Türkiye Musul’a girer! [Haber-Yorum: Deniz Ayhan]

Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz günlerde Irak başbakanı Haydar El Abadi Musul’a gelmiş ve şehirde bir zafer konuşması yaparak, Musul’un Irak güvenlik güçleri tarafından IŞİD’den tamamen temizlendiğini duyurmuştu. Bu açıklamanın hemen ardından gerek Irak’ta gerekse de Kuzey Irak Kürt Federe yönetiminde bir dizi tartışma başlamış, Musul’un geleceğine dair son derece ümit-var ve pembe tablolar çizilmişti. Hakikaten, Musul’un IŞİD’den temizlenmesi gerek şehir için ve gerekse de bölge için umutlanmamızı gerektiriyor mu? Yoksa, bu yeni durum tam aksine yeni çatışmaların ve ihtilafların kapısını mı aralayacak?

IŞİD GİTTİ AMA ‘TABANI’ HÂLÂ ORADA

Bu soruları cevaplamaya öncelikle Haydar El Abadi’nin Musul ve IŞİD’e dair açıklamalarından başlayalım. Evet, Abadi’nin de ifade ettiği gibi Irak merkezi hükümetinin güçleri, ABD ve Kuzey Irak Federe Kürt yönetimi güvenlik güçlerince dokuz aydan bu tarafa yapılan operasyonlar sonucu IŞİD Musul’dan çıkmak zorunda kaldı. Fakat belirtilmesi gereken bir husus var ki, IŞİD’in Musul’a son derece hızlı girmesi, nüfuz etmesi ve şehirde uzun bir süre kaldıktan sonra güç bela şehirden çıkarılabilmesinin altında yatan temel neden, Musul’da hatırı sayılır bir Sünni kitlenin kalben ve ideolojik olarak IŞİD’i hala desteklemesi ile ilintili. Hatta kimi uzmanlara göre bu toplumsal destek, IŞİD ya da benzeri radikal grupların önümüzdeki dönemde şehre saldırmaları durumunda, şehirdeki Sünni Arap toplumdan destek alabileceği yönünde.



BARZANİ’NİN BEKLENTİSİ

Diğer taraftan, Kuzey Irak Federe Yönetimi’nin başkenti olan Erbil’deki tartışmalara baktığımızda ise karşımıza bambaşka bir denklem çıkmakta. Erbil’deki birçok yetkili, dokuz aydır süren Musul operasyonunda Peşmerge’nin canla başla mücadele verdiğini ve şehrin IŞİD’dEn temizlenmesinin arkasındaki gerçek gücün Kürtler olduğunu ifade etmekteler. Bu bağlamdan hareketle, 25 Eylül 2017’de Barzani tarafından okunması beklenen bağımsızlık deklarasyonu ve Musul’un IŞİD’dEn temizlenmesi arasında bir illiyet bağı kurularak, gerek Irak merkezi hüKümetinin gerekse de bölge ülkelerinin desteği alınmaya çalışılmakta. Hatta, Barzani yönetimi bu desteği daha da sağlamlaştırma adına Rusya’nın Rosnef şirketi ile cömert bir anlaşma yaparak Kerkük petrollerinin hatırı sayılır bir kısmının kullanım hakkını Rusya’ya devretmeye hazır olduğunu gösterdi. Diğer taraftan, bu hafta başında Mesud Barzani Washinton Post’a gerekçeleri gayet makul şekilde sıralanmış bir makale yazarak neden bağımsızlık ilanının Irak Kürdistan’ı için bir zorunluluk olduğunun altını çizdi. Ardından, Barzani Belçika Savunma Bakanlığı ve Avrupa Birliği kurumları olmak üzere Brüksel’de bir dizi temas gerçekleştirdikten sonra, Avrupa’nın da nabzını ölçme şansının yakaladı.

YENİ ÇATIŞMALAR DOĞABİLİR

Bağımsızlık ilanına dair tüm bu çabalar ve tartışmalar devam ederken, birçok uzmanın ağız birliği yapmışçasına üzerinde durduğu önemli noktalardan biri de, IŞİD sonrası Musul’un bölgedeki birçok aktör için yeni çatışma alanları yaratma ihtimali. IŞİD sonrası Musul’da oluşmuş görece güven ortamından dolayı daha önce şehrin özellikle batı yakasını terk etmiş 650 binden fazla Arap’ın şehre dönmesi beklenmekte. Böyle bir geri dönüşün, daha önce boşaltılan bu bölgelere yerleşmiş IŞİD yanlısı Araplarla, evlerine tekrar dönen Araplar arasında nasıl bir ihtilaf doğuracağı son derece hassas ve önümüzdeki günlerde çok sık bir şekilde duyacağımız hususlar arasında.

MEZHEP ÇATIŞMASI İHTİMALİ

Belirtilmesi gereken kritik noktalardan biri diğeri ise, an itibariyle Musul’da çok sayıda Irak merkezi hükümetinin güvenlik güçlerinin olduğu bilinmekte. Irak ordusunun kompozisyonuna baktığımızda, ordunun bel kemiğini Şii Arapların oluşturduğu son derece açık. Son günlerde özellikle Irak tandanslı haber merkezlerine bakıldığında, Irak ordusunun Musul’un kuzeyinde yer alan Talafer şehrine doğru hareket etmek ve bu şehirdeki IŞİD yanlısı Türkmen gerillalarla savaşmak istediği sık bir şekilde yazılıp çizilmekte. Talafer şehri bilindiği üzere gerek Şii gerekse de Sünni Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgede yer almakta. Şehirdeki Sünni Türkmenler IŞİD ile birlikte hareket ederken, Şii Türkmenler ise özellikle Sünni Türkmenler ve IŞİD’in saldırılarından ötürü şehri uzun zaman önce terk etmek durumunda kaldılar. Musul’da bulunan ve çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Irak merkezi hükümetinin ordusunun Talefer’e doğru yürümesi ve Sünni Türkmenlere saldırması şüphesiz birçok yeni çatışma alanlarının doğmasına sebep olacaktır. Evvela, Irak ordusunun Talefer’deki Sünni ve IŞİD ile beraber hareket eden Sünni Türkmenlerin üzerine yürümesi daha önce yerlerinden edilen Şii Türkmenlerin Irak ordusuna destek vermesi neticesini doğurabilir ve bu durum yeni bir Sünni-Şii geriliminin fitilini ateşleme potansiyeline sahip.

TÜRKİYE DENKLEME DÂHİL OLMAK İSTER

Benzer şekilde, Irak ordusunun Talafer’e yürümesi ve orada yaşayan Sünni Türkmenlere saldırması büyük ihtimalle Türkiye’nin soydaşlarına yardım etmek için Talafer’e asker göndermesi ile sonuçlanabilir. İşte böyle bir durumda, IŞİD’dEn temizlenmiş Musul şehri üzerinden Irak merkezi hükümeti ve KuzEy Irak KÜrdistanı arasında birçok sorun oluşacağı gibi; Talafer üzerinden ise Türkiye ve Irak Merkezi hükümeti son derece ciddi ihtilaflar yaşayabilir ve hatta sıcak temasların yaşanması dahi gündeme gelebilir. Bel kemiğini Şii askerlerin oluşturduğu Bağdat ordusunun Türkiye ile karşı karşıya gelmesi durumunda bu çatışmalar yumağına İran’ın da eklemleneceğini şimdiden ifade edebiliriz.

[Deniz Ayhan] 15.7.2017 [TR724]

15 Temmuz’dan 15 Temmuz’a: Erdoğan soykırımın hangi aşamasında? [Akif Umut Avaz]

17/25 Aralık 2013’te ailesi ve yakın çevresiyle birlikte yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvette cürm-ü meşhud halinde yakalanan Erdoğan, yargı ve polisin bu operasyonundan Hizmet Hareketi sempatizanlarını sorumlu tuttu. Hiçbir soruşturmaya nasip olmayacak kadar çok ve somut delillere dayanan yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını hükümetine karşı girişilen bir darbe olarak nitelendirdi. Namuslu her politikacının yapması gerektiği gibi istifa etmek yerine Hizmet Hareketi’ni ve sempatizanlarını topyekün yok etmek için harekete geçti.

Son zamanlarda Erdoğan ve taifesi, Hizmet Hareketi’ni yok etmek için 2010’dan beri sistematik çalışmalar yaptıklarına dair bizzat kendi ağızlarından ifşaatlarda bulunsalar da, müraice yürütülen bu çalışmaların alenileşmesi 17/25 Aralık operasyonlarından sonra gerçekleşti. Erdoğan, 30 Mart 2014 yerel, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde gece gündüz propaganda yaparak, ancak bir soykırımın ön hazırlığı olarak nitelendirilebilecek ölçek ve şiddetteki nefret söylemlerine toplumun en az yüzde 50’sinin desteğini aldı.

HİZMET HAREKETİ’NİN TENKİL HAZIRLIKLARI ÖNCEDEN YAPILMIŞ

Erdoğan, Hizmet Hareketi’ni tenkil için çok önceden başlayarak sinsice yürüttüğünü itiraf ettiği hazırlık çalışmalarını 17/25 Aralık’tan sonra alenileştirerek “cadı avı” adı altında sistematik bir kampanyaya dönüştürdü. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanlarının da dahil olduğu bir grup askerle birlikte kurgulayarak sahneye koyduğu 15 Temmuz kumpasından sonra ise, bu cadı avını topyekün imha noktasına taşıdı.

Mevcut deliller ışığında ancak “Erdoğan’ın Darbesi” diyebileceğimiz 15 Temmuz kumpasının üzerinden bugün itibariyle tam bir yıl geçti. Bu süre içerisinde yaşananlar darbe kumpasının hangi amaçla sahnelendiğine ışık tutacak nitelikte. Şeytani bir şekilde kurgulanarak başarısızlığı baştan garantilenmiş darbe kumpası sonrasında başarılı bir askeri darbeden sonra yaşanabilecek ne varsa yaşandı. 150 binden fazla insan işlerinden, aşlarından edildi. İş kurmaları ya da herhangi bir yerde çalışmaları engellenerek açlığa mahkum bırakıldı. 90 yaşındaki dededen ana kucağındaki bebeğe varıncaya kadar 170 bine yakın insan gözaltına alındı ya da soruşturmaya tabi tutuldu. En az 51 bin insan hapse atıldı. 200 civarında medya organı kapatıldı, 264 gazeteci ve medya çalışanı hapsedildi. Binlerce gazeteci işsiz, yüzlercesi sürgün hayatına mecbur bırakıldı.

