Rabbin Bürhanı [Abdullah Aymaz]

“Yusuf ergenlik yaşına erince, kendisine bir hüküm (idare gücü ve hikmet) ve bir ilim verdik. Biz böylece ihsan sırrına ermiş olanlara (Allah herşeyimi biliyor ve görüyor şuuru ile hareket edenlere) işte böyle ödüllendiririz. Kaldığı evin hanımı onu, nefsinden kâm almak için yatağına çağırdı, kapıları kilitledikten sonra ‘Haydi gelsene!’ dedi. Fakat Yusuf ‘Allah’a sığınırım… Allah korusun… Rabbim / Efendim bana güvenli bir barınak sağladı; hiç şüphesiz zâlimler iflah olmazlar, kurtuluşa eremezler’ dedi. Kadının nefsi Yusuf’u istedi, Yusuf’un da içinden geçti. Eğer Rabbinin bürhanı olmasaydı (O’nun caydırıcı direktifi, gözlerinin önünde tecessüm etmeseydi, kendini  tutamazdı. Böylece Biz Yusuf’u kötülükten ve fuhuştan uzak tuttuk. O, şüphesiz, bize içten samimî bağlı, ihlâsa erdirdiğimiz seçkin kullarımızdandı. Her ikisi de –Yusuf önde, kadın peşinde olmak üzere- kapıya koştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkasından yırttı… Kapıda da kadının kocasıyla karşılaştılar. O anda kadın hemen kocasına, ‘Eşine kötülük etmek isteyenin cezası herhalde zindana atılmaktan veya ağır işkenceye  çarpılmaktan başka bir şey olamaz’ dedi. Yusuf ‘Yok… Benim nefsimden kâm almak için yatağına çağıran odur!’ dedi. Kadının akrabalarından biri olaya şahit olarak, şöyle bir çözüm önerdi: ‘Eğer Yusuf’un gömleği ön tarafından yırtılmışsa , kadın doğru söylüyor. Yusuf ise yalancılardandır. Yok eğer Yusuf’un gömleği arka tarafından yırtılmış ise, kadın yalan söylüyor; Yusuf ise doğru sözlü sadıklardandır.’ Adam, gömleğin arka tarafından yırtılmış olduğunu görünce, karısına, ‘Bu iş, siz kadınlara özgü bir komplodur, sizin hile ve komplolarınız, çok büyük ve yamandır.’ Adam Yusuf’a,  ‘Sen ona bakma, kapat bu olayı’ dedikten sonra, karısına dönerek ‘Sen de günahından dolayı istiğfar edip af dile. Çünkü sen artık gerçekten hataya düşen günahkârlardan oldun.’ dedi.” (Yusuf Suresi, 12/22-29)

Âyetlerden anlaşıldığına göre Yusuf Aleyhisselama sadece “ilim” değil, aynı zamanda  “hüküm” de verilmişti. Yani her meselede sağlıklı, isabetli bir hüküm verebilme, olayların nasıl noktalanacağını kestirip bilebilme, rüyaları yorumlayabilme kabiliyeti ve hayat, boyunca karşılaşabileceği olayları, gerçek yüzleriyle kavrayıp ona göre isabetli hareket etme istidat ve yeteneği verilmişti. Bunlar Hz. Yusuf Aleyhisselama ihlas ve ihsan sırrına erdirilmiş olmasının, iyi davranışlar sergileyişinin, imanı ve güzel ahlâkıyla iyi bir insan olmasının mükâfaatı idi.

Ama imtihanlar bitmiyor. İmtihanların en çetini, gençlikte kanın kaynadığı, şehvetin kabardığı, günah işlemenin çok kolaylaştığı hengâmelerdir. Bu çok yaman bir imtihandır. Bu şiddetli, bu çetin, bu yaman imtihanı, Kur’an-ı Kerim kendine has bir biçimde yani, hiç bâtılı tasvir etmeden, sâfî zihinleri bozmadan ama gerçeği de gizlemeden olduğu gibi anlatmaktadır. Bu lâtif ve zarif anlatım üslubuna hiçbir roman ve hikayede bu netlik ve güzellikte bulamayız. Gerçekten ‘Kur’an-ı Hakim, olayın yaşandığı söz konusu ânı, kıssa çerçevesinde, aynı zamanda mükemmel bir yaşayış çerçevesinde, hak ettiği normal payı aşacak kadar upuzun bir sahneye dönüştürmek istememektedir. Onun için de, gerçekliğin, dürüstlüğün ve atmosferdeki temzilğin hakkını verebilmek için gerek başlangıçtaki, gerekse neticedeki tedbirliliği aktarmasının yanısıra, bu iki süreç arasındaki zaaf anına temas etmek yetiniyor. (…) Gerek insan fıtratı, gerekse peygamberlerin masumiyeti açısından, en makul olanı da budur.’ (Fî Zılâli’l-Kur’an)

Burada “Eğer Rabbinin bürhanı olmasaydı” diye bir kayıt var. Bazı tefsirlere göre bu, “Odanın duvarında veya tavanında, babası Yakup Aleyhisselamı parmağını ağzına götürmüş ısırır biçimde görmesidir.” Bunu kabul etmeyenler de vardır. Bazılarına göre “Cenab-ı Hakkın ‘caydırıcı direktifi,’ gözlerinin önünde somutlaşarak tecessüm etmesidir.”

Bize göre ne olmalıdır. Allah’ın hükümlerinin bilhassa yasaklarla ilgili ahkâmın kalbî-vicdanî derin tasdik olan İZ’AN’ın her şeyimizi ve her yanımızı kaplamasıdır. Bu da tahkîkî imandır. Yusuf Aleyhisselam için o zaman gözlerinde Nil dinlenen”  Zeliha / Züleyha bir Leyla ise, bu gün Leylâlar var… Bilhassa gençler bu kadar rahat işlenen günahlar, fitne ve fesatlardan korunmak ve kurtulmak için bir bürhana muhtaçlar… Bu bürhan da Kur’an’ın aklı-kalbî ikna ve tatmin eden ve derin imani-iz’ani, tahkîki kazandıran Kur’an tefsirleridir. Koruyucu serâlar da IŞIK  EVLER  ve onlardaki SOHBET-İ  CÂNANLARDIR.

“Şehirde bir takım kadınlar: ‘Aziz’in (Başbakanın) karısı, kölesinden kâm almak için yatağına çağırmış; besbelli delikanlının aşkı iliklerine işlemiş, kalbinin zarı patlayıp çatlayacak hale gelmiş; anlaşılan iyice sapıtmış bu kadın’ dediler. (Skandalın bu kadar duyulup yayılmasını, bu kınayıcı dedikoduları) Kadın işitince onları evine davet etti. Onlar için konforlu sedirler hazırladı. Herbirinin eline birer yemek bıçağı verdi ve Yusuf’u ‘Çık şunların önüne!’ dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce, güzelliği karşısında büyülendiler ve ‘Allah’ım Sen ne büyüksün!  Bu bir insan değil, olsa olsa, kerîm, saygın bir melektir!’ dediler. Kadın dedi ki: ‘İşte siz beni bu delikanlı yüzünden kınadınız… Ben onu, ondan kâm almak için yanıma çağırdım. Fakat o aşırı bir namusluluk tepkisi ve kaygısı ile isteğimi reddetti. Ama kendisine emrettiğimi işi yapmazsa, kesinlikle hapse atılarak burnu yere sürtülecektir.” (12/30-32)

Sosyete dedikoduları tarzında mesele büyüyüp kadının kulağına gidince, kendi sarayında bir parti düzenliyor. Davetlilere görkemli-ihtişamlı bir ağırlama hazırlanıyor. Şilte ve yastıklarla  donatılmış koltukların önüne yemekler getiriliyor. Etleri kesebilmek ve meyveleri soyabilmek için yemek bıçakları da takdim ediliyor. O  zamanın medeniyet merkezi Mısır’da konfor ve görkem bu… Kadınların tavırları ve sözleri de bu… Hepsinde bir kışkırtıcılık var. Bütün bunlara bu  pespaye sırnaşıklıklara karşı Hz. Yakup Aleyhisselam hep direniyor. Kadın da o kadar kadın içerisinde hapse attırmakla ve burnunu yere sürtmekle tehdit ediyor… Hz. Yusuf Aleyhisselam da artık bütün bunlar karşısında Cenab-ı Hakka yöneliyor: “Ya Rabbi!  Bana göre hapse girmek, bunların benden istediklerini yapmamdan daha iyidir. Eğer beni onların tuzak ve komplolarından koruyup uzak tutmazsan, onların ağlarına düşerim de böylece câhillerden biri olurum.” (12/33) diyor.

Bazan hapishane fitne ve fesaddan kurtulmak için en rahat bir yer olabiliyor. “Fî Zılâl” tefsirinde denildiği gibi, “Masumiyetiyle gururlanmayan,  neticede insan olduğunun şuurunda olan bir kimsenin duasıdır bu!”

Evet bundan alınacak çok dersler ve ibretler var…

[Abdullah Aymaz] 8.1.2019 [Samanyolu Haber]

Ölümün öldüremediği güzellikler var mı? [Ali Demirel]

Ölümün peçesi karanlık, siyah ve çirkindir. Dünyaya gelmekle birlikte sürekli olarak insanın arkasında dolaşan ikizidir. Her zaman insanın sevdiklerinden ayıracak acımasız giyotinden darbedir. Güzel ortamlardan ayırıcı, insanın vicdanını cayır cayır yakıcı adeta amansız bir cellât gibidir. Hülyanın kâbus, idealin bir hiç, dünyanın ise her şey ile bomboş olduğunu korku sinyalleri ile gösteren bir ölümdür, ölüm.

