Fiili Durumları Yasallaştırmak [Dr. Emin Aydın]

Bir yılı geçti, Erdoğan Türkiye’nin yönetim sisteminin fiili olarak değişmiş olduğunu söyleyeli. Hatırlarsanız o zaman, ‘Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir,’ demişti. Geçen gün Mehmet Y. Yılmaz’ın ‘AKP’nin Noel Babası gibi,’ dediği Devlet Bahçeli, Erdoğan madem başkanlık hayallerinden vazgeçmiyor, e o zaman bize düşen bu fiili durumu bir referandumla yasallaştırmaktır çıkışını yaptı. Fıtratı itibarıyla pek de konu mankeni olmayı sevmeyen ve yavaş yavaş kendi iktidar alanını oluşturmaya çalışan Başbakan Binali Yıldırım için bu pas o kadar güzel verilmişti ki, golün aslında kendi kalesine girmekte olduğunu göre göre yüklendi topa: ‘Bahçeli’nin çağrısını aynen kabul ediyoruz.’

Bu şartlarda ‘fiili durum var mıydı yok muydu’ tartışmasına girilmesi komik bir şeydir. Ama o da oldu işte. CHP ‘Bitmiş olan bir tartışma, neden yeniden alevlendiriliyor?’ diye sordu; MHP, ‘PKK’nın don lastiği!’ diye cevap verdi. AKP’nin anayasal suç işlemekte olduğunu ilandan sorumlu bakanı Bekir Bozdağ da ‘İstediğiniz kadar yok deyin, fiili başkanlık var!’ diye haykırdı…

Doğrudur, fiili bir başkanlık durumu vardır. Ama memlekette başka bir dizi fiili durum vardır ve bu fiili durumların tamamına anayasal bir zemin bulmaya kalkışmak, ülkeyi Erdoğan’ın kafasındaki Çatladıkapı Muhtarlığından daha berbat hale getirir. [Sorumluluk Reddi: Çatladıkapı, Fatih semtimizin güzide bir mahallesidir. Muhtarının cemaatimizle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Kendisine, makamı nezdinde yapılmış olan bu hakareti teessüfle karşılıyoruz.]

Söz gelimi, Güneydoğu’muzun pek çok yerinde fiili olarak devlet yoktur. İstanbul gibi metropollerde bile polisin fiili olarak giremediği mahalleler vardır. Türkiye’mizin fiili olarak bir sürü faili meçhulü vardır. Sedat Peker fiili bir realitemizdir. Fiili durumda çocuk evlilikleri de var, çok eşlilik de var, muta da var, zina da var, var oğlu var… Devletimiz fiili olarak laik değil. Fiili durumda devletin bir dini hatta mezhebi vardır. Devletimiz Sünni Hanefi Müslümandır.  Devlet kurumları fiili olarak cemaatler arasında paylaştırılmış ve zirve kadrolar da imam hatip mezunlarının istilasına uğramıştır. Rizelilik fiili olarak işe alımlarda tercih sebebi haline gelmiştir. Fiili olarak Reis hakkındaki görüşlerinize göre öğretmen olursunuz veya olmazsınız; müdür olursunuz veya olamazsınız… Fiili durum budur.

Fiili olarak ülkemizin başbakanı da anlamsız bir varlıktır, bakanları da anlamsız ve gereksizdirler… Hele dışişleri bakanının, fiili olarak işi, Erdoğan’ın dış politika konularında rahat hareket edebilmesi için minimum ortalıkta görünmek ve minimum konuşmaktır. Her konuşan bakanın ertesi gün Erdoğan tarafından kontrpiyede bırakılabileceği düşünüldüğünde, bu tavır en akıllıca fiildir zaten.

Fiili olarak mahkemelerimiz de anlamsız ve gereksizdir. Muhalefet partilerimizin de fiilen yapabildikleri bir şey yoktur. Zaten Hayrettin Hocamızın fetvasında ‘Partiler, Batılı demokrasi uygulamasının başımıza bela ettiği kuruluşlardır,’ demiş ve bu fiili durumun altını çizmiştir. Erdoğan, nasıl hukukçu olunacağı konusunda kendisinden ders alan hakim ve savcı adaylarına, HSYK seçimlerinde oy kullanmalarının fiili bir rahatsızlığa sebebiyet verdiğini anlatıyordu geçen gün. Yani atamalarınızı yapacak kişileri kendi başınıza seçmeniz fiilen sakıncalı demeye getiriyordu… Böyle fiili durumlar da var…

Bir de nicedir fiili olarak olsalar da bir türlü yasal zemin bulamayan olgular var memleketimizde… Doğu’da binin üzerinde, batıda bine yakın medrese fiili olarak çalışıyor mesela… Cemevleri fiili olarak varlıklarını hep sürdürdüler. Ama gelin şu fiili duruma bir ad koyalım denildiğinde kimse yanaşmadı.