‘BU NET BİR SOYKIRIMDIR’ DEDİRTEN ZULÜM BİLANÇOSU

15 üniversite dahil binlerce eğitim kurumu kapatılarak, mülkleri siyasal İslamcı harami yandaşlara peşkes çekildi. 22 binden fazla akademisyenin etkilendiği süreçte geriye kalan üniversiteler aklı ve ruhu çekilmiş kof cesetlere dönüştürüldü. Binden fazla şirket, resmi rakamlara göre bile 50 milyar TL’nin üzerindeki malvarlıkları ile birlikte gasbedildi. Aralarında ordu komutanlarının da olduğu 169 general, 7 bin civarındaki subay “darbeci” suçlamasıyla hapsedilerek ordunun beli kırıldı. Yargıda vicdanıyla karar verecek, hukukun objektif kriterleri ile işlem yapacak ne yargıç ne de savcı bırakıldı. Hukukun kutsal gördüğü savunma hakkına bile el uzatıldı. Binden fazla avukat gözaltına alındı, 500’den fazlası tutuklandı. Hukuk öldürüldü, yargı bitirildi.

2000’li yılların başında neredeyse bitirilmiş olan işkencenin en adiceleri yeniden hortlatıldı. Binlerce insan gözaltındayken ya da hapisteyken işkenceden geçirildi, geçirilmeye de devam ediliyor. Gözaltındayken, hapisteyken şüpheli şekilde ya da gördükleri baskı veya işkence sonucu intihar ederek öl(dürül)enlerin sayısı 80’i aştı. Şehirlerin göbeğinde aşağılık mafya yöntemleriyle gündüz gözüne kaçırılarak kaybedilen insan sayısı 13’ü buldu.

Öncesi de var ama özellikle 15 Temmuz 2016’dan bu yana, rakamlarla, istatistiklerle ifade edilemeyecek büyüklükte tarifi imkânsız zulümler, haksızlıklar, hukuksuzluklar yapıldı. Halen devam eden bu zulüm ve kıyımlar bir soykırım boyutuna çoktan ulaştı. Kendi itiraflarıyla 2010’dan beri bu konuda hazırlıklar yapan Erdoğan, ta en başından beri niyet ettiği yüz binlerce, milyonlarca sempatizanıyla birlikte Hizmet Hareketi’nin kökünü kazıma doğrultusunda önemli bir yol kattetti.

ERDOĞAN, SOYKIRIMA GİDEN YOLUN TÜM TAŞLARINI DÖŞEDİ

Hiç eğmeden bükmeden adını açıkça koyalım: BU BİR SOYKIRIMDIR. Soykırıma giden yolun taşlarını sistematik olarak döşeyen Erdoğan’ın, amaçladığı nihai noktaya henüz varmamış olması bu somut gerçeği değiştirmez. Bu konudaki hukuki ve akademik çalışmaların ışığında, Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne yönelik uyguladığı planlı, programlı, sistematik soykırımın hangi aşamada olduğunun analiz edilmesinin, fiili ve hukuki sonuçlar doğuracak şekilde harekete geçilmesinin vakti geldi.

Bilinen en yaygın tanımıyla soykırım, “ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda bir plan çerçevesinde ve özel bir kastla yok edilmeleri” anlamına gelmektedir. Özellikle son bir yılda Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan zulümlerin bu tanıma girmediğini söyleyebilecek olan varsa, iyi bilinsin ki, ya bizzat soykırımcıdır ya da soykırımın açık veya latent destekçisidir.

Bu konuda çalışan akademisyenler arasında küçük nüanslarla değişen soykırım tanımları olsa da, 1948’de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde soykırımın uluslararası kabul görmüş hukuki bir tanımı yapılmakta ve kapsamı tarif edilmektedir. Bu tanım ve tarif, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’nde de aynen tekrarlanmaktadır.

HİZMET’E YAPILANLAR SOYKIRIM TANIMI VE TARİFİNİN NERESİNDE?

Buna göre soykırım, “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: Grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.”

Erdoğan dikta rejiminin Hizmet Hareketi gönüllülerine yaptığı zulümler bu tanım ve tarifin bakalım ne kadarına karşılık geliyor?

“Grubun üyelerinin öldürülmesi”: Hizmet Hareketi mensupları Hitler’in kurduğu ölüm endüstrisinde olduğu gibi henüz sistematik bir şekilde öldürülerek yok edilmeseler de, yaygın ve sistematik işkenceler, insanlık onurunu zedeleyici kötü muameleler ve hapisteyken hastalananların tedavilerinin yapılmaması sonucu onlarca insan hayatını kaybetti. Bizzat Erdoğan, zamanı geldiğinde Hizmet Hareketi mensuplarının gerek resmi silahlı güçler, gerek kurduğu milisler, gerekse sıradan yandaşı yandaşlar tarafından katledilmesi konusunda her türlü psikolojik ve sosyolojik zemini hazırladı.

“Grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi”: Neredeyse tamamı doğrudan kontrol altındaki medya üzerinden 7/24 yapılan propaganda ve yaygın nefret söyleminin hedefi haline getirilen, her an gözaltına alınma veya tutuklanma riski altında tutulan, gözaltındayken işkence ve kötü muamele göreceğinden endişe duyan milyonlarca insanın bu durumdan psikolojik olarak etkilenmediğini kim iddia edebilir? Hizmet gönüllülerinin hedef oldukları hakaretlerden, nefret söylemlerinden, gördükleri baskıdan ve yaşadıkları endişelerden dolayı bozulan psikolojilerinin yanı sıra, toplumun geri kalanı da başka türlü bir psikolojik bunalıma itilmiş durumda. “FETÖ sendromu” denen bir hastalığın, Gülenophobia denilebilecek bir sapkınlığın toplumda yaygın şekilde yer edindiği bilimsel araştırmalarca da doğrulanmış ve literatüre girecek şekilde tescillenme aşamasına gelinmiştir.

HİZMET GÖNÜLLÜLERİNİN YAŞAM KOŞULLARI KASTİ OLARAK BOZULDU

“Grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması”: İnsanlar onlarca yıldır çalıştıkları, kariyer yaptıkları, başarılarıyla toplumda saygın bir yer ve sosyal statüler edindikleri işlerinden ve görevlerinden keyfi bir şekilde atılmak suretiyle tam olarak bu yapılmaktadır. 150 binden fazla kamu görevlisinin aileleri ve yakınlarıyla birlikte başına gelen budur. Gasbedilen 1000’den fazla şirketin sahibinin ve çalışanlarının, kapatılan binlerce eğitim kurumu ve sivil toplum örgütleri ile buralarda çalışanların başlarına gelen budur. Öğretmenlik lisansı bile iptal edilen 22 binden fazla öğretmenin, evlerine, mülklerine el konulan on binlerce insanın başına gelen budur. Sur’da, Nusaybin’de, Şırnak’ta evleri başlarına yıkılan on binlerce Kürt vatandaşımızın başına gelen de budur. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün ama meramımızı anlatmaya sanırım bunlar kafi.

“Grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması”: Kendi düğünlerine giderken tutuklanan gelin ve damatları, hamileliğinin son günlerinde cezaevinde tutularak hücrede sağlıksız koşullarda tek başına doğuma zorlanan anneleri, kötü muamele ve olumsuz hapishane şartlarından dolayı doğmadan anne karnındayken kaybedilen bebekleri saymazsak bu konuda henüz bilinen bir örnek kayıtlara geçmemiştir.

“Çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi”: Anne ve babalarının ikisinin birden keyfi olarak tutuklanması sonu ortada kaldıkları için yetiştirme yurtlarına verilen örnekler duyulmaktadır. Erdoğan yanlılarının Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik en sık tekrarladığı tehditlerden biri olmasına rağmen, bu zulmün sistematik şekilde uygulandığına dair henüz somut bir veri yoktur.

SOYKIRIM İÇİN ŞARTLARIN BİRİ YETERLİ…

Zaten hukuki tanımına göre, bir soykırım olarak tanımlanabilmesi için, yaşanan zulüm ve hukuksuzlukların bu şartlardan tamamını birden karşılaması gerekmiyor. Bunlardan sadece birinin gerçekleşiyor olması yetiyor. Hizmet Hareketi sempatizanlarına karşı bu şartlardan bir çoğunu birden gerçekleştiren Erdoğan diktatörlüğünün sistematik bir soykırım eylemi içerisinde olduğuna dair ise artık hiçbir şüphe bulunmuyor.

Bununla birlikte konunun uzmanlara, bir topluluğa ya da sosyal bir gruba karşı soykırımın gerçekleşmesi için bazı önköşulların olması gerektiğinin üzerinde duruyorlar. Öncelikle insan hayatına değer vermeyen bir millî kültürün olmasının gerekliliğine işaret ediyorlar. Türkiye’nin bu konuda tam bir cehennem olmadığını kim iddia edebilir? “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” söylemiyle güç ve taraftar toplayan Erdoğan’dan başlayarak son birkaç yıldır hayattan ziyade sürekli ölümden bahsedilmesi, yaşamdan ziyade sürekli “şehadet” ve ölümün yüceltilmesi sizce bir tesadüf mü?

Uzmanlar, “üstün olduğu varsayılan bir ideolojiye sahip totaliter bir toplumu” da soykırıma giden sürecin bir önkoşulu olarak görüyor. Hitler’in Almanlara aşıladığı üstünlük duygusunun, yaygın tehdit algısı ve temelsiz aşırı özgüvenin bir benzerini Erdoğan rejimi yandaşı kitlelere sistematik şekilde aşılıyor. Tamamını düşman olarak gördüğü dünyayla boy ölçüşebileceklerine dair propaganda eksik olmazken, bu konudaki akılalmaz komplo teorileri ve yoz “Siyasal İslamcılık” ideolojisi bulunmaz imkanlar sunuyor. Özellikle “kafirler”e karşı “Müslümanlar” ve “FETÖ”ye karşı “millet” dikotomisi üzerinden soykırıma giden yolun bir önkoşulu daha bilhakkın yerine getirilmiş oluyor.

ERDOĞAN’IN DEHUMANİZASYON KAMPANYASI: 240 NEFRET SÖYLEMİ

Uzmanlara, güçlü ve çoğunlukta olan grubun potansiyel kurbanlarını daha az insani ya da insanlık dışı görmesinin de gerektiğini ifade ediyorlar. Yoz ve yobaz Erdoğan rejiminin en az sıkıntısını çektiği konuyu da zaten bu oluşturuyor. Virüsten kansere, haşerattan kan emici sülüğe, teröristten uluslarararası güçlerin taşeronuna, sahte peygamberden kafire, sapıktan fırak-ı dalle’ye kadar bizzat Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ni hedef alan 240’dan fazla farklı nefret söylemi kullandığını Stockholm Center for Freedom (SCF) geçtiğimiz aylarda yayınladığı bir raporla kayıtlara geçirmişti.

