten. Yoksa zinhar sizi ne yaparlardı? Hafazanallah soyup soğana çevirirlerdi. Hay Allah, bir gülme geldi. Bu son cümleyi kessek, üzerine yeniden montajlasak olur mu? Hayır, önceki konuşulanların etkisi şey olmasın!”
Metin böyle. Ne diyelim, ülkenin ekonomisi için bugün soğandır, yarın patlıcan, öbür gün domates ya da biber. Arada dombra müziği veya alalım düşmandan eski yerleri türevi bir mehter marşı eşliğinde, baş parmağınızı avucunuzun içine sabitleyin be dört parmağınızı birleştirin, sonra kolunuzu havaya kaldırın. Olmadı, yine başparmağınızı orta ve yüzük parmaklarınızla tam ortandan birleştirin ve işaret ve serçe parmaklarınızı yukarı kaldırın, sonra kolunuzu 45 derece havada tutun. Sonra kendinize şu soruyu sorun: hiç bunca devlet düşmanı vatan haininin evinden bunca soğan çıkması tesadüf olabilir mi? Yarınlarınız da en az bugünleriniz kadar güzel olsun! (Dombrayı ver! Ver-ver-ver!)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.11.2018 [TR724]
“Memleket zor günlerden geçmektedir. Ekonomimize savaş açmış olan dış güçler, içerideki hainler üzerinden yine oyunlarını oynamakta, küresel güç haline gelmesinden korktukları ülkemizin ekonomik gelişmişlik düzeyine darbe vurmaya çalışmaktadırlar. Enflasyonun suni bir şekilde yükselmesinin arkasında bu oyunlar vardır. Tıpkı kur lobisi gibi, şimdi de vatandaşı soğan fitnesi ile zarara sokmaya, ekmeğini elinden almaya çalışıyorlar. Yer mi be Anadolu çocuğu! Bu sabah saatleri itibarıyla, belediye zabıtalarından mütevellit ekipler, özel harekât polislerinin desteğiyle kuru soğanların istiflendiği batakhanelere eşzamanlı baskınlar düzenlediler ve bu fesadı bitirmek için ciddi bir kararlılık gösterisinde bulundular. Yurt genelinde ikinci bir emre kadar soğan kavurmak yasaklandı. Soğan içeren yiyecek maddeleri konusunda sıkı denetimler yapılmaktadır. Mutfaklardan soğan konusu gelmesi halinde vatandaşlarımızın polis imdat hattından ihbarda bulunması çok faydalı olacaktır. Bu bir milli meseledir. Tonlarca soğan bu baskınlar sonucunda ele geçtiğinde bir kez daha müşahede ettik ki tehlike büyüktür. Büyük bir badire atlatılmıştır. Vatana millete hayırlı olsun. Mevla’m güvenlik kuvvetlerimize kuvvet versin. Bu gaza, bu şuur, bu azim, bu fevkalade kararlılık, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne milletimiz tarafından nasıl sahip çıkıldığına emsalsiz bir emsal teşkil etmektedir.
Soğanları depolara koymak ve istiflemek suretiyle kısa sürede kar elde etmek isteyen bu militan tüccarlar, yakayı ele verdiklerinde ağlayıp zırlıyorlar. Bir de utanmadan efendim ya Rabia işareti yapıyorlar, ya reisin fotoğrafını cüzdanlarından çıkartıp zabıtalarımıza göstermek suretiyle müsamaha ve güzeşt talep ediyorlar, ya da efendim, türlü şekilde hile ile iraza ediyorlar. Yani demem odur ki, Gezi’ciler var ya. Onlar gibi işte, bu tüccar taifesi de tutmuş, akılları sıra sivil hükümeti devirecek! Bre sizde hiç mi akıl yoktur! Siz bilmez misiniz ki, o eski Türkiye artık gerilerde kalmıştır. Piyasa serbestmiş de efendim, piyasa kendi kendisini tanzim ve tertip edermiş de, devletin vazifesi bu tür müdahalelerden ziyade labın (oyun diyor buna şimdiki zibidiler) kaidelerini tayin edermiş de efendim odur, budur! Geçiniz bunları efendiler, geçiniz! Eğer ki ortada bir tehlike mevcut ise, devlet alimallah sınır ötesi müdahalede bile bulunur, gerekirse Irak’a veya Suriye’ye girer, oradaki soğan tezgâhının tekerine de çomağını sokar. Bakınız, biz bu soğancı teröristlerin inlerine girdik, girmekteyiz de vesselam! Kimseden korkumuz yoktur. Kimseden dolayı hiras veyahut içtinap etmiyoruz. Bilakis, üzerilerine gidiyor, saklandıkları yerlerden çıkartıp anında müdahale ediyoruz, burası böyle biline.