İnsanlık tarihi fiili durumu kabullenen ve hatta bunu norm olarak benimseyen silik karakterlerle, fiili duruma baş kaldıran, fiili durumu değiştirmek için mücadele eden kahramanların paradoksal birlikteliğinin tarihidir. Bütün peygamberler, bütün büyük kanaat önderleri, bütün devrimciler, bütün reformcular, bütün lider insanlar bu ikinci kategoride olan, fiili duruma boyun eğmeyen insanlardır.

Fakat başkaldırının da ön şartı fiili durumu tespit etmektir. Ve evet, Türkiye’mizde fiili bir başkanlık sistemi, fiili bir dikta yönetimi, fiilen uygulamaya konulmuş bir soykırım projesi vardır…

Dr. Emin Aydın, 14.10.2016

Anladık Başkanlık Olacak! Peki Hukuk Da Olacak Mı? [Akif Umut Avaz]

ABD, diğer başkanlık rejimlerine de ilham kaynağı olmuş en başarılı başkanlık sistemidir. Genel itibariyle vatandaşlarının hak ve özgürlüklerine saygılı bir demokratik hukuk devleti olduğundan kimsenin kuşkusu yok.

İngiltere, “Birleşik Krallık” isminden de anlaşılacağı gibi bir krallık. Bugün başlarında sembolik yetkilerle donatılmış Kraliçe olan İngilizlerin ve ülkede yaşayan farklı din ve kültürlerden göçmenlerin dünyanın en özgür halklarından biri olduğundan kimsenin kuşkusu yok. Şiarı temel hak ve özgürlüklere azami saygı olan ülke rejiminin, yüzlerce yıllık tecrübelerinin imbiğinden geçirerek içselleştirdiği tüm ilke ve değerleriyle, demokratik bir hukuk devleti olduğu konusunda da herkes mutabık.

İsveç ise bir krallık. Hem de ne krallık! Düşünün ki krallık ailesinin kökleri, görgüsüzlüğe değil, taa ikinci bin yılın başlarına kadar dayanıyor. Uzlaşıya ve paylaşmaya dayalı tıkır tıkır işleyen demokrasisinin ve kılı kırk yaran adaletiyle hukuk sisteminin sıhhatinden kimse endişe duymuyor.

Vatandaşlarının her türlü hak ve özgürlüklerini kutsal addeden İsveç, bu konuda yalnız değil. İsveç gibi birer krallık olan Danimarka’dan Norveç’e; İzlanda’dan Finlandiya’ya kadar bölgeye hakim olan uzlaşı kültürü İskandinavya denen bu soğuk beldede sıcacık bir demokrasi ve özgürlükler cenneti pluşturmuş durumda. Doğal olarak bu ülkeler hukuksuz, keyfi ve ahlaksız despotlarla başı zora giren çoğu insanın ulaşmak için akıllarından ilk geçirdikleri ülkeler haline gelmiş. Bütün insani gelişmişlik endeksleri de bu rağbetin boşuna olmadığını gösteriyor. Sözkonusu endeks ve sıralamalarda hep en tepede yer alan bu ülkeler demokrasi, şeffaflık, özgürlük, hak, hukuk ve adalet standartlarıyla dünyanın en kuzeyinden birer “aurora borealis” gibi ışıldıyorlar.

Almanya federal bir parlamenter rejim. Ulusal birliğini geç kurmuş olmanın sebep olduğu hırçınlıkla kendisinin ve dünyanın başını beladan belaya sokmuş bir ülke. 70 yıl öncesine kadar yaşadığı ve yaşattığı büyük acılardan sonra nihayet demokrasinin, hak ve özgürlüklerin, hukuk ve adaletin, çoğulculuğun, siyasi ya da etnik/dinsel azınlık haklarının korunmasının, gücün tek elde toplanmasını engelleyecek güçler ayrılığı sistemi ile kontrol ve denge mekanizmalarının önemini çok iyi anlamış durumda. Avrupa’ya lokomotif olan ekonomisi ve entelektüel/siyasi gücüyle önemli bir dünya aktörü olmayı da başarmış. Almanya’nın şu ya da bu yönünü eleştirenler bile demokrasisinin olgunluğunu, evrensel hukuk felsefesine kaynaklık eden birkaç ülkeden biri olan bu ülkenin hukuk sisteminin gelişmişliğini ve bunlar sayesinde halkının hak ve özgürlüklerin tadını  en yüksek seviyede çıkardığını teslim edeceklerdir.