Ayrıca uzmanlar, soykırıma niyetlenmiş faillerin hedefe koyduğu kurbanlara yönelik bir karalama ve dehümanizasyon kampanyası yapması gerektiğinin de altını çiziyorlar. Bu tür kampanyaların genellikle yeni bir ideolojiye ve toplum modeline güven aşılamaya çalışan yeni devletler ya da yeni rejimler tarafından gerçekleştirildiğine dikkat çekiyorlar. Türkiye’yi laik ve demokratik bir sosyal devlet olmaktan çıkararak siyasal İslamcı totaliter bir dikta rejimine dönüştüren Erdoğan’ın gerek Hizmet Hareketi’ni hedef alırken, gerekse Hizmet Hareketi’ni yok etme bahanesiyle toplumun diğer tüm kesimleri üzerinde tahakküm kurarken yaptığı tam olarak bu. SCF’nin listelediği Erdoğan’ın 240’dan fazla ve yandaşlarının ise özellikle medya üzerinden yüzlerce kez tekrarladığı sayıları binlerceyi bulan nefret söyleminin bu konudaki işlevselliği aşikar.

SOYKIRIM İÇİN TERÖR ÖRGÜTLERİ, MİLİSİ, MAFYASI HAZIR

Uzmanlar tüm bu koşulların bile faillerin soykırım yapması için yeterli olmadığını ve bir soykırımın gerçekleşebilmesi için faillerin güçlü merkezi bir otoriteye ve bürokratik bir örgütlenmeye olduğu kadar hastalıklı bireylere ve suçlulara da ihtiyacı olduğunun altını çiziyorlar. Erdoğan ve rejiminin ne merkezi otorite ne de hukuktan, kontrol ve denge mekanizmalarından tamamen azade bürokratik örgütlenme konusunda herhangi bir sıkıntısı olmadığı net görülüyor.

Gece gündüz korku ve dehşet propagandasıyla özellikle yandaşlarının ruh ve akıl sağlığını bozmuş olması bir yana Erdoğan’ın hastalıklı ve kriminal yapılarla olan ilişkilerini sağır sultan bile duymuş durumda. Erdoğan dikta rejimi, hedefe koyduğu Hizmet Hareketi mensuplarına yer açmak için hapishanelerden saldığı onbinlerce sapık, tecavüzcü, katil, psikopat vs bir yana Suriye iç savaşı gerekçesiyle semirttiği radikal İslamcı cihadistlere, Sedat Peker başta olmak üzere çeşitli mafya örgütlerine ve organize suç çetelerine alan açtığını saklama ihtiyacı bile duymuyor.

Hizbullah ve el-Kaide gibi radikal İslamcı terör örgüttlerinin Türkiye’deki uzantılarını yarı açık yarı gizli destekleyen Erdoğan, İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütlerini de rejiminin kirli işlerine entegre etmiş ve bu konudaki bazı misyonları bu tür örgütlere delege etmiş durumda. Bununla da yetinmemiş SADAT gibi silahlı paramiliter örgütler, Osmanlı Ocakları gibi milis güçleri oluşturmuştur. Kaldı ki, bugün emri altındaki ne polis teşkilatının ne de ordunun belirli bir kısmının bahsi edilen radikal terör yapılarından herhangi bir farkı kalmıştır.

SOYKIRIMIN 8 AŞAMASINDAN 6’SI TAMAMLANDI, 2’Sİ BAŞLADI

Bütün bunların ışığında Soykırım Gözlem Örgütü (Genocide Watch) Başkanı Gregory Stanton’un 1996’da sunduğu “Soykırımın 8 Aşaması” isimli bir raporu kerteriz noktası alarak Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne yönelik giriştiği sistematik soykırımın hangi aşamada olduğunu kolayca tespit edebiliriz.

1- Sınıflandırma Aşaması: İnsanlar “bizler ve onlar” diye bölünür. TAMAMLANDI.

2- Simgeleme Aşaması: Nefretle birleştiği zaman simgeler dışlanan grubun gönülsüz üyelerine dayatılabilir… “FETÖ” vb. söylemlerle TAMAMLANDI.

3- Dehümanizasyon Aşaması: Bir grubun üyeleri diğer grubun insanlığını inkar eder. Grubun üyeleri hayvanlar, parazitler, böcekler ya da hastalıklarla özdeşleştirilir. TAMAMLANDI.

4- Örgütlenme Aşaması: Soykırım her zaman örgütlüdür… Özel ordu birlikleri ya da milisler bu amaçla eğitilir ve silahlandırılır… TAMAMLANDI.

5- Kutuplaşma Aşaması: Nefret grupları kutuplaştırıcı propaganda yapar. TAMAMLANDI.

6- Hazırlık Aşaması: Kurbanlar etnik ya da dinsel kimlikleri nedeniyle belirlenip ortaya çıkarılırlar. ByLock indirenler, sendika üyelikleri, gazete ve dergi abonelikleri, Bank Asya hesapları, özel okullara kayıt bilgileri, Digitürk aboneliklerini iptal listeleri, MİT fişlemleri vs ile uzmanlara göre “soykırım acil durumu ilan edilmesi gereken” aşamayı oluşturan listemeler ve işaretlemeler hazır. Yani TAMAMLANDI.

7- İmha Aşaması: Kurbanlarını artık insan olarak görmedikleri için soykırımcılar katliamlarını imha olarak görürler. MÜNFERİD OLARAK BAŞLADI.  

8- İnkar Aşaması: Soykırımcı failler, herhangi bir suç işlediklerini inkar ederler. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve bazı diğer yetkililerin yaygın ve sistematik işkencelerin varlığını bugünden inkar etmeye başlamaları gibi tamamlayacakları soykırımı da inkar edeceklerinden kimse şüphe duymamaktadır. Erdoğan ve bakanlarının OHAL’de hiçkimsenin zarar görmediği, içeride gazeteci olmadığı, demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler konusunda Türkiye’nin yıldız olduğuna dair deli saçması söylemleri de bu amaca matuftur. Yani BAŞLADI.

AŞİKAR SOYKIRIMI ENGELLEMEYENLER SUÇ ORTAĞI OLACAKLAR

Bu 8 aşamayı “öngörülebilen” ve “engellenemez olmayan” şeklinde niteleyen Gregory Stanton gibi konu üzerine çalışan akademisyenler soykırımdan önce, soykırım sırasında ve soykırımın ardından ortaya çıkan durum ve hareketlerin önceden fark edilebileceğini ve soykırım yapılmadan soykırımı durdurmak için harekete geçilebileceğini söylüyorlar.

Despot Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne yönelik giriştiği sistematik soykırım, müthiş bir karartma ve sansür ortamına rağmen bütün görünürlükleri, göstergeleri ve somut kanıtlarıyla ne olarak belirmiş durumda. Mutlak bir soykırıma varacak vahim sonuçları bugünden öngörülebildiği halde bu süreç çok geç olmadan engellen(e)miyorsa böyle bir şeyi engelleme konumunda ve sorumluluğunda olan ulusal ve uluslararası tüm aktörler yaşanmakta olan bu soykırımın suç ortakları olarak tarihe geçeceklerinden şimdiden emin olabilirler.

[Akif Umut Avaz] 15.7.2017 [TR724]

‘Bir dane-i hakikat bir harman yalanı yakar’ [Yorum: Erman Yalaz]

Bu yazının başlığı ve ana fikri, sözlerin kime ait olduğu, en son paragraf ve cümlelerde yer almaktadır. Sabrınıza sığınarak, demokrasi, insan hakları, eğitim, seçim, devlet, siyaset ilişkilerine, teröre dair ‘zamanın eskitemediği’ tarihi tespitleri ve düşünceleri paylaşacağım. Biz gazetecilerin en çok dikkat ettiği şey 5N 1K kuralıyla, neyin nerede nasıl olduğunu, kim tarafından yapıldığını, kimin ne söylediğini yazmaktır. Bu hep önceliklidir. Bu kez kuralı alt üst ederek, sadece ‘ne söylendiğini’ kaleme aldım. Son paragrafta bunu izah edeceğim. Buyrun başlayalım.

DEMOKRASİ-İSLAM

“İslam’ı demokrasiye, demokrasiyi İslam’a zıt görmek yanlıştır. Dinin emirlerinin zaten yüzde 95’i ferdi ve ailevi hayatı içerir. Zaten onlar yaşanıyor. Devleti alakadar eden yüzde 5 nispetindeki  meseleler demokrasi iyi değerlendirilse büyük ölçüde halledilebilir.  Bunun ötesinde başka şeyler düşünülüyorsa,  Türkiye’nin durumu bazı şeylere müsait değil.  Demokrasi bir süreçtir, geriye dönülmesi mümkün değildir.” (…) (20 YIL ÖNCE)

“Demokrasi bütün dünyada yaşanan bir vetiredir. Gerçekten de daha mükemmeli, daha âlâsı bulunmadan ne dünyada, ne de bu dünyanın bir parçası olan Türkiye’de geri dönülemez” (…) (20 YIL ÖNCE)

“Hiçbir siyasi parti ile hiçbir zaman böyle bütün bütün aynı çizgide olmadık. Hangi parti olursa olsun bu yani MHP de olabilir, CHP de olabilir, AK Parti de olabilir, ANAP, DYP de olabilir. Bunların isabetli işlerini desteklemek insani vazife…” (…) (2 YIL ÖNCE)

“İslam’ı demokrasiye, demokrasiyi İslam’ a zıt görmek yanlıştır. İslam’ın da tam yaşanamadığı dönemlerde belki halihazır demokrasiden geri olmuştur, mesela insan hakları çiğnenmiştir, devletin başında müstebit insanlar olmuştur. Bütün bunları bazı aydınlar da ifade ediyorlar.” (…) (22 YIL ÖNCE)

“Nitekim referandumda ben şimdiye kadar hiçbir zaman demediğimi dedim. Bu bir demokratik bir açılımdır, demokratik bir referandumdur. Bu mevzuda herkes evet demeli. HSYK vs. demokratik çerçevede şekil almalı, dedim.” (…) (2 YIL ÖNCE)

AK PARTİ-MÜSTEBİT İDARE

“Birtakım insanlar her şeyi kötüye kullanabilecekleri gibi İslam dinini de kötüye kullanabilir ve müstebit bir idare için dini istismar edebilir. Fakat bu, İslamiyet’in müstebit bir yanı olduğu manasına gelmez. Bunu söylemek biraz cehalet olur.” (…) (22 YIL ÖNCE)

