Savcı tutanağı geriye doğru mu yazdı? [Ahmet Dönmez]

Yargıtay Üyesi Serdar Coşkun’un, 15 Temmuz gecesi tuttuğu tutanağa ilişkin savunması, kaçınılmaz olarak boşluklarla dolu.

Kaçınılmaz diyorum, çünkü zaten doğası gereği böyle bir belgenin tatmin edici bir savunması olamaz.

Dünden beri çok konuşuldu, üzerinde yorumlar yapıldı. Ben yine de fikri takip açısından ve tarihe not düşme adına yorumlarımı paylaşacağım.

Şuradan başlamak istiyorum: Dönemin Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Coşkun, 15 Temmuz kalkışması başladıktan 3 saat sonra, yani 16 Temmuz saat 01.00’de tutanağı tutmaya başladığını ama sabah 07.00’de tamamlayıp gönderdiğini söylüyor.

Peki tarih ve saat bilgisi sayfanın neresinde yer alıyor? En altta. Yazı bittikten sonra.

Neden?

Saat neden yazının en sonunda?

Bunun ne manaya geldiği bilinmiyor mu? Bütün tutanak formatlarında ve dilinde böyledir. “Ben bu tarih ve bu saat itibariyle bunları tespit ettim. Gördüklerim bunlardır” demektir.

Orada yazan saat, o an itibariyle mevcut ve varid olan maddi gerçekleri ifade eder. Ondan sonra olacakları değil. Zaten onun adı tutanak olmaz; kehanet olur, hokkabazlık olur.

****

Peki mantık olarak, uzun süreli devam edecek olan ve dizi halindeki olayları zabıt altına alacak olan savcının nasıl yapması gerekir? Saat 01.00’de tutanağı yazmaya başlayan kişi saati nereye yazar? Tabi ki en başa.

“16 Temmuz 2016, saat 01.00 itibariyle işbu tutanağı yazmaya başladım”gibi bir ibare koyar. Çünkü niyeti, hemen o anda zabtı tutup imzalamak değildir. Kendi iddiasına göre, 01.00’de yazmaya başlayıp gelişmeleri tek tek kaydedecek ve uygun gördüğü bir zamanda da tutanağı bağlayıp kapatacaktır. Haliyle de önce saati yazarak başlar ki, hangi zaman aralığında bu raporu tuttuğu belli olsun. Çünkü tutanak tutmanın mantığı budur.

Sonra da hangi saat ve dakikada hangi olay oldu onları alt alta sıralar ve en sonunda, “Şu saat itibariyle olaylar bu şekildedir” der, saati yazar, imzalar ve tutanağı kapatır.

****

Elimizde tek sayfalık bir metin var. Saat de yazının en sonunda. O zaman şöyle mi kabul edeceğiz: Savcı önce boş sayfanın en dibine saati yazdı. Sonra, saatin hemen soluna tarihi attı ve o şekilde Arapça yazar gibi sağdan sola doğru yazmaya devam etti. Böylece tutanağı sayfanın en altından en yukarısına doğru, hadiseleri geriye doğru sardırmak suretiyle doldurdu ve tam ilk satırın sol baş tarafına geldiğinde de bitirdi.

Ya da şöyle mi: Sadece 1 sayfa yazmayı kafasına koymuştu. Önce sayfanın en sonuna saati yazdı, sonra tekrar başa gelip sırasıyla olayları yazmaya başladı. Tam saatin olduğu yere gelince de tutanağı bitirdi.

Öyle mi?

Savcı da Nedim Şener de böyle düşünmemizi istiyor.

Eğer savcı belgenin girişine tarihi ve saati yazmış olsaydı, söylediğine belki inanabilirdim. Gerçekten de dediği gibi başlamıştır ama o gecenin kargaşası içerisinde tutanağı bitirirken saat yazmayı unutmuş olabilir diyebilirdik. Gerçi bu da büyük bir hata olurdu ama en azından savunmasını biraz inandırıcı hale getirebilirdi.

Şu hali ile Kadir bile İnanmaz. Bir tek Nedim inanır. O da kesin inançlı olduğu için zaten inanacaktır.

****

Nedim Şener’in yazısından 1 gün önce bir diğer gazeteci Zihni Çakır, savcının tutanağı 01.00’de yazmaya başladığını ve 04.00’te bitirdiğini yazmıştı. Üstelik o da savcısından bilgi almış da konuşuyor havasındaydı. Hatta tutanağın yazıldığı yeri bile açıklıyor, “Dikmen’deki Hakimevi’nde yazıldı” diyordu.

Ben Zihni’nin bu twitinden bir kaç saat sonra bir yazı kaleme aldım. “Hodri Meydan! Biri bu belgeyi izah etsin” başlıklı bu yazıda, 01.00’den itibaren saat saat giderek bir simülasyon yaptım. Hangi saat olursa olsun yine bu belgenin açıklarının örtülemeyeceğini, tutanağın hâlâ skandal olarak kalmaya devam edeceğini iddia ettim.

Nitekim Zihni’nin söylediği saat de savcıyı kurtarmıyordu. Çünkü saat 04.00 itibariyle de henüz Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yanındaki köprülü kavşağa bomba atılmamıştı. Hatta 2 saatten fazla bir zaman vardı. Yani savcı yine henüz gerçekleşmemiş bir olayı tutanağına geçirmiş olacaktı ki, aslında bu bütün kumpasın itirafı demekti.

Ben yazının devamında, ‘ancak saat 07.00 itibariyle yazarsa o gece yaşanmış hadiselerin tamamının vuku bulduğu bir saati yakalamış olabileceğine’ dikkat çekmiştim. Ancak bu da yetersiz kalacaktı. Birincisi; o gece hiç yaşanmamış olayların tutanakta ne işi olduğunu hala açıklayamıyordu. İkincisi; yaşanan olayların da tamamı, savcının tutanağında yazdığından farklı bir şekilde ceryan etmişti.

Ama olsun, en azından “Bazı olayları, daha yaşanmadan tutanağına geçirdi”suçlamasından kurtarabilmek için, “07.00’de yazdım, evet evet 07.00’de yazdım” tarzında bir savunma yaptı.

****

Her ne ise…

Bu hali de savcıyı kurtarmıyor.

Çünkü üstüne basa basa söylemeye devam edeceğim ki; o gece ne kadar büyük bir kaos olursa olsun, bir savcı 6 saat boyunca başında oturup hadiseleri tek tek kaydettiği bir tutanakta bu kadar fazla hata yapamaz. En azından bir tek doğru şeyi tutturur yahu! Yazdığı her bilgi, her cümle yanlış olmaz ki!

Zaman ilerledikçe gecenin pusu da bir nebze azalacağı için daha doğru, daha isabetli, daha teyidli bilgilere erişme şansı artar. O yüzden de saat 01.00’de değil de 07.00’de yazacağı bir tutanağın içindeki verilerin çok daha sağlam ve tutarlı olması beklenir.

Mesela Meclis’e yapılan bombalamada hiç ölü olmadığı halde, “Ölüler var”yazmaz. Çünkü Saat 07.00 itibariyle ikinci saldırının üzerinden 3 buçuk saat geçmiş oluyor.

Ya da 7 buçuk saat önceki MİT saldırısının havadan mı yoksa yerden mi olduğunu bilebilir.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Az önce bahsettiğim bir önceki yazımda hepsini tek tek sıralamıştım, isteyen fazlasına oradan bakabilir.

****

Şimdi benim üzerinde durmak istediğim bir kaç önemli nokta daha var.

Nedim Şener, “Kendisinin bana bildirdikleri” diyerek Serdar Coşkun’un savunmasını şöyle aktarıyor: “Tutanak 16 Temmuz saat 01.00’de yazılmaya başlandı, gece boyu yaşanan gelişmeler kendisine bildirildikçe tutanağa eklendi. O gecenin karmaşasında ne aktarıldıysa o haliyle yazıldı. Aktarılan her olayla ilgili gözaltılar savcının talimatı ve onayı ile yapıldı. Tutanağın çıktısı 16 Temmuz sabahı saat 07.00’de alınıp Savcı Coşkun tarafından imzalandı. O yüzden tutanağın altındaki saat soruşturmanın başladığı 01.00 olarak kaldı, olaylar devam ettiği için bitiş saati yazılmadı. Saat 07.00’de imzalandığını gösteren ayrıntı ise tutanakta o saatten sonra gerçekleşen olayların yer almamasıydı. Tutanak UYAP’ta hiç açılmadı, kağıt çıktı taranıp bir iki gün sonra UYAP’a kaydı yapıldı. Daha sonra Ankara’daki tüm darbe dava dosyalarında soruşturmanın başlangıç evraklarından biri olarak yer aldı.”

“Olaylar devam ettiği için bitiş saati yazılmadı” diyor. Zaten tutanağın sonuna yazılan saat, olayın bittiği saati ifade etmez ki! Zabtın tutulduğu anı belirtir. Siz sadece o anı dondurur ve kayıt altına alırsınız.

Böyle bir savunma olabilir mi?

Burada dikkat çekmek istediğim bir diğer detay şu: Savcı, o gece olaylar devam ederken gözaltı talimatlarını verdiğini söylemiş. Neye göre vermiş ilk talimatları? Yukarıda diyor ki “O gecenin karmaşasında ne aktarıldıysa o haliyle tutanağı yazdım.” Peki bu gözaltı kararlarını da sağdan soldan birilerinin aktardığı yalan yanlış bilgilerle mi vermiş?

Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” demişti. O halde bu tasfiyeler neye dayanarak yapıldı? Tutanak saat 07.00’de bittiyse bu tasfiyeler hangi evraka dayanarak yapıldı?

Oysa Serdar Coşkun’un tutanağının üzerinde yazılı olan saatle bu görevden almaların saati ne kadar da birbirine uyuyor!

*****

Bazıları, “Ne yani, savcıya o gece olacakları biri söyledi, o da oturup bunları önden mi yazdı?” diye soruyor?

Sanki bahsettiğimiz ülke Türkiye değil. Sanki şu son yıllarda yaşadıklarımızın her biri bundan daha absürd değilmiş gibi. Sanki 15 Temmuz’a dair hiç soru işaretleri yok ya da sanki her sorularına cevap bulabilmişler gibi.

11 Temmuz’dan itibaren olan her şey çok enteresan değil mi zaten?

Erdoğan tatile gidiyor ve yaverine haber vermiyor. Kendi uçağıyla gitmiyor. Otelin sahibinin özel helikopteri ile kendini aldırtıyor. Bir gizlilik var nedense. Bir daha ortada görünmüyor. 15 Temmuz günü cuma namazına da gitmiyor. Orada tatil yaptığı her zaman cumaya gitmiş. O gün akşam saatlerinde 4 ayrı uçağı, 4 farklı havalimanında hazır bekletiyor. O saatte daha darbe girişimi yok.

Neden bütün bunlar?

Hiç soru işaretiniz yok mu?

Kafanız net mi?

14 Temmuz’u 15’e bağlayan gece Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda teamüllerde hiç olmayan bir şekilde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Fidan ve ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı neden buluşuyor? O gece neden saatlerce başbaşa ikili gizli görüşmeler yapıyorlar?

Ertesi gün tam da bu üçlünün en kritik aktörler olarak sahne almaları size hiç tuhaf gelmiyor mu?

O gecenin ertesinde, öğlen bir binbaşı MİT’e gidip darbeyi ihbar ediyor. Fidan, Genelkurmay’a gidip Akar’la bunu görüşüyor ama ne Erdoğan’a ne Başbakan Binali Yıldırım’a haber veriyorlar. Hatta ihbarcı subay darbeyi ihbar ettiği halde, güya onlar birbirlerine bile haber vermiyorlar. Güya, darbeyi hiç konuşmamışlar. Yani sanki o ihbar darbe için değilmiş de Fidan’ın kaçırılması içinmiş.

Siz bunlara inanıyorsanız, bu belge ile ilgili de kafanızda soru işareti olmaz.

Bu zihin konforu ile devam edin.

Bütün bunlar normal, bütün bunlar mantıklı ama savcının tutanağıyla ilgili soru işaretleri absürt öyle mi?

Durun devam edelim…

Akar ve Fidan’ın toplantısı bitiyor ve güya Cumhurbaşkanı’na ulaşamıyorlar. Ne hikmetse Cumhurbaşkanı da onları arıyor ama bir türlü ulaşamıyor. Erdoğan’ın hiç bir şeyden haberi yok ama oteline yakın çevre şehirlerde 4 farklı uçağı hazır bekletiyor.

Hiç absürt değil, değil mi?

Her şey normal.

Binali Yıldırım, Hakan Fidan’a ulaşıyor ama nedense Fidan, Başbakan’a hiç bir şey söylemiyor. Bunu Binali Yıldırım’ın kendisi açıkladı. 14 Temmuz 2017 tarihinde, yani darbe girişiminin 1. yıldönümünde, dönemin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila’ya konuşan Yıldırım, o gece 22.30-23.00 arasında, yüksek ihtimalle de 22.40’ta Hakan Fidan’la konuştuğunu söylüyor. Ve o telefon konuşmasında Hakan Fidan, Başbakan’a darbeyi söylemiyor. Tekrar edeyim mi? MİT Müsteşarı, saat 22.40’taki telefon konuşmasında Başbakan kendisine sorduğu halde ‘darbeyi’ söylemiyor.

O saat itibariyle köprünün bir ayağı kapatılmış, Ankara üzerinde uçaklar uçuyor ama Fidan, Başbakan’a darbeden söz etmiyor. Binali Yıldırım, Fikret Bila’ya aynen şöyle diyor: “Müsteşar da o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, “Darbe oluyor, ne yapıyorsun?”, “Yok” dedi, “Bir şey yok, normal biz çalışıyoruz” dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey.”

Nasıl?

Normal mi?

Hiç uçuk değil, değil mi?

O zaman biraz daha uçuk hale getireyim.

Abdülkadir Selvi’nin aktarımlarına göre o sırada MİT karargahında Fidan’la yemek yiyen dönemin DİB Başkanı Mehmet Görmez, eşi Hatice Hanım’dan bir telefon alıyor. Hatice Görmez, kendisine “Mehmet darbe oluyor, neredesin?” diye soruyor. DİB Başkanı o sırada, Türkiye’de bir darbe olacaksa onu bilebilecek en iyi adamın yanında yemek yemektedir. Görmez, eşine ne cevap verir biliyor musunuz? Şöyle: “Ben de bu işi en önce haber alacak bir yerdeyim, onlar öyle bir şey demedi, belki terör saldırısıdır”

Tekrar edeyim: DİB Başkanı Hatice Hanım bile “Darbe oluyor” diye MİT’teki eşine haber verirken Hakan Fidan, saat 22.40’ta Başbakan’a Binali Yıldırım’a, “Darbe mi, ne darbesi? Her şey normal. Biz çalışıyoruz burada” diyor.

Oysa öğlen MİT’e giden ihbarcı binbaşı ne diyor: O gün darbe kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum!