Avusturya da parlamenter bir federal devlettir. Demokrasisi konsolide olmuş, hak ve özgürlük standartları yerli yerinde, adalet terazisi sağlam bir hukuk devleti. Bu hasletleri sayesinde 8-9 milyonluk nüfusu ve küçücük coğrafyasıyla insanlık ailesine türlü katkılarda bulunabiliyor. Demokrasisine, hukukuna ya da ülkedeki hak ve özgürlüklerin durumuna ya da cüzi de olsa bazı rüşvet ve yolsuzluk iddilarına dair  mevzular gündeme geldiğinde kimsenin aklına siyasal sistem tartışmalarını bir sis bombası gibi tartışmanın göbeğine atıvermek gelmiyor. Tıpkı benzer tartışmalarla bunalanların aklına ABD’de hemen parlamenter veya monarşik sisteme, İngiltere’de cumhuriyete veya başkanlık sistemine geçme düşüncesi gelmediği gibi.

Özbekistan üniter bir başkanlık sistemi. Esamisi olmadığı için demokrasisinden, demokrasi yokluğunun doğal sonucu olarak da hak ve özgürlüklerden ya da hukuk ve adaletten bahsetmemiz mümkün gözükmüyor.

Demokrasi, temek hak ve özgürlükler ile hukuk ve adaletten soyunmuş pek çok Latin Amerika ülkesi gibi Rusya da dejenere bir başkanlık sistemi. Her ne kadar Erdoğan ve ekürisinin ağzının sularını akıtsa da Putin’in yıllardır uyguladığı fiili “çarlık sistemi”ne bakıp Rus tarzı başkanlık sistemininin matah bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Buna isterseniz benzer yönetim tarzıyla bir de Kuzey Kore despotluğunu ekleyin. En despotik parlamenter sistemlerde bile akla hayale gelmeyecek her türlü hukuksuzluğun ve despotluğun fiili tek adam rejimlerine dönüşmüş bu yoz başkanlık sistemlerinde ne kadar kolayca ve aşikar yapılabildiğini görebilirsiniz.

Suudi Arabistan da İngiltere ve İsveç gibi bir krallık. Hem de ne krallık! Onca enerji zenginliğine rağmen dünyada görmemişlik ve görgüsüzlüğün, toplumsal katmanlar arasında sosyal adaletsizlik kol gezerken arsızca göze sokulan debdebe ve şatafatın sembolü durumunda. Bu ülkede de demokrasi olmayınca insan onurunun ayrılmaz parçası olan hak ve özgürlüklerden bahsetmek abes oluyor. Ya peki hukuk ve adalet? Krallık ailesinin tüm milletin hakkı olanı keyfince har vurup harman savurduğu bir yoz sistemde adalet ve hukuk mu olurmuş! Bakmayın siz adına “Şeriat rejimi” demelerine. Suçlu güçlüyse es geçen, suçlanan masum bile olsa sırf yoksul ve güçsüzse üzerinde tepinilen bir despotluğun adına “şeriat” denilse ne yazar! Zaten Suudi despotluğunun en büyük cürümü de bütün haksız, hukuksuz ve keyfi kepazeliklerini “şeriat” deyip örtme çabası değil midir?

Unutmayalım ki rejimler birer sistem oldukları kadar  birer kılıftır da. Onlara can ve ruh veren, kıymet katan insana, insan onuruna, evrensel etik değerlere, hak ve özgürlüklere, demokrasiye, hukuka ve adalete verdikleri değerdir. Bir rejimin adı ne olursa olsun çağdaş insani, siyasi ve hukuki değerlerden yoksunsa oradan yoz bir despotluktan başkası çıkmaz. Mevcut halleriyle dibe vurmuş yoz despotların bu değerlere kıymet vereceğini ummak ise naiflikten öte ahmaklık olur. Bugün, Türkiye’nin 150 yılı aşan parlamenter bir demokratik hukuk devleti olma çabasını ve bu konuda biriktirdiği tecrübeyi çöpe çeviren Erdoğan rejimi ve AKP’nin derdinin daha fazla demokrasi, hak ve özgürlükler ile evrensel hukuk olduğunu kim söyleyebilir?

Temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alındığı, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin kurumsallaştığı, hukuk önünde herkesin eşit muamele görerek adalete ulaştığı gerçek bir demokratik hukuk devletine, İngiltere ve bazı Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, sembolik krallıklarla da, ABD’de olduğu gibi güçlerin kalın çizgilerle ayrılarak birbirini denetleyip dengelediği başkanlık sistemiyle de, Almanya’da olduğu gibi parlamenter sistemle de ulaşılabilir. Tam tersine yukarıda saydığımız kötü örneklerde görüldüğü gibi, gerçek kimliğini muhafaza etmiş parlamenter sistemler hariç, aynı sistemlerle katıksız despotluğa da ulaşabilirsiniz.