Daha birkaç saat evvel, bizim mahallede, Saray’a yakın bir mahallede, güvenlik görevlilerimiz bir manav dükkânının arka deposunda elli (sayıyla 50!) sandık kuru soğan ele geçirdi be! Yazıktır, günahtır. Devlet, soğan siyasetini size mi soracak? İster cücüğüne, ister yeşiline, ister moruna, ister tatlısına, isterse de göz yaşartanına, duruma göre de hepsine birden müdahale eder. Dün gece saatlerinde ilgili arkadaşları Beştepe’de Külliye’ye çağırdım. Dedim ki, hiç çekinmeyeceksiniz, gözünün yaşına bakmayacaksınız, aman vermeyeceksiniz. Millet aşkı ve devlete olan sadakatinizle beraber, maazallah gitmek var, ama ne yok, dönmek yok, diyerek, vazifeye atılmak için içinde bulunduğunuz vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksiniz! Bu imkân ve şerait çok namüsait bir vaziyette tezahür edebilir, varsın etsin kardeşim, devlet geri adım mı atacak? Gazanız mübarek olsun yiğitler dedim. Bakın bilhassa altını çiziyorum: intikar edenler, yani zibidilerin şimdiki değişleriyle vurgun yapanlar, yaptıkları meftunluk sebebiyle cezai müeyyideden kurtulacaklarını zannediyorlarsa, kusura bakmasınlar, bu milletin 1000 yıllık devlet geleneği var! Biz bu toprakları sokakta bulmadık! Ben bu toprak ve arsa işlerinden iyi anlarım bak! Yani öyle monşerlikten gelme, hukukçuymuş da hâkimmiş de bilmem kim, önüne anayasa kitapçığı atılınca ekonomik kriz çıkmış da falan filan! Geçiniz o işleri, onlar dünde kaldı! Yeni Türkiye’de artık piyasaları bilen, ekonomist bir başkan var. Ne demiş atalarımız, at binenin, kılıç kimin? Kuşananın! Ha, ata binmek tabi mecazi anlamda – yoksa şimdi birkaç terörist çıkıp bu fakirin huysuz beygirden paldır küldür kafası üstü düştüğü videoyu bulup çıkartır, terör şebekeleri vasıtasıyla, efendim ne yapar, o fahiş internet siteleri var ya! Hah. O siteler üzerinden bizi küçük düşürmek için cümle âleme gösterir dururlar. Ne yapmıyoruz? Bu tuzaklara düşmüyoruz!
İhtiraken soğan ticareti yapanlar hakkında yeni bir kararname çıkartıyorum. O kararnamede, soğanın birim gramaj fiyatının devlet eliyle tayin edilmesi, artık tabii muamele olacak. Yani rekolteye bakılmaksızın, arza ve talebe bakılmaksızın, göz yaşartıcı etkisine veya kısırlık mı yemeklik mi olduğuna bakılmaksızın, mesela sınaî mi yoksa hane tüketimi mi olduğuna bakılmaksızın, soğanın bir birim fiyatlandırmasını yapacağız. Soğana aynı zamanda tıpkı yeni Türk lirasında olduğu gibi, bir sembol, bir logo ittihaz edeceğiz. Soğan ucuz olacak. Soğan ucuz oldu mu, ne olacak? Enflasyon düşecek.
Bakın bu enflasyon, şişirme enflasyondur!