Çok mu uçuk?

Evet bütün bunlar kendi ağızlarından yazılmamış olsa, ben bunları bir iddia olarak yazsam, “Ne yani….” diye başlayacak bin tane cümle kurabilirdiniz.

Ama bütün bunlar oldu. Hepsi gerçek. Hepsi kendi ağızlarından.

Ve o Hakan Fidan halen görevde.

Tayyip Erdoğan onu tutuyor. Meclis’e ifade vermeye de göndermedi. Neden kolluyor onu?

Sizin bu tür soru işaretleriniz yok mu hiç?

Erdoğan, Akar ve Fidan, her şey bildikleri halde darbeyi önlemek için hiç bir tedbir almıyorlar.

Göz göre göre o kadar insanı ölüme gönderiyorlar.

Binali Yıldırım’a bile söylemiyorlar, çünkü o oyunun dışında.

Hatta o gece için Binali Yıldırım’a yönelik teşebbüsleri de belki burada hatırlatmak yerinde olabilir ama daha fazla dağıtmayalım konuyu.

Yani her şey kafanıza yattı da bu tutanağın saati ile ilgili soru işaretleri mi yatmadı?

Daha sayfalarca sürdürebilirim o gecenin absürtlüklerini.

Bu kadarı kafi.

Ortada normal olmayan, izaha muhtaç bir durum olduğunu düşünüyorum. Buna katılmayanlar, belgeyi izah etsinler öyleyse. Kendi alternatif açıklamaları ne? Mesela savcının Nedim Şener’e yaptığı açıklamayı tatmin edici buluyorlar mı? Bu açıklamadan sonra, “Tabi ya, bak adam güzelce izah etmiş. Şimdi ben ikna oldum” diyorlarsa sorun yok.

Ben belgeyi yayınladım ve cevap istiyorum. Makul bir açıklama istiyorum.

Bırakalım savcı izah etsin. Siz niye onun adına savunmaya geçiyorsunuz ki?

[Ahmet Dönmez] 7.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]

Efendimiz’in muhacir kızı Hz. Zeyneb [Dr. Ali Demirel]

Hz. Zeyneb, Allah Resûlü (s.a.s) ile Hz. Hatice’nin ilk kızıdır. Efendimiz kızı olduğu haberini alınca o günkü Arap erkeklerin aksine yüzünü asmayıp sevindi. Eşini tebrik edip kızını kucağına aldı. Öpüp koklayarak sevdi. Adını Zeyneb koydu. Doğumu ile evleri daha da şenlendi, mutlulukları bir kat daha arttı.

Hatice annemiz Hz. Zeyneb’i yedi gün emzirdi. Sonrasında, o günkü Arap âdetlerine uyarak kızının daha sağlıklı ve iyi büyümesi için uygun bir sütanne aramaya başladı. O bulununcaya kadar kızını Allah Resûlü’nün (s.a.s) halası Safiyye’nin cariyesi Selma Hanım’a verdi.

Sütanneye verildiği gün kızı için birçok özel ve güzel şeyler yapıldı. Önce akika kurbanı kesilip fakirlere ve dostlara ikram edildi. Sonra saçından bir tutam kesilerek ağırlığınca gümüş yoksullara dağıtıldı.

Hz. Zeynep’in doğumundan bir yıl sonra Kâsım vefat etti. Onun vefatı annesini ve Efendimizi çok üzdü. Akrabaları, eş ve dostları acılarını paylaşarak onları teselli etti. Kâsım vefat edince Hz. Zeyneb tek kaldı. İki yıl sonra Rukiyye adını verdikleri bir kız kardeşi oldu. Bir yıl sonra Ümmü Külsûm, ondan bir yıl sonra ise Fâtıma dünyaya geldi.

Diğer kardeşlerinin doğumu ile evde dört kız kardeş oldular. Zeyneb hepsine ablalık yaptı. Mutlu bir yuvada, huzur içinde büyüdüler.

Evlenmesi nasıl oldu?

Hz. Zeyneb’in dikkatini çektiği kişilerden başında Hz. Hatice’nin çok sevdiği kız kardeşi Hâle binti Huveylid geliyordu. Hâle, aklından geçenleri Mekke eşrafından olan oğlu Ebû’l- s b. Rebî’ye açınca onun da Zeyneb’i beğendiğini, hatta onunla evlenmek istediğini anladı.

Oğlunun duygularını öğrenen Hâle binti Huveylid, vakit kaybetmeden kız kardeşi ile görüştü. Uzun uzadıya konuştular. Hz. Hatice’nin kızının Ebû’l- s ile evlenmesine sıcak baktığını fark edince doğruca kendini heyecanla bekleyen oğlunun yanına gitti. Durumu anlatarak teyzesi ile birde kendisinin konuşmasını istedi.

Ebû’l- s, ticaret yapan, ahlaklı ve güvenilir bir gençti. Mekke’nin zengin eşrafındandı. Allah Resûlü (s.a.s) onu yakından tanıyordu. Hatta Peygamberimizin dostu ve arkadaşı denecek kadar samimiydiler. Yalnızca Ebû’l- s ile değil, onun bütün ailesi ile samimiydi. Zaman zaman annesi Hâle’nin evine gidip onu ziyaret ederdi.

Annesinin de teşviki ile bir gün düşüncelerini teyzesine açan Ebû’l- s, Zeyneb ile evlenmek istediğini bildirdi. Hz. Hatice, onun bu düşüncesine hemen “evet” demese de “hayır” da demedi. Düşünmek ve eşi ile konuşmak için zaman istedi. Ebû’l- s gittikten sonra Allah Resûlü’nün (s.a.s) fikrini almak için kendisiyle konuştu.

Efendimiz, kızlarının evlilik için biraz küçük olduğunu düşünse de yapılan teklifi uygun gördü. Eşinin rızasını aldıktan sonra kızı Zeyneb’e durumu anlatan Annemiz, Ebû’l- s’ın iyi bir insan ve evlilik için uygun bir eş olduğunu söyledi. Kızının evliliğe razı olduğunu fark edince, Ebû’l- s’a haber göndererek yanına çağırdı. Onunla konuşup evlenme teklifine “evet” dediklerini bildirdi.
Aldığı cevaba çok sevinen Ebû’l- s annesi ile görüşerek düğün hazırlıklarına başladı. Çok sevinçli olan Hz. Hatice, düğününün güzel olması için gereken bütün hazırlıkları yaptı. Nikâh kıyılınca gelen misafirlere deve kesen Ebû’l- s, onlara güzel bir düğün yemeği ikram etti. Hz. Hatice, düğün hediyesi olarak kızına bir gerdanlık taktı.

Hz. Zeyneb evlendikten sonra eşi ve çevresi ile çok güzel bir iletişim kurdu Bu sevgi dolu ilişkileri, hayatı boyunca aynı güzellikte devam etti.

Kızının mutluluğu ile mutlu olan Allah Resûlü (s.a.s) her fırsatta kızını ziyaret eder, onun ve eşinin hâl ve hatırlarını sorardı. Zaman zaman Hâle Hanım’ı da ziyaret eden Efendimiz, ona çeşitli ikramlarda bulunur, onu onurlandırmak için bazen evinde kaylûle uykusuna bile yatardı.
Eşi sık sık ticarî yolculuklara çıktığı için yalnız kalan Hz. Zeyneb, anne-babasının ziyaretlerine sıkça giderdi. Evlerinde kalır, sevinç ve tasalarını paylaşır, yardıma ihtiyaçları olduğunda elinden geldiğince destek olurdu.

Ne zaman ve nasıl Müslüman oldu?

Hz. Zeyneb baba ocağına bu gidiş gelişleri sırasında, Allah Resûlü’nün (s.a.s) peygamberlik sürecine, babasının yaşadıklarına yakından şahit oldu. Bu sayede vahyin gelişini ilk olarak öğrenen kişilerden olma şerefine nail oldu. Olanlara ilgisiz kalmadı. Ailesine destek olmak için büyük bir çaba gösterdi.
Babasının yaşadığı acılara şahit olan Hz. Zeyneb, zaman zaman endişeye kapılıp üzüldü. Babası ile ilgili endişelerini bir türlü üzerinden atamıyor, kimi zaman dayanamayıp endişesini dışa vuruyordu. Bunu fark eden Hz. Fâtıma henüz yedi yaşında bir çocuk olmasına rağmen bir gün ablasını:

- Bu ümmetin peygamberinin kızı olmak seni sevindirmiyor mu!? sözleri ile yaşının çok ötesinde bir feraset ve zekâ ile uyardı. Şaşıran Hz. Zeyneb:

- Elbette sevindirir ey Fâtıma! Bu hangi genç hanıma şeref kazandırmaz ki!? Hem bundan öte bir şeref mi var? Ancak benim endişem kendimle ilgili değil babamla ilgili. Dayımız Varaka b. Nevfel’in söylediklerini hatırlayınca endişeleniyorum. O anneme babamızın yalanlanacağını, işkenceye maruz kalacağını, memleketinden çıkarılacağını söylemiş. Bunlar aklıma gelince üzülüyorum, cevabını verdi.

Bu sözler Hz. Fatıma’yı da düşünceye sevk etti ama annelerinin Allah Resûlü’nü (s.a.s) teselli etmek için söylediklerini hatırlayınca ikisi de rahatladı.

Allah Resûlü (s.a.s), insanları İslam’a davetle görevlendirilince ona ilk olarak Hz. Hatice iman etti. Yalnızca iman etmekle kalmayıp, kızları ile konuşarak onları İslam’a davet etti. Annelerini dinleyen kızlar, hiç tereddüt etmeden Müslüman oldular. Zaten onlar vahyin geliş sürecini adım adım takip ediyor, neler olup bittiğine yakından şahit oluyorlardı.
Yuvası nasıl bozulmak istendi?

Allah Resûlü (s.a.s) insanları İslam’a davet etmeye başlayınca pek çok Mekkeli Müslüman oldu. İnsanların onu ciddiye aldığını gören müşrikler, sahabiler üzerinde büyük bir baskı kurmaya başladılar. Hz. Zeyneb yapılanları görüp duydukça uykuları kaçtı, çaresizlikten kıvranıp durdu.
Zalimler, Efendimizi rahatsız etmek için akıllarına gelen her tür maddî-manevî işkence aracını kullanıyorlardı. Hatta sırf Allah Resûlü’nü (s.a.s) üzmek için Rukiyye ve Ümmü Külsûm annelerimizin nişanlılarını kışkırtarak boşanmalarını bile sağlamışlardı.

Hz. Zeyneb, kardeşlerinin inançlarından dolayı nişanlarının atılmasına çok üzüldü. Ancak gözleri dönen müşrikler, inananları yıldırmak için hiçbir kötülükten sakınmıyordu. Bunun için kardeşlerinin boşanmasına ön ayak olanlar, şimdi onun eşinin yanına gitmişler:

- Muhammed’in kızını boşa! Seni Kureyşlilerden istediğin adamın kızıyla evlendirelim, diyorlardı.
Ancak, Ebû’l- s’ın ne Allah Resûlü’nü (s.a.s) üzmeye, ne de çok sevdiği eşinden ayrılmaya niyeti vardı. Bunun için müşriklerin yaptığı teklifi:

- Vallahi, bunu asla yapamam. Eşimden ayrılmam. Kureyşlilerden kimin kızı olursa olsun, onu eşimle değişmem, diyerek kesin bir dille reddetti.

Kureyşliler Ebû’l- s’ın çok kararlı olduğunu görünce, bir daha böyle bir teklif yapmadılar. Olayı duyan Hz. Zeyneb, Kureyşlilerin ellerini evliliğine kadar uzatmalarına, yuvasını dağıtmaya kalkışmalarına çok üzüldü. Eşinin cevabı onu sevindirse bile bundan sonra onlardan her türlü kötülüğün gelebileceğine inandı.

Annesinin vefatını nasıl karşıladı?

Büyük acılar çeken ve bunlara daha fazla dayanamayan annesi Hz. Hatice, Allah Resûlü’ne (s.a.s) peygamberliğin gelişinin onuncu yılında vefat etti. Annesinin ölümü Hz. Zeyneb’i derinden sarstı. Annesinin vefatından sonra yükü daha da ağırlaştı. Babasının evine daha sık gidip gelmeye, kardeşleri ile yakından ilgilenmeye ve onlara manevî destek olmaya gayret etti.

Tam o günlerde hamile kalan Hz. Zeyneb’in dünyalar güzeli bir kızı oldu. Kızının doğumu ile buruk bir sevinç yaşadı. Zira yakın zamanda dünyanın en iyi annesini Rabbine yolcu etmişti. Ayrıca babasının yıllardır yaşadığı acı, eşinin hâlâ Müslüman olmayışı kalbini kanatan yaralardı.

Çocuklarına Ümame ismini verdiler. Bütün aileye meltem rüzgârı gibi gelen Ümâme, Allah Resûlü (s.a.s) dâhil herkesin yüzünü güldürdü. Gönüllerini hoş etti. Kalplerinin üzerinde tatlı bir esinti bıraktı.

Zulümler karşısında nasıl dik durdu?

Medineliler İslam ile şereflenmeye başlayınca Müslümanlar hicret etmeye başladılar. Bir süre sonra Mekke’de neredeyse hanımlar, hapsedilenler ve hicrete güç yetiremeyenlerden başka Müslüman kalmadı. Allah Resûlü (s.a.s) Rabbinden emir alınca Hz. Ebû Bekir ile birlikte hicret etti. Müşriklerin babasını öldürmek için ardına düşmesi Hz. Zeyneb ve kardeşlerini endişelendirdi. Medine’ye ulaştıklarını haber alınca çok sevindiler.

Mekke’de boynu bükük öksüz kalan Hz. Zeyneb, müşrikler karşısında dik durmaya, hâlini belli etmemeye çalışıyordu. Mekke’de kalan kız kardeşlerine kol kanat gerdi. Sık sık yanlarına giderek onlara destek olmaya, teselli etmeye ve ümit vermeye çalıştı.

Mekke’de yalnız başlarına müşriklerin arasında zaman geçmiyor, günler bir türlü bitmiyordu. Aylar yıl gibi uzuyordu. Yedi sekiz ay böylece sabrettiler. Allah Resûlü (s.a.s) kızları ve eşi için uygun ortamı hazırlayınca hanımları getirmeleri için Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi’yi görevlendirdi.

Sahabilerin Allah Resûlü’nün (s.a.s) ev halkını alıp Medine’ye götüreceklerini haberdar olan Ebû’l- s endişelendi. Ne olur ne olmaz diyerek, onlar Mekke’den çıkıncaya kadar eşini eve hapsetti.

Mekke’de tek başına kalan Hz. Zeyneb, kardeşlerini bile yolcu edemedi. Müslümanlar Medine’de Rabbine serbestçe ibadet ve dua ederken o, Mekke’de bir başına müşriklerin arasında kalmıştı. Sanki çilesi her gün biraz daha ağırlaşarak devam ediyor, geceler uzadıkça uzuyordu.