Erdoğan ve AKP,  şayet iç kargaşalar, savaş, çakma darbeler ve suikastler aracılığıyla başkanlık sistemine geçmeyi bugüne kadar işlemiş oldukları vahim ötesi suçların üstünü bir daha açılmamak üzere örtmek için istiyorlarsa bildiğimiz anlamda hukuk ve demokrasiden arındırılmış bir rejim kurmalarından başka çareleri bulunmuyor. Çünkü biliyorlar ki, kurmak istedikleri sistemde demokrasi ve hukuka şu ya da bu şekilde yer verirlerse o hukuk bile er ya da geç ama bir gün mutlaka dönüp despotik uygulamalarını, savaş suçlarını, hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, vatana ihanetlerini yargılar. Diyeceğim o ki, iyi ya da kötü hiçbir hukuk sisteminde Erdoğan ve ekürisi OHAL ve KHK’lerin yol açtığı acılar ve ahlar üzerine inşa ettikleri bugünkü hukuksuzluk ortamındaki kadar rahat edemez.

Kimbilir belki de demokrasiyi, hukuku taammüden katledip gömdükleri OHAL ve KHK mezarını allayıp pullayıp yeni rejim kılıfına sokarak yeniden önümüze de sürebilirler. Ne yaparlarsa yapsınlar şundan emin olun ki, işlemiş oldukları suçların devasalığı yüzünden Erdoğan ve yoz ekürisi ne bugünkü sistemde, ne de kuracakları muhtemel sistemde hukuk ve demokrasinin kırıntısına zerre tahammül göstermeyecek.

Ama yinde de yıkmak kolay, yapmak zordur. Tahripte çok iyi olduklarını yaşayarak gördüğümüz Erdoğan ve yıkım ekibinin yapmakta ve kurmaktaki yetenek(sizlik)lerini de pek yakında görürüz. Referandum için tarih bile verebildiklerine göre şunun şurasında ne kaldı ki? Bakalım hezimeti zafer, çöküşü yükseliş, günahı sevap, sevabı günah, zulmü adalet, adaleti zulüm, ahlakı ahlaksızlık, ahlaksızlığı ahlak, yıkmayı yapmak, yapmayı yıkmak gibi göstermekteki eşsiz başarılarını bu konuda da tekrarlayabilecekler mi?

Akif Umut Avaz, 14.10.2016

Sevgili Dostlarıma ve Kamuoyuna Mektup - [Mehmet Ali Şengül]

1945 yılında mütevazi bir köyde dünyaya gözünü açmış bir Anadolu insanıyım. Dedemin ifadesiyle cihan harplerinde beş kardeş cepheye gitmişler. Sadece en küçükleri olan dedem kulakları tamamen sağır, parmakları el ayasına kaynamış, vücudunun neresinde ne gibi yaralar olduğunu bilemediğim bir gazi olarak, yıllar sonra köyüne dönebilmiş. Yakın akraba olarak kimsesi kalmadığı için, boğaz tokluğuna bir ağaya hizmetkar olmuş.

Ülkemiz maddi-manevi biraz kendini toparladığı dönemde, dedeme maaş ve bir gazi madalyası takdir edilmiş. ‘Ben vatanıma ve milletime Allah için hizmet ettim. Ahiret mükafatını dünyada almak istemiyorum‘ diyerek devletine teşekkür edip kabul etmemiş. Vefatından sonra devlet aynı teklifi babaanneme yapmış. Babam ‘Anne, babam almadı sen de alma, ben sana bakarım‘ demiş, o da kabul etmeyip devletine teşekkür etmiş.

Böylesine vatanına ve milletine kendini adamış bir aileye mensubum. Şuan 71 yaşımdayım, altmış yıl evvel başladığım Kur’an Kursu ve İmam-Hatip tahsilini yaptıktan ve askerlik görevimi de tamamladıktan sonra, Diyanet İşleri İzmir müftülüğüne bağlı, resmi – gayr-ı resmi yaklaşık otuz yıl milletimin dini ve manevi hayatına hizmette bulundum.

İradem dışı kaderin sevkiyle, İzmir Kestane Pazarı İmam Hatip ve ilahiyat da öğrenci yetiştirme derneği yurduna idareci olarak gelen Fethullah Gülen Hocaefendi ile talebe-hoca münasebetimiz oldu. İslamı ruhunda yaşayan bir insan olması itibariyle, kısa zamanda vakar ve ciddiyeti, ihlas ve samimiyeti, hayatını bir tahta kulübede geçiren bir insan olarak bütün talebelerin sevgisini ve güvenini kazandı.

Ege bölgesi gezici vaizi olması itibariyle, temsil ettiği hizmeti dünyevi-uhrevi hiçbir şeye alet etmeden, Kur‘an ve Sünnet çizgisinde yaşantısıyla, hem talebeye hem halka yaptığı ders, vaaz ve konferanslarıyla ülke çapında kendini kabul ettirip sevdirdi.