Bu balondur. Bunu Wall Street veya NAH-Dak mı Nasdaq mı nedir, oralardan, Batı’dan bize şey ettiklerine dair elimizde ciddi istihbari raporlar var. Bu işlerin zamanlaması da son derece manidar! Tam yeni havaalanını hizmete açıyoruz, nedir, dünyanın en büyük havaalanıdır, hemen ne yapıyorlar, karşımıza soğanla çıkıyorlar! Dolar ve soğan. İki ana nazar-ı ehemmiyet maddesi. Bakın, siz bunları belki fark etmiyorsunuzdur, ama ben fark ediyorum. Depolarda ne yaptık? Hepsine el koyduk! İnlerine girdik hepsinin. Osman Kavala’nın da, Selahattin Demirtaş’ın da, Ahmet Altan’ın da, 15 Temmuz’u tanzim ve tertip edenlerin de Kandil’deki yemekhanenin de ortak noktası nedir biliyor musunuz? Birincisi, ankesörlü sabit hatlardan arama yapmışlar. İkincisi, evlerinde soğan var! Yahu, insafınız kurusun be, bu tesadüf olabilir mi? O rahip var ya rahip, Brunson denilen, onun evinden de kasayla soğan çıktı. Bu minvalde, bizim elhamdülillah istihbaratımız emin ellerdedir. İcabında hiç soğan ne yapmaz, yemez, bu şer odaklarının tümünü derdest edene kadar dişimizi sıkarız! Sıkar mıyız? Hay yaşayın be!
Soğan gaz yapar, bunu ben söylemiyorum!
Bakınız, biz yerliyiz. Biz milliyiz. Biz neyiz? Milli iradeyiz! Soğan gaz yapar. Bunu ben söylemiyorum. Kim söylüyor? Bizim hanım dinlemiş geçenlerde. Canan Karataş söylüyor. Başka kim söylüyor? Kızım çok sever bak bu çocuğu: Jamie Oliver söylüyor. Şimdi inandınız değil mi? Bakın, benim Canan Karatay’ım o İngiliz aşçı yamağından çok daha nedir, bilgilidir. Hanımın da nesi var? Tecrübesi. Soğan da yemeyiverin diyorum. Hem değişikliklere açık olun. Bakın ejder meyvesi var, avokado var, Brüksel lahanası var, var oğlu var. Biz kararımızı verdik, ülke ekonomisini çökerten kuru soğana karşı harekete geçtik, lobilerini ne yaptık, dize getirdik, getirmeye devam etmeye de kararlıyız! Yapılan baskınlarda daha ziyade göz yaşartıcı nitelikte soğan çıkması da mı tesadüf? Saftır bunu söyleyen. Hayatlarında iki koyun gütmemiş adamlara inanmayın. Bakın memlekette ilk nüfus sayımından sonra, bu soğan sayımı mühim bir hadisedir. Bir gelişmişlik, inkişaf ve kalkınma tezahürüdür. Bu bir ilktir. Bir adeta nedir, devrimdir devrim!
Bu topraklarda bir haftada şapka giyen, bir yılda, bin yıldır o yazıyı kullanan Latin’lerden daha iyi el yazısı yazmayı öğrenen, beş dakikada arşından metrik sisteme geçen, bir günde ışık hızıyla kadınlarını erkeklerle eşitleyebilmeyi başaran (ki ben bunu tasvip etmiyorum, hem fıtrata uygun değil, hem de kadınlarla erkekleri neden 100 metre yarışında beraber yarıştırtmıyorlar, bunu geçen danışmanım söyledi de, gözümden yaş geldi, o derece etkilendim!) bu millet, icabında tüm yemeklerini soğandan safileştirir, soğansız kebap, soğansız dolma, soğansız kavurma, soğansız kuru fasulye bile yapar! Biz bu milletin ferasetine güvenmesek bu yola çıkmazdık. Bizi buralara ne yapan, getiren, bu millettir. Ben bu milletin her bir ferdinin, bu gözünü nefret bürümüş haşhaşi paralel soğan yapılanması karşısında tıpkı diğer soğandan meselelerdeki gibi, dimdik bizim yanımızda duracağına eminim. Çünkü bu millet ne yapar? Yerli ve milli iradeyi sever.