“2002’de seçime giderken (AK Parti) demokratik reformları hayata geçirerek, insan hakları ve özgürlükleri güçlendirerek Türkiye’yi AB üyeliği yolunda ilerletmeyi, dünya ile daha iyi bütünleştirmeyi, yolsuzluğu bitirmeyi ve hükümetlerin insanları siyasi kimliklerine göre ayrımcılığa tabi tutan yöntemlerine son vermeyi vadetmişlerdi. Ben ve arkadaşlarım onları bu vaatleri sebebiyle destekledik.” (…) (2 YIL ÖNCE)

GAYE-İ HAYAL

“Hizmet Hareketi, başlangıçtan bu yana hep eğitime önem vermiş, insanlara iyi, nitelikli, ahlaklı, bilgili, yaşadığı çağın idrakinde, vefalı, hasbi ve fedakâr olmalarını telkin etmiş, gönüllülük esasına dayanan bir harekettir.” (…) (BİR HAFTA ÖNCE)

“Bütün dünyaya karşı Hz. Mevlana gibi, yani bir ayağımız işin merkezinde, kendi düşünce dünyamızda, mefkuremizde, gayeyi hayalimizde. Bir değer taraftan da bütün insanlığa sevgiyle açılma. Genel felsefemiz bu.” (…) (2 YIL ÖNCE)

“Sen tohum at git, onu kim hasat ederse etsin. Kim tımar ederse etsin. Genel düşüncemiz bu. Sadece milletimizin bütün insanlıkla münasebetleri adına, yapılması gerekli olan şeyleri yapmak gibi bir misyonumuz, bir mefkûremiz var.  Gaye-i hayalimiz budur.” (…) (2 YIL ÖNCE)

KADROLAŞMA

“Görevden alınan, hapse atılan emniyetçilerin, hakim ve savcıların ya da askerlerin ne kadarı Hizmet’le alakadardır onu bilmiyorum. Hizmet’e sempati besleyen insanların büyük ekseriyetini tanımam. Bunun bir kaydı, defteri vs de yoktur.” (…) (BİR HAFTA ÖNCE)(KHK MAĞDURLARI VE HAPSEDİLENLER İÇİN)

“Bir milletin, evlatlarını kendi müesseselerine göndermesi sızma değil, en tabii haktır” (…) (3  YIL ÖNCE-BİR HAFTA ÖNCE)

“Ama tasfiyeye tabi tuttukları, tayin ettikleri her kişi cemaatten demek doğru değil…O insanların içinde zannediyorum sosyal demokratlar var, milliyetçiler var, ulusalcılar var.” (…) (2 YIL ÖNCE)

“(KİŞİLERE)…Sakın, zinhar, bize karşı sempati duymayın, bizim hizmetimizin içinde, hareketimizin içinde görünmeyin diye ilan vermek gibi bir sorumluluğumuz yok. Sempati duyabilirler. Başka zaman da ifade ettiğim gibi, şimdi bunların sağa sola savurdukları insanların binde birini tanımam. Mübalağa yapmıyorum burada, çünkü Allah bunun hesabını sorar benden.” (…) (2 YIL ÖNCE)

“Bu insanlar, savcısı, hâkimi, emniyetçisi, yerlerine dönmek istedikleri zaman herhalde orijinlerini ortaya koyacaklardır.”  (…) (2 YIL ÖNCE)

ORDU, DARBE VE SORUMLULUĞU

“Hizmet tamamen bir gönüllüler hareketidir. Daha önce de söylediğim bir şeyi sizin aracılığınızla yeniden ifade etmek isterim. Bu darbe tiyatrosunda yer alanların içinde Hizmet’e sempati duyan birileri olup olmadığını bilmiyoruz. Bunların arasında Hizmet’e sempati duyanlar varsa Hizmet’in temel değerlerine ihanet etmiş demektir.” (BİR HAFTA ÖNCE)

“Hatta cemaat lideri falan bundan da rahatsız oluyorum. Aslında -cı’dan -cu’dan rahatsız oluyorum. Çünkü bunlar toplumu bölücü şeylerdir” (…) (23 YIL ÖNCE)

(‘SİZİN ADINIZLA ORDUYA SIZANLAR VAR’ SORUSU ÜZERİNE) “Beni tanıyan insanlardır, değildir; camiye gelmişlerdir, vaaz dinlemişlerdir, değildir, bilemem ben onu da. Birileri böyle diyerek bir yere varmak istiyorlar. Belki askerin içinde de ordunun içinde de bu denen şeylere inananlar vardır. Bilemiyorum öyle olduğunu zannedenler, vehmedenler vardır. Bu manada bir Fethullah yoktur, dolayısıyla Fethullahçılık yoktur.” (23 YIL ÖNCE)

“Benim öğretim daima hukuk dairesinde ve etik şekilde hareket etmektir. Eğer benim çalışmalarımı takip eden biri yasa dışı ya da etik dışı davrandıysa ya da üstlerinin hukuk çerçevesindeki emirlerine itaatsizlik ettiyse, bu benim öğretime ihanettir ve bu kişilerin soruşturulması ve yaptıklarının sonuçlarına katlanmasını tamamen destekliyorum.” (10 AY ÖNCE)

“Türkiye’de bugüne kadar yapılmış bütün darbelere şahit olmuş ve darbelerin ülkeye verdiği zararları birebir yaşamış biri olarak ilk tepkim “Allah milletimize zeval vermesin,” oldu. (…) (BİR HAFTA ÖNCE) (DARBEYE KARŞI İLK TEPKİ)

“Darbe toplumu yeniden bölüyor, parçalıyor, kamplara ayırıyor. Onun için Cenab-ı Hak baştakilere akıl versin, içlerine demokrasiye saygı versin ve demokrasiyi kullanmayan insanlara kullanma basireti ihsan eylesin.” (…) (22 YIL ÖNCE)

ÇEYREK ASIRDIR AYNI SÖZ: DEMOKRASİDEN DÖNÜŞ YOK

“Türkiye’de bazı insanlar demokrasiye ‘dinsizlik’ nazarıyla baktığı günlerde tepkileri göze alarak ‘demokrasiden dönüş yok’ demiş bir insanım. Darbelerin, zararını birebir yaşamış ve millete faturasını müşahede etmiş biri olarak ülkem adına endişelendim.” (…) (BİR HAFTA ÖNCE)

‘‘İslam her insan ferdini başka varlıklara göre bir tür olarak gördüğü için, tek bir insanı öldürmeyi, bütün insanları öldürme, tek bir insanın hayatını kurtarmayı da bütün insanların hayatını kurtarma olarak kabul etmiştir.” (15 YIL ÖNCE)

“Ben 27 Mayıs’ı genç olmama rağmen idrak ettim.12 Mart muhtırasını yaşadım acı acı. 12 Eylül’ü de ondan daha acı yaşadım. Bu açıdan şahsım adına darbeye karşı duyarlıyım. Ülkede istikrarın darbelenmesi açısından da darbeler iyi değil…” (…) (22 YIL ÖNCE)

MÜSLÜMAN, TERÖR, KATLİAM…

“İslam, Müslüman fertlerin hareket ve faaliyetlerinde, hedefe giden yolda meşru olunması gerektiğini hususiyetle vurgular. Terör, herhangi bir gayeyi gerçekleştirmede asla vasıta olamaz.”

“ Mecbur kalındığında ancak bir devletin, belli prensipler çerçevesinde uygulayabileceği savaşı, fertler veya örgütler başlatamayacağı gibi, kuralsız insanlığın korunması gereken değerlerine yönelik ve tamamen emniyeti yok edici terör hadisesinin de İslam’da yeri olmayacağı açıktır. (15 YIL ÖNCE)

“Terörist hakiki bir Müslüman olamayacağı gibi, Müslüman da terörist olamaz. Müslüman terörist olamaz; çünkü İslam, dünyada en ağır cezayı insan hayatına ve insanların emniyetine kastetmeye vermiş, kasten cana kıyanların cehennemde ebedi kalacakları tehdidinde bulunmuştur.’’ (15 YIL ÖNCE)

“‘Hakkın küçüğü büyüğü olmaz’ diyerek, ferdin hakkı ile toplumun hakkını eşit görmüş, bunlardan birini diğerine feda etmemiş. O kadar ki, ‘Bir gemide 9 cani, 1 masum bulunsa, o masum orada oldukça, 9 caniyi cezalandırmak için o geminin batırılamayacağı’ hükmünü getirmiştir.”

Evet listeyi; tarihe ve zamana rağmen eskimeyen bu sözleri, düşünceleri daha da artırabilirsiniz. Son 25 yıl içinde demokrasi, asker, siyaset, hizmet ilişkisinin kodlarını sergileyen bu tavır ve düşüncelerin sahibi Fethullah Gülen. Bir kısmı ulusal (Nuriye Akman-Sabah, Ertuğrul Özkök-Hürriyet), bir kısmı BBC, Politico, Reuters gibi uluslararası basın yayın kuruluşlarına verilmiş röportajlardaki bu sözler, bugün Fethullah Gülen’i terörle, darbecilikle, demokratik bir cumhuriyeti yıkıp yerine İran Humeyni devleti gibi bir devlet kuracağı ithamlarında bulunan, iftiralar atanlara tarih huzurunda verilmiş cevaplar.  Bugün 15 Temmuz. Bir yıl önce gerçekleştirilen darbe girişiminin, kurgu darbenin birinci yıl dönümü. Önce kayyımlar, sonra tutuklamalar, OHAL ve darbe sonrası sivil darbe ile susturulan ve ele geçirilen medyasıyla, birileri oturup aynı yalanları söyleyecek. Fethullahçı Terör Örgütü, diyecekler. 40 yıllık geçmişinde demokrasi, barış, eğitim, cehaletle mücadele diyen bir harekete, milyonlara; şahsında Fethullah Gülen Hocaefendi’ye iftiralarını sürdürecekler. Ancak tarih öyle demiyor. Onlarca farklı gazeteciye, farklı yıllarda söylenmiş fikirlerde demokrasiden, özgürlüklerden, insani ve gerçek İslami hassasiyetlerden milim şaşma yok.

Sahte peygamber, terörist, paralel devlet, darbeci, yalancı dediler… Kendi sirkatlerini serdettiler aslında. Yalan söyleyenlere değil. Tarihe not düşenlere bakın. Geçmişimiz geleceğimizin aynası neticede. Müfterilerin gelecek aynası da iftiralarının hep kendilerinde müşahhas hale geldiğini gösteriyor. 50 binden fazla insanın tutuklu, 100 binlerin işsiz bırakıldığı, bebeklerin kadınların ‘adalet kisvesi altında’ devlet eliyle ezildiği bu dönemler bitecek. Dün, 28 Şubatlar, 27 Mayıslar, 12 Mart, 12 Eylüller bittiği gibi, 15 Temmuz sivil darbecilerinin süreci de bitecek. Amelleri inşa eden hakikat daneleri hep baki kalacak.