Diyanet Teşkilatına mensup bütün arkadaşlarımızın, hocalarımızın vazifesi, halkımıza dinin temel esaslarını ve ruhunu temsil ederek tebliğ etmekti. Devletimiz de bu vazifeyi yapmamız için maaş veriyordu. Yapmış olduğumuz bu vazifenin devamı mahiyetinde olan bu ‘Hizmet‘, ülkemiz genelinde başarılı olduğu görülünce halkımız gönülden benimseyerek sahip çıktı, eğitim ağırlıklı olan bu faaliyetlere büyük bir güven duygusuyla çocuklarını da vererek destek verdi. Böylece, ülkemizin ve milletimizin itibarını ve şehit kanını temsil eden bayrağımızı dünyanın birçok ülkesine tanıtma şerefini Allah (cc) nasip etti.

Yarım asra yakın bir dönemde milletimizin ve ülkemizin aleyhinde en küçük bir arızası dahi tesbit edilemeyen, ahlaklı ve faziletli hayr-ul halef nesillerin yetişmesinde büyük emeği bulunan bu Hizmet’in, birden hangi sebep ve saikten olduğunu tam bilememekle beraber, kıskançlığın ağır bastığını tahmin ettiğim bir refleksle; devlete paralel yapılanma gibi gösterilmek suretiyle, milletin ve devletin şahs-ı manevisi isnad ve iftiralarla yanıltılarak, ‘Hizmet‘in itibarını kamuoyunda sarsma ve terör örgütü gibi göstermeye çalışıldı ve hala devam etmektedir.

1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat askeri muhtıra ve darbeleri gören ve yaşayan bir insan olarak, inanan insanların fiili hiçbir suçları isbat edilemediği halde, değişik isimler ile mesela gerici, yobaz, mürteci gibi isnadlarla sürekli yollarının kesildiğini, meşru hakları olan dini yaşantılarını, fikir ve düşüncelerini, demokratik bir ortamda yaşama ve ifade etme fırsatı bulamadığını ve sürekli engel olunduğunu müşahede ettim.

Bu yaşıma kadar değil insanlara, hayvanlara bile iradi olarak kötülük yapmadım. Ülkemin, milletimin ve topyekün insanlığın mutlu ve huzurlu olabilmesi, dünya barışının tesisine katkıda bulunma mevzuunda üzerime düşen sorumluluğun şuuru içinde yapmam gereken vazifemi yerine getirebilme gayreti içinde bulundum.

Buna rağmen 1980 askeri darbe neticesinde ihbar üzere 52.gün vazifeme giderken tutuklandım. Sıkıyönetim komutanlığı askeri mahkemesinde yargılanıp, sorgulanıp, aynı gün serbest bırakıldım. 1983 yılına kadar da ek bir vazifeyle çocuk ıslahevinde görev yaptım.

1983 yılında yine evimden alınarak tutuklandım. Suçumun ne olduğunu bilmeden, bir ay emniyet müdürlüğünde gözaltında, daha sonra mahkemeden beraat edilene kadar askeri hapishanede mahkum oldum. Meğer suçum, 163‘ün birinci maddesi olan ‘devletin temel nizamlarını yıkıp yerine şeriat devleti kurma maksadıyla gizli oluşturulmuş bir örgütün mensubu‘ olmakmış.

Hayalimden geçmeyen, yıllarca yaptığım sohbet ve konferanslarda bir kelimeyle bile ifade etmediğim bu isnad edilen suçun aslı olmadığı, sıkıyönetim askeri mahkemesinin verdiği beraat kararıyla ispatlanmış oldu. Buna rağmen bağlı bulunduğum kurumdan, ‘Her ne kadar mahkemeniz berat etmiş olsa da, vazife yapmanız sakıncalı görüldüğünden işinize son verilmiştir‘ dendi. 9 yıl sonra iade-i itibar verilerek vazifeme geri döndüm, bir süre sonra da emekli olarak görevimden ayrıldım.

36 yıl sonra bugünlerde, elli yıl evvel talebesi olmakla şeref duyduğum Fethullah Gülen Hocaefendi başta olmak üzere, hiçbir adli vak’ası ve suçu bulunmayan, bir ömür boyu ceplerinde bıçak dahi taşımayan arkadaşlarımla birlikte ben yine, bir örgüt elemanı olarak tek taraflı medya ve aynı zamanda avukatım dahil hiçbir müdafaa imkanı verilmeyen mahkeme tarafından, hakkımızda tutuklama kararının olduğunu öğrendim.