Fakat İlâhi makamdan gelen nimet olan îmânla vicdanı dolmuş bir mümin için asıl sîmâsı nuranîdir, güzeldir, güzel kelimesi onunla güzelliğine kavuşur.

Şurası muazzam bir gerçektir ki ölüm de bir yaratılma ile vücuda gelir. O halde madem bir yaratılmadır. Yaratıcının da yarattığı her şeyi güzel olması, bir kanun olduğuna göre ölümün de güzel olması kaçınılmazdır. Zira güzelden gelen bir icraattır ölüm.

Nasıl ki bizlerin dünyaya gelmesi elimizde değilse ve o başlı başına dünya dolusu güzelliklerle dolu ise ölüm ile gitmemiz de bizim elimizde olmadığına göre, gelecek ebedî âlemler kadar güzelliklerle dolu olması kaçınılmazdır. O halde bu dünyaya gelmemiz de gitmemizde mutlak anlamda güzeldir.

Ölümün görünen yüzü, insana, ürkütücü ve düşmandır. Ama bu insandan kaynaklanan bir durumdur. Dünyaya ebedî kalacakmış gibi görene, ölümün can alıcı ve dünyasını yok edici bir hakikat olarak gelmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Fakat ebed isteyen ve ebed için fıtratı tasarlanan şu insan; boğucu ve sürekli can yakıcı dünyadan daha güzel bir diyarı sürekli vicdanen arar ve orayı temaşa eder. Bu beklentinin karşılanması ve gerçekleşmesi ise ancak ecel denen davetiyenin devreye girmesi ile gerçekleşecek olan ölümle mümkündür.

Nasıl ki çekirdekler çürüyerek ve dağılarak filizlenmeye geçiyorlarsa, insanın da ölümle dağılması ve çürümesi de aslında, haşir sabahında filiz vererek hesap günü için diriltileceğini gösterir. O halde madem insan bütün yaptıklarından suale çekilecektir. Dünyadan gitmesi de rast gele bir durum değildir. Tamamen bir hikmet tahtında yapılan, neticesi haşir olacak olan bir icraattır.

Bu durumda zaten “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 67/2) âyetinde alenen ifade edilmiştir. Demek en güzel, güzeli görmek, ölümde; hayatımızda kazandığımız kazanımlarımızla ölümde bu güzel görmeyi sağlayabilmektir. Ölümü ve ölümünü güzel gören biri için artık her şey güzellemeye ve güzellenmeye hazır bir resmigeçit sırasında oluverirler.
Âyette ölümün de hayat gibi bir yaratılmaya muhatap olduğu nazara verilerek, hayatın her yönü ile güzel olduğu gibi ölümünde o güzelliklerle sırlanmış olduğuna işaret vardır. Belki ölüm bâkî güzelliklere geçmek için tek vasıta olduğu için daha da güzel olur ki zaten Allah her şeyi güzel yaratır.

O halde ölümde de yaratmak olduğuna göre orada da güzelliği görmek gerekir ve güzelliğin olmaması mümkün değildir. Çünkü güzelden ancak güzellik gelir. Yeter ki biz kendimiz şer olmasını tercih etmeyelim.

Fâni hayattan, bâkî hayata geçmek için ölmek gerekiyorsa ve bu hayat, o hayatın yanında bir zerre ile güneş gibi bile olamıyorsa, ona mazhar olmak için ölüme muhatap olmak “güzel” değil, “ebedî güzel” bir tablodur. Yer altına bir tohum atıp yüz binler tohum almak, yüz binler kadar güzelliklerin habercisi değil midir?

Ölürüm ben o ölüme!

Hizmet, kulluk ve meşakkat çekme dünyası olan bu dünyadan, ebedî ama bütün sevdiklerinin olduğu ama hizmetin ve külfetin olmadığı, üstüne üstlük her çeşit arzu ve isteklerin âlâsı ile karşılandığı bir diyara gitmeyi, herkes, en samimi duyguları ile ister. Fakat bu diyara kavuşmak için, ölümle ölmek gerekeceğinden, o ölüme ölünür. Can-ı gönülden güzelce “Ölürüm ben o ölüme!” denir.

Bu dünyanın, sıkıntılı ve kararında olmayan zindanındaki güzelliklere meftun olup da bâkî diyardakilere kavuşmak istememek mümkün olmayacağından, o zevali mümkün olmayan ve sürekli de açılımı söz konusu olan o güzelliklere kavuşmak için “ebedî bir surette, ölümü, öldürmek için ölünür.” Herkes der ki veya demeli ki, “Ben de varım bu ölüme!..”

Kısa bir süre sonra çıkılacak olan ahiret yolculuğunun, bir şehirden başka bir şehre gidilmesi gibi bir seyahat olduğunu, geçici olarak gelinilen şu dünyadan, terhis tezkeresi alan bir askerin sevinci ile baba ocağına koşma sevinci ile yaşanılacağı bir âkibet ne güzel bir âkibettir değil mi?
Hem meşakkatlerden, zahmetlerden kurtulmanın paydos borusu bu âkibetimizle bizim için çalınacaksa, bu bizim için güzellik şarkılarının armonisi ve mızıkası değil midir?

Ölümde düşünülen acı ise kişinin tamamen yaşantısı ile ilgilidir. İnsanın yaşam kalitesi ölümünün kalitesini netice verir. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın davetini acılı ve elemli yapması asla düşünülemez. O halde ruhunu cesedinin emrine verenler için elbette ki bir acı olacaktır. Çünkü onlar ruhlarını değil cesetlerini gaye edinmişlerdir. Ondan ayrılmak da insan elbette ki acı ve keder verecektir.

Ama ruhunu cesedinin efendisi olarak görenler için ise bu elem asla olmayacaktır. Tıpkı kirada bir evde kalıp da daha sonra yeni almış olduğu kendi evine giderken duyduğu sevinç ve huzur gibidir. Kiralık evden ayrılmanın hüznü elbette ki vardır ama o anda doya doya yaşanması gereken insanın kendi özel evine kavuşmasıdır.

Hele bir de o mesken cennetle eş değerse dünyanın bütün saltanatı dahi insanın nazarında güneşe karşı kendini kıyaslayan ateş böceği gibi de olamayacaktır.

Ölümde ruhun bedeni terk etmesi vardır. Yani fâni olan, elde durması mümkün olmayan, ihtiyarlamaya mahkûm olan bir bineğin hurdaya ayrılması söz konusudur. O halde hurdayı verip son ve ebediyyen eskimeyecek olan bâki bir vücut nimetine mazhar olmak için ebedî âleme geçip o bineği almaya gitmeyecek kim vardır acaba akıl sahiplerinden?

Hasılı ölüm, dipsiz kuyuda seyahat eden ve ucu görünmeyen bir girdapta yokluğa her an yuvarlanarak giden birinin her anı acı ve elem doluyken onu ebedler sahiline çıkaran tek bineğidir. Bu durumu kimileri bu dünyada iken anlar, kimileri ise “Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım!” (Nebe, 78/40) diyerek anlar.

[Ali Demirel] 8.1.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirelalidemirelshaber@gmail.com

GYV’den hükümete çağrı: Evrensel hukuka riayet edin, onbinlerce masumu serbest bırakın

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (Journalist and Writers Foundation) İngilizce ve Türkçe hazırladığı ‘Türkiye Hükümeti’nin Terörle Mücadele Yasalarını Kötüye Kullanması’ başlıklı raporu ile Türkiye’deki halen insanlık dışı işkence, tutuklama, dava, terör ithamıyla yürütülen cadıavının durdurulması çağrısında bulundu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 28 Şubat süreci başta olmak üzere her dönemde baskı ve vesayet rejim, unsur ve yöneticilerinin hedefi haline geldiği anlatılan raporda, 2014’ten itibaren başlayan haksız tutuklama, gözaltılarla ilgili istatistikler de dikkat çekti. Adalet Bakanlığı’nın resmi verilerine göre, en az 612.347 kişinin TCK 314. maddeden, terör örgütü üyeliği, yöneticiliği gibi suçlamalara maruz bırakıldığı, yine 88 binden fazla kişinin tutuklandığı hatırlatılan açıklamada, keyfi olarak özgürlüklerinden yoksun bırakılan mağdur onbinlerin serbest bırakılması çağrısında bulunuldu.

GYV’nin raporunda kısa başlıklarla şu noktalara dikkat çekildi:

Fethullah Gülen aleyhindeki suçlamalar yeni değildi. Kronolojik düzende, 28 Şubat 1997 modern askeri darbeden hemen sonra, “bir kişiden oluşan silahsız bir terör örgütü” suçlamasıyla Fethullah Gülen aleyhinde idam cezası talep eden bir dava açıldı. Fethullah Gülen, askeri ve yargı mensuplarının, hükümeti devirmek için plan yapmakla suçlandıkları ve hakkında tutuklama kararı iddiasına binean zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’in tavsiyelerinin ardından Türkiye’yiterk etmek ve ABD’ye gitmek zorunda kaldı. Gülen aleyhindeki suçlamaların temelsiz olduğu anlaşıldı ve 2008 yılında nihayet dava reddedildi.