Bir noktayı da ilave etmeden geçmek istemiyorum – bakın metnin dışına çıkıyorum: Osmanlı neden Osmanlıydı biliyor musunuz? Bakın bunu kitaplar yazmaz. Yazsa da bunu ya ben okumamışımdır, ya da okuduysam özetini okumuşumdur, o da özette olmaz zaten. Dediğim, bu benim kendi fikrimin ince gülüdür: Osmanlı’nın 600 yıl bir büyük cihanşümul devlet oluşunda, soğan sektörünü zaptı-rapt altına almış olmasının nesi büyüktür? Etkisi büyüktür! Sevgili vatandaşlarım. Ne olacağız, iri olacağız, diri olacağız. Bizi bu yoldan geri çevirmeye çalışan dış güçlerin neresinde olacağız? Hayır, eskiden eş başkanı oluyorduk, şimdi karşısında olcağız. Siz benim dediklerimi yapın, gerisini bana bırakın. Sizde bu kafa varken, iyi ki ben varım zaten. Yoksa zinhar sizi ne yaparlardı? Hafazanallah soyup soğana çevirirlerdi. Hay Allah, bir gülme geldi. Bu son cümleyi kessek, üzerine yeniden montajlasak olur mu? Hayır, önceki konuşulanların etkisi şey olmasın!”
Metin böyle. Ne diyelim, ülkenin ekonomisi için bugün soğandır, yarın patlıcan, öbür gün domates ya da biber. Arada dombra müziği veya alalım düşmandan eski yerleri türevi bir mehter marşı eşliğinde, baş parmağınızı avucunuzun içine sabitleyin be dört parmağınızı birleştirin, sonra kolunuzu havaya kaldırın. Olmadı, yine başparmağınızı orta ve yüzük parmaklarınızla tam ortandan birleştirin ve işaret ve serçe parmaklarınızı yukarı kaldırın, sonra kolunuzu 45 derece havada tutun. Sonra kendinize şu soruyu sorun: hiç bunca devlet düşmanı vatan haininin evinden bunca soğan çıkması tesadüf olabilir mi? Yarınlarınız da en az bugünleriniz kadar güzel olsun! (Dombrayı ver! Ver-ver-ver!)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Sen yıldızını parlat ben alırım! [Hasan Cücük]
Dünyaca ünlü külüplerinde bir de ‘arka bahçeleri’ var. İster doku yakınlığı deyin, isterseniz sporcu yetiştirmedeki atalet; yöneticilerin her transfer döneminde kapısını tıklattıkları, futbolcu alırken öncelik verdikleri ve hatta göz diktikleri bir takım mutlaka bulunuyor.
Barcelona – Arsenal transfer ilişkisi 2000 yılında Joan Gaspart başkan olmasıyla başlarken, kadroya katılan isimler Marc Ovemars ve Emmanuel Petit oldu. İki oyuncu için Barcelona’nın kasasından çıkan rakam 55 milyon Euro oluyordu. 2003’te bu kez Arsenal’den gelen Hollandalı Giovanni van Bronckhorst olurken, ödenen ücret sadece 2 milyon Euro’ydu. 2007 yılında kötü geçen bir sezonun ardından Barcelona yeniden Arsenal’ın kapısını çalarken, kadrosuna kattığı isim dünyaca ünlü yıldız Fransız Thierry Henry oluyordu. Arsenal’in kaptanını 24 milyon Euro karşılığında kadrosuna katan Katalan ekibi, 2008’te şimdilerde Konyaspor’un formasını giyen Belaruslu Aleksandr Hleb’i 17 milyon Euro karşılığında renklerine bağlıyordu. BU transferlerden Henry’den maksimum verim alan Barcelona için Hleb tam bir fiyasko oluyordu. Kadroya girmekte zorlanan Belaruslu oyuncu günlerini daha çok tribünde ve yedek kulübesinde geçirdi. Barcelona Sandro Rosell’in başkanlık döneminde de Arsenal’den oyuncu almaya devam etti. 2001’de Barcelona altyapısından yetişmiş olan Cesc Fabregas’ı 36 milyon Euro karşılığında 8 yıl aradan sonar yeniden renklerine bağladı. 2012’de alınan oyuncu Alex Song olurken, ödenen miktar 19 milyon Euro’ydu. Katalan ekibinin Arsenal’den kadrosuna kattığı son isim 10 milyon Euro karşılığında Thomas Vermaelen oluyordu. 14 yılda Barcelona, Arsenal’den tam 8 oyuncu alırken ödediği rakam 163 milyon Euro oluyordu.