Ülkemde şerefle vazifemi ifa edip emekli olduktan sonra, 1992 yılında Almanya‘ya geldim. Bir müddet hem idareciliğini hem de köşe yazarlığını yaptığım Zaman Gazetesinde 26 yıldır halen çalışmaktayım.

Bu gerçeklere rağmen, Sabah gazetesi “İşte Fetö’nün beyin takımı” başlıklı manşetinde bana dair, sözde ‘eski Türkiye imamı yurtdışına kaçtı” ifadelerini içeren bir haber yayımlamıştır. Bunun yanında, kendilerini hiç tanımadığım, bir defa dahi görmediğim ve görüşmediğim Türkiye gazetesinde yazan Fuat Uğur tarafından, çevremde kimsenin tanımadığı Ümit Akdemir isminde birisinin iddialarını kaynak gösterilerek hakkımda oluşturulan masabaşı senaryolarıyla, güya ben paralel çetenin Suriye organizatörü olarak vazife yapan ve halen de orada yaşayan sorumlu bir kişiymişim gibi lanse edilmiştir.

Ben 1978 yılında, yani 38 yıl evvel merhum babam ve merhume annemi karayoluyla hacca götürürken Suriye‘den transit geçerken bu ülkeye uğradım. O günden bugüne hiçbir zaman Suriye’ye gitmedim. Arkamda bana destek olduğu iddia edilen merhum allame Ramazan el-Buti Hazretleri dahil, Suriye‘de hiçbir din alimi veya tüccarla da görüşmedim.

Hakkımızda iddia edilen, aslı ve alakası olmayan suç isnadıyla 2015 yılında evimiz basılıp arama yapılmıştır. ‘Suç unsuru olabilecek herhangi bir şeye rastlanmamıştır‘ tesbiti ve beyanıyla rapor tutulmuştur.

Hala sırrı çözülemeyen, net olarak ortaya konulamayan, mahiyeti meçhul ‘Darbe Senaryosu‘ üzerimize atılarak, masum ve hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece dini inancını yaşayan, ülkesine ve insanına elinden geldiği kadar hizmet etmeye çalışan, hayır yolunda koşturan binlerce insan gibi benim de, ülkeme hizmet ettiğine inandığım bir vakfa yıllar evvel bağışladığım evime ve kapı anahtarı değiştirilerek evdeki şahsi ve ev eşyalarıma el konulmuştur.

Masumum! Ülkemi ve (aldatılmış, kandırılmış da olsa) milletimi çok seviyorum. Hiçbir şeyden haberim olmadığı, hakkımda uydurma senaryolarla isnad ve iftirada bulunulduğunu tekrar ifade etmekle beraber, bu isnad ve iftiraları yapanlara bir insan olarak acıyor ve onlar için  -Cenab-ı Hak’tan daha şefkatli olamayacağımız mahfuz- sadece hidayet diliyorum.

Bunun gibi daha birçok masabaşı yalan isnad ve iftiraları, havuz medyasında maalesef görüyor ve okuyoruz. Doğru haber imkanları olmadığı ve kendimizi ifade edebilecek medya vs. bulunmadığı için sevgili dostlarıma ve kamuoyuna bu gerçekleri ifade etme ihtiyacı duydum.

Bu ifadelerimle hiçbir zaman ne devletimin, ne milletimin, ne de şahıs ve devlet adamlarının itibarıyla oynamayı düşünmedim. Kimseye karşı dargın ve küskün değilim. Sadece Allah‘ın rızasını kazanabilme düşüncesiyle ve kendimi milletime, gelecek nesillerimize ve insanlık hizmetine adadığımı bir kez daha ifade etmek istedim. Ülkemizin başında bulunan, aileleri, akrabaları, komşuları ve milletimizi birbirine hasım haline getiren bu musibetin biran evvel bitmesini Cenab-ı Haktan diliyor ve dua ediyorum.

Dostlarıma ve kamuoyuna bu mektubu hazırladığım anda yine hayalimden geçmeyen bir yalan haberle karşılaştım. Hürriyet’in ulaştığı iddia edilen bu haberde benim için güya “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ardından yerine geçecek isim Mehmet Ali Şengül’dür” diye ifade edilmekteydi. Her an ölümsüz edebi aleme, Rabbimizin huzuruna imanla gidebilir miyim mülahazasının ağır bastığı bu günlerde beni liderlik yarışına koyduklarını esefle müşahede ettim. Bu konuda ne benim bir beyanım vardır. Ne de böyle bir seçim olmuştur. Ne de böyle bir tercih ifade edilmiştir. Haber tamamen yalandır.