Çünkü, bir dane-i hakikat bir harman yalanı yakar.

[Erman Yalaz] 15.7.2017 [TR724]

15 Temmuz’da adalet öldü… [Umut Atay]

Tüm modern hukuk sistemlerinde, Kuvvetler Ayrılıği ilkesinin bir sonucu olarak, yargı yürütmeden bağımsızdır ve hakim-savcılar görevlerini yerine getirirken hiç kimseden emir ve talimat almazlar.

Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin bir ön şartı ve aynı zamanda âdil yargılanma hakkının da teminatıdır. Bağımsızlık, hâkimlere tanınan bir ayrıcalıktan öte, hak arama yollarına başvuran tarafların beklentilerini karşılamak üzere ortaya konmuş bir hukuk ilkesidir.

Kişilerin, devlete güven duymaları, maddî ve mânevî varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri, ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk düzeninde gerçekleşebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 2. maddesine göre de Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.

HUKUK DEVLETİ SİZE SÜRPRİZLER YAPMAZ

Hukuk devleti olmanın bir gereği olarak, hukuk güvenliğinin olduğu bir ülkede; bir sabah kalktığınızda çocuğunuzu gönderdiğiniz okuldan dolayı terörist listesine alınmanız mümkün değildir. Yine tüm dünyada kullanılan bir haberleşme ağını kullandığınız için veya yasalara uygun faaliyet gösteren bir bankada mevduat hesabınızın bulunduğu ya da devletin kontrolü ve izni ile açılan bir sendikaya üyeliğiniz nedeniyle mesleğinizden ihraç edilmez ve bu suçlamalarla  silahlı terör örgütü üyesi kabul edilip, tutuklanarak cezaevine gönderilmezsiniz… Hukuk güvenliğinin olduğu hiç bir ülkede, kimse sizi fikirlerinizden dolayı suçlamaz, malvarlığınıza haksız el konulmaz ve hele de; suçun şahsiliği ilkesi gereği size isnad edilen bir suçtan dolayı masum  ailenize ve çocuklarınıza asla  ilişilmez…

Türkiye’de mahkemelerin duruşma salonlarında, “Adalet Mülkün Temelidir” veya Cumhuriyet Savcılarının odalarında, “Cumhuriyet savcıları!… Meriç kıyılarında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanlarından tutunuz da, bu yurtta yaşayanların uğrayacakları en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin göz yaşlarından siz sorumlusunuz!” yazısı çerçeveletilip duvarlara asılsa da maalesef gelinen noktada yargı; hükümetin kendisine muhalif gördüğü kimseler için bir cezalandırma aracı haline gelmiştir…

Ülkede yargı eliyle yapılan zulüm ve hukuksuzluklar, ne Meriç kıyılarında, ne de Bingöl dağlarının ıssız kuytularında değil; ülkenin başkenti Ankara’da,  İstanbul’da, ülkenin en orta yerinde, hem de Cumhurbaşkanının, hükümetin ve yandaş medyanın emir ve talimatlarıyla gerçekleştiriliyor…

Artık hukuk güvenliğinin kalmadığı bu ülkede, kendi siyasi yargısını oluşturan hükümetin toplumun herhangi bir kesimini veya kendisine muhalif gördüğü kimseler hakkında bir delil olsun veya olmasın, faaliyetleri suç oluştursun veya oluşturmasın, “terör örgütü” kararı aldırmasında veya herhangi bir suçtan tutuklama kararından başlayarak, mahkûmiyete varıncaya kadar, istediği herhangi bir kararı temin etmesinin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır…

HUKUK DEVLETİNDEN, KHK DEVLETİNE

Bir hukuk devletinden, KHK devletine dönüşen bu ülkede, hakkında yakalama kararı çıkartılan masum insanların eş  ve çocuklarının pasaportlarına devletin el koyması veya şüpheli  bulunamadığı için yerine karısının, çocuğunun,  anne veya babasının, hatta kayınnperderinin, kayınvalidesinin tutuklanması olağan uygulamalar haline gelmiştir…

Devlet denilen yapı Anayasası, yasaları, kuralları ve kurumları olan bir yapıdır. Devlet esir veya rehine almaz, hukukun üstünlüğüne göre yargılama yapar.

Yarım asırdan bile daha önceki bir dönemde, 1952 yılında bir din alimi ile aralarında geçen bir hatırasını ifade ettiği için; kalp hastası, prostat kanseri, gözleri yüzde 25 civarı gören ve tek böbrekli, 3 heyet raporu olan 87 yaşındaki Hâfız Ali Osman’ın; hakim tarafından  darbe gerekçesiyle tutuklandığı bir ülkede, hukukun üstünlüğünden veya yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün mü?

Gelinen noktada, bırakınız insanların düşünce ve kanaatlerini özgürce ifade etmeyi, hükümeti eleştiren kişileri Twitter’da takip ettiği için tutuklanan binlerce mâsum insan var.

İnsanların tutuklanırken, siyasî iktidara biat etmeyen gazete ve kitapları okudukları, muhâlif sosyal medya hesaplarını takip ettikleri, internette falan siteyi girmelerinin gerekçe gösterildiği… Suç delili olarak da, masum insanların evinden çıkan bandrollü kitapların, duâ mecmuâlarının, Cevşen, CD, bilgisayar, Kur’an tefsiri, hatta okula giden çocukların sınavlara hazırlık için yararlandıkları kaynak kitapların bile silahlı terör örgütü üyeliği için delil sayıldığı bir ülkeden bahsediyoruz…

Hâkimlerin yargısal faaliyet kapsamında, iktidarın hoşuna gitmeyecek kararlar verdiklerinde silahlı terör örgütü üyesi olarak tutuklanıp  cezaevine gönderildiği bir ülkede, artık hakimlerin kararları, yargısal denetimden önce hükümet tarafından denetlemekte ve yargı kararları, oluşturulan bu korku ortamında, siyasi iradenin emir ve talimatlarına uygun olarak verilmektedir.

Suçlanan ve sorgu sonrasında serbest kalan karı-koca yargı mensubu bir aile, siyasî talimatla tekrar gözaltına alınınca, tutuklama kararı vermek zorunda kalan bayan hakimin, bayan meslektaşının boynuna sarılarak, güvenlik kameraları karşısında hıçkıra hıçkıra ağlayıp, “Ne olur beni affet, bunu yapmaya mecburum, hakkını helal et…” dediği o an; Türkiye’de bağımsız yargı bitmiştir…

Hakimin gözyaşlarında; yargının bağımsız olduğuna olan inancıyla verdiği bir karar mı var, yoksa karar verirken, siyasi iradeden ve akibetinden duyduğu korku ve endişe mi?

TALİMATLI ADALET OLUR MU?

Güneşin doğuşuna ve batışına şahit gerekmez sanırım…

Suçluluğu bir mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar herkesin masum olduğunu çağdaş hukuk dünyasında, maalesef bu ülkenin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin hiçbir somut delil ve suçlama olmaksızın oluşturulan proje yargı eliyle tutuklanmalarını sağladıkları masum insanlara yönelik beyanları kan donduracak nitelikte: ‘Bu hainler millet nasıl istiyorsa öyle cezalandırılacaklar. Yanlızca ölüm cezası da değil, bunları öyle bir cezalandıracağız ki, kendilerini gebertmemiz için bize yalvaracaklar.’

Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın evinin önünde, kalabalığa konuşmak üzere davet edilen bir imamın yaptığı konuşmada: ‘Bu hainlerden aldığımız her şey bu ümmetin malıdır. 15 üniversite hepsi sizindir. Hastaneler sizindir. Bin okul hepsi sizindir. Alın, hayrını görün…’

Maalesef siyasî iktidar tarafından provake edilen bu insanlar, söylemlerini daha da ileri taşıyarak, masum insanların karılarını ve çocuklarını kendilerine helâl görecek kadar işi ileri boyutlara taşımışlardır…

Lütfen biri bana ya artık bu ülkede hukuk bitmiştir desin, ya da bu insanlara, suçluluğu mahkeme kararıyla ispat edilene kadar herkesin masum olduğunu; veya insanlığın ne demek oldugunu anlatsın…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mahkemelere seslenip, ‘Bir an önce karar verin, yurtdışında oluşturulacak algı açısından bu kararlara çok ihtiyacımız var…’ talimatıyla verilen  sipariş kararlara,  sizler ne kadar saygı duyuyor ve bu kararları ne kadar hukuk içinde kabul ediyorsanız,  ben de bu ülkede hukukun üstünlüğüne o kadar inanıyorum ve o kadar saygı duyuyorum…

Ülkede üstünlerin hukukunun değil, hukukun üstünlüğünün esas alındığı bir hukuk düzeninde buluşmak temennisiyle…

[Umut Atay] 15.7.2017 [TR724]

Patronlar Erdoğan’ın OHAL kıyağını unutmaz! [Analiz: Semih Ardıç]

Olağanüstü Hal (OHAL) yine üç aylığına uzatılıyor. Memleket 19 Temmuz’dan 19 Ekim’e kadar hükûmetin çıkardığı kararnamelerle idare edilecek. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bir figür olarak kalmaya devam edecek. Kuvvetler ayrılığı diye bilinen, esasında demokrasinin fren ve denge mekanizması olan yasama ve yargı tamamen ortadan kalktı.

Millî iradenin mücessem hali olan TBMM, iktidarın her kararını tasdik makamına dönüştü. OHAL rejimi sayesinde yakaladıkları ‘layüsel’ avantajını kaybetmek istemeyen iktidar ve Saray cenahının demokrasi üzerindeki sivil vesayete yakın vadede son verme ihtimali yok denecek kadar az.

ERDOĞAN’IN NEYİ İMA ETTİĞİNİ BİZZAT TECRÜBE ETTİK

15 Temmuz 2016’da cereyan eden ve üzerinden bir sene geçtiği halde muğlak ve müphem kısımları hâlâ giderilemeyen darbe teşebbüsü ancak bu kadar istismar edilebilirdi. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın o gece darbenin akıbeti bile belli olmadığı saatlerde telaffuz ettiği, “Bu darbe bize Allah’ın lütfu” sözleriyle neyi ima ettiğini 79 milyon yaşayarak tecrübe etti.