(…)

Hizmet Hareketi ve üyesi olduğu iddia edilen kişiler 25 Ağustos 2004’te yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında hedef alındı. Toplantı tutanaklarında toplantıya katılan zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül “Nurculuk ve Fethullah Gülen Grubu” na ait faaliyetler [eylem] karşı bir eylem planı hazırlama kararı alındığını daha sonra açıklandı.

(…)

17 Aralık 2013’te, polis memurlarının birkaç ev baskın düzenlediği ve rüşvet için kullanıldığı iddia edilen 17.5 milyon dolar civarında nakit paraya el koyduklarında, en önemli “tarihi” yolsuzluk skandallarından biri açıldı. Türkiye’de 17 Aralık 2013 tarihinde gözaltına alınan 52 kişinin tamamı iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile çeşitli şekillerde bağlantısı ortaya çıktı.

(…)

Aralık 2013 yolsuzluk skandalını takiben, halkın öfkesi dört kabine bakanını istifaya zorladı, zamanın Başbakanı Erdoğan ise yolsuzluk soruşturmasını hükümetini hedef alan “yargı darbesi” olarak nitelendirdi. Daha sonra binlerce polis memurunu, savcıyı ve hakimi görevden almaya başladı. Hükümet, medya ve yargı üzerindeki baskısını sıkılaştırmaya devam etti. 2013 yolsuzluk skandalına ilişkin soruşturmaya katılan savcılar, hakimler ve diğer yetkililer (çoğu hapiste veya sürgünde olan) Hizmet Hareketi ile herhangi bir bağlantısı olmadığını ifade ediyorlar. Hizmet Hareketi de soruşturmalar hakkında herhangi bir ilgisinin veya bilgisinin olmadığını iddia ediyor.

(…)

Ancak Türkiye Hükümeti, Fethullah Gülen’i ve Hizmet Hareketi üyelerini ihanetle suçladı, kamuoyunda ve yapılan mitinglerde Hizmet Hareketi hakkinda “paralel yapı ve teröristler” ile “kan emen vampirler, sapıklar, sülükler” gibi nefret söylemleriyle bahsetmeye başladı. Stokholm Özgürlük Merkezi (SCF) tarafından yapılan bir araştırma , Hizmet Hareketi hakkında 240’dan fazla “nefret söylemi” olarak kullanılan aşağılayıcı terimi belgelemiştir. Türkiye hükümeti, yolsuzluk skandalına, onu devirmeyi amaçlayan “yargı darbesi” dedi.

(…)

Türkiye Hükümeti’nin büyük karalama propaganda makinesinin Hizmet Hareketi’ni “terör örgütü” olarak niteleyen bu basit yaklaşımı, kabul edilebilir incelemeye dayanmamaktadır. Türkiye Hükümeti, Hizmet Hareketini uzun süredir sivil toplum örgütü olarak kabul etmesine, eğitim, sağlık, finans ve diğer alanlarda hizmet eden “Gülen Cemaati”, “Cemaat” veya “Hizmet Hareketi” olarak nitelendirmesine rağmen onu terör örgütü olarak ilan etti. Hükümet yetkilileri, ülke içinde ve yurt dışında, Hareketle bağlantılı olduğu iddia edilen eğitim kurumlarının ve diğer kurumların tüm faaliyetlerine destek verdiler ve normal olarak katıldılar. Faaliyetleri teşvik ettiler, yurtiçinde ve yurtdışında alkışladılar ve açık destek verdiler.

(…)

Ancak 2014 yılından bu yana Türkiye hükümeti öncelikli odağını Hizmet/Gülen Hareketi’ne kaydırdı, terör örgütü olmakla suçlayarak Hizmet Hareketiyle gecmiste ilişkisi olduğu düşünülen veya bağlantısı olanları tutukladı veya hapse attı.

(…)

Türkiye’de, Temmuz 2016’dan bu yana her hafta, Hizmet Hareketi üyesi veya sempatizanı olduğu iddia edilen yüzlerce insan gözaltına alındı veya tutuklandı. Adalet Bakanlığı’nın son resmi verilerine göre, en az 612.347 kişi (2016’da 155.014 ve 2017’de 457.423), Türk Ceza Kanunu (TCK) 314. maddesine göre “terör örgütü kurucusu, lideri veya üyesi olma” suçlamasıyla ilgili soruşturmalarla karşılaştı. Tutuklananların çoğu Hizmet Hareketi üyeliği ile suçlanırken, bazıları yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı olmakla suçlanıyor. Stokholm Özgürlük Merkezi (SCF) tarafından derlenen son verilere göre, Türkiye hükümetinin 2016 darbe teşebbüsünden bu yana, Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu iddia edilen 88.000 civarında üye/sempatizanı tutukladığı bildirildi.

(…)

11 Aralık 2015 tarihinden bu yana Hizmet Hareketi, Türk hükümeti tarafından, Gülenci/Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) veya Paralel Devlet Örgütü/Yapılanması (PDY) adı altında terör örgütü olarak sınıflandırılmaktadır. Olağanüstü hal ilan edildikten sonra, herhangi bir soruşturma veya yasal işlem yapılmadan, Türk Hükümeti “Fethullah Terör Örgütü (FETÖ) 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de darbe girişiminde bulundu” dedi. Fethullah Gülen, darbe yapma suçlamasını reddetti ve Türk hükümetinin iddialarının soruşturulması için uluslararası bir komisyon kurulması çağrısı yaptı.

(…)

Bu Politika Özeti, Türkiye Hükümeti’nin Hizmet Hareketi’ni terör örgütü olarak sınıflandırılması ve özellikle uluslararası insan hakları hukuku ve Türkiye Hükümeti’nin bu eylemlerin uluslararası hukuka yansımaları dahil olmak üzere, Hizmet Hareketi’ne yönelik toptan saldırının ardındaki gerekçeye ışık tutmayı amaçlamaktadır.

(…)

“Terörizm” tanımının olmazsa olmaz bir parçası “silahlı bir grubun” şiddeti kullanmaya hazır olmasıdır. Hizmet Hareketi’nden ilham alan kurumlar, yüzlerce ülkede uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmektedir ve herhangi bir üye veya sempatizanın 20 yıldan uzun bir süredir herhangi bir suçla suçlanmış değildir;

Hizmet Hareketi gönüllüleri, yüzlerce hükümet, istihbarat teşkilatı, araştırmacı veya bağımsız sivil toplum örgütü tarafından 25 yıl boyunca incelendi ve hiçbir zaman yasadışı faaliyette bulunmadı. Hizmet Hareketi hakkında en az bilgisi olan bir kişi dahi hareketin barış ve diyalog üzerine güçlü vurgusu dikkate aldığında, Erdoğan’ın Hizmet’in “terör örgütü” olduğu iddiasının “tamamen mantıksız” olduğu değerlendirmesine varır. Hizmet Hareketi terörist faaliyetlerde bulunmaz, ne politik şiddeti, ne de herhangi bir şiddet girişimi ve hatta herhangi bir darbeyi desteklemez.

(…)

Hizmet Hareketi terör örgütü değildir. Türkiye hükümeti ya da herhangi bir hükümet, Hizmet Hareketi’nin veya üyelerinin silahlı olduğu ya da herhangi bir zaman şiddete başvurduğu hakkında tek bir kanıt yoktur. Türkiye’de son derece kötüye kullanilan (suistimal edilen) terörle mücadele yasaları keyfi olarak yüzbinlerce yasalara saygılı kişiyi özgürlüklerinden mahrum bıraktı ve birçok ciddi “terörizm” suçlamalarıyla ve yasalarıyla yüzyüze bıraktı. Türkiye’nin terörle mücadele yasaları, insan hakları standartlarıyla tutarlı değildir ve yasallık ilkesine aykırıdır.

Bu durum kesinlikle kabul edilemez. Bu nedenle, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve uluslararası ve bölgesel mekanizmalar dahil olmak üzere uluslararası topluluğu, Türkiye hükümetini uyarmaya çağırıyor:
● Uluslararası standartlara ve yasallık ilkesine uygun olmayan tüm terörle mücadele hükümlerini yerel mevzuatta gözden geçirmek ve derhal kaldırmak.
● Terörle mücadele ulusal mevzuatının, terörle mücadele ile sınırlı kalmasını sağlamak ve uluslararası terörle mücadele araçlarına yansıtılan hükümler temelinde, yasallık ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmak suretiyle sınırlandırılması.
● Terörle mücadele yasaları hazırlanırken ve/veya mevcut yasaları değiştirirken yasallık ilkesine uymak.
● Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu iddiasıyla özgürlüklerinden keyfi olarak mahrum edilen onbinlerce mağdur insanı serbest bırakmak
● Mağdurların, keyfi olarak özgürlüklerinden yoksun bırakılmadan dolayı yasal haklarını sağlamak, fiziksel ve psikolojik sağlıkları üzerindeki etki de dahil olmak üzere tazminat ve diğer tazminatlarını sağlamak.

GYV Rapor Özetlerinin Orijinalini Okumak İçin Lütfen Linkleri Tıklayın

İngilizce özeti
Türkçe özeti

[TR724] 8.1.2019

Özgür Özel: Türkiye’yi Erdoğan ve Bahçeli değil, derin bir akıl yönetiyor

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile girdiği polemikle gündeme gelen CHP Meclis Grup Başkan Vekili Özgür Özel, ilginç bir iddia ortaya attı. Özel, Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve son dönemdeki siyasi müttefiki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin değil, senaryosu başka yerde yazılan daha derin bir aklın yönettiğini savundu.