Akla kapıyı açıp iradeyi elden almayan Allah (cc) herkesi iradesiyle serbest bırakmıştır. Kimsenin elini tutamıyor, ağzına fermuar vuramıyoruz ama, bu dünyanın öbür tarafı da var. Adili Mutlak olan Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Biz her şeyimizi ona havale ediyoruz. Onun huzurunda hesaplaşmak üzere tanıdığım ve tanımadığım herkese sevgi ve saygılarımı sunuyor, teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Şengül, 13.10.2016

Yazarken insan olmaktan utandım - [Mehmet YILMAZ]

Bugün cuma... 
Müslümanlar için kutsal bir gün. 
Allah'ın huzuruna çıkıp dua edecekler. 
Varsa dilekleri onlar için istekte bulunacaklar.
Hem onlara hem de bu yazıyı görüp okuyan herkese seslenmek istiyorum.

***

15 Temmuz'dan sonra 100 binlerce insan soruşturmadan geçirildi. 
Çoğu işini kaybetti. 
Beş parasız ailemi nasıl geçindireceğim diye kara kara düşünüyor. 
Haberiniz var mı?

***

35 bin insan tutuklanıp hapse atıldı. 
Onlar için cezaevleri boşaltıldı. 
Biliyor musun?

***

Serbest kalanlar, yakınları ya da avukatları aracılığıyla sesini duyurmaya çalışan tutuklular, kendilerine işkence yapıldığını, darp edildiklerini iddia ediyorlar. 
Duydun mu?

***

Gencecik bir hanım gazeteci mektup gönderdi Cumhuriyet gazetesine. 
"Darp edildim, cinsel istismara uğradım" diye feryat etti. 
İşittik mi bu hanımefendinin çığlığını?

***

Daha başka iddialar da var. 
Onları da öğrenmek ister misin?
Mesela, bir cezaevinde pencerelerin camlarını sökmüşler, tutuklular kış günü üşüsün de soğukla direnci kırılsın diye...
Bir başka hapishanede, hücreye konulan kadın şüpheliye, dikiş iğneleri batırılarak acı çektirmişler.
Günlerce aralıksız dayak yiyenler var.

***

Eşleri de gözaltında olanlara, "Karını da buraya getiririz" diyerek tehdit etmeler var.
Dayaktan direnci kırılanlara zorla alkol içirmeler var.
İşkenceden yürüyemez hale gelince, morlukları geçsin diye savcının karşısına 10 gün bekletildikten sonra çıkartılmak var.
Gece gündüz hiç kapatılmayan ışıklar altında zaman kavramının yok edilmesi var.
Klimaların gündüz sıcağa, gece ise soğuğa ayarlanması var.
Gözaltındakilere haftalar boyu banyo imkanı verilmemesi var.
Hem şiddet hem de psikolojik işkence uygulandığı söylentileri var.
Hatta adet günü olan kadınların dahi tuvalete çıkmasına izin verilmediği gibi onlarca iddialar var.
Ruhun daraldı mı okurken, nefesin kesildi mi bunları duyunca...

***
İçinden, hükümet bu vahim iddiaları hemen araştırmalı, Adalet Bakanı derhal soruşturma açmalı, Meclis konuya el atmalı, sorumluları bulup cezalandırmalı diye geçirdin mi?
Kendini yorma. 
O cenahta vicdan sükut etmiş. 
Allah onların kalbinden şefkat ve merhameti söküp almış.
Öyle olmasa TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı AKP’li Mehmet Metiner böyle konuşur muydu hiç: "Fetocu tutuklularla ilgili işkence ve kötü muamele iddiaları hakkında inceleme yapmayacağız"
Bitti... 
Altı insan hakları örgütü AKP'li Metiner'e protesto mektubu göndermiş.
Mektupta Metiner’in sözlerinin hukuki, siyasi ve insani sonuçlarına dikkat çekilmiş.
Onlar için bir anlamı var mı ki...
Sanmam... Olsaydı yurt içi ve yurt dışından gelen inceleme taleplerini kabul ederlerdi.
Milletvekilerinin cezaevi ziyaretlerini engellemezlerdi.

***

CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun mağdurlara sahip çıkmasından rahatsız olmazlardı.
"Ne mağduriyeti? Mağduriyet falan yok" demezlerdi.
Star yazarı Ahmet Taşgetiren "Mağduriyet Kılıçdaroğlu’nun meselesi mi" başlıklı bir yazı yazıp AKP'yi şu cümleyle uyarma ihtiyacı hissetmezdi: "Kılıçdaroğlu burada siyasi dil ile - insani dili buluşturacak bir söylem geliştirmeye yöneldi."
Zor dostum zor... Yazarken kalbim daraldı.

***

Millet olarak büyük bir sınavdan geçiyoruz. 
Allah hepimize vicdan genişliği versin.
Bugün cuma... Belki içinizden birkaç kişi dua eder de üzerimizdeki kara bulutlar dağılır. 