Sabır ve dua ile ümide sarılmaktan başka çaresi de yoktu. Büyük bir metanet ve sabırla gece gündüz dua ediyor, Allah Resûlü (s.a.s) ve inananlara kavuşacağı anı ümitle bekliyordu.

Bedir savaşı onu niçin endişelendirdi?

Allah Resûlü (s.a.s) Mekke’den hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Bir gün, Damdâm b. Amr adında bir elçi soluk soluğa Mekke’ye geldi. Şehre yaklaşır yaklaşmaz devesinin üzerinde, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

- Baskın! Baskın! Muhammed arkadaşları ile birlikte, Ebû Süfyân’ın kervanında bulunan mallarınıza saldırdı.

Haberi duyan müşrikler, önce şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler. Ancak şaşkınlıkları fazla uzun sürmedi. Hızlıca bir ordu hazırlayıp kervanlarını kurtarmak için yola çıktılar. Gerekirse Müslümanlarla savaşacak, hepsini öldüreceklerdi. Olanlardan haberdar olan Hz. Zeyneb çok endişelenmişti.

Ne yapacağını bilmeden büyük bir endişeyle beklerken eşi eve geldi. Ona bir şey söylemeden acele ile hazırlanarak orduya katıldı. Ebû’l- s’ın kendisi ile konuşmadan gitmesi onu çok üzmüştü. Konuşsaydı veya konuşabilseydi belki gitmesini engeller, çok sevdiği eşinin babasına karşı savaşma acısını yaşamazdı.

Ordu yola çıktığında Hz. Zeyneb dua dua Rabbine yalvarıyordu. Bir tarafta canından çok sevdiği babası, bir tarafta sevgili eşi; bir tarafta Müslümanlar, diğer tarafta müşrikler. Eşini anlamaya çalışsa da babası ile savaşmaya gittiği için ona kırıldı. Ordunun yola çıkmasından itibaren günler geçmek bilmedi. Saatler durmuş, nefesler tutulmuş, herkes Bedir’den gelecek haberi bekliyordu.
Vefa timsali Allah Resûlü (s.a.s), savaş başlamadan hemen önce, ashabına seslenerek bazı kişiler hakkında özel talimatlar verdi. Savaş meydanında kendilerine karşı savaşsalar bile yine de sahabilerine onları öldürmemeye özen göstermelerini emretti.

Tam o sıralarda Hakem b. Hizâm, Bedir kuyusundan su içiyordu. O, abluka sırasında üç yıl boyunca müşriklerin yasağına aldırmadan Müslümanlara yiyecek götüren kişiydi. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ona minnet borcu vardı. İşte Hakem b. Hizâm, şimdi Bedir kuyusundan su içiyordu. Sahabiler Hakem b. Hizâm’ı öldürülmek isteyince Efendimiz onlara müdahale etti.

- Onu bırakın! buyurdu.

Yine Müslümanlarla birlikte abluka altına alınan Haşimoğulları ve her vesile ile müşriklere karşı Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanında olan Ebû’l-Bahterî hakkında:

- Ben biliyorum ki Haşimoğulları’ndan ve diğer insanlardan bazı kimseler zorla savaşa getirildiler. Onları öldürmemiz doğru olmaz. Sizden kim Haşimoğulları’ndan birine rastlarsa onu öldürmesin! Kim Ebû’l-Bahterî’ye rastlarsa onu öldürmesin!

Korunması gerekenlerden biride damadı Ebû’l- s’tı. Allah Resûlü (s.a.s) onun için de:
- Ebû’l- s’ı gören kişi, onu öldürmeyip esir alsın! buyurdu.

Savaş başlayınca sahabiler büyük bir kahramanlık destanı yazarak kendilerinden üç kat fazla olan müşrik ordusunu darmadağın ettiler. Savaş sonunda pek çok müşriki esir aldılar. Bunlardan biri de Ebû’l- s’tı. Hirâş b. Simme veya Abdullah b. Cübeyr tarafından esir alınmıştı.

Müslümanlar büyük bir zaferle Medine’ye dönerken müşrikler, büyük bir üzüntü ve yıkım içindeydiler. Hz. Zeyneb’in duaları kabul olmuş, eşini ona bağışlamıştı. Eşinin esir düşmesine fazla üzülmedi. Hatta Müslümanlardan biri hidayetine vesile olur diye sevinmişti belki. Düşüncesinde yanılmamıştı. Ebû’l- s esir kaldığı süre içersinde Müslümanlardan çok etkilenmişti. Bu hâlini kendisi şöyle anlatır:

“Müslümanlar bizi esir alınca Allah Resûlü (s.a.s):

- Esirlere iyi davranın! Yediğinizden onlara da yedirin, buyurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.s) duyan bütün sahabiler, emrini en güzel şekilde yerine getirdiler. O sırada ben, bir grup Medineli Müslüman ile birlikte oturuyordum. Akşam yemeğinin vakti gelince yemek için hazırlık yaptılar. Yiyecek olarak biraz ekmekleri, biraz da hurmaları vardı. Ekmekleri azdı. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ‘Esirlerinize iyi davranın!’ emrinden dolayı ellerindeki zaten az olan ekmek kırıntılarının tamamını bana verdiler.”
Mekkeliler bir süre bekledikten sonra esirlerini kurtarmak için Medine’ye fidye göndermeye başladılar. Durumu değerlendiren Hz. Zeyneb, annesinin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı boynundan çıkararak fidye için eşinin kardeşi Amr b. Rebî’ye verdi. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Amr, doğruca Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanına gitti gerdanlığı uzatarak:

- Kızınız Zeyneb, eşi Ebû’l- s’ın fidyesi olması için bu gerdanlığı size gönderdi, dedi. Yanında götürdüğü mallarla birlikte gerdanlığı da vererek kardeşini kurtarmak istedi.

Allah Resûlü (s.a.s) gerdanlığı görünce hem sevgili eşi Hz. Hatice’yi hatırladı hem de kızı Zeyneb’i düşünerek hasret acısından yüreği sızladı. Geçmiş film şeridi gibi önünden akıp gitmişti belki. Hüzünlendi. Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar döküldü. Ashabına döndü:

- Eğer Zeyneb’in esirini serbest bırakmayı ve gerdanlığı kendisine geri vermeyi uygun görürseniz böyle yapın, buyurdu.

Sahabe-i Kirâm o derde yapmaz mı!? Sahabeydi onlar. Tereddütsüz iman eden ve tâbi olan!.. Hiç düşünmeden Hz. Zeyneb’in gerdanlığını geri verdiler, sonra da Ebû’l- s’ı serbest bıraktılar.

Ebû’l- s’ı yanına çağıran Allah Resûlü (s.a.s) kendisi ile konuşarak ondan Mekke’ye döndüğünde Hz. Zeyneb’i serbest bırakması konusunda söz aldı.

Eşinden ayrılması onu üzdü

Ebû’l- s büyük bir sıkıntı içinde Medine’den ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Bir tarafta Allah Resûlü’nün (s.a.s) ve Müslümanların kendisini âdeta büyüleyen davranışları ve ona verdiği söz, bir tarafta çok sevdiği eşi, diğer bir tarafta ise hâlen etkisinden kurtulamadığı kör cehalet ve atalarının dini. Bu günün tabiriyle elalem/başkaları ne der kaygısı…

Endişe ve üzüntü içinde derin düşüncelerle Mekke’ye döndü. Doğruca evine gitti. Eşi ile hasret giderirken aslında onunla vedalaşıyordu. Bir süre dinlendikten sonra başından geçenleri bütün ayrıntıları ile eşine anlattı ve hüzünle:

- Babana seni göndermek için söz verdim. Seni ona göndereceğim. Ancak bu durum hazırlanıncaya kadar aramızda kalsın, kimse bilmesin, dedi.

Zeynep annemiz üzülsün mü, sevinsin mi bilemedi. Bir hasret bitip vuslat yolu açılırken bir başka hasret başlayacaktı.

- Olur, dedi sessizce. Bir taraftan Allah Resûlü’ne (s.a.s) ve Müslümanlara kavuşacağı, bir anlamda hapis hayatından kurtulup inancının gereğini rahatlıkla yaşayacağı için seviniyor, bir taraftan da çok sevdiği eşinden ayrılacağına üzülüyordu.

Son bir kez eşini Müslüman olması için ikna etmeye çalıştıysa da ümitleri bir kez daha boşa çıktı. Eşi Allah Resûlü (s.a.s) ve Müslümanları takdir etmesine ve yanlış yolda olduğunu bilmesine rağmen bir türlü Müslüman olma cesaretini gösteremiyordu.

Bu nedenle İslam ve eşi arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kaldı. Üstelik o sırada, karnında Ebû’l- s’ın çocuğunu taşıyordu. Yalnızca eşinden ayrılmayacak çocuklarını da babasız büyütecekti. O her şeye rağmen tereddüt etmeden İslam’ı seçti.

Hicreti esnasında neler yaşadı?

Hz. Zeyneb İslam’ı tercih edince eşi hicret için hazırlanmasını istedi. Evlerinde olan hareketlilik çok zeki bir hanım olan Hind binti Utbe’nin gözünden kaçmadı. Bedir savaşında babası, amcası ve kardeşini kaybettiği için Müslümanlara büyük bir kin besliyordu. Belki de şimdi içini biraz olsun rahatlatacak bir fırsat yakalamıştı. Bundan sonra neler olduğunu Hz. Zeyneb anlatıyor:

“Hicret ederek babama kavuşmak için hazırlanırken Hind binti Utbe ile karşılaştım. Beni görünce:

- Duyduğuma göre babanın yanına gitmek için hazırlanıyormuşsun, doğru mu? diyerek ağzımdan laf almaya çalışıyordu. Çok samimi görünüyordu. Yine de tedbirli davranarak:

- Bunu sana kim söyledi?

- Duydum işte!

- Yanlış duymuşsun, dedim. İstediği cevabı alamayınca, bu kez yumuşak bir ses tonuyla:

- Ey amcakızı! Bunu bana yapma! Yolculuk sırasında ihtiyacın olacak ya da babana götürmek istediğin bir şey varsa lütfen çekinmeden söyle. Onu temin etmek için elimden geleni yaparım. Sen de bilirsin ki hanımlar arasındaki dayanışma erkekler arasındaki gibi olmaz. Hem senin mutluluğunu en fazla amcakızın ister, dedi.

Nerdeyse hicret edeceğimi söyleyecek ondan yardım isteyecektim. Ancak bir kötülük yapmasından şüphelendiğim için söylemekten son anda vazgeçtim. Güvenemedim, söylemek istemedim.”

Hazırlıklarını tamamlayınca eşi, kardeşi Kinâne b. Rebî’den Hz. Zeyneb’i Medine’ye götürmesini istedi. Devenin üzerine bir hevdeç yapıldı. Annemiz bu hevdecin içine girdi.

Hz. Zeyneb ve kaynı henüz Mekke’den ayrılmadan içlerinde Habbâr b. Esved ve Nâfi b. Abdulkays’ın da aralarında bulunduğu bir grup süvari peşlerine düştü.

Grup Zî Tuva mevkiinde onlara ulaştı. Habbâr mızrağını Hz. Zeyneb’e doğru yönelterek var gücü ile attı. Mızrak devesine isabet etti. Deve yaralanıp sendeleyince Rasûlullah’ın narin gülü deveden aşağı düştü. O sırada hamile olan Annemiz, büyük bir sancı ile yerde kıvranmaya başladı.

Kâinatın Efendisinin kızı, yıllarca baba hasreti çekmiş, inancından dolayı evine hapsedilmişti. Sonra vatanını, ailesini terk etmek durumunda kalmıştı. Bu da yetmiyormuş gibi şimdi de onu yurdundan çıkaranların attığı ok yüzünden az kalsın canından oluyor, çocuğunu düşürüyordu.

Kanaması başlamıştı. O bir kenarda kıvrılıp acısı ile baş etmeye çalışırken müşriklerin yaptıklarına çok kızan Kinâne, sadağından (İçine ok konulan torba veya kutu biçiminde kılıf) bir ok çıkararak yayına yerleştirdi ve müşriklere doğru çevirdi. Sonra:

- Yaklaşmayın! Yaklaşanı öldürürüm! diyerek onları tehdit etti. Adamlar korkup geri çekildiler. O sırada Mekke’nin reisi Ebû Süfyân olay yerine geldi. Kinâne’ye seslenerek:

- Okunu üzerimize doğru çevirmeyi bırak da konuşalım, dedi. Ebû Süfyan’ın sözüne güvenen Kinâne okunu aşağı indirdi. Ebû Süfyân onlara yaklaşarak:

- Senin güpegündüz herkese meydan okurcasına onu Mekke’den çıkarmaya kalkışman doğru değildi. Sen Bedir’de bizim başımıza gelenleri bilmiyor musun? Adamlar sana izin verdiklerinde bütün Araplar, Mekkelilerin zayıf düştüğünü, her şeye sessiz kaldığını düşünürler. Yoksa kimsenin Zeyneb ile bir alıp veremediği yok. Onun Mekke’den ayrılması kimseyi rahatsız etmiyor. Onları rahatsız eden ayrılış şekli ve zamanı. Şimdi geri dön, etraf sakinleşsin, öfkeler yatışsın. Hanım kızımız da biraz dinlensin. Sonra bir gece onu alır, sessizce babasına götürürsün. Ömrüme yemin ederim ki onu babasının yanına gitmekten alıkoymak bize herhangi bir fayda vermez. Onu alıkoymakla intikamımızı almış olmayız, dedi.

Hz. Zeyneb’in yaralandığını gören Kinâne, Ebû Süfyân’ın sözlerini yerinde bularak ondan hiç kimsenin Hz. Zeyneb’e dokunmayacağına dair kesin söz aldı. Verilen sözle adamlar geri çekilince onu alıp Mekke’ye geri götürdü. Hz. Zeyneb çok kan kaybettiğinden iyice rahatsızlanmıştı. Uzun bir süre yatıp dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Hz. Zeynep annemiz iman yolunda sınav üstüne sınavdan geçmiş, hasretin her türlüsünü çekmişti. İşte şimdide canından can koparak bedel ödüyordu. Allah Resûlü (s.a.s) kızının gelmesi gecikince Bedir Savaşı’ndan bir ay sonra evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi yanına çağırarak:

- Mekke’ye git, Zeyneb’i alıp buraya getir. Şu yüzüğümü de yanına al, emrimle geldiğine ikna etmek için Zeyneb’e verirsin, buyurdu.

Zeyd b. Hârise’ye taktik veren Allah Resûlü (s.a.s):

- Yanına muhacirlerden iki kişi al, Yacec mevkiine gelince orada konakla! Oradan Zeyneb’e haber göndererek yanına gelmesini sağla! Gelince de alıp buraya getir, buyurdu.