Meğer o sözler darbe ile nasıl bir irtibatı olduğuna dair tek delil bile bulunamadığı halde mahpus ev hanımlarının, anneleriyle beraber esaret hayatı yaşayan 500’e yakın çocuğun, ihtiyarların, çiftçilerin, öğretmenlerin, gazetecilerin, avukatların, akademisyenlerin, doktorların, işadamlarının, hâkimlerin ve savcıların aileleri ile beraber maruz kaldığı haksızlıkların ilk işareti imiş…

MİLYONLAR NİNNİLERLE UYUTULUYOR

Erdoğan, 15 Temmuz’a kadar yapamadıklarını artık OHAL bahanesiyle çok rahat yapabiliyor. Mahkemeler her sözünü emir telakki ediyor, savcılar en basit tenkide bile tahammül edemiyor, re’sen tahkikata başlıyor.

Başkanlık rejimi çoktan inşa edildi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan bu yolda en ciddi mâni olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ni tasfiye etmek için senelerdir aradığı fırsatı yakalamışken OHAL’den kolay kolay vazgeçmek istemiyor.

Haksızlığa, zulme ve sermayenin gasp yolu ile Erdoğan’a yakın isimlere transfer edilmesine sessiz kalan milyonları uyutmak için söylenen ninnilerin satır aralarında geçen ima ve itiraflar Türkiye’nin OHAL’de yaşamaya nasıl alıştığını, alıştırıldığını gösteriyor.

OHAL’İN FAZİLETLERİ DE VARMIŞ(!)

Tarafsız kalacağı üzerine namus ve şeref yemini etmiş Reis-i Cumhur, OHAL’i müdafaa ediyor, hatta bilinmeyen faziletlerinden bahsediyor. Kendisini dinleyen topluluklar da avuçlarının içi kızarana dek alkışla mukabelede bulunuyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED) mensuplarına hitap ederken Erdoğan, OHAL olmasaydı bu kadar rahat bu kadar huzurlu olarak adımlar atılamayacağını itiraf etti. Bir başka ifadeyle emzikli kadınların bebeklerinden ayrı düştüğü için sütlerini lavaboya sağması ya da lohusa kadınların doğumhaneden hapishaneye gönderilmesi büyük bir huzur ve rahatlık içerisinde yapılıyormuş.

DEMİRTAŞ VE BERBEROĞLU’NUN HAPSE ATILMASI ERDOĞAN’A HUZUR VERDİ

Bu da demek oluyor ki Erdoğan’ı tenkit ettiği için görme engelli gazeteci Cüneyt Arat’ın 8 sene hapse mahkum edilmesi, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’tan CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’na kadar onlarca mebusun TBMM’den alınıp demir parmaklıkların ardına gönderilmesi, sadece işini yaptıkları için zindana atılan 200’e yakın mahpus gazeteciye ‘terörist’ yaftası vurulması, on kişilik koğuşta kırk kişinin kalması, çöl sıcaklarında kalabalık koğuşlarda kalp krizi geçirenlerden vefat edenler olması Erdoğan’a huzur veriyor.

OHAL paletleri altında inleyen yüz binlerin feryadı Saray’ın kalın ve yüksek duvarlarından içeri giremiyor. Erdoğan’ın huzur-ı kalple taammüden işlettiği hukuk cinayetlerini diğer kesimlere takdim etme biçimi ve buna verilen destek, Türkiye’nin düzelme/normalleşme ihtimalini de azaltıyor.

ERDOĞAN: GREV TEHDİDİ OLAN YERE MÜDAHALE EDİYORUZ

Şu sözlerin hangisinde vicdan ve adaletten bir kırıntı kalmış: “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum. İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.”

Erdoğan işçiye kanunla verilmiş grev hakkını bir tehdit olarak görüyor. Bu hakkı kullanacak işçiler de potansiyel suçlu ilan ediliyor. Güya patronlara iyilik yapılıyor ve ‘OHAL var’ diyerek grev kararları iptal ediliyor. O esnada işçi mağdur olmuş, hakları gasp edilmiş ne ehemmiyeti var!

Patronların yanı sıra aralarında yabancı sermayeli şirketlerin genel müdürleri Erdoğan’ı coşkuyla alkışlıyor. O yabancı CEO’lar kendi memleketlerinde aynı şekilde anti demokratik sözleri alkışlayabilir miydi?

PATRONLAR İŞÇİNİN YÜZÜNE BAKABİLECEK Mİ?

İş yerinde grev noktasına gelinmişse hak ihlalleri ve maddî kayıpları artmış demektir. İşçilerin şiddete yeltenmeden greve giderek işverenden taviz koparması ve iş ahenginin bozulmaması mı faydalı, yoksa haklarının cebren gasp edilmesi karşısında demokratik yollarla netice alabileceğine dair inancının sarsılması mı?

Erdoğan’ı alkışlayan patronlar fabrikaya döndüğünde işçisinin yüzüne nasıl bakacak! Erdoğan’ın kendi ikbali uğruna kullandığı OHAL sopasını eline alan patronlar bu şekilde çalışanlarının ‘aidiyet’ duygusunu örselediklerini fark ettiklerinde iş işten geçmiş olacak.

Sendika, grev ve toplu sözleşme gibi bir asırdan fazla mazisi olan kavramları 21. asrın başında lütuf gibi takdim etmek Türkiye’ye faydadan ziyade zarar getirir. Bugün batıda çalışma hayatı standartları öyle yükseldi ki sadece çalışanların sendikalı olması yetmiyor, imalatın her safhasında çalışanların sağlığı ve emniyeti için harcadığı paraya bakılarak ilgili şirkete karne veriliyor. Büyük tedarikçiler çalışan karnesi iyi olmayan firmalardan mal almıyor, bu firmalara bankalar kredi vermiyor.

YABANCI SERMAYE GELMEZ TABİİ

Türkiye için bütün bunlar hoş sözlerden ibaret. Yabancı sermaye bu pervasızlıktan, hukuk ihlallerinden endişe ettiği için yatırıma gelmiyor. Türkiye giderek içine kapanıyor.

Alman Sanayi Birliği’nin (BDI) Başkanı Dieter Kempf, Türkiye’deki durumun ‘endişe verici’ olduğunu söylüyor: “Demokratik yapıların zayıflatılması ülkedeki ekonomik angajmanı frenliyor. Türkiye ekonomik gelişimini riske attı. Yeni yatırımlar konusunda geçen yıl yaşanan hezimetten sonra işletmeler bu yıl da yeni yatırımlara mesafeli yaklaşıyor. Bu durum Türk Hükümeti’nin çıkarına olamaz.”

Bu tecrit psikolojisini çok iyi kullanan Erdoğan, iki dudağı arasına sıkıştırdığı iş âleminin merak ettiği suâli onlar yerine kendisi kendisine tevcih ediyor. Nitekim artık Erdoğan’a suâl etmek büyük cesaret istiyor.

“Peki, ‘OHAL ne zaman bitecek?’ diyorlar” suâline Erdoğan’ın cevabı da hazır: “Bu iş tamamen bittiği zaman bitecek.” Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüştüren, 115 bin kişiyi işsiz bırakan, bine yakın şirkete el konulmasını sağlayan OHAL’in bitiş tarihi meçhul. Ucu açık…

EKİM’DE OHAL KALKACAK MI?

OHAL’in dördüncü defa uzatılmış olması ülfet peyda ettirmesin. Ekim gelince Erdoğan ne dilerse öyle karar verilecek. Patronlar da işçilerin grev tehdidinden kendilerini kurtaran Erdoğan’ın bu kıyağını unutmayacaktır herhalde.

Diğer tarafta zordaki şirketlerin iflas erteleme için mahkemeye müracaat etme haklarının ellerinden alınması, ekonominin kötüye gitmesi, Türkiye’nin risklerinin birkaç sene evveline nazaran artması gibi ciddi meselelere takılmaya da lüzum yok.

Beş-on sene sonrası için master planlar yapan bir memleket günü kurtarmayı marifet sayar hale düşmedi mi? Öyleyse üç ay boyunca grev tehdidinin ortadan kalkması bile Saray’a sırtını yaslamış işadamlarına yeter de artar bile. Erdoğan’a ne kadar teşekkür etseler azdır!

Hak ve adalet ayaklar altında ezilirken alın terine, emeğe, insana bakış da bu halde! Nitekim Türkiye OHAL’de!

[Semih Ardıç] 15.7.2017 [TR724]

Ne bir darbe, ne de bir darbe girişimi [Barbaros J. Kartal]

Darbe girişimindeki olayların hangisini inceleseniz elinizde kalıyor. Cevabı verilemeyen sayısız soru ile karşı karşı kalıyorsunuz. Ve hiçbir yetkili bunlara cevap vermek zorunda hissetmiyor kendisini. Ülkenin geldiği en hüsran verici durum bu aslında. Ülkeyi yönetenlere hesap soracak bir erk kalmadı. Ne parlamento, ne de yargı. Denetlenemeyen bir yürütmenin de bir ülkeyi ne hale getireceğini ağır çekim seyrediyoruz.

BU BİR DARBE GİRİŞİMİ DEĞİL

Bence darbe ya da darbe girişimi demek kesinlikle doğru değil,  15 temmuz tam anlamıyla bir özel hareket/psikolojik harp  planıdır ve şimdilik planlayanlar için bir başarı hikayesi olarak duruyor. Bu planı yapanların ve uygulayanların heterojen yapısı ileride yaşanacakların da sinyalini vermektedir.

Benim için 15 temmuz, Erdoğan’ın her seferinde başka bir saatte öğrendiğini söylemesi ile açıklığa kavuşmuştu. Hele hele eniştesinden öğrendiğini söylemesi bütün kitlesini aptal yerine koymaktan başka bir şey değil. Devletin bütün sansürlere rağmen resmi belgelerine geçmiş onlarca kayıt var. Hepsi inkar edilse, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın komutanların gözü önünde Erdoğan’ın koruma müdürünü arayıp ‘Önleminiz var mı?’ diye sorduğu kesin ve saat 19:00 civarı. Erdoğan AHaber’de, en son tarih ve saat ile ilgili konuştuğu canlı yayında saat konusunda karışıklık olduğunu kabul edip eline aldığı kâğıttan okuyarak 21:30 civarında eniştemden bir telefon aldım diyor. Birazcık aklı ve vicdanı olan için bile 15 Temmuz’un ne menem bir şey olduğunu gösteren bir ayrıntı.

ZEKAİ AKSAKALLI HÂLÂ KARANLIK

Bu operasyonun en kritik ismini bana sorarsanız Zekai Aksakallı derim. Bu isme çok dikkat edin. Hakan Fidan ve Hulusi Akar mahkemeye gitmedi ben de gitmem demesini iyi irdelemek lazım. Hiç beklenmedik bir anda, “TSK’da asker kışladan çıkmasın, dışarıdaki askerler de kışlaya dönsün uygulaması vardır, bu kadar basit bir önlem neden alınmadı?” diye sorması da boşuna değildir. Beni yakarsanız, hepinizi yakarım mesajları bunlar. Fırat Kalkanı esnasında bir intihar saldırısından kıl payı ile kurtulduktan sonra diyor bunu.