Ünlü alt yapısı La Masia’dan son yıllarda yıldız oyuncu yetişmeyince Barcelona doğal olarak gözünü diğer kulüplerde parlayan oyunculara çevirdi. Barcelona’nın ihya ettiği kulüp sadece Arsenal değil. Liverpool’a, Luis Suarez, Javier Mascherano ve Phillip Coutinho için 230 milyon Euro ödüyordu. La Liga’daki rakiplerinden Valencia ve Sevilla da Barcelona’nın yıldız tedarikçisi oluyordu. Valencia’ya David Villa, Jeremy Mathieu, Jordi Alba, Gerard, Adre Gomes ve Paco Alcacer için 165 milyon Euro, Sevilla’ya Dani Alves, Seydou Keita, Adriano, Ivan Rakitic, Clement Lenglet ve Aleix Vidal 130 milyon Euro bonservis ücreti ödedi.
Dinamo Moskova, Anzhi Mohaçkale takımından yaptığı oyuncularla dikkatleri çekti. 2012’de Balazs Dzsudzsak’ı 19 milyon Euro karşılığında kadrosuna katan Dinamo Moskova, 2013’te bu takımdan tam 9 oyuncuyu renklerine bağladı. Dinamo Moskova, Aleksandr Kokorin’i 19 milyon Euro, İgor Denisov’u 15 milyon Euro, Yuri Zhirkov’u 11 milyon Euro, Christopher Samba’yı 10 milyon Euro, Vladimir Gabulov’u 7 milyon Euro ve Aleksey Kasaev’i 5 milyon Euro karşılığında renklerine bağlarken, 3 oyuncuyu bedelsiz transfer etti. Dinamo Moskova kasasından Anzhi’ye ödenen transfer ücreti bir sezonda 67 milyon Euro oluyordu. Dinamo Moskova, 2005 yılında FC Portoda top koşturan Maniche, Yunanlı Seitaridis, Derlei, Costinha ve yedek kaleci Nuno’yu 39,5 milyon Euro karşılığında transfer etmişti.
Alman Panzeri Bayern Münih ise, transferde daha çok şampiyonluk yolunda kendisine rakip olacak takımların yıldızlarını transfer ediyor. Son dönemde Bundesliga’daki en büyük rakibi Borussia Dortmund’un yıldız oyuncuları Mario Götze, Robert Lewandowski, Mats Hummels kadrosuna kattı. Bu isimlerden 37 milyon Euro ödediği Götze’den beklediği verimi alamayınca, yeniden Dortmund’a sattı. Bayern Münih aynı taktikle 2000’lı yılların başında fırtına gibi esen Bayer Leverkusen’den Robert Kovac, Michael Ballack ve Ze Roberto’yu kadrosuna katıp rakibinin gücüne darbe vurmuştu. Stuttgart’tan Mario Gomez, Joshua Kimmich ve Schalke 04’ten alınan Manuel Neuer ile Leon Goretzka Bayern Münih’in parayı bastrıp rakiplerinden transfer ettiği yıldız oyuncular oldu. Bayern, 2017’de Bundesliga’nın zirveyi zorlayan takımlarından Hoffenheim’den Sandro Wagner ve Niclas Süle ile kadrosunu güçlendirirken, rakibinin gücüne darbe vurdu.
[Hasan Cücük] 24.11.2018 [TR724]
Barcelona – Arsenal transfer ilişkisi 2000 yılında Joan Gaspart başkan olmasıyla başlarken, kadroya katılan isimler Marc Ovemars ve Emmanuel Petit oldu. İki oyuncu için Barcelona’nın kasasından çıkan rakam 55 milyon Euro oluyordu. 2003’te bu kez Arsenal’den gelen Hollandalı Giovanni van Bronckhorst olurken, ödenen ücret sadece 2 milyon Euro’ydu. 2007 yılında kötü geçen bir sezonun ardından Barcelona yeniden Arsenal’ın kapısını çalarken, kadrosuna kattığı isim dünyaca ünlü yıldız Fransız Thierry Henry oluyordu. Arsenal’in kaptanını 24 milyon Euro karşılığında kadrosuna katan Katalan ekibi, 2008’te şimdilerde Konyaspor’un formasını giyen Belaruslu Aleksandr Hleb’i 17 milyon Euro karşılığında renklerine bağlıyordu. BU transferlerden Henry’den maksimum verim alan Barcelona için Hleb tam bir fiyasko oluyordu. Kadroya girmekte zorlanan Belaruslu oyuncu günlerini daha çok tribünde ve yedek kulübesinde geçirdi. Barcelona Sandro Rosell’in başkanlık döneminde de Arsenal’den oyuncu almaya devam etti. 2001’de Barcelona altyapısından yetişmiş olan Cesc Fabregas’ı 36 milyon Euro karşılığında 8 yıl aradan sonar yeniden renklerine bağladı. 2012’de alınan oyuncu Alex Song olurken, ödenen miktar 19 milyon Euro’ydu. Katalan ekibinin Arsenal’den kadrosuna kattığı son isim 10 milyon Euro karşılığında Thomas Vermaelen oluyordu. 14 yılda Barcelona, Arsenal’den tam 8 oyuncu alırken ödediği rakam 163 milyon Euro oluyordu.