Hazırlıklar yapıldı. Zeyd b. Hârise muhacirlerden iki kişiyi de yanına alarak yola çıktı. Mekke’ye yaklaştıklarında uygun bir yere gizlendiler. Çevreyi biraz araştırınca Hz. Zeyneb’in koyunlarını otlatan bir çobana rastladılar. Ona:

- Bu koyunlar kimin? diye sordular.

- Zeyneb binti Muhammed’in. Ona şöyle şöyle oldu, diye anlattı. Söylenenler sahabileri çok üzdü. Çobana:

- Biz sana bir şey versek onu kimseye söylemeden, gizlice hanımına götürür müsün, diye rica ettiler. Çoban:

- Elbette götürürüm, deyince Allah Resûlü’nün (s.a.s) yüzüğünü çobana vererek Hz. Zeyneb’e gönderdiler. Yüzüğü görünce hemen tanıdı. Çobana:

- Bunu sana kim verdi?

Çoban Zeyd b. Hâris’i tarif ederek:

- Şöyle şöyle bir adam verdi.

- Onlar şimdi neredeler?

- Yacec mevkiindeler.

Hz. Zeynep çobana kimseye bir şey söylememesini tembih ederek onu koyunların başına gönderdi. Kendisi de hicret için hazırlanmaya başladı.

Allah Resûlü (s.a.s) Zeyd b. Hârise’den kızı ile birlikte çocuklarını da getirmesini istemişti. O sırada oğlu Ali sütannede olduğu için Mekke’de kaldı. Hz. Zeyneb, çobandan yüzüğü alınca bir gece uygun bir vakitte kızı Ümâme’yi de yanına alarak deveye binip kaynı Kinâne ile birlikte sahabilerin bulunduğu yere gitti.

Annemizi karşılayan Zeyd b. Hârise onları Medine’ye götürdü. Böylece üzüntülü ve sancılı da olsa Hz. Zeyneb sonunda hicret edip canından çok sevdiği babasına kavuştu.

Daha sonra Allah Resûlü, Hz. Zeyneb’in oğlu Ali’yi sütannesinden aldırıp Medine’ye getirtti.

Hicret yurdunda neler yaşadı?

Hz. Zeyneb Medine’ye hicret edince çok mutlu oldu. Babası ve kardeşleri ile birlikte Rabbine özgürce kulluk etmenin hazzını doyasıya yaşadı. Yıllardır böyle güzel duygular yaşamamıştı. Buna rağmen huzursuzdu. Aklının bir köşesi, kalbinin bir tarafı Mekke’de kalmıştı.

Ne olurdu eşi de Müslüman olsaydı! Ama Allah’ın hidayete erdirmediği kişiyi kimse hidayete ulaştıramıyordu.

Hz. Zeyneb Medine’ye hicret edince Allah Resûlü (s.a.s) onu kendine yakın uygun bir eve yerleştirdi. Kızıyla yakından ilgilenerek ihtiyaçlarını giderdi, gönlünü hoş tutmaya çalıştı. Kızının çocukları ile de yakından ilgilenen Efendimiz, onlara da Hz. Hasan ve Hüseyin gibi müşfik bir dede edası ile ve şefkatle yaklaştı.

Katâde’den rivayet edilir:

“Bir gün ikindi namazını kılmak için Allah Resûlü’nü (s.a.s) bekliyorduk. Bilâl, Allah Resûlü’nü (s.a.s) namaz için çağırdı. Biraz sonra Zeynep Hanım’ın kızı Ümâme ile birlikte yanımıza geldi. Ümâme’yi omzuna almıştı. Allah Resûlü (s.a.s) namaza kalktığında Ümâme yanında bulunuyordu...”
Torunlarını çok seven Efendimiz, babalarından ayrı oldukları için onlara özel ilgi gösterir, sevindirmekten haz duyardı.

Hz.  işe’den rivayet edilir:

“Habeş kralından Allah Resûlü’ne (s.a.s) çeşitli hediyeler gelmişti. Hediyelerin içinde üzerinde Habeş taşı olan altın bir yüzük vardı. Allah Resûlü (s.a.s) uzanıp yüzüğü aldı. Sonra Zeyneb’in kızı Ümâme’yi yanına çağırarak yüzüğü ona verdi ve:

- Ey kızım! Al bunu tak, buyurdu.”

Eşi nasıl Müslüman oldu?

Eşinden ayrı düşeli tam dört yıl geçmişti. Lakin eşinin gönül kapısı hâlâ hakikatlere kapalıydı. Hz. Zeyneb birçok güzel haslete sahip olan Ebû’l- s’ın niçin Müslüman olmadığını bir türlü anlayamıyordu. Herhâlde onu sarsarak hidayetine sebep olacak bir vesileye ihtiyacı vardı.
Bunun için Rabbine yönelerek kalbini Yaratanına açıtı. Eşini hidayete erdirmesi için günlerce yalvardı. Rabbi onun samimiyetle yapmış olduğu bu duayı kabul ederek Ebû’l- s’ı İslam’la şereflendirdi.

Kureyş kervanlarından birinin Şam’dan hareket ettiğini haber alan Allah Resûlü (s.a.s) kervanın Îs kasabasında konakladığını öğrenince Hz. Zeyd b. Hârise’yi yanına çağırarak 170 kişilik bir birlikle Îs’e gönderdi. Hızla yola çıkan sahabi askerleriyle kervanı yakalayarak baskın yaptılar. Adamları esir alarak Medine’ye geri döndüler. Hz. Zeyneb’in eşi Ebû’l- s da esirler arasındaydı. Ticaretle uğraştığından alış-veriş yapmak için kervana katılmıştı.

Ordu Medine’ye gelince Allah Resûlü (s.a.s), kervandan elde edilen ganimetleri mücahitler arasında paylaştırdı. Sabah namazı vakti, Müslümanlar namaza başladığı sırada durumu fırsat bilen Ebû’l- s, eşinin kapısını çalarak ondan kendisini himaye altına almasını istedi. Eşinin sesini duyan Hz. Zeyneb, dualarının kabul olduğunu hissedercesine hiç düşünmeden eşini himayesi altına aldı.
Gördüğü tablo karşısında şaşkına dönen Ebû’l- s, çok duygulanmıştı. Hemen orada Müslüman olmadı. Çünkü bundan önce yapması gerektiğine inandığı bir işi vardı. Sahabilerin geri verdiği malları alarak hiçbir şey söylemeden doğruca Mekke’ye gitti. Başından geçenleri Mekkelilere anlattıktan sonra, herkesin ticaret için kendisine verdiği malları sahiplerine teslim etti. Sonra yüksek sesle sordu:

- Ey Kureyşliler! Herhangi birinize unutup vermediğim bir şey kaldı mı?

- Hayır, hiçbir şey kalmadı. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Senden her zaman vefa ve iyilik gördük, dediler.

- Vallahi Müslüman olmaya karar verdiğim hâlde, bir süre Müslüman olmamı erteledim. Siz, mallarınızı gasp etmek için Müslüman olduğum zannına kapılmayasınız diye buraya kadar gelip mallarınızı dağıttıktan sonra Müslüman olmayı uygun gördüm. Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir.

Müşriklerin şaşkın bakışları arasında son sözlerini söyleyen ve İslam’a girişini haykırarak Mekke’den ayrılıp hicret eden Ebû’l- s, büyük bir huzur içinde Medine’ye gitti. Eşinin Müslüman olacağını hisseden Hz. Zeynep ise onu ümitle bekliyordu. Ancak yine de endişelenmekten kendini alamadı. Uykuları kaçmıştı. Teheccüt namazı için uyandığında bir daha uyuyamıyor eşi için sürekli dua ediyordu.

Duaları kabul olmuş, kısa bir süre sonra eşi Medine’ye gelmişti. Artık eşi Müslüman’dı. Nerdeyse yirmi yıldır hasretle beklediği bir andı bu. Sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nikâhı yenilendikten sonra evine gelen eşine sarıldı. Hâlâ ağlıyordu. Ama bunlar mutluluk gözyaşlarıydı. Rabbine şükrederek uzun süre gözyaşı döktü.

Ebû’l- s Müslüman olup Medine’ye hicret ettikten sonra Hz. Zeyneb’in herkesten saklamaya çalıştığı ama gözlerinden okunduğu için bir türlü gizleyemediği hüznü, tamamen kayboldu. Solgun yüzü, yerini yüreğinin derinliklerinden gelen gülüşe ve neşeye bıraktı.

Büyük bir coşku içinde eşi ve çocukları ile ilgilenirken babasını, kız kardeşlerini ve çevresini ihmal etmek bir yana, onlarla daha da fazla ilgilenmeye başladı. Eşi bir taraftan evin geçimini sağlarken bir taraftan İslam’ı öğreniyor, bir taraftan da İslam davetinin hedefe ulaşması için kendine düşen görevleri en güzel şekilde yerine getiriyordu.

Hicret esnasında aldığı yara vefatına sebep oluyordu

Hicret ederken Habbâr’ın attığı okla deveden düşüp çocuğunu kaybeden Hz. Zeynep, o gün için kurtulmuştu ama çektiği bu acının etkisi yıllarca sürdü. Aldığı darbe yıllarca onu rahatsız etti. Onun ölüm sebebi olacak olan bu ağrılar, son günlerde iyice artmaya başlamıştı.

Ve Neticede Mekke’de hicret sırasında deveden düşürülmesinden kaynaklanan hastalığın tesirinin artması ile Rabb’ine kavuştu. Kızının vefatına Allah Resûlü (s.a.s) çok üzüldü. Cenazesi ile bizzat ilgilenerek başından bir an olsun ayrılmadı.

Hz. Zeyneb’i, Ümmü Atiyye ile birlikte Ümmü Eymen, Ümmü Seleme ve Sevde binti Zem’a annelerimiz yıkadılar.

Annemiz yıkanıp kefenlenince musallaya götürüldü. Allah Resûlü (s.a.s) kızının cenaze namazını kıldırdıktan sonra sahabi efendilerimizle birlikte tabutunu taşıyarak Bakî Kabristanına geldi. Mezarı kazılmıştı.

Çok kederli ve hüzünlü olan Allah Resûlü (s.a.s) gözyaşları içinde kızının kabrine indi. Mübarek elleri ile kabre koyduktan sonra üzerine toprak attı. Kabirden çıkınca kızı için dua ederek şöyle buyurdu:

“Zeyneb’i ve onun zayıf düşen vücudunu hatırladım. Allah’a dua ederek ondan kızımın üzüntüsünü gidermesini ve kabrini genişletmesini istedim. Allah duamı kabul buyurarak kabir hayatını ona kolaylaştırdı.”

Hz. Zeyneb, çileli hayatı bittiğinde otuz yaşındaydı. Geride günümüz muhacir hanımlarına örnek olacak eşsiz bir hayat bırakmıştı...

[Dr. Ali Demirel] 7.2.2019 [Samanyolu Haber]

Efendimiz’in muhacir kızı Hz. Zeyneb - 5 [Dr. Ali Demirel]

Eşi nasıl Müslüman oldu?

Eşinden ayrı düşeli tam dört yıl geçmişti. Lakin eşinin gönül kapısı hâlâ hakikatlere kapalıydı. Hz. Zeyneb birçok güzel haslete sahip olan Ebû’l- s’ın niçin Müslüman olmadığını bir türlü anlayamıyordu. Herhâlde onu sarsarak hidayetine sebep olacak bir vesileye ihtiyacı vardı.
Bunun için Rabbine yönelerek kalbini Yaratanına açıtı. Eşini hidayete erdirmesi için günlerce yalvardı. Rabbi onun samimiyetle yapmış olduğu bu duayı kabul ederek Ebû’l- s’ı İslam’la şereflendirdi.

Kureyş kervanlarından birinin Şam’dan hareket ettiğini haber alan Allah Resûlü (s.a.s) kervanın Îs kasabasında konakladığını öğrenince Hz. Zeyd b. Hârise’yi yanına çağırarak 170 kişilik bir birlikle Îs’e gönderdi. Hızla yola çıkan sahabi askerleriyle kervanı yakalayarak baskın yaptılar. Adamları esir alarak Medine’ye geri döndüler. Hz. Zeyneb’in eşi Ebû’l- s da esirler arasındaydı. Ticaretle uğraştığından alış-veriş yapmak için kervana katılmıştı.

Ordu Medine’ye gelince Allah Resûlü (s.a.s), kervandan elde edilen ganimetleri mücahitler arasında paylaştırdı. Sabah namazı vakti, Müslümanlar namaza başladığı sırada durumu fırsat bilen Ebû’l- s, eşinin kapısını çalarak ondan kendisini himaye altına almasını istedi. Eşinin sesini duyan Hz. Zeyneb, dualarının kabul olduğunu hissedercesine hiç düşünmeden eşini himayesi altına aldı.

Gördüğü tablo karşısında şaşkına dönen Ebû’l- s, çok duygulanmıştı. Hemen orada Müslüman olmadı. Çünkü bundan önce yapması gerektiğine inandığı bir işi vardı. Sahabilerin geri verdiği malları alarak hiçbir şey söylemeden doğruca Mekke’ye gitti. Başından geçenleri Mekkelilere anlattıktan sonra, herkesin ticaret için kendisine verdiği malları sahiplerine teslim etti. Sonra yüksek sesle sordu:

- Ey Kureyşliler! Herhangi birinize unutup vermediğim bir şey kaldı mı?

- Hayır, hiçbir şey kalmadı. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Senden her zaman vefa ve iyilik gördük, dediler.

- Vallahi Müslüman olmaya karar verdiğim hâlde, bir süre Müslüman olmamı erteledim. Siz, mallarınızı gasp etmek için Müslüman olduğum zannına kapılmayasınız diye buraya kadar gelip mallarınızı dağıttıktan sonra Müslüman olmayı uygun gördüm. Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir.

Müşriklerin şaşkın bakışları arasında son sözlerini söyleyen ve İslam’a girişini haykırarak Mekke’den ayrılıp hicret eden Ebû’l- s, büyük bir huzur içinde Medine’ye gitti. Eşinin Müslüman olacağını hisseden Hz. Zeynep ise onu ümitle bekliyordu. Ancak yine de endişelenmekten kendini alamadı. Uykuları kaçmıştı. Teheccüt namazı için uyandığında bir daha uyuyamıyor eşi için sürekli dua ediyordu.

Duaları kabul olmuş, kısa bir süre sonra eşi Medine’ye gelmişti. Artık eşi Müslüman’dı. Nerdeyse yirmi yıldır hasretle beklediği bir andı bu. Sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nikâhı yenilendikten sonra evine gelen eşine sarıldı. Hâlâ ağlıyordu. Ama bunlar mutluluk gözyaşlarıydı. Rabbine şükrederek uzun süre gözyaşı döktü.

Ebû’l- s Müslüman olup Medine’ye hicret ettikten sonra Hz. Zeyneb’in herkesten saklamaya çalıştığı ama gözlerinden okunduğu için bir türlü gizleyemediği hüznü, tamamen kayboldu. Solgun yüzü, yerini yüreğinin derinliklerinden gelen gülüşe ve neşeye bıraktı.