15 Temmuz’un kahramanlarından olduğu söylenen Ömer Halisdemir’i o gece tam 8 kez aramış. Diğer komutanlara ulaşamadığı gecede.

O gece ilk verdiği emir ‘ÖKK Nizamiye Kapısına… Darbeci olduğu iddia edilen Semih Terzi’den başkasını almayın’ emri…

Uçuş yasağının olmasına rağmen, gece yarısı Semih Terzi’nin uçağına Diyarbakır’dan kalkma izni veriliyor. Bu iznin nasıl verildiği bugün bile belli değil. Semih Terzi’nin uçağına kalk izni verilmese orada derdest edilse “darbeci” bir general hiç Ankara’ya getirilmeden etkisiz hale getirilecek. Ama gelmesi isteniyor.

Düşünebiliyor musun kapıya sadece ‘Semih Terzi’yi alın’ talimatı veren Aksakallı, Ömer Halisdemir’e gelince ‘Semih Terzi’yi vur’ diyor. Bir komutan diğer bir komutan için vur emri verebilir mi? Velev ki darbeci olsun. Canlı ele geçirme, sorgulama bunları geçtim kanunsuz bir emir verme yetkisi var mı? Kendisinin Ankara’ya getirdiği kendisinin kapıdan içeri aldığı bir komutanı infaz emrini veriyor. Ve hiç kimse bu 15 Temmuz’un karanlık kahramanına ‘neden’ diye soramıyor.  Sanıkların Aksakallı’nın mahkemede dinlenilmesi talebi ise ret ediliyor.

HİKÂYE SEFERBERLİK TETKİK KURULU’NDA GEÇİYOR…

Kanunsuz infaz emrini Ömer Halisdemir gerçekleştiriyor. Bir kaynağım, Özel Kuvvetler’in yapısı gereği, emir sorgulamanın asla olmadığını ve buna bir dereceye kadar şaşırmadığını söyledi. Yakın tarihteki birçok karanlık olayın delili aslında. Özel Kuvvetler denilen yer bildiğiniz gibi Özel Harp Dairesi. Seferberlik Tetkik Kurulu olarak bilinen ve askeriyenin sivil uzantılarının örgütlendiği yer. Mahallenizdeki bakkalın ya da bir gazetecinin, akşam izlediğiniz program sunucusunun ya da bir akademisyenin aslında bağlı olduğu yer. Ergenekoncuların girilmesini özellikle istemediği ve Ergenekon davalarının dönmesine sebep olan yer.

Ömer Halisdemir, Terzi’yi vurduktan sonra çalılıkların arasına doğru kaçarken diğer askerler kendilerine ateş edildiğini görerek çalılıklara doğru ateş ediyor. Halisdemir yaralanıyor ve hastaneye götürülecekken Semih Terzi ile beraber gelen Zekai Aksakallı’nın adamı Mirali Atmaca tarafından kalbine ateş edilerek öldürülüyor. Sanıklar otopsi raporunda Halisdemir’in ön tarafından aldığı mermilere de dikkat çekiyor. Yani infazcıyı da infaz etmenin planları inceden yapılmış.

Semih Terzi öldürülmemiş olsaydı anlatacağı çok şey vardı.

KENDİLİĞİNDEN TESLİM OLAN DARBECİ Mİ OLUR?

O gün öldürülen sivillerin sayısının çok daha fazla olmasının planlandığı iddia ediliyor. Yurt dışındaki istihbarat birimleri çok daha fazla kimsenin ölmesinin planlandığı rapor etmişler. Her şeyin belli olduğu artık darbeci askerlerin teslim olmaya başladığı saatlerde Meclis’in ve Saray’ın uzak bir köşesinin bombalanmış olması da hiç cevaplanamadı.

Darbeci olduğu iddia edilen askerlerin neredeyse tamamı kendiliğinden teslim oldu çünkü büyük bir tuzağa düşürüldüklerini gördüler. Son mermisine kadar çatışan ve ‘ben bir yola çıktım ya ölürüm ya öldürülürüm’ diyen bir asker var mı? Yok. Büyük bir motivasyonla çıktığı iddia edilen askerlerin bir tanesi bile bunu yapmadı. Çünkü ya terör saldırısı ihbarında, ya bir tatbikatta, ya da emir komuta içerisinde bir askeri faaliyette olduklarını sandılar.

Dün Erdoğan darbeye fiilen iştirak eden on binler kelimesini kullandı. Darbe ile ilgili bütün anlattıkları gibi bu da yalan. Yarıdan fazlasının askeri öğrenci ve er-erbaş olduğu abartılmış resmi rakamlara göre bile darbeye fiilen katılanların sayısı 8500 civarı.

Kusursuz cinayet yoktur, aydınlatılmamış cinayet vardır. Daha bir yıl olmadan tel tel dökülen 15 Temmuz operasyonu elbet bir gün yargılandıkları en hacimli bir dosya olarak yine karşılarına çıkacak. Üstelik Kenan Evren gibi mahkemeleri yıllar sonra olmayacak…

[Barbaros J. Kartal] 15.7.2017 [TR724]

’15 Temmuz Destanı’ [Bekir Salim]

“Yağmur” şairi Nurullah Genç… Pek çok şiir toplantısında aynı sahneyi paylaştığım bir şair… Şair dedim ya, Necip Fâzıl, Sezai Karakoç karışımı taklit makamında olsa da, “Yağmur” şiiri pek güzeldir ve muhtevası itibarıyla beni defalarca ağlatmıştır. Bu defa da “15 Temmuz Destanı” denemesiyle, belki ağlatmadı ama çok üzdü ve kızdırdı fakiri… Şiirinden samimiyet(!) süzülüyor. O kadar belli ki yazdığı tek bir satıra inanmadığı… Bilmem ki ne ihtiyacı var böyle tabasbuslara… İnşallah, “Yağmur” şiirini de aynı matematikle yazmamıştır… Bir an için, “Acaba, ekonominin vahim hâlini görüp bir iktisatçı olarak, vazife hissiyatıyla, ileride ekonominin başına geçip ülkeyi kurtarırım hesabıyla göze mi girmeye çalışıyor” diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi… Bu suizan değil… Tam tersi… Zira, ağzından köpükler saça saça tertemiz insanlara küfreden, soykırımcılığı yüzünden birçok ülkeye alınmayan bir zavallı yerine, şöyle böyle şiirle uğraşan birinin ekonomi bakanı olması her daim tercihimdir. 

Bir “15 Temmuz Destanı” da benden:

Yirmi dört ayrı dalda Oscar’a aday filim;
Yazılsın tarihlere “15 Temmuz Destanı!”
Her sahnesi önceden çizilmiş, milim milim…
Ey millet yakından gör, tanı büyük ustanı!
“Adüvvün Mübin”de yok sahip olduğu ilim… 

Hasılat hedefini yüksek tutmuşsa eğer,
O filmin senaryosu kansız olur mu tamam?
Hem bu darbe  “Allah’ın büyük lütfuymuş” meğer…
“İki yüz elli kişi şehit olmuşsa ne gam!”(*)
Bazı insanlar(!) var ki, seksen milyona değer… 

Allah murat etmiş ya bir kere belâsını;
Mağduru oynuyorken rolü tersine döndü.
Aslında kendi yaptı darbenin alâsını.
Kim bilir bir gecede ne kadar ocak söndü,
Taylasanlılar verdi ülkenin salâsını… 

Otuz tank, üç beş uçak duman eder her yeri;
Ordunun yüzde biri darbeye yeter artar…
Genelkurmayı basar on beş-yirmi serseri,
Komutanlar düğünde çifte yumurta tartar,
Emir kulu erleri keserler diri diri… 

Kafası, ağzı, burnu patlamış generaller…
Yerlerde sürünüyor ordunun itibarı…
Artık rahatça gelsin “olağanüstü hâller”,
Başkaca edemezdi bu kadar büyük kârı,
Yüz binlere hunharca zulmeden hain eller… 

Tecavüz, tasallut, gasp artık sıradan şeyler;
Ayaklarına gelmiş nimet üstüne nimet!
Öz kardeş namusuna göz dikmiş kimi beyler;
Savaş hâlindeler ya(!), hepsi birer ganimet!
Meydanlarda sarıklı hocalar(!) böyle söyler… 

Ameliyathanede kelepçeli kadınlar…
Sezaryenler, doğumlar polis nezaretinde…
Karanlık, habis ruhlar merhametten ne anlar?
Zahir, vahşet, işkence helâl bunların dinde;
Bilenmiş dişlerinden süzülür kızıl kanlar… 

Yaşlılar, engelliler, kadınlar ve bebekler,
Ateşten hücrelerde hasret bir damla suya…
İmtihan dünyasında dertlerine dert ekler,
Beton yataklarında dalamazlar uykuya,
Gönüller kıpır kıpır, Allah’tan imdat bekler… 

15 Temmuz, güneşin, rengin solduğu gündür.
15 Temmuz ağıttır, kim demiş destan diye!
15 Temmuz milletin hapse dolduğu gündür.
15 Temmuz teslimdir adaleti deliye,
15 Temmuz devletin mafya olduğu gündür. 

15 Temmuz, büyük bir soykırımın adıdır.
15 Temmuz ülkenin bölündüğü tarihtir.
15 Temmuz âtinin kapkara bir yadıdır.
15 Temmuz üç neslin silindiği tarihtir.
15 Temmuz azgın bir zalimin inadıdır.

(*) O gece, dini, dili, ırkı, mezhebi, siyasi görüşü, kimliği ne olursa olsun, hayatını kaybeden herkese Allah’tan rahmet, yakınlarına da sabır diliyorum…

[Bekir Salim] 15.7.2017 [TR724]

Darbeyi kim yaptı, kime yaptı? [Mahmut Akpınar]

Darbeyi kimin yaptığı konusunda ciddi kafa karışıklığı var. Darbe 15 Temmuz’da mı yapıldı yoksa sonrasında asıl darbeyi AKP mi yaptı? AKP “Darbe” üzerinden propagandayı, onun oluşturduğu ortamın fırsatlarını kullanmayı çok iyi biliyor ama 15 Temmuz’da neler olduğu konusunu aydınlatmaya yanaşmıyor. Sorgulamaların, gerçeklerin şamata içinde örtbas edilmesini, boğulmasını tercih ediyor. Bu nedenle Darbeyi Araştırma Komisyonu çalışmaları Erdoğan’ın “Yeter bu kadar!” demesi üzerine esas aktörler dinlenmeden bitirildi. Darbe duruşmalarında ilk ifadeleri işkencelerle alınan askerlerin savunmaları bütün karartmaya rağmen iktidarı tedirgin etti. Yargılamaların şeffaf olması taleplerine kulak tıkandığı gibi duruşmalar ertelendi.