Ünlü alt yapısı La Masia’dan son yıllarda yıldız oyuncu yetişmeyince Barcelona doğal olarak gözünü diğer kulüplerde parlayan oyunculara çevirdi. Barcelona’nın ihya ettiği kulüp sadece Arsenal değil. Liverpool’a, Luis Suarez, Javier Mascherano ve Phillip Coutinho için 230 milyon Euro ödüyordu. La Liga’daki rakiplerinden Valencia ve Sevilla da Barcelona’nın yıldız tedarikçisi oluyordu. Valencia’ya David Villa, Jeremy Mathieu, Jordi Alba, Gerard, Adre Gomes ve Paco Alcacer için 165 milyon Euro, Sevilla’ya Dani Alves, Seydou Keita, Adriano, Ivan Rakitic, Clement Lenglet ve Aleix Vidal 130 milyon Euro bonservis ücreti ödedi.
Dinamo Moskova, Anzhi Mohaçkale takımından yaptığı oyuncularla dikkatleri çekti. 2012’de Balazs Dzsudzsak’ı 19 milyon Euro karşılığında kadrosuna katan Dinamo Moskova, 2013’te bu takımdan tam 9 oyuncuyu renklerine bağladı. Dinamo Moskova, Aleksandr Kokorin’i 19 milyon Euro, İgor Denisov’u 15 milyon Euro, Yuri Zhirkov’u 11 milyon Euro, Christopher Samba’yı 10 milyon Euro, Vladimir Gabulov’u 7 milyon Euro ve Aleksey Kasaev’i 5 milyon Euro karşılığında renklerine bağlarken, 3 oyuncuyu bedelsiz transfer etti. Dinamo Moskova kasasından Anzhi’ye ödenen transfer ücreti bir sezonda 67 milyon Euro oluyordu. Dinamo Moskova, 2005 yılında FC Portoda top koşturan Maniche, Yunanlı Seitaridis, Derlei, Costinha ve yedek kaleci Nuno’yu 39,5 milyon Euro karşılığında transfer etmişti.
Alman Panzeri Bayern Münih ise, transferde daha çok şampiyonluk yolunda kendisine rakip olacak takımların yıldızlarını transfer ediyor. Son dönemde Bundesliga’daki en büyük rakibi Borussia Dortmund’un yıldız oyuncuları Mario Götze, Robert Lewandowski, Mats Hummels kadrosuna kattı. Bu isimlerden 37 milyon Euro ödediği Götze’den beklediği verimi alamayınca, yeniden Dortmund’a sattı. Bayern Münih aynı taktikle 2000’lı yılların başında fırtına gibi esen Bayer Leverkusen’den Robert Kovac, Michael Ballack ve Ze Roberto’yu kadrosuna katıp rakibinin gücüne darbe vurmuştu. Stuttgart’tan Mario Gomez, Joshua Kimmich ve Schalke 04’ten alınan Manuel Neuer ile Leon Goretzka Bayern Münih’in parayı bastrıp rakiplerinden transfer ettiği yıldız oyuncular oldu. Bayern, 2017’de Bundesliga’nın zirveyi zorlayan takımlarından Hoffenheim’den Sandro Wagner ve Niclas Süle ile kadrosunu güçlendirirken, rakibinin gücüne darbe vurdu.
[Hasan Cücük] 24.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)