Büyük bir coşku içinde eşi ve çocukları ile ilgilenirken babasını, kız kardeşlerini ve çevresini ihmal etmek bir yana, onlarla daha da fazla ilgilenmeye başladı. Eşi bir taraftan evin geçimini sağlarken bir taraftan İslam’ı öğreniyor, bir taraftan da İslam davetinin hedefe ulaşması için kendine düşen görevleri en güzel şekilde yerine getiriyordu.

Hicret esnasında aldığı yara vefatına sebep oluyordu

Hicret ederken Habbâr’ın attığı okla deveden düşüp çocuğunu kaybeden Hz. Zeynep, o gün için kurtulmuştu ama çektiği bu acının etkisi yıllarca sürdü. Aldığı darbe yıllarca onu rahatsız etti. Onun ölüm sebebi olacak olan bu ağrılar, son günlerde iyice artmaya başlamıştı.

Ve Neticede Mekke’de hicret sırasında deveden düşürülmesinden kaynaklanan hastalığın tesirinin artması ile Rabb’ine kavuştu. Kızının vefatına Allah Resûlü (s.a.s) çok üzüldü. Cenazesi ile bizzat ilgilenerek başından bir an olsun ayrılmadı.

Hz. Zeyneb’i, Ümmü Atiyye ile birlikte Ümmü Eymen, Ümmü Seleme ve Sevde binti Zem’a annelerimiz yıkadılar.

Annemiz yıkanıp kefenlenince musallaya götürüldü. Allah Resûlü (s.a.s) kızının cenaze namazını kıldırdıktan sonra sahabi efendilerimizle birlikte tabutunu taşıyarak Bakî Kabristanına geldi. Mezarı kazılmıştı.

Çok kederli ve hüzünlü olan Allah Resûlü (s.a.s) gözyaşları içinde kızının kabrine indi. Mübarek elleri ile kabre koyduktan sonra üzerine toprak attı. Kabirden çıkınca kızı için dua ederek şöyle buyurdu:

“Zeyneb’i ve onun zayıf düşen vücudunu hatırladım. Allah’a dua ederek ondan kızımın üzüntüsünü gidermesini ve kabrini genişletmesini istedim. Allah duamı kabul buyurarak kabir hayatını ona kolaylaştırdı.”

Hz. Zeyneb, çileli hayatı bittiğinde otuz yaşındaydı. Geride günümüz muhacir hanımlarına örnek olacak eşsiz bir hayat bırakmıştı...

[Dr. Ali Demirel] 7.2.2019 [Samanyolu Haber]

twitter.com/aliihsandemirelalidemirelshaber@gmail.com

Document To Shock July 15th Coup Attempt: The Prosecutor Wrıtes Report Before Events Happened [Ahmet Dönmez]


I have obtained an important document which is going to refute the official thesis of July 15th. This document is an official trial record which is included in the court file of the Akinci case. The page is signed on the bottom by Serdar Coskun, a Prosecutor of Chief Public Prosecutor’s Office Anti-Constitutional Crimes. The date of the document, which had been prepared in order to provide basis for the first investigation and sent to the relevant places, is 16 July 2016. And the hour is 01:00. In other words, 3 hours after the coup attempt had started. However, the events, which had not taken place yet, are written as if they actually had happened. For example; the bombing of TBMM (Grand National Assembly of Turkey), and the Presidency Complex… Furthermore, the events which never happened on that night were also written on the report as if they had actually taken place. Blockading of the MIT (National Intelligence Organization) by the soldiers, and the bombing of the Special Forces Command, and the Police Intelligence Bureau… And the timing of the events that actually happened are all wrong. This scandalous document begs the following questions: “Was the report prepared according to a simulation which was prepared beforehand?” And it is filled with scandals that might actually bring up this question: “Was the report really prepared by the prosecutor?”


First, let’s see what is written on the document word by word:

“It is hereby concluded that the investigation shall be started due to the following incidents: Mobility was observed at around 9pm on 15.07.2016 in several military units; television channels started broadcasting news about gendarmerie forces denying access both to Bosporus Bridge and Fatih Sultan Mehmet Bridge; a group of troops provided information that they had attempted to stage a coup outside the chain of command according to the information received from the police in Ankara; following this news the fighter jets and helicopters started to fire at public buildings; troops surrounded the buildings of the National Intelligence Organization (MIT) in Yenimahalle, Ankara; the personnel of MIT and the soldiers who surrounded the buildings engaged in combat; likewise, the armored units surrounded the critical public institutions in Ankara with arms, workers in the public institutions were targeted, fired upon, and casualties happened; Special Forces Command in Golbasi was bombed, Police Intelligence Bureau was targeted with an airstrike; Ankara Police Headquarters were surrounded and breached by the armored units; jet fighters made low altitude flights and carried out bombings; Presidential Complex was surrounded; some of the personnel including the Secretary General of Presidency were taken hostage and taken away; the troops which had seized TRT (Turkish Radio and Television Association) stopped the broadcast and announced that TSK (Turkish Armed Forces) had seized control of the country; likewise, other private television channels were also seized by troops; a shoot-out had occurred in the General Staff, some of the military personnel was taken hostages; TBMM was bombed, casualties happened due to these bombings, and fighter jets had participated in these bombings; the people poured out to the streets after news spread that a junta within the TSK was staging a coup; civil initiative tried to prevent the coup; fighter jets fired blast bombs targeting the people where they gathered in order to discourage them; a press release was published on the website of General Staff, and the 3-page list of reasons for the coup was released to the public; all ministries received a message form published and signed by “Chief of Yurtta Sulh Konseyi” (Peace at Home Council) with document number YSK: 26702250-1920-97480-16/PER.PL.VE YNT.D.GEN. AMIRAL/1 dated secret 152215C JUL 16, and with priority “flash message”; the message in question was signed by Staff Colonel Cemil Turhan and Brigadier General Mehmet Partigoc; a martial law commander was appointed for every city; furthermore, assignments were made to the military commissions (Military Prosecutor and Judges); likewise, further appointments were done for different service commands, Chief of Staff, and other military offices; the individuals who tried to stage the coup published all of these appointments to various military offices to the public; the total number of people killed were not certain during the bombings and the coup attempt, but it came out that many civilians, police officers, and soldiers were killed during these incidents; similarly, fighter jets and helicopters carried out same activities in Istanbul and other cities; the staffs of Fethullah Gulen organized in the military units throughout Turkey attempted to overthrow the government and seize power, thus it was discovered that they attempted a coup which is against the Constitution. 16/07/2016 Time: 01:00
TIME COMPLETELY WRONG

Let’s go one by one.

The news about “gendarmerie forces denying access both to Bosporus Bridge and Fatih Sultan Mehmet Bridge” was not published at around 9pm, but was only available on television at 10:28pm according to the Akinci indictment. There is a 1.5 hour deviation in this report.

Likewise, it was stated that the F-16s had started flying over Ankara at around 9pm. However, the exact time of the first fighter jet taking off is written on the Akinci indictment as 10:08pm. Mehmet Sanver, then Chief of Combatant Air Staff, who inspected the conduct book very carefully, stated in his book “15 Temmuz – Kartal Yuvasının Istilasi” (15 July – Invasion of the Eagle’s Nest) that the first take off had happened at 22:01. And according to this information, Prosecutor Serdar Coskun was mistaken by more than one hour.

There are no movements anywhere at 9 pm.

The small incidents in Beylerbeyi starts only at 9:30 pm.
And one side of the bridge was closed at around 10 pm.

It was also stated in the report that “troops surrounded the buildings of the National Intelligence Organisation (MIT) in Yenimahalle, Ankara, and also “the personnel of MIT and the soldiers who surrounded the buildings engaged in combat”. However, the MIT building was never surrounded by military units during that night. Therefore, there were no engaging in combat neither. Fires were shot from 1 Sikorsky and 2 Cobra helicopters targeting the campus of MIT. According to MIT’s 36-page report forwarded to TBMM, light weapons were fired as a response to the shootings.

However, it was not a “engaged in combat” type of conflict like it was stated in the report.

Furthermore, Special Forces Bureau was never bombed like it was stated in the report. The building of Police Special Operation was bombed. Police Intelligence Bureau was not bombed neither. Ankara Police Headquarters were hit by an airstrike, yes, but this is already stated in the report. In other words, the possibility of mistakenly writing Intelligence Bureau instead Ankara Headquarters. By the way, Ankara Police Headquarters was not surrounded by armored units. There were no military units breaching through land. The exact time of the bomb is 00:56, when two people were killed and 39 were injured. Meaning, just four minutes before the report was actually being written. It is not possible for the prosecutor to find this out and just add it in the report in the meantime.

WROTE “BOMBED” 1.5 HOUR BEFORE THE PARLIAMENT WAS ACTUALLY BOMBED

About TMBB… While this report was being written, there were 1.5 hours for the bomb to be fired at TBMM. However, the prosecutor wrote this on the report as if it had taken place. The Akinci indictment and the logs of the conduct book revealed by Mehmet Saiver matches at this point. According to both, the first bombing took place at 02:35am. Second bomb was fired at 03:24am. The foresight of Prosecutor Serdar Coskun is mind-blowing. But there is one thing missing in the foresight. And that is the fact that nobody had been killed in the Parliament. The report says that there were casualties due to the attacks targeting TBMM.

The official report says that some of the private television channels were surrounded by military units. For some reason, there are no names. That night, only Dogan Media Centre was raided, which is home to CNN Turk, Hurriyet and Kanal D. But, what time? According to the bill of indictment about this incident, the time was 03:10am. Meaning, 2 hours after the prosecutor writes the report. And there are no relations between the incident and the things he actually wrote. Because the building was not raided by armored units, but a bunch of soldiers which had arrived by helicopters. I am not underestimating or simplifying this. All in all, there is a very big threat since armed soldiers had arrived in the night of the coup. The point I am trying to make here is the fact that the report prepared by the prosecutor does not overlap with reality. According to the bill of indictment, a total of 14 individuals, 3 captains and 11 privates participated in the raid. Afterwards, at around 04:00am, 17 cadets arrive under the command of Major Mehmet Turk. The total number of people on trial because of this raid is 19 anyway.

Finally, let’s have a look at the part about the Presidential Complex. Presidential Complex was not surrounded as it is stated on the report. Do you know how many soldiers were “sent to take over” The Palace? Only 13. 3 of them are high-ranking, and the remaining 10 of them are privates.

Complex was not bombed neither. For some reason, the interchange and the parking lot on the side were bombed. According to the Akinci indictment, the time was 06:19 am. Meaning, 5.5 hours after Coskun’s report.

Another wrong information in the single-page report was the blast bombs fired from the fighter jets. No blast bombs were used that night. The sonic boom due to high speed and low altitude flight was mistaken for a blast bomb.

Another mistake was the information about the plotter’s appointments to the Chief of Staff, and service commands, and that they published these appointments to the public. This did not happen neither.,

Furthermore, the prosecutor announcing the “perpetrator” as Fethullah Gulen around that time is another question mark. The politicians might state their opinions in this direction, but a prosecutor to write a report without any evidences shows that he just wrote a political text instead of a judicial one.

WHAT DOES THE DOCUMENT MEAN?

First detentions were made after starting a speedy investigation subsequently to this document, which was added to UYAP (National Judiciary Informatics System).

It is not normal for a single-page report to have so many mistakes. There is no logic anywhere on the report. Nearly every sentence, and every single information are wrong. The prosecutor and the July 15th spokespersons must explain this.

There must be an explanation for such a report about such an important incident to be full of mistakes from beginning to the end.

Furthermore, the incidents and deaths which never happened raises the following question: “Were there different plans, and maybe they were never put into practice?”

Let’s say the excitement of the night cause the prosecutor to confuse the times. He wrote Special Operation instead Special Forces. He got confused and wrote Ankara Intelligence Bureau instead Ankara Police Headquarters. But what about the incidents which never took place? And the other incidents which had not even happened at the time?

Alright, let’s say that he inadvertently wrote the time wrong on the report. Although the possibilities of writing that information wrong is very very unlikely. Because, as the name implies, it is an official report. The most important things about an official report are the date and time of record, and the signature. An official report is written in order to record all of the available information together with the facts.

I do not claim that this document will resolve everything singlehandedly. It is not possible to build the reality through this document. I also accept this. However, it is obvious that it tells a lot. This document corresponds to a place considering what happened before and after July 15th. It completes something. We can state the following by observing the attitude of the President, Head of MIT, and other high-ranking state officials that night, their contradicting statements, the way they avoid justice and not providing any testimonies, the events took place after the signing of that document, purges, and observing where Turkey has arrived in terms of politics: Most of the events taken place that night were already known by the state. That is why it was a controlled coup.

But how was it known? There are two possibilities:

1- The plan was made by The Palace, MIT, Hulusi Akar, and the extensions of Ergenekon. They put their plans into practice thanks to their men in Gulen Movement. While some of them actually had thought that a real coup was being staged, they were actually the walker-ons of a fiction. They were trapped inside an unbelievable conspiracy.

2- The plan was made by somebody like Adil Oksuz, but the information was being provided to the “top”, meaning The Palace. “The top” was receiving information about the plan instantly, and furthermore, it was redirecting it. They took all the precautions, and said “Let them come”, and turned a blind eye for the plan to be put into practice.

Both possibilities provide the fact that the state was inexcusably the perpetrator. The President, intelligence organization, Chief of Staff, and some of the commanders-in-chief form a “state” organization. However, this is not the Republic of Turkey, which is a democratic, secular, and social state of law. And it has never been a state as such. Those principles were always on paper. That “state”, which very well knows injustice, conspiring, slaughtering, tyrannizing, plotting against a group of people it selects periodically, criminalizing, and antagonizing, took the stage once again.

The prosecutor Serdar Coskun admitted the accuracy of the document yesterday.

[Ahmet Dönmez] 6.2.2019 [http://www.politurco.com]

Bu sorunun cevabı verilmez [Safvet Senih]

Hamza Emek Ağabeyimiz Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin son zamanlarını anlatırken diyor ki: “Üstad Ankara tarafından Emirdağ’da yeniden ikamete mecbur tutulmuştu. Bu defa müracaatla Isparta’ya  gitti. Tekrar hasta olarak Emirdağ’ına gelirken Çay kazasından çevrilip, Afyon’a gönderildi. Afyon’da iki gün kaldı. Bizler merakla beklerken Emirdağ’ına geldik. Dışarlarda çok kalabalık vardı. Üstad çok hastaydı. Bunu sezdirmemek için ben Zübeyir, Üstadın koluna girip bahçeye aldık. Sonra da ben Üstadı kucaklayıp yatağına yatırdım. Şiddetli hastaydı. Biz de başucunda bekliyorduk. Daha sonra aniden iki defa uyandı. Tebessüm ediyordu. Gülerek buyurdu ki: ‘Kardaşlarım,  KORKMAYINIZ, Risale-i Nur bu memlekete hâkimdir. Masonların, zındıkların ve komünistlerin belini kırmıştır. BİRAZ  ZAHMET  ÇEKECEKSİNİZ,  FAKAT  SONU  ÇOK  İYİ  OLACAK’  diye sevinçle anlattı.” (Son Şahitler-2)

Ahmet Hancıoğlu Bey diyor ki: “Üstad karyolanın başına oturmuştu. ‘Efendim, bu meydan dinsizlerin elinde ne zamana kadar kalacak?’ dedim.  Hazret gülerek, ‘Oğlum, bu suâlin cevabı verilmez’ dedi.”