Mehmet YILMAZ, 14.10.2016

Zulüm ve vefasızlık! [Erhan BAŞYURT]

Basın özgürlüğü ve gazetecilik mesleği adına Türkiye’nin en karanlık dönemini yaşıyoruz.

Sadece darbe bahanesiyle hukuksuzca kapatılan gazete, haber sitesi ve televizyonların sayısı 180’i aştı.

130 gazeteci hapis. Yüzlerce gazeteci hakkında yıldırma ve gözdağı davası var.

Binlerce gazetecinin ekmeğiyle oynandı…

***

Sistemli ve yaygın sansür uygulanan Türk medya tarihinin bu en KARA dönemi AK Parti’ye nasip oldu!

***

Zindanlar, aydınlar ve delilsiz tutuklanmış masum gazetecilerle dolu…

***

Hayatının her döneminde darbelerden mağdur olan Nazlı Ilıcak, cesur eleştirilerine ve demokratik uyarılarına tahammül edemeyen bir iktidar tarafından ‘intikam’ amaçlı uyduruk bir ‘darbe’ suçlamasıyla hapse konuldu.

70 yaşının üstünde olmasına rağmen, mesleğin duayeni bir bayan gazeteciye bu zulmü reva görenler, garip şekilde onun kalemi ve demokratik duruşu sayesinde ‘meşruiyet’ kazanmış yasaklı siyasiler…

***

Ahmet ve Mehmet Altan, sadece yazdıkları yazılar ve demokrasi uyarıları, yaptıkları cesur televizyon konuşmaları nedeniyle suçsuz yere tutuklandılar.

Oysa AK Parti’nin muktedir olmasında, askeri vesayeti bitirmesinde emekleri büyük.

27 Nisan Bildirisi’ne en dik duruşu, siyasiler daha ortada yokken ekranlardan Mehmet Altan vermişti.

İktidarı devirmeye çalışan Ergenekon ve Balyozcuların tasfiyesinde Ahmet Altan’ın cesareti unutulmaz.

Altan kardeşler ‘subliminal darbe mesajı’ vermekten, uydurma bir suçlama ile demir parmaklıkların arkasındalar.

***

Siyasal İslam ideolojisinin önde gelen sosyolog ve din adamı Ali Bulaç, yıllarca bu iktidara danışmanlık yaptı.

Meali yüzbinlerce satıldı. Karşılaştırmalı tefsiri yeni yayınlandı.

Eserleri ve tezleri yıllarca iktidardaki ‘siyasal islamcılar’ tarafından kullanıldı.

Ne zaman ki demokrasi ısrarı, özgürlükler ve İslami hassasiyetleri savunma konusunda iktidara ters düştü, ilerleyen yaşına ve ilmine bile saygı göstermeden onu da hücreye attılar.

***

Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Türkiye’nin en iyi siyaset bilimcilerinden birisi.

Yıllarca yazıları ve görüşleriyle iktidara demokratik reformlar ve muktedir olma yolunda katkı sağladı.

27 Nisan Bildirisi yayınlandığında, iktidarın görüşüne başvurduğu ender isimlerden birisiydi.

‘Kartaca’ özelinde bir tarih anektoduyla ‘direnin’ mesajı vermişti. Öyle de yaptılar.

Ne zaman ki, iktidar yolsuzluk sarmalına battı, otoriterlerleşmeye yöneldi, yolları ayrıldı.

Darbe karşıtı olduğunu bildikleri Prof. Türköne’yi de ‘intikam’ amaçlı uydurma bir suçlamayla ‘darbeden’ hapse koyular…

***

Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Murat Aksoy… Mehmet Baransu, Hidayet Karaca, Gültekin Avcı…

Halkına ve aydınlarına işkenceyi ve zulmü reva görenlerin ‘vefasızlık’ listesi uzayıp gidiyor…


***

Bir de genç gazeteciler var.

Başarılı haberlere imza attıkları için, derdest edilen ödüllü genç gazeteciler.

Halka gerçekleri ulaştırmak için gözü kara tehditlerin üzerine giden genç gazeteciler.

İktidarın zindanlarda onlara daha fazla ilişmemesi için tek tek isimlerini yazmaktan içtinap ettiğim, alınları öpülesi genç gazeteciler…

***

Türkiye’yi, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi haline getirenlerin, Türk medyasına ve toplumuna yaşattıkları bu KARA dönemin, bir gün hesabını vermek zorunda kalacaklarından en ufak şüphem yok.

Zulüm edenler ‘vefasız’ olabilir ama demokrasi ve özgürlükler ‘vefalıdır’, kendisine sahip çıkanlara er geç sahip çıkacaktır…

Vefanın, vefasızlıktan kat be kat üstün olduğunu yakın zamanda yaşayıp göreceğiz…

Erhan BAŞYURT, 14.10.2016