Özel, ciddi bir odağın Türkiye siyaseti üzerinde vesayet kurulduğuna inandığını da söyledi.
Gazete Duvar’dan Özlem Akarsu Çelik’e konuşan Özgür Özel, Erdoğan ve Bahçeli’nin kurduğu ‘Cumhur İttifikı’na ilişkin düşüncelerini açıkladı. Bahçeli’nin millet tanımıyla Erdoğan’ın ümmet tanımının çeliştiğini ancak bunları aynı potada eritmeye çalışan bir başka güç olduğunu belirten Özel, “Bir yerden birileri düğmeye basıyor. Türkiye siyasetini ne Bahçeli ne de Recep Tayyip Erdoğan yönetiyor; onların içinde aktör oldukları ancak senaryosu bir başka yerden yazılan daha derin ve daha güçlü bir akıl yönetiyor.” ifadelerini kullandı.

İÇİNDE HİÇ TANIMADIĞIMIZ AKTÖRLER VAR

Özel “ciddi bir odak” ve “derin akıl” diye tanımladığı yönetim merkezini de şöyle açtı: “Adına askeri vesayet demek doğru değil ama içinde bazı eski ve mevcut asker kişilerin de olduğu, farklı siyasi partilerden siyasi aktörlerin de bulunduğu, belki hiç tanımadığımız aktörlerin olduğu çok ciddi bir vesayet odağının varlığına ve bunun partiler üstü bir şekilde, hatta birden çok partiyi kontrol eder bir şekilde Türkiye siyaseti üzerinde bir vesayet kurduğuna ben şahsen inanıyorum. Bunun içerisinde bugün AK Parti’de bakan olanlar, AK Parti’de çok üst düzeyde bürokrat olanlar, bir başka muhalefet partisinin genel başkanları, bazı yöneticileri ve iktidar partisindeki bir takım güçlü figürler de var.”
CHP Grup Başkan Vekili Özel, “Her kritik siyasi dönemeçte Bahçeli’nin başrolü konuşulur. Bir süredir siyasetin belirleyicisinin Bahçeli olduğu yorumu yapılıyor. Buna katılıyor musunuz?” sorusuna da şu cevabı verdi:

BİR BAŞKA MEKANİZMA HEPSİNİ BİRDEN YÖNETİYOR

“Ben ne siyasetin belirleyicisinin Devlet Bahçeli olduğuna inanıyorum ne de Bahçeli’nin Recep Tayyip Erdoğan’ın veya Erdoğan’ın Bahçeli’nin güdümüne girdiğine inanıyorum. Bir başka mekanizma, bir başka dinamik var, hepsini birden yönetiyor. Bir başka mekanizma devreye giriyor ve birbirine en ağır hakaret edenleri birbirine dost, ahbap yapabiliyor. Son olarak ‘Andımız’ polemiğinde de görülen, birbirine taban tabana zıt iki hareket var, bakış açılarıyla, geçmiş pratikleriyle ve Kürt meselesine yaklaşımlarıyla…

Birinin millet tanımıyla diğerinin ümmet tanımı birbiriyle çelişmesine rağmen bunları aynı potada eritmeye çalışan ve tabanlarını da buna zorlayan, bunu ellerindeki büyük propaganda makinesiyle yapan bu akılda bir başka güç var. Bir yerden birileri düğmeye basıyor. Devlet Bahçeli, kritik kavşaklarda kritik kararlar vermiştir, U dönüşleri yapmıştır ama Türkiye siyasetini ne Bahçeli ne de Recep Tayyip Erdoğan yönetiyor; onların içinde aktör oldukları ancak senaryosu bir başka yerden yazılan daha derin ve daha güçlü bir akıl yönetiyor.”

[TR724] 8.1.2019

Rotasız United gemisinin ‘bebek yüzlü’ kaptanı: Ole Gunnar [Hasan Cücük]

Manchester United, Alex Ferguson sonrası rotasını kaybeden bir gemiye dönüştü. 1992-2013 arasına 13 şampiyonluk sığdıran Ferguson sonrası şampiyonluk artık rüyalarda kaldı. Ferguson sonrası göreve gelen Moyes, Van Gaal ve Mourinho gibi üst düzey teknik adamlar derde deva olmadı. Mourinho sonrası takım eski futbolcularından Norveçli Ole Gunnar Solskjaer’e emanet edildi. ‘Bebek yüzlü’ lakaplı Ole Gunnar 4 haftada 4 galibiyet alarak, kötü gidişatı durdurdu. Beklentilerin üzerindeki performansı taraftarı mutlu etti.

1973 doğumlu olan Olu Gunnar Solskjaer, profesyonel kariyerine 3. lig takımlarından Clausenengen’de başladığında 17 yaşındaydı. 3. ligde geçen 4 yılın ardından 1994’de Molde takımına transfer oldu. Molde’de sahaya çıktığı 42 maçta attığı 31 gol Ole Gunnar’ın adının ülke sınırları dışında duyulmasını sağlayacaktı. Golcü oyuncuyu göz hapsine alan isimlerin başında Alex Ferguson vardı. Temmuz 1996’da Olu Gunnar, 2,5 milyon Euro bonservis bedeliyle kariyerinin sonuna kadar ter dökeceği Manchester United’a transfer oluyordu. 23 yaşında geldiği Manchester United’da 11 yıl top koşturdu.

Manchester United formasını 364 maçta giyen Ole Gunnar Solskjaer, 127 gol attı. 6 kez Premier Lig şampiyonluğu sevinci yaşayan Norveçli forveti unutulmaz kılan ise 1999 Şampiyonlar Ligi finali oldu.  Nou Camp Stadı’nda oynanan finalde Bayern Münih, Manchester United karşısında Mario Basler’in 6. dakikada attığı golle 1-0 öne geçmişti. Maçın normal süresinin bitmesine saniyeler kala sahneye önce Teddy Sheringham çıkıp skoru eşitledi. Tıpkı Sheringham gibi oyuna sonradan giren Ole Gunnar Solskajer ise 90+3’de skoru 2-1’e taşıyıp kupayı takımına kazandıran isim oldu.

2007’de kramponlarını çıkarıp futbol kariyerini sonlandıran Ole Gunnar, 2008-10 arasında Manchester United’in U21 takımını çalıştırdı. Teknik adamlık kariyerinde ilk ciddi sınavına Molde ile başladı. Futbolda yükselişini sağlayan kulübe karşı hem vefa borcunu ödemek hem de teknik adamlık kariyerine sağlam bir başlangıç yapmak istiyordu. Molde’yi üst üste iki yıl Norveç şampiyonu yapan Olu Gunnar’ın teknik adamlık kariyeri harika başlıyordu. 2011-13 arasına iki lig ve bir kupa başarısı sığdırmış gelecek vaat eden bir teknik adamdı. Ocak 2014’te Cardiff City’nin başına geçen Olu Gunnar’ın bu serüveni aynı yılın eylül ayında son bulacaktı. Cardiff City’yi çalıştırmaya başladığında Premier Lig’de 17. sırada bulunuyordu. Sezon sonu Cardiff City ligden düşerken, Ole Gunnar ayrılırken Chempionship’te 17. sırada bulunuyordu. İlk yurtdışı teknik adamlık denemesi hüsranla bitince yeniden ‘kürkçü dükkanı’ Molde’ye dönüyordu.

Molde’ye ikinci gelişinde beklentiler yine yüksekti. Molde taraftarının şampiyonluk beklentisi ikinci gelişinde gerçekleşmedi. 2015-18 arasında 3 yıl çalıştırdığı Molde’yi 2 kez lig ikincisi yaptı ancak Rosenborg engelini aşıp şampiyonluğa taşıyamadı.

Manchester United’ın, Liverpool’a 3-1 yenildiği maç sonrası Jose Mourinho’nun görevine son veren yönetim, takımı sezon sonuna kadar geçici olarak Ole Gunnar Solskjaer’e emanet etti. Norveç Ligi’nde sezon sona erdiği için Manchester United’e gitmesi sorun edilmedi.

Ole Gunnar ‘emanetçi’ olarak göreve getirilmişti. Ancak bu göreve getirilmesinde en önemli etken, United geçmişiydi. Alex Ferguson’un taktik ve soyunma odası ortamını iyi bilen bir isim olması tercihte önemli rol oynadı. Ancak Ole Gunnar geride kalan 4’ü Premier Lig, biri FA Cup maçında göreve hakederek geldiğini gösterdi. Ligde Cardiff City, Huddersfield, Bournemouth ve Newcastle maçlarında sahadan 3 puanla ayrılan hep Manchester United oldu. Ligde iyi konumda olmayan bu takımlarla karşılaşılması Ole Gunnar için iyi bir başlangıç yapmak için büyük şanstı. Norveçli hoca bu şansı iyi değerlendirmeyi bildi. Ligde en önemli sınavını hafta sonu Tottenham karşısında verecek. Şayet bu maçtan puan veya puanlarla dönerse Ole Gunnar’a olan güven artacak.

Ole Gunnar’la çıktığı 4 maçta Manchester United rakip kaleleri 14 kez sarstı. Mourinho döneminde 17 maçta ise sadece 29 gol atmıştı. Mourinho’nun gözden çıkarıp, yedek kulübesinde yanında oturttuğu takımın yıldızlarından Paul Pogba, Ole Gunnar ile kendini bulan isimlerden biri oldu. Pogba, Solskjaer döneminde 4 maçta 4 gol ve 3 asistle oynayıp takıma önemli katkı yapan isim oldu. Mourinho döneminde sadece 3 gol atmıştı.