Refet Kavukçu Ağabey anlatıyor: “Emirdağ-Ankara yolu, çok zaman ufukta kaybolan düz hatlara sahipti. Bizim araba 10km üzerinde seyrederken Üstad’ın arabasının ufukta tozunu dahi göremezdik… Durmuş bizi bekliyordu. Yaklaştık. Zübeyir Ağabeyimiz gelerek, ‘Üstadımız diyor ki: Kardeşlerime söyle, korkmasınlar, küfrün belini kırdık. Beli kırılan yılan gibidir…’ dedi. Ve sonra yola devam ettik. Ben hakikaten endişeli idim. Bunun üzerine rahatladım.”

İsmail Fakazlı diyor ki: “Üstad, Kardeşim, o küfr-i mutlakı belinden kırmışız, bir daha dirilemezler.’ dedi.”

Üstad Hazretleri Emirdağ’da hep şunları tavsiye ediyordu: “Kardeşlerim, Hizmet’i düşünmeyin, hizmeti en muhalife dahi Cenab-ı hak yaptırır. Sizin düşüneceğiniz; uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüddür. En fazla düşüneceğiniz bunlardır. Bugün bize en fazla lâzım olan budur.”

Mustafa Sungur Ağabeyimiz diyor ki: “Bu zamanda samimî uhuvvet ve muhabbetle iman ve Kur’an yolunda birbirine bağlı bir cemaate dayanmak, elbette en büyük bir manevi kuvvettir. ‘Zaman cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dahi ve hatta yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, karşısındaki bir cemaatin şahs-ı mânevisine karşı mağluptur.’ Hz. Üstadımızın bu beyanından, fert olarak, cemaat olarak alacağımız hisseler vardır. Bu zamanda Risale-i Nur, asrın idrakine hitap eden Kur’anî bir derstir. Bütün imanî ve Kur’ani meseleleri makul ve delilli  şekilde isbat ve izah etmektedir. Kitap olarak, eser olarak, gerçek böyle olmakla beraber, hayattar bir şahs-ı manevinin, mütenasid (dayanışma içinde olan) bir heyetin mevcudiyeti de, müminlere aynı zamanda bir dayanma noktası teşkil eder. Evet, dayanışma içindeki bir heyet, bir cemaat halinde bulunuşları Nur Talebelerinin, her birbirlerine kuvvet veriyor ve takviyede bulunuyor. Şirket-i maneviye var. Ahirete ait işlerdeki ortaklık düsturu ile birbirine mânen, ruhen yardım var. İşte bu gibi çok sebepler altında, ahirzaman hadiseleri dediğimiz son asırların bu en müthiş dalâlet cereyanları karşısında Kur’an nuru etrafında toplanmak, o şahs-ı maneviye dayanmak, elbette ferdi ve ictimai hayatımızın istikametle devamı için elzem ve zarurî bir keyfiyettir. Zincirleme bu kadar hücumlara karşı Nur Talebeleri, elbette  bu sır ile dayandılar, geri çekilmediler. Avrupa ve Amerika’ya gittikleri zaman o Nur talebeleri, hizmeti esas alarak Nurları okumayı terk etmediler. Ruhî ve kalbî gıdalarını elde etmeyi, Nur’un mânevi havası içinde kalabilmeyi kendilerine şart kabul ettiler. Nurun mânevî havası dediğimiz Nur dairesinde,  l-i Beyt-i Nebevînin Silsile-i Nuranîsinin tezahürü olan bu Kur’anî hakikat dairesinde kalabilmek, teneffüs edebilmek için alâkalarını devam ettirdiler. Çünkü alâka mânevî irtibattır. Birbirine dualarıyla, lisanlarıyla, kalemleriyle yardım eden ittihad ve birlik halinde bir Nuranî Cemaat ile omuz omuza, yan yana beraber olabilmek… Üstad Hazretlerinin dediği gibi: ‘Demek bu dehşetli zamanda, asrın bu dehşetine göre Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisiyle Kur’an’dan bir nur, bir hakikat dairesi ihsan edilmiş bulunuyor. Rahman ve Rahîm ile beraber, bilhassa Hakîm ismi de azamî derecede Risale-i Nur’da tecelli etmiş’ Nur Müellifi, kainatın tılsımı ve yaradılışın muamması, Hakîm ism-i şerifinin nuriyle keşfettiğini Nurlarda söylemektedir. Bu zamanda tabiat felsefesi ile akıllar yaralandığı için veya fikirler dağıldığı için, Risale-i Nur, akıl ve kalbin imtizacıyla gidiyor.”

İşte akıl ve ilim çağında, insanların muhtaç olduğu hakikatlar, Kur’an makuliyetinde ve akliliğin içinde Nurların anlattığı gerçeklerdir. Bizim bunları bu çağın insanlarına tanıtmamız gerekmektedir.

[Safvet Senih] 7.2.2019 [Samanyolu Haber]

Kulun Manevî Sığınağı [Mehmet Ali Şengül]

Duâ, insanda doğuştan var olan bir duygudur. İnsanın en güçlü silahı duâdır. Duâ, insanın Rabbi ile irtibâtını sağlar. Kulun Allah’a olan ihtiyâcını hissetmesidir. İnsana kulluğunu hatırlatır.
   
Duâ, maddî hastalıkların vesîlesi olan stres, sıkıntı ve dertleri izâle eder, giderir. Zorlukları yenme duâ iledir. Duâ, mü’min için Allah’a karşı mânevî bir sığınaktır. Duâ, görünür görünmez, güç ve takat yetişmez her türlü kazâ, belâ ve musîbetlerden insanı korur.
   
İnsan sadece sıkıştığı zaman değil, her an ve hâlükârda duâ etmeli, Allah’a sığınmalıdır.Duâ, mü’minin hayâtının ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
   
Duâ da bir isteyen vardır. O, âciz bir kuldur. Bir de, istenen vardır ki, O (cc) zerrelerden kürelere semeklerden sistemlere kadar bütün mevcudatın tek hâkimi, tek sâhibi Allah’dır. O (cc), hiçbir şeye muhtaç olmayan, herşeyin kendisine muhtaç olduğu mutlak kudret sâhibidir.
   
Efendimiz (sav);   “En faziletli ibâdet duâdır.” (Hakîm)
 
“Duâ, ibâdetin özüdür.” (Tirmizi)
 
“Biliniz ki Allah, gâfil bir kalpten gelen duâyı kabul etmez.” (Tirmizi)  buyurmaktadır. Binâenaleyh insan, irâdî ve şuurlu bir şekilde, kime duâ ettiğinin farkında olarak, dilini kalbine tercüman olarak kullanmalıdır.
 
Şartlarına uygun, ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkat duygusu ile yapılan duâları, Cenâb-ı Hak kabul buyurur. Duâ, Allah’a îman etmenin gereğidir. Her hayırlı işte olduğu gibi, duâya da ‘Euzu Besmele’ ile başlanmalıdır.
   
Efendimiz (sav); “Biriniz duâ ettiği zaman, Allah’a hamd ve besmele ile başlasın, sonra Peygambere salât etsin, sonra dilediği duâyı yapsın.” Buyurmuşlardır. (Tirmizi)
 
Efendimiz (sav); “Üç kişinin duâsı reddedilmez: Oruçlu kimsenin, âdil idâreci ve zulme mâruz kalan mazlumun duâsı.” Buyurmuşlardır. (Tirmizi, İbn-i Mâce)
   
Efendimiz (sav); “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde anıdır. O anda çok duâ ediniz” (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî) tavsiyesinde bulunmuşlardır.
   
Rabbimiz’de  (cc), “Duâ edin kabul edeyim” (Mü’min, 60) ve “Duânız olmazsa ne kıymetiniz var?”(Furkan, 77)  îkâzında bulunmuştur.
     
Duâ, mü’minler için mânevî bir sığınaktır. Moral ve güç tazeleme kapısıdır. İnsan sâdece sıkıntı ve zor anlarında değil, huzurlu ve mutlu olduğu anlarda da duâ etmelidir. İnsanın zorlukları yenmesi, işlerinde başarılı olması duâya bağlıdır. Allah inâyet etmezse insan, maddî mânevî hiçbir şeyde başarılı olamaz.
   
İnsan aczini, zaafını farkedip, sebeplerde kusur yapmadan, Müsebbibü’l esbab’a, Allah’a yalvarmalı ve her an O’na muhtaç olduğunu duâ ile îtirafta bulunmalıdır. Çünkü Allah (cc);  zerreden kürelere, semekten sistemlere, bildiğimiz bilmediğimiz bütün mevcudatın sâhibidir.
   
Efendimiz (sav); “Duâ (rahmet kapılarını) açan bir anahtardır.” (Suyuti) ; ve yine Allah Rasûlü (sav); ‘Allah katında duâdan daha şerefli bir şey yoktur’ (Tirmizi) buyurmuşlardır.

İnsanın hayatındaki en değerli an, Rabbü’l âlemin olan Allah’la başbaşa kaldığı zaman dilimidir. Hûd sûresi 61.âyette; “...Çünkü Rabbim kullarına çok yakın ve onların tövbe ve duâlarını kabul edendir.”,
Hadid sûresi 4.âyette; “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.” ,

Kâf sûresi 16.ayette de; “İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Buyrulmaktadır.
 
Bakara sûresi 186.âyette; “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”
       
Raf sûresi 182.âyette; “En güzel isimler Allah’ındır, o halde bu isimlerle O’na duâ edin. O’nun isimleri konusunda haktan sapanları terkedin. Onlar  işlediklerinin  cezâsını çekeceklerdir.” Buyurmaktadır.
   
Kudsî hadiste de Cenâb-ı Hak; “Beni zikrettiği ve dudaklarını benim için hareket ettirdiği zaman ben kulumla beraberim” (Hâkim) buyurmuştur.
   
Hz.Yunus (as); inanmayan, kendisini dinlemeyen kavminden ayrıldı. Ayrıldı ama, -lihikmetin- kendini balığın karnında buldu. O anda sebepler bilkülliye sukût ettiği için, Müsebbibül esbâb’a bütün kalbiyle yönelip;  ‘Yâ Rabbi! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah, Sübhansın. Bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!”  diye yalvardı.
   
İrtikâp etiği zelleden dolayı, ‘kendime zulmettim, yazık ettim’ diyor, cürmü üzerine alıp Allah’dan affını diliyor. Cenâb-ı Hak duâsına icâbet buyurup balığı bir denizaltı gemisi hükmüne getiriyor; sahil-i selâmete çıkıp, şecere-i yaktin altında gözünü dünyaya açıyor. Daha sonra kavmine geri döndüğünde, onların büyük çoğunluğunun îmanla şereflendiğini müşâhade ediyor.
   
Hz.Üstad, bu vak’ayı Birinci Lem’a’da rapor ederken; ‘Hz.Yunus’un (as) durumundan yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz’ diyor. Çünkü, onun hûtu -balığı- yüz senelik bir hayâtı mahvederken, bizim hûtumuz yüz milyon seneler hayâtın mahvına çalışıyor’ diyerek, âhiret hayâtını kazanmamız için dikkatlerimiz celbediyor.
 
Hz.Eyyub (as), zâhirî hastalıkları karşısında, ‘Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisânen zikrime ve kalben ubûdiyetime halel veriyor’ diye yapmış olduğu münâcâtına mukâbil, duâsının kabul buyrulduğu Enbiya sûresi 84.âyette ifâde edilmektedir:
 
“Biz de onun duâsını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibâdet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine  aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.”
   
Aynı şekilde sabır kahramanı Hz.Eyyub’un (as)  durumunu yine Hz.Üstad şöyle değerlendiriyor:
   
‘Hz.Eyyub’un (as) zâhirî hastalıklarının mukâbili, bizim batınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz.Eyyub’dan daha tehlikeli bir görünüm arzetmiş oluruz.’ (Lem’alar)
     
Helâket ve felâketlerin zirve yaptığı bu asırda, kefere ve fecerenin, zâlimlerin, münâfık, fâsık ve fâcirlerin; aynı yolun yolcuları bulunan, aynı kervana katılan îman ve Kur’an hâdimlerine yapmış oldukları bütün zulümler karşısında, sebeplerin bilkülliye sükût ettiği günümüzde aczimizi, zaafımızı itirâf ederek hâlimizi Allah’a arzetmeliyiz.
   
Bununla beraber Rabbimizin bize lütfettiği bütün fırsatları değerlendirerek, ye’se düşmeden ümitle şahlanıp, üzerimize düşen vazîfeleri en ağır şartlarda bile yapmakla mükellef ve mecburuz.
   
“Ya Rab! Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet! Nimet ve lütfuna nâil ettiklerinin yoluna ilet! Gazâba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil!  min.”(Fâtiha, 6-7)

[Mehmet Ali Şengül] 7.2.2019 [Samanyolu Haber]

Savcı, ‘senaryo’ 15 Temmuz tutanağını doğruladı


Gazeteci Ahmet Dönmez, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin önemli bir belgeyi haberleştirdi. 15 Temmuz darbe girişimi yargılamalarından biri olan ve Akıncı Dava dosyası olarak bilinen dosyada yer alan tutanakta, 16 Temmuz 2016 gecesi saat 01.00’de 3-4 saat sonra yaşanacaklar yazılmış. Tutanağı imzalayan isim ise  Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı olan Serdar Coşkun.

Bu resmi belgeye göre o gece daha olaylar yaşanmadan 01.00’de TBMM ve Cumhurbaşkanlığı kavşağının bombalanması yazılmış. Aynı belgede, olmadığı halde MİT’in kuşatılması ve Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Emniyet İstihbarat Dairesinin bombalanması gibi olaylar da yer almış.