Yıllarca Türk siyasi hayatında darbeleri okuttum. Ama böyle absürt bir darbe teşebbüsü görmedim. Medyanın kalmadığı, gazetecilerin, aydınların, akademisyenlerin hapiste olduğu, herkesin gölgesinden çekindiği bir ülkede 15 Temmuz’u açıklığa kavuşturmak mümkün değil. Hukuk geri döner, ülke normalleşir, gazeteciler hapisten çıkar ve soru sormaya başlarsa vaka netleşmeye başlar. Sosyal medyadaki tartışmalar iktidar senaryolarının sorgulanmasına neden oluyorsa da toplumun yüzde 90’ı hala AKP kontrolündeki konvansiyonel medyadan bilgileniyor.

Türkiye’de 15 Temmuz’u sorgulayanlar anında “hain”, “terörist” damgası yiyor. İçerde konuyu irdelemenin imkânı sınırlı. Yurt dışında yapılan araştırmalar, yayınlar ise anında erişime kapatılıyor. Erdoğan’ın tezlerinin dünyada alıcısı yok. Erdoğan’ın ülkesini içe kapattığı ve uçuruma yuvarladığı konusunda yaygın kanaat var. Ama devletler diplomatik davranıyor ve alacakları tavizlerle ilgileniyor; ilişkilerini koparmak istemiyorlar.

DARBE TÜRKİYE’YE YAPILDI

Darbeyi kimin yaptığını netleştirmek pek mümkün değil. Ama darbenin kime yapıldığını açık ve net görmek mümkün. “Darbe” Erdoğan’a, AKP’ye değil, Türkiye’ye yapıldı. Türkiye her alanda telafisi zor, tamiri uzun yıllar alacak tahribata, yıkıma maruz kaldı.

Darbe, 80 milyona, Türkiye’nin geleceğine, milli çıkarlarına, toplumsal bütünlüğüne yapıldı. Erdoğan’ın güç toplamasına ve her şeyi kontrol etmesine paralel son 3-5 yıl içinde, ama özellikle 15 Temmuz ve sonrası ülkenin Demokrasisi, ekonomisi, siyaseti, eğitimi, tarımı, diplomasisi, ordusu, yargısı, medyası, akademisi, turizmi, güvenliği büyük bir çöküş ve çözülüş sürecine girdi. Bütün veriler hızla baş aşağıya gitmeye başladı. Dini, milli, kültürel değerler Erdoğan ve ailesinin ikbaline, koltuğuna malzeme yapılır oldu. Toplumu bir arada tutan ortak duygular, semboller balyozlandı. Bir kişi putlaştırılıp fetişleştirilirken O’nun sorgulanmaması için millet lime lime ayrıştırıldı ve düşmanlaştırıldı.

Bir kişinin damatları, çocukları ve beslediği haramiler rahat edebilsin diye ülkenin düşünen, üreten, yazan insan kaynakları darbelendi. Cerrahından, profesörüne, öğretmeninden gazetecisine yüzbinlerce eğitimli, nitelikli beyin hapislere tıkıldı, âtıl hale getirildi. En verimli dönemlerinde yetişmiş beşerî sermaye hapislerde çürütülüyor veya ülkesini terk etmek zorunda bırakılıyor. Hiçbir darbe dönemiyle kıyaslanmayacak kadar ağır beyin göçü ve aydın kıyımı yaşıyor Türkiye.

İşadamlarına yapılan operasyonlar, baskılar nedeniyle ekonomi ağır yara aldı. El konan, çökülen binlerce şirket var. Artık Türkiye’de sermayesi, şirketi, üretimi olanlar güvenli ülkelere çıkarmanın yollarını arıyor. Öte yandan kara para girişi hariç dış dünyadan yatırımlar kesildi. Hem sermaye hem de beyinler kendine emin ülke arayışında.

15 Temmuz’un en büyük zararlarından birisi TSK’ya oldu. Türk tarihinde ordu ve devlet hep iç içe olmuştur. Ordusu zayıflayan Türk devletlerinin uzun yaşadığına şahit olmayız. Türklerde orduyu çökertir, bitirirseniz devleti çökertmek, toplumu bitirmek zor olmaz.  Erdoğan kendisine muhalif olma potansiyelindeki son kurum TSK’yı iyi bir senaryo ile darmadağın etti.

DİNDARLAR YAĞLI URGANIN FARKINDA DEĞİLLER

Son 4-5 yılda tahrip edilen, içi boşaltılan ve istismar edilen kurumlar, değerler saymakla bitmez. Bu yönüyle asıl “Darbe” her kesimiyle Türk toplumuna yapıldı. Fakat münhasıran ve özellikle muhafazakâr, dindar Anadolu insanına yapıldı. Ne var ki “dini hizmetler yürütme” iddiasındaki cemaat önderleri, cemaatler, tarikatlar bu darbenin kendilerine yapıldığının farkında bile değiller. Aksine yapılan darbenin kitlesel destekçisi, oy deposu, meşrulaştırıcısı oldular. Yağlı urgan kendi boğazlarına geçmiş ama hissetmiyorlar. İdam sehpasında sallanan kendi bedenleri ama idrakten uzaklar. Hayranlık-korku karışımı destekledikleri Zorba gerçekte cellatları. Celladın kılıcı kendi uzuvlarına, hatta kafalarına iniyor ama sıcaklığıyla akan kanın kendi kanları olduğunu hissedemiyorlar. Öz evlatlarını hipnozu altına girdikleri bir büyücüye kurban ediyorlar ve bunu göremiyorlar.

Erdoğan diz çökmeyen, biat etmeyen her kesimi ezmek, yok etmek istiyor. Ama ey dindarlar, muhafazakârlar, cemaatler! 15 Temmuz sonrası kıyıma uğrayan insanları profiline bir bakın! Bunların yüzde 95’i fakirlik, yokluk, sıkıntılar içinde okumuş, Anadolu’nun gariban, muhafazakâr ailelerinin çocukları değil mi? Bunlar her askeri darbe, muhtıra döneminde biçilmek istenen, “mürteci” diye karalananlar değil mi? Askerinden polisine, memuruna esnafına, öğretmenine, yargıcına kadar son 40 yılda dindar, muhafazakâr, milliyetçi, mukaddesatçı kesimin yetişmiş insan kaynakları üretilen hokkabazlıklarla biçiliyor. Ve maalesef sizler oğlunuz-kızınız, yeğeniniz, yakınınız olan bu insanların kıyımına sadece bakıyor, hatta alkışlıyorsunuz.

ŞU SORULARA CEVABINIZ VAR MI? GÖRMÜYOR MUSUNUZ?

Hiç akletmiyor, düşünmüyor musunuz?

Kapatılan binlerce okulda, dershanede kimlerin çocuğu okuyordu?

Yıllarca o kurumlardan kimler yararlandı?

Yetiştirmekten aciz kaldığınız çocuklarınızı teslim etmek için yarışa girdiğiniz yüzbinlerce eğitimli, dindar, edep timsali öğretmene “terörist” yaftası yapıştırmaktan utanmıyor musunuz?

Anadolu insanının emeğiyle, alın teriyle desteğiyle açılan 1200 okul bir gecede kapatıldı. Neden bir ecnebi okulu kapatılmadı diye sorgulamak çok mu zor?

Malına, şirketine çökülen bir tane beyaz Türk, aristokrat, gördünüz mü?

Çok iyi bildiğiniz, kapılarını hayır için çalıp boş dönmediğiniz, ülke ekonomisini dünyaya açan Anadolu sermayesi, girişimcisi linç ediliyor bunu göremiyor musunuz?

Yıllarca bir tane namaz kılan polise, astsubaya hasrettiniz. Adam bir gecede yüzbinlerce dindar, namazlı, niyazlı, hiçbir sabıkası olmayan Anadolu çocuğunu, vatanseveri ordudan, polisten, yargıdan, eğitimden attı; bu “temizliğin” kime karşı yapıldığını hala anlayamadınız mı? Boşaltılan yerleri dün “irtica” diye tepenize çöken, sizleri fişleyen Ergenekon-Perinçek kadrolarının doldurması da mı sizi uyandırmıyor?

Dini söylemlerin, kavramların kullanılması hoşunuza gidiyor olabilir ama iktidarı için bütün kutsalları tepe tepe kullanan, içini boşaltan; her türlü ahlaksızlığın, yolsuzluğun, hırsızlığın, kötü alışkanlığın (alkol, fuhuş, uyuşturucu vd) önünü açan bir zihniyetin dine ve değerlere zararını fark etmiyor musunuz?

28 Şubat’ta kızların başörtüsüne el uzatılmıştı. Bugün 17 bin dindar başörtülü hanımefendi hapiste. Doğum yaptığı gün bebesiyle hapse atılan anne sayısı 11 oldu. Bu yaşananların dinle, imanla, vicdanla bağdaşır bir tarafının olmadığını anlamak için fıkıh, tefsir, hadis bilmeye gerek yok. Zulüm din kisvesiyle işlendiğinde meşrulaşıyor mu?

Çevrenize bir bakın bakalım hapse girenler, “terörist” denilenler kimler! Pek çoğu çocukluğundan beri bildiğiniz, güvendiğiniz, evlatlarınıza model olmasını istediğiniz yakınlarınız, komşularınız! Bunların bir gecede nasıl ve niçin “terörist” ilan edildiğini sorgulamayacak mısınız?

15 Temmuz’un kime “Allah’ın bir lütfu”, kimlere zulüm aracı yapıldığını anlamak, yaşananları tahlil edebilmek için sadece vicdan, insaf ve az cesarete ihtiyaç var!

Son bir yılda yaşananlar her darbe döneminde yapılmak istenip de yapılamayanların dindar urbasıyla icra edildiği iyi planlanmış bir darbedir. Bu Anadolu’nun yetişmiş insan kadrosuna, muhafazakarlara yapılmış bir darbedir. Görmek için sözlere, sloganlara değil, yapılanlara bakınız!

İsrail! Amerika! İngiltere! diye höykürüldü. Ama Anadolu insanına çöküldü. Bir tane kapatılan İsrail firması, ecnebi okulu, “gavur” firması gördünüz, duydunuz mu?

AKP dindarlara, Müslümanlara yüzyılın operasyonunu yaptı ama onlar hala ona duacılar, destekçiler.

[Mahmut Akpınar] 15.7.2017 [TR724]