Ole Gunnar Solskjaer emanetçi olarak oturduğu koltukta geride kalan 5 maçta çok başarılı portre çizdi. Bu başarısını sezon sonuna kadar devam ettirip, United’in ligi ilk 4’te tamamlamasını sağlarsa koltuğun kalıcı sahibi olabilir. Bunu zaman gösterecek.

[Hasan Cücük] 8.1.2019 [TR724]

Tren facialarında ‘suçlu’ vatandaş! [İlker Doğan]

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan’ın onlarca insanın ihmaller sebebiyle hayatını kaybettiği tren facialarında ‘TCDD’nin suçunun olmadığına’ yönelik son açıklaması kamuoyunda büyük tepki topladı. Bakan’ın açıklamasına göre ihmallerin tek sorumlusu devletin demiryollarını kullanan vatandaşlar!

Geçtiğimiz ay Çorlu tren faciasında hayatını kaybedenlerin yakınlarını Twitter hesabında bloklamasıyla tepki çeken Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, bu kez CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel’in soru önergesine verdiği cevapla gündeme geldi. Özel, Turhan’ın cevaplaması için geçtiğimiz haftalarda ölümlü tren kazalarına  ilişkin soru önergesi vermişti. Önergeyi haftalar sonra cevaplayan Turhan, 2018 yılında meydana gelen 8 ölümlü kazadan, tahkikatı tamamlanan dördünde TCDD’nin kusurunun bulunmadığını belirtti. Diğer dört kaza tahkikatının ise sürdüğü kaydedildi. Turhan’a göre, hemzemin geçitlere yönelik iyileştirme çalışmaları sonucunda 2003 yılı öncesine göre kaza sayısında yüzde 88, can kaybı sayısında ise yüzde 76 oranında azalma oldu. Söz konusu cevabı değerlendiren CHP’li Özel, “Tahkikatı tamamlanan 4 kazada TCDD’nin kusurunun bulunmamış olması, yapılan tahkikatların ne kadar güvenilir olduğu sorusunu akıllara getirmektedir. Bakanlık, adeta hatayı ölenlere atmıştır.” dedi.

AĞIR İHMAL GÖRÜNTÜLERLE SABİT

Bilinen en önemli tren facialarından biri 8 Temmuz’da Çorlu’da yaşanmış ve aralarında  çocukların da olduğu 25 kişi hayatını kaybetmişti. Geçtiğimiz ay, faciayla ilgili yeni görüntüler ortaya çıkmıştı. Görüntüler facianın göz göre göre geldiğini, ağır bir ihmal olduğunu belgeliyordu. Buna göre menfezin altı trenin geçişinden önce 1 metre kadar boşalmıştı. Yetkililerin iddia ettiği gibi aşırı yağış sebebiyle menfezin etrafında su birikintisi de oluşmamıştı. Ve raylar da iki yana doğru genişleme vardı. 5 Kasım’daki Plan ve Bütçe Komisyonu’nda CHP Tekirdağ Milletvekili Canan Yüceer’in konuya ilişkin sorusuna yine Cahit Turhan, “İhmal yok, kusur yok. Kazanın sebebi yağmur.” diyerek cevap vermişti.

EĞİTİM ALMADAN GÖREVLENDİRİLDİM!

Son tren faciası daha geçtiğimiz ay yaşandı. Ankara’da 13 Aralık’taki kazada 9 vatandaş hayatını kaybetti. Kazanın olduğu alanda sinyalizasyon sistemi olmadığı ortaya çıktı. TCDD personellerinin ifadesi de ihmal ve skandalları gözler önüne sermişti. Buna göre Osman Y., ifadesinde daha önce eğitim almadığını belirtmesine rağmen çalıştırıldığını anlatıyordu: “Ben daha önce panodan elektrik kontrollü S makas işleyişini görmemiştim. Eğitimini de almadım. 9 Aralık’ta yürürlüğe giren değişiklikle bu makasın önemi arttığı için 8 Aralık tarihinde servis müdür yardımcısı Ergün Bey’e makasın kontrolünü bilmediğimi söyledim. O da bana ‘Sen S makasın işlevini yapmazsın. Öbür makaslara bakarsın’ dedi.”

MAKAS DEĞİŞİKLİĞİ BİLGİSİ VERİLMEDİ!

Hareket memuru Sinan Y ise, mahkemedeki savunmasında, “Bana hat değişikliği bilgisi verilmedi. Hızlı tren kazasında benim bir kusurum yoktur. Hat 1’den gitmesi gereken yüksek hızlı tren Hat 2’den gitti. Tren makinistlerinin H1’e girmesi gerekirken makas değişikliği yapılmadan H2’ye girdiğini görmeleri gerekmesine rağmen benimle neden iletişime geçmediklerini bilmiyorum.”  ifadelerini kullandı.

Bütün bu görüntü ve ifadelere rağmen Bakan Cahit Turhan, ‘kazalarda TCDD’nin suçu olmadığını’ savunuyor. Bakan’ın sözlerine göre geriye bir tek suçlu kalıyor; ulaşım için devletin demiryollarını tercih eden vatandaşlar!

[İlker Doğan] 8.1.2019 [Tr724]

Kardeşlik güzellemesi [Fatma Betül Meriç]

Dört duvar arasındaki asil küheylanlara ve dışarda koşturan isimsiz kahramanlara…

Carl Jung, huzuru aradığı yolculuklarından birinde, bir Kızılderili reisi ile oturur. Kabile reisi Dağ Gölü, ona beyaz adamların deli olduğuna artık iyiden iyiye kanaat getirdiğini söyler. “Niye?” diye sorar psikoloğumuz. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye cevap verir.  “Herhalde” der Jung. “Ya siz neyle düşünüyorsunuz?” Reis dağ Gölü cevap verir kalbini işaret ederek. “Biz burayla düşünüyoruz.”*

Aklıyla değil, kalbiyle düşünenlerin hikayesi bu. Cismi ölümlü,  ismi ölümsüz “Garip”lerin.

“Gariplere müjdeler olsun” sözünün muhataplarının hikayesi yani ki.

Şair bu günleri görseydi; Sakarya’ya değil elbette. Bu gariplere yazardı en içten mısralarını:

“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.”

Kardeş sözcüğünü, aynı anne babadan doğmuş çocuklar olarak tanımlıyor sözlükler. Kardeşliği dar bir fanusa hapsediyor sanki bu haliyle. Oysa kardeşlik sihirli bir kelime. Görünmez ve sezilmez yollar açıyor iki insanın önünde. Öyle efsunlu ve güzel.

Hatırlayın. “Kardeşi açken, tok yatan bizden değildir” demişti Hz. Peygamber kendisi kardeşlerinden iki kat fazla açlık çekerken. “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz, ve birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” buyurmuşlardı bir seferinde.

Şimdilerde, onun yolunun izini, izinin tozunu gözlerine sürme diye çekmeye gönüllü binlerce seveni bir destan yazıyor yeryüzünde. Göktekileri bile kıskandıracak seviyede. Bir kardeşinin acısından uykusuz kalıyor bir başka kardeşi kilometrelerce ötede. Bir diğeri evinde var olan kuru ekmeğini bölüşüyor kendisi de ekmeğe muhtaç olduğu halde.

“Onlar yesin, ben doyarım” diyor bir anne misali, kardeşleri aklına gelince. Muavenet diyor, gün bugündür, dem bu demdir deyip koşturuyor.  Aldırmıyor kışın zemheri ayazına. Yazın sıcağı, onun tenini yakmıyor.

***

İnsanların derdiyle dertlenmek üzere bir araya gelen üç arkadaştan biri önce çıkıyor. Arabasına binip bekliyor diğer arkadaşlarını. Hava karanlık, gönülleri insan yetiştirme meşalesi ile aydınlık bu üç arkadaştan biri etrafına saran kimselere takılmadan geçebiliyor. Fakat diğeri. Diğer arkadaşları o gece evine dönemiyor. Bir süre nezaret, ardından medrese-i Yusufiye misafirliği bir yılı aşkındır sürüyor.

Peki ne mi yapıyor geride kalanlar?

O soğuk Aralık gecesinde, gözleri önünde, arkadaşının derdest edilişine tanık olanlar? Kalpleri hüzünle doluyor önce. “Erkekler ağlamaz”, klişesine inat, gözyaşlarını tutamıyorlar. Eve gidene kadar ve evde de durumu anlattığı eşleri ile beraber ağlıyor, dua ediyorlar kardeşleri için. Bununla da yetinmeyip, tüm civanmertlikleri, diğergamlıkları ile fedakarlığın tanımını yeniden yaparcasına. Can bağının kan bağının çok fevkinde olduğunu hatırlatırcasına, kol kanat geriyorlar geride kalanlara.  Babaları yanlarında olamayan yavrulara, amca oluyorlar. Çocuk parklarında babaları ile oynayan diğer çocukların yanında, boyunlarını bükük bırakmıyorlar. Bayram günleri ilk önce Yusuf yolu gözleyenlerin bayramını kutluyorlar. Doğum günlerinde balonlar, pastalar çeşit çeşit oyuncaklarla tüm sıkıntılarını unutturuyorlar minik hasret bekçilerinin.

Dertlerine ortak, yüklerine omuzdaşlık ediyorlar hasılı.

“Biz varız” diyorlar zulümden korkmayarak. “Buradayız. Yanıbaşınızdayız her zaman.”