NEDİM ŞENER ÜZERİNDEN YALANLARKEN, BELGEYİ TEYİT ETTİ

Çarpıcı belge üzerine yandaş medya ve yazarları konuyu yalanlamaya çalıştı. Nedim Şener, Serdar Coşkun imzalı tutanakla ilgili ise Savcı Coşkun’un kendisine anlatıklarını köşesine taşıdı. Coşkun adına yalanlama yapmaya çalışan Şener, savcının ağzından belgeyi doğruladı. Şener’in kaleme aldığına göre, savcı Coşkun o tutanak ve belgeyle ilgili şu savunmayı yaptı:

“Tutanak 16 Temmuz saat 01.00’de yazılmaya başlandı, gece boyu yaşanan gelişmeler kendisine bildirildikçe tutanağa eklendi. O gecenin karmaşasında ne aktarıldıysa o haliyle yazıldı. Aktarılan her olayla ilgili gözaltılar savcının talimatı ve onayı ile yapıldı. Tutanağın çıktısı 16 Temmuz sabahı saat 07.00’de alınıp Savcı Coşkun tarafından imzalandı. O yüzden tutanağın altındaki saat soruşturmanın başladığı 01.00 olarak kaldı, olaylar devam ettiği için bitiş saati yazılmadı. Saat 07.00’de imzalandığını gösteren ayrıntı ise tutanakta o saatten sonra gerçekleşen olayların yer almamasıydı. Tutanak UYAP’ta hiç açılmadı, kağıt çıktı taranıp bir iki gün sonra UYAP’a kaydı yapıldı. Daha sonra Ankara’daki tüm darbe dava dosyalarında soruşturmanın başlangıç evraklarından biri olarak yer aldı.”

Gazeteci Dönmez ikinci gün ise bu açıklamaları çürüttü. İki gün üstü üste kaleme aldığı yazılarıyla 15 Temmuz darbe girişiminin kimlerin kurgusu olduğunun açık edildiğini yazdı. Ahmet Dönmez’in haber analiz ve yazılarının tamamı şöyle:

İŞTE 15 TEMMUZ’U SARSACAK BELGE: Savcı, olaylar daha olmadan tutanağa yazmış

15 Temmuz resmi tezini çökertecek önemli bir belge ulaştı elime. Bu belge, Akıncı dava dosyasında bulunan resmi bir tutanak. Altında, o sırada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı olan Serdar Coşkun’un imzası var. İlk soruşturmalara dayanak teşkil etmesi amacıyla hazırlanan ve ilgili yerlere gönderilen tutanağın tarihi 16 Temmuz 2016. Saati ise 01.00. Yani kalkışmanın fiilen başlamasından 3 saat sonrası. Ancak tutanakta, daha henüz gerçekleşmemiş olaylar sanki olmuş gibi yazıyor. Mesela TBMM’nin ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi kavşağının bombalanması gibi… Ayrıca o gece hiç yaşanmayan olaylar da sanki cereyan etmiş gibi tutanağa yazılmış. MİT yerleşkesinin askeri birliklerce kuşatılması, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın ve Emniyet İstihbarat Dairesi’nin bombalanması gibi… Yaşanmış olayların saatleri ise hep yanlış. Bu skandal belge, “Tutanak önceden hazırlanmış bir simülasyona göre mi düzenlendi?” sorusunu akıllara getiriyor. “Tutanağı gerçekten savcı mı hazırladı?” kuşkusuna yol açacak kadar skandallarla dolu.

****

Önce belgede ne yazıyor, kelimesi kelimesine bakalım:

“Ankara’da 15/07/2016 günü saat 21.00 sıralarında bir kısım askeri birliklerde hareketlilik başladığı, aynı saatlerde İstanbul’daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri’nin jandarma kuvvetleri tarafından ulaşıma kapatıldığının haber kanallarında yayınlandığı, Ankara’daki Emniyet birimlerinden edinilen bilgiye göre askeri birliklerin bir grubunun emir komuta zinciri dışında darbe yapmaya kalkıştığını bildirdiği, bu haberle birlikte savaş uçaklarının saat 21.00 sıralarında Ankara semalarında uçuşlara başladığı, bu uçuşların halkı korkutmak için alçak uçuş şeklinde gerçekleştirildiği, helikopterlerin havalanıp bazı kamu binalarına saldırı gerçekleştirdiği, savaş uçakları ve helikopterde kamu binalarına ateş açılmaya başlandığı, Ankara Yenimahalle’deki Milli İstihbarat Teşkilatı binalarının askeri birliklerce kuşatıldığı, MİT ile kuşatan askeri birliklerin çatışmaya girdiği, aynı şekilde TSK’ya bağlı zırhlı birliklerin Ankara’daki kritik kamu kurumlarını silahlı olarak kuşattığı, kamu kurumlarındaki görevlilerin hedef alındığı, ateş açıldığı, ölümlerin meydana geldiği, Gölbaşı’nda Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bombalandığı, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hava saldırısına uğradığı, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü zırhlı birliklerin kuşatıp içeriye girdiği, uçakların alçak uçuş yapıp bombalamalar gerçekleştirdiği, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kuşatıldığı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve bazı kamu görevlilerinin, kuşatan askeri birliklerce rehin alınıp götürüldüğü, TRT’ye el koyan askeri birliklerin yayın akışını durdurduğu, basın açıklaması yaptıkları, TSK’nın yönetime el koyduğunu açıkladıkları, aynı şekilde bazı özel televizyon kanallarının kuşatılıp  askeri birliklerce ele geçirildiği, Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nda çatışma çıktığı, bir kısım askeri personelin rehin tutulduğu, TBMM’nin bombalandığı, bu bombalamalar sırasında ölümler meydana geldiği, uçakların bombalamalara katıldığı, TSK’nın içindeki bir cuntanın darbe yaptığının öğrenilmesi üzerine halkın meydanlara çıktığı, darbeyi sivil inisiyatifin önlemeye çalıştığı, savaş uçaklarının halkın toplandığı yerlerde ses bombaları patlatıp kişileri yıldırmaya çalıştığı, Genelkurmay sitesinde basın açıklaması yapıldığı, darbenin gerekçesinin 3 sayfa basın açıklaması şeklinde kamuoyuna duyurulduğu, tüm Bakanlıklara ‘harekat yıldırım’ öncelik dereceli, gizli 152215C TEM 16 tarih saat gruplu, YSK:26702250-1920-97480-16/PER.PL.VE YNT.D.GEN. AMİRAL/1 dosya numaralı mesaj formunun ‘Yurtta Sulh Konseyi Başkanı’ imzası ile yayımlandığı, kaleme alanın Kurmay Albay Cemil Turhan, Tuğgeneral Mehmet Partigöç olduğu, her ile bir sıkıyönetim komutanı atandığı, ayrıca sıkıyönetim mahkemelerinde görevlendirmeler yapıldığı (Askeri Savcı ve Hakim), aynı şekilde diğer atamalar başlığı altında kuvvet komutanlıkları, Genelkurmay Başkanlığı ve diğer askeri makamlara atamalar yapıldığı, darbeyi gerçekleştirmeye çalışan kişilerin çeşitli askeri makamlara bu atamaları yaptıklarının kamuoyuna duyurulduğu, bombalama ve darbe teşebbüsü sırasında kaç kişinin öldüğünün kesin şekilde belli olmadığı, ancak birçok sivil, polis ve askerin bu olaylar sırasında öldüğünün anlaşıldığı, benzer şekilde İstanbul ve diğer illerde de uçak ve askeri helikopterlerin benzer fiillerde bulunduğu, Türkiye genelinde Fethullah Gülen’in askeri birimlerde yapılanan kadrolarının mevcut hükümeti yıkmak ve devlet yönetimini ele geçirmek üzere Anayasa’yı ihlal eden darbe teşebbüsünde bulundukları anlaşıldığından re’sen bu tutanak düzenlenip olayların soruşturulmasına başlanmasına.. 16/07/2016 Saat 01.00”

SAATLER TAMAMEN YANLIŞ

Sıra sıra gidelim.

“İstanbul’daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri’nin jandarma kuvvetleri tarafından ulaşıma kapatıldığı” haberi 21.00 civarında değil, Akıncı iddianamesine göre tam 22.28’de televizyonlara düştü. Tutanakta yaklaşık 1 buçuk saatlik bir sapma var.

Aynı şekilde F-16’ların saat 21.00 sıralarında Ankara semalarında uçuşa başladığı yazıyor. Oysa Akıncı iddianamesine göre o gece Ankara üzerinde ilk uçağın kalkış saati 22.08. Dönemin Muharip Hava Kuvveti Komutanı Mehmet Şanver’in ceride defterlerini sıkı sıkı inceleyerek yazdığı kitabı “15 Temmuz – Kartal Yuvasının İstilası” isimli kitaba göre de ilk kalkış 22.01’de. Savcı Serdar Coşkun, burada da 1 saatten fazla bir sapmaya imza atmış.

16 Temmuz sabahı Boğaz Köprüsü

Saat 21.00’de henüz hiç bir yerde hareketlilik yok. Beylerbeyi’ndeki küçük çaplı olaylar saat 21.30’da başlıyor. Köprünün bir ayağının kapatılması ise 22.00 civarı.

Tutanakta, “Ankara Yenimahalle’deki Milli İstihbarat Teşkilatı binalarının askeri birliklerce kuşatıldığı” ve “MİT ile kuşatan askeri birliklerin çatışmaya girdiği” de yazılı. Ancak o gece hiç bir zaman MİT binası askeri birliklerce kuşatılmadı. Dolayısıyla bahsedildiği gibi bir çatışma da olmadı. Havadan 2 adet Cobra ve 1 Skorsky tipi helikopterle MİT yerleşkesine ateş açıldı. MİT’in TBMM’ye gönderdiği 36 sayfalık rapora göre, bu ateşe hafif silahlarla karşılık verildi. Ama belgede bahsedildiği şekilde bir çatışma değildi bu.

Ayrıca tutanakta yazdığı gibi Özel Kuvvetler Komutanlığı hiç bombalanmadı. Polis Özel Harekat bombalandı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na da bomba atılmadı. Ankara Emniyet’e hava saldırısı oldu, evet ama bunu zaten tutanakta belirtiyor. Yani Ankara Emniyet yerine yanlışlıkla İstihbarat Daire yazmış olma ihtimali yok. Bu arada Ankara Emniyet de zırhlı birliklerce kuşatılmadı. Bu şekilde karadan içeriye giren askeri birlikler olmadı. 2 kişinin şehit olduğu, 39 kişinin de yaralandığı bombanın atılma saati ise 00.56. Yani tutanağın tutulmasından 4 dakika önce. Bu sırada savcının bunu duyup anında tutanağa geçirme ihtimali yok gibi bir şey.

MECLİS BOMBALANMADAN 1.5 SAAT ÖNCE ‘BOMBALANDI’ DİYE YAZMIŞ

Gelelim TBMM’ye… Tutanağın yazıldığı sırada TBMM’ye bomba atılmasına yaklaşık 1 buçuk saat vardı. Ama savcı, tutanağa bunu da sanki bombalanmış gibi yazdı. Akıncı iddianamesi ile Mehmet Şanver’in açıkladığı ceride kayıtları bu noktada örtüşüyor. Her ikisine göre de Meclis’e atılan ilk bombanın saati, 02.35. İkinci bombalamanın saati ise 03.24. Savcı Serdar Coşkun’un öngörüsü, akıllara durgunluk verecek cinsten. Yalnız öngörüde eksik olan bir şey var. O da Meclis’te kimsenin ölmemesi. Tutanakta, TBMM’ye yapılan saldırı sonucu ölüler olduğu yazılı.

Resmi belgede, bazı özel televizyon kanallarının askeri birliklerce kuşatılmasından da söz ediliyor. Nedense isim verilmiyor. O gece sadece CNN Türk, Hürriyet ve Kanal D’nin bulunduğu Doğan Medya Center darbeci askerlerce basıldı. Peki saat kaçta? Bu olayla ilgili hazırlanan iddianameye göre saat 03.10’da. Yani bu olay da Savcı’nın tutanağı yazmasından 2 saat sonra başlıyor. Hem de onun belirttiği ile hiç ilgisi olmayan bir şekilde. Çünkü zırhlı birliklerce değil, helikopterle gelen bir avuç darbeci asker tarafından baskın yapılıyor. Bunu küçük görmüyor ve basitleştirmiyorum. Sonuçta darbe gecesi silahlı askerler geldiği için, büyük bir tehdit söz konusu.  Burada dikkat çekmeye çalıştığım şey, savcının tutanağının hiç bir şekilde gerçeklerle örtüşmemesi. İddianameye göre baskına, 3’ü yüzbaşı, 11’i er olmak üzere toplam 14 kişi geldi. Sonra saat 04.00 sularında, Binbaşı Mehmet Türk komutasındaki 17 öğrenci astsubay takviye amaçlı geliyor. Bu baskınla ilgili davada yargılanan sanık sayısı zaten 19.

Son olarak Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ile ilgili bölüme bakalım. Tutanakta yazıldığı gibi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi kuşatılmadı. Saray’ı “teslim almak üzere” giden asker sayısı kaç biliyor musunuz? Sadece 13. Bunların üçü rütbeli, geri kalan 10 tanesi er.

Külliye’ye bomba da atılmadı. Nedense yan taraftaki köprülü kavşak ve otopark bombalandı. Bunun saati ise Akıncı iddianamesine göre 06.19. Yani Coşkun’un tutanağından yaklaşık 5 buçuk saat sonra.

Tek sayfalık tutanaktaki bir diğer yanlış , o gece uçakların ses bombası attığı bilgisi. O geceses bombası kullanılmadı. Alçak uçuş ve hızdan dolayı oluşan sonik patlama, ses bombası sanıldı.

Bir diğer hata, darbecilerin Genelkurmay başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarına atama yapıp bunu kamuoyuna duyurduğu bilgisi. Böyle bir şey de olmadı.

Ayrıca o saat itibariyle savcının hemen Fethullah Gülen’i ‘fail’ ilan etmesi de soru işareti taşıyor. Siyasiler bu yönde açıklama yapabilir ama bir savcının hiç bir delile ulaşmadan böyle bir tutanak tutması, hukuki olmaktan ziyade ’siyasi’ bir metin hazırlandığını gösteriyor.

BELGE NE MANAYA GELİYOR?

UYAP’a girmiş bu belgenin ardından hızlı bir şekilde soruşturma başlatılıp ilk gözaltılar yapıldı.

Tek sayfalık bir tutanakta, bu kadar çok hata olması normal değil. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Neredeyse her bir cümle, her bir bilgi yanlış. Savcının ve 15 Temmuz sözcülerinin bunu açıklaması gerekiyor.

Bu kadar önemli bir olayda, bu kadar önemli bir belgenin baştan sona yanlışlarla dolu olması izaha muhtaç.

Ayrıca yaşanmamış hadiseler ve ölümler de “Acaba, başka şeyler de planlandı da hayata geçirilemedi mi?” sorusunu sorduruyor.

Haydi diyelim ki o gecenin heyecanı ile saatleri karıştırdı. Özel Harekat yerine Özel Kuvvetler yazdı. Ankara Emniyet’i de Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı ile karıştırdı. Peki ya hiç olmayan olaylar? Peki ya o saatte henüz vuku bulmamış hadiseler?

Haydi yine diyelim ki tutanağın saatini sehven yanlış yazdı. Ki böyle bir şeyin olma ihtimali çok çok düşük. Çünkü adı üstünde tutanak bu. Tutanakta en önemli şey, o belgenin kayıt altına alındığı tarih, saat ve imzadır. Tutanak, yaşanan bir hadisenin bütün maddi bilgileri ve doğruları ile kayıt altına alınması amacıyla yazılır zaten.