Kendi de bir tutuklu eşi olduğuna bakmayıp. 30 aydır yolunu gözlediği eşinin hasreti yüreğini yakarken. Gündüzleri ders anlatıp,  geceleri uyumayıp dikiş dikerek helal kazancının peşindeyken. Minicik bedeni hem annelik hem babalık yükünü üstlenmişken dahası. Kendisinden sonra gelen Yusuf eşlerine yol yordam öğreteni, fikir vereni. Evinde olanı, kendine hediye geleni bile gözünü kırpmadan arkadaşına pay edeni de hatırlayın, unutmayın.

Hatırlayın. Bir yanınız tutsak ve ruhunuz esaret altındayken. Basit ve gündelik ihtiyaçlar bitmek bilmezken. Aklınızdan ‘yarın mutlaka bebek bezi almalıyım’  cümlesi henüz dua olup dile gelmemişken dahi. Kardeşinizin kahveye diye gelip, sizin minik oğlunuzun kullandığı bebek bezini unutmamış olmasını hatırlayın. Hatırınızı saymasının  kardeşlik hukukunun da üstünde bir insanlık mertebesi oluşunu.

Hangi birini unuttunuz ki! Ama yine de siz hatırlayın. Pazar günlerinin bir tarafı içerde olanlar için ne kadar zor geçtiğini. Yalnız başınayken çayların bir türlü o eski demine kavuşamadığını, kahvelerin onsuz içilmediğini. En çok da anne baba ve çocuklarla yapılan klasik kahvaltıların tadı damağınızda, pek de yeni güne uyanmak istemediğiniz Pazar sabahlarını. Hani bir seferinde her şeye rağmen bir kahvaltı hazırlığı telaşındayken, gelen mesajın. “Evdeyseniz, kapıya çocuklar için aldığım simitleri bırakıyorum”un  mutluluğunu. Sonra pazar mahmurluğu üzerinizde bırakılan poşetteki simitleri almak üzere, kapıyı açtığınız andaki o kocaman şaşkınlığınızı. Boğazınızdaki kördüğümün ucu çözülmüşçesine içinizden gelen o ağlama hissini. Kapınızın önündeki bir sürü alışveriş poşetini. İçindeki envai çeşit yiyeceği içeceği. Renk renk paketleri. Kahvaltılıkları, şekerlemeleri…

İşte tam o esnada boğazınızda yutkunamadığınız ve her dem genzinizi yakan düğümler çözülür bir bir. Başınıza gelen acı ve elem veren hadiselerin ağlatamadığı kadar ağlamak istersiniz bu güzellik karşısında. Bu “önce siz, sonra biz” diyen hissiyata.

Bu güzel insanların varlığına teşekkür eder, Yaradan’a şükürler edersiniz.

“Ya Rabbi” dersiniz.” Ben layık değildim ama sen her defasında tuttun elimi bırakmadın. Ne ihtiyacımız varsa şu kara günlerde, yeryüzü mirasçısı bu karıncaezmez hanımefendi beyefendiler vasıtasıyla karşıladın.

Yalnız bırakmadın bizi. Kimsesiz koymadın.

Değil mi ki, masumken suçluya, mazlumken zalime çıktı adımız ve değil mi ki, zindanlara atılmak peygamberi bir kader; sabredip beklemek Haceri bir sabrın nişanesiydi.

Temizle adımızı Ey Rabbim! Bekleyişlerimizi vuslat ile nihayete erdir ne olur!

Dünyanın dört bir tarafındaki diriliş süvarilerinin sayılarını arttır, eksiltme!

Ellerinin üzerinden şefkat elini hiç eksik etme.

Her ne ki varsa sıkıntıları ve kederleri inşirah düşür ve fer ver kalplerine.

Onları iki cihanda aziz eyle, ayırma beni de bu kardeşlerimden, bizi birlikte haşreyle..

Unutmayalım hatırlayalım

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyâmet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu .

(Ebû Dâvud, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170)

*Kemal Sayar- Merhamet

[Fatma Betül Meriç] 8.1.2019 [TR724]

Ahmet Akgündüz’e destan [Bekir Salim]

“Daktilomda fazla (!) kalmamış. İsteyen istediği yere koysun…”

Ahmet Akgündüz’e destan koşacam,
Döner, cevap yazar diye korkuyom.
Mâlûm, şiirde de üstâd-ı âzam,
Fiyakamı bozar diye korkuyom.

Zâtında tecessüm eylemiş hayâ,
Semtine uğramaz, ucup, fahr, riyâ,
Bilmem daha nasıl olur evliyâ,
Hâllerimi sezer diye korkuyom.

Hıfz olunmuş iki ayda tüm cüzler,
Ekran ekran gezip bu sırrı gizler.
Böyle tevazudan ırak kem gözler;
Sonra değer nazar, diye korkuyom.

İlimde, irfanda zaten bir kutup,
Misli menendi yok, zirve bir hatip,
Gerisinde kaldı bütün meratip,
Şimdi gökte gezer diye korkuyom.

Şüphesiz dünyada varlığı kesben,
En çok bu yönüne hayran oldum ben,
Paradan, makamdan hiç söz etme sen,
O  saf kalbi üzer diye korkuyom.

Velâkin vazife cümleden âlâ,
Kenarda mı kalsın kâmeti bâlâ?
Hem “Şeyhülislâmlık” münhâlmiş hâlâ,
Nâehiller sızar diye korkuyom.

Düşünün bir müftü dinini satsa,
Ayete, hadise kinini katsa,
Fetva makamının başını tutsa,
Derimizi yüzer diye korkuyom.

Böyle fetvalara, şu dem, hız verse,
Hazine de ücretini tez verse,
Hele “Reis” az birazcık yüz verse,
Yeni “nas”lar düzer diye korkuyom.

Hazreti vasfetmek çok kolay sanma,
Bir hâli aşikâr,  bini muamma,
Salim der, daha da söylerdim amma,
Hocam okur, kızar diye korkuyom.

[Bekir Salim] 8.1.2019 [TR724]

Enflasyona mermi atmak [Semih Ardıç]

Enflasyon son 15 senenin en yüksek seviyesine çıkınca Türkiye İstatistik Kurumu’nda (TÜİK) bazı isimler kızağa çekildi.

Hazine Bakanı Berat Albayrak’a yakın isimler enflasyon hesaplamasını yapan birimlere yerleştirildi. Büyüme rakamlarına hormon veriliyorsa enflasyona diyet ilaçları niye olmasın? Birkaç haftada kilo verir olur biter!

YUNANİSTAN’DAN İBRET ALIN!

“Enflasyon düşmüyorsa masa başında düşürülür” zihniyetinin Türkiye ekonomisine, resmî istatistiklere itimadın azalttığı kimsenin umurunda değil.

Yunanistan’ın böyle bir yolda nasıl hezimete uğradığı aşikâr. Avrupa Birliği’nden (AB) hibe ve yardım alabilmek maksadıyla Atina’nın işsizlik, enflasyon gibi verileri olduğundan daha az gösterdiği anlaşıldığında borsa çökmüş, faiz fırlamıştı.

Komşumuz aradan 10 sene geçmesine rağmen kaybettiği itibarı hâlâ tesis edemedi.

Hakikatten ziyade hayallerin, hamasetin hüküm sürdüğü yeni Türkiye’de rakamların çarpıtılması sebepsiz değil.

Zira her işlem iktidarın işini kolaylaştırmaya hizmet ediyor. Profesyonel yalancılık, resmi yalancılık revaçta.

DIŞ MİHRAK YALANI RAĞBET GÖRMEZSE…

AKP’nin aleyhine her hâdisenin komplo, dış mihrakların oyunu nutukları ile püskürtmesi mümkün değilse bizzat sistemin işleyişine müdahale ediliyor.

TÜİK’ten bir bürokratın Yeniçağ yazarı Ahmet Takan’a anlattıkları enflasyonun hangi hilelerle düşürüldüğüne dair hayli malumat verdi.

Bürokrat sair vakitlerde ilgili bakanı istifaya götürecek derecede vahim bir hâdiseyi anlattığı halde Türkiye’de yaprak kıpırdamadı.

Kozmetik ürünleri düşmüşse o ay enflasyon sepetinde kozmetik ürünü sayısı artırılmış. BİM ve A 101 marketlerinin indirim yaptığı maddeler listeye ilave edilmiş.

Hükûmetin vergi indirimi yaptığı otomobil, beyaz eşya ve mobilyalar üzerinden yapılan hesapla tüketici fiyatları (TÜFE) yüzde 26’dan aşağıya çekilmiş.

TÜRKİYE ENFLASYONDA İLK 10’DA

İndirilmiş hali ile bile TÜFE yüzde 20,30 olunca Türkiye 2018 senesinde enflasyonu en yüksek 10’uncu ekonomi oldu. Venezuela ve Arjantin ile aynı ligdeyiz.

Dolayısı ile o kadar müdahale bile hükûmetin yüzünü güldürmedi. Endişeye mahal yok. AKP’nin arka bahçesine dönen devlette kraldan ziyade kralcılık yapacak bürokratlarda çare tükenmez.

Hükûmetin imdadına bu sefer Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) yetişti. Millî ve yerli üretim tabanca fişeklerinin fiyatında yaklaşık yüzde 7,5 indirim yapılacak.