Tek başına bu belgenin her şeyi çözeceğini iddia etmiyorum. Sadece bu belge üzerine bir gerçeklik kurgulanamaz. Bunu da kabul ediyorum. Fakat çok şey anlattığı kesin. Bu belge, 15 Temmuz’un öncesi ve sonrasında yaşananlara baktığımızda bir yere tekabül ediyor. Bir şeyleri tamamlıyor. O gece Cumhurbaşkanı’nın, MİT Müsteşarı’nın ve diğer bir çok üst düzey devlet yöneticisinin tavırlarına, çelişkili açıklamalarına, yargıdan kaçmalarına, ifade vermemelerine, o tutanağın imzalanmasından itibaren yaşanan olaylara, tasfiyelere ve siyaseten Türkiye’nin hangi noktaya geldiğine bakarak şunu net olarak söyleyebiliriz: O gece yaşanacak olayların büyük bölümü devlet tarafından biliniyordu. O yüzden de kontrollü darbe idi.

Peki nasıl biliniyordu? İki ihtimal var:

1- Planı yapan Saray, MİT, Hulusi Akar ve Ergenekon uzantıları idi. Bu planlamaları yapıp cemaat içerisindeki elemanları eliyle hayata geçirdiler. Birileri gerçekten darbe yaptığını zannederken aslında bir kurgunun figüranlarıydı. Akıl almaz bir kumpasa düşürüldüler.

2- Planı yapanlar cemaat içinden Adil Öksüz gibi birileri idi ama içeriden ‘yukarıya’, yani Saray’a bilgi iletiliyordu. ‘Yukarısı’ an be an planı haber alıyor ve hatta ona göre yönlendiriyordu. Gerekli bütün tedbirleri alarak, “Bırakın gelsinler” dediler ve planın hayata geçirilmesine göz yumdular.

Her iki ihtimalde de affedilmez bir şekilde karşımıza fail olarak ‘devlet’ çıkıyor. Cumhurbaşkanı ile, istihbarat teşkilatı ile, Genelkurmay Başkanı ile bazı kuvvet komutanları ile bir ‘devlet’ organizasyonu var. Ama bu, demokratik, laik, sosyal bir HUKUK DEVLETİ olan Türkiye Cumhuriyeti devleti değil. Zaten hiç bir zaman öyle bir devlet olmadı. O ilkeler daima kağıt üzerinde kaldı. Hukuksuzluğu, kumpas kurmayı, katletmeyi, zulmetmeyi, dönemsel olarak hedef seçtiği bir vatandaş grubunun başına çorap örmeyi, kriminalize etmeyi, düşmanlaştırmayı çok iyi bilen o ‘devlet’, burada da sahne aldı.

Savcı Coşkun’un Nedim Şener üzerinden belgeyi teyit edip, olayın çarpıtıldığına dair açıklamaları üzerine  Ahmet Dönmez’in 05 Şubat 2019 tarihinde kaleme aldığı ikinci yazısı şöyle:

HODRİ MEYDAN! BİRİ BU BELGEYİ İZAH ETSİN

Dün yayınladığım Savcı Serdar Coşkun imzalı tutanak, doğal olarak çok ses getirdi. Üzerinde günlerce tartışmaya değer çok önemli bir belge. 15 Temmuz’la ilgili bilinen doğruları, resmi kurguyu kökünden sarsabilecek bir evrak.

Neden mi?

İzah edeceğim.

Bir kere belge gerçek.

Akıncı dava dosyasında var. Tutanağı dosyaya koyan, sanıklar ya da avukatları değil. Ben de değilim. Mahkemenin kendisi.

Dosya orada duruyor. Onlarca, yüzlerce avukatın elinde. İsteyen dosyaya bakabilir.

****

Gelelim evrakın kendisine.

Şunu hatırdan uzak tutmayalım: Bu bir tutanak.

Tutanak, adı üstünde, spesifik bir zaman diliminde yaşanan bir olayı bütün somut ve maddi bilgileri ile birlikte kayıt altına almaktır. İleride kaybolması, unutulması, niteliğini yitirmesi, şartların değişmesi, bazı şeylerin gözardı edilmesi ihtimaline binaen hemen oracıkta tarih ve saat yazarak durumu zabıt altına almaktır. Orada hazır bulunan herkes de altını imzalar.

Bunu bir tarafa koyalım.

Peki neden o saatte alelacele böyle bir tutanak tanzim ediliyor?

Bunun cevabını, hemen o saat itibariyle yaşanmaya başlayan hadiselere bakıp verebiliriz.

Önce tutanak hazırlanıyor, sonra buna dayanarak gözaltı emirleri çıkarılıyor. Binlerce hakim ve savcının o gece daha saat 01.00’de görevlerinden alınması ve sabah saat 04.00 sularında evlerinden toplanmaya başlanması, bir acelenin varlığını gösteriyor. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” demişti. Demek ki, “Neden o saatte böyle bir belge hazırlansın ki?” argümanı anlamlı değil.

*****

Tutanağın altındaki saatin sehven 01.00 yazılmış olabileceği itirazı da anlamlı değil.

Neden mi?

Şöyle bir teklifte bulunmak istiyorum: Bir oyun oynayalım ve yazının altındaki tarih ve saati kapatalım. Hatta yok farzedelim. İsteyen gelsin, belgenin altına dilediği tarihi ve saati yazsın. Yine belgenin önemi ortadan kalkmaz. Skandal yine skandal.

Nasıl mı?

Çünkü oraya hangi tarihi, hangi saati yazarsanız yazın sonuç çok değişmiyor. Hatta zaman ilerledikçe savcının hata yapma payının azalması gerekir. Hadiselerin biraz daha yerine oturması, neyin ne olduğunun anlaşılması ve aydınlanması dolayısıyla tutanakta daha az yanlış yapması icap eder. Fakat bu öyle bir evrak ki neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

İtiraz eden yandaşlara soruyorum, mesela bu tutanağı saat kaçta tutmuş olabilir savcı? Kaçta yazarsa sorun çözülüyor?

Daha somut gidelim. Altına 16 Temmuz 2016, saat 01.00 değil de 02.00 yazalım mesela. Yine Meclis bombalanmamış, Külliye bombalanmamış, CNN Türk hala basılmamış. Ama tutanakta hepsinin gerçekleştiği yazıyor.

03.00 diyelim. Külliye halen bombalanmamış, CNN Türk halen basılmamış.

Mesela yandaş gazeteci Zihni Çakır diyor ki, tutanak saat 04.00’te Dikmen’deki Hakimevi’nde tutuldu. Bu saat itibariyle Külliye kavşağı halen bombalanmamış. İkisine de 2 saatten fazla var. Peki savcı bunları saat 04.00’te nasıl tutanağa yazabiliyor?

Farz-ı muhal saat 06.00’da yazıldı diyelim. Külliye halen bombalanmamış.

07.00 olsun. Artık sabah. Saldırıların hepsi vuku bulmuş, evet. Her ne kadar Külliye kavşağı bombalaması henüz çok sıcak olsa da diğer hadiselerin üzerinden bir kaç saat geçmiş. Darbe bastırılmış, neyin ne olduğu büyük oranda açığa çıkmış. Savcı o saatte artık daha sağlıklı bilgiler alabilecek durumda. Mesela MİT’i karadan zırhlı birlikler kuşatmış mı kuşatmamış mı, bilebilir. Meclis’teki bombalamada ölen var mı yok mu, bilebilir. Doğan Medya binası zırhlı birliklerce mi kuşatılmış, bilebilir. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın o gece hiç bombalanmadığını o saat itibariyle bilebilir. Keza Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hiç bombalanmadığını da bilebilir. Ankara Emniyeti’nin yerden zırhlı birliklerce kuşatılmadığını, havadan saldırıya uğradığını bilebilir. Darbecilerin akşam saatlerinde Genelkurmay Başkanlığı’na ve kuvvet komutanlıklarına atama yapıp yapmadıklarını, bunu kamuoyuna deklare edip etmediklerini bilebilir. Ama bunların hepsi tutanakta olmuş gibi yazılı.

Yani, o evrakta yazılı olup da aslında ne o gece ne de sonra hiç gerçekleşmeyen olaylar var. Bunları ne yapacağız? Bunları neyle izah edeceğiz? Zamanın ilerlemesi, tutanak tarih ve saatinin sarkması, savcının daha da aleyhine bir tablo doğurur. Çünkü zaman ilerledikçe olayları ve hasarın boyutunu daha net görebileceği için afaki şeyler yazma ihtimali zayıflar. Bu nedenle, 16 Temmuz sabah 07.00’den daha ileri sarkacak her ihtimal, doğru orantılı olarak savcıyı daha da zor durumda bırakır.

Dolayısıyla tarih ve saat üzerinden belgeye yöneltilebilecek itirazlar, havada kalmaya mahkumdur.

****

Tutanağı daha geç bir saatte hazırladı ama ilk tasfiyelere gerekçe olsun diye altına saat 01.00 yazdı diyelim. Ki bu da büyük bir skandal olur.

Neden?

Bir kere yukarıda değindiğim gibi, zabıt tutmanın mantığına aykırı bir durum. Bir tutanak, var olanı tespit altına alma amacıyla tutulur. Orada tarih, saat ve yer en önemli maddi bilgilerdir. Bunların yanlış olduğu bir tutanağın hükmü yoktur.

Bir savcı bir olayı tutanak altına alıp da altına yanlış saat, yanlış tarih yazamaz. Yanlış bir bilgi de yazamaz. Mesela olay yerinde tabanca yokken var yazamaz, uyuşturucu yokken var yazamaz, yaralı veya ölü yokken var yazamaz. Gelecekte olması muhtemel olayları veya kendi öngörülerini ya da yorumlarını, analizini de yazamaz. Çünkü bu bir tutanak. Sahte resmi evrak düzenlemeye girer.

Diyelim ki saat 01.00’de tutanağı tutmaya başladı ve yazması saatler sürdü. Yani evrakı açtı ve ucunu açık bıraktı. Sabah saatlerine kadar yazmayı sürdürdü. Ki Zihni Çakır öyle diyor. “01.00’de başladı, 04.00’te bitti” diyor.

Bu ihtimal de iki açıdan çürük.

1- Önce saat yazılıp tutanak tutulmaz. Her şey yazıldıktan sonra imza ile birlikte tarih ve saat atılır. Bu kadar uzun süren tutanaktan sonra, imza altına alındığı bitiş saati de mutlaka yazılır. Yazılması gerekir.

2- Tutanağı açıp olaylar cerayan ettikçe yazdığı ihtimali, savcıyı daha zor durumda bırakır. Çünkü buradan, yaşananları son derece bilinçli olarak takip ettiği anlamı çıkar. Oysa yazılanlara bakıyorsunuz, ancak savcının zil zurna sarhoş olması gerek böyle bir metin çıkarması için. İçinde hiç yaşanmamış olaylar var. Her cümle, her bilgi yanlış. Böyle bir savcı tutanağı olamaz. Tekrar ediyorum; O-LA-MAZ! Böyle bir ihtimal yok.

Ancak işin içinde başka bir işin olması gerekir. Dün de dediğim gibi, daha önceden hazırlanan bir simülasyona göre hazırlanmış bir evrak gibi duruyor. Hazırlayan savcı mı ondan da emin değilim. Olayların bitişini beklemeden alelacele işleme sokulmuş bir tutanağa benziyor. Nasıl olsa bir kaç saat sonra fiilen Türkiye’de yeni bir rejime geçilecek, binlerce insan gözaltına alınmaya başlanacak, işkencelerden geçirilecek, OHAL ilan edilecek, hukuk rafa kaldırılacak, insanlar konuşmaya bile korkar hale gelecek ve 1 yıl bile geçmeden de resmen tek adamlık rejimine geçilecektir. Kim hesap sorabilecektir ki?!

*****

Başka ne söylenebilir?

Bir tek, belgenin gerçek olmadığı, Savcı Coşkun’un hiç böyle bir tutanak tanzim etmediği iddia edebilir. Onu da bizzat mahkemenin resmi dava dosyası çürütüyor. Bu belge, dosyada duruyor. Mahkeme tarafından kullanılıyor.

Şu durumda halen Yargıtay üyesi olan Serdar Coşkun’un, kendisine ait olmayan bir belgeyi dosyaya koydukları için mahkemeye dava açması gerekir. Sorumlulardan hesap sorması gerekir.

Şu ana kadar Sayın Coşkun’dan bir açıklama veya yalanlama da gelmedi.

Buradan yandaş arkadaşlara bir çağrı yapıyorum. Medya olduğu gibi ellerinde. Haber ajansları, bin tane gazeteleri, televizyonları var. İşte meydan orada.  Haydi ben yurtdışındayım ve kaynaklara erişimim, muhataplara sorma imkanım sınırlı. Savcı da orada duruyor, dosya da… Zihni Çakır da diğer yandaş gazeteciler de gitsinler savcıya sorsunlar. Çürütsünler haberi.

SAVCI 2 GÜN ÖNCEDEN DARBEYİ NASIL İHBAR ETTİ?

Bu arada bu belge, şu anda Yargıtay üyesi olan Savcı Serdar Coşkun’un sicilinde bir ilk değil. Daha önce de benzer bir skandala imza atmıştı. Cemaat çatı iddianamesinde, henüz daha darbe girişimine 2 gün varken, darbe yapılmış gibi yazmıştı. Dönemin Anayasal Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı olan Coşkun, cemaat ana davası iddianamesini 13 Temmuz 2016 tarihinde mahkemeye sunmuştu. Bu iddianamede şöyle yazıyordu: “Cemaat imamları, gizli emellerini gerçekleştirmek yani devleti tamamen ele geçirerek, istedikleri siyasal sistemi kurabilmek için faaliyete geçerek darbe senaryosunu ortaya koymuşlardır”

Yani aslında ortada ne bir faaliyete geçme vardı ne de darbe vardı. Fakat iddianamede savcı, sanki darbe girişimi olmuş bitmiş gibi hüküm içeren bir cümleye yer vermişti. Medya 15 Temmuz’dan sonra bunu, “Savcıdan darbe uyarısı… Hem de 2 gün önce” başlıkları ve “Savcı Serdar Coşkun darbeyi 2 gün önceden uyardı” övgüsü ile sunmuştu. Oysa ortada skandal bir durum vardı.

Coşkun, cemaat ana iddianamesini hazırlamasına ve belli başlı bütün cemaat soruşturmalarını yürüten büronun başında olmasına rağmen, bir süre sonra görevden alınmıştı. Bir ara görevden el çektirilerek geçici görevle Saray’a alındığından söz edildi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’na uzman olarak atandığı iddia ediliyordu.

Serdar Coşkun, Ekim 2017’de Anayasal Suçlar’dan alınarak askeri suçları soruşturma bürosuna verildi. Temmuz 2018’de de Yargıtay üyesi oldu.

[TR724] 7.2.2019