ALBAYRAK’A SELAM, YOLA DEVAM

MKEK’nin indirimi müjde olarak ilan ettiği açıklamasında Albayrak’a reverans ihmal edilmemiş: “Bu zorlu süreçte savunma sanayisinin göz bebeği olan kurumumuz da vatandaşlarımızın yanında olmaktan memnuniyet duymaktadır. Bu kapsamda Hazine ve Maliye Bakanımız Berat Albayrak’ın başlattığı Enflasyonla Topyekun Mücadele Kampanyası’nı sonuna kadar desteklemek amacıyla milli ve yerli üretim tabanca fişeklerinin sivil piyasa fiyatlarında bugünden itibaren yaklaşık yüzde 7,5 indirim yapılmıştır.”

Sanki vatandaş peynir-ekmek gibi silah ve mermi satın alıyor da mermi fiyatını indirince enflasyon da düşecek. Velev ki düştü! Suni şekilde düşürülmüş enflasyonun vatandaşın cebinden eksilen parayı geri getirme ihtimali yüzde kaçtır?

OCAK ENFLASYONU ÇAKILIR ARTIK

Silahlanmak için bir talep patlaması var da bizim mi haberimiz yok. Mermi fiyatı enflasyon sepetinde bile değil.

Mamafih TÜİK artık efektif çalışıyor. Kim, hangi kalemde indirim yapmışsa derhal listeye dahil ediliyor. Kasım ve aralıkta açtıkları yoldan devam ediyorlar. Ocak enflasyonunda rekor bir düşüş olursa şaşırmam.

Enflasyonu alnının ortasından yere serecek bu hamle için Makina ve Kimya Endüstrisi’ne ne kadar teşekkür etsek azdır.

TÜİK enflasyon canavarını yordu. Canavarın başı döndü. Öldürücü nihaî darbeyi MKEK indirdi.

Sapanla F-16 savaş uçakları yere indiriliyor da mermi ile enflasyon niye düşürülmesin!

[Semih Ardıç] 8.1.2019 [TR724]

Elektrik faturaları milleti çarptı [İlker Doğan]

Fahiş rakamlarla gelen elektrik faturaları milleti çileden çıkardı. Özellikle abonelere yeni gönderilen Aralık 2018 dönemine ait faturalardaki tutarlar, sosyal medyanın gündemi oldu. Kasımda 260 lira öderken bir ay sonra 506 lirayla şok olan da var, işyerine gelen 10 bin TL’lik faturadaki 1.500 liralık ‘okuma bedeline’ isyan eden de… Faturalara yansıyan rakamlara göre elektrik bedelindeki artış oranı da yüzde 44’ün çok çok üzerinde…

Geçtiğimiz yıl Ocak ayından itibaren elektrik fiyatlarına resmi rakamlara göre yüzde 44 oranında zam geldi. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada seçim öncesi elektirikte yüzde 10 indirime gideceklerini açıklamıştı. Ancak bunun da aldatmacadan başka bir şey olmadığı bir kaç gün sonra ortaya çıktı. Zira elektirikte yüzde 10 indirime gidilirken dağıtım bedeline yüzde 15 zam yapılmıştı!

Geçtiğimiz ayın elektrik faturaları yeni yeni abonelere ulaşmaya başladı. Faturalardaki rakamları görenler deyim yerindeyse şok oldu. 300-400-500 liralık faturayı gören vatandaşlar soluğu sosyal paylaşım sitelerinde aldı, faturasını ‘isyan’ cümleleriyle kamuoyuyla paylaştı. Bir kullanıcı, “104 lira elektrik faturası geldi 60 liralık kullanmışız gerisi vergi.” ifadelerini kullanırken, bir başka Twitter kullanıcısı ise tepkisini, “Geçen ay 260 tl ödedim bu ay 506. Bu ev aynı, yapılan şeyler aynı bu nasıl bir elektrik faturası??? Allah belanızı versin” cümleleriyle dile getirdi.

GANİ MÜJDE: TOLSTOY MU OKUYORSUN BİRADER!

‘Sayaç okuma bedeli’ adı altında yapılan soyguna sanatçı Gani Müjde de sosyal medya üzerinden tepki gösterdi. Müjde, söz konusu mesajında, “40 TL sayaç okuma bedeli olur mu ya! Bir oturuşta 13 ciltlik Tolstoy serisi mi okuyorsun birader!” ifadelerini kullandı. Müjde’ye cevap veren bir kullanıcının verdiği cevap şöyle oldu: “Çalıştığım yere 10 bin lira civarında elektirik faturası geldi. 1.500 TL’si sayaç okuma bedeli. Gören de adamı Space X roketiyle getirip götürüyorlar zanneder”

Seyhan Orhon adlı kullanıcı paylaştığı faturaya, “Bu ayki elektrik faturası. 213 TL tüketim bedeli. 356 lira fatura tutarı. Yuuuuuhhh!” notu düşerken, kendisini ‘Reis Sevdalısı’ olarak tanımlayan bir başka kullanıcı, “80 tl gelen elektrik faturası 200 kadar çıktı. Devletin acilen bu soyguna DUR demesi lazım.” ifadelerine yer vermiş paylaşımında.

ZEHİR ZIKKIM OLSUN O PARA!

Katsumoto isimli kullanıcı ise 3 Ocak’taki paylaşımında, “Tükettiğimiz elektrik 125 TL. Okuma bedeli, KDV, TRT Payı vs. 218 lira geçirmişler bize. Bu soygunculara göz yuman, kollayan, bu işin içinde kimler varsa zehir zıkkım olsun o para. Çocuğundan çoluğundan çıksın amin..” sözleriyle faturaya tepki göstermiş.

scream035 isimli kullanıcı ise Aralık ayı için gelen 828 liralık faturayı paylaşmış Twitter hesabında. Şöyle diyor kullanıcı: “Arkadaşlar, dostlar bu benim bu ayki evimin elektrik faturası. Evde iki küçük kız çocuğu, eşim ve ben yaşıyoruz. Geçen ayki fatura 270 liraydı. Bu ayki ise gördüğünüz gibi. Şimdi benim maaşıma yüzde 50 zam olsa ne olur olmasa ne olur.”

ZAM ORANI YÜZDE 77 Mİ?

Hüseyin Yüzbaşıoğlu isimli kullanıcı da biri 2018 Temmuz, diğeri geçtiğimiz aya ait iki adet fatura paylaşmış sosyal medya hesabında. Temmuz ayında 3 bin 365 kWh elektrik kullanmış ve bunun karşılığında 2 bin 769 lira fatura ödemiş. Birim fiyatı ise 0,244 lira olarak gözüküyor. Geçtiğimiz aya ilişkin faturasında ise diğerinin neredeyse yarısı kadar 1559 kWh tüketim yapılmış. Ancak ödenen tutar neredeyse diğer faturayla aynı; 2 bin 477 lira. Birim fiyatı ise faturada 0,434 lira olarak gözüküyor. Yüzbaşıoğlu şu paylaşımda bulunmuş: “Temmuz 2018 Aralık 2018 Elektrik faturası. Birim fiyat 0,2447 TL den 0,4347 TL ye çıkmış. Aradaki fark %77. Yani fiilen yapılan zam %77. İşte belge aynı adres aynı iş yeri.”

[İlker Doğan] 8.1.2019 [TR724]

Vaktinde firar zaferdir [Tarık Toros]

Meclis Başkanı, belediye başkanı adayı olamaz.

Anayasa’da açık ve kesin hüküm var.

Buraya kadar tamam.

Ve fakat…

Oldu işte ve meclis başkanlığı da sürüyor.

Sıradaki hamleniz..?

Var mı..?

Çatlak itirazlara devam.

Çare..?


**

“Anayasayı bir kere çiğnemekle bir şey olmaz” sözü Türkiye için yeni değildir.

Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın sözüdür bu.

Konu şuydu:

12 Eylül darbesinden sonra milletvekillerinin parti değiştirmesi yasaklandı.

Batı parlamentolarında durum nasıl bilmem.

Şahsen, bir milletvekilinin seçildiği partisinden istifasını anlarım da…

Başka partiye geçmesini etik bulmam.

Türkiye gibi ülkelerde politikacılık “meslek” olduğu için, çok şey meşrudur.


**

Dönelim Özal’a…

Asker’in desteklediği MDP, 1983 seçimlerinde üçüncü olmuş, Kenan Evren büyük hayal kırıklığı yaşamıştı.

MDP’liler bir süre sonra Özal’ın ANAP’ına katılmayı düşünmeye başladı.

Anayasa bunu yasaklıyordu.

Özal işte o zaman gazetecilere bunu söyledi:

“Anayasayı bir kere çiğnemekle bir şey olmaz.”

Peki, engel nasıl aşılacaktı?

“Çiğneme” formülü devreye sokuldu, ANAP’la MDP birleşti.

Vekil transferi yasaktı ama parti transferine bir engel yoktu.

MDP’liler otomatikman ANAP’lı oldu.


**

Bugünkü Anayasa, TBMM Başkanını “meclis içi ve dışı parti faaliyetlerinden” yasaklıyor.

Yoruma açık değil.

AKP’liler yasağın “Parlamento içi faaliyetlerle” sınırlı olduğu savunuyor, sıkılmadan.

Hem niye sıkılsınlar ki…


**

2014’te Başbakan, görevi bırakmadan Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası yaptı.

Seçildiği halde ne başbakanlığı ne de parti başkanlığını terk etti.

Mazbatasını almadı.

Abdullah Gül korkusu büyüktü.

Onun görev süresi dolmadan bir gün önce parti kongresi yaptı.

Emanetçisini seçtirdi.

Gül’ün Köşk’ten indiği gün Meclis’e geldi, yemin etmek için.

Halen başbakandı.

Kürsüye çıktı.

Mazbatasını orada aldı.

Eş zamanlı olarak resmi gazetede “cumhurbaşkanı seçildiği” yayımlandı.

Saniyeler içinde yemin etti.

Birkaç dakika önce başbakan olarak girdiği meclis kapısından cumhurbaşkanı olarak çıktı.

Hepsi koltuk korkusundandı.

Baştan sona hukuksuzdu.

Yasaları, Anayasa’yı ve teamülleri çiğnedi.

Tartışılmadı bile.

Unutuldu geçti.

Bu orada dururken, mevcut Meclis Başkanı AKP’nin İstanbul belediye başkan adayı olmuş olmamış, geçiniz.

Geçeceksiniz de zaten.


**

Abdullah Gül, köşke veda kokteylinde “partime döneceğim” demişti.

Döndürmedikleri gibi dört duvar arasına hapsettiler, kafasını her kaldırışında basıyorlar.


**

Demokrasi ve özgürlük mücadelesi hayatın genel akışından pek farklı değil.

Başlık, Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” filminde geçer:

Vaktinde firar zaferdir.

[Tarık Toros] 8.1.2019 [TR724]

Süreç’i ‘oku’mak ve tashih zamanı [Veysel Ayhan]

“O’dur ki insanlar artık ümitlerini kestikten sonra yağmur indirir, rahmetini her tarafa yayar…”
Şûrâ Suresi 28

“Hizmet’te ‘kadının adı’ var mı” yazısına hep teşekkür gelmedi. Şöyle bir eleştiri de geldi. “Niye vaktiyle yazmadınız, niçin zamanında ikaz etmediniz.” Haklılar.

Çok önemli bir sözünüz, çok kıymetli bir ikazınız olabilir. Ama bunu uygun zaman ve zeminde söylemezseniz hiçbir işe yaramaz.

İşte o yüzden “vaktiyle” yapılsaydı işe yaramayabilirdi.

Neden?

Eğer muhataplarınız burnundan kıl aldırmıyorsa, burunları havadaysa, size tepeden bakıyorsa ona bir şey anlatmak fayda getirmez.

Eğer muhataplarınız kendilerini mükemmel ve kusursuz görüyor ve her şeyi en mükemmel yaptıklarını düşünüyorsa ne deseniz boş.

Eğer bir müdür veya üst düzey yönetici kibrinden yanına yaklaşılamayacak haldeyse yanlışlarını söylemek işe yaramaz. Daha siz hataları sıralamaya başladığınızda benim yanlış zannettiklerimin hikmetini, bizim -yani avamın- anlayamayacağı gayelerini sıralar. Ben de konuştuğumla kalırım.

İkaza ve eleştiriye açıklık çokça karşılaşılan bir yiğitlik değildir.

YANLIŞLIK SAHİPLERİNİN YÜZÜNE SÖYLENMEMİŞ BİR HATA VAR MIDIR?

Sizce yaptığı yanlışlar yüzlerine söylenmemiş kimse var mıdır?

Bence kesinlikle yoktur.

Kader her “hata”yı hem sahibine hem de çevresine gösterir. Ama zulmüm ve kibrim gözlerimi kapatmışsa hiçbir şey görmem. “Ayna ayna söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?” der dururum. Acı ama maalesef bir kısmımızda bu aynadan vardı. Ve sık sık önümüze koyup kendimizi hayranlıkla seyrederdik.

BUGÜN NE FARK ETTİ?

Peki neden şimdi hataları söyleyip düzeltilmesinden ümitli olabiliriz?

Ne fark etti?

Çok şey fark etti.

Burnum sürtüldü. Kibrim yontuldu. Her şeyimle sıfırlandım.

Hocaefendi, milyon kere “Kendinizi sıfırlayın” dedi. Ama bu, hepimizde mümkün olmadı.

Allah, hadiselerle hepimizi sıfırladı.

Allah, mal ve mülküne dayanıp büyüklenenin malını aldı. Sadaka yaptı.

Makamına dayanıp iki eli cebinde caka satanın, makamını yıktı.

Kariyerine dayanıp burnu havada olanın kariyerini sıfırladı.

Diyeceksiniz ki “böyle genelleme yapmasanız. Hepimiz böyle değildik.”

Tabii ki öyle. Ama ben bu yazıyı “genel” için demiyorum.

Emsal’im için diyorum.

Problem yalnızca ben ve emsalim! Binler yüz binler değil.

İşte bu nedenle şimdi artık ikaz ve nasihate açığız. Musibetler gözümüzü açtı. Sözde tevazuumuz mecburen gerçeğine dönüştü. Allah’ın inayetiyle yanlışlarımızı görmeye başladık, “Biz ve arkadaşlarımız asla yanlış yapmadık” kibrini yendik.

Yeni bir mevsime, yeni bir döneme adım atıyoruz. Eski hastalıklardan arınma zamanı.

Halen eski alışkanlıklarımızı sürdürürsek bedeli dünyevi ve uhrevi olarak çok ağır olur.

RUBUBİYET

Bildiğiniz gibi Rububiyet, Rab, Mürebbi … aynı kökten.

Allah’ın iki türlü terbiye ediciliği var.  “Oku” emri ikisini de içerir.

İlki mesajla (Kur’an, hadis, zamanın müfessirlerinin tavzihleri, tergib ve terhipler)

İkincisi hadiselerle.

Şu an ikincisini yaşıyoruz. Allah hadiselerle bizi terbiye etti, ediyor.

Allah rızasına giden yolda “maslahat için yalan”;

Allah rızasına giden yolda “az da olsa kir bulaşmış para”;

Allah rızasına giden yolda “gayri meşruluğa açık araçlar”;

Allah rızasına giden yolda “siyasete gönül kaptırma veya iltisak”;

Allah rızasına giden yolda “insanlara tepeden bakma, küçümseme”;

Allah rızasına giden yolda “kadını tahfif etme”, “erkeği kullanma”

Ve Allah rızasına giden yolda “yol ve araç”lara gönlünü kaptırma.

Allah, Rububiyet ve merhametiyle bu ve benzeri yanlışlarımızı -velev ki bu yanlışlar çok az bir zümreye ait olsun- hadiselerle bize gösterdi. “Oku” emri gereği hadiseleri ve başımıza gelenleri okumak zorundayız.

Hâlimiz tam Ziya Paşa’nın anlattığı gibi:

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.

(Nasihat ile uslanmayanı azarlamalı, tekdir ile uslanmayanın hakkı dayaktır.)

Bize nush yani nasihat (Kur’an, hadis, zamanın müfessirlerinin tavzihleri, tergib ve terhibler) kâr etmedi. Öyle olunca da tüm kötek çeşitlerini eksiksiz yedik. Sınıfın belki azı bu hataları yaptı ama sınıf dayağından geçtik, geçiyoruz.

Kendi elimizle araçlarımızı ve gayemizi tashih etmezsek, hala uslanmazsak bedeli ahirete kalır.

“Evet, yol iki görünüyor”: Ya, “İnsanız tabii ki bu yanlışları yapabiliriz. Nitekim yaptık. Ve Allah’a hamdolsun ki dünyada bedelini ödedik, ödüyoruz ve bunlardan dönüyoruz.” diyeceğiz.

Yani Hocaefendi gibi “Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum! Bunca acınacak şeylere sebebiyet vereceklerini baştan sezemediğimden dolayı kendime acıyorum! Acınacak durumdayım!” diyeceğiz. -Ki aylardır her Çağlayan Başyazısı “Yüzleşme”yi anlatıyor.- veya yanlışlarımızı inkâr edeceğiz.

Musibet ve belaların “Yolun kaderi” olması, yanlış ve günahlarımıza kefaret olması, ekseriyeti velayete taşıması ayrı bir mesele; bizim “geleceğe” geçmiş alışkanlıklarımızla kirletmeyeceğimiz, “anadan tertemiz doğmuş” bir “sıfır” olarak yürümemiz ayrı bir mesele.

Bu zaman artık yanlışları görme, birbirimizi ikaz etme ve Hayırhahlık yapma dönemi. İstiğfar ve dua mevsimindeyiz. Hiçbir mevsime direnilmez.

Kış ve baharı aynı anda yaşıyoruz. Bir yandan kar ve tipi vücudumuzdaki tüm virüs ve mikropları temizliyor, parazit ve asalakları ayıklıyor, diğer yandan Rahmani bahar meltemleri kışın ve tipinin her bir yana savurduğu tohumları şefkatle dünyanın rahmine yerleştiriyor.

Mevsime direnenler için üzülebiliriz ama endişe etmeye gerek yok.

Süreç’in dişlileri sert ve acımasız.

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan.

(Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)

Bizim altına sığınacağımız iki beyitle bitireyim:

İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah

(İnsan hayatta tiksinti verici hilelerle, kötülüklerle karşılaşsa bile Allah’a sadakatten vazgeçmemelidir, Allah doğruların yardımcısıdır.)

Allah’a tevekkül edenin yaveri Haktır
Nâşad gönül bir gün olur şâd olacaktır.

(Allah’a inanıp kaderine sabırla razı olanların yardımcısı Allah’tır, şu an için mutsuz gönüller bir gün elbet mutlu olacaktır.)

[Veysel Ayhan] 8.1.2019 [TR724]